YOLUNU YOLDAN BULANLAR


Türkiye Cumhuriyeti’nin 46. hükümeti, Turgut Özal tarafından 13.12.1983’te kuruldu. Bu tarihten sonra da ülkede Özal’ın ve partisinin çok sevdiği deyimle, “mega projeler” dönemi başladı.

Turgut Özal, “mega projeler” konusunda iktidara gerçekten hazırlıklı gelmişti. Çünkü bunlar, birbiri ardınca gerçekleştirilmeye başlandı. Daha doğrusu birbiri ardınca ihaleleri yapıldı.

Turgut Özal, iktidara hazırlıklı gelmişti gelmesine, ne var ki bu hazırlık, daha çok düşünsel açıdandı. Özal, uzun yıllar üst-düzey denilebilecek görevlerde bulunmuştu. Bu görevleri nedeniyle dünyayı gezerken, ileri ülkelerde gördüklerinin, bir gün Türkiye’de de yaşama geçmesini düşlemiş olmalıydı. İktidar, ona bu düşlerini gerçekleştirme olanağını sunuyordu.

Öte yandan, bu “mega projeler” için mali ve fiziksel incelemeler, fizibilite çalışmaları, kapsamlı uygulama projeleri gerekiyordu. Dahası, işleri yürütecek şirketlerin en doğru biçimde seçimi söz konusuydu. Ama ne Özal’ın, ne de partisinin bu konularda hazırlıklı oldukları söylenebilirdi. Kaldı ki özal, bir bakıma “istim arkadan gelsin” diye özetlenebilecek “işbitirici” bir anlayışın başını çeken temsilcisiydi. Öyle ön çalışma, inceleme, araştırma… gibi ayrıntılara pek önem vermediği de biliniyordu. Önemli olan, “bir şeylerinyapılmasıydı. Yani tek tümcelik özeti hem Özal’ın, hem partisinin, hem de yüksek bürokratlarının temel dünya görüşleri şu olmuştu:

“Bir şeyler yap da nasıl yaparsan yap! Kaça yaparsan yap!”

Bu anlayış, Türkiye’ye ve Türkiye’nin yazgısına bir dönem egemen olan Özal’a ve ANAP’a özgü “arabesk liberal anlayışın” birinci kuralıydı.

Bu anlayış bir yandan hiçbir plana, kayda ve hesaba sığmayan işler nedeniyle kıt kaynakları hızla eritir, dış ve iç borçları çığ gibi büyütürken, öte yandan hesapsızlığın doğal sonucu yüksek enflasyon, halkın büyük çoğunluğunun üzerine karabasan gibi çöküyordu.

Bu hesapsızlık ve kural tanımazlık, iki önemli sonuç doğurmuştu:

Birincisi; gerçekte bire çıkabilecek işler dörde, beşe yaptırılmıştı.

İkincisi bu arada pek çok kişi ve kuruluş, bilinçli olarak akıtıldığında kuşku duyulmayan rüşvet çeşmelerinden küpünü doldurdukça doldurmuştu. Dönülecek köşeler öylesine çoğalmıştı ki… Türkiye’deki bu “mega projeler” çağının Avrupa’ya ve Amerika’ya da yansıdığı belirtiliyordu. Yurtdışındaki gizli banka hesaplarında, çiftlik evi taleplerinde bir patlama olduğu söyleniyor, yazılıyordu. Bu dönemde, devlet parasıyla yüzlerce zengin yaratıldı. Sıradan bürokratlar, maaşı belli müdürler servet sıralamasında listelere girdiler. Banka memuru hısım akrabalar holding patronu oldular. Dürüstlük aptallıkla; üçkâğıtçılık beceriklilikle eşdeğer sayıldı. Köşe dönmek, insanı insan yapan bütün erdemlerin göz kırpmadan feda edilebileceği tek amaç oldu.

Bu akıl dışı dönemin, bir anlamda bittiği söylenebilir. Bir anlamda bitti, bitmesine de, bazı sektörlerde eskiden başlamış bu tür işler hâlâ devam etmektedir. Bugünlerde de kimi işlerde, kimi alanlarda benzer yöntemlerin benimsenme eğilimi de zaman zaman gözlenmektedir. Yine de ANAP’ın iktidardan düşmesi, bu bakımdan bir dönüm noktası sayılabilir.

“Mega projeler” ve “mega yolsuzluklar” çağının en önemli, en büyük projelerinden birinde devlet çıkarlarının birkaç büyük müteahhitin çıkarlarına nasıl feda edildiği, koskoca devlet kurumlarının bu müteahhitlerin çıkarlarına nasıl bekçilik ettiği ve onların peşinden koştuğu, bu amaçla bakanlar kurulunda bile nasıl mesai harcandığı anlatılmaktadır. Bu proje,”Otoyollar” dır.

Gördüğünüz gibi otoyollar; birkaç anlamda hesapsızlığın, plansızlığın, usulsüzlük ve yolsuzluğun başyapıtı olarak, ülkemizin bir ucundan ötekine uzanmaktadır.

Yapılan işlerin “gerekli” olup almadığı konusunda, bugüne kadar pek çok tartışma yapıldı. Bu tartışmaların, bundan sonra da süreceği anlaşılmaktadır. Ancak biz bu tartışmalara, yani bunca otoyolun gerekli olup olmadığına, söylemek istemiyoruz. Çünkü, bu konuda olumlu olumsuz pek çok şey söylemek olanağı vardır, ayrıca zamanla kişisel yargılar değişmektedir. Oysa bu olaylardaki yolsuzluklar, bir bakıma soygun; hava gibi, su gibi, güneş gibi hiçbir kuşkuya ve tartışmaya olanak vermeyen, zamanla hiç değişmeyecek olan bir gerçektir.

Aslında bu konu, oldukça teknik ve karmaşık bürokratik ilişkilerle örülüdür. Ancak bahse konu olaylar gerçektir, Basında, TV’lerde bunlar fazlasıyla yapılıyor. “Trilyoner genel müdürleri” kamuoyu, artık tanıyor. Daha iyi tanınması, iyice bilinmesi gerekense bu kişiler değil, kişilere bu “köşe dönme” yollarını açan “anlayış”tır. Çünkü kuralları koyan, bir anlamda “yasaları” yapan da uygulayan da “insan”dır.

“Otoyollar”uı üzerinden her geçişinizde, bu yolların her santiminin size neye, kaça patladığını düşünmeniz dileğimizdir.

Sh: 7-9

**

 

KAMULAŞTIRMA İŞLEMLERİ

Otoyol güzergâhları bazen özel mülklerden, özel kişelere veya kuruluşlara ait tarlalardan, bahçelerden geçiyordu. Böylesi durumlarda, vatandaşın elindeki mülk, kamulaştırılıyordu.

Şimdi, kamulaştırma nedir, bu konuda kısa bir bilgi verelim:

Kamu yararının gerektirdiği hallerde, gerçek ve özel hukuk tüzel kişilerinin mülkiyetinde bulunan taşınmaz malların, devlet ve kamu tüzel kişilerince kamulaştırılması, 2492 sayılı kamulaştırma kanununa göre yapılıyor.

Bu yasa gereğince, bir kamu kurumu, yürüttüğü hizmet için ihtiyaç duyduğunu söyleyip, vatandaşın taşınmazını elinden alabiliyor.

Kamulaştırılan taşınmazın sahibine ödenecek bedel ise, yine devlet görevlilerinin çoğunlukta bulunduğu kıymet takdir komisyonları tarafından belirleniyor.

Hemen hemen her kamulaştırma işleminde kamulaştırma bedelleri, gerçek duruma göre düşük belirleniyor ve bu yüzden de “tezyid-i bedel” (bedel arttırımı) davaları birbirini izliyor.

Kamulaştırma kararına karşı ise, idari yargıda itiraz yolu varsa da, hemen hemen hiçbir zaman bu kararlara karşı dava kazanılamıyor. Çünkü örneğin bir yol için yapılan kamulaştırmada, kamu yararı olmadığını veya yolun başka yerden de geçirilebileceğini kanıtlamak pek kolay olmuyor.

Kamulaştırmalarda, belirlenen kamulaştırma bedelinin nakden ve peşin olarak ödenmesi genel kural. Ancak, Bakanlar Kurulunca kabul olunan büyük projelerde, bu bedel 5 yıl süren taksitlerle ödenebiliyor.

Gerek taksitli ödemelerde, gerekse de peşin ödemenin gecikmesi halinde, anaparaya devlet tarafından uygulanan faiz ise, yıllık %30 oluyor.

Otoyol seferberliği plansız, programsız başlatıldığından, hangi yolun kaça malolacağı hakkında hiç kimsenin en ufak bir fikri bile yoktu. Çoğu projelerde kamulaştırma bedellerini de karşılayacağı öngörülen dış krediler ise, zaten işleri yanlamıyordu bile. Olan biten para da müteahhitlere avans, ek avans, daha ek avans, fiyat farkı, ön ödeme, ihzarat bedeli, ek zam… bizim saymaktan, sizinse okumaktan bıktığınız türlü gerekçelerle ödeniyor da ödeniyordu.

İşte bu hay-huy arasında garip vatandaşa para kalmıyor, kamulaştırma bedellerinin üstüne yatılıyordu. Bu gün arsası kamulaştırılan, parasını en erken 2-3 yıl sonra alabiliyordu. Gecikme faizi ise, yıllık %30’du. Genel Müdürlük, metrelerce uzunlukta “alacaklı sıra cetvelleri” tanzim edip duruyordu.

Büyük müteahhitler her ağızlarını açtığında yeşil dolarları çuvalla onlara akıtan işbitiriciler, gerçekten “zenginleri seviyordu”. Sıradan vatandaşlar ise arsalarından, tarlalarından oluyor, bu yetmezmiş gibi paralarını da 3 yıl sonra enflasyonla iyice ufalanmış olarak ancak alabiliyorlardı. İşte bu sistemin adı da, “arabesk liberal düzen”di…

 Sh: 113-115

**

YASA KİMİ KORUYOR

Biliyorsunuz, otoyol yolsuzluğunun baş aktörlerinden işbitirici Genel Müdür A. Ç ….. hakkındaki bazı suçlamaların, “zaman aşımı” nedeniyle düştüğünü, bazı suçlamaların kamu davasına bile dönüşmediği yazıldı.

Böyle olayları izleyen insanlar, benzer durumlarla sık sık karşılaşıldığını anımsayacaklardır. Gerçekten, zaman zaman ortaya çıkarılan yolsuzluk olaylarında kamu davaları çoğunca zaman aşımına uğramaktadır.

Hiçbir hukuk bilgisi olmayan okurlar için çok kısa bir açıklama yapmak gerekirse, bir suçun işlendiği tarihten itibaren belli süre içinde dava açılmaz ve belli süre içinde ceza verilmezse, artık o suç nedeniyle dava açmak ve ceza vermek olanağı ortadan kalkar. Buna, zamanaşımı denir.

Peki, neden benzer olaylarda zaman aşımı ile sık sık karşılaşılmaktadır?

Bu sorunun yanıtı, şaşırtıcı ama, 1913’e değin gitmektedir. 1913’te, Osmanlı ülkesinde padişahın memurlarını korumak için “Memurin Muhakematı Hakkında Kanun-u Muvakkat” adıyla bir yasa çıkarılır. Günümüz Türkçesiyle adı “Memurların Yargılanmasına İlişkin Geçici Yasa”olan bu yasa adından da anlaşılacağı gibi, sözde geçicidir ama, tam 80 yıldan beri…

Bu yasa, padişahın değerli memurlarının, görevleri sırasında işledikleri veya görevlerinden doğan suçlarından ötürü yargılanmalarını özel kurallara bağlamaktaydı. Yasa, memurların öyle her suçlamada zırt pırt yargıç önüne çıkmalarının önlenmesini amaçlıyordu. Osmanlı Devletinin memurları hakkında bir suçlama söz konusu olduğunda, hemen dava açılmayacak, önce o memur merkez memuru ise, bağlı olduğu bakan veya bağımsız genel müdürlüklerde genel müdür, eğer illerdeki memurlardan ise vali, ilçelerdeki memurlardan ise kaymakam tarafından soruşturma emri verilecek, “muhakkikler” (soruşturmacılar) tarafından soruşturma yapılacak, soruşturma evrakı tümü de memur olan bazı üst kurullardan geçecek, bazı durumlarda son olarak bir de Danıştay’a gidecek, eğer tüm bu aşamalarda “Lüzum-u Muhakeme” (yargılamanın gerekliliği) karan çıkarsa memur yargılanabilecek, yok, “Men-i Muhakeme” (yargılamanın gereksizliği) kararı çıkarsa memur yargılanamayacaktı.

Günümüze kadar devam eden bu sistem nedeniyle her siyasi iktidar, kendine yakın yüksek bürokratları hemen hemen her iddiaya karşı koruyabilmişlerdir. Bir bakan soruşturma emri vermedikçe, onun memurunu yargılamanın olanağı yoktur.

Gerçi, son yıllarda rüşvet, irtikap, kaçakçılık gibi suçların kovuşturulması bu yasadan koparılmıştır ama yine de ceza yasasında tanımlanan pek çok suç için koruma devam etmektedir.

Siyasi iktidarlar bürokratlarını ne kadar yolsuzluk yapmış veya ne kadar kuşku altında kalmış olurlarsa olsunlar, böyle koruyabilmek olanağına sahip olunca, bu memurları yargılayabilmek için ancak ve ancak iktidarın değişmesi, yeni gelen bakanın bu soruşturma emrini vermesi gerekmektedir. Bu ise, bazen Ceza Yasamızdaki zaman aşımı sürelerinden de fazla zaman gerektirmektedir.

İşte birçok bürokrat bu 80 yıllık “geçici yasa” sayesinde birçok suçlamadan kurtulmuştur. Özal’ın en yakınında bulunan bir bürokrat için Özal’a rağmen herhangi bir ANAP Bayındırlık Bakanının soruşturma emri verebileceği düşünülebilir mi? Gerçekten, otoyollar konusundaki soruşturma emri SHP’li Bayındırlık ve İskan Bakanı Onur Kumbaracıbaşı tarafından verilmiştir. Bu yasa gerekli midir?

Bu konuda karşıt görüşler vardır.

Görüşlerden biri, memurların görev yaparken sık sık çeşitli suçlamalarla karşılaşmalarının doğal olduğunu, her suçlamada dava açılmasının hizmeti aksatacağını ve memurun görev duygusunu olumsuz etkileyeceğini ileri sürer. İkinci görüş ise, yasalar önünde herkesin eşit olduğunu, hiç kimseye ayrıcalıklı bir statü verilmemesi gerektiğini savunur.

Bu konuda biz de bu ikinci görüşü paylaşmaktayız.

Osmanlı İmparatorluğu döneminde ülke padişahın mülkü, devlet padişahın devleti, halk ise padişahın tebasıydı.

Oysa çağdaş cumhuriyetimizde devlet bir hukuk devletidir ve yurttaşın hizmetinde olan bir örgüttür.

Halkın hizmetindeki bir devlet örgütünün maaşlı memurları (ki, onlar da halka hizmet için vardır) hiçbir suçlama karşısında sıradan bir yurttaştan farklı bir zırhla korunmamalıdırlar. Memurun yargılanmasına gerek olup olmadığı yolundaki karar, birtakım idari kurallar tarafından değil, yine bağımsız yargı tarafından verilmelidir. Cumhuriyet savcıları, “Kovuşturmaya yer olmadığı” veya “yer olduğu” şeklindeki kararları, herkes gibi memurlar hakkında da verebilmelidir. Hele soruşturma ya da kovuşturma emri vermek, siyasi ya da idari kadroların elinde olmamalıdır.

Padişahlık devrinin ürünü, 80 yıllık bu çürümüş yasa yürürlükten kaldırılmadıkça, bürokratların yaptıkları yolsuzluklar çoğu zaman yanlarına kalacak, bu durum kamu vicdanını kanatmaya devam edecektir.

Temiz devlet, temiz toplum sloganını kullanan siyasetçilerimiz, işe buradan başlamalıdırlar. Yoksa söylenenler ve yapılanlar birbirini tutmayacak, bu ikiyüzlülük sürüp gidecektir. sh: 130-132

NETİCE

İşte, otoyol ihalelerinde var olan usulsüzlük ve yolsuzluğun tümü değildir. Ne yazık ki. örneğin, yapılan imalatın fiziki ölçümlerinin daha ne yolsuzluk sakladığı bilinmiyor. Otoyollarda bugüne dek 10 milyonlarca metreküp kazı, bir o kadar dolgu yapılmıştır. Binlerce ton taş, kum, çimento, demir, asfalt, çelik, alüminyum ve diğer malzemelerin hak edişlerde ne kadar şişirildiğini hiçbir zaman tam olarak öğrenemeyeceğiz.

Devlet kurumlarının ve yöneticilerin yolsuzluğa bulaşmaları, hem tarih kadar eski, hem de sadece ülkemize özgü olmayan bir evrensel sorundur. Ne var ki, her ülkede parlamentoların, yargının ve en önemlisi de halkın böylesi olaylara karşı tepkisi aynı değildir. Kimi ülkelerde bunlar en ağır tepkiyi çeker ve derhal cezalandırılırken, kimi ülkelerde ise bu yolsuzlukları yapanların değil, ortaya koyanların, yazanların başlarına olmadık işler gelebilir.

Ülkelerin ne kadar dürüst, demokratik yönetimlere sahip oldukları konusunda çok çeşitli ölçütler ortaya konulabilir. Bizce bu ölçütlerden biri de, ülkede yolsuzluk ve hırsızlıkların etkin biçimde kovuşturulup kovuşturulmadığı, üzerine gidilip gidilmediği, bunların toplumdan gizlenip gizlenmediği olmalıdır. Bu açılardan, Türkiye’nin çok iyi bir sicile sahip olduğunu söyleyebilmek, şu an ne yazık ki olanaksız.

Ülkemiz için en büyük şanssızlıklardan biri de, özellikle son 10 yıl içinde ANAP iktidarı döneminde topluma yayılmış ve ne acı ki epeyce de yandaş bulmuş olan bir düşünce biçimidir. Bunu, şöyle özetleyebiliriz: “Canım adam yedi filan ama, epeyce de iş yaptı bu arada” Bu düşünce, kamu görevlilerinin iş yaparken bu arada küplerini doldurmalarının doğal olduğu yargısıdır ve bunun kadar toplumu çürüten, ahlâk değerlerini ayaklar altına alan bir başka şey düşünülemez. Çünkü bu inanış, toplumsal vurdumduymazlığı, bezginliği, tepkisizliği, en önemlisi de “Bize de vurgun sırası gelebilir” beklentisini ifade etmektedir.

Bu düşüncenin toplumda yandaş bulmasını, sadece 1983 sonrası ve sadece 1983 sonrasının icraatı ile açıklamak aslında eksik bir yaklaşım sayılmalıdır. Bu dönemin öncesinde ve sonrasında vaat ettiklerini yerine getiremeyen, toplumun beklentilerine, özlemlerine yanıt veremeyen, doyurucu icraat yapamayan, kısaca beceriksiz, yetersiz ve yeteneksiz yönetimlerin payını da unutmamalıyız. Bu kadar olumsuzluk arasında biraz göz boyayabilen herkes, toplumun sınırsız hoşgörüsünü ve övgüsünü kolayca kazanabilmektedir.

Ödediği vergilerin nasıl ve nereye harcandığı konusunda bu kadar bilgisiz, bu kadar ilgisiz bir halk daha var mı?

Kuşkusuz vardır. Nerede?

Bizden daha azgelişmiş, bizden daha az demokratik, bizden daha kötü durumdaki ülkelerde elbette. Böyle ülkelerde sıradan insanlar, altlarında 30-40 milyonluk kırık dökük arabalarıyla otoyollardan geçerken, “ne kadar güzel, kaymak gibi yol” olduğunu zevkle düşünürler de, bunun kaça patladığıyla, aslında kaça yapılabilecek olduğuyla ve bu arada kimlerin küpünü doldurduğuyla hiç ilgilenmezler.

Güzel Türkçemizde halkın tepkisizliğini, teslimiyetini, kaderci bekleyişini belgeleyen pek çok atasözü vardır.

Ne diyelim, belki de işleri düzeltmeye atasözlerimizden başlamak gerekir.

Otoyollar konusunda sürdürülen araştırma, inceleme ve soruşturmalar sonunda iki eski bakan ile, bir eski genel müdür ve bir iki orta kademe yöneticisi şu anda yargılanmaktadır. Bu yargılama, Yüce divanda sürmektedir. Verilecek hükmün, temiz devlet, temiz toplum için bir ibret, bir iyi başlangıç olmasını dileriz.

Sonuç olarak, kitabımızın başında söylediklerimizi bir kez daha tekrar edelim:

Otoyollar; hesapsızlığın, plansızlığın, usulsüzlük ve yolsuzluğun başyapıtı olarak ülkemizin bir ucundan diğerine uzanmaktadır.

Bu yollardan geçerken, katettiğiniz her metrenin, çocuklarınıza, torunlarınıza iç ve dış borç anapara ve faiz ödemesi olarak döneceğini unutmayın, lütfen… sh: 133-135

Kaynak: Yolunu Yoldan Bulanlar, Seçkin Doğan, Ümit Yayıncılık ,1994, Ankara

*****************

ŞEYTANIN GÖR DEDİĞİ: “ENRON”LAR

Riva ŞALHON B YÜZÜ-
29 Ocak 2014/Şalom Gazetesi

Başlık, Çetin Altan’ın köşesinin ismidir yıllardır. Meğer Barış Manço’nun da Dıral Dede’nin Düdüğü adlı şarkısında geçermiş aynı söz.

“Aç gözünü daha vakit erken gör şeytanın gör dediğini / Bir kulak ver de dinle sağır sultanın duyduğunu / Sen öyle devekuşu gibi şaşkın şaşkın bakınırsan / Bir gün elbet duyarsın Dıral Dede’nin Düdüğünü.”

Bugünkü yazı, göz önünde olduğu halde gizli olduğu sanılan bilgilerle ilgili olduğuna göre başlığı ödünç aldım. Zira şeytanın gör dediği, başkalarının göremediği, farkına varamadığı incelikleri ve gerçekleri yakalamak anlamında kullanılıyor dilimizde.

İlk önce klasik anlamdaki istihbarattan bahsedelim. İstihbarat, bilmece çözmeyi gerektirir. Yani, gizlenmekte olan ve yetersiz olan bilgilerin açığa çıkarılmasını, elde edilen ipuçları ile daha büyük bilgilere ulaşmayı hedefler. Hâlbuki günümüzde çoğu durum, fazlaca önümüze yığılmış bilgi içinden deneyim ve sezgi yeteneği ile açıklığa kavuşabiliyor. Gizliden daha çok bilgi fazlası var. Ancak bu bilgi yığınlarından anlam çıkartmak imkânsız. Bu durumda daha fazla istihbaratçıya değil daha fazla deli dahiye ihtiyaç doğuyor. Örneğin Enron Elektrik şirketinin sahibi 2001 yılında hissedarlarını ve çalışanlarını fena halde dolandırdığı gerekçesi ile yargılandı, ancak ortada tam olarak gizlenmiş bir bilgi yoktu, hatta 3000 adet yan şirketle yaptığı sözleşmelerin hepsinin binden fazla sayfadan oluşan dökümanları vardı. Finansal piyasalar Enron vakasını daha ciddiye alsaydı, belki de 2008 krizi hiç olmayacaktı.

Bir bilmece eklenen yeni bilgiyle daha basit hale gelir ancak günümüzdeki muammalar, bilgi fazlalığından içinden çıkılmaz hale geliyor. Yani eksperlerin iş alanları ile ilgili verdiği karmaşık açıklamalar bizim iyiliğimiz içindir inanışı artık geçersiz. O açıklamaların hangi yönde kullanılacağına karar verirken artık kimse sorumluluk almak istemiyor. Örneğin bankalar binlerce analiz sunuyor, ama bu durumda en doğrusu bilmem ne para birimine veya bilmem ne temalı sektörlere yönelmektir demiyor. Hâlbuki eskiden analizler bu kadar göz önünde değilken bilmeceler basitti. Aynı şekilde kanser gibi artık öntanı yapılabilen ve üremesi olası görülen hastalıklarda eskiden olduğundan daha fazla bilgiye sahipken bile muamma çözülemiyor, hastanın tedavisinde ne yol izlenmesi bilginin artması ile kesinleşmiyor.

Kısaca demek istediğim şu: Artık çarpıtma göz önünde de yapılabiliyor. İstihbarat yaparak bilgiye ulaşmaya çalışmanın devri geçti.İstihbarat servislerinin de bu konuda daha uyanık olması ve ajan sayılarını arttırmak yerine bilgileri doğru değerlendirebilen vatansever, vizyon sahibi, biraz da ortalama zekanın üzerinde yeni bir insan profiline yönlenme zamanıdır… Her sektör, gelişmelerin hızına ayak uydurmalıdır.

****************

DİE VİERTE MACHT/ Dördüncü Kuvvet (2012)
ENRON: THE SMARTEST GUYS İN THE ROOM (2005) “Piyasanın Uyanıkları”

TÜRKÇENİN ZAAFLARI, İNGİLİZCENİN GÜCÜ!


Bugün “dünya dili” denildiğinde ilk önce “İngilizce” akla gelmektedir, şu sıralar ne Almanca ve ne de Fransızca onunla rekabet edebilmektedir. Elbette bu dillerle birlikte İspanyolca, Rusça, Çince ve Arapça yeryüzünde belirli bir güce sahiptir. Fakat bu güçlü dillerin dünya dili olmak bakımından söz sahibi oldukları anlamına gelmez. Elbette, bunda İngilterenin bir-bir buçuk asırlık dünya hâkimiyetinden sonra, İngilizce konuşan ABD’nin dünya hâkimi olmasının büyük rolü var. Fakat, İngilizcenin dil olarak kendine mahsus bir gücünün olduğunu da kabul etmemiz gerekiyor.

Peki İngilizcenin gücü nereden geliyor?

Türkçeye bilhassa tarihî gelişim itibarıyla atfettiğimiz “kusur”lar İngilizce için sözkonusu olabilir mi?

Bu konuda öyle derinlemesine araştırmaya bile gerek yok. Eğer Türkçenin tarihî gelişimini iyi biliyorsanız, ingilizce için ansiklopedik bilgiler dahi bu konuda fikir sahibi olmanız için yeterlidir.

Sezar’ın, yani Roma’nın, milattan hemen sonraki istilamdan önce İngiltere’nin hâkimi “Kelt”lerdi. Roma hâkimiydi boyunca, Keltçenin yerini geniş ölçüde Latince kelimeler aldı. Romalılardan sonra Anglo-saksonlar adaya hâkim oldular (MS. 5. Yüzyıl). Bu Germen asıllı kavimler ada halkını, Germenleştirdiler. Çekimsiz bir dil meydana geldi. 7. asırda Hristiyanlığın tesiriyle Latin menşeli kelime haznesi oluştu.

9. asırda İskandinav kökenli Vikingler İngiltere sahillerini vuruyor, bilahire içerilere doğru ilerliyorlar. İskandinav dilinden bilhassa askerlikle, hukukla ilgili kelimeler alınıyor bu sefer de. 11. yüzyılda ise Norman istilası var. Resmî dil olarak Fransızca hâkim oluyor. Daha sonra Fransızca o kadar tesirli oluyor ki, bugün İngiliz sözlüğünde her İngilizce kelimenin neredeyse bir Fransızca eş manalısı vardır. Ancak 14. asırda İngilizce yeniden yüksek tabakanın dili hâline gelebiliyor. “Londra diyalekti” hâkim oluyor. İngilizce için üç devir tasnifi yapılıyor: Eski, orta, yeni İngilizce dönemleri. Norman istilasına kadar “eski İngilizce” dönemi, istiladan sonra orta, 1500’den sonra yeni veya modern İngilizce. Orta İngilizcede Latin-Germen ağırlığı var. Sömürgecilik döneminde uzak doğu dillerinden kelimeler giriyor, böylece İngilizcenin söz varlığı daha da renkleniyor ve çeşitleniyor.

İngilizce, Hint-Avrupa dil ailesinin Germen kolundan. Almanca ve Hollanda diliyle yakınlığı var. Norman istilasından sonra Fransızca etkili. 15. yüzyıl İngilizce için dönüm noktası. Bir taraftan Londra İngilizcesi önem kazanıyor, diğer taraftan matbaa faaliyete geçiyor. Bir yandan da rönesans düşüncesi İngiltere’ye yayılıyor. Rönesansla birlikte İngilterede yabancı dil, özellikle de eski yunanca ve klasik Latince bilen birçok bilgin yetişti Bu bilginlerin dil konusundaki esnek tutumları, İngilizcenin yabancı dillerden çok sayıda sözcük alması sonucunu doğurdu. Çoğu dil uzmanı, çağdaş İngilizcenin başlangıç tarihini 1500 olarak belirler.

İngilizceyi Hind-Avrupa dillerinden ayıran, çekimli (bükünlü, tasrifi) dil olma niteliğinin zayıf olması. Kelimeler büyük esnekliğe sahip. Bir kelime sıfat, isim veya fiil olarak kullanılabiliyor. Kelime dağarcığı esnek. Başka dillerden kelime alma, türeterek yeni kelimeler meydana getirme ve birleşik kelimeler oluşturma konusundaki rahatlık zengin bir kelime haznesinin ortaya çıkmasına imkân sağlıyor.

İngilizcede güçlü bir vurgulama var. Tonlama, kelimenin anlamını değiştirebilecek kadar önemlidir. Kelimeler ön-ek veya son-ek alabilir. Ekler İngilizce olabileceği gibi, latince veya yunanca da olabilir. Yunanca ve Latince, aynı sözcük için yer alabilecek kadar İngilizceye uyarlanmıştır.”

İngilizcede bir de “geri türetme” var. Bir kelimenin köküne ek getirilerek yeni kelime oluşturmanın tersi bir işlem bu. Bir kelime köküne gidilerek benzetme yoluyla kelime türetilebiliyormuş.

“Çağdaş İngilizce, sözcük dağarcığının yaklaşık yansım Germen dillerinden (eski İngilizce ve İskandinav dilleri), yarısını da halik dillerle Roman dillerinden (Fransızca ve Latince) almıştır. Ayrıca Yunancadan gelme birçok bilimsel kavram ve başka dilden alıntım çok sayıda sözcük barındırır. Nesne adları ve hemen hemen bütün temel kavramların yanı sıra kişi adlarının çoğu, yardımcı fiillelin tümü, basit edatların çoğu, bütün bağlaçlar ve hemen hemen bütün sayılar eski İngilizceden (Anglosakson dili) alınmıştır. Cins adlarının, sıfatların ve fiillerin çoğu İskandinav kökenlidir. İngilizcede giyim kuşam, mutfak, siyaset, edebiyat ve sanatla ilgili teriminin çoğu Fransızcadan gelir. Küçük el sanatları için kullanılan sözkler genellikle Fransızca, zanaatçılıkla ilgili sözcüklerse genellikle eski İngilizce kökenlidir. Fransızca ile İngilizcedeki eşanlamlı sözkler karşılaştırıldığında, Fransızcadakilerin daha kavramsal ve soyut, İngilizcedekilerin ise günlük yaşama daha yakın ve daha somut olduğu görülür. İngilizcedeki birçok yunanca birleşik sözcük ve türevin, benzer ya da oldukça farklı anlamlar taşıyan Latince eşdeğerleri vardır. “( Tırnak içindeki ibareler, Ana Britannica’nın ” İngilizce” maddesinden alınmıştır, C.ll)

Bu bilgilere, Türkiye’de dille uğraşan, “öztürkçecilik” satan, kelime tasfiye eden, sözlüğümüzde etnik temizlik (Stalin gibi büyük diktatörlerin “temizlik” hareketlerine benzer bir şekilde) yapan, bütün bunları yapmakla büyük bir iş becermiş, “boyunduruk kırmış” edasıyla övünen herkes kolaylıkla ulaşabilir. Devlet ansiklopedileri ile özel ve tercüme ansiklopedilerde de yeterli malûmat vardır.

MUKAYESESİZ DÜŞÜNCE OLMAZ!

İnsan, aklı olan, bu yüzden de sürekli kıyaslama yapan bir varlıktır. Kendimizi günün objektif kriterleriyle değerlendiriyor ve bir “gelişmişlik” derecesi belirleyebiliyoruz. Mesela, gayrisafi millî hâsıla, fert başına düşen millî gelir, bir takım alanlardaki harcamalar, okuryazarlık, kitap yayını, vb. gösterge olarak kabul ediliyor.

Mukayese dil konusunda da yapılabilir. Elbette bu öyle iki kere iki dört eder cinsinden basit bir işlem değildir. Fakat tarihî gelişme ve dillerin içinde bulunduğu durumlar birlikte ele alınıp değerlendirilmelidir. Bunu daha kaba biçimde sözlüklerdeki kelimeleri kıyaslayarak yapıyoruz. İngilizce sözlüklerin ulaştığı kelime sayısı bazılarımıza dehşet verici geliyor.

Türkçenin elde bulunan ilk yazılı metinleri, şimdilik Orhun Yazıtları ve sekizinci asra tarihleniyor. Bu tarihe kadar İngiIterenin macerasını yukarıda özetledik. Bu asırda, İngilizci Hıristiyanlığın tesiriyle dillerinde Latince kelimeleri çoğaltıyorlardı. Türkler için bu tarih, 10. Asırdan sonra gelmişti. Orta Türkçe devri olarak adlandırılan bu devirde Türkçe yazı dili olarak teşekkül etmiştir. İslâm medeniyeti dairesine giren Türklerin dillerinde çok büyük değişiklikler meydana geİmiş, din dili arapçanın yanında, Türklerin islâmiyeti kabul ettiği Türkistan şehirlerinde müessir olan Farsçadan da etkilenmiştir. Her iki dilden de çok sayıda kelime Türkçeye girimiştir. Neredeyse aynı dönemlerde, İngilizler için Latince, Türkler için Arapça ile İngilizler için Fransızca, Türkler için Farsça aynı rolü oynamışlardır. Türklerin Farsçadan etkilenmesi, İngilizlerin Fransızcadan etkilenmesi gibi bir istila veya işgal sonucu olmamıştır.

Müslüman Türk devletleri ve bilhassa Selçuklular döneminde Türkçe resmî dil olarak kullanılmamışsa da, sözlü ve yazılı olarak varlığını sürdürmüştür. Ancak Osmanlılar Türkçeyi devlet dili olarak güçlendirmişler, bu yüzden öncelikle Anadolu’da Türkçe edebî dil olarak da etkili olmuştur. Türkçe 15 19. asırlar boyunca gelişmiş, yazı dili olarak tam mânasıyla teşekkül etmiş ve güçlenmiştir. 19. yüzyıldan itibaren ise, batı tesirinde “yeni Türkçe” devrine girilmiştir. Türkçeyle İngilizce belki burada ayrılmaktadır. Türkçe İktisadî ve teknolojik üstünlük sonucu güçlenen Batı dillerinden iktibaslara girişirken, İngilizce bu dönemde sömürgeleştirdiği ülkelerden veya ilişki kurduğu ülkelerin dillerinden kelime almaya devam etmiştir. Sh: 81-85

BİR İNGİLİZCE SÖZLÜĞE BAKARSAK…

İngilizce sözlüklerle işi olanlar, sürekli elinin altında bulunduranlar, bu sözlüklerde yer alan kelimelerin etimolojisi hakkında az çok bilgi sahibidirler. Biz böyle bir merakı olmayanlar için, hem de kaybolmuş bir emeği hatırlatmak maksadıyla bir İngilizce-Türkçe sözlüğün başından ve sonundan yüzer kelimeyi taradık. Ebette bu bütün sözlüğü temsil edecek bir örnekleme değildir. Fakat yine de bize bir fikir verebilir. Sözünü ettiğimiz sözlük, Mehmet Gülbahar’m “İngilizce-Türkçe Büyük Lügat ’i (3. C. Bursa, 1940, 1947, 1948). Kitabın başındaki ifade şöyle: “5. 000 resmi ve 50.000 kelimeyi telaffuzlarıyla alır.”

Lügati hazırlayan Mehmet Gülbahar, “Bursa Erkek ve Askerî Liseleri İngilizce Öğretmeni” ve “Kıbrıs Lefkoşa İngiliz Ticaret Koleji mezunlarındandır. Üç ciltlik sözlüğün sahibi olan Gülbahar yaptığı işi önemsemektedir: “Şimdiye kadar çıkan lügatlerin en doğru telaffuzlu, kelime ve mâna itibariyle en zengin ve resimli ilk lügat olduğunu işaret etmek isterim.” (Önsöz)

“TÜRKÇE SÖZLÜK” 15 BİN KELİME, “İNGİLİZCE-TÜRKÇE SÖZLÜK” 50 BİN KELİME!

Bu “Önsöz” 1940 tarihini taşımaktadır. Sözlüğün kaç yılında hazırlandığını bilmiyoruz ama, üç cilt halinde ve yedi yılda (1940, 1945 ve 1947) yayınlanabildiğini biliyoruz. Bu arada, 1945 yılında TDK ilk Türkçe sözlüğünü yayınlamıştır. Bu sözlüğün söz varlığı, 15 bin civarındadır. Bu itibarla, aynı dönemde yayınlanmış olan bir İngilizce Türkçe sözlüğün 50 bin kelimelik kapsamı dikkat çekicidir.

İngilizce-Türkçe Büyük Lügat’in ilk yüz kelimesinden her hangi bir başka dile ait olduğu belirtilmeyenler 58 adettir.. Latince olduğu kaydedilenler 162 Latince Grekçe olduğu belirtilenler 43, Fransızca Latince olduğu belirtilenler 104, Fransızcalar 95, Arapça 2 ve farsça 16

İlk bakışta, 58’i ingillizre asıllı, 42’si yabancı menşeli görünen ilk yüz kelime, dikkatle incelendiğinde, kökeni belirtilmemekle beraber başka dillerden geçtiği kolaylıkla anlaşılanlar, özel Kelimeler, şüpheliler ve yabancı köklerle yapılmış kelimeler ayrıldığında, durum değişmektedir.Bu durumda bulunan 35 kelime çıkarıldığında hepi topu 23 “İngilizce” kelime kalmaktadır.

Sözlüğün başı böyle de sonu nasıl acaba?

Burada da durumun pek farklı olmadığı görülüyor. Gerçi, menşei belirtilmeyen kelime sayısı bu sefer daha fazla: 74 kelimenin bu hesapça İngilizce olması gerekiyor. Fakat yunanca kök ve eklerle yapılmış kelimeler ayrıldığında 49 sayısına ulaşılıyor ki, geriye 26 “halis” İngilizce kelime kalıyor.

Sh: 86-87

DİL DEVRİMİ: RİVAYET MUHTELİF AMA, “PLANLAMA” DEĞİL!

Uzun süre ABD üniversitelerinde mesai sarfeden ve dünya ilim âleminde, fen bilimleri alanındaki çalışmalarıyla tanınan Oktay Sinanoğlu, yıllar sonra Türkiye’ye döndü ve döner dönmez de dilimiz ve kültür hayatımızla ilgili yüksek sesle konuşmaya, daha doğrusu feryad”a başladı. Uzun müddet sonra memleketine dönen ve gördükleri, duydukları karşısında “tevahhuş eden” bir vatandaşın ürküntüsünü belirtecek şekilde İngilizce başlık taşıyan “Bye Bye Türkçe” isimli kitabı bu feryadın ürünlerinden. Sinanoğlu, 1956 yılında Amerika’ya gittiği sıralarda okuduğu bir kitaptan söz ediyor eserinde. “Pantürkizm” adlı kitabın sonunda şöyle deniyormuş:

“Amerika, İngiltere Türkiye halkını anglosaksonlaştırıyor; eğilim dilini İngilizce yapacak. Sovyetlerde ise ruslar Türk halklarını ruslaştırıyor, orada da rusça eğitim yapan okulların sayısı artırılıyor, halk böyle okullara özendiriliyor. Rusça okullara ve mezunlarına tüm imkânlar sağlanıyor. Türkçe okullar gittikçe söndürülüyor. Böylece birkaç nesil sonra dünyada ne Türkiye türkçesi, ne diğer Türk lehçeleri kalacak ”

1950’lerde, yani 20. yüzyılın ortalarında, o sıralar “en yeni büyük müttefiki”nin Türkiye ile ilgili, kendilerine âşikâr bize nihan ugulamaları ve konuyla alâkalı kişilerin geleceğe yönelik olarak tartıştıkları ilgi çekici değil mi?

Ya, ömrünün büyük kısmını Almanya’da geçiren (ve elbette Türkiye’yle ilişkisini hiç kesmeyen) Yağmur Atsız’ın 21. yüzyılın başlarındaki tahminine ne demeli? Yağmur Atsız’ın sorusu şu: “Türkçe 22. yüzyılı görebilir mir (Meçhul Genç Gazeteciye Mektuplar, Türk Edebiyatı Vakfı yayını, 2002) Bu soruyu sormak durumunda kalan bir kimse, bittabiî olumlu bir cevap vermeyecektir: “Korkarım ki 22. yüzyılda ne Türkçe kalacak ne de Türk milleti.”

Elbette uzun müddet yurtdışında yaşayan her iki değerli şahsiyet de kızgınlıkla, küskünlükle böyle konuşmaktadır. Onlar esasen tahminlerinin asla ve kat’a tahakkuk etmemesini istemektedirler. Bakın Yağmur Bey ne diyor:

“Kendisine aid her şeyi, ama her şeyi böylesine barbarca bir hoyratlıkla red ve inkâr eden, millî benliğini ve haysiyetini böylesine satan bir topluluk bundan böyle yaşama hakkından da feragat ediyor demektir.. .Bu hükme içim kan ağlayarak vardığımı, varmak zorunda kaldığımı bilmenizi isterim.” (Yazarın imlâsına sâdık kalınmıştır).

Yağmur Atsız’a göre, Türkçe objektif olarak ölüm tehlikesiyle yüzyüzedir.

“İşin garibi, ölmüyor, ÖLDÜRÜLÜYOR ve ona ölümcül darbeleri indirenlerin başında Türkçeyi sözümona çok sevdiklerini iddia eden bir takım zümreler geliyor. Ortak özellikleri Türkçe ve genellikle dil meseleleri üzerindeki cehaletleri ve buna bağlı olarak BİR FİKRİ SON HADDİNE KADAR DÜŞÜNMEKTEN ÂCİZ OLUŞLARI (vurgu bizim, DMD). Zira böyle olmasa en azından daha işin başında fark ederlerdi ki kendine ‘ilerici’ yaftasını münasib gören hiç kimse bir yandan ‘etnik’ bağlamda ‘ırkçılık’ karşıtı iken aynı zamanda ‘dil ırkçılığına tevessül edemez

 Ederse zihin yapısında sakatlık var demektir. …Dünyadaki; İngilizce, Arapça, İspanyolca, Fransızca, Rusça, Almanca vs. gibi en gelişkin dillerin, başka dillerden en fazla kelime almış diller olduğu ve bununla üstelik iftihar ettikleri gerçeğinden bihaberdirler.”

Dünya görmüş, yurtdışında yaşamış ve kendini kabul ettirmiş iki önemli şahsiyet yürek yangınlığı ile böyle feryad ediyor. Türkçenin dününe, bugününe bakarak, olup bitenleri tahlil süzgecinden geçirerek yarınla ilgili “kötü” tahminde bunuyor, kara haberler veriyorlar.

Türkçenin bugün içinde bulunduğu durumla ilgili olumlu-olumsuz çok şey söyleniyor. Fakat ne söylenirse söylensin, bugün Türkçenin içinde bulunduğu durumun miladı, “dil devrimi” olarak adlandırılan faaliyetin başladığı 1930’lardır. 1930’lu yıllarda, dil “devrim” konusu olarak ele alınmış, Türkçe bir süre gerçekten “devrim”e maruz bırakılmış, daha sonra her ne kadar Atatürk’ün sağlığında bundan vazgeçilmişse de, ölümünden sonra, daha pürist/tasfiyeci bir yaklaşımla bu faaliyet sürdürülmüştür. Bu ideolojik ve siyasî müdahale Türkçeyi yarım asır sonra tükenme noktasına getirmiştir.

21. yüzyılın başında bürokrasi, düzgün cümle kurmaya muktedir olamamakta, eskiden Osmanlı divanında değil kâtiplerin, kapıcıların dahi yapmayacağı dil yanlışları en üst kademedeki yöneticilerin yazışmalarında görülebilmektedir.

İlk öğretim kurumlarında 300-500 kelime öğretilmekte, orta öğretimde İngilizce ve fen bilimlerine verilen ağırlık Türkçe-edebiyat derslerini geri plana itmekte, zaten yetişkinlik döneminde kimseden iyi Türkçe bilmesi istenmemektedir.

Yükseköğretimde en cazip üniversiteler, fakülteler yabancı dille öğretim verenlerdir. Türkçe çoktan öz yurdunda “üvey evlat” durumuna düşürülmüştür.

Bütün bunlar yetmezmiş gibi, 57. Hükümet’in Millî Eğitim Bakanı, Türk edebiyatının iki klasik dönemini, klasik Osmanlı ve Tanzimat sonrası Batı tesirindeki edebiyatı ders kitaplarından çıkarmayı marifet sanarak program geliştirtmeye kalkışmış ve bin yıldır kullandığımız “millet, vatan, meclis, hak, hukuk, kanun” gibi çok sayıda kelimeye yasak koymuştu… (Yıl: 2002)

Bu manzara karşısında çok dikkatli düşünmemiz, gerçeği hoşumuza gitmese de kabul etmemiz ve “nerede hata yaptık” dememiz gerekiyor.

MEĞER HATA DEĞİL “PLAN” YAPMIŞIZ!

Doğru teşhis olmadan doğru tedavi olmaz! Son zamanlarda Türkçenin içine düşürüldüğü durumla ilgili tesbitlerde pek fazla farklılık bulunmuyor. Türkçe, 21. yüzyılın başında ciddi bir sıkıntı içinde. Bunu öğretim sisteminden, iletişim sistemine kadar her yerde gördüğümüz gibi, sokaklarda da yüzümüze tabelalar hâlinde çarpıyor. Bundan ötürü Türkçenin geleceği ile ilgili karamsar tablolar çiziliyor. Tesbit bu, “teşhis” ne? Neden böyle oldu? Bu konuda fikir birliğine varılamıyor. Kültür Bakanlığı tarafından iki defa üst üste yayınlanan bir kitabın teşhisine bakarsak, işimiz kolay! Her şey “dil devriminin ellinci yılına kadar” (1983) iyi gitmiş. Yani, Türk Dil Kurumu’nun devlet kuruluşu hâline getirilmesine kadar. Ondan sonra, TDK vazifesini gereğince yapmadığı için işler sarpa sarmış! Yani Türkçenin geleceğini karartan, yirmi yıllık “icraatsızlık” dönemi imiş!

Daha önceki TDK “sivil toplum kurumu” gibi gösterilse de, tecahüle gerek yok! Bu Kurum bir zamanlar Millî Eğitim bakanlarının başkan, Cumhurbaşkanlarının şeref başkanı olduğu bir kuruluştu. Çok partili hayata geçişten sonra, devletin asıl sahibi tafrası satan bazı kuruluşlar gibi sistem üzerinde etkili oldu. Bütün darbelerden sonra bu gücünü artırdı. Yalnızca 12 Eylül müdahalesi tersine bir işlem yürüttü ve akademik niteliği ağır basan bir kuruma vücut verildi. İşin yapılış tarzını, hukukî zeminini her zaman eleştirebiliriz. Fakat yeni TDK’nun eskisine göre Türkçeye daha doğru ve ilmî ölçülere uygun hizmette bulunduğu kesindir.

Gelelim “dil devrimi”nin yeni “bilimsel kılıfı”na!

“Dil devrimi”nin dünyanın hiç bir yerinde savunulamayacak bir kavram olduğunu kitabın adı bile bize ifşa ediyor: Türkiye’de Dil Planlaması: Dil Devrimi.

“Dil devrim”i savunulabilir bir şey olsa idi nice yıl sonra allanıp pullanıp “planlama” olarak sunulur muydu? Dil devriminin asla bir planlama olmadığı, Kâmile İmer’in kitabı tetkik edildiğinde kolaylıkla anlaşılıyor. Çünkü verdiği “planlama” örnekleri ile Türkiye’de uygulanan dil devriminin alâkasını kurmak neredeyse imkânsız.

Kâmile Hanım, “dil planlaması” teriminin bizim dil devrimimize göre yeni bir kavram olduğunu şöyle ifade ediyor: “Dil planlaması terimi ilk olarak 1959’da Haugen tarafından kullanılmış olup o zamandan bu yana giderek yaygınlaşmıştır. Haugen başlangıçta bu terimi Norveç’te ulusal dilin çağcıllaştırılması (modernization), geliştirilmesi ve erginleştirilmesi amacıyla harcanan çabaları betimlemek için kullanmıştır.”

Yani bizler, yetmiş yıl önce “dil devrimi” adı altında “dil planlaması” yapmışız. Batılı bilim adamları da bunu otuz sene sonra başka bir vesile ile “tesmiye” etmişler!

Burada şu soruyu sormamız lâzım: “Norveç, dil konusunda Türkiye’ye örnek teşkil edebilir mi?” İlk bakışta neden etmesin, hem Batılı hem gelişmiş bir ülke” denilebilir. Elbette okuyucunun böyle değerlendireceği düşünülmüştür. (Burada sakatlık, “Norveç’te dilin “çağcıllaştırılması” ibaresinde aranabilir. Avrupa’nın ta batısındaki Norveç ve dili o zamana kadar “modern” değil miydi yoksa?)

Şöyle kaba hatlarıyla bir bakalım: Norveç, dünyanın en küçük dil topluluklarından biri olarak kabul ediliyor.Norveç dili Norsk Kuzey Germen öbeğinin Batı İskandinav koluna bağlı. İki farklı şekli var. Birincisi, Bokmal/Kitabî Norveççe veya Riksmal/Resmî Norveççe, Dan-Norveç dili. Danimarka’nın Norveçle birleştiği dönemde (1330-1814) kullanılan Danca’ya dayanıyormuş. İkincisi ise, Yeni Norveç dili/Lansmal-Kır Norveççesi. 19. asırda Ivar Aasen tarafından eski İzlanda dili geleneğini sürdürmek için batıdaki kır kesimi lehçeleri temel alınarak geliştirilmiş. Dan Norveç dili daha yaygınmış. İki dil de resmî yazışmalarda ve öğretimde kullanılıyormuş…

Model olarak kullanmamız “önerilen” planlama deyimi, böyle iki dilli bir topluluktaki durum esas alınarak ortaya konulmuş. Türkiye’de böyle bir durum mu vardı? Türkçe Türkiye’de yedi yüz yıldır devlet dilidir. Bütün farklılıklarına rağmen tarih boyunca tek bir Türkçe olmuştur. Ülkemiz Allaha şükür hiç bir devletin istilasına uğramamış ve bu istila sonucu bir dili kabul etmek zorunda kalmamışız.

Peki, Norveç’te yapılan nedir? İki dili yakınlaştırıp ortak bir Norveç dili meydana getirmek!

Şu satırları da bir itiraf olarak kabul edebiliriz: Özellikle bağımsızlığını kazanan ulus-devletler ve gelişmekte olan ülkelerde dil/değişke seçimi, seçilen dilin/değişkenin kodlanması, sözlük, dilbilgisi ve yazımın belirlenerek ölçünleştirilmesi ve kurumlarda, kuruluşlarda, eğitimde, kitle iletişim araçlarında yaygınlaştırılması ve günün gereksinimlerini karşılayacak biçimde işlevinin genişletilmesi çabalan bu kuram ve modeller kapsamında yaygın olarak 70’li yıllardan bu yana betimlenmeye başlanmıştır.”

İşin özü şu: Dil devrimini en azından dışarıda munisleştirmek için dil planlaması” terimi seçilmiş. Fakat, bu kavram Norveç gibi iki dilli toplumlar dikkate alınarak ortaya konulmuş, daha sonra ise, bağımsızlığını kazanan ulus-devletler ve gelişmekte olan ülkelerde” yapılan uygulamalarla bağlantılı olarak kullanılmış!

Türkiye bağımsızlığını yeni kazanan bir devlet mi? Dil ve kültür bakımından “gelişmekte olan bir ülke” mi? Dünyanın kaç devletinin yedi yüz yıllık resmî dili var? Yer yüzünde kaç dilin bizim edebiyatımız kadar zengin yazılı edebiyatı var?

Dil devrimini yücelteceğiz diye Türkiye ya iki dilli topluluklarla karşılaştırılıyor ya da üçüncü kümeye, sömürge ligine düşürülüyor. Dil planlamasının bazı ülkelerde petrol şirketleri vs. eliyle yürütüldüğü de kitapta yer alan hususlardan.

MİSYONERLERİN İŞLERİ!

Kitaptan okuyalım: “Dil planlaması olarak görülebilecek etkinlikler çok çeşitlidir. Bir yöre dilinin ulusal dil olarak geliştirilmesinden (Endonozya ve Filipinler’de olduğu gibi) eski dillerin canlandırılmasına (İsrail ve İrlanda’da olduğu gibi), çatışma hâlindeki dile bağlılıktan (Norveç ve Hindistan’da olduğu gibi) yazı değişimi, sözvarlığının genişletilmesi yolundaki örgütlü çabalara (19. yüzyıldan beri Mısır’da olduğu gibi) kadar pek çok etkinlik dil planlaması kapsamında düşünülmektedir. Ayrıca bu terim Çin’de, Japonya’da ve Hindistan’da yazı düzeltim önerilerini de içermektedir.” (sf.16)

Bu paragrafla ilgili dipnota baktığımızda, bu faaliyetlerin “14. yüzyılda Perm’li Aziz Stefan’ın yaptığı gibi misyonerliğin bir parçası” olarak nitelendirildiğini görüyoruz.

“Dil planlaması konusunda çalışanlar ayrıca yönlendirici bir takım ilkelerden de söz etmektedirler ki bunlar daha çok konum planlaması kapsamında düşünülebilir. Cobarrubias’a göre, bir toplumda dil planlamasını yönlendiren dört ilke vardır: Bunlardan dilsel benzeş(tir)me (linguistic assimilation), kökeni ne olursa olsun herkesin toplumdaki baskın dili öğrenmesidir. Dilsel benzeştirme ilkesi dünyanın pek çok ülkesinde uygulanmaktadır. Başka ülkelere göç etme sonucu göçmenler de bu ilkeye uymak durumunda kalmaktadırlar… Dilsel çoğulculuk (linguistic pluralism) karmaşık bir ulam (kategori, takım- DMD) olup bir ülkede farklı dil konuşan grupların varlığını, bunların dillerini sürdürme ve eşit temellere dayanarak işleme haklarının bulunmasını içermektedir. Kimi ülkelerde resmi olarak iki yada daha çok dil bulunması (örneğin İsviçre’de Fransızca, Almanca İtalyanca ve romans; Belçika’da Fransızca, flamanca ve Almanca; Sri Lanka’da sinhaliz ve tamil vb.) bu ilkenin geçerli olmasındandır. Yerlileştirme (vernacularization), yerli (indigenous) bir dilin onarılması ve/ya da genişletilmesini ve resmi dil olarak benimsenmesini içermektedir. Ölü bir dili canlandırma (İsrail’de İbranca), klasik bir dili onarma (Suriye, Mısır ve Fas’ta arapçalaştırma), resmi nitelik kazandırma ve ölçünleştirme (Filipinlerdeki tagalog ve Peru’daki keuça) gibi yollarla bu yapılmaktadır, uluslararasılaştırma (internationalism), yerli olmayan yaygın bir iletişim dilinin resmi dil olarak ya da çeşitli düzeylerde öğretim dili olarak benimsenmesini kapsamaktadır, üluslararasılaştırmanın da çeşitli dereceleri ayırt edilmektedir. İngilizce pek çok ülkede bu ilke doğrultusunda uygulanmaktadır,(sf.17)

Metinde adı geçen ülkelerin bir kısmı, iki veya çok dilli ülkeler. Bir kısmı ise, eski sömürge ve “mandat”lar. Eski sömürge/mandat ülkelerin bir kısmı mahalli dilleri güçlendirmeye çalışıyorlar, bir kısmı ise asırlar boyu kullandıkları güçlü dillerinin yerine ikame edilmiş Batı dillerinin hâkimiyetini sona erdirmeye gayret ediyorlar. Bilhassa Fas gibi Mağrib ülkeleri, Fransız sömürgesi oldukları dönemde etkili hâle gelen ve hatta Arapçanın önüne geçirilen Fransızcaya karşı tabiî olarak kendi dillerini güçlendirmeye çalışıyorlar.

“Çeşitli etkenler içeren dil planlamasında doğal olarak tek bir amaçtan söz edilemez. Kaldı ki, bilim adamları hangi tür dil planlaması olursa olsun dili ilgilendiren tüm sorunların siyasal, ekonomik, bilimsel, toplumsal ve kültürel durumla ilgili olduğunu da belirtmektedirler.” (sf.17)

“Dilsel amaçlar dilbilimci ile yazarların işbirliğini gerektirmektedir. Bu amaçlar dilin sözvarlığını, yapısını ve biçimini ilgilendirir. Sözvarlığı alanında genişletme (üretici süreçler ve pratik planlama), ölçünleştirme (hem uzmanlık alanındaki hem de uzmanlıkla ilgili olmayan alandaki sözvarlığı, ağızlar) ve toplumsal anlamlı (sosyosemantik) kararlar yer almaktadır. Toplumsal anlamlı kararlar sözvarlığını genişletme kaynaklarındaki kararlar olup bunlar içinde; yabancı yerine yerli öğeleri kullanma, aynı dilin eski biçimlerinden ödünçleme, ağızlardan ödünçleme, yakın akraba dillerden uyarlama, argo ve halk diline izin verme yer almaktadır.” (sf.19)

“Nahir’e göre dil devrimi (language reform), kullanımı kolaylaştırmak amacıyla bir dilde belirli yönlerdeki değişmeyi anlatmaktadır ve bu genellikle yazıda, yazımda, sözvarlığında ya da dilbilgisindeki gelişmeleri ve yalınlaştırmaları kapsar. Nahir bunun dil devrimin dar anlamını gösterdiğini belirtmekte ve geniş anlamda ele alındığında dil devriminin dil planlamasıyla eşanlamlı görülebileceğini belirtir.” (sf. 21)

Sh: 95-113

Kaynak: D. Mehmet DOĞAN, Yüzyılın Soykırımı, Şubat, 2006, İstanbul

GÖLGEYE ÖVGÜ-“JORGE LUIS BORGES”


Yalnız körlerin gördüğü karanlıklara bakmak
W. Shakespeare

ANKA MEZHEBİ

ANKA mezhebinin kökeninin Heliopolis olduğunu ve reformcu Amenophis IV*ün ölümünü izleyen dinsel canlandırmadan türediğini yazanlar, Herodotos’un Tacitus’un metinlerini ve Mısır anıtlarını dayanak olarak gösteriyorlar, ama Anka adının Hrabanus Maurus’dan önce gelmediğini ve en eski kaynakların (örneğin Flavius Josephus’un Saturnales’i) yalnızca Adet Mensupları ya da Sır Mensupları’ndan sözettiğini bilmiyorlar veya bilmezden geliyorlar. GregoTovius, Ferrara’daki gizli ayinlerde, konuşma dilinde Anka’nın çok seyrek anıldığını belirtmiştir; Cenevre’de söyleştiğim zanaatçılara Anka adamları olup olmadıklarını sorunca beni anlamadılar, ama Sır Mensubu olduklarını hemen kabul ettiler. Eğer yanılmıyorsam, aynı şey Budistler için de geçerlidir; kendi söylemedikleri ad, dünyanın onlara verdiği ile aynı değildir.

Miklosich, aşın ünlü bir sayfasında, mezhep üyelerini çingenelerle karşılaştırmıştır. Şili’de ve Macaristan’da, hem çingeneler, hem de mezhep üyeleri vardır; böylesine heryerdelik dışında, her ikisinin ortak yönleri çok azdır. Çingeneler at cambazı, bakırcı, demirci ve falcıdırlar; mezhep üyeleri ise genellikle serbest mesleklerde başarılıdırlar. Çingeneler belirli bir fiziksel tip oluştururlar ve gizli bir dil konuşurlar, veya konuşurlardı; mezhep üyeleri öteki insanların arasına karışmıştır, hiç kıyıma uğramamış olmaları da bunun kanıtıdır. Çingeneler renkli kişiliklerdir ve kötü şairlere esin verirler; mezhep üyeleri romansları, taşbasmalarını, ve boleroları es geçerler… Martin Buber, Museviler’in özde dokunaklı olduklarını açıklar; mezhep üyelerinin tümü dokunaklı değildir, hattâ kimileri bundan tiksinirler; herkesin bildiği bu gerçek, Anka’nın İsrail’in bir türevi olduğu yollu yaygın yanılgıyı (ki bu savı saçma bir şekilde Urmann desteklemişti) çürütmeye yeterlidir. İnsanlar aşağı yukarı şöyle düşünürler: Urmann duyarlı bir adamdı; Urmann Musevi idi; Urmann Prag’ın Yahudi mahallesinde mezhep üyeleriyle sıkça beraber oldu; Urmann’ın hissettiği yakınlık, olgunun gerçekliğini kanıtlar. İçtenlikle söyleyeyim, bu görüşü kabul edemem. Mezhep üyelerinin Musevi ortamında Museviler’e benzemesi hiçbir şeyi kanıtlamaz; yadsınamayacak gerçek, Hazlitt’in sonsuz Shakespeare’i gibi, dünyadaki bütün insanlara benzedikleridir. Havari gibi, herkes için her şeydirler; daha geçenlerde, Paysandu’lu doktor Juan Francisco Amaro, bulundukları yere ne büyük kolaylıkla uyum sağladıklarından beğeniyle sözetmiştir.

Mezhep tarihinin kıyımlar kaydetmediğini söylemiştim. Burası doğru, ama Anka yandaşlarını barındırmayan insan topluluğu olmadığına göre, kurban edilmedikleri veya can almadıkları kıyım ya da şiddetin de bulunmadığı aynı oranda kesindir. Batı savaşlarında olsun, Asya’nın ücra köşelerindeki çarpışmalarda olsun, yüzyıllardan beri düşman sancakları altında kan dökmüşlerdir; yerkürenin bütün uluslarıyla özdeşmeleri pek işlerine yaramaz.

Kutsal Kitap’ın İsrail’i biraraya getirmesi gibi onları birleştiren kutsal bir kitaptan yoksun, ortak bir anıdan yoksun, bir başka anı olan dilden yoksun, yeryüzünün dört bir yanına dağılmış, renk ve çizgilerinde farklı olarak bir tek şey –Gizem-onları birbirlerine bağlar ve zamanın sonuna kadar da bağlamayı sürdürecektir. Bir zamanlar, Gizem’in yanısıra, bir efsane (belki de kozmogonik bir mit) vardı, ama Anka’nın yüzeysel insanları bunu unuttular, bugün yalnızca bir cezanın karanlık geleneğini saklıyorlar. Ceza, antlaşma veya ayrıcalık; yorumlar farklılık gösteriyor ve bir Tanrı’nın yargısına şöyle bir gözatmamıza izin veriyor yalnızca: bu Tanrı, bir ırkın insanlarına, kuşaktan kuşağa bir töreni uygulamak koşuluyla sonsuzluğu kesin kılıyor. Gezginlerin raporlarına başvurdum, patriklerle ve tanrıbilimcilerle konuştum; törenin yerine getirilmesinin mezhep üyelerinde görülen tek dinsel uygulama olduğunu doğrulayabilirim. Tören Gizem’i oluşturur. Belirttiğim gibi, bu kuşaktan kuşağa iletilir, ama gelenekler, annelerin çocuklarına öğretmesine de, din adamlarının açıklamasına da karşıdır; gizeme kabul töreni en aşağılık kişilerin görevidir. Bir köle, bir cüzzamlı veya bir dilenci giz öğreticisidir. Ayrıca, bir çocuk da bir başka çocuğa bilgi verebilir. Kendi başına eylem basit ve anlıktır, betimleme gerektirmez. Kullanılan gereçler mantar, balmumu ve Arap zamkından oluşur. (Ayin kitabı balçıktan da söz eder; bu da ayrıca kullanılır.) Özellikle bu ayinin yapılmasına adanmış tapmaklar yoktur, ama bir yıkıntı, bir mahzen veya bir dehliz uygun yerler olarak benimsenmiştir. Gizem kutsaldır, ama biraz gülünç olduğu da doğrudur; uygulama kaçamak, hattâ töredışıdır ve yandaşları bunun sözünü etmezler. Adlandırmak için nazik sözcükler yoktur, ama bütün sözcüklerin onu gösterdiği, veya daha doğrusu, kaçınılmaz olarak ona gönderme yaptığı üstü kapalı anlatılır; bu nedenle, bir söyleşide ağzımdan çıkan sıradan bir şeye, mezhep yandaşları gülümsediler veya rahatsız oldular, çünkü Gizem’e dokunduğumu sezdiler. Cermen edebiyatında, mezhep üyeleri tarafından yazılmış şiirler vardır, adı geçen konu deniz veya akşam alacakaranlığıdır; bunların bir anlamda Gizem’in simgeleri olduğunu tekrarlamayı gerekli görüyorum. Du Cange’ın Glossaire’ine kaydettiği uydurma bir atasözü Orbis terrarum est speculum Ludi der. Bir çeşit kutsal korku, kimi inançlıların bu basit töreni uygulamasına engel olur; ötekiler bunları aşağılarlar, ama daha çok kendi kendilerini aşağılarlar. Buna karşın, bilinçli olarak Tören’den el çekip, Tanrı ile doğrudan alışverişe girmeye hak kazananlar, büyük bir saygınlık kazanırlar; bu alışverişi açığa vurmak amacıyla ayin kitaplarındaki resimlere başvururlar, bu yüzden John of the Rood şöyle yazmıştır:

Bilsin yedi kat gökkubbe Tanrı’nın
Mantar ve Balçık gibi lezzetli olduğunu

Üç kıtada, birçok Anka sofusunun dostluğuna hak kazandım; başlangıçta Gizem’in onlara anlamsız, zahmetli, bayağı ve (işin en garip yanı) inanılmaz geldiğini biliyorum. Atalarının böylesine oyunlara yüzverdiklerini kabullenmek istemiyorlardı. Gizem’in ta eskilerde kaybolmamış olması tuhaftır; yerkürenin değişkenliklerine karşın, savaşlara ve göçlere karşın, korkunç bir şekilde, inançlılara ulaşıyor. Biri, artık içgüdüsel olduğunu ileri sürerken duraksamadı bile.

 Sh: 131-134

DEUTSCHES  REQUİEM

Beni öldürse bile, inanacağım ona.
Eyüp 13:15

ADIM Otto Dietrich Zur Linde. Atalarımdan biri, Christoph Zur Linde, Zorndorf zaferinin yazgısını belirleyen atlı saldırısında can verdi. Anne tarafından büyük dedem, Ulrich Forkel, 1870 yılının son günlerinde Marchenoir ormanında, Fransız başıbozukların elinden katledildi; babam, yüzbaşı Dietrich Zur Linde 1914 Namur kuşatmasında ve iki yıl sonra da Tuna’yı geçerken yararlık gösterdi.

[ Anlatanın, en ünlü atasını, Hegel diyalektiğini Kristoloji’ye uygulayan ve kilisenin tanımadığı bazı kitapların aslına uygun çevirisiyle Hengstenberg sansürünün yıldırımlarımüzerine çeken ve Thilo ve Gesenius'un onayını kazanan tanrı-bilimci ve İbranice uzmanı Johannes Forkel’i (1799-1846) es geçmesi oldukça anlamlı. (Yayıncınınnotu.)]

Bana gelince, işkenceci ve katil sıfatıyla kurşuna dizileceğim. Mahkeme dürüst hareket etti; ta başından beri suçluluğumu kabul ettim. Yarın, tutukevinin saati dokuzu çalarken, ölüm ülkesine girmiş olacağım; büyüklerimi düşünmem çok doğal, onların gölgesine öylesine yakınım ki, bir anlamda ben onlarım.

Dava (bereket versin kısa sürdü) süresince hiç konuşmadım; o zaman kendimi aklamaya kalkışsam kararı geciktirir, üstelik korkakmış izlenimi uyandırırdım. Şimdi her şey değişti; idamımdan önceki gece çekinmeden konuşabilirim. Suçlu olmadığımdan bağışlanma arayışında değilim, ama anlaşılmak istiyorum. Beni dinlemeyi bilenler, Almanya’nın tarihini ve dünya tarihinin geleceğini anlayacaklar. Bugün olağanüstü ve şaşırtıcı görünen benimki gibi vakaların çok geçmeden sıradan olacağını biliyorum. Yarın öleceğim, ama ben gelecek kuşakların bir simgesiyim.

1908 yılında Marienburg’da doğdum. Bugün hemen hemen unutulan iki tutku, birçok uğursuz yıla yüreklilikle, hattâ mutlulukla karşı koyma olanağı tanıdı bana: müzik ve metafizik. Bana iyilik edenlerin hepsini sayıp dökmem mümkün değil, ama sessizce geçiştirmeye katlanamayacağını iki ad var: Brahms ve Schopenhauer. Şiir üzerine de biraz çalıştım; bu adlara bir başka dev Cermenik adı eklemek istiyorum: William Shakespeare. Bir zamanlar tanrıbilim ilgimi çekmişti, ama Schopenhauer, lafı dolaştırmayan fikir yürütmeleri ile beni bu masalsı yöntemden (ve Hıristiyan inancından) kopardı, Shakespeare ve Brahms ise dünyalarının sonsuz çeşitliliği ile. Hayranlıkla, sevgi ve minnetle bu yazgının kayırdığı gözdelerin eserlerinin herhangi bir noktasında duralayan kişi, benim, o iğrenç adamın da oralarda duralamış olduğumu bilsin.

1927’ye doğru, yaşamıma Nietzsche ve Spengler girdiler. Bir 18. yüzyıl yazarı, kimsenin çağdaşlarına borçlu duruma düşmek istemediğini söyler; ben de, ezıciliğini sezdiğim bu etkiden kurtulabilmek amacıyla, Abrechnung mit Spengler başlığını taşıyan ve yazarın Faust’a benzer dediği çizgilere en su götürmez anıtın, Goethe’*nin karışık dramı değil, yirmi yüzyıl önce kaleme alınmış bir şiir, De Rerum Natura olduğunu belirttiğim bir makale yazdım. Tarih filozofunun içtenliğinin, kökten Alman (kerndeutsch) ve askerî düşüncesinin de hakkını teslim ettim. 1929’da Parti’ye yazıldım.

[(*) Öteki uluslar saflıkla yaşıyorlar, kendi içlerinde ve kendileri için, madenler ve göktaşları gibi; Almanya hepsini içeren evrensel ayna, dünyanın bilincidir (das Weltbewusstsein). Goethe Hıristiyan âleminin bu anlayışının proto tipidir. Onu kınamıyorum, ama Spengler savunun Faust'a benzer adamını onda görmüyorum.]

Çıraklık yıllarım hakkında söylenebilecek pek bir şey yok. Benim için, birçoklarınkinden daha güç oldu doğrusu, cesaretten yoksun olmasam da, şiddete eğilimim yoktur. Buna karşın, yeni bir çağın sınırında olduğumuzu ve İslâmiyet’in ya da Hıristiyanlık’ın ilk dönemleriyle bir tutulabilecek bu çağın, yeni insanlar gerektirdiğini kavradım. Bireysel açıdan, arkadaşlarımdan tiksiniyordum; onları bizi birleştiren yüce emel için, bireyliğimizden vazgeçmemiz gerektiğine inandırmak için boş yere uğraştım durdum.

Tanrıbilimciler, Tanrı’nın dikkati bir an olsun kalem tutan şu elimden uzaklaşsa, bu elin ışıksız bir ateşle çarpılmış gibi yokolacağını iddia ediyorlar. Bence, gerekçesi olmadan kimse varolamaz, kimse bir bardak suyu dudaklarına götüremez ya da bir parça ekmeği ısıramaz. Bu gerekçe her insan için farklıdır; ben, inancımızın dayanıklılığını ölçecek amansız savaşı bekliyordum. Bu savaşın çarpışmalarında bir asker olacağımı bilmek bana yetiyordu. Zaman zaman İngiltere ve Rusya’nın ödlekliğinin bizi yoksun bırakmasından çekindim. Rastlantı ya da yazgı geleceğimi başka şekilde ördü: 1 Mart 1939 günü, gün batınımda Tilsit’te gazetelerin bahsetmediği ayaklanmalar oldu; Havra’nın arka sokağında, iki kurşun bacağımı delip geçti, kesmek gerekti.* Birkaç gün sonra, ordularımız Bohemya’ya giriyordu; sirenler bu olayı haber verdiğinde, sakin bir hastanede yatağa çakılmış, kendimi Schopenhauer’ün kitaplarında kaybedip, unutmaya çalışıyordum. Boş yazgının simgesi olan koca ve mayışık bir kedi pencere kenarında uyukluyordu.

[ (*) Bacağın kesilmesinin sonuçlarının çok ciddi olduğu fısıldanıyor. (Yayıncının notu.)]

Parerga und Paralipomena’nın birinci cildinde, doğum anından ölümüne bir insanın başına gelebilecek olayların tamamının kendi tarafından önceden belirlendiğini yeniden okudum. Demek ki, her savsaklama önceden düşünülmüş, her rastlantısal karşılaşma bir sözleşme, her küçük düşme bir tövbe, her başarısızlık gizli bir zafer, her ölüm bir intihar idi. Felâketlerimizi kendimizin seçtiği düşüncesi kadar kurnaz bir avuntu yoktur; bu bireysel erekbilim bize gizli bir düzeni açımlar ve bizi olağanüstü bir şekilde Tanrı ile karıştırır. Hangi karanlık niyet bana bu gün batımını, bu kurşunları ve bu kesik bacağı arattı? (diye sordum kendi kendime.) Savaş korkusu olmadığını biliyordum; daha derin bir şeydi. Sonunda kavradım. Bir din için ölmek, onu bütünüyle yaşamaktan daha basitti; Efes’de vahşi hayvanlarla kapışmak (binlerce adsız şehit böyle yaptı) İsa’nın kölesi Petrus olmaktan daha az zordu; bir eylem insanın bütün saatlerinden daha az önem taşıyordu. Savaş ve zafer kolaylıklardı; Raskolnikov’un girişimi, Napolyon’unkinden daha çetindi. 7 Şubat 1941’de, Tarnowitz toplama kampı müdür yardımcılığına atandım.

Bu görevin uygulanması benim için pek hoş olmadı, ama asla savsaklama günahını işlemedim. Ödlek, kılıçların arasında sınanır; bağışlayan, acıyan insan sınavını tutukevlerinde ve başkasının acısında verir. Temelde, nazizm ahlâki bir eylemdir, yozlaşmış insanlığın yeni deriye kavuşmak için eski deriyi değiştirmesidir. Savaş sürecinde, subayların çığlıkları ve bağırışmalar arasında, bu dönüşüme sık rastlanır; sinsi, yanıltıcı merhametin asırlık sevecenliklerle aklımızı çelmeye çalıştığı iç karartıcı zindanda durum aynı değildir. Bu sözleri boş yere kullanmıyorum; Zerdüşt’ün üst insanı için acıma en büyük günâhtır. Breslau’dan ünlü şair David Jerusalem’i bize gönderdiklerinde az kalsın (itiraf ederim) bu günâha giriyordum.

Elli yaşlarında bir adamdı. Bu dünyanın mallarından yoksul, hırpalanmış, yadsınmış, ayıplanmıştı, dehâsını Mutluluğu övmeye adamıştı. Anımsadığım kadarıyla, Albert Soergel Dichtung der Zeit adlı yapıtında onu Whitman ile karşılaştırıyor. Bu benzetme pek yerinde değil. Whitman, evreni önsel, genel, hemen hemen aldırmaz bir şekilde ulular; Jerusalem ise titiz kılı kırk yaran bir aşkla her şeyden sevinç duyar. Asla sayım döküme, kataloglamaya girişmez. Kaplan Ressamı Tse Yang başlıklı, kaplanlar gibi çizgili, enlemesine ve sessiz kaplanlarla aşırı yüklü ve delik deşik o derin şiirin birçok altı ölçülü dizesini ezberden tekrarlayabilirim. Ölüm saati çaldığında, boş yere yanlışlarını bağışlatmaya çalışan, yaşamının asıl gizli aklanmasının müşterilerinden birine (yalnız bir kere gördüğü ve anımsamadığı biri) Shylock kişiliğini esinlemek olduğundan habersiz, 16. yüzyılda yaşamış Londralı bir tefecinin kendi kendine mırıldanışını konu edinen Rosencrantz Melekle Konuşuyor’ı da unutamam. Akıldan çıkmayan gözleri olan, sarı tenli, hemen hemen kapkara sakallı David Jerusalem, her ne kadar aslında yoldan çıkmış ve nefretle anılan Eşkenazlar’dan olsa da Sefarad Yahudilerinin tam bir prototipiydi. Ona karşı katı davrandım; ne acımanın, ne de ününün beni yumuşatmasına izin vermedim. Olası bir cehennemin tohumunu taşımayan hiçbir şeyin var olmadığını epeydir biliyordum; bir yüz, bir sözcük, bir pusula, bir cıgara reklamı onları unutmayı beceremeyen birini deli edebilirdi. Macaristan haritasını aklından çıkaramayan kişi deli olmaz mıydı? Bu ilkeyi kampımızın disiplinli yönetimine uygulamaya karar verdim ve…* 1942 sonunda Jerusalem aklını yitirdi; 1 Mart 1943’te intihar etmeyi başardı.**

[(*)O Burada birkaç satırı çıkarmak kaçınılmazdı.(Yayıncınınnotu.)

(**) Jerusalem adı ne arşivlerde, ne de Soergel’in eserlerinde yeralıyor. Alman Edebiyatı kitaplarında da adı geçmiyor. Buna karşın, bir kurgu kahramanı olduğunu da sanmıyorum. Otto Dietrich Zur Linde'nin emri üzerine, Tarno witz’de birçok Musevi aydını işkenceye tabi tutuldu, örneğin piyanist Emma Rosenzweig. "David Jerusalem" belki birçok kişinin simgesidir. 1 Mart 1943'te öldüğü söyleniyor burada; anlatan 1 Mart 1939’da Tilsit'te yaralanmıştı. (Yayıncının notu.)]

Onu yokettiysem, bunu acıma duygumu yoketmek için yaptığımı Jerusalem anladı mı bilmiyorum. Benim gözümde bir insan, hattâ bir Yahudi bile değildi; ruhumun nefret edilen bir bölgesinin simgesine dönüşmüştü. Onunla birlikte can çekiştim, onunla birlikte öldüm, onunla birlikte kendimi bir anlamda yitirdim; işte bu nedenle acımasız oldum.

Bu sırada, mutlu bir savaşın büyük günleri ve büyük geceleriyle coşuyorduk. Soluk aldığımız havada aşka benzer bir duygu vardı. Denizi yanıbaşında hissetmiş gibi, kanda bir heyecan ve bir taşkınlık vardı. Bu yıllar boyunca, her şey farklıydı; uykunun tadına kadar. (Belki ben hiçbir zaman tam anlamıyla mutlu olamadım, ama bilindiği gibi mutsuzluk kayıp cennetler gerektirir.) Bütünlük için, yani bir insanın uluşabileceği deneyimlerin tamamı için can atmayan bir tek insan yoktur; bu sonsuz kalıtın herhangi bir yerinden yoksun kalmaktan korkmayan bir tek insan da yoktur. Ama benim kuşağım her şeye sahip oldu, çünkü önce zafer bağışlandı, sonra da bozgun.

1942 yılının ekim ya da kasımında, ağabeyim Friedrich Mısır’ın kum çöllerinde, ikinci El Alameyn çarpışmasında öldürüldü; birkaç ay sonra, bir hava bombardımanında doğduğum ev yerle bir oldu; 1943 haziranı sonunda da, bir başkası laboratuvarımı yoketti. Büyük anakaraların hırpaladığı Üçüncü Reich can veriyordu, eli herkese karşı kalkmıştı, herkesin eli de ona karşı. İşte o zaman benzersiz bir şey oldu, ancak bugün anladığımı sanıyorum. Öfkenin kadehini tüketebileceğime inanıyordum, ama son damlaya vardığımda beklenmedik bir tat beni durdurdu, gizemli ve neredeyse korkunç mutluluğun tadı. Birçok açıklamayı denedim; hiçbiri yeterli görünmedi.

Bozgundan hoşnutum, çünkü gizliden gizliye suçlu olduğumu biliyorum ve beni yalnız ceza bağışlatabilir, diye düşündüm.

Bozgundan hoşnutum, çünkü sona vardım ve çok yorgunum, diye düşündüm.

Bozgundan hoşnutum, çünkü gerçekleşti, çünkü geri döndürülemeyecek biçimde geçmiş, şimdiki ve gelecek olaylarla birleşiyor, çünkü bir tek gerçek olguyu kınamak veya ondan üzüntü duymak bütün evrene hakaret etmektir, diye düşündüm. Kendi kendime bu nedenleri gösteriyordum, ta ki doğrusunu bulana dek.

İnsanların ya Aristotelesci, ya da Platoncu doğdukları söylenir. Bunun anlamı, Aristoteles ve Platon arasında bir kalem kavgasına konu olmayan soyut nitelikte hiçbir tartışmanın bulunmadığıdır; yüzyıllar ve iklimler boyunca adlar, lehçeler, yüzler değişir, ama ebedi hasımlar asla. Toplumların tarihi de gizli bir süreklilik içerir. Arminius bir bataklıkta Varus’un tümenlerini kılıçtan geçirdiğinde, Alman İmparatorluğu’nun bir müjdecisi olduğunu bilmiyordu. İncil çevirmeni Luther, yaptığının İncil’i sonsuza dek geçersiz kılacak bir toplum yaratmak olduğundan kuşkulanmıyordu bile; 1758’de bir Moskova kurşunuyla öldürülen Christoph Zur Linde bir anlamda 1914 zaferlerini hazırladı; Hitler bir tek ülke için savaştığını sandı, aslında herkes için, hattâ saldırganlığının ve nefretinin kurbanları için savaştı. Kendi beninin bilmemesinin önemi yok; kanı ve istemi biliyordu. Dünya Yahudilik’ten ve Yahudilik’in hastalığı olan İsa inancından ölüyordu. Bu kılıç bizi öldürüyor ve bizler bir labirent ören ve günlerinin sonuna dek içinde gezinmeye hüküm giyen büyücüye veya bilmediği birini yargılayıp ölüme mahkûm eden, ardından da “Bu adam sensin” açınlamasmı duyan Davud’a benziyorduk. Yeni düzenin kurulması için birçok şeyin yıkılması gerekiyordu; Almanya’nın bunlardan biri olduğunu öğrendik şimdi. Yaşamımızdan biraz daha fazla bir şey verdik, anayurdumuzun yazgısını. Kimileri lanetlesin, kimileri ağlasın; ben yazgımızın çevrimsel ve kusursuz olmasından sevinç duyuyorum.

Şimdi amansız bir çağ dünya üzerinde süzülüyor. Bu çağı biz yarattık, bundan böyle kurbanı olan bizler. İngiltere’nin çekiç, bizim ise örs olmamızın ne önemi var? Önemli olan, köle ruhlu Hıristiyan pısırıkları yerine şiddetin hüküm sürmesi. Eğer şiddet ve haksızlık ve mutluluk Almanya için değilse, varsın öteki uluslar için olsun. Yeter ki Cennet varolsun, bizim yerimiz Cehennem bile olsa.

Yüzümü aynada seyrediyorum, kim olduğumu, birkaç saat içinde sonla yüzyüze geldiğimde nasıl davranacağımı öğrenmek için. Bedenim korku duyabilir, ben asla.

Sh: 177-184

SHAKESPEARE  BELLEĞÎ

GOETHE’NİN, Edda’ların ve sonradan ortaya çıkan türkü Nibelungenlied’in hayranları vardır; benim yazgımsa Shakespeare’di. Hâlâ da öyle, üstelik kimsenin -daha yeni Pretoria’da ölen Daniel Thorpe’u saymazsak tabii -önceden sezemeyeceği bir anlamda. Bir de yüzünü asla görmediğim biri var.

Adım Hermann Soergel. Meraklı okur, bir zamanlar metnin iyice anlaşılmasında gerekli olduğuna inandığım ve İspanyolca dahil birçok dile çevrilen eserim “Shakespeare Kronolojisi” ni karıştırmıştır belki. Aynı zamanda, Theobald’ın 1734’teki eleştirel baskıya eklediği bir düzeltiyle başlayan ve bugüne dek yapıtın ayrılmaz bir parçası kabul edilen uzunlamasına polemiği anımsaması da hiç olanaksız değil. Hemen hemen iğneli diyebileceğimiz sayfaların anlatımına şaşmyorum bugün. 1914 yılında, Yunanca uzmanı ve oyun yazan George Chapman’ın, farkına bile varmadan, İngilizceyi kökenine, Anglosakson özüne (Urprung) götürene dek işlediği Homeros çevirilerinde karşılaşılan bileşik sözcükler üzerine de bir inceleme kaleme aldım, ama yayımlamadım. Şimdi tınısını bile unuttuğum sesinin günün birinde benimkine benzeyeceği hiç aklımdan geçmezdi… Adımın başharfleriyle imzaladığım bir başka yazıyla, sanırım edebi biyografim tamamlanıyor. 1917 yılında Batı cephesinde can veren kardeşim Otto Julius’un ölümünü düşünüp durmaktan kurtulmak için giriştiğim basılmamış Macbeth çevirimi de eklemek uygun düşer mi bilmiyorum. Sonunu getirmedim; İngilizcenin, şansına, iki ses düzeninden de -Almanca ve Latince-yararlandığını anladım, oysa bizim Almancamız, daha uyumlu olmasına karşın, yalnızca tek bir ses düzeniyle sınırlıdır.

Daniel Thorpe’dan söz ettim. Binbaşı Barclay, bir Shakespeare kongresinde tanıştırmıştı bizi. Ne yeri, ne de tarihi belirteceğim; böylesi açıklamaların gerçekte belirsizlik olduğunu gayet iyi biliyorum.

Önemli olan, yan körlüğümün unutmaya yardımcı olduğu Daniel Thorpe’un çehresinin yaydığı mutsuzluktu. Yılların sonucunda, insan pek çok şeyde olduğundan başka türlü görünmeyi başarabilir, ama asla mutluluk taslayamaz. Neredeyse fiziksel bir biçimde, Daniel Thorpe hüzün yayıyordu çevresine.

Uzun bir toplantıdan sonra, gece bizi sıradan bir köşe meyhanesine götürdü. Kendimizi İngiltere’de hissetmek için (o sırada oradaydık) törenle testiler dolusu ılık ve siyah bira tükettik.

-Pencap’dayken, dedi binbaşı, bir dilenciden söz etmişlerdi bana. Bir İslâm inanışı, kuşların dilini anlamayı sağlayan bir yüzüğü Hazreti Süleyman’a mal edermiş. Dilencinin bu yüzüğü elinde tuttuğu dillere destanmış. Öylesine paha biçilmez bir şeymiş ki, adam kimselere satamamış ve Lahor’da Vezir Han Camii’nin avlularından birinde ölüp gitmiş.

Chaucer’ın de bu harika yüzük masalını çok iyi bildiğini düşündüm, ama söylersem Barclay’in öyküsünün keyfi kaçmış olacaktı.

Yüzüğe ne olmuş peki? diye sordum.

Bütün büyülü nesnelerin geleneğinde olduğu gibi, kaybolup gitmiş. Kim bilir, belki de hâlâ caminin gizli bir köşesindedir veya kuşların yaşamadığı bir yörede, adamın birinin parmağındadır.

Ya da söyledikleri seçilemeyecek kadar çok kuşun bulunduğu bir yerde, dedim.

Öykünüz Barclay, biraz meseli andırıyor.

İşte bu noktada konuşmuştu Daniel Thorpe. Bunu da kişiliksiz bir sesle, bize bakmadan yapmıştı. İngilizceyi garip bir şekilde söylemliyordu, bunu Doğu’da uzun süre kalmasına yordum.

Mesel değil ama, diye sürdürdü, mesel olsa bile gerçek. Öyle paha biçilmez şeyler vardır ki satılmaları mümkün değildir.

Şimdi toparlamaya çabaladığım sözcükler, onları söylerken Daniel Thorpe’un duyduğu inançtan daha az etkilemişti beni. Devamını getireceğini sanmıştık, ama konuştuğuna pişman olmuşçasına birden sustu, Barclay bizden ayrıldı. İkimiz beraberce otele döndük. Saat iyice geç olmuştu, yine de Daniel Thorpe bana söyleşiyi odasında sürdürmemizi önerdi. Bir süre havadan sudan lâfladıktan sonra, bana:

Size Hazreti Süleyman’ın yüzüğünü sunuyorum, dedi. Bunun bir eğretileme olduğu su götürmez, ama bu eğretilemenin içeriği hiç de yüzükten aşağı kalmaz. Size Shakespeare’in belleğini sunuyorum, en çocuksu ve eskil günlerinden, 1616 Nisanı başına dek olan bütün günlerinin belleğini.

Dilim tutulmuştu. Sanki bana deniz sunulmuştu.

Sahtekâr değilim, diye sürdürdü Thorpe. Deli de değilim. Beni sonuna dek dinlemeden bir yargıya varmamanızı rica ediyorum. Herhalde binbaşı, askeri doktor olduğumu ya da bir zamanlar bu işi yaptığımı söylemiştir size. Öykü birkaç sözcüğe sığdırılabilir. Doğu’da, tan sökerken, kanlı bir hastanede başlar. Kesin tarihinin önemi yok. İki tüfek kurşunuyla vurulmuş olan bir asker, Adam Clay, ölümünden hemen önce, son nefesiyle bana değerli belleği sunmuştu. Can çekişme ve yüksek ateş yaratıcılığı artırır; pek güven duymadan armağanı kabul ettim. Ayrıca, savaşta bir çarpışmadan sonra, hiçbir şey tuhaf kaçmaz. Armağanın eşsiz koşullarını açıklamaya yetecek kadar zamanı kalmıştı yalnızca. Belleği elinde tutanın yüksek sesle sunması ve ötekinin de aynı şekilde kabul etmesi gerekiyordu. Veren sonsuza dek yitiriyordu.

Askerin adı ve hüzünlü sahne bana edebi göründü, sözcüğü kötü anlamda kullanıyorum.

Shakespeare’in belleği şimdi sizde mi? diye sordum, biraz yılmış bir sesle.

Şimdi iki belleğim var, diye karşılık verdi Thorpe. Kendiminki ve kısmen ben olan Shakespeare’inki. Daha doğrusu ben iki belleğin elindeyim. İkisinin içiçe girdiği bir bölge var. Hangi yüzyıla yerleştireceğimi bilemediğim bir kadın çehresi var.

Shakespeare’in belleğiyle neler yaptınız? diye sordum o zaman.

Bir sessizlik oldu.

Eleştirmenlerin horgörüyle karşıladıkları ve Amerika Birleşik Devletleri ve sömürgelerde ticari bir başarı kazanan romansı bir biyografi yazdım, dedi bir süre sonra. Sanırım hepsi de bu kadar. Armağanımın bedava olmadığı konusunda sizi daha önce uyarmıştım. Hâlâ yanıtınızı bekliyorum.

Düşünceye daldım. Garip olduğu kadar renksiz yaşamımı Shakespeare arayışına adamamış mıydım? Yolculuğun sonunda da onunla karşılaşmam yerinde değil miydi?

Shakespeare’in belleğini kabul ediyorum, dedim ve her sözcüğü vurgulayarak.

Bir şey oldu kuşkusuz, ama kavrayamadım. Sanki belli belirsiz bir yorgunluk duydum, belki de benim kuruntumdu.

Thorpe’un bana söylediklerini açık seçik anımsıyorum:

Bellek bilincinize yerleşti, ama onu bulgulamanız gerekiyor. Düşlerde, uyanıklıkta, bir kitabın yapraklarını çevirirken veya bir köşeyi dönerken birdenbire ortaya çıkacak. Sabırsızlanmayın, anılar uydurmaya kalkışmayın. Rastlantı, gizemli işleyişine göre onu destekleyebilir veya köstekleyebilir. Ben unuttukça, siz anımsayacaksınız. Kesin bir tarih söz veremem.

Gecenin arta kalan kısmını, Shylock’un kişiliği üzerine tartışarak geçirdik. Shakespeare’in Yahudilerle özel ilişkisinin varlığı konusunda soruşturmaktan kaçındım. Thorpe’un onu sınamaya kalkıştığım izlenimine kapılmasını istemiyordum. Yatışarak mı, yoksa kaygıyla mı bilmem, görüşlerinin, benimkiler gibi, çok kuralcı ve saymaca olduklarını belirttim.

Bir gece önce sabahlamama karşın, sonraki gece de gözüme pek uyku girmedi. Daha önceleri de birçok kez olduğu gibi, ödleğin biri olduğumun farkına vardım. Düşkırıklığına uğrama korkusuyla, kendimi umuda kaptırmıyordum. Thorpe’un armağanının aldatıcı olduğunu düşünmek işime geliyordu. Karşı konulamayacak şekilde, umut baskın çıktı. Shakespeare benim olacaktı, kimsenin kimseye ait olmadığı gibi, ne aşkta, ne dostlukta, hatta ne de nefrette. Bir anlamda, ben Shakespeare olacaktım. Tragedyaları, karmaşık soneleri yazmayacaktım, ama aynı zamanda Parkalar da olan cadıların bana açınlandığı anı anımsayacaktım, şu engin dizelerin içime doğduğu anı da:

And s hake the yoke of inauspicious stars
From the worldweary flesh

Anne Hathaway’i anımsayacaktım, yıllar önce, Lübeck’de bir dairede bana aşkı öğreten, şimdi olgunluğa ermiş kadını anımsadığım gibi. (Anımsamaya çalışıyorum onu, ama bütün anımsayabildiğim san renkte duvar kâğıtları ve pencereden süzülen ışık. Bu ilk başarısızlık, beni sonrakilere hazırlamalıydı.)

Olağanüstü belleğin imgelerinin her şeyden önce görsel olacağını öngörmüştüm. Gerçek hiç de öyle değildi. Günler sonra, tıraş olurken, aynaya doğru bana yabancı gelen ve bir meslekdaşımın Chaucer’ın A,B,C’sine ait olduğunu belirttiği bazı sözcükler mırıldandım. Bir akşamüstü, British Museum’dan çıkarken, asla duymadığım çok basit bir ezgiyi ıslıkla çalmaya başladım.

Okuyucu, bu ilk açınlamaların ortak özelliğini kavramıştır herhalde, eğretilemelerin görkemine karşın, bu bellek görselden çok, işitseldi.

De Quincey, insan beyninin elyazısı bir müsvedde olduğunu ileri sürer. Her yeni yazı öncekini örter ve bir sonraki tarafından örtülür, buna karşın sınırsız gücü olan bellek, yeterli uyarının sağlanması halinde, ne kadar anlık olursa olsun, herhangi bir izlenimi kazıp, gömüldüğü yerden çıkarabilir. Vasiyetnamesine bakılırsa, Shakespeare’in evinde bir tek kitap yokmuş, hatta İncil bile, ama başvurduğu yapıtları bilmeyen yok. Chaucer, Gower, Spencer, Christopher Marlowe. Holinshed’in Tarih Defterler’i, Florio’nun Montaigne’i, North’un Plutarkhos’u. Shakespeare’in belleği bana gizli bir şekilde gelmişti; bu eski ciltleri okumak, yani yeniden okumak aradığım uyarı olabilirdi. En dolaysız yapıtı olan soneleri de yeniden okudum. Kimi zaman bir açıklama veya bir dolu açıklama geliyordu aklıma. İyi dizeler, yüksek sesle okunmayı gerektirir; birkaç gün içinde, fazla zorlanmadan onaltıncı yüzyılın pürtüklür’lerine ve açık seslilerine yeniden kavuşmuştum.

Zeitschrift für germanische Philologie’de, 127 numaralı sonenin Yenilmez Armada’nın uğradığı dillere destan bozguna gönderme yaptığını yazdım. 1899 yılında, Samuel Butler’in bu savı ortaya attığını anımsamadım.

Stratford-on-Avon’a yaptığım bir gezi, önceden de anlaşılabileceği gibi, sonuçsuz kaldı.

Ardından düşlerim yavaş yavaş değişime uğramaya başladı. Ne De Quincey’de olduğu gibi görkemli karabasanlar, ne de ustası Jean Paul’de olduğu gibi sofuca ve alegori dolu görüntüler taşıyorlardı. Tanımadığım yüzler ve odalar düşlerime girmeye başladı. İlk saptadığım çehre Chapman’ınkiydi, Ben Johnson’un ve biyografilerin söz etmediği, ama Shakespeare’in sık görüştüğü bir komşusunun yüzleri onu izledi.

Bir ansiklopedi satın alan kişi, her satıra, her paragrafa, her sayfaya ve her çizime sahip oluyor anlamına gelmez; yalnızca bu şeylerin bir kısmını tanıma olanağını elde eder. Bölümlerin alfabetik bir şekilde dizilişi sayesinde, eğer bu, somut ve görece basit birey için geçerlilik kazanıyorsa, soyut ve değişken, ondoyant ve diuers bir birey için, örneğin bir ölümün büyüsel belleği için neler olmazdı?

Bütün geçmişi eksiksiz bir şekilde, bir anda kavrama ayrıcalığı kimseye bağışlanmamıştır. Bildiğim kadarıyla ne Shakespeare’e, ne de yarı yarıya onun mirasçısı olan bana bağışlanmıştı bu yetenek. İnsan belleği bir toplam değildir; belirsiz bir olanaklar karmaşasıdır. San Augustin, yanılmıyorsam, belleğin saraylarından ve mağaralarından söz eder. İkinci eğretileme daha doğrudur. İşte bu mağaralara girdim ben de.

Bizimki gibi, Shakespeare’in belleği de alanları, kendi istemiyle sakladığı gölge alanları içeriyordu. Biraz utanarak, Ben Johnson’un ona ezbere Latince ve Grekçe altı ölçülü dizeleri okuttuğunu ve Shakespeare’in kulağının, o benzersiz kulağının, arkadaşlarının kahkahaları arasında birçok kez teklediğini anımsadım.

Sıradan insan deneyimini aşan mutluluk ve karanlık hallerini biliyordum. Farkına bile varmadan, uzun ve zorlu yalnızlık beni mucizeyi uysallıkla karşılamaya hazırlamıştı.

Otuz gün kadar sonra, ölünün belleği beni canlandırıyordu. Bir haftalık garip mutluluk boyunca, neredeyse Shakespeare olduğuma inanıyordum. Yapıtı benim için yenileniyordu. Biliyorum, Shakespeare’e göre ay, Diana kadar ay değildi ve şu karanlık ve yavaşça akan sözcük moon kadar Diana da değildi. Bir şey daha bulguladım. Hugo’nun savuncalı bir şekilde söz ettiği şu absence dans l’infini’ler yani Shakespeare’in göze batan özensizlikleri bilinçli olarak yapılmıştı. Sahneye yönelik söyleminin aşırı arıtılmış ve süslü değil (nicht allzu glatt und gekünstelt), doğal ve içten görünmesi için, Shakespeare bunları hoşgörmüş veya metinlere katmıştı. Yine aynı neden, onu eğretilemelerini karmaya itmişti.

my way of life
Is fall’n into the sear, the yellow leaf

Bir sabah, belleğinin derinliğinde bir suçu ayrımsadım. Tanımlamaya uğraşmadım; Shakespeare her zaman aynı şeyi yapmıştı. Bu suçun sapıklıkla hiçbir ortak özelliği olmadığını açıklamakla yetineceğim.

İnsan ruhunun üç yetisinin, bellek, kavrama ve istemin, öğrenime bağlı kurgular olmadığını anladım. Shakespeare’in belleği, bana Shakespeare’in koşullarından başka bir şey açınlayamazdı. Bunların da, şairin eşsizliğini oluşturmadığı su götürmez; önemli olan bu kırılgan malzemeyle yarattığı yapıttır.

Safdilce, ben de Thorpe gibi, bir biyografi yazmayı tasarlamıştım. Çok geçmeden, bu edebi türün benim sahip olmadığım bir yazarlık yeteneği gerektirdiğini anladım. Ben anlatmayı beceremem. Shakespeare’inkinden de olağanüstü olan kendi öykümü bile anlatmayı beceremem. Üstelik böyle bir kitap yararsız olurdu. Rastlantı ya da yazgı, Shakespeare’e, her insanın başına gelen korkunç ve bayağı şeyleri vermişti; o bunları öyküncelere, düşünde gördüğü renksiz adamdan çok daha canlı kişiliklere, kuşakların dillerinden düşmeyecek dizelere, sözlü müziğe dönüştürmeyi biliyordu. Neden çözmeli bu ağın örüsünü, neden çökertmeli bu kuleyi, neden Macbeth’in sesini ve öfkesini belgesel bir biyografinin veya gerçekçi bir romanın sınırlı boyutlarına indirgemeli?

Goethe, bilindiği gibi, Almanya’nın resmî saygınlığını oluşturur; biraz özlem duyarak yaydığımız daha içten bir saygınlık da Shakespeare saygınlığıdır. (İngiltere’de, İngilizlere bunca uzak olan Shakespeare resmî saygınlık işlevini üstlenir; İngiltere’nin kitabı İncil’dir.)

Serüvenin ilk adımlarında, Shakespeare olma mutluluğunu duydum; sonundaysa baskı ve dehşetini. Başlangıçta, iki belleğin suları birbirine karışmıyordu. Zamanla, koca Shakespeare nehri, benim kendi halinde dereme karıştı ve neredeyse yok etti. Ürpererek atalarımın dilini unutmaya başladığımın farkına vardım. İnsanın kimliği belleğe dayandığından, aklımı oynatmaktan korkmaya başladım.

Dostlarım beni ziyarete geliyorlardı; cehennemde olduğumu algılamamalarına şaşıyordum.

Beni çevreleyen gündelik şeyleri de {die alltagliche Umwelt)kavrayamamaya başladım. Bir sabah kendimi koca taş, tahta ve cam biçimler arasında yitirdim. Islıklar ve uğultular beni serseme çevirmişti. Bana sonsuz gibi görünen bir an, Bremen istasyonunun lokomotiflerini ve vagonlarını tanımakta güçlük çektim. Yıllar geçtikçe, her insan belleğinin artan yüküne katlanmak zorunda kalır. İkisi, kendiminki ve ötekininki, kimi zaman kaynaşır gibi olsalar da, iletişimsizlikleriyle belimi bükmüşlerdi.

Her nesne kendi varlığında diretmek ister, diye yazıyor Spinoza. Taş taş olmak ister, kaplan da kaplan, ben de yeniden Hermann Soergel olmayı arzu ediyordum.

Yakamı kurtarmaya karar verdiğim tarihi anımsamıyorum En kolay yönteme başvurdum. Telefonda gelişigüzel numaralar çevirdim. Çocuk ve kadın sesleri yanıt veriyordu. Onlara saygısızlık etmemeyi görev bildim. Sonunda, kültürlü bir erkek sesi telefonu açtı.

Shakespeare’in belleğini ister misiniz?, dedim. Size önerim son derece ciddi, farkındayım. İyice düşünün. Bu tehlikeyi göze alıyorum, diye karşılık verdi, pek inanmayan bir ses. Shakespeare’in belleğini kabul ediyorum.

Armağanın koşullarını açıkladım. Çelişkili bir şekilde, bir yandan yazmak zorunda olacağım kitabın özlemini duyuyordum, öte yandan da misafirin, hortlağın beni asla bırakmayacağından korkuyordum.

Telefonun almacını yerine koydum ve bir umut gibi, yazgısına boyun eğen şu sözcükleri tekrarladım.

Simply the thing I am shall make me live

Eski belleği uyandırmak için yöntemler kurmuştum; silmek için başkalarını aramam gerekti. İçlerinden biri, Swedenborg’un isyancı öğrencisi William Blake’in mitolojisinin incelemesiydi. Güç olmaktan öte, karmaşık olduğunu kanıtladım kendi kendime.

Bu ve bunun gibi başka yolların yararsızlığı ortaya çıktı: hepsi beni Shakespeare’e götürüyordu.

Bekleyiş boyunca beni oyalayacak tek çözümü buldum sonunda: titiz ve engin müzik: Bach.

P. S. 1924 Şimdi tüm insanlar arasında bir insanım. Uyanıklığımda, fiş dolabını uzmanca çekip çeviren ve uzmanca bayağılıklar kaleme alan değerli Profesör Hermann Soergel’im, ama kimi zaman tan sökümünde, düş görenin Öteki olduğunu biliyorum. Arada bir, belki de gerçek olan küçücük ve uçucu anılar beni şaşırtıyor.

Sh: 334-343

BAŞKA BİR UYDURMA PARÇA

USTANIN öğrencilerinden biri, onunla yalnız kalıp görüşmek ister, ama bir türlü cesaret edemez. Usta ona:
Derdin nedir söyle bana, der.
Öğrenci yanıtlar:
Cesaretim yok.
Usta:
Ben cesaret veririm sana, der.
Öykü çok eski, ama uydurma olmama olasılığı yüksek bir gelenek, bu adamların tan ve çölün sınırında konuştuklarını esirgemiş.
Öğrenci:
Üç yıl önce bir günah işledim, der. Başkaları bilmiyor, ama ben biliyorum ve tiksinmeden sağ elime bakamaz hale geldim.
Usta:
Bütün insanlar günah işlemiştir, der. Günah işlememek insanlar katında yazılı değildir. Bir başkasına kinle bakan, yüreğinde onu öldürmüş sayılır.
Öğrenci:
Üç yıl önce Samiriye’de bir adam öldürdüm, der.
Usta ses çıkarmaz, ama çehresi değişir ve öğrenci öfkesinden çekinmeye başlar. Sonunda konuşur:
On dokuz yıl önce Samiriye’de bir insana can verdim. Yaptığından pişmanlık duydun bile.
Öğrenci:
Doğru, der. Gecelerim yakarı ve gözyaşlarıyla dolu. Beni bağışlamanı istiyorum.
Usta:
Kimse bağışlayamaz, Yaratan bile, der. Bir insan yaptıklarıyla yargılansaydı, ne cehennemi ne de cenneti hak edecek kimse olurdu. Kardeşini öldüren adam olduğundan emin misin hâlâ?
Öğrenci:
Beni kamayı kınından çıkarmaya iten öfkeyi anlamıyorum, der.
Usta:
Gerçek ruhların içine işlesin diye mesellerle konuşmaya alışkınım ben, ama seninle bir babanın oğluyla konuştuğu gibi konuşacağım, der. Ben günaha giren o adam değilim; sen o katil değilsin ve onun kölesi olmayı sürdürmek için geçerli bir tek nedenin yok. İşte üstüne düşen, her insanın yerine getirmesi gereken görevler: hakbilir olmak, mutlu olmak. Kendini kurtarmalısın. Senin yanlışın olarak kalan bir şey varsa, onu ben üstüme alacağım.
Diyalogun gerisi kayıp.

Sh: 363-364

 

Kaynak: Gölgeye Övgü, JORGE LUIS BORGES, Elogio de la sombra Çeviren: Münir H. Göle, Nisan, 1994, İstanbul

 

ELİMİZDEN KAÇIP GİDEN DÜNYA “Anthony Giddens”


 RİSK

Temmuz 1998 muhtemelen dünya tarihinin en sıcak ayıydı. Bütün 1998 yılı için de en sıcak yıl denebilir. Sıcak dalgalar kuzey yarımkürenin birçok bölgesinde ciddi zararlara yol açtı. Örneğin İsrail, Eliat’da sıcaklık neredeyse 46 dereceye çıkarken, tüm ülkedeki su tüketimi yüzde 40 oranında artmıştı. Amerika Birleşik Devletleri’nde Texas’taki sıcaklığın da bundan aşağı kalır tarafı yoktu. Yılın ilk sekiz ayı boyunca her ayın sıcaklık derecesi mevsim normallerinin üstündeydi. Ama kısa bir süre sonra, sıcak dalgaların etkilediği bazı bölgelerde önceden görülmemiş yerlere bile kar düştü.

Bu tür ısı değişimleri, insanoğlunun dünyanın iklimine karışmasının sonucu mudur? Yanıttan kesin olarak emin olamayız, ancak son yıllarda görülen kasırga, hortum ve fırtınaların sayısının artmasıyla birlikte düşünürsek, böyle olabileceği ihtimalini kabul edip göz önünde bulundurmak zorundayız. Küresel çaplı endüstriyel gelişmenin sonucunda dünyanın iklimini değiştirmiş ve yeryüzümüzün birçok alışkanlığına zarar vermiş olabiliriz. Üstelik daha başka ne tür değişiklikler olacağını ya da nasıl tehlikelerle karşılaşacağımızı da bilmiyoruz.

Bu sorunları, hepsinin riskle ilişkisinin olduğunu söyleyerek kavrayabiliriz. Sizleri, görünüşte basit olan risk nosyonunun, şimdi içinde yaşadığımız dünyanın en temel özelliklerinin bir kısmının sırrını çözdüğüne ikna etmeyi umuyorum. İlk bakışta, risk kavramının önceki devirlerle kıyaslandığında çağımızla hiçbir ilgisi yokmuş gibi görünebilir. Ne de olsa insanlar, her zaman kendilerine düşen risk payıyla yaşamak durumunda kalmamışlar mıdır? Örneğin Avrupa’da Orta Çağlar’da ki insanların çoğunluğunun yaşamı (günümüz dünyasının birçok yoksul bölgesinde olduğu gibi) pis, vahşice ve kısaydı.

Fakat burada gerçekten ilginç bir noktaya gelmiş durumdayız. Marjinal bölge ve koşullan bir kenara bırakırsak, Orta Çağlar’da risk kavramı yoktu. Şu ana dek öğrenebildiğim kadarıyla, diğer geleneksel kültürlerin çoğunda da risk kavramına rastlanmıyordu. Risk fikrinin ortaya çıkışı on altıncı ve on yedinci yüzyıllara denk gelir ve ilk defa dünyanın dört bir tarafına gitmekte olan Batılı kâşifler tarafından bulunmuştur. “Risk” sözcüğü İngilizce’ye anlaşılan, bilinmeyen sulara yelken açmak anlamında kullanılan İspanyolca ya da Portekizce’den girmiştir. Başka bir deyişle, köken itibariyle “mekâna yönelik bir sözcüktür. Daha sonra, bankacılık ve yatırım alanına girerek, borç verenlerle alanların yatırım kararlarının muhtemel sonuçlarının hesaplanmasını yansıtan bir yorumla “zaman” düzlemine taşınmış, belli bir süreç sonunda belirsizlik gösteren diğer durumları da içeren geniş bir kapsama sahip olmuştur.

Hemen işaret etmem gerekiyor ki, risk nosyonu olasılık ve belirsizlik fikirlerinden ayrılamaz. Bir kişinin sonucu yüzde 100 belli olan bir durumda risk aldığından bahsedilemez.

Bu noktayı çok güzel anlatan eski bir fıkra vardır. Bir adam yüz katlı bir gökdelenin tepesinden aşağı atlar. Aşağıya doğru her kattan geçerken içerideki insanlar onun, “Şimdiye kadar sorun yok”, “Şimdiye kadar sorun yok”, “Şimdiye kadar sorun yok” dediğini duyarlar. Sanki bir risk hesabı yapıyor gibidir, oysa sonuç baştan bellidir.

Geleneksel kültürlerin bir risk kavramı yoktu, çünkü böyle bir şeye ihtiyaçları yoktu. Risk, şans ya da tehlikeyle aynı şey değildir. Risk, gelecekteki olasılıklar düşünülerek etkin biçimde değerlendirilen tehlikeleri anlatır. Dolayısıyla, ancak geleceğe yönelmiş (geleceği kesinlikle fethedilecek ya da sömürgeleştirilecek bir bölge olarak gören) bir toplumda geniş bir kabul görecektir. Risk, modern sanayi uygarlığının gerçekten temel karakteristik özelliği olarak geçmişinden kopmak için fiili uğraş veren bir toplumu varsayar.

Dünyadaki Roma ya da geleneksel Çin gibi ilk dev uygarlıklar dâhil olmak üzere bundan önceki tüm kültürler, esas olarak geçmişte yaşamış toplumlardır. Bizlerin şimdi yerine riski koymaya eğilimli olduğumuz durumlar için, yazgı, talih ya da tanrıların isteği gibi fikirlerle hareket etmişlerdir. Geleneksel kültürlerde, birisinin başına bir kaza gelir ya da tesadüfen zengin olursa, bu ya sıradan bir olay ya da tanrıların ve ruhların istediği bir şey olarak görülür. Bazı kültürler tesadüfi olaylar fikrini tümüyle reddetmişlerdir. Bir Afrika kabilesi olan Azandeler, bir insanın başına gelen herhangi bir talihsizliği kara büyüye bağlarlar. Örneğin bir insan hastalanmışsa, bunun nedeni bir düşmanının onun üstüne kara büyü yapmasıdır.

Bu tür görüşler elbette modernleşmeyle birlikte tamamen ortadan kalkmaz. Sihir düşüncesinin, yazgı ve kozmoloji gibi kavramların hâlâ bir dayanağı vardır. Ama genellikle de varlıklarını, insanların sadece yarı yarıya inandığı ve biraz sıkıntı duyarak bağlı kaldıkları batıl inançlar olarak muhafaza ederler. Onları daha hesaplı kararlarını desteklemek amacıyla kullanırlar. Kumarcıların (bunların içinde borsadakiler dahildir) çoğunlukla, karşılaşmaktan kaçmamadıkları belirsizlikleri psikolojik bakımdan azaltan ritüelleri vardır. Aynı saptama, göze almaktan kaçınamadığımız başka riskler için de söz konusudur. Her şey bir yana, yaşıyor olmak bile tanımı gereği riskli bir iştir. İnsanların, özellikle yaşamlarının kritik noktalarında, hâlâ astrologlara başvuruyor olmaları hiçbir açıdan şaşırtıcı değildir.

Fakat riskin kabullenilmesi de heyecan ve macera duygusu doğuran bir durumdur (bazı insanların kumar oynama, hızlı araba kullanma, cinsel serüvenler yaşama ya da hızla dönüp duran bir atlıkarıncaya atlayarak binme gibi risklere girerken aldıkları hazları düşünün). Dahası, riskin olumlu bir bakışla benimsenmesi, modern bir ekonomide zenginliği yaratan enerjinin asıl kaynağıdır.

Riskin iki yönü, olumsuz ve olumlu yönleri modern sanayi toplumunun ilk günlerinden beri kendisini göstermiştir. Risk, geleceğini dine, geleneğe ya da doğanın azizliklerine bırakmak yerine kendisi belirlemek isteyen, değişime eğilimli bir toplumun harekete geçirici dinamiğidir. Modern kapitalizm önceki tüm ekonomik sistemlerden, geleceğe karşı tutumuyla ayrılan bir evreyi temsil eder. Piyasa girişiminin önceki biçimleri düzensiz ya da kısmiydi. Örneğin, tüccarlar ile satıcıların faaliyetleri, geleneksel uygarlıkların hep tarımsal ve kırsal ağırlıklı kalmış temel yapısında hiçbir zaman fazla gedik açamamıştı.

Modern kapitalizm kendisini muhtemel kâr ve zararlarını hesaplayarak ve bu doğrultuda riski sürekli bir süreç olarak görerek geleceğe ayarlar. Bu aşamaya, Avrupa’da on beşinci yüzyılda, daha fazla para kazanmaya ne kadar para yatırabileceğini kesin olarak bilmeye olanak sağlayan çift girişli defter tutma sistemi icat edilene kadar geçilemezdi. Kuşkusuz, sağlığı etkileyen risklerde olduğu gibi pek çok riski elimizden geldiğince azaltmak isteriz. Zaten, ilk ortaya çıkışından itibaren risk nosyonunun sigortacılığın yükselişiyle el ele yürümesinin nedeni budur. Burada sadece özel ya da ticari sigortaları aklımıza getirmeyelim. Gelişmesinin ilk izleri İngiltere’de Elizabeth çağının yoksulluk yasalarına kadar sürülebilecek olan refah devleti, özünde bir risk yönetimi sistemidir. Refah sistemiyle amaçlanan şey, eskiden tanrıların elinde olduğu söylenen tehlikelere (hastalık, güçten kuvvetten kesilme, işsiz kalma ve yaşlanma gibi) karşı bir koruma sağlamaktır.

Sigorta, insanların risk almaya hazırlanmalarını sağlayan çıkış noktasıdır. Geleceğe yoğun biçimde kafa yormanın yazgıyı devre dışı bıraktığı güvenliğin temelidir. Risk fikri gibi modern sigorta biçimleri de denizcilikle başlamıştır. İlk deniz sigortaları on altıncı yüzyılda kâğıda geçirilmişti. Bir deniz aşırı yolculuk riskini ilk kez Londra’lı bir şirket 1782’de imzalamıştı. Lloyds of London böylece kısa bir süre sonra palazlanan sigorta endüstrisinin hemen ön sıralarında yerini alacak ve bu konumunu iki yüzyıl sürdürecekti.

Sigorta, ancak insan mühendisliğinin yön verdiği bir geleceğe inandığımız noktada kavranabilecek bir şeydir. Sigorta güvenlik sağlamakla ilgilidir, ama gerçekte risk ve insanların riske karşı tutumlarından palazlanır. Sigorta sağlayanlar, ister özel sigorta isterse devletin refah sistemleri biçiminde olsun, özünde riski yeniden dağıtıyorlardır. Birisi evinin yanma ihtimaline karşı yangın sigortası yaptırıyorsa riski ortadan kaldırmış olmaz. Sadece ev sahibi bir ödeme karşılığında riski sigortacıya aktarmış olur. Riskin alınıp satılması kapitalist bir ekonominin salt tesadüfi bir özelliği değildir. Kapitalizm gerçekte risksiz düşünülemez ve işleyemez.

Bu nedenlerden dolayı risk fikri her zaman modernlikte içerikli olmuştur, ama ben şu günlerde riskin yeni ve özgül bir önem kazandığını ileri sürmek istiyorum. Riskin geleceği düzenlemenin, onu normalleştirmenin ve egemenliğimiz altına almanın bir yolu olması düşünülmüştü. Oysa olaylar bu şekilde seyretmemiştir. Geleceği denetim altına alma çabalarımız genellikle bize geri tepmiş ve belirsizlikle ilişki kurmanın farklı yollarını aramaya zorlamıştır.

Neler olup bittiğini açıklamanın en iyi yolu iki tip risk arasında bir ayrım yapmaktır. Ben bunlardan birisine “dışsal risk” diyorum. Dışsal risk, dışarıdan kaynaklanan, geleneğin ya da doğanın sabitliklerinden gelen risktir. İşte bu risk ile, gelişmekte olan bilgilerimizin dünya üzerindeki etkisiyle yaratılan “imal edilmiş risk” arasında bir ayrım yapmak istiyorum. İmal edilmiş risk, karşılaşma konusunda çok az tarihsel deneyime sahip olduğumuz risk durumlarını anlatır. Küresel ısınmayla ilgili olanlar türündeki çoğu çevresel risk bu kategoriye girmektedir. Bu tür riskler doğrudan,  yoğunlaşmakta olan küreselleşmenin etkisi altındadır.

İki tür risk arasındaki ayrımı en iyi şöyle açıklayabilirim. Tüm geleneksel toplumlarda ve doğrudan günümüze açılan sanayi toplumunda, insanlar dış doğadan (hasadın kötü geçmesi, sel baskınları, salgın hastalıklar ya da açlıklar gibi) gelen risklerden dolayı kaygı duyuyorlardı. Ama belirli bir noktada (tarihsel bakımdan çok yakın zamanlarda), doğanın bize yapabileceklerinden daha az, bizim doğaya yapabileceklerimizden ise daha çok kaygı duymaya başladık. İşte bu süreç, dışsal riskin ağır basmasından imal edilmiş riskin baskın rolüne geçişe işaret etmektedir.

Burada kaygı duyan “biz” kimiz? Bence, dünyanın ister zengin isterse yoksul bölgelerinde yaşıyor olalım, “biz” hepimiziz. Gerçi zengin bölgeleri diğer bölgelerden kalın çizgilerle ayıran bir bölünme olduğu da doğrudur. Az önce değindiğimiz türden daha “geleneksel” risklerin birçoğu (hasat kötü olduğu zaman açlık riskinin baş göstermesi gibi), hâlâ yoksul ülkelerin derdidir ve üstelik yeni risklerle birleşmektedir.

Bizim toplumumuz doğanın bittiği bir dönemde yaşıyor. Doğanın bitişi, açıktır ki, fiziksel dünyanın ya da fiziksel süreçlerin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Kastettiğimiz olgu, bizi kuşatan maddi ortamın insan müdahalesinden bir şekilde etkilenmeyen çok az yönünün kalmış olmasıdır. Birinin nerede bitip diğerinin nerede başladığından her zaman emin olamamamıza rağmen, doğal diye kullanılan şeylerin çoğu artık tam olarak doğal değildir. 1998’de Çin’de birçok insanın hayatını kaybettiği sel felaketleri yaşandı. Büyük nehirlerin taşması Çin tarihinde sürekli yinelenen olaylardandır. Ama geçen yılki seller eskileriyle aynı türden miydi, yoksa küresel iklim değişiminin de etkisi var mıydı?

Doğru yanıtı hiç kimse bilmese dahi, bu sellerin nedenlerinin tamamen doğal olmadığını düşündüren bazı olağandışı özellikleri olduğu da ortadadır.

İmal edilmiş risk sadece doğayla (ya da doğa olduğu düşünülen şeyle) ilgili değildir. Yaşamın diğer alanlarına da girmiştir. Örneğin, sanayi ülkelerinde ve bir ölçüde dünya çapında derin değişiklikler yaşamakta olan evliliğe ve aileye bakalım. İki ya da üç kuşak .önce, insanlar evlendiklerinde nasıl bir süreç yaşayacaklarını bilirlerdi. Büyük oranda gelenek ve göreneklerin çerçevesini çizdiği evlilik doğa durumuna yakın bir ilişkidir (kuşkusuz birçok ülkede hâlâ aynı durumdadır). Ama geleneksel yollar çözülmeye başlayınca, insanlar evlendikleri ya da bir ilişkiye başladıkları zaman, evlilik ve aile kurumlarının çok fazla değişmiş olması nedeniyle yaptıkları şeyin ne olduğunu tam bilmedikleri şeklinde bir duyguya kapılır oldular. Bu noktada bireylerin, öncüler gibi, yepyeni bir şekilde ortaya çıktıklarını görürüz.

İnsanların böylesi durumlarda, kendileri bilsinler bilmesinler, giderek riski daha fazla dikkate alarak düşünmeye başlamaları kaçınılmazdır. Geçmiştekinden çok daha açık olan kişisel özelliklerle, bu durumun getirdiği tüm fırsatlar ve tehlikelerle yüzleşmek durumundadırlar.

İmal edilmiş riskin kapsamı genişledikçe, yeni bir risklilik boyutu ortaya çıkar. Risk fikrinin yükselişi, daha önce işaret ettiğim gibi, hesap yapma olasılığıyla yakından bağıntılıydı. Sigortanın çoğu biçimi doğrudan bu bağı temel almaktadır. Örneğin insan ne zaman bir arabaya binse, kaza geçirme ihtimaliyle karşı karşıya olduğu söylenebilir. Oysa imal edilmiş riskli durumlar buna benzemez. İmal edilmiş riskte riskin düzeyinin ne olduğunu bilmeyiz ve ne yazık ki birçok durumda vakit çok geç olana kadar emin de olamayız.

Geçenlerde (1996) Ukrayna’daki Çernobil nükleer istasyonunda meydana gelen kazanın …yıldönümünü yaşadık. Çernobil kazasının uzun vadeli sonuçlarının ne olacağını hâlâ hiç kimse bilmiyor. Her an, ileriye dönük bir sağlık felaketi olduğu ortaya çıkabilir de çıkmayabilir de. Aynı durum insanlara yansıyan sonuçları bakımından tam olarak İngiltere’deki deli dana hastalığı denilen olayın patlak vermesi için de geçerlidir. Şu anda önümüzdeki günlerde daha fazla sayıda insanın hastalanıp hastalanmayacağından emin değiliz.

Ya da dünyadaki iklim değişiminin hangi noktalara geldiğini düşünün. Bu alanda uzmanlaşmış çoğu bilim insanı, küresel ısınmanın gerçekten yaşandığına ve buna karşı önlemler alınması gerektiğine inanıyor. Oysa daha 1970’lerin ortalarında, ortodoks bilimsel görüş dünyanın bir küresel soğuma evresinde olduğu şeklindeydi. Küresel soğuma hipotezini desteklemek için kullanılan aynı kanıtlar, şimdi büyük ölçüde küresel ısınma (sıcak dalgalar. olağandışı hava durumları) görüşünü desteklemek için ortaya atılıyor. Küresel ısınma gerçekten yaşanıyor mu ve bunun insanı kökeni var mı? Herhalde var; ama vakit çok geç olana kadar tam olarak emin değiliz ve olamayız.

Böylesi koşullarda politikada, bir yanda korkulu söylentiler yayma suçlamaları ile öbür yanda gerçeklerin üstünü örtmeye çalışma suçlamaları arasında bir gerilimle belirlenen yeni bir ahlâki iklim yaşanıyor. Herhangi birisi (hükümet yetkilisi, bilimsel uzman ya da araştırmacı) verili bir riski ciddiye alıyorsa bu açıkça söylenmek zorundadır. İnsanların riskin gerçek olduğuna ikna edilmeleri için geniş kesimlere ulaştırılmak, bu konuda ciddi bir gürültü koparılmak zorundadır. Ama gürültü gerçekten koparılır ve riskin en alt düzeyde olduğu anlaşılırsa da, o zaman bu iddiayı atanlar korkulu söylentiler yayma suçlamasıyla yüz yüze geleceklerdir.

Öte yandan, otoritelerin (Britanya hükümetinin deli dana olayında yaptığı gibi) ilk başta riskin çok büyük olmadığına karar verdiğini farz edin. Bu örnekte hükümet hemen şunları söylemişti: Bu konuda bilimciler bizi destekledi; ciddi bir risk söz konusu değil; isteyen herkes hiçbir endişe duymadan et yemeye devam edebilir. Tabii olaylar gerçeğin başka türlü olduğunu gösterdiğinde, yetkililer fiilen gözlemlediğimiz gibi gerçeklerin üstünü örtmekle suçlanacaklardır.

Olaylar aslında bu örneklerde görülenden çok daha karmaşıktır. Paradoksal bir durum olarak, korkulu söylentiler yaymak, karşılaştığımız riskleri azaltmak açısından gerekli olabilir. AIDS olayı buna bir örnektir. Hükümetler ve uzmanlar, insanların cinsel davranışlarını değiştirecek şekilde, güvensiz seksin getirdiği riskleri kamuoyuna açıklıkla aktarmayı başarmışlardır. Gelişmiş ülkelerde kısmen bu müdahalenin sonucunda AIDS artık ilk başta tahmin edildiği kadar yayılmamaktadır. Ama o zaman gösterilen tepki şöyle olmuştu: Niçin herkesi böyle korkutuyor sunuz? AIDS’in daha sonra tüm dünyaya nasıl yayıldığını izlediğimizde, yetkililerin ve bilimcilerin bu şekilde davranmakla ne kadar haklı olduklarını hepimiz gördük.

Çağdaş toplumda böyle paradokslara rutin biçimde rastlanmakla birlikte, risklerle başa çıkmanın kolay bir yolu olmadığını da söyleyebiliriz. Çünkü daha önce dikkat çektiğim üzere, çoğu imal edilmiş risk örneğinde riskin olup olmadığı bile tartışmalıdır. Dolayısıyla, fiilen ne zaman korkulu söylentiler yayma noktasında kalacağımızı, ne zaman gerçekten ciddi bir sorun yaşanacağını kesin olarak bilmemiz mümkün değildir.

Bugün bilimle ve teknolojiyle ilişkimiz daha önceki çağlardan köklü biçimde daha farklıdır. Batı toplumunda, iki yüzyıl kadardır bilim bir tür gelenek işlevi görüyordu. Bilimsel bilginin gelenekten üstün olduğu varsayılıyordu, oysa gerçekte kendisi bir geleneğe dönüşmüştü. Çoğu insanın saygı duyduğu, ama davranışlarının dışında bıraktığı bir şeydi. Laik insanlar görüşlerini uzmanlardan “alıyorlardı”.

Bilim ve teknoloji yaşamlarımıza (üstelik küresel düzeyde) daha fazla girdikçe, yukarıdaki perspektifin dayanağı azalmaktadır. Çoğumuz (hükümet yetkilileri ve politikacılar dahil olmak üzere) artık bilim ve teknolojiyle eskisine kıyasla çok daha etkin ya da yakın bir ilişki kuruyoruz ve kurmak zorundayız.

Bilimcilerin ortaya attıkları bulguları, sırf bilimciler -özellikle imal edilmiş riskin söz konusu olduğu durumlarda birbirleriyle sık sık anlaşmazlığa düştükleri için bile olsa gözü kapalı biçimde kabul edemeyiz. Bilimin özünde akışkan bir karakteri olduğunu şimdi herkes görüyor. Bir insan ne yiyeceğine, nasıl bir kahvaltı yapacağına, kafeinsiz mi yoksa normal kahve mi içecekline karar verdiğinde, birbiriyle çelişen ve değişebilir bilimsel w teknolojik bilgiler bağlamında bir karar vermiş de oluyor.

Kırmızı şarabı düşünün. Diğer alkollü içkiler gibi kırmızı şarabın da sağlığa zararlı olduğu sanılıyordu. Oysa daha sonra yapılan araştırmalar, makul miktarda kırmızı şarap içmenin kalp I ustalığına karşı koruyucu bir yanı olduğunu gösterdi. Sonramın her türlü alkolün bu işlevi göreceği, ama sadece kırk yaşının üstündeki insanları koruduğu saptandı. Bundan sonraki bulguların neye işaret edeceğini kim bilebilir?

Bazıları, imal edilmiş riskin çoğalmasıyla başa çıkmanın en etkili yolunun “tedbirlilik ilkesi” denilen yaklaşımın benimsenerek sorumluluğun sınırlanması olduğunu söylüyorlar. Tedbirlilik ilkesi nosyonu ilk önce 1980’lerin başlarında Almanya’da yürütülen ekolojik tartışmalar bağlamında gündeme getirilmişti. Bu ilke, en basit düzeyde, henüz sağlam denilebilecek bilimsel kanıtlar toplanamamış olsa bile çevre sorunlarıyla (ve buradan hareketle başka risk biçimleriyle) ilgili olarak hemen harekete geçilmesi gerektiğini öngörüyordu. Böylece 1980’lerin başında, Britanya bu konuda ve diğer kirlilik problemlerinde harekete geçmemeyi haklı gösterecek kesin kanıtlardan yoksunken, birçok Avrupa ülkesinde asit yağmurunun etkilerine karşı önlem almaya yönelik programlar başlatılacaktı.

Yine de tedbirlilik ilkesi, risk ve sorumluluk problemleriyle başa çıkmakta her zaman yararlı değildir ya da bu amaca yönelik bir araç olarak bile kullanılamaz. “Doğaya yakın kalma”, ya da yenilikleri sınırlama düsturu her zaman uygulamaya geçirilemez. Bunun nedeni, bilimsel ve teknolojik ilerleme ile toplumsal değişimin başka biçimlerinin getirdiği yararlar ve tehlikeler dengesinin ölçülemez bir nitelik taşımasıdır. Örnek olarak, yiyecek maddelerinin genetik bakımdan değişikliklere uğratılması tartışmasına bakalım. Genetik değişikliğe uğratılmış ürünler şu anda dünyanın her tarafında 35 milyon hektarlık (Britanya topraklarının bir buçuk katı büyüklüğünde) bir arazide ekilmektedir. Soya, mısır, pamuk ve patates gibi maddeleri kapsayan ürünlerin çoğu Kuzey Amerika ve Çin’dedir.

Doğanın doğa olmaktan çıktığı bundan daha açık bir durum gösterilemez. Risk birçok bilinmeyeni (ya da, başka bir şekilde ifade etmek istersem, bilinen bilinmeyenleri) içerir, çünkü dünyanın bizi şaşkına çevirmek gibi eski bir eğilimi vardır. Tabii henüz hiç kimsenin tahmin edemediği başka sonuçlar da ortaya çıkabilir. Riskin bir türü, ürünlerin orta ve uzun vadeli sağlık riskleri taşıyor olma ihtimalidir. Her şey bir yana, gen teknolojisi önemli ölçüde özünde yenidir ve eski çaprazlama yöntemlerinden farklı bir fenomendir.

Başka bir ihtimal, zehirli ilaçlara direnci arttırmak için ürünlere aktarılan genlerin “süper bitkiler” yaratarak başka bitkilere yayılmasıdır. Bu da doğal çevredeki çeşitliliğe karşı bir tehdit oluşturabilir.

Genetik bakımdan değiştirilmiş ürünler, büyüme ve tüketme baskılarından dolayı kısmen ticari çıkarlarla yönlendirildiğinden, bu ürünleri tüm dünya çapında yasaklamak anlaşılır bir tedbir olmaz mı? Böyle bir yasağın uygulanabileceğini varsaysak bile, işler -her zamanki gibi – o kadar basit değildir. Bugün yaygın biçimde uygulanan yoğun tarım bir sürü sorunla yüklüdür. Yoğun tarımda, çevreyi yok edici nitelikte muazzam miktarlarda kimyasal gübre ve haşare ilaçları kullanılmaktadır. Daha geleneksel tarım biçimlerine geri dönemeyiz, yine de dünya nüfusunu beslemeyi ümit ediyoruz. Yine, biyo-mühendislik ürünleri kimyasal kirliliğe neden olan maddelerin kullanılmasını azaltabilir ve böylece bu problemlerin çözümüne katkıda bulunabilir.

Olaya nasıl bakarsanız bakın, risk yönetiminde takılıp kalmış durumdayız. İmal edilmiş riskin yayılması sonucunda, hükümetler artık bu sorunların çözümünün kendiişleri olmadığını iddia edemezler. Üstelik yeni tarz risklerin hemen hiçbirinin ülkelerin sınırlarıyla ilgisi olmadığından, aralarında işbirliğine gitmeleri gerekecektir.

Ancak, sıradan insanlar olarak biz de bu yeni riskleri görmezlikten gelemeyiz ya da kesin bilimsel kanıtların bulunmasını bekleyemeyiz. Tüketiciler olarak her birimiz, genetik değişikliğe uğratılmış ürünlerden uzak durmaya çalışıp çalışmamaya karar vermek durumundayız. Bu riskler ve onları kuşatan açmazlar, hepimizin gündelik yaşamlarına’ girmiş ve kök salmış durumdadır.

Şimdi bazı sonuçlar çıkarmaya ve aynı zamanda kendi argümanlarına açıklık getirmeye çalışayım. Çağımız eski kuşaklara kıyasla daha tehlikeli (daha riskli) değildir, ama risk-tehlike dengesi değişmiştir. Biz, kendimizin yarattığı risklerin dışarıdan gelenler kadar (hatta daha fazla) tehlikeli olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Üstelik bu risklerin bir kısmı, küresel ekolojik risk, nükleer tırmanma ya da dünya ekonomisinin çökmesi gibi hakikaten felaketlere yol açabilecek nitelikte. Beslenme rejimi, ilaçlar, hatta evlilik düzeninde gözlenen bazı riskler de bizi bireyler olarak çok daha doğrudan etkiliyor.

Bizimki gibi bir çağ kaçınılmaz olarak bilimsel bakışa aykırı düşen dinsel canlanmayı ve çeşitli Yeni Çağ felsefelerini besleyecektir. Bazı ekolojik düşünürler, ekolojik risklerden dolayı bilime, hatta daha genelde akılcı düşünceye düşman hale gelmişlerdir. Gerçi bu çok fazla anlam taşıyan bir tutum değildir. Bilimsel analiz olmasaydı bu risklerden haberimiz bile olmazdı. Ama bilimle ilişkimiz, yukarıda dikkat çekilen nedenlerden ötürü, artık eski çağlardaki gibi değildir ve aynı kalamayacaktır.

Şu anda teknolojik değişimleri ülke ya da dünya çapında izleyecek kurumlardan yoksunuz. Teknolojik değişimler ve onların tartışmalı sonuçları hakkında bir kamusal diyalog zemini yaratılmış olsaydı, Britanya’daki deli dana tartışması ile başka tartışmaları yaşamayabilirdik. Bilim ve teknolojiyle ilgilenecek daha fazla kamusal araç olmasının, korkulu söylentiler yayma-gerçeklerin üstünü örtme sarkacıyla bir ilgisi olmayacak, ama bu sürecin daha zararlı sonuçlarının bir kısmını azaltmamızı sağlayabilecektir.

Son olarak, riske karşı olumsuz tutum takınma gibi bir sorunun olmadığını söyleyebilirim. Riskin her zaman disipline edilmesi gerekir, fakat etkin biçimde risk almak da dinamik bir ekonominin ve yenilikçi bir toplumun temel öğeleri arasındadır. Küresel bir çağda yaşamak, çok çeşitli yeni risk durumlarıyla boğuşmak demektir. Bilimsel yenilikleri ya da başka değişim biçimlerini desteklerken ihtiyatlı davranmak yerine, bu konularda genellikle cesur olmaya ihtiyaç duyabiliriz. Ne de olsa, “risk” teriminin Portekizce’deki bir kökü “cesaret etmek”ten gelmektedir.

sh: 35-48

 

GELENEK

İskoçlar ulusal kimliklerini kutlamak üzere bir araya toplandıklarında, bunu geleneklerine kök salmış biçimlerde yaparlar. Erkekler, her klanın kendine özgü ekose kumaşından yapılmış eteklikler giyer ve törenlerini gaydalar eşliğinde düzenlerler. Bu semboller aracılığıyla antik ritüellere (kökeni antik çağlara uzanan ritüellere) bağlılıklarını göstermiş olurlar.

İskoçluğun diğer sembollerinin çoğu gibi bunlar da son dönemlerde yaratılmış şeylerdir. Kısa eteklik, on sekizinci yüzyılın başlarında Lancashire’lı bir İngiliz sanayici olan ve Highland’lilerin giyim tarzını emekçilerin daha rahat edebileceği bir şekle çevirmeyi hedefleyen Thomas Rawlinson’un icat ettiği bir şey gibi görünmektedir.

Eteklikler sanayi devriminin ürünüydü. Amaç eski zamanlardan gelen gelenekleri korumak değil, bunun tam zıttı, yani Highland’lileri topraklarından koparıp fabrikalara getirmekti. Eteklik İskoçya’nın ulusal giysisi olarak ortaya çıkmamıştır. İskoçların büyük çoğunluğunu oluşturan Lowland’liler, Higland elbiselerini barbarca bir giyinme biçimi olarak görüyor ve aşağılıyorlardı. Benzer biçimde, şimdi giyilen klan giysilerinin birçoğu Victoria döneminde, pazarda bir gelecek gören girişimci terziler tarafından tasarlanmış şeylerdir.

Geleneksel olduğunu sandığımız ve zamanın sisleri arasından çıkıp gelen şeylerin önemli bir kısmı aslında son birkaç yüz yılın, hatta daha kısa süre önceki zamanların eseridir. Yukarıda verdiğim İskoç etekliği örneğini tarihçi Eric Hobsbawm ile Terence Ranger’m hazırladıkları The Invention of Tradition (Geleneğin İcadı) adlı çalışmadan aldım. Bu kitapta, sömürge Hindistan dâhil olmak üzere çok farklı ülkelerden aktarılan icat edilmiş gelenek örneklerini bulabilirsiniz.

Britanyalılar 1860’h yıllarda Hindistan’ın dev anıtlarını saptamak ve Hindistan “miras”ını korumak amacıyla arkeolojik bir araştırma yapmışlar, mahalli sanat ve ustalıkların gerilediğine inandıklarından bulabildikleri tüm eserleri müzelere toplamışlardı. Örneğin 1860’dan önce, hem Hintli hem de Britanyalı askerler aynı Batı tipi üniformaları giyiyorlarmış. Ancak Britanyalıların gözlerinde, Hintliler Hintli gibi görünmek zorundaydı. Onun için, bu araştırmadan sonra üniformalarına “otantik” sayılan sarıklar, kuşaklar ve tünikler eklenecekti. Onların icat ettiği, ya da yarı yarıya icat ettiği geleneklerin bir kısmı daha sonra kabul görmeyip reddedilirken, bir kısmı ülkede bugün bile yaşamaktadır.

Gelenek ve görenek; bunlar, insanlık tarihinin büyük kısmı boyunca çoğu insanın yaşamının hamuru olmuştur. Yine de âlimler ile düşünürlerin bu fenomenlere çok az ilgi duymuş olmaları dikkat çekicidir. Modernleşme ve modernliğin anlamı konusunda bitmek tükenmek bilmeyen tartışmalar yapılmış, ama geleneği ilgi duyan kişi hakikaten çok az çıkmıştır. Ben bu bölüm için araştırma yaparken, İngilizce ’de “modernlik” başlığını taşıyan sürüyle kitaba rastladım. Zaten kendim de birkaç tane yazmıştım, ama özellikle geleneğe eğilen kitap sayısının inanılmaz derecede az olduğunu sanırım yeni keşfettim.

Geleneğe kötü bir ün kazandıran etken Avrupa’da on sekizinci yüzyılda yükselişe geçen Aydınlanma’ydı. Aydınlanma’nın  önde gelen simalarından Baron d’Holbach bu durumu şu sözlerle ifade etmişti:

Eğiticiler nicedir insanların gözlerini cennete baktırmıştı; şimdi bu bakışları yeryüzüne çevirmek gerekiyor. Anlaşılmaz bir teoloji, gülünç fabllar, bir türlü çözülemeyen esrarlar ve çocukça törenlerden bitap düşmüş olan insan zihni, kendini doğaya, anlaşılabilir nesnelere, akla uygun hakikatlere ve yararlı bilgilere açmalıdır. İnsanların boş kuruntuları ortadan kaldırılırsa, mantıklı düşünceler, ebediyen hata yapmaya yazgılı olduğu iddia edilen bu kafalara hemen girecektir.

D’Holbach’ın gelenekle ve onun toplumdaki rolüyle ciddi biçimde uğraşmayı asla tasarlamadığı açıktır. Burada sözü geçen gelenek, modernliğin gölgede kalmış yüzünden, kolaylıkla bertaraf edilebilecek, mantıksız bir kurgudan başka bir şey değildir. Geleneği gerçekten kavramak istiyorsak, onu budalaca bir şey olarak görmemeliyiz. “Gelenek” sözcüğünün dilsel kökleri eskilere uzanır. İngilizce sözcüğün kökeni, bir şeyi saklaması için bir başkasına iletme ya da verme anlamını taşıyan Latince tradereIeriminden gelmektedir. Tradere ilk başta Roma hukuku bağlamında, miras hukukuna karşılık olarak kullanılıyor, bir kuşaktan öbürüne geçen mülkiyetin güven içinde olacağı düşünülüyordu (mirasçıların yükümlülüğü mülkiyeti korumak ve ilgilenmekti).

Anlaşılan gelenek nosyonu, eteklikler ve gaydalardan farklı olarak, yüzyıllardan beri ortalardadır. Ama işte görünüş bir kere daha aldatıcı oluyor. Bugün kullanıldığı biçimiyle “gelenek” terimi, Avrupa’da aslında son iki yüzyılın ürünüdür. Tıpkı önceki bölümde ele almış olduğum risk kavramında dikkat çektiğim gibi, Orta Çağlar’da özsel bir gelenek nosyonu yoktu. Gelenek ve görenek zaten her yerde egemen olduğundan böyle bir sözcüğe ihtiyaç yoktu.

Demek ki gelenek fikrinin kendisi de modernliğin bir yaratısıdır. Böyle olması gerçi pre-modern ya da Batılı olmayan toplumlar için kullanılmaması gerektiği anlamını taşımaz, yine de gelenek tartışmasına biraz dikkatle yaklaşmamız gerektiğini gösterir. Aydınlanma düşünürleri geleneği dogma ve cehaletle özdeşleştirerek kendi yaklaşımlarını haklı çıkarmaya çalışmışlardır.

Kendimizi Aydınlanma’nın önyargılarından kurtarmak için “gelenek”i nasıl anlamalıyız? Bu noktada yine icat edilmiş geleneklere dönerek iyi bir başlangıç yapabiliriz. Hobsbawm ve Ranger’a göre, icat edilmiş olanlar gerçek gelenek ve görenekler arasında sayılmaz. Bunlar kendiliğinden boy atmak yerine bilinçli biçimde tasarlanıp iktidar aracı olarak kullanılmışlardır ve çok eski zamanlara dayanmazlar. Köklerinin uzun bir geçmişe dayandığı iddiaları büyük ölçüde safsatadan ibarettir.

Ben Hobsbawm ile Ranger’ın argümanlarını daha genel bir zemine oturtuyorum. Bence, tüm gelenekler icat edilmiş geleneklerdir. Hiçbir geleneksel toplum bütünüyle geleneksel değildir ve gelenekler ile görenekler çeşitli nedenlerden dolayı icat edilmişlerdir. Geleneğin bilinçli biçimde kurulmasına sadece modern toplumlarda rastlandığını zannetmemeliyiz. Dahası, gelenekler, ister bilinçli isterse bilinçsiz biçimde kurgulansın, her zaman iktidarla iç içe geçmiştir. Krallar, imparatorlar, rahipler ve başkalarının, konumlarını sürdürmek ve egemenliklerini meşrulaştırmak için uzun süre önce icat edilmiş gelenekleri vardır.

Geleneklerin değişime kapalı olduklarını düşünmek boş bir söz olmaktan öteye gitmez. Gelenekler zaman içinde evrim geçirirler, ancak ani değişim ya da köklü dönüşümler de mümkündür. Başka bir ifadeyle, gelenekler icat edilir ve yeniden icat edilirler.

Elbette, büyük dinlerle ilintili olanlar türündeki bazı gelenekler yüzyıllardan beri varlıklarını korumuştur. Örneğin İslamiyet’in, hemen hemen tüm müminlerinin bağlı kaldığı ve çok uzun bir süredir aynı kalmış olan temel şartları vardır. Yine de böylesi doktrinlerde bu sürekliliğin, yorumlanma ve uygulanma biçimine göre birçok değişiklikle, hatta devrimci değişikliklerle el ele gittiğine işaret etmek gerekecektir. Tamamen saf gelenek diye bir şey yoktur. Diğer dünya dinleri gibi İslamiyet de, şaşırtıcı çeşitlilikteki kültürel kaynaklardan, yani başka geleneklerden beslenmiştir. Aynı saptama, daha genelde, başkalarının yanı sıra Arap, Pers, Grek, Roma, Berberi, Türk ve Hint etkilerini birleştirmiş olan Osmanlı İmparatorluğu için geçerlilik taşımaktadır.

Gelgelelim, belirli sembol ya da pratiklerin geleneksel olarak adlandırılması için yüzyıllardır varoldukları koşulunu aramak da kesinlikle yanlış olacaktır. Britanya’da her yıl yayınlanan monarkın Noel konuşması bir gelenek halini almıştır. Ancak bu geleneğin ilk ortaya çıkışı sadece 1932’dir. Zamana karşı dayanıklılık geleneğin, ya da daha yaygın kuzeni olan göreneğin anahtar özelliği değildir. Geleneğin ayırt edici özellikleri ritüel ve tekrardır. Gelenekler daima gruplar, topluluklar ya da kolektif yapıların özelliğidir. Kişiler gelenek ve göreneklere uyabilirler, ama gelenekler alışkanlıklar gibi bir bireysel davranış özelliği olarak görülemez.

Geleneğin ayırt edici yanı, bir tür hakikati belirlemesidir. Geleneksel bir pratiğe uyan birisi başka alternatifler arama ihtiyacını duymaz. Kendisi ne kadar değişebilirse değişsin, gelenek büyük oranda sorgulanmadan uyulacak olan bir eylem çerçevesi sunacaktır. Geleneklerin her zaman koruyucuları vardır: akıllı adamlar, rahipler, bilgeler. Koruyucuların işlevi uzmanlarla aynı değildir. Koruyucular konumlan ve güçlerini, yalnızca geleneğin ritüel hakikatini yorumlayabilecek olmalarından alırlar. Kutsal metinlerin ya da toplu ritüellerde kullanılan başka sembollerin gerçek anlamlarını yalnız onlar çözebilirler.

Aydınlanma, geleneğin otoritesini yok etme amacını gütmüş ve ancak kısmen başarılı olabilmiştir. Gelenekler, modern Avrupa’nın büyük kısmında güçlerini uzun süre korurken, dünyanın geri kalan kısmının çoğunda daha sağlam kökler salmıştır. Birçok gelenek yeniden icat edilirken, başka gelenekler de yeni kurumlaşmıştır. Toplumun bazı kesimleri arasında eski gelenekleri korumaya ya da adapte etmeye yönelik uyumlu çabalar görülmüştür. Ne de olsa, muhafazakâr felsefelerin geçmişte ve şimdi var olmaları esas olarak buna dayanmaktadır. Gelenek herhalde muhafazakârlığın en temel kavramıdır, çünkü muhafazakârlar geleneğin birikmiş geleneği barındırdığına inanırlar.

Sanayi ülkelerinde geleneğin kalıcı olma özelliğinin başka bir nedeni, modernliğin işaret ettiği kurumsal değişikliklerin büyük oranda kamusal kurumlarla (özellikle yönetim ve ekonomiyle) sınırlı kalmasıdır. İşleri yapmanın geleneksel yolları yaşamın başka alanlarında (gündelik yaşam dahil olmak üzere) kalıcı olma ya da yeniden düzenlenme eğiliminde olmuştur. Hatta, modernlik ile gelenek arasında bir tür sembiyoz (yan yana yaşama) görüldüğü bile söylenebilir. Sözgelimi çoğu ülkede, aile, cinsellik ve cinsler arasındaki ayrımlar ağırlıkla gelenek ve göreneklerin etkisine bağlı kalmıştır.

Bugün küreselleşmenin etkisiyle iki temel değişiklik meydana gelmektedir. Batı ülkelerinde şimdi yalnızca kamusal kurumlar değil, gündelik yaşam da geleneğin kıskacından kurtulmaktadır. Daha geleneksel kalan dünyanın diğer toplumları geleneklerinden uzaklaşma sürecine girmiştir. Bence, daha önce değinmiş olduğum, yeni ortaya çıkan küresel kozmopolit toplumun özünde yatan değişim budur.

Bu, doğanın bitişinden sonra yaşamını sürdüren bir toplumdur. Başka bir deyişle, fiziksel dünyanın çok az yönü hâlâ sadece doğaldır; insan müdahalesinden etkilenmeden varlığını sürdürmektedir. Günümüz toplumu ayrıca geleneğin bitişinden sonra yaşamını sürdüren bir toplumdur. Geleneğin bitişi, Aydınlanma düşünürlerinin olmasını istedikleri gibi geleneğin ortadan kalkması anlamına gelmez. Tam tersine, gelenek farklı versiyonlarıyla her yerde gelişip serpilmeye devam edecektir. Fakat geleneğin giderek daha az geleneksel biçimlerde yaşanması söz konusudur. Geleneksel yol da, geleneksel faaliyetlerin kendi ritüel ve sembolizmleriyle, kendi iç hakikat iddialarıyla savunulması demektir.

Modernleşmenin coğrafi bir alanla sınırlı kalmayıp, kendisini yeryüzünün her tarafından hissettirdiği bir dünya, gelenek açısından çeşitli sonuçlar doğuracaktır. Gelenek ve bilim bazen tuhaf ve ilginç biçimlerde birbirine karışırlar. Örneğin, Hindistan’da 1995’te meydana gelen, bazı Hindu tapınaklarında tanrıların süt içerken görülmeleri olayını hatırlayın. Aynı gün, sadece Hindistan’da değil, dünyanın her tarafında milyonlarca insan ilahi bir resme süt vermeye çalışmıştı. Bu fenomen üzerine yazmış olan antropolog Dennis Vidal şunları söylemektedir:

Hindu tanrıları, dünyada Hintlilerin oturduğu her ülkede aynı anda kendilerini göstererek, küreselleşme sloganının kol gezdiği bir çağla uyum içindeki ilk mucizeyi gerçekleştirmiş olabilirler.

Sadece ilginç bir durum değildi bu; bilimsel deneylerin mucizeyi gerçekleştirmesinin gerekmesi aynı zamanda (hem inananların hem de inanmayanların hissettiği) yaygın bir duyguydu. Bilim inancın hizmetine koşulmuştu.

Böyle bir örnekte gelenek sadece hâlâ canlı olmakla kalmaz, dirilmiştir de. Yine de gelenekler genellikle modernliğin karşısında yenilgiye uğrarlar; tüm dünyada birçok durumda böyle olmaktadır. İçeriği boşaltılmış ve ticarileştirilmiş gelenek, ya bir miras ya da bir kiç (havaalanı mağazalarında satılan biblolar gibi) haline gelmektedir. Miras endüstrisinin geliştirdiği şekliyle, miras, gözlük gibi yeniden paketlenen gelenektir. Turizm merkezlerinde yenilenmiş binalar heybetli görünebilir, hatta yenileme son ayrıntısına kadar gerçeğin tıpkısı bile olabilir. Ama bu yolla korunan miras, gündelik yaşam deneyimiyle bağlantıyı sağlayan geleneğin can suyundan koparılmıştır.

Benim görüşümce, toplumda geleneklere ihtiyaç duyulduğunu kabul etmek tamamen akılcı bir düşüncedir. Aydınlanma’nın dünyanın kendini gelenekten tamamen kurtarması gerektiği düşüncesini kabul etmemeliyiz. Geleneklere ihtiyaç vardır ve her zaman olacaktır, çünkü yaşamın sürekliliği ve biçimini onlar verir. Örnek olarak akademik yaşama bakalım. Akademik dünyadaki herkes çalışmasını gelenekler içinde sürdürür. İktisat, sosyoloji ya da felsefe gibi akademik disiplinlerin bile gelenekleri vardır. Çünkü hiç kimse tamamen eklektik bir şekilde çalışamaz. Entelektüel gelenekler olmadan fikirlerin ne bir odağı kalır, ne de yönü.

Öte yandan, bu tür geleneklerin sınırlarını aralıksız biçimde keşfetmek ve gelenekler arasında etkin bir alış veriş sağlamak da akademik yaşamın bir parçasıdır. Gelenek, geleneksel olmayan bir yolla çok iyi savunulabilir ve gelecekte yapılması gereken budur. Ritüel, tören ve tekrarın önemli toplumsal rolleri vardır (hükümetler dahil olmak üzere çoğu kuruluşun ve örgütün kavrayıp ona göre davrandığı bir gerçektir bu). Gelenekler, etkin biçimde (kendi iç ritüelleriyle değil, başka gelenekler ya da tarzlarla kıyaslanarak) meşru kılındıkları sürece ayakta kalmaya devam edeceklerdir.

Bu, dinsel gelenekler için bile doğrudur. Din normalde inanç fikriyle, inanca bir tür duygusal sıçramayla bağıntılı bir olgudur. Fakat kozmopolit bir dünyada, artık eskisinden daha fazla inan, kendilerinden farklı biçimde düşünen insanlarla temas kuruluyor. Bunlar inançlarını, en azından kendilerine ve başkalarına karşı, örtük bir biçimde haklı gösterme gereğini hissediyorlar. Oysa gelenekselcilikten uzaklaşan bir toplumda, dinsel ritüel ve âdetlerin sürdürülmesinde bir nebze rasyonallik kırıntısı bile bulunamaz. Zaten olması gereken de tam böyle bir şeydir.

Bununla beraber, geleneğin rolü değiştikçe yaşamımıza yeni dinamikler girmektedir. Bunlar, bir yanda eylemin özerkliği ve zorlayıcılığı ile öbür yanda kozmopolitlik ve fundamentalizm arasındaki bir gerilim olarak özetlenebilir. Geleneğin geri çekildiği yerlerde, daha açık ve refleksif bir yaşam sürmek durumundayız. Özerklik ve özgürlük geleneğin gizli gücünün yerine açık tartışma ve diyaloğu geçirebilir. Ancak bu özgürlükler beraberinde başka problemleri de getirecektir. Doğanın ve geleneğin öbür tarafında yaşayan bir toplum (şimdi hemen hemen tüm Batı ülkelerinde olduğu gibi), başka yerlerde olduğu gibi gündelik yaşamda da karar vermeye çağrılan bir toplumdur. Karar vermenin zor tarafı alışkanlık ve zorlamaların çoğalmasıdır. Burada gerçekten karışık, ama ilginç bir süreç söz konusudur. Çoğunlukla gelişmiş ülkelerle sınırlı olmakla birlikte, başka yerlerdeki varlıklı kesimlerde de görülür hale gelen bir süreç. Sözünü ettiğim şey, fikrin yayılması ve alışkanlığın gerçekliğidir. Alışkanlık nosyonu ilk başta sadece alkolizm ve uyuşturucu için kullanılırken, şimdi her türlü faaliyet alanında kullanıldığına rastlayabiliyoruz. Çalışma, egzersiz yapma, yemek yeme, sevişme, hatta âşık olma bile alışkanlığa dönüşebiliyor. Bunun nedeni, bu faaliyetlerin ve yaşamın başka yönlerinin gelenek ve görenekler tarafından eskisinden çok daha az şekillenmiş olmasıdır.

Gelenek gibi alışkanlık da geçmişin bugün üzerindeki etkisiyle ilgilidir ve burada kilit rol, gelenek örneğinde olduğu gibi tekrardadır. Burada söz konusu olan geçmiş, toplu olmaktan ziyade bireysel geçmiştir ve tekrarı yönlendiren kaygıdır. Ben alışkanlığı donmuş özerklik olarak görüyorum. Gelenekselcilikten uzaklaşan her türlü ortam, eskisinden daha fazla eylem özgürlüğü sunmaktadır. Biz burada insanın geçmişin kısıtlamalarından kurtuluşundan bahsediyoruz. Alışkanlık, özerkliğin yön vermesi gereken tercihin önü birtakım kaygılarla kaplı olduğu zaman devreye girmektedir. Gelenekte, geçmiş, ortaklaşa paylaşılan kolektif inanç ve duygularla bugünün çerçevesini çizer. Alışkanlığa kapılmış kişi aynı zamanda geçmişin esiridir -ama aslında özgürce seçilmiş yaşam tarzı alışkanlıklarından kopamadığı için.

Gelenek ve göreneklerin etkisi dünya düzeyinde gerilerken, özkimliğimizin (benlik duygumuzun) temeli de değişiyor. Daha geleneksel durumlarda, benlik duygusu büyük ölçüde bireylerin cemaat içindeki toplumsal konumlarının istikrarlılığıyla kendisini korur. Geleneğin çöktüğü ve yaşam tarzı tercihlerinin egemen olduğu durumlarda ise benlik bu sonuçlardan etkilenmemezlik edemez. Öz-kimlik artık eskisinden daha etkin bir temelde yaratılmak ve yeniden yaratılmak zorundadır. Terapinin ve her türlü danışmanlık hizmetinin Batı ülkelerinde çok popülerleşmesinin nedeni budur. Freud, modern psikanalizi ortaya attığında, nevroza bilimsel bir çare getirdiğini düşünmüştü. Oysa fiilen yaptığı şey, gelenekselleşmekten uzaklaşan bir kültürün ilk aşamalarında özkimliğin yenilenmesine uygun bir yöntem kurmaktı.

Psikanalizde gördüğümüz, bireyin gelecek adına daha özerklik sağlamak amacıyla geçmişine yeniden dönmesidir. Aynı saptama, büyük ölçüde, Batı toplumlarında çok yaygınlaşan Kendi kendine yardım grupları için de geçerlidir. Örneğin Meçhul Alkolikler toplantılarında, bireyler hayat öykülerini anlatıp değişme isteklerini dile getirerek başka insanlardan destek alırlar. Alışkanlıklarından özünde kendi yaşamlarının hikâyesini yeniden yazarak kurtulurlar.

Alışkanlık ile özerklik arasındaki mücadele küreselleşmenin bir kutbunda yer alır. Diğer kutbunda ise, kozmopolit bir bakış ile fundamentalizm arasındaki çatışma vardır. Fundamentalizınin her zaman var olduğu akla gelebilir. Oysa durum böyle delildir; fundamentalizm, hepimizin çevremizde gördüğümüz küreselleştirici etkilere tepki olarak ortaya çıkmıştır. Terimin geçmişi de sadece bu yüzyılın başına, ABD’deki bazı Protestan mezheplerinin, özellikle Darwin’i reddeden mezheplerin inançlarını anlatmak üzere kullanılmasına dayanmaktadır zaten. Buna rağmen, 1950’lerin sonlarına kadar bile büyük Oxford İngilizce sözlüğünde “fundamentalizm” maddesine rastlayamazsınız. Bu terimin ortak kullanım diline girmesi ancak 1960’lardan itibaren mümkün olmuştur.

Fundamentalizm, fanatiklik ya da otoriteryanizmle aynı şey değildir. Fundamentalistler, literal bir anlamda yorumlanması beklenen temel metinlere geri dönme özlemi içindedir ve böyle bir okuma biçiminden çıkarılan öğretilerin toplumsal, ekonomik ya da siyasal yaşama uygulanmasını önermektedirler. Fundamentalizm geleneğin koruyucularına yeni bir canlılık ve önem kazandırmıştır. Metinlerin “tam anlamı’na ancak onlar ulaşabilir. Ruhban kesimi ya da diğer ayrıcalıklı yorumcular, dinsel güce kavuşmanın yanı sıra dünyevi güç de elde ederler. İran’da olduğu gibi yönetimin dizginlerini doğrudan ele almayı isteyebilir ya da siyasal partilerle ortaklaşa çalışabilirler.

Fundamentalizm, başkalarının fundamentalist diye adlandırdığı kişi ve grupların birçoğu bu terimin kendileri için kullanılmasını kabul etmediğinden, tartışmalı bir sözcüktür. Bu durumda ona nesnel bir anlam yüklenebilir mi? Ben yüklenebileceğini düşünüyorum; bunu aşağıda anlatacağım. Fundamentalizm, kuşatılmış gelenektir. Nedenlerin peşine düşmüş küreselleşen bir dünyada geleneksel yollarla (ritüel hakikate gönderme yaparak) savunulan gelenektir. Dolayısıyla, fundamentalizmin dinsel ya da başka inançlarla bir ilişkisi yoktur. Önemli olan, inançlara dayalı hakikatin nasıl savunulduğu ya da ortaya atıldığıdır.

Fundamentalizm insanların inandığı şeylerle değil, daha genelde gelenek gibi onlara niçin inandıkları ve nasıl meşru kılmaya çalıştıklarıyla ilgilidir. Bu haliyle dinle sınırlı kalması da düşünülemez. Mao’nun Küçük Kızıl Kitap’ına bağlı olan Çinli Kızıl Muhafızlar kesinlikle fundamentalist kişilerdi. Fundamentalizm başlıca olarak daha geleneksel kültürlerin Batılılaşmaya direnişiyle (Batı dekadansının reddedilmesiyle) ilgili de değildir. Fundamentalizm her türlü gelenek toprağında yeşerip boy atabilir: Bulanıklığa, çeşitli yorumlara ya da çok kimliğe ayıracak vakit yoktur; barışın ve sürekliliğin ona bağlı olduğu bir dünyada diyaloğun reddedilmesidir.

Fundamentalizm küreselleşmenin bir çocuğudur ve hem ona karşı bir tepkidir, hem de ondan yararlanır. Hemen her yerdeki fundamentalist gruplar yeni iletişim teknolojilerini geniş çapta kullanmaktadırlar. Ayetullah Humeyni İran’da iktidarı ele geçirmeden önce kendi öğretilerini anlatan sesli ve görüntülü kasetler çıkarmıştı. Hindutwa militanları bir “Hindu kimliği duygusu” yaratmak için Internet’ten ve elektronik postadan geniş hiçimde yararlanmışlardır.

Hangi biçime (dinsel, etnik, milliyetçi ya da doğrudan siyasal) bürünürse bürünsün, ben fundamentalizm! problematik olarak düşünmenin yerinde olacağı kanısındayım. Fundamentalizm kendisini asıl şiddete yönelme ihtimaliyle gösterir ve kozmopolit değerlerin düşmanıdır.

Yine de fundamentalizm, küreselleştirici modernliğin sadece antitezi olmakla kalmaz, onun önüne birtakım sorular da koyar.

En temel soru şudur: Hiçbir şeyin kutsal olmadığı bir dünyada yaşayabilir miyiz?

Sonuç olarak, ben böyle bir dünyada yaşayabileceğimizi sanmadığımı belirtmek zorundayım. Kendimi onlardan biri saydığım kozmopolitler, hoşgörüye ve diyaloğa evrensel türde rehberlerin yol gösterebileceğini açıklıkla ortaya koymak durumundadırlar.

Gündelik yaşamın küçük dertleri ve kavgalarının üstünde duran ahlâki bağlılıklara hepimizin ihtiyacı var. Hepimiz, kötü biçimde geliştirildiği ya da tehdit altında olduğu yerlerde bu değerlerin aktif bir savunusunu üstlenmeye hazırlanmalıyız. Kozmopolit ahlâkın tutkuyla yönlendirilmesi gerekiyor. Uğruna ölünecek bir şeyimiz olmasa, hiçbirimizin gözünde yaşamın anlamı da kalmaz.

sh: 51-63

 

 

AİLE

Dünyada meydana gelen tüm değişiklikler içinde hiçbirisi kişisel yaşamlarımızda (cinsellik, evlilik ve ailede) görülenlerden daha önemli değildir. Kendimiz hakkındaki düşüncelerimiz ve başkalarıyla ilişki kurma biçimlerimizde dünya çapında bir devrim yaşanıyor. Tabii bu, farklı bölgeler ve kültürlerde eşitsiz biçimde yürüyen ve yer yer direnişle karşılaşan bir devrimdir.

Elimizden kaçıp giden dünyanın başka boyutlarında olduğu gibi, bu alanda da üstünlük ve problemlerin hangi oranda yaşanacağını tam olarak bilmiyoruz. Bazı açılardan en zorlu ve rahatsız edici dönüşümler bunlardır. Çoğumuz genellikle daha büyük problemlere göre kendimizi ayarlayabiliriz. Ama duygusal yaşamlarımızın tam kalbine ulaşan değişiklikler girdabından uzak durmamız pek mümkün değildir.

Dünyada cinsel eşitlik, cinselliğin düzenlenmesi ve ailenin geleceği konularında hararetli tartışmaların yapılmadığı çok az ülke vardır. Açık tartışmanın görülmediği yerlerde de, çoğunlukla otoriter yönetimlerin ya da fundamentalist grupların yoğun baskıları söz konusudur. Birçok durumda bu tartışmalar (onlara karşı yöneltilen toplumsal ve siyasal tepkiler gibi) ulusal ya da yerel çaplıdır. Politikacılar ve baskı grupları, sadece aile politikası değiştirilecekse, sadece boşanma kendi ülkelerinde zorlaştırılacak ya da kolaylaştırılacaksa, problemlerimizin çözümlerinin kolaylıkla bulunabileceğini ileri süreceklerdir.

Ne var ki kişisel ve duygusal alanları etkileyen köklü dönüşümler belli bir ülkenin (bu ülke ABD kadar büyük ve geniş olsa dahi) sınırlarını bir hayli aşan boyutlardadır. Bu konuda birbirine paralel olan eğilimlere, kültürel bağlamlara göre değişik derecelerde olmak üzere hemen her yerde rastlayabiliyoruz.

Örneğin Çin’de, devlet boşanmayı daha fazla zorlaştırmayı düşünmektedir. Kültür Devrimi’yle birlikte son derece liberal evlilik yasaları kabul edilmiştir. Bu yasalara göre, evlilik “erkek ve kadının ikisi de kabul ettiği zaman” yürürlükten kalkabilecek bir iş sözleşmesi sayılmaktadır. Taraflardan birisi itiraz etse bile, evlilikte “karşılıklı sevgi” kalmadığı için boşanma talebi yerine getirilebilir. İki hafta bekleme süresinden sonra çiftler dört dolar karşılığında bir para öderler ve bağımsız kalırlar. Çinlilerin boşanma oranı Batı ülkelerine kıyasla hâlâ düşüktür, ama son zamanlarda hızlı bir artış sürecine girmiştir (gelişmekte olan diğer Asya ülkelerinde de gözlenen bir eğilim). Çin şehirlerinde artık yalnızca boşanmaya değil, evlenmeden birlikte yaşamaya da daha sık rastlanıyor. Oysa muazzam bir alanı kaplayan kırsal bölgelerde her şey farklıdır. Ödül ve cezayı bir arada getirerek çocuk doğurmayı sınırlayan resmi politikaya rağmen, evlilik ve aile çok daha gelenekseldir. Evlilik, kişilerden çok anne-babaların karar verdikleri, iki aile arasındaki bir düzenlemedir. Ekonomik gelişme düzeyi çok düşük olan Gansu eyaletinde yakın zamanlarda yapılanı bir araştırmada, evliliklerin yüzde 60’ına hâlâ anne-babaların karar verdiği saptanmıştır. Bir Çin deyişinde söylendiği gibi: ‘Tanışınca başını salla ve evlen.” Modernleşen Çin köklü bir dönüşüm sürecindedir. Şehir merkezlerinde boşananların pek çoğu aslında kırsal bölgelerde geleneksel biçimde evlenen çiftlerdir.

Çin’de sürekli aileyi korumaktan dem vurulur. Birçok Batı ülkesinde tartışma daha da keskindir. Aile, gelenek ile modernlik arasındaki mücadelelerin geçtiği zemindir, ama aynı zamanda onları ifade eden bir metafordur. Ailenin kayıp sığınağının etrafındaki nostalji halesi, herhalde kökleri geçmişte olan başka kurumlardan daha fazladır. Politikacılar ve eylemciler rutin bir biçimde aile yaşamının çöktüğü teşhisini koyup geleneksel aileye geri dönme çağrısında bulunmaktadırlar.

“Geleneksel aile” son derece birleştirici bir kategoridir. Farklı toplumlar ve kültürlerde farklı tiplerde aile ve akrabalık sistemleri vardır. Örneğin Çin ailesi Batı’daki aile biçimlerinden her zaman ayrı bir yerde durmuştur. Evliliğin anne-babalar tarafından düzenlenmesi Avrupa ülkelerinin çoğunda hiçbir zaman Çin ya da Hindistan’daki kadar yaygın olmamıştır. Yine de modern olmayan kültürlerdeki ailenin bazı özellikleri az ya da çok her yerde kendisini göstermiştir ve göstermeye devam etmektedir.

Geleneksel aile öncelikle ekonomik bir birimdi. Tarımsal üretim normal koşullarda tüm ailenin çalışmasını gerektirirken, yüksek sınıf ile aristokrasi arasında da mülkiyetin aktarılması evliliğin temel nedeniydi. Orta Çağ Avrupası’nda evlilik cinsel aşka bağlı olmadığı gibi, aile yuvası da cinsel aşkın yeşereceği bir yer olarak görülmüyordu. Fransız tarihçi Georges Duby’nin dikkat çektiği üzere, Orta Çağlar’da evlilik “hoppalık, tutku ya da fantezi’yi içermiyordu.

Erkeklerle kadınların eşitsizliği geleneksel ailesinin doğasından gelen bir durumdu. Ben bunun öneminin abartılmış olabileceğini sanmıyorum. Avrupa’da kadınlar kocalarının ya da babalarının mülküydü (yasada taşınır mal olarak tarif ediliyorlardı). Kadınlar ile erkekler arasındaki eşitsizlik elbette cinsel yaşam aracılığıyla daha geniş boyutlara ulaşıyordu. Cinsel çift oluşturma standardı doğrudan soyda ve mirasta sürekliliği sağlama ihtiyacıyla bağıntılıydı. Tarihin büyük kısmında, erkekler metresler, sevgililerle ve fahişelerle sık ve bazen oldukça dikkat çeken ilişkiler kurmuşlardır. Daha varlıklı olanlar hizmetçileriyle âşıkane maceralar yaşamışlardır. Fakat erkeklerin, karılarının çocuklarının anneleri olduğundan emin olmaları gerekiyordu. Saygın genç kızlarda bakirelik, eşlerde ise devamlılık ve iffetlilik aranıyordu.

Geleneksel ailede haklardan yoksun olan sadece kadınlar değildi; çocukların da hiçbir hakkı yoktu. Çocukların haklarını yasaya geçirme fikri tarihsel olarak görece yakın zamanlara dayanmaktadır. Pre-modern dönemlerde, günümüzün geleneksel kültürlerinde olduğu gibi, çocuklar anne-babaların isteklerinin karşılanma aracı olmaktan başka bir hakka sahip değillerdi. Çocukların birey olarak kabul edilmedikleri bile söylenebilirdi. Anne-babalar çocuklarını sevmiyor değildi, ama ortak ekonomik görevlerine kendilerinden daha fazla önem veriyorlardı. Dahası, çocukların ölüm oranı ürkütücü boyutlardaydı. On yedinci yüzyılda Avrupa ve Amerika’da dört bebekten neredeyse bir tanesi henüz bir yaşına varmadan ölüyordu. Yeni doğan çocukların yaklaşık yüzde 50’si de on yaşına varmadan hayatını kaybediyordu.

Bazı saray ya da elit grupları saymazsak, geleneksel ailede cinselliğe damgasını vuran her zaman üremeydi. Bu, gelenek ile doğanın birlikte hareket ettiği bir konuydu. Etkili doğum kontrol araçlarının olmaması, kadınların çoğu açısından cinselliğin çocuk doğurmayla sıkı sıkıya ilişkili olması anlamını taşıyordu. Yirminci yüzyılın eşiğine kadar Batı Avrupa dahil olmak üzere birçok geleneksel kültürde, bir kadın yaşamı boyunca on defa ya da daha fazla hamile kalabilirdi.

Daha önce dikkat çekilmiş olan nedenlerden dolayı, cinselliğe hakim olan başka bir fikir kadının erdemiydi. Cinsel çift standardı genellikle Viktorya Britanyası’nın bir eseri olarak düşünülmüştür. Oysa şu ya da bu şekilde modern olmayan tüm toplumların temel özelliklerinden birisidir. Cinsel çift, kadın cinseİliğine ikici bir açıdan (bir yanda erdemli kadın ile öbür yanda serbest kadın arasında keskin bir ayrımla) bakmaktadır. Birçok kültürde cinsel maceralara atılma erkekliği tanımlayan olumlu özelliklerden birisi sayılır. James Bond, fiziksel kahramanlıkları kadar cinsel çekiciliğiyle hayranlık duyulan bir karakterdir. Oysa, bazı önde gelen erkeklerin metresleri hafızalarımızda dikkat çekici izler bırakmışsa da, cinsel maceralara atılan kadınlar neredeyse her zaman gölgede kalmıştır.

Homoseksüelliğe karşı tutumlara da geleneğin ve doğanın karışık etkileri yön vermektedir. Antropolojik araştırmalar, homoseksüelliğin (ya da erkek homoseksüelliğinin) tahmin edilenden daha çok sayıda kültürde hoşgörüyle karşılandığını ya da açıkça onaylandığını ortaya koymuştur. Örneğin bazı toplumlarda, genç oğlanlar yaşlı erkeklerle bir cinsel vesayet biçimi olarak homoseksüel ilişkiler kurmaya özendirilmiştir. Tabii gençler nişanlandığı ya da evlendiği zaman bu ilişkilerin sona ermesi bekleniyordu. Homoseksüelliğe düşman olan toplumlar sıradan bir şekilde bunu doğal dışı bir ilişki olmakla suçlarlar. Bu konuda en uç çizgiye giden Batı’nın tutumlarıdır. Batı’da daha yarım yüzyıldan az bir süre önce homoseksüelliğin yaygın biçimde bir sapkınlık olduğuna inanılıyor ve bu görüş psikiyatri el kitaplarında rahatlıkla yer alıyordu.

Kuşkusuz homoseksüelliğe karşı düşmanlık hâlâ yaygındır ve kadınlara ikili bir gözle bakmak da birçok insan (hem erkekler hem de kadınlar) tarafından benimsenmeye devam etmektedir. Bununla birlikte, son on yıllarda Batı’da cinsel yaşamlarımızın temel öğeleri mutlak bir biçimde değişikliğe uğramıştır.

Cinselliğin üremeden ayrılması süreci ilkesel olarak tamamlanmıştır. Cinsellik ilk defa olarak keşfedilmesi, şekillendirilmesi ve değiştirilmesi gereken bir şeydir. Bugüne kadar çok katı bir şekilde evlilik ve meşruiyetle birlikte tanımlanan cinselliğin onlarla bağı artık çok azalmıştır. Homoseksüelliğin giderek daha fazla kabul görmesini de sadece liberal hoşgörüye ödenen bir bedel olarak görmemeliyiz. Bu, cinselliğin üremeden kopmasının mantıksal bir sonucudur. İçeriği olmayan cinsellik, tanımı gereği artık heteroseksüelliğin egemenliğinde değildir.

Geleneksel ailenin Batı ülkelerindeki savunucularının çoğunun ona bakışı, aslında 1950’lerde ailenin gelişiminde geç ve geçici bir aşamaya girdiği şeklindeydi. O yıllar, çalışan kadınların oranının hâlâ görece düşük kaldığı ve toplum tarafından damgalanmadan boşanmaya kalkmanın -bilhassa kadınlar açısından-  hâlâ zor olduğu bir dönemdi. Yine de, o zamanın kadınları önceki dönemlere kıyasla hem fiilen hem de hukuk karşısında daha eşittiler. Aile ekonomik bir birim olmaktan çıkmış, evliliğin temelinin romantik aşkla atılması fikri evliliğin ekonomik bir sözleşme olması düşüncesinin yerini almıştı. O günlerden beri aile çok daha fazla değişmiş durumdadır.

Ayrıntılar toplumdan topluma göre değişiklik gösterir, ancak sanayileşmiş dünyada aynı eğilimler hemen her yerde çıplak bir biçimde görülebilmektedir. Şimdi 1950’lerin aile standartlarıyla (anne-babaların evlilikten doğan çocuklarıyla birlikte yaşadıkları, annenin tüm zamanını evde geçiren bir ev kadını olduğu, babanın da eve ekmek getirdiği bir modelle) yaşamını sürdüren insanlar azınlıktadır. Bazı ülkelerde tüm doğumların üçte birinden fazlası evlilik dışında gerçekleşirken, tek başına yaşayan insanların oranı hızla yükselmiştir ve daha da yükseleceğe benzemektedir. ABD ya da Britanya gibi çoğu toplumda evlilik gerçi hâlâ çok popülerdir (bunlara yerinde bir deyişle “çok boşanma, çok evlilik” toplumları adı verilmektedir). Öbür yandan İskandinavya’da, çocuklar yanlarında olmak üzere birlikte yaşayan insanların büyük bir oranı evlenmemiştir. ABD ve Avrupa’da 18 ile 35 yaş arasındaki kadınların dörtte biri kadarı çocuk yapmaya niyetli olmadıklarını söylemektedirler ve gerçek veriler de bu tabloyu doğrular yöndedir.

Tüm ülkelerde çeşitli biçimleriyle aile varlığını sürdürüyor. ABD’de pek çok insan, özellikle son zamanlarda gelen göçmenler, hâlâ geleneksel değerlere göre yaşıyor. Ama “çift”in ve “çift olma’nın yükselişe geçmesiyle birlikte çoğu ailenin yaşamı köklü bir dönüşüme uğramaya başlamıştır. Evlilik ve aile, kabuk kurumlar haline gelmiş durumda: Hâlâ aynı adla anılıyorlar, ama içlerindeki temel karakterleri değişmiş. Geleneksel ailede evli çift aile sisteminin sadece bir kısmını oluşturuyordu (ve genellikle esas kısmı da değildi). Çocuklarla ve diğer akrabalarla olan bağlar, toplumsal yaşamın gündelik işleyişinde aynı derecede, hatta daha fazla önem taşıyordu. Bugün ise çift, evli olsun olmasın, aile denilen şeyin özünü oluşturmaktadır. Ailenin ekonomik rolü yavaş yavaş azalır ve evlilik bağlarının temeli olarak aşk (ya da aşk artı cinsel çekicilik) öne çıkmaya başlarken, aile yaşamının merkezine de çift oturmuştur.

Bir çift ortaya çıktıktan sonra, tamamen kendine özgü bir tarihi, kendi biyografisi oluşur. Çift, duygusal iletişime ya da mahremiyete dayalı bir birimdir. Mahremiyet fikri, bu kitapta tartıştığım diğer bildik nosyonlar gibi, eski görünmekle birlikte, aslında çok yenidir. Evlilik geçmişte hiçbir zaman mahremiyete (duygusal iletişime) dayalı olmamıştı. Kuşkusuz iyi bir evlilikte önemliydi, ama evliliğin temeli değildi. Çift açısından ise mahremiyet temeldir. İletişim, ilk planda bağ kurmanın aracı, daha sonra da bağı sürdürmenin başlıca dayanağıdır.

Bunun çok önemli bir geçişi ifade ettiğini belirtmeliyiz. “Çift olma” ve “çift olmama” kişisel yaşam alanını “evlilik ve aile “den daha doğru tanımlamaktadır. Artık “Evli misin?” sorusundan da ha önemlisi “Bir ilişkin var mı?” sorusudur. İlişki fikri de şaşırtıcı derecede yenidir. 1960’larda hiç kimse “ilişkiler’den bahsetmezdi. Buna ihtiyaçları olmadığı gibi, mahremiyet ve bağlılık tan söz etme ihtiyacını da duymazlardı. O zamanlarda evlilik, zorla evlenmelerin gösterdiği gibi, zaten bağlılık demekti.

Geleneksel ailede evlilik bir parça doğa durumu gibiydi. Hem erkekler hem kadınlar açısından, yaşamın, büyük çoğunluğun girmesi beklenen bir evresiydi. Dışında kalanlara horgörüyle ya da acımayla bakılıyordu.

İstatistiki açıdan bakıldığında evlilik hâlâ normal durum olmasına rağmen, çoğu insanın gözünde anlamı az ya da çok değişmiş durumdadır. Evlilik, bir çiftin kalıcı bir ilişkiye girdiğine ve kamu önünde birbirlerine bağlı kalacaklarını ilan ettikleri için gerçekten istikrarı sürdürebileceklerine işaret eder. Bununla beraber, evlilik artık çift olmanın başlıca tanımlayıcı öğesi değildir.

Tüm bu ilişkiler ağında çocuklar ilginç ve paradoksal bir konumda yer alırlar. Çocuklara ve onların korunmasına karşı tutumumuz birkaç kuşaktan beri köklü biçimde değişmiştir. Çocukları kısmen ender bulunmaya başladıkları, kısmen de çocuk sahibi olma kararı eski kuşaklara göre farklı bir anlam taşıdığı için ödüllendiririz. Geleneksel ailede çocuklar ekonomik bir faydayı temsil ediyordu. Günümüzün Batı ülkelerinde ise tam tersine, çocuk anne-babalar üzerinde büyük bir mali yüktür. Çocuk sahibi olmak her zamankinden apayrı ve daha özgül, artık daha çok psikolojik ve duygusal ihtiyaçların belirlediği bir kararın boşanmanın çocuklara yansıyan etkilerinden dolayı duyduğumuz kaygılar ve çok sayıda babasız ailenin varlığı, çocukların n ısıl ilgi görmeleri ve korunmaları gerektiği konusundaki iyice yükselmiş beklentilerimiz ışığında anlaşılmak zorundadır.

Duygusal iletişimin, dolayısıyla mahremiyetin, insanların kişisel yaşamlarını birbirine bağlayan eski bağların yerini aldığı belli başlı üç alandan söz edebiliriz: cinsel ilişkiler ve aşk bağları, anne baba-çocuk ilişkisi ve arkadaşlık.

Bunları analiz etmeye başlarken “saf ilişki” fikrinden yararlanmak istiyorum. Burada kastettiğim şey, duygusal iletişime dayalı olan ve ödüllerini bu iletişimden alan bir ilişkinin, ilişkinin devamının esas temelini oluşturmasıdır. Cinsel bakımdan saf bir ilişkiyi kastetmediğim gibi, gerçeklikte var olan başka bir şeyi de kastetmiyorum. Dünyada meydana gelen değişiklikleri anlamamıza yardımcı olacak soyut bir fikirden söz ediyorum. Az önce değindiğimiz üç alanın (cinsel ilişkiler ve aşk bağlan, ebeveyn-çocuk ilişkileri ve arkadaşlık) hepsi de bu modele yakın bir seyir izlerler. Duygusal iletişim ya da mahremiyet, giderek bu ilişkilerin içeriğini belirleyen anahtar öğe durumuna gelmektedir.

Saf ilişkinin daha geleneksel türde toplumsal bağlara göre oldukça farklı dinamikleri vardır. Saf ilişki, etkin güvene dayalı süreçlere (insanın kendisini ötekine tamamen açmasına) bağlıdır. Bu içini açma, mahremiyetin temel koşuludur. Saf ilişki örtük biçimde demokratik bir nitelik taşır. Mahrem ilişkiler konusu üzerinde ilk çalışmaya başladığımda, konuyla ilgili bir hayli terapötik ve kendi kendine yardım metni okumuştum. O metinleri okurken, yaygın biçimde farkında olunduğuna ya da çok sözü edildiğine inanmadığım bir şey beni çok etkiledi. Bir terapistin (az önce değindiğimiz üç alanın her birinde) iyi bir ilişkiyi nasıl yorumladığına baktığımızda, kamusal demokrasiyle doğrudan bir paralellik görmemiz gerçekten çok çarpıcıdır.

Söylemeye gerek yok ki, iyi bir ilişki bir idealdir (sıradan ilişkilerin çoğu bu idealin yanına bile yaklaşamaz). Burada eşlerimiz, sevgililerimiz, çocuklarımız ya da arkadaşlarımızla ilişkilerimizin genellikle düzensiz, çatışmalı ve eksik olmadığını ileri sürüyor değilim. Ancak demokrasinin ilkelerinin de bir ideal olduğunu (ve gerçekliğin bir hayli uzağında durduğunu) unutmayalım.

İyi bir ilişki, tarafların eşit hak ve yükümlülüklerinin olduğu bir eşitler ilişkisidir. Böyle bir ilişkide, iki taraf da diğerine saygı duyar ve onun adına en iyiyi ister. Saf ilişki iletişime dayandığı için, öteki kişinin bakış açısını anlamak esastır. Konuşma ya da diyalog ilişkiyi fiilen işletmenin temelini oluşturur. İlişkilerin en iyi işlediği durumlar, kişilerin birbirlerinden fazla saklanmadıkları ve karşılıklı güvenin olduğu bağlardır. Güven, bilinçli biçimde kurulmaya çalışılmalı; tartışmasız biçimde baştan var olduğu düşünülmemelidir. Son olarak, iyi bir ilişki keyfi güç kullanma, baskı ya da şiddetten arınmış bir ilişkidir.

Bu niteliklere sahip olan herkes demokratik politikanın değerlerine de uyum sağlayacaktır. Bir demokraside, ilkesel olarak herkes eşittir. Haklar ve sorumluluklarda eşitlikle (her koşulda bir ilke sorunudur bu) birlikte karşılıklı saygı da gelir. Açık diyalog demokrasinin özsel özelliklerinden birisidir. Demokratik sistemler, otoriter gücün ya da otoritenin tortulaşmış gücünün yerine sorunların açıkça tartışılmasını geçirmeye (kamusal bir diyalog zemini yaratmaya) çalışırlar. Hiçbir demokrasi güven olmadan işleyemez. Otoriteryanizme ya da şiddete zemin yaratılırsa demokrasi yıkılmış olur.

Bu ilkeleri (idealler olarak) ilişkilere uyguladığımızda, çok önemli bir noktadan, gündelik yaşamda duygular demokrasisi diye adlandıracağım durumun ortaya çıkma ihtimalinden bahsetmiş oluruz. Duygular demokrasisi, bence, yaşamlarımızın niteliğini iyileştirmekte kamusal demokrasi kadar önemlidir.

Aynı saptamayı başka alanlar için olduğu kadar ebeveyn-çocuk ilişkisi için de yapabiliriz. Bunlar maddi olarak birbirine eşit olamaz ve olmamalıdır. Anne-babaların çocuklar üzerinde otoriteleri olmalıdır ve bu herkesin yararınadır. Ancak ilkesel bir eşitlik olduğu da baştan kabul edilmelidir. Demokratik bir ailede, anne-babaların otoritesi örtük bir sözleşmeye dayanmalıdır. Anne-babalar pratikte çocuklarına şunu söylerler: “Sen yetişkin olsaydın ve benim bildiklerimi bilseydin, yapmanı istediğim şeyin senin iyiliğine olduğunu kabul ederdin.” Geleneksel ailelerde çocuklar izleniyor, ama ne dedikleri dinlenmiyordu. Pek çok anne-baba, belki çocuklarının isyankârlığı nedeniyle çaresiz kaldıklarından, bu kuralı diriltecek cesareti bulmaktadır. Ancak bir geriye gidiş yoktur ve olmamalıdır. Duygular demokrasisinde çocuklar anne-babalarına karşılık verebilirler ve vermelidirler.

Duygular demokrasisi disiplinin ya da saygının olmaması demek değildir. Yalnızca bunların farklı bir zemine oturtulması söz konusudur. Demokrasi keyfi yönetimin ve kaba kuvvetin egemenliğinin yerini aldığı zaman buna çok benzer bir şeye kamusal alanda rastlanmıştır.

Duygular demokrasisi heteroseksüel ilişkiler ile aynı-cinsler arasındaki ilişkiler arasında hiçbir ilkesel ayrım gözetmez. Yeni ilişkiler dünyasının keşfedilmesi ve bu dünyanın olanaklarının araştırılmasında heteroseksüellerden çok gay’ler öncülük yapmıştır. Böyle olmak zorundadırlar, çünkü homoseksüellik tuvaletin dışına çıktığı zaman, gay’ler geleneksel evliliğin normal desteklerine güvenemezler.

Duygusal bir demokrasinin beslenmesinden söz etmek, aile görevlerinin ya da aileyle ilgili kamusal politikanın zayıflatılması anlamına gelmez. Demokrasi, yasayla onaylanan hakların yanı sıra yükümlülüklerin de kabul edilmesi demektir. Çocukların korunması yasaların ve kamusal politikanın başlıca özelliği olmalıdır. Anne-babalar, yetişkinlik dönemine kadar çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamaktan yasal olarak yükümlü tutulmalıdırlar. Evlilik artık ekonomik bir kurum değildir, ama bir bağlılık biçimi olarak zayıf ilişkilerin istikrara kavuşturulmasına yardımcı olabilir. Bu heteroseksüel ilişkiler için geçerliyse, homoseksüel ilişkiler için de geçerli olmalıdır.

Bu konuda yöneltilebilecek ve kısacık bir bölümde yanıtlanamayacak çok sayıda soru vardır. Ben esas olarak Batı ülkelerindeki aileyi etkileyen trendler üzerinde yoğunlaşmış durumdayım. Çin örneğinde gördüğümüz gibi, geleneksel ailenin büyük ölçüde dokunulmadan kalan alanları ne olacaktır?

Batı’da gözlemlenen değişiklikler giderek daha küresel bir nitelik kazanacak mıdır?

Ben bu değişikliklerin küresel bir nitelik kazanacağını düşünüyorum ve gerçekten de kazanıyorlar. Geleneksel ailenin mevcut biçimlerinin değişikliğe uğrayıp uğramamasıyla ilgili değil, sadece ne zaman ve nasıl değişecekleriyle ilgili bir sorundur bu. Hatta daha ileri gitmeye bile cesarete edeceğim. Benim duygular demokrasisinin ortaya çıkışı diye nitelediğim olgu, yine daha önce değindiğim kozmopolitlik ile fundamentalizm arasındaki mücadelenin ön cephesinde yer almaktadır. Cinslerin eşitliği ve geleneksel aileyle bağdaşmaz olan kadınların cinsel özgürlüğü, fundamentalist grupların lanetlediği şeylerdir. Gerçekten, bunlara karşı olmak, dünyanın her tarafındaki dinsel fundamentalizmin tanımlayıcı özelliklerinden birisidir.

Batı ülkelerinde ve başka yerlerde ailenin durumundan dolayı kaygı duymayı haklı gösterecek çok şey vardır. Geleneksel ailenin gerilemesinin bir felaket olduğunu iddia etmek ne kadar yanlışsa, her aile biçiminin diğerleri kadar iyi olduğunu söylemek de o kadar yanlıştır. Ben siyasal ve fundamentalist sağın argümanını ayakları üstüne oturtuyorum. Dünyanın pek çok bölgesinde geleneksel ailenin (ya da onun bazı yönlerinin) kalıcı olması, gerilemesinden daha kaygı verici bir durumdur. Yoksul ülkelerde demokrasiyi ve ekonomik gelişmeyi ilerleten en önemli güç hangisidir?

Bence kesinlikle kadınların eşitliği ve eğitimi.

Bu gelişmeyi kabalaştırmak için değiştirilmesi gereken şeyler nelerdir?

En önemlisi, geleneksel aile.

Cinsel eşitlik sadece demokrasinin temel ilkelerinden birisi değildir. Cinsel eşitlik mutluluk ve doyumla da ilintilidir. Ailede meydana gelen değişikliklerin birçoğu tartışmalı ve üstesinden gelinmesi zor şeylerdir. Ancak ABD ve Avrupa’da yapılan araştırmalar, çok az kişinin geleneksel kadın-erkek rollerine ya da hukuksal düzeyde belirlenmiş eşitsizliğe dönmek istediğini açıkça ortaya koymaktadır. Geleneksel ailenin en iyi biçim olduğunu düşünmeyi cazip bulsam bile, büyük halamın bana söylediği bir şeyi hatırlarım. Kocasıyla altmış yıldan fazla evli kalarak, herhalde bir insanın yapabileceği en uzun evliliklerden birisine sahip olan büyük halam, bir keresinde benimle sohbet ederken, bu sürenin tamamında derin bir mutsuzluk yaşadığını itiraf etmişti. Ama kendi zamanında kaçacağı bir yer yoktu.

 

sh: 67-79

Kaynak: Anthony Giddens, ELİMİZDEN KAÇIP GİDEN DÜNYA, özgün Adı: Runaway World Birinci Basım: Ocak 2000, ALFA Basım Yayım, İstanbul

 

 

İNGİLTERE’DE TİYATRO


Hıristiyanlık çağının başında Kilise, puta tapanların kültürüyle bağıntılı sanatı doğal olarak ilençlemişti.[ İlenmek amacıyla söylenen söz, ilenme, beddua. ]  Bu nedenle, ortaçağda tiyatronun kilise törenlerinin bağrından yeniden doğmasına şaşmamak gerekir. Kilisede ekmek ve şarabın kutsandığı tören, İsa’nın son aylarında çektiği acıları ve çarmıha gerilişini temsil eder; dramatik episodlarda [olay, bölüm, perde, kısım ] bol bol kutsal sözlere rastlanır; ve din adamları, inananların düşünsel ve ahlaksal eğitimi amacıyla bunlardan bazılarını sahnelemişlerdir. Bunlar kiliseden kilise bahçesine çıkmışlar ve Latinceden konuşma dillerine dönüşmüşlerdi. Fransa’da ve İspanya’da yalvaç oyunları adını alan mucize oyunları böyle doğmuştur. İngiltere’den loncalar, Kitabı Mukaddes’i baştan sona oyunlaştırdılar ve Adem ile Havva’nın işlediği günahtan Kıyamete kadar evrenin bütün tarihini betimlemeye çalıştılar. Günlerce süren bu dramatik gösteriler genellikle mayıs ayında gerçekleştiriliyordu. Denizciler Nuh’un Gemisi’ne bindiriliyor, çobanlar koyun getiriyor, aşçılar Son Yemeği hazırlıyorlardı. Tiyatro sanatı mucize oyunlarından ibret oyunlarına, yani kahramanları kötülüklerden ve erdemlerden oluşan alegorik nitelikte oyunlara yöneldi. Bunların en ünlüsü Everyman dir (Her insan).

Dinsel tiyatronun, yerini dindışı tiyatroya bırakmakta olduğu dönemin ilk parlak adı Christopher Marlowe’dur (1564-1593). Canterbury’li bir kunduracının oğlu olan Marlowe, tiyatro topluluklarının oyunları sahnelettikleri profesyonellerle boy ölçüşen Üniversiteli Yazarlar topluluğundandı. [Üniversiteli Yazarlar; İngiltere'de, 16. yüzyılın son 15 yılı içinde İngiliz ara oyun ve tarihsel oyun mirasından yararlanarak yazdıkları nitelikli ve çok çeşitli oyunlarla bu mirası canlı bir tiyatro geleneğine dönüştüren bir grup oyun yazarına verilen addır. William Shakespeare’in dehası bu yazarların hazırladığı ortamda yeşermişti. Grubun en büyük yazarı Christopher Marlowe’du.]

Marlowe’ın, tarihçi ve gezgin Sir Walter Raleigh’in eviinde düzenlenen ünlü Gece Okulu’na gittiği söylenir. Bir tanrı-tanımaz ve dinsizdi Marlowe. Casusluk da yaptı ve yirmi dokuzunda bir meyhanede bıçaklanarak öldürüldü. Amerikalı bir eleştirmen, Shakespeare’in yapıtlarını bile ona yakıştırmıştır. Ben Jonson’ın ‘yüce dize’ adını verdiği şeyi o bulmuştu. Bütün tragedyalarında, kaçınılmaz olarak, tek bir kahraman vardır, ahlâk kurallarına meydan okuyan bir adamdır bu kahraman: Timurlenk, dünyayı ele geçirmeye; The Famous Tragedy of the Rich Jew of Malta’ daki (1633, Maltalı Zengin Yahudinin Unlit Trajedisi) Yahudi Barabbas, altınları ele geçirmeye; Faust da tüm Bilgi’yi ele geçirmeye çalışır. Bütün bunlar, uzayın sonsuzluğunu açıklayan Kopernik ile Gece Okuluna gelen ve yakılarak öldürülen Giordano Bruno’nun başlattıkları çağa denk düşüyordu.

[Giordano Bruno (1548-1600), İtalyan filozof, astronom, matematikçi. Çağdaş bilime öncülük eden kuramlarının en önemlileri, evrenin sonsuzluğuna ve birden çok dünyanın varlığına ilişkin olanlardır. Felsefenin görevinin ’doğayı bilmek’ olduğunu savunan Bruno, İngiliz filozof Roger Bacon’ın başlattığı ve ortaçağ karanlığının aşılmasını sağlayan yeni doğa felsefesinin en coşkun temsilcisidir. Roma’da Engizisyon tarafından yargılanmış ve diri diri yakılmıştır.]

Eliot, Marlowe’da abartmanın her an karikatürün sınırında dolaştığını, ama hiçbir zaman karikatüre dönüşmediğini gözlemler. Aynı gözlem, Gógora ve Hugo için de geçerli sayılabilir. Kendi adını taşıyan tragedyada, Timurlenk, tutsakları olan dört kralın çektiği bir arabada görünür; sövgüler yağdırıp kırbaçlar onları. Bir başka sahnede, Osmanlı sultanını demirden bir kafese atar. Gene bir sahnede, kutsal kitap Kuran’ı ateşe atar; burada Kuran, Marlowe’un izleyicilerinin gözünde Kitabı Mukaddes’i simgelemiş olsa gerektir. Dünyayı ele geçirmenin yanı sıra, Timurlenk’in yüreğinde tek bir tutku egemendir, o da Zenocrate’a olan aşkıdır. Zenocrate öldüğünde, Timurlenk ilk kez kendisinin de ölümlü olduğunu anlar. Çılgına dönmüştür; askerlerine pusatlarını göğe doğrultmalarını ve tanrıların Öldürülüşünü simgelemek amacıyla gök kubbeyi kara bayraklarla donatmalarını buyurur. Marlowe’un Timurlenk’e söylettiği, ama Timurlenk’ten çok Faust’a yakışan şu sözler, Rönesans’a özgüdür: “Doğa, dünyanın olağanüstü yapısını anlayalım diye yarattı ruhlarımızı.”

[Gógora (1561-1627), döneminin en etkili İspanyol şairlerinden biridir. Góngorismo (Gógoracılık) diye adlandırılan yoğun barok üslubu, onun kadar usta olmayan şairleri abartılarak taklit edilmiştir. Bu yüzden de Gógora’nın sanatının çoğu özelliği, yeniden değerlendirildiği 20. yüzyıla değin karanlıkta kalmıştır.]

The Tragicall History of Dr. Faustus’u (1604, Doktor Faustus, 1943, 1965) Goethe övmüştü. Yapıtın kahramanı, Mephistopheles’e Helena’nın hayaletini getirtir; şöyle bağırır coşkuyla: “Demek, bu yüz uğruna denizlere açıldı bin gemi, İlium’un surları bu yüz uğruna yakılıp yıkıldı. Güzel Helena, bir öpüşünle ölümsüz kıl beni!” Goethe’nin Faust’unun tersine, Marlowe’un Faustus’u kurtulmaz sonunda. Son gününde güneşin batmakta olduğunu gördüğünde şöyle haykırır: “Bakın, Isa’nın kanı sel gibi akıyor gökyüzünde. Tek bir damlası kurtarırdı ruhumu, yarım damlası bile.” Toprağın kendisini saklamasını diler; okyanusta bir damla, bir toz parçacığı olmak ister. Saat on ikiyi vurur, şeytanlar Faustus’u alır götürürler. “Kesildi sonuna kadar büyüyebilecek bir ağaç dalı, yandı bu bilgili adamda kimileyin göğeren Apollon’un defne dalı.”

Marlowe, arkadaşı olan Shakespeare’in gelişinin muştucusudur. Uyaksız koşuğa o güne dek görülmemiş bir parlaklık ve esneklik getirmiştir.

William Shakespeare’in (1564-1616) yazgısı, ona çağının dışından bakanlarca gizemli diye değerlendirilmiştir. Oysa gerçekte gizem mizem yoktur Shakespeare’in yaşamında. Shakespeare, kendi çağında, bizim çağımızdaki gibi neredeyse tapınılan bir yazar değildi. Nedeni de çok basitti, bir tiyatro yazarıydı Shakespeare ve o günlerde tiyatro, edebiyat dünyasının ikincil dallarından biriydi. Shakespeare bir oyuncu, bir yazar ve bir emprezaryoydu.[    Bir sanatçının çalışma programlarını ve anlaşmalarını belli bir yüzde karşılığında düzenleyen kimse.] Ben Jonson’ın toplantılarına katılırdı; nitekim Ben Jonson yıllar sonra onun ‘az Latincesiyle daha da az Yunancasından’ küçümseyerek söz edecekti. Onunla çalışan oyunculara bakılırsa, Shakespeare olağanüstü bir kolaylıkla yazıyordu ve tek bir satırı karalamıyordu, iyi bir edebiyatçı olarak Ben Jonson, “Keşke bin satırı karalasaydı,” demekten alamamıştı kendini. Shakespeare, ölümünden dört beş yıl önce köyüne, Stratford-on-Avon’a çekildi, orada artık erince erdiğini gösteren bir ev aldı kendine ve davalara, borç işlerine verdi kendini. Ün ilgilendirmiyordu onu; yapıtlarının ilk toplu basımı ölümünden sonra yapıldı.

O  zamanlar, Londra’nın dış mahallelerinde (çoğu Thames’in karşı yakasında) yer alan tiyatroların üstü açıktı. Halktan izleyiciler bir orta avluda ayakta dururlardı. Çepeçevre, daha pahalı olan galeriler yer alırdı. Sahnede dekor ya da perde yoktu. Saraylılar, iskemlelerini taşıyan uşaklarıyla birlikte gelirler, sahnenin yanlarına otururlardı; oyuncular sahneye çıkmak için onların arasından geçmek zorundaydılar. Günümüzde bir oyuncunun sahneye çıkmadan başladığı bir konuşma perde kalktıktan sonra da sürebilir. Shakespeare’in zamanında oyuncuların önce sahneye çıkmaları gerekiyordu. Gene aynı nedenle, yani perde olmadığı için, genellikle son perdede sayıları artan ölüleri sahnenin dışına taşımak zorundaydılar. İşte, Hamlet’in görkemli bir askeri törenle gömülmesinin nedeni budur. Dört komutan Hamlet’i gömütüne taşırken, Fortinbras şöyle der:

Çalsın borazanlar, gürlesin toplar

Şanına lâyık olsun töreni.

Bereket, dekor olmadığından Shakespeare, oyunlarındaki sahneleri betimleyen sözcükler kullanmıştır. Kimi durumlarda ruhbilimsel nedenlerle böyle yaptığı da olmuştur. Kral Duncan, kendisini bir gece öldürecekleri Macbeth’in şatosunu gördüğünde kuleye bakar ve uçuşan kırlangıçları görür; yazgısından habersiz, acıklı bir iyimserlikle: “Yaz misafiri kırlangıç, o tapınaklar kuşu/Nazlı yuvasını kurduğuna göre buraya/Göklerin soluğunda cennet kokulan olmalı,” der.[ Jorge Lııis Borges’i» burada William Shakespeare’in Macbeth adlı yapıtından aktardığı sözler aslında Duncan’ın değil, Bonquo’nun. Küçük bir bellek sürçmesi olsa gerek.] Oysa kralı öldüreceğini bilen Lady Macbeth, haberci Duncan’ın geldiğini bildirdiğinde, “Karganın da sesi onun için kısıldı demek, der. “Ne zaman gidecek?” diye sorar Macbeth’e. “Yarın gitmek niyeti,” deyince, “Hayır, güneş hiçbir zaman/Öyle bir yarın görmeyecek,” diye yanıtlar Lady Macbeth.

Goethe, bütün şiirin durum ve koşullarla bağıntılı olduğu kanısındaydı; Shakespeare’in de, tüm yazının en coşkun yaratılarından biri olan Macbeth’in tragedyasını yazmasında, konunun İskoçlarla ilgili bir konu olması ve o sıralar Iskoçya Kralı I. James’in Ingiltere tahtında oturuyor olması önemli bir rol oynamıştır belki de. Macbeth’teki (1605-06; Makbet, 1908 / Macbeth, 1931, 1946, 1989) üç cadıya ya da Yazgılar’a gelince, Kral I. James’in büyücülük üstüne bir inceleme kaleme aldığını ve büyüye inandığını anımsamakta yarar var.

Hamlet (1600-01; Hamlet, 1908, 1944, 1990 / Hamlet Danimarka Prensi, 1941) Macbeth’ den daha karmaşık ve daha ağırdır. Hamlet’in özgün konusu, Danimarkalı tarihçi Saxo Grammaticus’un [Saxo Grammaticus (ürün verdiği dönem 12. yüzyıl ortası-13. yüzyıl başı), Danimarkalı tarihçi. Gesta Danorurn (Danlur’ın Tarihi) adlı yapıtı, Danimarka tarihiyle ilgili ilk önemli çalışma ve Danimarka’nın dünya edebiyatına yaptığı ilk katkıdır.] kitaplarında; ama Shakespeare okumuş değil tarihçinin yazdıklarını, belki dinlemiş. Kahramanın kişiliği, sayısız tartışmanın konusu olmuştur. Coleridge’e bakılırsa, Hamlet’te düş gücü ve akıl, istençten üstündür. Oyunda, bir anlamda, tek bir ikincil kişi yoktur. Hamlet’in kafatasını ellerine alarak söylediği birkaç sözle ölümsüzleştirdiği Yorick’i nasıl unutabiliriz? Tragedyanın iki kadın kahramanı da aynı ölçüde unutulmazdır: Hamlet’i anlayan ve onun tarafından terk edilmiş olarak ölen Ophelia ve Hamlet’in annesi, katı, acılar çekmiş, kösnül Gertrude. Hamlet’te bir de büyüleyici bir buluş, oyun içinde bir oyun vardır; Schopenhauer’in göklere çıkardığı bir buluş Cervantes’in de hoşuna giderdi sanırız. Her iki tragedyada da, Macbeth’ te de, Hamlet’ te de ana izlek bir suçtur; birincisine yol açan hırstır, İkincisine yol açansa hırs, öç alma ve hakkın yerini bulması gereksinimi.

Shakespeare’in romantik tragedyası Romeo and Juliet (1594-95; Romeo-Julyet, 1938 / Romeo ile Juliet, 1985, 1992), az önce sözünü ettiğimiz iki yapıttan epeyce farklıdır. Romeo ile Juliet’in izlediği, iki sevgilinin talihsiz sonları olmaktan çok, aşkın yüceliğidir. Shakespeare’in bütün yapıtlarında olduğu gibi bu yapıtta da ilginç ruhbilimsel sezgiler vardır. Romeo’nun Rosaline’i bulmak amacıyla bir maskeli baloya giderken Juliet’i görüp ona vurulması, övgü ve hayranlıkla karIil.mu hop. Çünkü o sırada ruhu aşka hazırdır Romeo’nun. Marlowe\la da olduğu gibi, sık sık rastlanılan abartmaları her zaman doğrulayan bir tutku söz konusudur. Romeo, Juliet’i golüme bağırır: “Parıldamayı öğretiyor bütün meşalelere!” Daha önce sözünü ettiğimiz Yorick’in durumunda olduğu gibi, birkaç sözcükle gözler önüne serilen iki kişiyle tanışırız. Oyunun konusu, kahramanın zehir elde etmesini gerektirdiğinde, eczacı ona zehir satmaya yanaşmaz. Romeo, ona altın vermeyi önerdiğinde, “Arzum değil, yoksulluğum boyun eğiyor buna,” der eczacı. Romeo’nun yanıtı şu olur: “Ben de arzun.! değil, yoksulluğuna veriyorum paranı.”

Yatak odasındaki ayrılık sahnesinde, atmosfer bir ruhbiIimsel öğe olarak girer araya. Romeo da, Juliet de ayrılığı geciktirmek istemektedir; Juliet, sevgilisini, sabahı haberleyen horozun değil, bülbülün öttüğüne inandırmak ister; ölümle burun buruna olan Romeo da şafağın ayın kurşunsu bir yansıması olduğuna inanmaya hazırdır.

Shakespeare’nin romantik nitelikteki bir başka oyunu da Othello’ dur. (1604-05; Othello, 1931, 1943, 1985) Othello’da işlenilen izlekler aşk, kıskançlık, katkısız kötülük ve çağımızda kullanılan deyimiyle aşağılık duygusudur. Othello’dan nefret eden lago, rütbesi kendisinden yüksek olan Cassio’dan da tiksinir. Othello, Desdemona’nın yanında aşağılık duygusuna kapılır, çünkü ondan çok yaşlıdır; sonra Othello bir Magripli’dir. Desdemona yazgısına boyun eğer ve ölümüne yol açacak suçu üstüne almaya çalıştıktan sonra Othello tarafından öldürülür. Aşk ve efendisine bağlılıktır onun nitelikleri, lago’nun oynadığı oyun ortaya çıkınca, Othello Desdemona’nın erdemlerinin farkına varır ve kendini hançerler; ama vicdan azabından değil, Desdemonasız yaşayamayacağını anladığı için yapar bunu.

Bu kısa kitabın dayattığı sınırlar, Antony and Cleopatra (1606-07; Antuvan ile Kleopatra, 1921 / Antonius ile Kleopatra, 1944-1988); Julius Caesar (1599-1600; ]ül Sezar, 1912 / Julius Caesar, 1930, 1991); The Merchant of penice (1596-97; Venedik Taciri, 1930, 1973): King Lear (1605-06; Kral Lir, 1912 / Kral Lear, 1937, 1986) gibi önemli yapıtlardan söz etmemize olanak tanımıyor. Ne var ki, Don Kişot gibi gülünç, ama sevimli bir şövalye olan Falstaff’a değinmeden geçemeyeceğiz. Falstaff’ın Don Kişot’tan farkı, on yedinci yüzyıl edebiyatında pek rastlanmayan bir mizah duyarlığına sahip olmasıdır.

Shakespeare, yüz kırk kadar da sone bıraktı ardında. Bu soneler, hiç kuşkusuz özyaşam-öyküsel bir nitelik taşır ve bugüne dek kimsenin bütünüyle aydınlığa kavuşturamadığı bir aşk öyküsünden söz eder. Swinburne, “Ölümsüz ve tehlikeli belgeler,” diye niteler bu soneleri. Sonelerden birinde yeni platoncu ‘dünya ruhu’ öğretisine, kimilerinde de evrenin tarihinin çevrimsel olarak yinelendiği yolundaki Pythagorasçı öğretiye değinilir.

Shakespeare’in yazdığı son oyun The Tempest idi, (1611-12; Fırtına, 1935, 1964) Ariel ve karşıtı Calibon olağanüstü buluşlardır. Büyü kitabım ortadan kaldırıp büyü sanatından vazgeçen Prospero’nun, Shakespeare’in kendi yaratıcı Çalışmalarına veda edişini simgelediği de söylenebilir. Sh: 29-35

 

ÇAĞIMIZ BRİTANYA’SINDA EDEBİYAT

Zamanın yüzyıllık dönemlere bölünmesi yararlı bir alışkanlıktan başka bir şey olmadığına göre, okurlarımız bu alışkanlığa körü körüne bağlı kalmadığımız için bizi bağışlamalı. Ama £ene de, yazmaya on dokuzuncu yüzyılda başlayıp yirminci yüzyılda da sürdüren yazarlar arasında hiçbirinin bize Henry James (1843-1916) kadar yakın olmadığı inancındayız, onun için de bu bölümü James’le başlatıyoruz. Henry James, varlıklı ve aydın bir ailenin çocuğu olarak New York kentinde doğdu. Erkek kardeşlerinden biri, ünlü ruhbilimci William James’di. Henry James’in dostları arasında Turgenyev, Flaubert, Goncourt Kardeşler, Wells ve Kipling’i sayabiliriz. Avrupa’yı epeyce gezdikten sonra İngiltere’ye yerleşen Henry James, ölümüne bir yıl kala İngiliz uyruğuna geçti.

James’in ele aldığı ilk izlerden biri de, Avrupa’da yaşayan Amerikalıydı. Avrupa’da yaşayan Amerikalının ahlaksal bakımdan Avrupalıdan üstün olmakla birlikte, kişilik açısından Avrupalı kadar karmaşık olmadığı kanısındaydı James. 1877’de The American (Amerikalı) adlı romanı yayımlandı. Bu romanın kahramanı son bölümde öç almaktan cayar. Ama caymasının nedeni bağışlayıcılığı ya da dinine bağlılığı değildir. Öç almasının, onu kendine haksızlık edenlere bağlayan zincire bir halka daha eklemekten başka bir işe yaramayacağını sezinlemiştir. Başka bir romanı, What Maitie Knew (1897; Maisie’nin Bildiği) dünyadan habersiz küçük bir kızın masum gözlerinden izlediğimiz acımasız bir öykünün ipuçlarını verir; kız olup biteni anlamadan anlatır öyküyü. James’in kısa öykülerinde bilinçli bir belirsizlik egemendir. Sözgelimi, en çok tartışılan öyküsü The Turn of the Screw (1898; Yürek Burgusu, 1988) en az iki yorum kaldırır. Hiç kimse, James’in bu öyküyü yazarken, bu değişik yorumlar için, hiçbirini benimsemeksizin çaba göstermiş olabileceğini kabule yanaşmamıştır. Son öyküsü The Sense of the Past (1917; Geçmiş Duyusu) bir türlü tamamlanmadı. James bu öyküsünde, Well ‘in Zaman Makinesi’nin etkisinde, kendini düşünmeye ve yalnızlığa vererek on sekizinci yüzyıla dönen ve en sonunda şimdi de nasıl bir yabancıysa geçmişte de öyle yabancı olduğunun farkına varan genç bir Amerikalının serüvenlerini anlatır. Henry James’in kendi yaşamı da farklı olmasa gerekir: Düşüncelere gömülmüş bir yalnızlık ve bir sürgün duyarlığı. Bütün yazarlar Henry James’i usta bilirler, ama kimse okumaz kitaplarını. Öykülerinden birinde, cennetin karşımıza lüks bir sanatoryum olarak çıkması anlamlıdır. Henry James umuttan yoksun yaşadı, ama otuzu aşkın ciltten oluşan yapıtlarının önemine ve yetkinliğine yürekten inandı.

Gilbert Keith Chesterton (1874-1936), yalnızca Peder Brown’in ve Katolik inancının etkili bir savunucusu değil, bir denemeci, eşsiz bir yaşamöyküsü yazarı, tarihçi ve şairdi. Desen ve resim çalışmaları da yapan Chesterton, dostu Hilaire Belloc’un kimi kitaplarını resimledi. Daha sonraları kendini bütünüyle edebiyata veren Chesterton’ın yazdıklarında hep güçlü bir resim öğesi göze çarpar. Kişileri, sahneye çıkan oyuncular gibidir. Canlı, ama gerçekdışı görünüm betimlemeleri belleğimizde yer eder. Chesterton, Finde siécle (19. yüzyıl sonu) diye anılan iç karartıcı yılları yaşadı. Edmund Bentley’e adadığı bir şiirinde, ‘sen ve ben gençken, dünya çok yaşlıydı gerçekten,’ der. Bu kaçınılmaz iç sıkıntısından onu kurtaran, Whitman ve Stevenson oldu. Ama gene de, o karamsarlıktan bir şeyler kaldı geriye; ürkünç olana duyduğu güçlü eğilimi sürdürdü Chesterton. Nitekim, en tanınmış romanı The Man Who Was Thursday’in. (1908; Bay Perşembe, 1988) altbaşlığı Bir Karabasan dır (A Nightmare). Chesterton, bir Edgar Allan Poe ya da bir Kafka olabilirdi, ama çok şükür Chesterton olmayı yeğledi. 1911 ’de, Büyük Alfred’in Danimarkalılara karşı giriştiği savaşları dile getiren The Ballad of the White Horse (Beyaz Atın Baladı) adlı bir epik şiir yayımladı. Olağanüstü bir benzetmeyle karşılaşırız bu şiirde: ‘Mermer, som ayışığı sanki; altınsa, donmuş bir ateş.’ Bir başka şiirinde geceyi şöyle betimler: ‘Dünyadan büyük bir bulut, gözlerden oluşan bir canavar.’Ballad of Lepanto (İnebahtı Baladı) da yabana alılır cinsten değildir. Şiirin son bölümünde, Yüzbaşı Cervantes, kılıcını kınına sokar ve hafifçe gülümseyerek, Kastilya’nın bilimsiz yollarında dolaşan bir şövalyeyi düşünür. Peder Brown öyküleri, en ünlü yapıtıdır Chesterton’ın. Her öyküde, çözülmesi olanaksız görünen, ama sonunda akla uygun bir biçimde çözülen bir olay sunulur. Paradoks ve nükte, on sekizinci yüzyılda dine karşı kullanılmıştı. Chesterton bunları dini savunmak için kullandı. Chesterton’ın Hıristiyanlık savunusu Orthodoxy (1908; Ortodoksluk) adlı yapıtını Alfonso Keyes İspanyol cay a büyük bir ustalıkla çevirmiştir. 1922’de Anglikan Kilisesi’nden ayrılan Chesterton Katolikliği benimsedi. Eleştirel denemelerinden, Ermiş Francis, Ermiş Thomas, Chaucer, Blake, Dickens, Browning, Stevenson ve George Bernard Shaw’la ilgili olanlar geliyor aklımıza. Bir de, The Everlasting Man (1925; Ölümsüz İnsan) adlı çok güzel bir insanlık tarihi yazdı. Yapıtlarının tümü yüz cildi aşar. Nüktelerinin ardında derin bir bilgi sezilirdi. Şişmanlığı ise dillere destandı Chesterton’ın: Bir gün otobüste kalkmış, üç kadına yerini vermiş. Zamanının çok sevilen yazarı olan Chesterton, edebiyat dünyasının en albenili kişilerinden biridir.

Bir madenci ile bir öğretmenin oğlu olan David Herbert Lawrence (1885-1930), çocukluk çağını, 1913’te yayımlanan Sons and Lovers (1913; Oğullar ve Sevgililer, 1989) adlı romanında dile getirdi. Önce ilkokul öğretmenliğini seçen Lawrence, 1911’de yayımlanan ilk romanı The White Peacock (Beyaz Tavuskuşu) ile birlikte yazarlıkta karar kıldı. Bir yıl sonra Frieda Weekley ile birlikte İtalya’ya yerleşti; 1914’te evlendiler. Aynı yıl The Prussian Officer and Other Stories’i (Prusyah Subay ve Başka Öyküler) yayımladı. Ardından Tlıe Rainbow (1915; sansürlü basımı 1916; Yağmur Kuşağı, 1975 / Gökkuşağı, 1984, 1990) Twilight in Italy (1916; İtalya’da Alacakaranlık), ona bir ödül kazandıran The Lost Girl (1920; Kayıp Kız, 1982), The Plumed Serpent (1926; Kanatlı Yılan, 1959) ve bir Avustralya gezisinden sonra Kangaroo (1923; Kanguru) geldi. Tıpkı puta tapanlar ve Walt Whitman gibi D. H. Lawrence da, bedensel aşkta kutsal bir yan olduğunu düşünüyordu. Lady Chatterley’s Lover (1928; Lady Chatterley’in Sevgilisi, 1981, 1985) adlı romanının üç değişik metninde, Lawrence bu düşüncesini yansıtmaya çalışır.

[ D. H . Lawrence,  Lady Cbutterley’in Sevgilisi'n'i üç kez yazdı. Floransa’da (1928) ve Paris’te (sınırlı sayıda basılan romanın sansürlü basımı İngiltere’de 1932’de yapıldı. Yazanımı onayladığı yazanı, 1928’de Floransa’da kendisince bastırılan yazımdır. Tam metin ancak 1959’da New York kentinde, |960’da da Londra’da yayımlanabildi ve yankılar  uyandıran bir davaya konu oldu.]  

Lawrence, kimi zaman açık tan açığa, kimi zaman ince bir örtüklükle dile getirir bu düşüncesini. Onu 1925’ten 1928’e kadar uğraştıran Lady Chatterley’in Sevgilisi belki de başyapıtıdır, ama başyapıtı olmasa bile en ünlü kitabı olduğu su götürmez. Lawrence’ı en sonun da öldüren veremin, onun duyarlılığını bilediği ve aşırı tutumlarını haklı gösterdiği de söylenebilir.

Öyle sanıyoruz ki, Lawrence’a saldıranlar ile Lawrence’ı savunanların azgınlığı, ona hep önyargılı bakılmasına yol açmıştır. Bu kalem kavgalarının artık son bulduğu günümüzde, büyük bir yazar olarak karşımızda durmaktadır D. H. Lawrence.

Arabistanlı Lawrence diye bilinen Thomas Edward Lawrence (18881935), bir söylence, destansı bir kişilik ve 1926’da yayımlanan The Seven Pillars of Wisdom (Bilgeliğin Yedi Temel Direği) adlı uzun düzyazı destanın ozansı yazarıdır. Oxford’da okudu. Arkeoloji uzmanıydı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Arap boylarının Osmanlı yönetimine karşı ayaklanmasına komuta etti. Kitabının biricik kusuru, bu serüveni özellikle anlatan sayfaların fazlalığıdır. Çok yürekli bir insan olan T. E. Lawrence, çok duyarlıydı da. Bir yerlerde, ‘zaferin bedensel utancı’ndan söz eder. Başka bir yerde, düşman alayının yiğitliğini şöyle över: ‘Bu savaşta ilk kez, kardeşlerimi öldürenlerin gözüpekliğinden övünç duydum.’ İtilaf Devletleri’nin 1918’de Araplara ihanet ettiği inancındaydı. Bu yüzden, bütün saygınlık ve ayrıcalığını (adını bile) bir yana bıraktı ve Shaw adıyla gidip Hava Kuvvetleri’ne girdi. Bir motosiklet kazasında öldü.

T. E. Lawrence yetkin bir Yunancacıydı. İngilizcedeki otuz kadar Odysseia çevirisi arasında onunki en iyilerden biridir.

Virginia Woolf (1882-1941), tanınmış bir yazar olan babası Sir Leslie Stephen’ın kitaplığında öğrendi ne öğrendiyse. Gerçekte şiire yatkın olmasına karşın romanı yeğledi ve bu alanda Henry James ve Proust etkisinde görülmemiş deneylere girişti. Aynı adı taşıyan en ünlü romanının kahramanı Orlando yalnızca bir birey değil, aynı zamanda eski bir aileyi örnekleyen bir tiptir. Uç yüz yıl yaşar ve bu uzun öyküsü içinde cinsiyet değiştirir. Night and Day (1919; Gece ve Gündüz), Jacob’s Room (1922; Jacob’m Odası), To the Lighthouse (1927; Deniz Feneri, 1982, 1989) ve The Waves de (1931; Dalgalar, 1974, 1988) Woolf’un güzel romanlarındandır. Flush’da (1933) Browning’lerin öyküsü köpeklerinin gözünden anlatılır. Virginia Woolf’un kitaplarında olay örgüsü, değişen bilinç durumları ve incelikle betimlenmiş görünümler kadar önemli değildir. Hem görsel, hem müziksel bir üslup kullanır. Woolf, ikinci Dünya Savacı günlerinde bir ırmakta canına kıydı.

Soylu Victoria Sackville-West (1892-1962), arkadaşı Virginia Woolf’un Orlando’da anlattığı soylu ailedendi. 1913’te, İngiltere’nin İran Büyükelçisi ve Verlaine ile Swinburne’ün yaşamöykücüsü Harold Nicholson’la evlendi. 1922’de yılın işlerini ve günlerini mevsimlere göre anlattığı The Land (Toprak) adlı şiiri yayımladı. Toprağın işlenmesine ilişkin öteki şiirleri The Garden (Bahçe), Orchard and Vineyard (Meyve Bahçesi ve Bağ) ve Some Flowers’ dır (Bazı Çiçekler). Otuz cilt tutan yapıtları içinde üç roman öne çıkar: The Edwardians (Edward Dönemi İnsanları), The Dark Island (Kara Ada) ve adını Milton’m Samson Agonistes’mm son dizesinden alan All Passions Spent (Bütün Tutkular Tükendi). Bu son kitabında anlatım geriye doğrudur. Hindistan genel valilerinden birinin artık yaşlanmış dul karısı, görkemli geçmişini anımsamaktadır, ama sonunda geçmişin bütün o ağırlığından bıkar ve geçmişinden kurtarır kendini. Bu kitap, tıpkı The Edwardians’da. olduğu gibi, İngiliz soylularının yirminci yüzyıl başlarındaki duygularını ve alışkılarını, şiirselliğin de eksik olmadığı bir incelik ve alaycılıkla aktarır. Bayan West, ayrıca, İngiltere’de ortaya çıkan ilk kadın yazar, aynı zamanda bir casus ve kösnül kitaplar yazarı Bayan Aphra Ben üstüne bir inceleme kaleme aldı; barok şair Andrew Marvell, Jan Dark ve Azize Teresa üstüne yazılar yazdı.

İrlandalı James Joyce (1882-1981) yüzyılımızın en olağanüstü yazarlarından biridir kuşkusuz. En büyük yapıtı Ulysses (1922) yoksun olduğu bütünlüğün yerine inceden inceye işlenmiş bir bakışımlar sistemi getirmeye çalışır. Bu dokuz yüz sayfalık romanda olaylar tek bir günde geçer. Her bölüm bir renge, insan bedeninin bir işlevine, bir organa, bir söz sanatına ve belirli bir saate denk düşer. Örneğin, bir bölümde kan dolaşımı ve abartma sanatının yanı sıra kırmızı renk ağır basar. Başka bir bölüm, soru-yanıt yöntemine göre düzenlenmiştir. Gene bölümlerden birinde, kahramanın yorgunluğunu yansıtabilmek amacıyla, anlatım da giderek savruklaşır, özensiz seçilmiş deyimler ve beylik sözler gitgide çoğalır. Ayrıca, Stuart Gilbert’ın belirttiği gibi, kitaptaki her öykü Odysseia’ nın bir bölümüyle örtüşür. Bölümlerden biri, bir sanrı niteliğindedir; hayaletlerle nesneler arasındaki söyleşimlerden oluşur. Dublin kerhanelerinden birinde geçer bu bölüm. Okurda bir sona eriş, bir yineleme, bir uyanış duygusu, uyandıran Finnegan’s Wake (1939) daha da tuhaftır. Ulysses bir uyanıklık kitabıysa, Finnegan’s Wake bir düşler kitabıdır. Finnegan’s Wake*in kahramanı Dublinli bir meyhanecidir; damarlarında Kelt, İskandinav, Sakson ve Norman kanı dolaşır. Her gördüğü düşte bu atalarından biri olur; dünyada akla gelebilecek kim varsa o olur. Romanın söz dağarı ilgeçleri ve harf-i tarifleri bir yana bırakırsak, aralarında İzlandaca ve Sanskritçeyi de sayabileceğimiz çeşitli dillerden alınmış bileşik sözcüklerden oluşur. İki Amerikalı bilim adamı, [Campbell ve H. M. Robinson] yıllarca uğraşıp A Skeleton Key to Finnegans’s Wake (Finnegan’s Wake İçin Maymuncuk) adlı ne yazık ki onsuz edilemez bir kitap yayımladılar.

Joyce’un yadsınmaz dehası, özünde sözseldir. Ne yazık ki, bu dehasını romanda tüketen Joyce iyi şiir yazmaya pek az yöneldi. Sözünü ettiğimiz kitaplarının çevrilmesi olanaksızdır. Ama The Dubliners’daki (1914; Dublinliler, 1987, 1990} adlı o güzel özyaşam-öyküsel romanı için aynı şey söylenemez.

James Joyce Birinci Dünya Savaşı sırasında Paris, Zürih ve Trieste’de yaşadı. Kendi deyişiyle, sürgünde ve özlemde yazdı. Zürih’te öldüğünde yoksul, yorgun ve kördü. Virginia Woolf, Ulyssesin şanlı bir yenilgi olduğunu söylemiştir.

William Butler Yeats (1865-1939), T. S. Eliot’a göre, zamanımızın en önde gelen şairidir. Yapıtlar iki döneme ayrılır; ilk dönemi, İrlanda ulusal edebiyatının canlandığı bir evreye denk gelir. Yeats’in bu döneminin temel özellikleri müziğinin güzelliği, bile bile belirsizleştirilmiş imge düzeni ve sık sık eski İrlanda mitologyasına başvurmasıdır. Yeats bu döneminde hiç kuşkusuz Ön-Raffaellocu akımın şairlerinden etkilenmişti. Buna karşılık, ikinci döneminde, başka bir deyişle olgunluk evresinde bambaşka bir şair çıkar karşımıza. Şiirinde varlığını sürdüren mitologya artık süsleyici ya da geçmişe özlem duyan niteliklerinden sıyrılmıştır, anlam yüklüdür. Dahası, canlı ve somut, çağdaş imgelerle iç içe geçmiştir. Yeats’in şiiri dolaylı söyleyimleri değil açıklığı amaçlar. Evrensel bir belleğin varlığına inanıyordu Yeats. Tek tek bütün bellekler bu evrensel belleğin birer parçasıydı ve onu belirli simgelerle canlandırmamız olanaklıydı. Teosofik düşünme, Yeats’i yakından ilgilendiriyordu; daha birçokları gibi o da çevrimsel bir tarih öğretisi düşünüyordu. Dediğine bakılırsa, bu öğretiyi ona bir Arap gezginin ruhu açıklamıştı. Yeats’in gerçekçilikten bilinçli bir biçimde uzak kılınmış tiyatro yapıtlarını, Japon tiyatro sanatının tekniği etkiledi. Sözgelimi, oyunlarından birinin bir sahnesinde savaşçıların kılıçları düşmanlarının kalkanlarına iner. Yeats, bu sahnede, kılıçların kalkanlara çarpmaması ve bir gong sesiyle düşsel bir çarpışın vurgulanması gerektiğini belirtir.

Rastgele seçtiğimiz şu dize, bir güzellik ve derinlik örneğidir. Birkaç güzel kadın merdivenden ağır ağır inmektedir. Birisi bu kadınların ne için yaratıldığını sorar ve şu yanıtı alır: ‘Günah ve aşk gecesi için.’ 1923’te Yeats’e Nobel Edebiyat Ödülü verildi.

Bir mühendisin oğlu olan Charles Langbridge Morgan (1894-1948), Kent kontluğunda dünyaya geldi. Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında Almanlar’a tutsak düştü ve Hollanda’da dört yıl tutuklu kaldı. The Fountain (Çeşme) adlı romanında Hollanda’ya ilişkin bilgilerinden yararlandı. Morgan’ın yapıtlarında ele aldığı iki ana konu, insan duygularının tinselleştirilmesi ve aşk ile görev arasındaki çatışmadır. En önemli üç romanı Portrait in a Mirror (Aynadaki Portre), The Fountain ve Sparkenbroke’ dur. Portrait in a Mirror, sevdiği kadının portresini ancak onu tümden anlayabildiği ve bir daha birlikte olamayacaklarını öğrendiği zaman tamamlayabilen genç bir adamın öyküsüdür. The Fountain’da, birbirlerini seven ve sayan iki adamla bir kadının öyküsü anlatılır ve çözümlenir. En karmaşık kitabı olan Sparkenbroke’ da, Morgan, bir yazarın acı veren yetkinlik tutkusunu ve en sonunda bir başına kalışını dile getirir, imgelerin güzelliğine ve en ince duygu titreşimlerine ihanet etmek istemediğinden, akışı ağır bir anlatımı vardır Morgan’ın.

Henry James gibi Tlhomas Stearns Eliot da (1888-1964) Amerika Birleşik Devletlerinde doğdu. Gerek İngiltere, gerek dünyada Paul Valéry’ninkine benzer bir yeri vardır. İlk başlarda, açıkça ve bağlılıkla taşkın Ezra Pound’un yolundan gitti. 1922’de ilk ünlü şiiri The Waste Land (Çorak Ülke) yayımlandı. Yirmi yıl sonra Four Quartets (Dört Kuartet) adlı ilginç şiir kitabı çıktı. Eliot Quartet’lerden birinde, sözcükleri değil, yer yer başka bir dilden alınma, birbiriyle ilintisiz dizeleri kullanır. Böylece, yaygın bir Avusturya müzikhol şarkısı ile Verlaine’den bir dize art arda gelebilir. Arjantin’de Rafael Obligado, Las Quintas de mi tiempo (Benim Zamanımdaki Kır Evleri) adlı şiirinin ilk düzesinde aynı yönteme başvurmuştu; ama onun amacı hüzünlü bir etki uyandırmaktı, yoksa Eliot gibi çarpıcı bir karşıtlığı yakalamak değil. Eliot’ın, kişileri akılda zor kalan oyunları her şeyden önce deneysel bir değer taşır. Eliot, Shakespeare döneminin uyaksız on seslemli koşuk biçimi gibi, çağımızı yansıtacak bir koşuk biçimi bulmaya çalışıyordu. The Family Reunion’da (1939; Aile Toplantısı), yeniden canlandırdığı koroya, insanların duyumsayıp da söylemedikleri şeyleri söyletir. Büyük bir emek ürünü olan eleştinlerinde genellikle romantik akıma karşı Yeni-Klasik akımı yüceltme eğilimindedir. Dante ve Milton üstüne, Seneca’nın Elizabeth çağı tiyatrosuna etkisi üstüne incelemeleri de vardır.

1933 yılında İngilizf uyruğuna geçen Eliot, 1948’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. Şiirleri, yazılırlarken nasıl yaz boz tahtasına döndüklerini unutturamayacaklar bize. Ama yer yer eşsiz olan bu şiirlere, geçmişe özlem ve yalnızlık egemendir. Zaman zaman Latin ozanlarındaki özlülüğü yakalar Eliot. Bir yerde, ‘tüfek için yaratılmış’ erkek geyiklerden söz eder. Dinsel bakımdan bir Anglo-Katolik, edebiyatla klasikçilik yanlısı, siyasette ise monarşi yandaşı olduğunu yazmıştı.

ÖZET KAYNAKÇA

Chesterton, G. K., The Victorian Age in Literature. Harvey, Sir Paul, The Oxford Companion to English Literature.

Kennedy, Charles W., The Earliest English Poetry.

Ker, W. P., Medieval English Literature.

Lang, Andrew, History of English Literature.

Legouis, Emile ve Cazamian, Louis, A History of English Literature.

Saintsbury, George, A Short History of English Literature. Sampson, George, The Concise Cambridge History o English Literature.

Sh: 74-83

Kaynak: Jorge Luis BORGES, DENEME-Bir Ada Bir Kıta, Türkçesi Celâl ÜSTER, Can Yayınları, Mayıs 1995 İstanbul

 

FOUCAULT, NİETZSCHE VE MARX


Son yirmi otuz yılda Batı’yı güçlü bir siyasi muhafazakârlık dalgası etkisi altına aldı. Bir dizi ülkede muhafazakâr siyasi partiler iktidara geldiler, hem de ideolojik olarak yeni saflar oluşturma yolunda bariz bir eğilim gösteren bir siyasi iklimde. 1945 sonrası dönemde sosyal demokratlar kadar muhafazakâr partiler tarafından da kabul edilen Keynesçiliğin çözülmesiyle birlikte, muhafazakâr partiler, yeniden canlanmış ve radikal bir muhafazakârlığın himayesinde iktidara geldiler. Ben ce böyle bir olgunun uzun vadeli etkisinin önemi üzerinde ne kadar durulsa azdır. Ne de olsa, Yeni Sol’un filiz verdiği günlerden beri daha sadece yirmi beş yıl geçti. Yeni Sol artık tamamen eskimiş bir şey gibi görünüyorsa da, o zamanlar birçok kişinin -hem bu harekete kesinlikle karşı olanların hem de destekleyenlerin-sanayileşmiş ülkelerin dokusunda derin değişimler olduğunu düşündüğünü unutmamak gerekir. O yüzden birkaç yılın deneyiminden çıkarak aşırı genelleme yapmamak konusunda dikkatli olmamız gerekir. Savaş sonrası dönemde sosyal bilimler buna çok meyilliydiler. On beş yıldır artan büyüme oranlarından ve Batılı liberal demokrasilerdeki görece istikrarlı “mutabakat siyaseti”nden hareket ederek, şaşaalı “sanayi toplumu teorileri” yaratıldı ve belirsiz bir geleceğe kadar sürekli genişleme senaryoları yazıldı. Bu tür teorilerin çoğu böylesi hırslı genellemeler yapmak için gereken tarihsel duygudan yoksundu ve ciddi eksiklikler içerdikleri gösterildi.

Bu çekinceleri akılda tutarak baktığımızda, siyaset teorisinde ihmal etmenin akıllıca olmayacağı önemli gelişmeler olduğunu görüyoruz. Bunları Anglo-Sakson dünyası bağlamında tartışmaktansa, Fransa’da kayda değer bir kötü ün kazanmış olan siyasi “yeni muhafazakârlığın bazı yönleri üzerinde odaklanacağım. İngiltere ve ABD’deki yeni muhafazakârlıklar ile Fransa’daki “yeni filozoflar” arasında bir fark vardır. İlk muhafazakârlık özellikle monetarizmin etkisiyle bağlantılı olarak sivil toplum alanı üzerinde odaklanıyordu; siyasi içerimler adeta iktisat teorisi tarafından yönlendiriliyordu. Öte yandan yeni filozoflar devleti ve iktidarı keşfetmişlerdi. Yazıları büyük çoğunlukla tumturaklı bir havadaydı ve bir din değiştirme deneyiminin izlerini taşıyordu. Çünkü yeni filozoflar 1968 “Mayıs olayları”nın hayal kırıklığına uğramış, kendilerini özgürleşmiş bir insanlık dünyasında değil bir barbarlık çağı içinde bulan kalıntılarıydı. Marx’tan Nietzsche’ye geçmişlerdi.

Bırakalım yeni filozoflar adına Bernard-Henri Levy konuşsun:

Ben faşizm ile Stalinizm arasındaki kirli ittifakın piçiyim. Bir şair olsaydım, hayatın ve geleceğin bizim için sakladığı yeni Gulagların dehşetini şarkıya dökerdim. Bir müzisyen olsaydım, yıkıntılara sığınmış kaderlerini bekleyen kaybedenlerin aptalca kahkahasını ve iktidarsız gözyaşlarını, korkunç homurtularını anlatırdım. Bir ressam (bir David değil de bir Courbet) olsaydım, Santiago’nun, Luanda’nın ya da Kolyma’nın üzerinde alçalan toz renkli gökyüzünü çizerdim. Ama ben ne ressamım, ne müzisyen, ne de şair. Ben filozofum, fikirleri ve sözcükleri kullanan biri aptalların çoktan ezip pestilini çıkardıkları sözcükler bunlar. Bu yüzden, dilimin sözcükleriyle, kıyımlardan, kamplardan ve ölüm yürüyüşlerinden, gördüğüm ve aynı zamanda hatırlamak da istediğim insanlardan ve ötekilerden bahsetmekten öte bir şey yapmayacağım. Halklarına bazen mutluluk bile vaat eden gülümseyen Prensler’in yeni totalitarizmini açıklayabilirsem kendimi işimi yapmış hissedeceğim. [Kitabım]… bu yüzden çağdaş konuşma ve pratiklerin sisi içerisinde insan yüzlü bir barbarlığın izini dikkatle süren bir “bugünün arkeolojisi” olarak okunmalıdır.[ Bernard-Henri Levy, Barbarism with a Human Face, New York, 1980, s. x.]

Günümüzün barbarca dünyasının aslında yüzeysel bir insanlık maskesinden ibaret olan bir “insani yüze” sahip olduğunun fark edilmesi, günümüzde devletin halk adına eylemde bulunma iddiası güttüğünün kabulünü temsil eder. Ama çağdaş devletin “insani yüz”ü bir bilimcilik, bürokrasi ve yüksek askeri teknoloji çağında korkunun giderek yoğunlaşmasının karşı kefesinde yer alır ve ((Eugene Fleischmann, “De Weber à Nietzsche”, Archives européennes de sociologie, c. 5,1964.)) evrensel bir kurumun, eşgüdümlü iktidar olarak devletin sığ bir biçimde gizlenmesidir. Şimdi, yirminci yüzyıl son derece yıkıcı iki dünya savaşının yüzyılıdır; Nazizmin dehşeti, hatta Stalinizmin aşırılıkları bile yeni şeyler sayılmaz.

Peki, bu keşfetme şoku neden?

Marx’ı bütün bütüne terk edip Nietzsche’yi böylesine şiddetle kucaklamak neden?

Şüphesiz bunun Fransa’ya veya Avrupa solunun Stalinizmin gerçeklerini kabul etmekte gönülsüz davranmış kesimlerine özgü nedenleri vardır; Soljenitsin’in Gulag hakkında anlattıkları Fransız solcu çevrelerde İngiltere veya ABD’de olduğundan çok daha sarsıcı bir etki yaratmıştır. Ama sanırım işin içinde, Marksizmin ve Marx’ın düşüncesinin de kaynağını oluşturan düşünsel geleneklerle ilgili daha derin etkenler de vardı.

Marksizm, on dokuzuncu yüzyıl Avrupası’nın, ekonomi politiğin eleştirisi yoluyla geliştirilmiş bir yaratımıydı. Marx bu tür bir eleştiriyi formüle ederken, mücadele etmeye çalıştığı toplumsal düşünce biçimlerinin belli özelliklerini massetmişti: Özellikle de modern (kapitalist) devletin, ekonomik mübadele ilişkilerinin ulusal ve uluslararası alanda genişlediği bir ortamda, öncelikle özel mülkiyetin haklarını garanti altına almakla ilgilendiği anlayışını. Klasik Marksçı metinler gelişkin bir devlet teorisinden yoksun oldukları gibi, daha genel anlamda tatmin edici bir iktidar anlayışından da yoksundular. Marx sınıf iktidarı ya da sınıf tahakkümü hakkında bir analiz sunuyordu, ama burada vurgu iktidarın kökeninde “sınıf’ın olduğu üzerindeydi. Hem devlet, hem de Marx’in bazen kullandığı deyimle “siyasi iktidar”, gelecekte ortaya çıkacağı tahmin edilen sosyalist toplumda sınıfların ortadan kalkmasıyla birlikte aşılacaktı. Bu nedenle Marx (mülkiyetin radikalleşmesi) ile Nietzsche (iktidarın radikalleşmesi) arasında, hayal kırıklığına uğrayanlar için bir tür açık kapı bırakan belli bir zıtlık vardır. Bu kapı galiba tek yöne doğru -Marx’tan Nietzsche’ye açılmaktadır çünkü Nietzsche modernist yanılsamalarını yitirmekle birlikte sinizme ya da hissizliğe sapmayanlar için bir sığınak sunar. Hem Marx’tan hem de Nietzsche’den yola çıkmanın getirdiği zihinsel yükü omuzlanmaya hazırlıklı çok az kişi vardır. Bunu deneyenler arasında belki de en ünlü örnek Max Weber’dir; o da, Fleischmann’ın belirttiği gibi, sonuçta Nietzsche’ye yakın bir konuma gelmiştir.[ Eugene Fleischmann, "De Weber à Nietzsche", Archives européennes de sociologie, c. 5,1964.]  Weber’in 1918-19’da, “Bir Meslek Olarak Siyaset”te dünya hali hakkındaki karanlık düşünceleri aslında Lévy’yle bazı yankılar paylaşır ama bu yazarın hoşlandığı belagat uçuşlarına yer vermez.

Max Weber’e yapılan gönderme, şüphesiz bize Nietzsche’nin toplumsal teori üzerindeki etkisinin hiç de çağımıza özgü bir olgu olmadığını hatırlatır. Aslında, Aklın Yıkımı adlı kitabı yazan Lukács gibi, Nietzsche’yi Alman düşüncesinde, tam da faşizmin zafer kazanmasıyla doruk noktasına ulaşan irrasyonalizm dalgasını güçlendiren zararlı bir etki olarak görenler de vardır. Ama bugün Nietzsche’ye duyulan ilginin yeniden canlanmasında yeni bir şey vardır. Nietzsche daha önce Fransız entelektüel çevreleri üzerinde etkili olmamıştı; kısmen Nietzsche’den ödünç alınan düşüncelerle de yalnızca yeni bir muhafazakârlık kurulmaz.

Yeni filozofların yazılarını ayrıntılı olarak tartışmaktansa, dikkatimi Foucault üzerinde yoğunlaştırmak istiyorum. Foucault’nun son yazıları, öncelikle iktidarla ilgili olanlar şüphesiz ilk yazıların bazı vurgularını korumaktadırlar. Foucault’nun tarihsel çalışmaları onun “soykütüğü” adını verdiği şey tarafından biçimlenmiştir; Foucault bununla “bilgilerin, söylemlerin, nesne alanlarının vs. kuruluşunu, ister olaylar alanıyla bağlantılı olarak aşkın bir nitelikte olsun, ister bütün tarihte kendi boş kimliğinin peşine düşmüş olsun, bir özneye başvurmak zorunda kalmaksızın açıklayan bir tarih biçimi”ni kastediyordu.[ Michel Foucault, Power, Truth, Strategy, Sydney, 1979, s. 35.]  Foucault, kendisi bu terimden hoşlanmasa da genellikle “post-yapısalcılık” içinde zikredilir. Bu nedensiz de sayılmaz. Foucault, Saussure ve Lévi-Strauss tarafından gündeme getirilen öznenin merkezsizleştirilmesi temasını sürdürmüş ve işlemiştir. Foucault’nun yapıtında, öznenin merkezsizleştirilmesi hem metodolojik hem de, belli bir anlamda, tözel bir olgudur. Tarih insan öznelerinin ifşa edildiği epistemeler, (Foucault’nun sonraki döneminde) iktidar alanları içinde kurulmuştu; ve şu dönemde belli bir öznellik kuruluşu tipinin hâkimiyeti altındaki bir çağın sonuna varmak üzereydik. “Bireyin sonu”na tanıklık ediyorduk; Horkheimer ile Adorno’nun hayatlarının sonlarına doğru gittikçe daha fazla kullanmaya başladıkları terimle arasında keskin bir karşıtlık olan bir tabirdi bu.

Bence Foucault’nun son yazılarında çok güçlü Nietzscheci temalar vardır; ama bunlar Fransız çağdaşlarının başvurduğu kavramlardan hatta Foucault’nun en yakınındaki Deleuze’ünkilerden bile epeyce farklı (ve bazı açılardan çok daha ilginç) bir biçimde kullanılmışlardır. İktidarın her şeyi kuşatan karakteri, değerlere ve hakikate öncelikli olması ve bedenin iktidarın tecavüz etiği yüzey olduğu fikri de bu temalar arasındadır. İktidar, Foucault’ya göre, Marksist teoride zuhur ettiği şeklin, o büyülü ve çok peşine düşülen hayaletin (sınıf tahakkümünün, tarihin ileri yönelik hareketiyle aşılabilecek meşum bir ifadesi) tam zıttıdır. İktidar, Foucault’ya göre, tabiatı gereği baskıcı bir şey, sadece hayır diyebilme yeteneği değildir. Eğer iktidar bundan ibaret olsaydı, diye soruyordu Foucault, ona gerçekten tutarlı bir biçimde itaat eder miydik? İktidar etkili oluyordu çünkü salt baskıcı bir ağırlık, karşı konulacak bir yük gibi hareket etmiyordu. İktidar aslında her şeyin olmasını, şeylerin, bilginin, söylem biçimlerinin ve hazzın üretilmesini sağlayan araçtı. İktidar teorisi Foucault’nun cinsellik tarihinin tarihinin eksenini oluşturur. Bu  olguyu bugün çağdaş Batı toplumunda anladığımız cinsellik, Foucault’ya göre, iktidarın ürünüydü; iktidar cinselliği bastırıyordu. Cinselliğin modern zamanlarda özgül bir siyası anlamı vardı çünkü beden disiplini ile nüfusun kontrolü arasındaki kesişimde yer alan özellikler ve faaliyetlerle ilgiliydi. Bununla Foucault’nun bence en parlak çalışması, iktidar konusunda söylediği bütün önemli şeylerin odak noktası olan hapishanenin kökenleri hakkındaki açıklamasında bariz bağlantılar vardır. Bu yapıtın bilindiğini varsaydığım için savlarını ayrıntılı olarak aktarmaya çalışmayacağım. Foucault’ya göre on dokuzuncu yüzyılda Batı toplumlarında hapishanenin yaygın bir biçimde benimsenmesi iktidar alanlarındaki çok önemli bir geçiş dönemi ne işaret ediyordu. Cezalandırma alanında, halka açık infazların, işken cenin ya da diğer “gösteriler”in yerini hapsetme almıştı. Bir “çifte değışim süreci” söz konusuydu: Gösterinin ortadan kalkması ve acı vermenin yerine özgürlükten mahrum bırakmanın ve ıslah edici disiplinin geçmesi. Bu, “temsili, sahne benzeri, anlamlandırıcı, kamusal kolektif modele dayalı bir toplum düzeni tipinin ortadan kalkmasını ve bir başka, “zorlayıcı, tüzel, tekil, gizli cezalandırma iktidarı modeli”nin ortaya çıkmasını özetliyordu[Foucault, Discipline and Punish: The Birth of the Prison, Londra, 1977, s. 131 (Türkçesi: Hapishanenin Doğuşu, çev. M.A. Kılıçbay, İmge Y„ Ankara, 1992).]

Disiplin ve gözetleme hapishanenin iki temel veçhesiydi, Foucault’ya göre; ve bunların hapishaneye özgü olmadıklarını görmek temel önemdeydi. Aksine, bunlar on dokuzuncu yüzyıl sanayi kapitalizminde öne çıkmış olan bir dizi başka organizasyonda da yaygın olarak kullanılıyorlardı: Disiplin, diyordu Foucault, fabrikalarda, “bürolarda, hastanelerde, okullarda, kışlalarda vs. iktidarı bedenden koparıyordu ki bu bedene damgasını vuran geleneksel uygulamaların tam tersiydi — cezalandırma alanında, bu damga herkesin gözü önünde, sözün mecazi olmayan anlamıyla vurulurdu. Aynı zamanda, iktidarın “içselleşmesi” vurgulanıyordu. Disiplinci iktidar, Foucault’nun tabiriyle, “görünmezliği yoluyla uygulanıyordu”; onu yaşayanlar bu yeni iktidar teknolojisine razı oluyorlardı ve onların rızası bu yeni teknolojinin temel bir parçasıydı. Bu bağlamda bu kavramlarla Sennett’in yapıtlarında -sadece Otorite adlı kitabında değil, daha önceki yapıtlarında da- geliştirdiği otorite analizi arasında nasıl bir bağlantı kurulabileceğini görmek güç değildir. Sennett, sınıfın ‘gizli yaraları” deyimiyle, benim anladığım kadarıyla, sadece sınıf tahakkümünün açtığı “yaralar”ın “gizli” olduğunu değil, aynı zamanda çağdaş kapitalizmde sınıf tahakkümünün doğasının, “görünmezliği yoluyla uygulanması” olduğunu da kastediyordu.

Ama Foucault, disiplinci iktidarın görünmezliğinin gözetlemede görünür bir muadili ve sürdürücü mekanizması olduğunu kabul ediyordu. Bireylerin sürekli “gözlem altında” olmaları gerektiği fikri, diyordu Foucault, disiplinin doğal bir parçasıydı; zira disiplin dışsal olarak “uysal bedenler”in davranış düzenliliği içinde tezahür ediyordu. Nitekim hapishanenin tipik örneği, Bentham’ın merkezinde bir gözetleme kulesi olan Panoptikon planıydı. Ama bu disiplin/gözetleme ilişkisine kaçınılmaz olarak eşlik eden fiziksel planın yalnızca “ideal” bir biçimiydi. Çünkü disipliner iktidar mekânın özgül olarak kuşatılmasını, mekânın özel özdeşleşme ya da faaliyet ölçütlerine göre dilimlenmesini içeriyordu. Bu tür mekânsal tecrit fabrikaların, büroların ve az önce bahsettiğim diğer organizasyonların o kadar ayrılmaz bir parçasıdır ki bunların hepsinin hapishaneye benzemesi bize şaşırtıcı gelmemelidir. Marx için modern çağı örnekleyen yer fabrika ya da üretim yeri iken Foucault için bunun her yerden önce hapishane ve tımarhane olduğunu söylemek çok zorlama olmaz herhalde. Bu karşıtlığın da, Marx’in yerine Nietzsche’nin konmasının Foucault’daki özel versiyonunu ifade ettiği de eklenebilir.

Burada, Foucault’nun yapıtının önemini çok iyi değerlendirmemiz gerekir; bence bu yapıt idari iktidar teorisine, Max Weber’in bürokrasi hakkındaki klasik metinlerinden beri yapılan belki de en önemli katkıdır. Yine de, etkisi altına fazlaca girmemek de aynı derecede önemlidir: En sonunda toplumsal teorideki “Nietzscheci yeniden canlanma”nın reddi noktasına varacak bir dizi gözleme işte böyle bir bağlamda başlıyorum. Foucault’nun iktidar, disiplin ve gözetleme hakkında söylediklerine birkaç önemli itiraz getirmek istiyorum; bunlar sonuçta bizi yeni filozofların attıkları nutukların gündeme getirdiği meselelere geri döndürecek. Dile getireceğim noktaların hem bir bütün olarak, mevcut haliyle toplumsal teori hem de siyaset meseleleri için önemli olacağına inanıyorum.

1-Bence Foucault’nun da içinde bulunduğu “post-yapısalcı” düşünce üslubundan kopmak çok önemlidir. Foucault disipliner iktidarın genişlemesiyle sanayi kapitalizminin yükselişi arasında bağlantı kurar gibidir, ama çok genel bir biçimde. İlk yapıtlarında bahsettiği “epistemik dönüşümler” gibi, iktidarın geçirdiği dönüşüm de “öznesiz tarih”in karanlık ve gizemli arka planından kaynaklanıyordu. Eğer bu tabir insanın kendi kendine yabancılaşmasını aşama aşama aşması şeklindeki Hegelci görüşe karşılık geliyorsa, “tarihin öznesinin olmadığını” kabul ediyorum; öznenin merkezsizleştirilmesi öznelliği bir veri olarak alamayacağımız anlamına geliyorsa onu da kabul ediyorum. Ama eğer bu terim insani toplumsal olayların ilgili kişilerin hiç farkında olmadıkları güçler tarafından belirlendiği anlamında kullanılıyorsa, “öznesiz tarih” fikrini hiçbir biçimde kabul etmiyorum. Yapılaşma teorisini tam da bu görüşe karşı çıkmak için geliştirdim. [ Central Problems in Social Theory, Londra, 1979.] Yapılaşma teorisinde, eylemlerinin açıkça fark edilmemiş koşullarının ve niyetlenmemiş sonuçlarının oluşturduğu tarihsel olarak özgül sınırlar içinde hareket etmelerine rağmen insanlara her zaman ve her yerde bilgi sahibi failler olarak bakılır. Foucault’nun “soykütüksel yöntem”i, bence, yapısalcılığın Fransız düşüncesine soktuğu, aşkın öznesi olmayan tarih ile bilgi sahibi insan özneleri olmayan tarih arasındaki karışıklığı sürdürür. Oysa bunlar çok farklı iki şeydir. İlkini reddetmemiz, ama İkincinin çok büyük önem taşıdığını fark etmemiz gerekir; Marx bu önemi şu ünlü gözleminde özlü bir biçimde ifade eder: İnsanlar “tarihi yaparlar, ama kendi seçtikleri koşullarda değil.”

2-Bu ilk itirazın Foucault’nun hapishane ve klinik hakkındaki analizleri için somut içerimleri vardır. “Cezalandırma”, “disiplin” ve özellikle de “iktidar”dan genellikle tarihin failleri, hatta gerçek failleri bunlarmış gibi bahseder. Ama hapishanelerin, kliniklerin ve hastanelerin gelişimi, onları tasarlayanların, kurulmalarına yardım edenlerin ya da içinde yatanların “ötesinde” ortaya çıkmış bir olgu değildi. Ignatieffin hapishanelerin kökenleri hakkındaki çalışması bu açıdan Foucault’yu dengelemektedir.[ Michael Ignatieff, A Just Measure of Pain, Londra. 1978.] On dokuzuncu yüzyılda hapishane sisteminin yeniden düzenlenmesi ve genişlemesi, devlet yetkililerinin yerel cemaatin yaptırım süreçlerinin artık hükmünün kalmadığı büyük kent alanlarındaki uyumsuzları kontrol etmenin yeni yollarını oluşturma ihtiyacını hissetmeleriyle yakından bağlantılıydı.

3-Foucault hapishane ile fabrika arasındaki analojiyi biraz fazla abartmıştır. Kapitalizmin ilk yıllarında bazı işverenlerin iş disiplinini pekiştirmek için bilinçli bir biçimde model olarak hapishanelere baktıklarına şüphe yoktur. Bazen fiilen köle emeği kullanılmıştır. Ama hapishane ile fabrika arasında iki temel fark vardır. “Çalışma” hapishane dışındaki bireylerin günlük hayatlarını işgal eden (normalde en fazla zamanını götürse de) sektörlerden yalnızca birini oluşturur. Çünkü kapitalist işyeri, Goffman’ın terimiyle bir “total kurum” değildir; oysa hapishane böyledir, klinik ve hastane ise böyle olabilir. Daha da önemlisi, işçi fabrikaya ya da büroya zorla hapsedilmiş değildir, işyerinin kapısından içeri “özgür ücretli emek” olarak girer. Bu da formel olarak “özgür” bir işgücünün “yönetilmesi” ile ilgili tarihsel olarak özgül sorunlara yol açar; Pollard’ınki başta olmak üzere bu konuyu analiz eden ilginç çalışmalar vardır.[ Sidney Pollard, The Genesis of Modern Management. Londra, 1965.]  Aynı zamanda, hapishane disiplininin normal işleyişinin bir parçası olmayan işçi direnişi biçimlerine (özellikle sendikalaşma ve kolektif olarak işten el çekme tehdidi) de kapı açar. Foucault’nun disiplinin ürettiğini söylediği “uysal bedenler” sık sık o kadar da uysal olmadıklarını ortaya koyarlar.

4-Foucault, Nietzscheci “kuşkucu yorumbilgisi”yle uyumlu bir biçimde, hapishaneyi disiplin olarak iktidarın numunesi şeklinde ele alarak, “burjuva” ya da “liberal özgürlükler” ve bunların esinledikleri reformist iştiyak hakkında fazla olumsuz bir görüş getirmiştir. Liberal özgürlükleri baskıcı ve sömürücü sınıf tahakkümünün ideolojik birer kılıfı olarak gören Marksçı “kuşkucu yorumbilgisi”ni hepimiz gayet iyi biliriz. Sanayi kapitalizminin ilk yıllarında “özgür ücretli emeğin” özgürlüğünün büyük ölçüde düzmece olduğunu, işçi tarafından denetlenmeyen koşullarda işgücünü sömürmenin bir aracı olduğunu kimse inkâr edemez. Ama “salt” burjuva özgürlükleri olan seyahat özgürlüğü, yasa önündeki formel eşitlik ve siyasi olarak örgütlenme hakkının, yirminci yüzyılda bunların büyük ölçüde bulunmadığı ya da fena halde budandığı totaliter toplumlar deneyimi ışığında görüldüğünde son derece gerçek özgürlükler olduğu ortaya çıkmıştır. Foucault, “hapishane reformu”nun hapishanenin kendisiyle birlikte doğduğunu söylemiştir: Reform hapishanenin programının bir parçasıdır. Ama aynı şey, hem de daha az ironik bir biçimde, feodalizmin çöküşüyle birlikte ortaya çıkan çeşitli siyasi ve ekonomik dönüşümler için de söylenebilir. Liberalizm despotizmle, mutlakiyetçilikle ya da totalitarizmle aynı şey değildir ve burjuva rasyonel, evrensel adalet ethos’u da hapishaneler ve hapishane reformlarıyla aynı çift yönlü karaktere sahiptir. Şu çok önemli farkla: Nüfusun geri kalanının formel olarak sahip olduğu haklar mahkûmlara verilmez. Birlikte ele alındığında, sözleşme özgürlüğü ve siyasi örgütlenme özgürlüğü, hem kapitalizmin siyasi ve ekonomik düzenlerine bir meydan okuma hem de bu düzenler içindeki etkili bir değişim gücü niteliğine sahip olmuş olan işçi hareketlerinin doğmasına yardımcı ol muştur.

5-Foucault’nun analizlerinde şaşırtıcı bir “eksiklik” vardır: Devlete dair bir açıklama. Marx’ta bu eksiklik ekonomi politikle uğraşmış olmasına bağlanır. Foucault’da ise insan bunun disiplin olarak iktidarın her yerde bulunmasıyla bağlantılı olduğundan şüpheleniyor. Devlet, Foucault’nun büyük harflerle “hesaplı tabi kılma teknolojisi”, başkalarını idare eden disiplin matrisi olarak betimlediği şeydir. Eğer Foucault buna inanıyorduysa, bu olsa olsa kısmi bir hakikattir. Biz yalnızca “devlet” teorisine değil, aynı zamanda devletler teorisine de ihtiyaç duyuyoruz ve bu noktanın hem “içsel” hem de “dışsal” içerimleri vardır. “İçsel olarak”, bizatihi “devlet”in varlığının liberal ilkeleri olumsuzladığını iddia etmek saçmadır. İktidarın yaygınlığından ve devletin meydan okunamaz gücünden gelişigüzel bahsetmek de, devletin aşılmasından bahseden Marksist lafazanlık kadar zayıf temelli bir gevşeklik yaratır.

“Dışsal olarak” ise, kapitalizmin yükselişi ile devlet sistemi arasındaki bağlantıyı vurgulayan Tilly ve diğerlerinden söz etmek bence birincil önemdedir. Foucault şöyle yazmıştı:

Batı’nın ekonomik atılımı sermaye birikimini mümkün kılan tekniklerle başladıysa, insan birikimini yönetme yöntemlerinin de kısa zamanda kullanılmaz hale gelen ve yerlerini incelikli, hesaplı bir tabi kılma teknolojisine bırakan geleneksel, ritüel, yüksek maliyetli, vahşi iktidar biçimleriyle bağlantılı olarak siyasi bir atılımı mümkün kıldıkları söylenebilir belki de.[ Foucault, Discipline and Punish, ss. 220-1.]

Ama bu analiz, genel olarak devletten dem vuran konuşmaların çoğu gibi, yanıltıcıdır. Hiçbir zaman “kapitalist devlet” diye bir şey olmamıştır; Foucault’nun bahsettiği iç pasifleştirme süreçlerine şiddet araçlarının korkunç biçimde devletin elinde toplanmasının eşlik ettiği kapitalist ulus-devletler olmuştur. Sınıf iktidarının bir aracı olarak kapitalist emek sözleşmesi ile şiddet araçlarının devlet tarafından temellük edilmesi arasında dolaysız ilişkiler vardır. [A Contemporary Critique of Historical Materialism, Londra, 1981.] Kapitalist emek sözleşmesi salt ekonomik bir ilişki olarak başlamıştı; bu ilişkide işveren işyerinde işgücünün kendisine itaat etmesine sağlamak için ne ahlaki yaptırımlara ne de şiddet yaptırımlarına sahipti. Şiddet araçlarının emek sözleşmesinden bu şekilde “çıkarılması”, itaatin çok büyük ölçüde Foucault’nun betimlediği yeni iktidar teknolojisi sayesinde sağlandığı anlamına geliyordu. Ama ulus-devletlerarasındaki ilişkiler bağlamında, “yüksek maliyetli, vahşi iktidar biçimleri”nin de bu şekilde bir kenara atılmış olduğu pek söylenemez.

Foucault ve Nietzsche’den daha dolaysız bir biçimde etkilenmiş olanlar, iktidarın bütün toplumsal süreçlere kronik bir biçimde ve kaçınılmaz olarak bulaştığında ısrar etmekte haklıydılar. Bu kabul edilince iktidarla özgürlüğün birbirlerine düşman olmadıkları, iktidarın zorlama ya da kısıtlamayla özdeşleştirilemeyeceği de teslim edilmiş olur. Ama iktidarı eylem ve söylemde birincil konuma yükselten Nietzscheci iktidar radikalizasyonunun bizi baştan çıkarmasına da izin vermememiz gerekir. İktidar o zaman her şeyin üstünde ve altında bulunan gizemli bir olgu haline gelir. İktidarın hakikate göre mantıksal bir önceliği yoktur; anlam ve normlar yalnızca taşlaşmış ya da mistifıye [ yutturmak, kandırmak ] edilmiş iktidar olarak görülemez. Bir iktidar indirgemeciliği de ekonomik ya da normatif indirgemecilik kadar hatalıdır.

Sh: 267-276

 

Kaynak: ANTHONY GIDDENS, SİYASET, SOSYOLOJİ ve TOPLUMSAL TEORİToplumsal Düşüncenin Klasik ve Çağdaş Temsilcileriyle Hesaplaşmalar, İngilizce Basım: Politics, Sociology and Social Theory Encounters with Classical and Contemporary Social Thought, Çeviren: TUNCAY BÎRKAN, METİS YAYINLARI Birinci Basım: Ocak 2000, İstanbul

 

 

PESTALOZZİ ve EĞİTİM DEVRİMİ


Modern ‘pedagojinin temelini teshil eden ana ilkeleri keşfeden büyük eğitken Pestalozzi’nin eserleri 18 cildi bulur. Bunların hepsi oldukça ağdalı bir üslûpla Almanca yazılmıştır. Onlar bir çok dillere tercüme edildikleri halde Türkçeye hiçbiri çevrilmemiştir. Bu sebepten meslektaşlarımızdan yabancı dil bilmeyenler Pestalozzi’nin eserlerini metin halinde okumak fırsatına kavuşamamışlardır. Türlü sebeplerden, buna yakın yıllarda kavuşmaları imkânı da hasıl olmayacak gibi görünüyor. Ayrıca onun eserlerini metinden okuyup anlamak da pek kolay değildir. Bu sebepten yarım yüzyıldan beri çeşitli yabancı dillerde Pestalozzi’nin külliyatından alınma seçme parçalar bir araya getirilerek, hattâ bazan üslûbu sadeleştirilerek veya anlaşılması güç metinler tefsir edilerek kitaplar meydana getirilmektedir. Bizde henüz bu da, yapılmamıştır. Pestalozzi’nin eserlerinde yer alan fikirlerden faydalanmanın başka bir yolu da onun hakkında yazılmış etüt mahiyetindeki kitapları okumaktır. Dilimize çevirdiğimiz bu eser onlardan biridir. Yazar, kitabın önsözünde eserinin nasıl meydana geldiğini ve mahiyetini açıklamıştır. Pestalozzi’yi onun tasvir ettiği cephesi ve çehresiyle bize tanıtacak dilimize çevrilmiş hiçbir kitap yoktur. Onun için Pestalozzi hakkında az veya  çok bilgi sahibi bulunan meslektaşlar, büyük eğitkenin sadece pedagojik fikirlerini bilirler. Hattâ Türkçe yazılmış eserler onu her cephesiyle bize tanıtamadıkları için Pestalozzi tuttuğu işlerin çoğunda başarı gösterememiş, beceriksiz bir eğitken olarak tanınmıştır. Hakikate pek aykırı olan bu kanaati değiştirmenin tek çaresi, öğretmenleri ve eğitimle ilgili kimseleri Pestalozzi’yi hakiki çehresiyle aksettiren eserlere kavuşturmaktır. Elinizde bulunan eser bu balamdan pek değerlidir. Çünkü yazan tarihçi A. Rufer, bilimsel metotlara uyarak “yeni insan neslinin bu büyük peygamberini” şimdiye kadar pek çok kimselere -meçhul kalan cephesiyle tanıtmaktadır. Pestalozzi bu kitapta “serbestlik, eşitlik ve kardeşlik” prensiplerini en temiz bir şekilde şahsında tebessüm ettiren “demokrasi ülküsünün asil bir temsilcisi” olarak belirtilmekte, “refah ve saadet sağlayıcı devlet” vasıtasıyla insanlığa içine düştüğü sefaletin bataklığından kurtarmaya var kuvvetiyle -grosan cumhuriyetçi bir kahraman olarak göz önünde canlandırmaktır. Demokrasi ülküsüne bağlanarak iş görecek olan Türk öğretmenleri, bu uğurda canla başla çalışmış bulunan Pestalozzi’nin hayatında yer alan ibretle seyredilecek levhalara rastlayacaklardır. Onun ateşli, içli yazılan bir çoklarımız için karmaşık görünen sosyal ve ekonomik problemlerin çözülmez sanılan düğümlerini çözmemize yarayacaktır. Onun keskin görüşleri sayesinde, hayatta rastlamam, ve bizi çok defa ümitsizliğe sevkeden karanlık ufuklar aydınlanacaktır. Kısaca söylemek lâzım gelirse bu kitabı okuyacak olanlar demokrasi ülküsünü gerçekleştirmek için Pestalozzi’nin nasıl çalıştığını, eğitkenlerin nasıl çalışmaları lâzım geldiğini anlayacaklar, gerçek hayatı bu bakımdan geliştirmenin nelere bağlı bulunduğunu canlı misallerle öğreneceklerdir. Meslektaşlarımızın bilhassa şimdi buna çok muhtaç durumda bulunduklarını bildiğimiz için vakit kaybetmeden bu eseri dilimize çevirmeyi vazife bildik. Bu sebepten işbirliği yaparak kitabı bir kaç aylık bir çalışmayla dilimize çevirdik.

Bu eseri okuyacakların metni daha kolay kavramalarına yardımı dokunacağım düşünerek önsözde Pestalozzi’nin hayatını ve pedagojik ana fikirlerini şu şekilde, kısaca belirtmeyi de faydalı bulduk:

Johann Heinrich Pestalozzi 12 Ocak 1746 da Zürich’te doğmuştur. Beş yaşında iken babası öldüğü için o, küçük yaştan itibaren erkeğin çocuk üzerine yapacağı müsbet bütün etkilerden mahrum kaldı. Ocak başında ana kuzusu olarak büyüdü. Kendisi çocukluğunda erkeğe mahsus kuvvetten, tecrübelerden, düşünce tarzından ve temrinlerden mahrum kaldığını; buna mukabil annesinin üç çocuğunun terbiyesi için elinden gelen fedakârlığı yaptığını, çocukluk hayatının sıkıntı içinde geçtiğini, annesinin ve sadık hizmetçileri Babeli’nin imkânsız sanılacak şeyleri yaparak onları büyüttüklerini, bu bakımdan inanılmayacak örnekler gördüğünü hâtıralarında yazar.

Pestalozzi’nin büyük babası. Zürich civarında Höngg köyünde papazdı. O, eskiden beri sürüp gelen terbiye şekillerine sadak kalarak, okuma ve yazmayı öğretmek için en sert metotları uygulayarak çocuklara dinsel kitaplardaki bilgileri öğretmeye çalışırdı. Geleneğe göre bunu yapmak köy papazlarının vazifesi idi. O devirde köy papazları bununla beraber ev ev dolaşarak hastalarla, düşkünlerle, sıkıntılı durumlara düşenlerle meşgul olur, onlara yardım etmeye çalışırlardı. O devirde köylü halk yoksul olmakla beraber, birçok iyi meziyetlere de sahipti. Bu sebepten köylüler katı yüreklilerden, yabancılardan, haksızlık yapanlardan hoşlanmazlar; cesaretle bu gibilere karşı koyarlardı. Pestalozzi’nin çocukluğu ve gençliği böyle insanlar arasında geçmişti. Köy okulları onların himmetiyle yaşatılırdı.

Bu çevre içinde yetişen, onun çeşitli etkileriyle beslenen Pestalozzi, önce teoloji tahsil etmek istedi; sonra hukuk bilimi ile ilgilendi. Fakat bunların üzerinde fazla duramadı. Rousseau’nun Emil adlı eserinin etkisi altında kalarak tarım, zanaat ve eğitim işlerine merak sardırdı. Onlar vasıtasiyle sunileştirilerek tabiî şeklinden çıkarılmış şehir hayatını düzeltmek ve ihmal edilmiş aşağı sınıf halkı refaha kavuşturmak yolunu tuttu, hayatı boyunca bu amacı gerçekleştirmek için çeşitli vasıtalara başvurarak, türlü yollar takip ederek, sert mücadelelere girişerek uğraştı, didindi, çırpındı durdu.

1775 de Neuhof’ta bu amacını gerçekleştirmek emeliyle yoksul çocuklar için bir eğitim kurumu açtı. 5 yıl sonra bu kurumu kapatmak zorunda kaldı ve sıkıntılı bir duruma düştü. Fakat ümitsizliğe kapılmadı; hemen kaleme sarılarak eğitsel fikirlerini yazmaya başladı, pedagoji tarihinde eşine rastlanmayan eserler meydana getirdi. 1780 den itibaren bu eserleri arka arkaya yayınladı. Bunlarla tıpkı bir peygamber gibi eğitime ait düşüncelerini ve programını açıkladı. Lienhardt und Gertrud adlı dört ciltlik kitabında köyün tarihini anlattı. Eserleri ve sebatlı çalışmaları ile kendimi tanıttı; zamanının büyük fikir ve sanat adamları ile şahsî münasebetlere girişti, dost oldu. Fransız Büyük ihtilâlini hazırlayan büyük fikir adamlarından biri sayıldığı için ona Fransız vatandaşı sıfatı verilerek şereflendirildi.

Pestalozzi, 1798 de Stans’ta öksüz çocuklar için açılan yurdun başına getirildi. Bu kitapta onun Stans’taki çalışmalarını anlatan özel bir bahis vardır. Yazar, buradaki didinmeleri göz önüne sermektedir. Savaşın tekrar başlaması üzerine onu çekemeyenler Pestalozzi’nin işine engeller yaratmak fırsatına kolayca kavuştular. Çıkardıkları zorluklar çoğaldıkça çoğaldı. Bu yüzden onun Stans’taki verimli çalışmaları da sona erdi.

1800 de iki eğitken arkadaşı ile işbirliği yaparak Burgdorf’ta içinde öğretmen okulu da bulunan bir eğitim kurumu daha açtı. Burada çalıştığı yıllarda eğitbilime ait en önemli eserlerini yazdı. Karşısına yeniden birçok engeller dikildi. 1801f de bu kurumu da idare edemeyecek bir durumca düştüğü için başkalarına devretmek zorunda kaldı.

Pestalozzi hayatın yarattığı zorluklardan asla yılmayan, ülkü uğruna herşeyi göze alan pedagoji tarihinde eşine pek az rastlanan büyük bir eğitken olduğu gibi, devrinin de en büyük fikir adamlarındandır. O, yalnız eğitim kurumlan açmakla yetinmemiş, fikirlerimi yaymak ve halka benimsetmek için çeşitli işlere başvurmuştur. Onun için bu ölmez eğitkenin şahsî teşebbüsü ile açılan ve çok geçmeden kapanan eğitim kuramlarına bakarak hakkında hükümler vermek doğru değildir. Bu kitap onun eğitim alanından taşan çeşitli çalışmalarını bütün renkleriyle gösteren bir tablo mahiyetinde olduğu içim yanlış hükümleri değiştirmeye hizmet edecektir. Ayrıca Pestalozzi’yi anlayabilmek için de onun bu eserde yer alan fikirlerini bilmek lâzımdır. Aksi takdirde Pestalozzi’nin eğitime ait düşünceleri temelsiz kalırlar.

Burgdorf’daki çalışmalarına son vermek zorunda kalan Pestalozzi, çok geçmeden İferten’de açılan bir eğitim kurumunun müdürlüğüne getirildi. Bu kuruma yalnız yoksul çocuklar değil, her sınıftan halkın çocukları almıyordu. Kurum Pestalozzi’nin gayreti ile benzen olan bütün Avrupa okullarıma örnek teşkil edecek bir hale geldi. Fakat zamanın yarattığı birçok zorluklar yüzünden bu müessese de uzun müddet yaşatılamadı. 1825 de o, bu kurumu da kapatarak hayatında ilk defa işe başlamış olduğu Neuhof’a çekildi ve burada yazar olarak yaşadı ve değerli eserlerini yayımladı.

17 Şubat 1827 de Brugg’ta öldü.

Pestailozzi’nin birçok zorluktan göze alarak, yolunun üstüne dikilen engelleri yenerek, savaşa savaşa ortaya attığı eğitime ait ana fikir ve prensipleri özet halinde aşağıda, belirtmeye çalışmıştır. Okuyucular bunları gözden geçirdikten sonra bu kitabı okurlarsa onun pedagoji alanına getirdiği ilkelerle fikirleri ana, çizgileriyle, siyasî kanaatlarını ve demokrasi uğrundaki çalışmalannı da bütün renkleriyle kavramış olacaklardır.

Pestalozzi, kendi kendine çalışmayı, etkinliği bütün eğitimin temeli olarak kabul eden ve hayatı boyunca bu fikrini gerçekleştirmeye uğraşan ünlü bir eğitkendir. Ona bu ilkeleri keşfettiren sebepleri anlayabilmek için bu kitabın ilk bahsini okumak bile kâfidir.

Pestalozzi’nin eğitimim gelişmesi için yaptığı büyük hizmetleri şu yönlerden belirtmek mümkündür:

Aydınlanma devrini yaratan fikir hareketi Avrupa’da canlandığı sıralarda eğitim meselelerine karşı gösterilen ilgi en yüksek derecesini bulmuştu. Philanthroplar ve yeni hümanizm taraf tarlan da bu alâkayı desteklediler; bu sayede “gerçek insanlık” için eğitim ülküsü canlandı. Pestalozzi böyle bir devirde yaşadı ve eğitime yepyeni bir yol açmak için çalıştı. Onun zamanına kadar bireyci zihniyetin etkilen altında bireysel bir iş olarak yapılmaya çalışılan, dinsel etkilerden kurtulamamış olan eğitim işlerini toplumsal cephesiyle ele aldı ve bunu bütün eğitimi düzenleyici bir ilke olarak kabul ettiğini açıkladı. Bu eser anım işte bu ana fikrini çeşitli yönlerden açıklamak amacını gütmekte, yeni yollar göstermektedir. Uzmanlar, onun ortaya attığı bu ilkeyi pratik hayata intikal ettirebilmek için bir asır çalışmak icap ettiğini ve daha çok uğraşmak gerektiğini söylerler. II. Kerschensteiner, 1908 de Zürich’te Peter kilisesinde tertip edilen bir törende verdiği söylevinde Pestalozzi’yi iş okulunun babası diye ilân etmişti; bu hükmünde haklı idi. Çünkü Pestalozzi, gözlemi ve zatî Çalışmayı kayıtsız ve şartsız bütün eğitimin temeli olarak kabul ediyordu. Pestalozzi en yeni fikirlere dayanan yepyeni bir eğitim şeklini tecrübe etmek için özel okullar açmıştı. Başında bulunduğu kurumların çoğu yoksul çocuklara mahsustu. O, bunları yüksek dereceli bir öğrenime hazırlayamazdı. Onun için çocuktan eğitirken öğrencilerin gelecekte içine girecekleri hayat alanım, küçük insanın köydeki yaşama tarzım düşünmek, bu bakımdan öğrencilerin becerikli olmalarını sağlanmak gerekiyordu. İşte bu şartlar içinde Pestalozzi’nın eğitime ait şu kanaatları doğmaya başladı: İş, eğitimin temel taşıdır. Böyle olunca o, okula el işini sokmak, hattâ çocukların yakacakları işlerden elde edilecek değerlerle kurumun masraflarım karşılamak yolunu tuttu; dünya çapında önem taşıyan bir işe girişti. Bu dâvada onun başarısızlığa uğradığını iddia etmek o zamandan bugüne kadar vukua gelen olayları inkâr etmek demektir.

Pestalozzi’nin düşüncesine göre öğrencileri elle yapılan işlerle beraber okumayı, hesap yapmayı, şarkı söylemeyi de öğreneceklerdi. Bu suretle işle eğitimi birleştirmek problemi ele alınarak pedagoji alanında reforma girişiliyordu. O, bununla da kanaat etmeyerek daha ileri gitmek, aile ocağında ve köy iş hayatının içinde çocuğa verilen iş eğitimi ile okul eğitimini birleştirmek istiyordu. Pestalozzi’nin görüşüne göre tensel işleri görmek halkın mesleğini teşkil ediyordu; bu işlerin eğitim çalışmalarının merkezi haline getirilmesi, söze dayanan bilginin bunlara bağlanması icap ediyordu.

Pestalozzi, işin eğitimin temelini teşkil etmesi ilkesine öyle inanmıştı ki bu inancını 1781 de (Christoph und Else) adlı eserinde şu şekilde anlatıyordu:

“İş, hayatı düzenlemek, yoluna, koymak için insanlara yardım etmeli; onları soysuzlaştırmamalıdır. İş insanları kuvvetli, mert yapmalı, fakat sert ve kaba değil; insanı basiretli ve ihtimamlı kılmalı, fakat menfaat düşkünü ve tek cihetli değil; o, insanı düzenli ve dikkatli yapmalı, fakat yıkıcı ve düzensiz değil. Meslek olarak yapılan iş, ekmeği yarattığı gibi kalbi de idare etmeli; o, insana hayatın zevkini tattırmalı, ihtiyaçları giderici vasıta olmalı, ölüm yatağında bile kuvvet sağlamalıdır. İşin insanı eğitici amacı olmazsa mânası yoktur; eğer onun böyle eğitici bir amacı bulunmazsa, görülen işler kedinin fareyi tutup yemek için hazırlanmasından veya köpeğin kemikleri sonra yemek üzere toprağa gömmek için yarış edercesine koşmasından farksızdır.”

İşi, bu manasına göre bir eğitim vasıtası olarak eline alan büyük eğitken Pestalozzi halk eğitimi içim de temel tası olarak kabul ediyor.

1813 de Neuschatel hükümetine verdiği bir raporda “endüstri. eğitim ve politika” ya dair düşündüklerini açıkladı ve işin sosyal cephesi üzerinde bilhassa durdu; onun ekonomik ve sosyal değerini belirtti ve şu noktaları açıkladı ; “Halkın eğitimi, halkın ihtiyaçlarına sıkı sıkıya bağlı olmalıdır, eğitim öğrenciyi gerçek hayata bağlamak; onu kendi yaşayışına uyarak tabiî şekilde yoğurmaya ve insan olarak eğitmeye hizmet etmelidir. Bunun mânası, hayat eğitim demektir ” Pestalozzi işte bu sağlam temelin üstüne bina kurmaya çalışmış ve bunu tavsiye etmiştir. O, işi yalnız yoksul çocuklara tavsiye etmekle kalmaz; varlıklı ailelere mensup çocukların da bu vasıta ile eğitilmek suretiyle görüş sahibi olmalarını, işe ve meşakkate alıştırılmalarını ister. Pestalozzi yukarıda belirtileni düşünce ve kanaatlerini Iferten’deki okulumda uygulamaya çalıştı; öğrencilere çeşitli işler yaptırdı.

Pestalozzi bu hareketleriyle hem eğitim ve öğretime yeni bir çığır açmak istiyor, hem de yetişkinlere becerikli bir babanın eğitimle ilgili ödevlerini göstermek amacını güdüyor ve ayni zamanda kendi görevinin bunlar olduğuna inanıyordu. Bu görüşte olduğu için aile yuvasını temel olarak kabul eden büyük eğitken, aile eğitiminim önemini şu cümlelerle belirtmektedir:

“İnsanoğlu, yakınında bulunan şartlar ve, münasebetler, senin eğitimin için özelliklerine göre gelişme hesabına çok önemlidir”

“Eğitim sadece bilginlerin sözlerine ve yaratılışın derinliğine hayret etmekle kazanılmaz; onu yoksulların kulübelerinde yani toza bulanmış günlük işlerinde bulmakla mümkündür; insan günlük hayat için gereken saadet ve refahı kendi mesleğinde bulabilir. Eğer o, bunu uzaklarda aramaya kalkarsa büyük bir yanlışlık yapmış olur. Fakat şu sözlere dikkat et: En yakınında bulunan mesleğine, işine sarıl, onu benimse, onu kendin ve ailen için yardımcı kıl, fakat mesele bununla bitmez. Sen her şeyden önce insansın; onun için mesleğinin çırağısın. İnsan olmayı hiçbir zaman mesleğinden ayrı bir şey telâkki etmemelisin. Eğer böyle yaparsan tabiatın kapısından uzaklaşmış olursun. “Susuzluk ve hamle ile” imkânsız sanılan uzaklara ulaşabileceğini unutma. Kendi kendine kazanabildiğin kuvvet, seni saadete eriştirmeye yetecektir.”

Pestalozzi, eğitim alanında sadece bu gibi ileri fikirleri ortaya atan nazariyeci bir eğitken değildir. Onun en belirli vasfı düşündüklerini gerçek hayat şartlan içinde uygulamaya bizzat girişmiş olmasıdır. Bu sebeptendir ki o, eğitim hakkındaki düşüncelerini iş hayatından çıkarmıştır. Hayatı boyunca fikirlerimi uygulamak için deneyler yapmıştır. Bu sırada başarı tacım kafasına, geçirmek yerine başarısızlıklarla karşılaşarak ümitlerinin kırıldığı, günler çok olmuştur. Fakat onun eğitime, insana ve bulunduğu ana ilkeleri karşı güveni o kadar kuvvetli idi ki; hiç bir engel ve zorluk Pestalozzi’yi tuttuğu yoldan geri çeviremedi. Bilâkis bunların. hepsi büyük eğitkenin işine daha sıkı sarılmasına, onu pek şümullü bir şekilde ele almasına yaradı. O, birebir zahmeti göze alarak açtığı bir okulda başarısızlıkla karşılaşınca işten yılmaz, yüz geri etmezdi. Bilâkis yeni bir işin plânlarını hazırlamaya başlar veya eserler yazardı. Onun çalışması insan aklının kolayca kabul edemeyeceği şekildedir. Pestalozzi günün pek az saatlerini dinlenmek ve uyumak için ayırabiliyordu. Onun için kurduğu eğitim yurtlarında herkesi çekici bir canlılık yaratıyordu.

Deneylerden kuvvet alan, onların kudretine dayanan Pestalozzi, zatî çalışmalarla teşekkül eden müşahededen başlayarak dokumacılık ve tarım işlerine kadar uzanan tensel çalışmalara ve aile sofrasındaki ekmeği insanın kendi kuvvetiyle hazırlamasından, milletin emrinde onun hesabına hizmet etmesine ve en ince zihnî işlere kadar uzanan bütün çalışmaları değerli birer eğitim vasıtası olarak kullanmayı içine alan geniş manalı bir eğitim şekli tavsiye ediyordu. Bu sebepten o, eğitim işini, basit ve herkesin kolayca yapıvereceği bir görev telâkki etmiyordu. Öğretmenliği daha çok eğitkenlik şeklinde gören Pestalozzi, bu görüşü sayesinde modern pedagojinin yolunu aydınlatmış, insanlığa arkasından koşulacak eğitim ülküsünü göstermiştir.

O, insanda şu üç esas kuvveti görüyordu: Düşünmek, hissetmek, yapmak. Kafanın, kalbin ve elin kuvvetleri. İnsan eğitiminin amaçları bu üç noktada toplanıyordu. Zihnin, kalbin ve elin eğitilmesi eğitimin esasını teşkil ediyordu. Onun şu sözlerinden eğitime verdiği mâna ve değeri, buna, nasıl candan bağlandığını, insanlığa ne kadar geniş bir ufuk açtığını öğrenmek mümkündür:

Yaratılışın şaheseri olan insan, kendisini yetiştirmek sanatı bakımından da şaheser olmalıdır.

Binlerce yıldan beri yaşamış olmasına rağmen o böyle midir? O, bu bakımdan başarı kazanarak zaferin üzerinde dinlenebiliyor ve şunu söyleyebiliyor mu: No olmam lâzımsa ben oyum!

Hayır, o bu duruma gelmemiştir. İnsanın ne! olması gerekiyorsa böyle olabilmesi azımsanacak bir şey değildir.

O, daha çok itibarlı, daha çok hünerli olmalı, daha çok kuvvetli görünmelidir, Fakat o, varlığı ile ilgili olayların derinliği içinde tabiatının iç oluşunu kaybetmemelidir. O, ancak bu oluşla insan haline gelebilir. Bunsuz yok olur; insan haline gelmez, insanlar! Bu oluş insan eğitiminin tek amacıdır ve ayni zamanda bu sizin inşam olmanız için tek vasıtadır. Hangi mevkide ve meslekte, hangi sosyal durumda olursa olsun, bulunursa buluncun her çocuğu bu amaca göre yetiştirmek bütün insan eğitiminin en belirli çıkış noktasıdır. Bunu anlamayan ve eğitim esaslarını bu ilke üzerine kurmaya herhangi bir asır temelsiz demektir.

Öyle ise ey eğitken!

Sen nasıl bir mesleğin adını taşıyorsun?

Tabiatımızla ilgili kutsal hizmetini nasıl bir kuvvet ve hakka dayanarak yapıyorsun?

Kabahatsızlar karşısında tasalanmayı, çocukların ve gençlerin eğitimini vazife ve meslek olarak kabul edip., bunların kendi işin olduklarım söyleyebiliyor musun?

Şunları söyleyip itiraf edebiliyor musun: Mesleğinin nasıl bir iş olduğunu, ne suretle gerçekleştirildiğini; uyguladığın metotların nasıl olduğunu, insan tabiatlımı İç oluşunu meydana çıkarıp çıkaramadığım ve bunu her zaman göz önünde tutup çocuklaşan kudretlerini ve bilinçlerini yükseltip yükseltmediğini ve bunun zaruret teşkil eden bir sonuç olup olmadığını?

Bunu itiraf ve ifade edemiyorsan, meye, hangi kuvvete güvenerek tabiatımızı ilgilendiren kutsal bir hizmetten söz açabilirsin?

Kabahatsizler için tasalanmayı, gençleri eğitmeyi, nasıl olur da görevinin icapları saymayabilirsin ?

Ona, içten gelme bir kutsallıkla bağlı olmadıkça hiçbir zaman insanın ebedî işi ve ebedî mesleği addedilmeyecek olan bir hizmeti ne hakla meslek olarak kabul edip yürütmeye kalkışırsın ?•

Siz ey anneler ve babalar!

Sizler de eğer bu İlâhî hizmeti, onun kutsal izini kabullenmeden bir tarafa bırakıp, ona sahip olmazsanız; çocuğunuzun karşısında kutsal hizmetten kaçınırsanız; eğer insan tabiatının İç oluşunun çocuğunuzun terbiyesi için amaç olması gerektiğini bilemezseniz bu bakımdan çocuğunuz hesabına tasalanmadan onu hayat vadisinde başıboş dolaşmaya terkedecek olursanız, siz necisiniz?

Hangi işi yapmış olursunuz?

Bu iç olgunluğuna erişmeden senin çocuğuna verebileceğin nesline ait bütün hünerler, bütün becerikliler, bütün sanatlar, bütün bilgi ve bilimler sadece hayvani hüner, sadece hayvani bir sanattır. Sen gururlanarak bu kudreti, bu sanatı ve bilgiyi vermeye çalışıyorsun, fakat çocuğun bunlarla insan olamaz, o bunlar sayesinde insanlığı öğrenemez. Onda kendi tabiatının İlahî ve takdise değer tarafı eksik kalır.

Bizim tabiatımızın içyapısı, İlâhî, kutsal bir cevherdir; ona ihtimam etmekle ve onu eğitmekle ve yalnız bununla insan kendi tabiatının iç oluşunu kendi hazırlar ve ancak bu sayede insan olmaya başlar.

Zamanımızda insan eğitimi İle ilgili birçok işlerin yapıldığı görülüyor, çok cihetli ilerlemelere şahit oluyoruz; dünyada hakikaten neslimizin fizik ihtiyaçlarım giderme bakımından çok ilerleme vardır. Çiçek hastalığını önlemek için, kâzip ölüleri diriltmek için, kör ve sağırların öğrenimi için, insanları ateş ve su belâları sıkıntısından kurtarmak için, koyun, at, inek gibi hayvanların cinslerini islâh etmek için yeni yeni pek çok işler yapılmaktadır. Fakat insan eğitimi alanında, ayni ilerleme adımları, ayni kuvvetle atılmamaktadır.

Suçu asrımıza yükletmeye kalkışmamalı; asrın dikkatini arkası kesilmeden devam eden ıztıraplar, hakiki olgunluğu yaratmak için zedelenen değerler üzerine çevirmeye çalışmalı. Dünya ve insan nesli ile ilgili fizik alanındaki ilerlemelerin kıymetini yükseltebildiğimiz kadar yükseltelim. Fakat bunların göz kamaştırıcı dış görünüşlere bakarak aldanmayalım. Diğer şeylere üstün bir görünüşe sahip olarak bu halleri, ilerlemeleri, onların derinliklerine kadar dalarak anlamaya, mahiyetlerini öğrenmeye çalışalım. O zaman görülecektir ki, insan tabiatının yüksek manalı iç oluşu ve bunun değeri kavranmadıkça, onun devamı aynı İhtimamla sağlanmadıkça, o bu mânaya göre geliştirilmedikçe bu ilerlemeler için sağlam bir temel bulunamaz. Bunların devamı sadece gerçek insan eğitimine bağlıdır.

Pestalozzi bu fikirlerini açıkladığı zaman dünya okulları, ortaçağın gelenek ve görenekleriyle dinsel vasıflarının etkisine tâbi olarak çocukları inletmekte idiler. Bu okullarda her şey anlamadan, ezberletiliyor; ezberlenen şeylere de bilgi deniyordu; öğrencilerin çoğu gaddar öğretmenlerin bilinçsiz idaresinde kişiliklerim kaybederek onlara köle ve kül oluyorlardı. Korku, okulun her tarafına kol salıyordu. Bu okullarda serbest çalışma, düşünme, hareket etme, tartılma, yakın çevreyi inceleme, yaratıcı işe girişme yasaktı. Pestalozzi, işte bu durumdaki okulu yenileştirmek, sürüp gelen eğitim telâkkisini değiştirmek için ana fikirleri ortaya attı. Ondan sonra gelenler bunların üstüne bina kurmaya çalıştılar. Pestalozzi’nin ileri sürdüğü fikirlerin idare ettiği örnek eğitim kurumlarında uyguladığı metotların etkileriyle ileri memleketlerin okullarında büyük değişmeler oldu. Bunların en önemlileri şunlardır:

1-Avrupa’nın muhtelif memleketlerinden, bilhassa Almanya’dan Pestalozzi’nin idare ettiği okulları görmek, onun kuram, ilke ve metotlarını öğrenmek üzere birçok kimseler İsviçre’ye gelmeye başladılar. Bunlardan bir kısmı onun yanında oldukça uzun müddet kalarak staj gördüler; memleketlerime dönünce yeni okullar açarak Pestalozzi’den öğrendiklerini uygulamaya giriştiler. Onların içinden ünlü pedagoklar çıktı. Bunlar da eğitimi alanımda yeni kollar aramaya koyuldular; yeni eğitim şekilleri ve metotları buldular. Kindergarten denilen ana okullarının kurucusu Fröbel, İngiltere’de işçi çocukları için okullar açan ve sosyal kurumlar yaratan Robert Owen bunlara örnek olarak gösterilebilirler. Bu iki eğitkenin yarattığı eğitim kurumlarının benzerleri Avrupa ve Amerika’da süratle artmışlardı. Pestalozzi’nin yol gösterici gayreti olmasaydı bu gibi işlerin gelişmesi çok gecikebilirdi. Onun ruhundan ilham alınarak açılan kurumlar çoğaldıkça eğitim meseleleri büsbütün başka çarelere başvurularak çözülmeye başlandı.

2-Pestalozzi zamanına kadar sürüp gelen çalışmalar bireyi değerlendirmeye ve hür eğitime tabi tutma ilkesini ortaya atmaya ve etrafa yaymaya yaramakla beraber okullarda geniş ölçüde yer alamamıştır. Varlıklı, nüfuz sahibi ve insanlık fikrimi seven bazı kimseler, bu ilkeyi benimseyerek büyük eğitkeni teşvik ediyorlardı. Hem o zamanlar henüz ilköğretim kurumlan tamamen devletin idaresine geçmemişlerdi. Yeni eğitim ülküsünün etkili olarak devamı ve gelişmesi için devletin yardımının şart olduğunu Pestalozzi anlamıştı. Yeni bir toplum yaratmayı amaç edinen yeni eğitimin gerçekleşebilmesi, devletin bu işi benimseyerek ele almasına bağlı idi. Halk idaresini (demokrasi) temel ilke olarak kabul eden fikir hareketi, devletçe idare edilen veya denetlenen eğitim kurumlan hareketi şekline girdi.

3- 1789 tarihli büyük Fransız ihtilâlinin meydana getirdiği millet meclisinde mecburî öğretim prensibi kabul edildi. İhtilâlcilerden Chalotais: “Devletin çocukları devletin elemanlarıyla yetiştirilmelidir.” fikrini ortaya attı. Danton: “Masrafa bakmayın! Milletin birinci ihtiyacı ekmekten sonra öğrenimdir.” diye yazarak onun fikrini destekledi. Taleyrand, 1791 kurucular meclisinde verdiği, eğitime ait raporunda şu temel prensibi sundu: “Bütün vatandaşlar için elzem olan mecburî öğretimi sağlamak maksadiyle genel olarak teşkilâtlanmalı; genel öğretim cihazı yaratılmalıdır.” İhtilâlin getirdiği bu fikirler süratle hem Fransaya, hem de Avrupa’nın belli başlı memleketlerine yayılmaya başladı. Bu fikirler aynı zamanda uygulanıyor ve türlü türlü yeni problemler doğuruyorlardı. Genel öğretimin mecburî ve partisiz olması, lâik okulda serbestçe sağlanması; okulların dinsel otoritelerden tamamen kurtarılması ve bu ilkelere göre yeni öğretmenler yetiştirilmesi gibi.

Eğitimin bir devlet meselesi ve işi olarak ele alınması hem o zamana kadar bazı ülkücü pedagokların kendi başlarına giriştikleri araştırma ve deney alanının birdenbire çok genişlemesine, hem de okul bünyesinin, eğitim ve öğretim metotlarıyla değişmesine sebep oldu. Demokrasi ilkesine bağlanan toplumlar da, devletin esasen çok genişlemekte olan vazifeleri arasına önemli bir iş daha eklendi: Mecburî öğretimi sağlamak. Kız ve erkek belli yaştaki bütün çocukları ilköğretim çarkından geçirmek suretiyle onlara hayatta bir insan için lüzumlu esas bilgileri öğretmek; çocukları demokrasi ülküsünü gerçekleştirebilecek vatandaşlar olarak yetiştirmek.

4- Demokrasi hamlesi Avrupa’da siyasî hayattaki milliyetçilik hareketi ile birleşti. Bilhassa Almanya’da eğitim meselesi bir vatan meselesi, vatan meselesi de Alman millî devleti ülküsünü gerçekleştirme işi haline geldi. “İnsaniyet yerine devlet kaim oldu. Eğitimin amacı insan yetiştirmek değil, vatandaş yetiştirmek oldu.” Eğitimin amacı devletçe, saptanınca okul sistemi ilkokuldan üniversiteye kadar değişti. Okullar vatansever yurttaşlar, askerler, devlet memurları, idareciler yetiştirecek ve sınırları koruma, genişletme maksadıyla vatandaşlar hazırlayacak şekilde düzenlendi. Bunların hepsi toplumsal kudreti arttırmak amacı güden bir eğitim şeklinin gerçekleştirilmesine doğru gidildiğini gösteren olaylardır. Kant, Fichte, Hegel gibi Alman felsefecileri de şu fikirleri desteklediler:Tecrit edilmiş bir halde bulunan bireyin bir hiç olduğunu, onun ancak kurulu kültür müesseselerinin erek ve manalarıyla ruhunu doldurduktan sonra kişiliğini kazanabileceğini, insanın kendi iradesiyle ve çalışması sayesinde kendini yaratabileceğini, yalnız bu suretle kendisini gerçekten ahlâklı, akıllı ve hür bir varlık haline getirebileceğini, bu yaratıcı çalışman/in da nesillerin mesaisiyle meydana gelebileceğini” sürekli olarak anlatırlar.

5-Pestalozzi ile arkadaşlarının, öğrencilerinin ve Herbertçilerin çalışmaları sonunda eğitbilim asrı diye anılan devrin büyük çaptaki deney sevgisi, kültür alanında ilerlemek isteyen bütün toplumlum aşılandı. Eğitbilim alanındaki araştırmalar birçok okullara, bilhassa öğretmen yetiştiren kurumlara yayıldı; deney okullarının sayısı arttı. Bu hareket sürüp gelen eğitim şekillerinin değişmesi gerektiği kanaatini kuvvetlendirdi; yenilikler birbirini kovalamaya başladılar. Bunların hepsi, Pestalozzi tarafından derin mâna taşıyacak şekilde atılmış olan granit temele dayanıyordu.

İkinci Meşrutiyet inkılâbından sonra bu fikir hareketlerinin etkileri memleketimizde de görülmeye başlandı. İstanbul öğretmen okulu başta olmak üzere bütün öğretmen okullarında Pestdlozzi’nin keşfettiği eğitim ilkelerinim uygulanmasına yer yer bizde de başlandı. Bu sayede ilkokullarımızın iç yapısı değişmeye yüz tuttu. Modern pedagoji ilkelerini aksettiren birçok meslek kitapları, dergileri yayımlandı.

Birinci Cihan Savaşı yüzünden süratle geliştirilemeyen eğitim problemleri Cumhuriyet devrinde yeniden ele alındılar; bunları demokrasi ülküsüne göre çözme yolu tutuldu. Bu maksatla dünyaca tanınmış Amerikalı ünlü eğitken J. Dewey, uzman sıfatıyla memleketimize çağırıldı; millî eğitim işlerimize dair ondan raporlar alındı ; eğitim kurumlarımız onun raporlarında yer alan pedagoji prensiplerine göre geliştirilmeye çalışıldı. J. Dewey’in tavsiyelerinin çoğu Pestalozzi’nin ileri sürdüğü ilkelere dayanıyordu.

1936 yılından itibaren Türkiye’de ilköğretim alanında kuvvetli bir hamle yapıldı; on binlerce köyü okula kavuşturmak amacıyla eğitmen kursları ve Köy Enstitüleri açıldı. Pestalozzi, J. Dewey ve Kerchensteiner gibi eğitkenlerin eğitim ve öğretim ilkeleri bu kurumlarda, buralardan mezun genç eğitmen ve öğretmenlerin çalıştıkları köy okullarında geniş ölçüde uygulanmaya başlandı. Onun için Türk eğitken ve öğretmenlerinden bu işlere katılanlar bu kitabın yazarının dediği gibi “Pestalozzi’nin muakipleri” dirler.

Eğitim alanında ilerlemek isteyen her millet Pestalozzi’nin gösterdiği doğru yoldan gitmeye mecbur kalacaktır. İnsanlık bu alanda hamle yapmak istedikçe veya dara düşerek yeni yollar araştırmak mecburiyetinde kaldıkça ister istemez bu ölmez eğitkenin kurtarıcı fikirlerine sarılacaktır. Bu hükmümüzü kuvvetlendiren en canlı misallerden biri şudur:

6-İkinci Dünya Savaşının doğurduğu birçok felâketler, hemen her memlekette yeni yeni eğitim problemleri meydana çıkarmıştır. Bunları çözmek amaciyle – harp sona erincemilletlerarası işbirliğine girişilmiş, çözülmesi gereken meseleler türlü bakımlardan ele alınarak çalışılmaya başlanmıştır. Bu önemli problemlerden biri de savaş yüzünden kimsesiz kalmış çocukların dâvasıdır. İsviçre’de bu büyük dâvayı halletmek maksadıyla Pestalozzi Çocuklar Köyü” adlı bir eğitim yuvası kurulmaya başlanmıştır. Pestalozzi’nin ödüyle kurulmaya başlanan bu eğitim çevresinin mahiyeti hakkında bir fikir alabilmek için “Le Courrier de L’Unesco” dergisinin Mayıs 1948 tarihli nüshasından özetlenerek alınan aşağıdaki yazıyı okumak kâfidir:

“Polonya harbinin küçük yetimlerinden bir grup, İsviçre’deki “Pestalozzi Çocuklar Köyü” ne sevkedildiler ve belli başlı pencereleri Almanya istikametine açılan bir binaya yerleştirildiler. Bu istikametin farkına varan küçük misafirler o derece meyus oldular ki; hemen pencereleri kapattılar ve o istikamete bakmayı reddettiler. Zamanla, bir kaç hafta sonra, köydeki cumhuriyet ve sulh ve sükûn havasının tesiri ile eski düşmanlarının memleketine doğru, kin ve garez beslemeden ve korkmadan yönelmeye, bakmaya başladılar; bu olay Unesco sekreterinin raporunda açıkça görülür…

Pestalozzi Köyünün inşasına, 1946 yılının ilkbaharında başlandı. Bu tarihten önce; İsviçreli M. Walter Robert Corti, (Gençliği Sevenler Cemiyeti) nin sekreteri M. Otto Binderin yardımıyla milletlerarası bir çocuklar köyü tesisine teşebbüs etti. Bu maksatla bir komite kuruldu, bir fon tesis edildi, köyün plânını ve maketini hazırlama işi uzman teknisyenlere havale edildi. M. Corti, Isviçreye 8.000 harp yetimi getirmeyi; onlara, profesörler, sosyologlar ve çocuk psikolojisi üzerinde ihtisası, olanlar tarafından; dünya vatandaşı şuur ve mesuliyetlerini verdirmeyi düşünüyordu. Coğrafî ve iktisadi durumu ve harp esnasında tarafsız bulunması dolayısıyla İsviçre, böyle bir tecrübeye girişmek için ideal bir yerdi.

Bu teşebbüsten haberdar olan ve bunu pek yerinde bulan (Yeni Eğitim Cemiyeti) 1946 yılı ağustosunda İsviçre’ye 350 çocuk göndermeyi teklif etti. 1946 Martında 400 çocuğu barındırabilecek 13 ev vardı; esaslı binaların yapımına mayıs ayında başlandı.

Londra Üniversitesi Eğitim Enstitüsü profesörü J. Lauwerys, müttefik milletlerin eğitim bakanları, konferansında tetkik edilen, Pestalozzi çocuklar köyü meselesine dair mufassal bir rapor verdi. Profesör Lauwerys bu tecrübe ve teşebbüsü hararetle, takdirle karşıladı. Bu fırsattan faydalanarak uluslararası dayanışmanın temellerini sağlamlaştıracak mahiyette gördüğü, bugüne kadar emsaline rastlanmayan bu teşebbüs ve kurumu alkışladığını ilân etti… “Pestalozzi Çocuklar Köyü” milletlere göre taksim edildi; çocuklar, gene kendi milletlerinden bir gencin nezareti altında küçük guruplara ayrıldı; her gurup böylece, dar mânada) da olsa, kendi yurtlarıyla irtibat halinde kaldı ve böylece çocuklar ana dillerini öğrenme, dinlerine adapte olma, millî kültürlerini alma imkânlarına kavuştular.

Teşkilât genişledikçe, çocukların kendi aralarımda daha kolay ve serbestçe anlaşmalarını temin maksadıyla müşterek ve umumî bir dil öğretimine geçinecektir. Şimdilik kollektif çalışmalar müzik, dans ve oyunlara inhisar etmektedir- Bu tecrübe, uluslararası anlayışın inkişafı için esaslı bir fırsat teşkil etmektedir. Millî karakterleri bozulmadan, guruplardaki çocuklara, diğer milletlerden olan çocukların millî özellikleri ve itiyatları- ile ünsiyet peyda ettirilmekte, onları sapıtan farklı ideoloji anlayışları ile düşmanlıkların önüne geçilmektedir. Harp yetimleri üzerindeki bu tecrübenin, diğer memleketlerde de, oraların şartlarına göre, bu kuruma benzer kuramların meydana getirilmesine fırsat vereceği kanaatim, bütün öğretmen ve psikologlar, beslemektedirler. Bütiin bu çocuklar, Almanca konuşan muhtelif memleketlerden getirilmişlerdi ve tarif edilemeyecek derecede muzdarip idiler. Onların yeniden ruh muvazenesine kavuşmaları için çok sabır ve zamana ihtiyaç hasıl olacağa benziyor. Geçirmiş oldukları tecrübeler, yaşadıkları olaylar her an meydana çıkmakta, kendisini göstermektedir. Onlar şimdi yeniden ve tedricen gülmeyi, tebessümü öğreniyorlar. Yaptıktan resimler, yaşadıkları ve şahidi oldukları korkunç sahnelere aittir.

Pestalozzi köyü bütün dünya hayırseverlerinin yardım ve teberrüleriyle [yardım] idare edilmekte, burada çalışmak üzere her taraftan gönüllüler gelmektedir. Onbeş aydan beri çocuklar köyünü ziyaret edenlerin sayısı 70.000 i bulmuştur. Unesco sekreterliği bu teşebbüse sempatisini göstermekte, desteklemekte ve bu teşkilâtın genişletilmesi için çalışmaktadır. Diğer taraftan Unesco, haziran ayında, İsviçre’de muhtelif memleketlerin mümessillerinden müteşekkil, çocuklar köyü konusunu incelemek üzere bir konferans toplayacaktır ki bu konferans; harp yetimi olan çocukların normal hayata yeniden adapte olmaları için gerekli metottan etüt edecektir…”

Bu satırlar büyük eğitken Pestalozzi’nin keşfettiği ana ilkelerin sağlamlığını, eğitime her devirde temel taşı teşkil edecek mahiyette olduklarım açıkça göstermektedirler. Onun hayatta iken savaşa savaşa gerçekleştirmeyi uğraştığı ilkeler taptaze durmakta, Pestalozzi’nin ülkülerine bağlanarak en çetin problemlerin çözülmesi için yollar aranılmaktadır. Modern eğitimin büyük önderi Pestalozzi’nin ruhu gitgide bütün dünyayı aydınlatmakta, türlü sıkıntılar içinde kıvranan ve bu yüzden zaman zaman ümitleri kırılır gibi olan insanlığa kurtuluş yollarını göstermektedir.

“Pestalozzi Çocuklar Köyü” nü ilgilendiren konulan incelemek üzere 1948 yılı haziran ayında toplanacağı bildirilen konferans vaktinde toplanarak çalışmaya başlamıştır. Temmuz 1948 tarihli Unesco Postası konferansın çalışmalarına dair şu bilgileri vermektedir:

“Münhasıran, harp kurbanı çocukların meselelerim etüt etmek üzere, temmuz ayı başında, İsviçre’de, Trogen’de dokuz memlekete ait yirmi kadar psikolog ve öğretmenden müteşekkil bir konferans toplandı; konferans sekiz gün devam etti

İkinci Dünya Harbinden bu yana, bu neviden ilk konferans, Unesco tarafından tertip edildi. İsviçre’de içlerinde “Pestalozzi Çocuklar Köyü”nün Müdürü de bulunan delegeler; harp kurbanı olan çocukların normal hayata yeniden ve en iyi şekilde intibak etmeleri konusu üzerinde fikir ve tecrübe teatisinde bulundular. Her delege, bu sahadaki tecrübelerine ait bir rapor verdi ki bu raporlar, Unesco’nun, harp felâketzedesi çocuklar üzerinde hazırlayacağı etüdün esaslarım teşkil edecektir. Konferans, iki komisyona ayrıldı. Birinci komisyon; çocuklar köyünün maddi yönden teşkilâtın şahsi problemler, para ve halk ile olan münasebet meseleleri üzerinde meşgul oldu. Çocuklar köyü için gerekli para meselelerini organize etmek için milletlerarası bir komite teşkil ederek, bir plân tahtanda ve koordine bir şekilde çalışma ve satın alma işlerini düzenledi.

İkinci komisyon, çocukların normal hayata yeniden uymaları için gerekli, köyde uygulanacak eğitim metotlarını inceledi ki bu çalışma delegeleri, içtimai ve millî problemleri, mânevi ebeveyn intihabı, değişik ruhî istidatlar ve ruhî tedavi… gibi meseleleri incelemeye şevketti. Bu kongre harp yetimleri için, İsviçre’de “Uluslararası Pestalozzi Çocuklar Köyü1’ nde toplandı…”

Pestalozzi’nin ortaya attığı fikirlerin doğurduğu önemli olaylar bunlardır. Ünlü eğitkenlerden Kerschensteiner, Peter kilisesindeki söylevini onun bu fikirleri açıklandıktan bir asır sonra (12 aralık 1908 de) vermiş ve granit temelin üzerine şunları yerleştirmeye çalışmıştır:

“Pestalozzi’nin bütün varlığa ile çalışarak bulduğu eğitim ve öğretim ilkelerini, ilkokula bağışladığı gündenberi bir asır geçmiş bulunuyor. O, her zaman için değerli olan bu konularda» psikolojiye dayanan genel bir öğretim usulünün örgüsüne esas olacak ipliklerin bulunacağına iman etmiş; bütün bilgilerin temelini gözlem teşkil ettiğine inanmış ve bunu öğretimin ana ilkesi haline getirmeye çalışmıştı. Onun en karakteristik hizmeti bu nokta üzerinde toplanır.

Pestalozzi’den sonra, gelenler bu temelin üstüne bina kurmaya başladılar. Fakat onlar, eski zamandan kalma taşları kullandıkları için ortaçağın öğrenme ve bilgi okulu, bu defa da yeni asrın öğrenme ve bilgi okulu oldu. Bereket versin bu arada çocuk ruhu sevilen, çekici bir inceleme konusu olmaya başladı ve bu sayede etkin olmayan gözlemin çocuğu tatmin etmediğine, çocukta yapıcı, yaratıcı kuvvetlerin saklı bulunduğuna dair aile, okul, devlet kurumları gibi çevrelerde daha yüksek bir kanaat uyandı. Böylece Pestalozzi’nin gözlem ve zati çalınma ilkesi herkesini ağzında dolaşan harcıâlem bir kelime oldu ve en sonunda da, eğitsel okul, etkinci okul, iş okulu, ileri okul adları icat edildi.”

Yukarıya sıralanan fikir ve olaylardan da anlaşılacağı gibi Pestalozzi’nin eğitim ülküsü gitgide sosyal bir karakter alarak cemiyetin bünyesine kök salmış, sadece yoksul çocukları eğitmek amacım gütmekle kalmamış, bütün köyü, bütün insan tabakalarım ve nihayet bütün insanlığı satan bir ülkü haline gelmiştir. İnsanı bulunduğu çevrenin gerçek şartlarına, yaşama alanının özelliklerine göre iş içinde, zati çalışmalara dayanarak yüksek bir seviyeye çıkarmak, onu iş ve meslek eğitimine, insanlığına kavuşturmak demektir. İnsanı yaratıcı iş yapacak duruma getirmek, en yakınında bulunan eğitim vasıtalarıyla yoğurmak, toplum için eğitmek, zatî eğitimle asilleştirmek, Pestalozzi’nin yarattığı eğitimin özünü teşkil eder. Aynı ilkeler eğitici okulun, etkinci okulun, ileri okulun, iş okulunun da temel taşlarıdır. Bu sebepten Pestalozzi’ye iş okulunun babası sıfatı verilmektedir.

Büyük eğitken Pstalozzi’nin ölümünden sonra Argovi kantonu onun mezarına üzerinde şu sözler yazûı olan bir anıt dikti:

Burada 12 ocak 1746 da Zürich’de doğan, 17 şubat 1827 de Birr’de ölen, Neuhof’da yoksulların kurtarıcısı, Lienhard ve Gertrud adlı kitabında halkın yol göstericisi, Stans’da öksüzlerin babası, Burgdorfda yeni okulun kurucusu, Iferten’de insanlığın eğitkeni olan Hristiyan, insan, vatandaş -Henri Pestalozzi- yatıyor. Hep başkaları için yaşamış, kendisini düşünmemiştir. Adı kutsal olsun!..

1955, Ankara

İsmail Hakkı TONGUÇ

Kaynak: ALFRED RUFER, PESTALOZZİ ve DEVRİM, Dilimize çevirenler : İ- Hakkı Tonguç -Fuat Gündüz Alp, Rauf İnan, Ekin Basımevi 1962, İstanbul, sh:3-17