HEPİMİZ SANAL OLARAK BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ ÖZÜRLÜLERİYİZ


Jean Baudrillard

Makinelerin entelektüel düzeylerindeki artışın normal olarak bedenlerin teknolojik arınmasına yol açması gerekir. Bedenler kendi antikorlarına giderek daha az güvenebileceklerinden, dışarıdan korunmaları gerekecektir. Tüm ortamların yapay olarak artılması, yok olan iç bağışıklık sisteminin yerini tutacaktır. Genellikle ilerleme diye adlandırılan tersine çevrilemez bir eğilim, insanın zihnini ve bedenini, teknik yapma nesnelere (artefact) aktarmak için girişimde bulunma ve savunma sistemlerini terk etmeye zorladığından iç bağışıklık sistemleri yok olur. Savunması elinden alınmış insan, bilim ve teknik karşısında büyük ölçüde güçsüz hale gelir; tıpkı tutkularını yitirdiğinde psikoloji ve bunu izleyen terapilere büyük ölçüde muhtaç hale gelmesi, tıpkı hastalığa yol açan etkilerden ve hastalıklarından kurtulduğunda tıp karşısında büyük ölçüde borçlu hale gelmesi gibi.

NASA’nın sunduğu korunma imkânları içinde, yapay bağışıklık alanı tarafından her tür hastalık bulaşmasından korunmuş olan, annesinin cam çeperlerin ardından okşadığı ve dünya-dışı atmosferi içinde bilimin gözetiminde gülüp büyüyen “bağışıklık sistemi bozuk çocuk” (kurt çocuğun, bakımını kurtların üstlendiği vahşi çocuğun deneysel kardeşidir bu); bu çocuğun bakımını günümüzde bilgisayar üstlenmektedir.

Bu “camekân-çocuk” şeffaflığın biyolojik biçimi olan tümden mikropsuzlaştırmanın, mikropların tümden defedilişinin, geleceğin önbelirtisidir. Plaklar gibi havasız ortamda preslenecek, donmuş yiyecekler gibi havasız ortamda korunacak ve tıbbi tedaviye aşırı düşkünlüğün kurbanları gibi havasız ortamda öleceğiz. Tıpkı yapay akıl gibi havasız ortamda düşünüp kafa yoracağız.

İnsanın yok edilişinin, mikroplarının yok edilişiyle başladığını varsaymak saçma olmaz. Çünkü mevcut haliyle mizaçları, tutkuları, gülüşü, cinselliği ve salgıları ile insanın kendisi de pis bir küçük mikroptan, şeffaflık evrenini bulandıran akıldışı bir virüsten başka şey değildir. İnsan arıtılmış olduğunda, her şey arıtılmış ve her tür toplumsallık ve hastalık bulaşmasına son verilmiş olduğunda, ölümcül biçimde temiz ve ölümcül biçimde mükemmel bir dünyada, geriye yalnızca hüzün virüsü kalacaktır.

Kendince bir antikor ve doğal bağışıklık içeren bir savunma ağı olan düşünce de çok büyük tehdit altındadır. Düşünce, her tür hayvani ve metafizik refleksten arıtılmış beyin-omursal bir elektronik devrenin kendi yerini alması tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bağışıklık sistemi bozuk çocukla ilgili teknolojileri kullanmasak da biz şimdiden bir küvez içinde yaşıyoruz; Jérôme Bosch’un kimi kahramanlarını barındıran kristal kürenin içindeyiz; hem yoksun hem aşırı korunmuş, yapay bağışıklığa ve sürekli kan nakline mahkûm, dünyayla en ufak temasta ölmeye mahkûm olarak içine sığındığımız şeffaf kılıfın içinde yaşıyoruz.

Hepimiz böylece savunma kaybı halindeyiz, hepimiz sanal olarak bağışıklık sistemi özürlüleriyiz.

Tüm entegre ve hiperentegre sistemler, teknik sistemler, toplumsal sistem ve yapay akıl ile türevleri içindeki düşüncenin kendisi de bu bağışıklık yetersizliği sınırına yönelmektedir. Bu sistemler, her tür dış saldırıyı ortadan kaldırmayı hedefleyerek, kendi iç zehirlerini, uğursuz tersinirliklerini salgılamaktadırlar. Belli bir doyma noktasına geldiklerinde, bu tersinme ve bozma işlevini, istemeden üstleniyor ve bizzat kendilerini yok etmeye yöneliyorlar. Bizzat kendi şeffaflıkları bu sistemleri tehdit ediyor ve kristal kendi kendinden intikam alıyor.

Aşırı korunmuş bir alan içinde beden tüm savunma sistemini yitirir. Ameliyat salonları öyle korunur ki hiçbir mikrop, hiçbir bakteri hayatta kalamaz. Oysa gizemli, anormal viral hastalıkların burada doğduğu görülür. Çünkü virüsler, boş yer buldukları anda hızla çoğalırlar. Eski enfeksiyonlardan arıtılmış bir dünyada, “ideal” bir klinik dünyada, mikroplardan arındırmanın ta kendisinden doğan, ele gelmez, amansız bir patoloji yerleşir.

Üçüncü tip patolojidir bu. İçinde bulunduğumuz toplumlarda müsamahakâr ve edilginleştirilmiş bir toplum paradoksundan doğan yeni bir şiddetle baş etmemiz gerektiği gibi, yapay, tıbbi ya da bilgi-işlemsel kalkanın aşırı biçimde koruduğu bedenlere ait yeni hastalıklarla da baş etmemiz gerekmektedir. Tüm virüsler karşısında, en “sapkın” ve en beklenmedik zincirleme tepkimeler karşısında dayanıksızız. Bu patoloji, artık kazadan ya da kural yokluğundan değil, anomaliden doğmaktadır. Tıpkı aynı nedenlerin, hücrelerin genetik düzensizliğiyle bir tutulabilecek aynı sapkın sonuçlara, aynı öngörülemez işleyiş bozukluklarına yol açtığı toplumsal beden için olduğu gibi, burada da aşın koruma, aşın kodlama, aşırı sınırlandırma nedeniyle doğmaktadır bu patoloji. Biyolojik beden gibi toplumsal sistem de protezlerini karmaşıklaştırdıkça doğal savunmalarını yitiriyor. Bu yepyeni patolojiyi önlemek için de tıp oldukça zorluk çekecektir; çünkü bizzat bu patoloji aşırı koruyucu sistemin, bedeni korumak ve himaye etmek için yırtman bu sistemin bir parçasıdır. Nasıl ki terörizm sorununun görünürde politik çözümü yoksa, günümüzde de AIDS ve kanser sorununun biyolojik bir çözümü var gibi görünmüyor; neden aynı: Çünkü bunlar sistemin derininden gelen ve toplumsal bedenin politik olarak aşırı sınırlandırılmasına ya da kısaca bedenin biyolojik olarak sınırlandırılmasına tepkisel bir zehir saçarak karşı duran anomal belirtilerdir.

İlk aşamada, bu muzip ötekilik dehası bir kaza, arıza, çöküntü biçimini alır. Somaki bir evrede, viral bir biçime, salgın halindeki bir biçime, tüm sistemin içinden geçen bir zehirliliğe denk düşer ve bu zehirlilik karşısında sistem savunmasızdır, çünkü sistemin bütünlüğünün ta kendisi bu bozulmaya neden olur.

Bir sistem tüm olumsuz öğelerini dışladığında ve bir yalın öğeler kombinasyonuna dönüştüğünde zehirlilik bu sistemi, bedeni ya da bilgisayar ağını ele geçirir. Çünkü devreler ve ağlar virüslerin serbest kaldığı bedensiz şeylere, sanal varlıklara dönüşmüşlerdir ve bu “maddesiz” makineler de geleneksel mekanik aletlerden daha dayanıksızdır. Sanallık ve viral durum at başı gider. Bedenin kendisi bir bedensizliğe, sanal bir makineye dönüştüğü için virüsler onu ele geçirir.

AIDS’in (ve kanserin) modem patolojimizin ve her tür öldürücü viralliğin prototiplerine dönüşmüş olması mantıklıdır. Beden, hem genetik fantezilere hem de protezlere teslim edildiğinde savunma sistemlerinin düzeni bozulur. Kendi dışsal işlevlerinin artmasına mahkûm olan bu fraktal beden, aynı zamanda kendi hücrelerinin çoğalmasına da mahkûmdur. Beden metastaza girer: İç ve biyolojik metastazlar, protezlerden, ağlardan ve bağlantılardan oluşan dış metastazların simetrisidir.

Viral boyutu ile sizi yok eden kendi antikorlarınızdır. Varlığın lösemisi kendi savunmalarını yutar, çünkü artık tehdit ve rekabet öğesi yoktur. Mutlak korunma öldürücüdür. Kanseri ve AIDS’i klasik hastalıklar gibi ele alan tıbbın anlamadığı budur; oysa bunlar, korunma ve tıbbın zaferinden doğmuş, hastalıkların yok oluşundan, hastalığa yol açan biçimlerin tasfiyesinden doğmuş hastalıklardır. Geçmiş dönemin (görünür nedenler ve mekanik sonuçlar döneminin) eczacılığının kavrayamayacağı üçüncü tip patolojiyle karşı karşıyayız. Birdenbire tüm hastalıklar bağışıklık noksanlığından kaynaklanıyor gibi gelir (tüm şiddetlerin terörist kaynaklı görülmesi gibi). Viral strateji ve saldırı, bilinçdışının işini devraldı âdeta.

Dijital makine olarak tasarlanmış insan varlığı nasıl viral hastalıkların tercih ettiği bir alana dönüşüyorsa bilgisayar ağları da elektronik virüslerin tercih alanına dönüşür. Burada da önleyici tedbirler ya da etkili bir tedavi yoktur; metastazlar tüm ağı istila eder, simgesizleştirilmiş makine dilleri virüsler karşısında, simgesizleştirilmiş bedenlerden daha dirençli değillerdir. Alışılmış mekanik kaza ve arızalar eski safdil bir tamir tıbbının yetki alanına giriyordu. Ani zayıflıklar, ani anomaliler, antikorların ani “ihanetleri” ise devasızdır. Biçimle ilgili hastalıkları iyileştirmeyi biliyorduk, formül patolojileri karşısında ise savunmasızız. Kod ile formülün yapay birliktelikleri uğruna biçimlerin doğal dengesini her yerde feda ederek, çok daha ciddi bir düzensizliği ve görülmemiş bir istikrarsızlık tehlikesini göze aldık. Bedeni ve dili, yapay akla mahkûm yapay sistemler haline getirmiş olmak için bunları yalnızca yapay aptallığa değil, bu çaresiz yapaylıktan doğan tüm viral sapmalara da mahkûm kıldık.

Virallik kapalı devrelerin, entegre devrelerin, yan yanalığın ve zincirleme tepkimenin patolojisidir. Geniş ve metaforik bir anlamda ele alındığında bu bir ensest patolojisidir. Benzeri aracılığıyla yaşayanın ölümü benzerinden olur. Ötekiliğin yokluğu, bu diğer kavramlamaz ötekiliği, virüsün bu mutlak ötekiliğini yaratır.

AIDS’in önce eşcinsel ya da uyuşturucu bağımlısı ortamlara zarar vermiş olması, kapalı devre faaliyet gösteren gruplara özgü ensestlikten ileri gelir. Zaten hemofili hastalığı akraba evliliklerinden doğanlarda, topluluk içi evliliğin yüksek olduğu soylarda ortaya çıkıyordu. Uzun süre servi ağaçlarını etkileyen garip hastalık da sonunda kışlarla yazlar arasındaki çok düşük ısı farkına, mevsimlerin iç içeliğine mal edilen bir tür virüstü. Aynılık hortlağı bir kez daha darbe vurdu. Her tür benzerlik atılımında, farklılıklardan vazgeçmede, şeylerin kendi görüntüleriyle her tür aynılığında, varlıkların kendi kodlarıyla her tür karışımında ensestli bir zehirlilik tehdidi, bu güzelim makineleri gelip bozan şeytanca bir ötekilik vardır. Değişik biçimler altında kötülük ilkesi yeniden ortaya çıkar. Ne ahlâk, ne suçluluk vardır bunda: Kötülük ilkesi tersinme ilkesiyle, rakip olma ilkesiyle eşanlamlıdır; hepsi bu. Toptan pozitifleşme, dolayısıyla simgesizleştirilme yolundaki sistemlerde her türden kötülük, temel bir ilke olan tersinirlik kuralıyla eşanlamlıdır.

Buna karşın bu zehirliliğin kendisi bir bilmece gibidir. AIDS, artık ahlâksal değil de işlevsel olan yeni bir cinsel yasağın bahanesidir; cinselliğin serbest dolaşımı hedef gösterilmiştir. Temas kesilir, akışlar durdurulur. Oysa bu, seksin, paranın ve bilginin serbestçe dolaşmasını, her şeyin akışkan, hızlanmanın da sonsuz olmasını buyuran modernlikle çelişkilidir. Viral tehlike bahanesiyle cinselliğin yürürlükten kaldırılması, spekülasyonu ya da doların yükselişini besledikleri bahanesiyle uluslararası değişimin durdurulması kadar saçmadır. Kimse böyle bir şeyi bir an bile düşünmez! Derken, birdenbire seks üzerinde durulur. Sistemin çelişkisi mi bu?

Seksin bu askıya almışının muamma bir erekliliği mi var, yoksa bu ereklilik yine muamma bir cinsel özgürleşmenin erekliliğine mi bağlı?

Hayatta kalmak amacıyla kendi kazalarını, kendi fren düzenlerini üreten sistemlerin kendi kendilerini dengeledikleri biliniyor. Hiçbir topluluk kendi değer sistemine karşı çıkmadan yaşamaz; topluluğun bir değer sistemi olması gerekir, ama kendini buna karşı belirlemesi de bir zorunluluktur. İmdi, biz en azından iki ilkeye göre yaşıyoruz: Cinsel özgürleşme ilkesi ile iletişim ve haberleşme ilkesi. Her şey öyle cereyan eder ki sanki insan soyu kendi cinsel özgürleşme ilkesine AIDS tehdidi yoluyla bizzat bir panzehir yaratmıştır; genetik koddaki bir düzensizlik olan kanser aracılığıyla sibernetik denetimin her şeye kadir ilkesine bir direniş yaratmıştır; ve sanki tüm virüsler aracılığıyla da evrensel iletişim ilkesine sabotaj yapılmıştır.

Peki ya tüm bunlar spermin, cinselliğin, gösterge ve sözün zorunlu akışını ret anlamına; zorlama iletişimin, programlanmış enformasyonun, cinsel iç içeliğin reddi anlamına geliyorsa?

Burada akışların, devre ve ağların yayılmasına yaşamsal bir direniş mi var?

Bu direnişin bedeli, ölümcül ama sonuçta bizi daha vahim bir şeyden koruyacak yeni bir patoloji midir?

AIDS ve kanserle kendi sistemimizin bedelini ödüyoruz: Sistemin sıradan zehirliliğini ölümcül (/yazgısal) bir biçimde defediyoruz. Bu defetmenin ne kadar etkili olduğunu kimse önceden kestiremez, ama şu sorunun sorulması gerekiyor: Kanser neye direniyor, daha beter hangi olasılığa (genetik kodun tam hâkimiyetine mi?) direniyor?

AIDS neye direniyor, daha beter hangi olasılığa (bir cinsel salgına, cinsel iç içeliğin mutlak egemenliğine mi?) direniyor?

Uyuşturucu için de aynı soru geçerli: Her tür melodram bir yana, uyuşturucu bizi neye karşı koruyor?

Daha beter bir kötülük önündeki (Ussal sersemleme, kuralcı toplumsallaşma, evrensel programlanma) hangi kaçış çizgisini oluşturuyor?

Terörizm için de aynı şey söz konusu: Bu ikincil, tepkisel şiddet bizi bir uzlaşma (iconsensus) salgınından, büyüyen bir politik lösemi ve yozlaşmadan ve devletin görülmez şeffaflığından korumuyor mu?

Her şey ikircikli ve tersine çevrilebilir bir haldedir. Bütün bunlar bir yana insan delilikten en iyi nevrozla korunur. Bu anlamda AIDS gökten inme bir ceza değildir, tam tersine, bilgisayar ağlarının hızla çoğalması ve sürat kazanması içinde tam bir kimlik kaybı tehlikesine karşı, toptan bir cinsel iç içelik tehlikesine karşı türün savunma niteliğindeki ani tepkisi olması mümkündür.

Eğer AIDS, terörizm, iflas ve elektronik virüsler tüm popüler düşlemi büyük ölçüde harekete geçirebiliyorlarsa, bu, akıldışı bir dünyanın anekdotvari olgularının ötesinde bir şey oldukları içindir. Bunlar, yalnızca gözalıcı olayları oldukları sistemimizin tüm mantığına sahiplerdir. Hepsi de aynı zehirlilik ve ışıma kurallarına boyun eğerler; imgelem üzerindeki güçleri bile viraldir. En küçük terörist eylem bile tüm politikanın terörist varsayıma göre yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılar; is tatistiki olarak zayıf bile olsa, AIDS’in ortaya çıkışı bütün hastalıklar tayfmı bağışıklık noksanlığı bakış açısıyla yeniden gözden geçirmeye zorlar; Pentagon’un belleğini altüst eden ya da yeni yıl dileği ağlarını kaplayan en küçük virüs, haberleşme sistemlerinin tüm verilerini potansiyel olarak istikrarsızlaştırmaya yeter.

Aşın fenomenlerin ve şeylerin anormal seyri anlamına gelen, genel olarak felaketin ayrıcalığı budur. Felaketin gizli düzeni, tüm bu süreçlerin kendi aralarında yakınlığı ve sistemin bütünü ile türdeşliklerinde yatar. Düzensizlik içinde düzen budur: Tüm aşın fenomenler kendi aralarında tutarlı oldukları gibi bütün ile de tutarlıdırlar. Sistemin urlarına karşı sistemin akılcılığına başvurmanın gereksizliği anlamına gelir bu. Aşırı fenomenleri ortadan kaldırma yanılsaması tam bir yanılsamadır. Sistemlerimiz geliştikleri ölçüde bu fenomenler daha da aşırılaşacaktır. İyi ki böyle; çünkü bu fenomenler, sistemi tedavi edecek en gelişmiş yöntemdir. Şeffaf, homeostatik ya da homeoflüid sistemler içinde Kötülüğe karşı İyilik stratejisi artık yoktur, bundan böyle yalnızca Kötülüğe karşı Kötülük stratejisi vardır; en kötü stratejisi. Tercih durumunda bile değiliz, bu homeopatik zehirliliğin gözümüzün önünde geliştiğini görüyoruz.

Homeopati, “benzerin benzeri iyileştirdiği” ilkesinden yola çıkarak, sağlıklı bireylerde belirli hastalıklara yol açan ilaçların o hastalıkların belirtilerine karşı kullanılmasına dayanır, (ç.n.)

AIDS, iflas ve bilgisayar virüsü felaketin yüzeye çıkan kısmıdır yalnızca; felaketin onda dokuzluk bölümü sanallığa gömülüdür. Gerçek felaket, mutlak felaket tüm ağların her yerde hazır ve nazır bulunmasıyla, bilginin mutlak şeffaflığıyla ortaya çıkar; neyse ki bilgisayar virüsü bizi bundan korumaktadır. Bu virüs sayesinde enformasyon ve iletişimin doğrudan sonuna gitmiyoruz; gitseydik ölüm olurdu bu. Bu öldürücü şeffaflığın yüzeye çıkışı alarm sinyali olarak da işe yarar. Bu bir akışkanın hızlanması gibidir biraz: Hızlanma, akışkanın akışını durduran ya da dağıtan burgaçlar ve anomaliler üretir. Kaos, kaos olmasaydı mutlak boşlukta yitip gidecek olan şeyin sınırını oluşturur. Böylece gizli düzensizlikleri içindeki aşırı fenomenler, düzenin ve şeffaflığın uç noktalarına doğru bir tırmanışa karşı kaos yoluyla korunmaya hizmet ederler. Zaten şimdiden, aşırı fenomenlere karşın, belli bir düşünce sürecinin sonunun başlangıcındayız. Cinsel özgürleşmenin durumu da aynıdır: Zaten belli bir haz sürecinin sonunun başlangıcındayız. Ama eğer cinsel iç içelik tam olarak gerçekleşseydi, cinsellik cinsiyetsiz kudurganlığında kendini yok ederdi. Ekonomik değişimlerin durumu da böyledir. Bir taşkınlık olarak spekülasyon gerçek değişimin tam yayılımını olanaksız kılmaktadır. Spekülasyon, değerin anlık dolaşımını kışkırtarak, ekonomik modele elektrik şoku uygulayarak, tüm değişimlerin serbestçe birbirlerinin yerine geçebilmesi anlamına gelen felakette de (bu tam özgürleşme, değerin hakiki felaketidir) kısa devre yapar.

Tam bir ağırlıktan kurtulma, varoluşun dayanılmaz hafifliği, evrensel anlamdaki iç içelik ve süreçlerin bizi boşluğa sürükleyecek doğrusallığı tehlikesi karşısında, felaket adını verdiğimiz bu ani kasırgalar bizi felaketten koruyan şeylerdir. Bu anomaliler ve bu acayiplikler, dağılmaya karşı olarak, yerçekimi ve yoğunluk kuşaklarını yeniden oluşturmaktadır. Bu noktada, nüfus fazlasını Okyanusya’ya özgü bir intihar bütünün homeostatik dengesini korumak amacıyla birkaç kişinin homeopatik intiharı yoluyla temizleyen kabileler gibi toplumlarımızın da kendi lanetli paylarını yarattıkları düşünülebilir.

Böylece felaket, türün oldukça ılımlı bir stratejisi olarak görülebilir; ya da daha doğrusu, hayli gerçek ama belirli yerlerle sınırlı virüslerimiz ve aşırı fenomenlerimiz, politikada olduğu gibi ekonomideki, tarihte olduğu gibi sanattaki tüm süreçlerimizin motoru olan sanal felaket enerjisinin el değmemiş olarak korunmasına olanak tanır.

En iyiyi de en kötüyü de salgına, bulaşmaya, zincirleme tepkiye ve hızla çoğalmaya borçluyuz. En kötü olan şey kanserde metastaz, politikada fanatizm, biyoloji alanında zehirlilik ve enformasyon alanında dedikodudur. Ama aslında tüm bunlar en iyinin de parçasıdır; çünkü zincirleme tepki süreci ahlâkdışı, iyiyle kötünün ötesinde ve tersine çevrilebilir bir süreçtir. En kötüyü de en iyiyi de aynı büyülenme ile karşılıyoruz zaten.

Ekonomik, politik, dilbilimsel, kültürel, cinsel, hatta kuramsal ve bilimsel kimi süreçler için, şeylerin aşkınlık ya da göndermelerine ilişkin yasalara göre değil; birbirleri karşısındaki katıksız içkinlik yasaları uyarınca, anlam sınırlarını aşma ve ani bulaşma yoluyla hareket etme olanağı, hem sağduyu için bir bilmece hem de düşlem için harika bir seçenek oluşturur.

Modanın etkisine bakmak yeterlidir. Bu etki hiçbir zaman açıklığa kavuşturulmadı. Moda, sosyolojinin ve estetiğin düş kırıklığıdır. Moda, biçimlerin mucizevi salgınıdır ve zincirleme tepki virüsü modanın bu etkisini farklılık mantığının elinden almıştır. Moda zevki kuşkusuz kültüreldir, ama göstergeler oyunundaki o çok hızlı ve ani uzlaşmaya borçlu değil midir daha çok? Düşlem çöktüğünde ve virüs yorgun düştüğünde modalar da salgınlar gibi söner zaten. Ödenecek bedel hep aynıdır: Son derece aşırı! Ama herkes buna rıza gösteriyor. O eşsiz toplumsallığımız, gösterge dolaşımının bu aşırı hızlı alanının toplumsallığıdır (anlamın aşın yavaş dolaşım alanı değil). Hiç düşünmeden, hemen etkilenmiş olmayı çok severiz. Bu zehirlenme veba kadar zararlıdır, ancak hiçbir ahlâki toplumbilim, hiçbir felsefi akıl bunu altedemeyecektir. Moda ortadan kaldırılamaz bir fenomendir; çünkü o anlamsız, viral, ani ve anlamın aracılığından geçmediği için bu kadar hızlı dolaşan iletişim biçimi ile benzerlik taşır.

Aracılıktan tasarruf yapan her şey zevk kaynağıdır. Baştan çıkarma, kendi’nin aracılığı olmadan birinden ötekine yönelen harekettir (Klon haline gelme durumunda bunun tersi geçerlidir: Öteki’nin aracılığı olmadan kendi’nden kendi’ye gidilir; ama klon haline gelme durumu karşısında da büyüleniyoruz.) Biçim dönüşümünde, anlamın aracılığı olmadan bir biçimden diğerine gidilir. Şiirde göndermeye başvurmadan bir göstergeden diğerine gidilir. Mesafelerin ve aracı uzamların ortadan kalkması bir tür baş-dönmesine yol açar her zaman. Hız, zamanın aracılığı olmadan bir noktadan diğerine gitmekten, sürenin ve devinimin aracılığı olmadan bir andan diğerine gitmekten başka nedir ki?

Hız eşsizdir; usandırıcı olan tek şey zamandır.

Sh:66-76

Kaynak: Kötülüğün Şeffaflığı- Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme Jean Baudrillard, Fransızcadan çeviren Işık Ergüden, Birinci basım: Ağustos 1995 İkinci basım: Ocak Ayrıntı Yayınları İstanbul

ORJİ BİTTİ, ŞİMDİ NE YAPACAĞIZ?


Since the world drives to a delirious state of things, we must drive to a delirious point of view.

Dünya çılgın bir seyir aldığına göre biz de dünyaya ilişkin çılgın bir bakış açısı edinmeliyiz. Uçlardansa aşırılıklarda telef olmak yeğdir. [Jean Baudrillard]

İçinde bulunduğumuz güncel durumu nitelemek gerekseydi, bir orji sonrası hali derdim. Orji, tam da modernliğin patladığı andır; her alandaki özgürlüğün patladığı andır: Politik özgürleşme, cinsel özgürleşme, üretici güçlerin özgürleşmesi, yıkıcı güçlerin özgürleşmesi, kadının, çocuğun, bilinçdışı itkilerin özgürleşmesi, sanatın özgürleşmesi. Tüm temsil ve karşı-temsil modellerinin göklere çıkarılması. Bu tam bir orjidir; gerçeğin, ussalın, cinselin, eleştirel ve karşı-eleştirelin, büyümenin ve büyüme krizinin orjisidir. Nesne, gösterge, ileti, İdeoloji ye zevklere, ilişkin her türlü sanal [1]üretim ve asrın üretim yollarını katettik. Şimdi her şey özgür, kartlar açıldı ve hep birlikte asıl sorunla karşı karşıyayız: ORJİ BİTTİ, ŞİMDİ NE YAPACAĞIZ?

Orji: Grup seksi, ikiden fazla kişinin cinsel ilişkiye girmesidir. Üç kişinin birlikte uyguladığı cinsellik halk dilinde Üçlü (İng. threesome) olarak adlandırılır. Bazı Batı Avrupa kültürlerinde çiftlerin karşılıklı partnerlerini değistirme imkanı buldukları, grup seksi için tasarlanmış olan “swinger” kulüpleri vardır.Çoğu seksolog en güzel grup seksin tanımını 2 yada daha fazla erkeğin bir kadınla ilişkiye girmesi olarak tanımlar.Bu olay kadının tost olması anlamınada gelir

Artık yalnızca orji ve özgürleşme simülasyonu yapmak, hızlanarak aynı yönde gidiyormuş gibi görünmek geliyor elimizden; oysa gerçekte boşlukta hızlanıyoruz, çünkü özgürleşmenin tüm hedeflerini çoktan ardımızda bıraktık. Bugüne kadar yakamızı bırakmamış ve bizde saplantı haline gelmiş olan şey tam da peşine düştüğümüz tüm bu sonuçların, tüm göstergelerin, tüm biçimlerin, tüm arzuların elimizin altında hazır kullanılabilir halde olması durumuydu. Ne yapmalı o halde? Simülasyon durumudur bu; bütün senaryolar gerçek ya da sanal olarak [kuvve halinde] önceden vuku bulduklarından tüm bu senaryoları yeniden oynamaktan başka bir şey_ gelmez elimizden.. Ütopya gerçekleşti; tüm ütopyalar gerçekleştiği halde, tuhaf bir şekilde, sanki gerçekleşmemişler gibi yaşamayı sürdürmek gerekiyor. Ama madem bu ütopyalar gerçekleşti ve bunları gerçekleştirme umudunu artık taşıyamayacaksak, yapabileceğimiz tek şey, bitip tükenmez simülasyonlar içinde onları hiper-gerçekleştirmektir. Çoktan arkamızda bıraktığımız, ama yine de bir tür kaçınılmaz umursamazlık içinde yeniden üretmemiz gereken ideal, düş, görüntü ve hayalleri sonsuz biçimde çoğaltarak yaşıyoruz.

Aslında devrim her yerde gerçekleşti, ama hiç beklendiği gibi değil. Özgürleştirilmiş olan şey, her yerde, katıksız dolaşıma geçmek ve yörüngeye oturmak için özgürleşmiş oldu. Biraz mesafeli bakarsak, her özgürleşmenin varacağı kaçınılmaz noktanın dolaşım ağlarını teşvik etmek ve beslemek olduğunu söyleyebiliriz. Özgür kalan şeyler sonu gelmez biçimde birbirinin yerine geçmeye ve böylelikle gitgide artan belirsizliğe ve şüphelilik ilkesine mahkûmdurlar.

Artık hiçbir şey (Tanrı bile) sona ererek ya da ölümle yok olmuyor/Tanrı öldü diye yok edemiyoruz/; hızla çoğalarak, sirayet ederek, doygunluk ve şeffaflık yoluyla, bitkinlik ve kökü kazınma yoluyla, simülasyon [2] salgını ve ikincil varoluş olan simülasyona aktarılma yoluyla yok oluyor her şey. Artık ölümcül bir yok olma biçimi değil, fraktal [3] bir dağılma biçimi vardır.

Hiçbir şey gerçekten yansımıyor; ne aynada ne de (bilincin sonsuza değin bölünmesinden ibaret olan) başdöndürücü alanda gerçekten yansıyan bir şey yok artık. Dolaşım ağlarının viral [4] dağılımındaki mantık ne değerin mantığıdır ne de dolayısıyla eşdeğerliliğin mantığıdır. Artık değerler alanında devrim yok; değerler birbirine dolanıp kendi üzerlerine katlanıyor. Tüm sistemlerde hem merkezden kaynaklanan bir zorlanım hem de bir dış-merkezlilik var. Bu sistemleri katıksız bir yineleme [totoloji] içinde değil, kendi varlıklarını riske atar casma güçlerini artırarak ve akıl almaz bir potansiyel güç haline gelerek kendi sınırlarından ötede patlamaya, kendi mantıklarını aşmaya götüren içsel bir metastaz, [5] hummalı bir kendini zehirleme görülüyor.

Tüm bunlar bizi değerin yazgısıyla karşı karşıya getirir. Vaktiyle anlaşılması güç bir sınıflandırmaya niyet ederek bir değer üçlemesine başvurmuştum. Doğal bir evre (kullanım değeri), ticari bir evre (değişim değeri), yapısal bir evre (gösterge değeri). Dolayısıyla, değerin bir doğal yasası, bir ticari yasası ve bir yapısal yasası vardır. Bu ayrımlar biçimsel elbette; ama her ay yeni bir parçacık keşfeden fizikçilerde görülen ayrıma benziyor. Yeni parçacık öncekinin yerine geçmez: Varsayımsal bir dizi içinde art arda gelir ve birbirlerine eklenirler. Dolayısıyla burada ben simülakr mikrofiziğine yeni bir parçacık ekleyeceğim. Doğal evrenin, ticari evrenin ve yapısal evrenin ardından değerin fraktal evresi geldi bile. Doğal evreye doğal bir gönderme uygun düşüyordu ve değer de dünyanın doğal bir kullanımına gönderme yaparak gelişiyordu. Ticari evreye genel bir eşdeğer uygun düşüyordu, değer de ticari bir mantığa gönderme yaparak gelişiyordu. Yapısal evreye bir kod uygun düşer ve burada değer, bir modeller kümesine gönderme yaparak yayılır. Dördüncü evre olan değerin fraktal hatta viral; ışın gibi yayıldığı evresinde artık kesinlikle hiçbir gönderme yoktur; değer her ne olursa olsun hiçbir şeye göndermede bulunmadan katıksız yan yanalık yoluyla tüm yönlerde, tüm zaman aralıklarında ışır. Bu fraktal evrede, ne doğal ne genel bir denge vardır, gerçek anlamda sözü edilebilecek bir değer yasası yoktur artık; bir tür değer salgınından, değerin genel metastazından, rastlantısal bir şekilde hızla çoğalma ve dağılmasından başka bir şey yoktur. Bu tür çoğalma ve zincirleme tepki her çeşit değerlendirmeyi olanaksız kıldığından değerden artık kesinlikle söz edemeyiz. Yine mikrofiziğe benzer bir durum bu: Güzel ya da çirkin, doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü terimleriyle değerlendirme yapmak, bir parçacığın hızını ve bulunduğu yeri aynı anda ölçmek kadar olanaksızdır. İyi, artık kötünün karşıtı değildir; hiçbir şey apsisler ve ordinatlar halinde düzenlenemez artık. Her tanecik kendi yörüngesini izler, her değer ya da değer parçası simülasyon göğünde bir an parlar, sonra diğer parçacıkların yoluyla ender olarak kesişen eğri bir çizgi boyunca boşlukta kaybolur. Fraktal değer şemasının ta kendisidir bu; kültürümüzün de güncel şemasıdır.

Şeyler, göstergeler ve eylemler düşüncelerinden, kavramlarından, özlerinden, değerlerinden, göndermelerinden, kökenlerinden ve amaçlarından kurtuldukları zaman sonsuza dek kendilerini yeniden üretirler. Düşünce çoktan yok olmuşken, şeyler işlemeyi sürdürür; hem de kendi içeriklerini hiç umursamadan işlemeyi sürdürürler. Paradoks da zaten bunların bu koşullarda bu kadar iyi işliyor olmaları durumudur.

Örneğin, ilerleme düşüncesi yok oldu, ama ilerleme sürüyor. Üretime temel teşkil eden zenginlik düşüncesi yok oldu, ama üretim güzelce sürüyor.Üretim, başlangıçtaki amaçları umursamadığı ölçüde hızlanıyor. Politika alanında da düşüncenin yok olduğu; ama politika oyununun, kendi hedefleri karşısında gizli bir umursamazlık içinde sürdüğü söylenebilir. Televizyon kendi görüntüleri karşısında tam bir umursamazlık içinde işliyor (insan yok olsa bile böyle devam edebilir). Her sistemin ve bireyin içinde her yanda çoğalabilmek, her yöne yayılabilmek için kendi düşünce ve özünden kurtulma yönünde gizli bir itki var olabilir mi?

Ama bu tür bir ayrışmanın sonuçlan ölümcül olabilir ancak. Düşüncesini yitiren bir şey gölgesini yitirmiş adama benzer; bu şey, kendini kaybettiği bir çılgınlığın içine düşer.

Değerin genetik koduna bile boyun eğmeyen kanserli çoğalmanın, yan yanalık yoluyla artmanın metastaz düzeni (ya da düzensizliği) burada başlar. O zaman da tekhücreliler gibi sadece Aynı’nın bölünmesi ve kod aktarımıyla üreyen ölümsüz ve cinsiyetsiz varlıkların yaşadığı geçmiş (?) evreye geri dönecek şekilde cinselliğin, cinsiyetli varlıkların büyük serüveni her alanda canlılığını yitirir. Günümüzün teknolojik varlıkları, makineler, klonlar,[ 6] protezler hepsi bu tip üreme biçimine yönelmekte, insanı ve cinsiyetli denen varlıkları da yavaş yavaş aynı sürece sürüklemektedirler. Sadece en son biyolojik araştırmalar değil; bütün araştırmalar, bu tür bir genetik ikameyi gerçekleştirmeye, çizgisel olarak parçalara ayrılarak üremeyi, klon haline gelme ve döllenmesiz tomurcuklanmayla üremeyi (parthénogerèse), küçük bekâr makineleri gerçekleştirmeye yöneliktir.

Cinsel özgürleşme döneminde parola, en az üreme ile en çok cinsel ilişki oldu. Bugün, klonik bir toplumun düşü daha çok bunun tersi olurdu: Olası en az cinsel ilişkiyle en çok üreme:

Vaktiyle beden ruhun metaforuydu, ardından cinselliğin metaforu oldu, bugün artık kesinlikle hiçbir şeyin metaforu değil; beden metastaz yeridir, simgesel düzenlenme olmadan, aşkın bir hedef olmadan, iletişim ağlarının ve entegre devrelerin yan yanalığına benzer katıksız bir yan yanalık içinde, tüm bu süreçlerin sonsuza değin programlandığı [Marcel Duchamp'a bir gönderme.] ve mekanik biçimde birbirine eklendiği yerdir.

Metafor imkânı tüm alanlarda yitip gidiyor. Bu, cinselliğin oldukça ötesine yayılan genel trans-seksüelliğin bir görünümüdür; bilim kolları özgül niteliklerini yitirip, başımıza gelen bütün yeni olayların başlatıcı olayı olan viral bir belirsizlik sürecine, bir kargaşa ve bulaşma sürecine girdikleri ölçüde tüm bilim kollarına yayılır bu genel trans-seksüellik: Trans-ekonomi haline gelen ekonomi, trans-estetik olan estetik, trans-seksüellik olan cinsellik. Metaforun (eğretileme) olabilmesi için ayrımsal alanların ve ayrı nesnelerin varlığı gerektiği halde, tüm bunlar, artık hiçbir söylemin diğerinin metaforu olamayacağı, çapraz (trans-versal= yandan yana geçen, karşıdan karşıya, enine; (i.), (geom.) bir takım hatları kateden doğru hat.) ve evrensel bir süreç içinde birbirleriyle kesişirler. Bilim dalları arasındaki bulaşıcılık metafor imkânına son verir. Tam bir düzdeğişmece (imétonymie) tanım (ya da tanımsızlık) gereği viral. Viral benzeşim, biyoloji alanından yapılan bir aktarma değildir; çünkü her şey söz konusu virüsler tarafından, zincirleme tepkime, rastlantısal ve anlamsız çoğalma ve metastaz tarafından aynı anda ve aynı oranda etkilenir. Belki de bu yüzden hüzünlüyüz; çünkü metafor yine de güzeldi, estetikti, farklılıktan ve farklılık yanılsamasından iyi yararlanıyordu. Bugün, düzdeğişmece (bütünün ve tek tek öğelerin birbirinin yerine geçmesi, terimlerin genel yer değiştirmesi) metaforun düş kırıklığı üzerine yerleşiyor.

Bütün kategoriler karşılıklı olarak birbirine bulaşabilir, her alanın yerine bir diğeri geçebilir: Türlerin karışması. Cinsellik artık yalnızca cinsellikte değil, başka her yerdedir. Politika politikada değildir artık, tüm alanlara mikrobunu saçmaktadır: Ekonomi, bilim, sanat, spor… Spor da sporda değildir artık; iş hayatında, cinsellikte, politikada, genel anlamda performansın üslubundadır. Mükemmelliğin, gücün, rekor kırmanın ve çocuksu bir kavram olan kendini aşmanın sportif ölçütünden her şey etkilenmiş durumdadır. Böylece her kategori bir geçiş evresi yaşıyor; ve her kategorinin özü, “suyun belleği” gibi saptanamaz bir iz bırakarak yok olup gidene dek eriyiğin bütününde, önce son derece büyük, ardından sonsuz küçük dozlarda çözünüyor.

AIDS, aşırı bir cinselliğin ve hazzın yansıması değildir; cinselliğin yaşamın tüm alanlarına genel olarak sızmasıyla telafi ediciliğinin kaybolmasına, cinsel göz boyamanın tüm bildik çeşitleri içindeki cinselliğin her yana dağılmasına denk düşer. Bu genelleşmiş cinsellikte bağışıklık kaybolur, cinsel ayrımın ve dolayısıyla da cinselliğin yok olmasını içerir. AIDS salgınının yarattığı temel karışıklık, cinsel gerçeklik ilkesinin mikrolojik, insani olmayan ve fraktal düzeyde kırılmasıyla belirir.

Cinselliği belki hâlâ hatırlıyoruz; tıpkı suyun, sonsuzca erimiş moleküllerini “hatırlaması” gibi. Ama bu ancak moleküler bir anıdır, önceki bir yaşamın’ cisimsi bir anısıdır yalnızca; yoksa biçimlerin ya da özelliklerin (bir yüzün çizgileri, gözlerin rengi; su bunların biçimlerini koruyabilir mi?), anısı değil. Böylece politik, medyatik, iletişimsel bir kültür çorbası içinde son derece çözünmüş ve de bir de AIDS’in viral baskınına uğramışken, yüzü olmayan bir cinselliğin kalıntısını taşıyoruz.

Türlerin karışımı yasası dayatılıyor bize. Her şey cinseldir; her şey politiktir; her şey estetiktir; hem de aynı zamanda. Her şey politik bir anlam kazandı, özellikle de 1968’den bu yana sadece gündelik yaşam değil; delilik, dil, medya ve hatta arzu bile politik bir anlam kazandı. Her şey özgürleşme ve kolektif kitlesel süreçler alanına girdiği ölçüde politikleşiyor. Aynı zamanda her şey cinsel hale geldi, her şey arzu nesnesidir: İktidar, bilgi, her şey fantasma ve bastırma (refoulement) terimleriyle yorumlanıyor, basmakalıp bir cinsellik her yere egemen durumda. Aynı zamanda her şey estetikleşiyor: Politika gösteri içinde, cinsellik reklamcılık ve pornoda, her tür etkinlik kültür olarak adlandırılan şeyin içinde estetik nitelik kazanıyor; her şeyi istila eden medyatik ve reklamcı göstergeleşme tarzı; kültürün fotokopileştiği nokta. Her kategori mümkün olduğunca genelleşir ve böylece tüm özgüllüğünü yitirir ve tüm diğer kategoriler tarafından emilir.

Her şey politik olduğunda artık hiçbir şey politik değildir ve politika sözcüğünün anlamı kalmaz.

Her şey cinsel olduğunda artık hiçbir şey cinsel değildir ve cinsellik tüm belirlenimini yitirir.

Her şey estetik olduğunda artık güzel ya da çirkin olan bir şey kalmaz ve sanat da yok olur.

Bir düşüncenin tamamen gerçekleşmesi ve modernlik eğiliminin kusursuz biçimde ortaya çıkması olduğu kadar, aynı zamanda da bu düşüncenin aşırılığı, kendi sınırlarının ötesine uzanarak yadsınması ve ortadan kalkması anlamına gelen şeylerin bu paradoksal durumunu tek bir simgede kavramak mümkündür: Trans-politik, trans-seksüel, trans-estetik.

Politika, cinsellik ve sanat alanında öngörüye sahip bir öncü (avantgarde= yenilik getirenler (s.) yeni moda yaratan, yenilik getiren.) yok artık; dolayısıyla arzu adına, devrim adına ya da biçimlerin özgürleşmesi adına köktenci bir eleştiri olasılığı da yok. Bu devrimci hareket günleri geride kaldı. Modernliğin görkemli ilerleyişi tüm değerlerde hayal ettiğimiz değişime yol açmadı; değerlerin birbirine dolanıp kendi üzerlerine katlanmasına yol açtı ki bunun sonucu bizim için tam bir kafa karışıklığı oldu. Cinsel, politik ya da estetik alanda belirleyici bir ilkeyi kavramamız artık olanaksızdır.

Proletarya proletarya olarak kendini yadsımayı başaramadı; Marx’tan bu yana bir buçuk yüzyıllık tarihin gerçekliği budur. Proletarya sınıf olarak kendini yadsımayı ve böylelikle sınıflı toplumu yıkmayı başaramadı. Bu başarısızlığın nedeni belki de iddia edildiği gibi, proletaryanın bir sınıf olmamasıdır; sadece burjuvazi hakiki bir sınıftı ve dolayısıyla yalnızca burjuvazi kendini yadsıyabiliyordu. Gerçekten de bunu yaptı: Burjuvazi ve burjuvaziyle birlikte sermaye, sınıfsız bir toplum doğurdu: ama bunun proletaryanın kendini yadsımasıyla ve bir devrimin sonucunda ortaya çıkacak sınıfsız toplumla hiçbir ilişkisi yoktu. Proletarya ise yalnızca yok oldu. Sınıf çatışmasıyla aynı anda ortadan kayboldu. Hiç kuşku yok ki sermaye kendi çelişkili mantığı uyarınca gelişmiş olsaydı proletarya tarafından bozguna uğratılmış olurdu. Marx’in analizi ideal anlamda eksiksiz olmayı sürdürüyor. Ama Marx, bu yaklaşan tehdit karşısında sermayenin bir biçimde trans-politikleşme, yani üretim ilişkilerinin ve politik çelişkilerin ötesinde yörüngeye yerleşme, yüzergezer, esrik ve rastlantısal bir biçimde özerkleşme ve böylece dünyayı kendi imgesinde toplama olasılığını öngörmemişti. Sermaye (hâlâ sermaye denebilirse?) ekonomi politiği ve değer yasasını çıkmaza soktu: Kendi sonundan kaçmayı da bu anlamda başardı. Bundan böyle kendi erekliliklerinin ötesinde ve tamamen göndermesiz bir biçimde işlemektedir. Bu değişimi başlatan olay, 1929 krizi oldu kuşkusuz; 1987’deki bunalım, aynı sürecin devamıdır olsa olsa.

Devrimci kuram, toplumsallık zafer kazanır ve şeffaflaşırken politikanın da politika olarak kendini yadsıyacağına ve devletin yok olacağına ilişkin yaşayan ütopyayı da getirmişti.

Bunların hiçbiri olmadı. Politika yok oldu olmasına, ama toplumsal olan içinde kendini aşamadı, toplumsallığı kendi yok oluşuna sürükledi. Artık trans-politika evresindeyiz, yani politikanın kendini yeniden üretme ve sonsuz simülasyon derecesi olan sıfır derecesindeyiz. Çünkü kendini aşmayan bir şey, sonsuz bir ikinci yaşam hakkı kazanır. Demek ki politika asla yok olmayacak ve yerine hiçbir şeyin çıkmasına da izin vermeyecektir. Politik histerezis [7]  içindeyiz.

Sanat da modern zamanların estetik ütopyası uyarınca kendini aşıp, ideal yaşam biçimi haline gelmeyi başaramadı (önceleri kendini bir bütünselliğe doğru aşması gerekmiyordu, çünkü bütünsellik zaten vardı ve dinseldi). Sanat kendini aşkın bir ideallik içinde değil, ama gündelik yaşamın genel estetikleştirilmesi içinde dağıttı, görüntülerin katıksız dolaşımı uğruna sıradanlığın trans-estetiği içinde yok oldu. Sanat, sermayeden bile önce bu yola girmiştir. Politikada belirleyici dönem, kitlelerin trans-politika evresine sermaye tarafından sokulduğu 1929 stratejik kriziyse, sanatta belirleyici dönem sanatın kendi estetik oyun kuralını yadsıyarak görüntülerin sıradanlığının trans-estetik çağına açıldığı Dada ve Duchamp dönemi oldu kuşkusuz.

Cinsel ütopya da gerçekleşmedi. Bu ütopya, cinselliğin ayrı bir etkinlik olmasının yadsınması ve bütün bir yaşam olarak gerçekleşmesi anlamına geliyordu. Cinsel özgürlük yanlıları bunu hâlâ düşlemektedir: Arzunun, bütün insanlarda, kadın erkek, tam olarak gerçekleşmesi ve arzunun cinsiyet ayrımının ötesinde yüceltilmesi. Oysa cinsel özgürleşme içinde cinsellik, cinsel göstergelerin farksız bir dolaşımı halinde özerkleşmeyi başardı yalnızca. Trans-seksüel bir duruma doğru geçiş yolundaysak eğer, bu durumun cinsellik aracılığıyla yapılan bir yaşam devrimiyle değil; cinselliğin sanal farksızlığına yol açan karışıklık ve içiçelikle kesin ilgisi vardır.

İletişim ve enformasyondaki başarı da aynı şekilde, yabancılaşmış ilişki olarak toplumsal ilişkinin kendi kendini aşmasının olanaksızlığından kaynaklanmıyor mu?

Bu olanaksızlık yüzünden, toplumsal ilişki iletişim içinde kendini yinelemekte, iletişim ağlarının çokluğunda çoğalmakta ve ağlardaki farklılık yokluğuna düşmektedir. İletişim toplumsaldan da toplumsaldır, hiper ilişkiseldir, toplumsal tekniklerle aşırı etkinleştirilmiş toplumsallıktır. Oysa toplumsallık, özünde bu değildir. Bir düş, bir söylence, bir ütopya, çatışmalı ve çelişkili bir biçim, şiddetli bir biçim, her halükârda rastlantısal ve istisnai bir olaydır toplumsallık. İletişim arayüzeyi sıradanlaştırarak toplumsal biçimi farksızlaştırır. Bir iletişim ütopyasının olmamasının nedeni budur. İletişim özellikle bir toplumun kendini diğer amaçlara doğru aşma yetersizliğinden doğduğuna göre iletişimsel bir toplum ütopyasının anlamı yoktur. Enformasyonun durumu da böyledir: Bilgi fazlası rastlantısal biçimde her yönde yüzeye dağılır, tek yaptığı yer değiştirmektir. Arayüzeyde, muhataplar bir fişle elektrik prizi gibi birbirine bağlanırlar. İletişim anlık bir devre aracılığıyla “meydana gelir” ve “iyi” bir iletişim olması için hızla iletmesi gerekir; sessizliğe zaman yoktur. Sessizlik ekranlardan, iletişimden kovulmuştur. Medyatik görüntüler (medyatik metinler de görüntüler gibidir) hiç susmazlar: Görüntü ve iletiler kesintiye uğramadan birbirlerini izlemelidir. Oysa sessizlik tam da örneğin televizyonda son derece anlamlı hale gelen, devredeki o senkop [Aralık boşluk.], o küçük felaket, o sürçmedir: Tüm bu iletişimin esas olarak zorunlu bir senaryo olduğunu, bizi boşluktan, hem ekranın boşluğundan hem de görüntülerini aynı büyülenmeyle ve sabırsızlıkla beklediğimiz zihin ekranımızdaki boşluktan uzak tutan kesintisiz bir kurmaca olduğunu doğrulayan, sıkıntı ve neşeyle yüklü kopukluk. Teknisyenler grev yaptığından, boş televizyon ekranını hayranlıkla izleyen adamın görüntüsü günün birinde XX. yüzyıl antropolojisinin en mükemmel görüntülerinden biri olarak değer taşıyacaktır.

Sh: 9-19

TRANS-SEKSÜEL

Transseksüel olma durumu. Kendisini karşı cinse ait hisseden, karşı cinse benzeme isteği duyan veya kendisini karşı cinsten biriymiş gibi hisseden kişilerin içinde bulunduğu durumu ifade eder.

Cinsel beden, günümüzde bir tür yapay yazgıya mahkûm edilmiştir. Bu yapay yazgı da trans-seksüelliktir. Anatomik anlamda değil de daha geniş travestilik anlamında trans-seksüellik; yani cinsiyet göstergelerinin yer değiştirmesi üzerine kurulu oyun ve (daha önceki cinsel farklılık oyununun tersine) cinsel farksızlık oyunu, cinsel kutupların farksızlaşması ve haz olarak cinselliği umursamama anlamında trans-seksüellik. Cinsellik hazza yönelmiştir (bu, özgürleşmenin nakaratıdır), trans seksüel olan ise ister cinsiyet değiştirme biçiminde olsun, isterse de travestilerin giyim, morfoloji, davranışlar veya karakteristik göstergelerle oynamaları biçiminde olsun yapaylığa yönelmiştir. Her halükârda, söz konusu işlem ister cerrahi isterse de göstergesel olsun, ister göstergeleri isterse de organları içersin, protezlerle karşı karşıyayız; ve bedenin yazgısının protez haline gelmek olduğu günümüzde, cinsellik modelimizin trans-seksüellik olması ve trans-seksüelliğin her yerde baştan çıkarmanın odağı haline gelmesi mantıklıdır.

Hepimiz trans-seksüeliz. Potansiyel olarak evrilebilir (mutant) biyolojik yaratıklar olduğumuz gibi, potansiyel olarak trans-seksüeliz. Bununla birlikte, biyolojik bir süreç de değil bu: Hepimiz simgesel olarak trans-seksüeliz.

Cicciolina’ya bakın.[ Cicciolia olarak tanınan eski porno yıldızı] Cinselliğin, cinsellikteki pornografik masumiyetin daha harika bir cisimleşmesi olabilir mi?

Cicciolina, aerobiğin ve donmuş bir estetiğin kızoğlankız meyvesi, her tür çekicilik ve duyarlıktan arınmış kaslı android olan ve tam da bu nedenle bir sentez idol haline getirilen Madonna’nın karşıtı olarak öne sürüldü. Peki, ama Cicciolina’nın kendisi de bir trans-seksüel değil mi?

Platin rengi uzun saçlar, kalıplanmış göğüsler, bir şişme bebeğin ideal biçimleri, çizgi roman ya da bilim kurguya özgü konsantre erotizm, özellikle de (hiçbir zaman sapkın, hiçbir zaman çapkınca olmayan) cinsel söylemin abartılması, tam bir günahkârlık ve yapaylık. Etobur cinsellik imleriyle, abartılı imlerle yaşayan trans-seksüeller ve travestiler hariç, günümüzde hiçbir kadının üstlenemeyeceği etobur bir erotik ideolojinin ve pembe telefonların ideal kadınıdır Cicciolina. Tensel dış plazma olan Cicciolina, Madonna’nın sahte nitrogliserinine ya da Michael Jackson’un er dişi ve Frankeştaynvari cazibesine ulaşıyor burada. Hepsi de erotik görünüşleriyle cinsiyetlerine ilişkin belirsizliklerini gizleyen, evrilmiş yaratıklar, travestiler, genetik olarak barok varlıklardır. Hepsi de “gender-benders”, dönmedirler.

[gender-benders: transseksüellerin kendilerini tanımlamak için de kullandıkları komik bir kavramdır. insanların önce yaratıp sonra esiri oldukları, her cinsiyetin nasıl görüneceğini belirten kuralları * ve takındıkları cinsiyet rollerini * dürtüklemek amacıyla karşı cinsin varsayılan görünüm normlarını benimseyen insan. bir nevî sosyal protestodur, karşı cinsin cinsel kimliğini benimsemekle alakalı olan travestilik ve transseksüellikten farklı bir şeydir.]

Michael Jackson’a bakın. Michael Jackson evrilmiş, yalnız bir yaratık; evrensel olduğu için kusursuz bir melezliğin öncüsü, ırklar sonrasının yeni ırkıdır. Bugünün çocukları melezleşmiş bir toplum karşısında şaşırmıyorlar: Bu, onların evreni ve Michael Jackson bu çocukların ideal bir gelecek için düşledikleri şeyin habercisidir. Michael Jackson’ın yüzüne estetik yaptırdığı, saçlarının düzleştirildiği, derisinin renginin açıldığı, kısacası kendini titizlikle yeniden oluşturduğu da eklenmeli buna: Onu masum ve saf bir çocuk, yani dünyayı İsa’dan daha iyi yönetebilen ve uzlaşma sağlayabilen biri, bir çocuk- tanrıdan daha iyi kılan, dolayısıyla masalın yapay erdişisi yapan da budur: Bir protez-çocuk, bizi ırktan ve cinsiyetten kurtaracak evrilmenin düşlenmiş tüm biçimlerindeki bir embriyon.

Simgesel figürü Andy Warhol olan estetiğin travestilerinden de söz edilebilir. Michael Jackson gibi Andy Warhol da evrilmekte olan yalnız bir yaratıktır; kusursuz ve evrensel bir sanat melezlemesinin, tüm estetiklerin ardından gelen yeni bir estetiğin öncüsüdür. Jackson gibi tamamen yapay biridir; o da masum ve saftır, yeni nesilden bir erdişi, kusursuzluğuyla bizi hem seksten hem estetikten kurtaran mistik bir protez ve yapay makine türüdür. Warhol, “Tüm yapıtlar güzel, seçim yapmama gerek yok, tüm çağdaş yapıtlar birbirine denk,” dediğinde, “Sanat her yerdedir, dolayısıyla artık yoktur, herkes bir dâhi, dünya mevcut haliyle, hatta sıradanlığıyla bile harikadır,” dediğinde kimseler buna inanamaz. Ama o bununla modern estetiğin, yani kökten bir bilinemezciliğin biçimlerini betimler.

Hepimiz bilinemezciyiz ya da sanatın veya cinselliğin travestileriyiz. Ne estetik ne de cinsel bir inancımız var, ama hâlâ bunlara sahip olmayı öğretiyoruz.

Cinsel özgürleşme söylencesi gerçekliğin içinde çeşitli biçimlerde hâlâ canlıdır; ama imgelemde, erdişi varyasyonlarıyla trans-seksüel söylence hüküm sürmektedir. Orjiden sonra travestilik. Arzudan sonra, tüm erotik simülakrların darmadağınık parıltısı ve tüm görkemi içinde trans-seksüel kitsch (ucuz edebiyat) . Cinselliğin, kendi ikircikliğinin teatral (tiyatroya ait, dramatik, yapmacık,… ) aşırılığında yitip gittiği postmodern pornografi de diyebiliriz buna. Cinsellik ve politikanın aynı yıkıcı tasarının parçası olmalarından bu yana olaylar oldukça değişti: Cicciolina bugün İtalyan Parlamentosu’nda milletvekili seçilebiliyorsa bu, tam da trans-seksüelle trans-politiğin aynı ironik farksızlık içinde buluşmaları anlamına gelir. Birkaç yıl önce akla bile getirilemeyen bu başarı, yalnızca cinsel kültürün değil; tüm politik kültürün de travestinin tarafına geçmiş olduğuna tanıklık eder.

Bu, cinsiyet göstergeleri sayesinde bedenden kurtulma ve arzunun sahnelenmesindeki abartı sayesinde arzudan kurtulma stratejisi, eskiden işe yarayan yasaklama yoluyla bastırma stratejisinden daha fazla etkilidir. Ancak bastırma stratejisinin tersine, bunun kime yaradığı artık hiç belli değil; çünkü istisnasız herkes bu yeni stratejiye maruz kalıyor. Travestilik kuralı, kimlik ve fark arayışımıza dek, bütün davranışlarımızın temeli haline geldi. Kendimize arşivlerde, bir anıda, bir tasarı ya da gelecekte kimlik arayacak zamanımız yok artık. Bize şipşak bir bellek, doğrudan bir bağlantı, anında doğrulanabilecek bir tür reklam kimliği gerekiyor. Böylece, bugün aranan şey, organik bir denge durumu olan sağlık değil pek; bedenin geçici, hijyenik ve reklamlardaki gibi parıldaması; ideal bir durumdan çok bir performans. Moda ve görünüş terimleriyle söylenirse, aranan şey güzellik ya da cazibe değil artık; look [görünüm].

Her kişi kendi görünümünü arıyor. Kendi varoluşunu ileri sürmek artık olanaklı olmadığından, ne var olmayı ne de bakılıyor olmayı dert etmeksizin boy göstermekten başka yapılacak bir şey kalmıyor geriye. Varım, buradayım değil; görülüyorum, bir imajım; bak bana, bak! Narsisizm bile değil bu; sığ bir dışadönüklük, herkesin kendi görünüşünün menajeri haline geldiği bir tür reklamcı saflığı.

McLuhan’ın deyişiyle, hâlâ bakışı ve hayranlığı üzerine çekebilen modanın tam tersine, “look”, özel bir anlam taşımayan, katıksız bir film hilesi, video görüntüsü gibi, dokunmatik ekran görüntüsü gibi, aslına en az sadık, bir tür minimal imgedir.

Look, şimdiden moda olmaktan çıkmış, modayı aşmış bir biçimdir. Artık bir fark mantığına bile gönderme yapmaz bu, bir farklılıklar oyunu değildir, farklılığa inanmaksızın farklılık süsü verir. Farksızlıktır bu. Kendi olmak, geçici ve yarını olmayan bir başarıdır, kaba (sans manière) bir dünyada coşkusunu yitirmiş bir yapmacıklık (maniérisme) haline gelmiştir.

Geriye dönüp bakıldığında trans-seksüelin ve travestinin bu zaferi, önceki kuşakların cinsel özgürleşmesine garip bir açıklık kazandırıyor. Bu özgürleşme, kendi söyleminin iddia ettiği gibi, dişiliğin ve hazzın ayrıcalıklı biçimde göklere çıkarıldığı, bedenin azami erotik değerinin yüceltildiği bir evre olmaktan uzak, olsa olsa cinslerin birbirine karışmasına doğru giden bir ara evre olabilir. Cinsel devrim olsa olsa trans-seksüelliğe doğru bir aşamadır. Temelde, bu, her devrimin sorunlu yazgısıdır.

Sibernetik devrim, beyinle kompüterin denkliği karşısında, insanı şu temel soruya yöneltir: “Bir insan mıyım ben, bir makine mi?” Gelmekte olan genetik devrim şu soruyla karşı karşıya bırakır: “Bir insan mıyım ben, sanal bir klon mu?”

Cinsel devrim, tüm arzu potansiyelini serbest bırakarak bizi şu temel soruya yöneltir: “Erkek miyim ben, kadın mıyım?” (Psikanaliz hiç yoksa bu cinsel belirsizlik ilkesine katkıda bulunmuştur.) Tüm diğer devrimlerin prototipi olan siyasal ve toplumsal devrime gelince, bu devrim, insana kendi özgürlük ve irade kullanımını vererek insanı, acımasız bir mantık uyarınca, kendi iradesinin nerede olduğunu, temelde neyi istediğini ve kendisinden neyi beklemenin hakkı olduğunu kendine sormaya çözümsüz sorun yöneltmiştir. Her devrimin tuhaf sonucudur bu: Belirsizlik, sıkıntı ve bulanıklık devrimle başlar. Orji bir kez bitmeye görsün, özgürleşme, herkesi kendi cinsiyetinin ve cinsel kimliğinin arayışıyla baş başa bırakır; göstergelerin dolaşımı ve hazların çeşitliliğinden dolayı bu arayışa bulunacak cevap ihtimali giderek azalmaktadır. Bu yüzden trans-seksüel olduk. Tıpkı trans-politik oluşumuz gibi; yani politik açıdan farksız ve farklılaşmamış varlıklar, erdişiler, en çelişkili ideolojilere yatrımda bulunup bunları hazmetmiş ve kusmuş, artık yalnızca maske taşıyan ve belki de farkında olmadan, zihinsel olarak politikanın travestileri olmamız gibi.

Sh:26-31

Kaynak: Kötülüğün Şeffaflığı- Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme Jean Baudrillard, Fransızcadan çeviren Işık Ergüden, Birinci basım: Ağustos 1995 İkinci basım: Ocak Ayrıntı Yayınları İstanbul

Notlar

[1] Sanal (virtuel): Sözlük anlamı, “gerçekte yeri olmayıp zihinde tasarlanan ya da kuvve halinde (potansiyel olarak) bulunan, fiili olmayan” anlamına gelen bu kelime; bilgi-işlem alanında, “kullanılan fiziksel ve mantıksal yapıdan bağımsız olarak, işlevsel açıdan kullanıcıya sunulan olanak” anlamındadır, (ç.n.)

[2] Simülasyon: Gerçekten ve fiili olarak var olmayan bir şeyi (durumu, vs.) bütün bileşenleriyle birlikte gerçekmiş ve fiilen varmış gibi gösterme durumu anlamına gelir. Baudrillard, bir başka kitabında, simülasyonun “kendini  imiş gibi göstermek” olmadığını belirttikten sonra, bir sözlükten alıntı yapar: “Kendini hastaymış gibi gösteren kimse sadece yatağa girer ve hasta olduğuna inandırır. Bir hastalık simülasyonu yapan kimse ise kendinde bazı belirtiler bulur.” Yine metinde geçen “simülakr” deyimi de “imaj, idol” anlamına geldiği gibi, burada bir simülasyon olayının sonucunda ortaya çıkan görüntü-nesne’dir. (ç.n.)

[3]Fraktal: Sünger, kar tanesi gibi parçalandıkça benzer motifler sergileyen doğal nesnelere verilen ad. Aynı zamanda, kendine benzeme özelliği gösteren karmaşık geometrik şekillerin de ortak adıdır, (ç.n.)

[4] Viral: Virüse değgin; virüse bağlı, virüsten ileri gelen anlamında, (ç.n.)

[5] Metastaz: Kanserli hücrelerin vücudun diğer bölgelerine sıçraması, (ç.n.)

[6] Klon: Tek bir bireyden eşeysiz üreme yoluyla üretilmiş, genetik yapısı birbirinin tıpatıp aynı canlı topluluğu, (ç.n.)

[7] Fiziksel bir etkiye maruz kalan bir cismin tepki vermekte gecikmesi, (ç.n.)

 

BİR SÖZCÜĞÜN ÖYKÜSÜ


Suat AYDAR

Bundan 533 yıl önce Türk diline yerleşmiş sevimli, munis bir sözcükten ve bu sözcüğün etimolojisinden söz etmek istiyorum. Biliyorsunuz, etimoloji bir dili oluşturan sözcüklerin kökenini, nereden geldiklerini araştıran bir bilim dalıdır.

Nedir bu sevimli, bu munis sözcük?

Zihinlerde daha belirgin bir iz bırakması için, bu sözcüğün ne olduğunu biraz ertelemek, önce dilimize nasıl girdiğinin öyküsünü anlatmak istiyorum.

Yıl 1453, Ilık bir İlkbahar sabahı;

Dünyamızın YERYÜZÜ CENNETİ denen güzel bir köşesinde, Akdeniz ile Karadeniz’in biribiriyle kucaklaştığı yerde, Doğanın bütün renklerini, bütün güzelliklerini cömertçe sergilediği, toprakları kadar denizleri bereketli bir büyük kentin surları dışında, elli günden beri devam eden askeri kuşatma sona ermişti. Bin yıldan beri hükümran olan bir imparatorluğun başkenti, Ortodoksluğun kutsal beldesi Kostantinopolis’in görkemli kaleleri, URBAN’ın döktüğü büyük toplarla tar-ü mar edilmiş, Şehrin mağrur müdafileri, Ortaçağın muhteşem krallarının gözleri önünde yenik düşmüş ve büyük kent, Türk gazilerine kapılarını açmak zorunda kalmıştı. Şimdi surların içinde kıyamet kopuyor, ölüm korkusu insan yüreklerini dolduruyordu…

Büyük kentin Ortodoks halkı, Ortaçağ Avrupası’nın vaadettiği yardımlardan ümidini kesmiş, son yıllarda yaşadıkları sefil entrikaların, sefahat alemlerinin nedameti ile mahcup ve perişan, mabetlerin en büyüğü HAGİYA SOFİYA’ya sığınmışlar, dillerinde binbir dua, binbir yakarışlarla, bir elleriyle çocuklarına sarılmış, bir elleriyle de keşişlerin eteklerine yapışmış, ağlaşıyorlardı.

Her halde asırlardan beri merhametine sığındıkları ikona’lar azizler ve azizeler artık gazabe gelmişlerdi. Şimdi onları ölümlerin en acısı ile cezalandıracaklardı…Tanrının Cehennemi işte bugün yeryüzüne iniyordu.

Bütün halk Keşişlerden, Keşişlerse azizlerden af niyaz ediyorlardı.

Bu sırada büyük kentin merkezine doğru yürüdüğü anlaşılan fetih ordularının gür bıyıklı yavuz erlerinin kendilerini bir kılıçta yok edeceği, mallarına, mülklerine el koyacağı, binbir işveli, narin yapılı Bizans kızlarının kılıç zoru ile Türk gazilerinin haremlerine sokulacağı, genç yaşlı bütün erkeklerin kılıçtan geçirileceği saati bekliyorlardı.

Bütün Ortaçağ boyunca hep fetihler böyle sonuçlanmamış mıydı?

Elbet yine de böyle olacaktı…

Ama bu korkulu anlar hiç te uzun sürmedi.

Ayos Romanos’tan, yani, bugünkü Topkapı’dan gelen haberlerden, genç Türk hükümdarının, kimsenin canına kıydırmadığı, hiçbir mala el sürdürmediği, halkı merhametle, sevecenlikle teselli ettiği, Ortodoks din adamlarını muhabbetle selamladığı öğreniliyordu.

İnanılır bir şey değildi bu…ama gerçekti.

Çünkü o gün, gerçek hümanizmanın doğduğu, insanlık tarihinin değiştiği gündü…

Bir süre tereddütten sonra Ayasofya’yı boşaltan halk, şimdi sevinç çığlıkları ile sokaklara dökülmüş, muzaffer ordunun geçeceği MESE MEGALOS’un, yani, bu günki Divanyolu’nun etrafına doluşmuş, genç hükümdarı bekliyorlardı.

İkindi vaktine doğru KONSTANTİN FORMU’ndan aşağıya doğru yürüyen ordunun başında muzaffer kumandan Mehmet Han’ın yaşlı hocaları Akşemsettin, Molla Hüsrev, murassa koşum takımlarıyla süslü, lekesiz kır atlar üzerinde göründüler. Hocaların hemen gerisinde, bıyıkları yeni terlemiş genç hükümdar Fatih Mehmet Han, sağında yine hocalarından Tacizade Cafer Çelebi, solunda o dönemin büyük bilgini Kuşçu Ali olduğu halde, kendine özgü asil tavrı ile Bizans halkının çoşkun tezahüratına mukabele ederek yaklaşıyordu.

Günlerdenberi ağlamaktan gözleri yumuk yumuk olmuş buğday benizli Bizans kızları, serin boğaz rüzgarının uçuşturduğu simsiyah saçlarıyla sağa, sola koşuyorlar, Mehmet Han’ın geçeceği yerlere çiçekler serpiyorlardı.

Bu sırada Bizans bilginleri ve keşişleri yolun iki kenarından OFENTİS…OFENTİS…diye sesleniyorlardı…

Genç hükümdar, hocası Cafer Çelebi’ye soruyordu (Bak ağa, biz biraz Rumca biliriz…Ama bu sözcüğü hiç duymadık. Nedir bu Ofendis? Neden bize böyle seslenirler?)

(Hünkarım,) dedi Cafer Çelebi. (Bu, bilim çevrelerinde kullanılagelen kadim Yunanca bir sözdür…Çelebi insan, Hak bilir insan, Uygar insan, Şehir Çocuğu, Okur yazar insan, Bilgili, Tolerans sahibi, yumuşak tabiatlı, insan-sever insan, Yüce Tanrının işlek gönüllü, mübarek kulu demektir.)

O zaman, Ofentis sözcüğünün kapsadığı bu sıfatlardan çok etkilenen hükümdar, şöyle buyurdu Cafer Çelebi’ye: (Öyleyse fermanım o dur ki; bundan sonra bu kentin bütün okur yazarlarına, Müslüman ve Ortodoks tefrik edilmeksizin hep Ofentis denilsin.)

Sonraları Türk dilinde, Türk fonetiğine göre aşınarak EFENDİ’ye dönüşen bu sözcük, İstanbul Efendisi olarak, hatta sadece Efendi olarak beş asırdanberi dilimizde yaşamaktadır. Onun için bize okullarda hep efendi denilmiştir. Onun için Atatürk, Büyük Nutkunda Millet vekillerine hep (Efendiler) diye seslenmiştir.

Dilimizde daha önceki tarihlerden beri var olan BEY sözcüğü, sadece mal sahipliği ve sadece varsıllık ifade eden, okuryazarlığı, çelebiliği, uygarlığı, insan sevgisini ihtiva etmeyen bir hitaptır.

Şimdi durup dururken size neden anlattım bu öyküyü?

Hemen söyliyeyim. Geçen hafta, Fikret Çeltikçi üstadımızın bir kitabında efendilik üstüne…bir pasaj ilişmişti gözüme…(Sayfa 469 da).

Çeltikçi Üstadımız, işte bunları söylüyor

Gördüğünüz gibi insanlık, bir taraftan sevgi ve kardeştir ortam içinde cemiyetlerini bir fikir laboratuvarı gibi kullanarak hakikati araştırırken, bir taraftan da kendilerini yontmak, nefislerini terbiye etmek ve Cafer Çelebi’nin Fatih Sultan Mehmet’e özelliklerini sıraladığı Efendiliğe ulaşmak çabasında olmalıdırlar.

Dilerim Tanrıdan bizleri her türlü beşeri kusurlardan arındırıp gerçek efendiliğe eriştirsin.

Amin…

Kaynak: “Kardeşlik Kitabı”ndan, Hazırlayan: Şadan GÖKOVALI, İZMİR-1986

 

 

KADINA AİT SIRLARDAN


Tanrı, kadını yaratmak istedi. Mayasına; yaprağın hafifliğini, ceylanın bakışını, güneş ışığının kıvancını, sisin gözyaşını aldı; rüzgârın kararsızlığını, tavşanın ürkekliği ekledi. Onların üzerine kıymetli taşların sertliğini, balın tadını, kaplanın yırtıcılığını, ateşin yakıcılığını, kışın soğuğunu, saksağanın gevezeliğini, kumrunun sevgisini kattı. Bütün bunları karıştırdı, eritti ve kadın yaptı.

Yarattığı kadını, erkeğe armağan etti. Tanrı, yarattığı erkeği de ıslah etsin diye kadına verdi.”

Hint Mitolojisi

**

13’ÜN SAKLANMIŞ SIRRI KADINA AİTTİR.

“… 13’ün uğursuz sayılması batıldır.. Çok eskiden; bir ay dört haftadan, yani 28 günden oluşuyordu. Dolayısıyla; bir yıl; 13 ay ve bir gün ediyordu. 13 aylık yılın artık günü, gün-tün (gece) eşitliği gününe rastgetirilirdi. O artık günde, Anatanrıça’yı simgeleyen kadın, seçtiği bir erkeği kendi zevkine tahsis ederdi.

Bu erkek; Anatanrıça’ya zevk verme işlevini bitirdikten sonra, bu kadın ve öteki kadınlar tarafından parçalanır, eti çiğ çiğ yenirdi. Bu yüzden o eski vahşet döneminde, yılın 13 ayının sonuna rasgelen gün ve 13 rakamı uğursuz sayılırdı…

Aslında 13. Günler büyük olaylara gebedir.

**

 

 

VOLTAIRE


Emin DOĞAN

“Söylediğiniz hiçbir söze katılmıyorum, fakat bu sözlerinizi söyleme hakkınızı sonuna kadar savunabilirim…”

Tarihe geçmiş bu meşhur cümleyi,

Fransa’nın yetiştirdiği en bilgili en zeki filozoflarından biri olduğu kadar, yarattığı eserlerle de en büyük edebiyatçıların arasında sayılan Voltaire söylemişti.

Serbest düşünüşü ve alaycı zekasıyla dikkati çeken,

Büyük Fransa ihtilalini hazırlayan hür düşüncelerin esaslarını ortaya koyan,

Çok hareketli ve parlak geçen 18.y0zyıla kendi damgasını vuran Voltaire’i kısa bir süre de eksiksiz anlatmak mümkün değildir.

1964 Yılında, asıl adı Françoıs Marie Arouet olan Voltaire, babasının noterlik yaptığı Paris’te doğdu. Öğrenimini gerici Cizvit papazlarının yönettiği bir kolejde yaptı. Bu okul Voltaire üzerinde tam ters bir etki göstermiş, kendisini gericilik yerine hür fikirlere itmiştir.

Doğuştan zayıf ve çelimsiz olan Voltaire daha çocukluğunda bedeni ile çatışan bir canlılık örneği vermiştir. Alışılmışın dışında öğrenme isteği olan, ve “Ben edebiyatçı olmaktan başka bir şey istemiyorum diyen Voltaire”ye babası karşı çıktı. Kollejden mezun olduğu zaman, onu pek başarılı olamayacağı bir hukuk bürosunda çalışmaya zorladı.

Fakat o, “Yazar olmak açlıktan kıvranmaktır” diyen ve onu evlatlıktan reddeden babasına rağmen kendini yazarlığa verdi.

Genç Voltaire yazdığı yazılarla kısa zamanda ün sahibi oldu. 23 yaşında sarayı küçük düşürücü sözler yazdığı için Bastille’e hapsedildi. Fakat Bastille’de de boş durmadı. Fransa’nın en büyük şairi olmak istiyordu. II ay kaldığı cezaevinde Kıral 4.Henri’nin hayatı ile ilgili ünlü “La Henriade” adlı destanını yazdı. Voltaire hayatı boyunca sunacağı fikirleri bu eserle tam anlamı ile ortaya koydu. La Henriade, zulüm ve istibdata karşı güzel bir savunma idi.

Genç düşünür hapisten çıktıktan sonra, kendi kendini vaftiz ederek Voltaire takma adını kullanmaya başladı.

Başarısı, hemen hemen bütün kitaplarını yasaklayan sarayın sansürcüleri tarafından engellenmek isteniyordu. Piyesleri genellikle daha üçüncü akşamında kapatılıyor, açılış gecesi oyunlarını seyreden halk tarafından kulaktan kulağa anlatılıyordu. Kitapları ise, gizli bir yeraltı örgütünün broşürleri gibi elden ele dolaşıyordu.

Voltaire, hapisten çıktıktan 8 yıl sonra asilzadelerden biri ile yaptığı kavga yüzünden yeniden Bastille’e hapsedildi. Az sonra Fransa’dan çıkıp gitmesi koşulu ile cezaevinden çıkarıldı.

Fransa’ya karşı içinde duyduğu küskünlük hisleri ile İngiltere’ye sığındı ve orada 3 yıl kaldı. Onu İngiltere’ye çeken en etkili sebep, İngilizlerin o tarihlerde benimsediği şu felsefe idi. “İnsanlar dindar olacaklar, fakat müteasıp olmayacaklar.”

3 yıl İngiltere’de kalan Voltaire’in, burada nasıl yaşadığı ve daha sonra niçin ayrıldığı pek o kadar iyi ve ayrıntılı olarak bilinmemektedir.

Fakat İngiltere’de çok iyi karşılandığı bir gerçektir. Voltaire, İngilizlerin adalete verdiği öneme ve İngiliz parlamentosunun bağımsızlığına hayran kalmıştı.

1729 da kendisine Paris’e dönmek izini verilince İngiltere’de öğrendiği, servetin özgürlük sağladığı fikrini benimseyerek ticari hayatta bazı kombinezonlarla servet sahibi de oldu. Ayrıca yazdığı eserlerle, aydınların gözdesi olma durumuna devam etti.

1731 de “Lettres sur les Anglais” adlı eseri ortalığı yeniden karıştırdı. Din adamları bu kitabın yakılması ve Voltaire’in Paris’ten sürülmesi için karar çıkartmayı başardılar.

Bir müddet sonra tekrar Fransa’ya dönme fırsatı bulan Voltaire, Markiz de Chatelet adlı evli bir kadınla tanıştı. Bir fizik ve matematik bilgini olan bu kadın, Voltaire’in yalnız yaşamak zorunda kaldığı bir sırada hayatının bir dönemini doldurmuştur.

Bu dönem Markiz’in Lorrain’deki şatosunda Mme. de Chatlet’nin ölümüne kadar sürdü.

1746 da Voltaire, halkın baskısı ile Fransız Akademisine üye seçildi. Akademi üyeliği, yaşayan bir yazara Fransa’da verilen en büyük payedir.

1750 de Büyük Frederıc II onu Prusya’ya çağırdı. Bir yıl önce ölen Markiz de Chatelet’nin anısından bir türlü kurtulamayan Voltaire, kendisini Paris’ten uzaklaştıracak bu daveti memnunlukla kabul etti.

Sarayda çok saygı gören Voltaire, 3 yıl sonra Fransa’ya dönmek istediyse de, yurdundan tekrar sürülmüş olduğunu gördü. Cenevre’ye giderek burada satın aldığı bir malikaneye yerleşti! Fakat fazla kalmayarak 1758 de hayatının son dönemi olan, 20 yılını geçireceği İsviçre sınırındaki Ferney’e yerleşti ve burada Mme. Deniş, Mme. Fontaine adlı yeğenleri ile beraber yaşadı.

Kendisine Ferney Patriği adını veren Voltaire en ünlü eserleri, trajedi, hikaye ve mektuplarını burada yazdı. Şöhreti bütün dünyaya yayıldı. Yaşadığı dönemin tüm büyük insanları ile mektuplaştı.

Bu tezatlarla dolu adam Ferney’de bir kilise inşa ettirdi. Üzerine “Voltaire Tanrı için yaptırdı” ibaresini yazdırdı. Femey’deki nüfusu artınca da burayı bir küçük şehir haline getirmek için elinden geleni yaptı. “Ben Hür milletleri severim, fakat kendi vatanımda kendi başıma buyruk olmayı tercih ederim.” diyen Voltaire, vatanını özlüyordu. 15. Louis onun Paris’e dönüşünü yasaklamıştı. 16. Louis tahta çıkınca Voltaire’e Paris yolu açıldı.

Fransa halkına hitaben “Sizi kucaklamak için can çekişmemi yarıda bıraktım” diyen 83 yaşında ölüm döşeğindeki Voltaire’in dönüşü Paris’i yerinden oynattı. Her yerde ondan bahsediliyordu. Kaldığı Hotel de Villette ziyaretçilerle dolup taşmaktaydı. Academie Française özel bir temsilci gönderdi. Comedie Française’deki sanatçıların hepsi geldi. Ziyaretler arasındaki ünlü fizikçi Benjamin Franklin’e elini uzattı “Allah ve Hürriyet” dedi.

Hasta hali ile, kendi eseri Irene’i, sahneye konuşunun altıncı gününde seyretmek istedi. Oteli ile tiyatro binası arasındaki yola bütün Paris döküldü. Halk “Voltaire’e yol açın” diye bağırıyordu…Bütün akademi üyeleri tiyatro kapısında onu karşıladılar. Locasına girdiği zaman bütün seyirciler ayağa kalktılar. Herkes “Yaşasın Voltaire” diye bağırıyordu. Voltaire’e yapılan bu sevgi gösterisinin eşi o ana kadar hiçbir yazara yapılmamıştı. Oyunun sonunda, büyük kalabalık ayni görkemli tezahüratla onu oteline kadar alkışlar içinde uğurladı.

Bu olaydan sonra fethettiği Paris’te ancak birkaç hafta dışarı çıkabildi. II Mayıs 1778 de ağzından kan geldi. 30 Mayıs’ta öldü. Ölüm döşeğindeki en son sözleri, sekreterine yazdırdığı şu sözlerdi.

“Allaha taparak, dostlarımı severek, düşmanlarımdan nefret etmeyerek, ama batıl inançlardan iğrenerek ölüyorum.”

Paris’teki papazlar onu dinsiz saydıkları için gereken dini töreni yapmadılar. Dostları cenazesini, gömülmek üzere yeğeninin rahip olduğu Scellieres’e götürdüler.

Fransa, çok yakında “İnsanlar uyanın, zincirlerinizi kırın” diyen bu insanın sözlerine uyarak uyandı.

Fransız ihtilalinden sona, cesedi yakılarak en büyük Fransızların gömüldüğü Panteon’a merasimle getirildi. Bu büyük matem olayına 700. 000 kişilik bir halk kütlesi katılmıştı.

Voltaire, son Paris seyahatinde ölümünden birkaç ay evvel huzura kavuşmuştu. Tekrisine, Üstadı Muhterem meşhur astronom Lalande idi. Merasimde Amerikadan gelen Benjamln Franklin’de ziyaretçi olarak bulunmuştur. Cenazesinde hazır bulunanların hepsi tarihe mal olmuş meşhur kişilerdi.

“Benim mesleğim, tüm düşündüklerimi yazmaktır” diyen Voltaire 99 cilt eser vermiştir. Bunların doğrudan doğruya felsefeyi ilgilendireni azdır. Fakat hemen hepsi de felsefi görüşleri benimsemiştir.

Voltaire, Fransız ihtilalinden önce bu dünyadan ayrılmışsa da o ihtilali hazırlayan hür düşüncenin esaslarını ortaya koyan fikir adamlarından biri idi.

Papazların düşünce hayatı üzerine yüzyıllar boyunca yaptıkları ağır baskıyı kaldırmak için hayatı boyunca bilgisiyle zekâsıyla cesurca savaşmıştır.

Masum insanlara yapılan eza ve cefaya karşı isyan bayrağını açanların başında gelmiştir. Seksen üç yaşına kadar sürdürdüğü mücadelenin türlü safhaları, bu dahinin düşünce tarzını açıkça ortaya koymuştur. Çağdaşlarına, kendiniz için düşünün inanmadığınız şeylerden şüphe etmeniz en doğal hakkınızdır demiştir.

Büyük Fransız aktrisi Adrienne Le Couvreur’ün can çekişirken yanında bulunmuş, rahibin artistliğin utanılacak bir meslek olduğunu aktristen istemesi ve red cevabı alması üzerine kaçması ve aktristin isimsiz bir mezara gömülmesi, Voltaire’i çok kızdırmıştır. Bu olaya şahit olan Voltaire, o tarihten sonra Hristiyanlıktan değil, Hristiyanlığın tatbikattaki zalimliğinden nefret etmeye başlamıştır.

Voltaire, kendisine yapılan haksızlıklara katlanabilir, ama başkalarına yapılanlara tahammül edemezdi.

1762 de Toulouse’daki bir dükkanda bir genç asılı olarak bulundu. Dedikodulara göre asılı bulunan adam bir protestandı ve katolik olmak istiyordu. Fakat yaşlı ve geleneklerine bağlı katı bir adam olan babası Jean Calas oğlunu asmıştı. Hiçbir şey itiraf etmeyen baba Calas ölüme mahkum edilmişti. Bu olay Voltaire’in ilgisini çekmişti.

Cinayet kanunları ile ilgilenmeye ve onları incelemeye başladı. Hiçbir jürinin olmadığı suçlulara hiçbir savunma hakkı tanınmadığı rasgele cezalar verildiğini gördü.

Voltaire bütün gücü, etkisi ve parası ile harekete geçti. Yetkili bütün makamlar ve kişilerle görüştükten sonra öldürülen adamın suçsuz olduğunu anladı. Bu durum 800 yıldır hükümetlerin izlediği adaletsiz cinayet kanunlarına bir reform getirdi.

Voltaire’i en çok kızdıran kilisenin suçlama gücünün bu denli büyük olması ve kanunlara bu derece karışabilmesiydi. Dinin, politika ve kanun işlerinden uzaklaşıp sadece dini işlerle uğraşmasını istedi. Rahipler sınıfının, devlet idaresinde hiçbir siyasal güce sahip olmaması gerektiği fikrinde idi.

Voltaire, bazı düşünürlerin ileri sürdüğü gibi Dinsiz, Tanrı tanımaz aptal bir ateist değildi. Büyük eseri “Felsefe Sözlüğü” nde “Ath’e” kelimesine yaptığı tarif bunu ispat eder. Voltaire’in Athe kelimesine yaptığı tarif şu şekildedir.

“..Tanrı tanımazların çoğu İyi düşünmeyen, dünyanın yaradılışına günahın kaynağına ve öteki güçlere akıl erdiremedikleri için herşeyin ilksiz, karşılıksız olması varsayımına başvuran yolunu şaşırmışlardır..”

Lise Fransız edebiyatı dersini okutan katolik papazı öğretmenin, Voltaire için düştüğü not ise şu şekildedir.

Voltaire, Tanrıya inanır, ruhun ölmezliğini kabul eder.

Voltaire, “Kötüyü ezelim” demiştir.

Kötü olan acaba ne idi?

Din mi?

Kilise mi?

Şüphesiz hayır. Batıl inançlar ve hurafelerdir. Voltaire, batıl inançları ve hurafeleri yok etmek için peşlerine düşmüştü. Çünkü bunlardan çok çekmiş, taassubun insanları betbaht ettiğine inanmıştı. Bir kelime yüzünden 18. yüzyılda birbirlerini boğazlamaya kadar giden ve yaptıkları delilikten başka bir şey olmayan çeşitli insanlara mensup bir sürü insanın dramına şahit olmuştur.

Voltaire’in Allah hakkında tarifi ise şu şekildedir.

“Gözümüzü açtığımız anda Allah’ın varlığını tanımak kadar tabii bir şey olamaz. Ortada görünen eser, onu yapanı hatırlatıyor. Bütün yıldızların güneşin etrafında dans eder gibi dönüşü çok ustalıkla ayarlanmıştır. Hayvanlar, bitkiler, madenler her şey ölçülü, orantılı ve hareketlidir.

Voltaire, mutasıpların Allah hakkında fikirlerini yermekte, insanların kendi icatları olan Tanrıları tenkit etmektedir.”

“..Ben Hint ve eski Mısırlıların canavar şeklindeki Tanrılarını kabul edemem. Kainatın sahibi Allah varken, onu bırakıp kendi icat ettikleri bir sürü Tanrı’ya tapanları yermek gereklr…Blr tek Allahın varlığına inanmaktan başka çıkar yol yoktur…”

“Ben Allah için çalışıyorum, çünkü vatanımı severim, çünkü her pazar kiliseye gider ve dua ederim. Çünkü okullar ve hastahaneler yaptırdım. Benim yanımda fakir yoktur. Ben Allaha inanıyor ve ona hizmet ediyorum…” demektedir.

Voltaire’in ahlak inanışı hümanisttir? Çünkü insan haklarının en belirli esaslarından bir kısmı onun eserleri vasıtasıyla dile getirmiştir. O düşündüğünü söylemek ve yazmaktan çekinmeyen ve inandığı gibi yaşamaktan vazgeçmeyen ve yaşamı boyunca gerçek özgürlük için olduğu kadar da hoşgörünün bilinçlenmesi ve din adamlarının sefalet ve bilgisizlikleri yüzünden İnsanlığa yapmış oldukları kötülükleri sergilemekten çekinmemiş bir düşün kahramanıdır.

Büyük dahilerin çoğunda olduğu gibi, Voltaire’de de zaman, zaman bir çocuk ruhunun oynaklığı ve dengesizliği görülür. Kırallarla hem alay eder, hem de onları methederdi. Hem cömert hem cimri idi. Davranışların da değil, düşüncelerinde gözüpek görünürdü. Sağlıksız vücut yapısına rağmen inanılmayacak kadar çalışkan ve dayanıklıydı. Bazı eserlerinde günümüzde bile aşırı sayılabilecek fikirlerin, engizisyon Avrupa’sında olay yaratacağını ve bazı çevrelerde çok ters etki yapacağını kale almazdı. Kalemiyle tek bir vuruşta öldürme gücü varken uzlaşma isteğini kabul edecek şekilde çelişkili bir adamdı.

Bu durum, Voltaire’in bazı düşünürler tarafından tenkit edilmesine hatta dinsiz damgası yemesine yol açmıştır.

Karşısında olanlara göre.

Voltaire kendi inancının inanılmasını isteyen bir inanç düşmanıydı. Voltaire’in Tanrısı doğanın Tanrısıdır, insanlığın değil. Voltaire dinleri iyi anlayamamıştır. Dinlerin doğuşunun insanlık yapısının gereği olduğunu görememiştir. Hristiyanlığı, onu bozanlarla karıştırmıştır. Hristiyanlık, insan mutluluğuna engel olan ve aklın ilerlemesini baltalayan bir kurumdur.

Karşısında olanların pertavsızla yakaladıkları bu satırlara göre 18. yüzyılın bu güçlü dehasını mahkûm etmek, önce tarihe karşı işlenmiş bir suç olacaktır.

Çağındaki herhangi bir kimseden daha çok çalışmış ve daha çok şey başarmış olan Voltaire, “Tembeller dışında erkes iyidir, insan bu dünyada elinden geldiği kadar çalışmalı ve faydalı olmalı” diyecek kadar hümanisttir.

“Çalışmak zevklerin en büyüğü olmalı, yapacak bir şeyimiz her zaman olmalı” diyen Voltaire bütün çağı ömrü ile doldurmuştur.

Victor Hugo, “Voltaire demek bütün bir yüzyılı anlatmak” derdi.

Lamartine ise Voltaire’i şu şekilde dile getirmiştir, “insanları, yapmış olduğu şeylerle yargılayacak olursak, şüphe yok ki Voltaire’e çağdaş Avrupa’nın en büyük yazarı demek gerekir. Zamanla savaşacak zamanı vardı. Sırtı yere geldiğinde ise fatihti artık.”

Voltaire ile J.J. Rousseau, yönetimin derebeylik aristokrasisinden orta sınıfa geçişinde iki sembol idiler.

Fransız halkı Voltaire’in akılcılığını, Rousseau’nun doğacılığını destekliyordu. Voltaire ile Rousseau’nun eserlerini gören 16.Louis, “Bu iki adam Fransa’yı yıktı” demişti. 16.Louis benim soyumu demek istiyordu.

Voltaire, ’’Dünyayı yöneten kitaplardır, bir ulus düşünmeye başladı mı önüne geçilmez artık” diyordu. Fransa ise ancak Voltaire ile düşünmeye başladı.

Voltaire kendisini sevenlere gönderdiği mesaj şu şekildedir.

“Allah Dünyayı genel kuralları ile yaratmıştır. En doğrusu iyi hareketlerin ödüllendiricisi fenalıkların cezalandırıcısı Allaha inanmak, insan cinsine en yararlı inanıştır. Size bu kutsal inancın şerefine gölge düşüren batıl fikir ve hurafelere inanmanızı istemiyorum. Dinsiz bir canavardır. Hurafelere inanan ise başka bir canavar. Allaha, yani bu güzel kâinatı yaratan ve bize ahlak kurallarına uymayı emreden üstün bir gücün varlığına inanmalıyız.”

Voltaire “İşim düşündüğümü söylemektir” demişti.

Düşündüğü şeyler, hep söylemeye değerdi.

Söyleyişi de eşsiz güzellikte idi..

Ocak 1986

Kaynak: Kardeşlik Kitabından, Hazırlayan: Şadan GÖKOVALI, İZMİR-1986

************

BİR İNSANIN; HANGİ KADERİ YERİNE GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN DÜNYAYA GETİRİLMİŞSE, ONU EN İYİ BİÇİMDE GERÇEKLEŞTİRMESİ DUALARIN EN DOĞRUSU, EN İYİSİDİR…

(Cümle Alemin Atası Gardi Geç: Kral Buzkaşisi.

; JOSEPH KESSEL’in “ATLILAR” ROMANINDAN)

 

*********

ATLILAR

 

Atlılar, roman boyunca okunacak öykülerin, hangi coğrafya koşullarında ve hangi ruh haline sahip kişiler arasında geçeceğine ilişkin ipuçları vererek başlıyor. Hayalle hakikatin iç içe geçtiği, hangisinin nerede başlayıp nerede bittiğinin ancak orada yaşayanlarca hissedilerek anlaşılabileceği masalsı ortam, daha kitabın ilk sayfalarından itibaren bir belgesel film seyredercesine gözler önüne getiriliyor.

Sarp geçitlerin, uçsuz bucaksız bozkırların ve çetin hava şartlarının hüküm sürdüğü; lehçeleri, gelenekleri ve alışkanlıkları birbirinden farklı ama birinin diğerine sürekli muhtaç olduğu bir hayatı paylaşan dağlı, köylü, şehirli insanların yaşadığı; atın, insandan bile çok kıymet gördüğü Güney Türkistan’da yaşanılanlar, at ve atçılar esas alınarak anlatılıyor.

Atların, at sahiplerinin, Çapandaz adı verilen oyuncuların, atları ve çapandazları eğitenlerin, toplum üzerindeki etkinliklerini artırmak ve güçlerini göstermek için tüm bu faaliyetleri düzenleyen zenginlerin ruh hallerinin ve yaşanan mücadelenin en küçük ayrıntısına kadar anlatıldığı Atlılar, okuyucuda, sadece o havayı solumak için bile Türkistan’ı görme, orada yaşama isteği uyandıracak kışkırtıcılıkta.

Can yayınlarının, küçük puntolarla beş yüz sayfaya sığdırdığı için okuma güçlüğü olan kitabın bu zaafını, hemen girişte, Gardi Geç’in sürükleyici küçük seyahatinin öyküsü unutturuyor. Gördüklerinden ve yaşadıklarından arta kalanı sakladığı güçlü belleğiyle o karmaşık topluluğun ortak paydası olmayı başaran; dağlı mı, köylü mü, şehirli, mi olduğu belirsiz; pulsuz, çulsuz, cılız, yaşlı ama hiçbir şeyden korkmayan ve kimseye karşı kendini muhtaç hissetmeyen Gardi Geç

Türkistanlılara özgü olağanüstü anlatıcı yeteneğinden başka hiçbir şeyi olmayan Gardi Geç, insanların bilgiye olan açlığı ve saygısı sayesinde hangi topluluğun içerisine girerse girsin kendine başköşede yer açılmasını sağlayan hamleyi yapmasını biliyor. Romanın girişindeki ilk öyküde, bir dağ geçidindeki çayhanede karşılaşan dağlılarla bozkırlıların ilgisini önce kendisine, ardından vereceği o müthiş habere çekiyor, Gardi Geç: Kral Buzkaşisi.

Sanayi devrimi sonrası gelişen, yeni sömürü alanları bulma telaşındaki emperyalist anlayışın, Türkistan’da oluşturduğu zoraki devletlerden biri Afganistan. Doğal sınırların İngiliz ve Rus çıkarlarına göre değiştirilip yeniden taksim edilmesiyle oluşan bu yeni ülkenin başkenti, günümüzde yeni bir işgali yaşayan Kabil. Bu yeni başkentte ilk kez düzenlenmesi gündeme gelen Kral Buzkaşisi, Hindukuş dağlarının iki yanında yaşayan toplulukların ilgisini tek bir noktada birleştirir. Güney Türkistan’ın bozkırlarında yaşayanlarca çok iyi bilinen Buzkaşi, bu kez Kabil’de yaşayan halk arasında ilgiyle karışık bir meraka neden olur.

Katılımcıların ve oyunu ilk kez görecek olanların farklı telaşları, roman boyunca, geniş tasvirlere, insan ve tabiat ilişkilerine hâkim olan doğuya özgü davranışların uzun uzadıya tahliline karşın akıcılıkla aktarılıyor.

Buzkaşi, kesilmiş bir tekenin, oğlağın ya da buzağının belli bir yerden alınıp, rakiplere kaptırılmadan taşındığı, kaptırıldığında ise tekrar alabilmek için kıyasıya bir mücadelenin verildiği ve nihayetinde “helal” diye adlandırılan işaretli bölgeye bırakıldığı bir oyun. Seyri güzel ve heyecanlı bir oyun olan Buzkaşi, hayvancılık ve tarımla uğraşan halkın işlerinin az olduğu güz sonunda ve kış aylarında oynanıyor. Atlı oyuncuların tek tek ya da takımlar halinde oynadığı, Türkistan’a özgü, dayanıklılık, çeviklik, cesaret ve hızlı karar verme becerisi gibi pek çok meziyetin sınandığı buzkaşi, tam bir erkek oyunu.

Türklerin, değişik bölgelerde yaşayan toplulukları tarafından, oğlak oyunu, kokpar, oğlak kapma gibi küçük farklılıklarla adlandırılan Buzkaşi, kitabın tüm kahramanlarının kesişme noktası. Halkın ilgisini çeken, onları eğlendiren bir oyun olmakla kalmayan Buzkaşi, oyuncusundan izleyicisine kadar herkesin birbirini tarttığı, güçlerin sınandığı ve toplum gözünde konumların belirlendiği bir çekim merkezi olarak yansıtılıyor.

Oyuncusu da seyircisi de erkeklerden oluşan bu geleneksi oyunla ilgili olarak, “oynandığı yüzyıllardan beri tüm ülkenin oyunu olan Buzkaşiyi izlemelerine hiç izin verilmemiş kadınlar” diyerek, kadınlar aleyhine bir duruma vurgu yapma gereksinimi duyan yazar Joseph Kessel’in oryantalist bakış etkisi roman boyunca görülüyor. Türkistan’da kadınların ve erkeklerin birlikte olduğu kadar ayrı ayrı yaptığı eğlencelerin, toyların varlığı ve her şeyin ölçülü bir duyarlılıkla gerçekleştirildiği geleneklerin, İngiliz ve Rus işgalcilerinin çabalarıyla eksik ve yanlış gibi gösterilme çabalarına benzer yaklaşımlara kitapta sık sık rastlamak mümkün.

Roman’ın başkişisi Uraz’ın babası Büyük Tursen’in yüzünü “yaban domuzununki kadar sık aksakalla kaplı” diye tariflemesi; kişilere, güneş doğarken ya da doğduktan sonra sabah namazı kıldırması; sık sık rüşvet verdirerek sorunlu işleri çözdürmesi; Uraz’a bacağındaki sargıyı ve alçıyı çıkarttırıp yaranın üzerine hadis yazılı bir kâğıdı koydurması gibi inceden inceye geleneği ve töreyi eksik gösterici vurgular kitapta epey yer tutuyor.

Çılgın at Cahil‘in etrafındaki Osman Bay, Büyük Tursen, Uraz ve Mukhi, yüklendikleri kimlikleriyle, Türkistan’ın o bölgesindeki insanların ruh halini, bakış açılarını ve toplum içindeki konumlarını temsil eden kişiler.

Atların, seyislerin ve çapandazların hamisi Osman Bay, Meymene’nin en varlıklı kişisi. Zenginlerin, Türkçe Bay sözüyle tanımlandığı, zengin kişilerin ya bay kişi ya da ismiyle birlikte falan bay diye anıldığı Türkistan’ın bu köşesinde Osman Bay, asıl itibarını, Büyük Tursen gibi nesiller boyu en iyi atları yetiştiren bir soydan gelen Çapandazı hizmetinde bulundurmaya borçlu.

“Tongut’un oğlu Tursen”, insanların babalarının adıyla anıldığı toplum içindeki yerini Büyük Tursen’e çevirmeyi başarmış hem yetenekli ve başarılı bir Çapandaz, hem de iyi bir at yetiştiricisi.

Büyük Tursen’in oğlu Uraz, Meymene’nin en iyi çapandazı. Hep en önde olmasına rağmen babasının gölgesinden bir türlü kurtulamaması; ne yaparsa yapsın hep babasının ismiyle anılması, onda, giderek büyüyen bir onulmaz iç sızısına dönüşen Uraz.

Ve iyi yürekli Mukhi. Sürekli bir çabayla baktığı Cahil’i kendisinin bir parçası gibi gören, Seyis Mukhi.

Birbirine çok değer veren insanların, amansız kinleri, kibirleri ve gururları yüzünden hayatı hem kendilerine hem de sevdiklerine zindan etmeleri; bağımsız olma ve hükmetmek duygusunun sardığı kişiliklerin sürekli yalnızlığa doğru yuvarlanması, aynı atı birbirinden kıskanan başarılı insanların ibret alıcı öyküsü olarak kitaptaki yerini alıyor.

Ah keşke bitmese diye ilgi ve istekle okunabilen Atlılar, yazarın olağanüstü güzel ve etkili anlatımıyla tekrar tekrar okunabilecek nitelikte bir başyapıt.

Sömürgecilerin ardından, altmışlı yıllarda bölgeye giden Joseph Kessel, 1898-1979 yılları arasında yaşamış çok yönlü yetenekleri olan Yahudi asıllı, Arjantin doğumlu, bir Fransız gazeteci ve yazar. Uzun ömrünce birbirinden etkileyici eserler ortaya koyan Joseph Kessel, 1969 yılında yazdığı kitabını 1971 yılında film olarak izleme şansına sahip olmuş ayrıcalıklı bir yazar.

Kitapları sürekli çok satan güçlü bir kalemin Atlılar’ı yazması ve dönemin gözde oyuncularından Ömer Şerif’in oynadığı, John Frankheimer’in yönettiği filmin hemen peşinden gösterime girmesi, Atlılar hakkında farklı bir değerlendirmeyi de zorunlu kılıyor.

Sinemayı milli siyasetlerinin önemli araçlarından biri olarak kullanmayı ustalıkla beceren sömürgeci batılı devletlerin, karışıklık çıkararak ya da işgal ederek egemen olduğu bölgelerin halklarına kendi yaptıklarının unutulması için ürettiği ya da ürettirdiği sinema filmlerinin varlığı bir sır değil. Yakın dönemde Yugoslavya’da yaşayan halkları birbirine düşman edip, küçük parçalara ayıran güçlerin, isteklerine kavuştuktan sonra bu kez kültür-sanat yardımı adı altında, kurdurdukları sivil toplum kuruluşlarına para vererek, kendilerine hizmet edeceğine inandıkları yönetmenlere destek olarak, barış ve kardeşlik temalı filmler çektirdikleri bilinen bir gerçek. Tüm bu olan bitenler göz önüne alındığında, Atlılar için de bir emperyalist tasarım kitabı denilebilir.

Buna karşılık yazarın, okuyucuyu hissettirmeden ayrıntıların içine çekmesi, kurgu ustalığı kadar gözlem yeteneğinin de çok üst düzeyde olduğunun işareti. Kişilerin davranışlarını anlatırken geliştirdiği üslup, olaylar yaşanırken orada bulunanlardan birinin de okuyucunun bizzat kendisi olduğu hissini uyandırıyor.

Yüzyılın başına kadar değişik Türk boylarının yönetimi altındaki Güney Türkistan olarak bilinen topraklarda Afganistan adıyla yeni bir devlet; Afgan ismiyle yeni bir millet oluşturulmasına ve batı kamuoyunda tanınmasına yönelik sürece hizmet etmesi amacıyla yazıldığı izlenimi veren Atlılar, yazarın bilerek yaptığı yanlışların görmezden gelinmesi halinde çok etkileyici bir Türkistan romanı.

http://edekitap.com.tr/kitap-139

 

DERS VEREN METİNLER


Yüz kitap da olsa hepsi bir bap’tan ibaret

Yüz tarafta da tek mihraba dönülür

Binlerce başak tek bir tohumdan ürer

Hintli, Kıpçak, Rum, Habeş hepsi de mezarlarında aynı renkte

Bütün bu keyfiyetler denizin üstünde oynar durur.

Hz. Mevlâna kaddesallâhu sırrahülazîz

“Çalab’ım bir şâr yaratmış iki cihan aresinde,

Bakıcak dîdâr görünür ol şârın kenâresinde

Nağihan ol şâra vardım, ol şârı yapılır gördüm

Ben dahi bile yapıldım taş u toprak aresinde

Ol şârdan oklar atılır, gelir ciğere batılır

Arifler sözü satılır ol şârın pazaresinde

Şâkirdleri taş yonarlar, yonup üstada sunarlar

Çalab’ın ismin anarlar o taşın her pâresinde

Bu sözü ârifler anlar, cahiller bilmeyip tanlar

Hacı Bayram, kendi banlar ol şarın minaresinde. “

Hacı Bayram Veli kaddesallâhu sırrahülazîz

Bu dünyada yanlız bir tek din olabileceğine inanmam. Bundan dolayı ben onların ortak noktalarını bulmaya çalışıyorum ve karşılıklı tolerans vazediyorum

Gandhi

Ayakkabım yoktu diye ağlıyordum, ta ki ayakları olmayan bir çocuk gördüm.

Anatole France

Son dakika olmasaydı, çoğu işler yapılamazdı.

Traylor

Cesur bir adam, herhangi bir adamdan daha yürekli değildir. Yalnız onun yürekliliği beş dakika daha uzundur.

Emerson

Öğrendiklerini saat gibi cebinde taşı. Eğer birisi sana saati sorarsa söylersin. Ama her saat başında sorulmadan saat kulesi gibi ötme.

Lord Chesterfield

Tanrım bana iman ver ve onu bulmaları için başkalarına yardım etmeme müsaade et.

Tolstoy

İnsanların kalbi altına benzer, ne kadar saf ise o kadar yumuşaktır.

Sabine

Her iki cins arı da aynı yerden gıda alır Fakat birisinde zehir, diğerine bal hâsıl olur.

Her iki cins kamış da aynı yerden sulanır Fakat biri boş olur, diğeri şeker ile dolar.

Mevlâna

Nankör insan her şeyin fiyatını bilen, fakat hiç bir şeyin değerini bilmeyen kimsedir.

Oscar Wilde

Birisinden iyilik gören kişi bu iyiliği hiç unutmamalıdır, birisine iyilik yapan kişi ise yaptığı iyliği hemen unutmalıdır.

Charron

Doğayı yorumlamak için, onun sessiz harflerine, aklın sesli harflerini eklemek gerekir.

J.G.Hamann

Bir bakın dünyamıza; görün sevgi bağının gökteki ile yerdeki herşeyi nasıl birleştirdiğini.

Pope

Üzerine kalem konulan kâğıt, kibritle tutuşturulduğundan daha fazla ışık verir.

Malcolm S.Forbes

Dünya gerçekten ilerliyor. Üçyüz yıl önce yaşasaydım yakılmış olurdum.

S.Freud

Akıllı olmanın en iyi yöntemi; bir sözcüğün yettiği yerde, iki sözcük kullanmamaktadır.

Thomas Jefferson

Bir çocukla karşılaştığımda içimde iki duygu oluşur: bugünün çocuğu olduğu için SEVGİ, yarının büyüğü olduğu için SAYGI.

Louis Pasteur

Kardeşlerimi Tanrı yarattı, fakat dostlarımı ben buldum.

Geothe

Dostluk, bir ruhun iki bedende yaşayabilmesidir.

Aristo

Güçlü olan, zayıf yanını herkesten iyi bilendir; daha güçlü olan ise, zayıf yanına hükmedebilendir.

Anonim

Yerine getirilmiş bir görevin mutluluğu, başka bir görevi yapabilme gücünü yaratır.

G.Eliot

Ne insanlar gördüm sırtında elbise yok,

Ne elbiseler gördüm içinde insan yok.

Mevlâna

İyilik zahmetli, kötülük zevkli olsa bile, yine iyilik kötülüğe tercih edilmelidir. Çünkü zahmet gider iyilik kalır, zevk geçer kötülük kalır.

Pythagoras

Hakkikat’ın kuyunun dibinde olduğunu söylemişler. Belki bu, kim onu orada ararsa, suda kendi hayalini görsün diyedir.

James Russel Lovvell

Benim gözümde tolerans, erdemlerin en güzeli ve en soylusudur…Tolerans hiçbir fikri reddetmez, ancak kötü ile de anlaşmaz. Tolerans basitçe, başkalarından nefret etmeden, onların sizin gibi düşünmediklerini kabul etmek demektir.

Poul H. Spaak

Akıllılar nedenler konusunda tartışırken, aptallar da karar verir.

Anarchasıs

Aptallar akıllılardan pek az şey öğrenir, ama akıllılar aptallardan çok şey öğrenir

Cato

Dünyadaki esas facialar haklı ile haksız arasında değil, iki haklı arasındaki anlaşmazlıklardır.

Georg Hegel

Sana yapılan haksızlıkları toza, iyilikleri ise mermere yaz.

Benjamin Franklin

Bir düşmanı bağışlamak, bir dostu bağışlamaktan kolaydır.

Dorothe Deluzy

Bilgi İnsanı kuşkudan, iyilik acı çekmeden, kararlı olmak da korkudan kurtarır.

Konfüçyüs

Egoist daima en sevdiği kişiye, yani kendine zarar verir.

Bernice Peers

Hiçbir şey sesin yükseltilmesi kadar, bir konuşmanın düzeyini düşürmez.

Stanley Horrwitz

Hepimizin aynı fikirde olmamız iyi değildir. Yarışları yaptıran fikir ayrılıklarıdır.

Mark Twain

Akıllı adam aklını kullanır, daha akıllı adam başkalarının aklını da kullanır

Bernard Shaw

İnsan yaşlandıkça doğum günü pastası fener alayına benzer.

Katherine Hepburn

Her türlü ızdırap kutsaldır, zira ızdırap, ruhların şekillenmesini sağlayan potadır. Deha, ızdırabın etkileme gücünün ürünüdür.

Fisagor

Dostlarının iyi günlerine yavaş yavaş git, kötü günlerine koşa koşa.

Ispartalı Khilon

Çabuk dost edinme, edindiklerini de çabuk gözünden düşürme.

Atinalı Solon

Bir kimseyi affeden onun üstüne yükselir, ondan öç alan altına düşer.

Losboslu Pittatos

Söylediklerinizi duyurmak için kimseyi kolundan tutmayın. Çünkü sizi dinlemeye istekli değillerse, onları tutacak yerde çenenizi tutmanız daha hayırlı olur.

Chesterfield

Yakalanan yengeçlerin içine konulacak sepetin, dışarı çıkmalarını önlemek için kapaklı olmasına gerek yoktur. Yengeçlerden biri sepetin bir yanından yukarı doğru tırmanmaya başlar başlamaz, ikinci bir yengeç arkasından tırmanır ve onu aşağıya çeker. Bazı insanlar da yengeç gibidirler.

Charles Ailen

Batıl itikat zayıf kafaların dinidir.

Burke

Öfkeliyken konuş, göreceksin ki pişman olacağın en güzel konuşmayı yapacaksın.

Ambrose Bierce

Dalkavuktan sakınınız, çünkü o, insanı boş kaşıkla besler.

Cosino De Gregrio

İnsanı değerli yapan, bir gerçeğe elde etmiş olması değil, o gerçeği varmak için olanca gücünü, çabasını harcamış olmasıdır… Tanrı sağ elinde gerçeği, sol elinde de gerçeğin peşindeki bütün zahmetli yolları uzatıp, ” Seç ” dese, ben İkincileri seçerdim.

Lessing -Haldun Taner

Hareket halinde olan cehaletten daha korkunç bir güç yoktur.

Bernard Shaw

Kim bağnazsa kördür, kim nefret ederse topaldır, kim muhteris ise sağırdır, ancak kim severse ve erdemliyse her şeyi tamdır.

Şu iki davranış hatalıdır:

Susulacak yerde söylemek, söylenecek yerde susmak.

İnsan dışıyla karşılanır, içiyle uğurlanır.

Biliyor musun cennet sevmesini bilenlerin, cehennemse sevgiden mahrum olanların.

Uzun zaman çözemediğimiz sorunlar üzerinde bu kadar fazla konuşacak yerde, biraz daha düşünseydik.

Şans; hazırlıkla fırsatın karşılaştığı köşebaşıdır.

İnsan; ayna camlarından yapılmış bir ev gibidir. Gündüz dışarıdan gelen ışıkların aksetmesiyle pırıl pırıl görünür. Ancak karanlık olunca, gerçek güzellik, içeriden gelen ışıkla meydana çıkar.

Kâinat, Yaratan’ı hem gizler, hem gösterir.

*

Ahmaklar ne anlar bilenin hallerinden

Kısa sözle- selâmla, sessiz geç önlerinden.

*

Yanlış ve eksiği gördüğün yerde doğrula ve tamamla. Yalnız nasıl davranacağını iyi düşün. Sert ve zorlama ile değil, kalbinden gelen duygu, samimiyet ve yumuşaklıkla.

Bilim adamlarının en güzel huyu, anlayışsızların karşısında susmaktadır.

Öfke ve huysuzluğumuz karşımızdakini üzer bitirir, ama farkına varmadan bizi daha önce yer bitirir.

Dost; yanında olduğun gibi görünebileceğin, kendine özgü sırlarını açabileceğin, kusurların dahil içinden gelen her şeyi tereddütsüz söyleyebileceğin, onunla gülebileceğin, onunla ağlayabileceğin, yanında rahataça nefes alabileceğin, anlayış sahibi, samimi ve güvenilir kimsedir.

**

KUTSAL METİNLERDEN

Tanrı’nın şehri olan bu bedende, kalb; kalbin içinde de küçük bir ev vardır. Bu ev Lotus şeklindedir ve bilinmesi gereken şey oradadır. Kalbin Lotusu, Tanrının evidir… Gerçek oradadır. Amaç orasıdır.  Heryerde aranan Tanrı’nın mekânı, kalbin bu lotusudur.

Kalbin lotusu içindeki evren, dışarıdaki evren kadar büyüktür. Gökyüzü, güneş, ay, yıldızlar ve bütün her- şey onun içindedir. Dış âlemde varolan herşey bu iç âlemde de vardır.

Hint Düşüncesi-Upanişadlar-Sama Veda’dan ”

Lotus Bir tür çiçek

************************

KUTSAL METİNLERDEN

İşte şimdi sen kendini buldun; daha en baştan beri senden hiç bir şey gizlenmemişti. Sendin gözlerini gerçeklere kapayan, sendin. Zen’de ne açıklanabilecek bir şeyler var, ne de öğretilip senin bilgini arttırmanı sağlayacak bir şey var. Senin içinde gelişip büyümedikçe hiç bir bilginin sana bir yararı olmaz. Ödünç kuş tüyleriyle süslensen de takma tüyler büyümez.         

Zen Budizm

KUTSAL METİNLERDEN

Sen, bilmediğin En Ulvî Dost’u içinde taşıyorsun. Çünkü Tanrı, herkesin içinde yaşar, fakat çoğu, O’nu nasıl bulacağını bilmez. Mutluluğu, neşeyi ve hikmeti kendi içinde bulan kimse Tanrı ile beraberdir. Ve Tanrı’yı bulan ruh; doğum ve ölümden, ihtiyarlıktan, acıdan âzât edilmiş, ölümsüzlük şerbetini içmiştir.

Bhagavat-Gita

Kaynak: Yöneliş, Yusuf KÖKDAMAR’ın Kaleminden, 2. KİTAP, -1994, İZMİR

 

RUHSAL YOZLAŞMA, TOPLUMSAL ÇÜRÜME


O, görünüşler zindanına ayak bağlamıştır.
Duygular sınırını aşamamıştır.
Mâna yolunda bitkin düşmüştür.
Kendi boğazını kendi kılıcı kesecektir

(İkbal, Muhammed, İslâmî Benliğin İçyüzü, çev. Dr. Ali Yüksel, İstanbul, 1986, s. 87. )

**

Ruhla bütünleşmiş “insan”ın, mekanizm eriğinde sadece “beden karkası”na, yani kemik, sinir ve adele karışımına indirgenmiştir. Marlow’un Faust’unda bir sahne vardır. Burada Dr. Faust, Rönesans kültürünü ifade eden Helen ile karşılaşır. Faust Helen’e der ki: “Tatlı Helen! Bir öpüşünle beni ölümsüz kıl! “.Ve, Helen onu öper. Şöyle der Faust: “Dudakları ruhumu tenimden çekip alıyor; bakınız, ruhum nasıl da kaçıyor!? Gel, Helen! Ruhumu bana geri ver!”. İşte Dr. Faust Helen’in öpüşüyle ruhunu, yani kendisini insan yapan özünü yitirmiş olduğu için ebediyen yok olacaktır- Teknoloji ve maddi gelişmelerin çılgını olan insanlık da, her halde Dr. Faust’tan daha şanslı değildir.

[Picon, Gaétan, Fanaroma des idees contemporaines, Gallimard 1968, p. 751. 752.]

**

Şöyle der İkbal

Bir perde bizi kendi orijinimizden ayırmaktadır; şimdi biz yuvalarının yolunu şaşırmış olan kuşlar gibiyiz. İlim şayet kirlenmiş ve bozulmuş ise, gözlerimiz için perdelerin en büyüğünü oluşturur. Ama tefekkür ve varoluşu müşahedeyi gaye ediniyorsa, ilim ayni zamanda bir yoldur ve yol rehberidir (İkbal, Muhammed, Le livre de l’etemite, (DİJAVİDNAMA), trad. Eva Mayerovitch ve Dr. Mohammad Mokri, ed. AJbin Michel, Paris, 1962. p. 66-67.)

Seslere ve harflere kanat verir ilim. Eğer kalbini Yüce Hakikat’e bağlarsa adı “Peygamberlik”; ama Allah’a yabancı kalırsa, bir dinsizlik olur. Aşktan yoksun ilim bir uğursuzluk kaynağı, yaydığı ışık da yerlerin ve denizlerin karanlık geceleri gibidir (ikbal, a.e., p. 21)..

Gerçek ilim, ilahi olan aşkı kapsar, bu aşk Yüce Varlık’a yol bulma, O’na yakınlaşma heyecanıdır. İlim bu aşktan beslenmelidir. Aşktan yararlanmayan bir ilim, olsa olsa bir düşünceler tiyatrosuna benzer. Verilen temsil de, Samiri’nin ki gibi, bir büyüdür. İlahi bilgiden kaynaklanmayan hikmet doğru yolu bulamayıp, kendi öz tasavvurlarının ağırlığı altında ezilerek ötür. Yani Allah’ın nuru olmadan hayat, bir acı çekme, akıl anlamsızlık, din de bir tiranlıktır ( İkbal, İslami Benliğin İçyüzü, s. 33.)

Eğer, insanın fıtri müslüman benliğini değerlendirme aracı olan ilmi (İkbal, Muhammed, İslâmî benliğin İçyüzü. 85.) “ten ile ölçersen yılan olur ve eğer gönlüne bağlarsan yâr olur” (Alusi, Ruhu’l-meâni, X X , 13.)

**

Prof. Dr. SADIK KILIÇ, Ruhsal Yozlaşma Toplumsal Çürüme Basım Yılı: AKÇAĞ NO: 32, 1987, ANKARA