EXTREME MEASURES/ Uç Noktalar (1996)


Yönetmen: Michael Apted

Ülke: ABD

Tür: Suç | Dram | Gizem

Vizyon Tarihi: 10 Ocak 1997 (Türkiye)

Süre: 118 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Michael Palmer, Tony Gilroy

Müzik: Danny Elfman

Görüntü Yönetmeni: John Bailey

Yapımcı: Chris Brigham, Elizabeth Hurley, Jeanney Kim

Nam-ı Diğer: Body Bunk

Oyuncular: Hugh Grant, Gene Hackman, Sarah Jessica Parker  ,  David Morse, Bill Nunn

Özet

New York Gramercy Hastanesi’nde Doktor Guy Luthan’IN (Hugh Grant) sorumluluğundaki bir hasta esrarengiz bir şekilde ölür ve Luthan bunun nedenini öğrenmek istemektedir. Nitekim, ölüm sonrası detaylarını incelerken, ne cesedi bulabilir, ne de ilgili notları…

Film bittikten sonra bile uzun süre sizi düşündürecek olan, tıp ahlakı konusunda bir ikilem sunan bu esrarengiz gerilimde, Gene Hackman ve Sarah Jessica Parker da diğer başrolleri üsteniyor. Luthan, yanlışlıkla adım attığı tuhaf komployu çözmek konusunda kararlıdır. Ama, uçlara gitmeye cesareti olan tek kişi o değildir.

Filmden

İki yaralı geldi. Biri polis diğeri zanlı.  Müdahale için bir ameliyathane verirlerse doktor nasıl karar vermelidir?

 Zanlı olanın durumu ağırken polisi mi tutmalı?

Doktor:  Evet, biliyorum. Ama öbür adamın durumunun çok daha kötü olduğunu biliyordun.

- İkisi de yaşayacak.

 - Bunu bilmiyordun. Biliyordum.

Sen tıbbi değil ahlaki bir seçim yaptın.
Ahlaki seçim doğru mudur?

Dr. Myrick, gayrı meşru yollardan yaptığı araştırmalarını savunurken dedi ki;

Dr Guy,  68 yaşındayım. Fazla zamanım kalmadı. Üç yılımı bir fareyle mi harcayayım?

 Beş yıl sonra, eğer şanslıysam bir şempanzeyle deney yapabilirim belki. Bundan daha hızlı hareket etmemiz lazım. Tıpta kimsenin hayal etmediğini yapıyorum. Sinir oluşumunun temeli bu. İnsanları öldürüyorsun. İnsanlar her gün ölüyor. Ne uğruna?

 Hiç. Uçak kazası. Tren çarpışması. Bosna. İstediğini seç. Lokantaya dalan biri 15 kişiyi vuruyor. Haberlerde seyrediyoruz. Ne yapıyoruz?

 Sen ne yapıyorsun?

 Kanalı değiştiriyorsun. Bir sonraki hastaya bakıyorsun. Kurtarabileceğini düşündüklerinle ilgileniyorsun. İyi doktorlar gerekeni yapar. Büyük doktorlarınsa doğru olanı yapacak cesaretleri vardır. Babanda bu cesaret vardı. Sende de var. İki hasta var. Biri altın madalyalı bir polis öbürü belediye otobüsüne ateş açan bir manyak. Önce hangisine bakarsın?

 Biliyordun. Biliyordun. Eğer bir kişiyi öldürünce kansere çare bulacağını bilsen yapmaz mıydın?

 Bu cesur bir davranış olmaz mıydı?

 Bir kişi ölecek ve yarın kanser diye bir şey kalmayacak. Felç olduğunu sandığında tekrar yürüyebilmek için ne yapardın?

 “Her şeyi.” Bunu kendin söyledin. Her şeyi. Sen sadece 24 saat o halde kaldın. Helen 12 yıldır yürüyemiyor. Onu iyileştirebilirim. Ve onun gibi herkesi. Kapı açık. Buradan çıkıp gidebilirsin ve her şeye bir son verebilirsin. Ya da yukarı çıkıp tıbbı ebediyen değiştirebiliriz. Karar senin.

Dr. Guy:

Belki de haklısın. Belki yukarıda yatan o adamların hayatlarının fazla bir anlamı yok. Belki de dünya için büyük bir şey yapıyorlar. Belki hepsi birer kahraman. Ama bunu kendileri seçmedi. Onların yerine sen karar verdin. Karını ya da torununu seçmedin. Gönüllü var mı diye araştırmadın. Onları sen kendin seçtin. Ve bunu yapmaya hakkın yok. Çünkü sen bir doktorsun. Ve bir yemin ettin. Ve sen Tanrı değilsin. Söylediğin şeyi yapıp yapamayacağın beni ilgilendirmiyor. Ya da bu gezegendeki bütün hastalıkları iyileştirip iyileştiremeyeceğin. Yukarıdaki o adamları öldürüp onlara işkence ettin. Mesleğinin yüz karasısın. Umarım hayatının geri kalanını hapiste geçirirsin.

—————

Kim ne olursa olsun başkasının özlük hakkında kendi doğrusunu kabul ettirme ve icbar etme hakkı yoktur. Hakikat birdir. Doğruyu  insanlar bulabilir. Hep ben doğruyum ve doğru olmak benim tarafımda demenin sonucu yalnızca kaostur.

İnsan örnek olur. Örneğin doğruluğu ve eğriliği söz götürebilir. Fakat diğer insanlar o örneğin iyi olanına yönelme eğilimini kendi içinde hissedebilir. Çünkü insanın yaratılışında temiz ve doğruluk esastır.

BU HİKMETİ BİLENLERDEN MİSİNİZ?


Vaktiyle valinin biri azlolunmuş, hayli zaman açıkta kalmış. Bir gün uşağı: Efendi, demiş, filân ağaç kovuğunda bir zat oturur herkes gidip onun duasını alır, büyük bir zattır. Haydi, biz de gidelim de senin için duâ isteyelim!

Efendi de uşağın sözünü dinleyerek kalkar ve beraberce o zâta giderler. Elini öpüp hacetlerini söylerler. O zat da:

“Yâ Rabbî, der, ne ka­dar hayır sahipleri ne kadar sâlihler, âşıklar varsa onların yüzü suyu hürmetine bu adama yakında bir memuriyet ihsan et!”

Bu duayı aldıktan sonra Efendi ve uşak evlerine dönerler. Biraz son­ra da bir yaver gelerek filân yere vali tayin olduğunu bildirir. Aradan beş on sene geçtikten sonra vali tekrar azlolunur. Yine uşağın teklifi üzerine ağaç kavuğundaki zâta gidip yeniden duâ isterler. Ama bu defa o zat:

Yâ Rabbî, ne kadar meyhaneci, edepsiz, katil, hırsız kulların var­sa onların yüzü suyu hürmetine bu adama bir memuriyet ver,”

diye duâ eder. Bu türlü bir niyaz beklemeyen valinin hayreti karşısında:

“Merak etme oğlum, tecelli devir devirdir bu da hak, o da hak… Sen işine bak tayin olunursun,”

diye cevap verir. Gerçekten de üç gün sonra tekrar bir tâyin çıkarak adamcağız yeni işine gider.

Bazı kimseler görüyorsun, Hak yolunda oldukları halde birçok maddî mahrumiyetler ve elemler içindedirler. Fakat onların içinde bu­lundukları ateşte ne gülistanlar gizlidir. Allah Teâlâ’dan uzak kalan bir kim­se ise, ne kadar zevk ve safa içinde de olsa yine ateşin içindedir. Çünkü aslı ateştir neticede de yine ateşe munkalip olur.

Fakat bu iki ateş arasında azîm farklar vardır. Biri ateş görünür içi gülistandır. Biri gülistan görünür içi ateştir. Fark bu..

Kaynak: Ken’an Rifâî, Sohbetler, hzl: Sâmiha Ayverdi, İst, 2000 s. 160

THE TAİLOR OF PANAMA/ Panama Terzisi (2001)


Yönetmen: John Boorman

Ülke: ABD, İrlanda

Tür: Dram | Gerilim

Vizyon Tarihi: 30 Kasım 2001 (Türkiye)

Süre: 109 dakika

Dil: İngilizce, İspanyolca

Senaryo: John le Carré, Andrew Davies, John Boorman

Müzik: Shaun Davey

Görüntü Yönetmeni: Philippe Rousselot

Yapımcı: Kevan Barker, John Boorman, John le Carré

Firma: Columbia Pictures Corporation | Merlin Films

Oyuncular:    Pierce Brosnan,    Geoffrey Rush ,   Jamie Lee Curtis, Leonor Varela, Brendan Gleeson

Özet

Soğuk savaş dönemi casus romanlarıyla ünlü olan John Le Carre’ın aynı isimli romanından uyarlanan kara mizah türündeki casusluk filminde Pierce Brosnan Panama’ya sürgüne gönderilen Andy Osnard adlı oldukça etkili bir İngiliz gizli ajanını canlandırmakta. Andy Osnard Panama’ya sürgüne gönderilir ama geri dönmeyi kafasına takan Andy orada boş duracak değildir. Panama’da ağzı iyi laf yapan Harry Pendel isminde ünlü bir terziyi tanımaktadır. Aslında eski bir dolandırıcı olan Harry artık Panama’nın en zenginlerinin terziliğini yapmaktadır. Andy ondan bölgedeki en son dedikoduları öğrenmek istediğinde, Harry eski kimliğinin açığa çıkmaması için kendi kafasında uydurduğu hikayeler ve olayları Andy’e anlatmaya başlar. Ama bir süre sonra Harry’nin hikâyeleri kontrolden çıkar ve ülkenin kaderini etkileyecek olaylar zincirinin başlamasına neden olur.

Filmden Çarpıcı Sahneler

- Elimden bu kadarı geldi Andrew. İşlediğin günahları düşünürsek  Gözlerini kan bürümüştü. Ben seni savundum. “

Terazinin bir kefesinde  “bunca yıllık hizmeti ve parlak zekası, diğer kefesinde  “kumar borçları, açığa çıkan kimliği ve kadınlar.”

Hele o kadınlar. Bu son şansın. Panama.

Fazla göze batmayayım yani.

 - Zaman öldüreyim.

- Pek öyle değil Andrew. Orada çıkarlarımız var: O kanal can damarımız. Yapılacak çok iş var.Ama Tanrı aşkına biraz dikkatli ol bu kez. Orada pislik diz boyu: Para aklama uyuşturucu kaçakçılığı, rüşvet.

Sahi mi?

 Panama’da sadece 200 İngiliz vatandaşı var ama hiç şüphesiz biraz araştırırsan seni hükümet çevrelerine sokacak bir iki kişi bulursun.

Panama Kanalı

İki Amerika arasındaki köprü. Biliyor musunuz, kanal kıtayı ikiye ayırdığından beri  Kuzey ve Güney Amerika arasındaki tek bağ bu köprü. Bir düşünsenize. Dünyanın sekizinci harikası diye anılan Panama Kanalı Amerikalı mühendisler tarafından inşa edilmiş ve 85 yıl boyunca Amerikan ordusunun kontrolünde kalmıştır.

1999′un sonunda, tartışmalı bir şekilde Panama’ya iade edilmesi bu önemli su yolunun geleceği hakkında büyük endişeye yol açtı. Bu arada Panama City’nin bir köşesinde mesleğini icra ediyordu

Bence hepimiz gerçekte olduğumuzdan daha üstün olmayı hayal ediyoruz.

Sarah, şu saçlarının haline bak. “Hangi ölümsüz el ya da göz Biçimlendirdi o ürkütücü semeterini” Hayır, simetrini. Simetri. Nasıl olsa anlamını bilmiyorum.

Ramon:

Bankamıza olan borcunu nasıl kapatacaksın Harry?

 Sen söyle Ramon. Çiftliği satmayı düşünsen iyi olur Harry.

-Satmak mı?

 O bir altın madeni Ramon. Angelo orayı hale yola sokuyor.

O çok iyi bir adam Ramon. Çok çalışkan. Duyduğuma göre su sorunun varmış.

Vardı Ramon. Vardı. Ama o işi hallettim. Şimdi şey gibi akıyor

Sular seller gibi. Evet Ramon. Belki de orayı hiç satın almamalıydın.

Senin tavsiyene uydum Ramon. Doğruya doğru. Banka, önümüzdeki ayın sonuna kadar toplam borç miktarının  büyük kısmının ödenmesini istiyor.Yoksa  mecburen tahsil edeceğiz.

Ne?

 Tamamını mı?

 Elbette ki tamamını.

Sen dostumsun. Bu hiç hoşuma gitmiyor  ama elim kolum bağlı. Ne yapabilirim ki?

Sol paçada mı pay bırakayım, sağda mı?

 Bu aralar çoğu müşterim sol tarafı yeğliyor, siyasi anlamı yok herhalde.

Şeyim ne tarafta hiç belli olmuyor.

Rüzgargülü gibi dönüp duruyor meret.

Adım Andy Osnard. İngiliz Elçiliği’nin yeni elemanıyım, kente ısınmaya çalışıyorum. Aramızda kalsın, ben İngiliz Gizli Servisi’nin Panama’daki adamıyım. Karanlık ve yalnız yapılan bir iş. Tıpkı oral seks gibi, ama birinin bunu yapması lazım Harry. Küçük bir casus ağı oluşturuyorum. Kanalla ilgili bilgi edineceğiz.

Bunun benimle ne alakası var Bay Osnard?

 Ben topluma olan borcumu ödedim, ne hakla dükkânıma gelip geçmişimi başıma kakıyorsunuz?

 Korkma. Başına talih kuşu kondu. Pekala. Ne istiyorsunuz?

 Hafızanı. O keskin terzi gözlerini. Terziler böyle olmaz mı?

 Bir sürü şey bilirsiniz farkında bile değilsinizdir. Hem ücret de dolgun olacak.

Defol buradan. Hemen. Dışarı.

Enayilik etme Harry. Biz birbirimiz için yaratılmışız. Senin borcun var, benim de param. Vatanseverliğin nerede kaldı?

Hapiste ameliyatla aldırdım, hem de narkoz olmadan.

Burada 5000 dolar var. Dikeceğin elbiselerin karşılığı olarak. Buna “eğlence masrafları” da diyebilirsin, ne istersen de. Dost olalım istiyorum Harry. Haydi al. Tek yapman gereken bana etrafı gezdirmek. – Seçim şansım var mı?

 - Bu işi böyle görme. Bu bir oyun. Çok eğleneceğiz.

Aslen buranın önde gelen 30 ailesi, avukatları ve bankacıları. Bir de terzileri herhalde. Amerikalılar Noriega’yı düşürdüğünde  “Harry” dedim kendi kendime, “Ali Baba’yı yakaladılar, ama 40 haramiyi bıraktılar”.

- İşte onlar bunlar.

- Biraz aydınlat beni. Panama’da hiç kimse itibarını kaybetmez. Kat yerleri düzelsin diye birkaç aylığına gardıroba asarlar. Tekrar üstlerine giydiklerinde yeni alınmış gibidir.

Panama’ya hoşgeldin. Kahramanların olmadığı bir Casablanca.

Sen bir altın madenisin Harry. Harry!

Mickie. Mickie, galiba biraz kafayı bulmuşsun. Gel otur lütfen. “Bir erkek ayaklarının üstünde dimdik durmalı!” “De pie o muerto.”

Bunu hatırlayan var mı?

 “Nunca de rodillas.” Devamı da böyle, değil mi?

 “Asla dizlerimizin üstünde değil”, evet! Ya da kıçımızın üstünde.

Sen de kimsin dostum?

 - Mickie, seni Andy Osnard’la tanıştırayım.

- İngiliz Elçiliği’nden. Mickie gerçek bir kahramandır Andy.

O malum adama karşı gelecek kadar cesareti olan birkaç kişiden biridir.

Lütfen otur Mickie.

Herkes bize bakıyor. O salaklar umurumda değil. Bunlar o salak Noriega’yı başımızda tutan salaklar. Ne yapardım biliyor musunuz Bay Andy?
 Panama cumhurbaşkanı olsam ne yapardım biliyor musunuz?
 Bu salondaki bütün salakları öldürürdüm. Hepimizi. Şu halimize bakın! Tanrı bize bu cenneti bahşetmiş. Ama biz ne yapıyoruz?
 Birbirimizi satıyoruz. Ülkemizi satıyoruz. Her şeyi satıyoruz.

Harry, onu biraz dışarı çıkarsana. Şu insanlara bak! Siz ruhunuzu satmışsınız, farkında bile değilsiniz. Aptallar! Daha fazla sorun çıkarırsan, sana bir daha elbise dikmem. Haydi gel. Seni eve götüreyim. Kusura bakma, o eski bir dostumdur.

. Ne oluyor Mickie?

 Haydi Mickie. Sen iyi bir adamsın Harry. Panama City’de ikimizden başka iyi adam kalmadı.

- Hepsi bu kadar.

 Bir tek sen ve ben.

Onun hikayesi nedir?

 Mickie’nin mi?

 O benim ilk müşterimdi. Panama’nın en yakışıklı erkeğiydi. Tanrı gibiydi. Noriega, sesini kesmek için onu hapse atana kadar.

Ama bu pek işe yaramamış galiba.

Mickie Abraxas ilk bakışta göründüğü gibi değildir Andy.

Eminim değildir. İçi geçmiş ihtiyar bir ayyaşın geçmiş başarıları  üstlerimi ilgilendirmez. Onlar ciddi şeylerle ilgilenir. Bugünkü adamlarla. Yarınkilerle, geçmiştekilerle değil. Biz yeniklerin sığınacağı bir hayır kurumu değiliz.

Umarım seni seçmekle hata etmemişimdir.

Mickie Abraxas’ı hafife alma. Ne yani?

 Hala iş başında olduğunu söylesem?

 Ne işi?

 Hala o işin içinde. Sessiz Direniş. Sessiz Direniş mi?
 Sıradan, namuslu insanlarla bağını hiç koparmadı. Mağdurlarla. Rüşvetten, açgözlülükten yılan insanlarla. Fakirler şunlara ne der biliyor musun?
 Kokain Kuleleri. 85 bankamıza da para ağartıcıları derler.
- Onu satın alabilir miyiz?

 - Mickie’yi mi?

 Asla. Ama davasına katkıda bulunmana izin verebilir.

Madrid’de alelacele görevden alınan Osnard olmasın sakın?

 Dışişleri bakanının karısıyla yatmıştı.

 Karısı değil, metresiydi. İngiltere uğruna yapmayacağım şeyler de var.

Resminiz gazetelerde çıktı, değil mi?

 İşte bu yüzden Panama’ya sürüldüm.

Sizin suçunuz neydi? Bu sadece bir sürgün mü, yoksa burada bir amacınız var mı?

 Var tabii. Bizimkiler, dünyanın en büyük ticari su yolunun  yanlış ellere düşmeyeceğinden emin olmak istiyor. Zaten şimdi de yanlış ellerde.

Kusura bakmayın, küstahlık etmek istemem  ama elçiliğimizin düzenli olarak ilettiği bilgilerden  farklı bir şey öğreneceğiniz su götürür.

Sessiz Direnişi biliyor musunuz?

 Buyurun bakalım. Hızlı çalışıyorsunuz. Zahmete değecek bir şey görünce peşine düşerim.

 Acaba elçiliğimiz ne zaman edindiğiniz bilgilerden haberdar olacak?

 Patronum, onayı olmadan kimseye bilgi vermememi istedi.

Ama bu benim açımdan pek sorun değil.

Mesela bu odadaki dört kişi desek?

Noriega, sözde Şeref Taburlarını oluşturdu. Görevleri, Noriega’yı azıcık eleştirmeye yeltenenlerin şerefini iki paralık etmekti. Bu canavarı, Dr. Frankenstein George Bush  CIA’nın başındayken yarattı. Sonra Noriega’nın  uyuşturucu şebekesi ve vahşeti CIA’ya bile fazla gelmeye başlayınca  artık başkan olan George Bush bu sefer onu devirmeye karar verdi.

İşlerini sağlama almak için de  eski şehrin büyük kısmını bombaladılar. Ne acıdır ki o bölgede Noriega karşıtı asiler vardı. Noriega’nın zulmünden geriye kalan bir avuç adam. Yani ne sessiz ne de sesli, direniş falan kalmadı. Hepsi yandı  dağıldı  kaçtı.

 Ya da küllerinden doğdular.

Mickie. Gelsene. Geçen gece için özür dilerim. Çok zor günler geçiriyorum. Para meselesi, değil mi Mickie?

 Belki bir yardımım dokunur. Senin mi?

 Senin borcun benimkinden fazla. Değil mi çiftçi efendi?

 Hani şu eski günlerdeki  direnişçilerle, öğrencilerle görüşüyor musun hala?
 Hayır, hepsi avukat, bankacı oldu şimdi. Haberin yok mu?

 Artık bu ülkede demokrasi var.

Hala mücadele edecek çok şey var Mickie. Hiç içimden gelmiyor. Bir polis gördüm mü elim ayağım boşanıyor. Tabii sarhoş değilsem, o zaman onu dövmek istiyorum. Böyle işte.

Ya Marta’nın arkadaşları?

 Onlar seni severdi. Sana saygı duyarlardı. Benden umudu kes Harry. Bende iş yok artık.

Ne kadar borcun var Mickie?

 Kumarhaneye mi?

 Sana mı?

 Hepsi, tamamı. Haydi söyle. 20.000 dolardan aşağı değil. O parayı senin için bulurum Mickie. Hem sana yeni bir elbise dikeceğim. İpekli moher kumaştan balıksırtı bir takım. Tamam mı?

 Tamam.

Günaydın Sinyor Pendel. Sinyor Pendel mi?

 Ben ne yaptım ki Marta?

 Hiç. Sorun da bu ya. Şu hesaplara bir bak. Dostun Rafi Domingo iki aydır borcunu ödemiyor. Süreyi bir ay daha uzat.

O iyi bir müşteridir.

Pis herifin teki. Servetini Noriega sayesinde kazandı. Ondan faizini de isteyeceğim.

- Bunu yapamazsın.

- Yaparım. Çok yumuşaksın, para istersen seni sevmezler diye korkuyorsun. Bu adettendir. Beyefendiler, terzilerinin parasını geç öder hep.

Beyefendiler mi?

 Kimmiş onlar?

 Senin Bay Osnard’ın beyefendi olmadığı kesin.

 - Ne istiyormuş?

 - Bir takım elbise.

Karşında ben varım Harry.

Bilgi istiyor. Ona kibar davran. Somurtmak yok. Söz mü?

 - Kötü bir adam o. – Kim demiş?

 Gözlerinden belli.

 Onunla sadece sohbet ediyoruz. Bana öyle bakma Marta. Ben basit bir terziyim.

Hayır Harry, basit bir terzi değil, bir hayalcisin. İşte bu yüzden sana göz kulak olmam lazım.

Marta namuslu kızdır. Çok kötü şeyler yaşadı. Sahi mi?

 Mesela?

 Buyurun. Noriega’nın zamanında. Hepimiz sus pus olmuş otururken o mücadele etti. Bu yüzden yüzünü mahvettiler. Kutsal davasına bağlı mı hala?

 O ilkelerine sadıktır. Marta öyledir. – O halde onlardan biri. – Kimlerden?

 Sessiz Direnişten. Elbette. – Harry, dur. – Duramam. Görevi ne?

 Eylem sorumlusu mu?

 - Baş casus mu?

 - Daha fazlası.

- Çok daha fazlası.

 Ne kadar fazla?

 Beni çok sıkıştırıyorsun Andy. Hayatım  sen sıkışmak nedir bilmiyorsun daha.

Çiftliğini düşün. Marta onların Jeanne d’Arc’ı. Ruhani önderleri.

Çok abarttın Harry.

Onu satın alabilir miyim?

 Ona vereceğin para, son kuruşuna kadar  dava için harcanacaktır.

Bedeli ne?

 Sessiz Direnişin kalbi ve ruhunun mu?

 Marta’nın. Örgütü toparlamak için Mickie’ye 20.000 lazım. Marta’nın da o kadar alması gerek.

- Sanırım bunu ayarlayabiliriz.

- Teşekkürler Bay Osnard.

 Senin şu Sessiz Direnişi duyunca Londra zevkten dört köşe oldu.

- Bu arada çiftlik ne durumda?

 - Hiç sorma. Komşun kim biliyor musun?

 Hani şu suyunu kesen adam. O bir şahıs değil, yabancı bir toprak sahibi. Miami’de bir şirket.

Aşağılık herifler.

Parası hangi bankada biliyor musun?  Dostun Ramon’unkinde. Açık konuşmak gerekirse, o adam dostun Ramon’un ta kendisi. Yani Ramon arazinin üçte ikisine sahip.

Üçte biri de Bay X’e ait. Bay X kim biliyor musun?

 Hayır, Bay X kim bilmiyorum.

Hani şu çiftlikteki kahya dostun vardı ya. Angelo muydu adı?

 Hayır!

 Diyetine ne oldu anne?

 İnkar ediyorum.

- İnkar ne demek?

 - Amerika’da eski bir uygarlık.

- Bravo. – Sağol.

- Haydi okula.

 - Anne. Okulda bir kız dedi ki, çalışan anneler  çocukları için suçluluk duyarmış. Sen niye duymuyorsun?

 Belki de baban, çok iyi bir anne olduğu içindir.

Ekselansları. Hoşgeldiniz. Okuduğuma göre, bir haftada beş başkent gezmişsiniz. Yedi günde Paris’ten Tokyo’ya. Dünya çapında devlet adamları arasında bu bir rekor olsa gerek.

Artık Panama’nın yerini öğrenmişlerdir, değil mi?
 Artık bizi harita üzerinde ortasından bir kanal geçen  küçük bir solucan gibi görmezler, değil mi?

Bana içini döküyor. Böyle durumlarda terziler de rahip gibidir. Benim için prova odası günah çıkarma hücresi kadar kutsaldır.

Londra’daki meslektaşlarımın kafası karışmış biraz. Galiba Washington’la konuştular. Madem kanal gizlice satılacak, nasıl oldu da bizim kulağımıza gelmedi bu?

 Onların da bu soruyu sorduklarından eminim, bir diplomat olarak

- İtibarın sarsılacak Nigel. – Ya Amerikalılar?

 Adamlar istihbarata milyarlarca dolar yatırıyor. Nasıl haberleri olmaz?

 Belki haberleri vardır da bize söylemiyorlardır.

Çünkü pek çok meselede olduğu gibi Harry’ciğim, istihbarat konusunda da  Şen İngilterenin kıçından, Amerikalılar hiç ayrılmaz. Buna “Özel İlişki” diyorlar.

Başka çare yok, ona gerçeği söylemek zorundayım. Gerçeği öğrenmeyi hak ediyor. Oğlum Harry, kaç kere söyledim sana  gerçeği söyleyen bir adam er ya da geç açık verir. Samimi olmayı dene, bu bir erdemdir. Ama gerçekler, başa beladır.

 

Kendi evimde hırsızım. Ama niyetin iyi. Kalbinde kötülük yok. Her şey ailen için.Benim için de neler yaptın. Bu doğru. Sen benim canımsın Harry. Ağzını kapalı tut yeter, ben hep yanında olacağım.

LEYDİ JANE DIGBY-FORTESCUE
Hizmetkarlarının sevgilisiydi – 1860-1921

Not: Harry bu mezar taşını rastgelemi seçti acaba, hayır. Bu isme benzer diğer bir şahsın hayatı size fikirler verebilir.

Jane Elizabeth Digby, Lady Ellenborough (3 Nisan 1807 – 11 Ağustos 1881) on yıl ve iki kıtayı kapsayan, romantik bir macera skandal hayat yaşamış bir İngiliz aristokratı. O Bavyera Kralı Ludwig I, oğlu Yunanistan kralı Otto, devlet adamı Felix Schwarzenberg, ve bir Arnavut çete genel (Bulgar Hacı Christo) olmak üzere dört kocası ve pek sevgilileri oldu. O 20 yaş küçük olan Arap Şeyh Medjuel el Mezrab ile evlendi  eşi gibi Suriye- Şam’da öldü.

 [http://en.wikipedia.org/wiki/Jane_Digby]

Gazeteci Hymie:

Harry, Haber kokusu alıyorum.

-Haber falan yok.

-Bir haber uydurayım mı?

 Uydurma. Eşim Louisa senin dedikodu sütununu okuyor. Borçlandığımı bilsin istemem.

-Bana karşı dürüst ol. Muhtemelen sütunumda yazmam. Ben böyleyimdir. Ne kadar çok şey bilirsem, o kadar azını yazarım. Ne işler çevirdiğini öğrenirim, biliyorsun  değil mi?

, Sessiz Direniş. Kesin bir işaret bekliyorum. Doğrudan eyleme geçecekler mi?

 Doğrudan eylemden kasıt ne?

 Terörizm tabii ki. Proleterlerin bilincini yükseltmek. Bankalara bomba koymak, bir iki milyoner vurmak. Hiç sanmam. Mickie de Marta da öyle şeyler yapmaz. Ne yapıyorlar?

 Silah alıyorlar mı?

 Kimden?

 Nerede?

 Ne zaman?

 Nasıl?

 Silahlarla ne yapacaklar?

 Bu sefer beyaz gömlekler içinde salınıp  işkence görmekle yetinmezler herhalde!

Biliyor musun, sana gerçeği söylemedim. Seni oyalıyordum. Ama Mickie’nin emriydi bu. Yüklü bir silah teslimatı bekliyor. Ama parayı başka birilerinden bulmayı düşünüyor. Öyle mi?

 Kimmiş bakalım o birileri?

 Söylemedi. Tabii. Söyler mi hiç?

 Ne kadar?

 Çok para Andy. “Harry,” dedi bana, “seninkiler çok az para veriyor. “Bu iş onları aşar.” Bu ilginç bir gelişme Harry. Bana yuvarlak bir rakam söyle. On. Tam 10 milyon dolar lazım. 10 milyon dolar mı?

 Evet. 10 milyon dolar. Evet.

. Prestijimiz söz konusu, anlıyor musun?

 Bak Andrew. Bunca yolu sırf gözlerinin içine bakarak sana şunu sormak için geldim. Bu hikayenin temeli var mı?

 Bilgilerimiz sağlam mı?

 Evet. Ne kadar istiyorlar?

 15 milyon dolar. 15 milyon ha. Bu parayı bulursam, ayaklanmayı garantiler misin?

 Kesinlikle.

Onların peşine düş Andrew. Kışkırt. Demir tavında. Dövme zamanı.

Bütün ülke lağım çukurunun dibini boylayacak. Kimsenin umurunda değil! Birilerinin sorumluluk üstlenmesi lazım. Birilerinin kalkıp “Buradayım. Bu benim sorumluluğum” demesi lazım. Mükemmeliyetçilik ve eski moda bir tutarlılık. Bunu beğenmiyorsanız, yokuş aşağı gidin bakalım. Size bir şey söyleyeyim. Yokuş aşağı gittiniz mi bir daha geri dönemezsiniz. Yokuş aşağı gittiniz mi iş bitmiştir. Nokta. Hem sadece Panama’yı kastetmiyorum ben. Bütün insanlığı kastediyorum.

Teddy, Mickie’yi görmeye gelmiş. Yanında iki kabadayı varmış. İçişleri Bakanlığından olduklarını söylemişler. Teddy mi?

 Tabii ki Teddy. En beterleri odur. Zengin aileler ona para yedirir. Arkadaşlarını ispiyonlamak için para alır. Sağda solda bizi sormuşlar. Bana da geldiler. Teddy, sisteme karşı siyasi bir hareketin içinde olduğumuzu düşünüyor. Eski günlerdeki gibi. Marta’yla senin mi?

 Mickie’yle senin. Bunu da nereden çıkarmışlar?

 Nedenini sen biliyorsundur belki Harry.

Buna bir daha katlanamam. Bir daha hapse giremem. İnsanı orada eziyorlar. Hayatın içinde insan cesur oluyor. Ama içeri girince o da bitiyor. Benim cesaretim tükendi. Hislerini anlıyorum. Ben de hapse girmiştim, bilirim.

Demek sana da geldiler. İri yarı bir Çinli. Eskiden onu döven adam. Sana ne yaptılar?

 Hiç. Bilgi istediler. Eğer konuşmazsam  yüzümün öteki yanının da aynı olacağını söylediler. Ne bilgisi?

 İkiniz hakkında. Ne sıklıkta buluşup neler konuştuğunuz hakkında. İkiniz de kent dışına çıkacaksınız.

Önderleri Michelangelo Abraxas diye biri. Çoğunuz biliyorsunuzdur, General Manuel Noriega’ya karşı  halk hareketinin Gizemli Pimpernel’iydi bu adam. Abraxas ahlakıyla kendini kanıtlamış, gizli savaş tekniklerinde usta biri. Kumanda zincirinde ikinci kişi, ama emin olun ustalık ve kararlılıkta ona denktir  kod adı Marta olan biri. Noriega karşıtı direnişin eski tüfeklerinden biri daha. Kimliğini saklamak amacıyla muhasebeci olarak çalışıyor. Panama’daki baş casusumuz gözüpek Buchan’ın yanında. Evet ama Elliot, ismi üstünde, Sessiz Direniş,  telsiz mesajı göndermezler tabii. Yarısının evinde telefonu bile yok. Bu yüzden kendilerine “sessiz” diyorlar ya.

Onlar bir grup eylemci, elçilik değil. Balıkçılar  küçük çiftçiler, köylüler, baldırı çıplaklar, züğürt öğrenciler  ahırımıza bile sokmayacağımız insanlar.

Öyleyse neden onları destekleyelim Henry?

 Çünkü biz desteklemezsek, başkaları destekler.Çünkü Sessiz Direniş, yeni binyılda yeni Panama olacak. Bu adamlarla başında iyi bir ilişki kurmak  kanalı kurtarmanın en hoş, en ucuz yolu olur. Bu Abraxas’tan başkan olur mu dersin?

 Scotty. Abraxas dünya çapında biri. Mert  temiz, namuslu. Bir milletin kaderini tayin ederken lazım olan bir adam. Ama Abraxas tek başına başaramaz. Bizim desteğimize ihtiyacı var. Amerikan ordusu arkasında olursa  Sinyor Abraxas ve örgütü, hükümete karşı silahlı saldırı başlatacak.Radyo istasyonlarını ve Kanal İdari Bürosu’nu işgal edecekler. Ama silah, teçhizat ve tıbbi malzemeler için bir avans ödemek lazım. Ne kadar?

 Sizlerin bahşiş olarak bıraktığınız miktarda bir para Elliot. Ne kadar?

 20 milyon dolar. Elliot, bir şey söyleyebilir miyim lütfen?

 Ben aslında acemi sayılırım. Siyasetin içini dışını pek bilmem, ama şu kadarını biliyorum. Ben Panama’daki son Amerikalı komutandım. Ve adamlarımızı oradan çıkarmakla sorumluydum. Meslek hayatımdaki tek gerileme. İçime oturdu. Bayrağımızda bir yıldız eksik beyler. Bana öyle geliyor ki şimdi Tanrı bize ikinci bir şans verdi.

Bir aksilik oldu efendim. Mickie Abraxas. Başına bir kurşun yemiş. İntihar. Aksilik mi?

 Bilakis. Muhtemelen gözaltındayken kendini öldürdüğünü iddia edeceklerdir. Bu tür rejimlerde işlenen cinayetler genelde böyle örtbas edilir. Kimse bunu yutmaz. Hayır. Demokratik İsyan Hareketinin önderi öldürüldü. Evet. Bence aradığımız dayanağı bulduk Andy. Amerikalı kuzenlere haber vereyim. Söylesene Andrew, Buchan İki sorununu halledebildin mi bari?

 O kadın bayağı kaygılı göründü gözüme. Duygularına hakim olmanın önemini altında çalışanlara anlatmalısın. Andrew  Beyler! Bu çok önemli! Kimse yok mu?

 Büyükelçiyle görüşmem gerek. Ben İngilizim. Bu son derece önemli bir mesele. Mickie Abraxas üç saat önce ölmüş. Hükümetin ölüm timi tarafından öldürülmüş. Başkanı durumdan haberdar ettim. Saldırmamız için tam yetki verdi. Anlaşmaya göre, kanal tehdit altındaysa, bu hakka sahibiz.Düz Ok Harekatı sizindir general. En çabuk ne zaman harekete geçebilirsiniz?

 - Bana dört saat verin efendim. – O kadar çabuk mu?

 Acil harekat birimlerim sürekli alarmda efendim. Uçak gemisi Alaska, Panama sahili açıklarında. Sekiz F22 uçağı alarmda. On iki kruvazör. Bir donanma müfrezesi.

Hepsi uydurma başkanım. Bir sürü yalan, tam bir maskaralık. Kanal güvende. Emin ellerde. Tehdit altında değil. Askerleri durdurun. Durdurun onları. Mesele çözüldü sayılır.

Görev iptal edildi. Üsse dönün

Neden?

 Bilmiyorum. Bunun bir oyun olduğunu düşündüm. Arkamdan iş çevirdin. Cumhurbaşkanı ve Delgado hakkında onca yalan.

Evet ya, yalanlar.

O yalanlar için gerçekten özür dilerim. Louisa. Ben hiç Savile Row’da çalışmadım, biliyor musun?

 Pratikte hayır. Terziliği hapiste öğrendim.Düze çıksın diye Benny amcanın dükkanını yakmıştım. Sonra cezamı çekince  Benny amca sigorta parasından payımı verdi  ve başım belaya girmesin diye beni buraya yolladı. Ben de onu Arthur Braithwaite yaptım. Görüyorsun ya, insan hapiste yalan söylüyorLou. Sevginin yerine geçiyor bu. Bir şeyi olması gerektiği gibi anlatıyorsun çünkü o haliyle gerçekte olduğundan daha iyi. Anlatabiliyor muyum?

 Neden bunu bana ta başından söylemedin?

**************************

QUEİMADA, BURN, THE MERCENARY İSYAN (1969) Film

 

Yönetmeni: Gillo Pontecorvo

 Türü: Aksiyon, Dram, Tarihi

 Yapım Yılı: 1969

 Ülke: İtalyan, Portekiz

 Yayınlanan Tarih: 21 Aralık 1969

 Senaryo yazarı: Franco Solinas, Giorgio Arlorio, Gillo Pontecorvo

Oyuncuları: Marlon Brando, Evaristo Márquez, Norman Hill , Thomas Lyons, Renato Salvatori, Valeria Ferran Wanani, Giampiero Albertini, Carlo Palmucci, Dana Ghia, Joseph P. Persaud, Álvaro Medrano, Alejandro Obregón, Enrico Cesaretti, Cicely Browne, Maurice Rodriguez

Özet:

İsyan, 1969 İtalya – Fransa ortak yapımı politik dramatik filmdir. Özgün adı Queimada olan film ABD’de Burn! adıyla gösterime girmişti. Türkiye’de ise ilk kez Ekim 1971′de ve Ocak 1974′te sinemalarda gösterilen filmin bir diğer Türkçe adı da Kanlı Ada’ydı.

Gillo Pontecorvo’nun yönettiği filmin başrolünde Marlon Brando oynamıştır. Film Haiti tarihinden esinlenmiştir.Ana kahraman ünlü Amerikalı haydut William Walker’dır.

Filmin Konusu

Sir William Walker (Marlon Brando) adında bir İngiliz ajanı hayali bir Portekiz sömürgesi olan Queimada isimli adaya ajan provokatör olarak gönderilir. Amacı siyah köleleri örgütleyip Portekiz yönetimine karşı ayaklandırmaktır. Ada çok önemli bir şeker kamışı üreticisi olduğu için İngiltere adada ekonomik olarak hakim olmak istemektedir.

Plana göre Portekiz yönetimi devrilecek ve yerine İngiltere’ye bağlı ve sözde egemen bir melez çiftlik sahibi sınıf iktidara gelecektir. Bu planı uygulamak için William Walker siyah köleleri, köleliğe karşı ve özgürlük için savaşmaya ikna eder.İsyanın başı José Dolores (Evaristo Márquez) isimli bir köle olur.

Ayaklanma sırasında zengin sınıfa mensup olanlar Portekiz valisini öldürerek yönetime halk adına el koyarlar. Portekiz yönetiminin devrilmesinden sonra İngilizler kukla bir hükümet kurarlar, bu sırada Dolores ve ordusu gittikçe düzen dışına kayar.

Kölelik resmen kaldırılmıştır ancak yeni gelen mülkiyet sistemine göre artık teorik olarak özgür olan köleler çok daha kötü koşullarda şeker kamışı tarlalarında çalışmak zorunda bırakılır.

Devrimden sonra William Walker adayı terk eder. Adaya yıllar sonra tekrar geri döndüğünde görevi tekrar silaha sarılmış olan Jose Dolores ve ona bağlı siyahlardan oluşan ordusunu yok etmektir. Onun özgürlük fikirlerini takip eden Dolores ve isyancı ordusu adadaki İngiliz kukla yönetimine karşı silahlı ayaklanma başlatmıştır.

Walker artık İngiliz hükümeti için değil “İngiliz Kraliyet Şeker Şirketi” için çalışmaktadır. Şirketin silahlı ordusu vardır ve doğrudan ada siyasetine müdahale etmektedir, hatta eski kukla cumhurbaşkanının idamına karar verip uygulamıştır. İsyancılarla savaşmak için İngiltere Ordusu adaya asker çıkartır. Saldırı planları isyancıların saklandıkları yoğun ormanlık araziyi tamamen yakarak onları ortaya çıkartmaktır. Bu strateji işe yarar ama sonuçta İngiltere’nin başta bu adayla ilgilenme sebebi olan şekerkamışı tarımına büyük zarar verilmiş olur. Sonunda isyancı ordu yenilir ve Dolores yakalanarak idam edilir, ancak bu bile isyanı durdurmayacaktır. Filmin sonunda William bir isyancı tarafından öldürülecek ve Dolores’in intikamı alınmış olacaktır.

Filmin Analizi

Film aslında Haiti Devrimi ve bu devrimin lideri Toussaint L’Ouverture ile ilgilidir.Aynı zamanda filmin çekildiği yıllarda sürmekte olan Vietnam Savaşına da göndermeler yapılır. Günümüz siyaset arenasıyla bir önemli benzerlik ise devrimden sonra başa gelen zengin çiftlik sahiplerinin kukla cumhurbaşkanı Sanchez’dir. İktidarı aldıktan sonra İngilizlerin faaliyetlerini eleştiren ve isyancılarla yeterince sert mücadele etmediği için eleştirilen Sanchez, İngilizler ve ordu tarafından darbeyle koltuğundan indirilerek idam edilir. Sonu Güney Vietnam Devlet Başkanı Ngo Dinh Diem’inkine çok benzemektedir. Diem de benzer gerekçelerle CIA ve Güney Vietnam Ordusu tarafından 1963 yılında devrilmiştir. William Walker gerçekte yaşamış olan Amerikalı bir korsandır ve 1850’li yıllarda kendi ordusuyla Nikaragua’yı işgal etmiştir. Başa gelen Walker yönetimi demiryolu karteli Cornelius Vanderbilt’in işlerini tehdit edince devrilmiştir. Marlon Brando bu filmle ilgilendiği dönemde Butch Cassidy rolü için teklif almış ama teklifi geri çevirmiştir.

Eleştiriler

Esas esere göre ada İspanyol sömürgesidir ama Francisco Franco yönetimindeki İspanyol yönetimi filmin yapımcılarına baskı yaparak senaryoyu değiştirtmiş ve ada Portekiz sömürgesi olmuştur. Ancak filmdeki yer isimleri İspanyolcadır. Gerçekte Portekiz ve İngiltere hep müttefik olagelmiştir ve İngiltere’nin Portekiz denetimindeki bir adada hükümet darbesi yapmak istemesi alışıldık bir durum değildir.

Filmin Brando İçin Önemi

Brando ile birlikte başrolü paylaşan Evaristo Márquez, oyuncu değildir ve gerçek hayatta da bir şeker kamışı işçisidir. Rolü aslında Sidney Poitier’in oynaması planlanmış ama yönetmen Pontecorvo bu rolün oyuncu olmayan gerçek bir işçi tarafından oynanmasında ısrar etmiştir. Larry King ile yaptığı bir röportajda Brando çalıştığı filmler arasında en beğendiğinin Burn! olduğunu söylemiştir.

Filmden önemli diyaloglar:

José Dolores:

 Üzgünüm, arkadaşlar; ama Portekizliler geliyor. Burada olduğu için üzgünüm, ama askerlerin bizi yakalamalarına izin veremeyiz. Sizce de öyle değil mi? Belki çoğunuz gitse iyi olur. Dağlara. Yaşlıları saklasanız iyi olur kadınları ve bebekleri. Ama eğer içinizde yaşlı olmayan kadın olmayan varsa     ve gerçekten erkek iseler     hayatında en az bir kez     Portekizli efendisini öldürmeyi   düşünmüş olan     işte şimdi harekete geçme zamanıdır. Portekizliler öldürülebilir. Size kanıtlayacağım.

**

Katliam yaptık,

Altını neden çaldık? Söylediğin gibi, zengin ve özgür olmak için. şimdi? ya bundan sonra?

**

Walker:

Eğer sana söyleseydim José, bir ihtilal başlatmanı beni anlamazdın. Bir banka soymak? Evet, bu mümkündü. Önce, kendini korumak için öldürmeyi öğrendin. Ve sonra diğerlerini korumak için öldürmek zorunda kaldın.

- Ve arkası kendiliğinden geldi.

- Ya sen? Sen ne elde ettin?

Hiçbir şey. İngiliz Donanması’ndan maaş Oldukça mütevazı bir maaş.

- Ya sen? Sen ne elde ettin?

- Hiç birşey. Ben sadece mutlu bir adamım.

İyi  bende, senin kadar, ya da enazından.

- Ya İngiltere, onun payı ne bunda?

- Portekiz İngiltere’nin düşmanıdır ve İngiliz gemileri Queimada Limanı’nda olmasalardı Portekizliler şimdiden geri gelmiş olurlardı.

- Ya kaç İngiliz gemisi var?

- Çok hırslı olma José.

**

José Dolores:

 Ramón, beyazları dışarı çıkar! Hepsini!

Walker:

Adanı kim yönetecek José?

Sanayini kim çalıştıracak?

Ticaretini kim yapacak?

Hastaları kim tedavi edecek? Kim okullarında öğretim verecek?

Yoksa şu adam mı?

Şu adam mı? Yoksa öbürü mü?

Uygarlık basit bir şey değildir José. Bir gecede sırlarını öğrenemezsin. Bugün uygarlık beyaz adama ait   ve onu kullanmayı öğrenmelisin.. O olmadan, ileri gidemezsin.

José Dolores:

- Ama nereye gitmek İngiliz? Sen de uzaklaşsan iyi olur.

**

José :

Beyazlara benim gideceğimi söyleyebilirsin. Adamlarımın silahlarını bırakacaklarını söyle. Plantasyonlara dönecekler. İngiltere sevinecek İngiliz.

Walker:

Sadece İngiltere değil José. O kadar tehlikeli mi oldum?

Evet. Kendi halkın için bile José. Çünkü tarihte mucizeler yoktur, sadece doğru zamanlar ve ahenk vardır. herşeyin bir mantığı var. Eğer zorlarsan, sonunda rotanı kaybedip akıntıya kapılırsın ve yeniden başlaman gerekir Kendi kararımı vermişken, niye beni ikna etmeye çalışıyorsun?

Ama beyaz arkadaşlarına söyleyebilirsin.

- Onlar arkadaşlarım değil José.

- Pekâlâ, fark etmez. Onlara söyle, “Dikkatli olun”. Çok dikkatli. Şeker satmayı bilebilirler; ama kamışı kesen biziz!

Çantanız sinyor?

- Bir general çanta taşımaz. – Ama bir dostu için taşır. Pekâlâ José. , herkese bir çanta. José, ne yapacaksın?

Ya sen? Çin Hindi diye bir yer duyduğunu sanmıyorum. İşte, beni oraya yolluyorlar.

**

Walker:

Şimdi, bilgilerinize göre, José Dolores’in 100′den az adamı var, az silahı, çok az cephanesi; teçhizatı hiç yok. Ama sizin yüzlerce askeriniz ve modern silahlar ve ekipmanınız var. Ama yine de altı yıldır, onu yenemediniz. Neden? Çünkü üsleri burada. Sierra Madre’de. Ve Sierra Madre’de, yaşama imkânı yok. Ağaç yok, ot yok ve hayvan olarak sadece engerekler ve akrepler var. Bunca yüzyılda, insan bu kadar yükseğe hiç ulaşamadı. Ama yine de, son altı yılda gerillalar karargâhlarını buraya kurdular. Görüyorsunuz, orada, bu dağların zirvelerinde bir avuç küçük köy var. Şimdi, bunlar yoksul insanlar insanlık dışı yaşam standartlarında ve onların da kaybedecek hiç bir şeyi yok. Gerillalar onların tek umutları. Bir, iki ve üç köy. Şimdi bu köylüler gerillaların ayakta kalmasını sağlayan köklerdir. Ve bu kökler kesilmeliler.

**

Başkan Sanchez :

Bu savaşı José Dolores istedi. Ama hükümet size söz veriyor yakında bu savaş bitecek. Barış gelecek. Ve düzen yeniden kurulacak. o zaman geri dönebileceksiniz; evlerinize ve işlerinize. Biraz daha inancınızı koruyun. Acılarınızı hafifletmek için elimizden gelen her şeyi yapacağız. Size yalvarıyorum yurttaşlarım, beni dinleyin. Bana inanın. Bize güvenin.

Ve şimdi, size ekmek dağıtılacak. Bizzat Başkan Sanchez tarafından size gönderildi.

**

Başkan Sanchez :

Eğer Kraliyet Şeker olmasaydı bir José Dolores olur muydu?

**

Queimada yurttaşları, özel askerî mahkeme, eski Başkan Sanchez’i vatana ihanetten suçlu buldu. Yurttaşlar, yeni hükümete bağlılığınızı belirtmeniz görevinizdir;    kahraman ordumuza ve cömertçe yardımımıza gelen İngiliz askerlerine. Queimada yurttaşları, José Dolores’in haydutları yok edileceklerdir. Sevgili ülkemize yeniden barış gelecektir. İmza, General Alfonso Prada, geçici hükümet başkanı.

**

Walker:

Böylece plantasyonlar kalmadı, hepsi yakılıp yıkıldı. – Yeniden canlanacaklardır.

- 10 yıl sonra Sör William. İyi, onları sömürmek için 89 yılınız daha var.

- Yenilenebilir sözleşmenizde yok mu bu?

- Evet. Sizin sözleşmeniz bizim çıkarlarımızı koruyacağınızı belirtiyor. Bunun yerine, onları yok ediyorsunuz. Pekâlâ, kâr mantığı budur, değil mi sevgili Shelton? Para kazanmak için yaparsınız. Ve kazanmaya devam etmek için veya daha fazlası için bazen yok etmek gerekir. Evet, sanırım bu belki de kaçınılmaz. Öyleyse neden bunu daha önce söylemediniz?

- Evet, neyi söylemedim?

- İşin nerede biteceğini? Size söylediğim gibi José Dolores’in sonunun gelmesiyle. Bu fiyata, artık bu kârlı değil. Bedeli ödeyen siz değilsiniz; hatta Kraliyet Şeker de değil.

**

Asker:

- Ama José Dolores yok.

- Üzüldün mü?

- Hayır. Onu böyle bulmak istemezdim. Peki, bunu daha önce düşünebilirdin. Ramon. Hayır söylediğim; José Dolores yaşadığı sürece, İşim var ve iyi bir maaşım. Sizin için de öyle değil mi? ingiliz.

Hayır, tam tersi. ben götürü bir fiyata çalışıyorum.

**

- Londra’ya rapor vermeliyim.

- Bunu yapın Bay Shelton.

-  Onlara durumu anlatacağım.

-  Evet, umarım. Adanın tamamen yakıldığını onlara bildirmeliyim. ve José Dolores’in kuşatmamızı yine yardığını. Onlara söyleyin bunu Bay Shelton. Ve benim midemi bulandırdığınızı da söyleyin. Sör William! Bu adanın ismi neden Queimada biliyor musunuz? Çünkü zaten bir kez yakıldı ve neden biliyor musunuz? Çünkü o zaman bile, halkın direnişini yenmenin tek yolu idi. ve ondan sonra Portekizliler, adayı huzur içinde sömürdüler; yaklaşık 300 yıl boyunca. Evet, ama ben sadece   Bilirsiniz yangın denizi geçemez; çünkü söner. Ama bazı haberler, bazı fikirler gemi mürettebatı ile yolculuk eder. Kraliyet Şeker’in kaç ada üzerinde imtiyazları var bir fikriniz var mı? Bilmelisiniz. Ve en ufak bir fikriniz var mı José Dolores örneği bu adalara ulaşırsa   işverenlerimize ne olur?

Sinyor?

Bay Shelton, ben   Bilmiyorum, tam olarak ..burada ne yaptığımdan emin değilim. Para önemlidir, ama yine de sizinkine kıyasla maaşım düşük. Dolayısıyla, daha az önemli. Yaptığım şeyi neden yaptığımdan da emin değilim. Belki sadece zevk için. Ya da belki başka bir şey yapamadığım için.

-  Ama bildiğim, bir şey yapmaya çalışırken onu iyi yapmaya çalışırım. Ve onu net olarak algılayıp sonuna kadar giderim. Anlıyor musunuz?

**

İşte, bu José Dolores. Askerlerin koştukları yerde. Onu görüyor musunuz?

-  Evet.

-  Güzel bir örnek, değil mi? Yani, örnek bir hikâye. Başta bir hiçti. Bir hamal, bir su taşıyıcı. Ve İngiltere onu bir ihtilal lideri yaptı. ve artık ona hizmet etmediğinde onu bir kenara attı.Ve aşağı yukarı, İngiltere’nin ona öğrettiği fikirler adına tekrar isyan ettiği zaman. İngiltere onu yok etmeye karar verdi. Bu bir küçük başyapıt değil mi sizce?

-  Ve siz de yazarısınız Sör William.

-  Hayır, sadece kalem.

**

José Dolores:

 Hayır, yangının her şeyi yok ettiği doğru değildir. Her zaman biraz yaşam kalır. bir yaprak, bir karınca, bir ot   Peki beyaz işgalciler nasıl kazanıyor?

Nasıl oluyor da sonunda kazanıyor? Bizden biri hep kalacak. Sonra başkaları da doğacak. Ve bu başkaları da anlamaya başlayacak. Sonunda, siz de anlayacaksınız. Ve beyazlar sonunda size de kızacaklar. Çevresi kuşatılınca beyaz canavar daha da delirir. ve beyaz canavar son bir kez kaçacak. Tüm adada takip edilecek ve avlanacak; bizzat kendisinin yaktığı büyük ateşlerden birine düşene kadar. Ve bu ölmekte olan canavarın inlemeleri bizim ilk özgürlük çığlığımız olacak. Bu adanın çok, çok uzağından duyulacak.

**

Walker:

Şimdi beni dinle José Dolores, kara maymun seni! Beni dinle! Bu savaşı ben icat etmedim. Ve dahası bu kez, başlatmadım bile. Ben buraya geldiğimde siz birbirinizi doğruyordunuz zaten.

José Dolores:

er veya geç, beni öldürecekler. Belki de değil General. Belki yaşamana izin verirler. Eğer yaşamama izin verirlerse onlar için uygunu bu demektir. Ve bu onlara uygun ise benim için ölmek uygundur. Neden?

Çünkü: avcı, sadece bir yem istediğinde veya yerine avlanması için, şahinin yaşamasına izin verir.Hayatta bırakılır; ama bir kafesin içinde. Ama bir süre sonra, belki seni serbest bırakırlar. Mümkün degil küçük asker, Bu iş öyle olmaz dostum. Eğer biri sana özgürlük verirse bu özgürlük değildir. Özgürlük senin, sadece senin, elde etmen gereken bir şeydir.

Anlıyor musun? Pekâlâ, bir gün anlarsın; çünkü üstünde düşünmeye başladın bile.

**

Walker:

Evet, şimdi sadece ona ne yapılacağına karar vermek kaldı. Pekâlâ, bakalım boğma mengenesini kullanamayız tabii. Fazlaca Portekiz’i hatırlatır. Onu ya vururuz, Teddy Sanchez gibi   veya İngiltere’de yaptığınız gibi asarız. Her şey düşünüldüğünde, asmak daha iyi. Daha ağırbaşlı olur.

-  Daha kesin.

-  Doğru. Doğru. Ama bakın, bir fikir için savaşan bir insan, bir kahramandır. Ve öldürülen bir kahraman bir şehit olur ve bir şehit derhal bir efsane olur. Bir efsane bir insandan daha tehlikelidir; çünkü bir efsaneyi öldüremezsiniz. katılıyor musunuz Shelton? Yani, Antillerde onun hayaletinin dolaştığını düşünün. Efsaneleri ve şarkıları düşünün.

-  Ordular olacağına şarkı olsun.

-  Şarkı olacağına sessizlik olsun. Ve bu? İHANET EDEN BİR KAHRAMAN ÇOK GEÇMEDEN UNUTULUR. Pekâlâ, bakalım ihanet etmeye istekli mi? Şimdi düşünelim, José Dolores kime karşı ayaklandı? Teddy Sanchez’e karşı. Ve siz General, Teddy Sanchez’i bertaraf ettiniz. Şimdi bu, sanıyorum size ortak bir nokta sağlar. Bakın, burada José Dolores’in çok utanca düşmeden açıklayabileceği bir mantığın başlangıcı var.

-  Sizce bunu yapar mı?

-  Siz olsanız yapar mıydınız? Ben mi? Tanrı aşkına Sör William! Hayatta kalmak için her şeyi yapardım. Ama, José Dolores   Hayatta kalmak için bir insan ne yapar bilemezsiniz. Onu deneyene kadar asla bilmezsiniz. Evet, Queimada’yı terk ederse. Ve Antiller’i, General. Ve Antiller’i, Mr. Shelton. Bununla ilgilenir misiniz? Ben bitirdim General. Bu sizin göreviniz.

**

General

 José Dolores’e ne teklif ettiysem gülmeye başladı. Bir şehit daha olacak Sör William. Ya siz, beni mi bekliyordunuz?

Yatmaya gidiyordum. Mümkün olan her şeyi kullandım ve ona çok para önerdim. ve özgürlüğünü tabii ki.

-  Sör William.

Walker:

-  Ben uyumaya gidiyorum.

**

Walker: Görüyor musun Paco? İngiltere’de işte böyle yaparlar. Seni kamp dışına çıkaracağım, atımı alabilirsin. Çok geç olmadan fark etmemelerini sağlayacağım. Pekâlâ, haydi. Fakat José Bir şey kaybetmiyorsun José. Hiçbir şeyden vazgeçmiyorsun. Senden hiçbir şey istemiyorum. Sadece bir daha yakalanmamaya çalış. Haydi, ama fazla zamanın yok. Tanrı’m, be adam, git! Zamanın tükeniyor. Haydi, özgürsün! José, özgürsün. Özgür. Anlamıyor musun? Neden? Ne yararı olur? Ne anlamı var José? Bu bir meydan okuma, belki? Bu bir tür intikam mı? Ama öleceksen eğer ne tür bir intikam bu? Bilemiyorum José! Sadece çılgınlık gibi görünüyor. Neden?

**

José Dolores:

 İngiliz. Ne demiştin hatırlıyor musun? Uygarlık beyazlara ait. Ama hangi uygarlık   ve ne zamana kadar?

**

 

LUNACY (SÍLENÍ, DELİLİK) Jan Svankmajer, 2005) Film


Yönetmen: Jan Svankmajer
Ülke: Çek Cumhuriyeti,  Slovakya,  Japonya
Tür:Komedi | Korku
Vizyon Tarihi:03 Kasım 2005 (Çek Cumhuriyeti)
Süre:123 dakika
Dil:Çekçe
Senaryo:Edgar Allan Poe, Marquis de Sade, Jan Svankmajer
Görüntü Yönetmeni:Juraj Galvánek
Yapımcı:Juraj Galvánek, Jaromír Kallista, Jaroslav Kucera
Nam-ı Diğer:Lunacy
Oyuncular:Jan Tríska ,Pavel Liska, Anna Geislerová, Martin Huba, Jaroslav Dusek

Özet

Filmin konusu, özünde, bir akıl hastanesinin nasıl işletileceğine dair ideolojik bir tartışma. Böyle bir kurumu işletmenin esasında iki yolu var: İkisi de eşit derecede ifrat. Birincisi mutlak özgürlüğe teşvik eder. Eski moda olan diğeriyse, çok denenmiş denetim ve cezalandırma yöntemidir. Ama bir diğer yol daha mevcut, ki bu da diğer ikisinin en kötü özelliklerini bünyesinde birleştirir ve her şeyi daha da berbat hale getirir. İşte bugün içinde yaşadığımız tımarhane de budur.”

Hakkında

Çek sanatının ayrıksı ustası, çok yönlü sürrealist sanatçı Jan Svankmajer’in 2005 tarihli filmi Lunacy, Edgar Allan Poe ve Marquis de Sade üzerine bir etkileyici bir saygı duruşu. Lunacy, akıl hastalarının hastane sınırları içinde tamamen özgür ve büyük baskı altında yaşadığı iki farklı gerçekliği gösterip ikisinin kötü yanlarının bir karışımı olarak nitelediği farklı bir gerçekliğe seyircinin ulaşmasını amaçlıyor. Svankmajer, bu gerçekliğin hem özgürlüğün hem de büyük bir baskının aynı anda yaşandığı ve en beter yaşam şekli olan bu vaziyetin modern hayattan başka bir şey olmadığını henüz filmin başında kendi dile getiriyor.

Lunacy, hastanenin yöneticiliğinin ele geçirmiş ve hastalara mutlak özgürlük sağlayan bir metodu uygulayan oldukça tuhaf bir ikilinin yarattığı düzenin, hastaneye gelen genç bir adam tarafından bozuluşu üzerinden şekilleniyor. Kliniğin “gerçek” doktorlarının bir hücrede kapatıldıklarını öğrenen ve harekete geçen genç adam, onları özgürlüğüne kavuşturur. Bu mantıklı görünen hareketin bir adım sonrası ise büyük bir trajediye gebedir; zira bu tutsak grup en nihayetinde hastaları şiddet ile terbiye eden azılı bir çeteden başkası değildir. Hastanenin canlı, tuhaf ve kaotik ortamı hızlı bir şekilde korku düzeninin hakimiyetine girer.

Hiç şüphesiz Svankmajer’in dehası, filmine kattığı birbirinden fersah fersah uzak birçok ögeyi harmanlayış gücünde yatıyor. Lunacy, çağdaş zaman ile 18. yüzyıl yaşamından ögelerin, komik ve absürd anlar ile korku ve gerilim anlarının, canlı çekim ile sürreel stop-motion animasyon parçalarının enfes bir uyumla birleştiği kendine has bir anlatı yapısı tutturuyor. Çarpıcı imgelerle dolu bu karmaşık yapının ardında ise oldukça sert bir modern yaşam eleştirisi ve Hristiyan kültürüne karşı amansız bir saldırı bulunuyor.

En “deli” sahne: Lunacy’nin kuşkusuz en çarpıcı sahneleri canlı çekim sahnelerin arasında geçişi sağlayan, stop-motion yöntemiyle oluşturulmuş “et” animasyonlarından oluşuyor. Svankmajer’in her filmine attığı imzası denebilecek bu sahneler, hareket eden, şişen, parçalanan, her yandan çıkan ve her yere girebilen diller, hayvan gözleri, beyinler, et parçaları ve kemiklerden oluşan başlı başına ayrı bir dünya vaat ediyor.

http://www.filmhafizasi.com/ozel-dosya-sinemada-delilik-ve-akil-hastaneleri/

Eleştiri

https://eksisozluk.com/sileni–1415909

 

Filmden

Film türe özgü tüm bozulumları barındırmaktadır.  Bir sanat eseri değildir.  Günümüzde, sanat zaten ölmüştür  Onun yerine, Narkissos’un yüzünün yansıması için bir tür fragmandır.  Filmimize, Edgar Allen Poe’ya çocukça bir övgü gözüyle bakılabilir.  Kendisinin bazı motiflerini ödünç aldım.  Ve  Marquis de Sade’a   ki film, saygısızlık ve yıkıcılığını kendisine borçludur.  Bu filmin konusu aslında ideolojik bir tartışma.  Akıl hastanelerinin nasıl yönetileceğiyle ilgilidir.   
Temel olarak, bu tür enstitüleri yönetmenin iki yolu vardır.  İkisi de aynı ölçüde aşırıdır.  Biri mutlak özgürlüğü teşvik eder.  Diğeri, eski moda olanı, denenmiş bir kontrol ve cezalandırma yöntemidir.  Ancak, üçüncü bir tane daha vardır.   Diğer ikisinin en kötü yanlarını bir araya getirerek daha da kötüleştirir.  Bugün içinde yaşadığımız tımarhane, budur. DELİLİK

Uyan! Sen aklını mı kaçırdın?

-Nazik bir teklif. Ama iyiliğinizi suistimal edemem.

Asla o kelimeyi kullanma! Aptallar ve ikiyüzlüler  Kendi şeytani niyetlerini gizlemek için iyilikten bahsederler Ben ne aptal ne de iki yüzlüyüm. Sana konukseverlik gösteriyorsam, kendimce sebeplerim var.

Marki’nin İsyanı

Ey İsa, sahtekarların prensi, en soylu zevklerimizin hırsızı! Beni dinle! O bakirenin göbeğinden sürünerek çıktığın günden beri tek yaptığın Sorumluluklarından kaytarmak ve sözlerini tutmamak oldu! Biz asırlarca bekledik, ama sen sessizliğini korudun! Kurtuluş vaat ettin, ama tek bir ruhu bile kurtarmadın! Seni canavar, sen ki yaşamı zalimlikle yarattın Ve onu bütün günahsız ruhlara zorunlu kılarak, Bilinmeyen bir güç adına, “İlk günah” ile bizi lanetledin Sırf, yine aynı otorite adına bizi cezalandırmak için. Günah çıkarmanı istiyoruz! Bize yalan söylediğini itiraf et! İğrenç ve affedilemez günahlarını itiraf et! Etine daha derin ve yeni çiviler çakıp Alnına daha sivri dikenlerden taç yapacağız Ta ki kabuk bağlamış yaralarından kan fışkırana kadar! Uğruna bu kadar kan dökülmüş olan, değersiz varlık İnsanın aptalca umut ve korkularının yarattığı bir hayal ürününden başka bir şey değilsin. İnsanoğluna işkence etmek için varsın sadece! Ne çok acıdan sakınırdık Adını haykıran ilk aptalı boğazlayıp öldürmüş olsaydık. Göster kendini! Haydi, sana küfrettiğim için beni cezalandır! İhtişamını küçümsüyorum! Cömertliğini hor görüyorum! Mucizeler yarattığını iddia ediyorsun, öyleyse şimdi görelim bir tanesini! Tanrı, eğer varsan, bize görün!

Marki’nin  Savunması

-Ben ayrılıyorum. Bu şartlar altında, burada daha fazla kalamam. Hangi şartlarmış peki bunlar?

 Dün gece tesadüfen şahit olduğum  Gizlice gözetliyordun yani?

 Otur. Otur, bir şeyler ye ve çocuk gibi surat asmayı bırak. Bir yetişkin olduğunu sanmıştım.

Bunun yetişkin olmakla ilgisi yok. Kutsal değerlere küfrettiniz! Yaptığınız suçtu!

Seni rahatsız eden de  Küfür ve suç mu?

 Hâlâ bakir misin?

 Bu konuda bir şey yapmalıyız.

Dur! Otur! Dün geceyle ilgili, seni rahatsız eden tam olarak neydi?

 Özgürce, önyargısız bireyler gibi hareket ediyor olmamız mı?

 Yanlış olan ahlakçılığı ve kölesi olunan gelenekleri reddedip zevkten yana olmak mı?

 Hayal gücünü kullanmak, isyan etmek?

 Karşı olduğun bu mu?

 Bu tabiata aykırı. Tanrı’ya ve dine de aykırı.

Dur dur  Tek tek bakalım. Tabiat bize ne veriyor?

 Tabiat açgözlü, yok edici.  Zalim, vefasız ve tamamen duyarsız değil mi?

 Elinden gelen en iyi şeyin cinayet ve sakat bırakmak olduğunu söyleyemez miyiz?

 Kötülüğün, onun doğal bir parçası olduğunu görmüyor musun?

 Yaratıcı güçlerini sadece, dünyayı kan göz yaşı ve acıyla doldurmak için kullandığını?

 O bizim anamız.

Hangi ana tüm enerjisini felaketlere yol açmaya harcar?

 Merhametsizce ve sistemli bir şekilde çocuklarını öldürmeye?

 Ana dediğin şeye bir bak. Sadece yok etmek için yarattığını göreceksin. Tek yaptığı cinayet! Öyleyse bizler, onun çocukları, neden daha iyi davranalım?

 Ben böyle bir anneyi öldürürüm! Tanrı’ya gelince.  Tabiat, en azından, bizim istek ve arzularımızdan bağımsız var olabiliyor. Ancak Tanrı, insanın korku ve umutlarının yarattığı bir hayal ürünüdür. İnsan hep mutsuz olmuştur. Her zaman korkmuştur. Acılarının sebeplerini ve onları sona erdirecek umudu arar durur. Bu yüzden, dileklerini yerine getirmesini umarak uydurma bir Tanrı hayal eder. Tanrı, bir hayalden fazlası değildir,

-Korku ve zaaflarımızdan doğan

-Ama din bize öğretir ki  Hristiyanlık öğretisi, senin şu Yüce Tanrı’n hakkında ne anlatıyor bize?

 Senin dininin, onun hakkında anlatacak nesi var?

 Tek gördüğüm hayal ürünü barbar bir varlık, Dünyayı bir günde yaratan, ve ertesi gün buna pişman olan   İsteklerini yerine getirecek kullar yaratmaktan aciz zayıf bir yaratık! Ama Tanrı bizi mükemmel yaratmış olsaydı, kurtuluş için çabalamanın ne kıymeti olurdu ki?

 Ne kadar banalca! İnsan neden Tanrı’sının gözünde değerli olmak zorunda ki?

 Bizi, ‘kötülük işleyemez’ kılmak.  İşte bu, Tanrı’ya yakışır bir hareket olurdu! Ama bir adama hem seçme özgürlüğü hem de onu baştan çıkaracak şeyler veriyorsun. Tanrı gibi sonsuz bilge birisi, bunun sonunun nereye varacağını bilmeliydi. Sırf eğlenmek için kendi yaratıklarını yanlış yola sürüklüyor. Ne acaip bir Tanrı! Ne anlaşılmaz bir Tanrı! Bizim sadece nefret ve intikamımızı hak eden yıkıcı bir Tanrı!

Hiç mi Tanrı’nın gazabından korkmuyorsun?  Cezalandırmasından?  Tanrı böylesi bir küfrü, asla bağışlamayacaktır. Ve sen canavar değil misin, savunmasız ve masum genç kızları zorla tecavüz ediyorsun.

Jean Berlot ve Dominic  Markiyi  öldü diye gömerler. Fakat ölmemiştir.
Jean Berlot:

Beni iğrenç oyunların için kullanıyorsun. Sırf kendini eğlendirmek için beni korkuttun. Küfür, sapkınlık ve tecavüz seni tatmin etmiyor, Sen ayrıca

Marki;

Kızgın olmanı anlıyorum. Sana bir açıklama borçluyum belki de. Dün gece gördüğün ve bir parçası olduğun o iğrenç oyun O korkunç merasim, seninle ilgili değildi. Sadece, fiziksel gücüne ihtiyaç duydum. Arabayı mezarlığa kadar ittirmenin ne denli zor olduğunu kendin de gördün, Tek kişi için zor bir iş. Ve aynı şekilde mezar taşı da  O soytarı beni neredeyse öldürüyordu! Ama mektubumda senden Dominic’e yardım etmeni ve söylediklerini yapmanı istemiştim. Senin hatandı. Ayrıca o mükemmel bir atıcıdır. Sadece sıyırdı.

Hoşçakal.

Marki;

Hikâyemi dinlemeyi beklemeden mi?

Bu hiç de kibarca değil. Ben senin hikâyeni dinledim. Belki hakkımda daha iyi düşünmeni sağlayabilir. İkimizin sandığın kadar da farklı olmadığımızı göreceksin. Aslında hikâyelerimiz çok benzer.  Aynı. Senin gibi, benim de müşfik bir annem vardı. Beş yaşımdayken öldü. Onu aile mezarlığımıza gömdük. Babam mahvoldu ve bir kaç yıl sonra üzüntüsünden öldü.

Bu sana bir şey hatırlattı mı?

 Şimdi şunu dinle:

Babamın tabutunu aile mezarına götürüp içeri girince, Merdivenlerde annemin çürümüş cesedini bulduk. Tüm tırnakları parçalanmıştı. Evet, onu canlı canlı gömmüştük. Katalepsi nöbeti geçirmiş.  Ve doktor öldüğünü ilan etmişti. Ama tabutun içinde uyandı. Tabutun kapağını açmayı başarmıştı, ama ağır taş kapağı değil. O zamandan beri, annemin yaşadığı o korkunç sıkıntıyı ben de tecrübe ediyorum. Refleks psikozu diye bir şey duydun mu hiç?

 Annemle o kadar özdeşleşmiştim ki  Ben de katalepsi oldum. Transa geçiyordum. Başlangıçta kısa süreliydi.. Sonra saatlerce ve hatta günlerce. Başka bir fobi sahibi olmuştum. Sonumun ona benzemesi. Onun gibi canlı canlı gömülmek. Ama onun çektiği acıyı tecrübe etmeyi de çok istiyordum İşte annemi bu kadar seviyordum.

Sana bir şey hatırlattı mı?

 Bu tutku, bastırılamaz bir takıntıya dönüştü. Zamanla, onu tatmin etmenin bir yolunu buldum. Bu, korkumu da azaltır oldu. En azından bir süreliğine Dün gece tanık olduğun işte buydu: Benim bağırsak boşaltan tedavim Artık normal bir şekilde yaşayabilirim, en azından bir süreliğine. Seni kişisel meselelerime dahil ettiğim için beni bağışla. Annesinin tarağını hâlâ kullanan tek kişi sen değilsin.

Hayır, rahat bırakın beni! Bırakın! Uyan! Yine onlar mıydı?

 Önemli değil, yeniden dekore ettirecektim zaten. Ağlamayı kes. Benim hatam. Yaşadığın heyecan canını sıktı. Hasarı ödemek için çalışacağım. Daha iyi bir fikrim var. Sanırım sana yardım edebilirim. Endişelenme. Yönetici, Dr Murlloppe, arkadaşımdır. Her şey ayarlandı. Kendini baskı altında hissetmene gerek yok. Buna bir deney gibi bak Sana yararı dokunmazsa, Bana haber ver ve bir an önce seni alayım. İstediğin zaman ayrılabileceğini bilmek bile tedavi edicidir. Kendi önleyici terapimin bana nasıl yardımcı olduğunu gördün. Çoğumuz, bilinmeyenden korkarız. Bildiklerimiz, artık bizi korkutamazlar. Ayrıca, içindeki gizli acı çekme arzusunu da giderebilirsin  Tıpkı benzer bir enstitüde annenin çektiği acılar gibi  

-Hayır ben

-Kendine karşı dürüst ol! Bastırılmış arzularını inkar etme!

Ben doktor Murlloppe. Sanatoryuma hoş geldiniz.

Bay Berlot, ortak dostumuz, bana neden burada olduğunuzu anlattı. Önleyici terapi için uygun bir vaka olduğunuza inanıyorum. Ancak bu sadece, hastanın özgür iradesiyle başvurması halinde işe yaramaktadır. Bu durumda bile etkileri kısa süreli olacaktır. Tıp bilimi, obsesif durumlar için henüz kalıcı bir tedavi bulamadı  Beni izleyin. Kendinizi teslim etmeden önce, size çevreyi göstereyim. Süslü püslü ekipmanlardan ziyade modern yöntemlere inanıyoruz. Zorlama yok  Hayır hayır  İşte böyle! Ceza yok, deli gömleği yok, elektrik şoku yok.Hastalara, dengimizmiş gibi davranırız. Size bir şey göstereyim.

Pekala?

 Ne düşünüyorsunuz?

 Sanat terapimiz.

Ey mukaddes ihtiras! Ey mukaddes ihtiras!

 Ey mukaddes ihtiras, mağrur duygu  Yüksek sadakatle bağlandığımız sensin, Bilgeler, kudretin önünde diz çöker, Ki nezdinde yükselebilsinler. Böylece Tabiat  Böylece Tabiat  Böylece Tabiat arzularımızı uyandırır. Ve onun ‘suç’ emri, ilham verir.  Tatlı oyunlara ve tensel eğlencelere. Ki bazı aptallar, bunlara sapkınlık der. Tabiatın sevdiği zevkleri yaşat bize. Şehvet ve günah, bir eldiven gibi oturur üzerimize. Ve tüm varlığımız, yükselir yücelir, En hayvani suçları işlediğimizde. Bedeni zevklerle geçen yıllardan sonra, Bizi tekrar hazinesinde bir araya getirir. Tanrılarla alay ederek evimize seğirtiriz; Onun müthiş cömert rahmine.  O bir fahişedir Ve hepimizin anasıdır! O bir fahişedir Ve hepimizin anasıdır! Küçük-büyük,iyi-kötü demeden Hepimizi kucaklarken gülümsemesi Değersiz kılar bizim nezaketimizi Ve cinayetlerimizi

Akıl hastanesi delilerin kontrolünden kurtarılır. Dr Coulmiere  hastaneyi kontrol altına alır.

Tanrıya şükür, kendine geliyor! Her şey yolunda Berlot. Kahramanlığın, sanatoryumumuzun tarihine geçecek. Nihayet özgürüz! Yakında, bu sadece kötü bir rüya gibi gelecek. İşte kafana vuran adam. Özür dilemek istiyor. O akıl hastaları tarafından kapana kıstırılmak korkunç olmalı. Murlloppe’ı yakaladık, yakında Marki’yi de yakalarız Marki tehlikeli bir suçlu, bir sapık ve ahlaksız. Buraya gönderilmeseydi, sonu giyotin olacaktı. Karmaşık bir vaka. Ama ona hiçbir sempati duymuyorum. Murlloppe iyi bir psikiyatrdı. En iyilerden biri. Önleyici terapisi oldukça parlaktı  Diğer tekniklerle birlikte kullanılmış olsaydı  Örneğin elektro-şok, tecrit ve cezalandırma. Ama son zamanlarda öne sürdüğü “özgür irade” metodu Aşırı özgürlükçü bir temele dayanıyordu ve başarısız olması kaçınılmazdı. Bir akıl hastanesinde özgürlüğe yer yoktur. Marki’nin şeytani etkisi olmasa, bunu farkedebilirdi. Ama o serseri, çalışmalarını cesaretlendirdi sadece. Korkunç deneylerini haklı çıkarmak için sapkın bir felsefe kullandı. Sonunda Murlloppe da psikozlu bir ahlaksıza dönüştü. İşte o zaman yöneticilikten azledildi ve benim hastam oldu. Benim metodum, geleneksel muhafazakar prensiplere dayanır. Katı denetim ve cezalandırma.

İlgini çekmedi mi?

 Dini bütün bir insan olarak, tüm yaşantımızın  Zihnimizle ve vücudumuz arasında süregelen bir çekişme olduğuna inanıyorum. Zihinsel ve fiziksel esenlik için bir çekişme  Zihin üstünlük sağlarsa, vücut; bulaşıcı virüslere, kalp krizlerine  Kansere hassas bir hale geliyor. Böyle bir durumda insan kazalara bile daha yatkın olabiliyor! Vücut üstünlüğünü ilan ederse, sonuç zihinsel hastalık oluyor. Bu yüzden benim yöntemim, bedensel cezaya dayanıyor. Evet! Eğer akıl hastaysa, vücudu hizaya getirmeliyiz. Sadece vücudu zayıf düşürerek, dengeyi tekrar sağlayabiliriz. Hastalık ne kadar ağırsa, ceza da o kadar ağırdır.

Onları [Murlloppe ve Marki] yakaladık! -Nerede buldunuz?

 -Avalon’da, yol kenarında bir handa. Fazla uzaklaşamamışlar.

Dr Coulmiere  onları tedaviye alır

Buraya getirin. Hâlâ anlamıyor musun?

 Daha fazla gülemeyeceksin. Charlotte, bana onun dosyasını getir. Evet  8 numaralı terapi. İşe yaramış görünüyor. Öyleyse 9 numaralı terapiye geçebiliriz. Götürün! Tedavi geçmişini ezbere biliyorum.. Senin durumunda, sevgili Marki, bir istisna yapmalıyım Tereddütüm var  Aslında, bunu daha önce hiç yapmadım. Ama bana başka bir seçenek bırakmadın. Geçen sefer 5 numarayı uygulamıştık. Yani şimdi 6 olmalı. Ancak, bahsettiğim istisnayı uygulayacağız. 13 numaralı terapi için operasyona hazırlanın.

Hayır! Bunu yapamazsın!

Evet, yapabilirim. Aslında, yapmalıyım.

Jean  Charlotte  Ona izin verme! Yo! Yo! Yo! 13 numaralı terapi ne?

 Dediğim gibi, benim yöntemim, akılla uyum sağlaması için  Bedeni zayıflatmaktır. Bu da, 13 bölümden oluşan bir dizi bedensel cezalandırma ile olur. Denge sağlanana kadar parça parça uygularız. Çok ileri gidersek, vücut hastalanır. Zatürre, prostat kanseri. -13 numaralı terapi ne?

 -Her zaman 1 numarayla başlarız. 12 kamçı darbesi. Bu genellikle, akut olmayan vakaların %50′sini iyileştirir. Çoğu yalancılar ve nevrasteniklerdir sinirsel zaafiyet 8 numara, gördüğün gibi dilin kesilmesidir.

Ya 13 numara?

 Bu, her zaman bizzat idare ettiğim bir terapidir. Benimle gel Charlotte. Yardımına ihtiyacım olacak.

13 numaralı terapi nedir?

Jean Berlot bu hadiselerden  sonra Sanatoryumdan ayrılmak ister. Fakat  sonraki oluşan psişik durumlar nedeniyle kendini bir daha toparlayamaz ve hastalanır.

Bir an önce ayrılmak istiyorum. Charlotte benimle geliyor. Bu mümkün değil. Kurallara aykırı. Hastalar sadece sabah 8′de ayrılabilirler.

-Şu an akşam 9.00. -Ama bu saçma. Ben hasta değilim! Burada gönüllü olarak bulunuyorum. İstediğim zaman gidebileceğim söylendi.

-Bunu sana kim söyledi?

 -Sanatoryumun idarecisi.

Sanatoryumun idarecisi benim. Ayrıca, en yakın araba durağı 10 kilometre mesafede. Günde bir sefer var, sabah 11′de. Sabah ayrılabilirsin, resmi olarak salıverildikten sonra. Normal prosedür bu. Şimdi işime dönmeliyim.

-Charlotte nerede?

 -Yatmaya gitti. Dinlenmesi gerekiyor. Özürlerini yolladı. Marki nasıl?

 -Şu an iyi. -Zavallı adam. Sana nasıl davrandığını görmene rağmen onun için üzülüyor musun?

 Oku şunu. Korkunç deneylerinde kobay olarak kullanacaktı seni. Seni sonsuza dek burada tutabilirdi. Ve hâlâ ona acıyorsun! Bay Berlot’yu odasına götürün. Charlotte! Charlotte, benim Jean! Buraya, yarattığın esere bakmaya mı geldin?

 -Sana ne yaptılar?

 -10 numaralı terapi. Coulmiere benim vakamda da bir istisna yaptı.

Marki’ye ne oldu?

 Korkunç çığlıklar attı ama artık sakinleşti. O fahişenin seni kullanmasına izin verdin. İşte sonucu! Yalan! Onu seviyorum ve onunla evleneceğim. Bir kaç saat sonra bu tımarhaneden sonsuza dek ayrılacağız. Öyleyse evlilik hayatınla ilgili bir kaç tavsiye vermeliyim sana. Eminim, şu an biz konuşurken o fahişe, kaçık Coulmiere’le yataktadır. Ve şimdi, sevgili Charlotte, partimizin doruk noktası için  Bugün Paris’ten geldi, özel teslimat. Bakayım!

-Açayım mı?

 -Evet! Bekleyemem! Sözünden dönemezsin artık  Bunca bekledikten sonra. Hayır elbette. Yapalım şu işi  Şimdi!

Bırakın beni! Bırakın beni! Deli değilim ben! Bırakın beni! Uyan! Sen yaptın! Hepsi senin suçun! Dostum, hayati dengen ciddi bir biçimde bozulmuş. Vücudun çok baskın hale gelmiş. Ve aklın, artık hasta. Ama umudunu kaybetme,seni tedavi edeceğim. En baştan başlayalım. 1 numaralı terapiyi uygulayın!

Dr Coulmiere,  Jean Berlot’u Sanatoryuma kapatır.

THE MARKETİNG OF MADNESS (DELİLİK PAZARLAMA)
PSİKİYATRİ, PSİKOLOJİ, POLİTİKA
“BÜTÜNCÜL PSİKOTERAPİ” İSİMLİ ESERDEN

ROCKEFELLER’DEN SON YÜZYILIN EN BÜYÜK İTİRAFLARI


M. MOORE DİYOR Kİ…………………………

“Yani bunun çok ironik olduğunu düşünmüşümdür” yani tüm bunları yapabiliyorum ve yine neredeyim? Görsel medyadayım. Büyük şirketlerin sahipleri olduğu stüdyolar tarafından yayınlanıyorum. Şimdi ben, temsil ettikleri her şeye karşıyken beni neden yayınlıyorlar?

Ve ben onların parasıyla onların inandıklarına karşı çıkıyorum. Tamam mı? Evet çünkü onlar hiç bir şeye inanmazlar. Beni yayınlarlar çünkü bilirler ki benim filmimi veya TV gösterimi izlemek isteyen milyonlarca insan var ve böylece para kazanacaklar. Ve ben de düşüncelerimi ortaya koyabiliyorum çünkü kamuoyunun kapitalizmdeki bu inanılmaz kusur boyunca sürüyorum açgözlülük kusuru. Anlatıldığı gibi zengin adam sana ipi satar onu asacağın ipi eğer bundan para kazanacağını düşünürse evet ben ipim.

Umarım. İpin bir kısmı. Ve yine inanırlar ki insanlar beni izlediğinde “veya belki bu filmi veya herneyse izlediğinde” sanırlar ki yani evet yani bilirsiniz bunu izlerler ve bir şey yapmazlar çünkü onların beynini uyuşturup onları aptallaştırmada öyle başarılı olmuşuzdur ki “yani hiç etkilenmeyeceklerdir…” “İnsanlar divanlarından kalkmayacaklar” ve gidip politik bir şey yapmayacaklardır. Buna inanıyorlar. Ben aksine inanıyorum. İnanıyorum ki bir kaç insan bu sinemadan çıkacak veya divanından kalkacak gidip bir şeyler yapacak bu dünyayı tekrar elimize geçirmek için herhangi bir şey. [THE CORPORATİON-Şirket (2003) Belgesel]

[BU ŞEKİLDE OLSADA YİNE  HABERİNİZ OLSUN]

Zamanın Ruhu, sizlere Zeitgeist teması ile para-ekonomisi düzenini sürdüren Şirketokrasi’nin imparatorları hakkında iki belgesel film sunmuştu… İzleyenler futurist, bilim adamı ve toplum mühendisi Fresco’nun görüşlerini hatırlayacaklar…

Aşağıda okuyacağınız röportaj, bu filmlere paralel bir temayı işliyor… Kişiler ise Murdoch, Rockefeller, Rothschild aileleri ki, 100 yılı aşkın bir süredir dünyaya yön veren şirketlerin ve örgütlerin başındaki gerçek kişiler ve niyetlerini düne kadar başarıyla saklayabiliyorlardı…

Fakat “güneş balçıkla sıvanmaz” misali, farklı ülkelerdeki bir avuç gazeteci, araştırmacı ve yazar ile bürokrat, bilim adamı ve politikacı, yaptıklarından, alet olduğundan utanç duyarak insafa gelen itirafçıların şahit olduğu entrikalar, olaylar, artık medyaya haber ve cilt cilt kitaplara konu oldu… En önemlisi de İnternet’e aktarılarak hızla yayılmaya başladı…

Bu kez, gazeteci/yazar/araştırmacı ve belgeselci Banu Avar’dan Murdoch’un tanık olduğu son derece çarpıcı, dünya gerçekleri ile birebir örtüşen, kimileri için fantastik, kimileri içinse gerçek ötesi denilebilecek bir röportajı sunuyorum.

YCY

Illuminati’nin çekirdek üyesi ve Amerikan Medya imparatoru Rupert Murdoch şöyle anlatıyor:

Trokya Toplantısı, Illuminati’nin yemek buluşmasıydı. David Rockefeller, Baron de Guy Rothschild ve Yale, Harvard, Princeton ve MIT üniversitelerinin yöneticileri ile buluşmuştuk.

Yemekten sonra Rockefeller ve Rothschild dışındaki konuklar okullarına dönmüş, üçümüz özel bir odada baş başa kalmıştık. Onlarla geçtiğimiz sohbetlerimizin hepsini vermiyorum ama sizin merak ettiğiniz ve bilmeniz isteyeceğimiz şeyleri de söyleyebilirim.

KRALİÇE VE KİLİSEYİ GÖZDEN DÜŞÜRDÜK

Rockefeller: Fransız İhtilali öncesinde Kraliyet ve Kilise mensuplarını halkın gözünden düşürmek için şöyle bir oyun oynandı. Kraliçe Marie Antoniette adına devrin ünlü bir kuyumcusuna iri elmaslardan oluşan bir gerdanlık siparişi verildi. Kuyumcu bu siparişi hazırlayıp Kraliçe’ye götürdü; ama Kraliçe doğal olarak gerdanlığı kabul etmedi ve para ödemedi. Fakat bu olay kraliçenin parayı çarçur ettiği şeklinde bütün basında yer aldı. Devrin kardinaline, durumu izah etmek isteyen Kraliçe adına; adamlarımız tarafından genelev olarak işletilen şehrin bir otelinde randevu verildi. Otele gelen Kardinale bir fahişe Kraliçe olarak tanıtıldı ve fahişe ile Kardinal bütün basında yer aldı. Böylece hem Kraliyet Ailesi, hem de en yüksek kilise makamı yıpratılmış oluyordu. Eski başkanlardan Nixon bizim yolumuzdan çıkınca, Watergate Skandalı ile bir anda gözden düşürülüp istifa etmek zorunda bırakılmıştır.”

KENNEDY VE MARILY MONROE NEDEN ÖLDÜLER

“John F. Kennedy suikastı bir diğer güzel örnektir. Aslında yaramaz çocuk Kennedy tam bizim isteklerimiz doğrultusunda hareket ediyordu; fakat vücudunu bitkin düşüren rahatsızlıkları vardı. Devlet başkanlığı yapmak çok yorucu bir iş olduğu için uyarıcı ilaçlar kullanıyordu. Fakat son zamanlarda özellikle seks yaşamını sürdürebilmesi için bu ilaçların dozunu arttırmaya başlamıştı ve ilaçlar içkiyle karışınca ağzından çıkanların farkına varmıyordu. Marily Monroe ile yakın ilişkisi vardı ve biz bir gün yatak odasını dinlemeye aldırdık ve bize karşı çıkararak o sıralarda sürmekte olan Vietnam Savaşı’nı sona erdirmeyi planladığını öğrendik. Bizler ise bu savaşın çıkması için çok büyük paralar harcamış; ama henüz hedeflediğimiz cirolara ulaşamamıştık. Sonucu biliyorsunuz, her ikisi de dünyaya erken veda etmek zorunda kaldılar.

AMAÇ, DÜNYADA TEK DEVLET, TEK DİN

Bizim amacımız yeryüzündeki bütün devletleri birleştirip, tek bir dini olan tek bir dünya devleti kurmaktır. Bütün dünya tek bir merkezden yönetilecek ve başkenti de Kudüs olacak. Böylece savaşlar, acılar, açlık gibi kavramları ortadan kaldıracağız.”

Ben de burada konuşmaya girmek isteyip “Peki bu dünya devletinin yönetim biçimi ne olacak, Hegel Diyalektiği konusunda neler söyleyeceksiniz, merak ediyorum. Yoksa komünizm geri mi geliyor?” diye sordum.

VATANDAŞ DEVLETİ TANRI GİBİ GÖRMELİ VE KENDİNİ FEDA EDEBİLMELİ

Rockefeller cevap veriyor; “Komünizmin kurucuları Marx ve Engel, Haham, Moritz Moses Hess’in öğrencileriydiler ve Hegel’e fikir babalığı yapmışlardır. Hegel diyalektiği kısaca tez ile anti-tezden bir sentez oluşacağını söyler. Bu sentez daha sonra yine tez olur ve karşısına yine bir anti-tez çıkarak yeni bir sentez oluştururlar. Bu böylece devam eder. Hegel’in diyalektiğine göre iki zıt gücü kontrol eden, yeni dünyanın da efendisi olur. Hegel’in politik sisteminde devlet aynı zamanda Tanrı’dır; köle olarak görülen vatandaşın tek görevi bu devlete hizmet etmesidir ve bu hizmeti Tanrı’ya tapmak olarak algılamasıdır. Vatandaş kendini ülkesi için feda etmeye her an hazır olmalıdır. İkiz Kuleler saldırısında ölen onbinlerce Amerikalı buna güzel bir örnektir.

SEÇİMLER, TAMAMEN BİR ALDATMACA… AMAÇ; YENİ DÜNYA DÜZENİ

Seçimler tamamen bir aldatmaca olup, vatandaşın düşüncesine bir değer veriliyormuş gibi gösterilmektedir. Seçimlerde aday bol bol vaatlerde bulunarak seçmenin gururunu okşar ve seçmene sorunlarının farkında olduğu izlenimi verir. Seçmen için ise birisinin sorunlarını bilmesi yeterlidir, vaatlerin yerine getirilmesi onun için ikinci planda kalır. Hiçbir zaman da seçim öncesinde verilen sözler tutulmaz ve bir süre sonra da tamamen unutulur, gelecek seçimlere kadar. Seçimden sonra devlet yine Tanrı rolünü oynamaya devam edecektir. Zamanımızda, Amerika Birleşik Devletleri’nin kapitalizmi tez, Rusya’nın komünizmi anti-tez olmuştur ve sentezi dünya “Küreselleşme” olarak sunduğumuz “Yeni Dünya Düzeni” olacaktır. Bu yeni rejime faşizm diyebiliriz; çünkü otoriter bir devlet yönetimi, bizim anlayışımıza göre, dünyayı yönetebilmek için en ideal rejimdir. Böylece kişilerin yaşamı polis denetimiyle mutlak kontrol altına alınacak, varlıklarına devlet her an el koyabilecek, toplumlar bizim istediğimiz şekilde yönlendirilecek. Bu yeni düzende fakir yaşlı ve hastalara yer yoktur ve onların hemen yok edilmeleri gerekmektedir.

KAPİTALİZM-KOMÜNİZM-SOSYALİZM… FARK ETMEZ, HEPSİ BİZİM ESERİMİZ

İkinci sorunuza gelirsek, yukarıda bahsettiğim gibi bir ülkenin Komünizm, Kapitalizm veya Sosyalizm’i benimsemesi hiç fark etmez. Hepsi sonuçta bizim eserimiz olan aynı şeyler. Başta akıllı ve zengin, yönetici bir avuç insan, geride hiçbir değeri olmayan ve istenildiği gibi yönlendirilen bir köle sürüsü. Fransız İhtilali neden yapıldı sanıyorsunuz, Fransız halkı çok fakirdi de açlıktan mı ölüyordu, ya da burjuvazi gerçekten çok mu zengindi? Hayır, hayır, sınıf farkı tarih boyunca hep olmuştur, bugün de böyledir. Asıl sebep Masonluğun en büyük kahramanlarından Jacques De Molay ve diğer Tapınak Şövalyeleri’nin, 1314 yılında o devrin Fransa kralı IV. Philip tarafından Tapınakçıların hazinesini kendisine vermediği için yakılarak öldürülmeleridir. Bu ihtilalin Masonlar tarafından kışkırtıldığını biliyorsunuz. Devrim sonunda XVI. Louis giyotinle idam edildiği zaman, bir devrimcinin; “Molay, intikamın alındı.” Diye haykırdığı bilinen bir gerçektir.

Rus Devrimi başta bir sebepten dolayı yapılmıştır. O zaman ki Illuminati yöneticileri, Hegel Diyalektiği gereği Amerika Birleşik Devletleri’nde oluşan kapitalist sisteme bir karşı sistem oluşturarak dünya yönetimini ellerine geçirmenin planlarını yapıyorlardı. Çünkü istediğiniz gibi yönlendirebilmek için bir şekilde insanları avuçlarınızın içinde devamlı baskı altında tutmanız ve korkutmanız gerekir. Rotschild ailesinin özel desteğiyle Rusya’da devrim gerçekleştirildi ve Komünizm ilan edildi. Amerikan Kapitalist sistemine karşı, Rusların Komünizm sistemi. Burada Hegel Diyalektik yönetimi gereği, Marksist yönetim antitez olarak yani Kapitalist yönetimin karşısına çıkarılıyordu. Bu iki zıt gücün sentezinden, Amerikan Bir Doları’nın arka yüzündeki piramitin altında yazdığı gibi, Yeni Dünya Düzeni ortaya çıkıyordu.

MEDYA VE SİNEMA ENDÜSTRİSİNİN ROLÜ ÇOK ÖNEMLİ

Böylece dünya ülkelerinin Komünist rejime dâhil olmayan yarısı, Komünizm tehlikesine karşı devamlı korkutuldu. Bu sistem içindeki insanlar sahip oldukları mal ve mevkilerin Komünizm gelirse ellerinden gideceği korkusu içinde, devlet yönetimine sonsuz destek verdiler. Öte yandan eski Sovyetler Birliği ve Komünist sistemde yaşayan diğer insanlara ise Kapitalizmin ne kadar öcü olduğu anlatılıyordu. Onlar da yaşadıkları yaşam şartlarının en iyisi olduğuna inandırılmış, bunun da Komünist sistem sayesinde olduğunu düşünüyorlardı. Böylece insanlar devamlı baskı altında tutuluyor ve istediğimiz gibi yönlendirilebiliyorlardı. Tabii burada medyaya ve sinema endüstrisine büyük görevler düşmüştür.

NÜKLEER SAVAŞ TEHDİDİ EN BÜYÜK BLÖFTÜ

Nükleer savaş tehdidi en büyük blöf olarak tarihe geçmiştir. Ama doğal olarak insanları öyle ya da böyle bir şekilde ömür boyu aldatmak imkansızdır. Bu yüzden Komünist rejimin sonunun gelmesine karar verdik, daha da önemlisi komünist ülkelerin serbest piyasa ekonomisine geçip Kapitalizme yönelmeleri gerektiği için sizin de bildiğiniz gibi birkaç günde durup dururken ve hiç kan dökülmeden o çok korkulan Sovyetler Birliği dağılıverdi; meşhur Berlin duvarı yıkıldı ve öcü komünizm balonu söndürüldü.

GEREKTİĞİNDE ÇEŞİTLİ ÜLKELERDE PROVOKASYONLAR ÇIKARDIK

Rotschild ben hayretten faltaşı gibi açılan gözlerimize bakarak sözü devraldı.

Rotschild: Bu arada, dünyanın çeşitli ülkelerinde karışıklıklar çıkarılıyor, ülkeler provokasyonlar sonucu bir hiç yüzünden kanlı savaşlara giriyorlardı. Doğal olarak bütün paralarını bizlerden silah almak için harcıyorlar, daha sonra savaşta kaybedilen silahlarını yerine koymak ve savaşta harap olan şehirlerini yeniden inşa edebilmek için yine bizlerden borç alarak ömür boyu bize bağlı bir duruma düşüyorlardı. Eğer, bir ülke yöneticisi bizimle işbirliği yapmayı kabul etmezse, o ülkede hemen bir darbe ya da ayaklanma çıkarılıyor, daha önceden ayarlanmış ve istediklerimizi harfiyen yapacak bir kişi yönetime getiriliyordu.

 

TÜRKİYE’YE ADNAN MENDERES ZAMANINDA “MARSHALL YARDIMI” İLE EL ATTIK

Mesela Türkiye’yi ele alalım. Türkler de yıllar boyu komünizme karşı savaşmıştır. 1950’lerde ülke yönetimine bize desteğimizle Adnan Menderes gelmişti. Aslında Menderes bizimle başta gayet güzel bir diyalog kurmuştu. Bizden seçimde aldığı destek karşılığında, Marshall yardımı adı altında devamlı borç alıyor ve ülkesinde yatırımlar yaparak sanayi yapısını geliştiriyordu. Fakat o kadar plansız ve programsız harcama yapıyordu ki ödeme günleri geldiğinde, bizden, borç ödemek için tekrar tekrar borç istemeye başladı. Biz de kendisinden ülkesini yabancı sermayeye açmasını ve bizim şirketlerimize özel imtiyazlar tanımasını, diğer bir deyişle Osmanlı İmparatorluğu’na dayatılan kapitülasyonlar benzeri şeyler talep ettik Menderes bize bunu hiçbir zaman kabul etmeyeceğini söyledi ve bizden uzaklaşamaya başladı. Ülke insanı ilk defa asfalt yollarla tanışıyor, fabrikalar arka arkaya dikiliyordu. Ülkenin çoğunluğu Müslüman olduğu için ülkenin her yerine camiler yaptırıyordu. Menderes bu şartlarda iktidarda ki yerini uzunca bir süre için, sağlamlaştırdığını sanıyordu. Bir darbe ile bu işe bir son verildi ve sonunun öyle bitmesini istemediğimiz halde, çalışma arkadaşlarıyla beraber idam edildi. Sadece CELAL BAYAR kurtuldu, çünkü bir MASONDU ve yakın arkadaşı Papa Roncalli ya da diğer adıyla 23. John, Vatikan’ın baskısıyla onu idamdan kurtardı.

 

1980 DARBESİ BİZİM İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA YAPILDI

Aynı ülkede gerçekleşen 1980 darbesi de bizim isteklerimiz doğrultusunda yapıldı. O zamanlar ülkede bir solcular, bir sağcılar iktidara geliyor ve bizim isteklerimiz doğrultusunda ülke ekonomisini yönlendiriyorlardı. Fakat Amerika ve Avrupa’da gelişmiş ülkelerin piyasaları doyuma ulaşmışlar ve biz yeteri kadar mal satamaz olmuştuk. Bunun üzerine diğer az gelişmiş ülkelere uyguladığımız planı onları da uygulamak istedik ve serbest piyasa ekonomisine geçmelerini ve ithalatın serbest bırakılmasını talep ettik. Bu istediğimizi kabul etmiş görünüyorlar, fakat işi uzatıyorlardı.

 

BİNLERCE TÜRK GENCİ UYDURMA İDEOJİLER UĞRUNA CAN VERDİ

En sonunda bu ikilem yine bildiğimiz yollarla, Ordo Ab Chaos ile çözüldü. Yani önce kaos, sonra düzen. Provokatörlerimiz aracılığıyla sağ ve sol ideoloji kavgaları başlatıldı. Aslında başında onay vermiş gibi göründüğümüz Kıbrıs Savaşı’ndan sonra ülkeye uygulanan ambargo sayesinde halk canından bezmiş, ülkede yağ ve tuz bile bulunamaz olmuştu. Karaborsacılar zenginleşirken halk iyice sefalete düşmüştü. Ülkeye gönderilen provokatörlerimiz için bu halkı kışkırtmak hiç zor olmadı. Ülke halkı sağcı ve solcu olarak iyiye bölündü ve çatışmaya başladılar. Olaylar öyle bir dereceye geldi ki, hergün elli-altmış kişi sokak çatışmalarında ölmeye başlamıştı. Bütün ülke terör korkusu altında eziliyordu. İnsanlar akşamları sokağa çıkamaz olmuştu. Her an bir serseri kurşuna hedef olmak vardı. Binlerce Türk genci uydurma ideolojiler uğruna can vermişti. Hükümetler birbiri arkasına iktidara geliyor fakat olayları önleyemiyorlardı. Sonra darbe geldi ve bütün olaylar bıçak gibi kesiliverdi. Zavallı ülke halkı bu sözde başarıyı darbenin bir neticesi olarak gördüler. Çünkü nihayet terörizm sona ermiş, ülkeye huzur gelmişti. Aslında provokatörlerin görevi bitmiş, sahneden çekilmişlerdi. Burada oynanan oyun, halkı umutsuz ve çaresiz bir duruma düşürmek ve onlara bir “kurtarıcı” sunmaktır; ondan sonra bu kurtarıcı ne yaparsan yapsın hemen kabullenecektir.

 

ÖZAL, İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA KAPILARI SONUNA KADAR AÇTI

Askeri hükümet bir süre devlet yöneticiliği yaptı ve bizim belirlediğimiz bir kişiye yönetimi devretti. Bu Turgut Özal’dı. Özal, tam da bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim şirketlerimiz bu bakir piyasaya kurtlar gibi saldırdılar. İlk önceleri fiyatları çok düşük tutarak yerli sanayinin rekabet gücünü düşürdüler. Ülke artık Amerikan ve Avrupa yapımı mallarla dolmuştu. Sanayi şirketlerimiz stoklarını eritirken finans şirketlerimiz de ülkeyi artan ithalatı karşılayabilmeleri için yüksek faizlerle borç yatağına sürüklüyorlardı. Böylece, gelişmekte olan ülkeler olarak adlandırdığımız bu ülkelerin hemen hemen hepsinde uygulanan ve 80’li yıllarda başlatılan bu proje ile, bütün ülkeler, hem bizlerden aldıkları mallarla sanayi şirketlerimizi zenginleştirmeye devam ediyorlar, hem de bu malların karşılığı olan ödemelerini yapabilmek için bizim finans şirketlerimizden aldıkları yüksek faizli kredilerle, her sene artan bir borç batağına sürükleniyorlar.

 

TÜRKİYE’DE PARA İTİBAR GÖRDÜ,  ARKADAŞ,  DOST,  AİLE GİBİ KAVRAMLAR UNUTULDU

Bu arada, Özal bütün bunların yapılabilmesi için gereken kanunları yavaş yavaş çıkarmıştı. Bu ülke vahşi kapitalist sistemle o kadar çabuk uyum sağladı ki, bizim bile düşünemediğimiz hayali ihracat gibi vurgun yöntemleri keşfettiler. İnsanlar artık en kısa ve en kolay yönden servet yapmanın peşine düştüler. Rüşvet, devlet bankalarının çeşitli entrikalarla soyulmaları, banker skandalları birkaç örnek. Arkadaş, dost, aile gibi kavramlar unutuldu ve sadece parası olanlar itibar görmeye başladı. Bu arada, yerli sanayi can çekişiyor, küçük işletmelerden başlayarak yavaş yavaş büyük işletmelere doğru bir iflas dalgası yayılıyordu. Devlet işletmeleri ise bizim istediğimiz yöneticilerin atanmaları sağlanarak zarar ettiriliyordu. Sonunda bu işletmeler ya kapatılıyor, ya da özelleştirme hikâyesiyle, ucuz fiyatlarla şirketlerimiz tarafından ele geçiriliyordu.

 

“KÜRT DEVLETİ PROJESİNİ” HAYATA GEÇİRMEK İÇİN ÖNCE ÖRGÜT YARATTIK

Beyni yıkandığı için temiz hayallerle işe başlayan Özal, sonunda bu sistemin gerçeklerini görerek kendisini de kapitalizmin çarklarına kaptırdı. Ailesini ve yakın çevresini zengin etmeye başladı. Öyle bir duruma geldiler ki Özal’ın çevresinde prens ve prensesler ortaya çıkmaya başlamış, biz ülke monarşizme dönüyor diyerek kaygılanmaya başlamıştık. Aslında tam bir komedi oynanıyormuş. Her neyse, ülke insanının tepkisini ölçmek için kendisinden Kürt devleti fikirlerinden bahsetmesini istedik. Fakat bu düşünceler kendisine pahalıya maloldu. Biz de Kürt devleti projemizi hayata geçirmek için bir örgüt yaratıldı. Bu örgütle uğraşmak ülke ekonomisine çok büyük zarar verdi ve şu anda koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan bir avuç toprakta varlığını sürdüren Türkiye, bizim hiçbir istediğimiz geri çevirecek durumda değil. Sanırım yakın gelecekte topraklarından biraz daha, bir süre sonra da bizim için hala geçerli olan Sevr Antlaşması uyarınca hemen hemen tamamından fedakarlık etmek zorunda kalacak.

 

TÜRKİYE BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ… SU KAYNAKLARININ ÖNEMLİ BİR KISMI BURADA

Rockefeller de sözü devralarak başlıyor;

Türkiye hakkında biraz daha durmak istiyorum; çünkü dünyadaki en stratejik konumdaki ülkedir ve bizim için çok önemlidir. Nedenlerine gelince:

Bir kere Büyük İsrail Devleti topraklarının su kaynaklarının önemli bir kısmı şu anda Türkiye’ye aittir.
İkincisi, Müslüman ve demokratik bir ülke olarak bu konuda öncü bir ülkedir. İslamiyeti yıkmak istiyorsak önce Türkiye’den başlamalıyız.

Üçüncüsü, Avrupa ve Asya arasında bir köprü durumdadır. Maden, petrol, doğalgaz gibi zengin yer altı kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Kafkasya’ya hakim olmak istiyorsak bu ülke elimizin içinde olmalıdır. Ortadoğu hemen hemen elimizde sayılır. Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer Türk devletleri de yakında darbelerle kargaşaya boğulacaklar ve avucumuzun içine düşecekler. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler karşılarında hiçbir güç duramaz. Bu yüzden böyle bir olasılığa karşı, ajanlarımız her an tetikte bekliyorlar. Türk devletlerinde kilit mevkilerdeki adamlarımız, aralarında en ufak bir yakınlaşma sezdiklerinde hemen istikrarı bozacak olaylar ve darbelerle bunu önlüyorlar.

 

EN ÖNEMLİSİ, TÜRKLER MEDENİYETİN BEŞİĞİDİR VE KÖKENLERİ SÜMERLERE KADAR DAYANIR

 

Dördüncüsü, ülke bor madenleri bakımından dünyanın en zengin ülkesidir ve bu maden dünyada yakın bir gelecekte, petrolden bile daha önemli bir hale gelecek.

Beşincisi ve belki de en önemli olanı Türkler medeniyetin beşiğidir. Türkler, Milattan Önce 4.000’lerde Orta Asya’da yaşayan büyük bir felaketten sonra yaşadıkları yerleri terk edip, Mezopotamya’ya ve Rusya üzerinden Avrupa’ya gelen Aryanlar, yani dünyadaki en medeni olarak kabul ettiğimiz Ari Irk’tandırlar ve Avrupa’daki Finliler, Macarlar gibi bazı uluslar Türk kökenlidir. Ayrıca Anadolu’da büyük uygarlıklar kuran Hititler ve Asurlular’ın da Türk kökenli olma ihtimali yüksektir.

Milattan Önce 3.500 yıllarında Mezopotamya’da yaşamış olan Sümerler ilk yazıyı bulan, toplumda adaleti sağlamak için ilk yasaları çıkaran ve mahkemeleri kuran, ilk para kullanan ve vergi toplaya, ilk okul açan ve tekerleği bulan ulustur: yani dünya medeniyetinin başlangıç noktasıdır ve soyları tarihçilerimizin araştırmalarına göre Türk kökenli insanlardır. Çünkü Sümerler o bölgenin yerli halkı değildirler; yani göçebedirler ve tarihçilerimizin araştırmalarına göre “kız” manasına gelen “kır” kelimesi, “öküz” manasına gelen “ökür” kelimesi gibi bugüne kadar çözülebilen 1000 civarında Sümerce kelime ve “Ayağını yere sıkı bas, Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır, Sel gibi silip süpürmek, Yağ gibi erimek” gibi yüzlerce atasözü bugün Türkçe’de kullanılmaktadır. Sümerlerin Ay Tanrısı’nın simgesi olan “Yarımay”, bugün Türk bayrağında kullanılmaktadır. Roma ve Yunan medeniyetleri Sümerlerden oldukça fazla faydalanmışlardır; mesela yapılarındaki süslemeleri ve Tanrıları Sümer tapınaklarından gelir.

Fakat biz bunu örtbas etmek için, Milattan Önce 2.000 yıllarında, yani Sümerlerden 1.500 yıl sonra başlamış olmasına ve Yunan medeniyetini, dünyadaki ilk medeniyet olarak dünyaya tanıttık. Daha da ilginç olanı, Yunanlılardan önce Mısır Medeniyeti başlamıştır; ama onlar da ancak Sümerlerden 1000 sene sonra piramitlerini yapabilecek uygarlık düzeyine gelebilmişlerdir. Mayalar ve İknalar; Sümerlerden 2000 sene sonra ziguratlarını aynı biçimde yapmışlardır.

 

MEDENİYETİN BEŞİĞİ OLARAK TÜRKLERİ KABUL EDEMEZDİK, BU MİRASA EL KOYMALIYDIK

Medeniyetin beşiği olarak Türkleri kabul edemezdik; tam aksine binbir entrika ile bu kültür miraslarına el koyarak biz onları bütün dünyaya barbar, hak hukuk tanımayan bir toplum olarak tanıttık ve bunda da oldukça başarılı olduk. Sümer Kralları Urukagina ve Urnammu, çok tanrılı bir toplum kurarak, insanlar arasında adaleti sağlamak ve haksızlıkları önlemek için yasalar çıkararak, çağımız toplumlarına öncü olurlarken, bugün tek tanrılı bir toplum olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucu, fuhuş, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve gelir dağılımı aşırı düzeylerdir.

Aslında insanlar tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler ama insanoğlu için duyduğuna inanmak yeterlidir, okumak çok zor gelir.

Ben de o ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Duydukları hiç hoşuma gitmeyince konuyu değiştirmek istedim.

 

OSMANLI’YI YIKMAK ZOR OLMADI

“Dünya ülkelerini nasıl ele geçirmeyi düşünüyorsunuz?” diye sordum. Rothschild kendimden emin bir tavırla konuşmayı sürdürdü.

Rothschild: Sana tarihten örnekler vererek gücümüzü göstermek istiyorum; Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları dağıtmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayarak Ortadoğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin yolunu açmak için çıkarılmıştı. İsrail devletinin kurucusu sayılan Theodor Herlz, o zamanki Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’e giderek, bizim ailemizin desteğiyle Filistin topraklarını satın almak istedi. Fakat padişah bize karşı çıktı. Bizim için Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak çok zor olmadı. Çünkü padişahlar genellikle Türk kadınları yerine, fethettikleri ülkelerden köle olarak getirdikleri başka din ve ırklara mensup kadınlarla evleniyorlardı. Tabii Hürem Sultan gibi bu kadınlar zamanla ülke yönetiminde söz sahibi oldular ve kendileri gibi yabancı kökenli adamlarıyla bizim istediğimiz gibi, ülkeyi yıkıma götüren bir şekilde yönetmeye başladılar. Padişahlar ise devlet yönetiminin emin ellerde olduğu düşüncesiyle zevk ve sefaya dalmışlardı. Bu da Osmanlı’nın çöküş devrini başlattı. Mason örgütleri tarafından kışkırtılan insanların çıkardıkları isyanlarla topraklar kaybedilmeye başlandı. Hazine plansız harcamalarla tüketildi. Savaş sonunda hedefimize ulaşmamıza az kalmıştı; ama Atatürk adında bir lider ortaya çıkarak planlarımızı bir süreliğine ertelememize neden oldu. Tabii ki sonuçta bizim finans ve silah sanayi şirketlerimiz servetlerini onlarca kez katladılar. I. Dünya Savaşı sonunda Monarşizm tez olarak, Demokrasi antitez olarak, Komünizm’i yani sentezi oluşturdu.

 

HİTLER, BİZİM TARAFIMIZDAN GETİRİLDİ, ÇÜNKÜ BURADAKİ YAHUDİLER İSRAİL DEVLETİNİ KURMAYA YARDIMCI OLMADILAR

İkinci Dünya Savaşı’nın asıl sebebi şu an olduğu gibi dünyada başlayan ekonomik krizlerdi; diğer bir önemli neden ise Diaspora’nın yani kutsal topraklar dışında yaşayan Yahudilerin, yeni İsrail devletini kurmaya yardımcı olmamaları ve bu ülkeye dönmeyi kabul etmemeleriydi. Hitler’in bulunduğu mevkiye gelmesi ve Alman ulusunu büyülemesi, yine bizim tarafımızdan aldığı mali yardımlar sayesinde olmuştur. Harriman, Guaranty tröstü gibi Amerikan finans devleri, Alman çelik kralı Thyssen’ın mali yardımları ve Thule Örgütü’nün desteğiyle Hitler, dünya savaşı başlatacak güce erişiyordu. Bu iş için Hitler seçilmişti; çünkü Yahudilerden nefret ediyordu. Sebebi ise, babaannesi o zamanlar zengin bir Yahudinin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu ve babaannesi bu Yahudi patronu tarafından hamile bırakılmış, durumdan haberdar olan evin hanımı tarafından evden kovulmuştu. Babaanne kucağında bir bebek ile, yani Hitler’in babasıyla, başka bir iş bulamayınca koyu Katolik olan baba evine geri dönmüştü. Hitler zamanla bu gerçeği öğrenmiş, Yahudilere kin duymaya başlamıştı. İsrail topraklarına dönmemekte ısrar eden Yahudileri korkutmak amacıyla birkaç katliama izin verildi ve söylenenden çok daha az kişinin öldüğü bu katliamlar kullanılarak sözde milyonların yok edildiği Yahudi katliamı senaryoları üretildi. Şimdi aynı katliam senaryosu Ermeni Soykırımı adı altında Türklere uygulanmaktadır. Bu saçma soykırım masalı Türklere yüklenecek ve böylece Türkiye yüz milyarlarca dolar tazminat ödemek zorunda kalacak. Bu da Türk ekonomisi için büyük bir darbe olacaktır.

ATOM BOMBASI, YAHUDİLERİN YAŞADIĞI ALMANYA’YA ATILAMAZDI, BU NEDENLE JAPONYA KIŞKIRTILDI

Almanlar’dan nefret eden o zaman ki Siyonist başkanımız Einstein’ın Amerikan Başkanı Roosevelt’e bir öneri mektubu göndermesiyle atom bombası çalışmaları Manhattan Projesi altında başlatılmış ve kısa sürede sonuç alınmıştı. Ama bir sorun vardı, bu bomba çok güçlüydü ve deneme yapılabilmesi için Amerika’nın halkın desteğiyle savaşa girmesi gerekiyordu. Ayrıca Alman şehirlerinde çok sayıda Yahudi yaşıyordu; bu ülkeye atom bombası atılamazdı. Japonlar kışkırtıldı ve daha önceden haber alınmasına rağmen, halkın duygularıyla oynanarak desteğinin kazanabilmesi için yüzlerce Amerikan askerinin ölmesiyle sonuçlanan Pearl Harbor baskınına göz yumulmuş ve bu sorun da aşılmış oluyordu.

İSRAİL DEVLETİ, ROTSCHILD AİLESİ’NİN CÖMERT MALİ DESTEĞİ İLE KURULDU

Ve böylece Büyük İsrail İmparatorluğu’nun temelini oluşturan İsrail Devleti 1948 yılında Rotschild Ailesi’nin cömert mali desteğiyle kuruldu. Ordo Ab Chaos yine işe yaramıştı. Bu arada savaşta iflas eden ülkelerin ekonomilerinin düzeltilmeleri için Harriman, Rockefeller, Vanderblit ve Rothschild finans kurumlarından aldıkları borç paralar devreye giriyordu.

SOVYETLER BİRLİĞİ’NE YETERİ KADAR ÜLKE TAHSİS EDİLMİŞ, MALİ DESTEK VERİLMİŞTİ

Sovyetler Birliği, Hegel Diyalektiği gereği bir karşıt güç yaratılması gerektiği için, Amerikan International Barnsdall Corporation şirketinin verdiği ekipman ve yine Amerikan W.A Harriman Company ve Guaranty Tröstü tarafından verilen mali desteklerle petrol kuyuları ve maden yatakları açarak, ekonomisini geliştirdi. Bu arada dünya ülkeleri komünizm ve kapitalizm arasında seçimlerini yapmaya başlamışlar; Sovyetler Birliği’ne kapitalizmi savunan bizlere karşı eşit bir güç oluşturması ve bu oyunun sürdürülebilmesi için yeteri kadar ülke tahsis edilmişti.

ÇİN, HENÜZ KONTROL EDEMEDİĞİMİZ BİR ÜLKE AMA ABD EKONOMİSİNE KATKISI BÜYÜK

Çin ise Amerikan Bechtel Corporation’ın verdiği teknoloji ve beyin gücüyle süper bir güç haline geldi. Bu ülke henüz kontrol edemediğimiz, dünyadaki tek ülke. Fakat Amerikan ekonomisine büyük katkıda bulunuyorlar; çünkü iş gücü çok ucuz, ayda 30 dolara çalışacak işçi bulmak bizim ülkelerimizde patronların en tatlı rüyası olurdu.

VİETNAM, KORE, KAMBOÇYA, TAYLAND, ENDONEZYA, AFGANİSTAN, İRAN-IRAK, YUGOSLAVYA SAVAŞ ENDÜSTRİSİ’NİN DENEME VE GELİŞMESİNE YARADI

Size dünyadan kısa örnekler vererek konuşmamıza devam edeceğim; Vietnam savaşında, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği silah endüstrileri, yeni imal ettiği silahları deneme fırsatı bulmuştu ve silah sanayisini canlandırmak için devlet, eskileri kullanarak elden çıkarmıştı. ‘Agent Orange’ adlı kimyasal silah ile bu zehirin bitkiler üzerinde ölümcül etkileri görülmüş oldu. Bir ülke ekonomisi batağa sürüklendi.

Kore savaşı ile bu ülke iyiye bölündü ve kalkınma hayalleri suya düştü. Böylece ülke ekonomisi tahrip edildi. Ayrıca bu ülkede mikrop bombaları ve dioksin gibi çeşitli zehirler ile biyolojik savaş denemeleri yapıldı.

Kamboçya’da Amerika ile ticaret yapmayı reddeden lider Sihanuk 1970 yılında bir darbe ile devrildi ve yerlerine ülkeyi kaosa sürükleyen Pol Pot ve Kızıl Kmerler geçirildi.

Tayland’da yine ülke yönetimi devrilerek yerine diktatörlük rejimi kuruldu. Ülke ekonomisi yıllarca bize çalıştı.

Endonezya devlet başkanı Suharto 1957-58 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nin verdiği silahlarla Doğu Timor’u işgal etti ve yıllarca sürecek bir kaos yarattı, binlerce insan öldü.

Afganistan savaşı Ruslara silah sanayisini geliştirmek için büyük fırsatlar sunmuştur. Biz de yeni üretilen silahların etkilerini deneyebilmek için büyük bir fırsat yakalamıştık. Ayrıca ülke çok zengin yer altı kaynaklarına sahiptir. Afganistan yönetimi şu anda tamamen bizim kontrolümüz altındadır.

İran-Irak savaşı Saddam’a büyük vaatler yapılarak başlatıldı. İlk iş olarak birbirlerinin petrol kuyularını ve tesislerini bombaladılar. Tabii sonunda petrol zengini bu iki bizlerden daha fazla silah satın alıp savaşı kazanabilmek için ülke ekonomilerini iflas ettirecek düzeye getirdiler. Sonuçta bütün şehirleri ve petrol tesisleri yine bizler tarafından yeniden kurulacaktı. Bu de yine bizlerden daha fazla borç almakla mümkün oluyordu.

Saddam dolduruşa getirilerek başlatılan 1990 yılındaki Körfez savaşı, ile ırak ekonomisi bir kez daha çökertildi; Kuveyt’i tekrar inşa etmek için milyarlarca dolarlık iş bağlantıları yapıldı; Amerikan askerleri bölgeye ilelebet yerleşti. Bu savaşta test amacıyla tüketilmiş uranyum bombaları kullanıldı. Bu bombalar, etkisi yıllarca sürecek radyoaktif maddeler yayarak bölgedeki yüz binlerce insanın, tabii bu arada bizim askerlerimizin de ölmesine yol açtı, hala da insanları öldürmeye devam ediyorlar.

1990 Yugoslav savaşında salkım bombaları kullanıldı. Bu teknoloji harikası bombalar yere yaklaştıklarında yüzlerce küçük bombalara ayrışıyorlar ve yere düştüklerinde hala patlamamış olanlar her zaman aktif birer bomba olarak kurbanlarını bekliyorlar.

Rotthschild konuşmasına “Bu ülkelerin şimdi tamamen bizim kontrolümüz altında olduğunu sanırım söylememe gerek yok” diyerek ara verdi. Onun kaldığı yerden Rockefeller devam etti.

ZAİRE, ÇAD, YEMEN, GUATEMALA, ŞİLİ, BREZİLYA, DOMİNİK, SOMALİ, PANAMA, EL SALVADOR, BOLİVYA, EKVATOR, PERU, URUGUAY, ANGOLA’DAKİ SAVAŞLAR VE DARBELER BİZİM PLANLARIMIZDI

Zaire devletinin başına CIA destekli bir darbe ile 1965 yılında geçen Mobutu, George Bush’un deyimiyle Afrika’daki en iyi adamımız oldu.

Çad Hükümeti 1982 yılında bir darbe ile devrildi ve yerine diktatör Hissen Harbe geçirildi. Bu geçiş sırasında on binlerce insan öldü.

Yemen 1990 yılına kadar iki ayrı devlet halinde uzun yıllar birbirleriyle savaştılar. Bizim şirketlerimiz zenginleşmeye devam ettiler.

Guatemala’da hükümet, komünist rejim tehlikesi bahane edilerek CIA yardımıyla 1953 yılında devrildi ve bugüne kadar bizim tayin ettiğimiz askeri hükümetlerle ülke sonsuz bir kargaşa içinde yönetilmektedir.

Şili’de General Pinochet, 1973 yılında iktidarı ele geçirerek, yıllarca bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkeyi yönetti. Amerika Birleşik Devletleri’ne aktardığı milyarlarca dolarla ülke ekonomisi bataklığa sürüklendi. Ülke insanları sefalet içinde yüzerken, bizler daha zengin olduk.

Brezilya da komünizmden kurtarılan bir diğer ülkeydi. Ülke yönetimi 1964 yılında bir darbe ile devrildi, ülke Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Amerika’daki en güvenilir müttefiklerinden biri oldu.

Dominik Cumhuriyeti, aynı şekilde 1963 yılında bir darbe ile bizim istediğimiz yöneticilere kavuştu. Ülkenin serveti bizlere aktı.

1990’lı yıllarda Kolombiya’da uyuşturucu ile mücadele etmek maskesi altında ülke yönetimi ele geçirildi. CIA bu ülkeden gelen uyuşturucu parasıyla dünyanın çeşitli ülkelerindeki operasyonlarını finanse ediyor.

Fiji, Grenada, Panama, Somali, El Salvador işgal edildi. Sarin, hardal gazı gibi sinir gazları halk üzerinde denendi. Yüz binlerce insan öldü ve hala ölmeye devam ediyor.

Bolivya, Gana, Ekvator, Haiti, Filipinler, Peru, Uruguay, Angola, Seyşel adaları gibi üçüncü dünya ülkelerinde yapılan darbeler ve karışıklıklar hep bizim planlarımızın bir parçasıydı.

BÜTÜN ÜLKE YÖNETİMLERİNİ KONTROL ALTINDA TUTUYORUZ, AKSİ HALDE TERÖR OLAYLARINI DEVREYE SOKUYORUZ

Avrupa ülkelerinde kurulan İtalya Gladio’su benzeri istihbarat örgütleri sayesinde, bütün ülke yönetimlerini kontrol altında tutmaktayız.

İstanbul’daki sinagoglara yapılan saldırılar ve Madrid’deki tren bombalama olayları, bu ülkelere bizim isteklerimizi görmezden geldiklerini hatırlatmak için yaptırıldı.

New York İkiz Kuleler, Pentagon saldırıları, Kenya ve Suudi Arabistan’daki bombalama olayları ise tamamen bizim planlarımız doğrultusunda icra edildiler.

Ben “dünyada el atmadıkları başka ülke kaldı mı acaba” diye düşünüyordum. Rockefeller böyle beni şaşkınlığa uğratmanın zevkiyle içkisini bir yudumda bitirerek sözlerini tamamladı;

DÜNYADA HİÇBİR YERDE MAFYA VE KAÇAKÇILIK OLAYLARI BİZİM İZNİMİZ OLMADAN YAPILAMAZ

“Bu arada, bütün organizasyonların çok yüksek olan maliyetleri konusu var. Onların kaynağı ise vergiden muaf olan vakıflarımızın topladığı bağışlardan ve mafya ile olan bağlantılarımız sayesinde finanse diliyor. Dünyanın hiçbir ülkesine mafya veya kaçakçılık faaliyetleri, o devletin haberi ve izni olmadan yapılamaz. Yapılması için, üst kademelerde işbirlikçilerin olması gerekir. Bu işbirlikçiler gözünü para hırsı bürümüş insanlar seçilir ve bir kere bu işlere bulaşıldı mı, bir daha çıkış yoktur. Dünyanın her yerinde tamamen bizim kontrolümüz altında çalışan mafya, özellikle uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgilenir, çünkü en tatlı para bu alanlardadır. Bu paradan biz en büyük payı alırız ve bu parayla birlikte masum görünüşlü vakıflarımızın desteğiyle bütün bu faaliyetlerimiz finanse edilir ve buna işbirlikçilere dağıtılan para ve rüşvetler dahildir.

NEDEN KUZEY AMERİKA VE BATI AVRUPA VARLIKLI BİR YAŞAM SÜRER DÜNYADAKİ 5 MİLYAR İNSAN, BİZİM 1 MİLYAR İNSANIMIZ İÇİN ÇALIŞIR

Bu örnekler inanın bana sadece buzdağının dışarıdan görünen başı. Gördüğünüz gibi dünyanın her noktası kontrolümüz altında. Hegel Diyalektiği’nin amacımız doğrultusunda ne kadar çok işe yaradığını görüyorsunuz. Hiç düşündünüz mü, Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkeleri vatandaşlarına rahat ve varlıklı yaşam olanakları sunarken, dünyanın diğer ülkelerinde neden sefalet ve bitmeyen bir kargaşa var? Çünkü bizim ırkımız seçilmiş ırktır, diğerleri sadece köledirler. Eğer yaşamak istiyorlarsa ömür boyu bize bu şekilde hizmet etmek zorundadırlar. Dünyadaki 5 milyar insanı bizim toplumlarımızdaki 1 milyar insan için çalışıyorlar. Bütün zenginlikleri bizim şirketlerimize ve dolayısıyla bizim ülkelerimize atkılıyor. Biz gelişmiş ülkeler, her geçen gün daha da zenginleşirken, üçüncü dünya ülkeleri, ekonomileri çökertilmiş, halkı uydurma savaşlar ve olaylarla sefalete sürüklenmiş çaresiz bir halde; refah içinde yaşayan işbirlikçi yöneticileri ve zengin tabakları bizim emirlerimizi bekliyorlar.

Bizimle işbirliği yapanlar, çok yakında yenidünya hükümetinde kendi bölgelerini bizim idaremiz altında yönetecekler. Üçüncü sınıf ülkelerin halkları eğitim düzeylerine göre işçi olarak çalışacaklar, bizim gibi gelişmiş halklar da bunların üstünde bir hiyerarşi içinde yönetici olarak görev yapacaklar. Bu sınıfa giren ülke insanları için cumartesi günleri dışında bütün bayram ve tatil günleri kaldırılacak ve ancak karınlarını doyurabilecekleri bir maaş karşılığında, bütün yıl boyunca haftanın altı günü çalışacaklar. Bizim insanlarımız günün çok az bir kısmını çalışmaya ayıracak ve günün geri kalan kısmını zevk ve eğlenceyle geçirecekler.

İlk önce bütün bu anlatılanları çok büyük hayaller olarak görmüştüm; ama diğer ülkelerin durumu aklıma gelince gerçekleşme olasılıklarının olduğunu hesapladım. Gerçekten de çok az televizyon seyretmeme rağmen savaş ve ayaklanma haberleri gözüme çarpıyor, açlıktan ve sefaletten sürünen insanları seyrettiğimi hatırlıyorum. Ama ben medya adamıydım ve bütün bunların sebeplerini araştıracak zamanım yoktu….

 

kaynak: http://www.xing.com/net/artikalite/genel-bilgi-platformu-242978/murdoch-dan-rockefeller-ve-rothschild-ile-turkiye-yi-de-iceren-dunya-gercekleri-carpici-bir-roportaj-32267330

http://www.kemalistgazete.net/turkiye/carpici-bir-roportaj-h3606.html

http://www.habervaktim.com/haber/346551/rockefellerden-son-yuzyilin-en-buyuk-itiraflari.html

 *******************

PERCEPTİON (2012–) Tv Dizisi
GOD ON TRİAL (2008) (Yahudi Tanrısını Yargılıyor) (Ölümün Soluğu) Film
YANLIŞ İDEOLOJİLERİN KÜLTÜRÜMÜZE NÜFUZ EDİŞİ
MÜLKSÜZLEŞTİRME AĞLARI
ZİZEK! (2005) Belgesel
“BİR İDEA OLARAK KOMÜNİZM” İsimli Eserden-Slavoj Zizek
THE CONSPİRACY (Komplo) 2012
“TEHLİKELİ RÜYALAR GÖRME YILI” Slavoj Zizek
ENRON: THE SMARTEST GUYS İN THE ROOM (2005) “Piyasanın Uyanıkları”
PARA OYUNLARI ile BANKALARIN İFLASI YAKLAŞIRKEN

 

ZİYA UYGUR (Hayatı – Biyografisi)


Tarihi Bilenler ve Bilmeyenler Adına

Çocukluk dönemimden hatırımda kalan babamın arkadaşlarından Ziya bey amcanın (Araştırmacı-Yazar Ziya UYGUR) yeri bir başkadır. Beşiktaş Serencebeyde, Çitlenbik sokakta otururlardı. Biz de Yıldızda Cediciye sokakta. Geçenlerde, o yıllardan (1955-1960) kalan birkaç eski fotoğraf geçti elime. Ziya bey amca, babamla beraber. Son 30-35 senedir hiç görmedim. Taşkentli olduğunu söylemişti babam. Acaba şimdi nerede, ne yapıyor….? Ramazan bayramında dayımla eskileri yad ederken yine hatırladık onu ve ziyaretine karar verdik.

Dayımda telefonu varmış. Randevulaştık ve 5 Mart 1995 pazartesi akşamı, Göztepe Ayşe kadındaki evindeydik Ziya bey amcanın. Dayım Dr. Emin Emiroğlu (emekli albay diş tabibi), eşi, annem, eşim ve ben.Ziya bey amca 85 yaşındaymış. Önce bizi tanımakta zorlandı. Hatta yıllar sonra gerçekleşen bu ziyareti yadırgadı da başlangıçta ama daha sonra sohbet koyulaştı. Ömrünü harcadığı kitaplar, arşiv belgeleri, Masonlar, Abdülhamit, Menderes….

Taşkentli olduğunu bildiğim, bu unutulmuş, köşesine çekilmiş dava adamını çağrı dergisinde genç hemşehrilerime tanıtmak istedim.

- Ziya bey amca Taşkentli olduğunuzu biliyorum. Bu doğru mu?

Ziya UYGUR-
Babam Taşkentli, PERHİZLER sülalesinden, Hoca İbrahim Efendi. Annem Isparta Senirkentli. Oraya yerleşmiş olan Nogay Türklerinden. Senirkent’te doğmuşum. Ama babam nüfusa doğum yeri Taşkent yazdırmış.

- Hiç Taşkent’e gittiniz mi?

Ziya UYGUR-
Kısmet olmadı. Hiç Taşkent’e gidemedim. Şimdi 85 yaşındayım. Sağlığım yerinde. İnsan yaşamadığı yaşı bilmez. Bu yaşın kıymetini bu yaşa gelen bilir.

-Senirkent’den Askeri Liseye Uzanan Tahsil hayatınızı anlatır mısınız?

Ziya UYGUR-
İlkokulu bitirdikten sonra Yalvaç’ta ki ortaokula başladım. Yaz tatilinde köyde çobanlık yapıyordum. Köye bir gazete gelmişti. “Kuleli Askeri Lisesine öğrenci alınıyor” diye bir ilan gördüm gazetede. Bir istida yazdım. 15 gün sonra bir çağrı mektubu aldım. Babamdan habersiz, 175 kuruşa bir koyun sattım. O parayla İstanbul’a geldim. Sınava girdim. O zaman Erzincan Askeri Ortaokuluna çıktı ismim. Öne çıktım. “Gitmiyorum” dedim. Görevli Subay, “Şuraya dur, biraz bekle” dedi. Bekledim sonra Bursa’ya gider misin” dedi. “Giderim” dedim. Ve askeri okula başladım.

- Askerlik hayatınız kısa sürmüş neden? Subaylık mesleği size göre değil miydi?

Ziya UYGUR -
Askeri okulda bana “istikbalin Turan orduları komutanı” derlerdi. Gerçekten iyi komutanlık özelliklerim vardı. Ama, emir almayı sevmem. Yüzbaşı iken, bir teftiş sırasında Paşa ile takıştık. Bölüğe, 200 metre ilerde ki top ağacı gösterip, “İstikamet top ağaç, ileri” komutunu verdim. Sonra paşaya dönüp, “teftiş bitti” dedim. Bu olaydan sonra yüzbaşılıktan sağlık sebebi ile emekli ettiler beni.

- Genç yaşta ordudan emekli olduktan sonra ne işle meşgul oldunuz? Devlet Arşivindeki çalışmalarınızı anlatır mısınız?

Ziya UYGUR-
On çeşit eski yazı okurum. Yüzbaşı iken ordudan ayrıldıktan sonra, 15 sene Devlet Arşivinde çalıştım. Osmanlı tarihinin en eski evraklarını tasnif ettim. 3 Milyondan fazla gizli evrak okudum. Arşivde iken Abdülhamit devrini ayrıntıları ile inceledim. Tevrat’ı, incili ezbere bilirim. Masonların en gizli tüzüklerini, bile topladım. Bu konuda okumadığım kitap kalmadı.Ömrüm, İstanbul kütüphanelerinde kitap karıştırmakla geçti.

- Kitaplarınızı bu dönemde mi yazdınız?

Ziya UYGUR-
1954 de ilk kitabım çıktı. O dönemde, Yahudilik ve masonlukla ilgili, belgelere dayanan, ciddi bir eser yoktu. Çok ilgi çekti. Sonra 1964 ve 1967 de Tarih boyunca ihtilaller, inkılaplar ve Tevrat’a göre Siyonizm’in ana prensipleri, gayeleri, protokoller.

- Kitaplarınız ve yazılarınız o yıllarda önemli tepkiler almıştı. O dönem siyasiler sizinle ilgilendi mi?

Ziya UYGUR-
İhtilalden 2 ay önce, Park Otel’de Menderesle baş başa görüştük. Beni duymuş Kitaplarımla ilgilenmiş. Davet etti. Menderes bana hep dert yandı. Ben konuşamadım. Ayrılırken, “bir daha görüşelim” dedim. İhtilalle ilgili uyaracaktım. Arşivde, Abdülhamit dönemini iyi incelediğimden, ihtilalin geldiğini hissediyordum. Abdülhamit 33 yıl, ihtilali bekleyerek, devleti nasıl idare etti? Onu anlatacaktım. “Harekat yapma ihtimali olanları çağırır. Doyur, nemalandır onları. Erzurum’da, Konya da şurda, burda arazi ver. Onları pasifize et. Aldılar mı, biter. Abdülhamit, isyan eden Kürt beyini yaver yapıp saraya hapsetmiş. Cebine para koy veya arazi ver, onu pasifize et diyecektim Zaman yetmedi. Tekrar görüşecektik. Kısmet olmadı. İhtilal oldu.

- Masonların iç yüzünü anlatan belgelere dayanan kitaplar yazmak hayatımızı olumlu mu etkiledi, olumsuz mu?

Ziya UYGUR-
17 yaşında askeri okulda iken “İslamda Rehberi Siyaset”adlı bir kitap okudum. O kitap ufkumu açtı. Masonlukla o çağdan beri ilgilenirim. Masonların hepsi beni tanır. Kitaplarımdan rahatsız oldular. Önce, “Mason ol”diye ısrar ettiler. Sonra, mason düşmanı olduğum için başıma gelmeyen kalmadı. Tecrit edildim. Kitaplarıma yeni baskılar yaptıramadım. Sultan Hamit dönemine ait siyasi tarih vesikalarından bir kitap hazırladım. Yayınlatamadım. (Araştırmacı-Yazar Ziya UYGUR, yayınlatamadığı bu kitabının müsveddesini gösterdi. Tamamen belgelere dayalı, son döneme ait bir siyasi tarih belgeseli. Eski belgelerin hepsi /atin harflerine çevrilmiş ve özenle daktilo edilmiş. Kitap yayına hazır. İnşallah bir yayıncı ilgilenir bu eserin yayınlanmasını sağlar da yakın tarihimize ait yeni bilgi ve belgeleri öğrenmiş oluruz.)

-Türkiye’nin ve dünyanın bu günkü durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ziya UYGUR-
Bugün dünyayı Yahudiler idare ediyor. Tevrat; “Borç vereceksin, borç almayacaksın” der.Yahudi’nin ömrü faizcilikle geçer. Onları biz zengin ediyoruz. Düşmanımızı tanımıyoruz. 3,5 Yahudi’nin esiriyiz. Türkiye borçlu bir ülke. Borçluluk esarettir. Bunun sonu olmaz. Bu millet bunu idrak etmedikçe düzelmez. Eğitim yok. Eğitim Yahudi’nin kontrolünde. Eğitim düzelse, Türk yine dünyaya hakim olur. Türk milleti atılgan, hareketli millet. Türk milleti oturan millet değil. Bu millet iyi eğitilirse 15-20 senede dünya çapında olur. Bu millet Allah’ın lütfuna uğrayan bir millet.

- Gençlere söylemek istediğiniz bir mesaj var mı?

Ziya UYGUR-
İkinci cihan harbinde zırhlı tugayda ayniyat muhasibi idim. Haram yesem milyarder olurdum. Hayatımda haram yemedim. Haram yemeyin ama zengin olmak için çaba harcayın. Etrafa yardım etmek için para gerekir. Allah’tan sonra egemenlik paradadır. Otuz yılı aşkın bir süreden sonra yaptığımız ziyaret ve sohbet hepimizi çok memnun etmişti. Sağlık ve uzun ömür dileklerimizle, müsaade isteyip Ziya UYGUR ve eşinden ayrıldık. Biz asansöre binerken o, “Yine beklerim” dedi. ” Bu kadar gecikmeyin.
Dr. Latif ALPKAN
Bu röportaj Taşkent Çağrı Dergisinin 13. sayısında yayınlanmıştır

http://www.bilgicik.com/yazi/ziya-uygur-biyografi-hayati-kim-kimdir/

Zulüm karşısında sessiz kalan zalim’in suç or­tağıdır. HZ ALİ Kerremallâhü Veche buyurdu ki;
” MAZLUMUN GÜNAHI ZALİMDEN FAZLADIR

********************

STAVISKY REZALETİ

Korkulu Rüyaların Habercisi

 Devlet Yolsuzluklarının Ağababası
Hükümetleri Deviren Skandal

Serge Alexandre Stavisky

(20 Kasım 1886 Ukrayna – 8 Ocak 1934, Chamonix )

Le beau Sacha (“Yakışıklı Sasha”) olarak bilinen Alexandre Stavisky, “Polonya Yahudisi”dir. Ailesi Ukraynadan göçmüştür. Bir çorba fabrikasında bir işçi olarak başlayan hayatı, bir gece kulübü yöneticisi olması, çeşitli meslek denemiş ve kumarhane işletmecisi olması yetmemiş, 1930′larda yılında finans çevrelerinin içine karışmıştır.  Mali yolsuzlukları, eylemleri ile Fransa’da “Stavisky Affair” olarak bilinen siyasi bir skandal yaratmıştır.   Fransızların üçüncü cumhuriyet (18711940) dediği rejimin bitiş gongunu çalan adam olarak meşhur olmuştur.

1927 yılında, Stavisky ilk kez  dolandırıcılık nedeniyle  yargılandı. 19 defa kefaletle kurtuldu ise de Aralık 1933 yılında mali krizler ve sahtekarlıkları nedeniyle ile  Stavisky kaçtı. 8 Ocak 1934 tarihinde Chamonix kaldığı bir dağ evinde uğradığı bir polis baskını ile yaralı ele geçirildi.  Cerrahlar onu kurtarmak için mücadele ettilerse de öldü. İntihar etti denildi.

Stavisky’nin  ölümü sonrasında birçok ayaklanmalar finansal skandal hükümet kanadını da kapsadı.ğından resmi kayıtlarda intihar olarak geçse de  onu polisler  öldürdü şeklinde kalıcı bir spekülasyon bulunmaktadır.  10 Ocakta Paris sokaklarındaki olaylarda 250 kişi tutuklandı. Fransa’da “Stavisky Affair” olarak bilinen siyasi bir skandalın çıkmasına neden oldu.

Alexandre Stavisky’in  uyanık zekâsı , sert yaratılışlı olduğu kadar da ince deneylerden geçmiş biridir. Serge Alexandre Stavisky’in öyküsü bir parça abartılmışsa da, ona yanaşanların ansızın kapıldıkları korkuyu, iki yüzlülüğü, iğrenç titremeyi protesto edebilirsiniz.

Alexandre’ın suç ortaklarının, kiralık adamlarının ve onun suçunu üzerine alan kimselerle, görevi onu korumak olan ve bunun da karşılığını rahatça alan kişilerin bir yerde kaypaklık etmeleri, yalan söylemeleri ve inkâr yoluna sapmaları belki anlaşılabilir.

Oyunun kuralıdır bu.

Şakağındaki kurşun deliğiyle, hiç kuşkusuz efendileri de bu yüzden onları överdi.

Ama onun, hiç bir zaman satın almaya kalkışmadığı kaç kişi, doğal olarak kendisini tanımamış, yolu kirli iş alanlarından geçmeksizin Alexandre’la karşılaşmış kaç kişi onun yüzünü hatta adını bile bilmediğini söyleyerek kendi durumunu savunmaktadır acaba?

Neden korkuyor bu insanlar?

Bir yasa kaçağına bulaştıkları için lekelenmekten mi?

Ahlâksızlığın kirlettiği eli sıktıkları için kuşkuyla karalanacaklarından mı?

Ne soysuz bir korku, ne büyük bir özsaygısı yoksunluğudur bu!

Kendi benliği karşısında bu nasıl alçalmadır böyle!

Daha da önemlisi şu: Uğraşılarının etkilerini gördükten sonra, en karmaşık ve önüne geçilemez birtakım sosyal güçleri askıya almayı beceren, uçurumun hep kıyısında yaşamış, dümenleri için kamu kuruluşlarını, dev yönetimleri, uluslararası kartelleri seçen, sonra da belirsiz ve trajik bir gölgenin ardında yitip giden, miras olarak geride koskoca bir skandalla, zincirleme devrilen bakanlar, kan ve âdeta bir tür devrim bırakan bu adamın yüz çizgileri, davranışları, sesi, duruşu ve eylemlerinin ne olduğunu bilmek bazen önemli olabiliyor.

Kaynak:
Joseph KESSEL,  trc: M.Ali KAYABAL, Hazırlayan: Raymond THEVENIN, Stavısky Rezaleti Devlet Yolsuzluklarının Ağababası Hükümetleri Deviren Skandal,  Milliyet Yay.1976

Erişim: http://gazetearsivi.milliyet.com.tr/GununYayinlari/DXQhACQ2UelBB_x2F_hfrCUP_x2B_Q_x3D__x3D_

STAVİSKY… (1974) Film

Yönetmen: Alain Resnais

Ülke: Fransa, İtalya

Tür: Suç, Dram

Vizyon Tarihi:15 Mayıs 1974 (Fransa)

Süre:120 dakika

Dil: Fransızca, İngilizce

Senaryo: Jorge Semprún

Müzik: Stephen Sondheim

Görüntü Yönetmeni:Sacha Vierny

Yapımcılar: Georges Dancigers , Alexandre Mnouchkine

Oyuncular

**********************

ENTRİKA (2012) ARBİTRAGE

TONY RÜŞVET YEDİ-Nezih UZEL

HİPNOS/ Hipnoz (2004)


Yönetmen: David Carreras      

Ülke: İspanya

Tür: Korku | Gerilim

Vizyon Tarihi:24 Haziran 2005

Süre:93 dakika

Dil: İspanyolca

Senaryo: Javier Azpeitia, David Carreras, Juan María Ruiz Córdoba    

Müzik: Óscar Maceda 

Görüntü Yönetmeni: Xavi Giménez     

Yapımcı: Pau Calpe, Eneko Lizarraga 

Oyuncular:    Cristina Brondo, Demian Bichir, Marisol Membrillo, Julián Villagrán, Féodor Atkine

Çeviri: Decypher

Özet

Genç bir psikiyatrist olan Beatriz Vargas (Cristinba Brondo), en yakın yerleşim biriminden kilometrelerce uzakta ve ‘HİPNOZ’ uygulamaları ile ünlü bir sanatoryumda iş bulur. Genç doktor hastaneye kabul edildiğinin ilk gününde, diğer meslektaşlarını kıskandıracak bir başarıya imza atar ve yıllardır tedaviye cevap vermeyen genç bir hasta ile iletişim kurmayı başarır. Beatriz’in genç kıza yardım etme çabaları korkunç bir olayla boşa çıkar. Genç kız, bilekleri kesilmiş halde ölü bulunmuştur. Hafıza kaybı olan bir başka hastanın da uyarıları ile birlikte Beatriz, içinden çıkılması güç bir çıkmaza girer. Genç kızın ölümünün ardındaki esrar perdesi aralanırken, Beatriz aslında hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını fark eder.

Filmden

Yaşıyor olduğun halde kendini tanıyamama kabusu.  Kim olduğunu unutmak   Hafızan olmadan bir hiçsin.

Hepimiz birşeylere bağımlıyız, unutkanlığa hatırlamaya, hata yapmaya, yalnızca ana maddeyi bulmak yeterli bağımlılığımızı kanalize eden duyguyu.

Bonsai, özel tekniklerle ağaçların saksılar içinde budanarak ve bodurlaştırarak büyütülmesi sanatıdır.

Tuhaf bir sanattır. Bitkileri ışıktan uzak tutarız, aşırı büyümelerini önlemek için  düzleşmeleri için çubuklara bağlarız  budarız  Onları kendi iyilikleri için manipüle ettiğimizi söyleyebilirsiniz. Psikiyatri de aynı şeyi insanlar için yapar, öyle düşünmüyor musunuz?

Bir yalanla travmanın üstesinden gelemezsiniz, bu etik değil.

Gerçek doğruyu kimse bilmez.
Her hasta ve her doktor bunu kendi yollarıyla bulmalıdır.

Psikiyatri böyledir işte.

İnsanların hangi yollarla yardım isteyeceklerini asla bilemezsiniz.
O’da, tüm hayatı boyunca   yaptığı her bir hareketle bunu amaçlamıştı.

Herşeyin bir başlangıcı vardır.

Yaşamak, mutluluktan yavaş yavaş uzaklaşmaktır.
Bizi ona bağlayan tek şey hafıza denen   acı dolu göbek bağıdır.

Hafıza her zaman hayalgücü ve rüyalar tarafından istila edilir.
Sonunda gerçeği daima kendi yalanımız haline getiririz.

Hepimiz kabul ediyoruz ki geçmiş bugünümüze de damgasını vurur,  geleceğimizi etkiler, ancak bazı durumlar vardır ki gelecekte neler olacağına dair fikirlerimiz bizi bunu gerçeğe dönüştürmeye iter.Geleceğimizi geçmişimizin bir parçasıymış gibi özümseyebileceğimizi söyleyebiliriz?Bilinçaltımızı, gerçekleşmiş olduğunu düşündüğümüz şeylere ikna edebiliriz. Travma veya acı olmadan. Eğer kişi belli başlı şeylerin farkında olduğunu biliyorsa  onları daha fazla aramayacaktır, görmezden gelecektir. Kesinlikle bu işe yaramaz.

Paranoyak kişilik,  sanrılar, halüsinasyonlar,
takip edilme hissi, kişilik bölünmesi.

Birileri hayatına müdahale ediyor,  duygularını değiştiriyor,  zaman algını,  ama bunu kimin yaptığını bilmiyorsun.
Hiç mantıklı değildi, ama ona inandım.
Onun gücü bu.
İmkansıza inanmanı sağlamak.

Yalnızca geçmişimizle değil   geleceğimizle de birbirimize bağlıyız.
Seninki çok uzun süre önce yazılmış.
Kanser gibi büyüyor dışarı doğru yavaşça
Ondan kaçamazsın.

Neden bize yapılanları tekrarlamaya meyilliyiz?
Aynı hataları tekrar etmeye,   tecrübelerimizi idame etmeye?

Neden karşı geliyorsun? Görünürdeki gelecek karanlık, belirsiz.
Geleceğin düne döndüğünde   sonsuza kadar hareketsiz kalacaksın.
Kendini hiçbir şeye bağlayamıyorsun,
Delilik, rüyaların gerçekliğe müdahale etmesidir.
Kötü olan ise bunları birbirinden ayıramamak.

Ölümle arasındaki mesafe, saniyeden daha kısa bir süre, bir milimetre ötesi.
İşte bu kadar kısaydı. Bazen içinde, bir adım atarak bunu kanıtlama isteği duyuyor insan.

Ölmek o kadar kolaydı ki

PERCEPTİON (2012–) Tv Dizisi


 

Bu diziyi seyretmeniz uygundur. Fakat bilgisayarda, çünkü sürekli geçen terimler için sözlük gerekiyor.

Perceptioni. 1. algılama. 2. fark etme, anlama; sezme. 3. algı, idrak. 4. sezgi, feraset

Yönetmen: Greg Beeman, Kenneth Biller, Christopher Misiano

Ülke: ABD

Tür: Suç | Dram | Gizem | Gerilim

Süre: 35 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Kenneth Biller, Michael Sussman, Warren Hsu Leonard

Müzik: Tree Adams

Görüntü Yönetmeni: John B. Aronson, Jeff Jur

Yapımcı: Michael Sussman, Amanda Green, Jason Ning

Nam-ı Diğer: “Proof”

Firma: ABC Studios

Oyuncular: Eric McCormack, Rachael Leigh Cook, Kelly Rowan, Arjay Smith, LeVar Burton

Özet

Şizofrenik eğilimler gösteren, zekâ seviyesi hayli yüksek bir akademisyenin FBI’a yardımcı olmasını anlatan “Perception”, suç dosyaları türüne zihin oyunlarını katıyor.

“Perception” dizisi, ‘gerçeklik nedir?’ sorusuyla başlıyor. Şizofrenik eğilimler gösteren, beyninin farklı çalışmasını işi açısından bir avantaja dönüştüren başarılı araştırmacı Dr. Daniel Piercesınıfındaki öğrencilerine yöneltiyor bu soruyu. “Perception”ın ‘tuhaf profesörü’Pierce’i diğer insanlardan farklı kılan, algı konusunda oldukça farklı deneyimler yaşaması. Paranoyak şizofreni teşhisi konan Pierce’a zihni sıklıkla oyunlar oynuyor. Nöropsikiyatri alanında çalışan bilim insanı, zihninin oynadığı oyunları, bilinçaltının uyarıları ve yönlendirmeleri gibi kabul ediyor ve böylece FBI’a karışık suç dosyalarında yardımcı olurken kendi bilinçaltından da yardım alıyor.

DİZİDEN ALINTILAR

Perception. S01E01 Bölüm

Gerçeklik nedir?

İşte size bilincinizi değiştirecek bir şey. Gerçeklik hayal gücünüzün bir ürünüdür. Aranızdan hanginiz korkutucu bir kabustan uyanıp “Tanrıya şükür, sadece bir rüyaymış” diye düşünmedi?

Bunun sebebi rüya gördüğümüzde ya da fantezi kurduğumuzda ya da halüsinasyon gördüğümüzde nörokimyasal dürtülerin yükselmesinin, kafamız içinde olanlarla gerçekte yaşadığımızı ayırt edemememize sebep olmasıdır. Yani… Ya yanlış algıIıyorsak?

Neyin gerçek olup olmadığını nasıI bilebiliriz?

Daniel, cep telefonu taşısaydın seni bulmak çok daha kolay olurdu.

Eğer cep telefonu taşısaydım devlet beni takip edebilirdi.

- Taşımıyorum devlet benim.

Eğer yeme bozukluğu varsa bu çok daha ciddi bir akıI hastalığının belirtisi olabilir.

Bence sen Bulimia hastalığında kusmak Tiyamin Yetmezliğine sebep olabilir. Ve Tiyamin Yetmezliği ise Korsakoff Sendromuna.

Korsa ne? Anterograd Amnezinin neden olduğu bir nörojik bozukluk. Önerilere karşı aşırı hassasiyet ve konfabülasyon.

Bu hastalar, ne dersen itiraf olarak kabul eder..

Tiyamin

Bir diğer ismiyle B1 vitamini, kimyasal formülü C12H17ClN4OS olan renksiz bir bileşiktir. “Thio-vitamine” (“sülfür-içeren vitamin”) anlamına gelmekte olup suda çözülebilen B kompleks vitaminlerinden birisidir.

İlk keşfedilen B vitaminidir. 1926 yılında saf olarak elde edildi. 1890 yılında Hollandalı hekim Eijkman, yıkanmış beyazlatılmış pirinçle tavukları beslediğinde, tavukların bacaklarında felçler, başlarında kasılmalar gördü. Sonra bu tavukları tesadüfi olarak kabuklu pirinçle beslemek zorunda kaldı ve bu hastalıkların yok olduğunu hayretle gördü. Uzak Doğudaki beriberi hastalığının sebebini kabuğu soyulmuş pirinçlerin çok yenmesine bağladı. Pirincin kabuğunda beriberi hastalığını tedavi eden maddenin olduğunu söyledi. Bundan sonra, bu madde elde edilmeye çalışıldı. 1936 yılında suni olarak elde edildi.

Karbonhidrat metabolizması için çok önemlidir. Tiamin pirofosfat (TPP) tiyaminin aktif şeklidir ve pirüvat dehidrogenaz, a-keto-glutarat dehidrogenaz, transketolaz enzimlerine koenzimdir. Pirüvat dehidrogenaz ve a-keto-glutat dehidrogenaz karbonhidrat metabolizması için gerekliyken, transketolaz pentoz fosfat yolunda aktivite gösteren bir enzimdir.

Eksikliği

Tiyamin eksikliğinde, hücrelerin bazı amino asitlerin ve pirüvik asidin kullanılması azalırken, yağ kullanımı artar. Tiyamin eksikliğinde görülen sorunların ve bozuklukların ana nedeni de budur. Tiyamin eksikliğinin semptomları olarak şunları sıralayabiliriz:

  • İştahsızlık,
  • Depresyon,
  • Yorgunluk,
  • Sindirim rahatsızlıkları,
  • Kas ve sinir rahatsızlıkları,
  • Beriberi hastalığı

Merkezi sinir sistemi enerji ihtiyacını karbonhidrat metabolizmasından karşıladığı için tiyamin eksikliğinde en çok etkilenen vücut bölümlerinden biri de merkezi sinir sistemidir. Nöronlarda kromatoliz görülmesi riski yükselir. Aynı zamanda, tiyamin eksikliği nöron aksonlarını saran miyelin tabakasının aşınmasına ve yok olmasına neden olabilir. Bu ise ciddi nörolojik hastalıklara ve bozukluklara neden olabilir.

Merkezi sinir sistemi ile beraber karbonhidrat metabolizmasıyla enerji ihtiyacını karşılayan diğer bir yapı da kalptir. Tiyamin eksiği ile beraber gelen karbonhidrat metabolizmasındaki düşüş ve sorunlar kalp kasını zayıflatır ve bu zamanla ciddi kardiyovasküler sorunlar yaratabilir.

Bunların dışında tiyamin hastalığı sindirim sistemi (gastrointestinal) bozukluklara neden olabilir. Tiyamin eksikliğinin en belirgin sonucu da beriberi hastalığıdır.

Wernicke-Korsakoff sendromu

Kronik alkoliklerde tiyamin eksikliğine bağlı görülen, sinir sistemini etkileyen tablodur. Hastalık Wernicke ensefalopatisi ve Korsakoff psikozundan oluşur. Hastalarda ataksi, spastik parapleji, mental konfüzyon, apati, hafıza kaybı, nistagmus gibi bulgular görülür. Ensefalopati tiyamin verilmesi ile gerilerken, psikoz tablosu gerilemez.

 http://tr.wikipedia.org/wiki/Tiyamin

İşlenmiş şeker. Bu tip iki şeker hastalarının kullanması için tarım ticareti tarafından üretilen bağımlıIık yapıcı bir ilaç. [Böylece dostları ilaç sanayisi tedavi pazarlayarak milyarlar kaldırabilecekti.]

Süte hormon koyma nedenlerine girmeyeyim hiç.

Zihninin nasıI çalıştığını biliyoruz Bazen bu halüsinasyonlar sana mantıklı gelmeyen şeyler anlatır.

AFAZÎ:Fr. Tıb: Organlarda bir işleme bozukluğu olmadığı halde, fikri kelime ile anlatamamak hâli

Bazıları bir “afazi” dir.. Konuşulanı kavrama yeteneğini kaybetti. Birçok afazi, onun yerine bir konuşmanın ses tonuna karşı oldukça hassas olurlar. Yalan söylediğimizde, sesimizdeki farklıIık daha belirgin olur. Çoğumuz bunu farketmez ama afaziler eder. Ve bir nedenden dolayı bu onlara komik geliyor. O bir insan yalan makinesidir.

Normal olan nedir?

Eğer üzgün hissediyorsanız, biraz bunalımda mısınız?

Yoksa nörokimyasal dengesizlikten mi dert yanıyorsunuz?

Büyük çoğunlukta baktığımız araştırmalar beyinleri normal olan hastaları kapsıyor ve acı çektiklerinden şüphe yok. Ama  Bu tamamen kötü bir şey mi?

Bazıları için, nörolojik durumlar kendilerini kimsenin düşünmek bile istemediği acı gerçeklerden koruyabilir. Diğerleri ise geri kalanımızın rahatsız edici bulduğu, durumlarıyla baş edebilecekleri neşeli bir düzen kurarlar. Eğer bir temel kuracaksak o hâIde kendimize şunu sormalıyız. NasıI oluyor da sözde normal insanların beyinleri belirli unsurlara karşıIık veriyor?

Ve eğer nörolojik bozukluk yaşayan insanları tedavi edebiliyorsak onları normal hale getirebiliyorsak onlara yardım ediyoruz demektir.

Ama bazen onları eşsiz yapan şeyleri ellerinden almıyor muyuz?

Kişiliklerinin gerekli parçasını çalmıyor muyuz?

—————————

Perception. S01E02 Bölüm

Yakın olan dostu birini bir mafya sıçanı gibi satmış olmazsa bile yalan söylediğini zor anlarsınız.

Nasıl? iyi bir yalancının çok büyük bir üstünlüğü vardır. Çalışmalar göstermiştir ki en iyi yalancılar en iyi işlere, en çok arkadaşa ve en ateşli kızlara sahip olmaktadır.Yalan söylemede yakalamanın bir yolu olur “Yalan makinesi”  belki olabilir.

Yalan makinesi kötü bir cihaz değildir ancak sadece strese bağlı tepkileri ölçer. Birini FMRG cihazına bağladıktan sonra yalan söylemesini sağlayıp olanları izlersek dorsolateral prefrontal kortekslerinin noel ağacı gibi parladığını görürüz. Çünkü yalan söylerken beynimizi kullanırız. Bize yalan söylenirken de beynimizi kullanırız.

Peki ama beyin, kendisine yalan söyleyebilir mi?

Sorun şu sorguda yüz yüze geldikleri hâlde Frank kendine lambayı vuran adamı tarif edemiyor. Frank’in hafızasında sorun yok. Dün gece olanları tüm detaylarıyla tarif edebildiği hâlde nasıl oluyor da adamın nasıl göründüğünü tarif edemiyor?

Tam vücut tarama cihazı. Yeni güvenlik kuralları.

Bu şeylerin insan sağlığına ne kadar zararlı olduğunu biliyor musun?

Ne? Tamamen güvenli onlar. Kim söyüyor bunu?

Hükümete ait bir denetleme kurumu mu?

Sam Amca’ya bu konuda güvendiğimi mi sanıyorsun? Bunlar Cilt kanseri, tiroid hastalıkları, mutasyonlu sperme sebep oluyor.

Prosopagnosia denilen bir çeşit duyusal algılama bozukluğu. Diğer bir deyişle yüz körlüğü. Frank’in görme yetisinde sıkıntı olmadığı hâlde yüzleri tanıyamıyor. Sırada duran annesini bile ayırt edemeyecektir. Kafasına aldığı darbe yüzünden mi?

Fusiform Gyrushasarı sonucu oluşabilir ama Frank yüzlerle arasının önceden de iyi olmadığını söyledi yani doğuştan beri böyle. Nasıl yani? Herif doğduğundan beri bu tuhaf hastalığa sahipti ve haberi yok mu? Bu nasıl mümkün olabilir? Prosopagnosia hastalarının çoğu biliçaltı yöntemler geliştirerek tanıdığı insanları hatırlayabiliyor. Giyim şekilleri, içerisinde bulundukları durumlar, ses tonları. Harika. Frank’in verdiği ifadeye göre adamımız hiç konuşmamış yani bu herifi bulsak bile görgü tanığımız onu teşhis edemez. Frank tefeciyle önceden birkaç kez konuşmuş. Sesini tanıyabilir aslında.

Prosopagnosia (Yunanca Prosopon yüz + agnosia kayıtsızlığı), yüz körlüğü olarak da adlandırılan insan yüzleri tanıyamama, ayıramama durumudur. Prosopagnostikler gözburunağız gibi yüzün her parçasını tek tek görebilmekle birlikte birbirleri ile ilişkisini kuramamaktadırlar.

Hastalık, önceleri beyinde bir hasar kaynaklı olduğu düşünülmekteydi ancak son bulgular yüksek bir genetik ilişki olduğunu ortaya koymuştur. İncelemelerde beynin yüz tanıma ile ilgili temporal ve oksipital bölümlerinde bozukluk tespit edilmiştir.

Çeşitli derecelerde etkili olan hastalık, ileri seviyelerinde kişinin kendi yüzünü tanımamasına kadar varabilir. Kalabalık bir grupta oldukça zorlanan bu kişiler genelde bu tür ortamlardan kaçınırlar. Genelde prosopagnostikler kişileri ayırd etmek için sessaç, vücut şekilleri gibi ek özellikleri kullanırlar. Bu tür yetenekler hastalığın tanısını zorlaştırmaktadır. Son dönemlere kadar oldukça ender olduğu düşünülen hastalık yeni araştırmalarda %2′ye kadar çıkan sıklıklarda görülmüştür.

 

Bilinçaltın, çözülemeyecek sorunlarla uğraştığı zamanlarda şizofren daha şiddetli seyreder.

Oniomania (kompulsif) Alışveriş Hastalığı

Alışveriş hastalığı ciddidir…Tıpkı duygulanım bozuklukları(depresyon,iki uçlu mizaç bozukluğu), anksiyete bozuklukları, madde kötüye kullanımı, yeme bozuklukları ve diğer dürtü kontrol bozuklukları gibi…

“Özellikle kadınlarda ve adet öncesi(premenstrüel) dönemde daha fazla görülen Alışveriş Hastalığı, bir dürtü kontrolü bozukluğudur. Diğer dürtü kontrol bozuklukları arasında Kleptomani(çalmaya yönelik dayanılmaz dürtü), Piromani(haz alma amacıyla yangın çıkarma) ve Trikotillomani(haz alma amacıyla kişinin kendi saçını yineleyen biçimde yolması) yer alır.”

Psikiyatri Hekimi Dr. Gülçin Arı Sarılgan konuyla ilgili şunları söyledi:

Psikiyatri Literatüründe 1900′lü yılların başında “Oniomania” olarak tanımlanmış olan bu bozukluk son yıllarda “kompulsif alışveriş” şeklinde ele alınmaktadır. Kontrolsüz, impulsif ve aşırı miktarda alışveriş krizlerinin görüldüğü bir bozukluktur. Dürtü kontrol bozuklukları kapsamında ele alınmaktadır. Dürtü kontrolü bozukluğunun başlıca özelliği, kişiye ya da başkalarına zarar verecek bir eylemde bulunmaya yönelik bir dürtü, güdü ya da dayanılmaz isteye karşı koymada başarısızlıktır.

Birey alışverişte bulunmadan önce gerginlik ya da uyarılma duygusunda giderek artma hisseder ve sonra alışveriş sırasında haz alma, doyum bulma ve rahatlama yaşar. Alışverişin ardından çok para harcadığı için pişmanlık, kendini kınama ya da suçluluk hissedebilir. Diğer dürtü kontrolü bozuklukları Aralıklı Patlayıcı Bozukluk (ciddi saldırganlık atakları), Kleptomani(çalmaya yönelik dayanılmaz dürtü), Piromani (haz alma amacıyla yangın çıkarma), Patolojik kumar oynama, Trikotillomani (haz alma amacıyla kişinin kendi saçını yineleyen biçimde yolması) dır. Amerikan toplumunda %1-6 oranın da görülür, %80-90′nını bayanlar oluşturur. Özellikle adet öncesi(premenstrüel) dönemde daha fazla görülür. Başlangıç yaşı 18 yaş civarıdır ancak bunun problem olarak fark edilmesi genellikle 10 yılı alır. Nedeni tam olarak bilinmiyor. Ancak psiko analitik görüşe göre bu kişilerin genellikle benlik değerleri düşüktür; giyim ve mücevher en çok satın alınan şeyler olup, bunlar dış dünya tarafından en çok dikkat çeken objelerdir. Kişi satın alma davranışı ile “geleceğin var olduğunu kendine inandırarak temel ölüm kaygısını azaltır.

Bayanlar daha çok giysi, parfüm ve mücevher, erkekler ise elektronik, otomobil ya da hırdavat satın alır. Bu bozukluğa sahip bireylerin alışveriş paternleri tipiktir. Alışveriş dürtüleri genellikle epizodik olup haftada bir civarında, ortalama bir saat süren ataklar halinde ortaya çıkar. Tüm yıl boyunca süregenlik gösterir, diğerleri gibi yalnızca doğum günleri ve bayramlarda yoğunlaşmaz. Kişi genellikle evdeyken, kendini çökkün ya da gergin hissederken bu dürtü belirir, kişi çoğunlukla kendisi için alışveriş yapar, bazen diğerleri için de alır. Birkaç pahalı eşyadan ziyade, çok sayıda ucuz eşya satın alırlar.

Bayanlar daha çok giysi, parfüm ve mücevher, erkekler ise elektronik, otomobil ya da hırdavat satın alır. Büyük bir sıklıkla kredi kartı ile, büyük mağazalardan yalnız alışveriş yapar, yanında genellikle birden fazla kredi kartı taşır. En önemlisi kendisinin ihtiyaç duymadığı şeyleri satın alır, dolabı bir kere bile giymediği, üzerinde etiketi bulunan giysilerle doludur. Bunları bazen başkalarına hediye olarak verir.

Evi bir sürü gereksiz ev eşyaları ile tıkıştırılmıştır .İlaç ve alkol bağımlılığında görüldüğü gibi bir süre sonra tolerans gelişir; kişi rahatlamak için giderek daha fazla miktarlarda alışveriş yapar. Alışverişin doğası ve paterni gereği yakın ilişkilerinde bir süre sonra sorunlar yaşamaya başlar, boşanmalar sıktır. Kişi satın aldığı şeyleri gizler. Alışverişe çok fazla zaman ayırdığı için çalışıyorsa işte sorunlar yaşamaya başlar. Bu bozukluk kronik seyirlidir. Başka psikiyatrik bozukluklarla birlikte görülebilir.

Duygulanım bozuklukları(depresyon,iki uçlu mizaç bozukluğu), anksiyete bozuklukları(Obsesif bozukluk, Panik bozukluk, Fobiler ),madde kötüye kullanımı, yeme bozuklukları ve diğer dürtü kontrol bozuklukları gibi. Tedavide iç görüye yönelik terapi, desteklayici terapi, grup terapilerinin yanı sıra ilaç tedavileri ile bu durum kontrol altına alınabilir

http://www.aktuelpsikoloji.com/haber.php?haber_id=4697

Walt Whitman “Kalabalıktan oluşuyorum”u yazdı. Kişiliğimiz gerçekte kulaklarımızın arasında çalışan kürenin içindeki birkaç sinir ağının birleşiminden oluşur. Yani, eğer kafatasınızın içinde dolaşan farklı versiyonlarınız varsa, hangisi gerçekten sizsiniz?

Haftada bir kez çalan bir baş gitarist misiniz?

Yoksa sabah dokuz akşam beş mi?

Sizi gerçekten tanımlayan?

O kişiliklerden biri kendini adamış bir eş olabilir mi?

Ve diğeri ise yalancı, hırsız ve kontrolden çıkmış bir bağımlı mı?

Aşkı arzulayabilir misiniz?

Ama yine de genetik ve çevreden lanetlenip her zaman olduğunuz şerefsizin teki mi olursunuz?

Hatta kendinizle ilgili bir şeyi gerçekten değiştirseniz bile yüzünüzü adınızı yaşadığınız yeri. Farklı hissedebilirsiniz. Hatta kısa bir süreliğini insanları kandırabilirsiniz bile. Ama olduğunuz kişiyi gerçekten değiştirebilir misiniz?

————————

Perception. S01E03 Bölüm

Dün mü? Yoksa yarın mı? Hangisi önce gelir?

Dün diyenler el kaldırsın. Güzel.

Yarın diyenler? Vay, kimse yok mu?

Bir kişi bile mi?. Bu tahmin edilebilir ve kanıtlanamaz sonuça nasıl ulaştığını açıkla. Kimsenin kanıtlaması gereken bir şey değil. Sadece bildiğimiz bir şey. Bildiğimiz bir şey? Tek bildiğimiz; geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek zamanın bazal gangliyamızda birbirine tutturulmuş bir hikâyeden ibaret olduğudur. Bütün zaman anlayışımız suni bir yapıdır.

Lacey’nin olan bitenden haberi yok. 26 yıl önce dövüldükten, tecavüz edildikten, ağzı ve elleri bağlandıktan sonra Lacey Penderhalt’in buraya gelme sebebi olan isterik, tedirgin ve aklı karışık hâli için 2 miligram Lonoxonolverilmiş. Ki bu miktar da, ilacın tarih öncesi zamanlarda bile verilen standart dozun 10 katı olup beyin hasarıyla birlikte kullanılması durumunda hastanın psikozunu tetikleyebileceği gösterilmiştir.

İlaç Lacey’nin psikozuna sebep olduğu için, ona travma yapıcı şizoaffektifbozukluk tanısı koyuldu. 20 yıldır adını duymadığım bir tabir. Ve az kalsın onu komaya sokacak başka bir tarihi eser olan yüksek dozda psikoterapik Klorpromazin ile tedavi görüyor.

Şimdiyse hastamız, doktorum diye geçinen elemanlarımızın sadık çalışanlar gibi birincil teşhise uyduğu uzun vadeli bakım tesislerine sevk edilmiş.

Hastalar bu tesiste …diğer bir deyişle yurt çapındaki bu zihinsel özürlüler için olan depolar zincirinin sahibi sağlık görevlilerinin maaşları karşılığında yaptıkları iş hastanın kağıdına bakıp, kutucuğu işaretleyip, diğer hastaya geçmek oluyor.

 - Burayı terk edeceksiniz.

 - Evet. Ama geri döneceğim. Bu arada ona soru sorabilmem için Lacey’e ilaç verilmemesini istiyorum.

- İlaçları vermeyi bıraktınız mı?

Sen söyle. Kimsin sen? Kimsin sen? Uzak dur benden!

- Lacey’e Valium, 20 cc verin.

Dahi bir beyin cerrahının yazdığı, en korkutucu halüsinasyonların bile beynimizin rastgele gördüğü şeylerden anlam çıkarmasıyla oluştuğuyla ilgili bir kitap okumuştum.

Lacey’nin durumu, kitaba uygun bir anterograd amnezi vakası. Bu tam olarak kişinin yeni hatıralar oluşturamamasına neden olan nadir bir hastalıktır. O yüzden 17 yaşında olduğunu sanıyor. Hayal kurduğundan değil, son 26 yılda olan hiçbir şeyi aklında tutamadığından. Kısa bir süreliğine odaklanabiliyor. Bir sohbet uzunluğunda, belki biraz daha uzun ama sonra her şey uçup gidiyor.

Demek istediğim, kızlar her zaman ailelerine doğruyu söylemez. Nedeni ailelerin bazen yok yere fazla korumacı davranabildikleri olmasıdır.

Kendimi Josh Lewis’in yerine mi koydum? Arzularınla gerçekliği birbiriyle karıştırdın.

- Tıpkı katil gibi. – Nasıl yani? Günlüğünde yazdıkları… Kurbanlarla dans etmesi, onlara kokteyller alması, havuzda yüzmesi. Bunların hiç birini yapmadı aslında. Bu kadınlarla olan ilişkisi tamamen kafasında olup bitti. O, o kuruntucu bir erotomanyak!İşte bu yüzden yazdıkları şeyler bizi bir yere ulaştıramadı. Evet, kızlar dans etti, içti ve gölde yüzdü! Ama katille birlikte değil.

Anterograd Amnezi berbat bir durumdur. Ama bu bodur yaşlı Profesörü birazdan yapacağı felsefik spekülasyondan dolayı affederseniz şunu söylemek istiyorum bu durum, bize çok önemli bir şeyi hatırlatıyor. Sahip olduğumuz tek şey şu an yaşadığımız andır…

Bu yüzden yerinizde olsaydım, asla geri gelmeyecek olan bu değerli, vazgeçilmez anların ve mekânların her saniyesinin tadını çıkartırdım. İki yanınızda arkadaşlarınız varken geçireceğiniz huzurlu kampüs saatleri. Pencerelerden içeri süzülen ışık huzmeleri. Hâlâ yapabiliyorken bunların tadını çıkarın!

——————–

Perception. S01E04 Bölüm

Görünüşe göre medyanın ve büyük şirketlerin insanlara kötü davrandığını düşünen bir tek sen değilmişsin

Şunu dinle. “Körü körüne, güya haber olan şirket reklamlarından başka…” “…hiçbir şeye tek bir sayfa bile ayırmadığınızda…” “…dürüst, çalışkan Amerikan halkının gelecek umutlarını yok ediyorsunuz.”

İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransız Direnişi İngiliz İstihbaratıyla gazetedeki mesajlar ile iletişim kurdu.. Herkesin görebileceği şekilde.

Sarin, siyanürden daha zehirlidir. Sarin bir sinir ajanıdır. Ama aslında böcek ilacı olarak geliştirilmiştir. Bir böcek ilaçlayıcısı, ihtiyacı olan her şeyi raflarında bulup bu şeyi üretebilir.

Onlar bir şeyin farkındaydılar. Çalışmalar göstermiştir ki internette çok fazla zaman geçiren insanlar insanların yüzündeki basit ifadeleri kavrama yeteneklerini kaybediyorlar.Demek istediğim, bilgisayarlar son 100 yılın en büyük teknolojik gelişmesi olabillir ama bu internet…

Hayati anlarda şipşak haberleşmek için mükemmel bir araç mı sanıyorsun?

Katil çözümü şifrenin yanında verdi. çözmeye yarayacak bir ipucu vermeden şifre göndermek doğru olmazdı.

Komaya girenle konuşabilir miyiz?

- Bu ona soru sormayı deneyemeyiz anlamına gelmez.

Bay Anderson. Adım Dr. Daniel Pierce. Başınıza gelen için çok üzgünüm. Zehirlendiniz. Doktorlar size yardım etmek için ellerinden geleni yapıyor. Karınız şu an Colorado’dan buraya uçuyor. Bu arada, sizi öldürmeye çalışan kişiyi yakalamak için yardımınız gerekiyor. Size bir kaç soru soracağım. “Evet” demek istediğinizde bir beyzbol topunu fırlattığınızı düşünün. Ve “Hayır” demek için de, doğum günü şarkısı söylediğinizi düşünün.

Anladınız mı?

Beyincik, beynin el-göz koordinasyonundan sorumlu bölümü. Beyzbol topu fırlattığını düşünüyor.

- Bu olağanüstü. – Yani “Evet” diyor.

Size kimin saldırdığını biliyor musunuz? Bu orta prefrontal korteks. Müzik anılarımızı sakladığımız yer.Doğum günü şarkısını söylediğini düşünüyor. Yani “Hayır” diyor. Ona kimin saldırdığını bilmiyor.

Thomas Scantlin adında bir avukat tanıyor musunuz? “Evet.” Bay Scantlin’i kişisel yaşamınızdan mı tanıyorsunuz? “Hayır.” – Mesleki yaşamınızdan mı?

- “Evet.” Bay Scantlin’e de dün aynı şekilde saldırıldı. Sebebini biliyor musunuz?

“Evet.” Bay Anderson. Bu sebebi hecelemenizi istiyorum. Ben harfi harfine alfabeyi sayacağım. Ve ben doğru bir harf söylediğimde beyzbol topu fırlattığınızı düşünmenizi istiyorum. Anladınız mı? Pekâlâ. İşte başlıyoruz. “A”… “D”… “E”… “E”. Aldım. “Da-foe.” “Dafoe.”

Halka açılmadan önce şirketteki mali düzeni standart hâle getirmek için  13 tane yöneticiyi ve yaklaşık 250 adet düşük seviyeli çalışanı işten çıkarmak zorunda kaldık.

Elbette. Stok fiyatını yükseltmek için işçi azaltmak gibisi yoktur.

Bir kaç yumurta kırmadan omlet yapamazsın, değil mi?

Hayır, yapamazsın. Pekâlâ.

Telif hakkı ihlali

Ben zirai bilimler dalındaki bir genetik uzmanıyım. Şirketi için yeni bir mısır zinciri ürettim.

-Peki biri neden bunun için sizi öldürmek istesin?

Bakın, bu gen üzerinde çalıştığım sırada ortaya pek de hoş olmayan bir yan etkinin çıkabilme ihtimali olduğunu fark ettim. Nasıl bir “yan etki” bu? Ürettiğim mısır zinciri genetik olarak baskın çıktı. Yeni oluşan döller etraftaki çiftliklere bulaşırsa eski mısır türüne baskın gelip tüm çiftliğe yayılıyordu. Bu yüzden yaptığım geni modifiye ederek diğer mısırlarla uyum içinde yaşamasını sağlayacaktım. Fakat Dafoe bunu yapmamamı emretti.

Neden?

O zamanlar ben de bilmiyordum ama çevredeki çiftliklere sıçradığı zaman Dafoe, kendi mısırını sattıkları için çiftçilere dava açmaya başladı. Benim mısırımı. Tüketicilere sundukları için.

- Ne hakla yaptı peki bunu?

- Telif hakkı ihlali.Genin patenti ona aitti. Rüzgâra karışarak yayılabilen bir zinciri sattıkları için dava mı etti? Dalga mı geçiyorsunuz benimle? Bak, bu mısırı yetiştirdiklerini çiftçiler de bilmiyordu. Pek çoğuna haciz geldi.

Tabii ya, dur tahmin edeyim Dafoe da hepsinin çiftliğini kelepir fiyatına satın aldı. Dafoe’ya gittim, davalardan vazgeçmezse Zirai Bilimler Departmanı’na bütün bu olanları kendisinin planladığını anlatırım dedim.

Evet, sonra da sana sahip olduğun mevkiyi teklif etti belki üstüne biraz da nakit eklemiştir.

-Bak, sen de bir bilim adamısın. Kaynak bulmamızın ne denli zor olduğunu…

Başkasına sakla bu zırvalıkları. Sen 30 parça gümüşünü alırken çiftçiler her şeylerini kaybetti.

Hayır, anlamıyorsun.

Bence gayet iyi anladım her şeyi Profesör.

Kevin Lang, Cal Bowden, Ray Donaldson bu isimlerden biri size bir şey hatırlatıyor mu Bay Dafoe?

 Hayır, daha önce hiç duymadım.

Tabii ki duymazsınız. Avukatlarınız ne işe yarıyor değil mi?

Lang, Bowden, ve Donaldson; Dafoe genini farkına varmadan markete sundukları için telif hakları ihlali nedeniyle dava açarak hayatlarını mahvettiğiniz üç çiftçi.

Genin patenti tarafımızca alınmıştı. Evet, önüne çıkan tüm mısır koçanlarını yok etmek için tasarlanmış bir gen.

Scantlin davalarla ilgilendi sonra da Anderson hacize uğrayan çiftlikleri hızlıca tespit etti böylece size de sadece kelepir fiyatına çiftlikleri satın almak düştü.

Evet, buna kârlı iş diyorlar.

Birleşik Devletler Avukatları buna dolandırıcılık amaçlı yapılmış bir komplo diyecekler.

Vicdan denilen olgu tam olarak nedir?

MRG’de görüntüleyebileceğimiz bir şey mi?

Çalışmalar göstermiştir ki, Ventromedial Prefrontal Cortex hasarı olan insanlar daha ulu bir amaca hizmet edeceğini düşündükleri sürece insan hayatını kurban etmek konusunda daha istekliler. Peki ya, kendi bencil çıkarları için diğerlerini feda etmekten hiç çekinmeyen insanlar?

Acımasızlık bizim doğamızda olan bir şey mi?

Ve sapkınlığa empati göstermek?

Büyükannem önceden “İyi olmak iyidir.”derdi hep. Ve bu doğru olabilir. Yoksa her Allah’ın günü kendi bencil ihtiyaçlarımız doğrultusunda koşuşturmak daha mı iyi?

İyi haber şu ki; temel insani şefkatle ilgili olarak evrimsel bir üstünlüğümüz var. Biraz da olsa yardımlaşmadan, dondurucu paleolitik kış mevsimlerini atlatamazdık. Yine de tarih öncesi zamanlar açısından bakarsak hepimiz yalnız birer avcıyız. Bü yüzden kalibedeki diğer üyelere nazik davranmak bize tehlikeli bir şeymiş gibi gelebilir. Ama yontulmuş taşlarımızı ve odunlarımızı indirebilirsek ve fedakârlık yapma çağrısına cevap verebilirsek peşinde koştuğumuz ödülü de elde etmiş oluruz.

————–

Perception. S01E05 Bölüm

Dövmelerinde dinsel içeriği vardır.

Şu melek Hristiyan etkilerini taşıyor gibi görünüyor ama şu sekiz tane kanat muhtemelen Hint yıkım tanrısı Shiva’nın sekiz kolunu temsil ediyor.

Hindu maymun tanrısı Hanuman’ı temsil eden maymun figürü.. Bence bu numaralar da Ruth’un kitabını gösteriyor. 1. bölüm, 16. satır. “Senin insanların benim insanlarım olacak.”

Kayın validesinin inancından bahsederken Naomi’nin söylediği kelimeler. Yani siz muhtelemelen din değiştiren Yahudi hristiyanların sıkça gittiği bir yerel Hindu tapınağı aramak isteyeceksiniz.

“Sırtımdaki maymun” eroin bağımlıları için yaygın bir terimdir. 1:16 muhtemelen uyuşturucudan arındığı tarih. Bir çok bağımlı vücutlarına yazdırır. Eğer arınmak için metadon yardımı aldıysa klinikten birileri onu tanıyabilir. Tabii uzmanla çelişkiye düşmek istemem.

Uyuşturucu kurbanları genellikle bir tür dini cemaatle yaşıyorlar. Bütün paraları sömürülüyor. Öyleki Tanrının sesini duyduğunu ve sonunda arındığını söyleyenler vardır. Bu yerlere  Sığınma evi deniyor.  Bir tür komüne benziyor. Her şeyin merkezi Tanrıyla doğrudan konuştuğunu söyleyen biri vardır.

Binlerce yıl geçip bir sürü şarlatanın maskesi düşmesine rağmen insanlar gökyüzünde varolmayan Noel baba ile konuştuğunu iddia eden sıradaki sahtekârın cebine altın doldurmaya devam ediyor. – Bu inanılmaz.

Tanrını sesini duyan Kyle nörolojik bir hasta mıydı?

- Sadece bir şeyi merak ettim. Kyle?

 - Bir dakikan var mı?

 - Elbette.

-İnanmayan olduğumu nereden anladın?

 Tanrı mı söyledi?

 Yüzünden anlayabiliyorum. Tanrıya inanmamak için çaba sarf etmek gerekir. Bence göremediğin bir şeye inanmak daha çok çaba gerektirir. Dalga mı geçiyorsun?

 Bir insan nasıl böylesine bir ahududunun mükemmel, güzel ve lezzetli bir şeye bakıp ve onun rastlantı sonucu böyle olduğunu düşünür?

 Bunun bilimsel bir cevabı var, Kyle. Ahudununu önceki türleri bu kadar güzel ve lezzetli değildi tohumlarını yayması için kuşların bile dikkatini çekemedi.

-Evrimin nasıl işlediğini biliyorum. Darwin’i seviyorum ben. O tarihte perdeleri aralayıp Tanrı’nın nasıl her şeyin düzenini sağladığını anlayan tek kişiydi. Tanrı ne zaman seninle konuşmaya başladı?

- On iki yaşındayken. Ama beni kandıramazsın. Benim gerçekten doğru söylediğimi ya da tamamen kafayı yediğimi düşünüyorsun. İlk başta ailem de öyle sanmıştı.

Tanrının sesini duymak nasıl bir his?  

 Çok güzel. Diğer her şey yok oluyor. Aynı anda hem uykuda hem uyanıkmışım gibi.

-Sesleri duyarken  baş ağrıların oluyor mu?  – Miden bulanıyor mu?

 - Evet. Nereden anladın?

 - Sadece bir his.

- Yine de buna tamamen değiyor çünkü bu muhteşem mutluluk hissine kapılıyorum. Baş ağrıları, mide bulantısı, mutluluk hissi, sesler duymak.

Bunlar temporal lob epilepisinin en bilindik belirtileri. – Ki bu da bir tümör yüzünden olabilir. -Anlamıyorum. Her yıl kontrole gider. Ve doktoru hiçbir şey söylemedi.

Onu bir nörologa götürdünüz mü?

 Götürmek için bir sebep yoktu. Gayet sağlıklı.

Kusura bakmayın ama değil. Bu tür bir tümor beyinin bitişik bölgelerine baskı uygulayabilir. Eğer tedavi edilmezse ölümcül olabilir. Ya da Kyle araba kullanırken nöbet geçirebilir. Ona bir kaç test yapmak istiyorum. Testler düşündüğüm şeyi gösterirse ameliyata ihtiyacı olabilir.

- Onu yarın getirebilirim…

- Anne, dur. Tanrı’nın sesini duymama bu durumun sebep olduğunu mu söylüyorsun?

 Tanrı değil, Kyle. Nörolojik bir anormallik.

Eğer öyleyse, bana Tanrı vermiş olmalı. Onunla konuşabilmem için.

- Bundan kurtulmayacağım.

- Bu ölümcül olabilir.

Hayatta olmak ölümcül zaten.

1592′de Giardano BrunoDünyanın Güneşin etrafında döndüğüne dair vahşi ve satanik bir iddiada bulundu. Bu yüzden papazlar Tanrı’ya dua ettiler ve Tanrı onlara o kötü adamın ölmesi gerektiğini söyledi. Dilini damağına çivilediler ve onu diri diri yaktılar. Yapılması gereken buydu çünkü Tanrı onlara öyle söyledi mi?

- Jeanne d’Arc’ın durumu da temporal lob epilepsisi vardı. Bu yüzden meleklerin onunla konuştuğunu sandı.

Bu tıp tarihçilerinin onun tecrübelerine dayanarak çıkardığı sonuç bu. Ona ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Evet. Büyük bir lider oldu. Fransa’yı özgürlüğüne kavuşturdu. Ancak on dokuz yaşında kazığa bağlanıp yakıldı. Hastalığı onu felaketine sürüklemiş, kandırılmış bir kızdı o. Bir kahramandı. Kadınların hayvanlardan daha güçsüz olduğu zamanlarda o bir orduyu yönetti.

Bilim de kendince kuralları ve dogmaları olan bir çeşit inanç sistemi değil mi?

 - Bilim gerçeklere dayanır.

-Sürekli böyle alaycı olmak yorucu olmalı senin için. Bu alaycılık değil bir kere, gerçekler böyle.

Yurtışına yardım ve yatırım yapmanın gerçeği

Hepsi dolandırıcılık olayı. Aslında kendimi hep bunun bir işten daha fazlası olduğuna inandırdım. Beni eline aldığına emin olduktan sonra bana dolandırıcılık konusunu anlattı inceleme raporuna temiz verirsem yarı yarıya pay vereceğini söyledi.

Bu dalavereyi nasıl düşünmüş ki?

 Her şeylerini buraya yatıran gerizekâlıları duymuş bir yerde.

- Afganistan’daki okul nereden çıktı peki?

 National Geographic’den birkaç fotoğraf bulup internette bir site kurarak yardım istemiş. İşler tıkırında gibiydi. Ta ki Jared Baker Afganistan’la ilgili sorular sorana dek.

Perception. S01E06 Bölüm

Özgür irade diye bir şey gerçekten var mı?

 Yaptığım eylemler bilincimin kontrolünde mi cidden?

 - Kitabı yere düşürdüm. Bunu maksatlı mı yaptım mesela?

 - Öyle yaptığından oldukça eminim. Yoksa göremediğimiz bir sinirsel işlem beni bunu yapmaya mı zorladı?

 Gerçek şu ki nörobilimsel çalışmaların çoğu özgür irade olgusunun bir aldatmaca olduğunu söylüyor. Velev ki bu doğru olsun. O hâlde birer canlı kukla mı oluyoruz?

 Tüm seçimlerimiz bizim yerimize mi yapılıyor?

 –

Güvercinlerin beyinlerinde manyetit olduğunu biliyor muydunuz?

 Dünya’nın manyetik alanını hissedip istedikleri yere kaybolmadan  gidebilmeleri için kendilerini ayarlamalarını sağlıyor. Şu da var, güvercinler tek eşli yaşarlar. Acaba belli bir süre sonra, dişi sadece seçtiği erkeğin peşinden mi gidiyor  yoksa kendi yolunu belirlemek için yine beynindeki manyetiti mi kullanıyor?

İlaç şirketleri ve doktor ilişkisi

Görünüşe göre Dr. Corvis, mucizevi bir şekilde Janstar denilen hastaneden yöneltilen  ve ciddi hastalıklara sahip insanları birkaç seansta iyileştiriyormuş. Üstelik aynı hastalığa sahip ama farklı şirketlerden gönderilen  insanları otuz kırk kere gördüğü halde. Yani Corvis, Janstar’ın hastalarını kabul edip sonra ortada mı bırakıyormuş?

 Aynen. Birini taburcu ettiği her sefer yüklü miktarda prim ödüyormuşlar. Bayağı bir kâr etmişlerdir. O da programını başka şirketlerden  gönderilen ya da nakit ödeme yapan hastalarla doldurmuştur. İyi iş çıkardın Daniel. Bu konuda şahitlik edersen Avukatlar Janstar’ı alaşağı ederler. Bir şey daha var. Şuna baksana. Corvis, hastalarına Dopamin Dönüşüm Eksikliği tanısı koyuyormuş.

 Janstar dolandırıcılığıyla bir ilgisi mi var?

 Hayır, bu tanıyı koyduğu herkes nakit ödeme yapıyormuş.

- Biraz şüpheli gibi değil mi?

- Boynumdan yukarısı deli olabilir  ama emin ol belimden aşağısında sıkıntı yok.

Başka kadınların kocamı çekici bulması hoşuma gidiyor. Ona sahip olduğum için şanslı hissettiriyor.

-Kocanızın evlilik dışı davranışları konusunda  mezhebiniz oldukça genişmiş anlaşılan.

- Normal erkekler yapar böyle şeyler.

Kadın kesinlikle yalan söylüyor. Konu seks olunca herkesin tavrı farklı oluyor. Aldatıldığında kızgın, ihanete uğramış hissedersin.

Viagra sadece kan dolaşımını etkiler. Dr. Corvis hastalarına gey olmanın nörokimyasal bir hastalık olduğunu söylemiş. Aşık olma hissinin kaynağı  hiptalamusun paraventriküler nükleusundan kaynaklanır. Hap muhtemelen beynin o kısmını etkilemiş olmalı. Bir çeşit seçici dopamin agonisti diye tahmin ediyorum. Aşık olma hissinin üretilmesine neden olur. Sonra Corvis bunu bilişsel davranış tekniklerine uyarlamış olmalı. Yani hasta bu duyguları hissederken bir bayanla  seks yaptığı için artık beyninde bunun normal olduğuna dair  yeni davranışsal değişiklikler oluyor.

- Birileri dersini dinlemiş. Nasıl yani, bu tedavi cidden işe yarıyor mu?

 Geçici olarak belki. Ama bir insanda nörobiyolojik değişiklikler  oluşturup cinsel tercihini değiştirecek kadar sofistike bir şey değil.

- Ama mümkün yani?

 - Teorik olarak evet. Ama etik olarak?

Beyin uzmanısınız değil mi?

Evet. Ama açıkçası insan davranışları daima beni şaşırtmaya devam ediyor. Bu yüzden bana yardım etmelisiniz.

- Neden böyle yaptığımı söyleyin.

- Ne yaptığını?

 Son zamanlarda… Son zamanlarda herkesle yatıyorum. – Hem de çok.

- Peki, tamam. Böyle dürtülerim var  ve bunları kontrol edemiyorum ve… Geçen gün golf kanalını izlerken tahrik oldum. Bu hiç mi hiç matıklı değil. Max’le yatmak mesela. Çok iyi biri aslında. Ama ondan çok da hoşlanmıyorum. Şimdi… Şimdi bir sigara için neler vermezdim.

- Sigara içtiğini bilmiyordum.

- Bırakmaya çalışıyorum aslında.

- Bunun için bir şey kullanıyor musun peki?

 - Nereden bildiniz?

 Karen sigara bıraktırıcı ilaçların bir kısmı  yan etki olarak hiper seksüaliteye neden olabiliyor.

- Belki sana olan da budur.

 - Öyle mi dersiniz?

Trajik bir durum. Gerçek kimliklerini kabul edemedikleri için üç insanın hayatı söndü. Sihirli bir hapın tüm acıları sona erdireceği şeklinde bir aldatmaca. Oldukça cezbedici gelmiş olmalı. Kullanabileceğin haplar var Daniel, bunu biliyorsun. Hiçbir ilaç derdime çare olamaz.

- Muhtemelen semptomlarına yardımcı olur.

Belki de beni ben yapan semptomlarımdır.

Bu yan çizmek oluyor. İlaç kullanman gerektiğini biliyorsun.

Hepimizin kendine sorduğu bir soru; Hepimiz, neden başkaları gibi görünmediğimizi, davranmadığımızı, hissetmediğimizi düşünüp dururuz.Her birimizin beyni tamamen aynı parçalardan oluştuğu halde. Korteks, hipotalamus, forniks, septal nükleus ve diğerleri. Buna rağmen  hiçbirimizin beyni birbirinin aynısı değildir. Yani farklı olmak… Eşsiz olmak... İnsan olmanın, kesinlikle inkar edilemeyecek temel bir karakteristiğidir

Perception. S01E07 Bölüm

Hipergrafi, yani  Yoğun yazma isteği. Dostoyevski’de vardı.

Dünyayı kurtarmak yalnızlıktır.

Şizofrenler sıkça pop kültürünü hayalleriyle birleştirebilir.

Bazen halisünasyonlar bilinçaltıma erişmeye yardımcı olur.

-Gerçek arkadaşlar edinmekten normal bir yaşam sürmeye engelliyor olsada son zamanlarda işe yarıyor.

Şizofrenler alışkanlıklarına ve ritüellerine göre hareket eder. Stres altında, tanıdık şeyler görmek isterler.

Buna hayal gücü abartılması deniyor. Bir şizofrene aynı hikâyeyi yeteri kadar anlatırsan hikâyeye inanmaya başlar. Şizofreni sorgulayan memurlar, suçlunun kendisi olduğunu devamlı söylerse  o da gerçekmiş gibi zihnine kazır.

Perception. S01E08 Bölüm

Ne denli arzuluyorsunuz?

Bir milyon dolar da olsa  ya da biriyle yatmak da olsa da bizleri motive eden hırslarımızdır.William James’in de dediği gibi  Kaltak “başarı” Tanrıçasınatapınmak.

Freud ise bizlere her şeyin libidodan köken aldığını söylüyordu. Üzgünüm Sigmund ama  başarı, nörolojik olarak insanın elindeki göreve odaklanma yetisi olarak belirlenir  ve istikrar da aktif bir limbik sistemin fonksiyonudur.

Hırslarımız ve hayallerimiz  bize güzel bir günün anlık bakışını gösterirler. Ve bugünden daha kötü zamanları atlatmamıza yardımcı olurlar. Zorlu şeydir yine de hırs. Bizi başarının ödülüne kör edebilir. Bizi tüketebilir. Tehlikeli takıntılara yol açabilir. Ya da boş hazcılığa. Bu nörolojik dürtü ile ne kadar dolup taştığınızın önemi yoktur. Hırs taşlara kazınmaz. Hayaller değişir.Ve dağlara tırmanamasak bile  yine de onları oynatma şansımız vardır. Eski İngiliz ozanların dediği gibi  her zaman istediğini elde edemezsin. Ama denerseniz ihtiyacın olanı bulabilirsiniz.

Sadece… Artık konsantre olamıyorum. Ne zamandır böyle hissediyorsun?

 Bilmiyorum, dönem başından beri böyle. Gözlerimin içine bak. Şunu görüyor musun?

 Göz bebeklerindeki farkı görüyor musun?

 - Anizokori bu. – O ne?

 Neden bahsediyorsunuz?

 - Nefes almakta güçlük çekiyor musun?

 - Biraz. – Baş ağrın var mı?

 - Evet. Bunu nasıl bildiniz?

 Ne zamandır futbol oynuyorsun?

 8 yaşında ufaktan başladım, 9 yaşında da kontrat imzaladım. – Normalden daha sert bir darbe aldın mı bu aralar?

 - Birkaç ay önce üzerime  çullandılar kaskım çıkmıştı ve en altta kaldım. Kafamın arkasını fena çarpmıştım. Tam da şüphelendiğim gibi subdural hematom var.

- Bir çeşit beyin kanaması.

- Cumartesi günkü maçı kaçıracak mıyım?

 - Evet, ondan sonrakileri de.

- Sezonu mu kapattım?

Brian Cahill için yazdığın ödev oldukça iyiydi.

- Onu senin bir günde yazdığına inanmak zor.

 - Pek uyumuyorum. Ne kullanıyorsun, Andre?

 Kokain? Kristal meth?

 Sadece çalışma desteği. Uyanık kalmamı ve  beynimin zehir gibi çalışmasını sağlıyor.

- Ne tür bir çalışma desteği?

 Kimya bölümünde bir dahi çocuğun yaptığı haplar. Kimya bölümümüz MIT kadar iyi olmayabilir  ama kaliteli ürünler çıkarabiliyor demek ki.

İlaç büyük bir buluştu. Fareler otuz altı saat boyunca labirentte koşabiliyordu  ve soru çözebilme yetenekleri en üst seviyeye gelmişti.

- FDA deneylerine mi katıldınız?

 - Piyasaya sürülmesi için değildi. Para kaynağım Savunma Bakanlığı’ydı. Askerlerin uyanık ve tetikte kalmalarını sağlayan ve algı yeteneklerine  olumsuz etki etmeyen bir ilaç istiyorlardı. Hükûmetimiz kimyasal bakımdan gelişmiş süper askerler yaratmaya çalışıyor.

- Niye şaşırmadım acaba?

 - Daniel.

- Bu tarihsel bir gerçek. Hitler kristal meth üretimini kökten değiştirdi. Japon Kamikaze pilotları Pearl Harbor’a kadar gidebilmek için Dexedrin çekerdi.

-Doğru. Uyarıcılar her zaman savaşın bir parçası olmuştur  ama en önemli problem askerlerin iyi kararlar vermesini etkileyen uykusuzluktu.

- Farelerde sorun olmadı. Pentagon sevinçten havaya uçmuş olmalı.

- Başta öyleydi. Ama ilacın ciddi yan etkileri olduğunu keşfettiğimizde çalışmayı bitirmek zorunda kaldık.

- Hangi yan etkiler?

 - İki gün sonra, farelerin yüzde yirmisi  birbirlerine ve kendilerine zarar vermeye başladı.

- Yan etki bir harikaymış.

- Bu yüzden çalışmayı sonlandırdık.

- Haplara ne oldu peki?

 - Laboratuvar asistanım tarafından yok edildiler. Billy Mitchell. – Kampüs kan gölüne dönmediği için şanslıyız.

- Evet ama neden dönmedi?

 Sadece bazı farelerin şiddete yöneldiğini söylediniz. Tetikleyiciyi bulduk. Hap farelerin sese karşı duyarlılığını arttırdı. İşitsel dürtü delirmelerini sağladı. Hap savaş alanında asla işe yaramazdı.

Beni dinle, Brian. Senin yaşındayken benim de başıma bir şey geldi. Hastaneye kapatıldım ve hayatımın bittiğini düşündüm.

- Bütün hayallerim pencereden uçup gitti.

- Ne yaptın?

 Yeni bir hayal buldum.

Perception. S01E09 Bölüm

Neyden korkarsınız?

 Uçak kazasında ölmekten?

 Ya da tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalanmaktan?

 Köpek balığı tarafından yenmekten?

 Asıl korkmanız gereken şey  bu dersten kalmak.

Ne oldu?

 Korktunuz mu?

 Korku mantıklı düşünceden baskın çıkabilir. Daha Neokorteks bir tehdit algılamadan, Amigdala araya girer  ve savaş ya da kaç moduna girersiniz. Ama aynı zamanda bu nörolojik kodlama bizi ürkütebilir. Aslında endişelenecek bir şey yokken mantıksızca davranmamıza sebep olur. Peki  en temel iç güdümüzü geçersiz kılabilir miyiz?

 Kendimizi korkuya tepki vermemek için şartlayabilir miyiz?

“Ülker” ismini yazması tesadüf olamaz.

Bir anlamı olan desen ya da bir sembolü falan olmalı. Ne aramam gerektiğini bir bulabilsem. Belki de yıldızların başka bir anlamı vardır.

- Tarihleri ne?

 İsimleri nereden geliyor?

 - Yunan mitolojisi. Ülkerler, Titan Atlas ve kevaşe bir su perisinin çocuklarıydı.

Başka?

 Eski gökbilimciler Ülkerlerin en parlak yıldızı olan Alcyone’un evrenin  merkezi olup tüm cennetlerin onun etrafında döndüğüne inanıyordular. Evrenin merkezi.

 Al-cy-on.. Masonlar. Illuminati.

Alcyone Tarikatı. En eski ve güçlü gizli topluluklardan biri. Bazıları tarikatın yönetim kurulunun üyelerinin güçlü mevkiilere gelmesini sağlamak için dünya olaylarını kontrol ettiğine inanıyorlarmış. Nihai amaçları evrenin merkezinde kendi düzenlerini kuran tek bir dünya devleti yaratmak.

Kongre üyesini gizli bir topluluğun öldürdüğüne inanıyor olamazsın. Olabilir!

Belki de Crawford gibi iş adamlarından oluşan bir grup bu felsefeyi benimsemiştir ve şirketlerinin çıkarlarını  korumak için kendi adamlarını hükümete yerleştiriyorlardır.

Artık resmin tamamını görebiliyorsun, profesör

Perception. S01E10 Bölüm

Gerçeği sonsuza kadar saklayamazsın.

Bazen beynimizde hareket geçen milyarlarca nöron detaylı senaryolar uydurmamıza yardımcı olabilir. Kendimizi hayalimizdeki kızı bulmuş ya da hayalimizdeki işi kapmış hayal ederiz. Bir astronot, rock yıldızı… Hatta bir milletvekili. Ama hayaller tersine dönebilir. Yatağın altında bir canavar olduğuna inanmaya başlarız ya da bize karşı birleşen şeytani güçler olduğuna. İyi ve kötü, bütün bu hayaller evrimsel zorunluluğumuzdan gelir. Beyinlerimiz hedeflerimizi yerine getirmek ve tehlikeden kaçınmaya yardım eden potansiyellerimizi keşfeder. Ama hayallerimizin düşüncelerimizin önüne geçmesine izin verirsek  gözümüzün önündeki gerçeği göremeyebiliriz.

Ve bazen gerçek o kadar kötü değildir.

BİRİNCİ SEZON BİTTİ

 

PERCEPTİON SEZON 2

Perception.S02E01

Kim bana, bugünü neden film günü yaptığımızı söyleyebilir?

 Yaz tatilini nasıl harcadığını bize göstermek istediğinden mi?

 Bir de insanlar neden çılgın bilim insanlarının asistanlarına kötü davrandığını merak eder. Otur aşağı Lewicki. Size bu klipleri bu dönem cevap arayacağımız en temel sorulardan birini anlamanız için gösterdim. Anormal beyin nedir?

 Ve anormal bir beyne sahip olmak insanı nasıl etkiler?

 Kimisini bir canavara çevirebilir, aynı Bay Karloff gibi. Ama genellikle insanları daha az dramatik yollarla etkiler. Bazı anormallikler yapısaldır, yani beyin taramasında ya da otopside ortaya çıkarlar. Ama diğerleri daha alçaktır, daha sinsidirler. Nörokimyasal olarak doğaldırlar o yüzden her zaman onları fark edemeyiz. Bu anormalliklerden bazıları ameliyatla ya da ilaçlarla tedavi edilebilir. Ama kesin olan bir şey var ki Doktor Frankenstein’in aksine bir beyinle diğerini değiştiremeyiz. Beğenin ya da beğenmeyin, hepimiz doğduğumuz bir buçuk kiloluk karnabahara takılı kaldık.

Romanyalı Değişim Öğrencisi mevzusu?

 25 yıl önce oldu o olay. Hem nasıl hatırlıyorsun sen onu?

 Çünkü Proust okuyan herkesin de bilebileceği gibi anılar koku alma bezleri tarafından tetiklenir. Kötü anılar. Ne zaman sarımsak koklasam aklıma Olga geliyor.

Nesnenin ötekileştirilmesi ile ötekinin nesnelleştirilmesini. Epistemolojik olarak üretken olan diyalektik köklerdir. Her ne kadar epistemolojik olarak indirgenci olsalar da mesela  telefon rehberinin epistemolojik olarak indirgenme analizini yapabilirdim.

Kurşun prefrontal korteksini matkap gibi delmiş. Ama optik kiazmasını, troklear sinirini corpus callosumun genusunu tamamen sıyırmış. Demek istediğim şu; idam etmek istediğin adam artık yok. Billy Flynn, kendisini prefrontal lobotomi hastası yaptı.

 Bu sihirli kurşun görüşünü, konuşma yetisini, motor fonksiyonlarını veya idrakını etkilemedi. Ama kurşun prefrontal korteksindeki bir seri sinapsını mahvetmiş. Ki buralar kişisel özelliklerle ilişkilidir. Yani?

 Benim incelediğim Flynn, karısını öldüren adamdan tamamen farklı bir biri. Hadi be sen de oradan. Eskiden sinirli ve hiddetli biriydi. Şimdi ise uysal ve itaatkar. Eskiden sporlara ve bira içmeye ayırırdı zamanını. Ama artık müziğe ve sanata ayırıyor. Onu tarif etmek için kullandığımız tüm nitelikleri değişti.

Billy Flynn kendisine yöneltilmiş olan suçlamaların doğasını ve amacını anlayabiliyor mu?

 Tabii, evet ama önemli noktayı kaçırıyorsun. buradaki tek soru, Flynn mahkemeye çıkabilir mi, çıkamaz mıydı. Sen de şimdi çıkabileceğini söyledin o yüzden teşekkürler. Ama… Ha bir de, sanırım seni artık mahkemeye çağırmama gerek yok. Ben zaten en başta senin bu göstermelik duruşmana katılmak istemedim.

“Kişi, nörolojik olarak konuşursak kurbana ateş ettiği zamanki kişiden farklı biridir.”

Dr. Pierce. Paranoyak şizofren misiniz?

 - Evet.

- Peki semptomlarınız nelerdir?

 Semptomlarımı kontrol altında tutabilmek için ilaç tedavisi görüyorum. Sürekli kullanır mısınız ilaçlarınızı?

 - Hayır ama…

- O zaman hayaller görüyorsunuz yani?

 - Bazen.

- Halüsinasyonlar?

 Çok nadir.

-Aslında var olmayan karmaşık kalıplar ve bağlantılar üretiyor musunuz?

Entellektüel düzeyde bakınca hastalığımdan utanmamam gerektiğini biliyorum. Ama sadece şu fikir… Bir kamu kaydında… Tüm dünya Daniel J. Pierce’nin kayıtlı bir deli olduğunu öğrenecek olması.  Karnıma ağrılar giriyor.

Narsistik Kişilik Bozukluğunun klasik göstergeleri. Küstahlık, bencillik, muazzamlık…

Kişiliğimiz genetik olarak önceden programlanmış mıdır?

 Yoksa değişebilir mi?

 Nöroplastisite bilimi bizlere beynimizin hayatımız boyunca değişebilme ve gelişebilme özelliği olduğunu söyler. Esasında, deneyimlerimiz kimliğimizi yeniden yazar. Daha önceden düşünülemez veya yapılamaz sandığımız şeyleri düşündürebilir veya yaptırabilirler. Bizleri yeni fikirler ve düşünceler üretmeye itebilirler. Ve bize değerli dersler verebilirler. Bu dersler, geçmişte düştüğümüz hatalara daha az meyilli olmamızı sağlar. Beyin sürekli hareket halindeki bir akıntıdır. Hayatta hiçbir şeyin kalıcı olmadığını gösterir bu. Ama yine de, derler ya; ne kadar değişirlerse aslında o kadar aynı kalırlar.

Perception.S02E02

Aşk, beyni nasıl şekillendirir?

 Heyecan verici birileriyle tanışınca, o kişiler sinapslarımızı bir virüs gibi işgal ederler. Etkilenme, uyarılma ve hatta takıntılarımızı besleyen nörokimyasalları tetiklerler. Dikkatimiz dağılır. Sürekli o özel kişiyi düşünürüz. Ufuk açıcı bir dersin ortasında bile. Ama sadece düşünmekle kalmayız. İçsel bir model yaratırız… Ne düşüneceklerini veya nasıl hissedeceklerini öngörmemizi sağlayan bir simülasyon. Tabii, simülasyon gerçeklikle karşılaşınca ilişkiler zora girer. Bu da akla şu soruyu getiriyor:

Gerçekten birine aşık olur muyuz?

 Yoksa o birinin düşüncelerimizdeki haline mi âşık oluruz?

Nörolojik bir hastalık Capgras Sendromu

 - 1920′lerde, Fransız bir psikiyatrist olan Jean Marie Capgras’ın yakınlarının sahtekarlarla yer değiştirdiğine inanan bir hastası varmış. Bu hastalıkla yaşayan insanların, görsel korteksleri ile amigdila arasındaki yol yani beynin duygusal merkezi, bölünmüş oluyor. Eşinize baktığınız zaman onun için derin duygular beslediğiniz için ılık ve belirsiz bir heyecan dalgası yaşarsınız. Ama Ellen artık size baktığında aynı uyarılma hissini hissetmiyor. Yani onun için artık sadece kocasına benzeyen bir yabancısınız.

Ama neden fezadan geldiğimi sanıyor?

 Capgras hastalığından muzdarip kişilerin oldukça tuhaf fikirleri olabiliyor. Sevdiklerinin, ikizleri, klonları ya da robotlarıyla yer değiştirdiğine inanırlar. Sen bir bilim kurgu yazarısın. Büyük ihtimalle bu yüzden uzaylıyı seçmiştir.

Evet ama yatakta yanına sokulmuştum.

O zaman uzaylı olduğumu düşünmüyordu. Çünkü ışıklar kapalıydı. Büyük ihtimal, Ellen’in işitme merkezi ile amigdilası arasındaki yol hâlâ sağlam. Yani, sadece sesinizi duyduğu zaman ona, karşısındakinin siz olduğunu hissettiren o ılık dalgalanmayı yaşayacak.

O zaman onu telefonumdan arasam ya?

 Tam konuştuğumuz sırada da odaya girerim, o da ben olduğumu anlar. Bir terapist bunu denemek isteyebilir. Ama şu anda hayaline ayak uydurmalıyız.

Ama bu psikoz inancını kuvvetlendirmez mi?

Ellen yırtık bir anevrizmadan muzdarip. Patlamayı bekleyen bomba gibiymiş. Sanırım araba kazası sırasında olmuş. Neyse ki, kanama kendiliğinden durdu. Ama kan kaybı beynin oksipitotemporal bölgesine zarar vermiş. Büyük ihtimalle Capgras’a sebep olan da bu.

Weyland narkolepsi hastası.

Narkolepsi hastalarının yarısı ayrıca uyku felcinden de muzdariptir. Normal bir REM safhasında, beyin, rüyalarımızda hareket etmeyelim diye vücutla bağını keser. Ama uyku felciyle birlikte, beyin çok yüksek derecede duyarlı bir halde uyanır. Çok korkutucu. İnsanlar acayip yaratıklar tarafından saldırıya uğradıklarını düşünür. Eskiden hayaletler, cadılardı ama artık günümüzde genellikle uzaylılar. Ama hikayesinin tamamen saçmalık olması da muhtemel. Fakat kabusları gerçek.

Neden ilişkilerle uğraşıyoruz ki?

 Nöropsikiyatristler yakınlık kurma isteğimizin değiştirilemez bir yapımız olduğunu söylüyorlar. Aşkı arzularız. Tabii ki, gerçek hayatta, olay genellikle kalbimizin kırılmasıyla biter. Zarif ruhlarımızı tam parçalamasalar da yaralı halde bırakırlar.

 Neden bu bahsi oynuyoruz ki?

 Sanırım sadece bir kere tutturmamız yetiyor da ondan. Ve doğru kişiyi bulduğunuz zaman, bilirsiniz. Tatmin edici bir ilişkinin hatırası bile bizi ayakta tutmaya yetebilir. Ve bize şunu hatırlatır; belki şu anda güçsüz hissediyor olabiliriz ama aslında asla yalnız değiliz.

Perception.S02E03

Neden Ay’da birini görüyoruz?

Bayanlar ve baylar, Elvis ortadan kayboldu ve kenar mahalle duvarında yeniden ortaya çıktı. Tanrım bize bugünlük rızkımızı, tostumuzu ver.

Pareidolia diye adlandırılan bu eğilim ile insan beyni, neredeyse her şeyden model ve anlam çıkaracak şekilde evirildi.

Ne oldu bakalım?

 İkinci defa Değişim Körlüğü yaşadın.

- Neden bahsediyorsun?

 - Senden yol tarifi isteyen öğrenciyle tarifi verdiğin öğrencinin aynı olmadığını fark etmedin mi?

 Herhalde yüzlerine dikkat etmeme nedenin harita değildir. Bakın, bu küçük deneyinizle kanıtladığınız tek şey, sağlıklı heteroseksüel erkeklerin memelerden dolayı dikkatlerinin dağıldığıdır.

Algısal Körlük

ABD, Kevin Connor davası. Davanın açılma nedeni; bir polisin gözünün önünde olan olayı görmediğini iddia ederek yalan ifade vermesi.

Kısmen kör olduğunuzu söylesem?

 Yani şu an, aslında dünyayı tamamen olduğu gibi gördüğünüzü sanıyorsunuz ama aslında bir şeyi kaçırıyorsunuz. Gerçekten. Gözlerimizi her açtığımızda, ışık retinamızı her aydınlattığında. Foto reseptör denilen sinir hücreleri ışıkla etkileşime girer bilgiyi beynimize aktarır, böylece görme eylemini gerçekleştiririz. Ama retinamızda hiç foto reseptörün olmadığı küçük bir alan var. Buna bir skotom ya da “Kör nokta” denir. Hepimizde var. Peki bu doğruysa nasıl oluyor da hiç siyah noktalar görmüyoruz?

Hiç siyah nokta görmemenizin nedeni: Beyninizin orada ne olacağına dair tahmin yürütmekte çok iyi olması. Ve otomatik olarak boşluğu doldurmakta. Bazen ne görmek istediğimizi biliriz… Neokorteksimiz bu beklentiyi alır ve bir çeşit sanal gerçekliğe dönüştürür. Bu da gördüğümüz dünyanın bir kısmının bir göz yanılması olduğu manasına gelir. Bunu bizi e kadar savunmasız yaptığını düşününce aslında korkutucu bir düşünce.

Peki kör noktalarımızı nasıl keşfederiz?

 Gözlerimizin önündeki gerçeği tam olarak nasıl görebiliriz?

 Başlamak için güzel bir yer; zihninizi açmaktır. Çünkü Fransız filozof Henri Bergson’un da söylediği gibi… “Göz yalnızca zihnin kavramaya hazır olduğu şeyleri görür.”

 

Kör Nokta’nın deneyi

Önce elimize küçük bir not defteri büyüklüğünde bir kağıt alıyoruz.

Sonra kağıdın sağ altına “X” sol altına “O” yazıyoruz.

Ve sağ gözümüzü elimizle kapıyoruz. “X” burnumuzun hizasında olacak ve “X” ile “O” kağıdın alt kısmında kalacak.

Sadece “X”e bakıyoruz ama kaybolunca “O”ya bakmayın ha. Kağıdı yavaşça uzaklaştırıyoruz.

10-15 cm. uzakta “O” kaybolacaktır.

Neden bir gözümüz kapalı deniyoruz derseniz, bir gözünüzün göremediği yeri diğeri dolduruyor.

İkisinin de kör noktaları farklı yerler o yüzden.

Yok ben illa ki sol gözümü kapayacağım dersiniz de işlemlerin tersini yaparsınız.

Perception.S02E04

En karanlık ve gizli sırrınız nedir?

 Hiç kimseye söylemediğiniz. Bilemiyorum, bir arkadaşın güvenine ihanet olsun okul dükkanından bir şey çalma olsun. Belki de önünüzde oturan kızla yatmak için ölüp bitiyorsunuzdur.

Hiç sırrın var mı?

 Şu anda beyninizde bir savaş yaşanıyor. En iyi tahminimize göre, singulat korteksiniz çaresizce doğruyu söylemek istiyor. Ama orbital prefrontal korteksiniz, baklayı ağzınızdan çıkarırsanız işlerin ne kadar kötü olacağını hesaplıyor. Eğer prefrontal korteksiniz kazanırsa, stres hormonu değerleriniz yükseliyor. Ama eğer singulat korteksiniz kazanırsa, stres seviyeniz düşüyor. Peki, eğer sırlarımızı itiraf etmek biyolojik olarak daha sağlıklıysa sırlarımızın saklı kalmaları için bu kadar çaba harcamamızın nedeni ne?

Tourette Sendromu

Bu kızlar aynı küçük kasabada yaşıyorlar. Ve hepsi bir biri ardına kendiliğinden semptomlar göstermeye başladılar.

- Bu hiç mantıklı değil. Tourette bulaşıcı değil ki.

Kızların zehirlendiğini düşünüyoruz.

- Kimyasal bir atık yüzünden mi?

 - T.C.E. Trikloroetilen Kimya tesisi şehirdeki en büyük işveren.

- Bu şeyin tonlarcasını işliyor. – Maruz kalındığını ispatlamanız lazım. Kızların toksin testi T.C.E. için pozitif çıktı. Şimdi de toprağı ve yeraltı suyunu da test ediyoruz. Bu şey onda bir ihtimal içme suyuna bulaşıyor. nörotoksik semptomları ise, eller ve ayaklarda uyuşma, mide bulantısı, halsizlik,

Kızların muayenesinde;

İki hafta önce uyandığımda, kollarımı kontrol edememeye başladım. Sonraki gün de boynum. O günden beri hep kötüleşti. Yani, hareketleri kontrol edemiyorsun?

 - Hayır, sanki illa kaşımam gereken bir kaşıntı gibi.

- Hiç durmuyor.

 - Uyuyabiliyor musunuz?

 - Başladığından beri hayır. Ne zaman uyku bastırsa seğirmeye başlıyorum. Hadi sosyal hayatından bahsedelim. Yakın zamanda stres verici bir olay yaşadın mı?

Konversiyon bozukluğunu hatırlıyor musun?

 Fiziksel semptomlara dönüşen psikolojik travma, değil mi?

 Evet, bazen çok ekstrem durumlar yaşanıyor. Kadın kocasını başka bir kadınla yatakta yakalıyor ve birden kör oluyor. Bir çocuk ailesini kaybediyor sonra da konuşma yetisini kaybediyor. Ama bu kızların hepsi aynı anda gösterdi belirtileri. Toplu Histeri, ya da eskiden dediğimiz gibi Kitlesel Histeri. Bir grup toplu olarak onları üzecek bir olayla karşılaşırsa ortak semptomlar göstermeye başlarlar.

- Pek olası değil. 2006′da Chalco, Meksika’daki yatılı okulda 600 kız vücut ısısı artması, midesi bulantısı, yürümede zorlanma gibi semptomlar yaşadı. Hiçbir tıbbi nedeni yoktu. Aynı yıl, Liberya’da bir manastırda rahibeler, bayılmaya, ağızlarından köpükler çıkarmaya, nöbetler yaşamaya başladı. Tamamen psikomatik olarak.

Yani, ortak bir travma olması.

 Evet. Bence hepsi ölümünden dolayı suçlu hissediyorlar. Belki de sınıf arkadaşları öldü diye üzülmüşlerdir. Düşünsene bir. Patti aylar önce öldü. Kızlarda haftalarca hiçbir semptom yoktu.

- Sonra aniden tikler geliştirdiler.

 - Yani?

 - Yanisi, keder zamanla azalır… Ama suçluluk artar. Anladım. Ama semptomları gösteren dokuz kız var.

Gerçekten hepsinin Patti yüzünden mi tiklediğini düşünüyorsun?

 Belki ilk dördü cinayet yüzünden gerçekten travmatize olmuştur. Sonra birden Chicago’dan uzmanlar gelir, CNN ortaya çıkar. Bu kasabada yıllardır olan en heyecanlı şey. Diğer kızlar da bilinçsiz bir şekilde dikkat çekmek istedi. Bir kez burunları kaşınınca da, hemen hasta olduklarını düşünmeye başladılar. Eğer haklıysam, o kızlar bir şeyler saklıyor demektir. Ve o sır açığa çıkmak istiyor.

Artık bitsin istiyorum. Bir sırrın var. Ve Dr. Pierce o sırrı saklamanın bu semptomlara neden olduğunu düşünüyor. Bence haklı. Eğer sırrını bize söylersen tüm semptomların gidecek.

Sadece oğlumuzu korumaya çalışıyor. Kızınızı kim korudu peki Bay Sullivan?

 Patti Wallace’nin de babasıydınız.

- Nereden biliyorsunuz bunu?

 - Gözlerden. O irisinizdeki küçük kahverengi noktalar var ya… Lisch nodülleri… Nörofibromatoz adıyla bilinen hastalığın tek gözle görülür semptomu.

- İki çocuğunuza da aktardınız. – Evet, Braden’de de var noktalardan. Zamanla daha da kötüleşiyor. Patti’ninki o kadar kötüydü ki yaşı ilerledikçe sağ gözünün rengi değişti.

- Patti kızınız olduğunu biliyor muydu?

 - Hayır. Anne, karım ilişkimizi öğrendiği zaman hamileydi. Leah çok sinirlenmişti, Braden’i de alıp evi terk etmekle tehdit etti.

- Fikrini nasıl değiştirdiniz?

 - Anne’yi ve bebeği bir daha görmeyeceğime söz verdim. Kızım doğduğunda yanında değildim. Kızım öldüğünde de yanında değildim. Ama onu çok sevdim.

- Oğlunuzla yattığını biliyor muydunuz?

 - Ne?

 Hayır, hayır. İmkansız. Onları ayrı tutmak için her şeyi yaptık.

Genetik Seksüel Çekim denir buna. DNA’mız bizi kendi soyumuzdan biriyle olmaya zorlar. Beraber büyüyen kardeşlerde bu seksüel dürtüler psikolojik baskılar ve sosyal tabular ile bastırılır. Ama aralarında biyolojik bir bağ olduğunun farkında olmayan iki insan birbirini çeker.

Tanrım! Bunu saklamamamız gerektiğini biliyordum.

- Ne işiniz var sizin hâlâ burada?

 - Patti hakkında her şeyi biliyorlar.

- Oğlum gerçeği öğrenmesin diye yaptım.

- Nasıl yaparsın böyle bir şeyi?

 Asıl sen nasıl yaparsın?

 Bunların hepsi senin suçun Martin. Eğer beni aldatmasaydın ve bunca yıl yalan söylemeseydin bunların hiçbiri olmazdı.

Freud’un da dediği gibi… “Hiçbir fani sır tutamaz. Dudakları kapansa, parmak uçlarından… “…şakımaya başlar. İhanet tüm gözeneklerinden dışarı sızar.”

Bence bizim Sigmund doğru bir noktaya parmak basmış olabilir. Sırlarımızı saklamaktan başka çaremiz olmasa da… Sırlarımızı ne kadar derine gömmeye çalışırsak, o kadar yüzeye çıkarlar. Nörolojik olarak itiraf etmek zorundayız. Ve bu iyi bir şey. Çünkü itiraf vücuda iyi gelir. Beyne iyi gelir. Belki ruha bile iyi gelir. O tür şeylere inanıyorsanız tabii.

Perception.S02E05

Teknik olarak, “Caleidoscope” çok sayıda oyuncuyla beraber oynanan bir sosyal oyun. Bunu üç boyutlu Facebook olarak da düşünebilirsin. Dikkat eksikliği bozukluğu için bir sebep olarak düşüneceği bunu. Tabii çünkü bilgisayar oyunları o hastalığa neden oluyor.  “Caleidoscope” kullanıcısı sanal dünyayı keşfederken kendini yansıtması için bir avatar yaratır. Aynı gerçek dünyadaki gibi. Alışveriş yapabilir gezebilir, iş kurabilir, ev inşa edebilir. Ya da bizim davamızda da olduğu gibi kimlik hırsızlığı yapabilir.

Caleidoscope hayali değil Dr. Pierce. Aslında var. Sadece değişik bir çeşit gerçeklik.

Oyuna hapsoldum.

- Daniel?

 Lewicki! Lewicki, çıkar beni buradan. Lewicki!

Daniel, sana burada kuralların farklı olduğunu söylemiştim.

Daniel. Daniel, benim. Benim. Daniel, benim. Gördün mü?

 - Buradayız. Her şey yolunda.

- Hayır, hayır, hayır. Hapsoldum. Gerçekliğe geri dönmeliyim. Gerçek Kate ile konuşmalıyım. Eğer istersek bunlar da gerçek olur. Hayır, olmaz. Ne kadar istesek de fark etmez. Natalie haklıydı. Bu… Burası benim için iyi değil. Sen benim için iyi değilsin. Seninle artık görüşemem. Gerçek değilsin sen. Lütfen bana yardım et. Buradan nasıl çıkacağımı söyle bana.

En yakınınızdaki insana bir bakın. Ne görüyorsunuz?

 Rakip mi?

 Eski sevgilinizi mi?

 Ders notlarınızı kopyalayan ama kopyaladığını bilmediğinizi sanan adamı mı?

 Aslında çoğunun hayal olduğunu öğrenmek sizi şaşırtır mı?

 İnsanları, onlar hakkında elimizde bulunan birkaç küçük ipucunu kendi önyargılarımızla dolu bir nöral süzgeçten geçirerek tanırız. Kişiliklerindeki boşlukları doldurması için kendi zihnimize güveniriz. Ama hayatımızdaki kişilerin gerçek kişilikleri… Özleri… Onların beyninde, bizim değil.

Üniversiteden terk bir dahi, başka bir insanın beynine kabloyla bağlanabilmemiz için bir yol bulmadığı sürece, o kişilerin gerçekten kim olduklarını asla bilemeyeceğiz. Tek yapabileceğimiz şey kendimizi doğru olduğunu bildiğimiz şeylere hazırlamak. Duygularımıza. Aşk, öfke, özlem, mutluluk, korku, dostluk… Bunlar beynin rehberleridir. Gerçek kutup yıldızıdır. Ve eğer onlara güvenmeyi becerebilirsek genellikle aradığımız şeyleri bulmamızda bize yardımcı olabilirler.

Perception.S02E06

Doktorumuz bir hemisferektomi operasyonu gerçekleştirdi. Beynin hastalıklı yarısını çıkarmak için ikiye böldü. Bu deneğimizin beyninin sol kısmı, konuşma merkezinin bulunduğu bölge. Ayrıca beyninin çıkarmamız gereken bölgesi. Şaşırtıcı bir şekilde, beynin sol yarısının kontrol ettiği konuşma yetisi ve diğer yetiler, bir süre sonra sağ yarımda gelişmeye başlayacak.

Hemisferektomi sadece hayat kurtarmıyor. Ayrıca bizlere, tam bir insan olmak için yarım beynin yettiğini de gösteriyor. Bazılarınız bunun canlı ispatı zaten.

Peki bu, geri kalanınız için ihtiyaç duyduğunuzdan daha fazla beyin gücüne sahip olduğunuz manasına mı geliyor? Yoksa büyük miktarda keşfedilmemiş potansiyeliniz olduğu manasına mı?

- DBS’nin yan etkisi olabilir.

- DBS mi?

 - Derin Beyin Stimülatörü. Beyninde Parkinson’un semptomlarını bastırmak için yerleştirilmiş elektrotlar var. Göğsündeki batarya sayesinde çalışıyorlar. Ben de kapattım.

- Parkinson mu?

 Daha çok genç ama.

- Hastaların %10′u 40 yaşından küçük.

- Nereden bildin peki… – Birkaç ay önce Sario’nun sanat bölümünde bir makale vardı. Hasta olduğu için emekli olmak zorundaydı ama DBS takılınca tekrar çalmaya başladı.

Ancak dışarıdan biri müdahele ederse ne olur,

- Müzik çalar. Arama yapamıyor ama onun dışında neredeyse her şeyi yapabiliyor. Bu Oscidyne 5.0 yazılımı. Cihazda çalışan son program ve Susan Vetter’in DBS’sine göre ayarlanmış.

- Harika. Beyinlerimizle oynamak için şimdi de cep telefonu kullanıyorlar.

Evet, harika bir şey değil mi?

 Bir de şuna bakın. Müzik çaların hafıza kartını taradım ve soruşturmanızdaki hatalı ürünlerin hepsinin şifresini buldum. Ve bilin bakalım ne buldum?

 Hepsi bilerek yapılmış. Birisi bu aletle ülkeyi dolaşıp, insanların beyinleriyle oynuyormuş. – Yani hiçbir arıza yok muymuş?

Neden insanlar sürekli gelişmek için çaba gösteriyor?

 Büyük ihtimalle büyük prefrontal korteksimiz tarafından kontrol edilen hırsımız yüzünden. Ormanda muz yemek yerine bu sınıfta oturmamızın nedeni de bu. Her gün, yeni bir teknolojik gelişme olduğunu duyuyoruz yüksek modelli telefonlar, daha hızlı bilgisayarlar, yeni tıbbi teknikler. Bilimin sınırsız bir potansiyeli var gibi görünüyor. Ve bu gelişmelerin çoğu gerçekten hayat şartlarımızı iyileştiriyor. Ama bazen gelişmek için çabalarken en az onun kadar önemli bir şeyi gözden kaçırıyoruz. Belki de, zaten iyi olan yanlarımızı kabul etmeye çalışmalıyız. Ve her şeyin düzeltilmeye ihtiyacı yoktur. Mozart’ın müziği 200 yıllık. Hiçbir güncellemeye ihtiyacı yok. Olduğu şekilde mükemmel zaten.

Perception.S02E07

Ayrıca adamın son evre beyin kanseri var. Yani, tümör hafızasını etkiliyor veya sanrılar görmesine neden oluyor olabilir.

- Tümör yok olmuş.

 - Nasıl açıklıyorsunuz bunu?

 Ölümcül akciğer kanseri olan Dartmouth’lu bir futbolcu vardı. O da kanserinde ani bir gerileme yaşamıştı. Phil’in durumunda ise belki kemoterapi geç etki ediyor olabilir. Çok nadirdir ama olabilir. Bu nasıl mümkün olabilir?

 İronik aslında. Eğer Phil takip için istediğim tomografiyi çektirseydi gerilemeyi daha önce fark edebilirdik. Tamam ama eğer kemoterapi işe yaradıysa neden Phil’in hastalığı tedavi durduktan sonra daha da kötüleşti?

 Psikosomatik etki yüzünden olsa gerek. Yani, Phil’e çok kısa bir ömür biçilmişti. O da verilen tarihi sanki bir sütün son kullanma tarihiymiş gibi kabul etti. Son kullanma tarihine yaklaştıkça da kendini daha çok hasta etti.

Üstünde “Bilişsel Sorgulama” denilen bir yöntemi denemek istiyorum.

- O ne oluyor?

 Rahatlamanı sağlamak sana, bazı nefes egzersizleri yaptıracağım.

- Hipnoza benzer bir şey.

Nöropozitif bütünleşim koçuyum.

 - Nöropozitif bütünleşim mi?

 - Evet, ben de pek bilmiyorum ne olduğunu. Zihinsel sorunları çöz, fiziksel sorunlar çözülsün. Nöronları ve beyne kan akışını hızlandıran bir dizi zihinsel egzersiz geliştirdim. Yöntemlerimle ülserden tutun da kolite hatta kansere kadar bir sürü hastalığı iyileştirdim.

Bekleyin bir dakika. Kanseri iyileştirdiğinizi mi iddia ediyorsunuz?

 Hayır, hayır. Benim metodlarımla kendi kendini iyileştirdi. Her şeyi hasta yapmalı.

-Saçmalık. Yöntemlerimin bazı insanlara olanaksız göründüğünün farkındayım ama Phil’in iyleşmesi burada yaptığımız şeyin işe yaradığının kanıtıdır. Sen iyileştirmedin ki onu, kemoterapi iyileştirdi.

Hayır, kemoterapi neredeyse onu öldürüyordu. Kemoterapiyi kesmesi için onu, ben ikna ettim.

- Üçkağıtçının tekisin.

- Daniel lütfen. Phil’e zarar vermek isteyecek herhangi biri geliyor mu aklınıza?

 1992 yılında bir sevgilisi vardı, o yüzden, başta teslim olma konusunda bazı şüpheleri vardı. Suçunu itiraf ederse onun da başını yakacağında endişeleniyordu. Ona, eski sevgilisine, teslim olacağını anlatması gerektiğini söyledim. Anlaşılan o ki eski sevgilisi çok sinirlenmiş. Biliyorum, adam şarlatanın tekiydi ama biraz aşırı tepki vermedin mi?

 Sahtekarlara ayıracak vaktim yok. Annem kanser olduğu zaman, her türlü alternatif tedaviyi denemişti. Safra kesesi boşaltımı, böbrek temizlemesi. Hatta sırf köpekbalığı yüzgeci çorbası içmek için Meksika’ya gitti. Nereye gitse karşısına ona, boş umuttan başka bir şey vermeyen düzenbazlar çıktı, aynı bu soytarı gibi.

Kulağa şarlatanlık gibi geliyor olsa da umutsuz hastalar her yolu dener.

- Şarlatanlık falan değil. Bir sürü araştırma yaptım. Batı tıbbı saçmalık. Kemoterapiyi kesmen lazım. Seni öldüren şey o.

Daniel baban böyle bir şeyi asla onaylamazdı. Boş ver babamı! O ne yapıyor ki?

 Sabahtan akşama kadar ofisinde saklanıp duruyor. Sana yardım etmiyor ki. Anne. Seninle gelirim.

 - Okula ne olacak?

 - Bir dönem dondurum. Bu daha önemli. Bu uyduruk tedavileri denemen için seni zorlayan bendim. – Özür dilerim anne.

- Ah canım benim. Üzülme. Üzülmek yerine, biraz müzik dinleyelim. Bach’a ne dersin?

 - Bach’tan nefret ederim.

- Ne zamandan beri?

 4. evredeki bir hastayla ilgili bir yazı okumuştum. Bir spiritüaliste görünmüş ve kanseri gerilemeye başlamış. O adamı görmeye gitmeliyiz. Hayatım, yapacağım tüm hokkabazlık numaralarını yaptım ben.

Şu anda istediğim tek şey, elimi tutman ve müziği dinlemen. Sana öldüğüm zamanı hatırlattığı için mi Bach dinlemeyi bıraktın?

 Hayır. Bach dinlemeyi bıraktım, çünkü bana, seni öldürdüğümü anladığım anı hatırlatıyordu. Kemoterapiyi bırakmanı hiç istememem gerekirdi. Ne olacaktı ki?

 Hayatım bir iki ay daha mı uzayacaktı?

 Almayayım, sağ ol. Oğlumla beraber Meksika’da üç hafta geçirmeyi her türlü yeğlerim. Kim bilir, belki o zaman kanser bile değildimdir. Ne demek istiyorsun?

 Oaxaca’dan döndüğümüz zaman beni yeniden kontrol etmişlerdi, hatırlıyor musun?

 Belki bize başkasının tomografisini göstermişlerdir. Anne neden bahsediyorsun?

Beynimizin her şeyi yapabileceğine inanmak isteriz. Öğrenemeyeceğimiz, eğer aklımıza koyarsak başaramayacağımız hiçbir şey olmadığına inanmak isteriz. Ama beynin tüm o zerafetine ve verimine rağmen zihin gücüyle yapamayacağımız bazı şeyler vardır. Bazen karşımıza zorlu bir problem çıktığı zaman cevabı beyin bulamaz kalp bulur

Perception.S02E08

Hayat çok acımasız olabiliyor.  Ölüm, vergiler,  Şansı kalmayan Cubs (beyzbol takımı). Hepsi kaçınılmaz şeyler.  Eğer umudumuz yoksa. O zaman, beyin neyin mümkün olduğunu düşünür. İnsanlık  müthiş bir seks.  Wrigley’de oynanan maçlar.  Tamam zorluyorum. Belki zorluyorum. Ama psikoterapide umut çokca bulunur, beyindeki embriyonik hücreler sayesinde Nöroblast olarak bilinirler. Bu minik mucizeler inme sonrası subventriküler alanda oluşur. Sonra zarar görmüş dokuya giderek, onarmaya başlar.

Harika. Beynin kendi onarım ekibi var. Nöroblast araştırmaları henüz başlangıç aşamasında. Bir düşünün  Bir gün, ilaçlarla beyne zarar vermek yerine  kendi kendini iyileştirmesine yardım edebiliriz.

Anlamlı arkadaşlıklar, ilham veren çalışmalar, özgürlük, dünyadaki yeriniz.  Hepsi kapının arkasında sizleri bekliyor. Şimdi o kapının kilitli olduğunu hayal edin. Anahtar yok, başka bir çıkış yok.  Diğer herkes dışarıda mutluyken, sizin kapana kısılmış olduğunuzu düşünün .

İşte zihinsel bir hastalıkla büyümek böyle bir şey. Gama bıçağı tedavisi, hastalığın oluştuğu nörolojil bölgeyi tedavi etse bile, kaybedilen zamanı geri getiremez. Ameliyat kendimize nasıl bakmamız gerektiğini öğretmez.  Ya da sevgi ve kayıp gibi duyguları ayırt etmemize yardım etmez.. Ya da olasılıkları. Teşhisimizin ötesinde kim olduğumuzu bilmemiz gerek. Çok uzun bir süreç bu. Tekrar kendi zihnimize güvenmeyi öğrenmekle başlar. Tabii ki, ameliyatla tedavi edilemeyen bir sürü zihinsel hastalık mevcut.

Nörologlar çılgındırlar.  İnanacak kadar çılgınlar.  Eğer bir hastalık için tedavi bulabilirsen. Eninde sonunda bir başka hastalık için de bulunabileceğine inanırlar. Bu da demektir ki.  Hepimiz için umut var.

Perception.S02E09

Binlerce asker tanımlanamayan beyin hasarlarıyla eve dönüyor. Hala o zehirli, rafine şekerli şeyler masanda duruyor mu?

Aşırı Hiperoralite temporal loptaki zararın göstergesi olabilir. Belki bir çeşit travmatik beyin hasarı mevcuttur diye düşünmüştüm, ama hizmet kaydına göre, bir çizik bile almamış. Ama hizmet kaydının öyle gösteriyor olması kafatasını zedelemiş bir patlamaya maruz kalmadığı anlamına gelmez.

Karınızda Klüver-bucy sendromu olarak bilinen bir nörodavranışsal bir bozukluk mevcut. Dürtüsel cinsel davranışlar, yemeye düşkünlük, korkusuzluk ruhsal durum değişkenliği, bunlar hep semptomları.

Nasıl oldu peki bu?

 Beyninin şişmesine sebep olan bir virüs yüzünden, ensefalit olarak da bilinir. Onu iyileştirebilirsiniz, değil mi?

 Ensefalit uçuk virüsünden dolayı olmuş,ikinci çeşit. tedavisi yok, ama uygulamalar mevcut.

- Uçuk mu ?

 - Bazen beyine kadar ulaşabilir. Virüs önleme ilaçları alıyor, ve iltihap inmeye başlamış, bu iyiye işaret. ve davranışsal problemleri için, dengeleyiciler kullanıyor. Karınızın tuhaf davrandığını ilk ne zaman farkettiniz?

 İlk eve geldiği zaman. Çok oynaktı. Dokunsam bile sıçrıyordu. Sonra geceleri dışarı çıkmaya başladı, Ben de onu takip ettim. Barlardan adam toplayıp , pis bir motelde ilişkiye giriyordu, Sanırım uçuğu olduğuna şaşırmamalıyım. Sanırım karınızın aşırı cinsel isteklerine neden olan şey uçuk. Benden bulaşmadı. Evlendiğimizde ikimizde bakireydik. Her zaman ona sadık kaldım. Sürekli yardım alması için ısrar ettim, ve sonra bir gece dışarı çıktı.  Bir daha geri gelmedi. Ve bu bir ay önceydi. Artık onun kim olduğunu bile bilmiyorum. Sadece karımı geri istiyorum. Zührevi hastalığı var diye suçlamaları düşürmemi mi istiyorsun?

 Kendra’nın nörolojik tedaviye ihtiyacı var, hapishaneye değil. Eğer bana gelip Taliban tarafından vuruldu deseydin, belki suçlamaları düşürmeye çalışabilirdim, ama..

Nasıl hastalandığının ne önemi var?

 Madalyalı bir savaş gazisi o. Kadın hastalıkları uzmanıyla konuştum. Kendra gitmeden bir hafta önce zührevi hastalık testi olmuş. Negatif çıkmış. Demek ki Afganistan’da bulaşmış. Belki bunu kullanabilirim. Ama el bombasıyla bir marketi havaya uçurdu. Başımı derde sokuyor olacağım. Nörolojik problemleri olan bir savaş kahramanını yargılamak istemezsin.

Perception.S02E010

Yüzünün sol tarafındaki sarkma beyninin sol tarafında hasar olduğunu gösteriyor. O kısım konuşmak ve yazmak için kullandığımız taraf. Ama şarkı söylerken beynimizin sağ tarafını kullanırız.

Savaş adamın ruhunu zehirler. Çekilen en harika savaş filmi. Evet, evet. Bu bir alıntı. “İnce Kırmızı Hat” tan. “Savaş adamın ruhunu zehirler ve onu köpeğe çevirir. “

 Fitzgerald. “Amerikalıların hayatında ikinci perde yoktur. ” demiş.

 - Evet. Ama F. Scoot Nörobilim konusundaki bilgilerini tazelemeliydi. Çünkü beyin için ikinci perde mümkündür. Yaralanarak zarar görünce sıradan insanların beyinleri yeni ve şaşırtıcı yetenekler geliştirebilir.

İkinci perde, edinimsel dahilik sendromu olarak da bilinir. Lise terk birisi vahşice bir saldırıya uğradı. Kendine geldiğinde matematiksel açıdan kusursuz fraktalları eliyle çizebiliyordu. Felç olduktan sonra önceden sanata ilgisi olmayan bir doktor yetenekli bir ressama dönüştü.

Şimdi resimleri, galeri duvarlarını ve dergi sayfalarını süslüyor. Yani beyinlerimizin ikinci bir perdesi varsa neden kendi yaşamlarımızın olmasın?

 Kırık hayatlar onarılabilir. Adalet sonunda yerini bulabilir. Zarar gören ilişkiler düzeltilir. Günahlar unutulabilir. Yanlışlar doğrultulabilir. Hayatımızda, beynimizde olduğu gibi, hepimiz ikinci bir şansı hak ediyoruz. Siz o şansı elde edecek kadar cesur olun, yeter.

İKİNCİ SEZON BİTTİ

***************************

 

 

GOD ON TRİAL (2008) (Yahudi Tanrısını Yargılıyor) (Ölümün Soluğu) Film


İnananların, inancını sorgulamasındaki zorluğu; inanmanın dünyada mağlup olmamanın bir şartı olmadığını, bazı zamanlar mağlup olunabileceğini; bu tür konularda suçlu veya suçsuz aramanın gereksiz olduğuna cevap bulacağınız günümüze uygun bir film.

“Bunlardan evvel Nûh kavmi yalanladı. Artık kulumuzu yalancı sandılar ve «Mecnûn,» dediler ve (risâletini tebliğden) vazgeçirilmiş idi. O da Rabbisine dua etti. «Şüphe yok ki, ben mağlubum, artık intikam al!»(diye niyazda bulundu).”

Kur’ân-ı Kerim-Kamer Suresi, 10. Ayet

Yönetmen: Andy De Emmony

Ülke: İngiltere

Tür: Dram | Savaş

Vizyon Tarihi: 03 Eylül 2008 (İngiltere)

Süre:86 dakika

Senaryo: Frank Cottrell Boyce

Müzik: Nick Green, Tristin Norwell

Görüntü Yönetmeni:Wojciech Szepel

Yapımcı:Hilary Benson, Rebecca Eaton, Anne Mensah

Oyuncular: Joseph Muir, Josef Altin, AshleyArtus,  Alexi, Kaye Campbell, Dominic Cooper

Özet

“God On Trial” Türkçe’ye nedense(!) “Ölümün Soluğu” diye çevrilmiş, ancak “Yahudi Tanrısını Yargılıyor” hem filmin orijinal adına hem de filmin konusuna çok daha yakın bir çeviri olurdu.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Aushwitz kampında esir tutulan Yahudiler arasında kimisi Tanrı’ya karşı olan inancını ve güvenini korumakta, kimisi ise Tanrı’ya isyan etmektedir. Neredeyse tüm film, bu kampın tek bir barınağında geçmektedir. Bu barınaktan hukukçucundan, işçisine, fizikçisinden, hahamına kadar toplumun farklı kesimlerinden insanlar bulunmaktadır.

Tanrı’ya isyan edenler ile O’nu savunanlar arasında süren söz düellosu ortaya atılan bir fikir ile farklı bir boyut alır; Tanrı’yı yargılayalım. Barakada hukuk profesörleri de bulunduğu için bir mahkeme kurulmaya ve Tanrı’nın tüm bu eziyet karşısında bir şey yapmayarak (ya da yapmadığı varsayılarak) suçlu mu suçsuz mu olduğuna karar verilmeye çalışılıyor.

Film aslında olabildiğince tarafsız olmaya çalışmış. Mahkeme önünde Tanrı’nın suçsuz olduğunu ve tüm bu yapılanların bir anlamı olduğunu savunan bir taraf ile Tanrı’nın aslında suçlu olduğu, ya da sanılanın aksine kötü olduğunu düşünen diğer taraf eşitçe fikirlerini dile getirmişlerdir. Öte yandan Tanrı’nın aslında olmadığını söyleyen ve bu fikirleri destekleyenler de vardır. Anlayacağınız film Tanrı fikrine karşı sunulmuş her türlü argümanı ele almaya çalışmıştır.

Filmde bahsi geçen Tanrı, Yahudilerin Yahova Tanrısıdır ve incelenen kutsal metin Eski Ahit (Tevrat)’tir.

Filmdeki Polemikler

- Neye dua ediyorsun?

 Neye dua ediyorsun?

 Başka dua eden var mı?

 Tanrı’nın aklını başına almasını isteyen var mı?

 Beni duyuyor ve hiçbir şey yapmıyor. …Eğer beni duyuyor ve hiçbir şey yapmıyorsa kötü biri demektir. O burada olmalıydı, bizler değil.

Tanrıyı yargılamalıyız. Belki o zaman bizi duyar.

Peki, ya suçlu çıkarsa ne yapacaksınız?

 Tutuklayacak mısınız?

 Yoksa teslim olmasını mı beklersiniz?

 Bunu durduramaz mısın?

 Bu küfre son veremez misiniz?

 Aslında bu küfür sayılmaz. İbrahim, Sodom için Tanrı ile pazarlık etti. Yakup bir melekle savaştı. İsrail ismi için Tanrı’ya karşı mücadele etti. Kes şunu. Yarın yaradanımızla yüz yüze gelebiliriz. Belki yarın bizimle yüzleşebilir. Eski bir hikâye var. Bir bakıma mantıklı olabilir. Neden onu yargılamaya kalkışmasınlar?

 En azından bunları duymak zorunda.

Bunun için hâkime ihtiyaçları yok mu?

 Üç yargıç. Dini mahkeme için üç yargıç gerek. Bu yerin en trajik tarafı da bilim adamları, sanatçılar ve avukatlarla dolu olmasıydı. Baumgarten. Berlin’de suç hukuku profesörüydüm. Hayranlık uyandırıcı öğrenciler yetiştirdim. En büyüklerle bir arada oldum. O dönemde hükümette bulunan insanlarla sık sık bir araya geldim. Tevrat hakkında pek bir şey bilmem. Burada Tevrat’ı bilen çok kişi var. Ama mahkeme nasıldır bilirim. Affedersin. Yanlış mı duydum yoksa üniversitede öğretmen miydin?

 - Acaba… – Beni bağışla. Zamanım kalmadı. Son saatlerimi bununla harcamak istemiyorum. Bakın eğer buna devam edeceksek en azından bu kutsal adama Tanrı’yı savunacak biri var mı diye sorabilir miyiz?

 Haham. Haham. Katılacak mısınız diye soruyorlar. O sağır. Bakın, ben de rabay’ım Mezmur’ların çevirisini yaptım. Pek çok kanun kitabı yazdım.

- Varşova’da tiyatro için bir oyun yazdım.

- Affedersiniz. Profesör Schmidt?

 Idek?

 Sizin Amerika’ya gittiğiniz söylenmişti. Hiç kimse kaçamadı mı?

 Hâkimlerden biri olabilirim. Idek en iyi öğrencilerimden biridir. Ben katılırım, o değil. Hayır, hayır lütfen. Bu işten uzak dur. Açıkçası hâkimin bir rabay olması gerekir. Sen rabay mısın?

 Hâkim soruları sorandır değil mi?

 - Pek çok sorum var benim.

- İdek harika bir öğrencidir. Onun Tevrat bilgisi… Tevrat’ta Auschwitz’den bahsedilmez. Asıl mesele bu. Pekâlâ, ben mahkeme başkanıyım. Baumgarten mahkeme hâkimi ve bu dostumuz da dayan, yani sorgu hâkimidir. Gereklilik açısından mahkemenin meşruluğu için bir Tevrat’a ihtiyacımız var. Tartışılan şeyin gerçekliğini kanıtlamak açısından. Hemen kütüphaneden bir tane kapayım ha?

 Buradayken başka isteğiniz var mı?

Haham Akiba tüm kutsal yazıtları ezberden bildiğini söylüyor. Bunları aralıksız okumaktadır. Geçen bu son kötü günlerde bizim için bir tür teselli oldu bu. Buna yaşayan Tevrat adını verdi. Affedersiniz. Bu taraftan efendim. Evet. Başlayalım. Kim suçlamada bulunacak?

 Ben! Ben yaparım. – Suçlama nedir?

 - Suçlama nedir mi?

 Kör müsün?

 Cinayet. Cinayete yataklık, ölüm. Anneme ne yaptılar biliyor musunuz?

 Kız kardeşime?

 Kardeşlerime?

 Cinayet, cinayete yataklık ve yine cinayet. Bence daha kesin konuşulmalı. Acı, Tanrı’nın planının bir parçasıdır. Bunu çocuk bile bilir. Eğer Tanrı ile mutluluğu bulursak neden acıyı da almayalım ki?

 Bu suçlama olamaz. Canın cehenneme! Yani dava olmadığını mı söylüyorsunuz?

 Suçlama anlaşmanın bozulması olabilir. Yahudilerin bir tür anlaşması var. Tanrı’yla. Bir tür özel anlaşma, değil mi?

 Bir vaat. Suçlama vaadini bozması olabilir. Yani anlaşmayı.

O halde Tanrı yanlış yaptı! Bana göre öyle. Lütfen, böyle bir zamanda mı?

 Onu durduramaz mısınız?

 Çöldeyken Musa, Tanrı ile bir anlaşma yapar. Tanrı ona, tüm insanları yasalarına uyarsa, üstüne düşeni yaparsa onları kendinden sayacağına seçilmişler olacaklarına üstün ulus olacaklarına ikna eder. Mezmur’da der ki: “Seçilmiş olana bir vaatte bulundum, kulum Davud’a sonsuz hanedanlık bağışlıyorum. Onun tahtı kuşaktan kuşağa geçecektir.”Bu kendi çevirimdir. O halde önümüzdeki dava bu vaadine uymaması ile ilgilidir. Kim başlamak ister?

 “Hiçbir düşman ona karşı koyamaz hiçbir aciz ona üstün gelemez. Kendisinden önce düşmanını yerler bir eder tüm muhaliflerine ölümü vefa ederim.” Evet?

 - Peki sözünü tutmuş mudur?

 - Hayır. Bir suçlamanın böyle kabul görmesi çok istisnaidir. Bunun savunması ne olabilir?

 O halde devam edebilir miyiz?

 Kötü şeyler daha önce de oldu. Tevrat’ı okuyun. Kendi tarihinizi okuyun. Bizler Yahudi’yiz. Acı çektik.

Lütfen. Kendinizi mahkemeye tanıtın.

Benim adın Kuhn. Onun babasıyım. Onun babasıyım ama buna rağmen bu utanca dâhil oldu. Size yardım ettiğini bilmek beni incitiyor. Çünkü o böyle bir evlat. Söyleyecek sözün var mı baba?

 Her zamankiler dışında?

 Bakın… Mısır’daki kölelikten kurtulduğumuz zaman vaat edilmiş toprakları bulduğumuzda, ne oldu?

 Yine günahkârların şehirlerinde esaret altında kaldık. Tekrar özgür kaldığımızda tapınağı inşa ettik. Ne oldu?

 Romalılar, onu yerle bir ettiler. Masada’da ne oldu?

 İspanya’da?

 Ya Rusya’da?

 Peki ya burada?

 Anladığım kadarıyla tanık anlaşmanın bozulmasının sürekli hale geldiğini ifade ediyor. Sırf belirgin olmak adına siz Tanrı’yı suçluyor musunuz yoksa savunuyor musunuz bayım?

 - Bana kalırsa Bay Kuhn’un söylediği şey…

- Kendi adına konuşabilir.

Ceddimiz, atalarımız, ailelerimiz hepsi acı çektiler. Fakat dinlerinden vazgeçmediler. Bu yüzden hala buradayız. Bu inancımızın sınanmasıdır. Tıpkı atalarımız gibi biz de bu sınavı vermek zorundayız.

- Burada olmayı biz mi istedik?

 - En karanlık zamanlarda Tevrat’ın ateşini yanık tuttular. Aynı şeyi yapmalıyız. İnancımızı korumalıyız. Kalplerimizi saf tutmalı ve dua etmeliyiz.

- Neden?

 Tanrı bize ihanet ettiyse, neden?

 Asıl mesele…

- Asıl mesele iyi bir Yahudi olmaktır.

- İyi Yahudi’ymiş! Asıl mesele inancı korumaktır. Bir sınava tabiyiz! Bu sınavlar anlaşmanın bir parçası mı?

 Musa’ya sınavdan söz eden oldu mu?
Aynı Mezmur’da bizlere “çöldekilerin varisleri de aynı yasaya tabiidir kanunlarıma uymayanlar varlığımı sorgulayanlar ve emirlerime riayet etmeyenleri yıkıma uğratarak cezalandıracağım.” der. Bay Kuhn’un söylediği Tanrı’yı suçlamadan önce, kendimize bakmamız gerektiğidir. Belki de anlaşmayı bozanlar Tanrı değil de, bizlerizdir. Evet, evet. İşte. Yanıtı burada. Yane mipney khatatenu. Kendi günahlarımızdan. Ya da sizin günahlarınızdan. Belki de tüm suçlular, sizlersiniz. Teşekkür ederim. Mahkemeye katılıyorum. Bu bir cezadır.

- Mahkeme böyle bir şey söylememiştir.

- Yine de arkasındayım. Bazı Yahudiler Tevrat’a sırtlarını dönmüştür. Daha iyi bildiklerini sandılar. Evlatlarımız şehirlere gittiler. Güzel bir şapka taktılar elbiseler aldılar, sosyalist, siyonist kapitalist ya da anarşist oldular. Bunları Tanrı bilir. Ve kutsal metinlerdeki her şeyi unutmaya başladılar. Yani demek istediğin tüm bunlar benim hatam, öyle mi?
Tanrı benimle ilgili hayal kırıklığı yaşadığın için tüm Yahudi halkını cezalandırıyor mu?

 Öyle mi?

 Ne yaptığına bir bak! Tanrı’yı yargılamak mı?

 Seni duyamayacağını mı sanıyorsun?

 O burada değil mi sanıyorsun?

 Düzeni bozmayalım. Sizler Yahudi’siniz değil mi?

 En çok yasalara saygı göstermeniz gerekir. Ben suçlandığıma göre bir tanık çağırmak isterim. – Devam et.

 - Bu bey. Adınız?

 Zamkevitz’den Ezra Shapira. Yanlış bir şey mi yaptım?

 Hayır, hayır, hayır Zamkevitz’li Ezra. Galiba buraya Zamkevitz’den hahamla geldiniz. Söyle, Ezra Shapira Zamkevitz’de Tevrat’a sırt çevirenler oldu mu?

 Hayır efendim. Zamkevitz’de Tevrat sevilir. Şabat günleri tüm dükkânların kapı ve camları kapanır. Kutsal kitaplarına gömülenler derin bir sessizlik yaratır. Dünya suskunlaşır. Her erkek omuzlarına tallet alır. Bayramlarda, düğünlerde, iş günlerinde Tevrat daima soluduğumuz havadadır. Sefaletimize rağmen bize bir yuva ve makamdır. Sarayımız orasıdır ve bizler de gölgesinde kavilleşiriz.

-Peki, ne oldu o halde?

 Onlar geldi. Tüm yaşlı insanları öldürdüler. Onları bizim gömmemizi sağladılar. Kendi annemi ben gömdüm. Parmağından yüzüğünü almaya ve onlara vermeye zorlandım. Sen iyi bir Yahudiyken Tanrı’nın neden seni annenin mezarını yapmakla cezalandırdığını söyleyebilir misin?

 Neden benim gibi kötü bir Yahudi değil de sen cezalandırıldın?

 Ben iyi bir adam olduğumu söylemedim. Deniyorum ama iyi biri miyim bilmiyorum, sen kötü biri misin bilmiyorum. Onu örnek alalım. Onu tanımıyorum. Beni de tanıyacaksın. Tasalanma.

O halde Tanrı zayıfı cezalandırma hakkını da saklı tutuyor.
Bu anlaşmada var.
Asıl soru, bu iyi adamı cezalandırmayı neden seçtiği?
Neden Hitler’i değil mesela?
Bir yanıtı olan var mı?

- Tanrı böyledir.

Demek ki bir şeyleri yanlış yapmış olmalıyız. Kendi vicdanlarımızı sorgulamak zorundayız. Kanunda ceza suça orantılı olmak zorundadır. Hangi suç böylesine bir cezayı haklı gösterebilir?

 Çocuklar, bu kampta çocuklar var. Küçük çocuklar neden bir cezayı hak eder?

 İzin verir misiniz?

 Ceza her zaman suçla orantılı olmaz ne yazık ki. Bir tufanla Nuh dışında herkes yok oldu. Tanrı, İbrahim’den oğlunu kurban etmesini istemişti.

-Efendim, annem iyi bir kadındı. Asıl hata bunu kişisel almaktır. Tanrı bireylere karşı tavır sergilemez. O Yahudi halkı ile anlaşma yapmıştı Ezra Zamkevitz ile değil. Bu kişisel değil. Sormak isterim Ezra… Tanrı’nın kişisel olarak kullanılmadığını hiç gördün mü?

 Tanrı’yı kullanmak mı?

 Tanrı’yı kullanmak bana mı kalmış?

 Tanrı’dan başka kişisel olmayan nedir biliyor musun?

 Hayır. Hava. Evet sadece hava. Belki de şimdilik yorumlarımızdan cezalandırma sözcüğünü çıkarmalıyız. Bir şey sorabilir miyim?

 Ezra, sormak istiyorum…

Annen iyi bir Yahudi miydi?

 Böyle bir şeyi nasıl sorabilirsiniz?

 Burada bile olsa?

 Bunu açıklamama izin ver. Arınmadan söz edelim biraz.

Tarihte iki kez belki burada yeniden tekrarlanmak üzere. Tanrı öyle korkunç yıkım yarattı ki bunlardan sonra hiçbir şey aynı olamadı. Hiçbir şey aynı olmadı çünkü zamanla anladık ki her şey daha iyiye gitti. Tanrı’nın bir cerrah olduğunu düşünün. Ve vücudu kurtarabilmek için kangren olmuş bir kolu ya da bacağı ayırması gerekiyor. Bu vahşice görünebilir. Acı vericidir. Ama aynı zamanda sevgidendir. Biz böyle bir dönemden geçiyorsak bu ne olabilir?
Bir ceza değil, bu arınmadır.

- Ben de bir şey sorayım.

- Bekleyin. Burada zaman hiç yok. Bu arınma hikâyesi anlaşmanın içinde var mı?

 Hiç “tüm tavırlar konu dışı üzerinize tufan göndereceğim” demiş mi?

 Bazen sırf değişiklik olsun diye mi köpeklerin zoruyla bir araya getiriliyorsunuz ve bir kampa yerleştiriliyorsunuz?

 Madem sordun…

İlk arınma büyük tufan. İkincisi ise Nebukadnezar’ın yaptığı tapınağın yerle bir olmasıdır. Bizler Babil’de sürgüne gönderildik. Bizler ülkesi olmayan bir ulustuk. Toprağımız olmadan dünyanın her yerine dağıldık. Sadece Tevrat’ın bilgisini ve yüce Tanrı’nın sevgisini alarak ülkemizden ayrıldık. Eğer orada kalmış olsaydık, çok fazla şey sağlayabilir miydik?
Çölün ortasında bir kabile olacaktık, hepsi bu. Acı vericiydi, ama aynı zamanda güzeldi. Ya şimdi felaket benzeri bir şeyi yaşıyorsak?
Ya sağ kalanlar kutsal kişiler olacaksa ve gelecektekilere bilgece ve anlayışlı bir yaşam sunacaklarsa?

 Ya bunun sonucunda büyük bir iyilik doğarsa?

 Nasıl iyi bir şey?

 Nereden bilebiliriz?

 Belki de Mesih’in bizzat söylediği gibi olur. Belki İsrail’e dönüş yaşanır.Peki sonra?

 O zaman harika bir şey olur.

-Evet, gördünüz mü?

 Belki adi insanlar yerine annen gibi iyi bir kadının ölümü için bir neden vardır. Çünkü onlar soykırımın kurbanlarıdır. İnsanlar kurban oluyorlarsa bu en iyisi için olmalı. En güzeli için.

Idek’i çağırabilir miyim?

 Tanığa soru sorabilir miyim?

 Önce Idek’i çağırabilir miyim?

 Konu bağlantılı. Mahkemeye atalarımıza Masada’da ne olduğunu anlatabilir misin?
Masada, büyük Herod tarafından dağa inşa edilmiş bir kaleydi. Savaşta gerekirse diye, çevresinde büyük bir hendek bulunuyordu. Elbette hiçbir insan ölüme karşı duvar öremez. Herod öldü ve Romalılar geldi. Tapınağı yok ettiler. Büyük isyan çıktı. İsyanda, asiler dağlara doğru Masada’ya kaçtılar. Romalılar kuşatmaya aldılar. Asilerin açlıktan ölmesini istiyorlardı. Bu yüzden dağın eteklerine devasa bir duvar ördüler. 15.000 kişilik Roma askerine karşılık 1000 kadar Yahudi savaşçı vardı. O baharda, asiler köle olmaktansa ölmenin daha iyi olacağına karar verdiler. Seçilen 10 kişiye tüm diğerlerini öldürme görevi verildi. 10 kişi kaldığında biri diğer 9′unu öldürecek ve son adam ise intihar edecekti. İki kadın bu katliamdan saklandılar ve öyküyü anlatmak için yaşadılar. Bu savaşçılar nasıl insanlardı?
En iyi ve en cesurları. İsrail’in çiçekleriydiler. Onlar şehittiler. Ve yine Romalılarca ezildiler. Bir anlamda öyle ama Romalılar asıl ne istiyordu?
Yahudilerin Romalı gibi yaşamalarını ve Tevrat’ı terk etmelerini.
Peki Romalılar şimdi nerede?
Toprak oldular. Peki ya Tevrat?
Hala var, hala yaşanıyor hala dünyayı aydınlatıyor. Teşekkür ederim. Gördüğünüz gibi, umudumuzu yitirmemeliyiz. Eğer Tanrı’nın planının bir parçası ise bu acımız bir ayrıcalıktır. Bu acıyla insanları arındırabileceksek şanslı kişileriz. İnancınızı almalarına izin vermeyin. Sadece güçlüyse büyüyebilir. Küçük ateşler rüzgârla sönüp gider ama büyük ateşler daha büyüklerine neden olur. Hitler ölecek. Savaş bitecek. İnsanlar ve Tevrat ise yaşayacak. Kesinlikle. İşte burada. Tevrat, yaşayacak. Bu yüzden Tanrı’ya güvenmeliyiz. Tanığa soru sorabilir miyim?

 Ona değil, önceki dostumuz Ezra Zamkevitz’e.

Özür dilerim, ben tanık değilim. Hiçbir şeye de tanık olmadım, Tanrı hakkında olmadım.Ben eldiven yapıp satarım. Eskiden yapıp satardım aslında. Annenin kurban olduğuyla ilgili hâkimin sana söyledikleri daha iyi hissetmeni sağladı mı?

 Evet efendim. Tanrı’nın bir soykırım ortaya çıkardığını söyleseler bile mi?

 En iyi Yahudilerin kurban edildiğini?

 İyi mi, kötü mü hissetmemi tercih edersiniz?

 Sadece gerçeği istiyoruz. Ben gerçeği bilemem. Böyle şeyler neden olur bilmiyorum. Ben eldiven yapıp satardım. Artık oturabilir miyim?

 Lütfen. Bu sorulara nasıl yanıt vereceğimi bilmiyorum.

Öyleyse acı çekmek, Tanrı’nın emri. Doğru mu?
Diğer deyişle Mengele Tanrı’nın bir emri. Hitler Tanrı’nın bir buyruğu. Bu doğru mu?
Nahoş görünebilir ama bu mümkün. Nebukadnezar İsrail’i ele geçirip tapınağı yağmaladı ve insanları Babil’e sürgüne gönderdi. Tanrı ona “Hizmetkârım Nebukadnezar” diyordu. O bir neşterdi ve Tanrı ise cerrah. Neşterden nefret edebiliriz ama cerrahı severiz. Eğer Hitler, Tanrı’nın buyruğunu yapıyorsa o halde mantık, Hitler’in karşısında durmanın Tanrı’nın karşısında durmak olduğunu söylüyor. Hitler’e karşı tavır almak yanlıştır. İçinizde buna inanan birileri var mı?

 Bunun doğru olmasının bir ihtimali var mı?

 Bu çılgınlık… Değil midir?

 Kimden söz ediyorsun?

 Düzeni bozmamalıyız. Düzen içinde kalmalıyız. Koğuş liderimizi çağırmak istiyorum. İstediğin kadar çağır. Onu çağıramaz, o Yahudi değil. Mahkemeye tüm gün ne yaptığını anlatmanı istiyorum. Ne yaptığımı biliyorsun. Sürekli sizi gözetiyorum. Sizler bebeklerim gibisiniz. Ben de anneniz sayılırım. Neden?

 Neden böyle bir görev üstlendiğini bizimle paylaşır mısın?

 Bana bir seçenek sunuldu. Bunu istediler çünkü ben Almanca biliyorum ve beynimi de kullanabiliyorum. Eğer yeterince aklınız olsaydı siz de yapıyor olurdunuz. – Lanet olası serseri! Kapa çeneni!

- Canınız cehenneme! Sanırım hayır da diyebilirdin. Yaşamak istedim tamam mı?

 Bu yüzden yapıyorum, yaşamak istiyorum! Senin tam aksine yani pislik torbası daha geldiğin gün pes etmiştin.

- Yaptıklarından utanıyor musun?

 - Canın cehenneme. O zaman neden ne yaptığını anlatmıyorsun bize?

 Sana cevap vermek zorunda değilim. Mahkemene ya da Tanrı’na da öyle. Tanrı ile buluşmaktan endişem yok benim. Ama söyleyeyim, yaptığım şeyin sonderkomando’ların [özel birim, özel kuvvetler] yaptıklarıyla kıyaslanması mümkün değil! Onlar diğer Yahudileri gaz odasına gönderdiler. Kapılarını da kendileri kilitlediler. Onların kaşıklarını aldılar ve diğer Yahudilere sattılar. Tümü kaşıklardan birer servet edindi. Ama kendi dindaşlarını ölüme yolladılar. Bana yüklenme. Hayatta kalabileceğini düşünüyor musun?

 Belki. Belki de hayır. Yine de bu bok çuvallarından daha şanslıyım. Profesör Schmidt’in dediğine göre, tüm bunlar yaşanırken… Sana Tanrı’ndan bahsedeyim biraz. Buradan canlı çıkmak istiyorum tamam mı?

 Günün birinde, bu savaş bitecek. Belki de onlar kaybedecekler. O zaman da ben dışarıda olacağım. Tek yapacağım, o zamana dek hayatta kalmak. Bunu nasıl yaparım?

 Beni ne öldürebilir?

 Onlar. Peki nasıl durdururum?

 Onları hoşnut ederek. Peki nasıl yaparım bunu?

 Sizleri düzende tutarak. Başıma gelecek en kötü şey ne?

 Öldürecekleri Yahudiler biterse ardından beni öldürürler! Bu kadarınız öldüyse sonu ne zaman?

 Daha bugün bir tren geldi. Bugün bu Polonyalılarla dolu tren geldi. Ne yaptım biliyor musunuz?

 Sevindim! İşte bunu yaptım. Ve sonra alışkanlık sonucu olsa gerek şükürler olsun dedim! – Aşağılık domuz!

- Hey, hey durun, dinleyin! Dinleyin! Bakın! Beni hırpaladılar mı?

 Hayır. Neden biliyor musun?

 Çünkü o pisliklerin çalışmasını ben sağlıyorum. Burada, Tanrı’n benim. Ben! Ve sizin Tanrı’nız, İbrahim’in Tanrı’sı bizim için bir şey yapmıyor! Aksi halde bana teslim edilmezdiniz. Kes! Ona bir soru daha sorabilir miyim?

 Mecbur musun?

 Başka bir tanıkla devam edemez miyiz?

 Bunun yardımı olduğunu sanmıyorum. Profesör Schmidt, bu felaket sona erdiğinde dünyanın daha iyi bir yer olacağını belki Mesih’in geleceğini belki İsrail’e döneceğimizi söylediniz. Peki kim hayatta kalabilecek?

 Koğuş liderleri, sonderkomandolar [özel birim, özel kuvvetler], ya başka?

 Adi, acımasız kan emici ve vicdansız olanlar. Ne tür bir Mesih onları halkı olarak isteyebilir?

 Böyle insanlardan nasıl bir İsrail kurulabilir?

 Tecrübe, anlayış ve bilgeliğe sahip bir ulus kurulabilir mi?

 Onlar kuramaz, Tanrı kurar. Nasıl?

 Bizler bilemeyiz. O her şeye kadirdir. Her şeye kadir öyle mi?

Madem her şeye kadir, neden insanları gaz odalarına yollamadan arındıramıyor?

O en kudretlidir. Hem kudretli hem adil olamıyor mu?
Madem çok kudretli, bunu durdurabilir demektir ama yapmamayı seçiyor çünkü adil olamıyor. Ya da bunu durdurmak istiyor fakat başaramıyor. Bunun yanıtı son derece basit. Bunu İbranice öğrendiğin günlerden bilmeliydin. Yanıt özgür irade. Evet dünyada kötülük var çünkü Tanrı insana özgür irade vermiştir ve kötülük yapmayı da seçebilir, bu gayet basit. Demek basit?
Bizler kukla değiliz. Seçebiliriz. Her zaman bir seçim vardır. Özgür iradeymiş! Özgür iradesi batsın! Size bunu göstereyim.

Lieble nerede?

 Lieble, ayağa kalk haydi. Hâkim söz verene kadar bekleyin. Lieble’ye oğullarını sorun ve sonra da özgür iradeyi konuşalım. Lieble’yi çağırıyorum. Sen kimseyi çağıramazsın. Tanıkları hâkimler çağırabilir. Ben çağırmak istiyorum. Mahkemeye oğullarından bahset.

-Anlatmak istemiyorum. Eğer o yapmazsa ben anlatırım. Mahkeme konuşmanızı istemedi! Burada düzen korunacaktır! Onun köyüne geldiklerinde…

-Kendim anlatırım. Madem anlatılacak bu benim ağzımdan olmalı. Ben Hoengen’dan geliyorum. Aachen yakınlarında bir yer. İnfaz birlikleri geldi.

Ne zaman mı?

 Sanki bir asır önce gibi. Sinagogun kapılarını yıktılar. Tevrat’ı ve kitabeyi yaktılar. Ve hepimizi oraya topladılar. O an hepimizi orada yakacaklarını sanmıştık. Keşke öyle olsaymış. Çocukları bizden aldılar. Benim üç oğlum vardı. En büyüğü şimdi 7 yaşına basacaktı. Öylesine güzeldi ki. Bunun bir önemi yok artık. Çocukları bir kamyona bindirdiler. Peşlerinden koştum ve bağırdım: “Lütfen, oğullarımı verin, oğullarımı verin” dedim. Subaylardan biri beni duydu. Aracı durdurdu ve sordu:
“Hangileri senin?” Onları geri alabileceğimi sandım. Ona üç oğlumu da gösterdim. En büyüğü ağlıyordu ve diğer ikisi de… Hayır, bunu anlatmayacağım. Subay bana… “Üç yakışıklı oğlun var. Sana ne yapacağını söyleyeyim. Birini seç. Sadece birini.” “Birini seç ve onu yanına alabilirsin.” dedi. Çocuklar onu duydular. Ellerini uzattılar öylesine korkmuşlardı ki… Bana ulaşmaya çalışırken tek söyledikleri: “Lütfen. Beni seç” oldu. “Beni seç.” Bu beyefendi her zaman seçimimiz olduğunu söyledi. Ben hangisini seçmeliydim?
En küçüğü?
En büyüğü?
Zayıfı mı yoksa güçlüyü mü?
 Sen hangisini seçtin?
Hangisini seçmeliydim?

Söyleyemem. Mahkeme sizi dinledi.
  • Özgür irademiz olması gerekir ama…
  • Affedersiniz. Ben özgür irade istemiyorum. Ben oğullarımı istiyorum. Tabii, elbette. Özgür iradeden söz ediyorsunuz benimki nerede o halde?

 Hangi seçimi yapabildim?

O subayın bir seçimi vardı. Benim değil. Özgür iradem nerede şimdi?

 Savaş sona erecek. Hitler ölecek. İnsanlar ve Tevrat yaşayacak. İnsanların yaşayacağını söylüyorsun ama yarın sabah bu odadakilerin yarısı, ölmüş olacak. Onların anlaşmada hisseleri yok mu?

 Onların payı tanıklık etmek. Ateşi canlı tutabilmek için. Baba, sen her zaman Tevrat’a bağlı yaşadın. Yaşadığımı biliyorsun. Tevrat hırsızlık hakkında ne söyler?

 Bu yanlıştır. Peki bu kampta ayakkabılar hakkında bu kural var mı?

 Ne?

 Koğuş amiri. Ayakkabıların çamurlanmaması için yağlanmaları gerek ama yağ yok. Sizin kurallara uymanızı sağlamaksa benim görevim.

Bize ayakkabılar için yağ veriyorlar mı?

 Fazladan çorba vererek satın alıyorum. Resmi bir yetkiliden mi?

 Şurada yatan suratsız soyguncudan. Ben makine bölümünde çalışıyorum. Ve her fırsat bulduğumda biraz yağ alıyorum. Yani bu yağ çalıntı?

Evet. Çalıntı. Hepimiz bunun bir parçasıyız. Peki Tevrat hırsızlık hakkında ne der?

Mitzva 194 önce çalınanın sahibine geri verilmesini emreder. Burada herhangi biri yağını makine bölümüne iade etti mi?

 Hayır. Etmedik. Yapamazdık. Hayır mı?

 Ben de öyle düşünmüştüm, yani hepimiz, hatta babam bile… Burada hepimiz hırsızız.

Evet. Çünkü başka seçeneğimiz yok. Teşekkür ederim.

Seçenek yok. Özgür irade yok.

Bu yer de bunun için yapıldı. Bizi suçlu olmaya zorlamak için. Mahkûmlar olarak insandan daha aşağılık görünmemizi sağlamak için. Bizi çırılçıplak soyduklarında ve sırıttıklarında özgür irademiz nerede?

Üstümüze işediklerinde irademiz nerede?
Kesinlikle. Sonunda biri söyledi. Özgür irade mi istiyorsunuz?

Tüm özgür irade onlarda. Tıpkı tüm ekmeğin, silahların, lanet kahvenin, sigaraların olduğu gibi.

Özgür irade arıyorsanız onlarda.

Kimin öleceğini ya da kalacağını onlar seçiyor. Biz neyi seçiyoruz?

 Buraya gelmeyi seçtik mi?

 Eğer Tanrı özgür irade verdiyse lanet olası Nazilerden de payımızı verdi işte!

Tanrı’nın savunması adına söyleyecek sözü olan var mı?

 Bakın, bunları zorluk çıkarmak için söylemedim. Çünkü siz sonunda her şeyin güzel olacağını söylemiştiniz. Sonunun güzel olmasını ben de isterim. Çünkü evlatlarım çok güzellerdi. Ve onlara bakmaya çalışmıştım.

- Elbette.

- Elbette baktın. Hiç haber aldın mı?

 Buradalar mı?

 Onların ikisi ikizdi. Ve söylendiğine göre Mengele ikizleri severmiş. Daha iyi davranılırmış onlara. Çünkü onlara ilgisi varmış. Mengele bile onlarla ilgileniyor ama Tanrı umursamıyor.

Kes şunu!

Kendi cennetinde oturuyor ve bulutları aşıp olanları göremiyor!

- Job, bölüm 22. – Ne?

 Tanrı’nın ilgisizliği bu yaşananlara bir emsal oluşturamaz. Bu Job’ta yazılı. Ne güzel. Aynı zamanda bizim değil de Tanrı’nın gaz odasına girmesi gerektiği yazılı mı orada?

 Biri onu bu düşünceleri kafama sokmaktan alıkoysun! Bu tür karmaşaların daha büyük bir olayın habercisi olmaları her zaman mümkündür. Bizim barındıracağımız ateş saf bir ateştir ve altın çağı başlatacak olan da odur. Eğer oğulların bu amaçla alındılarsa birer şehit olarak kabul edilirler. Şehit olabilmek için bir insanın şehitliği seçmesi gerekir. Kaderimiz yüzünden şehit olmuyoruz, ırkımız yüzünden oluyoruz. Tevrat yüzünden de değil, ecdadımız yüzünden. Ama o burada.

Kim?

 Tanrı. Burada olduğunu biliyorum. Hem de onu pek anlamasam bile. Bazen bahar zamanı, güneşin sıcaklığı ilk vurmaya başladığı anlarda birkaç kardelen görüverirsiniz.

Kim bilir?

 Sence askerler aynı sıcaklığı hissetmiyor mu?

 Arkalarında hissediyorlar, doğru. Ama benim hissettiğim gibi değil. Ben onu hissediyorum. Asker bunu hissedemiyor. O sıcaklık üniformasından içeri işlemiyor. Onun yerine geçerdim. Ama Tanrı’nın gaz odasına girmesi ile ilgili söylediklerinde haklı olabilirsin. Belki de burada yaşanan şey budur. Belki o da… Bizimle acı çekiyordur.

-Tanrı’nın acı çekmesi kime yarar?

 Düşmanlarımıza ölüm meleğini gönderecek bir Tanrı’ya ihtiyacımız var. Peki…

O nerede?

 Tanrı hakkında pek şey bilmem. Belki Tanrı hiç değişmez, belki de değişir. Belki de tamamen kudretli değildir. Belki kendini tamamlamak için bize ihtiyacı vardır. Belki bu yüzden biz yaratıldık. Bu koşullarda nasıl tamamlayacağımızı düşünmek dahi çok zor. Evet ama yine de Baranowicz kasabasında bizleri Purim’de katlettiler. Ve haham onlara bağırdı. “Bugünün ne olduğunu sakın unutmayın! Lehayim!” Ve onu vururlarken o dua etti. Ama siz, durmadan bu kötülüğün nereden geldiğini soruyorsunuz. Ya tüm bu iyilik nereden geliyor?

 Yani sen de çocuklarını onun aldığını düşünüyorsun. Koğuş lideri bile böyle düşünüyor. O savaşın sona ereceğine ve Nazi’lerin kaybedeceğine inanıyor. O bile iyiliğin kazanacağına inanıyor. Ya ben ne biliyorum?

 Tek bildiğim onun neyi yapıp, neyi yapamayacağı. “Sabahlara ben hiç emir verdim mi?

 Alacakaranlığı yaratan ben miydim?

 Hiç cehennemin derinlerine yürüdüm mü?

 Gerçek ışığın yolu hangi yol ola ki?

 Kim yoktan var olabilmiş?

Bağışlayın hâkim. Konuşabilir miyim?

 Sanırım mahkemenin nihai kararını duymak isterim. Lütfen.

Hayır. Bu önemli. Benim için çok önemli. Yargılamayı siz başlattınız ve tamamlamalısınız. Bu süreci devam ettirmeli emsal için alıntı yapmalı ve duyurmalısınız. Bizim insan olmadığımızı düşünüyorlar ama biz insanız. Bunu bizden alamayacaklar. Evet elbette ama sanıyorum doğal bir sonuca ulaştık.

- Bu durumda…

- Bize yasaları verdi. Ve onları tartışma hakkını da. Böylesine korkunç bir konuda bile olsa bence bu da bir ibadettir. Hayır, hayır. Bunları tartıştığımızı duymak bir rahatlama veriyor. Bizi dinlediğini ve bizimle olduğunu hissettim çünkü.

Evet. Peki… Toparlamak için… Genel olarak bizler Tanrı’nın aklından geçenleri bilemeyiz. Tanrı çok büyüktür. Ve tek yapabileceğimiz, dua etmek inançlı olmaktır. Hitler ölecek. Savaş sona erecek.

Hayır, hayır, hayır, hayır. Bu işe yaramaz. Bizden kanıt yerine tahmin kabul etmemizi istiyorsunuz. Hayır. Eğer bu oyu kullanacaksan ben de suçlu oyu kullanırım ve tartışma yine başa döner. Kesin olan şey Tanrı’nın aklındakini asla bilemeyeceğimizdir.

- Onun seçimleri bizimkiler gibi değildir. – Tanrı’nın aklındakini bilemeyiz… – Bu yüzden de tahammül etmek zorundayız. – Zaten onun zihnindekiyle ilgilenmiyoruz! Onun anlaşması. Bunun iç yüzünü bilmek zorunda değiliz. Bunların tümü yazılı. Sadece şartların ihlal edilip edilmediğine karar vermemiz gerek. Şu öğrenciniz nerede?

 Öğrenciniz nerede?

 Mezmur. Mezmur kitabına dönelim. Bize onu anlat. Hepsini mi?

 Çok uzundur. Eğer Mezmur’dan söz edersek bir yerlere varabileceğiz. Unuttum. Hangi Mezmur’du?

Seksen birinci. Davud’un tahtı sonsuza dek var olacak ve onun varisleri… Davud’un tahtı sonsuza dek var olacak ve onun varisleri…
Anlaşmada yazan da buydu. Tanrı Yahudi halkının yaşamasını garanti ediyordu.
Tanrı’nın suçlu olduğunu söylüyorum çünkü insanların yaşaması artık kesin değildir.
Hayır. Yanılıyorsunuz. Bir halkın varlığı nasıl durdurulur?

 İnan bana, planları bu. Bizi temizlemek. Çok saçma. Buraya gelmeden önce tüm hayatımı Zamkevitz’de geçirdim. Buranın kapısından girdiğimde ise hayatımda görmediğim kadar insan gördüm. Bir saat içinde hayatımda gördüğümden fazla insan gördüm. Düşündüm… Nasıl bu kadar insan hayatta olabiliyordu?

 Ama şimdi nasıl bu kadarı ölebilir diyorum. Önemli olan şu ki, sayıların bir önemi yok. Bir çocuğun tüberkülozdan ölmesi korkunç bir şeydir. Milyonlarca ölümden daha kötüdür. Çocuk öldüğünde ya bunun bir amaca hizmet ettiğine inanırsınız ya da sınavdan geçemezsiniz. Tanrı’nın düşüncelerini bilemeyiz. Onun düşüncelerinden bahsetmiyoruz. Vaatten söz ediyoruz! Hayatta kalabileceğimize dair bize verilen sözden. Bir halk gibi yaşamaktan ve yok edilmemekten. Ama Yahudiler dünyanın her yerindeler, sadece Avrupa’da değil. Kardeşimin Woudge’da bir arkadaşı var, bana anlattı. Sence bizi burada yok ederlerse kardeşinin arkadaşı huzurlu yaşayabilir mi sanıyorsun?

 Belki biz sonuncuyuz. Belki de tamamen yok olmak üzereyiz. O halde bu odadakilerin kutsal kişiler olduğunu da düşünebiliriz. Bu yüzden neye karar vereceğimiz önemli. Eğer biz sonuncuysak hikâyeyi de biz bitirebiliriz. Hemen burada bitirebiliriz.

Hz. Musa’nın Sina’da 3500 yıl önce başlattığı hikâyeyi sona erdirebiliriz. Son bulabilir, anlaşmayı biz bozabiliriz. Yani, senin için geldiklerinde… “Biz artık Yahudi değiliz açın kapıları eve gidelim” diyebileceğini mi sanıyorsun?

 Bizler Yahudi’yiz ve daima da öyle kalacağız. Bizim için bir şey değişmiyor çünkü burada suçlanan bizler değiliz. Burada suçlanan Tanrı, bizler değil. Susmanızı söylüyor.

Anladım. Benzer olduğumuzu söylüyor. Daha doğrusu Nazilerle ortak bir tarafımız olduğunu. Tercüme ediyorum! Kötü olabilirim! İstediğiniz kadar bağırın. İsterseniz beni öldürün, yarın nasılsa ölmüş olacağım. Sizce bu evrende kaç tane yıldız vardır?

 Bağışlayın ama ben… Ben ölmeden önce Paris’te bir fizikçiydim. Gökyüzünde milyonlarca yıldız var. Bizim galaksimizde. Sadece bizim galaksimizde. 1-2-3 diye saymaya başlasak sonuncu yıldızı saymak ne kadar sürer sizce?

 Bu bile 2500 yıl sürer. Sadece bizim galaksimizdekileri saymaktan söz ediyorum. Tüm bu yıldızları Tanrı mı yarattı?

 - Şüphesiz. Kâhin Amos’un anlattıkları…

- Niçin?

 Anlayamadım?

 Milyarlarca yıldızı yarattığını söylüyoruz. Ve sadece bizim galaksimizde. Bunları kaçı bilmediğimiz gezegenler?

Buna karşın, tüm dikkatini küçücük bir gezegene dış halkanın sonundaki ufacık bir yere odaklamış. Ve sadece tüm gezegene bile değil. Sadece Yahudilere. Tanrı milyarlarca yıldızı yaratan Yahudilerle bir kontrat yapıyor. Sadece onlarla. Ve sadece tüm Yahudilerle değil çünkü benim gibi Yahudiler sayılmıyor. Peki söyleyin bana. Yahudileri bu kadar sevdiyse neden diğer her şeyi yarattı?
Neden evreni, yıldızların yerine Yahudilerle doldurmadı?
Amacı neydi?

 Amacını bilmiyoruz. Bana da inanılmaz geliyor. Ama tüm evren içinde, o bizleri seçti. Bu inanılmaz değil. Çılgınlık bu! Kesinlikle doğruluk dışı. Yeni doğmuş bebekler kendini evreni merkezi sanırlar. Emerek süt ürettiklerini sanırlar gözlerini kapadıklarında dünyanın yok olduğunu sanırlar. Ve yanılırlar. Orta çağda insanlar güneşin dünyanın çevresinde döndüğünü sanırdı. Yanılıyorlardı. Bu o sırada nerede durduğunla ilgili bir algılama olayıydı. Tanrı için de aynı şey. Aynısı. Düşünün. Lütfen bir düşünün. Eskiden 50 Tanrı’sı olan halklar vardı. Biri mısırın büyümesi, biri nehrin yükselmesi için ve dahası. İnsanlar toplumlarına Tanrı’ların görüntülerini uyarladılar. Çok Tanrı’lı halklarda pek çok lider pek çok güç merkezi vardı. Yeni fikirlere karşı çok tutucuydular. Mısırlılar gibi.

Ardından Yahudiler ortaya çıktı. Büyük bir fikirle. Çok büyük. Sadece tek bir Tanrı vardı. İnanılmaz.

Peki ne oldu?

 Tüm güçlerin tek bir kişide toplandığı bir toplum oluşturdular. Kralda. Verimli bir toplum. Sıkı bir birlik. Ve onlar Tanrı’nın kendilerini her şeyden çok sevdiğine inandılar.

Geliştiler. Tanrı’yı kendilerine saklamaya çalıştılar ve kendilerini izole bile ettiler.
Ama sonra biri daha iyi bir fikirle çıkageldi. Hıristiyanlar.
“Evet” dediler. “Sadece tek bir Tanrı var.” Fakat sadece Yahudileri sevmiyor, herkesi seviyor. Yani herkesi fethedebiliriz.
Ve Romalılar buna bayıldı. Din değiştirdiler. Herkesi fethettiler.
Tek Tanrı. Tek kral. Her şeyin yanıtı bu. Her şey güç ve mücadeleyle ilgili. Ve sizler… Sizler kaybettiniz. – Öyle mi?

 Romalılar gitti ama.

- Çünkü… Birinin daha iyi bir fikri vardı.

Hitler’in bir fikri var. “Tek Tanrı var ve o da benim.” Burada Hitler Tanrı mı değil mi?

 Biz hala buradayız. Bu gece için buradayız. Sen Tanrı’yı inkâr ettin. Bu sana ne kazandırdı?

 Ne?

 Burada Tanrı’yı inkâr edenler de var. Din değiştirdiler. Başkasının eşini çaldılar, Tevrat’a sırt çevirdiler. Affedersiniz, o benden söz ediyor. Burada ölümle burun burunayız ve onun yegâne derdi benim evliliğim. Sana ne sağladı?

 Şimdi benden farkın ne oldu?

 Ne kazandın?

 Lütfen. Lütfen, bir amacı var. Bu çocuklar, oğlum gibi, bu adam gibi eğitimli insanlar. Bizim göremediğimiz gerçeği gördüklerini söylüyorlar. Ama işte buradalar. Hepsi aynı. Ölümle yüzleşiyorlar. Ricard’a bakın. Dışarıda pek çok dostu olan zengin bir adamdı. Ama burada korkuyor. – Ve hala öleceğine inanamıyor.

- Çünkü ben ölmeyeceğim. Sen öleceksin seni dindar ahmak!

- O da seçilenlerden.

- Kimse beni seçmedi kahrolası! Sen de benim gibi sola gönderildin. Ve şimdi korkuyorsun. Çalıyor, aldatıyor ve bizden çok ekmeği olması onu mutlu edecek sanıyor. Sen de dua etmenin hayatımızı kurtaracağını sanıyorsun. 4000 yıldır o aptal takkeleri takıyoruz ve yine de ölümle burun burunayız! Bir eşekarısı var. Tam adı lknoymanide. Tırtılların içine yumurtalarını bırakır. Yumurta çatlar ve arının larvası tırtılı içten yemeye başlar. Oradan çıkmak için bunu yaparlar. Ne tür bir Tanrı böyle bir şeyi tasarlar ki?

 Fakat… Affedersiniz… Benim büyükbabam incir ağaçları yetiştirirdi.

Bir arı var. Eminim biliyorsunuzdur. Bu arılar yumurtalarını çiçeklere bırakırlar. Ve arılar uçacak duruma geldiklerinde polenleri de toplarlar. Başka bir arıyla ya da rüzgârla filan ilgilenmezler. Sadece durup polenleri toplarlar. Onları görebilirsiniz. Ve sonra polenleri diğer ağaçlara götürürler. Kendilerine yararı yoktur. Onu yiyemezler bile. Sadece yaparlar. Güzel bir düzendir.
- Kesinlikle Tanrı…
- Söyler misin… Şu arı bunu tüm incir ağaçları için mi yapıyor yoksa Yahudi olanlar için mi?

 Benle alay ettiniz. Seninle alay etmiyorum. Sadece bir şeylere bebek gibi bakmayı bırakın diyorum.

Erkek olun. Mantıklı erkekler. Mantığınızı kullanın. Bize mantıktan söz ediyorsunuz. Mantık nedir?

 Paris’teki üniversitenizden alındığında Yahudi gibi görünmüyordunuz konuşmuyordunuz, hatta düşünmüyordunuz bile. Ve bizimle buraya tıkıldınız.

Mantık bunun neresinde?

 Çılgınlığın hüküm sürdüğü bir dünyada mantık ne işe yarayabilir?

 Karar hâkimlerin oylarına bırakılacaktır. Özür dilerim, bilgili hâkimler… Oğullarım hakkında yanılıyor muydunuz?

 Her şeye rağmen hiçbir umut yok mu?

 Hayır. Buna alışmalısın. Geliyorlar mı?

 Hayır, öylece geçiyorlar!

Hâkimler karar verecek.

Ben Yahudi değilim. Babamı hiç tanımadım. Bir Yahudi olduğunu bilmiyordum. Ben bir bebekken ölmüş. Annem ise iyi bir Alman’dı. Tekrar evine geri döndü ve kızlık soyadını aldı. Her şey unutulmaya yüz tuttu. Okulda iyi bir çocuktum. Ve iyi bir baba oldum. Evlatlarım Hitler gençlerine katıldılar. Bir yıl önce Gestapo benim için geldi. Soyumu ilk o zaman öğrendim. Sıradan bir Alman’ım sanıyordum. Bir Alman’dım. Yahudilerden nefret eden bir Alman. Dininize dair bir şey bilmem. Burada öğrendim. Buraya gelmeden önce Tevrat kelimesini hiç duymadım. Ama ben tek değilim, bunu anlamak zorundasınız. Yahudilerin pis, düzenbaz ve aykırı olduklarını öğrenerek büyüdüm. Ve buraya gelişimde inandığım her şeyin doğru olduğunu gördüm. Bu yerde kaos var. Pis ve düzensiz. Yahudiler yüzünden olduğunu sanıyordum. Pislikten başka ne olabilir ki?

 5000 insan için sadece bir tuvalet bloğu var. Mesele de bu. Bunun hata olduğunu mu sandın?

 Sence Alman mühendisler birkaç boruyu hata sonucu mu atladı?

 Hayır. Bunun yolu yok, buradaki hiçbir şey tesadüfî değil. Pislik sistemin bir parçası.Tıpkı çitler ve projektörler diğer şeyler gibi. Birer amaçları var. Bu insanlığınızı ve onurunuzu yok etmek için. Bizim insanlık ve onurumuzu. Sürecin bir parçası. Sıradan Almanlara bizi öldürecek dürtüyü sağlamak için sıradan Almanların düşündükleri gibi olduğumuzu göstermek zorundalar. Pis korkak ve Tanrı’sız. Buraya geldiğinde, sahip olduklarını alıyorlar ismini alıyorlar saçlarını kesiyor çocuklarını senden alıyorlar. Karını ve anneni de. Hatta dişlerini bile. Seni insan yapan her şeyi alıyorlar. Tanrı’nızı da almalarına izin vermeyin. Ne kadar aptalca ve faydasız görünse de bu anlaşma sizin. Tanrı sizin Tanrı’nız. Hiç var olmasa bile. Onu koruyun. Elinizden alamayacakları bir şey olsun burada. Elimizden.

Hâkimlerin sayısı 3′tür. Bu yüzden daima bir karar çıkacaktır. Karar ya tam birliktelikle ya da oyların çoğunluğu ile ortaya çıkar. Suçlama, Tanrı’nın Yahudi halkı ile yaptığı anlaşmayı bozması hakkındadır.

Bizi Mısır’dan çıkaran kimdi?

 Sonunda akıllı biri. Bizi Mısır’dan Tanrı çıkardı. Başka bir soru: En başında bizler neden Mısır’daydık?

 O zaman kıtlık vardı. Bizler de sığındık.

Kıtlığı kim yarattı?

 Bu konuda pek bilgimiz yok ama… Kıtlığı Tanrı yarattı. O halde bizi Mısır’a gönderen de Mısır’dan çıkaran da Tanrı’ydı. Kesinlikle. Ardından bizi Babil’e gönderdi ve orada öğreneceklerimizi bize… Bizi Mısır’dan çıkarırken bunu nasıl yaptı?

 Sözlerle mi, görüntülerle mi?

 Mucizeyle mi?

 Musa firavuna sordu… Peki firavun hayır dediğinde?

 Veba başladı. Önce Musa, Mısır’lıların suyunu kana çevirdi. Daha sonra Tanrı, veba taşıyan kurbağalar vebalı sinekler vebalı böcekler yolladı. Tüm hayvanlarını kaybettiler. Veba giderek yayıldı. Ardından İsraeli’lerin yaşadıkları yeri Goşen dışında her şeyi ağaçları, evleri yıkan dolular başladı. Firavun yine de razı gelmedi. Sonra çekirge sürüleri güneşi bile görülmez kıldılar. Ya sonra?

 Tanrı Mısır’ın yeni doğanlarını öldürdü ve bizleri Mısır’dan çıkardı. Yeni doğanların hepsini katletti. Firavun’un yeni doğan çocuğundan değirmendeki kölelerin çocuklarına kadar hepsini. Hepsini katletti. Firavunu katletti mi?

 Hayır. Sanmıyorum, çünkü daha sonra… Hayır diyen firavundu ama Tanrı yaşamasına izin verdi. Onun yerine çocuğunu öldürdü. Tüm çocukları. Sonra İsraeli’lerin kaçmasını sağladı. Mısırlıların altın, gümüş ve eşyalarını almamıza izin verdi. Ve sonra onları takip eden askerlerin hepsini boğdu. Sadece askerlerin izlemelerine engel olacak suyu kapatmakla uğraşmadı. Takibe başlamalarını bekledi ve sonra da yolu kapattı.

Peki ya sonra?

 Sonra çöl. Ve ardından da vaat edilmiş topraklar. Vaat edilmiş topraklar boş muydu?

 Yeni ve işlenmemiş miydi?

 Hayır, orada… Aynen yazıldığı gibi Tanrı’n seni bir toprağa getirdiğinde tıpkı senden öncekiler gibi, eski halkları oradan göndermelisin. Senden daha kudretli ve daha büyük halklar olabilir. Onları yok etme pahasına defetmeli hiçbir anlaşmaya muhatap olmamalı ve onlara zerre kadar merhamet etmemelisin. Bize iyiliğini gösterdi. Bizler onun halkıyız. Ve bize kral Saul’u verdi.

-Peki Amalek halkı Saul’un halkı ile savaştığı zaman Tanrı’nın emri neydi?

 Öğrencinize sorayım. Amalek’i yok et. Onu yıkımın lanetine uğrat. Saul’a merhamet göster, birilerini ayır dedi mi?

 - Hiç kimseyi ayırma…

- Hiç kimseyi ayırma ve öldür. Kadınları, erkekleri bebekleri, çocukları, öküz ve koyunları develeri ve eşekleri öldür. Evet, Saul bunu yapmaya hazırlanırken yolda Kainim’lerle karşılaşır. Ama bunlar Amalek halkı değildir onlarla bir çekişmesi yoktur onlara kaçmalarını salık verir. Peki ya Tanrı’mız Saul’un merhametinden, adaletinden memnun kalmış mıdır?

 Hayır, kalmadı. Saul tüm hayvanları katletmemeye ve kendi halkını doyurmak için kullanmaya karar verdiğinde Tanrı sağduyusundan ve düşüncesinden memnun oldu mu?

 Hayır. Hayır, memnun olmadı. Dedi ki: “Sen Adonai’nin sözlerini reddettin. O yüzden o da seni kral olarak reddediyor.” Bu yüzden Samuel, Tanrı’yı memnun edebilmek için Kral Agag’ı öne getirdi ve Gilgal de onu Tanrı’nın önünde parçalara ayırdı. Saul’dan sonra Batsheba’yı alan Davud geldi. O Hititli Uríah’ı öldürerek karısını kendisine eş olarak almıştı. Yine Tanrı’nın rızasına karşıydı. Tanrı Davud’u bunun için yargıladı mı?

 Bir bakıma bu… Batsheba’ya saldırdı mı?

 - O hikâyenin başka…

- Adonai dedi ki: “Bana günah işlediğin için, çocuklar ölecek.”Önceden çocukları kim cezalandırır diye sordunuz. Tanrı yapar. Peki çocuklar aniden, acısız, merhametlice mi ölmüştür?

 12. Bölümden öğrendiğimiz kadarıyla… 7 gün. Çocuklar acılar çekerek ölmüşlerdi. Bu arada Davud kendini parçalarcasına çaresizlik içinde Tanrı huzuruna çıkarak ne kadar pişman olduğunu anlatır. Tanrı dinlemiş midir?

 Çocuklar ölür. O çocuklar Tanrı’yı adil bulurlar mı?

 Amalek’ler Adonai’nin adil olduğunu düşünmüşler midir?

 Mısır’daki anneler, o anneler Adonai’nin adil olduğunu düşünmüşler mi?

 Fakat Adonai bizim Tanrı’mız, o kesinlikle…

Mısır’lıları yaratan Tanrı değil miydi?

 Onların nehirlerini de ekinlerini de yaratan o değil miydi?

 O değilse kim yaptı?

 Ne?

 Başka bir Tanrı mı?

 Cezalandırılmak için ne yaptılar peki?

 Aç kalmak, korkmak katledilmek için?

 Amalek halkı, Mısır halkı Adonai onlara sırt çevirdiğinde ne hissetmiş olabilirler?

 İşte böyle. Bugün bir ayrım yapıldı, değil mi?

 Davud Moabat’ları yendiğinde ne yapmıştı?

 Onları sıralar halinde yere yatırdı. Ve bir sıranın yaşamasına, ikisinin ölmesine karar verdi. Bizler birer Moabat olduk. Amalekler için gerçek neydi öğreniyoruz. Onlar Adonai’nin elinden soykırıma uğradılar. Onun amacı için öldüler. Tıpkı bizim gibi çöktüler. Tıpkı bizler gibi onlar da korkuyordu. Peki ne öğrendiler?

 Öğrendikleri Adonai, yani ulu Tanrı’mız bizim Tanrı’mızın iyi olmadığını. Hiç de iyi olmadığını. Asla da iyi olmamıştı. Sadece bizim tarafımızdaydı. Tanrı iyi değildir.

Başlangıçta insanı yarattığına pişman olup tufanı yarattığında nedendi bu?

 Yok edilmeyi hak edecek ne yapmış olabilirler?

 Tümden bir katliama uğramak için ne yapmış olabilirler?

 Bu kadar kötü ne yapmış olabilirler?

 Tanrı iyi değil. İbrahim’den oğlunu kurban etmesini istediğinde İbrahim’in hayır demesi gerekirdi! Tanrı’ya adaletin sadece bizim yüreklerimizde olduğunu öğretmeliydik. Onu öylece ortada bırakmalıydık. O iyi değil, o sadece güçlü ve sadece bizim yanımızdaydı. Buraya getirilirken çoğumuz trenle getirildik. Bir asker beni tokatladı. Kemerlerinde yazılı olan şu: “Gott mit uns” “Tanrı bizimle.” Hangimiz olmadığını söyleyebiliriz burada?

 Belki de öyle. Bunun başka açıklaması var mı?

 Burada gördüğümüz nedir?

 Onun gücü onun haşmeti, büyüklüğü. Tüm bunlar var ama bize karşı artık. O hala Tanrı ama bizim Tanrı’mız değil. Artık bir düşmana dönüştü. İşte anlaşmaya olan da bu. O başka biriyle yeni bir anlaşma yaptı. Şimdi de gaz odalarına giriyoruz. Yani, onu suçlu buldular. Tanrı’yı suçlu buldular, evet. Anlaşma ihlal edilmişti. Bizimle olan anlaşmasını o bozmuştu.Her gün burada 6.000 kişi öldürülüyordu.

Dikkat! 39024. 38483. 38497. 38511. 38532. Beni çağıracağını sanıyordum, oğlumu çağırdı. – Şanslısın. – Lütfen. Ben hazırım. O ise değil. Lütfen, bunu benim için yap. Beni gönder. Onu değil! 38562. 38052. 38511. Hayır, bana bir bak, ben olamam. Ben gencim. İşe yarayabilirim. Onlarla birlikte beni nasıl alabilirler?

 Mantıklı değil bu. – Mantık benim işim değil. – O zaman kimin işi?

 Bence kartı yanlış okudunuz, lütfen kartlara bakın. Bakın şu kartlara. Sen. Ne olacak?

 Şimdi ne yapacağız?

Artık Tanrı suçlu, şimdi ne yapacağız?

Şimdi dua edeceğiz.

Var olandan önce ve var olandan sonra sen yüce Tanrı’mızsın. Bizi topraktan var ettin, âdemin oğullarına bağışladın. Senin için 1000 yıl dün gibidir. Koğuştaki en iyi yer değil ama pislikten uzakta. Sonsuzluktan sonsuzluğa, dualarımız seninle. Büyüyen ekinde, doğan güneşte bana gelişini görürüm. Varlığından olanlar büyür ve daima yeşerir.

Bir kavminin 70 yılı, arşa değen ekinler biz kullarının azığı, katığı şifa dağıttığın ihtiyarlar kullarına kucak açan ermişler, evlat doğuran analar sana sığınır, senin adınla yola çıkar ve yine senin merhametinde can veririz. Topraktan geldik, toprağa gideceğiz. Senin öfken ve gazabından kim kurtulabilir?

Kimin kudreti yeter boyunduruğundan çıkmaya?

Gazabınla yerle bir eder, ihsanınla tohumları yeşertirsin. Sabahınla gün doğar, yeşerir büyür tüm canlılar. O nedenledir ki önünde eğilir, sana iman ederiz. Felaketinden korkar, yine merhametine sığınırız.

Peki duaları kabul oldu mu?
 Biz hala buradayız.

**********

MARTİN BUBER VE TANRI TUTULMASI

Elis Simson/   20 Şubat 2013

 

Geçtiğimiz kasım ayında dünyaca ünlü bir yoga eğitmeni olan Seane Corn’dan iki günlük bir eğitim alma şansım oldu.

Off the mat and into the world” (“Minderden in ve dünyaya dal” diye çevirebiliriz) adlı aktivist organizasyonun kurucusu olan bu harika kadın eğitim sırasında bize bir hikâye anlattı.

Afrika’da mültecilerle çalışmaya gittiği bir seyahatinde, yokluğun ve açlığın ta kendisiyle karşılaşmış. Küçük yaşta hamile kalan kızlar, Batılı ailelere satılan çocuklar, AIDS, kendilerini satmaya hazır genç kadınlar ve kendilerini satmaktan bitap olmuş bedenler, çöple, pislikle, hastalıkla iç içe hayatlar, açlığa, susuzluğa ve yokluğa teslim olmuş ruhlar görmüş… Bu hayat mı gerçekten, bu nasıl bir adalet diye sorgulamaya başlamış. İnsanlara destek olmak için orada olduğunu unutup sıkışan nefesine, kararan kalbine ve onu aniden terk eden umutlarına odaklanmış… Utanmış, gitmek istemiş. İnsanlarla göz göze gelmekten kaçınarak hızlıca yürürken, küçük bir kız çocuğu elini tutmuş ve onun hızına yetişmeye çalışarak onunla beraber yürümüş bir süre. Bir an bakışları buluşmuş, kız çocuğu hafifçe gülümsemiş ve arkasına bakmadan uzaklaşmış.

“Ve o çöplükte, yaşamın sıfır noktasında bile Tanrı oradaydı. Ben nasıl bakacağımı unutmuştum sadece. O kız çocuğunun gülümsemesi Tanrı’nın kendisini hatırlatışıydı”diyerek bitirmişti Seane Corn hikâyesini.

Burada nasıl bir Tanrı’yı kastettiği pek de önemli değil aslında, neye inanıyorsanız inanın, bu hikâyenin hepimize verdiği mesaj aynı aslında… İnanç çok kırılgan bir şey, bazen kaybedersiniz ve bulamazsınız. Bazen, bakmayı hatırladığınızda kolayca geri gelir. Bazen de zorlu bir arayışa çıkmak zorunda kalırsınız, hiç geri gelmeyecek bir şeyi arar gibi sanki…

Hayatın adaletsizliği karşısında hepimiz isyan etmişizdir. Suçlayacak birini, bir şeyi aramışızdır, telafi için yalvarmışızdır. Ve bize cevap veren sessizlik olmuştur.
Bu sessizlik anlarında bile inancını yitirmemek nasıl bir şeydir peki?
Zor zamanlarda, büyük felâketlerde, tarifsiz acılarda Tanrı nerde diye sormak ikiyüzlü bir kolaycılık değil de nedir?

Asıl inanç Tanrı’yı bu zor zamanlarda da olduğu gibi kabul edip ona inanmaya devam etmektir belki de?

İbrahim ve Eyüp’ün inançları gibi… Başlarına gelen onca felâkete rağmen inançlarını yitirmemek; tüm kederlerine rağmen inanabilmek…

Holokost, Yahudi teolojisini ‘bundan sonra nasıl bir Tanrı’ya inanmalı veya Tanrı’ya nasıl inanmalı?’sorularıyla sarsmıştır, hiç şüphesiz. Bu soruyla doğrudan hesaplaşan birçok düşünür ve teolog olmasına rağmen ben bu yazıda Martin Buber’den bahsetmek istiyorum.

1878’de Viyana’da doğan Yahudi düşünür, 1938’de Avrupa’yı terk edip bugünkü İsrail topraklarına yerleşerek Holokost dehşetinden sağ kurtulmayı başarmıştır. Kimilerine göre Buber, bu tarihten sonra yazdığı her şeyde bu olayla yüzleşmeye çalışmıştır, kimilerine göre ise Buber’in asıl meselesi, Holokost’a yol açan daha büyük bir sorunla, modern çağdan beri süregelen ama 20. yüzyılda zirveye ulaşan inanç krizi iledir.

Buber’in en önemli eserlerinden biri Ben ve Sen (Ich und Du) adlı kitabıdır.

Bu ben-sen ilişkisi Buber’e göre üç çeşittir:
  1. İnsanlar arasındaki ben-sen ilişkisi,
  2. İnsan ile şey arasındaki ilişkisi
  3. Her ilişkinin temelinde yatan insan ile tanrı arasındaki ben-ebedi sen ilişkisi.

Buber insanın özünü oluşturan şeyin, diyaloga dayanan ilişkiye açıklığı olduğunu söyler. İnsan ilişkisel bir varlıktır, her daim ilişki kurmaya, diyaloga girmeye açıktır, hep bir ilişkiler ağı içindedir. İnsanlar arasındaki bu ebedi ilişkinin temel modeli insanın Tanrı’yla kurduğu ben-sen ilişkisidir. Şöyle der Buber:

‘Her Sen dediğimizde aslında Ebedi Sen’e de hitap etmiş oluruz.’ İnsanlar arasındaki ben-sen ilişkisi, ebedi sen’le olan ilişkisinden doğar ve nihayetinde ona varır, onda toplanır. İnsan, Tanrı’yla bir dostuyla konuşur gibi konuşur, insan Tanrı’yla diyalog kurmaya açık bir varlıktır. Tanrı’nın bu diyalogdaki yanıtı ise tüm evrendir; Tanrı konuşur ve tüm evren konuşur. Bu durumda ‘sen’ hem tek tek insanları, hem de kocaman bir dünyayı ifade eder. Ve ben, her ‘sen’ deyişimde bu dünyanın bir parçası haline gelirim. Dolayısıyla diyalog varlığımın devamıdır; ilişkiler ağının ve insanlığın temel koşuludur. Bu diyalog ise, her ‘sen’de ‘ebedi sen’i bulduğum bir diyalogdur.

Buber 1951’de Tanrı Tutulmasıadlı bir kitap yazar. Bu ifadeyi Holokost’tan önce de kullanmıştır aslında ama 1950’lerden sonra bu konuya daha çok eğilir. Bu ifadeyi 20. yüzyılda yaşanan inanç krizini tartışmak için kullanır. ‘Dünyanın içinden geçmekte olduğu tarihsel çağ, tanrı tutulması çağıdır’der ve bunu Kopernik Devrimi ile başlayan bir sürece, yaratan ile yaratıcının yer değiştirmesi sürecine bağlar. Yaratıcı aşkınlığını yitirmiş, içkinliğe hapsedilmiştir. Ebedi-sen’le diyalog kurma şekli bir ‘şey’ ile ilişki kurma şeklini almıştır. Ebedi-sen bilinemezliğini, kavranamazlığını, dolayımsızlığını kaybetmiş; bilinebilir, kuramsallaştırılabilir, akılcılaştırılabilir bir şey haline gelmiştir. Aslında bu çok da yeni bir tespit değildir, felsefe tarihinde birçok farklı şekilde adlandırılır bu teşhis: dünyanın büyüsünün bozulması, akılcılaşma, şeyleşme, araçsallaşma, yabancılaşma, aşkın Öteki’nin bastırılması gibi… Modern çağ, Tanrı’yı insan tarafında yeniden yaratmıştır. Tanrı’nın sadece bir fikir olduğunu, varolup olmadığının bilinemeyeceğini öne süren Kant’tan, insanın yarattığı tek tanrılı kültürün yaratıcı enerjiyi baskıladığını ve bu Tanrı’yı öldürmek gerektiğini söyleyen Nietzsche’ye kadar tüm modern çağ, Tanrı’yı insanlaştırmaya, rasyonalize etmeye, dolayımlamaya çalışmıştır; oysa Buber’e göre Tanrı yaşayan bir varlıktır ve onun yaşama şekli bizim kavrayışımızın çok ötesinde olmasına rağmen Tanrı, insanın diyalog kuracağı bir ‘sen’dir.

Peki, Buber’e göre Tanrı, insanın ebedi diyalog içinde bulunduğu bir varlıksa, Tanrı’nın Holokost sırasındaki sessizliği ve eylemsizliği nasıl açıklanabilir?

İşte bu aşamada Buber’in kullandığı ‘Tanrı tutulması’ metaforu devreye giriyor: Bildiğimiz gibi, güneş tutulmasında güneşe bir şey olmaz; güneşte bir şey gerçekleşmez. Tutulma dediğimiz şey dünya ile güneş arasında gerçekleşir. Aralarındaki ilişki kesintiye uğrar ve güneşin ışığı dünyaya ulaşamaz. Tanrı tutulmasında da aslında Tanrı olduğu yerde durur, bir yere kaybolmamıştır; araya başka bir şey girmiş ve bizim onu görmemizi geçici olarak engellemiştir. Yani tutulma ben ve ebedi sen arasındaki diyalogda gerçekleşmiştir. TANRI VARLIĞINI ÇEKMEMİŞTİR, SADECE ÖYLE GÖRÜNMEKTEDİR; ÇÜNKÜ TANRI’YLA DİYALOGA YANAŞMAYAN BİR ÇAĞDA TANRI’NIN CEVABI, SESSİZLİK, YOKLUK, VARLIĞINI ÇEKİP ALMASI VE SAKLANMASI ŞEKLİNDE TEZAHÜR EDER.Tanrı’nın yaşayan bir varlık olduğuna inanan bir kişi için, Tanrı’nın kendini gizlemesine ve sessizliğine tanık olmak ne büyük kederdir…

Buber’in ‘Holokost’tan sonra Tanrı’ya nasıl inanacağız?’ sorusunu doğrudan ve açıkça ele aldığı iki metin vardır. Bunların ikisi de 1950 yılında kaleme alınmıştır. İlki

“Cennet ve Dünya Arasındaki Diyalog”dur; diğeri ise Buber’in Ernsz Szilagyi adlı genç Macar meslektaşına cevaben yazdığı bir mektuptur. Bu mektupta Buber tüm samimiyetiyle Tanrı’yı, sevdiğimiz ve güvendiğimiz bir dosta benzetir. Fakat sonradan işaretleri takip etmeye başladığımızda, tüm bu işaretlerle bizi aslında yanlış yönlendirdiğini ve kandırdığını fark ettiğimiz kötü yürekli bir kişiye dönüşmüştür. Peki, şimdi neye inanmalıyız diye sorar Buber; işaretlere mi, kalbimize mi? Buber ısrarla şunu söyler:

Tanrı yaşayan bir varlıktır, bizim yaratımız değildir. İnsan aklının oluşturduğu bir fikir, bir tasavvur veya toplumsal hayatı düzenlemek için geliştirdiği etik bir ideal değildir.Buber’e göre İbrahim ve Eyüp bunun farkındaydı; bu yüzden de Tanrı’yı olduğu gibi kabul etmişlerdi (Zaten Tanrı da Exodus 3:14’te ‘Ben benim’ demez mi?),  başlarına gelen felaketlere rağmen (ki zaten bunların kaynağı da Tanrı’dır) Tanrı’ya olan inançlarını kaybetmemişlerdi. Eğer Tanrı’nın sadece insan yapımı bir fikir veya etik bir ideal olduğunu düşünselerdi, inanmak çok daha ‘kolay’ olurdu. İbrahim ve Eyüp çok kederliydi; çünkü Tanrı, etik ideallerle çelişir gibi görünmekteydi. İyi bir Tanrı değil gibiydi. Bu Tanrı’ya inanmak zaten başlı başına zordu. Tanrı ne İbrahim’e ne de Eyüp’e bir şey söyledi; yaptıklarının ardındaki mantığı anlatmadı, adaletinden bahsetmedi, sadece oradaydı ve konuştu. Bu ise, İbrahim için de Eyüp için de yeterliydi. BUBER’E GÖRE TANRI ARTIK YALNIZCA KENDİNİ-GÖSTEREN BİR TANRI DEĞİLDİ, AYNI ZAMANDA KENDİNİ-GİZLEYEN DE BİR TANRI’YDI.Kendini-gizlemesi de kendini-göstermesinin bir biçimiydi: sessizlik, tepkisizlik, eylemsizlik de bir ifşa türüydü. Tanrı’nın kendisini ifşa etmesi ve gizlemesi aynı bütüne ait, birbirinden ayrılmaz iki veçheydi. Şöyle der Buber:

“Tanrı, insanların onun vahiylerini, kendisini açtığı şekliyle, kendi ifşa yöntemleriyle takip etmesini arzular; fakat aynı zamanda kendini gizlediği zamanlarda da sevilmek ister.”

Tanrı artık gizlenerek gösterecektir kendini, susarak katılacaktır diyaloga ve eylemsizliğiyle açılacaktır insanoğluna. İşte bu yüzden de inanç artık kederi de içinde taşıyacaktır.

Buber, Szilagyi’ye yazdığı mektubun sonlarında, Auschwitz’den sonra Tanrı’yla diyalog şeklinde ilişkiye girmemizin artık mümkün olup olmadığını sorgulama cesareti bulur. Yanıtı olumludur:

Her tür rasyonel yetimizi bir kenara bırakıp, kalpteki hisse teslim olmalıyız ve ne olursa olsun, Tanrı’nın yeniden kendisini göstermesi, sözünü duyurması, bizi işaretleriyle yönlendirmesi ihtimali için Tanrı’yla iletişim kanallarımızı açık tutmalı ve onunla diyalog kurmaya çekinmemeliyiz.

Korkarak da olsa, kederli de olsa Tanrı’ya yaklaşmayı, onunla konuşmayı durdurmamak gerektiğine inanır Buber. Ebedi diyaloga açıklık ve  Ebedi-senle kurulan diyalog insanlığın devamı için gereklidir; ve işte Holokost’un zora soktuğu da tam budur. Fakat inanmak isteyen için, Tanrı bazen bir kız çocuğunun o belli belirsiz gülümsemesine de saklanabilir. İşaretleri okumaya açık olan herkes Tanrı’nın saklandığı yeri hissedebilir belki de… Peki ya O orada mıdır, değil midir? Bu sorunun önemi var mıdır?

 Kaynak:

http://www.salom.com.tr//newsdetails.asp?id=85936#.UScGnlcp9AI

Holokost:  (Yunanca: Holókauston), Nazi Soykırımı, Yahudi Soykırımı, ya da Ha-Shoa (İbranice: השואהFelaket); Almanya’nın Nazi döneminde yaklaşık 6 milyon kişinin sistemli bir şekilde öldürüldükleri katliama verilen isimdir. Yahudiler başta olmak üzere Sinti, Roman, Yenişler ve diğer “Çingene” denilen insanlar, Nazi aleyhtarı Almanlar, özürlüler, homoseksüeller, Yehova’nın Şahitleri, savaş tutsakları, Lehler ve diğer Slavlar da bu katliamın kurbanları olmuşlardır. Birçok akademisyen ise bu grupları Holokost’a dahil etmeyerek, Holokost’u sadece Yahudi Soykırımı olarak, Naziler olayları zaman zaman “Yahudi problemine nihaî çözüm” olarak tanımlamışlardır. Tüm Holokost kurbanları hesaba katılınca, hayatını kaybedenlerin sayısı, bazı akademisyenlere göre 17 milyon kişiye kadar çıkabilir.

YANLIŞ İDEOLOJİLERİN KÜLTÜRÜMÜZE NÜFUZ EDİŞİ


STEVEN J.M. JONES

Medya kuruluşlarının çoğu, öncelikle refah yaratma amaçlı tasarlanmış ticari kuruluşlardır. Ticari çıkarlarını her şeyin üzerinde tutarlar. Bu şekilde olmayan çok az medya kuruluşu vardır ve onlar da zaten hükümetin finanse ettiği kuruluşlardır. İnanmak istediğimizin aksine, bu kuruluşların kendi finansörlerini de memnun etmek gibi bir yükümlülükleri bulunur.

Görev tanımı gereği, bizi çevreleyen dünya ve kendimiz hakkında bize bir şeyler söyleme ve demokratik bir toplumun fertleri olarak bilgilendirilmiş kararlar almamızı sağlama görevi medyanındır. Şimdiyse, gerçek duruma bakalım: Medya, insanlığın kendini içinde buluverdiği bağlantısız bir durumun aynası halini aldı. Haberler, güncel gelişmeler ve hatta diziler ve izlediğimiz reality showlar, bize yeniden farklı şekillerde yansıtılan “kutupsallık dini”ni -materyalizm, kin, nefret, cinayet, idolleştirme ve ayrılık- tetikliyor. Neredeyse tüm televizyon programları, tıpkı bir uyuşturucu gibi bağımlılık yaratıyor. Oturma odalarımızın çoğu, zaman merkezindeki medya telkinlerinden kaynaklanan bu tek boyutlu ‘Vaazlar”, günlük yaşantılarımızdaki birçok olumsuz davranış özelliğini besliyor.

Pembe dizileri bir yana bırakırsak, izlediğimiz haber ve güncel programların gerçek olduğuna inandırılıyoruz. Bu çoğu zaman tam da bu şekilde oluyor. Haberler giderek seçilmiş bir azınlık tarafından belirleniyor.Küresel medya sahiplerinin bizim işitmemiz ve görmemiz istediklerinin dışında görüşlere sahip olanlar ise, kendilerini, görüş ve bilgilerini sunabilecekleri bir platformdan yoksun halde buluveriyorlar. Hükümetler ise, sadece çok güçlü bir kesimin oturma odalarımıza erişim imkânı edinmesini sağlıyorlar. Bunun için de, sokaktaki vatandaşın erişemeyeceği yüksek lisans bedelleriyle yayın frekanslarını satın alanlar üzerinde denetim kuruyorlar. Bunun sonucunda, tüm kalkınmakta olan ülkelerde gördüğümüz haberler -özellikle Anglo-Sakson etnisitesine bağlı olanlar neredeyse tamamen aynı oluyor; hatta kelimesi kelimesine, görseli görseline kadar aynı.Bunun ardında da bir amaç var: bugün medyanın küresel kurumsal imparatorluklarının giderek daha da büyümesi ve güçlenmesi; bu süreçte karşılarına çıkan küçük oyuncuları da yiyip yutmaları. Çıkarları kontrol eden seçilmiş bir azınlık ise, kamuoyunu, büyük ölçekli bir aldatmaca ile şekillendirmek suretiyle demokrasinin şeklini etkin şekilde bozuyorlar.

İzlediğimiz haber bültenleri, bu sözü edilen elit tabakanın arzu ettiği sonucu sağlamak için gereken yöne doğru dikkatimizi çekiyorlar. Kutupsallıkları artırıyor ve büyümesi için gereken ivmeyi sağlıyorlar. Nefret ve “ben bilirimcilik” hisleri, denge yoksunluğu ve haber bültenlerinde gerçekliğin saptırılması ile birleşince, mücadele vereceğimiz / veya daha şimdiden mücadelesini verdiğimiz savaşlar için “erkek gücü” sağlayacak yakıtı temin ediyorlar.

Televizyonun topluma ilk nüksettiği zamanlarda, diktatör nitelikteki insanlar, kamuoyunu şekillendirmek üzere kesintisiz ve mükemmel bir araç bulmuş oldular. Bunu da, izlediğimiz haberler ve programları filtrelemek suretiyle, sahne ardından yapmaya çabaladılar. Televizyonda halka yönelik ilk yayının Adolf Hitler tarafından Münih’te açılışı yapılan Olimpiyat Oyunları olması ilginçtir.Hitler, bu yeni iletişim aracının devasa potansiyelini anlamıştı. Özgürlük, bir halk için en güçlü özgürlük aracı olabilir; ancak aynı zamanda en güçlü propaganda aracıdır da.

Akşam yemeği sırasında veya hemen sonra, ortalama bir ailenin dayanabileceği oranda şiddet içeren bir haber göstermek, “doğru muhabirlik” olarak kabul ediliyor. Bu şiddet, neredeyse her zaman için, hukuk ve düzeni teşvik etmeye veya kamuoyunu ülke dışındaki bir anlaşmazlığa ilişkin şekillendirmeye yönelik olarak görülüyor. Milletlerimizin dünya çapında bu zamana değin maruz kaldığı şiddetin derecesini öğrensek dehşete kapılırdık ve derhal, bizi yöneten insanlara karşı ayaklanırdık. Ancak, ne yazık ki bu açıklayıcı görüntüler bize gösterilmiyor.

Propaganda, tam da istenildiği yöne doğru görüşümüzü yönlendiriyor. Rahatsız edici, öfke dolu, korku uyandırıcı görüntüler norm haline geliyor ve bunlar çoğu zaman bizi saf dışı bırakmak gibi bir önyargı üzerinden şekillendiriliyor. Medyayı bugünkü haline getiren şey, ruhsal açlığımız ve sonu gelmeyen isteklerimizdir. İçimizden çoğumuz için, bizi en çok heyecanlandıran rüyalar, sahip olmayı en çok istediğimiz ürünle ilgili.Çoğumuz için, günümüzün en heyecan verici etkinliği, posta kutumuza gelen ve satın alabileceğimiz şeyleri içeren rüyalarla dolup taşan bir mail olabiliyor. Kanallar tamamen reklam odaklı.Medyanın sağladığı bilgi, alınan satılan türden bilgiler.

Ancak bu durumun dünyamız üzerindeki gerçek etkilerini henüz tam anlamıyla algılayabilmiş değiliz. Medya, karar vermemiz için bize gereken bilgiyi sağlayan bir araçtan çok daha fazla bir anlam ifade ediyor. Daha büyük bir sefalet üretmemizi sağlayan yepyeni ham maddeleri, bize bizzat medya temin ediyor.

Bir hikâyenin haber değeri taşıyıp taşımayacağını belirleyen temel etmenlerden biri; bu hikâyenin yaratacağı ilgi düzeyidir. Bir hikâye ne kadar ilgi çekici olursa, insanlar onu daha fazla seyrederler; bu da televizyon kanalı için reklam geliri artışı anlamına gelir.Birbirimizi neredeyse birer rakip olarak görmeye şartlandığımız için, bir başka insanın acı çekişini görmekten heyecanlanıyoruz; bir taraf belirleyip, bizim tuttuğumuz tarafın kazanmasını izliyoruz. İşbirliği öykülerine ise, pek sık rastlanmıyor; zaten pek de popüler değiller. Aslolan, rekabeti izlemek. Ekranlarda işbirliği vakaları gösterildiğinde ise, bu genellikle bir takımın diğerine, bir ordunun ötekisine karşı işbirliği şeklinde tezahür ediyor.Bu ise, gerçek anlamda bir işbirliği sayılmaz. Hakiki işbirliği denildiğinde, tek bir takım, tek bir insanlık ve tek bir evren kastedilmeli; yoksa bir bütünün herhangi bir unsuru değil.

Doğal yaşamla ilgili gösterimlerde bile, tabiatta işbirliğinin olmadığı, hayvanların olmaları gerektiği gibi var oldukları öğretiliyor bizlere: yani, cinsiyetler arası sürekli bir savaş hali. Hayvanlara dair kendi öznel değerlendirmelerimizi empoze ettik; bu sırada da hayvan krallığı gerçekliğine gözlerimizi kapattık. Hayvanları doğal ortamında gösteren bir program izlerken, hayatın da bir savaş olduğuna inanmak istedik.

Hayat, sürekli devam eden bir avlanma ve avlama haliydi. Gerçek doğal yaşamı deneyimleyenler -ki bunlar sadece bir avuç insandır-, bunun bir yanılsama olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Film yapımcıları, bu heyecan verici sahneleri yakalamak için aylar ve bazen yıllar boyu sabredip bekliyorlar. Hayvanların güvenliklerini sağlarken istifade ettikleri barış ve özgürlük ortamının bir benzerini biz hayal dahi edemiyoruz. Avcı hayvanlar, ancak gereksinim duyduklarında avlanıyorlar; genellikle de aşırı olanı veya zayıf olanı avlıyorlar.Dahası, hayvan krallığında cinsellik ve bunun ifadesi, düşündüğümüzden oldukça farklı: renkli, çeşitli ve doğal. Bizim için televizyon ekranlarında hayvan davranışlarını yorumlayanlar, çoğu zaman kendi sosyal inanış sistemlerinin etkisinde kalıyorlar; Öznellikleri, dinsel inanışlarıyla -çoğu zaman Hıristiyanlık ve Musevilik tetikleniyor. Medya kuruluşlarının çoğu, öncelikle refah yaratma amaçlı tasarlanmış ticari kuruluşlardır. Arzu edilebilir bir program içeriği (ürün) satma ihtiyacı içerisinde olup, ticari çıkarlarını her şeyin üzerinde tutarlar. Bu şekilde olmayan çok az medya kuruluşu vardır ve onlar da zaten hükümetin finanse ettiği kuruluşlardır. İnanmak istediğimizin aksine, bu kuruluşların kendi finansörlerini de memnun etmek gibi bir yükümlülükleri bulunur. Bu medya sektörü, özel bir siyasi kesimin oyuncularını kendine çekme derdindedir ve bu siyasi kesimin varlığını (yani, işini gücünü, finansal geleceğini ve emeklilik primlerini) sürdürmesi tek bir yanılsamaya bağlıdır: bizim çok daha sıkı yönetilmemiz, çok daha sıkı denetlenmemiz ve çok daha sıkı kısıtlanmamız.

Devletin sahip olduğu medyada siyasi açıdan sola yatkın bir kesim; özel sektörün sahip olduğu medyada ise sağa yatkın bir kesim bulunuyor.

İşte bir kez daha kutupsallık haliyle karşı karşıyayız. Önemli olan siyasi yönelimin yönü değil, bizzat kendisidir. Bu yönelimin sonucunda, insanlar birbirlerine karşı kışkırtılırlar. (Hiç söylemeye bile gerek yok; dini kesimlerin desteğini alan medya kuruluşları, o kesimler adına konuşurlar; bu kuruluşların benimsedikleri metotları bir kez daha yinelemek ise, zaman kaybından öteye geçmez.)

Medyanın bizden inanmamızı istediği şeye harfiyen inanıyoruz. Medyanın evlerimize ve beyinlerimize girmesine izin vermek, bizim için değil, onlar için bir ayrıcalık sağlıyor. Bilinçli bireyler olduğumuzda, filtrelemeyi de öğreneceğiz.

Medya günümüzün sorunları ve meydan okumalarıyla ilintili haberler yayımlıyor; ancak bu haberlerin yayımlanma şekli, büyük ölçüde yüzeysel. Medya, doğru şekilde bilgilendirildiğimiz şeklinde bir yanılsamayı empoze ederek bizleri aslında yanlış bilgilendiriyor. Terörizm, depremler, sel baskınları ve açlıklar hakkında hikâyeler işitiyoruz. Görünmez bakteri ve virüs dünyasının gerçekleştirdiği ve giderek artan saldırılar karşısında zayıflığımızı hissediyoruz. Bu zayıflığın çözümünün de, ancak, medikal endüstrinin ardındaki büyük işletmelerin elinde olduğuna inandırılıyoruz. Bu haber bültenleri ise, sürekli daha fazla korku pompalamayı başarıyor.

Her şey onlar ve bizle ilgili.

Hepimizin “korkması” gereken başka bir kabile, başka bir din, başka bir ülke, başka bir hayvan veya başka bir hastalık var.

Tek yapmaları gereken ise; bizim için bir şeyin kötü olduğunu bize söylemek.

Biz ise, derhal onlara inanı veriyoruz. “Onlar”, güvendiğimiz ve yönlendirmesinden yararlanmak istediğimiz baba figürüne dönüştüler.

Bu, bizim açımızdan ciddi bir hata; çünkü bu insanların çoğu son derece sorumsuz ve benciller. Bizim bizzat kendi kendimizi güçten düşürmemize, korkulara gark olmamıza, çekingenliğe bürünmemize yol açtılar.

Her an bir tuzağa düşürülebileceğimiz endişesini taşımamıza neden oldular.

Kendimize inanmaya karar verdiğimizde -ve ancak bu durumda kimse bizim düşmanımız olmaz. Kendimize inanmak, evrenin canlı ve zeki olduğu gerçeği karşısında gözlerimizi açmamızı sağlar. Evren “bize konuşur”; ancak bu konuşma, kelimelerle değil hislerle olur. Ve bu hisleri dinlememiz icap eder.

Şu an benimsediğimiz paradigmamız ise, ilkeldir; vatanseverdir ve tehlikelidir. Diğer ülkelerin ulusal sporlarına karşı tutumumuz, bu anlamda bir örnek teşkil eder. Ulusal bir spor, vatanseverliği teşvik etmek üzere tasarlanmıştır; birçoğumuzun aslında bilmeden katkı sağladığımız sürekli ve uzatılmış bir savaş oyunudur bu sergilenen

“Bu rekabetçi seyirci sporu aracılığıyla, fiziksel melekeleri yerinde olan bir avuç bireyin faaliyet alanını yaratmış bulunuruz. Bu denli yüksek performans standartlarını yakalayamayan veya iştirak etmeyi arzu etmeyen çoğunluk açısından, katılım salt seyirliktir.

Roma dönemi kolezyumunda gladyatörleri izleyen ilkel kalabalıklar gibi davranıyoruz. Bir kalabalığı peşinden en çok sürükleyen şey, mücadeledir. Sonuç ise, medya güdümlü toplumumuzun zindelik düzeyi, düşüşünü sürdürür.”

Ticari reklamlar sırasında ise, çok daha kişisel bir düzeye inilmiş olunuyor.

Bilinçsiz bir kişiye bir şey satmanın en iyi yolu, söz konusu kişinin bu şeye sahip olmamasıyla bağlantılı birçok korkudan yararlanmaktır.(Sigorta, temizlik reklamları)

Bize çok daha fazla gençlik, güzellik, güç ve başarı vaat ediliyor, tüm bunlar ise, adil bir fiyat karşılığında bizim olabilir.

Bunun için gereken tek çaba ise, biraz alışveriştir.

Biraz daha fazla şeye sahip olma gereksinimi hiçbir zaman bitmez. Raftaki en  son şeyi sepetimize doldurana kadar kısa dönemli bir duygu patlaması deneyimliyoruz; ancak bu sürecin yazılı olmayan bir güvencesi daha bulunuyor: eğer bu oyunun kurallarını takip eder isek, diğer herkesle aynı sona varacağız. Bu da; büyük olasılıkla daha yaşlı, daha hastalıklı olmamız ve en sonunda ölmemiz olacak.

Hatta bazen reklamlar bize cenazemizi bile önceden ödememizi telkin ediyorlar!

Tüm bunlar yeterince karanlık bir tablo değil ise, bir diğer boyuta daha bakmakta yarar var ve bu boyut neredeyse tamamen bizlerden gizleniyor. Sürekli daha fazla tüketme isteğimiz, maddi dengesizlikleri ve sefaleti günbegün körükleyen küresel makineyi besliyor.

Muhtemelen biliyorsunuzdur; ancak hatırlatmakta yarar var: eğer elektrik kullanımını, televizyonu ve hatta bu makalenin yer aldığı dergiyi satın alabiliyorsanız, şu anda insanlığın “şanslı” kesimi arasında olduğunuzu bilin.

Dünya üzerinde yaşayanların çoğunun böyle bir lüksü bulunmuyor; çoğu okuyamıyor bile (aptal olduklarından değil; okumayı öğrenme fırsatı edinemediklerinden). İnsanların büyük bölümünün tek bir endişesi var: bugün karınlarının doyup doyamayacağı. Birçok kişi için, bu zorlu durum doğrudan emperyalizmin, tamahkarlığımızın, ruhsuzluğumuzun sonucu.

En zengin milletler arasında bulunan bizler; yoksul ülkelerde yaşayan bir insanın ömründe bir kez tükettiği şeyi 15 ila 150 kez tüketmeye alışığız!

Bizim ucuz lükslerimiz, çoğu zaman “diğer yarımız”ın yaşadığı yerlerden geliyor. Bizim ucuz ürünlerimizi üretmek için (sadece Nike ve Gap‘ten söz etmiyorum; aynı zamanda başka ürünler de var), birçok insan bir ay boyunca, Batılılarınn bir günde kazandığından bile az bir ücrete canlarını dişlerine takarak çalışıyorlar. Çünkü sofralarına ekmek götürebilmelerinin tek yolu bu. Bizim ucuz ürünlerimizden sağladıkları karlar ise, tamahkar Batılıların ve oligarkların avuçlarında kalıyor.

Belki de, bir avuç insana yönelik duygusal programlar aracılığıyla ilgimizi çeken parya şirketlere doğru kirli parmaklarımızı doğrultmak yerine, birey olarak gerçekten neye ihtiyaç duyduğumuzu araştırmalıyız. Satın aldıklarımızla ilgili suçluluk duygusuna kapılmaktansa, belki de bir şeyin görünümü değiştiği gibi onu çöp kutusuna atmak yerine elimizde olanlara bakmalıyız.Belki de elimizdekileri korumayı ve bozulduklarında tamir etmeyi öğrenmeliyiz. Toplum içinde bunları öğrenen kesimlere saygı duymalıyız. Genç jenerasyonun artık bu tür pratik, el becerisi isteyen şeylerle ilgilenmemesi ise, bizim açımızdan bir tehlike doğuruyor, içi yönetici dolu bir mutfakta bir porsiyon yemek dahi pişemiyor. Hükümet yetkilileriyle, müsteşarlarla, müfettişlerle dolup taşan bir topluluk, bir yandan daha fazla yasal düzenleme icat edip onları uygulatma yollan araştırırken, bir yandan da işlevsel, yaratıcı, üretici veya kendi kendini devam ettirebilen bir toplum oluşturamaz. Pratik yetenekler, gerçek dünyada sürdürülebilir bir ortam yaratmanın vazgeçilmezleri olacaktır.

Bireyler olarak, kendi kendimizle uğraşmak için önümüzde yeterince mücadele nesnesi bulunuyor. Çoğumuz, madalyonun öbür tarafında -yani Üçüncü Dünya denen boyutta- olan biten üzerinde az veya hiç denetim kuramadığımızı hissediyoruz. Koşu bandında adım adım ilerlerken aslında bu insanlara gereksinimlerini yeniden değerlendirmeye başlamaları için gerçek bir fırsat sunuyoruz. Bir başka kişinin içinde bulunduğu kötü durumu bilemeyeceğimiz için, onların herhangi bir engele takılmaksızın ilerlemelerine izin verecek kadar zekiyiz.Sosyal devrim, kalkınmakta olan dünyanın büyük bölümünde -özellikle de Güney Amerika’da- gerçekleşmeye başladı. Bu devrimlerin gerçekleşmesine izin vermek ve onları gözlemlemek, bizim çıkarımızadır.Yoksa, onları yargılayarak veya onlara müdahale ederek bir yere varamayız.

Bugün dünyada birçoklarından ekonomik olarak daha iyi durumda olmamıza karşın, yine de, kalkınmakta olan ülkelerde yoksulluğun pençesindeki kitlelerden daha bağımsız sayılmayız. Çoğumuz soframızdaki yemeğin nereden geldiğini veya hangi koşullarda yetiştirildiğini bile bilmiyoruz. Altyapımız birkaç günlüğüne çöktüğü anda, Üçüncü Dünya’daki birçok insandan çok daha kötü bir duruma düşmemiz an meselesi olabilir.İnanmak istediğimizin aksine, altyapımız zayıf ve kırılgan. Sürekli bakım ve tamirat yapılmasını gerektiriyor. Bir gün gelecek, doğal yaşamla işbirliğinin soframıza yemek getirmenin tek yolu olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleşmemiz gerekecek.

Cep telefonları, ileri teknoloji cihazlar, hızlı arabalar ve ipekten elbiseler, sofrada yemek yerine geçmez.

Bir ürünü satın almanın yararları konusunda bilileri sürekli olarak bizi ikna ediyor; ancak bir süre sonra, aynı ürünün bir takım marazlara neden olduğu ortaya çıkıyor. “Yaşam gücü edinmek için bu sigaraları için”, “Daha genç ve sağlıklı bir görünüm için solaryuma gidin” gibi. Sadece birkaç yıl önce, bu sloganlar adeta dillere pelesenk olmuştu. Şimdiyse gün geçmiyor ki karşımıza yeni bir istatistik sürülmesin ve sigaranın kötü olduğunu, solaryumun cildimize zarar verdiğini kanıtlamaya çalışmasın. Bağlantısızlık döngüsü ise bu şekilde tamamlanıyor: onlar ne söylerse, biz de onu satın alıyoruz.

Medya, bu denli yanlış ideolojinin kültürümüze nüfuz etmesi için kullanılan bir araçtır. Medyanın bizden inanmamızı istediği şeye harfiyen inanıyoruz. Medyanın evlerimize ve beyinlerimize girmesine izin vermek, bizim için değil, onlar için bir ayrıcalık sağlıyor.

Günün birinde bilinçli bireyler olduğumuzda, beyinlerimize yönlendirilen kutupsallığı filtrelemeyi de öğreneceğiz. Kendi kendimize güçlendirildiğimizde, tam uyanış düzeyine doğru olan bireysel yolculuğumuzu gözlemleyip, kendimize çekidüzen vereceğiz. Elimizdeki en güçlü araç; düşüncelere dalmış olan zekâmızdır. Bu aracı kullanırsak, yeniden kendimizi düşünmeye vaktimiz olacak. Medya ve onun verdiği mesaj ise, bizim ortağımız olabilir. Kutupsallıktan kurtulan ve yeniden güçlenen bir medya, çevremize örülen dünya hakkında gerçek bilgiler sağlayabilir. Taraf olmak her zaman için muhalefetini de doğurur; dolayısıyla yeni açmazlar yaratır. İnsanlık açısından günümüzde tarihin yeniden tekerrür etmek üzere olduğu bir durum söz konusu. Bu süreçten sağ kurtulanların ise, önlerinde temel bir soruna yanıt vermek dışında hiçbir seçenek kalmayacak: sürdürülebilir gelişim sürecinde ilerlerken işbirliği mi, dürüstlük mü, yoksa merhamet mi baskın gelecek?

(Globalresearch)
ARALIK 2013
Turquie Diplomatique, sh:26

THE CONSPİRACY (Komplo) 2012


Yönetmen : Christopher MacBride

Yazar : Christopher  MacBride

Yapımcı : Lee Kim
Vizyon Tarihi:     belirsiz
Süre: (1s 23dk)

Oyuncular:    Aaron Poole, James Gilbert, Alan C. Peterson, Bruce Clayton

Tür:    Gerilim , Korku

Ülke:    Kanada

Özet :

İki yakın arkadaş olan genç sinemacılar Aaron ve Jim yeni belgesellerinin konusunu belirlemişlerdir. Çılgın bir komplo teorisyenini Terrance G.konu edecekleri bu proje için basit bir iş ilerleyişi düşünmektedirler. Teoriler üzerine konuşacakları birini olup konu üzerine konuşturacaklardır ve bu iş basit bir iş gibi görünür. Fakat işler daha karışık olacak gibidir. Teorisyen konuştukça iki gencin başta saçmalık olarak düşündükleri konular zamanla onlar için mantıklı hale gelmeye başlar. Proje askıya alınır. Taraflardan biri araştırmaları durdurmayı istese de diğeri bu projeyle ilgili saplantılıdır ve araştırmalara devam eder ve şok edici bir neticeyle karşılaşır.

Filmden Kesitler

” Dünya, gördüğünüz kişilerden  farklı olarak
hayalî örgütler tarafından yönetilmektedir.”

Benjamin Disraeli,
İngiltere Başbakanı1874 – 1880

Terrance G.,  genç sinemacı olan Aaron ve Jim diyor ki:

Biz insanız! Biz sizinle uğraşacak kadar kalabalık değiliz!

Biz savaşlar için yem olacak piyade değiliz!

Biz özgürlüğü hissediyoruz ama bu özgürlük değil. İnsanları özgür düşünüyorum, ama değiller . Özgürlük için mücadele edecek kadar güçlü de değiliz.

 Bizim özgürlüğümüz, seçim yapma şansımız bir yanılsama. Seçtiklerimizin kendilerini benim kadar komplo teorileri içinde göremiyorum. Onlar komplonun kendisi. Bu  gerçekten büyüleyici bir toplumsal olgudur, biliyorum ve biz bunu gidermek için anlamak için denemek zorundayız.

Bizler bir hata yaptık.

Bizler büyük bir hata yaptık . İşte onlar zenginler. Bu toplumu biz yarattık.   Biz köle olduğumuzu biliyoruz. Onlar daha iyi biliyorlar.

Köleler ! Köleler ! Köleler !

Onlar bizi izliyorlar. George Orwell-1984 teki Big Brother bir gün bizleri her şeyimizle izliyor olacaklar. Big Brother (Büyük Birader) ona kendimizi teslim etmemizi istemektedir.  Onların hakkında anahtar kelimeler ile internette arama yapıyorsanız sizi muhakkak takip edeceklerdir.

“Onlar ” kim?

 Benim düşünceme göre, Bilderberg Grubu, Illuminati , Bohemian Grove,  Dış İlişkiler Konseyi,  Halliburton,  Kailow Group,  Askeri – endüstriyel kompleks , Rothschild , Rockefeller , DTÖ , CIA , NSA , MI6 , MFI , Dünya Bankası.

İzlenmek istemiyorsanız, dünyadan çıkın, denilse de; çıkacak bir yerimiz yok

Onları biliyorum. Bunu bilmek gerekir.

Yalnız, bir adam olarak, ben onlar için herhangi bir tehdit değilim, ama bu bir fikirdir. Benim yapabileceğim bu bilgileri megafon ile sokakta dahi bildirmek. Her zaman bir iki olur.

İki yakın arkadaş olan genç sinemacılar Aaron ve Jim, yukarıdaki sözleri ve komplo bilgisini paylaşan Terrance G.yi  tekrar geldiklerinde bir daha izini hiçbir yer de bulamayacak şekilde kaybettiler. Sadece döküntü belgelerini toparlayabildiler.

 İki genç bu kaybolma olayı üzerine ve  son zamandaki olaylar hakkında yorum yapmaya başladılar.  Bazen Terrance G. nin şizofren olabileceği yargısına dahi düştüler.

 Dünya olayları üzerinde fikir yürütmenin nasıl yapılacağını öğrendiler. Mesela bir kanun çıkınca arkasında veya önünde hangi olay olduğunu araştırmak ve üzerien mavi raptiye yapıştırmanın ne olduğunu öğrendiler.

Fed , I. Dünya Savaşı , 9/11 oluşumu  vb. olayları ayrı olarak değil ilgili olarak düşünmeyi denediler.

Sonra buldukjları tarihleri bir dizi üzerinde odaklamaya karar verdiler. Öyleki  Google’da tarihler araştırılınca, bahsedilen büyük dünya olaylarından önce bir toplantının  gerçekleşmesi onları kaosa ve korkuya düşürdü. Tarsus Kulübü toplantıları.  “Tarsus PR.”

Bu kulüp hakkında 2003 yılında Time dergisinde bir  yazı  yayınlanır..

Tarsus Kulübünde, kurumsal liderler, zengin insanlar, büyük dünya oyuncuları, siyasetçiler vardır.. Tarsus kulübü,  Dünya Ticaret Merkezi Binasındaki ofislerinde  Nisan 1946 , Mayıs 1962 , Mayıs 2001 yılında özel toplantılar yapmıştır. . Yani , Nisan ’46 Mayıs ’62 , Mayıs 2001.

Tarsus Kulübü ve benzerlerinin tek bir hedefi vardır. O da “Yeni Dünya Düzeni”.

Bir tek – dünya hükümeti bir planı, bu gezegendeki her ulus ve her kişiyi kontrol edebilmek. Onların  hedefini, herkes dolaylı şekilde istemeye başladı. Alice Bailey , H. G. Wells , Adolf Hitler , Gorbaçov , George Soros , Herbert Walker Bush. Bu insanlar bir noktada yeni bir dünya düzeni için çağrıda bulundular. Hepsi aslında tek bir ortak eleman ve gizli bir bağla birbirlerine bağlıydılar.

Tarsus Kulübü ve diğer gizli örütlerin ritüelleri vardır. Ritüellerini ve  inançlarının uygulamasını kadim adetler ve son derece gizli  olarak yaparlar.   Filmde varsayılan Mitraizm üzerinde durulmaktadır.

Mithras 4.000 yıl önce ilk defa İran’da çıktı ve bir tanrı oldu. Şimdi, Efsaneye göre, Aralık 25 tarihinde doğdu . O öldü ve üç gün sonra dirildi. Unutmayın, bu İsa’nın doğumundan 2.000 yıl önce oldu. Birçok bilim adamı bu Hıristiyanlığın temeline de bu olay işlendi.

Onlar dünyanın ilk gerçek gizli bir toplumu oldular. El sıkışmaları bile bir işarettir. Birçok dünya lideri bu gizli topluluğun üyesidir. Dünya liderleri elleri ile tokalaşırken bu farklılığı görebilirsiniz. (Belgeselde gösteriliyor.)

Tarsus Kulübü üyesi Yeni Dünya Düzeni mensuplarından “Murray Chance”diyor ki;

Komplo çığırtkanlığı yapan insanlara  küçük bir sır vermek gerekirse;  Küresel liderler bir araya gelip işbirliği yapmalılar . Bu şekilde bütün uluslar ve insanları tek bir genel toplum içinde bir araya getirip yeni bir dünya yaratalım. Her şeyi düzeltelim.

John Fitzgerald Kennedy’in ifadesi ile özgürlük istiyoruz.

 ” Gizlilik ” özgür ve açık bir toplumda iğrenç bir şeydir. İnsanların doğal ve tarihsel olaylarını etkileyenlerin, gizli yeminleri etmesi, gizli cemiyetlere bağlı olması ve onlara  karşı çıkan insanlara gizli işkenceler  yapmaları ne  korkunçtur. . Biz gece gerillaları yerine, gözdağı vermek için, özgür seçim ile seçimlerde bu gizli örgütleri devirmek istiyoruz. Onların gizli işgal ile sızmalarını engellemek ve kendi nüfuz alanımızı  genişletmek için gizli yollara başvurmamalıyız. Öncelikle ben halka güveniyorum. Ancak monolitik ve acımasız komployla karşı karşıyayız.”  

*************

[Allah Teâlâ buyurdu ki;

"Rabb'in isteseydi insanları bir tek ümmet yapardı ama ihtilaf edip durmaktadırlar."(Hûd, 11:118).

"Rabb'in isteseydi yeryüzündekilerin hepsi inanırdı. O halde sen mi insanların inanmaları için zorlayacaksın" (Yûnus, 10:99).

"Sen sevdiğini doğru yola iletemezsin, fakat Allah sevdiğini doğru yola iletir. O, yola gelecek olanları daha iyi bilir."(Kasas. 28:56).]

Hz. Musa aleyhisselâmın ve kavminin baş belası olan  “Buzağı Taparları”,  o zamandan beri insanların hayatını mahvetmeye devam etmektedirler.  İhramcızâde]

Ek bilgi için:

http://culturecrypt.com/movie-reviews/the-conspiracy-2012

EZÂN-I ASLINDAN OKUMANIN SERBEST KALMASINDA GİZLENEN GERÇEKLER


“Gerçekleri sakladığımız müddetçe ahvalimiz düzelemez.
Tarih tekerrürden ibarettir.”

1950 SEÇİMLERİNDE MP VE BÖLÜKBAŞI

Seçim kanunundaki anti demokratik hükümler kaldırılmadığı için DP [Demokrat Parti] ve MP [Millet Partisi] 1948 ve 1949 tarihli ara seçimlerine katılmamıştır. 1948 ara seçimlerinden sonra iktidara gelen Günaltay Hükümeti, yeni bir seçim kanunu hazırlamak için ilim heyeti teşekkül ettirmiştir. Günaltay hükümeti tarafından kurulan ilim heyeti, üniversite profesörleriyle, Yargıtay, Danıştay ve en kalabalık üç baro olan İstanbul, İzmir ve Ankara barolarının mensupları arasından seçilmiş 11 hukukçudan oluşmuştur.[1]Bu arada seçim kanunu ile ilgili partilerin görüşleri de sorulmuştur. MP, görüşünü 22 Mayıs 1949’da Başbakan’a bildirmiştir. MP, önceki seçimlerde suç işlemiş kişiler ve seçime hile karıştıran şirretler -sıfat ve mevkilerine bakılmaksızın- cezalandırılmadıkça, yeni bir seçim kanunu hazırlığı mesuliyetine iştirak edemeyeceğini bildirmiştir.[2]Yeni seçim kanununun Meclis görüşmeleri sırasında en uzlaşmaz tavır takınan parti MP olmuştur. MP seçim sistemi üzerindeki fikirlerinden ziyade fikirsizliğini ortaya koymuştur.MP mebusları kendi görüşlerini açıklayacakları yerde, hazırlanan tasarıya hücum etmişlerdir.[3]

Neticede seçimlerin tek dereceli, genel, eşit, gizli oy açık sayım ve çoğunluk ilkelerine dayalı bir şekilde yapılmasına ilişkin yeni seçim kanunu kabul edilmiştir. Ayrıca DP’nin başından beri bastırdığı, seçimlerde adli teminat ilkesi de yürürlüğe girmiştir.[4] Seçim kanunun kabul edilmesinden sonra Meclis, 24 Mart 1950’de dağılmıştır. Hükümet seçimlerin 14 Mayıs’ta yapılacağını açıklamıştır. Bundan sonra siyasal partiler seçim platformlarını ilan ederek, kampanyaya başlamışlardır.

MP’den Nurettin Ardıçoğlu, seçim kanununun kabulünden sonra DP ile CHP arasında başlayan yakınlaşmanın bir koalisyonla sonuçlanacağından bahsedildiğini belirterek, bunun gerçek muhalefeti ortaya çıkaracağını ve böylelikle maskelerin düşeceğini ileri sürmüştür. Ona göre, gerçek muhalefet, ancak CHP’yi yok sayarak yapılabilecektir. CHP ile anlaşma ve müzakere yolunun açılması ise, baskı ve şiddeti meşrulaştıracaktır. DP muhalefet yapmamakta, kendini CHP’ye teslim etmektedir.[5]Gerçekten de 1950 seçimleri öncesinde CHP ile DP ileri gelenleri arasında gizli görüşmeler yapıldığı, DP’nin 1955 yılında toplanan kurultayında açıklanmıştır. İki parti arasında ilişkilerin iyi olduğunu halka ispat amacıyla demokratlar seçimler sırasında kabinede kendilerine bir yer verilmesini istemişlerse de, CHP’liler seçim kanununda bu koalisyonun oluştuğunu ileri sürerek, DP’nin bu isteğini geri çevirmiştir. Ayrıca, iki parti liderinin seçilmesini garanti altına almak amacı ile aday listelerinde açık yerler bırakmak için özel tedbirler alınması da görüşmelerde konuşulmuştur. CHP’liler yeni dönemde DP’lilere 50 milletvekili sözü vermişlerse de, bu görüşmelerin kesin bir sonuca bağlanamadığı söylenmiştir. [6]

1950 seçimleri öncesinde, MP’nin seçimlerde başarısını etkileyecek önemli olaylar meydana gelmiştir. Meclisin dağıldığı tarihte, daha önce yaptığı konuşmalardan dolayı (Temmuz 1949 İstanbul, İzmir ve 5 Mart 1950 Kumkapı konuşmaları) Aldoğan’ın dokunulmazlığı, 24 Martta kaldırılmıştır.[7]MP, Mareşal imzasıyla bir bildiri yayınlayarak, Anayasa ve insan haklarının çiğnendiğini ifade etmiştir.[8]5 Mayıs 1950’de tutuklanan Aldoğan, polis nezaretinde Ankara’dan İstanbul’a götürülmüştür. 5 Mayıs akşamı Aldoğan’ın MP adına yapması gereken radyo konuşmasını, kızı Gönül Aldoğan (Özansu) yapmıştır. Gönül’ün yaptığı konuşmayı, Aldoğan evinde polis nezaretinde dinlemiştir. İfadesi alındıktan sonra, Aldoğan, serbest bırakılsa da, İstanbul radyosunda, MP adına seçim konuşması yapıp, sokağa çıkınca, polis onu tekrar tevkif etmiştir. Kızı Gönül, “Namık Kemal, Magosa zindanına atılmakla, Mithat Paşa Taif Zindanı ’nda boğdurulmakla Abdülhamit’in tahtan indirilmesine mani olunamadı” diyerek, babasının tevkif edilmesine tepki göstermiştir.[9] Daha sonra kefaletle, 1950 seçimlerine günler kala tahliye edilen Aldoğan, tahliye edilirken, “Küçük hapishaneden büyük hapishaneye geçiyorum. İçinde yaşayan vatandaşların hür olmadığı bir vatan, hapishaneden başka bir şey değildir” biçiminde konuşmuştur. Bu arada bu olaylara sinirlenerek sert bir yazı yazan Arna da, 16 Nisan’da hükümetin manevi şahsiyetine hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklanmıştır.[10]

Bunların yanında, seçimlerden önce MP’nin kamuoyu nezdindeki itibarını ve seçimlerdeki başarısını ciddi bir biçimde etkileyen bir gelişme olmuştur. Mareşal Çakmak’ın 10 Nisan 1950 tarihinde ölümü,[11]hem MP’yi etkilemiş hem de partiler arasında seçimler öncesi başlayan mücadelenin daha bir kızışmasına neden olmuştur.Özellikle, Mareşal gibi tarihi bir şahsiyetin ölüm haberinden sonra, bayrağın yarıya indirilmemesine ve radyonun normal yayın akışı içinde müzik yayına devam etmesine isyan edenler, Mareşal’in İstanbul’da resmi törenle yapılan cenaze merasimini, İslamcı bir gösteriye dönüştürmüşlerdir.[12]

Cenaze törenindeki nümayişe, Sebilürreşad, Büyük Doğu ve Millet gibi İslamcı ve muhafazakar basın katılmış ve CHP hükümeti ve bilhassa laiklik politikasına hücum etmişlerdir. Ezan kanuna aykırı olarak Arapça okunmuş ve tekbirler getirilmiştir. Sebilürreşad dergisinde bu merasimle ilgili yazılar yayınlanarak, “İlahi müesseselerin insan eliyle yıkılmasına imkan olmadığına” vurgu yapılmıştır.[13]Eşref Edip, cenaze merasimi ile 31 Mart olayı arasında bağ kurma girişimlerine, “.Bu hadiseyi MP’nin dini taassubu körükleyen bir nümayişi gibi göstermek istediler…Neredeyse üniversite gençliğini 31 Mart mürettipleri mevkiine koyacaklardı. Her ne ise, beklenmeyen bu muazzam hadise, Halk ve Demokrat Partililerce ümit edilen neticenin aksini tevlid etti. Millet Partisi halk nazarında büyük bir mevki ve otorite kazandı”biçiminde cevap vermiştir.

Bu başkaldırma hareketinden MP sorumlu tutulmuştur. Din konusunda, MP sunucularının ve bu arada Fahri Başkan Mareşal’in gerek şahsı gerekse de görüşleri ile dini siyasete alet ettiği suçlamasında bulunulmuştur.[14]Tarihe mal olmuş Mareşal’in şahsiyetinin rejim düşmanlığının bir aleti olarak kullanıldığı iddia edilmiştir. [15] Cumhuriyet kurulalı beri ilk defa, dinin siyasete alet edildiği öne sürülmüştür.[16] Mareşal’in cenaze töreninde cereyan eden olaylardan yola çıkılarak, MP, Hürriyet ve İtilaf Partisi’ne, Hitler’in siyaset tarzına, İngiliz Mosley Partisi’ne, dini taassuba dayanan Kızıl Moskofluğa ve Amerika’da mevcut nizama karşı kin bayrağını açan Henry Wallace partisine benzetilmiş ve MP’nin dini siyasete alet ederek mevcut nizama karşı ihtilalci yol ve yöntemlerle hareket ettiği iddia olunmuştur.[17]MP’nin seçimler yaklaşırken bu olayı siyasal propaganda malzemesi olarak kullanması düşünülebilirse de, cenazedeki İslamcı gösteriye dönüşen karışıklıkları tertiplemesi uzak bir ihtimaldi. DP’nin ise, el altından bu olayı kullanmaya kalktığı da ileri sürülmüştür. [18]

MP’ye göre, cenazedeki olayları, “irtica hortluyor” diye yorumlamak, bir kaşık suda fırtına koparmaktı. Bu olaylar büyütülecek şeyler değildi. Kabahatın tekbir getirenlerde değil, vicdanlar üzerinde zalimane baskı yapılmasında aranması gerektiği belirtilmiştir.[19]

MP Genel Başkanı Hikmet Bayur da, “Memlekette dini irticaa yoktur, siyasi irtica vardır. Ölüleri için mevlit okutmak her Müslümanın tabii hakkıdır ve tekbir getirmek de suç değildir” biçiminde konuşmuş ve tüm bunların MP’nin önlenemez yükselişini durdurmak ve DP ile CHP arasında varolan muvazaanın örtbas edilmesi için yapıldığını ileri sürmüştür.[20]

MP yanlısı Kudret gazetesine bakılırsa, CHP ile DP, MP’nin yükselişini ezmek için Mareşal’in cenazesindeki dini tören ve tekbir getirmeye bakarak, MP’yi bir irtica partisi olarak damgalamak istemişlerdir. Bayar da cenaze merasimini irtica diye nitelendirmiştir. Bayar’ın bu tutumunu Günaltay ile yaptığı görüşme sonrası gösterdiği iddia edilmiştir. Ayrıca Bayar-Günaltay görüşmesinden önce, Köprülü-Emin Erişirgil görüşmüşlerdir. Köprülü, Erişirgil’e irticayı yok etmek ve MP’yi ezmek için DP’nin CHP’nin yanında yer alacağını söylemiştir. Bütün bunları MP mahfillerinde, DP ile CHP arasındaki danışıklı dövüşün tezahürleri olarak yorumlanmıştır.[21]

Bölükbaşı da CHP’yi, “Zümre saltanatını devam ettirmek ve siyasi irticayı yaşatmaklaitham etmiş ve buna örnek olarak da, CHP’nin Alevi oylarını çekmek için Hacı Bektaş Çelebisi’nin oğlu Rıza Ulusoy’un hiç alakası olmadığı halde Çorum’dan aday yapılmasını göstermiştir.[22]

MP nisan ayından itibaren yoğun propaganda faaliyeti içine girmiştir. 1950 seçimleri MP’nin katıldığı ilk seçim olması bakımından önemli olsa da, MP’nin zor bir dönemden geçtiği kabul edilmelidir. Partinin en önemli iki ismi, Mareşal ve Öner ölmüşler, Aldoğan ile Arna tutuklanmışlardı. Partinin bütün yükü, Bayur, Tahtakılıç, Vasfi Raşit Seviğ, Kentli ve özellikle Bölükbaşı’nın üzerine kalmıştı. Diğerlerinin miting meydanlarına hakim olamayan üslupları karşısında, Bölükbaşı müthiş hitabet yeteneği ve kuvvetli hafızası ile dikkatleri üzerine çekmiştir. 1950 seçimlerinde partinin kullandığı malzemeler, partinin kurulduğundan beri öne sürdüğü hususları içermiştir. Parti üzerine vurulmak istenen gericilik damgası reddedilmiş,[23] Mareşal’in ölümü esnasında, hükümetin gösterdiği duyarsızlık halka şikayet edilmiş,[24]ve basına ağır eleştiriler yöneltilerek, MP’ye karşı yaklaşımların önyargılı olduğu vurgulanmıştır.[25]Ayrıca DP hala muvazaa ile suçlanmıştır.[26]

MUVAZAA Bir mes’elede bahse girişmek. * Mc: Danışıklı döğüş. * Hakikatte olmayan bir durumu varmış gibi göstermek için yapılan bir anlaşma

1950 seçim meydanlarının yıldızı Bölükbaşı’dır. Bölükbaşı partisinin Kızılcahamam mitinginde iktidara ve DP’ye şiddetle çatarak, “ …Demokrasi her şeyden önce bir zihniyet meselesidir. İnönü, demokrasinin bu memlekette yerleşmesini samimi olarak istiyorsa, çekilmelidir. Her nizam ancak mümessilleriyle birlikte sahneden çekilebilir. Millet bu hakikati San Francisco denilen ananın doğurduğu 65’lik muhaliflerden [Bayar’ı kastediyor] daha iyi anlamıştır” şeklinde konuşmuştur.[27]MP, 1950 seçimleri öncesi Kırşehir’de Bölükbaşı sayesinde büyük bir gelişme göstermiştir. Kırşehir DP örgütü, MP’nin Kırşehir’deki inkişafını durdurmak için Bayar’ı Kırşehir’e davet etmişlerdir. Ancak Bayar beklenen ilgiyi görmediği gibi, halkın Bayar ile Bölükbaşı’yı suikast ihbarında kim haklı kim haksız biçiminde karşı karşıya getirme girişimlerine Bayar katılmamış ve partisinin kongresini bile beklemeden Kırşehir’den ayrılmıştır. Bu olay, Bölükbaşı’nın Kırşehir’de daha iyi bir yer edinmesini sağlamıştır.[28] Bölükbaşı, Yalova ilçe teşkilatının açılışında kurdeleyi keserken, “Kesilen her kurdelenin koparılan bir zincir manasına gelmesini Allah’tan dilerim” biçiminde konuşarak, iktidara ve DP’ye göndermeler yapmıştır. [29]

Bölükbaşı, kendisi ile yapılan bir mülakatta, Cumhuriyet adı altında zümre saltanatını devam ettirenlerin siyasi irticayı yaşattıklarını, MP’nin CHP ile DP’nin müşterek bir iftira suikastine maruz olduğunu, MP’yi vurmak için bir dini irtica efsanesinin icat edildiğini öne sürmüştür. Vaktiyle, Bayar’ın dini irtica var diye hükümete giderek kanun çıkarınız dediğini, şimdi de milleti hükümete jurnal etmek ve Ulus gazetesinin takdirlerine mazhar olmak için dini irtica var dediğini anlatan Bölükbaşı, vicdan ve din hürriyetini savunan MP’nin program ve faaliyetinin irtica ile hiçbir alakasının olmadığını, asıl CHP’nin kendi saltanatını devam ettirebilmek için, Hacı Bektaş Çelebisi’nin oğlu Rıza Ulusoy’u hiç alakası olmadığı halde Çorum’dan aday göstererek, dini siyasete alet ettiğini ileri sürmüştür.

Partisinin Cebeci mitinginde on binden fazla kalabalığa konuşan Bölükbaşı’nın söyledikleri sözler hayli önemli ve ilginç olduğu için, buraya aynen alınmıştır:[30]

Dört sene evvel bu meydanda, hakları tecavüze uğramış bir milletin vicdanından kopan infial sesini CHP’nin sağır kulağına [İnönü’yü kastediyor] duyurmak için, o gün hapishaneden çıkmış bir vatandaş olarak sizlere hitap etmiştim. Bugün hapishaneye girmeye namzet bir vatandaş olarak sizlere hitap ediyorum. Esasen bugünün şartları içinde BMM’ye girmekle hapishaneye girmek arasında şeref bakımından bir fark görmüyoruz…Namuslu bir seçim yapılacağını vadedenler, birkaç kişinin gizli bir nikah kıyar gibi kimsenin görmediği bir köşede tertiplediği zabıtlara dayanarak, Meclis’in dağılacağı gün Aldoğan’ın dokunulmazlığını kaldırdılar. Elli yıllık bir hizmetten sonra aramızdan ayrılan. Mareşal’in ölüsü ortada iken kindar zihniyetin köçek havaları çaldırdığına tanık olduk. Kin ve ihtirasın dalalete sevkettiği dostlarımıza Namık Kemal’in ağzıyla cevap verelim.

“Ne mümkün zulm ile bidat ile imhayı hürriyet,

Çalış idraki kaldır muktedir isen ademiyetten”.

İdam sehpaları karşısında bile din hürriyetini müdafaa edeceğimizden hiç kimsenin şüphesi olmasın. Bu memlekette sağır bir zihniyet hakimdir. Bu tek parti zihniyetidir. Kulaklarını alkışa açar, milletin şikâyetine kapar. Bu zihniyetin sırtı yere gelmedikçe, milletin yüzü gülmeyecektir. Bu zihniyeti atacağınız güllerle değil, vereceğiniz reylerle yıkacaksınız. Bu tahakkuk edince; “Sesimiz gür olacak, vicdanlar hür olacak, efendi bir olacak, o da millet olacak”

MP’nin etkili isimleri tarafından meydanlar dolup taşsa, MP yurt genelinde örgütünü tam olarak kuramadan, ancak 22 ilde örgütlenerek seçimlere girmiştir.[31]Seçim sonuçlarını göre, MP 240.209 oy almıştır. Oy oranı % 3. 03’tür. Bir tek Kırşehir’den Bölükbaşı milletvekili seçilmiştir.[32] Bölükbaşı, Kırşehir’de neredeyse seçmenlerin yarıya yakınının oyunu alarak milletvekili seçilmiştir. İlginçtir ki, DP lideri Bayar, saatte bir Kırşehir’i arayarak Bölükbaşı’nın kazanıp kazanamadığını sormuştur.[33]Kırşehir’den diğer milletvekillerini DP kazanmış, ancak en çok oyu Bölükbaşı almıştır.[34]

1949  seçimlerinde karma listeli çoğunluk sistemi uygulanmıştır. Bu seçim sisteminde, seçmen değişik partilerin adaylarından karma bir liste oluşturabilmekte, liste içinde en fazla kişisel oy almış adaylardan, söz konusu ilin temsilci sayısı kadar milletvekili seçilmektedir.[35] Bölükbaşı’nın Kırşehir’den MP milletvekili olarak Meclis’e girmesi bu şekilde mümkün olmuştur.

MP, 1950 seçimlerini şu şekilde yorumlamıştır: “Davulu Millet Partisi çaldı, parsayı Demokrat Parti topladı”.[36]Ayrıca MP, seçim sonuçlarını milletin zaferi olarak değerlendirmiş[37]ve partinin başarılı olamaması ise şöyle açıklanmıştır: [38]

“Halkın, Halk Partisi’ni kovayım diyerek hareket etmiş ve bunu için de MP’yi en yakından sevenler bile, DP’ye oyunu vermiştir.  22 vilayetten aday gösterebilen MP’nin hepsi kazansa bile CHP tahakkümünün yıkılamayacağını düşünen halk, 63 vilayetten seçime giren DP eliyle tahakkümün yıkılacağına kanaat getirmiştir. .Demokratik muhalefetin oyları ve CHP’den duyulan hoşnutsuzluğun getirdiği tepki oyları kestirmeden DP’ye kaymıştır. Yani oyları parçalamayalım mantığı ile hareket edilmiş ve oylar DP’ye kaymıştır. Başka bir deyişle, davulu MP çalmış, parsayı Bayar toplamıştır.

Seçim sonuçları ile ilgili olarak MP bir bildiri yayınlayarak, 14 Mayıs seçimleri ile Türkiye’de şeflik idaresinin yıkıldığını ve bunun MP sayesinde sağlandığı iddia edilmiştir. Ayrıca tarihte ilk defa fiili bir diktatörlüğün halkın oyu ile sona ermiş olduğu, CHP’nin geçmişi dolayısıyla muhalefet ve murakabe vazifesini yapamayacağı, bundan böyle Meclis’te muhalefet görevini tek milletvekili (Bölükbaşı) ile MP’nin yapacağı dile getirilmiştir.[39]

Görüldüğü gibi, 1950 seçimlerinden sonra MP kendisinin bir numaralı muhalefet partisi olacağını iddia etmiştir. Onlara göre, CHP kötü bir geçmişe sahipti. DP’yi tenkite kalktığı zaman, “Seni tecrübe ettik, bugünkü fenalıklar senin ektiğin tohumların filizidir” diyebilirlerdi. Oysa, MP için böyle bir ithamda bulunmak mümkün değildi. Böylece MP’nin tek kişi ile muhalefeti üstleneceği söylenmiştir.[40]İlerde görüleceği gibi, CHP seçim yenilgisini henüz üzerinden atamadığı DP iktidarının ilk yıllarında Bölükbaşı, neredeyse Meclis’in tamamına yakın mebusa sahip olan DP’nin anti-demokratik uygulamalarına, tek başına cesurca mücadele verecektir. Bu durumun, en azından CHP kendini toparlayıncaya kadar DP’nin demokratik sistemle bağdaşmayan uygulamaları karşısında bir denge oluşturduğu ve bazı meselelerin Meclis gündemine taşınmasını sağladığı belirtilebilir. 1950­-54 arası Meclis muhalefet saflarında kendilerini dinletebilen Faik Ahmet Barutçu, Avni Doğan’la birlikte üç mebustan birinin Bölükbaşı olduğunu belirten Ağaoğlu Bölükbaşı ile ilgili şunları zikretmiştir: …Hücumlarını Demokrat Partiye değil, Menderes’e ve birkaç arkadaşına yapıyor, kırbacını arada sırada da Halk Partisi saflarında gezdiriyordu. Fakat itiraf etmeli, muhalefet işini, Halk Partisinin kaybettiği otuz dört mebusla, bir türlü büyümeyen kendi partisinin kazanmamış adaylarının yerini tek başına doldurarak yapmaya başladı” 48

Öte yandan DP’nin iktidara geldikten sonra “devri sabık yaratmama”, yani eski dönemin sorumlularından hesap sormama vaadini yerine getirmesi, MP’liler tarafından şiddetle eleştirilmiş ve muvazaa iddialarının yeniden ortaya atılmasına yol açmıştır. MP’lilere göre, 14 Mayıs’ta iktidar değişikliğinin pazarlığı, DP liderleriyle CHP arasında seçimden önce yapılmıştı. Eski dönemin sorumlularından hesap sormamak bunun en kesin deliliydi. CHP, iktidarı devralacak kimselerden, hesap sorulmayacağına dair teminat almış ve bu suretle dürüst ve hilesiz bir seçim yapmaya razı olmuştu. DP kurucuları, CHP içinden çıkmış ve onun sorumluluklarına katılmış kimselerdi, eski arkadaşlarını hiçbir zaman mahkeme önüne çıkartamazlardı.[41] MP’ye göre, DP’nin iktidara geçmesiyle birlikte kurucuların Meclis’e hakim olmaları tehlikesi doğmuştu. Bunun sonu bir tür diktatörlüğe kadar gidebilirdi. Kurucuların parti örgütü üzerindeki tahakkümleri malumdu. Bir parti başında böyle yapanlar, iktidara geçince neler yapmazlardı ki. [42]

DP iktidara geldikten sonra CHP’ye olduğu kadar MP’ye de sert bir tavır takınmıştır.DP’liler Meclis’te MP’yi halk bertaraf etti, bizden aldıkları yirmi milletvekilinden birini bile seçtiremediler” diye konuşmuşlardır. Ayrıca, seçimlerden hemen sonra, genel merkezde kendisini ziyaret eden bir grup üniversite öğrencisinin, “Hocamız Vasfı Raşit, Hikmet Bayur, Tahtakılıç ve Aldoğan neden seçilemediler” biçimindeki bir sorusuna, Bayar, “Memleket küfürbazlara itibar etmemiştir ” diye karşılıkta bulunmuştur.[43]Bilindiği üzere, özellikle Bölükbaşı’nın birinci Menderes hükümeti programını sert bir şekilde tenkit etmesi Menderes’i çileden çıkarmıştır. Başbakan, bu tenkitlere cevap verecek yerde MP’ye hücum ederek, MP’nin kindar olduğunu, halkın onu tasfiye ettiğini, komünizm ile mücadelede kendileri ile birleşmediğini, dış politika görüşünün ise bulanık olduğunu söylemiştir. [44] Bunun üzerine Bölükbaşı söz almak istemişse de söz verilmemiş, bunun üzerine Bölükbaşı, yeni Meclis ve iktidar için, “1950 modeli demokrasi” diyerek yerinden bağırmış ve ardından dışarı çıkmıştır.[45]

Meclis, 22 Mayıs’ta milletvekillerinin yemin etmeleri ile ilk faaliyetine başlamıştır. Gazeteci Yalçın Uraz’ın anlattığına göre, Uraz’ın yanında oturan Bayan Rezzan Yalman, eşi Ahmet Emin Yalman’a dönerek, “Nazar boncuğu nerede?” diye sormuştur. Emin Yalman, “Kim nazar boncuğu?” deyince, “MP’nin tek mebusu” yanıtını almıştırRezzan Hanım’dan. Yalman, “Yemin ederken görürsün” yanıtını vermiştir. Sıra Kırşehir’e gelmiş ve Bölükbaşı’nın ismi okununca, gazeteciler ve mebuslar arasında bir kaynaşma başlamıştır. Bayar’ın kızı bile, yanındakilere Bölükbaşı’nı işaret etmiştir.

Bir gazeteci, “MP, Meclis’te en aşağı 100 milletvekili ile temsil ediliyor” deyince, “Ne gibi” diye sorulmuş, gazeteci, 1 Bölükbaşı, 100 mebusa bedeldir. Nedir ondaki ikna kabiliyeti. Konuştuğu insanı müdafaa ettiği tez üzerinde ikna edemediğini şimdiye kadar görmedim”biçiminde yanıt vermiştir. Ayrıca Bölükbaşı, milletvekili yeminini ezbere okumuştur. [46]

Bu arada MP’yi Meclis’te tek başına temsil eden Bölükbaşı sevinçle üzüntüyü bir arada yaşamıştır. Bölükbaşı, yemin etmesinden saatler sonra, her şeyini borçlu olduğu babası Hacı Ahmet Ağa’nın vefat haberi ile adeta yıkılmıştır. Babası, 23 Mayıs 1950 tarihinde, müptela olduğu kalp rahatsızlığından kurtulamayarak Ankara’da vefat etmiştir.[47] [sh: 134-144]

****

MP’NİN IV. KONGRESİ, MP’DE BÖLÜNME VE BÖLÜKBAŞI (1953)

Çok partili döneme geçildikten sonra din ve irtica konusunda en yoğun tartışmanın yaşandığı yıl, 1953 yılıdır. Özellikle 1946’da başlayan çok partili rejimle birlikte, tek parti döneminde siyasal ve toplumsal hayat içinde bastırılmış, ancak gizil de olsa yaşamaya devam eden ve kendilerini II. Meşrutiyet’in İslamcı akımlarına bağlayan aşırı sağ ve İslamcı akımlar canlanmış, bu akımların bir kısmı Türk devrim hareketlerinin karşısında yer almış ve kendilerine yakın buldukları muhalif partilerin destekleyicisi olmuştur. [48]Bu canlanmada, toplumsal, siyasal, kültürel ve iktisadi alanda artan modernleşmenin etkisi büyüktür. 1950’de iktidara gelen Menderes hükümeti de pek çok zaman, dini ve dindarları, siyasi maksatları doğrultusunda kendisine çekecek bir takım politik manevraların içinde olmuştur. Bunu yaparken politik mülahazalarla hareket etmiş ve tek parti döneminin alışkanlıklarından kendisini kurtaramamıştır. Menderes, siyasi rakibi MP ve Bölükbaşı’nı siyaset sahnesinden tasfiye etmek için, elinden gelen her şeyi yapmıştır.Bu konuda irtica tehlikesi vardır söylemini bile kullanmaktan kaçınmamıştır. Menderes’in 1953 yılı başı ile birlikte din ve irtica konusunda bu kadar hassaslaşmasına neden olan bir takım gelişmeler de yaşanmıştır. MP içinde tam anlamıyla bir bölünme yaratan IV. kongrede yaşananlara geçmeden önce, kongre öncesi siyasal hayatta oluşan havanın ve gelişmelerin verilmesi uygun olacaktır.

Demokrasiye hiçbir şekilde uymayan bir ülkede yaşadıklarını iddia eden Bölükbaşı, hükümetin şehirlerarasında bile ayırım yaparak, sırf kendisini tekrar Kırşehir’den seçtirmemek için, Menderes’in Kırşehir’e aynı derecede olan şehirlerden çok daha büyük oranlarda para aktardığını da eklemiştir. Niğde mitinginde de partisine yönelen irtica suçlamasına değinen Bölükbaşı, şu şekilde konuşmuştur: [49]

.Biz gerilik getirecekmişiz; dörder avrat vaat ediyor muşuz; peçeyi, fesi, sultanı, halifeyi getiricekmişiz. Size bir şey söyleyeyim mi, bir yiğide bir tatlı bela kâfi geldiği fikrindeyiz. Bizi dini siyasete alet etmekle itham edenler dün rey avcılığı için birçok şeyhleri Şark vilayetlerinden aday göstermişlerdir.
DP halkın gönlünü kolayca avlamak ve yaptığı vaatleri unutturmak için ‘size Ezan-ı Muhammedi’yi okuttuk’diye dini hisleri istismardan çekinmemiştir. O ezan kanunu ki, Menderes Hükümeti’nden on beş gün önce Meclis’e getirilmiş ve fakat Menderes’in istismar zihniyetinin tezahürü olarak uyutulmuştur.Menderes, dönüp dolaşıyor. MP’ye çatıyor. Niyeti parti başı yemek. Tutup bir de cephe kuruyorlar. Ama Malatya hadisesinden önce aynı Menderes, beyanatlarında (Zafer, 24. 1. 1952 ve 22. 2. 1952) ‘irtica vardır diye memleket isnat altında bırakılamaz’ diyordu.
Bu siyasi oyunda Menderes’in sahne arkadaşları daha düne kadar onu irticayı okşamakla itham eden CHP ile Ahmet Emin Yalmandır. CHP ile DP’nin hali oğlanla kıza benziyor: Hikâyeyi bilirsiniz; meydanlarda sen neyimsin, tenhalarda sen benimsin.Ey Menderes, dünün zalimi nasıl muhalefet lideri olamazsa, o zalime dalkavukluk ve meddahlık eden adam da Demokrat Başvekil olamaz. Fenalık tesbihinin imamesi Adnan Menderes’tir. İmamesi kopmadıktan sonra bu fenalık tesbihi dağılamaz. [sh: 182-183]

OSMAN BÖLÜKBAŞI’NIN TÜRK SİYASAL EDEBİYATINA GİREN ÜNLÜ KELÂMLARI

“Hayattan istifa edebilirim ve fakat ‘Hürriyet Davası ’ndan asla”.

-“Siyasetin koparmayacağı bağ, söndürmeyeceği ümit ve kirletmeyeceği hava meğer yokmuş”.

-“Yüzünde göz izi yok sanarak siyaset denilen Leyla’ya gönül verdim. Sonradan anladım ki; benden önce kırk bin kişinin nikâhından geçmiş”.

-“DP’den ayrılmakla demokrasi davasından ayrılmadım. Ölünceye kadar demokrasi davası için mücadele edeceğim. Hareketim bir din değiştirmek değil, sadece arkasında namaz kılınamayacak bir imamın bulunduğu camiyi terk ederek, başka bir camiye geçmektir”.

-“İhtilaller, sosyal kudretsizliğin siyasi kudretle mütenasip olmayışından doğar”.

-“Biz demokrasi sultanlarından kurtulmak istiyoruz”.

-“Siyasette en hakiki mürşit, hafızadır”.

-İnönü: “Bölükbaşı! Bir zamanlar benim için mi söylediklerin daha sertti, yoksa şimdikiler için mi söylediklerin daha sert”. Bölükbaşı: “Paşam, sizin devriniz de ballı güllü yutulur gibi değildi ama devrin icaplarına göre, iktidar kılıcınızın hakkı idi. Bugünkü iktidar ise, hürriyet diye işbaşına geldiği için onlar hakkında daha sert konuştum”.

-“İhtilal, tazyik ile tahammül arasındaki muvazenenin bozulmasından çıkar”.

-“Bu memleketi ayakta tutan kuvvet, fabrikalar, yollar, binalar değil, manevi kuvvetlerdir ”.

-“Siyasete silah sokmakla huduttan Moskof askeri sokmak arasında hiçbir fark yoktur”.

-“Siyasetçinin karısı dul, parası pul, kendisi de genel başkana kul olur”.

-“Zengini hayırsız evlat, memuru süslü avrat, siyasetçiyi de kuru inat bitirir”. “Bu memlekette fazilet mücadelesi yapanlar, daha sonra sefalet mücadelesi verirler”.

“Demokrat Parti ’de siyasete başladım. Sonra ayrılıp CKMP ’yi kurduk.

Sonra, ‘Neden ayrıldın?’ diye sordular. Ben de, ‘Abdest aldık, camiye gittik. İmamın koltuğunun altında haçı görünce dinimiz yerine camiyi değiştirdik ’ yanıtını verdim ”.

-“Ankara öyle bir şehirdir ki…Burada adamı önce kafir diye asarlar, sonra şehit diye namazını kılarlar!”.

-“Kural dinlemeyenlerin karşısına, kural dinlemeyenler çıkar”.

-“İmamın güldüğü yerde cemaat kahkaha atar”.

“Katıra sormuşlar, ‘Baban kim? ’ diye, ‘At dayımdır ’ cevabını vermiş ”.

 -1977 Aralık ayında, AP’li 11 milletvekili, bakanlık uğruna CHP’ye geçmiş ve Demirel Hükümeti düşürülmüştür. Demirel’in üzüntüsünü paylaşan Bölükbaşı, “Süleyman Bey, üzülme. Benim bağrım Karacaahmet Mezarlığı ’na döndü. Senin bağrındaki ise, daha köy mezarlığı” diye konuşmuştur.

-“Menfaat uğruna bir partiyi terk edip diğerine kaçanlar, cüzdanı kabarık hovardanın kucağına atılan fahişeden daha aşağılıktır ”.

-“Köhne vücudumun, haysiyetime yük olduğunu gördüğüm anda, bombayı göbeğimde kendi elimle patlatırım” .

-Bölükbaşı’na bir Avrupa seyahatinde sorarlar: “Atalarınızın, Viyana kapılarında ne işi vardı?”. Bölükbaşı şu cevabı verir: “Haçlı Seferleri ’ni iade-i ziyaret”.

-“Köpekten dost olmaz, dostunu ve düşmanını aslandan seçmelisin”.

-“Meşruiyetin karşısına çıkmak, iktidarların imtiyazı değildir”.

-DP milletvekillerinden Murat Ali Ülgen, bir tartışma sırasında Bölükbaşı’ya, “Erkeksen gel” diye laf atmıştır. Bölükbaşı, Ülgen’e şu karşılıkta bulunmuştur: “Erkekliğimin zekatını versem, sen bile erkek olursun”.

-“Bunların bakiresi bile genelevden emeklidir”.

“Halk perdenin önünde hep evliya gördü. Ben ise perdenin arkasında ne eşkiyalar gördüm”.

-Siyasi hayatta onur, şeref ve vefayı unutanlara ve arkadan vuranlara şunu demiştir: Şerefül mekan bil mekin”. Yani, bir yerin şerefi oturandan gelir, insan oturduğu yerden şeref almaz.

-Partisi içinde söz geçiremediği insanlar ve partisinden ayrılanlar için şöyle demiştir: “Akşam sıkıştırdığım vidalar, sabaha gevşiyor”.

-Eğer yanında (masasında) genç, fakat saçlarında az da olsa ak bulunan biri varsa “Hey delikanlı…Faziletsizliğin şeref sayıldığı bu ülkede sen namuslu muhalefet lideri misin ki saçların bu kadar erken ağarmış” diye takılırdı.

-Bir işadamına takılırken söyledikleri: “Ah benim aslan görünüşlü, tavşan yürekli özel sektörüm…Konuşmaya gelince laf çok…Ama sıkışınca çark ediverirsiniz”.

-Bir gün kendisine, “Behiye Aksoy’a aşık mıydınız, bir şey oldu mu” şeklinde ısrarlı sorular sorulması üzerine, “Eli elime değmedi, ama lafı anamı belledi ” şeklinde cevap vermiştir.

-“Siyasi hayatta vefa ve sadakat karaborsada bile bulunmayan bir meta oldu. Nehri geçmek için yalvarıp sırtına bindiği kurbağayı yarı yolda sokan akrep tiynetinde nice fazilet erbabı (!) gördük ve görmeye devam ediyoruz”.

-Türk siyasetinin renkli siması olan Bölükbaşı, 22 Şubat 1962’deki Talat Aydemir İsyanı’nda zamanın Başbakanı İnönü’ye: “Birlikte Meclis ’e gidelim, gelsinler orada bizi öldürsünler veya teslim alsınlar”, demiştir.

-“Benim telakkime göre memleket için en büyük tehlike, açıkça ifade ediyorum; politika adamlarının fiil ve kavillerindeki tenakuzlar ve bunların delalet ettiği samimiyetsizliklerdedir”.

- “Hayatım boyunca bütün sektörleri tetkik ettim. En karlısının din ticareti olduğunu gördüm”.

-“İnanmış insanlara Allah bir başka kuvvet veriyor. Ben hayatımda, inanmadığım hiçbir sözü söylemedim. İnanmadığım bir şeyin peşinde girmedim. Ne aldattım ne de ihanet ettim. Çok ihanet gördüm. Gördüğüm ihanetin acısı hala bağrımda yaradır. Ayrıca ben, hiç kimsenin önünde eğilmedim. Sadece hakikatin önünde eğilirim. Sizler, perdenin önünde hep evliya gördünüz. Ben arkasında ne eşkiyalar gördüm”.

-Çok büyük kalabalıkların toplandığı mitinglerde saatlerce konuşur, tek kişi bile sıkılıp ayrılmazdı. Ve Bölükbaşı derdi ki: “Harmanınız büyük, ama taneniz az. Burada beni dinlerken aşka gelip Rahman ’ı alkışlarsınız, sandık başına gidince şeytana sarılırsınız”.

-“Ben kimsenin yanında yer almadım, daima imanımın ve inanışlarımın yanında kaldım”.

-“İsmet Paşa ile sarmaş dolaş olduğumu söylüyorlar. Ben İsmet Paşa ile sarmaş dolaş olmadım. Adamın kulağı duymuyor. Mecburen öyle yapıp konuştum ”.

-İnönü ile bir koalisyonda buluşmasının imkan dışı olduğunu belirten şu sözü söylemiştir: “Bölükbaşı, görev için hayatını bile verir. Amma, İnönü’nün koltuğu altında haysiyetini asla”.

“Tabiri caizse siyaset ordusunun ihtiyat kuvveti de muhalefet partileridir. Demokratik rejimlerde şerefli bir muhalefet bir iktidar kadar zaruridir…”.

-“Her hastalık tedavi edilir, fakat CHP’nin diktatörlük hastalığı tedavi edilemez…”.

-“Bize göre açık bir diktatörlük, güdümlü bir demokrasiden daha az zararlıdır”.

-“Siyasi hayatım bir derviş gibi geçen, imanım padişah, ben de onun veziriyim”.

-“AP genel başkanı olmak için Morrison şirketinden geçmek lazım

-“Memleket ve demokratik rejim için en büyük tehlike kopmuş mayınlar gibi siyaset sahnesinde dolaşan, ikbal ve menfaat arayan inançsızlardır”.

-3 Aralık 2001’de kendisini ziyaret eden Büyük Birlik Partisi lideri Muhsin Yazıcıoğlu’na söyledikleri ise 91 yıllık ömrünün hikâyesiydi:

“Muhsin, unutmak ve unutulmak istiyorum.
Kaçıyorsun, kopuyorsun, çalışıyorsun, sonunda idrar torbası ile baş başa kalıyorsun.
Gençliğinizin ve sağlığınızın kıymetini bilin.”
Kaynak:
Doç. Dr. Âdem ÇAYLAK,  İktidar Muhalefet İlişkileri Bağlamında Türkiye’nin Siyasal Hayatında Osman Bölükbaşı Ve Siyasal Hareketi Ankara-2010

[1]      A. Haluk Ülman, “21Şubat 1950 Tarih ve 5545 Sayılı Milletvekilleri Seçimi Kanununun Geçirdiği Hazırlık Safhaları”, AÜSBFD, C. 12, S. 1 (1950), s. 64.

[2]      Yeni Sabah, 22. 5. 1949.

[3]      A. Haluk Ülman, “Seçim Sistemimiz ve Başlıca Siyasi Partilerimiz”, AÜSBFD, C. 12, S. 2 (1957), s. 55.

[4]      Feroz Ahmad ve Bedia Turgay Ahmad, Türkiye’de Çok Partili Politikanın Açıklamalı Kronolojisi, s. 61-62.

[5]      Nurettin Ardıçoğlu, “DP ile CHP Arasında Koalisyon İddiası”, Kudret, 26. 2. 1950.

[6]      Kemal H. Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, s. 200.

[7]      Kudret, 25. 3. 1950.

[8]      Kudret, 29. 3. 1950.

[9]       “Gönül Özansu ile Görüşme”, 11. 2. 2002. Gönül Özansu, Sadık Aldoğan’ın kızıdır. 1965’te Bölükbaşı’nın partisi olan MP’den Balıkesir milletvekili olarak giren Mesut Özansu’nun eşidir. Gönül Özansu Aldoğan’la yaptığımız görüşmede, babasının çok özgür ruhlu bir insan olduğunu, iktidarlar karşısında eğilip bükülmediğini anlatmıştır. Ayrıca MP hareketinde, Aldoğan’nın Nurettin Ardıçoğlu ile birlikte partinin fikir hamlesinde etkili olduğunu, Bölükbaşı’nın ise eylem hamlesinde kendini gösterdiğini dile getirmiştir. Dönemin basına yansımayan yönleri konusunda kendisinden ilginç bilgiler alınmıştır.

[10]      Yeni Sabah, 11. 5. 1950. Arna, İzinsiz Muhalefet dergisindeki “Kıyamet” isimli makalesi yüzünden tutuklanmıştır.

[11]     Cumhuriyet, 11 Nisan 1950.

[12]     Cumhuriyet, 13 Nisan 1950. Kudret’in iddiasına bakılırsa, Associated Pres, Mareşal’in hatırasına hürmeten öldüğü akşam için başka haber vermeyeceğini bildirmiş olmasına rağmen, (Kudret, 11. 4. 1950) Ankara ve İstanbul radyolannın müzik yayınlarına devam etmesi ve resmi olarak bayrakların yarıya indirilmemesi hayli şaşırtıcı olduğu kadar, cenazedeki olayları tahrik ettiği de söylenebilir.

[13]    “Allahü Ekber-Allahü Ekber… Ve Lillahilhamd”, Sebilürreşad, S. IV/76 (Nisan 1950), s. 11-12; Cevat Rıfat Atilhan, “Azametli Bir Gün”, Sebilürreşad, S. IV/76 (Nisan 1950), s. 15.

[14]    Kemal H. Karpat, Türk Demokrasi Tarihi, s. 199.

[15]    Ahmet Emin Yalman, “Mareşal Çakmak ve Rejim”, Vatan, 14. 4. 1950; Vatan, 18. 4. 1950.

[16]    Cihad Baban, Politika Galerisi…, s. 125.

[17]    Ahmet Emin Yalman, “Millet Partisinin Millet Borcu”, Vatan, 16. 4. 1950.

[18]    Metin Toker, DP’nin Altın Yılları: 1950-54, s. 20.

[19]    Nurettin Ardıçoğlu, “Sahte Laikler Bize Mürteci Diyorlar”, Kudret, 17. 4. 1950.

[20]    Kudret, 21. 4. 1950.

[21]    Kudret, 21. 4. 1950.

[22]    Kudret, 29. 4. 1950.

[23]     Cumhuriyet, 16. 4. 1950.

[24]     Cumhuriyet, 17. 4. 1950.

[25]     Cumhuriyet, 17. 4. 1950.

[26]     Cumhuriyet, 23. 4. 1950. MP’nin İzmir mitinginde konuşan Mustafa Kentli, MP’nin iktidarda gözü olmadığını, amaçlarının kuvvetli bir muhalefet grubu olarak Meclis’e girmek olduğunu dile getirmiştir. Cumhuriyet, 7. 5. 1950.

[27]    Kudret, 18. 7. 1949.

[28]    Kudret, 23. 1. 1050.

[29]    Kudret, 9. 4. 1950.

[30]    Kudret, 7. 5. 1950.

[31]     MP’nin seçime girdiği iller, Afyon, Ankara, Aydın, Bolu, Burdur, Çankırı, Çorum, Edirne, Eskişehir, İçel, İstanbul, İzmir, Kastamonu, Kayseri, Kırşehir, Kocaeli, Kütahya, Niğde, Samsun, Seyhan, Sinop, Trabzon’dur. Amasya’da teşkilatı olduğu halde aday gösterilmemiştir. MP’nin teşkilatlanmasındaki güçlükler ise şöyle sıralanmıştır: 1948’de siyasete atılmak isteyenlerin çoğu DP’ye girmiştir. Bunların ve halkın çoğu 12 Temmuz Beyannamesi’nin anlamını anlayamamış ya da bir kere DP’ye girdik onu iktidara getirip ne yapacağını görmeden ondan ayrılamayız demişlerdir. Diktatörlüğü önce yıldırmak sonra da yıkmak için sert ve pervasız mücadelenin lüzumunu çok az kimse takdir etmiştir. Kurulduğu günden itibaren, siyaset içi ve siyaset dışı türlü tertiplerle hem CHP hem de DP’nin ve de basının hücumuna uğramıştır. MP liderleri hakkında boyuna davalar açılmış, liderleri hapse atılmıştır. Bu yüzden pek kişi MP’ye girmekten çekinmiş ve DP’de rahat muhalefet yapmışlardır. Ayrıca muhalefetin parçalanma düşüncesi ve CHP’nin kuvvetlenmesi korkusu ile birleşince MP gelişememiştir. Bkz., Millet Partisi I Büyük Kongresi Genel Müteşebbis Kurulu Mesai Raporu, Kudret, 18-20. 6. 1950.

[32]     CHP Araştırma Bürosu, Seçim Neticeleri Üzerinde Bir İnceleme, 1950, 1954, 1957 Milletvekili Seçimleri (Ankara: Güven Matbaası, 1959). Bölükbaşı’nın Meclis arşivinde bulunan özlük dosyasındaki mazbatasına göre, 1950 seçimlerinde Kırşehir’deki seçmen sayısı, 76. 500’dür. Seçime iştirak edenlerin sayısı ise, 69. 759’dur., Osman Bölükbaşı’nın aldığı oy, 28. 034’tür. TBMM Olumluk Kağıdı, Dönem: IX, Milletvekili Seçilmiş Olanlara Ait Tutanak.

[33]    Kudret, 18. 5. 1950.

[34]     Kırşehir’de MP listesinden aday olanlar, Osman Bölükbaşı, Bay Cemil, Ahmet Bilgin, Nafi Çopuroğlu idi. Kudret, 18. 4. 1950.

[35]     Cemal Aygen, “Memleketimizde Seçimler ve Neticeleri”, AÜSBFD, C. XVII, S. 1 (Mart 1962), s. 205.

[36]       Haydar Seçkin, Olaylar ve Belgelerle 1946 Seçimleri ve Yakın Demokrasi Mücadelemiz, s. 76.

[37]    Vasfi Raşit Seviğ, “Yaşasın Büyük Millet”, Kudret, 16. 5. 1950.

[38]    Nurettin Ardıçoğlu, “Yeni Durum Karşısında Millet Partisi”, Kudret, 18. 5. 1950.

[39]    Kudret, 19. 5. 1950 (MP’nin 1950 seçimleri sonrası beyannamesi).

[40]    Nurettin Ardıçoğlu, “Ölmek Var, Dönmek Yok”, Kudret, 19. 5. 1950; Nurettin Ardıçoğlu, “Tek Muhalif Parti: Millet Partisi”, Kudret, 24. 5. 1950.

[41]    Nurettin Ardıçoğlu, “Hesap Sorma ve Muvazaa”, Kudret, 3. 6. 1950.

[42]    Nurettin Ardıçoğlu, “DP Kurucuları ve Meclis”, Kudret, 29. 5. 1950.

[43]    Kudret, 19. 5. 1950.

[44]    Nurettin Ardıçoğlu, “Ellerinden Gelse Bir Kaşık Suda Boğacaklar”, Kudret, 4. 6. 1950.

[45]    Kudret, 3. 6. 1950.

[46]    Kudret, 23. 5. 1950.

[47]    Kudret, 24. 5. 1950.

[48]    Tarık Zafer Tunaya, İslamcılık Cereyanı, s. 168-169.

[49]    Millet, 12. 4. 1953 (Bölükbaşı’nın Niğde Mitingi).

ENRON: THE SMARTEST GUYS İN THE ROOM (2005) “Piyasanın Uyanıkları”


Enron’un batışı gibi olaylar bizde olmaz demeden,
Ülkemizde bunun benzeri olur mu diye,  unutulmuş belgeseli tekrar izleyip,
“Piyasaya göre fiyatlandırma” nın acı sonucu ve faizin karabatağını görün.
Tarih tekerrürden ibarettir.
“Tarihte her ne olmuş ise, öyle olması gerektiği için olmuştur.”
( KARL MARX )

Yönetmen: Alex Gibney            

Ülke: ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi:22 Nisan 2005 (ABD)

Süre:110 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Peter Elkind, Alex Gibney, Bethany McLean 

Müzik: Matthew Hauser            

Görüntü Yönetmeni: Maryse Alberti   

Yapımcı: Jennie Amias, Mark Cuban, Alison Ellwood   

Firma: Jigsaw Productions | 2929 Productions | HDNet Films

Oyuncular:    John Beard, Tim Belden, Barbara Boxer,  George W. Bush,    Jim Chanos

Çeviren:  thiefpliskin:  

Özet

Amerika Birleşik Devletleri’nde “11 Eylül” saldırılarından sonra finans alanında ikinci bir şok ülkenin en büyük enerji şirketlerinden Enron’un ülkeyi sarsan iflasının yarattığı sonuçlarla yaşandı. Enron’un ortaya çıkardığı etki ve sonuçlar sayesinde aslında pek çok şeyin geç de olsa farkına varılmış oldu. Yıkılmaz ve sarsılmaz zannedilen pek çok Amerikan değer ve kültürü, sadece bir şirketin, “Enron”un, ancak tarih kayıtlarına geçecek tür ve büyüklükteki iflas talebiyle sarsılmaya başladı. “11 Eylül” sonrası dönem düşünülecek olduğunda bu durum, çok yeni bir şey olmamasına karşın Amerika için alışık olan bir durum değildi.

Fortune dergisi yazarlarından Bethany Mclean ve Peter Elkind’ in aynı adlı kitabından uyarlanmış olan film Enron’ u bir insanlık trajedisi odaklı inceliyor.

Belgesel Metni

Orada ne inşa ediyorlar?

Lanet olasıca  orada ne inşa ediyorlar?

Aktiflerini 10 milyar dolardan 65 milyar dolara çıkarmak Enron’un 16 yıIını almıştı.

24 gün içerisinde iflas ettiler.

Lanet olasıca orada ne inşa ediyor?

Bu şirket o kadar çabuk çöktü ki. İflasın eşiğine birkaç haftada geldi. Olay dev bir skandalın tüm yapıtaşlarını bünyesinde barındırıyordu. Bizden bir şeyler saklıyordu.

Enron un ölümcül bir kusuru varsa o da kendini beğenmişlik, kibir, hoşgörüsüzlük ve açgözlülüktü.

Para pek çoğunun gözünü o kadar kör etmişti ki kendi filikalarını batırdıklarını Fark etmediler. Bilmeye hakkımız var. O kadar aç gözlü hale geldiler ki er ya da geç o uçurumdan aşağı saatte 120 km hızla uçmaya mahkumdular. Bu kadar uzun süre yanlarına kar kalması şaşkınlık verici.

Gerçekte Enron, iskambil kağıtlarından yapıIma bir evdi.

Bizim bilmediğimiz şey bu kağıttan evin benzin havuzu üstüne inşa edilmiş olduğuydu.

Her türlü pazarlama hilesini kullandılar.

Komiteyi sessizliğe davet ediyorum. Bu dava, Amerika nın en büyük kurumsal iflasını konu alıyor. Sorunumuz şu; burada ne oldu, bundan kim sorumlu ve bir daha olmaması için neler yapabiliriz. Enron un öyküsünün ilginç tarafı, insanların bunu rakamlara ve karmaşık piyasa işlemlerine ilişkin olarak algılaması. Aslında, bu insanlar hakkındaki gerçek bir trajedinin öyküsü. John C. Baxter, saat sabah 2:23 te Sugar Land polisi John C. Baxter ı arabasının içinde, başından vurulmuş olarak buldu. Yanında bir intihar mektubu vardı.

Efendim; bunun Enron un iflası ile bir ilgisi olduğuna dair bir belirti var mı?

  Kendisinin bir Enron çalışanı, biliyoruz ama neden intihar ettiğine dair bir delil bulamadık. Bay Skilling, Cliff Baxter ın intiharı gibi üzücü bir olaya değinmeme izin verin. İIk ifadenizde onun en yakın arkadaşınız olduğundan söz etmiştiniz.

ÖIümünden önce, çok sık konuştunuz mu?

  Evet. Enron ile bir ilgisi var mıydı?

  Evet. Cliff i tanıyan kimseler, son zamanlarında, olanlardan ötürü çok üzgün olduğunu fark etmemişti. Cliff evime geldi ve “Bize çocuk istismarcısı” diyorlar dedi. Bize vurdukları damgadan asla kurtulamayacağımızı söyledi. Ama Bay Skilling siz buna inanmıyorsunuz.

Neye inanmıyorum?

  Medya ve herkesin, Cliff Baxter a, size ve yönetim kurulundaki diğer herkese, itham ettiklerinde gerçek payı olduğuna inanmıyorsunuz. Bugün, burada bize söyledikleriniz bu yönde. İnanmıyorum… Enron da çalıştığım süre boyunca hissedarların çıkarlarına aykırı hiçbir şey yapmadım.

Sonuçta Enron un çöküşünün sorumlusu kimdi?

  Daha bir kaç sene önce, Enron ülkenin piyasa değeri en büyük yedinci şirketiydi ve değeri neredeyse 70 milyar dolardı. Uzmanlar şirketi yeni iş modelinin simgesi olarak övüyorlardı. Amerika nın en iyi pazarlama uzmanlarının çalıştığı bu yer, enerji alanında geleceği şekillendiriyordu. Ken Lay ve Jeff Skilling, kendilerine herbirinin özel merdiveni olan Iüks birer kamara inşa etmişlerdi.

Onlara ” piyasanın uyanıkları “ deniyordu.
Asla batmayacak kudretli geminin kaptanlarıydılar.

Titanic, kaptanıyla beraber batmıştı. Enron da ise bana öyle geliyor ki kaptan kendine ve yakın çevresine ikramiye verip, kendisini ve üst düzey kişileri filikaya bindirip; kalanlara “Her şey düzelecek. ” demiş. Skilling gibi, Ken Lay de yanlış bir şey yapmadığını söyledi. Çok kısa yorumunuzu alabilir miyiz?

  [CNN den geliyoruz. Teşekkürler.]

Bu sabah olmaz. Mali meselelerin ötesinde, siyasal bir komplodan kuşkulananlar oldu. Enron, George W. Bush un ilk başkanlık seçimleri kampanyasındaki en büyük kurumsal katıIımcıydı.Bu siyasal bir mesele değil, iş dünyası ile alakalı. Enron, Washington daki pek çok kişiye katkıda bulundu. Eğer yönetimden yardımistemişlerse, bu yardımı alamamışlar demektir. Yardım edilmeyecek demek, Bay Lay ile aramda hiçbir siyasi ilişki yok demektir.

George W. Bush un Ken Lay den ” Kenny Boy ” diye bahsetmesine ne diyeceksiniz?

  Bu kocamın lakabı. Başkan, bir yerden duyuş olmalı. Yani Başkanın kendi bulduğu bir şey değil?

  Kesinlike değil. Yayınlanan raporlara göre, geçtiğimiz dört yıIda kocanız, Enron dan hizmetleri için hisse senedi olarak 300 milyon dolarlık tazminat almış.

Ne oldu bu paraya?

  Battı. Hepsi battı. Geriye hiçbir şey kalmadı. Bunlar, Enron dan elde ettiğimiz lime lime olmuş deliller. Önceki birkaç ay içerisinde, içeriden öğrenenlerin ticari ile 1 milyar dolarlık hisse senedini elden çıkarttıklarını belirledik.

66 milyon dolar değerindeki hisse senedini tahvile çevirttiniz mi?

  Bilmiyorum. Kayıtlar yanımda değil. Böyle bir şey yaptığınızı öğrenmek sizi şaşırtır mıydı?

  Hayır. Şaşırtmazdı. Bay Fastow un Enron da sadece 30 milyon dolarlık hissesi vardı ama yan anlaşmalardan 30 milyon daha aldı. Ne kadar kar ettikleri ve şirketin görünümünün ne kadar yapay olduğu anlaşıIdığında Lay, Skilling ve Fastow a yönelik bir öfke baş gösterdi.

Enron un belgeleri ortadan kaldırması daha fazla soru doğurdu. Yok edilen dökümanlarda ne saklıydı?
20 bin kişi işinden olmuştu.

2 milyar dolarlık emeklilik fonu buharlaşmıştı.

Enron bir kaç kötü adamın eseri mi; yoksa Amerikan rüyasının karanlık tarafı mıydı?

  Lay oldukça mütevazi bir kökenden gelerek Enron hikayesine dahil olmuştu. Babam Baptist bir Protestan rahibiydi ve bu işine ben çok küçükken, muhtemelen iki veya üç yaşımdayken atanmıştı. Ken Lay Baptist rahibin oğlu ve yoksul bir çocuktu. Ayrıca küçükken birçok işte çalıştı. İlerde her şeyin daha iyi olacağına dair inancı tamdı ve bunu yürekten istiyordu. Servet kazanma aşkıyla yanıp tutuşuyordu. Bir gün, bir traktörün üstüne oturup iş dünyasını ve her şeyin kendisi ve ailesi için ne kadar farklı olduğunu hayal ettiğini anlatmıştı.

Lay iktisat dalında doktora yaptı ve deregülasyon havarilerinden bir oldu. Bu alanda birçoklarından öndeydi. Devlet kontrolünden bağımsız hale gelmiş enerji piyasalarını ve özellikle ağır denetim altındaki doğal gaz endüstrisini düşünüyordu. Bunu değiştirmek için Washington a baskı uyguladı.

Lay; Washington da, iş adamlarını devletin kural ve düzenlemelerinden kurtaracak yeni akımın taraftarlarından oldu. Sorunumuzun çözümü devlet değil. Devlet sorunun ta kendisi. Kısa zamanda, geniş tabanlı ve çarpıcı ekonomik başarılara ulaşmış toplumlar; zengin doğal kaynaklara ve yüksek nüfusa sahip, sıkı denetimin olduğu toplumlar değil; piyasanın sihrine inanmaya istekli olanlardır.

Deregulationi: devlet denetimini kaldırma, hükümet kontrolünden çıkarma, bir şeyi devlet denetiminden çıkarma süreci

Deregülasyonun sihirli gücü, Ken Lay i 1985 yıIında Enron u kurmaya itti. Doğal gaz boru hattı şirketlerini birleştirerek, devletin gaz fiyatlarını piyasaların iniş çıkışlarına göre dalgalanmaya bırakma kararından Enron un yararlanabileceğini düşünmüştü. Ken Lay in deregülasyona bakış açısının temelinde, hayal ettiği kadar parayı kazanabileceği düşüncesi yatıyordu. Bu konuda yalnız değildi.

Birkaç Teksas Iı petrolcü, devleti enerji işinin dışına nasıI atacaklarını düşünüyordu. Sanırım birbirlerini anlıyorlardı. Bu, çıngıraklı yılanla engerek yıIanı arasındaki profesyonel nezaketti. Lay, Baba Bush a yakındı. Ama Teksas valisi iken George W. Bush da Ken Lay için seve seve telefon ederdi. Bunun bir örneği daha yoktu.Amerikan tarihinde ilk kez bir başkanın ailesi, tek bir şikete bu derece yakınlık gösteriyordu. Enron yöneticilerinden Rich Kinder şirketten ayrıIırken Lay ona görüntülü bir hoşça kal mesajı hazırladı. Rich, Enron dan ayrıIışın dolayısıyla bir çift laf etmem istendi. Sana “Teksas tan ayrıIma! ” diyeceğim. Rich, Bush ailesi için harikalar yarattın. George a senden daha fazla destek vermiş birisi olduğunu sanmıyorum. Hayatımızın bu döneminde Barbara ve benim için en önemli şey bu. Ailen ve arkadaşların.

Başından beri Baba George Bush devletin Enron Internatonal a milyarlarca dolar yardımda bulunmasını sağlamıştı ve Lay i deregülasyonun büyükelçisi ilan etmişti.

Enron herkese karşı dürüst olan bi şirkettir. İnsanların Enron ile girdikleri ilişkide kendilerine olabilecek en dürüst şekilde davranıIdığını hissetmelerini istiyoruz. Kendini daima ahlaki doğruluk kisvesi altına gizledi. Ama bu ilk dönmelerde samimiyetini sınayacak bir olay yaşandı. Valhalla Skandalı olarak da bilinen Enron un petrol skandalı.

Arthur Anderson da çalışırken, Enron Oil adındaki bir şirketteki araştırmaya dahil oldunuz mu?

  Evet. Dahil oldum. 1987 de iki alım satım işlemcisinin zimmetlerine para geçirmiş olduğu yönünde bir hadise yaşanmıştı. 1987 yıIında Enron un en iyi iki alım satım işlemcisi, petrol fiyatlarının yükselişi ve düşüşü konusunda Enron üstünden spekülasyona girişmişlerdi. Petrol ticareti kumardan farksızdır. Bazen kazanır, bazen kaybedersin. Ama Enron Oil sürekli kazanıyormuş gibi görünüyordu ve bu Ken Lay i memnun ediyordu. Ken Lay e piyasadaki bu riskleri açıklmaya çalıştım. Yatırımının on katını.. kaybedebileceğini belirttim. Deneyimli işlemci Mike Muckleroy, Enron Oilin istikrarlı yüksek karından şüphelendi. Bu petrol işinde kimsenin akıI sır erdiremediği karlar döner ve doğrusu Ken Lay in üst düzey yöneticileri bile bu durumu sorgular hale geldi. Bu kadar paranın yasal yollardan elde edilemeyeceğini söylüyorlardı.

Ortalıkta tuhaf bir şeyler dönüyor olmalıydı.

Gerçekten de ortalıkta tuhaf bir şeyler dönüyordu.

İIk işaret; isimsiz bir ihbar ile şirket başkanı Louis Borget in; şirket hesaplarından 3 milyon dolarlık fonu kişisel hesaplarına geçirdiği ile ilgili olarak geldi. Sahte defterler ve offshore hesaplardan; şirketin mali işler sorumlusu Tom Mastroeni den kimsenin kim olduğunu öğrenemediği gizemli Lübnanlı spekülatör M. Yass a uzanan bir iz ortaya çıktı.

Sizce bu kimin ismiydi?

Benim kıçım anlamındaydı aslında. M Smart ise Maxwell Smart idi. Demek istediğim bu adamlar oyun oynuyordu. Borget and Mastroeni Houston a çağrıIdı. İIk olarak üstünde oynanmış hesapları Enron a gösterdiler. Ardından şirket karını cebe indirdiklerini itiraf ettiler. Bunlar Enron yönetim kurulunun dikkatine sunuldu. Hesapları incelemek üzere denetçiler getirtildi. Yönetim kurulu toplantısında, denetçiler Lay e Borget ve işlemcilerin günlük ticari kayıtları yok ederek kazançlar üstünde manipülasyon yaptıklarını ve muhtemelen alım satım limitlerinin üstünde işlem gerçekleştirdiklerini söylediler. Ertesi gün Lay in olayların gidişatını değiştirmeme yönünde bir karar aldığını öğrendik. Gösterdiği gerekçe ise bunun şirketteki tek para kazanan bölüm olduğuydu. Altın yumurtalayan tavuğu kesmek istemedi. İşlemciler kovulmadıkları gibi kınama cezası da almadılar. Onun yerine Enron Borget a şöyle bir mesaj gönderdi: ” Bize milyonlar kazandıraya devam et. “Enron un yüklendiği risklere yönelik tedbir almak yerine; Lay işlemcileri daha da yüksek risk almaları için cesaretlendiriyordu.

Sonra talih onlardan yüzünü çevirdi. İki ay sonra, panik içinde beni aradılar ve son beş günde 90 milyon dolar içeri girmişlerdi. Yapabileceğimiz şey, kime karşı kaybettiğimizi bulmaya çalışmaktı. Muckleroy New York a kalkan ilk uçağa atladı. Mastroeni de bir hesap takımı daha olduğunu biliyordu ve onları almak için ne gerekiyorsa yapacaktı. Tom karşısına dikildim. Ona iki şey olabileceğini söyledim. Bunlardan birisi bir Alman silah tüccarı olan Borget in kazıkladığı ticari ortaklarından biri onu öldürecekti ya da ben. Nereye giderse gitsin er geç onu bulacağımı söyledim. Mastroeni ertesi gün gerçek defterlerle çıkageldi. İşlemciler Enron un tüm rezervleri karşıIığında risk üstlenmiş ve kaybetmişlerdi. Muckleroy hızlı davranarak piyasaya blöf yaptı ve şirketi kurtardı. Valhalla olayından sonra Ken Lay, işlemcilerin üstlendiği riskden dolayı şok olduğunu söyleyecekti. Oysa alınan riskleri başından beri biliyordu. İşlemcilerin faaliyetleri ile ilgili onu uyaran raporları görmüştü. Enron un çöküşünden beri Ken Lay bilmediği şeylerden ötürü sorulu tutulamayacağını söylüyor. Valhalla da söylediklerine benziyor.

Bunları bilmediğine inanıyor musunuz?

  Sadece Valhalla için konuşabilirim. Başından beri biliyordu. Çünkü ona söylemiştim. Denetçiler, Bay Ken Lay e başına buyruk iki işlemcinin işten çıkarıIması yönünde rapor verdiler. Raporu okuyan Lay, ona bu kadar para kazandıran iki adamını kovarsa ne kaybedeceğini hesapladı. Benim kararım, bu adamın kazançlarını ahlaki değerlerin önünde tuttuğu yönündedir. Mastroeni mahkum oldu ama cezası tecil edildi. Borget dolandırıcıIıktan bir yıI hapis yattı. En büyük para makinesi parmaklıkların ardına düşen Ken Lay kendine şunu sordu:

Kim Enron a en çok parayı kazandırabilir?

  Her yıI, her hafta, her gün yeni fikirler üretmek zorundasınız. Ken Lay, Jeff Skilling e baktığında gelecekte doğal gaz işletmeciliğinin nasıI olması gerektiğinin cevaplarını barındıran adamı gördü. Ken Lay vizyon sahibi bir adamdı ve büyük fikirleri olan diğer vizyonerleri severdi.

 Jeff Skilling hepsinden büyük fikirlere sahipti. Jeff Skilling ‘ in en büyük fikri enerji iletiminin yeni bir yolunu bulmaktı. Bir doğal gaz boru hattının fiziksel akışına bağIı kalmak yerine Enron, doğal gaz piyasası için bir borsaya dönüşecekti. Adeta büyülü bir fikirdi bu. Enerjiyi hisse senedi ve tahviller gibi alım satımı yapılabilir bir mali araca çevirecekti. İyi fikrimiz buydu.

1992 yıIında bu güzel fikri kullanarak Kuzey Amerika daki en büyük doğal gaz tedarikçisi haline geldik. Jeff bir peygamber gibiydi. Ortaya çıktı ve dışarıda koskoca yeni bir dünya olduğunu gösterdi. “Boru hatlarını döşemek ve onlara gaz pompalamak gibi işleri boşverin gitsin. ” dedi. ” Tüm endüstriyi baştan yaratabiliriz. ” Vinson & Elkins den gelen, Amanda Martin adlı avukat, Jeff Skilling in işe ve yakın çevresine aldığı ilk yöneticilerden oldu. Heyecanımız ortadaydı. Orada olmaktan ne kadar gurur duyduğumuzu tahmin edemezsiniz. Aklımızı kullanırsak her şeyi başarabileceğimizi telkin eden bir liderimiz vardı. Sonuçta para kazanmaya başlamıştık. Bu da bizi büyük şeylerin beklediğini onaylıyordu. Skilling endüstriyi yeniden baştan inşa etmenin ve işe yeniden başlamanın yarattığı fırsatları görmüştü. Enron a girmeden önce öne sürdüğü bir koşul vardı ki o da ” piyasa göre fiyatlandırma ” denilen bir muhasebe ilkesini kullanmasına izin verilmesiydi. Arthur Andersen imzaladı ve SEC onayladı. İçeri girip ” Burada neler oluyor?  ” dediğimi hatırlıyorum. Herkes çok heyecanlıydı ve sonra şampanya geldi. ” Piyasaya göre fiyatlandırma “kalemini kullanmamıza izin verilmişti. Bunu dünmüş gibi hatırlıyorum. Enron un sonunu hazırlayan en büyük adımlardan biri böyle atıImış oldu. ” Piyasaya göre fiyatlandırma ” ile Enron; anlaşmaların gelecekteki potansiyel karlarını, imzalandıkları gün deftere geçirebilecekti. Gerçekte şirketin kasasına giren paranın miktarı ne kadar az olursa olsun, Enron karını dış dünyaya dilediği rakamlarla açıklıyordu. Oldukça öznel ve tabii manipülasyona müsait. 10 yıI sonra bu santralden, klovatı bu kadar dolara elektrik satacağız diyorlardı. Bunu yapabileceklerini kanıtlamanın hiçbir yolu yoktu.

Selam Reg. Günaydın. NasıIsın?

  Sonunda harikayım. Sizi görmek çok güzel. Jeff. Seni görmek de. Todd otur Iütfen.

Bunun üstünde çok çalıştık ve değer düşüren kalemleri çekip çıkardık. Bulduklarımıza bir göz at. Geliştirme…

Geçen sene 20 milyon dolar kazanmışız, bence bu sene 120 milyon kazanabiliriz.

Geçen sene ticari işlemlerden 10 milyon dolar kazanmışız. Bence bu sene 64 milyon yaparız bu rakamı. İşin sırrı burada. ” Piyasaya göre fiyatlandırma ” dan benim ” Gelecekteki Kuramsal Değer ” dediğim muhasebeleştirme yöntemine geçeceğiz. Bunu yaparsak hasılata çuvalla para ekleyebiliriz. Jeff bu muhteşem! Kulağa harika geliyor. Oh Jeff. Teşekkür ederim. Kendini aştın. Çok çok yükseleceksin dostum. Günün birinde şirket başkanı bile olabilirsin. Gerçekten mi?

  Evet! Fikrin herşey olduğuna inanıyordu. Ona göre, bir fikir ürettiğinizde, bundan hemen kar elde etmeye başlamalıydınız Aksi takdirde küçük adamlar fikrinizi çalar ve onlar bu işten karlı çıkarlardı. Jeff Skilling Harvard İşletme Okulu na başvurduğunda bir profesör ona akıllı olup olmadığını sormuş.

” Bok gibi akıllıyım. “diyerek cevaplamış. En sevdiği kitaplardan birisi, insan doğasının genlerimizi aktarırken nasıI açgözlü ve rekabetçi bir yol izlediğini anlatan ” Bencillik Geni “idi. Enron da Skilling güçIünün hayatta kalmasını sağlayan temel iç güdüleri serbest bırakıyordu.Dünyanın işleyişi ile ilgili oldukça Darwinci bir bakış açısı vardı. Enron daki ilk günlerinde insanları motive decek tek şeyin para olduğunu söylemişti.

Skilling in dünya görüşü, Enron un iş yapma biçimini etkiler olmuştu.
Performans Gözden Geçirme Komitesi isimli bir sistem kurdu.
İnsanlara birden beşe kadar not veriyordu. Çalışanların % 10 u beş alıyordu ve bunların kovulması gerekiyordu.
O andan itibaren sistem “Yüksel ya da Defol “ olarak bilinmeye başlandı.

Şahsen ” PGC ” nin şirket olarak yürüttüğümüz en önemli işlem olduğuna eminim. Sırf diğer çalışanlar onları değerlendirdiklerini görüp, tatmin olsunlar diye her sene çalışanlarının % 15 ini işten atan bir şirket daha duymadım. Bu grup tarafından değerlendirildiğinizde, Ken den ve benden şirketin hedefleri hakkında bilgi Imış oluyor ve buna uyup uymadığınızı öğreniyorsunuz. Çok merhametsiz bir süreçti.

25 yaşında birisinin değerlendirmede iyi çıkmaya çalışması ve karşıIığında 5 milyon dolar ikramiye alması. Kurumsal olarak pek sık görülen bir olgu değil. Çok zorlu ve saldırgan bir kültürümüz var. Enron da kimse işlemcilerden daha saldırgan değildi. Tazminatımı konuşmak üzere patronun bürosuna gidiyordum ve alacağım parayı iki katına çıkartmak için birisini gırtlağına basmam gerektiğini söyleseler, ben iki ayağımla birden basardım. İnsanlar aynen böyleydi. Alım satım tarafında, en büyük ve en pis şirket olmak zorundaydık. Piyasada olmak için Enron ile iş yapmak, bir gereklilik arz ediyordu. Enron işlemcileri, okul müdürünün bulaşmaya çekindiği bir lise çetesi gibiydi. Açıklanan karın büyük kısmını onlar sağIıyordu.

Jeff Skilling ve Ken Lay in serbest piyasa fikrini alıp onu bir ideolojiye dönüştürdüler.

Onu yeni ekonomi dini olarak görüyorlardı. Enron on-line pek çok emtia için piyasaları değiştirecek. Mevcut olan kör sistemin yerini alacak şeffaf ve açık bir piyasa yaratacak. Gerçekten çok basit, bilgisayarınızı açtığınız an karşınızda olacak. Vizyonumuz bu. Dünyayı değiştirmeye uğraşıyoruz.

Jeff Skilling, bana göre, Enron un bir başarı öyküsü olduğuna ümitsizce inanamaya çalışıyordu. Kendisini Enron ile özdeşleştirmişti.

Bir keresinde ” Ben Enron um. “demişti.

Enron dakilerle ilgili bir başka nokta ise Jeff Skilling. dahil hepsinin eskiden inek olmasıydı. Koca gözlüklü, saçları dökülen, göbekli bir tip. Bir gün Jeff Skilling kendisini değiştirmeye karar verdi.

Ağırlık çalışmaya başladı, kilo verdi; iradesi ve kişiliği ile Kendisini baştan yarattı.

Jeff lazer ameliyatı olduğunda herkes onu izledi böylece Enron da gözlüklü kimse kalmadı.

Bence Jeff Skilling tam anlamıyla trajik bir figürdü.İnsanların parlak zekalı diye tarif edeceği birisiydi. Bazen ise gösterdiğinden oldukça farklı bir tablo çiziyordu. Riskleri takip edip, ince ince hesaplar gibi görünse de gerçekte bir kumarbazdan farksızdı. 20 yaşına basmadan piyasada çoğalınca bahisler oynayarak büyük paralar kaybetmişti.

Jeff Skilling e göre risk göz alıcıydı. Risk almaya bayıIırdı. KatıIımcıların hayatını kaybedebileceği kadar tehlikeli gezilere çıkmaktan istediğinden söz ederdi. Jeff Skilling, arkadaşları ve müşterilerinden oluşan ufak bir grupla bu gezileri gerçekleştirdi. Çekirdek grubunu Enron çalışanlarının oluşturduğu topluluklar çıIgın maceralara atıIıyordu. Bunlara Andy Fastow katıIıyordu, Ken Rice katıIıyordu. Bu geziler birer efsane haline gelmişti. Oturup, ne çeşit tuhaf zorluklara atıIdıklarını düşünürdük. Ama bu onların birer erkek olarak iyi hissetmelerini sağIıyordu.

Baja ya, Meksika nın 2000 kilometre boyunca uzanan oldukça engebeli topraklara unutulması güç geziler düzenlemişlerdi. Bu motosikletlerin parçalandığı bir yolculuktu. Ken Rice yolculuk sırasında dudağını yardı ve dudağına dikişler atıIdı. İnsanların kemikleri kırıIdı. Birisi jip devirdi ki neredeyse ölüyordu. Enron da bu tip öyküler efsane haline gelmişti. Bu öyküler şirketin maço kültürünü besliyordu.

Jeff Skilling beğendiği kişilerden bahsederken heyecan yayan adamları severim derdi. Uç yönleri olan tipleri severdi. Ken Rice bunlardan birisiydi. Gruptaki pazarlamacıydı. Cana yakın, eğlenceli, adam gibi adamdı. Enerji şirketlerine anlaşmaları satan kişiydi ayrıca. Cliff Baxter şirketin iş bitiricisiydi. Anlaşma yapmakta ütüne yoktu ama manik depresif bir insandı. Baxter çok zeki ve açık sözlü birisiydi ve Skilling e herşeyi açıkça söylerdi. Skilling e şirketteki herkesten daha yakındı.

 Sikilling in en önemli adamların olan Lou Pai, ilk dönemlerde alım satım işlerinin kurulmasına yardım etmiş, sonra ise “Enron Enerji Hizmetleri “ isimli başarısız girişimin başına geçmişti. Siz başındayken EEH nin işlevi ne idi?

  Son kullanıcı olan sanayi kuruluşlarına enerji hizmetkeri satmaktı. Lou Pai tarafından Skilling EEH işinin başına getirilmişti. Çünkü burası şrketin ve Skilling in geleceği açısından çok önemliydi.. Lou Pai a kıtalararası balistik füzem diyordu. Lou Pai düşmanlarını inanıImaz bir beceri ile alt ediyordu. Bunun anlamı arkada cesetler bırakmak ise Skilling in buna aldırış ettiği yoktu. Hiçbir şey hisetmiyorum.

Lou Pai gizemli bir tipti. Perde arkasındaki CEO gibiydi.

Bir süreliğine 7. katta büyük bir ofisi vardı. Camla panellerle çevriliydi ofis ve yanından geçtiğinizde hemen hemen her zaman boş olduğunu görürdünüz. Detaylar Lou Pai yi alakadar etmiyordu. Para ve striptizci kızlara duyduğu tuhaf ilginin dışında onu motive den bir şey yok gibiydi. Pai için her şey rakamlardan ibaretti. Her gece işten sonra oraya gider ve işlemcilerden bazılarını yanında götürürdü. Orada bayağı para da harcardı. Bu parayı Enron un harcama kalemlerinden düşerdi. Striptizcileri alım satım katına çıkardığına dair söylentiler vardı. Hemen herkes bu hikayeyi biliyordu. Adam öylesine yumuşak, sessiz sedasız, hatta hanım evladı gibiydi ki striptizciler bile CEO olduğuna inanmamıştı. Pai onları ofisine çıkardı ve sanırım kızlar orada, ona ufak bir gösteri yaptılar. Bir gece kulüpteyken, yanındakilerden biri hepimiz bekarız Lou; biz bir sorun yaşamıyoruz, ama karının striptizcilerin parfümünden işkillenmesini nasıI önlüyorsun?

  Lou şöyle dedi: ” Bir sırrım var. ” ” Eve giderken bir benzincide duruyor ve ve üzerime benzin döküyorum, böylece koku falan kalmıyor. “demiş. “Ama Lou ” demiş öteki, ” karın bu sefer de benzin istasyonundaki pompacıya çaktığını ” düşünmez mi?  ” Lou Pai hariç herkes gerilmişti. Masaya soğuk bir hava çökmüş.

Ne de olsa Lou Pai hafife alınacak birisi değildir. Şakayı yapan adam, iki gün sonra ki bu bir Enron efsanesidir; Kanada nın Calgary şehrine sürülmüş.

Lou Pai, rakamlar yükselir yükselmez EEH yi yönetmeyi bıraktı. Yaklaşık olarak 100 milyon kazanmıştım. Rakam yanlış olabilir, artı eksi 20 milyon dolar diyelim. Enron daki herkesten fazla parayla, 250 milyon dolar ile ayrıIdı çünkü tüm Enron hisselerini; karısından ayrıIıp, kendisine bir çocuk doğuran striptizci kız arkadaşı ile evlenebilmek için satmıştı. Enron dan ayrıIışı da orada bulunması kadar gizemliydi.

Günün birinde, Lou Pai nin artık EEH nin CEO su olmadığını öğrendik. Lou Pai, Enron dan 250 milyon dolar ile uçmuş olmasına rağmen arkasında bıraktığı birimlerin toplam zararı 1 milyar dolara yakındı. Ama Enron bu gerçeği saklamayı başardı.

Lou Pai, Colorado daki ikinci büyük toprak sahibi oldu. Olay hep sayılardaydı. Sayıları her zaman tutturuyordu. Bu bana göre bu bana göre lise mitolojisiydi. Wall Street teki en popüler adam olmak isteyen, orada kalıp bunu başarmak için yapmak zorunda olduğu şeyi yapacaktı. Bence Jeff bu kuralları, herkesten daha iyi kavramıştı. Amerikalılar hisse senetlerinden yığınla para kazanıyor. Borsa, dün yine seviyelere ulaştı. Borsadaki yükseliş Perşembe günü de devam etti. Dow Jones Endeksi neredeyse 61 puan artış gösterdi. Düşük gelir grubundakiler bile borsaya akın etmeye başladı çünkü kaybetmeleri mümkün değildi. Hisse fiyatları yükseldikçe yükseliyordu. Her gün, yeni bir rekor. Teknoloji hisseleri resmen coştu. Kapanışa az bir süre kala, 100 puan yükselerek bugüne kadarki en yüksek seviye olan 7895.81 puana ulaştı. Belki de dünya tarihindeki en uzun süreli boğa piyasası yaşandı. Ken Lay oradaydı ve tezahürat yapıyordu. Hisselerimizin çok iyi durumda olduğu ortada. Önümüzdeki sene ya da on sekiz ay sonra, hisse fiyatlarımızın iki katına çıktığını görmememiz için hiçbir neden yok. Enron, hisse senedi analistlerinin kalplerini ve zihinlerini kazanacak bir kampanya başlatmıştı. Enron daki doğal gaz stokları…

Hisse senetlerimizin fiyatlarını, asla yeterli görmedik ve yeterli olduklarını da düşünmek istemiyorum. Fiyatlar daha da yükselmeli. Yürüttüğü İnternet bazlı enerji alım satım işi ile Enron, ikinci çeyrekte karını % 30 arttırdı. 90 Iı yıllar süresince Wall Street teki bu oyuna devam edildi. Bir şirket, analistlerin o çeyrekteki kar tahminlerini yakaladığında senet fiyatları daha yükseliyordu.

Oyunun adı ” şişir ve elden çıkart “ idi.

Üst düzey yöneticiler, fiyatları yukarı çekmek için talebi canlandırdıktan sonra multi milyon dolarlık senet opsiyonlarında likitidasyona geçiyorlardı.

Enron daki insanlar ücretlerini genellikle hisse senedi olarak aldılar. Hisse fiyatlarının yükselmesi herkesin işine geliyordu. Senet fiyatlarının yükselişine yön veren ise her çeyrekte açıklanan kar rakamlarıydı. Skilling dahil şirketteki herkes bunun farkındaydı. Asansörde bile hisse fiyatını takip edebiliyordunuz. Etrafınız şirketin sağIığını gösteren işaretle sarsıImıştı.

Hisse fiyatı ne durumda?

  Herkes aynı geminin içindeydi. Şirket borsadaki fiyatı ile yatırım camiasını yeni, farklı, yaratıcı; kurumsal girişimciliğin yeni çağını simgeleyen şirket olduğuna ikna etmeyi amaçlayan yeni bir halkla ilişkiler kampanyasına takıIıp kalmıştı. Gelin ve bizimle çalışın. Çalışanlarımızı, yeni şeyler denemeleri için özendiriyoruz. İşe, değişim ortamında çalışmaya daha yetkin kişileri seçerek başIıyoruz.

Enron için çalışıyorsanız en yeni düşünce tarzını, ve açıIan en yeni pazarları görürsünüz. Enron on-line, göz kamaştırıcı bir başarı hikayesidir. Kurumsal Amerika yı, en zekinin kendiler olduğu yönünde rol keserek ikna etmişlerdi. Alan, kamu alanındaki üstün hizmetlerinden dolayı seni Enron ödülüne layık gördük. -Alan Greenspan- En içten teşekkürlerimizle. Şirketi, her yıI karlarını istikrarlı bir şekilde % 10 ila % 15 arası arttıracabilecekleri bir yer olarak pazarlamaya devam ettiler.

İşin aslı, Enron bu rakamları tutturabilmek için büyük risk alıyordu. Riski seviyoruz çünkü parayı risk alarak kazanırsınız. Nereden bakarsanız bakın, Enron yükselişteydi. Aslında karlar artmıyor, tam tersine düşüyordu. Dünyanın dört bir yanında büyük doğal gaz operasyonları vardı. İnşası pahalıya patlayan bu tesisler, zarar ediyordu. Dünyanın diğer yerlerinde, örneğin Hindistan da harika bir çeyrek ve harika bir yıI geçirdik. Dabhol ün birinci aşaması devreye girdi ve elektrik üretmeye başladı. İkinci aşamanın finansmanı hazır ve inşasına başlandı. Deneyimlerime göre özellikle uzak durulması gereken yerler vardır. Bunlardan birisi Hindistan dır. O zamanlar kimsenin yapmayacağı bir şey yapıp Hindistan a bir santral kurdular. Herkes Hindistan a yatırım yapmaktan kaçınırdı. Ama Enron bunu yaptı, hem de gösterişli bir şekilde. Ama En ron basit bir noktayı atlamıştı. Hindistan, Enron un ürettiği enerjiyi Şimdi Dabhol tesisi harabeden başka bir şey değil. Projede 1 milyar dolar kaybedilmesine karşın, asla gerçekleşmeyecek karlara üzerinden Enron, üst yönetime multi milyon dolarlık ikramiyeler verdi.

Peki gerçek para nereden gelecekti?

  Tabi ki baskı çok büyüktü. Çığır açacak bir sonraki fikrin bulunması gerekiyordu. Başarısızlık bir seçenek değildi. Kurumsal dünyada şirketler el değiştiriyor. En büyük haber. Enron, Portland General ı satın alacağını açıkladı. PGE ile birleşme Enron u elektrik işine soktu. PGE nin batı sahilindeki konumu dolayısıyla Enron daha yeni devlet düzenlemelerinden arındırıImış Kaliforniya piyasasına girecekti.Bu birleşme ile toptan ve perakende bazında elektrik ve doğal gazın, ülke çapındaki en büyük pazarlayıcısı olma yönünde önemli bir adım atmış olacağız. Bütün bunlar, birleşmez isek ayakta kalamayacağımızı söyledikleri deregülasyondan dolayı gerçekleşti. Bizi satın aldıkları ana kadar Enron ismini duymamıştım. PGE yi satın aldıklarında, tüm hisselerin adı Enron oldu. Onları biz damgaladık. Etrafıma baktığımda, Enron hissesi alanların paralarını ikiye katladıklarına tanık oldum. O günden beri emeklilik ve sigorta fonuma tavan prim ödemeye çalıştım. Portland General, kazanç güzel, nakit akışı iyi. Wall Street te buna ” güven bana “öyküsü diyorlar. Onlarca yıI boyunca çalışıp didinen boru hattı işçileri, paralarını güvenli ve geleneksel yatırım olarak gördükleri şirkette tutmayı yeğlemişlerdi. Bu şirketin güvenli ya da geleneksel olmakla alakası bile yoktu.

Emekilik fonumuzla Enron hissesi almalı mıyız?

Kesinlikle.

Bana katıIıyorsunuz değil mi?

  Bugünün en çok kazandıranı Enron. Beni büyüleyen şeylerden birisi, Wall Street analistlerinin Enron hisselerini ” satın al ” reytingli olarak değerlendirmeleriydi.

Şirket analistlerin gözünü nasıI boyadı?

  O an elimizdeki bilgiye bağIıydık. Şirketin onaylı bilanço raporlarına ve yönetimin sunumlarına güvendim. Analistlere karşı kesinlikle dürüst davrandık. Jeff Skilling, Enron aldatmacasının yaratıImasındaki en önemli unsurdu.

Zaman zaman satış eğilimli analizcilere, cevaplayamayacakları bir soru sorsak;

” Jeff i bir arayalım. “,
” Jeff e bir soralım. “

diyorlardı. Jeff i arayan analistlerin herhangi bir şeyi analiz ettikleri falan yoktu. Enron un onlara söylediği her şeye inanmaya hazırdılar. Analistlerin çoğu, bizim için hisse başına 100 ila 115 dolar gibi potansiyel bir fiyat belirlemiş durumdalar.

Şirketin palavralarını yutmayan anaslitler düşman ilan ediliyordu.

Enron un CFO su Andy Fastow, gözüne John Olsonisimli; Enron hikayesini yutmayan analistlerden birini kestirmişti. Enron, analistlerin alım yönündeki önerilerini seviyordu. Fastow, Merrill Lycnh i arayıp ya hisselerimize ” al ” onayı verip bizi sevecek birini işe alırsınız ya da bir daha sizinle iş yapmayız demişti. Günlerimin sayıIı olduğunu anlamıştım. Görevlerini kötüye kullanmışlardı. Merrill Lynch John Olson ı işten attı. Bunun arkasından Fastow bankayı 50 milyon dolarlık iki yatırım bankacıIığı işi ile ödüllendirmişti. Analistler, yatırım bankacıIığı bölümünden anlaşmalar büyük kotarmaları için ikramiyeler alırlardı.Böylece hiç heves kırıcı söz duymazdınız. Enron hisseleri yükselmesine rağmen işleri para kaybettiriyordu. Yükselen teknoloji hisselerine bakan Skilling, şirketi siberaleme taşımaya karar verdi. Bir geniş bant pazarı yaratıp yaratamayacağımızın fizibilitesini yapıyoruz. Enron, gaz işinde öğrendiklerini diğer enerji metalarının alım satımında da hatta geniş bant trafiğinin pazarlanmasında da kullanacak. Ken Rice 20 yıIdır Enron da çalışıyor. Enron daima bir adım önde olmayı başarmıştır.

Akşam 7 den sabah 7 ye kullanmadığımız internete para ödüyoruz.

Soruyorum size neden?

Neden?

Motiflerimizden birisi daima ” neden ” diye sorabilmektir. Bir şeyler ne için böyle yapıImak yerine şöyle yapıIıyor?

İşte bizim piyasamız.

Bant genişliğini neden diğer şirketlere satmıyoruz?

  Onu bir emtia haline getirebiliriz. Geçen haftadan beri, Wall Street te Enron un geniş bant atıIımı ve BlockBuster ile ortak olarak ” isteğe bağIı video ” girişimi konuşuldu. Dini bir ayine katıImak gibiydi. İnsanlar koltuklarından fırlayıp, ellerinde cep telefonları ve Blackberry leri ile patronlarını aramak için koşuşturuyorlardı.

Bir analist; tek kelime ile yatırımcılarına tavsiye verdi. ” Vay canına! ” Enron hisseleri iki gün içerisinde % 34 değer kazandı.

Borsanın verdiği tepkiden stratejiyi sevdikleri anlaşıIıyordu. Bu onlara mantıklı gelmişti. Teknolojiyi geliştirdiklerini ilan ettiler. YıI sonuna kadar test pazarlarına sunulacaktı. Ve bu teknoloji iş yarayor. Kalitesi yüksek ve müşteriler tarafından beğenildi. Oldukça aşama kaydettik. İşin aslı Enron, ” isteğe bağIı video ” teknolojisinde bir hayli zorlanıyordu. Teknoloji işe yaramadı ve Blockbuster ile olan anlaşma feshedildi. Enron, ” piyasaya göre fiyatlama ” sayesinde tek kuruş kazandırmayacak hayali anlaşmadan 53 milyon dolar kar ettiğini açıkladı.

2000 yıIının sonlarına doğru, Enron un geniş bant işini başarıIı gösterme çabaları tükendi.

Çalışanlarına, hayali bir işi varmış gibi göstermek için tüm numaralara başvurdukları halde insanlar giderek ümitsizliğe kapıImaya başlamışlardı. Yöneticiler, hisseleri ellerinden çıkartmaya başlamışlardı.

Enron un çöküşü sırasında Ken Rice 53 milyon dolarlık, Ken Lay 300 milyon dolarlık, Cliff Baxter 35 milyon dolarlık, Jeff Skilling 200 milyon dolarlık hisseyi elinden çıkartmıştı.

 Aldatmaca sürerken, tüm yalanlar ve sahtekarlıklar patronun kendisini de bu çarpık gerçekliğe inandırmaya başlamıştı. Bu düzenbazlık gerçekti ve bu aldatmaca gerçeğin ta kendisiydi. Kendisi de inanmaya devam ettikçe sahtekarlık sayıImazdı. Geniş bant ticaretinden bahsetmiştiniz. Ya hava durumu vadelileri?

  O piyasada işler nasıI?

  Evet bir hava durumu piyasamız da var. Enron, hava tahmini ticareti işini ortaya ilk attığında, bunun bilim mi bilimkurgu mu olduğu anlaşılamadı. Tahminler yanlış çıkarsa havadurumu uzmanlarınızı cezalandırıyor musunuz?

  Bilemiyorum, sırtında hiç kırbaç izi var mı?

  Yazık. Güzel bir eldi. Jeff, zaman geçtikçe işlerin kötüye gittiğini itiraf etmekte zorlanır oldu. Geceleri ışıklar kapandığında, neyin yaklaşmakta olduğunu bildiğine inanmak zorundayım. Bunu Titanik e benzetmek istiyorum. ” Tam yol ileri! ” diyen bir kaptan var ve buzdağına çarptıktan sonra bile son hızda yola devam ediyorlar. Enron adlı geminin kaptanı pek çok uyarı işaretini görmezden geldi. Geminin kaptanı kimdi peki?

  Kenneth Lay Wall Street tarihindeki en berbat günlerden biriydi. Hisse senetleri % 31 oranında geriledi. Teknoloji hisseleri, Cuma günü satış furyasına neden oldu. Bu, ” Artık kendinize gelin. ” demekti. Milyonlarca gergin yatırımcı, Cuma günü Down Jones Endeksi nde yaşanan büyük düşüşün ardından…

Enron, özellikle 200 yıIının sonları itibariyle büyük bir olaydı çünkü İnternet şirketlerinin çoğu düşüşe geçmişti ve Wall Street, bir sonraki büyük felaketi bekliyordu.

Enron, yeni ekonomi şirketlerinin parlayan yıIdızıydı. 2000 yıIında hisse fiyatları % 90 arttı ve ondan önceki sene de % 50 artmıştı. Wall Street teki banko hisselerden biriydi ve böyle şirketler asla yanlış bir şey yapmazdı. Yeni ekonominin yüzü haline gelmiştik. Ne kadar iyi olduğumuzu hatırlatan bir kültürümüz vardı. Ve bu kültür ortaya çıktığında, Fortune dergisi bizi Amerika nın en yaratıcı şirketi ilan etti. İşte o zaman kendimizi gerçekten iyi hissetmeye başladık. Yine başardınız. Enron, Fortune dergisinin yaptığı yıIın en çok hayranlık duyulan şirketleri anketinde, üst üste altıncı kez Amerika nın en yaratıcı şirke seçildi. Hakedilmiş bir başarı. Pazarlamacı ağzı hala iş yapıyordu. Ama Enron yatırımcılarından birisi, Enron un bilançolarında borsa analistlerinin atladığı bir şey görmüştü. Analistler genelde bunun bir ” kara kutu ” olduğunu söyler ve inanmanızı beklerler.

” Kim bilir para nereden geliyor?  ” Bir yerden geliyordu işte. Tek bildiğimiz, hep iyi durumda olduklarıydı. Kara kutu bizi aldatmak için konulduysa, bilançolar, kötü gittikleri güne kadar elbette iyi olacak diyordum. ben araştırmacı bir gazeteci değildm ve bu yüzden de Enron ile ilgilenmem için hiç bir neden yoktu. Lakin Jim Chanos, Enron un mali kayıtlarına bir göz atmamı söyledi. Kayıtlarda bir sahtekarlık olduğu anlaşıImıyordu ama kayıtlarda bir tutarsızlık vardı.

Mart 2001 de Fortune dergisi muhabiri Bethany McLean, Enron un mali durumu hakkında sorular yöneltti.
Makalesinde, kimsenin cevaplayamadığı basit bir şey sormuştu?
” Enron, parasını tam olarak nasıI kazanıyor?  “
Ona çok kızdınız öyle değil mi?

  Fortune muhabiri ile yaptığım konuşmayı çok net bir şekilde hatırlıyorum. Arayıp, muhasebe ile alakalı çok ama çok detaylı sorular sormuştu. Bir muhasebeci olmadığımdan ötürü de bu sorulara cevap verememiştim. Gerçekten çok telaşlandı. Bu tip sorular yönelten insanların şirkete taş atmaktan başka amacının olmadığını söyledi. Ve ben de mesleğimin kurallarına uygun hareket etmemiştim çünkü iyi araştırma yapmamıştım ve eğer bunları yapmış olsaydım, ne kadar yersiz sorular sorduğumun farkında olacaktım. Bay Skilling, Enron hakkında basit sorular soran birisini korkutmaya çalışmışsınız gibi görünüyor. Ben – Ben ona altı dakika sonra bir toplantım olduğunu söylemiştim. ” Detaylara giremem çünkü bir muhasebeci değilim. ” demiştim. O da bana önemli olmadığını çünkü makaleyi nasıI olsa yayınlayacaklarını söyledi. Ve ben de eğer böyle bir şey yaparlar ise bunun ahlaki bir davranış olmayacağını söyledim. Ertesi gün… İzin verirseniz söyleyeceklerim var. Muhasebe ve finansman bölüm yöneticilerimiz masrafları Enron tarafından karşılanarak New York a uçup, editörlerle değil muhabirler ile oturup; sordukları soruların cevaplarını vermeye çalıştılar. Ertesi gün; küçük, karanlık, penceresiz bir toplantı odasında yakllaşık üç saat boyunca şirketin işleri üzerine konuştuk. Şunu hiç unutmayacağım. Toplantı bittiğinde, diğer iki yönetici eşyalarını toplayıp giderken Andy Fastow bana ve editörüme dönüp şunu dedi:

” Şirket hakkında ne yazarsanız yazın umrumda değil, yeter ki beni kötü göstermeyin. “

Fastow un kötü görünmemeyi istemek için sebepleri vardı. Enron ile iş yapmakta olan, Fastow un yönettiği ortaklıklar vardı. İsimleri şirketin mali belgelerinde geçtiği halde onları öyküme dahil etmemiştim. Çünkü muhasebeciler ve yönetim kurulu bunun sorun olmayacağını söylemişlerdi. Bu işte bir yanlışIık olduğunu düşünmek için deli olmam lazımdı. Benim öyküm aslında zararsızdı. BaşIığı

” Enron aşırı değerli mi?  ” idi.

Ama sonuçta onun aşırı değerli bir senetten fazlası olduğunu kanıtlayamazdım. Bundan fazlası olduğunu düşünmeyecek kadar saftım. Makalesi eleştirel miydi?

  Evet öyleydi. Fortune deergisindeki makalenin ” Enron aşırı değerli mi?  ” diye bir başIığı vardı.

Makale Enron u bir kara kutuya benzetiyordu. Bu doğru, üzgünüm çünkü toptan satım işlerinde insanlara paranın tam olarak nerelerden geldiğini detayları ile anlatmak zordur. Fortune dergisinde bu haberin yayınlanmasının tek sebebi, bi hafta önce, Business Week te yayınlanan ve bizi öven makale idi. Her şey haberciler arası rekabetle ilgiliydi Birisi iyi bir şey söyledi diye öteki kötü bir şeyler bulmak zorundaydı. Bence temelinde bu yatıyor. Bana göre bunlar gülünç eleştiriler. Fortune dan Bethany McLean; nakit akışını analiz edip, o harika makalesinde bunu yayınlayıp; dikkatimizi birinci, ikinci, üçüncü çeyrekteki ve yıI sonundaki nakit akışına çektimişti. Enron a yatırım yapmam demesi mantıklıydı çünkü mali raporlar tutarsızdı. Ama kıralın çıplak olduğunu söylemek, kral bu kadar güçIüyken cesaret ister. Bu sabah, yeni bir kurumsal vizyonu açıklıyoruz.

Pekala. Hazır mısınız?

  Bir, iki, üç! NasıI buldunuz?

  Enron un kandırmaca ile düpedüz sahtekarlık arasındaki çizgiyi ne zaman aştığını söylemek zor. Ama onları bu noktaya getiren kişi belli. Bu kişi, Jeff Skilling in koruması altındaki Andy Fastow dan başkası değildi. Andy Fastow, Enron un finansman bölümünün yöneticisi idi. İşi, Enron un parasal hayaller diyarına döndüğü gerçeğini gizlemekti.

Enron nakit bazında her sene para kaybetse de her yıI kar beyan etmekten geri kalmıyordu. Bu, mali dünyanın gerçeklerine meydan okumaktı. Ve bunu yapmanın yolu, açık pozisyonlarla risk almaktı.

Enron da tüm orkestranın şefi Andy Fastow du. Çok gençti. Jeff Skilling tarafından işe alındığında muhtemelen otuzunda bile değildi ve Jeff i kahramanı olarak görüyordu ve kesinlikle patronu memnun etmeyi amaçIıyordu.

Patronu memnun etmek isteyen Fastow, Enron un borcu olan 30 milyar doları gizleyerek hisse senedi fiyatlarını yukarıda tutmanın bir yolunu bulmaya mecburdu. Hisse fiyatını yukarı tutmanın baskısıyla yüzyüze olanlar biraz düzenbazlık yaparlar. Ardından bir sonraki çeyrek çıkagelirdi ve ilk hilenin biraz daha üstüne çıkmanız gerekirdi. Çok geçmeden, önüne çıkamayacağınız bir devinim başlatmış olurdunuz. Fastow un yarattığı binlerce özel şirketin tek yapması gereken, Enron un borcunu gizleyerek hisse fiyatını yukarıda tutmaktı. Yatırımcılar, dışarıdan şirkete nakit girişi olduğunu sandılar. İşin aslı Enron, borçlarını onların göremeyecekleri yerlere yığıyordu. Bu kara büyü gibi bir şeydi. Şapkadan tavşan çıkartmaktı. Borçlarını ve zararlarını başka yerlere saklayabiliyorlardı.

Şirketlerin çok ilginç isimleri vardı: Jedi, Chewco Raptors. LJM, Fastow un en hırslı girişimiydi. Sihir Enron a yaradığı gibi Fastow un kendisi için 45 milyon dolar yaratmasını da sağlayacaktı. Andy, hepimizin bildiği gibi pek çok yönden ahlak pusulası şaşmış bir kimseydi. Jeff Skilling, sanki ” Zorlu zamanlardan geçiyoruz. Andy yi hazırlayalım da zararlarımızı kapatsın. ” demiş gibiydi. Andy büyük ihtimalle her işlemden kendisine pay çıkartacaktı. Bu işin ” Body Heat ” filmine benzer bir yönü vardı. Skilling, Kathleen Turner dı ve Andy ise William Hurt. Sonunda tüm yöneticilerin kazanmalarına yardımcı olmak zorundaydı. Geriye baktığımda, keşke LJM yi duymamış olsaydım diyorum. LJM yi bildiğinizi ve onayladığınızı mı söylüyorsunuz?

  Arthur Andersenn ve avukatlarımız bu oluşuma yakından baktılar ve uygun olduğunu söylediler. Fastow un Enron ormanının derinliklerinde, başına buyruk başına buyruk hareket edip kıyametin tek sorumlusu olduğuna yönelik teoriye inanmıyorum. Skilling, Lay ve Enron yöneim kurulu Fastow ‘ un LJM fonlarını onaylamışlardı. Fastow un anlaşmaları kendi başına yapmasının yararını görmüşlerdi. Bu Enron için de en iyisi çünkü Enron`un en öncelikli ihtiyacı sermaye .

İflasın ardından ortaya çıkan bir gizli kasette Fastow, LJM`yi Merrill Lynch`ten gelen bir grup bankere pazarlarken görülüyor .

Onlara Enron`dan aktif satın almaktan başka bir şey yapmayan bir fona yatırım yapmanın faydalarını anlatıyor . Unutmayın . Onları kendim satmıyorum . Aktiflerin sahibi onlar . Aktifleri  LJM2`ye satıyorlar . Fastow Enron ‘un  CFO`su olarak ne sunduğunun farkındaydı. LJM`in kar edeceğini garanti edebiliyordu . Bence bu sıradışı bir fırsat . Pişmiş kelle gibi sırıtarak onlara fonun nasıl kar getireceğini anlatıyordu . Hem Enron`un CFO`su hem de fonların başındaki adam olarak oynayacağı rolün,  bilgi açısından getireceği avantajlardan bahsediyordu .

Bir çıkar çatışması olmayacak mı ?

  İşlemin iki tarafında da yer almayacağım . Daima LJM`nin tarafında olacağım . LJM`nin ana ortağı ve Enron`un CFO`suydu . Buna çıkar çatışması demek çok hafif kalırdı . Çünkü her ticari işlemde, Enron`un mu yoksa kendi şirketinin sınırlı ortaklarının mı çıkarını gözeteceğine karar vermek zorundaydı . Çünkü bu LJM işi sadece Enron ile ortak iş yapmak maksadıyla kurulmuştu . Beklendiği üzere, Enron`un CFO`su olan Andy`nin elinin altında sağlam para var ve sonuç olarak, beş altı önemli banka bu işe girmek istediğini belirtmiş . Girdiler de .

Neden girmesinler ki ?

  Fastow, Enron`un fişleri ile kumar oynamalarına izin veriyordu . Fastow, Enron ‘un  hisselerini bunların çoğu için teminat olarak kullanıyordu . İşlemler sırasında kumar masasına çalıştığı şirketi koyuyordu . Getirisi tahminen % 2000`i  geçecek diye 96 banker LJM`ye yatırım yapmıştı . Amerika`nın en büyük bankalarından her biri 25 milyon dolar kadar yatırdı .

Wall Street`te kimin eli kimin cebinde gibiydi .

JP Morgan Chase , CS First Boston , Citibank, Merrill Lynch, DeutscheBank… Bunolar dünyanın önde gelen yatırım bankalarından bazılarıydı . Burayı atlatmamız çok zor .

İyi . Enron ve Andy Fastow`un, paralarını almak için  Wall Street`in aç gözlülüğünü kışkırtmakta bu denli yetenekli olduklarını görmek  inanılmaz . Lenin`den bir alıntı yaparsak onlar yatırım bankacılarının ” işe yarar ahmakları” ydılar. Enron`un kötü davranışı kadar rahatsız edici olan şey Amerika`nın önde gelen finans kurumlarının, Enron`un aldatıcı davranışlarına katılmakla kalmayıp , bunlardan bazılarını tasarlayıp, bunlardan kar ettikleri yönündeki artan delillerdir .

Enron sahtekarlığı, sinerjik yozlaşmanın öyküsüdür . Sistemde denge ve kontrollerin olması gerekirdi.

Avukatların, muhasebecilerin, bankerlerin hayır demesi gerekirdi . Ama kimse ağzını açıp da bir şey söylemedi . Hepsi dolandırıcılıktan gelen paradan kendilerine düşeni cebe indirmekle yetindiler . Enron danışmanlarına da iyi para ödüyordu .

2001 yılında, Arthur Andersen isimli muhasebe firması Enron`dan haftada 1 milyon dolar alıyordu . Enron`un hukuk firması  Vinson & Elkins da neredeyse bu kadar almaktaydı. Masada eli olan herkese para saçılıyordu . Enron ayakta oldukça da paralarını almaya devam ettiler . Sürecin bir parçasıydılar . Kalkıp ” Bir şey bilmiyorduk . ” demeleri zor .

Enron`un yapmakta olduklarını o zaman biliyor olsaydık Enron ile bu ticari işlemlere girişmezdik . Enron hakkında su yüzüne çıkan gerçekler o dönemde bilinmiyordu . Bu işlemlerde yer alan Citigroup çalışanlarının iyi niyetli davrandıkları inancındayım .

Citi`den gelen e-postalardan birisine bakmanızı istiyorum .İnanılmaz bir elektronik mesaj trafiği vardı . İçlerinden hatırladığım birisinde, bankerlerden biri ” Enron bu anlaşmalara bayılıyor . ” yazmıştı. ” Neredeyse para basıyorlar ama bunu hesap defterlerinde göstermek zorunda değiller . ” Bir lise öğrencisi bile bunun ne anlama geldiğini anlar .

Bankalar bu hilekarlığı bildikleri halde buna katılmışlardı .

Meryll Lynch, ödünç alınmış bir  Enron aktifini satın almış gibi yaparak şirketin hesap defterlerinde sahtecilik yapmasına yardım etmiştir . Muhasebenin dahil olduğu dolap, Nijerya bandıralı üç yük gemisindeki stokların satılması üstüne kuruluydu . Nijerya, Manhattan`dan çok uzakta olmasına rağmen bir sebepten dolayı ; 1999`da , dördüncü çeyreğin sonlarında Merrill Lynch aniden  Enron`dan üç tane Nijerya bandıralı yük gemisi satın almaya karar verdi . Nijerya gemilerinin, Merrill Lynch`in işi ile hiçbir ilgisi yoktu . Bu, düpedüz yasadışı ir işlemdi . Gemiler alınacak, Enron`un defterlerinden düşülecek, Merill Lynch onları beş ay kadar sakladıktan sonra Enron`a geri satacaktı . Bay  Martin, bugün burada bunun hiçbir garantisi olmadığını söylediniz . Yeminli ifade verdiniz . İşte bu dökümanda, bölüm şefinizin bunu onaylamak üzere olduğunu söyleyen bir belge var .

2001 yılı boyunca Skilling, giderek ümitsizliğe kapılmaya başlamıştı .Hep içine kapanık olduğu halde onu tanıyanlar artık işe traş olmadan  geldiğini ve buğulu gözlerle etrafa baktığını söylemişlerdi . Kafasında iki farklı düşünceye sarılma mücadelesi veriyor olmalıydı . Birisi Enron`un süperstar olduğuydu . Diğeri ise yıkılmaya başladığı düşüncesiydi .

Skilling`in halkın gözündeki görünümündeki ilk çatlak, 2001 yılının Nisan ayında yaptığı bir tele konferansta baş gösterdi .

 Jeff Skilling soruları yanıtlamaya geçmişti . Oturumun ortalarına doğru bir soru geldi . Aslen bir finansal hizmetler şirketi  olan  Enron`un neden çoğu mali  kuruluş gibi gelir ve giderlerini belgeleyen bir bilanço yayınlamadığı sorulmuştu . Bilanço yayınlamayan ve kazancını belgeleyecek bir nakit akım tablosu olmayan tek kuruluş sizsizin. Çok teşekkür ederim . Bunun için sana minnetarım göt herif . Sonra gayet sesli bir şekilde Skilling`in ” göt herif ” dediğini duyduk .Sonrasında ” göt herif ” dedi .

Anladığım kadarıyla ona ” göt herif ” demişsiniz . Wall Street`tekiler, bu olayı hayretler içinde karşıladı çünkü bir  Fortune 500 şirketinin Ceo`sunun  bir yatırımcıya ” göt herif ” diyerek mi her şeyini kaybedeceğini düşündüler . Geri dönüp bazı şeyleri değiştirebilseydim, o kelimeyi tekrar kullanmazdım . Enron`un halkla ilişkiler bölüm başkanı  Mark Palmer, bile Skilling`e bir not gönderip özür dilemesini söylemiş . Buna rağmen Skilling notu alıp, masasındaki kağıt yığınının arasına atmış . Adama ” göt herif ” dediğinde tezahürat yapan işlemciler , sonradan bir reklam hazırlattılar . Enron`un  “Niçin diye sor ” sloganını değiştirip, ”  Niçin diye sor, göt herif ! ”  yaptılar .

Bence Jeff rakamlara baktı ve derin bir çukurun dibini boyladığımızı gördü . Hisse fiyatlarını yukarıda tutmak için ilk kez bu kadar endişelendiğini görüyordum . Ve bana sürekli ” Ne halt yiyeceğimi şaşırdım ! ” diyordu . Geniş bant işi tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştı . Şirketin Ceo`su olarak Jeff Skilling`in boğuştuğu başka sorunlar da vardı .

Tüm bunların ortasında, Ken Lay Jeff Skilling`in ofisine girdi ve almayı düşündüğü yeni 45 milyon dolarlık G5 şirket jetinin döşemesi  için kumaş örnekleri getirdi . Jeff`e çok önemli bir soru yöneltti : ” Bu örneklerden hangisini beğendin Jeff ?  ” Ken Lay şirket jetinin önemini vurgularken, EEH`de piste çakılmak üzereydi .

Lou Pai`ın en kıdemli adamlarından Top White, 500 milyon dolar zarar yazıkları halde çeyreğin sonunda nasıl karda olduklarını gösterdiklerini merak ediyordu .Enron`daki en tuhaf şeylerden birisi de üç aylık bilançoların yayınlanmasından haftalar önce ; ne kadar kötü durumda olduğumuzu bilmemize rağmen mucizevi birşekilde rakamları tutturmamız hatta geçiyor olmamızdı . Tom White`a bunu nasıl yaptığımız sorulduğunda tek bir kelime ile cevap veriyordu : ” Kaliforniya ” Eron`un yeni stratejisine dair ilk ipuçları Kaliforniya`yı sarsmıştı . Öğlen başlayarak eyalete yayıldı . Sacramento, San Francisco, Beverly Hills, Long Beach, San Diego . Kaliforniya`nın dünyanın çevresini dolanmaya yetecek ölçüdeki 42 bin kilometrelik enerji nakil hatları ; üst üste iki gündür Amerika` nın en büyük eyaletine ve dünyanın altıncı en büyük ekonomisine elektrik sağlıyamıyorlar . Bu enerji krizi ile ilgili ilk duyduğumuz, yazın harcadığımızın yarısını bile harcamadığımız kış aylarının ortasında ışıkların sönecek olmasıydı . Körfez bölgesini bir değil tam iki kesinti vurdu . Aralık ayında sadece 28 bin ile 30 bin megavat enerjiye ihtiyacımız var . Kaliforniya`nın şu anki kapasitesi 45 bin megavatı kaldırabilecek durumda . Elektrik talebini fazlasıyla giderebilir . Tabii Aralık ayında kesintiler yaşandı . Kaliforniya`nın elektrik ağını kontrol edenler, eyaletin kuzey bölümünde bir kez daha yeni bir kesinti yaşanacağından endişeli . Kesintiler Kaliforniya`yı vurmaya başladığında herkes heyecanlanmıştı . Bu yeni bir şeydi . Daha önce böyle bir şeyle karşılaşılmamıştı . Bu olayın, elektrik fiyatlarını nasıl etkileyeceği merak ediliyordu . Biliyordum . Yasadışı bir şeyler döndüğünü biliyordum . Bunu hissedebiliyor, kokusunu alabiliyordum . Başka bir açıklamasın yoktu . Çünkü rakamlar doğru sonucu vermiyorlardı . Kaliforniya`nın enerji arzında bir sıkıntı yoktu . Söz konusu olan asla enerji yetersizliği değildi . 1998`de valilik için adaylığımı koyduğumda kimse bana çıkıp daelektrik mevzusunu sormadı . Bana kalırsa, işin zor kısmını atlattık . Başından beri sorunun ne olduğunu ve nasıl giderileceğini anlamaya çalışıyorum . California,  Enron tarafından devlet düzenlemelerinden arındırılmış enerji piyasası alanında deneyler yapmak üzere seçilmiş bölgeydi . Elektriğin maliyetini düşürmek, rekabetin faydalarından sadece bir tanesi .

1996 yılında, enerji şirketlerinin baskısı altında kalan Vali Pete Wilson ve Kaliforniya Yasama Meclisi, elektriğin devlet kontrolünden çıkmasına izin veren yasayı kabul etti .

1996 yılında Yasama Meclisi`nde değildim ama size devlet kontrolünden çıkmış elektrik piyasasının nasıl çalışması gerektiğini açıklayacak tek bir melis üyesi bile olmadığını söyleyebilirim . Bir tane bile yok . Kaliforniya`nın sistemi düzenlemeden arındırması , yasa yapıcılarla serbest piyasa savunucuları arasındaki bir ödünleşmeye dayanıyordu . Karmaşık ve uyulması zor kurallar vardı . Enron`un içinde Kaliforniya sistemi şakadan ibaretti . Sistem oturur oturmaz, Enron asıl şakayı Kaliforniya`ya yaptı . Ken ile yaptığım bir sohbetimizi hatırlıyorum . Sonun şöyle demişti . ” Dave, eski dostum . Bırakta sana şunu söyleyeyim . ” ” Kaliforniyalıların koyduğu saçma sapan kurallar, bizi hiç mi hiç alakadar etmiyor . ” ” Her türlü koşulda para kazanmanın yolunu bulacak akıllı adamlarım var . ” Enron`daki akıllı adamlardan biri de, Batı Sahili Ticaret Masası Şefi Tim Bell`di . Tim Belden, serbest piyasanın savunucularından birisiydi . Kaliforniya`nın enerji endüstrisini denetimden kurtaran yeni kuralları saatlerce inceledi ve Enron`un para kazanmak için sömüreceği gedikler bulmaya çalıştı . Bolca da buldu .

İflasın ardından Belden`ın Kaliforniya pazarını ele geçirmek için kullandığı stratejilerin takma isimleri ele geçirildi .

Kodaman Dışarı, Ufaklığı Kızdır, Dombili

Bir süre önce, Enron işlemcilerinin ses kayıtları ortaya çıktı . ” Bu projeye ne ad vereceksin ? ” ” Kulağa hoş gelen bir şey bulurum . ” ” Ölüm Yıldızı gibi sevimli bir isme ne dersin ?  ” Kasetler, Enron`un para kazanmak haricindeki hiçbir değerde hazzetmediğini gösterdi. Hey John . Ben Tim. Düzenleme kurulu, elektriği Kaliforniya dışına sürükleyeceğiz diye çok endişeli . Adam bir milyon doları Kaliforniya`dan tokatlıyor . Başka şekilde anlatır mısın ?

  Pekala . Arbitraj yaparak Kaliforniya pazarından günde bir iki milyon kaldırıyorlar . Bir arbitraj fırsatı yakalamak, olağanüstü kar etmek demektir ve olağanüstü kar da normalin çok ötesindeki rakamlardır . Bana iyi bir işlemcinin  yaratıcı bir işlemci, yaratıcı bir işlemcinin de arbitraj fırsatları bulan bir  işlemci olduğu söylenmişti . Bu fırsatlardan birisine ” sektirme ” denilmişti . Görüşürüz millet . Benimkini çöle götürüyorum . Elektirk kesintilerinin tam ortasında, Enron`un işlemcileri eyaletten elektrik ihracına başladılar . Fiyatlar yükselince de onu geri getirdiler . Anasını satayım o zaman dibine kadar ihraç edeceğiz .

Zengin mi olacağız ?  Olmaya çalışacağız . İşlemciler, 12 saatlik bir vardiyanın ardından mesaiye kalıp batı enerji hatları üstüne kafa yoruyordu . Batıda hangi kombinasyonlarla enerji dolaştırılabilirdi ?

  Bence Enron bunu ülkedeki tüm enerji pazarlamacılarından daha iyi biliyordu . Kaliforniya`nın toplam ithalat ihtiyacını ve santrallerinde ürettiği miktarı biliyoruz . Bu para bizi epey şımartacak . Birazcık fazla kazandığın için korktuğunu söylemiştin ki sana katılıyorum . Bu iki işlemci şöyle demiş : Bunu onlar ifade etmiş . ” Tek yaptığımız, üstünde hakkımız olan nakil hatlarına çifte rezervasyon yapmak  ve “ Hattı kullanmak istiyorsanız dökülün paraları. ” demekti . Fiyatımızı kabul ettiklerindeyse kesintiler Kaliforniya`yı çoktan vurmaya başlamıştı ve elektrik fiyatı tavan yapmıştı . Böyle bir şeyin gerçekleştiğinden haberdar mıydınız ?

  Farkında olduğum tek şey, Senatör bağımsız sistem yöneticiliğinin kuralları üstüne farklı görüşlerin olduğuydu . Daha yeni kurulmuştu ve kurallar açık değildi . Burada, Enron`da çalışmış ve o zamanlar yanlış yaptıklarını söyleyen işlemcilerin ifadeleri var . Ama siz hiçbir yanlışlık görmüyorsunuz . Son bir sorum kaldı, ardından bitiriyorum .

Çok geçmeden işlemciler ; santralleri kapatarak , fiyatları daha da yükseltecek yapay enerji açıkları  yaratabileceklerini fark ettiler .

Selam, ben Enron`dan David . Şu an pek talep yok . Şimdi kapatsak üç dört saat sonra tekrar açabilir misiniz ?

  Elbette . O zaman  bir sakıncası yoksa şimdi kapatalım . Tamam . Kapasitelerinin % 30 ila % 35 `inin altında çalışan iki üç enerji şirketinin aynı gün bakım nedeniyle santrallerini kapatması sonucunda elektrik fiyatının bir anda % 300 ile % 400 lere roket gibi fırlaması ve bir hafta sonra aynısını Kuzey Kaliforniya`da başka bir şirketin yapması ; insanları başka sebepler aramaya itiyor . Biraz yaratıcı olmanızı istiyoruz . Tamam . Kapatmak için bir sebep bulun . Zorunlu bakım gibi şeyler mi ?

  Evet . Bu adamlar bir düğmeye basarak, Kaliforniya ekonomisini kayışlarından tutup istedi