ORHAN BURİAN


Vedat Günyol

«Orhan Burian’ın ölümüyle genç bilim ve genç erdem büyük bir kayba uğramıştır» diyen büyük insan Dr. Adnan Adıvar’a belki yüzünü bile bir kez görmediği bir insanın ardından bu övgülü sözleri söyleten neydi, ne olabilirdi?

Bunun yanıtını Yücel dergisinin yöneticisi Muhtar Enata’nın şu sözlerinde bulabiliriz: «Bence Orhan, büyük dediğiniz birçok insanın yüz yıl içinde bile kolay kolay başaramayacağı işi, kırk yılı aşmayan kısa ömrünün günlerine sıkıştırmış nadir insanlardan biriydi.»

Biraz abartmalı da olsa, bu sözlerde büyük bir gerçeklik payı vardı, var da.

Kimdi öğrencilik yıllarında «Orhan Recep», sonra yazarlık ve profesörlük döneminde «Orhan Burian» denen insan?

Bırakalım, önce tanıtsın kendini kendi kalemiyle:

«1914 doğumluyum. Bekârım. Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde İngiliz Edebiyatı profesörüyüm.

Üsküdar’da, Bağlarbaşı’nda doğmuşum. Ailece, işgal sırasında İzmir’de, istirdattan (kurtuluştan) sonra Bursa’da bulunduk. İlkokul yıllarım çok bölüklü geçti: Gedikpaşa Amerikan, Fevziye, Bursa Amerikan okullarında, Bursa’nın Bizim Mekteb’inde okudum. 1926 sonbaharında Kabataş Lisesi’nin altıncı sınıfına girdim. İki yıl sonra, lise yeni binaya taşındı. 1932 yazında liseden mezun olduktan sonra bir yandan Mülkiye sınavına, öbür yandan da lisenin isteğiyle Avrupa sınavına girdim. İkisini de kazanmıştım: Avrupa’ya gitmeyi yeğledim. 1933 sonbaharında Cambridge Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Bölümü’ne yazıldım. Oradan 1936 yazında mezun oldum. Altı ay daha aynı üniversitede kalarak bir inceleme üzerinde çalıştım.

Sonra da Paris liselerinde İngilizce öğretim yöntemlerini izledim. Dönüşte, 1937 sonbaharı, Milli Eğitim Bakanlığı, beni, bir yıl önce açılmış olan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne atadı. Buranın İngilizce Bölümü’nde bir yıl doçentlikten sonra askerlik görevime gittim. Muhabereci olarak kıta stajım önce İstanbul’da, savaş tehlikesi çıktıktan sonra da Trakya’da geçti. 1939 yılının son günlerinde terhis edilerek yeniden Dil Fakültesi’ndeki görevime getirildim. O zamandan beri görevim değişmedi. Üniversiteler yasası çıkıncaya kadar, Ankara Devlet Konservatuarı’nın Tiyatro Bölümü’nde Batı Edebiyatı ve Tiyatro Tarihi derslerini de okutuyordum. 1947 sonbaharında Amerika’ya gittim. İki yıl orada, Princeton Üniversitesi’nde kendi alanımda kimi araştırmalarda bulundum. Amerikan edebiyatıyla uğraştım. İngiliz, Amerikan ve bugünkü Türk edebiyatlarına ilişkin Türkçe, İngilizce yapıtlarım, çevirilerim çıkmıştır. Onbeş yıl kadar Yücel dergisine yazı yazdım. Şimdi de kendim Ufuklar diye bir dergi çıkarıyorum. Bu uğraş dışında en zevkli bulduğum şey gezmek, eski uygarlık kalıntılarını, zengin ya da görünümü güzel yerler görmektir.»

Orhan Burian’ın bu özet yaşamöyküsünü ben, burada bırakmayıp geriye doğru uzatacağım. Şöyle ki: Orhan Burian -söylemekten utanırdıbir paşa oğludur. Babası Recep Paşa’dır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son kabinesinde Dâhiliye Nazırı. Paşa, İşkodra Askeri Valisi Haşan Sabri Paşa’nın kardeşi Adil Paşa’nın kızı Mihriban ile evlidir. Bu evlilikten, Mediha ve Hadiye isimli kızlarla Nihat ve Orhan adında iki erkek çocuk dünyaya gelir.

Recep Paşa padişahçıdır. İstanbul’un işgalinde sıkıyönetim mahkemesinde görevlidir. Birçok insanı ölümden kurtarmıştır. Bir ara bütün aile Libya’da bulur kendini, bir çeşit sürgün yaşamında. Orhan henüz doğmamıştır o günlerde. Kurtuluş Savaşı başlayınca, büyük evlat Nihat, Kuvayı Milliye’ye katılmak ister. Bunu baba haber alınca «Beni evlat katili olmak zorunda bırakma» diye yazar. Nihat da, «Sen de beni baba katili olmak zorunda bırakma» diye yazıp Anadolu’ya geçer. Kurtuluş Savaşı biter, aile Bursa’ya yerleşir. Recep Paşa ise, Bulgaristan’a geçer. Orada öğretmenlik yapar, bir söylentiye göre orada eceliyle ölür, bir söylentiye göreyse canına kıyar.

Ana Mihriban, babaevinde çok iyi bir eğitim görür, İngilizce, Fransızca ve İtalyanca öğrenir, piyano dersleri dışında. Kızlarına da aynı eğitimi uygular. İşte, Orhan böylesine aydın bir ailenin gözbebeğidir, çalışkan, uyanık ve insan.

Orhan Burian’la ilk kez karşı karşıya geldiğimizde yirmidört yaşında olmalıydı, ben de yirmiyedi. Ben, yaşça onun ağabeyiydim, o da başça benim ağabeyim. Yazılarını Yücel dergisinden okurdum. Daha çok dış dünyadan sanat haberleriyle yüklüydü bu yazılar. Biz Yücel’çiler onu tanımaya can atıyorduk. Cambridge’de öğrenimini bitirip yurda döndüğünün ilk haftasında, bir açıkhava kahvesi buluştuk. Zekâsı, bilgisi, alçakgönüllülüğü, nazikliği ile hepimizi büyüledi. O günden sonra, derginin tutumunda yeni bir aşamaya girildi. Derginin tutumu şöyleydi: Yıl 1940. Yücel dergisi altı yaşına girmişti. Tutarlı bir yazı kadrosu oluşturuncaya kadar da, sağdan soldan, üniversite profesörlerinden, birbirine karşıt düşüncedeki yazarlardan alınan yazılarla, bir çeşit yamalı bohça niteliği taşıyordu.

Orhan Burian derginin düşünce yönetiminde ağırlığını duyurunca, durum, bir yazımda belirttiğim gibi şöyle oldu: «Orhan Burian, bu karman çorman kadroya belirli bir yön vermek istedi. Bu yön, hümanizma yoluyla, Türk düşüncesine, Türk sanatına, Türk edebiyatına, Türk tarihine, basmakalıp yöntemler dışında, özgür düşünce açısından yaklaşma eğilimi, istemiydi.»

26 Şubat 1940’ta Şişli Halkevi’nde bir açık toplantı düzenlendi. Konu şuydu: «Çağdaş uygarlığı yaratan kafa ile, bu memleketin doğasını, bu ulusun kültürünü işlemek ve böylece Türk varlığında yeni değerler belirlemek.»

Toplantıya, Mustafa Şekip Tunç, Orhan Seyfı, Celalettin Ezine, Mithat Cemal Kuntay, Hüseyin Cahit Yalçın katılmışlardı.

Neydi Orhan Burian’ın kafasını, gönlünü verdiği ana düşünce?

Ona göre: Dünyada, kendine özgü bir sanat ve düşünce sistemi kurabilen uluslar, hümanizmanın aracılığıyla kendini bulan, kendim yeniden yaratabilen uluslardır.

Orhan Burian için hümanizma «bir örnek taklidi değil, bir arayış sistemidir.» Bu arayış, yüzyılların yüklediği dogmalardan silkinerek, öze, köke, insan’a gitmeyi amaçlamaktadır.

Rönesans hümanistleri, Yunan’da, aklına güvenen insanı bulmuşlardı. Bizim rönesansımız da bu olmalıydı…

Bu rönesansta, yani yeniden dirilişte, Türk insanı, tıpkı rönesans hümanistleri gibi, Türk toplumsal yaşamının her alanında kör inançları, dogmaları bir yana itip, Öz’ü arayarak, Oz’ün peşine düşerek, kendi benliğini bulabilir, kavrayabilir ancak.

Hümanizma yoluyla kendimizi aramak derken, şunu anlıyordu Orhan Burian: «Bir tarihimiz var ki, incelenmemiştir. Bir toplumsal bünyemiz var ki, nasıl kurulmuş, nasıl işlemiş, araştırılmamıştır. Yine bir edebiyatımız var ki, aranmamıştır.»

«Biz, dogmalardan sıyrılıp özgür düşünce, özgür kafa ile geçmişimizde kendimizi bulduktan sonra, Türk uygarlığının kurulmasındaki araçları, gereçleri belirleyebiliriz» diyordu Orhan Burian. Bu araştırmalarda da en önemli nokta, her çeşit dogmalardan sıyrılmak, salt aklın ışığında, gerçekleri aramaya çalışmaktı.

Orhan Burian, bir yandan İngiliz Edebiyatı kürsüsünde (Dil, Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde) derslerini verirken, bir yandan da, özellikle Shakespeare’den yaptığı çevirilerle klasik Batı dünyasını, modem yazarlardan yaptığı çevirilerle de çağdaş dünyayı içimize sokuyordu. Milli Eğitim klasiklerinden az önce Yücel dergisinin bir ek yayını olarak Her Okur ve Öz Okur adları altında kitap yayınını başlatmış ve Öz Okur serisinde, Shakespeare’den, Schiller’den üç çevirinin çıkmasını sağlamıştı: Othello (kendi çevirisi), Kral Lear ve Don Carlos (Schiller’den Seniha Bedri Göknil çevirileri).

Orhan Burian, liberal düşünceli bir insandı. Her çeşit düşünceye saygı duyardı. Öylesine ki, 1948’de fakülteden uzaklaştırılan Behice Boran’a ilk dost elini uzatan o olmuş, İngiliz Kültür Heyeti’nce çevrilmek üzere kendisine verilen kitabı ona götürmüştü, çekeceği para sıkıntısını göğüsleyebilmesi için.

Orhan Burian bana yazdığı bir mektupta: «Ben toplumsal anlamda bir libre arbitre (elindelik, serbest irade) dileğindeyim. Onun için de her insanın ekmeğinden ve barınağından güvenli olmasını istiyorum. Daha sonra da yeteneğini geliştirmek isteği -evet, olanağından çok, isteği. Dünyada her şeyden çok da özgürlüğü değil, adaleti seviyorumtabii, bu konuda ilk gelen yumurtadır veya tavuktur gibilerden sınırsız dil cambazlığı edilebilir.»

Düşünce özgürlüğü, Orhan Burian için, bir bakıma üniversitede öğretim ve araştırma özgürlüğüydü. Mart 1947’de Ankara Üniversitesi’ni basan, rektöre hakaret eden (CHP’nin bağnaz takımından destek gören) sağcı öğrencilerin taşkınlıklarından büyük bir üzüntüye düşerek zamanın cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye bir dilekçeyle başvurması bunun bir kanıtıdır. 11 Mart 1947 tarihli dilekçenin bir yerinde şöyle diyordu O. Burian: «… Ben üniversite adına konuşuyor görünmek istemem. Yalnız, onun bir işçisi olarak çalışmaya devam edebilmek için sizden yardım ve umut diliyorum. Bu umudun gücü içimizde sönmesin ki, yasa ve bilime saygıdan ayrılmadıkça düşünce ve söz özgürlüğüne sahip kalarak çalışabileceğimize inanalım; gençliği de, yılmaksızın, bu temel özgürlüklere inanla çalışan vicdanlı yurttaşlar olarak yetiştirelim…»

O    dönemin baskıcı CHP yönetiminin cumhurbaşkanına böyle bir dilekçe vermek kimsenin göze alamayacağı bir cesaret işiydi. O günlerde, bu dilekçe dolayısıyla, Prof. Nusret Hızır’ın sevincini hiç unutmuyorum.

Orhan Burian’a göre: «Memleketini sevmenin yolu binbir türlüdür. Yalnız kendi yolumuzu doğru bilip öbürlerini mahkûm edemeyiz. Kaldı ki, kusurdan, yanlıştan, suçtan, acı ve gözyaşından söz ederek de bu memleketin öz çocuğu, öz sanatçısı olunabilineceğini dünya edebiyatına bakarak öğrenmek gerekir. Cervantes, Molière, Shelley, Dickens, Balzac, Whitman, Dostoyevski bizim damgacılarımızın eline düşseler hepsi «memleketin yüzünü ak çıkaran büyük temsilcisi diye gösterilen onlardır. Bu gerçeği ciddiye almak zamanımız geldi de geçiyor.»

Çünkü: «Uygarlaşmakta, düşündüğünü dile getirmek bir aşamadır… Ama söylediğini işitmek daha ileri bir aşamadır. İskandinavyalılar, İngilizler bu aşamaya yaklaşmışlar…»

Orhan Burian’ın, her on yılda bir yeniden çevirmeyi tasarladığı Shakespeare çevirileri ve daha başka çevirileri, Denemeler Eleştiriler adlı kitabında yer alan deneme ve eleştirileri yanında, adını hiçbir zaman unuttturmayacak bir şiir antolojisi vardır: Kurtuluştan Sonrakiler (1946). Bu kitaptaki tüm şairlerden yapılan en iyi seçmeler yanında, adının bile anılması yasak olan bir dönemde Nazım Hikmet’ten onsekiz şiir basarak, daha sonra Yön Dergisi‘nin başlattığı akımın çok cesur bir öncülüğünü üstlenmiştir Orhan Burian.

Orhan Burian’a duyulan, hâlâ sönmeyen saygı, bu çabalan dışında, insanlığının, inceliğinin anılan da belleklerden silinmiş değil. Bakın Bülent Ecevit ne diyor onun için: «Orhan Burian korkusuz insandı. Aramızda o, düşünce hürlüğünü, mesela İngiltere kadar içine sindirmiş bir ülkede yaşıyor gibiydi. Düşüncesini, yazısını, sözünü sakınmak belki aklından geçmezdi. Temaslarında korkuya, sakıncaya yer vermez, kimse için kendi değerlerinden başka bir ölçü bilmezdi. Medeni cesaret ondaydı.»

Orhan Burian, Türk şiirini değerlendiren yazılarında, çok sevdiği Dağlarca üzerinde durmuştur özellikle. Dağlarca da, bu sevgiye iki ağıtla karşılık verdi. Bunlardan biri 1933, öbürü de 1981 tarihlidir.

Yazımı Dağlarca’nın ağıtıyla bitirmek istiyorum:

ORHAN BURİAN’I YAŞATMAK 1

Senin adını da yazıyorum
Kimi yapıtlarımı
Vedat Günyol sunarken

Yatınca geceleri o
Karanlığın korkunç bakışında
Okuyorsun değil mi

ORHAN BURİAN’I YAŞATMAK 2

Arkadaşımız Vedat Günyol diyorum
Oluyoruz üç kişi
Birdenbire

Ben dediğim için
Ona dediğim için
Seninle iki kişi oluyoruz birdenbire.

Yaşıyor işte Orhan Burian. O güzelim insan, şöyle diyordu Anış adlı yazısında: «Ölülerimiz için anma ve yaslanma törenlerinden vazgeçelim. Yaşayan yanlarını bilmek ve sevmek, onlarla ayrılmamacasma beraber olmak demektir.»

Beraberiz işte onunla. Mutlanarak, kutlanarak. Sh: 5-10

****

ORHAN BURİAN’I ANARKEN

Vedat Günyol

Zaman ne çabuk geçiyor! Orhan Burian’ı yitireli bir yıl oluyor. Türkiye’den uzakta bulunduğum 11 ay içinde birbirimize topu topu üç dört mektup yazabilmiştik. En son mektuplarından birisi şimdi karşımda. Okudukça utanıyorum. Biraz hınzırca yazdığım mektubuma ne de insanca yanıt vermiş. Ufuklar‘ın onuncu sayısında «lyimserlik-Kötümserlik» adlı güzel bir yazısı çıkmıştı. Bir yerinde şöyle diyordu: «Her şeyden önemlisi, millet maddi refahın tadını almaya başlıyor. Ahrette değil, bu dünyadaki yerini düşünüyor… Biz de şurada burada bu refah yoluna katılmaya çalışıyoruz. Ayvalık’ta bir zenginin asansör zevkini tatmak için iki katlı evine bir asansör yaptırması, kendi başına düşünülürse gülünç, hatta insafsızca bir iştir. Ama Manchester ya da Texas servetlerinin geçmişinin böyle öykülerle dolu olmadığını sananlar ancak bilgisizlerdir.»

İşte, bu Ayvalık’taki asansör sorunu beni çok üzmüştü. Bu, bana dünyanın en büyük haksızlıklarından biri gibi görünmüştü. Bir kez kafam buna takılmıştı. Artık yazının altını da üstünü de unutmuştum. Türkiye’nin kalkınma atılımı içinde, böylesine eşitsiz bir örnek bana korkunç gelmişti. Kendini çevresinden böylesine gereksiz bir lüksle ayıran bu zengini bir türlü bağışlayamıyordum. Bütün bunları Orhan’a yazıverdim. Bir süre sonra şu yanıtı aldım:

«Günyol’cuğum,

Mektubun bugün öğleyin geldi. Yazımdan rahatsız olmuşsun, belli. Ben de her yazımı yazdıktan sonra onun iki üç katı uzun bir yazı ile izaha muhtaç olduğunu hissederim. Bu yazının ise mahiyeti

HAL TERCÜMEM

1914 doğumluyum. Bekârım. Ankara Üniversitesi, Dil ve TarihCoğrafya Fakültesi’nde İngiliz Edebiyatı profesörüyüm.

Üsküdar’da, Bağlarbaşı’nda doğmuşum. Ailece, işgal sırasında İzmir’de, istirdattan (kurtuluştan) sonra Bursa’da bulunduk, ilkokul yıllarım çok bölüklü geçti: Gedikpaşa Amerikan, Fevziye, Bursa Amerikan okullarında, Bursa’nın Bizim Mekteb’inde okudum. 1926 sonbaharında Kabataş Lisesi’nin altıncı sınıfına girdim, iki yıl sonra, lise yeni binaya taşındı. 1932 yazında liseden mezun olduktan sonra bir yandan Mülkiye smavına, öbür yandan da lisenin isteğiyle Avrupa sınavına girdim. İkisini de kazanmıştım: Avrupa’ya gitmeyi yeğledim. 1933 sonbaharında Cambridge Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Bölümü’ne yazıldım. Oradan 1936 yazında mezun oldum. Altı ay daha aynı üniversitede kalarak bir inceleme üzerinde çalıştım. Sonra da Paris liselerinde İngilizce öğretim yöntemlerini izledim. Dönüşte, 1937 sonbaharı, Milli Eğitim Bakanlığı, beni, bir yıl önce açılmış olan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne atadı. Buranın İngilizce Bölümü’nde bir yıl doçentlikten sonra askerlik görevime gittim. Muhabereci olarak kıta stajım önce İstanbul’da, savaş tehlikesi çıktıktan sonra da Trakya’da geçti. 1939 yılının son günlerinde terhis edilerek yeniden Dil Fakültesi’ndeki görevime getirildim. O zamandan beri görevim değişmedi. Üniversiteler yasası çıkıncaya kadar, Ankara Devlet Konservatuarının Tiyatro Bölümü’nde Batı Edebiyatı ve Tiyatro Tarihi derslerini de okutuyordum. 1947 sonbaharında Amerika’ya gittim. İki yıl orada, Princeton Üniversitesi’nde kendi alanımda kimi araştırmalarda bulundum. Amerikan edebiyatıyla uğraştım. İngiliz, Amerikan ve bugünkü Türk edebiyatlarına ilişkin Türkçe, İngilizce yapıtlarım, çevirilerim çıkmıştır. Onbeş yıl kadar Yücel dergisine yazı yazdım. Şimdi de kendim Ufuklar diye bir dergi çıkarıyorum. Bu uğraş dışında en zevkli bulduğum şey gezmek, eski uygarlık kalıntılarını, zengin ya da görünümü güzel yerler görmektir. Sh:11-15

Orhan Burian Özel Sayısı, 1953



*********

BENCİLLİK HASTALIĞIMIZ

İnsan olarak da, topluluk olarak da kurtulmak ve ilerlemek istiyorsak en önce iyi edilmesi gereken bir hastalığımız, her yerde özümüzü sivriltmeye bakan bencilliğimizdir.

Gerçi ileri uluslar sadece birer topluluk değillerdir, onları ilerleten yalnız toplu davranışlar olmamıştır: Toplumun içinden her alanda tek tek kişiler -kimi seziş gücü, kimi davranış yeteneği, kimi çabasındaki yılmazlık… ile yükselmiş ve o topluluğu daha ileri götüren yeni yollara sokmakta öncülük etmiştir.

Ama yine de, bu kişilerin hepsi bir topluluğun parçası olduklarını bilen insanlardır.

Bir topluluğun parçası olduğunu bilmek, yalnız, ben filan kıtadanım, ya da filan ulustanım ya da filan meslektenim demek değildir. Bu, ancak o topluluğun yaşayışına verdiği düzeni bilmek ve benimsemek olabilir.

Her ulus kendi insanlarına güvenli ve rahat bir hayat sağlamak için birtakım yasalar, düzen ve kurallar koyar; bunların kimi kitaplarda yer etmiştir, kimi törelerde. Bunların topu birden o ulusun yaşayış düzenini verir.

İşte biz böyle bir yaşayış düzenini gereğince bilip benimsemeyen insanlarız: Hele eli biraz para tutanlarımız, hele bir masa başına geçenlerimiz…

Zengin olmaya görelim, önemlice bir koltuğa oturmayalım; üyesi olduğumuz toplumun nasıl yaşadığını unutup hemen kendimize göre birtakım kurallar ve düzenler koyar, üstelik etrafımızın da bunlara uymasını isteriz.

Bir kereste tüccarı düşününüz ki, bir gün için Taksim Gazinosu’nda bir gecede üç bin beş yüz lira vermiştir de, kendisinden hayırlı bir amaç için istenen beş liradan kaçar; kerli ferli bir milletvekili düşününüz ki, vapur lokantasında, sahibi olan bir masaya diyelim ki yanlışlıkla oturur, sonra masanın sahibi olan aile geldiği zaman yerinden kımıldamak gereğini bile duymaz; bir hukuk danışmanı düşününüz ki, kendi nahiyesinin önünden geçerken vapurların düdük öttürmesini ister (beteri de var: Zat-işleri Müdürü, vaktiyle vapurları nahiyesinde hatta durdurtmuş bile!); bir öğretmen düşününüz ki, kendi halindeki bir kıyı kazasına bavul bavul elbise ve şapkalarla iner.

Bir Karadeniz yolculuğundan rasgele toplanan bu olayların kahramanları, sanki: «Ey ahali, anlayın işte, ben sizlerden farklı, sizin üstünüzde bir insanım!» diye haykırıyorlar; hepsi de bir çeşit bencillik örneği, hepsi de içinde bulunduğu toplumu tanımayan -ya da tanımak istemeye -ne oldum delileridir.

Bunların sayısı ne kadar artarsa toplumun sakin yüzü o kadar dalgalanıp bulanır, ne kadar eksilirse toplum o kadar düzeninde işler.

Memleketin iyiliği adına, toplumsal terbiyemizin temellerini yeniden ele almalı, sonra bütün vatandaşları -artık anlayışlarına göre: tatlılıkla ya da sertlikte bu terbiyenin imbiğinden geçirmeliyiz.

1945

Sh: 123-124

****

ORHAN BURİAN’IN TARİHÇİLİĞİMİZE KATKISI

«Sistemle aramak ve ilk önce kendimi aramakla işe başlamak lazım geldiğine inanıyorum.»

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Profesörü Orhan Burian, yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak 5 Mayıs 1953 tarihinde yaşama gözlerini yumdu. Henüz kırkma adım atmamış, atamamış Orhan Burian, kısa yaşamını en verimli biçimde değerlendirmiş, geriye telif ve çeviri olmak üzere 18 kitapla 200’ü aşkın yazı bırakmıştır. Üç kitabı ve daha birçok incelemesi de ölümünden sonra basılmıştır.1 Çevirileri, oyunları, deneme ve eleştirileriyle bilimsel araştırmaları onun ilgi alanının ne kadar geniş ve zengin olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu denli çalışkan, üretken bir fikir ve bilim adamımızı ölümünün 40. yıldönümünde, özellikle tarihçiliğimize katkısına ağırlık vererek anmayı bir borç, bir görev biliyorum.

Orhan Burian’ın Özgeçmişi

Orhan Burian kendi kaleminden çıkan hal tercümesine göre, 1914 yılında Üsküdar’da Bağlarbaşı’nda doğdu. İşgal sırasında ailece İzmir’de; kurtuluştan sonra da Bursa’da bulundu. İlk ve ortaokul yıllan çok bölüklü geçen Bunan, Kabataş Lisesi’ne girdi. Burada, Vedat Günyol’un deyimiyle, «özenilesi, kıskanılası bir öğrencilik döneminden sonra» 2 devlet hesabına İngiltere’ye gönderildi. 1933 sonbaharında Cambridge Üniversitesinin İngiliz Edebiyatı Bölümü’ne yazıldı. Dikkatli, sistemli, disiplinli bir öğrenci, çevresine güven veren bir insan olarak sivrildi. Türkiye’deki edebi akımlan yakından izlemekten de geri kalmıyordu. Hüseyin Cahit’in çıkardığı Fikir Hareketleri’ne abonedir. Buradan gönderdiği ilkyazılar Bursa Halkevi Dergisi’nde yayınlandı.3 Bu arada Yücel dergisinde de çevirileri, yazılan çıkmaya başladı.

Orhan Burian, Cambridge Üniversitesi’ni bitirdikten sonra (1936), üç ay Paris’te lise İngilizce öğretim yöntemlerini inceledi. Yurda dönüşünde, 1937 Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde görevlendirildi. Bu arada Ankara Devlet Konservatuarı’nın Tiyatro Bölümü’nde Batı Edebiyatı ve tiyatro tarihi dersleri okuttu. 1947 yılında Amerika’ya giderek burada Princeton Üniversitesi’nde araştırmalar yaptı. Amerikan Edebiyatı ile ilgilendi. Goethe’nin Amerikan Edebiyatı üzerindeki etkisini inceleyerek özellikle Emerson’un bu büyük Alman şairine bakışını ele alan Çalışmalar yaptı.4 1951 yılında profesör oldu. Yaşamının en verimli anında bu dünyadan göçüp gitti. Dr. Abdülhak Adnan-Adıvar, onun ölümüyle nasıl bir kayba uğradığımızı oldukça özlü ve çarpıcı biçimde şöyle dile getiriyordu: “Orhan Burian’ın ölümüyle genç ilim ve genç fazilet büyük bir kayba uğramıştır.

Orhan Burian, yurda dönüşünde, daha İngiltere’de iken yazılar gönderdiği Yücel’ in yazı kadrosu içinde seçkin bir yer tutmaya başladı. Bu dergide; İngiliz Edebiyatı’ndan yaptığı çevirileri, çağdaş Türk şiiri ve edebiyatını en sağlıklı biçimde değerlendiren eleştirileri6, denemeleri ile dikkati çekti. Türkçe’de deneme kavramına yepyeni bir boyut, yepyeni bir yorum getiren Orhan Burian olmuştur.7 Bütün bu çalışmaları içinde çeviri, onun edebi etkinlikleri arasında önemli bir yer tutuyordu. Tagore, Shakespeare, Arthur Miller, O’Neil gibi şair ve yazarların eserlerini dilimize kazandırmıştır. Shakespeare’in trajedileri Burian’m kalemiyle Türkçede kusursuz bir ifadesini bulmuştur.8

Orhan Burian, 1952 Şubatında Vedat Günyol’la birlikte Ufuklar dergisini çıkarmaya başladı. Derginin ilk sayısında yer alan dileğımiz’de Burian; Ufuklar’ın«Her seferinde itidal ve müsamahayı, her hükmünde sağduyuyu gözetmek lüzumuna» inandığını belirterek sözü şöyle bağlıyordu: «Ufuklar, iyiye doğruya, güzele diyerek yola çıkanlarındır».9 Ufuklar Dergisi kısa sürede büyük bir ilgi gördü. Bugün fikir hayatımızın, edebiyat dünyamızın ünlü imzalarını Ufuklar’ın ilk sayılarından başlamak üzere görmek olanaklıdır. Ufuklar, Orhan Burian’ın sağlığında 14 sayı yayınlanabildi, ölümünden sonra anısına Ufuklar özel sayısı çıkarıldı. Bundan sonra Vedat Günyol, Yeni Ufuklar adını verdiği derginin yayınını, binbir güçlükle fakat inançla tam 24 yıl sürdürdü. 1976 yılında bir kapanış sayısıyla Yeni Ufuklar yayın hayatımızdan çekildi.10

Hümanizma ve Yeni Bir Tarih Anlayışına Doğru

Çeviri, deneme, eleştiri gibi edebi türler üzerinde çalışmalarını yoğunlaştıran Orhan Burian’m bibliyografyası içinde Tarih araştırmaları da oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Onun tarihle ilgili çalışmalarını değerlendirirken iki noktayı gözönünde bulundurmak gerekiyor. Bunlardan birincisi Burian’ın, ülkemizde yeni bir tarih anlayışının, daha doğrusu hümanist bir zihniyetin yerleşmesi için gösterdiği çabalar, İkincisi de bir araştırıcı olarak ortaya koyduğu çalışmalardır. Her iki nokta üzerinde kısaca durmak gerekir.

Yücel Dergisi altıncı yayın yılına girerken, Orhan Burian’ın çabalarıyla Şişli Halkevi’nde 26 Şubat 1940 tarihinde bir toplantı düzenlendi. Toplantının amacı, Hümanizma yoluyla kendimizi bulmak sorunsalına çözüm bulmaktı. Fakat o gün toplantıya çağrılanların çoğu ortada görünmemiş, katılanlar ise, Günyol’un deyimiyle, konuyla ilgili görüşlerini, kitap bilgisine dayanan basmakalıp savlarla bezenip gelmişlerdi.11 Hünamizmayı «Bir örnek taklidi değil, bir arayış sistemi» olarak algılayan Orhan Burian ise bu toplantıda görüşlerini şöyle açıklamışa: «Kendimizi arayalım derken ferdi kast etmiyoruz. Bir tarihimiz var ki tetkik edilmemiştir. Bir İçtimaî bünyemiz var ki nasıl kurulmuş ve nasıl işleyegelmiş olduğu araştırılmamıştır. Gene bir edebiyatımız vardır ki aranmamıştır.

Ne için? Çünkü hadise ve meseleleri hümanist kafa ile görmesini bilmedik. Bu zihniyet Avrupa’ya Renaissance ile yayıldı.»12

Burian niçin Rönesansçılar’ın fikir sistemini temel alıyordu? Bunun gerekçesini de şöyle açıklıyordu:13 «Onlar bütün kaideleri reddederek ve ancak kendilerine, kendi akıllarına güvenerek tıpkı Renaissance’ın büyük denizcileri, haritası yok meselelerin okyanuslarına açılmak cesaretini gösterdiler.» Orhan Burian, aynı bağlamda, tarihsel olayların açıklanmasında sosyal koşulların dikkate alınması gerektiğini de özellikle vurguluyordu: «Ne kadar isteriz ki bir Kırım Seferi’ni sade tarihi değil, aynı zamanda İçtimaî şartlar dahilinde tetki eden bir tarihçimiz bulunsun.» Türk hümanizması, «Asırların yüklediği nas ve doğmalardan silkinerek, insana gitmek, öteye ileriye, asla, köke inmek zarureti ile» karşı karşıya kalmış bulunmaktadır.14

Yücel’in «Hümanizmanın arayıcılığıyla kendimizi bulmak…» atılımı, geniş bir yankı uyandırdı. Dönemin gazete ve dergilerinde konuya ilişkin birçok yazı çıktı ve çeşitli görüşler ileri sürüldü.15 Derginin Müşterek Yazımız başlıklı açıklamasında şöyle deniliyordu: «Türk varlığının aslı karakterlerine tabi olarak yeni Türk cemiyetinin organizasyonuna ait bütün meseleleri yeniden tetkik etmek: İşte Türk hümanizması!».16

Öte yandan Orhan Burian, «Türk dilinin ve onunla birlikte Türk düşüncesinin benimsemek üzere olduğu» hümanizmanın ortaya çıkışı, yayılması ve bu kavramı nasıl algılamamız gerektiği konusunda üç önemli yazı kaleme aldı.17 Bilindiği gibi, Yunan ve Latin klasiklerinin incelenmesiyle klasik kültürün18 canlanması, hümanizmanın çıkış noktasını oluşturmaktadır. Fakat klasiklerin okunması yeni bir olay değildi. Çünkü kilise mensupları da klasikleri okuyor, ancak bunları Hıristiyanlık ilkeleriyle uzlaştırmaya çalışıyorlardı. Oysa hümanistler bu eserleri, yeni bir zihniyetle okuyor ve yorumluyordu. Dil çalışmalarıyla başlayan hümanizma, zamanla insanı Ortaçağ’ın bağlarından, kalıplarından kurtaran ve onu her şeyin ölçüsü yapan bir anlam kazandı. Bu zihniyet, «Avrupa medeniyetinin doğmasında ve yaşayagelmesinde» temel bir etken oldu. İnsan dünyayı yeni baştan tanımaya ve açıklamaya çalışırken dikkatini aynı zamanda kendine çevirdi. Bu, hümanizma çığırını açmıştır. Karanlıklardan sıyrılıp çıkan insan için etrafını olduğu kadar kendinin de özünü öğrenmek istediği bir ihtiyaç olacaktır.19 Sözün kısası Ortıan Burian, hümanizmayı ülkemiz açısından gündeme getirirken onun bir «zihniyet olduğunu, bu zihniyetin de naslardan kaçınma ve araştırılıp deneme gibi iki ana vasfının» bulunduğunu özellikle vurguluyordu.20

Orhan Burian hümanizmayı Türkiye açısından ele alilken şu koşulların dikkate alınması gerektiğini belirtiyordu: Hümanizma tarihin seyri içinde başlangıcı ve sonu olan geçmiş bir devir diye alınamaz. Onun içindir ki ülkemize hümanizmanın girmesi, bizim sözgelimi XV. yüzyıl İtalya’sı ya da XVI. yüzyıl İngilteresi’ndeki fikir hayatına dönmemiz demek olamaz. Bizim memleketimizde de bir zihniyet değişmesi, bir fikir devrimi olacak; fakat bu bizim kendi koşullarımızın ürünü olarak ortaya çıkacaktır. Yeni bir tarih devresini yinelemek karşısında değiliz. Daha doğrusu tarihi yeniden yaşayamayız.21 Çünkü hümanist zihniyet Avrupa’da doğduğu zaman «bir kere milletler bugün anladığımız şekilde toplu birlikler teşkil etmiyordu: İtalya ve Almanya küçük prenslikler halinde parça parça, Fransa ve İngiltere milli şahsiyetlerinin şuurunu daha henüz idrak etmek üzereydiler. Sonra, Hıristiyanlığın kurup devam ettire geldiği evrensel kilise devleti bütün kanunları, emir ve yasakları, nasları ile henüz mevcuttu».22 Oysa günümüze gelinceye kadar bütün yaşama ve düşünme koşulları değişmiş bulunuyor. Doğmalar ve peşin yargıların yersizliği ve değersizliği «bugün bir kanaat olmaktan çıkmış bir bedahat olmuştur.»

Orhan Burian, Yeni Avrupa’nın gösterdikleri özellikleri, kendimize özgü değişikliklerle tespit etme yoluna gitmektedir. Türk devrimi dogmaları kökünden söküp atmıştır. Artık «naslardan silkinelim» diye haykırmanın anlamı yoktur. Şu ya da bu sorun hakkında zihnimizi şu ya da bu biçimde düşünmeye zorlayacak bir güç yoktur.

Aynı biçimde Türk devrimi «katışıksız bölünmez bir millete dayanan kuvvetli bir devletçiliği» gerçekleştirmiş bulunuyor. Sözün kısası, XIV-XV. yüzyıllarda çeşitli Avrupa uluslarının temsil ettiği hümanizma artık ve Avrupa ne de Türkiye tarafından canlandırılır bir tarih parçasıdır. «Böyle olunca ise aşikârdır ki, o zaman Avrupa’sını taklit ederek mekteplerimize Latince, Yunanca koymak; vaktimizin ve dikkatimizin mühim bir kısmını klasikleri okumaya sarfetmek, Hıristiyanlaşmak; yahut paganlaşmakdavamızı halletmez…»23 Olayların incelenmesi bizi şu sonuca götürüyor: «Türkiye hümanist zihniyete, içinde bulunduğu şartların icap ettirdiği surette varacaktır».24

Yüzlerce yıllık bir geçmişe sahip olan ulusumuz acaba o zaman içinde neler yapmıştır? Tarihe geçen büyük ve elbirliğiyle yapılan işlerinin kuru bir listesi dışında bu ulus nasıl düşünmüş, ne duymuş, ne ortaya koymak istemiş ve ne başarmış, bilmiyoruz. Oysa insanın mekân içinde bir varlık olarak önemini anlaması yeterli değildir, insanın zaman içinde de bütün geleneğini kavraması gerekir ki Yahya Kemal buna tarih şuuru demektedir. Bizim için asıl önemli olan tarih içinde Türk olarak varlığımızı algılamamızdır?5

Türkiye’de hümanist zihniyetin yerleşmesi için gereğini duyuran bu zaman içinde kendini tanıma nasıl gerçekleşebilir? Bunan, bu soruya duraklamadan şu yanıtı getirmektedir: «Türklük tarihinin başından beri devam edegelen İçtimaî, ahlakî, felsefî, İlmî, edebî bütün faaliyetlerin tetkiki suretiyle…» bunu gerçekleştirebiliriz. Mekân içinde kendimizi tanımak yani insan olarak kendimizi algılamak için de Avrupa hümanistlerinin yaptığından farklı bir iş yapmak zorundayız. Ancak bugün Avrupa ve klasikler bize, insanın daima iyiye, doğruya, güzele erişmek üzere çaba gösteren bir varlık olduğunu ortaya koymaktadır.26

Orhan Burian bu bağlamda ayrıca şu noktalar üzerinde durmaktadır: Rönesans, ferde insanlığını, millete milliyetini öğretmiştir. Doğu, özellikle İslam dünyası, bugüne kadar Rönesansını yaşamamış olmanın sıkıntısını çekmiştir. Fakat insana insanlığını, millete milliyetini öğreten bir «muallim-ruh» ona da nasip olmuştur. Asya bugün hayretle, sevinçle, gururla bu ruhu içinde duyuyor. Bu duyguyladır ki şahsiyetsizlik buhranını geçirmiş ve kendi kudretini keşfe girişmiştir. Asya’nın çocuklarım, ulusal bütünlüklerine kavuşturan şövalye ruh Atatürk oldu. «Kuvvetini yaratan insan, iradesine dayanan insan, başladığı işi başarmak azmini gösteren insan, tarihini bilen millet geçmiş ve gelecekteki hayatından mesul olmakla iftihar eden millet Atatürk’ün büyük dersidir. Ve ona şükür olsun ki, Ege’den Çin Denizi’ne kadar bütün bir âlemi yeniden doğuran ölmez ruh yine Türk sıfatını taşıyor». Burian yazısını şu çarpıcı cümleyle noktalamaktadır: «Atatürk Asya’nın Renaissance’ıdır».27

Orhan Burian, «bir Türk hümanizmasının» gerçekleşmesi için çeviriyi temel bir basamak olarak görmektedir.28 Çünkü Avrupa’nın büyük edebiyatlarında «Renaissance» çeviriyle başladı. Avrupa ulusları kendi edebiyatlarını kurabilmek için önce büyük bildikleri milletlerin ne gibi eserlerle büyük edebiyatları yarattıklarım öğrenmeye çalıştılar. Sonra onlara benzer eserler yazmaya koyuldular. Bizim de edebiyatımızda artık gerçekten bir Rönesans hareketi başlamıştır.29 Bu yolda devlet büyük hümanizmacı olarak çalışmaktadır. Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, birkaç lisede klasik kolun kurulmasını sağlamış, bakanlık içinde bir Tercüme Bürosu oluşturarak dünya klasiklerini dilimize kazandırmaya başlamıştır.30 Hasan Âli Yücel, klasiklerin başına koyduğu sunuş yazısında, çevirinin bizim açımızdan önemini şöyle açıklıyordu: «Bir milletin diğer milletler edebiyatını kendi dilinde, daha doğrusu kendi idrakinde tekrar etmesi, zekâ ve anlama kudretini o eserler nisbetinde arttırması, canlandırması ve yeniden yaratmasıdır. İşte tercüme faaliyetini biz, bu bakımdan ehemmiyetli ve medeniyet davamız için müessir bellemekteyiz.»

Milli Eğitim Bakanlığı, birçok klasik eserin dilimize çevrilmesi için yaptığı girişim yanında ayrıca bir de Tercüme Mecmuası yayınlamaya başlamıştır. Ancak bu dergide üç büyük Avrupa dilinden (İngilizce, Fransızca, Almanca) yapılan çeviriler ağırlıktadır. Oysa Avrupa’da hiç değilse daha üç büyük edebiyat dili var: İtalyanca, İspanyolca, Rusça. Küçük fakat milliyetini edebileştirmiş diller var. Orta Doğu’nun iki büyük klasik dili Arapça ve Farsça ve ötede bütün Asya.31 Bu nedenle dergi üç büyük dilin dar sınırlarına girmemelidir.

Bakanlığın tasarladığı dünya klasiklerinin çevirisi tamamlandığı zaman kütüphanemiz dünyanın en zengin klasik dizisine sahip olacaktır. Fakat bunun ötesinde üzerinde durulması gereken bir başka nokta da, «memleket mahsulü eserler üzerinde düşünmek esasını» temel bir ilke olarak almak zorunluğudur.32 Bakanlığın dünya klasiklerini dilimize kazandırmasını büyük bir kazanç olarak kabul eden Burian, aynı biçimde bu kuruluşun Türk klasiklerini bugünkü dilimize aktarılması yolundaki girişimini de hem iyi hem güzel bir çaba olarak görmektedir. Bu işin başarılması da «genç ihtiyar hepimiz için» faydalı olacaktır.33

Burian ve Tarihçiliğimiz

Orhan Burian’ı ayrıca tarihçi kimliği ile incelemek gerekir. Onun bu alandaki çalışmaları Osmanlı tarihi, Türk-İngiliz ilişkileri ve Türk kimliğinin, Türk görüntüsünün İngiliz kaynaklarına yansıması gibi konular üzerinde yoğunlaşmış bulunmaktadır. Hatta Orhan Burian’ın Halil İnalcık’la birlikte üç ciltten oluşacak bir Osmanlı tarihi yazmaya hazırlandığı dahi söylenmektedir. Şüphesiz böyle bir çalışmada Burian’ın hümanist görüşüyle, İnalcık’ın ciddi ve bilimsel tutumu birleşecek ve kitaplığımız, değerli bir Osmanlı tarihine kavuşacaktı.34 Yalnız bu tasarının belge yayınına yönelik bir çalışma olduğu anlaşılmaktadır.35 Her ne olursa olsun bir fılogo, bir edebiyat tarihçisi olan Orhan Burian’ın Osmanlı kaynaklarına da derinlemesine nüfuz ettiğine şüphe yoktur. Belli başlı Osmanlı tarihçileri ve bunların eserlerine ilişkin hazırladığı bir liste, onun bu kaynakları ne kadar yakından tanıdığını açıkça ortaya koymaktadır.36 Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nin yayınladığı bir broşürden anlaşıldığına göre Burian, bu arşivde de araştırma yapmıştır?37

Orhan Burian, tarih ve edebiyat kaynaklarımızdan, toplumsal eleştiriye, fikir özgürlüğüne yönelik öğeler taşıyan eserlere büyük bir değer vermektedir. Gazi Giray’ın ve Sarhoş Abdi’nin birkaç şiirini bu bağlamda ele alan bir incelemesi onun aynı zamanda divan edebiyatına da vukufunu kanıtlamaktadır.38 Aynı biçimde Burian, «Her türlü kanaate saygı gösterilmesini tavsiye etmekle müsamahacılığın, demokratlığın güzel bir müdafaasını yapan» Kâtip Çelebi’nin Mizanü’l Hak adlı eserine de seçkin bir yer vermektedir. O Kâtip Çelebi ki yalnız kendi düşüncesinin doğru olduğuna direnerek kavga çıkaranları, örümcek ağma düşmüş aciz sineklere benzetmektedir. Burian, önce Mizânü’l Hak’ten bir sayfalık bir alıntıyı yayınladığı gibi38 sonra da bu eserin daha geniş bir tanıtımını yapmıştır.39 Yine Orhan Burian, XVII. yüzyılın bir başka Türk klasiği üzerinde de durmaktadır. Bu, Koçu Bey’in 1631/32 yılında IV. Murat’a sunduğu «Çökmeye yüz tutan imparatorluğun halini ve bu çökmenin sebeplerini en iyi, en açık, en korkusuzca anlatan bir vasikadır». Yazarına da «Türklerin Montesqueu’sü» sıfatını kazandırmıştır. Risalenin vaktiyle Ebuzziya tarafından yayımlandığını anımsatan Burian, o zamandan beri tarihçilerimizin, edebiyatçılarımızın bu önemli fikir adamının hayatı ve eseri hakkında herhangi bir araştırma yapmamış olmalarından yakınmaktadır. Burian Koçu Bey risalesinin geniş bir tanıtımını yaparken şu değerlendirmeyi yapmaktadır: «Onun, sadece tarihimizin bir çağını aydınlatan bir eser değil, söz ve kanaat hürriyetinin bizdeki tarihinin en mühim anıtlarından biri olarak da okunacağını umuyoruz.»40

Orhan Burian’ın Türk-İngiliz ilişkileri üzerindeki araştırmalarına gelince: Onun bu konudaki ilk önemli araştırması Byron ve Türkler başlığını taşımaktadır.41 Burian, bu eserinde, Byron’ın Türk düşmanı olduğuna dair yerleşmiş bir kanıyı düzeltmeye çalışmaktadır. Çünkü, Byron’ın Türk düşmanı olduğu kanısı, onun edebi eserlerinin incelenmesiyle varılan bir sonuç değildir. Hatta onun yaşamı ve eserleri üzerinde yazılmış ayrıntılı bir araştırmamız dahi yoktur. Oysa «Köhne fikirleri, tam bir bilgiye dayanmayan kanaatlan kafamızdan atıp yerlerine öz ve doğru olanlarını koyduğumuz bir devirdeyiz.» Byron hakkında bir kanaatimiz olacaksa eskisinden daha tam olması gerekmektedir. Byron Yunan davasına karışmakla birlikte Türkler hakkındaki hükümlerinde tamamen tarafsız kalmış, «Türklerin namuslu, vekarlı, cesur, misafirperver, nezaketli insanlar olduğunu görmüş ve söylemiştir.»

Öte yandan Burian, İngiltere’de yazılan ve ulaşılması oldukça güç kaynaklarda bulunan ilk Türkçe şiirleri de tespit ederek gün ışığına çıkarmıştır.42 Ancak onun 1951-1952 yıllarında arka arkaya yayınladığı çalışmalar, Türk-İngiliz ilişkileri tarihine oldukça önemli bir katkıda bulunmuştur. Nitekim Türk-İngiliz siyasal ve ekonomik ilişkilerinin başlaması, İngiltere’ye ilk kapitülasyonların verilmesi, Levant Kumpanyası’nın43 kurulması gibi ayrıntılara inen tutarlı bir araştırmayı44 bir İngiliz kaynağının dilimize çevrilmesi izledi.45 Sözkonusu kaynak 1593 yılında Kraliçe Elizabeth’in Sultan III. Murat’a gönderdiği hediye’nin46 bulunduğu gemiyle Türkiye’ye gelen ve armağanın padişaha sunulmasında hazır bulunup aynı gemiyle memleketine dönen Richard Wrag adlı bir gencin seyahatnamesidir. Burian, aslı Hakluyt’s voyages içinde yayınlanmış olan bu seyahatnameyi oldukça ayrıntılı notlar ve açıklamalar, dilimize kazandırmıştır. Bu çalışmanın «bir gün elbet yazılacak İçtimaî tarihimiz için» yararlı olacağını düşünmektedir. Seyahatnamenin bir başka özelliği de 1594 yılında Avusturya’ya karşı yapılacak seferin hazırlıklarıyla ilgili ayrıntıları içermesi ve ayrıca İstanbul hakkında az çok ilgi çekici bilgiler vermesidir.

İngiliz seyyahlarının Türkiye üzerine verdikleri bilgileri değerlendirmeye devam eden Burian, yine 1951 yılı içinde dört İngiliz gezginin ülkemiz hakkındaki gözlemlerine eğildi. Türkiye’yi en çok ilgilendiren en eski İngiliz gezi yazıları 1580-1600 yıllan arasındaki dönemi kapsamaktadır. Bu dönemde ülkemizi gezip gözlemlerini yazıya döken dört İngiliz gezgini de Edward Webb, John Sanderson, Thomas Dellam ve Fynes Moryson’dur.47 Burian, bu dört gezginin verdiği bilgileri teker teker değerlendirmekte, aynı zamanda bu bilgilerin tarihsel önemi üzerinde de durmaktadır. Burian, aynca bir başka İngiliz gezginin, Peter Mundy’nin, XVII. yüzyıl Türkiyesi üzerinde verdiği bilgileri ayrı bir araştırmada ele aldı.48 Bu araştırmaya ayrıca, yazarın kaleminden çıkan ve At Meydanı (Sultanahmet)’nda bir bayram yerini gösteren taslak da eklenmiştir.

Şu noktayı unutmamak gerekir ki İngilizlerin Türklere ilişkin konulara ilgi duymaları, Avrupa kökenli bazı eserlerin çevirileri49 dışında, ancak XVI. yüzyılın sonlarına doğru başlayıp gelişmiştir.50 Bu da İngiltere ile kurulan siyasal ve ekonomik ilişkilerin bir sonucu olarak görünmektedir. Artık İngiliz seyahatnamelerinde, İngiliz edebiyatında giderek Türk görüntüsü belirli bir yer tutmaya başladı. İşte Burian, bu konuyu derinlemesine inceleyerek uluslararası bir üne sahip olan Oriens dergisinde yayınladı.51 Orhan Burian, bu çalışmasıyla, günümüz tarihçilerinin giderek ilgisini çeken Doğu-Batı kültür ilişkilerine giden yolun taşlarını yıllarca önce döşemeye başlamış bulunuyordu. Sözkonusu yazı, Burian’ın bu konudaki araştırıcı kimliğinin en seçkin örneklerinden biridir.

Bütün bu çalışmalardan başka Orhan Burian’ın Babıâli nezdindeki üçüncü İngiliz elçisi olarak görev yapan (1597-1607) Lello’nun muhtırasını yepyeni bir yöntemle yayınlaması da üzerinde durulması gereken bir konudur. Bu muhtıra Lello’nun ülkemizde elçi olarak görev yaptığı on yıllık süre içinde yönetime gelen sadrazam ve sadaret kaymakamlarına ait bir çeşit «tezkere»dir. Ancak bu görevlilerin özgeçmişleri verilirken Osmanlı-Avusturya savaşları, Anadolu’da başgösteren Celali ayaklanmaları üzerinde de durulmakta ayrıca Valide Safiye Sultan’ın devlet yönetiminde giderek duyulan ağırlığına da işaret edilmektedir. British Museum’da yazma olarak bulunan bu muhtırayı ilk kez Orhan Burian yayımlamıştır. Burian, iki yazmanın en eskisi olarak kabul ettiği nüshayı esas alarak diğer metindeki farkları dipnotlarında göstermiş, böylece eleştirili bir basım hazırlama yoluna gitmiştir. Ayrıca Burian, yayınladığı İngilizce metnin Türkçe çevirisini de vermiştir. Bütün bunların ötesinde Burian, muhtırada verilen bilgileri anlaşılır hale getirmek, yanlışları düzeltmek, eksikleri tamamlamak için de yerli kaynaklara başvurmuştur. Âli, Haşan Beyzade, Selaniki, Peçevi, Kâtip Çelebi gibi Türk tarihçilerin eserlerinden başka Hammer ve Zambaur gibi yabancı bilginlerin de araştırmalarına başvurmuş, bunlardan derlediği alıntılan taban notlarına eklemiştir. Eserin gerek İngilizce metni gerekse Türkçe çevirisi bir ilksöz, bir girişi içermekte ayrıca sonunda iki ek bulunmaktadır. Eklerden birincisi sipahi isyanıyla ilgili Selanik’den yapılan bir alıntı, diğeri de Derviş Paşa tarafından İngiltere kralına yazılmış bir mektubun çevirisidir.52

Orhan Burian bu çalışmasıyla hiç şüphesiz Türkiye tarihine yeni bir kaynak kazandırmıştır. Aynı zamanda yabancı kaynaklar dilimize çevrilirken nasıl bir yöntem uygulanması gerektiğini somut olarak ortaya koymuştur. Muhtıra, Üniversite çevrelerinde büyük ilgi gördü. M. Cavid Baysun, bununla ilgili olarak oldukça ayrıntılı bir tanıtma yazısı yayınladı.53 Bu tanıtma yazısını, ne yazık ki yine Baysun’un kaleminden çıkan Burian’la ilgili bir Nekroloji haberi izliyordu.54

Nekroz: Bir veya daha fazla sayıda hücrenin, dokunun ya da organın geri dönüşemez şekilde hasar görmesi sonucu görülen patolojik ölümdür. Örneğin bir yanık durumunda aşırı ısıya maruz kalan vücut parçası nekroza uğrayıp cansız doku haline gelebilir.Diğer sebepler; yaralanma, enfeksiyon, kanser, enfarktüs, zehirlenme ve enflamasyon olabilir.

Baysun’uın bu yazısı şöyle bitiyordu: «Daha pek uzun seneler hizmet edecek bir çağda sönüp giden bu genç ilim adamı, bilgisi kadar iyi ahlakı ve doğruluğu ile de temayüz etmişti.»

Burian, kitaplarla dolu bir odaya kapanıp kendisini ülke sorunlarından uzak tutan bir yol izlemedi. Köy enstitülerinde konferanslar verdi. Bu kuruluşları savundu ve enstitüleri hedef alan yıkıcı zihniyete karşı çıktı.55 1947 Martında Ankara Üniversitesi’nde bir takım öğrenciler, üniversitenin camlarını kırıp rektörü bir takım «taahhütlerde bulunmaya» zorladıkları zaman Orhan Burian, yüksek bir medeni cesaret örneği göstererek Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye bir mektup yazdı. Yasalara saygı Türk üniversitelerinin bağımsız düşünmesi gerektiğini, fikir ve söz özgürlüğünü savunan bu mektup şöyle bitiyordu:

«Ancak düşünce özgürlüğü içinde memlekete ve insanlığa yararlı işler görebilecek olan üniversitenin, bu büyük buhran sırasında, sizin tarafsız hükmünüzle korunmaya ihtiyacı büyüktür. Bununla beraber ben üniversite adına konuşuyor gözükmek istemem. Yalnız, onun bir işçisi olarak çalışmaya devam edebilmek için sizden yardım ve umut diliyorum. Bu umudum gücü içimizde sönmesin ki, yasa ve bilime saygıdan ayrılmadıkça düşünce ve söz özgürlüğüne sahip çıkarak çalışabileceğimize inanalım; gençliği de, yılmaksızın, bu temel özgürlüklere inançla çalışan vicdanlı yurttaşlar olarak yetiştirelim.»56

Ölümünün 40. yılında bu büyük insanı, bu büyük bilim ve fikir adamımızı saygıyla anıyor, bu naçiz araştırmayı onun yüce anısına sunuyoruz.

Orhan Burian, Yücel, 61 (1940), 33.

 

Notlar

(1)   Ufuklar 15-16 (1953), Orhan Burian Özel sayısı, 128-129; Sami N. Özerdim, «Prof. Orhan Burian (1914-1953) Bibliyografyası», Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi (Bundan sonra AÜDTCFD), XV/3-4 (1958), 83-95.
(2)  
Vedat Günyol, «Orhan Burian’ı Anarken» Cumhuriyet, 8 Mayıs 1976, yeniden şurada Orman Işırsa, İstanbul 1970, 30.(1935)
(3)  
Orhan Burian’ın Bursa Halkevi Dergisi’nde çıkan ilk yazısı «Keymbriç mektupları I», Uludağ, 2(1935), 45-46 başlığını taşımaktadır. Burian bu yazısında Cambridge Üniversitesi’nin kuruluşu ve bu şehrin konumu üzerinde durmaktadır. Bundan sonraki mektuplarında, bu üniversitede okumuş ve meşhur olmuş adamları Uludağ okuyucularına tanıtmaya çalışacağını yazmaktadır. Ancak, Uludağ’da söz konusu yazısından başka, iki şiir çevirisi dışında onun imzasına rastlanmamaktadır. Bk. Orhan Burian, «Tagore’den Şiirler, Bahçevan I», Uludağ, 2(1935), 47-48; 4 (1935),         45-46.
(4)  
Orhan Burian, «Emerson Gözüyle Goethe. Amerikan Görüşünün bir Hülasası», AÜDTCFD, VII/3 (1949), 39-42.
(5)  
Ufuklar özel sayı., 75. 1935.…/..
(6)  
Orhan Burian, «Çeyrek Asırlık Türk Şiiri», Yücel, 98(1944), 42-46. Ayrıca bk. Orhan Burian, Kurtuluştan Sonrakiler, Şiir Antolojisi, İstanbul, 1946. Bu eseriyle Burian çağdaş Türk şiirinin en güzel antolojilerinden birini vermiştir. Antolojinin girişi ve her şairimiz hakkındaki değerlendirmeleri bugün bile önemini korumaktadır.(1935)…./
(7)  
Orhan Burian, «Edebi Neviler: Essay Hakkında», Yücel, M/16 (1936),         142-144.
(8)  
Orhan Burian, «Bir Radyo Konuşmasından: Ana Eser: Hamlet», Yeni Ufuklar, 29 (1954, 161-166. IV. Shakespeare, Hayatı-Eserleri: Orhan Burian’m tercüme ve notlarından hazırlayan Vedat Günyol, İstanbul, 1955.
(9)  
Ufuklar imzasıyla, Ufuklar, 1(1952), 1.
(10)
Ufuklar ve Yeni Ufuklar için bk. Vedat Günyol, «Son Söz», Yeni Ufuklar, 275 (1976) 1,10. Derginin bu son kapanış sayısında kırk kadar yazarımızın Yeni Ufuklarla ilgili değerlendirmeleri yer almaktadır. Ayrıca bk. Vedat Günyol, Çalakalem, (Eleştiriler), İstanbul, 1977. 311-342.
(11)
Vedat Günyol, Orman Işırsa, 32.
(12) 
«Müşterek Yazımız», Yücel, 60 (1940), 8.
(13) 
Göst. yer., 8.
(14)  Göst. yer., 6.
(15)  «Yücel’in Hümanizması Dolayasıyla», Yücel, 62 (İ940), 1; Behçet Kemal Çağlar, «Halk Sanatının Zaferi», Yücel, 73 (1941), 3-5. Yücel’in başlığının altına Hümanizmanın Ar ayıcılığıyla Kendimizi Bulmak sözleri kondu ve dergide Hümanizmaya ilişkin yazıların sayısı giderek artmaya başladı. Ancak 1940 yılından önce de bu dergide Hümanizmayla ilgili yazı ve araştırmalara yer verilmiştir. Bk. Fevzi Muhip, «Neo-Hümanizma», Yücel, 2(1935), 10-12; Aynı yazar, «Neo-Hümanizma ve Akıl»,yüce/, 3(1935), 5-3.
(16) 
Yücel, 61(1940), 6.
(17) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz I, Hümanizma», Yücel, 62 (1940), 71-72; «Hümanizma ve Biz II, Hümaniz,ma», Yücel, 63 (1940), 121-122; «Hümanizma ve Biz III, Biz», Yücel, 64(1940), 171-173.
(18) 
Krş. Jakob Burckhardt, İtalya’da Rönesans Kültürü (Çev. Bekir Sıtkı Baykal, İstanbul, 1957-1958).
(19) 
Orhan Burian, «Üç Şiir Dolayısıyla», Yücel, 47(1939), 262-263. Krş. Aynı yazar, «Medeniyet Ardındaki Ahlak», Ufuklar, 7(1952), 194-197.
(20) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz III, Biz»göst. yer.,  171.
(21) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz III, Biz»göst. yer., 171.
(22) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz III, Biz»göst. yer., 171.
(23) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz III, Biz»göst. yer., 172.
(24) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz III, Biz»göst. yer., 172.
(25) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz III, Biz»göst. yer., 173.
(26) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz III, Biz»göst. yer., 173.
(27) 
Yücel, 46 (1938), 195.
(28) 
Orhan Burian, «Tercümeciliğimiz», Yücel, 79 (1941), 9-12.
(29) 
Orhan Burian, «Tercüme ve Bizim İçin Manası Üzerine». Ülkü, Yeni seri, VII/75(1944), 17-18. Krş. Hilmi Ziya Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, İstanbul, 1935.
(30) 
Suat Sinanoğlu,TürkHümanizmi, Ankara, 1980, 9’i.
(31)  Orhan Burian, «Kitaplardan Okuyucuya: Tercüme Mecmuası», Yücel 76 (1941), 176-179.
(32) 
Orhan Burian, «Edebiyatımızın Asıl Noksanı», Yücel, 36(1938), 257.
(33) 
Orhan Burian, «Türk Klasikleri», Ufuklar, 1(1952), 23-24.
(34) 
Haluk Y. Şehsuvaroğlu, «Sevgili Bunan», Ufuklar, özel sayı, 77; Vedat Günyol, Orman Işırsa, 34.
(35) 
Ekim 1992’de Konya’da yapılan bir toplantı sırasında, uzun süredir kafamı kurcalayan bu soruyu Prof. Halil İnalcık’a sordum. İnalcık, Burian’ın İngiliz arşivlerinden Türk-İngiliz ilişkileriyle ilgili pek çok belge getirdiğini ve ortak çalışmanın bu belgelerin açıklanarak yayınlanmasına yönelik olduğunu söyledi. Ancak Orhan Burian’ın ölümüyle bu çalışmanın yarım kaldığını ekledi. înalcık’ın bir makalesindeki (Osmanlı Imparatorluğu’nun Kuruluş ve inkişafı Devrinde Türkiye’nin iktisadi Vaziyeti», Belleten, 60 (1951), 675/199) bir dipnotu da bunu doğrulamaktadır.
(36) 
M.ö. Engin imzasıyla, «Başlıca Osmanlı Tarihçileri», Yücel, 107 (1945), 15-17; Krş. aynı imzayla, «Tarihi Sevenlere Yardım» Ufuklar, 3(1952), 76-78.
(37) 
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Osmanlı Arşivi Bülteni, I, İstanbul, 1990, 52.
(38) 
Orhan Burian, «Bozuk idareden Şikâyetçi iki Şair», AÜDTCFD, VIII/4(1950), 676-681.
(38a)M.Ö. Engin imzasıyla «ilerlemek anlaşmaktadır», Ufuklar, 14 (1953), 53.
(39) 
Orhan Burian, Mizanü’l-Hak, Yeni Ufuklar, 3(19), 1953, 217-219 (Ölümünden sonra yayınlanmıştır.)
(40) 
M.ö. Engin imzasıyla, «Koçi Bey Risalesi» Ufuklar, II/l (1953), 21-27. Burian, «Gençliğin, risalenin yeni harflerle 10 sayfalık kısmım dahi» bulamadığını söylüyorsa da doğru olmasa gerektir. Çünkü bilindiği gibi Koçi Bey Risalesi, Ali Kemali Aksüt tarafından bazı yeni eklerle tekrar bastırılmıştı. (İstanbul, 1939)
(41) 
Ankara Halkevi’nde 18 Mayıs 1938’de verilen bu konferans, aynı yıl kitap halinde basılmıştır: Orhan Burian, Byron ve Türkler, Ankara Halkevi (18-5-1938), Cumhuriyet Halk Partisi Yayını, Ankara, 1938. Byron’ın kişiliği, eserleri ve Goethe’in onun üzerindeki etkisi konusunda Burian ayrı bir araştırma yapmıştır. «Goethe ile Byron»,AÜDTCFD, VII/3 (1949), 26-37.
(42) 
Orhan Burian, «Ingiltere’de Yazılmış İlk Türkçe Şiirler», AÜDTCFD, VII/4 (1949), 583-586.
(43) 
A.C.Wood, A History of the Levant Company, Oxford University Press, 1935.
(44) 
Orhan Burian, «Türk-İngiliz Münasebetinin Ilk Yıllan», AÜDTCFD, IX/1-2 (1951), 1-17.
(45)  
Orhan Burian, «Kraliçe Elizabeth’den Üçüncü Sultan Murat’a Gelen Hediyenin Hikâyesi», AÜDTCFD, IX/1-2 (1951), 19-41.
(46)  
Krş. Tülay Reyhanlı, İngiliz Gezginlerine Göre XVI. Yüzyılda Hayat (1582-1599), Ankara, 1983, 50-51.
(47)  
Orhan Burian, «Türkiye Hakkında Dört Ingiliz Seyahatnamesi», Belleten, 58 (1951), 223-245.
(48)  
Orhan Burian, «Üç Yüz Yıl Önce Memleketimizi Gezen IngilizlerdenPeter Mundy », Belleten, 61 (1952), 27-33.
(49)  
Berna Moran, Türklerle İlgili İngilizce Yayınlar Bibliyografyası Onbeşinci Yüzyıldan Onsekizinci Yüzyıla Kadar, İstanbul, 1964.
(50)   Harold Bowen, Türkiye Hakkında İngiliz Tetkikleri, London-New York-Toronto, 1948.
(51)  
Orhan Burian, «Interestof the Engilish in Turkey as Reflected in Engilish Literatüre of theRenaissance», Oriens. V (1952), 209-229; Türkçe çevirisi Çiğdem ipek tarafından yapılmıştır. Bk. Belleten, 216(1992), 567-589.
(52)  
Orhan Burian, The Report of Lello Third English Ambassador to theSublime Porte. Babıâli Nezdinde Üçüncü İngiliz Elçisi Lello’nun Muhtırası, Ankara, 1952.
(53)  M. Cavid Baysun, «TheReport of Lello…», Tarih Dergisi, 7(1953), 159-162. Bu yazı Yeni Ufuklar 4(20), 1954, 250-254)’de tekrar yayınlanmış ancak herhalde yanlışlıkla olacak, Türkiyat Dergisi’nden (?) alındığı yazılmıştır.
(54)  
M. Cavid Baysun, «Nekroloji: Profesör Orhan Burian», Tarih Dergisi, 7 (1953), 163.
(55)  
Orhan Burian, «Maarifimizin Düzelişi Hakkında», Yücel, 101 (1944), 5-8; Aynı yazar, «Köy Enstitüleri ve Yıkıcı Zihniyet», Yücel, 125(1947), 6-7.
(56)  
11 Mart 1947 tarihli bu mektup için bk. Orhan Burian, Denemeler ve Eleştiriler, İstanbul, 1954, 7-10. Mektubun İnönü’ye ulaştığı konulan bir kayıttan anlaşılmaktadır. Ayrıca bk. Orhan Burian, «Üniversitelerimiz», Yeni Ufuklar, 8(24), 1954, 380-385.»

Sh: 290-301

**************

RENAISSANCE (Rönesans)

Renaissance denen ruhilk önce Hıristiyan Batıda göründü. Dünyayı yönetecek bir devlet ve bütün ruhları yönetecek bir din tasarımının iflasını ilk önce bu yeni kişilik ve yetkiyle Batı onayladı.

Ortaçağ boyunca iki kurum, etrafını sömürüp yutarak insanlığın efendisi olmak istemişlerdir. Zaferi bunların biri, ulusların bütün haklarını çiğnemekte; öbürü, insan teklerinin bütün haklarını hiçe saymakta buluyorlardı. Bu iki kurum, imparatorluk ve kilisedir.

Ama bu kurumların her ikisi de yasasızlık üzerine kuruldukları içindir ki, kararlılık bulamadılar; insanlığı saymadıkları içindir ki, güçten yoksun kaldılar. Gereksiz, hatta zararlı olduklarını anladıkları ölçüde de Avrupa onları saymak ve dinlemekten uzaklaştı, imparatorlukla Kilise de asa ve abadan yoksun, göçtü gitti.

Böylece, köhneyi atmakla işe başlayan Renaissance ruhu onun yerine yetkini getirmekle işini tamamlar.

Renaissance’ın yapıcılığı bir destandır; ejderler diyarını bir ucundan öbür ucuna fetheden bir şövalye-ruhun destanı. Bu fatihler sayısızdır, ama en büyük ve kesin olanları ikidir: Renaissance insan tekine insanlığını, ulusa milliyetini öğretmiştir.

Bu öğretici-ruh iledir ki, insan, din ve onun buyruğundaki skolastik düşünce cenderelerinden kurtuldu, duygu ve düşünce özgürlüğüne kavuştu, kendini tanımayı, kendine güvenmeyi bildi; öbür dünyanın gölgesinde kalmaktan çıkıp, hayatın güzelliğine vardı.

Yaratıcı düşünce için insanın hayatına inanması şarttır; bilim ve sanata bekledikleri bu ilk hızı Renaissance verdi.

İnsana ilk çağda sahip olduğu kişilik mülkünü veren Renaissance, aynı zamanda onun, bu mülkü sınırlandıran ve değerlendiren çevredeki yerini de saptamıştır. Bu çevre, insana toplumsal varlığını kavratan milliyettir. Renaissance ruhunu içinde duyan insan, kendini tanıdı, evet; ama kimlerle ve ne diye bağlı olduğunu anladı ki, bu daha önemlidir. Kişisel bütünlükle birlikte milli bütünlük Renaissance’ın büyük eseridir.

Doğu ve özellikle İslam dünyası, bugüne kadar kendi Renaissance’ına erememiş olmanın acısını çekmiştir. Ama insana insanlığını, ulusa milliyetini öğreten bu öğretici-ruha o da kavuşacakmış. Asya bugün şaşkınlıkla, sevinçle, gururla bu ruhu içinde duyuyor. Bu duyguyladır ki, kişiliksizlik buhranı geçirmiş ve kendi güçlerini, yetilerini keşfe girişmiştir. Bu duyguyladır ki, artık ümmet olmanın keşmekeşinden sıyrılmış, ulus olmanın onuruna sahiptir.

Asya’nın çocuklarını, korkulu yollarının sonuna: kendilerine ve ulusal bütünlüklerine kavuşturan şövalye-ruh Atatürk oldu. Onun yapıcılığı bir destandır: Bütün düzeltme, yaratma ve kurma gücüyle Renaissance Avrupası’nınkine eş bir enerji destanı. Gücünü yaratan insan, istemine dayanan insan, başladığı işi başarmak gücünü gösteren bir ulus, geçmiş ve gelecekteki hayatından sorumlu olmakla gurur duyan bir ulus, Atatürk’ün büyük destanıdır. Ve ona şükür olsun ki, Ege’den Çin Denizi’ne kadar bütün bir dünyayı yeniden doğuran ölmez ruh yine Türk damgasını taşıyor.

Atatürk, Asya’nın Renaissance’ıdır.

1938

Sh:36-37

 

BİLİM İNSANLIKTA ONUR BIRAKMIYOR MU?

Bilim karşısında insanın durumu son kırk elli yıldır kökünden değişti. On dokuzuncu yüzyılda egemen olan iyimserlik, bilgine de, alanında çalışmakla insanlığın hayrına uğraştığı güvenini aşılıyordu. Bu hayrın hem maddi hem manevi alanda kendini göstereceği kabul ediliyordu. Bugün bu güven ortadan silinmiştir.

Savaşın yıkıcılığı bilimin maddi refah getirdiği inancını baltalamıştır. Bilimin kafalara manevi aydınlık getirdiği kanısı ise düş kırıkları içinde kaybolup gitti. Kişisel araştırmaların verdiği coşku yerine ekmek parası için takım halinde çalışmanın cansızlığı var. Bilimin özgürlüğü devlet müdahalesinin yıldırısı altındadır. Bilimin başarılan arttığı ölçüde kötü kullanımları olanağı da artıyor. Bunların hepsinin üstünde de, gittikçe teknikleşen savaş, insanlığın karşısına korkunç düşler gibi dikiliyor. Şu geçen elli yıl, bilimin önüne koca bir soru işareti çıkardı.

Bu büyük değişiklik iki dünya savaşının kafalara zorla soktuğu acı gerçekler yüzündendir. Bu yüzyılın başında Welles «Oluş Halinde insanlık», «Yeni Bir Ütopya», «Eski Ağıza Yeni Dünya» diyerek kitaplar çıkarıyordu. Oysa 1945’teki kitabı büyük bir umudun ölümünü anlatıyor. «Uzanabileceği Kadar Uzanan Akıl». Welles’in o ilk iyimserliğinden bu kadar kötümserliğe dönmesi gerçi abartılıdır: bununla birlikte bilim dünyasının değişen görünümünü çok iyi yansıttırıyor.

[Herbert George Wells (1866-1946), ütopyaların yanı sıra, bilime teknolojiye aşırı güvenenlere uyarı olsun diye distopyalar da yazdı. Wells, toplumun kusurlarına alternatif, “kusursuz bir toplum” fikrinin başka bir totaliterizmin kapılarını açacağını ilk fark eden yazardı. Gelecek bir zamanda geçen, karamsar, “böyle giderse işin sonu kötüye varır” diyen öyküler. 1899’da yayımlanan distopya ve bilimkurgu romanı Efendi Uyanıyor’da, halk ile dünyayı ele geçiren despot yönetim arasındaki savaşı hikaye eder. Halkın tarafını tutmak ile güçten taviz vermemek arasındaki ezeli açmazı dile getirir.]

1905 yılında Albert Einstein adında idealist genç bir fizikçi madde ile enerji üzerine kuramsal bir keşifte bulundu. Bu keşifle doğa üzerindeki bilgimizi daha derinleştirdiği, bir bilgin olarak da sorumluluğunun böylece sona erdiği kanısındaydı. Oysa otuz beş yıl sonra aynı adam Birleşik Amerika hükümetini, bu keşfi atom bombasının yapımı konusunda ikna etmeyi kendine görev bildi. Bu durum zamanımızda bilimin, birey ve toplum bakımlarından içinde bulunduğu iki katlı yıkımı açıkça gösteren bir semboldür. Asya, Batının atom bombasını kolay kolay bağışlamayacaktır. Bilim, insanlığı parçalayıp dağıtan korkulan, kinleri arttırmıştır.

Bilim günahsızdır, onu kötüye kullanan topluluklardır, demek sorunu çözümlemez. Bilginler de sorumluluk duygusu olan insanlardır, o sorumluluktan kaçındıkları zaman da suçludurlar. Bundan başka, bilimlerin konusu insanoğluna yanaştığı ölçüde bilimsel düşünceler tarafsızlıklara» yitirirler; ahlaka derin etkileri olur. Bilim, ayrıcalık savında bulunamaz: İster istemez insanlığın yaşamına karışmaktadır.

Bilim, ölçüsüz bir biçimde ilerlemiştir de dert oradan geliyor, insanoğlunu da eşyayı tanıdığımız kadar tanıyabilsek her şey yoluna girecek sanmak da fayda etmez. Gelecekte psikoloji alanında bir Newton çıkıp sonra bir Göbbels hizmetinde çalıştığını göz önüne getirelim, tehlikenin büyüklüğünü anlarız.

Bugünkü güç durum üzerinde her birimizin kendine göre bir açıklaması bulunabilir, ama kesin olan bir şey var: O da tez elden bir hal çaresinin bulunamayacağı. Elbette ki, bilimden kaçınmak olmaz. Çağımızın en büyük ahlak adamı sayılan Gandhi, gerçi modern bilgiden uzaklaşmak suretiyle değer yargılarımızda yeniden bir denge kurmak istedi, ama insanlık o yoldan yürümüyor. Memleketimizi doğal çabalarından alıkoymak elimizden gelmeyeceğine göre öğreneceğimiz şey, bilimi insanlık onuruyla bağdaştırmanın yoludur.

Bu, o kadar yeni bir görev ki, daha kimse yeterince düşünmüş, üzerinde yetkiyle söz etmiş değil. Gerekli olan bilimsel bilgiyle ahlak arasında bir kaynaşma sağlanmasıdır. İnsanlığın değişmez değerleri bilim çağma uygun bir ifadeye yeniden kavuşturulmalıdır. Komünistler kendilerine göre bir yanıt bulmuşlar, çünkü onların doktrinleri Marx’çi bir toplumda bilimin görevini saptıyor. Ama onların görüşü Batıyı doyurmaz, çünkü özgürlük ilkesini yadsıyor; bu ilkeyse hem bilimin ilerleyişi hem de insanlığın onuru için şarttır.

Şimdiki ilk iş bilginlere düşüyor, çünkü sorunun özünü ancak onlar anlar. Şükür ki, onlar da, bilimin topluma etkisinden doğan yeni güçlükleri ortadan kaldırmanın gereğini anlamış gözüküyorlar. Atom bilginleri siyasal olmayan birlikler kurdular: Hem kendilerini hem halkı, atom enerjisinin savaş ve barış yolunda kullanılışı üzerinde aydınlatmaya bakıyorlar. Bir iki yıl önce Londra’da «bilim felsefesi» üzerinde çalışmak için bir birlik kuruldu, bildirisi burada ortaya atılan sorunları içine alıyor.

Bütün bunlar yeni bir zihniyete işarettir. Birçok Amerikan üniversitesinin genel eğitim kursları açmaları, bunlarda bilim adamı olacaklara beşeri (insanla ilgili) bilgiler, beşeri bilgiler üzerinde çalışanlara da bir miktar bilimsel bilgi vermeye çalışmaları bunu gösteriyor.

Mademki bilimin ilerleyişi durdurulamaz, bilim insanlaştırılmalıdır. Gerekli olan bilimsel bir hümanizmadır. Bilim ve onun gerek birey gerek toplumla olan ilişkisi üzerine dengeli bir görüş kazandıracak bir hümanizma. Bilimin egemenliğine yer vermemek isteniyorsa bu yeni görüş bireysel yeteneklere gelişmek olanakları vermelidir. Bireyin gerek iş gerek düşünce alanında girişim yeteneği, fizik bilimlerinin büyük gücü ve toplumsal kuramların çokluğu yüzünden büsbütün yok olmak üzeredir. Bu tehlikeyi gören bilginler, uygarlığın bireylerin yaratıcı düşüncelerinden doğduğunu dünyaya anımsatmak yoluyla insanlığın yeniden onur kazanmasına yardım edebilirler.

Son olarak, bilginlerin bir işi de, bilimsel bilgiyi derleyip toparlamak ve basitleştirmektir. Bilimin genellikle insanları düşünce aydınlığına ulaştıracağı kanısı egemen kaldığı sürece açık ilkeler bulunması bekleniyordu, bu ilkeler sayesinde insanlar doğayı anlamak olanağını bulacaklardı. Oysa şu son yüz yıl içinde bilim o kadar genişledi, o kadar uzmanlık işi oldu, öyle anlaşılmaz durama geldi ki, başka başka alanların bilginleri birbirlerini anlamıyorlar; hatta doğanın kendi uzmanlıklarına ilişkin yönünü bile doğra dürüst göremiyorlar.

Bu yüzden gelecek karanlık gözükebilir. Ama insan aklının bütün gücünü tükettiğini sanmak da yersizdir. Birçok bilginin vakit ve çabalarını şimdi bu soranlar üzerine çeviriyor olmaları az şey değildir.       

Ufuklar, Nisan 1952, sayı: 3

Sh: 125-127

****

Amerikan Görüşünün Bir Özeti EMERSON GÖZÜYLE GOETHE

1813 yılında çıkan ve hemen İngilizce ’ye çevrilen çığır açıcı bir kitap. Madame de Staël’in De l’Allemagneadlı eseri, İngiltere’de olduğu gibi Amerika’da da önemli yankılar uyandırdı. Yine aynı sıralarda Ticknor, Everett gibi genç ve ciddi Amerikalılar öğrenim için Almanya’ya (Özellikle Göttingen’e) ilgi duyar oldular. Amerika’da çok geçmeden kendini iyiden iyiye belli eden «Alman Salgını» işte böyle başlar. Bununla birlikte, Wertherin uyandırdığı coşku bir yana bırakılırsa, Goethe’ye olan ilgi o kadar erken belirmez. 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın ilk yirmi otuz yılı içinde Amerikan basınında Goethe, İngiliz basınından alınma yazılarla anılmaktadır. Coleridge, Carlyle gibi birinci sınıf yazarlar Goethe’nin Amerika’da tanınmasına ve zamanla ününün yayılmasına çok büyük yardımda bulundular.

Elli yıl bu türlü bir hazırlıktan sonradır ki, Amerika’da, Emerson’un«Goethe» adlı konferansıyla, ilk kez. Alman dahisini kendi anlayışına göre değerlendirdi. Ama burada yine anımsanacak bir nokta vardır: Goethe üstüne Carlyle “ın yazdığı yazıları toplayıp yayınlayan Emerson’du. Bu da gösteriyor ki, Carlyle olmasaydı Emerson’da Goethe’ye belki ilgi uyanmayacak, herhalde o denli güçlü olmayacaktı. 1830 yılından başlayarak Emerson’un anı defterlerinde rastlanan Goethe parçalarının çoğu da Carlyle çevirilerindendir. Ama çok geçmeden, kolayca olmasa da. Alman şairini aslından okuyacak kadar Almanca öğrendi. 1834 yılında İskoçya’da onu görmeye gittiği zaman Carlyle kendisine Goethe’yi dikkatle okumasını ısrarla söylemişti. Amerika’ya dönünce hemen elli beş ciltlik Goethe külliyetini aldı; beş yıl içinde beşini okuyup bitirdi. Etkisi altında kaldığını açıkça kendisi söylüyor: «Benim eserim derlemedir, doğanın bütününden alınmıştır, adı da Goethe’dir.» Böyle esaslı bir tanışmadan sonra Goethe üzerine bir yazı yazmayı düşünmeye başladı; ama Goethe üzerine düşündüklerinin özünü, ilkin 1840 yılında basılan «Thoughts on Modem Literature-Yeni Edebiyat Üzerine Düşünceler» adlı yazısına koydu.

Hemen bütün yazılarında büyük gerçeğin kitaplarda değil, doğada olduğunu yineleyen Emerson bu yazısına kitapları övmekle başlıyor. Daha doğrusu, benliğimizin yapısında onların da hizmeti olduğunu söylüyor. Shakespeare, denebilir ki, başlı başına Alman milletini canlandırmıştır. Şiir, bilim felsefe -her koldan-bu milletin ilerlemesine, nihayet düşünce alanında dünyanın en sözü geçen milleti durumuna gelmesine o neden olmuştur. Artık bütün Avrupa’ya yayılmış olan bu Alman düşününün özelliği kendi içine bakıştır. Avrupa milletlerinin yeni edebiyatlarında her şeyden önce bu özellik göze çarpıyor. Gerçi bu eğilim kimi kez, kendinden başka hiçbir şeye ilgi duymamak gibi bir bencillik de doğurabiliyor. Ancak aranacak nokta şudur: Şair kendi içinde mi saplanıp kalıyor; yoksa uzun uzadıya inceledikten sonra, bizi doğaya mı ulaştırıyor?

Eğer sonunda daha iyi bir doğa anlayışına varıyorsak, bu içe bakış hayırlıdır. Emerson, yeni edebiyatlarda bu içe bakışla birlikte giden bir de sonsuzluk duygusu buluyor. Başlangıçsız ve sonsuz bir oluşa inanmak, sanatın her şeklinde sınırsızlığı sevmek ve bu sevgi gücüyle doğayı en büyük konu olarak benimsemek, Almanya’dan Madame de Staël’in ile Fransa’ya; Coleridge, Wordsworth, Byron ile İngiltere’ye geçmiştir. Bu çağ ne miras yedi ve ne keşfettiyse, denebilir ki, hepsini Goethe kendine mal etmiştir. Her şeyin özünü anlamak, her şeye bir açıklama bulmak onda bir alışkanlıktı. Yorulmak bilmeden araştıran bu deha «bilginlerin şahıdır». Sonsuzluk duygusu bu bilgi sonsuzluğunda kendini hemen belli ediyor. Goethe’nin içe bakış eğilimi de güçlüdür. Ne yazık ki, onda ölçüyü aşıyor: Çünkü sözlerinin ardında, göze batmasa bile, bir bencillik gizlidir. Kendi dışındaki olayların etkisiyle kötüsünü ayırt etmiyor. Yani réel olanı idéal olana yeğliyor; onu geçiciliğini düşünmez gözüküyor. «Goethe, gerçek olanın şairi diye sınıflandırmak gerekir, hayalde yaşatılanın değil. Sınırlının piridir o, mümkünün değil: Bu dünyanındır, dinin ve umudun değil, kısacası, doğru söylemek gerekirse, o düzyazının şairidir, şiirin değil.» Böylece Emerson, Goethe’nin manevi güç bakımından zayıf oIduğu kanısına varıyor.

Hissediliyor ki, idealist, hatta bir bakıma mistik olan bu Amerikalı, Goethe’yi takdir etse de, fikirleriyle bağdaşmamaktadır. Onun dünyacılığından, bencilliğinden rahatsız oluyor. Bu bağdaşmazlık 1834 ile 1840 arasında anı defterinde sık sık dile getirilmektedir, ama Goethe’ye insan olarak hayranlığı hiç eksilmedi. 1846 yılında yerdiği (ve sonra Representative Men Temsilci Adamlar adlı kitabına aldığı) «Goethe or the Writer Goethe ya da Yazar» adlı konferansı bu hayranlığını saptamaktadır. Bu konferans Emerson’un Alman şairi üzerindeki son ve en ayrıntılı kanısının ifadesidir. Goethe’ye ne denli saygı duyduğunu gösterdiği gibi, edebi yaşamında Goethe’nin en önemli bir yeri olduğuna da tanıklık eder.

Bu konferansı, etkisi altında kaldığı Carlyle’ın düşüncelerini bir vana bırakarak inceleyecek olursak görürüz ki: Emerson için Goethe, Napolyon ile birlikte 19. yüzyılı en iyi temsil eden dehadır. İkisi de geleneklerden kendini sıyırmıştır. Önem verdikleri yalnız gerçektir; doğaya bakarlar… Dönemi, Napolyon dış yaşam yani devinim çakımından özetledi. Goethe ise iç yaşam yani fikir bakımından yansıtıyor. Dikkate değer nokta: Bu üstünlüğü, küçük bir kentten, önemsiz ve yenilmiş bir devletçikten gelmesine karşın göstermiş olmasıdır. Ardında onu iten büyük bir Yunan, Latin, Fransız ya da İngiliz topluluğu bulunmadığı halde yöreselliğe düşmemiştir. «Bu çağın ilerilikçi zihniyetini onun kadar iyi temsil eden kimse yoktur.» devletin kültür hâzinesini kendine mal eden bu adamın kafasında «geçmiş dönemler ve dönemimiz, dinleri, devletleri ve düşünüşleriyle ilk-örnekler (arche-types) ve fikirlere inkilap etti.» Gerçekle sürekli temas onda gerek fikir özgürlüğünü, gerekse nefs güvenliğini kökleştirmiştir. «Goethe’ye kardeş demek kimsenin haddi değildir. O, kendini gizleyerek insanı hayrete düşürmeyi ister, buysa bencilliktir, sonuç olarak da küçüklüktür.»Bütün zekâ ve hünerine, çalışkanlığına, ince zevkine karşın bu yaşam görüşü Goethe’yi kusurlu gösteriyor. Rahatını ve zevkini düşünüşü, aşklarında ölçüsüz davranışı da püriten  eğitimi [Püriten, 16 ve 17.Yüzyıllarda I. Elizabeth'in İngiliz Kilisesinde başlattığı reformist harekete karşı çıkan, kendini "saflığı" aramak olarak tanımlayan bir Protestan doktrin ve ibadet şeklidir. ] almış olan Emerson için fazladır. «Kendini ahlak duygusuna teslim etmek gücünden yoksundur» diyor. Bütün düşüncesi her şeyi bilmek, doğayı fethetmektir; daha aşağı bir şey düşündüğü yok. Bu zihniyeti şairliğini de etkiledi. Bütün ayrıntıları bilmek, bildiğini de göstermek kaygısı fazlalıkları atmasına, nesrine bir bütünlük vermesine engel oldu. Emerson, acaba çok mikroskopça bir görüşü vardı da ondan mı bütünü görmedi de bölük pörçük kaldı diye düşünüyor. Bununla birlikte, Goethe’nin salt gerçeği aramak, kişisel varsayımlarıyla doldurmaksızın salt gerçeği dile getirmek aşkı ne denli övülse azdır. «Alman zekâsı Fransız’ın çevikliğinden, İngiliz’in pratik anlayışından, Amerikan’ın serüvenciliğinden yoksundur. Ama bir doğru-severliği vardır ki, yüzeyde kalmayı yeterli görmez, ardsız arasız, ne için?diye sorar. Goethe işte bu zekânın en canlı örneğidir.

Emerson bu konferanstan sonra Goethe üzerine yazı yazmadı. Ama ömrünün sonuna dek onu okudu durdu, 1871’de California’ya, 1873’te Mısır’a giderken yanma yoldaş aldığı kitaplar Goethe’nin yapıtlarıydı. Çalışma odasının duvarları da Goethe’nin resimleriyle süslüydü. Emerson, Amerikalı bir ahlakçı ve idealist olarak, Goethe’yi eleştirmekten çekinmemişti; ama düşünceyi sayan ve gerçek âşıklarını seven bir düşünce adamı olarak, onun büyüklüğüne her zaman hayran kaldı.

Yücel, Haziran 1950, sayı: 6

Sh: 218-221

****

Kaynak: ORHAN BURİAN- Yayıma Hazırlayan: Vedat Günyol, /Cem Yayınevi 1. Basım: Kasım 1993, İstanbul

 

TEKKELERE ELEŞTİREL BAKIŞ


CUMHURİYET DÖNEMİ TURK ROMANINDA TEKKE VE ZAVİYELER

DARVISH LODGES IN THE REPUCLICAN ERA TURKISH NOVEL

Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi The Journal of International Social Research Cilt: 6 Sayı: 24 Volume: 6 Issue: 24 Kış 2013     Winter 2013

www.sosyalarastirmalar.com Issn: 1307-9581

 

Seyit Battal UĞURLU
Yrd. Doç. Dr., Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi.

Selvi DEMİR
Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Öğrencisi.

Öz

Bu makalede, özelde Cumhuriyet dönemi Türk romanında tekke ve zaviyelerin, genelde ise Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinin din olgusuna bakışının dönemin edebiyatına yansımalarını incelemek üzere; Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Nur Baba (1922), Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece (1928) ve Miskinler Tekkesi (1946), Refik Halit Karay’ın Kadınlar Tekkesi (1956) adlı romanları seçilmiştir. Tekke ve zaviyeler üzerinden din kurumuna dönük eleştirel yaklaşım sergileyen bu eserlerdeki tutum, aynı zamanda Cumhuriyet ideolojisinin dine ve din adamına bakışıyla paralellik arz etmektedir. Seçilen romanlarda, sözü edilen kurumlar ve bu kurumları temsil edilen şahıslar üzerinden erken cumhuriyetin ‘doğru’ din adamı modellenmeye çalışılırken, mevcut din adamları da ‘dönemin doğruları’nı önceleyen bir eleştiriyle mahkûm edilmeye çalışılmaktadır. Bu makale, anılan eserlerle ortaya çıkan bakış çarpıklığı eleştirel mesafeden çözümlenmeye odaklamaktadır.

Anahtar Sözcükler: Nur Baba, Yeşil Gece, Kadınlar Tekkesi, Miskinler Tekkesi, Cumhuriyet dönemi Türk romanı, tekke ve zaviyeler.

Abstract

It is aimed in this article to scrutinize reflections of dervish lodges in general and the reverend characters in the republican era Turkish novel. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’s Nur Baba (1922), Reşat Nuri Güntekin’s Yeşil Gece (1928) and Miskinler Tekkesi (1946), Refik Halit Karay’s Kadınlar Tekkesi (1956) are handled for this purpose. The attitude that emerges in the axis of these novels against dervish lodges and reverend type, also has close ties with Early Republic Era Turkey’s ideologic stance. The authors of the selected novels on the one hand are trying to modelling the ‘true’ reverend type for the requirements of the Republic and on the orher hand, condemns existing reverends according to the ‘trues’ of the period of the time. This article tries to criticaly analyse the awry point of view that appears in selected works.

Keywords: Nur Baba, Yeşil Gece, Kadınlar Tekkesi, Miskinler Tekkesi, Repuclician era Turkish novel, dervish lodges.

Giriş

Cumhuriyet; Türkiye’nin, Tanzimat’tan sonra medeniyet havzasını ikinci kez ve çok daha köklü şekilde değiştirme hamlesi, Osmanlı bakiyesi kuramlardan hızla uzaklaşmasının üstyapısal düzlemde gerçekleştiği zaman dilimidir. Saltanatın kaldırılmasıyla (1922) halifeliğin kaldırılmasını (1924), şer’iyye mahkemelerinin ve medreselerin kapatılması ve şeyhülislamlığın lağvedilmesi (1924) takip eder. Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılması, şapka kanununun ve miladi takvimin kabulünden (1925) sonra Latin alfabesi ve rakamların kabulü (1928) ile birlikte İslamiyet’in devletin dini olduğu yargısı da anayasadan çıkarılır. Hafta sonu tatilinin Cuma gününden Pazar’a alınmasıyla (1935) birlikte, devletin dini karakteri, yerini tamamıyla laik bir yapıya terk etmiş olur. Tümüne yakını Cumhuriyetin ilk on yılında gerçekleşen bu reformların; “İslam’ın Türk toplumu üzerindeki etkisinin zayıflatılmasına yönelik” (Çandır, 2011: 167) olduğu söylenebilir. Kuşkusuz üstyapısal olarak gerçekleşen bu yasal düzenlemelerin, toplumdaki emilimini kolaylaştırmak amacıyla, kültürel etkinliklerle de desteklendiğini söylemek gerekir. Dönemin gazete ve dergilerinin, gazetelerde tefrika edilen popüler romanların da desteğiyle şekillendirdiği kamuoyunun, devlet eliyle değişik gerekçelerde düzenlenen ve yükselen bir eğilim olması sağlanan, kabul günleri, çay partileri, gardenparti’ler ve asıl önemlisi olarak cumhuriyet baloları türü etkinliklerin, sadece dini kurumların gündelik hayatta boşalan yerini doldurmaya dönük faaliyetler değil, aynı zamanda ‘muasır medeniyet’ hedefine kilitlenen Cumhuriyet’in medeni dünyaya dönük şekillenen yüzünün önemli kültürel göstergeleri olarak nitelenebilir.

Türkiye’nin devlet eliyle modernize edilme projesinde edebiyatın da kayıtsız kalmadığını, erken Cumhuriyet kanonunda öncelikli yeri olan, Halide Edip, Yakup Kadri, Mehmet Şevket Esendal, Mahmut Esat, vb. gibi birçok yazarın, aynı zamanda önemli birer politik ve/veya bürokratik figür olmasından da çıkarmak mümkündür. Türkiye’de eleştiri kurumunun da dönemin politik atmosferi içinde şekillenmesi, bu türün edebi eserlere değer biçmede sosyal ve politik hayata görelik esasını öncelemesinden anlaşılabilir. Flaubert’in, mimesis ilkesinden yola çıkarak roman için yaptığı ve yaklaşık 200 yıldan beri geçerliliği olan “sokakta gezdirilen ayna” eğretilemesinin, erken Cumhuriyet’in oluşum sürecinde ve sonrasında yazılan Türk romanları için de geçerli olduğu ifade edilebilir. Cumhuriyet’in ilk on yılında yapılan değişikliklerin ard alanını oluşturan ideolojik duruşun, bu makalede incelenen romanlara egemen dünya görüşünde belirgin bir hal aldığı gözlenmektedir. Tekke ve zaviyelerin kaldırılması ile birlikte, Cumhuriyet’in dine ve din adamına olumsuz bakışının izleri, romanlara güçlü bir şekilde yansır.

Kemal Timur’un şu değerlendirmesi din-insan-edebiyat ilişkisinin kaçınılmazlığına dikkat çeker:

Dinin, inançların ve din duygusunun, insan ve topluluklar üzerinde derin tesirleri vardır. Bu tesir, insanlığın meydana getirdiği hemen her güzel sanat şubesinde kendini hissettirir. Dine ait unsurların en çok görüldüğü sanat kollarından biri de edebiyattır. Doğrudan doğruya dini mevzuların işlendiği veya konusu din olan edebi eserlerin yanında hemen pek çok edebi mahsulde, dine ait ve dinle ilgili unsurlar yer alır ( 2006: 21).

Dinin, toplumsal yaşam içinde vazgeçilmez bir olgu olduğu, toplumu etkileyen her olay ya da olgunun edebiyatta yansımalar bulduğu, bilinen bir gerçektir. Kuşkusuz, Cumhuriyet döneminde din olgusunu ve buna bağlı olarak tekke ve zaviyelerin durumunu anlamak için, bu dönemde yazılmış bazı romanlara bakmak, konuyu edebiyat içinde değerlendirmek açısından önemlidir. Bu dönemde eser veren yazarlar, toplumsal sorunları, daha çok gerçekçi bir algı ile kurgulamışlardır. Aralarında, toplumsal sorunlara çözüm getirmeye çalışanlar ya da eleştirenler olmakla birlikte; gözlemlediklerini kendi bakış açılarıyla yansıtanlar da vardır. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Reşat Nuri Güntekin ve Refik Halid Karay, Cumhuriyet dönemi edebi kanonunda önemli yere sahip üç önemli yazardır. Üçünde görülen ortak bir özellik; Tanzimat döneminde başlayan Anadolu’ya yöneliş bağlamında toplumdaki doğru veya yanlış inanışları değerlendirmektir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Nur Baba (1922), Reşat Nuri Güntekin’in Yeşil Gece (1928) ve Miskinler Tekkesi (1946), Refik Halit Karay’ın Kadınlar Tekkesi (1956) gibi romanlarda, Anadolu’daki tekke ve zaviyelerin, dini istismar ettiği yönünde ortak bir fikir öne çıkmaktadır. Bu makale de, bu konunun, adı geçen romanlardaki yansıma biçimlerini eleştirel bir gözle değerlendirmektedir.

  • Dine ve Din Adamlarına Bakış

Cumhuriyet döneminde kaleme alınmış birçok romanda dine ve din adamlarına olumsuz bir tutum olduğu görülür. Kamusal alanda dini kimlikle görünen insanların gerçekte bu görüntünün aksine bir kişilikte ve şaşırtacak kadar düşük karakterde ilişkiler ağı içinde oldukları gösterilmeye çalışılır. Bu türden insanların gerçek kimliklerini ortaya çıkarmak, onları topluma bu yüzleri ile göstermek, yazarları harekete geçiren temel görev dürtüsü gibi görünmektedir. Nur Baba’nın kahramanı Nuri ve muhibbeleri, Yeşil Gece’deki Hafız Remzi, Eyüp Hoca, Hacı Emin, Miskinler Tekkesi‘ndeki Şeyh Abdu, Gani Dede ve Tombul İmam, Kadınlar Tekkesi‘ndeki Şeyh Baki ve muhibbeleri, halkın dini hassasiyetinden nemalanmaya çalışan kişiler olarak gözler önüne serilmeye çalışılır.

Nur Baba romanının kahramanı Nur Baba bir Bektaşi Şeyhidir. Bektaşî Babası (Afif Baba) tarafından çocuk iken tekkeye evlatlık olarak alınan Nur Baba; yaramaz, inatçı ve uçarı karakterde bir insan olarak yetişmiş, Arif Baba’nın ölümünden sonra onun yerine geçmiştir. Nur Baba, yerine geçtiği şeyhinin dul kalan eşiyle de evlenmiş fırsatçı bir tip olarak takdim edilir. Nur Baba’nın, başa geçmesiyle birlikte tekkenin canlanması, romanda şu şekilde yansıtılır:

Fakat çok geçmedi, ya bir, ya iki sene zarfında cesur ve inatçı çocuk yine talihine galebe etmenin yolunu buldu ve bu yol onun için, Afif Baba ölüm döşeğine düştüğü günden beri odanın ayrı bir köşesinde serili duran Bacı’nın yatağı oldu. Vakıa; ateşîn (ateşli) ve körpe Nuri, ancak birçok zahmet ve birçok tehlike mukabilinde girebildiği bu hazanperver (hazana dönüşmüş) yataktan kendi ihtirasatiyle mütenasip (uygun) bir kam alabilmekten uzak kaldı; fakat bu onun için, ikbalin yüzünü hiç olmazsa dolayısıyla kendine doğru çeviren bir hadise oldu; çünkü Afif Baba son nefesini verdikten üç ay sonra resmi ve aleni bir hal alan bu münasebet herkesin o kadar merak ve tecessüsünü celbetti (çekti) ki, tekke yeniden dolmağa başladı; birkaç sene evvel yavaş yavaş tek tük çekilen misafirler bu sefer heyecanlı bir temaşaya koşar gibi akın akın avdet eylediler ve tekkeye pek az zaman zarfında evvelce görülmemiş bir feyiz [bolluk] ve bereket getirdiler (Karaosmanoğlu, 2010: 37).

Nur Baba’nın vazgeçemediği üç şey, romanda kadın, para ve lüks yaşam düşkünlüğü olarak sıralanır. Kadınlar üzerinde karşı konulamaz etki bırakan etkileyici sesinin yanında, gözleri ve kara sakalı fonu tamamlayıcı öğeler olarak betimlenir. Nur Baba, tekkeye düşen zengin kadınların hem kendilerini, hem de servetlerini ele geçiren muhteris bir kişi olarak anlatılır. Bu manzara, yazar tarafından, sözde bir din adamının, tekkeyi kişisel çıkarları ve şehevi ihtirasları için bir araç olarak kullanmasının örneği olarak gözler önüne serilir, romanın ana temasıyla temel tezi de tamamen bu olgudan beslenir.

Yeşil Gece’nin kahramanı Şahin Efendi, Anadolu’ya gönüllü gitmek isteyen, yeni mezun olmuş genç bir öğretmendir. Kura çekiminden sonra bir arkadaşı ile yer değiştirmeyi teklif etmek üzere gittiği Maarif Nezareti’nde, ilkin bu başvurusunun nedeni, İstanbul’da kalmak şeklinde anlaşılır ve kendisi şube müdürü tarafından azarlanır. Fakat Şahin Efendi’nin ısrarının Anadolu’ya gitmek için olduğu anlaşılınca, bu durum da tuhaf karşılanır (Güntekin, tarihsiz a: 11-12). Roman ilerledikçe daha çok açığa çıkacağı üzere, Şahin Efendi, idealist duruşuyla Güntekin’in dünya görüşünün eserdeki temsilcisidir. Şahin Efendi, Cumhuriyet öncesi anlamında ‘eski’ye ait olan her şeye karşı bir duruş sergiler, Cumhuriyet’le birlikte gelen yeni yaşam biçimine tereddütsüz inanmakta ve en önemlisi Atatürk’ün uygulamaya koyduğu ilke ve inkılâplar sistemine gönülden bağlıdır. Şahin Efendi, özellikle babası istediği için bir din adamı olarak yetiştirilmek istenmiştir. Ancak o, din adamlarının, babasının anlattığı gibi olmadığını, İstanbul’daki medrese arkadaşlarından görmüş ve hayal kırıklığına uğramıştır. Romanda Şahin Efendi’nin bu durumu, yazarın tezlerini öne sürme konusunda elini kuvvetlendirir:

O, babasının da daima dediği gibi bir gün dünyayı gölgesi altına alacak yeni yeşil sancak gönüllülerini bambaşka tasavvur etmişti. Fakat bunların çoğu sırf kendilerini yaşatacak bir zanaat elde etmek için, esnaf çıraklığına girer gibi medreseye girmiş köylü çocuklarıydı. Tarlada toprakla uğraşacaklarına burada İzhar ve Kudurî ezberleyeceklerdi; dağda koyun güdecekleri yerde şehirlerde insan sürüleri gütmeye hazırlanacaklardı (Tarihsiz a: 23).

Satır aralarında geçen “tarlada toprakla uğraş(mak yerine medresede) İzhar ve Kudurî ezberleye(rek); dağda koyun güdecekleri yerde şehirlerde insan sürüleri gütmeye hazırlan(ma)” betimlemesiyle dile gelen düşünce; oldukça tepeden bakan keskin bir ideolojik yaklaşımı ortaya koymaktadır: Medrese; tarlaya gidemeyen, koyun güdemeyenlerin bir tür kaçış mekânıdır. Orada insanlar burada ‘önemsiz’ bir iki kitap ezberleyerek büyük şehirlerdeki ‘sürü’leri ‘güdecek’lerdir. Bu genel geçer bakışta din ve din adamı profili oldukça kalıplaşmış, basite indirgenmiş ve aynı zamanda keskin bir şekilde reddedilmiş halde aşağılanmaktadır. Din adamlarıyla herhangi bir şekilde ilgisi olanlar da ‘güdülenler’ biçiminde nitelenmek suretiyle, topyekûn bir halde dışlanmaktadır. Bu din adamı görüntüsündeki insanlar, sadece maddi çıkarları için değil, aynı zamanda ahlakî açıdan da düşük karakterli insanlar olarak resmedilmektedir.

Yazarın olumlu din adamı ölçütüne mazhar olmuş Şahin Efendi, medrese öğrencilerinin olumsuz görüntüsünü şu şekilde yansıtır:

Medreselerde gök kubbesinin ardındaki ilahi muammaları arayan talebe-i ulum bunlar mıydı? Bir gün yeşil bayrağın cihanın dört köşesini istilaya gidecek yeşil ordunun gönüllüleri bu adamlar mıydı? (Tarihsiz a: 25).

Dini doğruları “ilahi muamma” diye hafife alan, İslamiyet’in yayılış sürecini “istila” diye niteleyen bu aşırı sığ ve genellemeci bakış, bir sonraki adımda, sesiyle birçok kişiyi etkilemiş Hafız Remzi’ye odaklanır:

İşte Hafız Remzi: Yanık sesiyle Kur’an okumaya başladığı zaman insana varlığını unutturan, gözünde yaşlar, yüreğinde çarpıntılarla yedi kat göklere yükselen. Fakat aynı ağızla küfretmeye, kavga etmeye başladığı zaman insanı insan olarak dünyaya geldiğinden utandıran Hafız Remzi… O, ramazanlarda cerre çıkmaz, büyük camilerde mukabele okurdu. Sesi gibi yüzü de güzeldi. Birçok kadınlar onu görüp dinlemek için Şehzade piyasasını terk ederlerdi. Sofu ihtiyar hanımlar bile bu güzel sesli Hafızın terütaze çehresinde tecelli eden ‘Cemal-i İlahi’ye hayrandı (Tarihsiz a: 25).

Bu uzun alıntılardan da anlaşılacağı üzere din adamı sıfatıyla kamusal bir yüze sahip olan bazı insanların, çok daha farklı yüzleri vardır. Romancı, kişisel çıkarları için her türden çirkefliği yapabilecek tıynetteki bazı kişilerin yaptıklarını deşifre ederek, bozulan dini kurumların düştüğü durumu gözler önüne serer. Güntekin’in bu okuma biçimi, bir yandan mevcudun tespiti yerine geçerken, diğer yandan da Cumhuriyet döneminde bir tür öcüye dönüştürülen din ve din adamına bakışla paralellik arz etmektedir. Bu bakışta din adamı, sadece din adamı olarak topluma yararlı olma noktasında saygınlığını çoktan yitirdiğinden, değersizleştirme muamelesine maruz kalmaktadır. Üstelik din adamına teveccüh edenler, bu son alıntıda olduğu gibi, hafızın ses ve sima güzelliğinden dolayı Kur’an dinlemeye giderler. Böylece Kur’an dinleme, ilahi bir arzunun değil de, örtük de olsa, şehevi bir yönelimin neden olduğu dürtüyle gerçekleşmiş olur.

Güntekin, argümanlarını, yoz, geri kalmış ve bundan dolayı da ortadan kaldırılması gerektiği, alt metinde her halükârda okunabilecek, köhne bir kültürün görüntülerine karşı geliştirdiği ideolojik savaşımda, yeni dönemin örnek model dindarı Şahin Efendi’nin bakışını, her ortam hazırlayışından sonra devreye sokmaktadır. Buna göre de okur, iki tür ‘dindar’ çeşidi ile karşı karşıya getirilmiş olur: Şahin Efendi gibi kendini, romancının bakışından softa, gerici ve ikiyüzlü diye nitelenen, anonim bir görüntüye monte edilmiş medreselilerle mücadeleye adamış ve çağdaş yaşamın gerekleriyle uyarlı bir perspektife sahip yeni dönem dindarları ile artık ‘eskidiği’ daha doğrusu ‘köhne’ bir hal aldığı için ortadan kaldırılması gereken geri kalmış topluluk. Güntekin’in sözcülüğünü yapan kahramanı da, kendisi gibi, bu ‘topluluk’ karşısındaki mesafeli tutumunu sürekli korumak suretiyle, okuru, ‘doğru dindar’ konusunda bilinçlendirme misyonu üstlenmiştir. Şahin Efendi, bir tür misyonla gittiği Sarıova’nın dindar insanlarını kısa sürede çözümlerken, ‘yazarın doğru dindarı’ konumuyla konuşmaktadır. Aşağıdaki alıntı, bu bakıştan hem dışlayıcı, hem de aşağılayıcı öğeleri bir arada içermektedir:

Sarıova’ya geleli daha üç saat olmadığı halde softalığın bu kasabaya ne büyük bir kudretle hâkim olduğunu anlamıştı. Ahalinin yarısından ziyadesi sarıklıydı. Otuz Bir Mart’tan sonra İstanbul’da birdenbire miskinleşen softalar, burada meydan kahvelerinde, medrese önlerinde, çarşı sokaklarında azgın oğul arıları gibi kaynaşıyorlardı (Tarihsiz, a: 55).

Bu sözler, dine ve din adamlarına Cumhuriyet ideolojisinin yazar tarafından dillendirilmiş tipik bakışı olarak değerlendirilebilir. Şahin Efendi’nin bakışından gösterilen topluluk, bir “guruh” olarak nitelenmiş ve “azgın oğul arıları” benzetmesiyle aşağılanmış ve herhangi bir şekilde bireylik özelliklerle anılmamıştır. Bir zihniyetin başka bir zihniyeti mahkûm etmesi için malzemeye dönüştürülmüş bu ‘güruh’un bir yüzü yoktur. Şahin Efendi’nin bakışını ortaya koyan önemli bir ifade de, asıl anlamı “medrese öğrencisi” olan ve Farsça “sukta”dan Türkçeye “softa” şeklinde geçen sözcükle kodlanmıştır. Bu sözcük, süreç içinde tümü olumsuz üç anlam kazanmıştır. Sözcüğün TDK web sitesindeki anlamları şu şekilde verilir: 1. Eskimiş ilmiyeden olanlara aşağılama anlamıyla verilen ad. 2. Mecaz anlamıyla bir görüşe ya da inanışa körü körüne bağlanan kimse, 3. Mecaz anlamıyla yaşadığı çağın gerisinde kalmış, geri kafalı kimse (Anonim, 2012). Şahin Efendi’nin romandaki yaklaşımlarından, Sarıova halkına uygun gördüğü bu sıfatın üç anlamını da yakıştıracağını kestirmek zor olmasa gerek. Bu bakış, kuşkusuz Otuz Bir Mart Olayı’ndan sonra dini kesime dönük olarak yükselen olumsuz tepkinin de bir yansıması yerine geçmektedir. Bunun içindir ki İstanbul gibi büyük kentlerde nüfuzu kırılan din adamlarının, Sarıova gibi nispeten merkeze uzak yerlerde de rahat bırakılmaması gerektiği düşüncesi ortaya konmuştur.

Gerici, cahil, softa yetiştiren ve yenilik karşıtı olarak resmedilen tekke, zaviye ve medreselerdeki din adamları, ilkokula gitmeleri durumunda çocukların zihniyetinin değişeceğine, hatta onların cahil kalacaklarına inandıkları için, devlet okullarına iyi gözle bakmamaktadırlar. Onlar, küçük yaştan itibaren hafız olmalarını istedikleri çocuklar için medreseyi daha cazip görürler. Bir oğlunu hafızlık için medreseye kaydeden bir imam, diğer oğlu için de aynı şeyi düşündüğünü şöyle açıklar:

Zaten doğrusunu isterseniz ben, onun maarif mekteplerinde tahsil etmesine pek taraftar değildim… (…) ama mekteplerinizde çocuklar çok avare yetişiyor. Evet, Bedri artık yaramazlığı bırakacak. Güzel güzel dersine çalışacak… Eskiden hafız olmaya hiç hevesi yoktu. Fakat Cenab-ı Allah, yavrucuğun yüreğine bir muhabbet sundurdu (Tarihsiz a: 117).

Anlaşılacağı üzere Yeşil Gece romanında dine ve din adamlarına karşı tamamen olumsuz bir tutum vardır. Bu tutum, mektep-medrese çatışması olarak çıkar ve medreselerin mahkûmiyeti teziyle sonuçlanır. Medrese eğitiminden gelen Şahin Efendi’nin devlet mekteplerinde çalışarak, hayatının geri kalanını, yapılan yeniliklerin gönüllü savunuculuğu biçiminde sürdürmesi, yazarın ulaştığı sentez düşünce olarak karşımızda durmaktadır. İnci Enginün, Yeşil Gece’nin “ideolojik” bir roman olduğunu teslim ettikten sonra, haklı olarak eserde İslamiyet ile İslamiyet adına ortaya çıkanların durumunun birbirinden ayrılması gerektiğini vurgular:

Eserin medreseden yetiştiği için o zihniyeti çok iyi bilen kahramanı Şahin’in softa zihniyetiyle mücadelesi çok çarpıcı sahnelerle anlatılmıştır. Bu eseri sadece İslamiyet’e karşı sayarak onu okumayı bile reddedenler, aslında din ile dini kendi amaçlarına uydurmak isteyenleri karıştıranlardır ( 2007: 277-278).

Miskinler Tekkesi’nin kahramanı Kocabaş Kazasker Şemsettin Molla’nın son torununun, “lapacı mizacına çok uyan; kolay, rakipsiz ve kavgasız bir oyun” (Güntekin, tarihsiz b: 7) olduğuna inandığı dilencilik; ne yazık ki bir oyun olarak kalmamış, hayatı boyunca sürdürdüğü bir iş olmuştur. Kahraman bu işi başarıyla sürdürmüştür. Başarısının sırrı; insanların yardımseverlik duygusunu, bir anlamda dini duygu ve değerlerini istismar etmesidir. Dilencilerin insanların hangi yönlerini ne şekilde kullanarak para kazandıklarını Celalettin Vatandaş şu şekilde açıklar:

[D]ilenciler, yardımseverlerin doğrudan vicdanlarına, duygularına hitap etme yöntemini uygulamaktadırlar. Çünkü anlaşıldığı kadarıyla, kişiyi yardıma sevk etmenin en kolay ve sonuç veren yöntemi budur. Bu itibarla, Reşat Nuri Güntekin’in Miskinler Tekkesi‘ndeki kahramanına ifade ettirdiği görüş, bir olgunun sanat diliyle ifadesi olarak anlam kazanmaktadır: ‘Dilencilikte merhamet başta geliyor. Sanatın bütün inceliği o damarı yakalayıp derin derin sızlatmaktır (Vatandaş, 2002: 175).

Miskinler Tekkesinde insanın din ile ilişkisi; başlangıçta ailenin etkisiyle sorgulamadan kabul ve katılım, erişkin çağlarda felsefeyle tanıştıktan sonra dine alaycı bir bakış ve nihayetine ellili yaşlarla birlikte tekrar dine dönüş biçiminde materyalist bir yaklaşımla ortaya konur.

Yedisinde babasının eteği dibinde namaz kılan çocuk, yirmi yedisinde felsefe okurken dinsiz olur, cennet ve cehennemden gülerek bahseder. Fakat elliye doğru hava tekrar dönmeye başlar. Kitap rafında beliren damar ilacı, kuvvet ilacı vesaire şişeleriyle beraber zihninde de birtakım tereddütler, ‘Acaba’lar uyanır. Ara sıra yapılışındaki ustalığı seyre gittiği Süleymaniye Camiine, birkaç yıl önce Amerikalı seyyah gibi ayağında terliklerle girdiği halde, şimdi kunduralarını eline alarak, çorapla girer ve Allah’a, peygambere karşı tereddütle ve mahcup bir mülazemet-i âşıkaneye başlar (Tarihsiz b: 11).

Miskinler Tekkesi’nde de, Yeşil Gece’ deki gibi mektep-medrese çatışmasına yer verilerek, medreselilerin devlet okulları karşısındaki tavrı, ‘din istismarcılarının çıkarları uğruna yaptıkları propaganda’ söylemi içinde eleştirilir. Romanın kahramanı olan adsız dilencinin aracılığıyla bu durum şöyle dile getirilmiştir:

Ancak halkımız, Allah selamet versin, daha gaflet içindeydi. Etek dolusu para dökerek, üstelik de yalvarıp yakararak yavrularını o Galatasaray denen batakhanede ziyan olmaya götürüyordu. Fakat ümit kesmemek lazımdı. Kendileri, ben, Talat gibi münevver ve hamiyetli vatandaşların elbirliği sayesinde bir gün elbette ‘Nur-i İrfan’ın yolu da öğrenilecekti (Tarihsiz b: 39).

Romanın dinle, dindarlıkla ilgi kurulabilecek başka bir yönü de mezarlıklardaki dilencilerle ıskatçılardır. Dilenciler, romandaki diğer dindar tip gibi uzaktan bir bakışla ve belli bir yüze, kimliğe ve kişiliğe sahip bireyler olarak değil de, anonim kimlikli bir grubun yalnızca bir sıfata sığdırılmış figürü olarak anılan ıskatçıların yerini almışlardır. Romanın kahramanı adsız dilenci; “[b]aharda mezarlık, bizim meslektaşlar için de pek hararetli bir pazar yeridir.

Eskiden ıskatçılar diye tehlikeli bir rakibimiz vardı. Bunlar, muayyen mezarlıkların gediklileriydiler” (Tarihsiz b: 126), sözleriyle, bir süreden beri ıskatçıların etkisinin kırıldığını ifade eder. Miskinler Tekkesi‘nde din istismarcılığına dayanan dilencilik ile insanların dini değerlerinin sömürülmesi konusu işlenmiştir. Yazar, bu durumlara karşı oluşunu romanın kahramanı olan dilenciye bir ad vermeyerek göstermiştir. Ancak iki noktaya dikkat etmek gerekir; gerçeklikte de dilencinin genelde bir adı ‘yoktur’, o sadece dilencidir. İkincisi ise din adına ortaya çıkan ve romancının söyleminde bir yüz ve kişilikten yoksun bırakılan din adamları da bir ‘dilenci’ kategorisinde yer alırlar.

Kadınlar Tekkesi‘ndeki dine ve din adamına bakış, genel anlamda Nur Baba‘daki gibi olumsuzdur. Bu romanın kahramanı olan Şeyh Baki de bir Bektaşi Şeyhi’dir. Koltuğa oturup kitap okuyan elli, elli beş yaşlarında, zarif sivri sakallı, açık başlı, saçları taranmış, gri bir fanila pantolon üzerine lacivert ceket giymiş, beyaz gömleğinin yakası ilikli, fakat kravatsız, gayet yakışıklı bir adam (Karay, 2009: 34) olarak romana girer. Dış görünüşünden de anlaşılabildiği gibi Şeyh Baki, son derece modern bir din adamıdır. Bu durumunu, kendisini ve tekkesini çağa ve yasalara ayak uydurmasına borçludur. Tekkesini yeni döneme şeklen uyarlaması ve daha ‘makbul’ bir duruma gelme süreci şöyle anlatılır:

Saltanat tekke ve zaviyelerin kapatılmasına kadar aynı parlaklıkla devam etti. Yeni kanun çıktığı sırada hala ölmüş; Zeyrek’teki baba konağı da yeniden Şeyh’in malı olmuştu. O da bir inkılâp yaptı: Yerini, tekke teşrifatını, ayinleri ve müritlerinden lüzumsuzlarını yüzüstü bıraktı, sakalını tekrar sivri şekle soktu (2009: 215).

Şeyh Baki’nin dış görünüşündeki modernlik, onun kadın düşkünlüğü ile bir arada yürür. O, “kadın eli öpen bir evliya” (2009: 40) görüntüsüyle öne çıkmış ve bunu da doğrudan bir “yol gösterici” olarak nitelediği’gönül’e bağlamış, nihai noktada “irşat” mertebesine de kendisini koymuştur:

İsteyeceğimiz her şeyi kendimizden istemeliyiz; ne varsa gönlümüzde mevcuttur; gönlümüzde aramalıyız. Bunun için de her işte olduğu gibi bir yol gösterici bulmalıyız. Gönül yoluna irşatsız gidilemez; gönül dünyasında, görünen köy bile kılavuz ister (2009: 43).

Şeyh Baki’nin, tekkesinin müdavimlerinin büyük ölçüde kadınlardan oluşması, onun güvenilirliğine halel getirmez. Aksine kendisi, müritleri üzerinde “ilahi cezbe”ye tutulmuş, bizzat “İlah’a kavuşturacak kutb’ül arifin” olarak bilinmekte, usule, teamüle ve genel ahlaka uymayan hal ve hareketlerine bu kavramların gölgesinde görünenin ötesinde anlamlar yüklenmekte, hikmet ve manayla dolu bu hallerini anlamayanlar, onu eleştirenler “gafil”likle suçlanmaktadır.

Şeyhe gönül verenlerden biri olan İrfan, her şekilde mutlu etmesi isteğiyle karısını ona gönderir:

İrfan da hemşiresi gibi aynı delaletin tesiri altında kaldığından karısının Baki’ye odalık etmesini, sevabı büyük bir vazife sayıyor, fedakârlığa katlanma imanının şartı olarak kabul ediyor ve bunun zevkinde zevklerin adisini değil, dini mahiyetteki yükseğini, hatta nefsine eza etmenin şiirini buluyordu (2009: 157).

Ancak karısı, İrfan’ın kendisini şeyhin hizmetine koşturmasından rahatsızdır:

Zaten, doğrusunu söyleyeyim mi, kocamdan soğumaya başladım; böyle şeyleri havsalasına nasıl sığdırıyor? Beni o herifin odasına sokmaktan utanmıyor mu? (2009: 73).

Miskinler Tekke’sinde dinin aileden, çevreden görülerek öğrenildiği şeklinde dile gelen halka özgü din anlayışı, Kadınlar Tekkesi‘nde Neşide tarafından da ifade edilir: İrfan’a da anlattım; biz hoca ailesiyiz; koyu Müslüman’ız. Allah’ı babamızdan öğrendiğimiz gibi biliriz, severiz; üst tarafına aklımız ermez (2009: 73).

İki eserde dile gelen bu görüş, yani dinin halk arasında yaşayan folklorik bir öğe olduğu şeklinde beliren kanaat, dönemin dine pozitivist bakışının yansıması olarak okunabilir.

Kadınlar Tekkesi romanında din adamlarının bazı kanaatlerini, ermişlik, kendini aşmışlık, cezbe hali gibi durumlarda ifade edişleri, işin çığırından çıktığı bir cerbeze durumunu betimler. Şeyh Baki’nin şu sözleri, ölçüleri alt üst eden türdendir: ” ‘Hüda’ derken nerdeyse kendini işaret ede[rek] ‘Kün’ diyen de biziz ‘feyekun’ da!” (2009: 85). Şeyhin sıklıkla ölçü kaçıran sözleri bunlardan ibaret değildir: “Firavun da benim, Musa da; Musa’nın çıktığı dağdaki de! Meryem benden gebe kaldı; beni doğurdu, ana da benim, oğul da, baba da! Miraç’ta kendimle karşılaştım, yine kendimle konuştum!” gibi sözler, şeyhin iyice zıvanadan çıktığı anların anlatımı yerine geçer. Ancak bu türden sıklıkla görülen tasarruflarına karşın o, kendisini takip edenlerin bakışından bir ‘ermiş’ olarak sağlam bir konuma sahiptir.

Bektaşi Şeyhi Baki, ölçü tanımayan, şarlatanlık düzeyindeki kimi tutum ve davranışlarına oldukça ulvi bir anlamlar yükleyerek kişisel ikbali için dini pervasızca kullanan bir figür olarak resmedilir:

Ben gönül kuvvetinden başka hiçbir şeye inanmam. Allah sevgisiyle dolu bir gönül her imkâna sahiptir. Mucize de yapar, keramet de gösterir. Asıl sihirbaz odur; dilerse şimdi, bir lahza da Bağdat’ a gider, gelir; hem de gözümüzün önünden ayrılmadığını sandığımız halde! Tur’a ve miraç’a çıkış, uruç nedir? Allah’ı sevenler ve Allah tarafından sevilenler için tabii işlerdendir (2009: 151).

Kadınlar Tekkesi’ nde dikkat çeken başka bir durum da Bektaşiliğin olumsuzlanarak, yerine “mistisizm” kavramının yüceltilmedir. Bir üniversite öğrencisi olan Lebriz’in bakışından aktarılan şu sözler, Sünni inancı gibi tasavvuf düşüncesine karşı çıkılmakta, onun yerine dönem için daha mülayim, yani “Avrupaî” bir tanımlamayla “mistisizm” geçirilmekte, ama o da bir şekilde yeni bir bozulmanın işaretiymiş gibi  olumsuzlanmaktadır. Lebriz’in

[b]abası, anası ve cedleri de kuru buldukları Sünni imanından haz etmeyerek tarikatta teselli bulmuş insanlardı[r]. Kızları şimdi onlarınki gibi kulaktan dolma; zamanla kıymetten ve rağbetten düşmüş, tefessüh değilse de tereddi etmiş bir tasavvuf yerine modernleştirilmiş daha bilgili mürşitlere malik, artık Avrupa tabiriyle ‘mistisizm’ adını alan bir felsefe mektebini tercih etmişti[r]. “Ben Bektaşi’yim”, demeyi yakışıksız ve geri bulabilir ama: “Bir mistiğim”, demekle üniversiteli arkadaşlarına karşı üstünlük göstermiş olur (2009: 166-167).

Romanda mistisizmin üstünlük sağlayan bir duruş olduğu fikri sıklıkla işlenir. Şeyh Baki’nin muhibbelerinden Melal Hanım da “Mukayeseli Şark ve Garp Mistisizmi” (2009: 454) adında bir kitap yazmakta, bu eylemiyle fikirlerinden yararlanmak üzere, şeyhe daha yakın durabilmektedir. Romanın belirgin karakterlerinden olan Neşide, Şeyh Baki’den ve ona inananların oluşturduğu ortamdan rahatsızlığını şu sözlerle dile getirir:

Dinsiz, imansız, ahlaksız insanlar içine düştüm. Hepsi deli ve hepsi de beni kendilerine benzetmek için elbirliği yapmışlar! Farkında olmadan, manyetizmalı gibi, Şeyh’in odasına gidecek hale getirdiler beni! Büyü, tılsım, sihirbazlık her şey var bunlarda! (2009: 264-265).

  • Bektaşi Tekkeleri ve Cinsellik

Cumhuriyet döneminde tekke ve zaviyelerin resmen kapatılmasının (1925) ardından bu dini müesseselerin kimi tümüyle kapanmış, kimi birtakım değişiklerle varlığını devam ettirmiştir. Tekkeler, dergâhlar, zaviyeler edebiyata konu olmuş; kimi gerçek, kimi kurgu özellikleriyle yansımışlardır. İncelediğimiz romanlardaki Bektaşi tekkeleri de modernleşmeye çalışan ancak bunu şekil değiştirmekle eş tutan ve dolayısıyla dini yozlaşmalarla ve bozulmaların iç içe göründüğü kurumlar olarak yansıtılmışlardır.

Nur Baba’nın Bektaşi şeyhi, hırslı ve hoppa biridir. Şehvete düşkünlüğü, sözlerine ve bakışlarına öylesine sinmiştir ki, tekkesi, ona kanmış insanlarla doludur. Bu tekkenin müdavimi olan kadınlar, İstanbul’un eğlence hayatına düşkün, yaşam canlısı insanlardır. Gözlerinin sürmesi, saçlarının suni rengiyle pırıl pırıl yanan ihtiyar Ziba Hanım, tombul, telaşlı, dedikoducu Nasip Hanım, Alhotoz Afife Hanım Nur Baba tekkesinin sürekli müdavimleridir. Tekkeye sonradan bin bir türlü yalan ve hileyle dâhil olan Nigar Hanım, romanın en ağırbaşlı ve temiz kalpli kadın karakteridir. Güzelliğinden ve zenginliğinden ötürü Nur Baba’ya yem olmuş bu kadın, gündelik hayatından sıkılmakta, Bektaşiliğe karşı ikili bir bakışa sahip biri olarak, iğrenme ve imrenme duyguları içinde salınmaktadır. Bu ikili durum, romanın sonunda Nigar Hanımı, Nur Baba’nın kurbanı, tekkenin bir odalığı durumuna düşürür. Macit’in şu sözleri, Nigar Hanım’ın tekke şeyhi için oldukça önemlidir ve Nur Baba’nın kurgusun şekillenmesinde ağırlıklı yeri olan iki özelliğini vurgular: Bektaşi dergâhlarında güzellik ve zenginlik, her başın eğildiği iki büyük kudrettir. Nigar, bu iki kudreti nefsinde toplamış bulunuyor (2010: 99).

Nur Baba’nın şeyhi, tekkedeki aşk ilişkilerini, “ilahi aşk” kavramının ardında örtbas etmeye çalışsa da, herkes üzerinde inandırıcı olmaz. Bazı tekke müdavimleri, gözlediklerini dışa vurmaktan çekinmezler. Ziba Hanım’ın “[z]aten bu çılgın kadın, Bektaşiliği bir çocuk eğlencesine çevirdi; yalnız çocuk eğlencesi olsa iyi O, dergâhları adeta birer randevu mahalli sanıyor” ve “[ş]imdiki kadınlar dergâhları sadece birer muaşaka (sevişme) yeri zannediyorlar; muaşaka_”(2010: 49) türündeki sözleri, şeyhin sadece Nigar Hanım’la değil, diğer kadınlarla da ‘yakın ilişki’ içinde olduğunu ortaya koyar.

Nigar Hanım, tarikata girmeden önce, Bektaşilikle ilgili önyargılara sahip olarak büyütülmüştür. Küçük yaşlarında iken tarikat söz konusu olduğunda “adeta nefret ve haşyetle (korkuyla) titre[r]“, “Kızılbaş” kelimesi kendisi için “cadı” ve “hortlak” anlamlarına gelir ve cehennem korkusu ile (2010: 56) korkar. Bu önyargı ve korku, Bektaşilik tarikatının bir zamanlar karalandığına işaret eder. Nur Baba’da görüşleri yazarın bakışından aktarılan Macit’in tarikata bakışı ise Nigar Hanım’ın çocukluk yıllarındaki bakışından daha eleştirel, mesafeli ve bilinçlidir:

Mesela tasavvuf onun için bir nevi ‘mistisizm’ idi ve Bektaşilik iptidai, kabataslak bir ‘panteizm’ den ibaretti; bu mezhebe giren dervişlere gelince: Macit, bunları kendilerine göre rind, lakayt ve biraz da reybî ve kelbi olarak tanıyordu. Filvaki, onca Bektaşi dervişleri umumiyetle İslamiyet’ten geçmiş ve safiyetini kaybetmiş birer ‘Diyojen’ den başka bir şey değildiler. İşte bunun içindir ki, genç adam, muhibbesi Nigar Hanım gibi ince ve mutena bir kadının böyle bir Diyojenler meclisinde coşmuş ve heyecana benzer hislerle sarsılmış olmasına bir mana veremedi (2010: 74).

Karaosmanoğlu, Bektaşi tarikatı içinde şeyh ile tekke müdavimleri arasında konumlarına göre bir hiyerarşinin varlığını yadırgar, bunu “sınıf teşkilatı” nitelemesiyle eleştirir:

İpekli, irili ufaklı yastıklar ve üç kat ince sayvanlı şilte ile beslenmiş ve süslenmiş duruyor. Bunu yanı başında zevcesine mahsus bir yer daha var. Tekke sahiplerinin bu keyfi ve kendini beğenmişçe sınıf teşkilatı pek tuhafıma gitti_ (2010: 86).

Bektaşi tekkeleri Nur Baba’da, “aile hayatı aleyhine kurulmuş birtakım müessese”ler (2010: 91) olarak nitelenir ve buradaki ilişkiler, “Bektaşi tabirince, içmek, çalgı çalmak” (2010: 89) olarak görülür.

Yeşil Gece’ de, Somuncuoğlu Medresesi, daha iç avlusunun anlatımında bile olumsuz bir görüntüyle bir arada verilmek suretiyle, dindar insanların kullandığı mekânın bile olumsuz bir sıfatı olduğu ortaya konmaya çalışılır:

Ortadaki yosunlu şadırvandan sızan sularla ıslak taşlarının üstünde otlar bitmiş, aynı avlu; softaların her sabah yemek pişirmek için yaktıkları çalı çırpı ateşinden kararmış kemerlerde aynı güvercin yuvaları; avlunun dört tarafında aynı karanlık, rutubetli taş hücreler_ (Tarihsiz a: 18) şeklinde bahsedilir.

Yeşil Gece’nin kahramanı Şahin Efendi’nin ilk görev yeri olan Sarıova’da, cahil ve yoksul halkın yaşamı, batıl inançlarla iç içe olarak gösterilir. Burada insanlar, tekke, türbe ve evliyalardan medet ummaktadır. Kelâmi Baba Türbesi tüm Sarıova’lılar için hayatın merkezindeki kutsal mekândır.

Kelâmi Babanın Sarıovalılar gözünde öyle bir değeri vardı ki bulunduğu tarafa yataklarının ayakucunu çevirmezlerdi. Halk bütün hacetlerini ondan ister, her başı sıkılan ilk önce onun mukaddes örtüsüne yüzünü sürerdi. Hükümete ve mahkemelere verilecek arzuhaller evvela ona götürülür, himmet ve yardımı rica edilirdi. Davalarını kazananlar, hapishanelerden çıkanlar, bir kazadan sağlam kurtulanlar ellerinde mum desteleriyle ona koşarlardı_ Hâsılı, Kelâmi Baba türbesi hükümet üstünde bir hükümetti. Himmeti hazır ve nazır olsun, koca bulamayan kızlardan, şifasız dertlere uğrayan hastalardan, kiracısız evlere, müşterisi az dükkânlara kadar her işle uğraşırdı. Sonra, kasabayı düşman şerrinden, zelzele, yangın, su basması gibi bütün afetlerden koruyan da o idi (Tarihsiz a: 159).

Yeşil Gece’ de yukarıdaki alıntıda görülen toplumsal doku içinde, değişik gerekçelerle evlere gidiş gelişleri sırasında, hocalarının görünen dini ve toplumsal görevlerini icra edişlerinin yanı sıra, bir de görünmeyen cinsel ve şehevi maceralar içine girdikleri belirtilir. Hafız Remzi’nin bu konuda çok bilinen bir isim olduğu, kendisini yakından bilenlerin tanıklığıyla ortaya konur:

Hafız Remzi pek yüksek gönüllüydü. Her kadına yüz vermezdi. Çok kere yaşlı dulları, tecrübesiz genç kızlara ve kadınlara tercih ederdi. Yiyeceği, giyeceği, harcayacağı; civar konaklardan gelirdi. Mevlit okumak yahut şeriat mahkemelerinde işlerine bakmak bahanesiyle birçok evlere girip çıkardı. Softalar, onun yatak odasına girdiği kadınların saymakla tükenmeyeceğini söylerlerdi. Nihayet, çok yaşlı, fakat zengin bir paşa karısıyla evlenmişti (Tarihsiz a: 25).

Ancak romanda idealize edilen ve yazarın sözcülüğü görevi verilen Şahin Efendi gibi, bu insanları aydınlatarak, ‘daha çağdaş dindarlar’ olmalarını sağlamaya çalışanların önüne kadın engeli konmaya çalışılarak, onların ilerledikleri ‘doğru yoldan sapma’ları istenmektedir. Bu da tekke ve zaviyelerdeki insanların, bir kısmının bile isteye kötülük yapmaya eğilimli oluşunu, düşünce olarak kendileriyle mücadele edenleri alt etmek için kadın bedenini kullanmayı düşünecek kadar ileri gittikleri uç bir örnek yerine geçer.

Yeşil Gece’ de yazarın dindar insanlar ve din adamları için sadece olumsuz görüş ve kanaatleri vardır, tümü de uzaktan, mesafeli ve dışlayıcı bir bakıştan beslenir. Benzer bir durum Miskinler Tekkesinde anlatılan “Dana Bayramı” dolayısıyla anlatılır. Her yıl kutlandığı için civarda da yaygın olarak bilinen ve halkın rağbet ettiği bu etkinlik, yazarın bakışından Afrikalıların “putperest ayini”ne, “On Muharrem Ayinleri”ne benzetilir.

Şehirde ve hatta civar kasaba ve köylerde ne kadar Arap varsa Tamaşalık’a akın eder, bunlara hemen bir o kadar da beyaz seyirci katılırdı. Acemlerin Seyit Ahmet Deresi tekkesindeki eski ‘On Muharrem Ayinleri’ne benzer bir alay (Tarihsiz b: 61).

Kadınlar Tekkesi’ nde anlatılan Bektaşi tekkelerine bakıldığında, bu kurumların, dini yönünün hemen hemen hiç kalmadığı görülür. Aslında incelediğimiz üç romandaki din ile ilgili kişi ve kurumlar, yazarlar için artık fazlasıyla çağdışı kalmış, dolayısıyla ortadan kaldırılması ya da çağa uydurulması ve ancak yasaların müsaade ettiği kadar yaşaması gereken varlıklar olarak ifade edilir. Kadınlar Tekkesi’nde, yeni dönemin ruhuna uyarlı olarak konuşan Süha Kalenderli, bu düşüncenin sözcülüğünü yapar: Mademki tekkeler resmen kapalıdır ve kulüplerin açılmasına müsaade vardır, yeni icaplara uyup ananemize devam etmeliyiz, modern tekkeler kurmalıyız (2009: 384).

Öte yandan mefruşatı müdavimlerinin yaptığı yardımlarla döşenen tekke, maddi kazanç yeriymiş gibi yansıtılır, geri planda güçlü bir ekonomik ağ varmış duygusu verilmeye çalışılır. Kısa süre önce Kıztaşı Tekkesi’nin, mefruşatının bir yıl içinde tamamlanmış olması, bu tekkenin dini ibadet yeri değil de, maddi kazanç sağlayan bir yer olduğunu düşündürecek bir anlatım seçilir:

Tekkede o devirde resmen ayin yapılır, Cuma akşamları selamlık ve harem daireleri müritlerle dolar, tehlil sesleri gece yarılarına kadar mahalleyi sarsardı. Hiçbir şey onunki kadar kısa bir zaman içinde meşhur olmamıştır. Memurluktan on parasız çekilmişti, konak tıngır mıngır, çoğu da perdesiz, yerler kuru tahtaydı. Yılına kalmadı, hepsi düzeldi, tekke döşenip donandı (2009: 214).

Romanın adını oluşturan Kadınlar Tekkesi ise, kadınlarla dolup taşan dergâh anlamındadır. Ama aynı zamanda kadınlar tekkesinin “Kadınlar Dalyanı” (2009: 103) şeklinde de adlandırılmış olması, bu kurumun dinsel değil de, cinsel kimliğine vurgu anlamıyla yüklüdür. Süha Kalenderli, kadınların tekkeye bağlılığını, bir tür yeni eğlence ihtiyacı, serüven arayışı olarak nitelendirir:

Onlar da ne oldum delisi… Para bol, dert yok, her türlü eğlenceyi tatmışlar, ‘bir de Şeyhe sarılalım, bakalım, bunun keyfi neymiş?’ diye sakallıyı besleyip duruyorlar. Barlara, sinemalara, balolara gitmekten bıkmışlar, tekke âlemleri istiyor canları! Kaçgöç zamanı Kıztaşı’ndaki harap konak da hanımlarla dolardı ama dışarıda kadınlı erkekli başka eğlence yoktu. Gidip tekkede kurtlarını dökerlerdi hem de kocalarının rızasıyla! (2009: 267).

Nur Baba’da da benzer bir yaklaşıma yer verildiği akla getirildiğinde, Cumhuriyet dönemi Türk romanında, tekkelerin, din dışı nedenlerle insanlar için cazip yerler olduğu yargısına ulaşılır. Kadınlarla serbest ilişkiler içinde olmak, içki içmek ve maddi kazanç elde etmek, itibar elde etmek, tekkelerin herkesçe bilinmeyen, bunun için de romancı tarafından deşifre edilmesi gereken bir göreve dönüşen asıl işleviymiş gibi değerlendirilir. Bu bakışı örneklendirmek üzere Nevsal, Şeyh Baki için şu değerlendirmeyi yapar:

[H]em içiyor, hem de Allah, Kâbe, zemzem, savm, salât gibi dinle alakalı birçok kelimenin tekrarlandığı bir bahse dalmış, adeta vaaz veriyordu (2009: 451).

Hem Kadınlar Tekkesi’nde, hem de Nur Baba’da, tekke muhibbeleri arasında mertebe sıralaması vardır. Bu durumu Şeyh Baki, yeni gelen Neşide’ye şu şekilde açıklar: “Sen şimdi ‘talip’ derecesinde bulunuyorsun. Yarın mürit olacaksın; sırasıyla da salik, sair, tahir, vasıl ve nihayet benim payeme yetişeceksin” (2009: 220). Ama aynı zamanda bu kadınlar Şeyhe yakınlık durumlarına göre, sırasıyla; “aşina, vefa, idris, öz hanımları” (2009: 505) olarak adlandırılır. Romanda birçok kadınla ilişkisiyle bilinen şeyhe yakınlık durumuna yapılan bu ironik gönderme, şeyhin “kıskançlığı en büyük günah” (2009: 283) saymasıyla bir üst aşamaya çıkar. Çünkü kendisine bağlı kadınlar onun telkinlerine sadece içtenlikle inanmamışlardır, hem birbirlerini şeyhle ilişkileri noktasında kıskanmamış ve aynı zamanda gönüllü olarak şeyhe başka kadınlar getirmişlerdir. Şeyh Baki’nin muhibbelerinden Melal Hanım’ın ironik bir havaya büründürülen şu düşünceleri, Karay’ın tekkeye bakışını özetler durumdadır:

Önceleri sadece hoşlanıyordu şimdi -kendisini de hayrete düşüren- bir imana da sahip olmuştu. İşin şiir, ilim, sır, sihir, muamma, bilhassa aşk ve bir nevi ince şehvet tarafı da vardı. Fakat bunlarda velev doğru, velev gerçek Bektaşi tarikatında ve tekkelerinde olduğu söylenen ve rakı ve meze sofralarında geçen yün hırka, pos bıyık ve dağınık sakal, kokulu kaba ihtiraslar yoktu. Ayin yapılmıyordu: başta on iki dilimli taç, göğüste on iki köşeli ‘teslim taşı’, Amerikan filmlerinin şark sahnelerindekini hatırlatan kıyafetler, gülünç ayinler yerine giyim kuşam modern, toplantılar ciddi ve kibardı. Bu bir salon tekkesi ve salon kadın tarikatıydı (2009: 23-24).

Kadınlar Tekkesi’nde Şeyh Baki, küçük yaştaki kadın ve kızları arzulamanın psikolojik ve dini taraflarını izah ederken, aynı zamanda yaptıklarına meşruiyet zemini kazandırmaya çalışmaktadır:

Yaşlı bir erkeğin çok taze bir kız veya kadına karşı arzu duyması ilk bakışta insana hoş görünmüyor; estetik tarafı kusurlu olduğundan dolayı bunu ayıp sayıyoruz; hâlbuki tabiata uymayan ciheti yok. Tıbbın ruh delaleti nevine soktuğu kadın veya erkek öyle huyda tipler var ki bilakis yaşların birbirlerininkine uymamasından heyecan duymaktadırlar. Bunun için kime zararı dokunuyor? Nitekim ruh ve beden terbiyesini sağlayan dinler birçok delaleti men etmişler, yaş hadi koymaya kalkışmamışlardır_ Hatta bizzat peygamberler yaş farkına hiç aldırmamışlardır (2009: 220).

Şeyh Baki’nin göz koyduğu son kadın olan Neşide için Melal Hanım çekincesiz konuşurken iki yönüne dikkat çeker, körpe ve cahil. Muhibbelerin görevi bu türden genç kadınların şeyhe yakınlaşmasını sağlamak üzere yarışmak oluyor:

Mamafih Neşide güzel bir taze_ Çok körpe_ Teni altın sarısı, vücudu da maden gibi sert_ Değil mi, siz de öyle bulmuyor musunuz? Tahsil, terbiye kıtlığından dolayı konuşunca yavanlaşıyor ama fizik tarafı, estetik bakımdan cidden kusursuz. Belki kültürsüzlüğünden ileri gelen yarı vahşiliği ona bir nevi seksapel de veriyor (2009: 22).

Nur Baba, Yeşil Gece ve Kadınlar Tekkesi‘nde tekke ve zaviyeler, dini vecibelerin yerine getirildiği mekânlar olarak değil de, din görüntüsü altında maddi çıkarların, şehevi arzuların tatmin edildiği yerler olarak yansıtılır. Gerçeklikte, kimi zaman belki istisnai olarak görülebilecek bu türden kişi ya da durumların, bu kurumların asıl özelliğiymiş gibi yansıtıldığı, dolayısıyla bilinçli bir çarpıtmanın tercih edildiği gözlenmektedir. Yazarların din adı altında faaliyet gösterip de dinin ruhuyla hiçbir şekilde bağdaşmayan bir anormal durumu afişe etmek suretiyle toplumsal bir bilinçlilik uyandırmayı hedeflediği söylenemez. Aksine, bazı kurumlarda görülebilecek kimi olumsuz örnekleri temel dayanak yaparak, toptancı bir karşı duruş sergilediğini, bunun da söz konusu eserlerin yazıldığı dönemin politik algısıyla paralel bir ideolojik bakış olduğunu söylemek lazım. Tekke müdavimlerinin tümü, toptancı bir bakışla sürü gibi gösterilmek istenmiştir. Yazar bu bakışı yansıtırken, çok kısa süre öncesine kadar bir din devletinin bakiyesi olan insanların devam ettiği kurumlardan söz etmiyor gibidirler. Adeta, biçimsiz, lüzumsuz ve modern çağ için görüntü kirliliğine neden olan toplumsal bir yapıdan söz eder gibidirler. Argümanlarına kanıt diye öne sürdükleri durum ve görüntüleri de uzaktan, dışlayıcı ve kimi zaman da aşağılayıcı bir dille yansıtmışlardır. Kimi çıkarcı insanların dünyası, tüm dinin dünyası imiş gibi, yerine göre karikatürize edilerek, yerine göre alay edilerek, ama her seferinde de dışlanarak ele alınmıştır. Kuşkusuz bu karşı çıkış tekkeler üzerinde bizzat İslamiyet’e ve Müslüman kimliğine karşıdır. Ancak çarpıklık, yazarların doğrudan İslam’ı karşılarına alacak denli cesur davranamayışından kaynaklanmaktadır. Kimi olumsuz tarikat görüntüleri üzerinden insanların dini yaşama biçimleri değersizleştirilmekte, onları bir arada tutan bağlar, hurafe, çarpıklık, çıkar ve sapkınlık formatı içinde lanse edilmektedir. Bu çarpık bakışın izleri, söz konusu romanların olay anlatımlarında, kişi kurgulamalarında, üslubunda, satır aralarında, romanların alt metinlerinde hatta imla ve noktalamalarda dahi açık şekilde gözlenmektedir. Üç eserde de dile gelen tamamıyla haklı, tutarlı olabilecek durumların varlığı, bu gerçekliği değiştirmez.

  • Aydınlar

İncelediğimiz romanlardaki bütün dini kişilikler, dini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmamışlardır. Aralarında gerçek din adamı olarak doğruyu arayan ve doğru yolu gösterenler de bulunmaktadır. Bu kişiler, bazen kahraman bazen de çok fazla göz önünde bulunmayan insanlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Romanın silik bir yönünü oluştursalar da varlıklarını göz önünde bulundurmak gerekir.

Nur Baba romanında bu tiplere rastlamak nerdeyse imkânsızdır. Kişiler, genel anlamda birbirine benzer inanç boyutundadır. Ancak Bektaşi Babası olan Afif Baba’nın eşi Celile Bacı’yı, her ne kadar sonradan Nuri’nin (Nur Baba) eşi olsa da, ayrı bir kefeye koymak gerekir. Celile Bacı, Bektaşiliğin özüne içtenlikle inanan biridir. Bacı’nın, Nur Baba tekkesindeki bir ayin esnasında;

Allah’ı severseniz, siz bari böyle demeyin beyefendi. Siz ki dergâh nedir bilirsiniz, tarikatın erkânına benden ziyade vakıfsınız. Bana söyleyin, böyle meydan, böyle muhabbet nerde gördünüz? Baba kendinden geçmiş, evlatlar her istediğini yapar. Rapt yok, zapt yok, lokma zamanı ise hiç belli değil. Bunun sonu neye varır böyle? (2010: 23)

şeklindeki yakınması, gerçek Bektaşi ayinleri ile yozlaşmış tekke ayinleri arasındaki farka dikkat çekmekte ve Bacı’yı romanın yoldan çıkmış diğer karakterlerinden ayrı bir yere konmasına gerekçe oluşturmaktadır.

Yeşil Gece’nin Şahin Efendi’si, henüz çocuk yaşında başına bir yeşil sarık giydirilen, “bir gün bütün dünyayı gölgesi altına alacak yeşil bayrağın bir gönüllüsü” (Tarihsiz a: 19) olarak yetiştirilmek istenmiştir. İlmiyeden olan babasının bu isteği tabii görülebilir. Ancak önemli bir sorun vardır ki; mevut dini müesseselerin, medreselerin, çoğu onun şimdiki bakışına göre çağdışı kalmış ve bu müesseselerdeki din adamları, dini kendi emellerine alet olarak görmeye başlamışlardır. Laik bir eğitimden geçtikten sonra bakışı tamamen değişen Şahin Efendi, medreselilere karşı mücadele eden mekteplilerin safında yerini alır. Özellikle öğretmen olarak gittiği Sarıova’da bu uğurda bir mücadele adamı olarak görev üstlenir.

Şahin Efendi, artık işlevini kaybetmiş, yanlış yola sapmış medreselerin yok olması; bunların yerine yenilikçi okulların açılması gerektiğine inanır. O, medreselerin ‘sisli’ atmosferine karşılık, yeni okulların ‘gerçek mücevher ışığı’ yayacağı düşüncesindedir. Arkadaşı Rasim’e mektep ile medrese arasındaki farkları anlatırken, yenilikten yana tutum takınır ve yüzyıllara rengini veren ‘karanlık’, ‘sisli’ yeşil ışığın, yerini ‘mücevher ışığı’na terk edeceğini öne sürerken, yeni dönemin ideolojik halesi içinden konuşmaktadır:

Bak şu yeşil türbe kandiline Rasim, medresenin ilim ve nur dediği şey bu sisli ışığa benzer. Hep böyle mezarları, insana kasvet ve ümitsizlik veren şeyleri aydınlatır; erişebildiği yerdeki eşyanın şeklini, rengini değiştirir her şeyi korkulu vehimler ve hayaller şekline sokar… Bir ışık ki sekiz on adım ötesinde yine gece vardır. Asırlardan beri nur diye hep bu yeşil gece’nin içinde yaşadık. Ben aydınlık diye ona derim ki beş altı saat sonra doğacak gün gibi her yeri, her köşeyi berrak bir mücevher ışığında boğar… Bu yeşil Gece’ye nihayet verecek gün bizden, yeni mektep dediğimiz bu kötü, karanlık viraneden doğacaktır (Tarihsiz a: 69-70).

Şahin Efendi bu hissiyat içinde, Sarıova’da öğretmenlik yaptığı sırada kendisi gibi düşünen Mühendis Necip, Rasim, Komiser Kazım ile birlikte “softa” sıfatıyla genelleştirdiği dindarlara karşı mücadele içine girer onlara karşı yakın bir gelecekte başarılı olacağına dair güçlü bir umuda sahiptir:

Yüreğimizin acısı bizi bazen haksız ve bedbin yapıyor, softalığın milleti baştanbaşa çürüttüğünü, söylüyoruz. Fakat hastalık, sandığımız kadar derin ve geniş değil. Softalar okuryazar takımını ve kendi ordularına aldıkları bir kısım çocuklarımızı berbat ettiler… Fakat işi gücü, çoluğu çocuğu, hâsılı kendi dünya gailesiyle meşgul asıl halk üzerinde derin tesirleri olmadı… ‘Asırların yaptığı bir zihniyeti yıkmak ve yenisini yapmak için yine asırlar lâzım’ diyenlere pek hak vermemeli. Milletin asıl büyük bir kısmı bu Komiser Kâzım Efendiye benziyor. Onları yataklarında sayıklatıp terleten kâbuslarından uyandırmak için müşfik bir elle hafifçe silkeleyip sarsmak kâfidir. Gün ışığı, dünya ışığı gözbebeklerine değdiği gibi gönülleri, beyinleri de çabucak aydınlanıyor… Bu memleketin halkı hiçbir zaman – görünüşe aldanarak zannettiğimiz gibi tam mutaassıp, tam hurafe ve İsrailiyat hastası olmadı. Softanın pençesinden kendini hiçbir zaman kurtarmamakla beraber, softaya karşı daima emniyetsizlik ve nefret gösterdi_ (Tarihsiz a: 93-94).

Miskinler Tekkesi‘nin aydını, Kocabaşların son torunu olan dilencinin yanına aldığı çocuk, yani İsmail’dir. İsmail belli bir yaşa kadar baba bildiği dilenciyi sever fakat yaptığı işi öğrenince ondan utanır ve uzaklaşır. İsmail yatılı okullarda burslarla okuyup Avrupa’ya gitmiş ve orada mimar olmuştur. Evlendikten sonra gelip baba bildiği dilencinin elini öper ve onu hâlâ çok sevmektedir. Miskinler Tekkesi’nin kahramanı olan dilenci, İsmail’i gayretinden ve başarısından dolayı kıskanmakta aynı zamanda onu sevmektedir. İsmail’in Mevlana’ya ve Mesneviye olan içtenlikli sevgisi yani dini değerlere gerektiği gibi bakması; hayatı boyunca dini değerleri istismar ederek dilenen dilenci için ağır bir durumdur. Ancak dilenci, İsmail’in sayesinde romanın sonunda şunu fark eder ki; din doğru yaşanmalıdır ve dini değerler kötüye kullanılmamalıdır. Bu bağlamda Miskinler Tekkesi romanı dilencinin şu sözüyle son bulur: “Sadakalarımın en muhteşemini ben, senden aldım İsmail” (Tarihsiz b: 208).

Kadınlar Tekkesi‘nde, sahte din adamları ve onlara kanmış cahil yandaşları içinde gerçek din adamı, aydın diyebileceğimiz bir kişi vardır: Şeyh Baki’ye zıt bir karakterdeki Fikri Can Bey. Dini, gerektiği gibi yaşar ve yardıma muhtaç insanlara doğru yolu gösterir. Sahte Şeyh Baki’nin elde etmek istediği Neşide’yi onun elinden kurtaran ve hayata bağlayan Fikri Bey’dir. Fikri Bey’e gönül vermiş Ayetullah Bey’in “[b]akalım, hakiki kamalat sahibi bir zatla bir düzenbaz arasındaki şu mübarezede (mücadelede) hangi taraf galip çıkacak?” (2009: 592) sözü gerçek din adamları ile sahtelerinin her zaman mücadele içinde olduklarını göstermektedir. Ele aldığımız romanların tümünde, dini kötüye kullananların sayısının aydınlardan, gerçek din adamlarından oldukça fazla olduğu görülmektedir.

  • Eleştiriler
 Yazar ve Esere Yönelik Eleştiriler

Olumlu ya da olumsuz hemen her yazar veya eser eleştirilmektedir. Ancak bazı konular vardır ki beraberinde hayli büyük sıkıntılar getirir. Din ve Bektaşi tekkeleri işte bu konulardandır. Bu bağlamda incelediğimiz romanlar ve dolayısıyla yazarlar da yoğun eleştirilere maruz kalmışlardır.

Nur Baba’nın kitap olarak yayımlanmasının hemen ardından edebiyat dünyasında eleştiri sesleri yükselir. Ahmet Haşim ve Halide Edip’in değerlendirmelerini, Gariper ve Küçükcoşkun şöyle dile getirirler:

Ahmet Haşim, Nur Baba’nın yayımlanmasının yarattığı tartışmalara temastan sonra Yakup Kadri’nin mizacı ve sanatkâr kişiliği ile romanı arasında ilişki kurma yolunu seçer. Nur Baba vesilesiyle Yakup Kadri’nin isminin her ağızda dolaştığını, şahsının ‘bin türlü münakaşaların’ konusu olduğunu söyleyen yazar, ‘denilebilir ki İstanbul Nur Baba’nın badesiyle sarhoştur’ diyerek romanın yayımlandığı sırada yarattığı etkiyi ve karşılaştığı tepkileri biraz abartılı şekilde ifade etmiş olur. Ahmet Haşim’e göre Nur Baba romanıyla Türk edebiyatı sanatkârla eser arasındaki kopukluğu aşmış, sanatkârla eserin birbirine benzediği ve uyum içinde olduğu yapıya kavuşmuştur (2008: 3).

Halide Edip, Nur Baba’yı konusunun basitliğine rağmen okuyucu üzerindeki etkisi ve sürükleyiciliği bakımından bir deha eseri olarak gördüğü Knut Hamsun’un Pan romanına benzetir. Ona göre Yakup Kadri, bu romanıyla okuyucularına alışık olmadığı bir dünyayı tanıtmıştır. Romanın Akşam gazetesindeki tefrikası sırasında çıkan olumsuz eleştirilere de dikkat çeken yazar, romanı ‘millet olarak kazanılmış bir muharebe kadar’ önemli bulur (2008: 4).

Nur Baba, Bektaşi tarikatçıları tarafından da yoğun eleştirilere maruz kalmıştır. Bunu, Karaosmanoğlu bizzat kitabın izahında şöyle dile getirmiştir:

Yalnız sağdan soldan işitiyorum ki, Bektaşi ayinlerini alenen tasvir ve hikâye etmekle hainane bir boşboğazlıkla bulunmuşum ve bu tarikat ehli tarafından bizzat bu ayinlere kabul edilmem suretiyle hakkımda gösterilen emniyet ve itimadı suiistimal etmişim.” (2010: 11-12).

Nur Baba dolayısıyla gösterilen tepkiler bunlarla sınırlı kalmamış, Yakup Kadri bizzat sözlü olarak da eleştirilmiştir:

Bektaşiler namına söz söyleyen bu adam, kendisiye münakaşaya tenezzül etmediğimi görür görmez, kırılan haysiyetini benim haysiyetime ve namusuma taarruz etmek suretiyle tamire kalkıştı. Hâlbuki benim en kuvvetli tarafım kalemimden, ilmimden, irfanımdan ziyade haysiyet ve namusum olduğu için, bana vurulmak istenen yumruk bir duvara tesadüf eden yumruklar gibi ancak sahibinin elini acıttı_ (2010: 19).

Bu ifadelerde Karaosmanoğlu’nun, romanını yazmak için Bektaşi ayinlerine katıldığı gerçeği de ortaya çıkar.

Yeşil Gece, dine karşı sert eleştiriler içeren bir romandır. İnci Enginün, gerçek dinarlarla dini kendi çıkarları uğruna kullananlar arasındaki ayrımı belirginleştiren bu tür eserlere ihtiyaç olduğu düşüncesindedir:

Bir din eğer birtakım softaların elinde, onların şahsi yorumlarından ibaret sayılırsa, elbette Yeşil Gece de daha önce benzer ithamları paylaşmış olan Halide Edip’in Vurun Kahpeye si de dine karşı eserlerdir. Ben bu iki eserin de İslamiyet’e değil, İslamiyet’i kendi çıkarları için mahiyeti dışında yorumlayanlara karşı görüyor ve bu tür tezli eserlere ne kadar ihtiyaç olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum (2007: 274).

  • Yönetime Yönelik Eleştiriler

Ele alınan romanlarda yönetici kadroya, hükümete karşı eleştiri olmakla birlikte; hepsinin ortak özelliği, öz itibariyle yönetimin fikirleriyle uyuşmalarıdır. Nur Baba‘da tekke ve zaviye gibi dini müesseselerin yozlaştığı, bozulduğu artık doğru iş yapamaz olduğu, hatta topluma ahlaki olarak büyük zarar verdiği tezi işlenmiştir. Yeşil Gece’ de roman kahramanı Şahin Efendi ömrünü; işlevini ve içtenliğini kaybettiğine inandığı din adamları ve dini müesseselerle mücadele ederek geçirmiştir. Her fırsatta köhneleşmiş zihniyet ve yapılara karşı olduğunu dile getirmiş, yenilik taraftarı biridir.

Miskinler Tekkesi‘nde Meşrutiyet ve Cumhuriyet’le birlikte gelen yenilikler, özgürlükler savunulmuştur (Tarihsiz b: 138). Ancak haksız kazanç sağlayanlar eleştirilmiş, din istismarcılığı olan dilencilikten daha aşağı bir konumda görülmüştür. Romanın kahramanı dilenci vicdan azabıyla şöyle düşünür:

Nedir bu yüreğimi ağır ağır kemiren kurt? Bir suç mu işledim acaba? Fakat dedikleri gibi bir Allah varsa ve gene dedikleri gibi bazı kullarından hesap sormak onun adetlerindense cevabım hazırdır: ‘Bu sakat dilenciye gelinceye kadar çalınacak başka kapılar vardır büyük saltanatlım_ Önünde kral kıyafetiyle kapıcılar bekleyen kapılar, önünde tüfekli jandarmalar bekleyen kapılar ve daha niceleri, niceleri_ (Tarihsiz b: 123).

Kadınlar Tekkesi’nde, yoldan çıkmış tekkelere öfke duyan roman kişilerinden Binbaşı Kadri hükümeti, görevini yapmadığı gerekçesiyle eleştirir: “Bu fesat yuvasını temelinden yıkmayan hükümete yuh olsun!” (2009: 581).

Sonuç

Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatının önemli isimleri olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Reşat Nuri Güntekin ve Refik Halid Karay gibi büyük yazarların, incelediğimiz eserlerinde, tekke ve zaviyeler eleştirel bir gözle ele alınmıştır. Bu yazarlar, anılan kurumların, süreç içinde yozlaştığı tezini işlemiş ve bunun için de eleştirel bir tutum içinde olmuşlardır. Ancak, Nur Baba, Yeşil Gece, Miskinler Tekkesi ve Kadınlar Tekkesi’nin alt metnindeki, ‘aslında dinin gündelik hayatımızın kenarına itilmesi gerektiği’ şeklindeki bir bakışı da yedeğinde barındıran bu tez, din istismarı söylemi üzerinden temellendirilmeye çalışılmıştır. Bazı uç örneklerle temsil edilen kimi göstergeler üzerinden, haklılık da içerdiği söylenebilecek bu tez, asıl mecrasından çıkarak, bizzat dinin özüne çarpık bir bakış içerdiği noktadan itibaren eleştirel bir bakışın da muhatabı olmuştur. Yazarların haklı olabilecekleri bir konuda, yazarların, ‘dönemin ruhu’nun etkisine kendilerini biraz fazla kaptırdığı şeklinde bir itiraza neden olmaktadır.

Yazarlara bu kitapları yazdıran temel sürükleyici güç, dini değerlerin kişiye göre yaşandığı ve toplumsal ahlakın tehlikede olduğu gerçeğini anlaşılır kılma arzusudur. Buna bir de dönemin çağdaşlaşma çabaları eklenince, yazarlar halkın yanı olan yerlerini almakta gecikmemişler ve bu bağlamda topluma yön verecek çalışmalarda bulunurlarken, Cumhuriyet ideolojisiyle paralel bir duruş sergilemiş, eleştirilerinde insaf sınırını aşmakta sakınca görmemişlerdir. Bu makalenin odaklandığı şey, eleştirenin eleştirilebilir halde geldiği noktada bir çözümleme yapmaktır.

KAYNAKÇA

ÇANDIR, Muzaffer (2011). “İslâmî Duyarlılığın Cumhuriyet Devri Türk Şiirine Yansımaları (1923-1950)”. Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. 9 (1): 165-186.

ENGİNÜN, İnci (2007). Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı. İstanbul: Dergâh Yayınları.

GARİPER, Cafer – KÜÇÜKCOŞKUN Yasemin (2008). “II. Meşrutiyet Döneminde Yayımlanan Nur Baba Romanı ve Yarattığı Akisler”. Bilig: 47: 45-78.

GÜNTEKİN, Reşat Nuri (tarihsiz a). Miskinler Tekkesi. İstanbul: İnkılâp Yayınları.

GÜNTEKİN, Reşat Nuri (tarihsiz b). Yeşil Gece. İstanbul: İnkılâp Yayınları.

KARAOSMANOĞLU, Yakup Kadri (2010). Nur Baba. İstanbul: İletişim Yayınları.

KARAY, Refik Halid (2009). Kadınlar Tekkesi. İstanbul: İnkılâp Yayınları.

TİMUR, Kemal (2006). Türk Romanında Dinler ve İnançlar. Ankara: Elips Yayınları.

VATANDAŞ, Celalettin (2002). “Dilenciler ve Dilencilik”. Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. 4 (1): 170183.

ANONİM (2012). “Softa”. http://tdkterim.gov.tr/bts/ (Erişim: 24. 01. 2012).


SOLCULUKTAN SUFİLİĞE NEZİHE ARAZ

Soner yalçın / 02. 08. 2009

Geçen hafta toprağa verdiğimiz Nezihe Araz’ı ne kadar tanıyoruz? Ankaralı Bulgurluzadeler’in kızıydı.  Babası CHP milletvekiliydi.  Solcuydu; TKP’nin dergisinde çalıştı.  Kenan Rıfai Dergahı’na bağlıydı; ancak başı açıktı; oruç tutmaz, beş vakit namaz kılmazdı.  Hz.  Muhammed ve Atatürk sevdalısıydı.  Geliniz Nezihe Araz’ı daha yakından tanıyalım ki, ayakları Anadolu toprağına basan aydınlar hakkında biraz bilgimiz olsun!…

Bulgurluzadeler Ankara’nın köklü ailesiydi.  Çankaya Köşkü haline gelen ilk bağ evini Mustafa Kemal’e onlar vermişti. Aile Bulgurluzadeler olarak biliniyordu; ancak soyadı kanunu çıktığında Mustafa Kemal milletvekili Bulgurluzade Rıfat Bey’e “Araz” soyadını verdi. Rıfat Araz (1879-1964) CHP milletvekiliydi.  1927-1943 yılları arasında TBMM’de Ankara milletvekili olarak bulundu. Hayatının bir bölümünü kaleme aldığı üç defteri çocukları tarafından, 3 kasım 1983 tarihinde Milli Kütüphane’ye bağışlandı. Bu defterden öğreniyoruz ki, Ziraat Bankası amirlerinden Rıfat Araz, Fransızlar’ın Şam’ı ve İngilizler’in İstanbul’u işgali sırasında Mustafa Kemal’in emriyle bankanın altınlarını bin bir güçlükle Ankara’ya kaçırdı. Milletvekili olduğu döneme kadar Ziraat Bankası’nda görev yaptı. Konya Ziraat Bankası müdürü iken kızı Fatma Nezihe dünyaya geldi. Medyada doğum yılı 1922 yazılmasına rağmen Rıfat Araz’ın defterine göre Nezihe Araz 11 Mayıs 1336’da yani 1920’de doğdu. Rıfat Bey iki evliydi; ilk eşi Adeviye’den Zeliha Mesrure, Fatma Samiye, Muhittin Rıfat, Hayrettin oldu.  İkinci eşi Müzeyyen’den ise, Mustafa Kemalettin, Celalettin, Fatma Nezihe ve Vecihe doğdu. Çok çocuklu bir ailede büyüyen Nezihe Araz hayatı boyunca hiç evlenmedi; çocuk sahibi olmadı.

 TKP’nin legal dergisinde çalıştı

 Nezihe Araz Ankara Kız Lisesi’ni ve Dil ve Tarih, Coğrafya Fakültesi Psikoloji ve Felsefe Bölümü’nü bitirdi. O’nun için fakültedeki öğretmenleri arasında iki kişinin yeri apayrıydı. Felsefe bölümü psikoloji kürsüsünü kuran Doç Dr.  Muzaffer Şerif Başoğlu ve Doç.  Dr.  Behice Boran. Öğrencilik yıllarında öğretmenleri Muzaffer Şerif Başoğlu, Behice Boran, Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav, Adnan Cemgil’in çıkardığı “Yurt ve Dünya” dergisini elinden düşürmedi. Daha sonra Muzaffer Şerif ve Behice Boran’ın çıkardığı “Adımlar” dergisine de abone oldu.  Gönüllü olarak dergide çalıştı. Boran-Şerif ikilisinin dost meclislerinin değişmez isimlerinden biri oldu.  Örneğin 1 mayıs 1943’ü Atatürk Orman Çiftliği’nde piknik havasında kutladılar. “Adımlar” dergisinin sol/TKP çizgisinde bir yayın politikası vardı.  Avrupa’da yükselen Hitler ırkçılığı Türkiye’de taraftar bulmuştu.  Dergi bu çevrelere karşı sert eleştiriler getiriyordu.  Savaş bitip Hitler tehlikesi ortadan kalkınca hükümet solcuları baş düşman olarak görmeye başladı.  Ve Adımlar dergisini kapattı.  Muzaffer Şerif Başoğlu bir daha dönmemek üzere ABD’ye gitti ve orada çok saygın bir bilim adamı oldu. Doç.  Dr.  Behice Boran soruşturmalara rağmen okulda kaldı. Nezihe Araz’ın mezun olduğu 1946 yılında okul Ankara Üniversitesi’ne bağlandı.  Yeni kadrolar açıldı ve Nezihe Araz Behice Boran’ın asistanı oldu. 1948 yılında Behice Boran üniversiteden kovulunca, Nezihe Araz da okuldan ayrıldı. Ailesi, solcu çevrelerden uzaklaştırmak için kızlarını İstanbul’a götürdü.  Nezihe Araz doktorasını İstanbul’da yapacaktı. İstanbul Üniversitesi’ndeki görüşmelerinden sonra akademisyen olmayı istememeye başladı.  Çünkü aradığını bambaşka bir yerde, bir dergahta bulmuştu… 

Rıfai Dergahı’na bağlandı

 Nezihe Araz’ın ailesi dindardı; Mevleviliğe yakındılar. Rıfat Araz hayatı boyunca, Atatürk’ün masasında bile içki içmedi. CHP’li milletvekili arkadaşları Rasim Başara, Nuri Pazarbaşı ve CHP’nin Milli Eğitim Bakanı Esat Sagay ile birlikte İstanbul’da Rıfai Dergahı piri Kenan (Büyükaksoy) Rıfai’nin (1867-1950) vuslat meclisinde bulundu. Zamanla Rıfat Araz ile Kenan Rıfai akraba oldular; Vecihe Araz, torun Cemil Büyükaksoy ile evlendi. (Parantez açayım: Dışişleri mensubu olmadığı halde geçen hafta Vatikan Büyükelçiliğine atanan Prof.  Kenan Gürsoy da Kenan Rıfai’nin bir diğer torunudur. )Nezihe Araz’ın Kenan Rıfai’nin “tasavvuf okuluna” babası Rıfat Araz aracılığıyla girdiğini düşünebiliriz. Peki ne zaman girmişti? Bilmiyoruz. Bildiğimiz; aynı dergahtan Samiha Ayverdi’nin “Mülakatlar” adlı kitabında, Nezihe Araz 25 Mayıs 1948 tarihinde Kenan Rıfai’nin sohbetini katılanlar arasında. Şimdi çok kişinin kafasına fakültede solcu olan, felsefe ve psikoloji okumuş Nezihe Araz’ın bu kadar kısa sürede bir dergaha nasıl “bağlandığı” sorusu gelebilir. Sorunun yanıtı Kenan Rıfai’nin tasavvuf anlayışında gizli:“Kenan Rıfai tasavvufu ne Gazali gibi sırf bir ahlak anlayışı olarak kabul etmiş; ne Muhyeddin-i Arabi gibi sadece Vahdet-i Vücud’da kalmış; ne de Mevlana gibi aşkıyla dünyayı ve ahireti atlayıp geçmiştir.  Üçünü birleştirerek bir yaşam şekli haline getirmiştir. ”Kenan Rıfai’ye göre tarikat; edip, irfan ve insanlık demekti.  Zikir ve devran şekillerine, tespih, sarık, cüppe gibi kisvelere takılıp kalmak doğru değildi. Kenan Rıfai Cuma günü yaptığı sohbetler dışında sarık-cüppe giymiyordu.  Hep kravatlı takım elbiseliydi.  Fransızca, Rumca, İbranice biliyordu. Nezihe Araz’ın, Behice Boran’dan sonra Kenan Rıfai’nin “asistanı” olmasının nedeni, tasavvuf felsefesine olan inancıydı. Ancak “dergah asistanlığı” kısa sürdü; Kenan Rıfai 1950’de vefat etti. Nezihe Araz aynı yıl “Benim Dünyam” adını verdiği şiirlerini kitaplaştırdı.  Bir yıl sonra Kenan Rıfai’ye bağlanmış Samiha Ayverdi, Safiye Erol ve Sofi Huri ile birlikte, “Ken’an Rifai ve yirminci asrın ışığında Müslümanlık” kitabını yazdı. Bu süreçte gazetecilik yapmaya da başladı.  

Kralın emriyle gazeteden kovuldu

Nezih Demirkent “Medya Medya” kitabında 1950’li yılların başında basında sadece beş üniversite mezununu olduğunu yazıyor.  Bunlardan biri de Nezihe Araz’dı. Gazeteciliğe 1952 yılında Şevket Rado’nun çıkardığı “Resimli Hayat” dergisinde başladı.  Sonra aynı ekip “Hayat” dergisini çıkardı. 1953’de ilk biyografi kitabını çıkardı: “Fatih’in Deruni Tarihi”Nezihe Araz 1956 yılında DP’li Bahadır Dülger’in çıkardığı “Havadis”te çalışmaya başladı. Ancak devir Demokrat Parti dönemiydi ve muhalif olmayan bir gazeteyi satmak kolay değildi.  Gazete Nezihe Araz’ın Kabe’ye gönderip izlenim yazılarıyla tiraj almayı planladı.  Nezihe Araz gitti; “Havadis” hac tefrikasına başladı.  Ancak Mekke’den gönderilen fotoğraflar arasından istihbarat şefi Hakkı Devrim duvar dibine çömelip çişini yapan bir Arab’ın fotoğrafını koyunca olanlar oldu.  Ziyaret için İstanbul’a gelen Irak Kralı Faisal II, kendisinin Muhammed soyundan geldiğini ve böyle bir fotoğrafın kabul edilemez olduğunu söyledi.  Irak Kralı’nı Türk sevgilisi (devrin önemli bir politikacısının kızı) bile teselli edemedi. Nezihe Araz “Havadis”ten kovuldu; Hakkı Devrim de istifa etti.  Bundan sonra bu ikilinin basındaki yolculuğu hep aynı oldu.  1957-63 yılları arasında “Yeni Sabah”ta çalıştılar.  Meydan Mecmuası’nı çıkardılar.  Meydan Laousse, Türkiye (1923-1974) ansiklopedileri ve Kaynak Yayınları yayın kurullarında bulundular.

 Mevlanı’nın “Aşk”ı

Nezihe Araz’ın 1959 yılında çıkardığı “Anadolu Evliyaları” adlı kitabı çok ses getirdi; satış rekoru kırdı.  Elli evliyanın anlatıldığı kitapta son evliya Kenan Rıfai’nin annesi Hatice Cenan Sultan idi. Daha sonra “Peygamberler Peygamberi Hazreti Muhammed”, “Peygamberlerin Torunları” Yunus Emre’nin hayatını yazdığı “Dertli Dolap”, “Mevlana’nın Romanı”, “28 Peygamber”, “Çocuk ve İslam”, “Gelin Canlar Bir Olalım” adlı eserleri yazdı. Mevlana dönemindeki ilahi ve dünyevi aşkı konu ettiği “Aşk” romanıyla satış rekorları kıran Elif Şafak’ın bu rekorunu, aynı konuyu işleyerek yıllar önce “Aşk Peygamberi” romanıyla Nezihe Araz da kırmıştı! İlginçtir, Rıfai Dergahı’ndan Samiha Ayverdi’nin aynı konuyu işleyen romanının adı da; “Aşk Budur”! Nezihe Araz’ın yazdığı , “Bozkurt Güzellemesi”, “Öyle Bir Nevcican”, “Ballar Balını Buldum”, “Savaş Yorgunu kadınlar” adlı tiyatro eserleri Devlet Tiyatroları’nda sahne aldı.  Afife Jale ve Avni Dilligil tiyatro ödüllerini kazandı. “O Kadın”, “Ekmek Kavgası”, “İhtiras Fırtınası”, “Hanım” filmlerinin senaryolarını yazdı.  1980’li yıllarda TRT’de sabahları yayınlanan “Hanımlar Sizin İçin” programını hazırlayıp sundu.

Atatürkçü bir sufi

 Nezihe Araz dindardı.  Bir dergaha bağlıydı.  Ama hayatı boyunca saçını örtmedi.  Beş vakit namaz kılmadı; oruç tutmadı. Erkek meclislerinden kaçmadı.  Kendini hiç ikinci sınıf görmedi.  Meyhaneye gidip rakı da içti, Nesimi’den şarkı da söyledi. Kimsenin günlük yaşamına, hayat felsefesine karışmadı.  . Siyasete ilgi duymadı; kendini hep partiler üstü gördü. Atatürk’e hayrandı.  Son eserini 1993 yılında Mustafa Kemal ile Latife’nin ilişkisi üzerine yazdı: “Mustafa Kemal’le 1000 Gün. ”Hayatının son günlerini İstanbul Maltepe Huzurevi’nde geçirdi.  Alzheimer olmuştu. Kimseyle görüşmek istemedi.  35 kiloya kadar düştü. 25 Temmuz 2009 tarihinde bu dünyadan göçtü. Bakınız; son yıllarda Türkiye, çıkarılan “ikilikler yüzünden” çok gerildi.  Şimdi söyler misiniz, Nezihe Araz kimden?Biliniz ki; Nezihe Araz Türkiye’dir… 

KADINLAR TEKKESİ

 Daha önce yazdım: Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu’dan Anadolu’ya gelen tarikat, dergah, cemaatler arasında günlük hayatı yaşayış ve yorumlama konusunda büyük kültürel farklılıklar var. Bırakınız farklı tarikatları, aynı tarikatların farklı yaşam biçimlerini görebiliyoruz. Örneğin, Osmanlı’nın parçalanış süreciyle, Balkanlar’dan Anadolu’ya gelmiş bir Nakşibendi dergahı ile Irak’tan Anadolu’ya gelmiş bir Nakşibendi dergahı arasında büyük kültürel uçurumlar var. Kenan Rıfai Selanikli’ydi.  Galatasaray ve Alyans’ta okudu; hukuk öğrenimi gördü.  Yıllarca çeşitli okullarda Fransızca öğretmenliği yaptı. Kenan Rıfai’nin dergahında kadın müritlerin fazlalığı ve onların kapanmayıp çağdaş tarzda giyinmeleri, sohbet toplantılarında kadın erkek karışık oturmaları bazı dini çevreleri rahatsız etti.  Bu çevreler dergahtaki kadınların mayoyla dolaştıkları yalanını bile dillendirdiler. Kenan Rıfai ve gönül dostları kadınlar edebiyatçıların bile dikkatini çekti. Refik Halid Karay “Kadınlar Tekkesi” romanını yazdı. Romana göre tekkenin kurucusu Şeyh Baki, divandan okuduğu güzel kasidelerle ve mistik melodilerle İstanbul’un soylu asil dul – hatta şen dul- kadınlarını kendine bağladı.  Kadınlar varlıklı oldukları için şeyhin bir eli yağda bir eli baldaydı.  Ancak bir gün şeyhin karşısına aşk-ı didem dediği Neşide çıktı. Vahdet-i Vücut’a inanan şeyh Baki, Allah’ın suretinin Neşide’ye nakşettiğini iddia etti. Altmış sekiz yaşında gerçek aşkı bulan bir şeyhin hayatı ve kendine sebepsiz bağlanan sonra yine sebepsiz kaçan güzel Neşide’nin garip öyküsüydü; “Kadınlar tekkesi. ”Refik Halid Karay romanın önsözünde “gerçek yaşam öyküsüdür” diye yazmıştı. Refik Halid Karay’ın hangi dergahı anlattığı kuşkusuz sadece tahminler düzeyinde konuşuldu. Diğer yanda, Kenan Rıfai dergahı poştnişine hep kadınlar oturdu. Zaten ilk oturan da Kenan Rıfai’nin annesi Hatice Cenan Sultan’dı. Kenan Rıfai’den sonra dergahın başına ne çocukları ne de eşleri geçti. Samiha Ayverdi ve onun ölümünden sonra da Cemalnur Sargut bu görevi aldı. Dergah; Kubbealtı Yayıncılık, Kubbealtı Akademisi gibi faaliyetlerine günümüzde de devam ediyor.  Behice Boran’dan Safiye Erol’a  Kenan Rıfai’ye bağlanan kadınların çoğunluğu Nezihe Araz gibi üniversite mezunuydu. Hepsinin eli kalem tutuyordu; çeşitli kitaplar yazdılar. Örneğin, Safiye Erol’un Maçka Palas A Blok 16 numaralı dairesinde bir araya gelip Mevlana’nın Mesnevi’sini Türkçe’ye kazandırdılar. Nezihe Araz’ı Behice Boran’dan sonra en etkileyen kadınlardan biri de, Almanya’da filoloji öğrenimi gören, öğretim üyesi, yazar Safiye Erol’du.  O da Nezihe Araz gibi Kenan Rıfai’ye 1948 yılında bağlanmıştı. “Ülker Fırtınası” romanıyla edebiyat dünyasında önemli bir yer edinen Safiye Erol’u günümüzde artık pek kimse tanımıyor. Nezihe Araz, Safiye Erol’un ölümü ardından, 5 Ekim 1964 Düşünen Adam dergisinde şöyle yazdı: “ Fakat bana asıl, Safiye Erol gibi değerli bir kadının dünyamızdan çekilişine karşı gösterdiğimiz inanılmaz kaygısızlık, lakaydi, ve biganelik güç geliyor. ”Ona göre Safiye Erol, çağın avare ve vefasız çocukları için fazla gelen bir dozdu. Prens Said Halim Paşa, Safiye Erol’a değerli bir pırlanta kolye hediye etmişti.  Safiye Erol vefat edince vasiyeti gereği bu kolye Nezihe Araz’a verildi. Uzatmayayım:Türkiye, ne Behice Boran ne Safiye Erol ne de Nezihe Araz gibi yiğit kadınlarını tam anlamıyla tanıyor.  

Soner Yalçın/ Odatv. com


 “NUR BABA”, İBRANİLER, TEKKELER VE GRUP SEKS

Nur Baba; Yakup Kadri 1921 yılında yazdı, “olay oldu. ” 

Tarikatlardaki bozulma üzerinedir; şimdi okunması zamanlıdır.  

Nur Baba” yepyenidir ve her yerde var.  

Sadece bir Bektaşi Dergahı değil, çok daha fazlasına hazırlıklı olmayı öneriyorum.

Tarikatlar önce kadını ve onunla birlikte erkeği sürüleştiren teknelerdir

Yakup Kadri Karaosmanoğlu bunu pek güzel, yer yer tiksindirerek yazıyor.  

Yalçın Küçük

AYDINLIK, 4 Ekim 2011

Halide Hanım, “eser-i deha” demişti, Yakup Kadri 1921 yılında yazdı, “olay oldu. Devr-i Cumhuriyet’te Mustafa Kemal Paşa Hazretleri Baba’yı merak ile Çankaya’ya davet etti.  “Bu mu” dediğini biliyoruz.  Tarikatlardaki bozulma üzerinedir; şimdi okunması zamanlıdır.  “Nur Baba” yepyenidir ve her yerde var.  Sadece bir Bektaşi Dergahı değil, çok daha fazlasına hazırlıklı olmayı öneriyorum.  Bu yepyeni mükemmel romanı okurken “Eyes Wide Shut” filmini şart görüyorum; bu bir seks ayini, daha açıkçası grup seks filmiydi.  Grup sekse biz mum söndü diyoruz, başlarken hatırlatıyorum.   Yalnız bu mum söndü ve daha ilerisi, çırılçıplak muaneka ve kucaklaşma, Nur Baba vesilesiyle ve ayrıca hep söz konusu edilmişti, ben icat etmiyorum.  Bu arada gerekiyor; Stanley Kubrick’in ibrani olduğunu söylemek durumundayım.

Sabetayizm gösterisi

Özür dileyerek tekrarlıyorum, kendimle ilgili “çok mütevazı” bir tespitim var, “beni çıkarınız, ülkede son elli yılda önemli bir tartışma kalmaz” diyorum.

Yakın zamanlardaki Israel, onomastique ve sabetayizm münakaşaları benim marifetimdir.  Sabetayistler bizde Karakaşi, ismail Cem; Kapani, Nazlı Bıçak; Yakubi, Ahmet Emin Yalman, üç kol olmakla, dünyada Hıristiyan Sabetayistler, Frankistler, Müslüman Sabetayistler ve Yahudi Sabetayistler olarak geliştiler.  Kubrick’in senaryosunu yazarak yönettiği film, Viyanalı Arthur Schnitzler’in bir romanı üzerinedir.  Schnitzler bir Frankist ve film tümüyle bir sabetayizm gösterisidir, diyebiliyorum.  Tekrar gösterilmesi teklifim bakidir.  Sydney Pollock da var, Tom Cruise ile Nicole Kidman birlikte oynuyorlar; bir cinsel ayin filminde Kidman tekrar tekrar izlenebilir, sanıyorum.

Sürülerle bozulma

Halide Hanım, tarikatlardaki cinsel bozulma ve sürüleşmeyi anlatan Yakup Kadri’nin yazdığı ayinler için, “ortaya attığı insanlarda zevk ve behimiyetinde” ifadesini kullanıyor.  Karaosmanoğlu’nun anlattığı cinsel seanslarda, “hayvanlaşma” görmektedir; ilaveten Halide Edip’e göre, “Celile” romanın baş kahramanıdır ki katılmıyorum.  Celile, önceki Mürşid’in eşi idi, Mürşid gittiği yerlerden köylü bir genç, Nuri, getirmişti ve oluverdi.  Celile bu Nuri’yi hem Baba ve hem de Koca yaptı, artık kendisi Bacı’dır.  Bunu, modern anlamda, “mama” olarak düşünebiliriz.  Celile’nin görevi Mürşid’e yeni “muhibbe” bulmaktır.  Dergah’taki ayinlerde muhibbeler yan yanadırlar ve roman, Ziba’nın yerini Nigar’a bırakmasının gerginliği ile başlamakta; Nigar’ın çöküşünü anlatmaktadır.  Her ikisi de köşklerde oturuyorlar; Ziba, Nigar’ın halasıdır.  Her yerde sürüleşme ve çöküş okuyoruz.

Tekke mi, İsmail Habib Sevük, “Tanzimat’tan Beri Edebiyat Tarihi” kitabında, çok güzel özetliyor, aktarıyorum: “Nigar’ı selefi Ziba, kendi eliyle götürmüştü.  Nigar, halefi Süheyla’yı kıskanamıyor.  Şehvetin azgın tekkesi yaşlandıkça kadında yaşı indirmektedir; ihtiyar Celile bacıdan görgülü Ziba’ya, sacında aklar dolaşan Ziba’dan taravetli Nigar’a, porsuyan Nigar’dan körpe ve bakir Süheyla’ya inen bir çıkış!” Aslında “çöküş” demek daha doğrudur; tarikatlar önce kadını ve onunla birlikte erkeği sürüleştiren teknelerdir.  Yakup Kadri Karaosmanoğlu bunu pek güzel, yer yer tiksindirerek yazıyor.  Tarikat teknelerinde kadının alçalmasını acıyla okuyabiliyoruz.

Köleliğe koşanlar

HuxleyCesur Yeni Dünya” romanında, tarikatlardan çıkan “insanların“, başka sözcük bulamıyoruz, köleliğe koştuklarını yazmıştı.  Tarikat ve tekke kadınlarında da kadınlıktan ve insanlıktan kaçış görüyoruz.  Mürşidin yatağını ve kucağını kaybedenin tek işi, mürşide yeni birisini bulmaktır.  Bu, Nur Baba’nın benzeri olan Refik Halid’in “Kadınlar Tekkesi” romanında daha açık görülüyor; şeyh veya mürşid birisine göz koyunca, eski kadınlar, büyük bir aşk ve hırsla bu körpeyi şeyhin kucağına oturtmaya çalışıyorlar.  Buradaki kölelik, “mama ruhu” çok şaşırtıcıdır.  Ne hoş, “Kadınlar Tekkesi”’nde şeyhi bilebiliyoruz, akepe hükümetince Vatikan Büyükelciliği’ne atanan Kenan Gür’ün dedesi, Rıfai Tarikatı’nın kurucusu Kenan Rıfai’dir.  Kenan Rıfai, Alyans Israelit’ten mezundu, İbrani asıllı olduğundan şüphe etmiyoruz.  

Sabetayizmden Bektaşiliğe

Yakup Kadri okula Fevziye Mektebi’nde başlamıştı, Selanik’te kurulmuş okullardandır, ilke olarak Sabetayist aileler çocuklarını gönderiyorlar.  Bunun önemi, Yakup Kadri’nin, Nur Baba romanı ile Bektaşilik’ten çok Sabetayizm’i eleştirdiğine inanılmasıdır, içinde böyle bir eğilim ve damar var.  Kaldı ki, Sabetayizm’in temeli olan Kabala, İspanya’da İslami sufiler ile iç içe gelişmişti.  Sabetay Sevi de Scholem’in yazdığına göre, İstanbul’da Bektaşi tekkelerine gidiyor ve ayinlere katılıyordu.  Dolayısıyla birisini hedef alırken, bir taş ile iki kuş vuruluyor.  Ben de taşları çoğaltmak üzere, Refik Halit Karay’ın da bir Karay Ibranisi ve Mehmet Akif in akrabası olduğunu ekliyorum.  “Çöküş” kitabımda varlar, her ikisi de Türkçe’yi güzel kullanıyorlar.

Celile, romanda “anne bacı“, seansların icra edildiği meydan’ın sanki amiridir.  Ama zaman zaman tahammül edemiyor, “Baba kendinden geçmiş, evlatlar her istediğini yapıyor, rapt yok zapt yok” deyü yakınıyor.  Dans sabaha kadar sürüyor, mumlar sönüyor, halkımız bu durumlara “herkesin eli herkesin cebinde” diyor.  Ziba, Baha’nın yanında sanki “baş kadın“, “Erenler” iledir, bazen “aman artık tahammülüm kalmadı, hiç de mi insafınız yok Erenler” yollu bağırmaktadır.  Erenler meydan’da Ziba ile hem “muakeka” halindedir ve hem de Ziba’ya, Nigar’ı ikna ile getirmesi için baskı uygulamaktadır.  Bir köle adayı peşindeyiz.

İşte tam bu sırada Frankist Schnitzler’in romanına dayalı Kubrick’in filmini seyrediyorum, ikisi arasındaki fark, filmdeki grup seks için başka sözcük bulamıyorum, solennellement diyorum, burada törenin çok gösterişli ve ağırbaşlı olmasıdır.  Ne yazık Nur Baba, fazla “à laturca” bir akıştadır.

Çürüme

Sevük’te var, ve hep söylüyoruz, “Nigar halefi Süheyla’yı kıskanamıyor“, bunu biliyoruz, ister Eyes Wide Shut filminde, isterse bizim folklorumuza giren “mum söndü” ayinlerinde kıskanma yoktur.  Tabii, ben hep yazıyorum, kıskanma yoksa aşk yoktur, yerini behimiyet’e bırakmış durumdadır.  Çok güzel, şimdi kıskançlık yok, “pişti” var.  İki kız iki oğlan, birisi diğeri ile, sonra birden çiftler değişiyor, malum yerlerde karşılaşıyorlar, tv’ler ve gazeteler “pişti” oldular yazıyorlar.  Pişti oynuyorlar, “eş değiştirme” de diyorlar.

Dizilerdeki kızlar ve oğlanlar, ilke olarak Sabetayist’tirler.  Mankenler genellikle İzmir’den ithal ediliyorlar, Seferad’tırlar.  Vatikan için ise genellikle ibrani asıllılardan büyükelçi çıkarılmaktadır, biliyoruz.

İsimleri çoklukla İran’dan alıyoruz, “hande” farsça “gülüş“, İbrani karşılığı Isak’tır, “Zib” ziynet olup “Ziba” süslü veya güzel oluyor.  Ve “Negaşten” fiiline geliyoruz, “negar“, biz “nigar” diyoruz, “resim yapan” veya “resmi yapılan” demektir; böylece “güzel” anlamına ulaşıyoruz.  Yakup Kadri, Ziba ve Nigar’ın çirkinleşmesini yazıyordu, tezat’tan yararlanmaktadır.  Edebiyat’ta sıklıkla başvuruyoruz.

İnsanlıktan çıkış

Final mükemmel, Macit ablası Nigar’ı kurtarmaya kararlıdır, çağırıyor, buluşuyor, ablasına acımakla tiksinme arasında gidip geliyordu.  Macit artık Nigar’ı götürmek üzeredir.  Nigar birden “bu işe mutlaka onunla birlikte karar vermemiz icap eder” dedi.  O, Baha’dır.  Nefret Macit’in her yanını doldurmuştur.  Bıraktı, elini sıktı; tarikat, ablasını başka bir yaratık yapmıştı, artık tek başına karar veya oy veremezdi.  Nigar’ı korumadı, bıraktı.  Bitirmiş oluyorum.

Edebiyat tarihçilerine zeyl‘im var, pek roman okumazlar, bu son, Goncarov’un Oblomov’undan esinlenmedir.  Gonçarov’un bu klasik romanında, Oblomov’un eski sevgilisi; Alman asıllı, başarılı, Rus, genç iş adamı eşiyle Oblomov’un yanına geliyor, kadın kapıda bekliyor.  Genç kapitalist giriyor, sonra dışarı çıkıyor, Oblomov’un sevgilisi de içeri girip onu görmek istiyor; ama hayır, içeride artık başka bir yaratık vardır.  Bunun üzerine kadın gözleri yaşlı oradan ayrılıyor.  Müthiştir.

Lenin’in Oblomov’da göremediği işte budur, Yakup Kadri ve biz görüyoruz.  Demek tarikatlar “sürü” imal ediyorlar.  Ve “son” veriyorum.

 ***

Lügatçe

Seferad: Bizde Yahudiler üç bölüktürler, “romanyot“, İspanya Yahudiler’i gelmeden önce bu topraklarda yaşayanlardır, “rumi” demektir, İspanya‘dan gelenlere “Seferad” diyoruz, ibrani, İspanyol anlamındadır.  Almanya ve Polonya’dan gelenlereAşkenaz” deniyor, Israel’de Aşkenazlar hakimdirler.

Frankistler: Sabetay Sevi din değiştirince, Frank, Hıristiyan-Sabetayizmi seçti.  Frankistler’de grup seks çok daha yaygın ve coşkuludur.

Oblomov: Ünlü Rus edebiyatçısı Ivan Gonçarov’un başyapıtı.  Gonçarov yapıtı önce 1847 yılında “Oblomov’un Düşü” adında bir uzun öykü olarak tasarlamış, daha sonra bu kısmı da dahil ederek roman biçimindeki tam halini 1859 yılında basmıştı.  Soylu bir ailenin vârisi olan Oblomov, romanın epey uzun bir kısmı boyunca yataktan kalkmayan, taşradaki çiftliğinden gelen gelirle beslenen, çalışmamak için sürekli bahane bulabilen ve sevmekten korkan bir tembellik, uyuşukluk simgesiydi.  “Oblomovluk” başta Rus edebiyatı olmak üzere, bütün dünya edebiyatını etkiledi ve başka dillerdeki sözlüklere girerek gündelik yaygınlık kazanmış bir kavrama dönüştü.

Gazete Vatan Emek

Twitter: @GazeteVatanEmek

Facebook: https://www. facebook. com/Gazetevatanemek

AYDINLIK BİR GELECEK, çocuklarımıza bırakacağımız en değerli miras. . .

http://www. gazetevatanemek. com/

 


 MESUT YILMAZ’IN RIFAİ SIRRI

Teşvikiye Camii’nde düzenlenen cenaze töreniyle ebediyete uğurlanan Mesut Yılmaz’ın annesi Güzide Yılmaz, Rıfai Dergâhı’na intisap etmişti.

Ne oğlunun başbakanlık yıllarında ne de sonrasında ortalarda gözüktü.

Geçen hafta çarşamba günü Türkiye’nin gözü kulağı Fatih Camii’ndeydi. Ülkenin tanınmış işadamlarından Sabri Ülker’in cenazesi Fatih Camii’nden kaldırılacaktı. 28 Şubat’ın sakıncalı işadamları listesinin başında yer alan Sabri Ülker için binlerce kişi cami avlusunu doldurdu. Başbakan Erdoğan’dan iş dünyasındaki en büyük rakiplerine ve burs verdiği öğrencilere kadar binlerce isim vardı. Aynı gün, aynı saatte başka bir isim daha uğurlanıyordu son yolculuğuna. Eski başbakanlardan Mesut Yılmaz’ın annesi Güzide Yılmaz vefat etmiş, cenaze töreni için Teşvikiye Camii uygun görülmüştü. Güzide Yılmaz, 87 yaşındaydı. Oğlunun başbakanlığını görme bahtiyarlığını yaşamış şanslı isimlerdendi.

AYVERDİ’NİN CENAZ TÖRENİNDE

Güzide Yılmaz ne oğlunun başbakanlık yıllarında ne de sonrasında ortalarda gözüktü. Evinin kapılarını hiçbir zaman gazetecilere açmadı. Oysa bazı köşe yazarlarıyla, oğlu siyasete girmeden önce görüşüyordu. Ancak ne onlara ne de sonrasında görüşmek isteyen gazetecilere tek bir kelam ettiği duyulmadı.

Objektiflere yakalandığı nadir anlardan biri Samiha Ayverdi’nin cenaze töreniydi. 22 Mart 1993’te hayata veda eden Ayverdi, İstanbul Merkez Efendi Camii’nde kılınan namazın ardından, yine aynı caminin haziresinde toprağa verildi. Ayverdi romanlarıyla, yazılarıyla tanınan, Osmanlı hayranı muhafazakâr muhitlerde adından övgüyle bahsedilen bir yazardı. Ancak Ayverdi’nin bundan çok daha önemli bir özelliği vardı: İslam tarihinin bilinen ilk kadın ‘şeyh’iydi. Dergâhın kurucusu Kenan er-Rıfai’nin vefatının ardından Rıfai Dergâhı’nın başına geçmişti.

MAAİLE CENAZEDE

Ayverdi, bir bayram günü son yolculuğuna uğurlandı. Dergâhın diğer önemli isimleri gibi Merkez Efendi Mezarlığı’nda ölümünden yıllar önce hazırlanmış mezarına defnedildi.

Peki Güzide Yılmaz’ı maaile cenaze törenine getiren sebep neydi? Güzide Yılmaz yıllar önce Rıfai Dergâhı’na intisap etmiş, Ayverdi’nin ya da dergâh mensuplarının hitap ettikleri şekliyle “Samiha Anne”nin bağlısı olmuştu. Tıpkı ailesinin diğer fertleri gibi. Rıfai Dergâhı’na bağlanan ünlüler arasında sadece Güzide Yılmaz yoktu. İçinde meşhur ressam Fahrünnisa Zeyd, seramik sanatçısı Füreya Koral, ressam Aliye Berger, yazar Cevat Şakir Kabaağaçlı, tiyatrocu Şirin Devrim gibi isimlerin de yer aldığı Şakir Paşa ailesinden müdavimleri de vardı.

Ünlü yazarlar Nihat Sami Banarlı, Safiye Erol, Ekrem Hakkı-İlhan Ayverdi çifti, Enis Behiç Koryürek, Nezihe Araz ilk akla gelen isimlerdi. Kadın şeyhiyle, modern görünümüyle,mensuplarının entelektüel seviyeleriyle diğerlerinden hemen ayrılan dergâhın kurucusu, Kenan er-Rıfai’ydi. 7 yabancı dili akıcı bir dille konuşan, Galatasaray Lisesi mezunu Kenan er-Rıfai, bilinenden çok farklı bir şeyh portresi çiziyordu.

İlk mürşidi annesiydi

Kenan er-Rıfai, Filibeli Hacı Hasanzâde Abdülhalim Bey isimli bir devlet memuru ile Filibe Hanedanı’na mensup Hatice Cenan Hanım’ın oğlu olarak 1867’de Selanik’te dünyaya geldi. Baba tarafı aslen İstanbullu olmakla beraber Filibe’ye göç etmiş bir aileydi. Anne ve baba Kenan er-Rıfai’nin çocukluk yıllarında boşanmışlardı. Anne Hatice Cenan artık bütün varlığını oğlu Kenan’a adayacaktı. Kendi ifadesiyle Kenan Rıfai’nin ilk mürşidi annesiydi. Daha sonra annesinin de mürşidi olan Ethem Efendi’ye bağlanır. Kadiri Şeyhi olan Ethem Efendi, Posta Nezareti’nda çalışan bir memurdur. Kenan er-Rıfai ilk tasavvuf eğitimini Ethem Efendi’den alır. 4 yıl boyunca sadece ekmek ve zeytin ile riyazet yapar.

Dört yılın sonunda Ethem Efendi, Kenan er-Rıfai’ye Kadiri icazeti verir. Yıllar sonra Mevlana ailesinden Mevlevi icazeti, Medine’deki Rufai dergâhından da Rufai icazeti alacaktır. Dokuz yaşında Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’ne yatılı olarak verilen Kenan Rıfai burada hem Doğu hem Batı kültürüyle yetişir. Recâizâde Mahmud Ekrem, Muallim Nâci, Muallim Feyzi, Zihni Efendi, hocalarından belli başlılarıdır. Mekteb-i Sultani’de mükemmel öğrendiği Fransızca’nın dışında Arapça, Farsça, Latince, Rumca ve ailesinden dolayı Çerkezce de bildiği diller arasındadır.

Hayatının son dönemlerinde “geleceğin dili İngilizce olacak” diyerek bu dili öğrenmelerini tembih ettiği gibi, 80’li yaşlarındayken kendisi de İngilizce çalışmaya başlar. 1900’lerin başında Numune-i Terakki müdürü olarak İstanbul’a gelir. Ancak İttihat ve Terakki bağlantısı sebebiyle ismi mimlenen bu okul hafiyelerin ilgi odağıdır. Numune-i Terakki müdürlüğü sırasında saraya jurnallenir. Avrupa’ya kaçıp siyasi mülteci olacağı yönündeki ihbar üzerine saraya çağrılır. Sorgusundan sonra “selam ve ihsan-ı şahane” ile suçsuz olduğu bildirilir.

Süryani patriği müridiydi

II. Abdülhamit’in maarif reformları çerçevesinde Medine’de açılan İdad-i Hamid müdürlüğü kendilerine teklif edilir. Kenan Rıfai’nin Medine’ye gitmesinden önce mürşidi olan Ethem Efendi Hakk’a yürür. Bu suretle Kenan Rıfai, Medine’de bir Rufa” şeyhi olan Hamza Rıfai’nin hizmetine girer. 4 yıl boyunca görev yaptığı Medine’de bir yandan da bir Seyyid Hamza Rıfai’nin tekkesinde yolun usul ve esaslarını, âdet ve geleneklerini, tekke merasimlerini ve eğitimini öğrenir.

Hamza Rıfai’den aldığı icazet ve halifelikle artık kendisi de dergâhını açabilecek ve irşada geçebilecektir. Nitekim döndükten kısa bir süre sonra Fatih’te kendi dergâhını açıp, postnişin olarak irşat vazifesine başlar. Çarşamba günleri hanımlarla sohbete, cumalar beylerle zikre, perşembeler Mesnevi dersine ayrılır.

ANNESİNİN İSMİNİ VERDİ

Kenan Rıfai, 1908’de kurduğu “Altay Dergâhı” da denilen dergâhına, hayattaki ilk mürşidi saydığı ve ömrü boyunca büyük bir sevgi ve saygı beslediği annesi Hatice Cenan Hanım’a atfen isim verir: “Ümmü Kenan”. Torunu Kenan Gürsoy’un ifadesiyle Kenan Rifa” kendini, “Hadimi Hangâh-ı Ümmü Kenan” yani “Kenan’ın annesinin dergâhının hizmetkârı” olarak vasıflandırır.

Kapanacağı 1925 yılına kadar bu dergâha dönemin kayda değer pek çok şahsiyeti devam eder. Hatta dönemin Süryani patriğinin de intisap ettiği söylenir. O dönem ona intisap ettiği söylenen patrik, hediye olarak getirdiği seccadeyi kendi eliyle altına sermek isteyince hürmeten ona engel olur. Ancak patrik “Bu seccadede benim otuz senelik gözyaşlarım var, onun için kendi elimle sereceğim” diyerek ısrarcı olur.

Refik Halit Karay roman yazdı

Kenan Rıfai, Medine’de dört yıl süren hizmetini bitirince İstanbul’da Darüşşafaka Lisesi’ne atanır. İstanbul’un bu en önemli liselerinden birinde yıllarca müdürlük vazifesini yaparken bir yandan da dergâhında şeyh olarak hizmet görmeye devam eder. Maarif Vekâleti’nden emekli olduğu 1925’ten sonra da eğitimi bırakmaz ve 13 yıl boyunca Fener Rum Mektebi’nde Türkçe dersleri verir. Soyadı kanunuyla kendisine “Büyükaksoy” soyadını alan Kenan Rifai pek çok entelektüel, yazar, edebiyatçı, sanatçıya tesir eder. Tanınmış romancı Safiye Erol da onun terbiye halkasına dahil olanlardandır. Bir başka ilginç şahsiyet ise talebesi Sofi Huri olur. Sofi Huri, bir papazın kızıdır. Ancak “Tasavvuf ahlâkının İseviyet düsturları ile esasta el ele gittiğini” Kenan Rifai’de görerek ona intisabı seçmiştir.

1950 YILINDA VEFAT ETTİ

Müntesiplerine göre ilk iftirayı Refik Halid Karay atar. Söylendiği kadarıyla Karay’ın “Kadınlar Tekkesi” romanı hem o dönemler hem de bu dönemler için alışıldık olmayan bir ortam olan Kenan Rifai ve ihvanından ilham alarak tasavvuf ve tekke hayatına saldırgan ve tahkir edici bir üslupla yaklaşır. 1948’de felç geçirir. Şuuru gayet yerindedir ancak sağ bacağı hiç işlemez hale gelir. Son iki yılını bu halde geçirir. Aliye, Kazım ve Kainat adında üç çocuğu olan Kenan Rifai 7 Temmuz 1950’de vefat eder. Torunu Prof. Dr. Kenan Gürsoy, dinler arası diyalog çalışmalarında bulunan bir şahsiyet olarak Vatikan’da büyükelçilik yapmaktadır.

HABER: TUNCAY OPÇİN / BUGÜN GAZETESİ

 

AŞK BUDUR!, (Aşk Bu İmiş!) “Sâmiha Ayverdi Hanımefendi”


Roman nasıl vücuda geldi.

Sâmiha Ayverdi imzasıyla 1938 yılında yayınlanan ve yazarın daha sonra basılmasına izin vermediği AŞK BUDUR!, (Aşk Bu İmiş!) [Yazar, romanından Aşk Bu İmiş diye bahsediyor. (sh: 271)Kitabın kapağında ise, eserin adı [sehven] Aşk Budur şeklinde yazılmıştır.]isimli ilk romanı hakkında, kim ya da kimler tarafından ve nasıl yazıldığına dâir, uzun zamandan beri ortaya atılan bir rivâyet vardır. İlk defa elli küsur yıl önce […] H. Hanımdan duyduğum bu rivâyeti, […] iki hanımın […] hâtıralarında da gördüm. Şöyle ki:

“Aşk Bu İmiş adlı romanı, Ken’an Rifâî’nin talebelerinden Semiha Cemâl Hanım yazıyormuş, fakat ömrü vefâ etmeyince yarım kalan eseri tamamlama vazîfesini hocası Ken’an Rifâî, Sâmiha Ayverdi’ye vermiş, devâmını o yazmış.”

Bir müddet evvel yayınlanan S. Ayverdi’nin eserlerinden derlenmiş bir kitapta[(Özcan Ergiydiren, "Aşk Bu İmiş Romanını Kim Yazdı?” Akademi Mecmuası, Ekim 2012, s. 56-59)]  da şunlar yazılmış:

“ Aşk Budur Sâmiha Annenin ilk evlâdıdır. Semiha Cemâl Hanım’la ortak kitabıdır. Ve gene Sâmiha ve Semiha ilişkisinin iç içe geçmesiye zuhûr etmiş bir kitaptır.

Aşk Budur ortaya çıkışı îtibâriyle çok farklı bir eserdir. Eser, Ken’an Rifâî’nin öğrencilerinden Semiha Cemâl Hanım tarafından yazılmaya başlanır. Fakat kendisi çok genç yaşta Allah cebesine tutulup bu âlemden gider olunca, kitabı tamamlama görevi Sâmiha Ayverdi’ye verilir.

[…]

Romanın yayınlanmasından bu yana, ara sıra zuhûr eden ve yukarıdaki gibi çok hoş bir hâle bürünen bu hikâyenin aslı neydi?

[…]

Yazar [SA], kırk yıla yakın bir zaman boyunca talebeleriyle yaptığı sohbetlerde, ilk romanını neden yazdığını şöyle anlatmıştı:

“ Aşk Bu İmiş isimli romanımı beni rencîde eden bir yazıya aksülamel olarak on beş günde yazdım. Kendilerine [Ken’an Rifâî Hazretlerine ] götürdüm ve […] takdim ettim. […] Bu kitap basılsın.’ dediler. ‘Benim ismimle olmasın, müstear isim konsun’ diye istirham ettim; ‘Hayır, dediler, senin isminle çıksın.’ Bir müddet sonra basıldı.”

[…]

Yazar, Mülâkatlar adlı kitabında da bu konuya temas etmiş: 78. sayfada:

“Aşk Bu İmiş’i yazmadan evvel hislerimi rencîde eden bir kitap okumuştum. Bu, o tehevvürün tekaazasıyla [sıkıştırmasıyla] yazılmıştır.” diyor. 151. sayfada tekrarlıyor:

“İlk eserim olan “Aşk Bu İmiş”’i o zaman okuyup da hislerimi rencîde eden bir eserin reaksiyonu ile on beş günde yazmıştım. Neşretmeyi tasavvur etmezken, sözünden çıkamayacağım bir büyüğümün arzusu neticesi olarak neşrettim.”

Gazeteci Kandemir’in Sâmiha Ayverdi ile yaptığı 14 Temmuz 1949 târihinde Edebiyât Âlemi’nde yayınlanan bir röportajda da bu hakîkati teyit ediyor. Kandemir soruyor:

-İlk eser?

Düşüncelerimi, duygularımı rencîde eden bir kitap okumuştum… Tam on bir sene evvel…

-Neydi?

Şimdi hatırlamıyorum… Onun ilk reaksiyonu olarak, cevâbî mahiyette ilk kitabımı, gâyet kısa zamanda yazmıştım. […]

Yazar, kendisiyle yapılan mülâkatta “Tam on bir sene evvel” diyerek Aşk Bu İmiş romanını 1938 yılında yazdığını belirtiyor. Semiha Cemâl Hanım […] 1 Şubat 1936’da vefât etmiş, roman ise 1938’de yayınlanmış. Eğer gerçekten romanın yarısını Semiha Cemâl yazmış, Sâmiha Ayverdi tamamlamış olsaydı, 1936 yılında veya 1937 başlarında ve “Semiha Cemâl” imzasıla yayınlanırdı. Kendi kitaplarına dahi adını yazmak istemeyen bu müstesnâ insan, çocukluğundan beri çok sevdiği yol arkadaşının eserini asla kendine mâl etmezdi.

[…]

bâzı kimseler […] “dâimâ sessiz sedâsız kapı dibinde oturan”[ Bu ifade S. Ayverdi’nin kendisine âittir.] Sâmiha’nın bu kitabı yazmış olduğuna inanamamışlar; “Semiha Cemâl Hanım’ın yarım kalmış romanını, belki hocasının yardımıyla, Sâmiha tamamlamış, demişler.

Sâmiha Ayverdi’nin ardı ardına neşredilen eserleri, bu zannı, tamamıyla silmişse de, […] uzun yıllar İstanbul’dan uzakta kalmış birkaç kişi bu zannı günümüze kadar taşımışlar.

Netice: Aşk Bu İmiş romanını, Sâmiha Ayverdi 1938’de yazmış ve yazı hayâtına bu eserle başlamıştır; gerisi hikâyedir. [Rana Özkan ve Rüzgâr Özge]

*************

AŞK BUDUR!, (Aşk Bu İmiş!)

[Romanda Sâmiha Ayverdi Hanımefendinin, Hamza, Meryem ve Yusuf arasında vücuda gelen aşkın ulvî hallerini işlerken, hakikatlerini de remz [İşaret. İşaretle anlatmak. * Güç anlaşılır. * Gizli ve kapalı söyleme. ] eden yüce mertebesini fark edeceksiniz. Ayrıca ledünni bilgilere ulaşabileceğinizi düşünüyoruz. Hzl ]

 samiha ayverdi1

Aşk, Ulûhiyet abidesidir. Aşk insan ve hilkat muammasının anahtarıdır. Var olan ancak aşktır, onsuz hayat yoktur.

Hamza demek sevgilisi, Meryem demekti. Meryem Hamza’nın hayatından çekilirse, o, bir ceset gibi cansız, manasız ve ifadesiz kalırdı. Onun bütün varlığı Meryem’den ibaretti.

Hamza’nın Meryem’e olan gönül bağı, hayatının temerküz [bir yere toplanma; merkezleşme, birikme. ] ve istinat [dayanma, güvenme. ] noktası idi. Meryem onun için kalb gibi idi, malik olduğu diğer kıymetler ise birer cüz gibi idiler. Bu kalb dursa, diğer bütün uzuvlarda birer birer çürümeye mahkûm olmayacaklar mıydı ? sh: 6

**

Aşk..

İnsanı beşer kütlesinden temyiz eden kuvvet..

Aşk., tükenmez bir sermaye!.

Aşk, ölçüsüz sevgi..

Aşk, sevdanın kemâli..

Aşk, garezsiz muhabbet…

Hamza bir solukta bunları düşünürken birdenbire durdu. Zira o, sevgisinde garezsiz değildi. Sevilmek, sevgisine mukabele görmek talebi değil miydi ki onu bir gölge gibi takip ediyor ve Hamza daima, aşkının bir taraflı oluşundan muztarip oluyor, elem çekiyordu. sh: 7

**

Hasılı Meryem, memleket için en hararetli bir mevzu, en parlak bir taçtı. Erkekler onun için «gönülsüz Meryem» derlerdi. O, gönülsüz değildi. Bilâkis bu gönül, pek nadir kimseye nasib olan şedid bir aşk duygusuyla hisli ve uyanıktı. Bu yakıcı duygu, bir kaftan gibi kızı baştan ayağa kaplamış, onun içindir ki, muhitiyle arasına kavi bir hail olmuş ve onu yalnızlığa sürüklemişti. Sh. 11

**

Meryem bu gece gökten düşmüş bir melek gibi güzel!

Meryem, ebedî fecir..

Meryem hayat..

Meryem bizim tacımız..

Hayrenin kalbi Meryem…

Fakat Meryem’in kalbi kimin, aşkı kime bu belli değildi…

Arap şairlerinin ilham-kârı Meryem, varol bizim sevdamız…

Bir kadın sesi, kıskanç ve huysuz bir ses :

Hamza Meryem’den güzel !

Bir başka ses :

— Elbette güzel.. Ben Hamza olsam yüz Meryem’i etrafımda pervaneye döndürürüm.

Bir erkek sesi araya giriyor :

İyi ki olmamışsın.. Çünkü sen de bizim gibi onun etrafında pervaneye dönerdin.

Haydi oradan münasebetsiz.. Çok içmişsin galiba..

Keşki sarhoş olsaydım, sizi memnun edecek daha neler söylerdim.

Sh:14-15

**

 

Ya Meryem’le evlenmeli yahut ta ondan ayrılmalı, bu gülünç vaziyete bir nihayet vermeli idi. Birinci ihtimali düşünürken, buna kendi bile güldü. Meryem’in kocası olmak, ona Kafdağı’nı aşmaktan da müşkül görünerek hemen ikinci şıkka atladı; yani Meryem’i terk etmek !

Fakat Meryem’i terk etmek, Hamza’nın elinde mi ki, bunu düşünebiliyor ve bunu velav bir an için olsun hatırına getirebiliyordu? Sevgilisini kendi ihtiyariyle bırakmak! Bu nasıl kabil olabilirdi? Sh:22-23

**

Meryem, bu hayat muammalarının menşeini bilmek, öğrenmek istiyor. Zira bunlar bilinmedikçe, insan kendini gurbete düşmüş bir yalancı hissediyor. Benliğine, ruhuna, hasılı hilkatin sırrına bigâne olan kimsenin bir diyar garibinden, bir yabancıdan ne farkı alabilir ?

Meçhuller içinde yaşamak, kendine, ve kendini yaratana yabancı olmak kadar azablı bir şey olurmu ?

Meryem işte daima bu azabı, bu üzüntüleri çeker. Fakat nerede ona bu yolda yardım edecek, bilgisi, bilgileri mağlûb edecek vücud nerede?

Meryem işte, hasretini çektiği bu vücudu arıyor ve kanmayan ruhu, tabiatın fevkindeki azamete yetişmek istiyor. Bu ateşin kabiliyetli kız, ancak o zaman rahat edecek, kendine sahib olacak…sh:47

**

Belli ki, Hamza’nın asıl söylemek istediği sözlere bu bir mukaddeme idi. O, sözlerini ezberlemiş, fakat bu ezberlenmiş sözleri de şimdi söylemek için müşkülât çekiyor, azım ve gayret sarf ettiği halde söyleyemiyordu. Nihayet kendine bile yabancı gelen titrek bir sesle başladı:

—         Meryem… Seni ismen olsun karım olmaya icbar eden bu emrivakiden dolayı çok müteessifim. Şimdiye kadar gelip bu teessürümü bizzat anlatmadığım için beni affet. Özrüm senin malûmundur.

Bu izdivaçtan dolayı hissettiğim teessürün samimiyetini tahmin ettiğini bildiğim için fazla bir şey söylemek istemem.

Teessür, diyorum; zira seni müteessir eden bir vak’a, her ne kadar benim canla arzu hissettiğim bir şey de olsa, gene teessür duyarım. sh:49

**

“Kader, insanın kendi varlığı ile beraber yoğurulmuştur. Ondan içtinap [Sakınma, çekinme, kaçınma. ] edilemez. İnsan, kaçmak istediği kaderini beraberinde götürür.,,

Sh: 52

**

Meryem’e mektup göndermek arzusu, bütün imkânsızlığı ile gönlünde alevlendiği zaman, Hamza, avucuna noktalar koyuyor, bu noktalarda kalbinin bütün hararetli ifadesi, bütün suzişi [Yakma. Yanma. * Dokunma, te'sir etme, etki yapma. * Büyük acı. Yürek yanması. ] ve aşkı mevcud olduğuna inanıyordu.

Bu noktalar sanki kendi kendine tafsil olacak, semada teker teker uçup, birer aşk namesi gibi Meryem’e kadar gidecekti.

Hamza, bu ruhî emirde büsbütün de haksız değildi.

Bütün bu mevcudatın bile aslı, basit bir noktadan başka neydi ?

Uzvî ve manevî varlığı ile, koskoca bir hilkat âbidesi olan insanın da aslı, bir noktadan başka nedir ?

Sonra mükevvenatın azameti içinde, arz da bir nokta değil midir ?

Ya o, insanların vücuda getirdiği eserler, mabedler, saraylar, âbideler, kervansaraylar, heykeller, henüz vücuda getirilmeden evvel, yani daha insan kafasında, tasavvur halinde iken, bir noktada gizlenmiş değil midir ?

Hasılı mana, noktadadır; tafsilât, teşekkülât [meydana gelmeler.] ise kılükal [Dedikodu, söylenti:]  ve teferrüattır.sh:58

**

Su… hayat malzemesinin ruhu, lezzetten tattan muarrâ, renksiz, kokusuz su… her şeyden, çeşnisi, kokusu olan her şeyden bıkılır, fakat sudan bıkılmaz; ona doyum yoktur ki… O, her şeyin aslidir, hayatıdır. Hamza, aşkla suyun arasında sıkı bir müşabehet bulduğu için onu çok sever. Su da, aşk gibi, evsafı hiç bir şeyde olmayan yegâne keyfiyettir. Hayatın mayesi su, ruhun mayesi de aşktır. Suda, kesif unsurların evsafından bir hatıra olmadığı için sevgilidir. Aşkta da, sevgiliden başka kasd olmadığı için nihayetsiz derecede şeriksizdir. [ortaksız]  sh: 60

**

Dinlenmek, uyumak için her kes bir köşeye çekildi. Hamza yalnız kalınca, eşyaları arasından ihtimamla bir şişe çıkardı; içindeki mayiden, yüzüne, gözlerine sürerek tekrar kapadı, kaldırdı. Bu şişe, Meryem’in kendi eliyle eşyaları arasına yerleştirdiği gül suyu şişesi idi.

Bu anî seyahat haberi kızı ne kadar şaşırtmıştı.. Hamza, Meryem’in bu haberi, belki de bir müjde gibi telakki edeceğini düşünmüştü. Hâlbuki o, yenemediği bir şaşkınlıktan başka hiç bir hissini belli etmemiş, Hamza’nın eşyaları hazırlanırken, yolda ihtiyacı olabilecek bütün teferruatı düşünmüş, o meyanda bu gül suyu şişesini de bizzat yerleştirmişti.

Konuk yerlerinde Hamza ne içerde ne de çadır altında yatardı. Onun için gene çabucak hurma lifinden yatak yaptılar. Esasen kafilenin mühim bir kısmı da açıkta yatacaklardı.

Hamza’nın derunî ve maddî süzişlerle yorgun düşen vücudunu, çok geçmeden uyku kaptı, bu sefer de karşısına bir rüya âlemi açıldı. Bu, öyle bir rüya idi ki, kalbe düşen bir ok gibi, Hamza’nın yüreğini delip geçti:

Rüyasında meçhul bir el görüyor, meçhul bir ses duyuyor, fakat bu elin ve bu sesin sahibini göremiyordu. Bu el ona, semada, aya şiddetle yaklaşmış bir yıldızı ve ayı gösteriyor : Bak sevgilin kimin sesinde ! diyordu.

Hamza o anda Meryem’i hakikaten, sevdiği bir kimsenin sesinde görseydi de, ancak bu kadar harab olur, bu kadar perişan edici bir kedere düşerdi.

Bu korku ile birden bire uyandı. Bu uyanış ta, ona rüyadaki korkusunu tekzib [yalanlamak, bir işe inanmayıp inkâr etmek, yalan olduğunu söylemek.] edecek mahiyette değildi. Zira bir lâhzada uykunun afyonlu tesirinden silkinerek bakışlarıyla gökyüzünün tarayınca, ziyadar bir yıldızın aya şiddetle yaklaşmış olduğunu gördü. Demek ki bu manzara, rüyasını filen teyid ve tabir eden bir hakikat, acı bir ihtardı.

Hamza biran, içinden çıkılması müşkül biı şuur ihtilatına kapıldı. Gaybin bu sarih ihtarına rağmen, dimağı, hakikati tahrif etmeye bu hadiseyi, aklî sebeblerle izah etmeye çabalıyordu. Meselâ, şimdi şu gördüğü ay ve yıldız, biran uyanarak görüp, tekrar uykuya daldığı için unuttuğu ve tahdeşsuuruna [şuuraltı] malettiği bir hîkâye olamaz mıydı ? Belki de bu rüya, alelâde bir cevvî hadiseden mülhem olduğu bir hadise idi.

Hamza, aklının bu müdafaasından kuvvet, teselli verici bir ümid bulmaya çabalıyor, fakat hakikatin sesini susturmaya muvaffak olamıyordu. Zira genç adamı o manzaradan ziyade tedhiş eden bir bedahet [açıklık, ispata ihtiyaç duymamak, âşikâr] vardı ki bu: Bak sevgilin kimin göğsünde! Diyerek gök yüzüne uzanan el, ve bu elin sahibinin sesi idi. Hamza’nın rüyada yarım yamalak şuurunun ne bu eli, ne de o            sesi icad etmesi imkânsızdı. Çünkü o elde de, bu seste de öyle sadık bir mâna vardı ki, Hamza, şimdi bile bu iki meçhul karşısında titriyordu. O el, kimin eli idi, bilmiyordu. Fakat bildiği bir şey varsa, bu elin, hiç kimse de görmediği ruhanî bir halâvetle manalaşmış, güzel bir el, oluşu idi.

Karanlık gecede güneş sanki bu elin üstüne doğmuş, yahud güneş bu elden doğmuştu.

Bu elde ve seste, Hamza’yı, kaderin önüne geçilmez buyruğuna alıştırmak isteyen müşfik ve himaye- kâr bir tatlık vardı.

Hamza bir kere daha gökyüzüne baktı. Muzî ve hayatdar yıldız, zevkten ve hazdan mest, ayın sinesinde parlıyordu.

Ay ile dudak dudağa gelmek üzere olan ve ona bu kadar mahrem bir imtiyazla sokulan bu yıldız, demek ki, sevgilisiydi, Meryem’di. Tıpkı ayın kendi vücudundan kopmuş, ışrakı 8 Güneş doğmak. Işıklandırmak. Parlatmak. ] şiddetinden sıçramış bir zerre gibi aşk heyecanlarıyla parlayan bu yıldızın tahtı kimdi ?

Hamza’nın bir lâhza bile temellük edemediği sevgilisine, sinesinden taht düzen bu âsümanî 8 Beşerî olmayan. Semavî olan. Göğe âit ve müteallik.] vücud kimdi ? Bu bahtlı insanı bilmek için Hamza şu anda canını verirdi.

Hamza, iradesiz bir hareketle başını sağa sola çevirdi. Ancak bunu bir az evel rüyasında kendisine hitab eden sesten, o nuranî elin sahibinden sorup öğrenebilirdi. Fakat genç adam etrafında kimseyi göremedi.

Hamza, bütün vücudunun, topraktan bir külçe gibi ağırlaştığını, yatağa yapıştığını, hissediyordu.

Artık yavaş yavaş sabah oluyor, etraftan tek tük sesler başlıyordu. Nöbetçiler, dolaşarak kafileyi uyandırıyorlardı. Hareket zamanını ihtar eden bu seslerin davetine icabet lâzımdı. Hamza, yatağından kalkmadan evvel bir kere daha başını göke çevirdi. Bütün acı ihtarına rağmen bir kere daha onları, Meryem’le sevgilisini temsil eden ayla yıldızı görmek istiyordu. Fakat gözlerine dolan yaşlar, bu manzara ile bu gözlerin arasını perdelemişti. Hamza bu yaşları silmeden yataktan fırladı kalktı.

**

Bu rüya hadisesini takibeden on günü, genç adam çok hümmalı, ıztırablı geçirdi. Fıtraten kavî ve mukavim bir mizaca sahib olmakla beraber, ıztırab onu, kuvvet ve mukavemet kabiliyetlerinden boşaltmış, nasıl, demircinin bazusu demiri istediği şekle sokarsa, aşk ıztırablarının pençesinde yumuşak bir demirden farkı olmayan Hamza da, bu kavî bazunun içinde aynı zebun teslimiyetle ateşin günler geçiriyordu.

Gene bu aşk değil mi ki, yelesi kabarmış nice aslanları bir kuzuya çevirir. Bir zamanlar Hamza da aslan gibi kükremiş, fakat ne de çabuk bir kuzuya dönmüştü. Hatta şimdi bu işe gayb alemi bile müdahale etmiş, bu yaralı adama, sevgilisinin elinden gittiğini işaret etmişti. Bu rüyayı ona kim göstermişti ?

Meryem acaba hakikaten bir sevgilinin sinesinde mi idi ?

Çöllerde eli, kolu bağlı Hamza, bunu nasıl anlasın bunu nasıl öğrensin?

Genç adam, aşkının bir kasırga dehşetiyle gönlü ağacından söküp kopardığı ümid yapraklarının şuraya buraya uçup kayboluşunu melalle seyrediyor ve bir gün olup bu ağacın bir kış manzarası gibi çırçıplak kalacağını da düşünüyordu.

Hamza, Meryem’i kaybettiğini itiraf etmek için daha ne bekliyordu ?

Onu bu sevdadan döndürmek için işte, sevgilisinin zahımlarına gayb âlemi de iştirak etmiş, Hamza’yı yaralamak için, görünmeyen kuvvetler de Meryem’le birleşmişti.

Bu sevda ile genç adam, damla damla eriyor, fakat her zamanki gibi bu duya duya ölmekte de gizli bir zevk buluyordu.

Hayır, hayır, her şeye rağmen bu aşktan vaz geçmeyecek, Meryem’in aşkına iftikar [Yoksulluğunu, fakirliğini açığa vurmak. * Çok ihtiyacı olmak. * Tevazu'. Alçak gönüllülük. ] etmekten yüz döndüremeyecekti.

Sh: 62-65

**

Meryem:  Gerçi o [Hamza] gelince, hayatım bir işkence olacaktır. Zira insanın, manası olmayan bir kimseyle bulunması kadar büyük azab yoktur. Onunla bir evde bulunmanın benim için cehennemi bir hayat olacağını biliyorum. Fakat insaniyet duygusu bana bunları bile düşündürmüyor.

Sh:66

**

Meryem Hamza gittiğinden beri evinin içinde, tam kendi istediği gibi sessiz, gürültüsüz bir hayat geçiriyordu. Arabın ateşin erkekleri de, artık Harazanın karısı olan Meryemi taciz edemiyorlardı. Hatta teyzesinin oğlu Halit bile ziyaretlerine nihayet vermişti. Hamza olmadığı bahanesiyle Meryem, saray eğlencelerine de iştirak etmiyordu. Sh: 67

**

Hükümdar nadiren müsahibi Zeyyadın [Beraber sohbet eden. Arkadaş. Arkadaşlık eden. Birlikte bulunan. ] evine gelir, bir kaç saat kalırdı.

Meryem daha yukarı çıkmadan koşarak bir cariye geldi ve Hükümdarın Meryem’i çağırdığını söyledi.

Geldiği, ne de çabuk duyulmuştu…

Meryem kapıdan adımını atarken Hükümdar :

Vay ipekkurdu, nasıl oldu da kozanı delip dışarı çıkabildin ? Diye lâtife ile karşıladı.

Hükümdar neş’eli zamanlarında Meryem’e, ipekkurdu, diye hitab ederdi. Meryem de bu tabirden hoşlandığı için tebessümle mukabele eder, ses çıkarmazdı. Fakat bu sefer gülmedi ve susmadı.

İpekkurdu, yani kendi kendini habseden mahlûk demek değil mi Hükümdarım ? Niçin gülüyorsunuz?

Öyle.. Bu maksatla kullanılan bir hitab bu !

Anlamadığım bir şey varsa, sizin gibi zekî ve düşüncelerini tartabilen büyük bir kimsenin, tecerrüdün [sıyrılma, soyunma, çıplak olma. ] manasını anlamaması ve onu istihfafla [hafife alma, küçük ve aşağı görme, küçümseme. ] karşılamasıdır.

Ben, eas itibariyle dünyadan nefret etmiyorum. Bilâkis dünyayı güzel, hem de pek güzel buluyorum. Şu kadar var ki, her güzel şeyin, iğrenç cepheleri de olması tabiîdir, işte ben, dünyanın bu mülevves [kirli, bulaşık. ] kısmından istikrah [Bir şeyi kötü ve kerih görmek. Beğenmemek, nefret etmek. Bir şeyi cebir ve ikrah ile işlemek. ] ediyorum. İşte ben bundan tiksiniyor, bu taşkın, yorucu ve manasız hayattan uzak olmaya çabalıyorum.

İpekkurdu, diye hor gördüğünüz o böceğin koza içinde geçen mahbus hayatı, manada azadlıktır. Zira göklere uçmaya müstaid [istidat ve kabiliyet sahibi olan. Zeki ve akıllı kimse, uyanık, anlayışlı. ] kanatları o, bu esarette tedarik eder. Onun için bu tecerrüde, esaret değil, hürriyet demelidir.

Siz, ipekkurdunun havadan, güneşten, sudan, hasılı her bir ihtiyaçtan müstağni olarak geçirdiği bu sarhoşluk âlemini neden istihfaf ediyorsunuz?

O hayatın tadını, o sarhoşluğun zevkini bilmediğiniz için değil mi ?

İpekkurdu kendini, kendinden başka sâkini olmayan bu daracık hücreye, ihtiyariyle mukayyed [bağlı, kayıtlı, sınırlı. ] eder. Zira ona bu yalnızlıkta, fezaların ihata edemeyeceği bir genişlik vardır.

**

Zeyyad, kızının dudaklarından birbirine çengellenmiş gibi çıkan sözlerden korkuyor, hükümdara göstermeden susması için işaretler ediyor, el ve göz hareketleriyle onu sükûta davet ediyordu.

Musahibin de hakkı vardı; çünkü Meryem daha selâmlaşmadan söze başlamıştı. Hem de ne sözler ?

Zeyyad’ın zihniyetine göre, küstah, çirkin bir ifade !

Çocukluğundan beri şekil perest olan Zeyyad, Meryem’in laubali telakki ettiği sözlerinden dolayı onu daima suçlu çıkarırdı. Halbuki Hükümdar, Zeyyad’ın kızının bu ölçüsüz ve merasimsiz hareket ve sözlerine alışık ve memnundu. Meryem’in böyle açık ve samimî konuşması ona, güzel bir besteden daha hoş gelirdi. Zira bu kızın sözlerinde gönlünün harareti, sarahatle görünürdü. O, ya hiç konuşmaz, yahut da söylediği vakit, duygularını tervih [Râyiha verme. Kokutma. Kokusunu artırma. * Rahatlandırma. ] eden derunî bir ibramla söylerdi.

Hükümdar, Meryem’in susmaması için soluklarını bile yavaş yavaş alıp veriyordu. O şimdi başka bir mevzua girmişti:

Süratle cereyan eden bir nehri bir sed, insan zekâsının düzdüğü bir hail durdurabilir. Fakat görünmeksizin akan ömür nehrini durduracak bir kuvvet cihanda yoktur. Bu nehrin koşup gittiği son merhale ölümdür.

Dünya ile sıkı fıkı dost olmadığım için beni neden ayıplıyorsunuz ?

Dünya vefasızdır Hükümdarım!, bu böyle olduğu , gibi dünyada bulunan her şey de tabiî olarak vefasızdır. Dünya dalına sıkı yapışmaya gelmez, zira çürüktür ; en beklenmeyen zamanda kopar, tutunmuş olan da düşüp parça parça olur. O, kedi gibi doğurduğunu yer.

Sonra karşınızda rakseden bir güzelin yüzünde saltanat süren taravet ve gençlik, ariyet bir libas gibidir. Müddeti gelince vefasız dünya onu çekip alır ve bir başkasına giydirir. Dünya, ne güzeli çirkinleştirmeye ne zengini sokak dilencisi etmeye, ne de mamureleri viran eylemeye sıkılmaz. Dünyanın durmadan dönen çarkı, her saniyede bir can vücuda getirdiği gibi bir diğerini de alıp götürür.

Beni, fettan [Fitneci. Kurnaz. Fitne çıkaran. Karıştıran. * Hırsız. * Şeytan. * Altın eriten kuyumcu.] bir kadına benzeyen, bu iki yüzlü dünyaya gönül bağlamadığım için mi ayıplıyorsunuz ?

Bir az sabredin en beğendiğiniz bir güzeli, senelerin hançeri o hale sokar ki, iki sevgili birbirinizi tanımaz olursunuz. Bütün lâtif ve hoş şeyler, avdet edecekleri toprak tarafından istihfafla beklenmektedir. Eğer bana payidar ve ebedî zevki bulup getirir de, gene ona gönül vermezsem o vakit kellemi kesiniz razıyım…

Hükümdarım seni severim. Merdsin, adilsin; hem hal inde saltanat kâbusu yoktur.. Onun için….

Artık Zeyyad dayanamadı, kızının cür’etkârlığı hadden aşmıştı. Kaç defa Hükümdarla böyle arkadaşça konuşmamasını ihtar etmişti. Bir Hükümdara karşı, seni severim merdsin… ne demekti ?

Demek ki sevmese, seni sevmem., diyecekti.

Zeyyad, Hükümdarın şahsına olacak hürmetsizlikten ziyade, günün birinde bu lâubaliliğin, kendi mevkiini sarsacağından endişe ederek kızını böyle pervasızca konuşmaktan menetmek istiyordu. Halbuki zavallı adam, asıl Hükümdarın Meryem’e olan sevgisinin, kendi mevkiini kuvvetlendiren âmillerden biri olduğunu bilmiyordu.

Hükümdarım, müsaade edermisiniz Meryem bir parça dışarıya çıksın. Yorgun geldi, ne söylediğini bilmiyor.

Ne istiyorsun Meryem’den ? Canın sıkıldıysa sen çık.sh: 69-70

**

Esir Ömer ile Hamza

Arkadaş adın ne senin ?

Esir, Hamza’nın Arapça sorduğu suali anlamış olacak ki tam bir Arap lehçesiyle :

Ömer ! dedi.

Arab esirlerindesin, demek ?

Arabım, fakat esir değilim.

Hamza, bir an bu söze inanır gibi oldu.

Mademki esir değilsin, neden seni bu zorlu işde çalıştırıyorlar ?

Esir, karşısındakinin anlayışsızlığına taaccub eder gibi onu süzdü ve :

Senin anlayacağın manada esirim; fakat kalbim, yani hakikî varlığım her bir hürden daha azad, daha şaddır. Hatta hükümdarınızdan da, senden de hürüm. Ben esir değilim delikanlı… Esir, sizlersiniz. Zira siz, şeref şöhret, gurur, taazzum [Kibirlenmek. Büyüklük taslamak.] ve tahakkuku için haris olduğunuz bin türlü ibtilanın, bin türlü zaafın kulu ve hizmetkârısınız.

Düşman hariçte olsa, onu ezmek kolaydır; fakat içimizdeki düşmana çare yamandır. Hariçteki düşmanlar cismi tahrib eder, cana ilişemez; içerdeki düşman ise canı çürütür, ruha aman vermez.

Esir sustu ve şakaklarından süzülen ter hattını, parmağı yukardan aşağıya yüzünden geçirerek yere akıttı, tekrar taş kırmaya devam etti.

Hamza şaşırmış kalmıştı. Bu adamın tekrar konuşmasını, söylemesini istiyordu. Fakat gene hekim, şu kılıksız, esirin karşısında adeta şaşırıp kalmıştı. Esirin çehresinde sarih bir asalet vardı; esasen Hamza’ya alâka vererek ismini sorduran da bu mana olmuştu.

Gizli olan manayı gammazlayan ayna, simadan başka ne olabilir?

Çehre, kalbin iğriliğini ve rastlığını ifşa etmekte asla ketûm değildir. Hamza da, esirin yüzünde ruhanî asîl çizgiler görmüştü. Ona biraz daha yaklaşarak :

Elindeki kazmayı bırak ta seninle konuşalım! dedi.

Olmaz!

Niçin olmuyor ?

Merak etme sana bir şey yapamazlar, ben muhafızlara söylerim.

Olmaz eliyorum sana !

Korkma canım., bir şey diyecek olsalar bile ben müdahele ederim.

Ben insanların muahazesinden [Azarlama. Çıkışma. Darılma. Alay eder tarzda karşısındakini küçümseme. Tenkid. ] korkmam, Allah Teâlâ’dan korkarım. Eğer ben elimden kazmayı atar da burada seninle, yahut herhangi vazifemin haricinde bir işle meşgul olursam, insanların itabına uğramasam bile Allah Teâlâ’nın muahazesine ve hiç olmazsa kalbimin itabına müstahak olurum. Zira herkese vazifesini veren Allah Teâlâ’dır, insanlar değil…

Beni bu zorlu işle mükellef edenleri, sen insanlar mı zannediyorsun ?

Hayır, hayır… Bil ki, Allahın tasarrufuna, insanlar birer alettir. Beni burada taş kırmıya memur eden Firavun, yahut sırtıma kırbaç vuran şu biçare muhafızlar mı zannediyorsun ?

Hayır, bu nasibi bana Allah’ım münasib görmüş ve onlar vasıtasıyla da bu arzusunu tahakkuk ettirmiştir. Amma, senin gibi bir adama bu nasibi neden vermiş, diyebilirsin. Bu, onun bileceği iştir. Bil ki Yaradan’ın iki türlü hikmeti vardır. Biri aşikâr ki bunu, aklı olan herkes bilir, diğeri de gizli hikmetidir ki, onun sebebini yalnız kendi bilir.

Kim bilir vaktiyle ne kabahat işlemişimdir ki, beni burada taş kırdırmakla terbiye ediyor. Bil ki sebepsiz hiç bir şey olmaz. Bütün çektiğimiz şeylere vaktiyle biz, kendimiz müşteri olmuşuzdur. İnsana her ne gelirse kendinden gelir ve başkası tarafından maruz kaldığı sitem ve cefalarla, gene kendi amellerinin neticesini çeker.

Binaenaleyh benim bu amelimin de mükteseb [Kazanılmış. Elde edilmiş. ] bir vazife olduğuna şüphe etme !

Allah Teâlâ istemedikçe kimse kimseye ne iyilik ne fenalık yapamaz.

Hem, onlar, dediğin de kim oluyor ?

Onlar da, her kes te, birer vazife ile tavzif olunmuş emir kullarıdır. Hakikatta işleyici ve buyurucu Yaradandır; sade o…

Onun için delikanlı, beni, işimi terletmeye teşvik etme. Zira insan, mükellef olduğu vazifede kusur ederse itaba lâyık olur, insanlar tarafından muaheze edilip edilmemenin ehemmiyeti yoktur, elverir ki o kimseden, vazife ve nasibini veren Allah hoşnutsuzluk getirmesin. Mademki adıma, esir, diyorlar esaretin icabı taş kırmak ve bunun gibi zahmetli işlerde çalışmaktır. Mademki esareti kabul etmişim, o halde onun icabatını da seve seve ve kusur etmemeye çalışarak yapmayı da taahhüd etmişim demektir. Kalbim, her nefes harekâtımı teftişten hali değildir; beni fiillerimden dolayı o muatab [azarlama ] etmezse, gönlüm daima müsterih ve kaygusuzdur. Elverir ki Yaradana karşı sözünden dönmüş olmayayım. O benden hoşnut olduktan sonra, ha taş taşımış, kırmış, ha kaba döşekte yatmış, istirahat etmişim, bence ikisi de birdir.

Ey, yeter artık, söyletme beni… Hem benimle konuşup ne yapacaksın ?

Ben seninle konuşmak istemiyorum ki…

Esir gene sustu. Başından akan terler daha çoğalmıştı. Bu ter izleri, patlayacakmış gibi kabarmış damarlarının üstünden atlayarak geçiyor, yırtık, kirli gömleği bunları bir sünger gibi emiyordu.

Esirin semavî bir vecd ile çınlayan sesi, hâlâ Hamza’nın kalbine batıp çıkıyor, gene hekim ne yapacağını bilmeden ona bakıyordu.

Fakat esir, hiç te bir az evvelki derunî ve değerli hitabeyi okuyan coşkun adama benzemiyordu. Siması tamamen kapanmış, tabiî ve sâkin çizgilerle dolmuştu. Tıpkı, bulunduğu muhite göre renk değiştirerek kendini, mütecessis nazarlardan gizlemenin yolunu bilen bukalemun gibi, serî bir istihale ile değiştirivermişti. Hamza, en ummadığı yerde, en umulmayan bir ağızdan işittiği bu sözlerden garib bir zevk, izah edemediği bir incizab [cezb edilme, kapılma, çekilme. ] duymuştu. Gönlünde uyanan bu müsbet ihtisasları, esire bir az daha sokulmakla ifade etmek istedi. Esir şimdi hadid ve ciddî idi. Hamza’nın muhavereyi uzatmak isteyişini sezmiş gibi sert ve şimşekli bir bakışla baktı.

Benden ne istiyorsun? Var işine git! siz kim, biz kim ?

Sizin bir tek süslü pabucunuz, benim gibi yüz esiri satın alır. Git kendi denginle konuş., senin mevziin esirler karargâhı değil, kibar meclisleridir. Buraya yanlış gelmişin delikanlı…

Hamza, bu tavsiyeyi menfî cihetten tatbik ederek güneşten ve heyecandan bitab düşmüş vücudunu kumların üstüne bıraktı. Değil koğulmak, döğülse de buradan gidecek değildi.

Esir onun bu samimî hissini okumuş gibi birdenbire tavrına miilayemet, sesine şefkat doldu ve söylemiye başladı :

Delikanlı, bak şu sırtım kırbaç darbelerinden ne kadar sertleşmiş, nasırlanmıştır. Görünüşteki bu şedid esarete rağmen, hiç bir yabancı eli değmiyen, değil kırbaç zahmı,[ Yara, ceriha ] hatta bir nazarın bile örseliyemiceği kalbim, öyle bakir ve temiz bir aşkın karargâhıdır ki, işte oraya, mütecaviz bir elin uzanması asla mümkün değildir.

Başım, vücudum, elim ayağım sille tokat yiyebilir;, fakat kalbime kimse el uzatamaz, oradaki zevki, hiç bir buyruk tatil edemez. Ben, şu gördüğün vücud değilim, ben bir görünmeyen zevk ve hoşluğum. Mademki gizli olan hakikî hüviyetime tecavüz imkânı yoktur, O halde ben nasıl esir olurum ?

Benim bir tek muharrikim,[ tahrik eden, harekete geçiren. ] bir tek gayem, bir tek zevkim bir tek Allah’ım vardır : Aşk!

İşte ben, ona taparım; beni o idare eder, o yaşatır.

Hamza’nın dudakları da ihtiyarsız olarak ( aşk, aşk) diye kımıldadı ve gözlerinden, haberi olmadan iki damla düştü.

Esir, gene adamın bu suzişine şüpheli bir bakışla baktı ve muhatıbının zaafını sezerek hararetli bir sesle sözüne devam etti :

Aşkı sen hangi manâda kabul ettin de, aşk, aşk., diyorsun ?

Bir güzelin ilham ettiği aşktan mı bahsediyorsun yoksa ?

Aşkı, bir güzele mukayyed [bağlı, kayıtlı, sınırlı. ] görmek, onun hakikatına karşı küfürdür. Bahçıvanın, bahçe çitinin dışına attığı bir gül, gülistanın kemalini ifade eder mi hiç ?

Gerçi o gülde de lâtif bir koku vardır, fakat zamanın tagallübatı [Zorbalıklar, tahakkümler.] bunu ondan çarçabuk alır, soldurur, mahveder. Fakat çiti atlayıp gül bahçesine girersen, orada, solan bir gülün yerine, pembe dudaklı yüz koncanın açılmak için müheyya [hazır hale getirilmiş.] olduğunu görürsün. Senin gönlün de o zaman bu güllerden bir gül olur ve aşkın ebedî bahar ile ölmezlerden olur.

Şunu bil ki, aşkın hakikati bulunmadıkça, hilkatin maksudu ele gelmez ve insan aşkının kemali derecesine göre mükemmel olur. Hilkatin ve kâinatın manasını bulmak istersen aşkı bul. Çünkü insan aşkı bulmak için dünyaya gelmiştir. Hayatın sebebi aşktır; mükevvenat ta aşkın tekazası sebebiyle tekevvün [Vücuda gelmek. Meydana geliş. * şekillenmek. * Var olmak. ]  etmiştir. Ancak aşkı bulandır ki, maksuduna ve hilkatinin manasına kavuşmuştur. Aşk deyip te geçme, zira kıyamet tarihine, bir hudud vardır, ama aşka had ve gayet yoktur.

Cismi güzel gösteren ruh ve aşktır; aşkın taalluku ise ruha ve ruhla husule gelen güzelliğedir. Bütün güzelliklerin menba-ı aşktır; lâkin çok kimselere aşk mükevvenat aynalarından yüz göstermiştir. O, herkese vasıtasız ve üryan olarak yüz göstermez, meğer ki o kimse aşkın satvetinde kendini yok etmiş, aşk kesilmiş, yani onunla ölmüş, onunla dirilmiş olsun!

Birçok kimseler gördükleri ve gönül verdikleri güzellikleri ve hoşlukları bu müteayyin [Karar verilmiş. * İleri gelen kimse. Eşraftan olan kişi. * Belli, âşikâr ve meydanda olan. Taayyün eden.] vücutlardan zannederek onların mesti ve sevdalısı olurlar. Fakat şu demde ki bu vücutlar mahvolur ve aşkın hakikati tezahür eder o kimse buna mülaki olunca, musavver olmayan hakikat ona der ki : Beşeriyet kirleri ve iktizalarıyla zebun ve mest olan sen, o güzellikleri bu vücutlardan sandın, halbuki o güzellikler benim mutlak, güzelliğimin aksinden ibaretti. Asıl benim, halbuki sen onları asıl zannetmekle yanıldın !

Esirin tekrar susması, bir külçe halinde oturan Hamza’ya biraz hareket verdi; sanki bu adamın sözlerde yaşadığı dünyayı değiştirivermiş, havası, mürekkebatı [terkipler, bileşikler. ] İlahî bir nefhadan ibaret olan tanımadığı bir seyareye [gezegen; gezen, dolaşan. ] atlayıvermiş gibi idi. Hiç ummadığı bir kimse ile olan şu kısacık muhavere, Hamza için karanlık bir gecenin bir şimşek çakmasıyla aydınlanıp, tekrar zulmete gömülmesi gibi oldu. O, tekrar ve sürekli bir aydınlıkla nurlanmak istiyordu. Zira Hamza, bu muvakkat fecir esnasında, ruhunun tanımadığı gizli bir köşesini görmüştü. Bu köşede, esirin söylediği ebedî ve lâyemût [ölümsüz. ] aşk, inkişaf etmemiş bir nüve halinde köhne, metruk duruyordu.

Esirin sözleri hakikat kadar doğru idi. Zira Hamza biliyordu ki, kâzib [Yalancı. Yalan söyleyen. ] sözler, gönülde iz bırakmadan geçip gider. Rast ve sadık sözleri ise, kalb, mihenk gibi haber verir.

Esirin dediği gibi, hakikatin, kucağına atılmak, orada muhalled [Ebedî. Dâimî. Bâki. Sürekli olarak kalan. ] olmak ne cazib, ne doyulmaz bir hayaldi. Fakat bu hayali tahakkuk ettirmek için Meryem’in aşkını feda etmek lâzımdı çünkü iki aşk bir kalbde olamazdı. Halbuki bu-aşk onda, hâkim ve yenilmez bir şaşaa ile tekaza [Başa kakmak. * Sıkıştırmak. * Hakkını isterken borçluyu zorlamak.] etmekte idi. Gerçi esirin sözleri baştan aşağı doğru idi, ne çare ki Hamza için, Meryem’in aşkına hakikati bile tercih etmek bir emri muhaldi. Meryem’siz Hamza, kışın kamçısını yemiş bir ağaç gibi çıplak, kuru ve mahsulsüz demekti.

Hiç Hamza’yı Meryem’in aşkından koparacak bir kuvvet olabilir miydi ?

Gene adamın dimağı, bir taraftan bu hükümleri vermeye çalışırken bir taraftan da esirin sözlerine bigâne kalamıyordu. Zira onlardan gönlüne, bilmediği bir haz ve tesellî edici bir şifa hüzmesi sızmıştı. Bu ziyadar yoldan esire doğru gizlice çekildiğini hissediyordu.

Gene hekimin insicamı bozulmuş düşünceleri başka bir safhaya atladı. Bir esir bu mânalı nükteleri nasıl ve ne suretle öğrenmişti ?

Söyle bana Ömer, sana bu hakikati kim aşıladı?

Yoksa, kendi kendine biten bir nebat gibi, bütün bunları kendiliğinden mi buldun?

Bu sual, Ömer’in elinden kazmasını düşürdü. Elleriyle beraber bütün vücudu da titremeye başladı. Esirin çehresi, hasret, ıztırab, zevk ve aşkı aynı zamanda temsil eden bir mahşere dönmüştü. Ruhunu dudaklarına bağlayan bir sesle :

Ben, güneş gibi ziyayı kendinden neşreden bir varlık değilim. Ne bildim, ne buldumsa hepsini, hatta kendimi, kendi hakikî varlığımı da ondan, kabilemin reisinden iktibas ettim. Onun vücudu güneşinden kaptım. Sana onun…

Ömer sözünü tamamlayamadan yüzü üstü düştü bayıldı.

Demindenberi fevkalbeşer bir kudret ve salabetle çalışan esirin, en zaif, en hassas cebhesinin bu kabile reisi olduğunu anlamakta Hamza tereddüd etmedi.

Esirin ayılması uzun sürmedi. Derin bir haz âleminin sarhoşluğu içinde kendi kendine gözlerini açtı. Ömer’in bayılması, Hamza’nın hekimlik gayretini tahrik ettiği için hiç olmazsa, bileklerini, kollarını ovmak suretiyle iyileşmesine yardım ediyordu.

Ömer gözlerini açar açmaz, baş ucunda onu görünce, bu rikkata[acıma; incelik; yufka yüreklilik, yumuşaklık. ]  gülümsedi ve Hamza’nın avuçları içindeki ellerini yavaşça çekerek :

Üzülme delikanlı, bana ilâç fayda vermez; benim dermanım kendi derdimdedir.

Dedi ve gene hekimin itimad veren samimî tecessüsünden kurtulamayacağını anlamış gibi, daha o bir şey sormadan, macerasını söylemeye başladı :

Ben bir tacirdim. Memleketim buraya çok uzaktır, senede, yahut bir kaç senede bir ticaret etmek için Şap denizi kıyılarına gider gelirdim. Gene bir defa kervanla henüz gelmiştik ki, birdenbire bir karışıklık oldu, Araplarla Mısırlılar, çarpıştılar bu esnada ben de esir düştüm. Tam iki sene oldu, Allah’ım bana burada taş kırdırıyor. Fakat şunu da bil ki gönlümdeki zevk, ölçüsüz bir mebzuliyetle beni her şeyden müstağni etmektedir. Yalnız hasret, yalnız o, işte bir şeye benzemiyor. Bu gözlerin hakkını hiç bir zevk ödeyemiyor.

Hamza, ağlayacak kadar müteessirdi. Esire son bir sual daha sormak için ellerini tuttu. Bu sefer Ömer kendine uzanan bu dost ellerin içinden, bir ağaç kadar sertleşmiş, çatlamış, bütün evsafını kaybetmiş ellerini çekmedi.

Nerelisin Ömer ?

Hayreliyim !

Hamza taaccübden bir an kekeledi. Hemen kendini toplayarak acele ile :

Ben de Hayreliyim! dedi.

İkisinin de bakışları, birer sorgu çengeli gibi birbirine kenetlenmiş kalmıştı. Hamza bu garib buluşmanın zevkiyle :

Ben hekim Hamza’yım, sarayın baş hekimi., dedi.

Ömer, rikkat dolu bir tebessümle gülümsemişti.

Seni tanıdım şimdi delikanlı. Bir kaç defa aramızda ismin geçmişti.

Kiminle ?

Aşiretimin reisile…

Hangi aşirettensin ?

Ebüşşettar aşireti…

Reisi kimdir?

Taaccüb etmek sırası Ömer’e gelmişti. Nasıl oluyordu da bir Hayreli, bunu bilmiyordu ? Ömer, Hamza’nın merakla açılmış gözlerine bakarak :

Yusuf, Yusuf ! dedi.

Hamza, memleketinde sanki bu ismi işitmemiş miydi?

Hem yüzlerce defa… Yusuf’u herkes bilir, herkes severdi… Fakat Hamza, Meryem’in sevdasından, biraz evvel Ömer’in sayıp döktüğü unsurî ve beşerî kayıtlardan vakit bulup ta bir kerre bile, herkesin sevdiği Yusuf’u görebilmiş miydi ?

Onu tanımıyor musun ?

Ömer’in bu sualine Hamza, hayır, derken, yüzünün utançtan kıp kırmızı olduğunu hissetti.

Yusuf’un yüzünü görmenin kıymet ve saadetini, o, Mısırın çöllerinde mi öğrenmeliydi?

Gene hellime bu aşiret reisinin ruhî kemli, Ömer’in vücudundan aşikâr olmuştu. Ömer’in vücudu seli, Yusuf’un gönlü deryasına müntehî [Sona eren. Son. Bir şeyi tamamlayan. Biten] oluyordu. Hamza’nın vücudunu kapan bu sel, ona şimdiden bu deryanın inci ve mercan hâzinelerinin kapağını açmıştı. Açmıştı, fakat Hamza bu hâzinelerden istediği gibi istifade edebilecek miydi ?

Zira Meryem’in sevdası, onun elinin, kolunun kavî kemendi idi. Hiç Hamza bu ibtilâdan baş çekip, kendini o deryanın nihayetsiz derinliğine bırakabilir miydi ?

Fakat Ömer’in, hakikatin hudutsuz azametinden kopup gelen sözleri ve gönlünün zevki tuğyanı da, Hamza’ya yabancı ve ırak görünmüyordu.

Ne tuhaf Ömer, Hamza’ya ne Mısırda bulunuşunun sebebini, ne de memleketinin haberlerini merak edip sormuyordu.

Ömer, bak ben sana bu kadar sualler sordum; hâlbuki sen, yurdunun haberlerini bile sormuyorsun?

Sen Hayreden çıkalı iki sene olmuş; ben çıkalı daha iki ay oldu. Sana taze, yeni havadisler verebilirim.

Ömer gönlünün süzişini toplayan bir adam sonra :

Benim sana soracağım yegâne sual, Yusuf’a aid olacakdır. Mademki sende buna verilecek cevap yoktur, o halde neyi sorayım ?

Beni dünyada ondan başka hiç bir şey alâkalandırmaz; yalnız onu tanır, onu bilir, onu görürüm., ben onun yanık bir sevdalısıyım.

Birden bire başlıyan bir davul sesi, bütün sahayı dolduran esirleri birbirine karıştırdı. Her biri, ellerindeki kazmaları, tokmakları, kürekleri atarak, yemek davulunun sesine doğru koşmaya başladılar.

Ömer de, sanki, Hamza’dan kaçmak için fırsat bekliyormuş gibi bir kelime söylemeden sür’atle bu kafileye karışarak kaybolup gitti.

Hamza’nın: Dur gitme Ömer! diye bağıran sesi, esirlerin uğultulu gürültüleri arasında, denize düşen bir damla gibi iz bırakmadan yok oldu.

Bir anda bütün saha boşalmış, Hamza çölde tek başına kalmıştı. sh: 83-94

**

—         Asıl akrabalık, ruh arkadaşlığıdır. İnsanın kendi manasını bulduğu kimsenin yakınıdır; sh: 96

**

Fakat şu muhakkak ki Ömer, bu gene adamda, hakikata karşı büyük bir istidad ve iştiyak, ruhunda bariz bir ulviyet görmüştü. Hem Allah Teâlâ Ömer’i kurtarmak için Hamza’nın vücudunu vesile intihab [Seçmek. Ayırıp beğenmek. İhtiyar ve âmâde eylemek. * Bir şey yerinden çıkmak. ] etmişti. Onun için Ömer kendini esaretten çekip kurtaran bu adamın selâmeti için ölünceye kadar ve elinden gelirse ölümden sonraki hayatta da ne mümkünse yapmaya çalışacak, ona dost ve yardımcı olacaktı. Zaten Yusuf Ömer’e ve daha nice yüzlerce Ömer’lere, dustluk mefhumunu izah ederken, insanı Allah Teâlâ’ya yaklaştıran, bütün yaratılmış olanlara şefkattir; halk Allah’ın ailesidir. Halka en sevgili olan, ailesi için fayda verendir diyerek, bütün mahlûkata teşmil ettiği umumî bir dostluk fikri telkin etmemiş miydi? Ömer şimdiye kadar kime fenalık etmişti ki Hamza’ya bundan bir hisse çıkarabilsin ? sh:97

 

**

Burası, yüz binlerce insanın ruhanî istinadgâhı olan muazzam Menfis mabedi! Ömer Hamza’yı kolundan tutarak çekti :

Şunlara bak Hamza.. Şu zavallılara bak! Ümid ederim ki, sen bunların inandıkları manasızlıkların giriftarı değilsin I

Ateşe, öküze, taşa, güneşe tapan şu yavan fikirlere bak ta onlara acı…

Hamza için putlara tapmaktan vaz geçmek kolaydı. Çünkü bunların düzme ve ibtidaî vâhimelerin [Vehim veren, vesvese veren. ] mahsulü olduğunu zaten biliyordu. Bunlara tapmaktan, kurtulmak bir şey değildi. O, Meryem’e tapıyordu. İşte ondan vaz geçmek muhaldi.[ imkânsız; olması mümkün olmayan]

Ömer, Hamza’nın cevab vermek istemediğini görerek tekrar sözüne devam etti :

Ey, İzislere, Üzirislere, Pahtlara, Hapilere, daha yüzlerce mabudlara baş koyan insan!

Nedir bu senin dar düşüncen, köhne fikrin ?

İnsan kendi hizmetkârına, kendi muhayyelesinin icad ettiği şeylere tapar mı ?

O insan ki, mahlukat içinde en kıymetli eser, hakikatin sırrı, hikmetlerin muammasıdır, başlı başına bir âlem, uzvî, hissî ve manevî tezahürlerile bir kâinata bedeledir, nasıl olur da, kendi hayalinin doğurduğu maymunlara bile tapacak kadar küçülür?

Tapacaksan kendi aslına tap, secde edeceksen ona secde et! Çünkü insan ancak aslına, hakikata taptığı zaman, insanlığın manasını iktisab etmiş olur.

Aslına tap, aslının önünde secdeye var!

İşte bu secde, ne tazîm ne de ümid veya korkudandır. Belki aşkın heybet ve istilasındandır ki, baş, ihtiyarsız olarak yere düşer; bu yere kapanışında zemini bile yüksek bulur ve tapmak için daha, daha alçamak, daha yok olmak, kendini unutmak ister.

İşte aczin şiddeti içinde eğilen bu baş, manada yükselir ; zaten onun aşkıyla kendini alçaltan her şey yükselir, kıymet ve mana kazanır.

Öleceğini düşünerek yaşamak, kalb istirahatı, kalb zevki verir; fakat ölmüş gibi yaşamak, zevkin, istirahatın kendisidir. İşte, Mabudu bilerek ve görerek tapan, ve onun için yere kapanan baş ta, kendinden ölmüş, hakikî istirahata ve rahata kavuşmuştur.

Ömer, tekrar ibadet edenlere sözünü çevirdi.

Kalkın ey zavallılar!

Boş yere yerlere kapanmayın. Bu mabudlar sizden de âciz, sizden de kudretsizdir. Tapılacak, bilinecek, görülecek hep hep kendi hakikatindir. O, her mevcudun canı, her mahlûkun çıktığı ve kavuştuğu noktadır.

İşiten, gören, tasarruf ve tedebbür [Bir şeyin sonunu düşünmek, tefekkür etmek. Müdebbir olmak, tedbirli olmak. * Arkasını dönmek. ] eden sade o dur. Kâinatı tedvir eden buyruk, onun işaretinden ibarettir. Onun azameti, Ölçüye, hesaba gelmeyen büyüklüğü, gözlere perde, onu görmeye muhkem hail olmuştur.

Bu hakikat ki sizi ve beni ve bütün mükevvenatı, içinden dışından sarmış, azametine müstağrak etmiştir, işte bu nihayetsiz büyüklük, onu gözlerden gizleyen perde olmuştur. Onu görmek isterseniz, aşkla başınızı yere koyun. Onu görmek için, gene onun aşkı nurundan gözlerinize fer, gönlünüze cevher isteyin. Suzişiniz beşeriyetin ari olan gömleğini yaksın, sizi asıl insanlığınıza kavuştursun. sh: 99-101

**

Dünyaya üryan gelen insan, hakikatına da her şeyinden soyunduğu vakit varabilir.

Sh: 101

**

Gene hekim, bu düşüne« lerin tevlid ettiği bir feveranla :

—         Ömer, senin dünyada mislin yok, ne hoş, ne güzel bir adamsın sen,.. Dedi.

—         Sus, sus Hamza.. Misilsiz olan, yalnız Allah Teâlâ’dır. Beni yaratan, benim gibi nicelerini yaratmaya muktedirdir.

Hamza, bil ki Yaradan’ın, sahranın kumlarından çok Ömerleri vardır. .

Hem benim nemi methetmek istiyorsun ?

Eğer şekil ve simamı methetmek istiyorsan, bu taravet,[ Tazelik. Körpelik. ] en çok ölünceye kadar sürer. Eğer sözlerimi methediyorsan, ölüm gelince bu da kalmaz. Fakat, bende Allah’ımın aşkını görüp onu methetmek istiyorsan, şehade tinde sadıksın; çünkü onun letafet ve taravetine halel gelmez, hiç bir suretle ona zeval ve kesafet yoktur; Çünkü o, odur.

—         Vaz geçtim, vaz geçtim seni methetmiyorum. Gece oluyor biz hâlâ yollardayız, onu düşünelim. Sh: 103

**

Ömer, Nil boyu nekadar güzeldi değil mi ?

Herkesin ölümden sonra aradığı cennet, sanki onlardı.

Hayır Hamza hayır, ben sana cenneti iki kelime ile söyleyeyim: Cennet, gönül zevkidir. Bu zevke kavuşmuş olanlar, her yerde, her zaman cennettedirler. Cenneti bulmak için ölmeye hacet yok! Esasen onu burada bulamamış olanlar, öldükten sonra da bulamazlar.

Beni korkutuyorsun Ömer…

Hakikata müteallik sözler korkunç olamaz dostum.. her ne kadar düşündürücü iseler de, ümid ve tesellisi de içindedir. Hakikattan korkma Hamza, zira yegâne fenalık görmeyeceğin dostun, hakikattir.

Korkulacak şey nedir, bilir misin?

Hakikati bilmemek ve yalnız cismin muktezasının zebunu olmaktır.

sh: 105

**

Gülme Hamza.. bu kara cehalet, insanların hemen her sınıfında türlü türlü şekillerde tezahür eder.

Bu küçük misali, hayatın her safhasına tatbik edebiliriz.

Meselâ, kendi gayesinin hakikattan uzak olan mahdud çemberi içine takılıp kalan her hangi medenî bir şehirlinin bunlardan mana itibarile ne farkı vardır ?

Biri ibtidaî cehalet, diğeri medenî cehalet. Fakat netice aynı.

Hattâ öyle akıllı geçinen kimseler vardır ki, onlara hakikatin parlak yüzünü ne kadar göstersen, ne kadar anlatsan, arlar gibi dururlar, fakat ne görür, ne de anlarlar. Belki, görüşlerinin kısalığından, en şaşaalı bedahati [Şanı, şerefi yüce, yüksek ve büyük olan.] bile tekzibe kalkışırlar. Fakat sen bunları mazur bil Hamza!..

Zira kişi, cahili olduğu şeyin münkiri olmakla beraber, hakikati işitmek ve anlamak ta bir istidat meselesidir. Ruhları küçük olanlar kendileri büyük te olsalar bir şey anlayamazlar.

İzah et Ömer!

Yani demek istiyorum ki hayvanlık derecesinde olan kimselerin hisleri ve idrakleri kendilerine mahsus dairenin dışarısına çıkamaz. Bunlar hayvaniyet hududunda ilerisini görmeye muktedir olamazlar. Binaenaleyh, havas ve idrakleri mahsusat basamağından yukarı çıkmadığı için kalbleri cehil karanlığı ve şuursuzluk damgasile mühürlenmiştir de ondan…

Çalış Hamza, her iki dünya için de çalış., cemiyetin ve ailenin saadetine çalışmak ta ibadettir. Çalış Hamza, zira insanın kıymeti, çalışmanın derecesiyle mütenasibdir. Bak ben meselâ memleketin en çok iş yapan tacirlerinden biriydim ; fakat bu sayım hiç te kendimi ıslah için olan sayime (çalışmama) ve kalb zevkime mani olmamıştır.  Sonra Yusuf un bir nefes boş vakti yoktur. sh: 106-107

**

Yusuf’un evini uzaktan görmek, Hamza’ya helecan vermişti. Burası bir katlı, üç odadan ibaret küçük bir evdi. Binanın üstünde geniş bir sütun vardı. Hamza’ya bu ev, kendilerinin her biri birer saraya benzeyen kâşaneleri yanında pek mütevazı, pek sade göründü.

Meryem de müphem bir heyecan hissediyordu. Bu aşirete ilk gelişi idi. Belki de bu yabancı muhitte, tanımadığı kimseler arasında sıkılacaktı. Fakat hem Hamza’nın arzusunu yerine getirmek, hem de onunla baş başa kalmamak için bu ziyareti kabule mecbur olmuştu.

Ömer onları kapıda karşıladı. Meryem, bu yanık yüzlü, muntazam beyaz dişli adamın yüzündeki itimad ve kalb rahatı veren manaya bakarak bir az ferahladı. Ömer onları, kırk yıllık bir dost gibi tehassürle [ hasret çekmek, elde edilmesi istenen ve ele geçirilemeyen şeye üzülmek, kalben ve ruhen hissetmek] selâmladı.

—         Hoş geldiniz aziz misafirler… Gözüm yollarda idi. Meğerse sana ne kadar alışmışım Hamza…

Ömer, Meryem’e de Hamza gibi ismile hitab ederek selâmladı. Kızın bir az mütehayyir [Şaşmış, hayrette kalmış. ] ve yadırgayan bakışlarını görünce, yarı ciddî, yarı lâtife İzahat vermeye mecbur oldu :

—         Sanki bu memlekette Meryem’i kim tanımaz ki ben bilmeyeyim ? Hem, yolculuğumuz esnasında Hamza’dan, gündüzleri terane, geceleri ninni yerine hep bu ismi dinledim durdum. Yalnız Meryem bizi bilmez! diye gülümseyerek, yol göstermek için önden yürümeye başladı. Hamza ile Meryem de onu takib ettiler.

Hep beraber, ceylan ve keçi derisiyle döşenmiş uzunca bir dehlizden geçerek, sağda, baheye bakan bir odanın aralık kapısının önünde durdular. Ömer içeri seslendi :

—         Gelelim mi Sidi ? iki kıymetli misafir geldi.

Bu sualin cevabını, içerden bir el filen verdi. Yusuf kapıyı açmış, onları ayakta bekliyordu.

Bir nefeslik bir zaman, Hamza da, Meryem de kapının eşiğinde kaldılar.

Hamza’nın gözleri, Yusuf’un musafaha için kendisine uzattığı ele takılıp kalmıştı. O, bu eli tanıyordu.

—         Ömerin dostları, ocağımızı şereflendirdiniz, buyurun…

Hamza bu sesi de tanıyordu.

Bu el ona, rüyasında ayın koynundaki yıldızı gösteren eldi. Bu ses te “işte sevgilin,, diye o işareti tekid eden sesti.

Hamza ne yanılıyor, ne de evhama kapılıyordu. Yusuf’un eli, o elin kendisi idi. Hamza’nın hükmü o kadar kat’î idi ki, bu hususta ufak bir şüphe ve tereddüd bile geçirmedi. Yalnız onu düşündüren, bu elin sahibine, çölde soramadığı suali hemen sorup soramamak Meryem’in sevgilisi kimdir? Diye Yusuf’un malûmatına müracaat edip etmemekti. Kimsenin bilmediği bu sırrı, onun bildiğinde Hamza şüphe etmiyordu. Sahrada o       semavî hadiseyi işaret eden elin sahibi, mutlaka Meryem’in sevgilisini, Hamza’nın rakibinin kim olduğunu biliyordu. Esasen Ömer de bu rüya hakkında söz söylemeği Yusuf’a bırakmamış mıydı ?

Fakat yazık ki gene adam, kalbini sıkıştıran bu tecessüsü yenmeye mecburdu. Hiç bu kadar sırasız, bu kadar damdan düşme sual sorulur muydu ?

Yusuf cevabiyle Hamza’nın tecessüsünü tatmin edecek olsa bile, daha ilk telâkide böyle bir şeyi sormak pek abes olurdu.

Hamza, Yusuf’un başlı başına bir âlem olan ellerine tekrar baktı. Zaten o geceden beri, bunları asla unutmamış, hayır unutamamış, onlar kendilerini unutturmamışlardı. Bunlar hakikaten, dertleşilecek, söz söylenecek, hitab edilecek birer varlıktılar.

Hamza bu tereddüd ve şaşkınlık anını geçirinceye kadar, Yusuf’un eli musafaha için onu bekledi.

Meryem, Hamza’nın bu duruşunun ve ruhî bir buhran geçirdiğinin farkında olmadı. Zira o da, anlaşılmaz bir saikle sersemlemiş gibi idi.

Hamza Yusuf’la selâmlaştıktan sonra, ancak başını kaldırıp bu asîl çehrede İlâhî bir tuhfe [Hediye, armağan ] gibi çakan manaya, baktı.

Yusuf, Ömer’in bir buçuk aylık arkadaşlığı esnasında her vesile ile andığı Yusuf, demek ki, bir bakışla gönülde mahşerî bir telâş uyandıran, varlığı muzmahil [Çökmüş. Darmadağın olmuş. Perişan olmuş. ] eden, tefekkürü kabzeden bu harika idi!

Hamza, Ömer’in Yusuf hakkında söylediği sözleri, Yusuf’a nazaran sönük, hatta yavan buldu. Fakat Ömer’in de hakkı vardı. Yusuf, anlatılmaktan balater [Pek yüksek, daha yüksek ] bir mucize idi.

Ömer’in aylardan beri Hamza’ya aşılamaya uğraştığı ilahî mefkure, bu gözlerin bir tek başında hülasa edilmişti.

Yusuf’un geniş omuzlarını ortasında yükselen başı, hilkatin esrariyle yüklüydü. Bakışları, insana bir lâhzada hudutsuz bir vüs’atın kapılarını açarak sonsuz, derin bir âleme götürüyordu. Kaşlarının ortasında, tesbit olmuş bir şimşek remzi gibi, iki münkesir hattan mürekkeb derin bir çizgi vardı. Sanki bu harikulâde çehrenin bütün esrarı bu kati hattâ toplanmış, istediğine esrarını gammazlıyor, istemediğinden de saklıyordu.

Yusuf’un sesi Hamza’nın düşüncelerini tatil etti :

—         Ömer’i ne kadar memnun etmişsiniz. Onun gibi ben de sizi tehassürle bekliyordum.

—         Ziyaretiniz için ne kadar geç kalmış olduduğumu şimdi anlıyorum Sidi. Sizi Mısırda tanımak, benim için yüz kızartıcı bir keyfiyettir. Bu mülâkat senelerce evel de olabilirdi. Geçmiş zamanıma acıyorum..

—         Her şey için merhûn bir vakit vardır ve o şeyin vukuu, bu mukadder zamanın gelmesine bağlıdır. Danenin başak olması, bir muayyen zamanın safahatına tabi olduğu gibi, insan da vaki olacak şeyler vukuu anına kadar böylece, zamanın tekallübatına [Bir halden başka bir hale değişmek. ] maruzdur.

Sonra, geçmiş zamana acımak, onunla mukayyed olmak, vakit ziyamdan başka bir şey değildir. Geçmiş de, gelecek de insanın malı olamaz, ancak yaşanan ânın faydalı geçirmenin çarelerini aramak lâzımdır. Çünkü, geçmiş te, gelecek te, halin içindedir.

Sh: 114-116

**

Ziyarete vesile ve sebeb, sevgidir. Asıl bahane ve vesile, ondan ibarettir. Muhabbeti olanın eli boş olamaz. Zira sevgi, sebebin, vesilenin kendisidir Hamza…

— Fakat bu kılıç, aynı zamanda düşmanlarınıza karşı iyi bir silâh ta olabilir diye düşünmüştüm.

Benim düşmanım yoktur ki Hamza. hem ben hiç silâh taşımam. Çünkü muhafız hakikatta tedbir değil, takdirdir. Maamafih kul tedbir eder Hâlık takdir eder ve ancak olan, onun istediğidir. Farzet ki sahranın bütün kumları düşmanım olmuş, o, istemedikçe, hiç biri bir zarar yapamaz, zira mahlûk, Yaradan’ın bu cihan meydanındaki tasarrufunun bir âletidir. Emri veren Hâlıktır. Bu emri tatbik eden, file getiren âlet de insandır.

Ömer de daha Mısırda iken Hamza’ya böyle söylemişti. Yusuf ise aynı umdeyi çok keskin ve parlak bir talâkatla müdafaa ediyordu.

Yaradan, filiyle, kavliyle, gizli ve aşikâr tasarrufuyla insandan zuhur etmiştir. Binaenaleyh Yaradan’ın gazabı da, ihsanı da, insanlara gene insanlar vasıtasıyla gelir.

İşte insan, Yaradan’ın olan bu tasarrufu kendinden bildiği için cahildir. Halbuki bu tasarruf, onda emanet ve ariyettir. Bir gün olup Yaradan bunu o kimseden alınca ne tasarruf kalır, ne de vücud… İnsan, fiilin, kavlin ve tasarrufun hep Ondan olduğunu bildiği vakit Yaradan’ı bilmiş olur.

Yani, kendi vücudunun hakikatta bir vasıta olduğunu bilen, Yaradan’ın varlığını bilmiş olur. İşte insan bu bilgiyi iktisab etmek için yaratılmıştır.

Sh: 116-117

**

Yusuf gerçi Ebüşşettar kabilesinin reisi idi. Fakat civarda bulunan bütün kabilelerin sevgi noktası idi. Onun mesaisi, umumî ve ahenkdâr, ahlak sağlamlığı üzerine kurulmuş bir hayatın teminine matuftu. Muhitine ihtiraslardan uzak, temiz, örselenmemiş yekpare bir sükûn âlemi tesis etmişti.

Yusuf’un dostluğunun en değerli bir sermaye olduğunu, bütün yakınları tadarak öğrenmişlerdi. Onun sevgisi, kaç kişiyi melûf  [Alışmış, huy edinmiş. ] oldukları fenalıklardan kurtarmış, onun müdahalesi, birbirinin kanma susamış mütehevvirlerin [Hiddet ve kızgınlıkla neticeyi düşünmeden saldıran. ]  ellerinden hançerlerini düşürmüştür. Ondan gelen bir haber, bir selâm birçok kimseleri, doğru yola delâlet eden bir rehber olmuştur. Çürümek üzere olan kalpler, onun sevgisiyle hayat bulmuş, dirilmiştir.

Birbirleriyle döğüşe döğüşe gelenler, bu sulh ve asayiş ocağından, iki candan dost olarak el ele çıkarlardı.

Bundan başka, Yusuf’un malen hayırhâh olduğu kimselerin sayısını da kimse bilmezdi. Yusuf’a babası Malik bin Halim’den büyük bir servet kalmıştı; fakat o, babası gibi debdebeli yaşamaktan hoşlanmadığı için, istediği gibi muhitine yardım ederdi. Malik bin Halim, malî vaziyetinin müsaadesinden istifade ederek oğlu için her taraftan hocalar getirterek tahsiline ehemmiyet vermiş ve bu bilgisini takviye etmesi için onu, uzun seneler komşu memleketlere göndermiştir.

Yusuf daha pek gene yaşında iken, beyaz sakallı adamlar ondan akıl danışmaya gelirlerdi. Hatta Kocalarından biri: Sen mi benim hocamsın, yoksa ben mi seninin hocanım aklım ermiyor, derdi. Malik bin Halim mağrur ve ağır başlı bir adamdı, fakat o da gene oğlunun hayranı olmaktan ve için için onu takdir etmekten kendini kurtarmazdı.

Babasının ölümünden sonra Yusuf aşirete reis olmuş, fakat hayatını daha sadeleştirmiş, daha basit şeraite bağlamıştı. Civar aşiretlerin reisleri muntazam günlerde Yusuf’un evinde toplanırlar, kabilelerinin ticarî, ictimaî, bilhassa ahlâkî ve edebî cereyanları hak- kındaki müzakerelerden «onrn, hükümdara bu nıüzakerelerin hülâsasını bildirmek için içlerinden birini gönderirlerdi.

Yusuf’un aşireti, bilhassa şiir ve fesahatta çok ilerlemişti. Yusuf nazariyatcı değildi. Takrir ve telkin ettiği esasları, daima canlı misallerle izah eder, bilhassa şahsında tatbik ve filen tahkik etmemiş olduğu umdeleri kimseye tavsiye etmezdi.

Ebüşşettar aşireti, Hayrenin kalbiydi. Bu aşirette, Yusuf2u müteaddid seyahatleri esnasında takib etmiş yabancıların sayısı da mühim bir yekûn teşkil ederdi. Bunlardan biri, Yesribli Halil’di. Yusuf’u takib etmek için anasının babasının, hatta Yusuf’un mümanaatını [engel olmak. ]  kırarak, Yesrib’den kalkan kervana gizlice iltihak etmiş, o zamandan beri Hayre’de yerleşip kalmıştı. Halil, lâübali tavırlı, sözlerini düşünmeden söyleyen temiz yürekli bir adamdı. Konuşurken kavga eder gibi bağırması, zorba ve teklifsiz halleri, hoşa giden hususiyetlerindendi. Yusuf’la ekseriya pencereden konuşur, sözünü daima telâşlı ve yüksek sesle söylerdi. Hemen bütün üzüntüsünü, çok sevdiği karısı ile, üç çocuğunun hastalıkları teşkil ederdi.

Yusuf, zevcesi Ummül Bedr, kölesi Mahbub ve Mahbubun karısı Sude ile otururdu. Yusuf’un, Billi diye çağırdığı zevcesi Ummül Bedr, aynı zamanda akrabası idi. Yusuf, bu saf ve güler yüzlü ve çocuk ruhlu kadınla, çocukluk refakatinin merbı tiyeti, temiz kalbinin durgun ve teressübsüz [Dibe çökmek. Tortulanmak, ayrılmak. Durulmak. Süzülmek. ] safiyeti için evlenmişti. Ummül Bedr güzeldi de.. Fakat Yusuf kendi taşkın aşkının cevabını bu sade ruhta bulamayacağını bildiği için zevcesini olduğu gibi kabul etmiş, onun için Ümmül Bedr daima kaygusuz, neşeli ve telâşsız bir ömürle mesud olmuştur.

Yusuf’la aynı çatı altında yaşayanlardan biri de Mahbub’dur. Bu gene adama kim, köle, derse Yusuf’un canı sıkılır, o yüz kere azadlıdır, derdi. Yusuf ona arazi ve ev bağışlayarak azad etmiş ve evlendirmişti. Fakat Mabbub, Yusuf’un yanında kalmayı azadlığa ihtiyar ederek karısıyla beraber bu çatının altında yerleşmişti. Mahbub, küçük bir çocuğun anasına karşı mecbul [Yaratılmış. Yaratılışında bir hâl veya sıfat bulunan ] olduğu zaaflarla Yusufa düşkündü.

Gerçi Mahbub da bir insandı, fakat masum va müşfik mizacı, dost, dürüst, namuskâr hareketleri, onu şayanı hayret bir itimadın sahibi etmişti. Her muhite intibak eder, kimseyi fena bilmez, dost, düşman diye iki ayrı mefhum tanımazdı. Onun, hakikatta Yusuf’tan başka arzusu, ondan başka vücudu yoktu.

Gece gündüz onun arzularına karşı uyanık ve fevkalbeşer bir hassasiyetle nigehbandı.[ Gözcü, gözetici, bekçi.]

Mahbubun yegâne zaafı, gezmek, eğlenmek, bilmediği yerleri görmekti. Her eğlence meclisine Yusuf onu gönderir, bir şenlik, bir düğün ihtimali konuşulurken “Mahbubu da unutmayın !„ derdi.

Mahbubun karısı Sude, Ömer’in kızıdır. Yusuf bu kızdaki İnsanî hislerin şayanı hayret tekâmülünü takdir ettiği için onu çok sevdiği Mahbub’la evlendirmişti.

Fakat Sude de bu fazileti Yusuf’un terbiyesinden bulmuş, onun telkin ettiği, mahlûkata şefkat düsturunu kendi kabiliyetiyle karıştırarak, mükemmel bir insan numunesi olarak meydana gelmişti.

Sude Yusuf’tan ne öğrendiyse, onu eksiksiz olarak tatbik ederdi. Hastalara, çocuklara, garib ve muhtaçlara, hasılı kendinden yardım ve şefkat isteyen her mahlûka, gaibane bir vecd ile atılır, kudretini son damlasına kadar harcardı.

Sude, kimseden minnet ve karşılık beklemez, ondan yardım ve iyilik görenler, asla minnet ve şükran yükleriyle mahcub olup ezilmezlerdi.

Sude, sanki dünyaya Allah Teâlâ’nın rahmet ve rikkatinden gönderilmiş bir mahlûktu. Kalbi, bu cihanın bütün ıztırabını ve feryadlarını içine almak isterdi. Aleme bir muamma olan gönlü Yusufun ayaklan uçundaydı., zira Sude Yusufu, kendini bile dehşete veren yenilmez bir aşkla sever, fakat bu sevdasını, âlemden sakladığı kadar Yusuftanda gizlerdi. Sude gönlünü ve aşkını da başkalarının sinelerinde yaşatırdı.

Ömer’in kızı Sude, işte böyle, hislerine hükmedebilen feragat ve fedakârlık timsali bir kadındı.

Yusuf’un dostluğu ve sevgisi halkasında, daha nice Sudeler, Ömerler, Mahbublar vardı ki, o, her birini bir fazilet ve ahlâk abidesi olarak işlemiş, yetiştirmiş, hilkatin sinesine birer şaheser olarak hediye etmişti. Bunların her biri, kıymette, fazilet ve kemalde, yüzlerce insana bedel kimselerdi.

Bakış, insana bilmediğini öğretir, bildiklerini de unuttururmuş. Meryem de yeni bir şey öğrenmiş ve pek çok şeyler unutmuştu. Belki de bu unutulanlar kafilesinde, bizzat kendi de vardı. sh: 123-127

**

Ebüşşettar aşiretini ziyaretlerini takip eden gece ve gün, Meryem hep Yusuf’un gözleriyle karşı karşıya yaşadı. Bu gözler, Meryem’in ilk defa tesadüf ettiği, bakmasını bilen ve baktığı yeri yakan gözlerdi. Aynı zamanda onların manasında, unsurî zaaflara hükmedebilen şedit bir irade vardı..

Gene kız gördüğü andan beri bir lâhza karşısından eksilmeyen bu bakışlardan korkarak gözlerini yumuyor, fakat gözleri kapalı iken Yusuf’un gözlerini daha sarahatle görüyordu. Meryem ne yaptıysa bu bakışların tesirinden kurtulamadı.

Yusuf’un “aşiretimize bu ilk gelişiniz değil mi Meryem ? „ derken, bakışlarının kendi gözlerine bir an değip kaçan ateşi, hâlâ gönlünde, hâlâ değdiği yerde müstakardı.

Bakış, insana bilmediğini öğretir, bildiklerini de unuttururmuş. Meryem de yeni bir şey öğrenmiş ve pek çok şeyler unutmuştu. Belki de bu unutulanlar kafilesinde, bizzat kendi de vardı.

Meryem yeni bir şey öğrenmişti, bu muhakkaktı. Fakat öğrendiği şeyin mahiyetini bilmiyordu.

Gene kız o gece ağladı. Fakat o, bu gözyaşlarının da mahiyetinden habersizdi.

Ebüşşettar aşiretini ilk ziyareti, başka ziyaretler takibe başladı. Hamza hemen her gün ve yahut gece, bir fırsat bulup Yusuf’a gidiyor, ekseriya Meryem’e de beraber gelmesini teklif ediyor, o da bu teklifleri itirazsız kabul ediyordu.

Yusuf’la buluştuktan sonra Hamza ile Meryem’in müşterek hayatlarının soğukluğu da bir cihetten tadil olmuş, gene adam, sevdiği fakat konuşmak fırsatını bile bulamadığı bu kızla şimdi Yusuf’tan, onun sözlerinden, muhitinden uzun uzun konuşabiliyordu. Artık eskisi gibi karşı karşıya somurtup oturmuyorlar, birbirlerine söyleyecek söz buluyorlardı. Hamza bu suretle, Meryem’in kendinden vahşetini bir zaman için unutuyor, sevgilisiyle hiç olmazsa bir tek noktada, mutabık olduğu için seviniyor, kendisine bu fırsatı kazandıran Yusuf’ta ayrıca minnet duyuyordu. Yusuf’un namı ve yâdı, Meryem’le Hamza’nın anlaştıkları ve his müşareketi buldukları tek nokta idi. Esasen Yusuf’un hayat felsefesi, tek mabuda iman telakkisi, ve mükevvenattaki bütün keserata  [çokluk, sıklık. ] rağmen onun tek vücud iddiası, kimseye gücenmeyen ve kimseyi gücendirmeyen siyaseti, şimdiye kadar başıboş ve tabiî iktizalarının zebunu olarak yaşamış genç hekime, hayata daha müsaid, daha nikbin [iyimser, her. şeyin güzel tarafını gören ] bir adeseden [Uzağı yakın veya yakını uzakta görmeğe yarayan dürbün veya mikroskop camı. ] bakmak ilminin halavetini bahşetmişti.

Artık Hamza, kendisini çekemeyenlere kızmıyor, medih ve sitayiş tufanında da kalsa, bu mutasalliflerin dudaklarını bir korkunun veya bir ümidin tahrik ettiğini biliyordu.

Halbuki o şimdi, yardım için elini uzattığı her vücuda daha hasbî daha müşfik olarak muavenet ediyor, başlıca zevki olan halkın şükran sadaları bile onu gurur sarhoşluğuna atmıyordu.

Hasılı, Yusuf’un varlığı, mihengine vuruldukça, kalp olduğu meydana çıkan evsafından sıyrılarak, gittikçe hududu genişleyen vicdanî bir zevkin müsbet inkişaflarına kendini bırakmaya çalışıyordu… Hamza’yı, hakikati bu kadarcık görmedi bile, manevî bir şahsiyete, yeni ve bambaşka bir hüviyete doğru çekmekte idi. Fakat o henüz kendini hakikatin vüs’atına [genişliğine] terk etmekten çok uzak… Zira aşılacak manialar pek çok., bunu kendi de biliyordu. Öyle ya gözdeki bir damla nem, rüyete mani olduktan sonra, neden Meryem’in aşkı tufanı, bu manialardan büyüğünü teşkil etmesin. Ne olur Hamza bir gün cesaret etse de, çöldeki rüyasını, o kâbusu da Yusuf’a anlatabilseydi… Fakat söz bu noktaya gelince, bir türlü dili varıp soramıyordu. Nitekim gene saraydan çıktıktan sonra sırf bu suali sorabilmek için, Meryem’e haber vermeden Yusuf’un evine geldi. Fakat her vakit ki gibi ondan çok mühim ve kıymetli şeyler konuştular.

Hamza hâlâ Ömer’in Mısırda çektiği sıkıntıları unutamıyor, her fırsatta, Firavunun esirlere yaptığı zulümden bahsediyordu. Gene:

Ne olurdu herkes iyi olsaydı… Benim fenalığa ve fena insanlara asla tahammülüm yok Yusuf dedi.

 — Yanılıyorsun Hamza.. dünyada fena yoktur. Hattâ ne tam iyilik, ne de  tam fenalık yoktur. Sana, fena olan bir şey  başkasına iyi olabilir; keza, başkasına  fena olan bir şey de sana iyi olabilir. .Meselâ testinin kırılması senin için değildir; fakat testiciye  iyidir. Sen teessüf ederken o bir testi daha satacağım  düşünerek memnun olur.

Ömer’in ve Ömer gibi esirlerin taş kırmaları, toprak kazmaları, kendileri için müşkül ve nâhoştur; fakat tasavvur ettiği abideyi başarmak isteyen Firavunun memnuniyetini mucibdir.

Şunu da düşünmeli ki cefalar ve zahmet1er  ıztırab: elemler, ruhî terbiyenin âmilleridir, Pek çok kimse tekâmülü, çektikleri meşakkatlere borçludurlar.  İyilik yapmak için yaratılmış bir kimse, nasıl fenalık yapamaz ve fenalıktan hoşlanmazsa, iyiliğin zıddı olan, yani fenalık denen şeyi işlemek için yaratılmış kimse de, iyilik yapmaktan aynı suretle tevahhuş, eder.

Sakın fena zannettiğin kimse1erden nefret etme. Sana düşen onlara benzememeye çalışmaktır, nefret değil.

Nasıl nefret edebilirsin ki, iyi, kötü herkes aynı Hâlik tarafından bir vazife ile memur olarak yaratılmıştır. Zira hilkat saltanatı, bütün bu zıdların çarpışmasıyla tezahür etmektedir. Dünya hayatı için iyilik nasıl lâzımsa, kötülük te öylece lâzımdır.

Dünya insan vücuduna benzer. İnsan vücudunda lüzumsuz ve manasız bir şey var mıdır? Süfli kısımlarından, ulvî kısımlara kadar her bir uzuv birer vazife ile mükelleftir. Kalb, dimağ, ciğerler, göz, ağız, kulak nasıl lâzımsa, necaset taşıyan bağırsaklar da öylece lâzımdır. Saçlarını okşadığın, dudaklarını öptüğün güzelin de böyle kirli ve süflî uzuvları vardır. Bunlara rağmen bütün varlığıyla sever ve taziz edersin. O bağırsağı, kirlidir diye çıkarıp atabilir misin ?

Bu böyle olduğu gibi, dünyada da fena görünen insanları hor ve zaid görmememiz icab eder. Zira onlar da, dünya bünyesinin intizamı için yaratılmış birer uzuvdur.

Düşün ki insanlar bile her vücuda getirdikleri şeyi bir ihtiyacı karşılamak zımınında, [iç taraf; maksat, gaye; açıktan söylenmeyip dolayısıyla anlatılan. ] bir sebeb ve bir kasd ile yaparlar. Meselâ şu karşıdaki şamdan, geceleri aydınlatan muma bir mevzidir. Şu rahle, üstünde kitapların ve ufak tefek eşyanın durmasına mahsustur. Testi, minder, hâsılı kullanılan, giyilen her şeyin vücuda getirilmesinde bir gaye ve bir maksad gözetilmiştir. O halde, her şeyden mükemmel olan bu dünyayı da, insan aklından çok büyük olan bir aklın icad ettiğinde şüphe olur mu ? İşte bu büyük akıl, Allah Teâlâ’dır. O halde, bu akıl yakıcı azameti icad eden bu büyük aklın her hangi bir yaptığını ve icad ettiğini abes görmek reva mıdır?

İşte bu anlaşılınca mahlûkat ve masnuatın [sanatla yapılmış olan eserler, varlıklar. ] en küçüğünden en büyüğüne kadar hiç birinin sebebsiz ve zâid olarak icad olmadığında şüphe etmemek icab eder. Şunu da bil ki hiç bir şey yoktur ki senin için bir nimet hâzinesi olmasın, fakat senin onu kullanmak hususunda gösterdiğin dirayet veya dirayetsizlik, onu sana  faydalı veya zararlı eyler.

Nasıl ki işte Ömer’in, esaret hayatında çektiği zorlukları sahurla karşılaması, şikayet yerine zevkle tahammül etmesi… yani dediğim gibi bu cefayı kullanmak hususunda gösterdiği dirayet, ona, fenalık zannedilen bu esareti bir nimet hâzinesi eylemiştir. Bunun şahidi de sensin !

Sırası gelmişken söyleyeyim. Bir gün şair Ebufettah, şiir hakkında bazı garib mütalealarda bulunuyordu. Ona :

— Sence şiir nedir ? diye sordum.

Tabiatın güzelliklerine aid tahassüsat [Duygulanmalar, hislenmeler ] ve tecemmülat [Eşya, levâzım. Tetümmat. ] ne varsa, bunları yazmak ve söylemektir, dedi.

Peki, dedim. Sade bunlar mı şiirdir? Ya çirkinlikler, kederler, hüzünler, sefalet ve ıstıraplardan bahsetmek şiir değil midir ?

Onlar acı kısımlardır, dedi.

Acaib ! Bunları o güzelliklerden tefrik mi ediyorsun? Yalnız güzelliklerden bahsetmek şiir demek değildir; öteki kısım da zevktir, o da güzelliktir.

EbuFettâh  belki do sözlerimin manasını kavrayamadığı için cevab vermedi.

Demek inliyorum kl, mükevvenatta olan acı tatlı her şey, Mutlak güzelliğin bir parçası olmak itibariyle güzel ve iyidir. Esasen her şeyden güzel yaratılan bu cihan, bütün bu zıtların ittihadıyla güzelleşmiştir. Çok sevdiğin bir kadının kolunu, gerdanını sana kesilmiş olarak getirseler, sevip okşayamaz, korkar kaçarsın.. İşte, kolda, ve gerdanda süfliyete müteallik bir şey yok., sevsen, okşasan a…

Halbuki insan da, cihan da, kül [ bütün] olarak güzeldir. Her ikisini de parçalara ayırmak, onları manasından ve kıymetinden uzaklaştırmak demektir. Velevki intihab [Seçmek. Ayırıp beğenmek. İhtiyar ve âmâde eylemek. * Bir şey yerinden çıkmak. ] ettiğin, güzel kısımlar da olsa, gene bu böyledir. Görmüyor musun, vücudun zinde olarak kıyanı ve hayatı da, dört zıt unsurun uzlaşmasından, bir arara gelmesinden hasıl olmuştur. Su ateşe, ateş havaya, hava toprağa zıd iken, nasıl da aynı gayeye hizmet etmek hususunda iştirak ediyorlar ?

Bunlar cemad iken bu ittihadı hasıl edip vücudun hayatdar [canlı] olmasına çalıştıkları halde, insanın, hislerinde ve kanaatkarında aynı birliği bulmaması yazık değil midir ?

Her şey iyidir ; her şey güzeldir; zira her şey Mutlak güzelliğin bir parçasıdır.

Bir adedi, diğer adedlerde nasıl sereyan ediyor ve hiç bir aded vahidsiz [başlıbaşına] kalmıyorsa, sen de her nereye teveccüh etsen, vicdanî bir zevk ile görürsün ki, yaradan türlü türlü varlıklar icad etmiş ve muhtelif cisim ve şekillerde bir nevi gölge ve hayal göstermiştir. Halbuki bütün bu varlıkların, şekil ve cisimlerin hareli et ve tasarrufatı, Yaradan’ın buyruğu elinde olup, kendi, perde ardında gizlenmiştir.

Sen ve ben bu müteferrik varlıklarda matlub olan birliğin ruhunu görmeliyiz. Bu kadar ihtilâflar, keşmekeşlerden matlub, o birliğin yüzünü bu müteferrik varlıkların vücudları gölgesinde itirazsız seyretmektir. İşte bilgi bu dur, anlayış bu dur maksud budur, senden aranılan da budur Hamza.

Bunun için insanın, her nerede olursa olsun, Yaradan’ın kendisiyle beraber bulunduğunu bilmesi lâzımdır. Bunu bilince de her yerde onu görmesi ve ondan başka bir şey ihtiyar ve taleb etmemesi icab eder. Kendinin ve bütün müteferrik varlıkların bir gölge ve hayal olduğunu bilen ve bu bilgiyi kendine mal eden kimse, kemalini bulmuş ve kendini bilmiş bir insandır.

Fakat Hamza, ne olsa insanın acı ile tatlıyı, bir iğne batışının zahmı ile nüvâzişin [ "Okşayıcı, taltif edici, iyi edici" mânâsına kelimenin sonuna gelebilir. ] lezzetini tefrik etmeyecek surette bu birliğe müstağrak olması müşkül oluyor. Bunu yapabilmek için insandan yükselmiş, insanlığın fevkine çıkmış, beşerî ahkâmdan kurtulmuş olmak lâzımdır. Fakat asıl hayat ta bunu yapabilmek, bu itilaya [Yükselme, yücelme:] yükselebilmektir Hamza…sh: 128-134

**

Aşk, ebedî sanatkâr!

Ancak ona zeval yok. Her şeyin terkibi ondan, her şeyin mayesi o, her şey onun huruşundan kopmuş, her mevcudun canı, varlığı, manası, ibtida ve intiham o… Arz parçalansa, onu istihlaf [Halef bırakmak. Birisini kendi yerine geçirmek. Kendi yerine başkasını tayin etmek. Kuyudan su çekmek. ] edecek yüzlerce seyyare, bu aşktan zuhur emrini bekler. O olduktan sonra Ademle Havva’nın kıssası hiç te bitmez, tekerrür eder durur. Her şeyin bir nihayeti vardır, onun asla.

Meryem ağlamak istiyordu. Fakat onun sevdasına karşı göz yaşı ne olabilirdi?

Bulutlardan nem kapmak, denizlerden bir damla çalmak gibi bir şey… Gene kızın bütün mesameleri birer göz olsa ve her birinden binlerce yaş dökülse, gene bu aşkı ifade ve izah edemez, gönlünü saran bu ateşin bir zerresini söndüremezdi. Ne göz yaşı ne feryad, hiç, kiç [arka bölümde olan ] bir tezahür, kabına sığmayan bu şahlanmış kuvvete bir ifade, bir remiz olamazdı. Aşkı aşktan başka hiç, amma hiç tarif eden yoktur. Ömer’in, “Yusuf’u bilmek için Yusuf olmalıdır „ dediği gibi, aşkı söylemek, aşkı anlamak ve anlatmak için de aşk olmalıdır. Bir şeyin hakikati olmayınca o şey, hakkiyle nasıl bilinebilir?

sh: 137

**

Gene kızın bütün varlığını yakan bu gizli aşktan henüz kimsenin haberi yoktu; gönlündeki kıyameti, hayretengiz bir tuğyanla taşıp kabaran bu sevdayı muhakkak ki yalnız ve yanlız Yusuf biliyordu, bu gönül kıyametini koparanın ondan haberi olmaması kabil miydi ? Onun aşkı ocağından sıçrayan bir ateş bu gönlü tutuşturmuştu.

Meryem, aşkı kuvvet ile Yusuf’un kendi hakkındaki hislerini tecessüs ediyor ve kanaatlerinde aldanmadığını görüyordu, çünkü bunları, aldanmayan aşkı teyid ediyordu.

“Beşçeri» anasırın muhkem bendinden çekip kurtaran, onu ufuksuz dünya, hudutsuz cihana ulaştıran aşktır. Yalnız, yalnız odur. Akılla öğrenilebilen bütün kisbî ilimler, aşk ilminin mebadis’ıne [Mebdeler, başlangıçlar, ilk unsurlar. * Çekirdekler. * Prensipler. ] bile varamaz. Bir ilim ki dünyanın kışrından [Kışra, kabuğa dair. Dış yüce ait ve müteallik. Yüzünden. Derinden ve esastan olmayan. Künhü ve esası olmayan. ] tecavüz etmez, o ilmin cehilden farkı yoktur. Aklın bildiği ve bildirdiği ilimler anasır hududundan ileri geçemez, çünkü yanar. Halbuki aşkın talim ettiği ilimde, mütenahiyet [sonu belli olan, sınırlı. ] ve kıyasat [Benzetme ile olan. * Genel kaideye uygun ve muvafık olan. ] kokusu yoktur, zira aşk hakîler [toprak] gibi zemin üzre seyr etmez ki ona arıza ve hudud tasavvur olsun! O, taalluk ettiği vücudu da kendine benzetir; kendi gibi İlahî ve lâyemût [ölümsüz] eyler…,,

sh. 138

**

Meryem’in Yusuf’la eriyen varlığı, muti ve teslimiyetkâr bir kabiliyetle yumuşayan hisleri, ondan uzaklaşınca birdenbire soğuyor, katılaşıyor, adeta donuyordu. İnkişaf etmek için güneşin doğmasını bekleyen bir nüvenin iştiyakı gibi, gene kız, ne zamandan beri bu aşkı bekliyor, bu aşk için yaşamıyor mıydı ?

Bu iştiyak, onu bulamamasının verdiği hırçınlık, cemiyetten de şedid bir aksülamelle kaçmasına, teferrüd etmesine sebeb oluyordu. Yusuf’tan başka Meryem için kim olabilirdi? Onu ilk gördüğü günden beri, bu aşkın önüne geçilemeyen incizabına doğru, baş döndürücu bir süratle ilerliyordu. Zaten Yusuf la bir mecliste: aşk yolu, gönül yoludur, bu yolda giden yolcu sensin. Bu gitmekten maksat da kendini bulmak ona kavuşmaktır, dememiş miydi ?

Meryem de berkî  [Şimşek çakması. Parlama.* Yıldırım. * Zinetlenme, süslenme. * Tas: Tecelli-i İlâhiye ile kurbiyyete mazhariyyet. * Ahmak olmak. ] bir süratle sağını solunu görmeden gönlü yolunu geçiyor ve Yusuf’a gidiyordu. Onun başka türlü kendini bulmasına imkân var mıydı ?

Yusuf’un aşkında bütün mükevvenatın hülâsasını bulmak için koşuyor, koşuyordu. Meryem artık hiç bir kayıtla mükellef değildi. Zira varlığını saran bu ateş, onun Yusuf’tan başka herkese kapalı olan kalbinden maada [başka] her şeyi yakıp kül etmişti.

Sh: 140

**

—         Meryem, Yusuf bize niçin bu kadar seyrek geliyor ?

—         Bilmem ki Hamza…

—         Bu akşam amcam gelecek, eğer erken giderse Yusuf’a gidelim.

—         Niçin cevap vermiyorsun; bir işin mi var ?

Ben kendi hesabıma onu göremeyince büyük bir eksiklik duyuyorum. Şimdiye kadar onun icazkâr nefesi iden nasıl da uzak yaşamışım ?

—         Peki Hamza gidelim.

Hamza Yusuf’u görmeyince büyük bir eksiklik hissettiğini söylüyordu. Meryem ne desin, o ne söylesin ?

Gene kız Hamza’ya hislerini nasıl izah edebilirdi ?

Neden Hamza Yusuf hakkındaki hislerini Meryem’e söylemiş te, o kendi hislerini Hamza’dan saklıyordu?

Gerçi Meryem masumdu; çünkü aşkla ismetlenmişti. [günahsızlık, günahsız oluş, mâsumiyet, günahı olmamak. ] Meryem Yusuf’tan Hamza’yı telaşa ve şüpheye düşürecek hiç bir şey istiyemezdi.  bu aşk temiz, tertemizdi, fakat gene kız hislerinden Hamza’ya bahsetse, o bu aşktaki büyüklüğü, şüphe yok ki anlayamayacaktı. İşte bunun için mümkün olduğu kadar Hamza’nın kendi hislerine aşina olmaması lâzımdı.

Meryem’e bu dakikaya kadar, Yusuf’la aralarında maddî bir irtibatın tahakkuku, bir fikir halinde bile gelmemişti. O Yusuf’tan ne istiyordu?

İşte ilk defa düşündüğü, fakat cevabını bulamadığı bir sual ! Bostanların etrafını, her geçenin içeriye atlamaması için çalı çırpıdan çitlerle örerler. Aşkın etrafı da, işte bu gibi ibtidaî mülâhaza dikenlerde çevrilmiştir; taki oraya girmek müşkül ve can yakıcı düşünceler ve korkularla haillenmiş [perde, mânia, iki şey arasını ayıran. ] olsun diye… Fakat Meryem, ker kes gibi ne böyle bir çitten atlamış, ne de eteğini çeken bir dikene tesadüf etmişti.. O, ilk solukta kendini aşkın mutlak ve arızasız mihrakında bulmuştu. Oraya nasıl ve nelerden aşarak girmişti?

Burasını kendi de bilmiyordu. Bildiği bir şey varsa, o da, her kesi içeri girmeye bırakmayan bu çitlerin, onu bir daha dışarıya bırakmayacak gibi etrafını örmüş olması idi.

işte Meryem aşkı farkında, olmayarak Hamza’dan gizlemişti ve daima da gizleyecekti. Gerçi onun Hamza’ya karşı bir gönül borcu, mükellef olduğu bir sadakat vadi yoktu; bu izdivaç oyununda her ikisi de kayıtsızdılar. Fakat ne de olsa gene kız bu temiz ve fedakâr adamın aşkına hürmet etmeyi vicdanî bir emir telakki ediyordu.

Babası erken gittiği için Meryem sevinmişti; bu neş’esini uzun zaman muhafaza etti. Yusuf’a giderken yolda Hamza ile mutaddan [her zamankinden]  fazla konuştular. Gene adam bu beklenmeyen sıcaklık karşısında mes’uddu. Sık sık ziyaretlerle etrafın dikkatini çekmemek için aşirete ekseri yaya gidiyorlardı.

Yusuf’un odasında Meryem her zamanki yerine, şamdanın durduğu rahlenin yanına oturdu. Ummül Bedir’le Sude de onun yanına oturarak üç kadın konuşmaya başladılar.

Ummül Bedr Meryem’i çok seviyordu. O da bu sevimli kadının her halini, uysal ve çocuk safvetiyle dolu tabiî hâreketinin her safhasını benimsemişti. Sude’ye gelince, bu hisli, fakat duygularına hâkim kadınla anlaşmaları daha derin, daha şumullü idi. Sude Meryem’i şuurla seviyor, Meryem onu anlayarak takdir ediyordu. Esasen dedikodu bilmeyen Meryem, bu her biri bir fazilet örneği olan insanların içinde büsbütün muhitin bigânesi olmuştu. Meryem bu gece konuşmaktan ziyade Yusuf’la Hamza’nın hararetle devam ettikleri sözleri kaçırmamak istiyordu. Onun için Ummül Bedr’in masum başının omuzuna doğru kayarak uyumaya hazırlanmasıyla adeta sevindi.

Yusuf’la Hamza hep konuşuyorlardı. Meryem’in yanında duran şamdan, bu lahutî geceyi aydınlatan bu yarı erimiş mumun titrek, mübhem [İyice belli olmayan. Mutlak âşikâr olmayan. Belirsiz. Gizli ] ve sisli aydınlığı, odanın eşyasında geziniyor, Yusuf’un çehresine sürtünerek sanki taabbüd ediyordu. Yanmakta kendi gönlüyle iştiraki olan bu küçülmüş, yarı erimiş mumun etrafında, donuk gözyaşları gibi damlacıklar vardı. Meryem uzandı, onları oh şadı. Parmaklarının ucu heyecandan buz gibi olmuştu. Zira bu bitmek, can vermek üzere olan mum, onu, yabancı bir düşüncenin gurbetine atmıştı : kim bilir bu şamdan bu mumdan evvel daha nicelerini böyle, sinesinde yakıp eritmiş,, nicelerinin yokluğuna şahid olmuştur… Kız, ihtiyarsız olarak gözleriyle Yusuf’u aradı. Bakışı ıztırab ve şüphe ile dolu idi. Kim bilir bu odada Meryem’den evvel, daha nice Meryemler gelip geçmiştir, diye düşündü.

Fakat bu bir düşünceden ziyade tufeyli [Sahte. * Dalkavuk. Çanak yalayıcı. * Başkasının sırtından geçinen. Asalak. Parazit. Fazladan. ] bir histi; her makûs hissin ölümü olan aşkın önünde bu menfî düşünce de çabucak sönüp gitti. Bu sırada Hamza Yusuf’a, meşhur müneccim Ebunadire, hastalığından kurtulabilmesi için şarab içmemesini tavsiye ettiği halde, müneccimin, “ içmiyeyim de öleyim mi ?„ dediğini anlatıyordu. Yusuf:

Yaşamak, şarab içmek zevkinden mi ibarettir,, zavallı Ebunadir? dedi. Fakat ayıplanmaz Hamza.. onun kalbinin daha vasi manaları olmak için istiab [içine alma, kaplama, yutma, taşıma.] kudreti yoktur ki, hayat telâkkisindeki hükmü de, bu ibtidai görüşten yükselebilsin…

Bu adamın, zamanın büyük âlimlerinden olduğuna şüphe yoktur; fakat ona âlim demek ne kadar gülünç  bir şey değil mi ?

Zira ilim o dur ki, insana kendi müşkülünü hallettirsin, kendisini tanıtsın ve bildirsin. Bütün ilimlerin ruhu, ölümden sonraki hayatta kendinin ne olduğunu ve ne kıymette bulunduğunu bilmektir.

Bir ilim ki mahsusattan [Gözle görülen, hisle anlaşılan şeyler.] ileri gitmez, bu ilim, cehille müsavidir. Mahsus olan ve akılla idrâk edilen ilimler itibarî ve İzafîdir; ruhun tekâmülüne hizmeti yoktur. İşte böyle, bir bardak şarabın esaretinden kendini kurtaracak azmi, iradeyi bile tesis edemez.

Halbuki gönül hayatının bir nefeslik zevkinde, fıçılarla şarabın hasıl edemeyeceği zevk genişliği vardır. Yaşamak zevkini, yiyip içmeye tahsis etmek ruhun züğürtlüğünü, hattâ iflâsını ilân eder.

Kişinin kıymeti, talebinin manasıyla ölçülür. Bir kimsenin talebi süflî ise, kendi de öyledir. Ulvî ise kendi da ulvîdir.

Esasen mahsûs olan varlıkların üstünde durmak ve onlara bel bağlamak boş bir emektir ; zira mahsûs olan her şey zevale ayak basmıştır. İnsanın kendinden, kendi benliğini, kendi aslını tecessüsten vaz geçip göklerdeki yıldızları, denizin ve yerin altındaki meçhulleri araştırması ne garibdir. Hâlbuki ilk araştırılacak mevzu, kendi gönlü, manevî hüviyeti, ardıdır. Eğer insan dikkatini bu noktada teksif ederse çok şeyler öğrenebilir. Fakat insanın, Yaradan’ın varlığına temas etmesi için, aklı kâfi değildir. İnsan, ancak aşk nuruyla o Yaradan’ı görebilir. Yoksa aklın-cüzî nuru, küllü görmeye kadir değildir. Eğer can, rabbanî bir nur görmez ve ruhanî bir zevk tatmazsa, bil ki o ölüdür. İşte demin söylediğin gibi, hayatın zevkini bir bardak şarabta veyahud meluf [Alışmış, huy edinmiş. ] olduğu bir başka ibtilada farzederek, onu terk etmiyi, ölümle müsavî sayar.

Akıl, kalb ilmini teftiş edemez Hamza. Hâlbuki Ebunadir gibi bir çok kimseler, mahsusatı 8 Gözle görülen, hisle anlaşılan şeyler. ] kurcalayan, tabiî hadisatı izah ve tahlil eden bilgiye ilim derler.

Biz de bu itibarla onlara âlim diyoruz. Yani, bunlar ilmin, gözle görülen, elle tutulan, kulakla işitilen, hasılı meşairimizle (şuur) hissolunan şeylerden ibaret olduğunu zannederler. Halbuki bu ay, bu güneş, bu yıldızlar ki seyrediyoruz, bunların seyri yalandır. Meselâ, tabiatın muhteşem manzaraları, türlü türlü renkleri ki görüyor ve hayran olup kalıyoruz, hepsi yalandır. Bunlar muzlim [ karanlık, karanlıklı, siyah, siyahlık; zulmetli, dehşetli. ] esirin harekâtından ibarettir.

Dünyada yalnız hareket vardır; bu hareketin şiddeti, ziyayı ve rengi hasıl ediyor. Yalnız muzlim, esirî hareketler ki âsabı başarımıza [göz damarlar; sinirler. ] çarparak bu ihtisasları doğuruyor.

İşittiğimiz âhenkdar sesler de yalandır. Hayır böyle şey de yok. Bu sesler, aslında sâkin mevcelerin [bir dalga, dalga. ]  harekete gelmesinden ibarettir.

Meselâ ateşe bastığın zaman, ayağın yanıyor; fakat bunu dimağında hissediyorsun.

Hâsılı hayat, ihtizazı hareketlerden ibarettir. Bir varlığı olduğunu zannettiğin, mahsus ve mevcud gibi gördüğün bu şeylere, bu yalanlara nasıl bel bağlarsın ? gözünle gördüğün bu yalanlara bile bile nasıl tutunur da, bunlar bana yeter, dersin ? Hepsi yalan, hepsi serabı bir varlıktan başka bir şey değildir.

Halbuki mükevvenatta gözle görünmeyen daha bir çok şeyler vardır ki, onları görmemekle beraber mevcudiyetleri inkâr olunamaz. Meselâ arzın etrafındaki buhar ve rüzgâr gözle görünmüyor, peki bunları nasıl inkâr edersin? O halde gözünün görmediği ve aklının yetmediği daha yüksek, daha büyük varlıkları da hemen inkâra kalkışma!

Demek isliyorum ki Hamza, ilim denen mahsus bilgiler, bir insanın insanlığını bulması için kâfî değildir. Bunları da öğrenmeli ve bilmeli, fakat onlara takılıp kalmamalıdır ; beşerin istihdaf [Hedef edinmek, hedef saymak. * Hedef gibi karşıda durmak. * Erişilmek istenilen netice ve gaye. ] ettiği gaye, bu mahsus ilimlerin esaretine mukayyed [ bağlı, kayıtlı, sınırlı. ] olmamalıdır. Gönül Alemine gel ki, onun hudutsuz. Vüs’ati içinde, maddiyet âleminin bir nokta kadar küçük kalan hülâsası da vardır.

Beşeri insaniyet basamağına yükselten kudret, aşkın hakikatidir. Şuuru aşk istilâ ettiği zaman, hakikatın yüzündeki örtü düşer. Aşktan başka her_şeyden tecerrüd edenlerdir ki, hikmet ve hakikat dalga1arını elsiz kaparlar.

İşte insan, ancak o vakit kendini, hakikat âleminin hayret verici nihayetsizliği içinde zevk kesilmiş bulur.

Bu zevkin, maddî ve mahsus zevkler gibi nihayeti yoktur. Çünkü o zaman sen zevk olur, kendin zevk kesilirsin. Ariyet; arızî olan şeyler bir gün olup insandan kaybolur, gider; fakat sen, o şeyin kendi olursan hiç bir şey aslından ayrılmaz.

Hamza, her zaman Yusuf’la bülbül gibi konuşan Hamza bu gece yanlız dinliyordu. Düşünceli ve şaşkındı.

Söylediklerin doğru, hem pek doğru., fakat tatbiki müşkül., dedi.

Gene adam duyduklarını hazmetmek, sindirmek istiyor, ne çare ki Meryem’in aşkını hakikata bağışlıyamıyordu.

Hamza, şiddetlenmek istidadını gösteren teheyyücünü dağıtmak için yerinden kalktı :

Biraz bahçeye çıkacağım Yusuf! dedi.

Odanın içinde bir tayf gibi sessiz dolaşan Mahbub da Hamza’yı takib etti.

Meryem’in çehresi bu sözlerle öyle yüklü ve zevk ifade eden çizgilerle örülmüştü ki Yusuf ihtiyarsız olarak: Deminden beri ben bu kız için konuşmuşum ! diye düşündü.

Yusuf’taki büyüklüğe hayran olan Hamza, ondaki mânayı tamamıyla anlayacak, onun şaşaalı ve cihanşümul aşkına ma’kes [Akis yeri. Akseden yer. (Ayna güneşin ma'kesi olduğu gibi ] olacak kadar cilâlı ve uyanık bir ruha mâlik değildi. Fakat Meryem’de, göz kamaştıran bir ruh safası, ele avuca sığmaz aşk teheyyüclerinin şiddeti vardı.

Meryem şimdi ayağa kalkmıştı. Sude de kalkarak şamdandaki erimiş mumu değiştirdi. Ummül Bedr bu mumları kendi elile yapar, tavanda ihtiyat saklardı. Onun eğlencesi de böyle ev ve el işleri idi. Meryem hâlâ ayakta duruyor, halinden bir şeye karar vermek üzere olduğu anlaşılıyordu. Yusuf da, kızın yüzünde dolaşan zevk dalgalarını, his ve zekâ örneği Meryem’in aşk kadar suzişli ve aşina yüzünü seyrediyordu. Kız nihayet kararını vermiş gibi tekrar yerine oturdu ve :

Yusuf, farz edelim ki Hamza buradadır. Demin onunla konuştuğunuz bahse, gene o dinliyormuş gibi devam edemez miyiz ?

Ebedî, hakikî aşk, benim kendimi hissettiğim zamanlardan beri dünyanın geçici zevkleriyle aramı açan ve beni kendinden başkasına gönül verdirmeyen mabudumdur. Fakat bende şimdiye kadar bu gayenin tebellür etmemiş bir taslağı vardı. Onu aklî cihazımla kendi kendine tahakkuk ettirememiştim. Artık bu hayalı müphemleştiren kesafet kalkıyor ve o, canlanarak meydana çıkıyor. Söyleyin, Hamza’ya söylediklerinizin mabadini bana söylesin…

Yusuf Meryem’in ateşin mizacını daha ilk günden gördüğü için, mümkün olduğu kadar bu kızın tehlikeli yakınlığından çekiniyordu. Fakat şimdi bu katî arzusunu reddeder ve onu tatmin edecek sözleri esirgerse belki de menfi bir tesirle onu daha açık konuşmaya sevketmiş olacaktı. Onun için :

Konuşalım Meryem., dedi :

Aşk, üç isimle yad edilir. Seven, sevilen ve sevgi. Fakat hakikatte her üçü de bir şeyi ifade eder. Sevilen sevenin aynası, sevgi de mecmuudur. [ bütün, tamam, toplam. ] Aynaya bakan bir kimsenin karşısında gördüğü şahsın bir vücudu yoktur; bu, bakanın gölgesidir.

Keza, sevenin de sevilene karşı incizab [cezb edilme, kapılma, çekilme. ] ve meftuniyeti gene suretine, kendi aşkınadır. Yekdiğerini seven iki şahıs, bunun esas ve mahiyetinden bigâne oldukları için bu muameleyi iki taraflı görürler. Halbuki seven, sevilen; sevilen de sevendir. İşte aşk budur Meryem!

Bu ittihadı idrâk edemeyenlerin ise aşkı cüz’idir. Bunlar, hakikatta kendilerinin bu işde tesirleri olmadığını ve aşklarının kendilerinden kendilerine, daha doğrusu aşkın hakikatına aid olduğuna ihtimal vermezler. Hasılı bir insan, mevhum olan varlığı ile mahlûk ve aşkta mahv olduğu halde aynı haliktır.

Mahlûk, bizim zan ve zehabımızdır.[ Yanlış düşünce. Bir fikre uymak. Zan. ]  Bütün kâinatta Yaratandan başka mevcut ondan başka mutasarrıf olmadığı halde, bir de ayrıca mahlûkun mevcudüyetini isbat etmek ise budalalıktır. Mahlûk denen şey, senin zannından ibarettir. Meselâ el ve ayak vücudun eczasından oldukları halde, onları işleten dimağ ve kalptir. Onlar, vâkıf olmayarak dimağ ve kalbin emirlerini yerine getirirler. Faraza ayağında bir çıban çıkıyor, dimağ ve kalb bunu duyarak, hemen; oraya ilaç ve merhem koy I diye emirler veriyor. Eller de farik [Tefrik eden, farkeden, ayıran. Ayrılmasına, farkolunmasına sebeb olan alâmet. olmayarak bu emirleri yerine getiriyor.

İşte el ve ayağın ve sair azanın, o kalb ve dimağ mecmuasından olduklarını bilmemeleri mahlûkiyettir. Dimağ ve kalbin bilgisi ise hâlikiyettir.[ yaratıcılık, yaratıcı oluş.]

Bundan şu anlaşılıyor ki, insan da insanlığını bulup irfan ve aşk noktasına dahil olarak kendinden tecerrût ettiği vakit haktır. El ve ayak mesabesinde olan mahlûk bu bilgiyi idrâk edince mahlûkiyetten çıkar.

Yusuf sustu. Meryem’in yüzü sermedi zevkten örtülmüştü. Cevap verecek, yahut sual soracak kuvveti boşalmış, bitmiş gibi idi. Yusuf ta onun gibi kendi aşkının zevkiyle mahmul [Yüklenilmiş. Hamlolunmuş. Bir şey arkasına yüklenmiş olan. Üzerine alınmış. * Gr: Bir cümlede fâile yükletilen işi, oluşu veya hâli gösteren fiil. ] ve sarhoştu.

Bir zaman konuşamadılar. Esasen bahçeye çıkanlar da gülüşerek, şakalaşarak geliyorlardı. Vakit ilerlemişti.

Nitekim her zamanki gibi gitme zamanını hatırlatan gene Hamza oldu :

Vakit geçti Yusuf.. bize müsaade et te gidelim.

sh:140-149

**

Hayır, hayır..

Yusuf ve Meryem, diye iki ayrı varlık yok ki… Cihanda ne Meryem var, ne de başka bir mevcud… Hattâ cihan da yok.. Meryem için yer, gole, her “şey yâlnız, yalnız Yusuf, yalnız o… Meryem Yusuf tan başka bir şey görmüyor ve bilmiyor… Onun için Yusuf’tan başka bir şey yok ki bilsin! Esasen hiç bir güzelliğin cazibesine iltifat etmeyen müstağni nazarlarından bütün cihan silinmiş Yusuf’un istilakâr yarlığı, mükevvenatın bütün nakışlarını silmiş götürmüş. Hat’tâ genç kızın kendi vücudu bile çoktan bu adem kafilesinin arasına karışıp kaybolmuş…

sh: 154

**

İnsan, sahib olduğu mevkiin salâhiyetlerini suiistimal etmemelidir. O esirler, cariyeler arasında ne temiz kalbi i insanlar vardırki,-bir tanesi yüz asilzadeye bedeldir. Esasen esirle efendinin, yaradılış itibarile bir farkı yoktur. Yaradan kalbe bakar, nesebe değil., kimin gönlü temiz ise, Yaradan indinde efendi o dur, azad o dur, hür o dur. Ömer gene dertlenmişti; fakat birden bire Hamza’nın içeri girmesiyle sustu.

sh: 160

**

Zira cihanda vaki olan hiç bir hâdise tesadüfe mübteni [Bina edilmiş, kurulmuş, kurulu. * Dayanan, istinad eden, müstenid ] değildir. Her şey bir sebebe mübteni olduğu gibi bir gayeye, o da daha yüksek bir başka gayeye müteveccihtir.

Binaenaleyh hiç bir şey tesadüfe bırakılmamıştır. Her şeyde İlâhî bir sebeb ve varlık olmakla beraber onları, bu şekilsiz maddeden, bu karışıklıklardan çıkarıp intizama sokan ve her olana emir veren bir hakikî âmir vardır. Sana evvelce de söylediğim gibi bu hakikî âmir, her yerde hazır ve galib ve her yerde mevcuttur. Demek oluyor ki, tesadufî bir şey yoktur; her olan şey mutlak evvelden kararlaştırılmıştır. Her olan şey, muazzam bir aklın emir ve hükmüne hizmet etmektedir. Onun emrinden hariç bir şey olamaz.

Senin camid [Ruhsuz, sert, katı madde. Cansız] zannettiğin taşlar, yahud her hangi bir cismin içi hayat doludur. Zira bütün mevcudattan görünen Yaradandır. Hiç bir şey yoktur ki bundan hariç olsun.. Camîd zannedilen her şey hayattadır. Güneşin etrafındaki yıldızlar gibi, bu zerrat ta merkezine müncezib olarak harekettedir. Harekette olan her şey ise hayattadır. Hayat ta, Yaradanla kaimdir. Hayatta olan her şeyden şüphesiz Yaradan zuhur eder. İşte her şeyde Yaradanın bu hüviyetini gören yani her şeyde o şeyin manasını seyreden, kâmil insanlardır. Demek oluyor ki, Allah Teâlâ senin kurtulmanı istemiş, karşına o fakir kulunu çıkarmış, mes’ele bundan ibaret!

sh: 162-163

**

Şunu da bil ki Hamza, Yaradan’la dostluğu olanın her şeyi kolay olur.

Sen onunla dost olursan, o da seninle dost olur; dostu Allah Teâlâ olanın ise neden korkusu olur?

Onun için, bir şey yapacağın vakit daima düşünerek yap.

Dünkü günün âdil bir şahit olarak senden ayrıldı. Girdiğin gün de seni gözetici olarak duruyor. Eğer giden günü kötülükle geçirmişsen İkincisini iyilikle geçir yapacağını sakın yarına bırakma, olur ki yarın gelirde seni bulamaz. Onun için her nefesini kendinin nigehbanı [Bekçilik, gözcülük. ] olarak al ve her ne yaparsan onu kendine yaptığını bil !

Eline batan dikene kızma, bil ki onu sen kendin batırdın, bu zahmı tesadüften ve yahud başka bir şahıstan zannetme!…

Ya bir saniye, ya bir dakika, ya bir sene, hasılı bir zaman evvel yapmış olduğun bir şey sebebiyle o zahmı, bu dikenden yedin.

Hülâsa yaptığın şey, iyilik olsun, fenalık olsun aslâ kaybolmadığı için zamanı gelir, seni bulur. Çünkü her taraf aynadır; her ne suret bağlarsan o suretin bu aynada belireceği aşikârdır. Aynaya karşı yumruk sıkarsan o da sana öyle yapar, gülersen o da güler. Mademki bütün cihan insanın fiillerine ayna gibidir, o halde aynanın önünden kaçmak elbette muhaldir.

Bu sözlerinden sonra tesadüf kelimesini kullanmamak lâzım geliyor..

Kelimeyi değil, kelimenin delâlet ettiği manayı kullanma !

Yusuf gitmeye hazırlanırken Hamza gülümseyerek elinden tuttu :

Bitmedi; bir derdim daha var Yusuf.

Benden daima yardım gören birisi vardır belki siz de bilirsiniz, hekim Süleyman derler. Malî vaziyeti pek iyi değildir. Her zaman benden yardım ister, eline para geçince de sarhoşlukla yer bitirir, çoluğu çocuğu sefalet içindedir, gelip para isteyince, dayanamam veririm. Bu defa yardım ederken bir az da nasihat ettim. Her halde buna canı sıkılmış olacak ki gezdiği yerde benim için söylemediği fena söz yokmuş. Hâlbuki ben onu hakikî bir dost zannederdim. Ama bilseniz bu adama ne müşkül vaziyetlerinde yetiştim. Maksadım yaptığım, iyilikleri sayıp dökmek değildir; fakat hâlâ şuna hayret ediyorum ki, yapılan iyiliğin cevabı neden böyle oluyor ?

Dünya dedikodu, hayat ise, can çekişmek demektir, Hayatı takip edenler bunu her gün, her vesile ile görebilirler.

Dünyanın her hangi bir şeyine vefa ümidiyle bağlanan kimse, mutlaka ondan cefa görür. Bu kaide değişmez, bunda herkes müsavidir. Çünkü bütün hayat, gelmek, çekmek, ölmek kelimeleriyle ihtisar olunabilir ve herkes ne ederse onu bulur. Yalnız, kimine er, kimine geç! Dünya vefasız olduğu ve kedi gibi doğurduğunu yediği gibi tabiî olarak adamları da vefasızdır. Onların sana yaklaşması, ya senden korkularından ve yahud da senden bir şey beklediklerindendir.

Neden herkesin kendi meşrebinde olduğunu istiyorsun ve olmayınca kızıyorsun?

Sen onu ayıbladığın gibi, o da seni ayıblar. Bazı kimseye iyilik yapmak, ona tokat vurmak gibi gelir. İyi bir kimseye fenalık yapmak ne tesir ederse, ona da bu iyilik aynı tesiri yapar, çünkü meşrebi, istidadı buna müsaiddir.

Bir kimseden istidadının fevkinde bir şey istemek, biberden şeker lezzeti aramak kadar muhal bir şeydir. Bir biber fidanına ne kadar ihtimam etsen, onun zatındaki hasiyetini kemale getirmekten, yani acılığını ziyadeleştirmekten başka bir şey yapamazsın. Dünya tezadlarla doludur; bunlardan birine tesadüf ettiğin zaman taaccüb etme Hamza..

— Peki ama, madem ki herkes dünyada bir vazife ile mükellef olarak yaradılmıştır; o halde fenalık eden neden ceza görüyor ?

—Bu ince bir meseledir, Hamza. Dediğim gibi dünyada namütenahi [sonsuz] zıd fiillerin vazifedarları vardır. Meselâ zuliim yapan olduğu gibi, intikam alıcı da vardır. Şifa veren olduğu gibi, zehir saçıcı da vardır.

Affeden olduğu gibi, kahreden de vardır. O halde zulüm yaptığın vakit karşında intikam alıcıyı görürsün.

Bir kimseye fenalık yaparsan, seni kahredici ile karşılaşırsın. Zira evvelce de dediğim gibi Allah Teâlâ’nın tasarrufu, insanlara gene insanlar vasıtasiyle vaki olur. Eğer bu hakikati bilirsen, niçin bu böyle oluyor, filan kimse neden böyle yapıyor, diyemezsin. İşte bu noktadan, hakikî failin Allah olduğu manası çıkıyor.

Onun için fenalık yapan bir kimseyi, meselâ demin söylediğin adamı, neden böyle yaptı, ben olsam böyle yapmam, diyemezsin. Doğru, sen olsan böyle yapmazdın, çünkü sen o vazife ile dünyaya gelmemişsin. Yaradan seni o vazifenin memuru etmemiş. Herkesin kendi vazifesini ifa ettiğini bildikten sonra davaya ve üzüntüye lüzum kalır mı ? Sen ona yardım etmekle kendine düşen vazifeyi işledin; o da sana nankörlük etmekle kendine düşen vazifeyi işledi. Neticede ikiniz de vazifenizi ifa etmiş oldunuz.

Bunun için, nasıl güzel bir musiki, güzel şeyler, lâtif çehreler sende inşirah uyandırıyorsa, böyle birisi tarafından zemmedilmek, tahkir ve tezyife maruz kal; makta da aynı o zevki duyman ve bu muameleyi gördüğün kimseyi affetmen lâzımdır. Eğer bunu yapabilirsen, güzel sesten, güzel yüzden, hasılı güzelliklerden bulduğun zevki, bu affedişte de bulur ve kalbini cerihasız [Yara. Çürüklük. ]bir sükûn ve istirahata kavuşturmuş olursun.

Bilsen Yusuf, karşına ne kadar derdli gelsem, onları sen bir anda yok ediyorsun. Dünyanın bir çok yerlerini gezdim, dolaştım, sayısız kitablar okudum. Fakat senin şifa verici sözlerine hiç bir tarafta tesadüf etmedim. Hoş senin yüzünü görmek te, sözlerini dinlemek kadar kalb sıkıntısını yok eder. Ne garib seni görür görmez gönlümdeki sıkıntı dağılıp gidiyor.

Gerçi şimdi beni müskit [Düşüren, ıskat eden. ] bir cevabla ilzam [delille muhatabı susturma, söz ve düşüncede üstün gelme. ] ettin ; fakat “niçin sıkıldın Hamza?,, diye bir tek cümle, basit bir söz de söyleseydin gene ferahlar, sükûn bulurdum.

Sana bunun da sebebini kısaca anlatayım Hamza… Söz cisme, mana da ruha benzer. Ruhun cisme taalluku, lâfzın manaya taalluku gibidir, ruh cismin ne içinde ne de dışındadır. Mananın da lâfza münasebeti böyledir; mana ondan ne başkadır ne de onun aynıdır. Göz manadan zevk alacak kuvveti haiz olursa, lâfzı dinlemeden de bu zevki alabilir. İnsanın cismi bir kelime, bir sözdür; ondaki mana da aslıdır.

Fakat söz büyük şeydir ; nasıl ruh cisme lâzımsa mana için de harf ve savt (ses) öylece lâzımdır.

O senin kitablarda bulamadığın ilâhî ilim, aklın istidlalat [İstidlaller. Muhakemeler ] nazariyesine müracaat edilmeksizin kesbolunan ve ancak aşk ile hasıl olan kalb ilmidir. İnsan bizzat kendinden ve her şeyden samimî bir feragat ile geçtiği vakit gayb âleminin nuruna müstağrak olur. Bu birliği bulan gönül sade enfüsü değil, afaki bile tasarruf eder.

Mahsus olan eşyaya hükmetmek kolay ve bayağı bir hünerdir. Dünyanın her tarafında, bilhassa Hindde bu hokkabazlardan pek çok vardır. Eşyayı yerinden oynatmak hüner değildir Hamza, İş, gönülleri yerinden oynatmakta, gönüllere hükmetmektedir.

Hasılı gerek bu dünyada, gerekse ötekinde refah ve rahatın âmili, kendini bilmek ve kimseyi incitmemektir. Fazilet ve kemâlin de en bariz alâmeti, kimsenin aybını görmemek ve söylememektir.

Yusuf, sözlerini tatbik edebilmek için bana bir köşeye çekilmek ve bu alayişli hayatı terk etmek lazım gibi geliyor…

Niçin yanlış anlıyorsun Hamza? Bilâkis, bilâkis.. Gönül hayatı, Hind fakirleri gibi aç kalmak, yırtık yamalı elbise giymek, yoksul olmak veya bir köşeye çekilip miskin miskin oturmak değildir. Ye, iç, gez, eğlen, cemiyete faydalı ol; istifade ettiğin güzellikler ve faydan dokunan insanlar da Allah Teâlâ’nın varlığından birer parçadır. Bunu da bil ki insanın kıymeti sayi nisbetinde yükselir.

Maksat bu alayişe, bu patırdılara kalben bağlanmamak ve her el uzattığın ve her gördüğün şeyde Yaradan’ı görmektedir.

sh: 163-168

**

Bu dünya ne kahbedir bilmezsin Hamza… Ben de bir vakitler bilmezdim; bana onun da kendimin de iç yüzünü Yusuf gösterdi. Dünya, bir işvebaz kadın gibi insanı en ummadığı bir zamanda aldatır. Binbir güzellikleri, cilveleriyle seni kendine ram eder. Halbuki o varlık gösteren bir yokluktur. Arzularına ermemek üzere bu aldanışlar insan için ne acıdır. Hanı hamurdan devecikler, oyuncaklar, beşikler, bebekler yaparak şekere benzetirler; çocuklarda bunlara bayılır ve alıp yemek için çırpınırlar. Hâlbuki onun tadı şeker değil, hamurdur; fakat bunu sen bilirsin, çocuğa anlatamazsın ki…

Çocuk, şekerden deve, beşik yiyeceğim diye onları ister.

Her ne kadar: bunlar hamurdur, şeker değildir, desen de ikna edemezsin. Ancak ısırınca işi anlar ve atar.

Eğer sen de büyüyüp çocukluktan çıkarsan, bu dünya zevklerinin bir aldatıştan ve bir avuç çamurdan ibaret olduğunu anlar ve onları kendiliğinden atarsın.

sh: 169

**

Zeyyad, Hamzanın da, Meryem’in de Yusuf’u sık sık ziyaretlerinden hiç memnun değildi. Çünkü o, her şeyden şüphe eden gayrı samimi bir mizaca malikti. Tanıdığı ve kıymet verdiği şeyler, hayatın yalnız maddî cebhesi, kabuğu idi. Zeyyad’ın duygu şebekesi, ham bir külçe gibi İşlenmemişti. Maamafih mağşuş[Katışık. Karışık. Saf olmayan. ] ve zahmete delmez bir katılıkla oluşu yüzündün, işlenmek ihtimali do pek azdı.

Yusuf’un dilden dile dolaşan mütevazı ve sakin hayatını, o bir tuzak telakki ediyor, zengin Hamza’nın da bu tuzağa düşürülmüş bir zavallı olduğuna iman ediyordu. Öyle ya., hiç bir şeye ihtiyacı olmayan Hamza, kendinden İçtimaî derecesi dun [uzak] olan bir aşiret reisîne neden iftikar ediyor, meclûb oluyordu ? Zeyyada göre ihtiyaç, daima maddî şeylere olabilirdi. O halde Hamza’nın Yusuf’a değil, Yusuf’un Hamza’ya boyun iğmesi, ihtiyaç göstermesi lâzımdı.

Zeyyad bu meseleyi daima kendi görgüşü ile görüyor, başka nokta-i nazardan mütalâa ve izah edemiyordu. Hamza ise amcasının kısa ve bulanık nazarlarını pekiyi tanıdığı için itirazlarına, bir sinek vızıltısının müziç sadası kadar bile ehemmiyet vermezdi. Zaten onu sevmezdi ki sözleri müessir olsun…

Hamza, gene amcasını ziyaret ettiği sırada, Zeyyad onu karşısına almiş mutat sözlerini söylüyordu.

—         Söyle Hamza, senin neye ihtiyacın var ki Yusuf’a gidiyorsun ? Paraya mı, şöhrete mi, neye, söyle bakayım hana ! Herkes çölleri, denizleri aşarak dünyanın herr tarafından akın akın senden şifa bulmıya geliyorlar. Şöhretini uçan kuşlar bile biliyor. Neye ihtiyacın var, ondan ne öğrenebilirsin ki gece demiyor, gündüz demiyor gidiyorsun ? Söyle, bana makul sebeb göster! Seni niçin davet ediyor ?

Maksadın ilim ise, Şeyhülhikeme git.. Yaşlıdır, tecrübelidir, onunla konuş.. Yusuf’un putlara bile ibaret ettiği malum değil. Dinsiz olduğuna hiç şüphe yok! Hamza, amcasının itirazlarını her defasında sükutla, hazan da baştan savma sözlerle geçiştirirdi, Fakat bu defa Zeyyad çok ileri gitmişti; gene adam dayanamadı:

—         Amca, sen ne söylüyorsun ?  Şeyhülhikemdeki ilim bende de var. Belki ben ilim cihetile ondan da üstünüm, benim bu ilimlere ihtiyacım yok… Fakat Yusuf’taki ilim, ne Şeyhülhikemde, ne bende, neşende, ne de bir başkasında var..

Yusuf’tan kaynayan ilim, senin benim bileceğimiz bir menbadan gelmiyor. Onların usulleri ve kitablar ile, Yusuf’un bilgisinin elifbasını öğrenmek için bile insanın ömrü kifayet etmez. Şeyhülhikemlerin, Hamzaların sabahlara kadar rahle başında meşakkatle öğrendikleri, kıylükali Yusuf’un ağzından çıkan basit bir kelimeye değişmem.

Sonra beni, onun çağırdığını mı zannediyorsun ? Merak etme o, kimseyi çağırmaz. Ona ben, kendim gidiyorum. Yusuf’un ne bana, ne sana ne de kimseye ihtiyacı yoktur ki çağırsın, davet etsin ?

Yusuf’un babası Malik bin Halimi tanırsın; zengin bir adam olduğunu da bilirsin. O, babası gibi ihtişamla yaşamıyorsa, bu gidiş, fakrından ve başkalarına ihtiyacından değil, maddî varlıklara kıymet vermeyişindendir.

Evet, senin tama ettiğin bilgilerden, tıb, heyet ilimlerinden bende hesabsız bir mebzuliyet vardır. Ben bu ilimlerle şimdiye kadar binlerce insanın cismine deva ve şifa oldum; fakat bir gönüle asla ! Ben, kendi gönlümün, kendi derdimin illetini tedaviden acizim, nasıl olur da başkalarına imdat eylerim ?

İşte Yusuf benim canıma, ruhuma şifa veriyor. Ben, mahsus ve aşikâr olan dertlerin hekimiyim. Yusuf ise ziyade gizli olan can derdinin hekimidir. Ben devayı anasırdan toplarım ;o doğruca Allah’dan getirir. Benim dimağım bilgilerle dolu, fakat gönlüm aç ve muhtacdır. Bu boşluğu Yusuf’tan başka dolduracak bir vücuda tesadüf etmedim. İşte ona, bu boşluğu dolduracak hakikati aramaya gidiyorum.

O, dediğin gibi dinsiz değildir ; belki din, kendisidir amca !

Kızın Meryem’e olan yenilmez düşkünlüğümü bilirsin ne olur bir az da onun bana olan duygusuzluğunu, yabancılığını bilmiye niyet etseydin!.

Meryem, Mısırdan avdetim [dönüş] günü, bütün ümid ve hülyamı da son ve katî bir darba ile yıktı. İşte o gün kendimi öldürmeye karar vererek bu kararla bir az sükunet bulmuş. Meryem’le son bir gezinti yapmak arzusunun önüne geçemeyerek, ayağımın tozuyla Yusuf’a gitmiştim. Fakat onu görmek, anî ve katî olarak vermiş olduğum hu kararı, bir nefeste yok etti; sözleri bana yaşamak kuvveti verdi, hakikatin leziz çeşnisinden, tattırdı. Yalnız ve yalnız Meryem’i gönlümden silemedi Bu da onun kudretsizliğinden değil, benim iradesizliğimdendır.

Yusuf’un gönüllerde uyandırdığı şevkten ve sermedi hayattan haberdar olsan, ona, gönlündeki suzişin şiddetinden, ayaklarınla değil, başınla koşup giderdin.

İşte amca benden istediğin makûl cevabi İstersen daha söyleyeyim.

Fakat Zeyyad yeğeninin bu hitabesinden, fikirlerini değiştirmemiş bilâkis, Hamza’nın büyülendiğine hükmetmişti. Gene hekim amcasının muannid [inatçı, inat eden.] sükûtu karşısında Yusuf’un bir sözünü hatırladı. O, “insan, kendi manasını, kendi cinsiyetinin cazibesini bulduğu kimselerin sözünden müteessir ve mütehassis olur, demişti. İşte Hamza ile Zeyyad’ın aynı nesebden olmaları da ruhî ihtilâflarına mani olmuyordu.

gene adam bunu düşünerek amcasına baktı. Gerçi Zeyyad artık yeğenine mukabele etmiyor, cevab vermiyordu; fakat odanın içinde titiz ve asabî adamlarla dolaşması, kendisine lâkırdı anlatmamasının mecbur ettiği sinirli bir sükûttan başka bir şey olmadığını genç adanı anlıyordu. Belli ki Zeyyad Yusuf’a kızdıkça kıyıyor ve onu ortadan kaldırmanın bir çaresini arıyordu.

Zeyyad, yeğeninin söylediği yüksek sözlerin mevzii değildi.

Onun için Hamza, sözlerinin aksülamelinin amcasında galiz hisler şeklinde tecelli ettiğini görerek, keşki bu duygusuz adamla konuşmasaydım, diye teessüf ediyordu.

Gitmek üzere ayağa kalkacağı sırada, kapıda beliren bir köle, saray haznedarı Ebukasımın ziyarete geldiğini haber verdi. Zeyyad, esasen Yusuf bahsinin istemediği bir şekilde devam etmesinden bunalmıştı. Misafirin gelişini bir nimet telakki ederek köleye :

—         Buyursun ! dedi ve geçip yerin oturdu.

Haznedar Ebukasım kalender bir adamdı. Boş vakitlerinde basit şiirler yazar, etliye sütlüye karışmaz» her kesin itimadını kazanmış hoş meşreb ve neşeli bir adamdı.

Herkes ona derdini söyler, fakat o, kimsenin sırrını kimseye söylemezdi. Yegâne zaafı kadınlardı. Memlekette en çok karısı olan Ebukasımdı.

Zeyyadın hem çoçukluk arkaşı, hem de aşağı yukarı meslekdaşı idi. İkisi de uzun senelerden beri sarayda bulunmuyorlardı.

Ebukasım içeriye her vakitki gibi bol neşe ile girdi. Fakat Zeyyad’la Hamza’nın birer köşeden cansız birer heykel gibi kalkarak kendisini somurtmuş yüzle selâmlamaları, ona, bu odanın bir az evvel bir mücadeleye sahne olduğunu haber verdi.

Sır söylemek için Ebukasımdan korkulmazdı. Zeyyad nihayet kendisine müzaharet edebilecek bir arkadaş bulmakta bir az canlandı. Bu inatcı gence belki o müessir olabilir, artık kendisinin anlatmakta âciz olduğu şeyleri o ikmal edebilirdi. Zeyyad’ın demindenberi kendisine yardım etmeleri için yalvardığı putlar, işte ona Ebukasım gibi bir yardımcı, eski bir dost göndererek müzaharat etmişler, taaruz cebhesini kuvvetlendirmişlerdi.

Haznedarın, dost bir alâka ve ısrarla “ neniz var, söylesenize ne oldunuz?,, Diye soruşlarını Zeyyad fırsat bilerek, biraz evvel Hamza’ya Yusuf hakkında söylediklerini, daha heyecanla, daha hararetle anlattı.

Hamza, amcasının sözlerini ses çıkarmadan dinlemişti. Ne desin, ne söylesin ki bu adam taşdan da berbad bir inad gösteriyordu. Söz anlamakta taş, bu adamdan daha kabiliyetli idi; zira hiç olmazsa o, akılla mücehhez değildi.

Zeyyad sözlerini tamamlayarak, arkadaşının cevabını beklerken mesut ve rahattı. Hamza’nın mağlubiyeti ona şimdiden ölçüsüz bir zevk veriyordu.

Ebukasım ciddileşti ve dedi ki :

—         Bilirsin ki Zeyyad, ben kimsenin sırrını kimseye anlatmam. Fakat bende bir sır vardır ki, sahibinin izni olmamakla beraber onu size anlatacağım. Öyle tahmin ediyorum ki bu vakanın delâlet ettiği hükümler, size bu mesele hakkında kâfi bir kanaat verecektir.

Ne tuhaf, Ebukasım Hamza’ya değil Zeyyada hitab ediyordu.

İyi ki gelmişim dostum Zeyyad.. çünkü bu hususta seni tenvir edecek bilgilerim vardır.

Ben Yusuf’u çok eskiden tanırım.

Evvela şunu söyleyeyim ki, benim bildiğim Yusuf, senin bildiğini zannettiğin Yusuf’tan bambaşkadır. Ben onun merd, alicenab, hayırhah, cömerd ve cevval bir zekânın sahibi olduğunu biliyorum. Putlara kurban kesib kesmemesi beni alâkadar etmez ; o kendi bileceği bir iştir.

Bu sözleri Ebukasım mı söylüyordu ?

Zeyyad kulaklarına inanamıyor, hiddetini, hıncını belli etmemek için avurdlarını ısırıyordu.

Ebukasım, başladığı söze telâşsız, emniyet ve itidal dolu olan bir sesle devam etti •

Yusuf’u bana tanıtan, bir vakadır. Bundan hemen yirmi sene evvel bir gece sabaha karşı bir eğlenceden dönüyordum. Yolda iki kişiye tesadüf ettim; birisi yaşlıca, değeri çok gençti.

Yaşlıca olanın yedeğinde bir deve vardı; hem yürüyor, hem de bağıra bağıra ağlıyordu. Gene, ona yavaşça bir şeyler söylüyor, fakat bir türlü susturamıyordu. Tabiî gece yarısı bu garib manzara beni alâkadar etmiş olduğu için bir türlü çekilip gidemiyordum. Meseleyi anlamak için içimde iyice merak uyanmıştı. Deveyi çekenin ağlamasını bahane ederek yanına sokuldum.

—         Arkadaş, ne oldun, çocuğun mu öldü, niçin ağlayorsun ? dedim.

—         Daha beter., keşki çocuğum ölseydi de, bu işi yapmasaydım! Adamın bu cevabı büsbütün merakımı arttırdı. ‘Yanındaki gene, mütemadiyen onu susturmaya uğraşıyor, fazla bir şey söylemesine mani olmak için kolundan çekerek benden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Öteki ise hâlâ bir çocuk gibi ağlayarak:

—         Söyleyeceğim, söyleyeceğim., bütün memlekete ilân edeceğini ! diyordu. Nihayet sert bir hareketle kolunu gencin elinden kurtardı, süratle yanıma koştu. Sanki genç arkadaşı, sözlerini dudaklarından kapacak, söyletmyecekmiş gibi acele ile ağzını kulağıma yaklaştırdı. Zavallının halinden, kuvvetli bir huhran geçirdiği belli idi.

—         Dinle beni yolcu, iyi dinle ! sen dinlemezsen, dağa, taşa söyleyeceğim ! Dinle, beni bir insan gibi dinle ve hakkımda hükmünü ver ! dedi.

Şu gördüğün genç, Ebüşşettar aşiretinin reisi Malik bin Halimin oğlu Yusuftur. Ben de bu gece bu delikanlının devesini çalmak istiyen hırsızım ! Bir az evvel bahçeye girdim; tam hayvanı alıp götüreceğim zaman duyuldum kaçmaya vakit bulmadan yakaladılar. Köleler, başıma, sırtıma vurdukları yumruklar, tekmelerle beni sersemlettiler. Bizim gürültümüz bütün evi uyandırmış olacak ki, bu genç te geldi. Uşaklardan hâlâ dayak yiyiyordum. Onun sesi bağırarak araya girdi :

—Ne yapıyorsunuz?, biçare adama ne vuruyorsunuz ? O benim adamımdır; ben onunla bu gece gizlice bir yere gidecektim, uyumuş kalmışım; kabahat bende, bırakın onu, bırakın!, dedi ve beni uşakların elinden kurtardı.

Neye uğradığımı, ne söyleyeceğimi, ne yapacağımı şaşırmıştım.

—         Sen bir az dur ! diye, beni bıraktı ve hemen giyinmiş olarak yanıma geldi. Ses çıkaracak halim kalmamıştı. Evin civarından uzaklaşınca bana bir kese uzattı : “ Bundan sonra rızkını helalden ara; bir şeye ihtiyacın olursa gel benden iste, deve de senin olsun!,, dedi.

Bu gencin üluvvü cenabı beni bitirmişti; ayaklarına kapandım kendisini evime çağırdım. Geldi, benim gibi bir hayduttan korkmayarak geldi. Beşikte uyuyan oğlumu sevdi. Ona bir misafir gibi kahve pişirdim, içti; sanki kırk yıllık dost imiş gibi benimle hep başka şeylerden konuştu. Gene bir misafir gibi izin isteyerek kalktı. Ben, deveyi de, parayı da geri vermek için yalvardım, yakardım, razı edemedim.

Sen söyle, sen hükmet ey yolcu ne yapayım? diye ellerime sarıldı.

Benim kim olduğumu bilmediği halde bu namus lekesini tereddütsüz söyleyen şu adam, hakikaten dediği gibi, onu dağa taşa ve bütün âleme ilân etmekten çekinmeyecek kadar ruhen altüst olmuştu.

Ne söyleyeceğimi şaşırmıştım. Yusuf’a dedim ki :

—         Delikanlı, deveni geri almazsan, bu adamın ev halkında uyandırdığı şüphe, teeyyüd [Kuvvetlenme. Kuvvet ve metânet bulma. Te'yid olunma. ] etmiş olur. Para onda kalsın, senin dostluğun bundan sonra ona yüz deve satın alır..

Yusuf, bu ısrar üzerine devesini aldı. Adamı orada? ağlayarak terk ettik, Yusuf la beraber yolumuza devam ettik. O, bu İnsanî hareketini unutmuş gibi, hakikaten hırsızın da bir az evvel söylediği gibi hep bu meseleye temas etmeyen şeylerden konuşmak istiyordu. Ben de hiç olmazsa onu evine kadar takib ederek bir az olsun konuşmak, bu ulvî hareketini izah edecek söz zemini arıyordum. Nihayet dedim ki

 — Ben, saray memurlarından Ebukasımım, müsaade eder inisin arasıra sana geleyim ?

—         Hay, hay., fakat bir şartla : bu geceki vakanın sırrı, üçümüzü tecavüz etmeyecek! Yusuf bunu tebessümle, adeta rica ederek söylemişti.

—         Peki, dedim. Fakat bu ulüvvü cenaba seni sevkeden nedir ?

—         Cemiyete bir insan kazandırmak gayesi…

Eğer bu adamda kötülük aslî değil de arızî ise, onun bu illetini tedayî etmek için şu acı ders, kâfidir.

sh: 175- 184

**

O zaman şüphe yok ki, bu adamı hem dünya kazanacak, hem de o kendini ve Yaradanın sevgisini kazanacaktır. Ben ortada bir âletim. Bana da, iyiliğe vesile olmanın zevki yeter:

Fakat o, eğer anadan doğma bir kör veya sağır gibi bu derdle mayalanarak yaradılmış ise, onu kimse iyi edemez. Maamafih bana düşen, vazifemi yapmaktır, ötesini Yaradan bilir. Belli olmaz ki, iyi fena olur;, fena da iyi olur. Yani fenalığı ariyet olan, bir vesile zuhur edince bu fenalıktan kurtulur. Keza iyiliği ariyet olan da gene bir sebep zuhur edince bu iyilikten tecerrüd [sıyrılma, soyunma, çıplak olma. ] edebilir.

Mademki insan olarak yaratılmışız, o halde insaniyetin icabatiyle hareket etmek ve etrafımıza faydalı olmak, bizim için bir hilkat ve limanlık taahhüdüdür.

Beşeriyet basamağı yüksek bir merhaledir; büyük nimet ve fırsattır. İnsan, elinden gelen her iyiliği, bu fırsatı bulmuşken yapmalıdır. Bu basamağa yükselmişken mevkiinin kadrini bilmemek, ruhun nuranî çehresini çamurlu örtülerle perdelemek yazık değil midir?

Eğer insan öldüğü vakit cisminin, hevasının, iktizalarının galebesile giderse, insan şekli de gaybolup türlü türlü hayvan şekline girer ve o şekillerde muazzeb olur.

İnsanın dünyaya gelişi, birçok taahhüdlerin, vazifelerin hamili olması demektir. Benim o adama karşı yaptığım muamele, bu vazifelerin içinden küçük bir numunedir. Buna o kadar büyük bir mahiyet vermeyiniz!

Yusuf, bu yüksek hareketini tabiî göstermek için sözü, başladığımız noktaya çevirmişti. Maalesef evinin kapısına da gelmiştik. Tan yeri yavaş yavaş ağarıyordu. Birden bire susmasıyla tatlı bir rüyadan uyanmış gibi esef ettim.

İşte dostum Zeyyad, şimdiye kadar, bu vakayı kimseye söylemedim. Fakat onu bir an da unutamadım.

Bu garib maceranın sonunu takib ettim. Sonra bu hırsız, vaka gecesi uykuda Yusuf’un okşadığını söylediği küçük oğlunu ona sattı. Bu çocuk, el’an Yusuf’un yanında bulunan Mahbubdur. Belki de babasının macerasını bile bilmez. Mahbubun babası oğlunu Yusuf’a verdikten sonra, kendi de o kapının en vefakâr bir dostu oldu. Yusuf en mühim işlerini bu adama emniyet eder, yaptırırdı. Zavallı beş altı sene evvel öldü.

Bu vakadan sonra Yusuf’u ziyarete başladım. Bazı bazı o da bana gelirdi.

Kasem ederim ki, onun bir sözü, bir bakışı, putlara kesilen yüzlerce kurbandan daha tesirlidir.

Bir gün Yusuf’un evine gitmiştim. O, karşısına, önüne gelene kafa tutan zorbalardan birini almış nasihat ediyordu.

Adam, bir meseleden dolayı suçlu idi. Fakat kendini kurtarmak için :

Ne yapayım vaz geçemiyorum; Allah beni böyle yaratmış, yapmamak elimde mi? diyordu. Yusuf ta ona :

Bak oğlum, diye sokaktaki bir inek pisliğini gösterdi ve:

Dikkat ettim, şu pisliğe dünden beri kimse basmadı, dedi. Onları bu pisliğe, iyiyi fenadan temyiz ettiren cüzî irade bastırmıyor. Çünkü bastıkları takdirde ayaklarının kirleneceğini biliyorlar. Fakat şuradan, iki üç yaşında küçük bir çocuk geçse idi, o basar, belki de onunla oynardı bile… Çünkü ondaki cüzî irade kabiliyeti inkişaf etmemiş bir haldedir. Bu harekette o mazurdur. Fakat madem ki sen çocuk değilsin, fark ve temyiz edecek kabiliyetin var, bir pisliğe bile basmayıp atlıyorsun, o halde neden, fenalığı yaptıran Allah’tır, diyorsun ? Bu huausta da iradeni kullansana.

Bak meselâ, maişetini temin etmek, para kazanmak için türlü türlü zahmetlere katlanıyor, keza zevkin için gözünü daldan budaktan esirgemiyorsun. O halde, fenalık yapmamak hususunda da kendini zorla sana Allah, iyi niyetle hareket edenlerin yardımcısıdır. Fakat evvelâ senin feragat göstermen şarttır.

İnsan tıpkı bir gemi kaptanı gibi kendi dümenini idare edici ve işine gelmeyen şeylerden baş döndürücüdür.

Söylediğim gibi bir pisliğe, bir uçuruma basmak ve atılmak istemez. O kimsenin bir pisliğe basması, bir çukura atılması için ya yürürken başka bir tarafa bakmış olması, yahud da âmâ olması lâzımdır.

Hâlbuki fenalık yapanlar, yani bu pisliğe bile bile basanlar, uçuruma göre göre atılanlar, bu mülevvesat [kirli, bulaşık. ] ile melûf olanlar, iradelerini fenalık cihetinde kullananlar, ve yahud iyiyi fenadan tefrik ettirmeyen manevî körlüğe mübtelâ olanlar gibidir. Yahudda cismen büyümüş oldukları halde ruhen inkişaf edememiş, çocuk kalmış ahmaklardır.

Suçlunun başı gittikçe öne düşüyordu. Onu mevcutiyetimle büsbütün mahcub etmemek için, bu muhaverenin sonunu feda ederek dışarı çıktım…

Benim çocukluk arkadaşımsın Zeyyad.. Onun için sana acırım, Yusuf’a töhmet koymaktan vaz geç, kendine yazık edersin. Çünkü öyle temiz bir adamı itham etmek, kendini yakmak demektir. Tavsiye ederim biraz gururundan fedakârlık yap, onu davet et, yahud kendin git evinde gör.. Emin ol ki onu görmek, hakkında beslediğin bütün fena hislerini tekzib edecek ve seni sana kazandıracaktır. Yusuf herkese karşı şefkatle mütehassistir; eğer, kendisi hakkında beslediğin menfî hislerden haberdar olsa, seni bu yanlışlıklardan kurtarmak için bizzat gelip düşüncelerini tashih etmek isterdi.

O, kin ve intikam bilmez. Bu yüzden kendi de, etrafındakiler de daima müsterih ve sakin yaşarlar. O, ne sevilmekten sevinir; ne de sevilmemekten yerinir.

Onun insaniyete hizmeti, herkese dürüst ve sağlam ahlâk aşılamaktır. Bilhassa o, bu hayatın sonu kabirdir öteki hayatın ise başı kabirdir. Allaha sevgili olmak isteyen güzel ahlâk sahibi olsun. Çünkü bütün amellerin en iyisi, güzel ahlâktır; insanların hayırlısı güzel ahlâkı olanlardır, der.

Sen onu görmedin Zeyyad o halde sus, söylenme. Onun vücudu baştan ayağa bir mucizedir.

Zeyyad artık herkesten korkacaktı. Çocukluktan beri tanıdığı Ebukasımın Yusuf hakkındaki düşüncelerini bugüne kadar bilmedikten sonra, artık kime başvurabilir, kime dert yanabilirdi? Demek ki memlekette kimin hislerini yoklarsa, kimin içini araştırsa, mutlaka Yusuf’un muhabbeti çıkacaktı?

Zeyyad kendi kendine: Keşki dilim tutulaydı da bu herife derd yanmayaydım diyordu.

Ebükasım, sözleriyle mütemerrid arkadaşını yumuşatamadığını hissederek, burada daha ne duruyoruz, der gibi Hamza’ya baktı. Gene hekim de bu bakışı bekliyormuş gibi haznedarın sözlerine bir kelime bile ilâve etmeden ayağa kalktı. İkisi de Zeyyad’ı selâmlayarak müsterih ve pür zevk, kapıdan çıktılar.

Mermerden bir heykel gibi hâlâ yerinde donmuş duran Zeyyad, onların bu gidişiyle, kırbaç yemiş gibi yüzünü buruşturarak olduğu yere çöktü.

sh:184-188

**

Sus Hamza, ileri gitme.. İşi, dedikoduya döküyorsun. Başkasının aybını ne dilinle söyle, ne de içinde tut !

Kaç kere bunu sana söyledim, bir türlü bu huyundan geçmiyorsun.

Başkasının ayıbını söylemek, Yarabbi benim de aybımı sen meydana çıkar! diye Allah Teâlâ’ya istida [dilekçe]  vermek demektir. Başkalarının ayıbını söylemekte cömerd olan dudak, kendi günahını söylemeye gelince dilsiz olur. Bir hatalı gördüğün vakit onun nokta-i nazarına in, onun beğenmediğin filini, failinin gözü, görüşü ve kabiliyeti ile mütalaa ve muhakeme etti. O zaman bu kimseyi ayıblı değil, mazur görürsün. Sen, sana düşeni yap; karşındakinin kendisine düşeni yapması seni alâkadar etmesin. Çünkü ikiniz de vazifenizi yapmışınızdır. Herkese iyilik yapmaya çalış; fakat karşılık bekleme. Bir sebeple iyilik yapmak, bu iyiliğin manasını ifsad eder. İyiliğin karşılığı, yaptığın iyiliğin içindedir. İnsanların ekserisinin gözü dünya çöplüğündedir. Bununla yalnız bedenlerini gıdalandırırlar. Hâlbuki dünyaya olan bu ibtilâları, bu çöplükten yedikleri kokmuş ve zehirli gıdalar, ilahî bir vedia olan ruhlarıyla, daima aralarını açmakta ve onları hakikattan uzaklaştırmak suretiyle helâke bırakmaktadır. Amcanı ve onun gibi zavallıları ayıblama; merhamet et  Onlara en büyük ceza, kendi ayıblarıdır.

Hasılı ne kimseden incin, ne de kimseyi incit, elinden geliyorsa onları doğruluğa çek, muvaffak olamayacağını anlarsan sukût etti. Bu biçare, aklının kendine kâfi olduğunu zannederek hakikatten istiğna gösteriyor. Halbuki, akıl da yaradılmıştır; Hiç yaradılmış olan şey, Yaradan; görebilir mi ? Amma o, ben hakikat istemiyorum hayvan gibi yaşamak benim için daha hoş, derse, pek âlâ! Dünya hayatından sonraki hayatta asıl hayvan olmayı nazarı itibare aldıktan sonra ona kim ne der? Eğer hakikatin nuru vücudu sararsa, akıl onunla kuvvet bulur, onunla nurlanır, ancak o zaman Yaradanı görmek nasibini bulur. Yoksa aklına itimad gösterip, onun her şeye kadir olduğunu zanneden kimsenin yanılması tabiîdir.

Tekrar ediyorum Hamza, kimseyi ayıblama. Hayrı bilmeyip kötülükle yoldaş olan insanlara acı, onların iyiliğine ve kendinin de onlar gibi olmamana dua et. Bir insanın, insaniyetin manasına erişmemesi ne kadar hazindir.

O kimse, iyiliği iyilik olarak tamsa, onun mukavemet kırıcı güzelliğine tahammül edemez derhal müncezib olur. Mukadderat iyiyi bir anda fena, fenayı da gene bir anda iyi edebilir; insan kendinden zuhurunu gördüğü hiç bir hayrın hakikî sahibi değildir. İnsan mukadderatın müsehharıdır ve mayesi âcizle yoğrulmuştur. Evvel de âhır da âciz olduğunu bilen kimse ne bahtiyardır! Aciz olduğunu bilmek insanı her iki dünya da da bâlâter [Pek yüksek, daha yüksek. ] eder. Hakikî zevk, aczini bilmek ve Yaradanın büyüklüğü ve kudreti karşısında hayretten hayrete düşmektir.

Yoksa esaretten ibaret olan beşerî zevkler, zevk değildir.     ,

Maksad her umurda Allaha karşı aciz ve iftikar göstermek ve her şeyde onu görmektir. Bütün ibadetlerin manası  budur Hamza. Allah Teâlâ’ya muhtaç olan, bütün ihtiyaçlardan kurtulmuş olur; dostu Allah olan, bütün düşmanlardan emin olmuş olur…

Bir hikâyecik vardır, sözümü onunla bitireyim: Bir deve ile yavrusu, sahibinin yedeğinde gidiyorlarmış. Yavru pek ziyade yorulmuş, annesine: pek yorgun düştüm, şuraya otursak ta biraz dinlensek, demiş,, Deve cevab vermiş : Çocuğum görmüyor musun yularım kimin elinde? Eğer bu yular kendi elimde olsa buralara kim gelirdi? demiş. Onun dediği gibi, mukadderatın ipi de, herkesi ne tarafa çekmeği kararlaştırmışsa, oraya götürüyor.

 Herkesin, geçmiş veya haldeki amellerinden örülmüş olan bu yular boynuna sarılmış, onu mukadder olan yere doğru çekmekte, sürüklemektedir. Herkesi sevkeden bu mukadderattır; onun haricinde kimse ne ileri ne de geri bir adım atamaz.

sh: 189-191

**

Meryem Yusuf’un odasında bayıldığından beri, Yusuf da, Meryem de, inkâr edemedikleri bu aşkı taziz ediyorlardı. Meryem’in Yusuf’a akan, Yusuf’a giden aşkının kaynağı gene Yusuf’tu! Meryem, onun aşkı huruşundan [Coşma. Gürültü. şamata. Tel ] kopmuş bir parçadan başka bir şey değildi ki….

Ummandan ayrılan bir katra, bir müddet bulutlar da, ırmaklarda çaylarda seyretse de, akibet varacağı son merhale, gene denizden başka neresi olabilir ?

Meryem arasıra kimseye görünmeden Yusuf’a geliyor, Sudenin yardımının bu yolda da büyük kıymeti oluyordu. Meryem’e, Yusuf’un evde yalnız olduğu günleri hep o haber veriyordu.

Sude, fedakârlık ve feragat sahibi güzel kadın, hayatının en müşkül safhasını yaşıyor, bizzat Meryem’in aşkına hizmet etmekle, feragatin en müşkülüne katlanıyordu. Fakat o, bu gönül bacını, akla hayret veren bir soğukkanlılık ve vazife hissi ile ödüyordu.

Sude’nin vücudu, tecessüd etmiş feragat ve hayrın kendisi idi. Genç kız ona, minnet ve şükranın fevkinde bir hisle mütehassisti. Meryem için Sude, samadanî bir deva idi.

Meryem’in elleri, Yusuf’un elleri içinde yanıyor; başsız ayaksız sözleri, seke seke yürüyen yaramaz bir çocuğun ordan oraya atlayışı gibi dudaklarından dökülüyordu. O söylüyor Yusuf dinliyor; Yusuf söylüyor, o dinliyordu. Nihayet Meryem bu kesik sözlerden vazgeçerek :

Yusuf, sana bir şey soracağım, bana ruhun bu dünyaya neden geldiğini söyler misin ? Dedi.

Dinle Meryem, vücudda iki türlü ruh vardır. Biri ahlâtın letafetinden hasıl olandır ki, bu, hayvanı ruhtur. İkincisi de ilâhi ruhtur ki, bedenden zuhur eden letafet, fesahat, belagat, ilim, sanat, marifet, her ne varsa, hep bu ruhun malıdır.

Bir binayı kurmak için, nasıl malzeme, taşlar vesaire lazımsa, bu hakikati anlamak için de lâzım olan itibarî varlığından tecerrüd [sıyrılma, soyunma, çıplak olma. ] etmektir. Çünkü bu işte en büyük gaye yokluktur, işte o vakit gizli olan asıl varlığını gözle de görürsün.

Yusuf susmuştu.

Bu kadar mı söyleyeceksin Yusuf? Herkesle o kadar derin ve uzun konuşuyorsun da..

Seninle konuşmaz olur muyum Meryem? Söyle, ne istersen söyle de konuşalım…

Sözlerin beni tahmin etmedi, tahrik etti; bana ruhun, bu endaze ve hesaba gelmeyen safînin,[ saf, temiz, pâk, duru. ]  bu kesif cisme mübdelâ olmasının, orada karar etmesinin sebebini söyle !

Yaradan, ruha cesed âlemine gelmek ve orada ülfet ve karar etmek için şevk ve muhabbet verdi ve dedi ki :

Ey ruh, sana seyr ve sefer etmek gerektir. İstical [Sonraya bırakılmasını istemek. ] et ki seferde yoldaşın benim yardımımdır. Korku ve muhataralarda koruyucun gene benim muavenetimdir. Ey ruh, ayrılık gamını tatmamış kimse, birlik zevkine ulaşamaz.. Hemen git ve bil ki her durakta sana ben yol göstericiyim. Senin vücudun daima benim kudretim ve iradem elindedir.

Biçare ruh bu füsun ve kıssaları işitince, ihtiyarsız olarak birlik âleminden hareket edip kalıba ve dünya yuvasına ülfet etti. Bunların çokları da, geldikleri yeri, asıl vatanlarını unutarak hüsranda kaldı.

Ruhtan, söz ve lisanla haber vermek mümkün değildir Meryem . Şunu söyleyeyim ki safî ve mücerred ruhun bedene taallûk etmesinde birçok faydalar vardır. Bir manayı, harf ve savttan uzak iken, bir harfe bağlarsın hatta o harf lâfz ve savtu getirip, fikrinin mahzeninde mevcud olan mana ve muradları muhataba bu suretle bildirirsin. Çünküharf, savt ve lâfızsız, manada zuhur yoktur. Bir mimar da bir binayı kurmak için evvela onu çizer; yani dimağındaki manayı bir şekle kaydettikten sonra onu tatbik eder.

Sen de mücerred manayı ve mukayyed olmayan nefesleri, harfe ve lâfza bağlamıyor musun ? Bunu şüphesiz bir fayda için yapıyorsun değil mi ? Madem ki ruh, mücerred mana gibi iken onun bedene gelişinin sebebini soruyorsun, o halde, sözü işitmeye samia [Duyma, işitme duygusu, işitme kuvveti.] kuvveti lâzım olduğu gibi, senin de bunu anlaman için kalb kulağının açık olması lâzımdır..

Biz insanlar, bir fayda ve lüzum görmesek, bir manayı bir kelimeye talik etmez ve zamirimizde olan manayı, harf ve kelime vasıtasıyla âleme söyleyemezdik. Madem ki mahlûk iken bizde bu fayda görülmüş oldu. O halde Yaradan’ın, mana âleminde olan ruhları dünya hayatına getirmesinde niçin fayda görülmesin? Ruhun bu toprağa taalluk etmesinde bir fayda da budur ki, insanın kalıbı zemininde bir istidad vardır ki, ruhaniyet tohumu, cisimler tarlasına saçılınca öyle aşk gülleri hâsıl olur ki, akıl, onun miktarını idrâk edemez ve hesabını bilemez. Her ne kadar ruh, birlik âleminde de zevkte, izzet ve şerefle idiyse de, bu istidadının tamamı, insan cesedine taallûk edip, cisim zemininde tekâmül ettikten sonra hasıl olur ve aşk lezzetinin kemali de, müfarekatın [İki şeyin veya iki kişinin birbirinden ayrılması, uzaklaşma biryeri bırakıp gitme] acılarını çektikten sonra duyulur.

İnsanın sair mevcudattan mümtaz olması da, onda Allah Teâlâ’yı görmeye kabiliyet olmasındandır. Binaenaleyh insan, Allah Teâlâ’yı görendir. Onu görmeyen göz, göz olmaz ve göz derecesine çıkmayan insan da insan olmaz.

Ruhun cesede gelmesindeki faydayı sana bir misalle daha izah edeyim Meryem..

Meselâ, safî billûrda, bakanın yüzü temessûl [benzeşme, cisimleşme, şekillenme; birşeyin bir yerde suret ve mâhiyetini aksettirmesi. ] eder mi? Aynanın bir yüzüne kesafet gelmedikçe, o gösterici olmaz. Bunun gibi mücerred ve safî ruhlar da, aynanın arkasındaki kesafet gibi, cisimler kesafetiyle birleşmedikçe, onda, Yaradan’ın rabbani kemali görünmez.

Demek oluyor ki, safî ruhlar ve görünmeyen İlahî vasıflar, insan cesedinde zuhura geldi ve bu vücud aynasında yüz gösterdi.

Ruhun cesede gelmesinde sayısız faydalar vardır; saymakla bitmez ki Meryem…

Safî ruh bedene gelmekle kemal tahsil eder; zira onun vücudunda bilkuvve olan hasiyet, cisimler âleminde file gelir ve sabit olur.

Hâsılı ruhun bedene gelmesi, Allah Teâlâ’yı kemaliyle bilmesi içindir. Her ne kadar birlik âleminde de onu istidadı kadar bilip ikrar etmişse de, icmali bilgi ile ikrar eylemiştir. Tafsili ve bilgili ikrarın yeri, tabiat âlemidir. Esasen tabiat, Allah kelimesinin şahsiyetinden ibarettir. Ruhun cesede gelmesinde fayda yoktur, diyen kimseye “o halde sözün de söylenmesinde fayda yoktur, niçin söylüyorsun? demek, kâfi bir cevabdır.

Bu insanların kalıplarına ve mükevvenatın suretlerine bak ki, bunların her biri, kendinde mevzu olan manaya delâlet eder. Eğer bilgin varsa bilgi sahiplerinin, öteki dünya, dediklerini bu âlemde görürsün ve Allah Teâlâ’nın bu suretten ne murad ettiğine vakıf olursun.

Allah görülmez, derler; öyle şey olur mu?

Sen de göz olduktan sonra, Allah her yerdedir. Bütün bu mükevvenat o dur. Ondan başka bir şey yoktur ki, görülmemiş olsun ! Akil olan kimse, görülmemiş Allah Teâlâ’ya tapmaz, Çünkü hak, halktır gözün varsa; halk, haktır, aklın varsa…

Yusuf, Yusuf….

Yusuf Meryem’in fazla bir şey söylemesine meydan bırakmadan devam etti :

Meryem, sen beni okuyan ve anlayan sevgili bir vücudsun. Senin bana aşkın, bende aşkın mutlak zuhurunu gördüğün içindir; benim sana aşkım da, sende kendimi gördüğüm içindir.

Sen o kadar ben olmuşsun ki çok defalar sende söz söylenecek vücud bile göremem. Ben seni müşkülâtsız fethettim Meryem.. Aşk seni evvelden pişirmiş, hazır bir hale sokmuştu. Onun için seni ilk hamlede yanımda ve kendi canımda buldum. Seni henüz gözümle görmediğim zamanlarda da daima benimleydin !

Dün Hamza gelmişti. Yalnız senden bahsetti. Güzel Hamza aşkı yalnız senin vücudunda ezberlemiş ve senin cismine, yani cisme mukayyed bilmiş. Halbuki aşkın hakikati ona üryan olarak yüz gösterse, onun içinde cilve eden ne Meryemler görür ve bu tuğyan içinde garg olup giderdi.

Bir gün Meryem ölse, Yaradan onu kendine çekse, Hamza’nın cihanda aşksız kalması yazık değil mi?

Maamafih [bununla beraber. ] ona, sana söylediğim şu hakikati söylemedim. Esasen söylesem de anlamazdı; nasıl ki şimdiye kadar bu yolda ne söyledimse anlayamadı.

O senin güzel gözlerinin, harikulade endamının, hasılı cisminin meftunu… Sen de bunların zevalini görse, bu aşkın da zevali mukarrerdir; çünkü onu avlayan, sırf bu geçici sermayedir. O, sendeki cismi ruha, ruhu cisme mezceden, menbaını aşk göklerinden tutan ölmez aşkı görmedi. Halbuki aşk budur Meryem! Fakat Hamza da mazurdur, zira o henüz, madde dünyasının arızalarıyla kösteklenmekten kurtulamamıştır.

Hâlbuki aşkın hakikatini bulmak için bütün bunlardan kendini sıyırarak ok gibi fırlaması, tabiatın mütenahî hududunu aşıp, aşkın intihasızlığına [sonsuzluğa] atılması lâzımdır. Hamza bu hususta istidadsız olmamakla beraber kendini tabiatın pençesinden kurtaramıyor.

Hakikî aşka sahib bir vücuddan hikmet ve hakikat tefeccür [Yerden su kaynayıp akma. * Tan yeri ağarma. * Çatlama, yarılma. ] eder. Perakende kuvvetleri, duyguları, aşkın lâyemût ve tevhidkâr kudretinde temerküz eden vücud, nihayetsiz surette kudretlidir. Eğer Hamza da bu kuvvete malik olsaydı, sana aşikâr olan hakikatin, ona da yüz göstermesi icab ederdi.

Hâlbuki seven ve sevilen birbirlerinin hakikatim bilmedikçe, aşk, sırf tene müteallik ihtisasattan ibaret kalır. O kimseyi savdığının kaşının, gözünün verdiği zevk avlamıştır; halbuki onu avlayanın hakikatte Yaradan’ın o vücuda akseden güzelliği olduğunu bilmez. Şu bastığın topraklar içinde ne kadar güzelin gözü, kaşı, yanakları ve endamı vardır.

Dünyada ne kadar güzel şeyler varsa, hep Yaradan’ın nurudur. Manayı bırakıp şekilden güzellik görenler, her türlü şeklin geçici olduğuna göre, şüphesiz sonunda hüsrana atılırlar.

Maamafih Hamza’da senin cinsiyetinden bir zerre olmasaydı, o senin maddî varlığını da sevemezdi. Zira her incizab, kendi benzerine tesadüfün neticesidir, insan, kendi manasını gördüğü kimselerin meclûb ve meczubudur ve bir kimse her neye meylederse, o şeyle aralarında gizli bir ittihad olduğu muhakkaktır.

Meryem’in Yusuf’a bakan gözlerinde iki ateş yol süzülerek iniyordu.

Niçin ağlıyorsun Meryem?

Sen bu vücud değilsin ki… Bu vücud, akan suya çeşmedir. Su kesilince çeşmenin ne hükmü kalır?

Hamza o çeşmeye, Yusuf ta suya gönül verdi. Bir gün olup çeşme yıkılıp, berrak ve lâtif su, bir zaman için toprak altında mestur kalsa da, suyun cuşişi [Kaynama, coşma. ] tekaza [sıkıştırarak] ederek başka bir yerden fışkırır. Böyle leziz ve saf suya çeşme eksik olur mu Meryem ?

Meryem de ölümü düşünüyordu. Artık ölse de ne gam ? Aşk bu vücudu ebedî bir kaftan gibi sarmış, Meryem bu ateşin içinde yanmış, yanmış erimiş…

Bir el, varlığını örten bu ateşin kaftanı çekip alsa Meryem’i altında bulamayacak. Ancak bu boş örtünün içinde aşkın ebedi ve nuranî çehresi belirecek…

Meryem’in Yusuf’un yüzüne takılı duran gözlerinden hâlâ büyük yaşlar düşüyor.

Yusuf ona tekrar soruyor.

Niçin ağlıyorsun, söyle bana Meryem ?

Korkuyorum Yusuf I

Neden, kimden korkuyorsun?

Senin için korku kaldı mı ?

Kimseden korkmuyorum. Cihanda benim için kimse yok ki… Herkes, herşey sensin. Cihanın varlığı nedir?

Ben bu serabî ve itibarî cemiyet bünyesinin nesinden korkayım ?

Esasen bana şimdiye kadar onlardan ne müsbet, ne de menfî bir seyale, bir duygu geçmedi. Ben insanlarda vücud görmedim ki, onlardan mütezevvik [Zevk ve safâ eden. * Tadına bakan. Birkaç defa tadan. ] veya müteessir olayım…

Bir ağacın rüzgarla ileri geri sallanmasına kızmaz veya gülmezsek, keza hareketlerinde bir ağaç kadar hilkatin fermanını dinlemekten başka kârı olmıyan mahlûka da kızmamak veya gülmemek icab eder. İnsanların hareketlerine bel bağlamak, korkmak, kızmak veya sevinmek, onların bir mevcudiyet, başlı başına bir varlık sahibi olduğu zannından ileri gelir. Hâlbuki bunlar da, hareketlerinin hâkimi olan bir müteharrikin arzusuna tabidirler.

Herkes yok. Yusuf! Yalnız, yalnız sen varsın. Ben senden korkuyorum.

Ben korkunç muyum güzelim ?

Sen bilmezsin, benim korkumu, bilemezsin.. Onu anlatmak ta istemem…

Anlat, söyle Meryem.. Benden niçin korkabilirsin ? Yazık göz yaşlarına, söyle niçin ağlıyorsun?

Ölümden korkuyorum.

Sen mi ?

Hiç Meryem, bu mütekâmil vücud, ölümden korkar mı ?

Ölüm korkulacak bir şey değildir ki… Ölüm, insanın sadık, vefalı bir yoldaşı ve müsteşarıdır. Sen, bu dünyada, ölmüş bir insanın hiç bir şeyle mukayyed olmadan yaşayışının zevkini de bilirsin..

Bana ölümün lezzetini anlatma Yusuf, onu bana bildirdin ve tattırdın. Ben bu ölümden korkmuyorum…

Ölüm nedir bilir misin Yusuf?

Ölüm, sensizliktir. İşte ben bu ölümle ölmekten korkuyorum. Sensiz kalmaktan korkuyorum.

Bir nefes sensiz yaşamak, asırlarca azab çekmekten daha yaman, daha korkunç.. Benim sensiz kalmaktan başka hiç bir korkum yok. Varlığım, hayatım senden ibaret.. Kaçacak, sığınacak bucağım sen, gördüğüm bildiğim sade sen! Yüzüme bak Yûsuf! Ben senin bu uslu duruşundan, bu kaçamaklı hallerinden de korkarım. Bak, yüzüme bak da gözlerini göreyim… Ben onların ezelî perestişkârı,[ aşırı derecede bağlılık. Riyakâr gösterişten. ]  esiri, kuluyum. Onlar benim mabudum, mihrabımdır.

Niçin sesin çıkmıyor ?

Söyle, sen: beni aldatmazsın. Söyle, her ne dersen inanacağını. Artık bu sözlerle beni lâübâli etme., bu kadarını söyleyebilmek için her nefesde yüz kerre ölüyorum…

Yusuf düşünceli idi; kızın kirpiklerini süsleyen yaşlara baktı. Başını, hafifçe bu tutuşmuş başa doğru kaydırarak :

Üzülme Meryem.. Sen bensiz kalmazsın !. Çünkü sen bensin.. dedi.

Kızın hıçkıran başı, Yusuf’un dizlerinde bitab ağladı, ağladı. Sanki bu gözyaşları onu maddiyetinden boşaltıyor, Meryem hafifliyor, lâtif bir cisim gibi dünyadan Yusuf’un kalbi göklerine doğru yükseliyordu.

sh: 191-200

**

Yusuf bilinmez, Yusuf tarif edilmez, anlatılmaz söylenemezdi ki bu tehalükle gidişin sırrı da anlatılsın.

Meryem, kendine dil uzatacak olanlara: Ey zavallılar, ben eğer Yaradan’ın nuru kandili olan Yusuf’a tapıyorsam beni ayıblamayın ki, benim, Yaradanım, imanım, dinim hep aşktır. Onu görmek hayat, onu görmemek ölümdür. Onu görmek en büyük zaferdir, onu görenler, vücutları aşk derdiyle göz kesilmiş olanlardır. Zulmet, azab, cehennem, ondan uzak olanlar, onu görmeyenler içindir. Gerçi onun da herkes gibi müteayyin bir varlığı vardır; fakat bu çehrenin en bedi hatlarla çizilmiş müvazeneli güzelliği içinde öyle teshir edilmez bir mana gizlidir ki, hiç bir beşer onu fethe muktedir olmamıştır. Gerçi onun da bir sinesi vardır fakat mahşer bu sinenin yanında tenha ve ıssız kalır.

sh: 204

**

Meryem! Benim şikâyetim, hadisattan ve vakıattan değildir. Ben, aslımla olan istiğrakım [Allah aşkıyla dünyayı unutup bütün bütün kendinden geçmek.]şiddetine sed çeken cüdalıklardan [ayrılık; ayrılmış. ] şikâyet ederim. İstiğrakın mutlakıyetini hançerleyen şu müteayyin vücuddan şikâyet ederim. Tıpkı kamışlıktan kesilen bir ney gibi, aslında birliğe rnüstagrak olan ruh, burada müteayyin bir nakşın esiri olunca feryad etmeye, tekrar geldiği yeri aratmaya başladığı gibi.

İnsanın hakikati, kâinat nakşına sebeb olmuştur Meryem… Bu kâinat nakşının meydana gelmesi ve bir nokta gibi mücmel olan mananın tafsil olması için de, insan aslından, bu birlik âleminden koparılıp dünyaya getirildi. Kudret eli onu aslından koparıp anasıra, bu gurbet diyarına attı..

İşte, mütekâmil ruhların aşıtlarına iştiyakları bu yüzdendir ve bu iştiyak ta ruhun tekâmülü nisbetinde artar.

Aslı ile rabıtası ziyade olanın şüphesiz iştiyakı da o nisbette ziyade olur. Ruh, bu müteayyin vücud içinde mukayyed oldukça cüdalıklardan şikâyeti bir an eksik olmaz.

Birlik, yani asıl âleminde teayyün ve teşahhus [şahıslanma; belirlenme; bir şekil ve kimlik kazanma. ] yoktu. Ruh, aslından bu vücud âlemine gelinciye kadar geçtiği ecram [Ruhsuz büyük varlıklar. Cirmler. Yıldızlar.] , nebat, hayvan âlemlerinin hiç birinde karar etmedi; hepsinden de bir hatıra ile ayrıldı, işte buradaki şikâyet de, ruhun o acıklı safahatının hikâyesinden ibarettir.

Gurbet, tahassürü müstelzimdir; zira onda sıla hasreti vardır.

Fakat kemale yetmiş insan da, bu şikâyet ve feryadını söylemek için anlayışlı bir kulak, kendi gibi aynı duygularla hislenmiş bir vücud ister. O zamirinde yanan bu ateşi ulu orta herkese söylemez.

Gözlerinde nur, kulaklarında öğüt alacak kabiliyet olmayanlar ruhun o büyük derdini ne bilir?

Meryem, sen bana aslımdan bir selâm, bir yad, bir parçasın., ben seninle aram [Durma, dinlenme. * Yerleşme, rahat etme, karar kılma. * Eğlenme. ] eder, dertlenir, hem devalanırım. Sen bana, bu asıldan gelmiş mücellâ bir aynasın. Ben bu aynada kendimi görür ve gördüğümü gene kendime söylerim. Ben Yaradan’ın söyleyici kelâmıyım. Her şey değişir, her mahsus olan varlık için bir tebeddül ve tagayyür mukadderdir; fakat her asrın her ânın muasırı olan aşk ve hakikat için bu endişe yoktur. Allah daim olduğu gibi hakikât ve aşk ta daimdir Meryem.

Âlemin tekevvün ve intizamı, aşkın huruşundan [Coşma] ileri gelmiştir. Gökler, yer, ay, güneş, ateş, su, hava toprak hasılı çerçöpe gelinceye kadar ne varsa, hepsi o aşk güneşinin nuruna batmış ve iştiyakı derdine yanmıştır. Ben ancak aslından ayrılmış ve beşeriyet arızalarından kurtulmuş olanların hem haliyim Meryem…

İnsan ile Yaradan’ın arasındaki perde, zemin ve asuman değil, kendi varlığıdır. Binaenaleyh bu birliği hasıl etmek, yani Allaha yaklaşmak için insanın varlığından, yani hayvan! hisleri kayıtlarının esaretinden kurtulup hür olması lâzımdır ki, bu da ancak, kötü ahlâktan kurtulup yerine iyisini getirmekle olur.

Kötü ahlâk ta nedir bilir misin Meryem ?

Yaradandan seni az, çok alıkoyan her şey!

Kalbi temizleyici ve beşerî ayıpları yıkayıcı şey aşktır. İnsan bunlardan aşk ile kurtulur. Bu feragati ancak aşk yaptırır.

Aşkın mahiyetinde ayrılık ve ikilik yoktur. Lâkin bazı kimsenin, Yaradan’ın aşkına istidadı olmadığından Allah bu kimseleri, gene kendi aşkına istidad peyda etmesi için bir surete mukayyed eder, yani kendi gibi bir beşerin aşkına mübtelâ eyler. Elverir ki bu sureti atlaya bilsin.

Yusuf bir an durdu. Dörtyol ağzını geçmişlerdi.

Yusuf’un avucundaki Meryem’in eli, havanın sıcağına rağmen buz gibi soğuktu. Kız bu eli sımsıkı tutuyor, kaçmasından korkar gibi incecik parmaklarını bastırıyordu.

Aşk: zarfa ve harfa sığmaz Meryem. O, intihasız bir deniz gibidir, ihata ve misâlden, tefsir ve ta’birden uzaktır. Aşk, halinde olan vicdanî zevki söze getirmek ve söylemek istedikçe, gene kendisi onu nişansız eder. Meryem, sana bu gece çok şeyler söyledim artık susalım ve ben de döneyim ne dersin?

Hayır hayır, söyle Yusuf, bir az daha, biraz daha konuşalım. Bahusus aşk faslında sözlerini imsâk etme ki ben ota susamışım., söyle, hep söyle.

Meryem, aşkım! Beni bu hususta fazla söyletme, endaze ve hesabı aşma ki, aşkın sıcaklığı vücudunu varlık âleminden çalmasın.. Senin gül gibi lâtif vücudun bundan fazlasına tahammül edemez; korkarım ki bu dünyadan bağını koparır, birlik âleminin cazibesin? kapılırsın.. Halbuki bu vücud senin değil benimdir; onun bana lâzım olduğunu unutma canım!

Kıyamete kadar sen sorsan, ben de söylesem, ne senin sualin ne de benim cevabım bitip tükenir…

Farkında olmadan mahalle aralarına kadar yürümüşlerdi. Meryem Yusuf’u hâlâ bırakmak istemiyordu,

Meryem, şimdi bana müsaade et de döneyim, istersen yarın Fırat kenarındaki ağaçlığa gel, orada gene konuşuruz

sh: 208-211

**

Fırat kıyısı, hurdebinî [gözle görülmeyecek kadar küçük, mikroskobik. ] nebatların yekpareleşmiş kesafetiyle o kadar yeşil, o kadar taze idi ki…

Yalnız, murassa bir libas gibi toprağı örten bu yeşillik, yer yer sürülmüş olduğu için zeminin tabiî rengi görünüyordu.

Daracık vadiyi örten bol ve sık otlar, âdeta iki yamacın arasında yeşil bir dere aktığı hissini veriyordu.

Bu mücessem lâvhanın içinde iki inek otluyor, dişlerinin otları muntazam ve yeknesak seslerle koparışı, bu rustaî şaheserin, tabiî ve hakikî musikisini teşkil ediyordu.

Meryem etrafı dinliyor, dinliyor, fakat bu tecessüsüne, muannid ve ısrarlı bir sükût cevab veriyordu. Kızın vücudu zevk içinde hafifleyerek, adeta maddiyetini kaybediyor, bir duman parçası, esirî bir neşe gibi uçmak, yok olmak arzularda karışıyordu.

Nereye, nereye fakat ? Yusuf’un aşk çırağları tutuşturan kalbi göklerine çekilmek, orada karar kılmak istiyor… Yusuf kimi istese, kimi çağırsa, o vücud, yaktığı gönlünü meşale yaparak yollara düşer. Meryem o »esin davetine, o güzelliğin incizabına mukavemet edecek bir vücud tasavvur edemez ki..

Meryem Yusuf’un kolunu iki eliyle tutuyor, böyle yapmasa hakikaten uçacak, görünmeyen bir el, görünmeyen bir Aleme götürecek gibi geliyordu. Onun için Yusuf ekseri zaman bu gönlün istiğrakı şiddetine mani oluyor, ondaki ezelî iştiyakın, her nefes yelpazelenen ve tazelenen ateşinin önüne geçiyor, kızı ileri atılmaya bırakmıyordu.

Sen bana lâzımsın Meryem, o vücud senin değil benim diyerek bu aşk selinin bir zaman için şiddetine mani oluyordu. Şimdi de gene kızı zorla havaî mevzulara şevketmiş, Meryem de ona maziden bahsetmeye başlamıştı.

Geçen gün seni bulmadan evvelki halimi düşündüm Yusuf… Ham, basit, ruhî bünyesi teşekkül etmemiş, ibtidaî ve işlenmemiş bu malzeme yığınından utandım. Şuur yok, mana, hakikat yok., yalnız uzviyetiyle yaşayan, niçin ve neden yaşadığını bilmeyen, hayat dümeni şevki tabiîsinin elinde bir mahlûk… Bu itibarla bütün mazim tarihsiz, intibasız [izlenimsiz], kitabesiz ve hatırasızdır. Zira bu mazi o kadar kıymetsiz ve şuursuzdur ki, ona en küçük bir varlık bile izafe edemiyorum. Onda yalnız bir fıtret devrinin ruhî ihtilâlleri, keşmekeşleri doludur. Bütün bu hayat, medlulü acı ve ıztırablı vakaların birbirine karıştırılmış yekûnundan ibaret… Geçmişi düşünmekle, kekremsi bir şey tatmış gibi yüzüm tekallüslerle [kasılma. ] doldu.

Gerçi, bu hayat, bu manasız hayat ihtişam içinde idi, eğlenceler, ziyafetler, her şey bir mecburiyet, sahnevî bir sunîlikten ibaretti, Ben ise bütün bu safahata, mahkûmane bir itaatle baş iğdim. İşte hayat mütıellesinin üç köşesi: gelmek, çekmek, ölmek ! Bu üç fiil insanda ihtiyarî değil, sevkî bir hareket, ıztırarî bir itaat! Hiç kimse bu üç emrin kemendinden boynunu kurtaramıyor.

Şu kadar ver ki, aşk hayatının keyfiyet yakıcı zevkine ayak koyanlar için, ne gelmek ne çekmek, ne de gitmek, hiç, hiç bir şey yok. Onlar ne doğuyor, ne çekiyor ne de ölüyor.. Yalnız aşkın mutlak vücudunda seyrediyor. Yahud da “gelen de ben, giden de ben, bozulup toplanan da ben” diyerek bütün mevcudatı tek vücud olarak görüyor.

Meryem gene gönlünün dizginlerini bırakmıştı. Halbuki Yusuf onu bugün başı boş bırakmak istemiyordu.

Hani maziden bahsedecektin Meryem ? Gene atladın, açıldın.. Şu maziyi tamamlasana…

Gerçi halin zevkini bırakıp maziyi söylemek veya dinlemek istemem; fakat mademki o mazi sana aiddir, senin olan her şeyi sever ve hürmet ederim… Söyle Meryem, bana geçmiş zamanlardan bahset!

Doğru söylüyorsun Yusuf.. Halin kıymetini bırakıp geçmişin yadıyla vakit geçirmek abes bir şey… Hatta onu düşünmek bile manasızlık!.. Fakat ben bu maziyi niçin düşündüm, biliyor musun? Geçmişle aramda iğbirar ve soğukluk vardı. Ben, değil mazime, hiç kimseye ve hiç bir şeye karşı kinim, nefretim ve iğbirarım olmasına tahammül edemem. Bahusus bu günkü Meryem, o mazi köprüsünden bu hale geçmiştir. Onun için bu dargınlığı, bulanık bir su gibi tortulu olan bu geçmişe aid iğbirarı [Kırılmak. Gücenmek. * Toz ile paslanmak. * Boz benizli olmak. ] temizlemek lâzımdı. İşte bu yüzden düşündüm ve bu ruhî tesviyeye lüzum gördüm.

Ben bütün cihanla sulh yaptım Yusuf., nasıl olurda arkamda kalan bir hayat parçasiyle cenkte ve nefrette kalırım ? Mademki seni buldum, acılıklar, teharrüşler [Tırmalanma.], elemler, seyyieler, hep seni bulmak, seni görmekle tazmin olup gitti. Her fenalık seninle söndü… O mazi de artık acısız, elemsiz, taharrüşsuz oldu. Ben artık eski ben değilim ki… Çok defalar gayet samimî bir hisle kendimi ölmüş ve yepyeni bir hayatla dirilmiş, geçmişinden bir iz bile kalmamış zannederim.

Beni sen Öldürdün! Eğer şimdi yaşıyorsam, bu hayat sensin Yusuf !

Ben neyim Meryem ?

Sen aşksın, aşk sensin Yusuf! Senden daha güzel bir şey yok ki seni ona benzeteyim..

Genç kızın dayandığı ağacın yaprakları, birer aşk ilâmı gibi başının üstünden çarh [Çark, tekerlek. * Felek, gök, sema. * Ok yayı. * Elbisede yaka. * Tef.* Devreden, dönen. * Çakır doğan. * Talih.] çevire çevire düşüyordu.

Yusuf’la yan yana oturmuşlardı. Konuşmalarındaki hararet ve şiddet, hangisinin söyleyen hangisinin dinleyen olduğunu belli etmeyecek kadar yakıcı idi.

Filhakika görünüşteki bu iki vücuda rağmen, ne mütekellim ne de muhatab vardı. Zira Yusuf Meryem, Meryem de Yusuf’tu.

Bir zaman konuşmadılar. Gerçi bir gün evvel Yusuf kızı buraya yarım kalan bahse devam etmek için çağırmıştı; fakat onun gösterdiği şiddet ve tehalük, adeta Yusuf’u korkutmuş ve söylememeye sevketmişti.

Gidelim mi Meryem ?

Yusuf…

Ne istedim Meryem ?

Sana bir şey söyleyeceğim..

Söyle güzelim..

Niçin söylemiyorsun ? Haydi gidelim öyle ise…

Hayır, hayır sana bir şey söyleyeceğim..

Meryem Yusuf’un gideceğini hissettiği zamanlar onu böyle, bu sözle oyalar, bir az daha beraber kalabilmek için bu masum hileye baş vururdu. Yusuf ta bunu bilir, fakat bile bile gene bir an beklemekten hâli olmazdı.

Hakikaten Meryem’in Yusuf’a söyleyeceği birçok şeyler olsa bile, onunla olmak, onu görmek, dudaklarından bütün sözleri kapıp kaçardı.

Fakat bu defa Meryem sözünde durdu; çünkü söylemese, Yusuf’un hemen kalkıp gideceğini biliyordu.

Ana karnındaki cenin, naısıl bir tek yoldan vücudunun gıdasını, takviye ve nemasını temin ediyorsa, ben de bu dünyada yalnız, seninle yaşamak yolunu buluyorum. Zira beni dünyaya bağlayan serrişte [başa kakmak; ipucu.] Sensin Yusuf… Durağım, menzilim hep sensin. Senden benim, gölüm nur buldu, yüksek görücü oldu. Onun için artık bu göze hiç bir güzellik kalmadı.

Ben Allah’tan nur istemiştim, sende nurun nurunu gördüm. Bütün nurların merkezi ve eşsiz güneşi olan sana eriştim. Ben bir Yusuf isterdim, senin vücudunda Yusufistan gördüm.

Ben, gönlümün ateşini dökmek için kemale sahib bir vücud, mana ve hakikat dostu isterdim, senin vücudunda bütün güzelliklerin, hakikat ve aşkın kaynağını gördüm. Bana senin her bir cüzünden öyle bir cennet göründü ki, yarınki cennetlerle bir alâkam, onlara bir ihtiyacım kalmadı.

Yusuf, Meryem’in harikulade bir letafetle konuşan dudaklarına bakıyordu. Onları böyle perişan bir talaşla tahrik eden, yalnız, yalnız aşkı idi, Bu ince vücud, lâtif bir hülya gibi güzeli.

Yusuf genç kızın söz silsilesini durdurmamak için bir zaman dinledi. Fakat artık gitmeli idiler., ekseri zaman yaptığı gibi birden bire ayağa kalktı ; Meryem’in de elinden tutarak kaldırdı. Artık gidiyorlardı, çare yoktu.

Yollar taşlı ve bozuktu. Meryem Yusuf’un elini tutmuş, iki masum mektep çocuğu gibi yan yana yürüyorlardı.

Yusuf, arasıra taşlara takılan kızın elini avucunun içinde sıkıyordu. Böylece hurma fidanlığına kadar beraber geldiler. Artık ayrı yollardan gitmeleri icab ediyordu. Yusuf gene birden bire kızın elini bırakarak :

Haydi Meryem., dedi ve arkasına bakmadan hemen ilerledi.

Ne de çabuk uzaklaşmıştı…

Yusuf, Yusuf !

O, genç kızın sesini duyarak durdu.

Yusuf sana bir şey söyleyeceğim..

Yusuf mütebessimdi :

Gene mi Meryem? Peki dinliyorum..

Haydi söyle, söyle canım, geç oldu gidiyorum.

Yanıma gel de söyleyeyim!

Yusuf Meryem’e baktı. Ondan ayrılmak kendisi için de müşkül, her zorluğu yenen iradeli ve azimkâr Yusuf’a da zordu. Tekrar kızın yanına geldi. Fakat Meryem’in dudakları sımsıkı kapalı, başı hafifçe yukarı kalkmış, söyleyecek hiç bir şeyi olmadığını itiraf eden mazlum bir duruşla duruyordu.

Yusuf’un başı eğildi, bu ateş dudakların üstünde bir lahza durdu.

Aşk onlara ateşten damgasını bastırmıştı. Onların raşedar [doğru yollarının] sathı, aşkın ateşin nakşıyla mühürlenmişti. Bu dudaklar aşk göklerinden gelen ateşle yanıp kavruldu. Bu dudakların küçücük cürmüne bir cihan sığdı. Onlar artık bir ziyaretgah kadar temiz ve masum oldu. Bu ateş onlara, ebediyet serhadlerinden aşıp geldi. Meryem’in dudaklarını aşkın germiyeti [Hararet, sıcaklık, kızgınlık.] , ezelî bir ocak gibi bitip tükenmeyen alevlerin mihrakı [Çok hareket eden. * Hareket âleti. Karıştıracak nesne. ] eyledi.

Sh:211-217

**

Bu hareket niçin ?

İşte cevabı olmayan bir sual! Yahud da anlaşılması müşkül bir cevab: İnsana Yaradan’ın sevgisi, aslın kendine olan sevgisi gibidir. İnsanın da Yaradana olan aşkı ve iştiyakı, “şey”in aslına olan iştiyak ve aşkı gibidir.

Sh:234

**

Bak Meryem, şu böceğe bak…

‘Yusuf’un gösterdiği bu uçucu böcekler, gölgede simsiyah göründükleri halde, güneş hattına doğru uçtukları zaman kumru göğsü gibi yanar döner renklerle parlıyorlardı.

Yusuf! suyun sesini işitiyor musun ?

Evet Meryem…

— Aşk gibi keyfiyetsiz bir ifade değil mi ?

— Aşk gibi, evet onun gibi…

İnsan aşkla diri, aşksız Ölü… aşkla dirilmiş olan da, bütün varlığını değişmiş, ona kaptırmıştır.

Aşkla hayat bulan ve terbiye görenin hemdemi de Allah Teâlâ’dır Meryem… Herkes aşka lâyık olmaz, çünkü aşka lâyık olan Allaha lâyık olur. Bu böyle olunca aşk kesilmiş vücuddan Allah Teâlâ‘nın büyüklüklerinin zuhuru bedihi değil midir ? Eğer aşk insanı nağmesaz [Ahenkle söyleyen, terennüm eden. ] etmeseydi, Allah Teâlâ’nın esrarı nağmelerini kimseler işitemezdi. Bu vücud aşk encümeninde her nefes haber söyleyici ve dünya çamuruna batmış olanları asıllarına manlarına çağrıcıdır. Fakat her tab’ı [tabiat] buna kabil değildir ; her kabil de arayıcı değildir. Bu da ezelî bir vergidir Meryem… iki dünyanın da zevk ve bazlarından geçmiş olanlar, Yaradan’ın haberlerini verici aşk dudaklarıdırlar. İşte, çarh ve eflâkin henüz olmadığı, su ateş ve toprağın henüz bulunmadığı gün aşk vardı._

Aşk, aşk… bilirsin Yusuf, benim ömrümün hasılı senin aşkından başka bir şey değildir. Alıp verdiğim her nefes senin yardımınladır. Benim her iki âlemde de istediğim, taptığım aşkdır. Başka bir şey, başka bir ilâh bilmiyorum. Yalnız, yalnız ona tapıyorum.

Seni yalnız Yusuf bilir, değil mi Meryem ?

Evet, sade o bilir., nasıl bilmesin ki, benim ölü vücudumu o diriltti gene onu aşkı ocağında başroldüm.

Yusuf birden bire bir şey hatırlamış gibi Meryem’in sözünü kesti.

Sh: 242-243

**

Ömer uzaktan gene kızın güzel başını toprakların üstünde zebun görürken, bu hadisenin yanı başında duran ve onu böyle perişan eden kahhar aşkı da görmekte teahhur [Geri kalmak. Geciktirmek. Gecikmek. ] edemezdi. Ağaçların, dalların hareketini gören Ömer, bunları tahrik eden rüzgârı görmez, her müteharrikle bir muharrik olduğunu bilmez olur muydu ?

Meryem’in karşısında daima hürmet ve huşu hisseden Ömer, onu ürkütmemek içini uzakça bir ağaç dibine oturdu. Meryem’e müşfik bir alâka ile bağlı olan bu görmüş geçirmiş dost adam, Yusuf’un şelâle gibi peyapey [peyderpey, ardarda] coşan hikmetlerini liyakat ve istidatla kapmış olan Ömer, pek kısa bir zaman içinde, kendinin yıllardan ben ögrendiklerini öğrenmiş olan bu genç vücudun karşısında, ihtiyarsız olarak hayret ve heybet duyar ve Yusuf’un sevdiği Ömer, bu gene kıza öğretilecek söylenecek bir söz bulamazdı. Düşüncelerinin kudretiyle Mısırın çöllerinde Hamza’ya meşale tutan, yol gösteren bu adam, şu kızın karşısında daima lâl olur, onu dinlemeyi tercih ederdi. Şüphe yok ki bu kız, Yusuf’un en büyük eseri, meleklerin gıpta ettiği mübarek bir şaheserdi.

Sh: 245

**

Hükümdar:

—         Pekâlâ Yusuf, senin için putlara inanmaz diyenler de var, doğru mu bu ?

—         Çok doğru söylemişler Hükümdarım l

—         Ya… demek ki putlara inanmıyorsun? İnandığın bir şey yok mudur senin ?

—         Allah!

—         O da ne dir ? Putlardan başka Allah mı var?

—         Sen var mısın Hükümdarım ?

—         Tabiî !

—         O halde Allah Teâlâ’nın mevcudiyeti de tabiîdir. Sen ki yaratılmışsın, her yaratılmışın bir Yaradan’ı olmasından daha tabiî ne olabilir? Allah var mıdır? demek, ben var mıyım, bu dünya ve gördüğüm şeyler var mıdır ? demek gibidir. Allah olmasaydı ne sen ne de bu âlemler olmazdı.

Bir putun ne ye iktidarı vardır? Aya, güneşe, öküze, ateşe tapan insan ne kadar biçare ve acınacak bir haldededir.

—         Ben de mi Yusuf?

—         Eğer putlara inanıyorsan sen de Hükümdarım !

—         Bu inancı benden kaldıracak iktidarın varsa göster de görelim 1

—         İnsan, kanaatlerinin yanlış olduğunu bilse de, doğup büyüdüğü muhitin tesirlerinden zor kurtulur; bunda elbette mazursun Hükümdarım. Fakat asıl felâket, doğru yolu gördükten sonra ondan baş çevirmektir.

—         Siz bahtlı insanlarsınız Yusuf. Sen de, Hamza da..

Bakarım da o, çok yerde beni ihtiras ve zaaflarımın pençesine düşmekten alıkoyar. Hayatın acıları, benim kadar onun canını yakmaz. Bana teselli verir, fikren yardım eder, ölümü bile istihkar eder. Halbuki ben, Hayrenin ihtiyar Hükümdarı, ölmek istemiyorum. Çünkü ölümden sonra bir hayat olup olmadığını bilmiyorum.

—         Asıl hayat, ölümden sonraki hayattır. Şimdiki hayat, o hayatın hazırlığıdır. Ölüm, insanın dünyada kazandıklarının hesabı görüldüğü yerdir. Buradan oraya iyi işler götürdüğü takdirde ölüm, korkulacak değil, arzu olunacak bir nimettir. Zira tekâmül ölümdedir.

Tabiat, bu kaziyeyi her nefes tekrarlamak suretiyle isbat etmektedir. Öyle değil mi, meselâ cemad, cemadlıktan ötürü bir derece daha tekâmül ederek nebat olur. Nebat, nebatlıktan ölür hayvan olur; hayvan hayvanlıktan ölür insan olur; insan da beşeriyetten ölünce tekâmülü tamam olur ve aslına ulaşır.

Cemad olan toprağın nebat olması, nebatı da hayvan ve hayvanı da insan yemek suretiyle, bir avuç toprağın bu suretle insanlığa yükselmesi hep ölüm sayesinde değil mi? O halde niçin ölümden korkmalı?

Mademki insan ne bulduysa ölmekle bulmuştur o halde beşerî mukteziyatından yani nefsin, Yaradan’ı unutturucu ifrat şehvet ve lezzetlerinden ölerek Yaradan’la kalanlara ne mutlu !

Bu kadar istihalelerden [bir şeyin terkib ve asıl şeklinin başka değişmesi, başkalaşmak; imkânsızlık. ] sonra beşeriyete kavuşan insan, son ve hakiki ihalesı olan bu ruhanî inkılâbı yapamaz, yani beşeriyetten ilâhiyete atlayamazsa; o, Yaradan’ı unutup kendine ve mukteziyatına tapmış ve her vakitte halkla cenkte ve mücadelede kalarak Yaradan’dan uzak kalmak ateşine kendini atmış olur.

Fakat her kim ki Yaradan’ın nuruna kavuşur, o kimse hakikate ermiş olduğundan, gamı unutmuş olmakla ebedî rahafa kavuşmuştur. Hasılı Hükümdarın ölüm, Yaradan’ın insanlara verdiği en büyük hayırdır. Ölümden korkma; kendinden, kendi fiillerinden kork! Eğer onlar bozuksa, yani beşerî ibtilâların esareti altında isen, zaten, hayatta iken ölüsün demektir. Kendini beşerî ahkâmın buyruğundan kurtaramamış kimseleri sen diri mi zannediyorsun ? Hayır, ne gezer! Diriler ve ebediyen ölmeyecek olanlar, hayatlarını Yaradanın varlığı ile birleştirmiş, kendini bu sonsuz azmette yok etmiş kimselerdir.

Hükümdarım, eğer sen, Yaradan’ın mutlak vücudu ile hayatlanırsan, o korktuğun ölüm sana ebediyen gelmez ve o vakit ölüm, bir diyardan bir diyara gömmekten ibaret kalır. Eğer ölsen de gene diri, bir avuç toprak olsan da gene idrakli  ve şuurlu kalırsın. Ölümden korkma, kendinden kork Hükümdarım !

Allah mevcudatı ibda ekerken bunların tabiatlarının ihtilafı ve hallerinin tebayünü cihetiyle her birine garib hassalar ve acib menfaatler koydu ve bu hassaların hepsini, kendini bilene, ilhamı olarak bildirdi ve bu ilme sahib ettiği vücudu da insan nevinin baştacı etti.

Bu dünyada görülen tasarruf, ve tezahür eden eşyadan maksud Allah Teâlâ’dır.

Ya, bu görünen suret nedir, dersen Hükümdarım, bunların hepsi deniz, üstündeki çerçöp gibidir. Çerçöpün su üstünde olan raks ve cümbüşü, denizin hareketinden meydana gelir. Binaenaleyh Yaradan’ın arzusu, kâinat suretlerinden birini susturmak istese, tıpkı deniz çerçöpü sahile attığı ve sağa sola hareketten muattal bıraktığı gibi, onu hayat denizinden çıkarıp ölüm sahiline atar.

Keza aşk denizi de bir, gönlün suzişini susturmak istese, onun müteayyin olan gönlü köpüğünü beşeriyet sahiline çekip buruştan alıkoyar ve tekrar onu tahrik etmek istese, aşk dalgaları bu gönlü kapar ve huruşa bırakır.

Hareket ve sükûndan kimsenin elinde bir şey yoktur Hükümdarım.

Cihan, ademde muzmahil [Çökmüş. Darmadağın olmuş. Perişan olmuş. ] ve türlü şeniyetler [Gerçekler ]  gaybın sinesinde gizli iken, gizlenmekten ve aşikâr olmaktan müstağni olan mutlak aşk, güzelliğini, sununu ve kemalini göstermek için birlik yuvasından kalkıp, vücud ve ademe aksederek, güzelliğini türlü türlü şekillerde ve yüzlerde seyretti. Bu zuhurat dalgalarının kimi seven, kimi sevilen kimi şeytan kimi insan, kimi sultan kimi köle, kimi zalim kimi mazlum, kimi zengin kimi fakir, kimi gizli kimi aşikâr, zulmet nur, ıztırab neşe, gözyaşı tebessüm ve bütün zıd isimler yüzlerinde ve muhtelif görünüşler safhalarında meydana geldi ve bütün bunların hepsi, aşk mecmuasına aşikâr oldu.

Eğrilik olsun, doğruluk olsun, iman olsun küfür olsun, hepsi o birlik deryasının iradeti [irade, istek, dileme. ] dalgalarından harekete geldi. Fakat bu birliğin yüzünü gören de gene kendi nurundan başkası olmadı. İşte bu nuru ele getirmek için de kendini İzafî ve nisbî varlıklardan, bu müteayyin vücudun evsafından, kirlerinden temizleyip safî, etmek ve aşk sahibi olmak lâzımdır; zira Yaradan’dan haber veren ancak, aşkla cilalanmış gönüldür. Bu gibi kimseler her bir nefeste bir güzellik görürler, bunlar ilmin nakşını ve kabuğunu koyup, manasını ve aslını bulmuşlardır. Bunlar iki defa doğmuş kimselerdir ki, cenin olarak ana rahminden doğdukları gibi, tabiat anasının da karanlık rahminden doğarak beşeriyetin dar ve mahdud hududundan çıkmış hakikat dünyasının hududsuzluğuna ayak basmış kimselerdir. Onun için Hükümdarım, biraz evvel de söylediğim gibi, ölüm bunlara zevk ve nimettir. Zira ölüm, onların kalbine yol bulmaz; zarar cisme gelir, ruha erişmez.

Sh:251-254

**

Hükümdar:

Senin medhedilen hallerin içinde hoşuma gidenlerden biri de cömertliğindir. Ben de cömerdim, onun için cömertleri severim           Yusuf’un çehresinde bir tebessüm oldu.

Cömertlik nedir Hükümdarım?

Cömertlik, herkesin kabul ettiği manada, şuna buna para vermek, servetinden etrafını istifade ettirmek, haşılı, maddî varlığından âleme hisse ayırmak değildir ki., bu, İnsanî hislere malik olan ve malî kudrete sahib bulunan her insanın tabiî vazifelerinden biridir.

Parayı, malı sana veren Allah Teâlâ’dır. O halde onun verdiğini, gene onun kullarına vermek, bir hayırda bulunmak, gururu mucib olacak bir hareket midir? Buna nasıl cömertlik denebilir?

Cömertlik, nefsinin arzularından, ihtiras ve zevklerinden fedakârlık yapmaktır. Ötekini yapmak kolay, fakat bu güçtür.

Şimdiye kadar sen nerede idin Yusuf ?

Yok, yanlış söyledim, ben nerede idim ?

Sh:258-259

**

Yusuf:

Hükümdarım! Sadakat insan için, zannedildiği kadar yüksek ve değerli bir marhale değildir. Gördüğü iyiliğe karşı bir köpek te sadakat gösterir. Hem yalnız sahibi için değil, sahibinin dostlarını, dostlarının dostlarını tanır. Halbuki çok insan vardır ki, doğrudan doğruya sahibine, yani Yaradan’a havlar ve onun bilvasıta uzattığı eli, iyilik gördüğü kimsenin elini ısırır ve bir hayvanın bile çıkabileceği basamağa yükselemez. Köpek, değil sahibi için, hatta onun bir emri için bile canını vermekten çekinmez. O halde insan sadık, hem can verecek kadar sadık bile olsa,, bir köpeğin yapabileceği bu hareketle iftihar etmesi gülünç olmaz mı ?

İnsan, ancak hayvanların yapamayacağı şeyle iftihar etmekte haklıdır. O da, bilgi ve aşktır. Bu varlığın evveli de aşk, sonu da aşktır. İnsan, nihayette Yaradan’a kavuşacağını zannederken gözü aşk nuru ile görmeye başlayınca, Allah Teâlâ’nın kendinde olduğunu görür ve bu görgü onda, kenarı ve nihayeti olmayan bir zevk hasıl eder. Esasen zevk denen şeyin hakikati aşktır; yani hakikî zevk, aşktır.

İhtirasları, ve nefsinin arzu ve zaafları hususunda insan, ne kadar küçülür, ne kadar süfli olursa, faziletleri, kıymetleri, kemale uzanmış manevî şahsiyeti ve aşkı ile de o nisbette yükselir ve azamet bulur.

Bu iki insan, aynı cemiyet sırlarında, aynı hayat şartları, aynı hilkat kanunları ile yaşar. Doğup büyüdükleri dünya birdir, fakat aralarında o kadar büyük bir mana farkı, o kadar sonsuz bir ayrılık vardır ki, üzerlerinden beşeriyet Örtüsünü kaldırsanız, onları, gece ile gündüz kadar birbirlerinden ayrı ve farklı bulursunuz. Biri nur öteki zulmettir.

İşte zulmetten başka bir şey olmayan insanın, bu Zeyyadların, bir böcek kusuntusundan ibaret olan ipek elbiselerinin, parmaklarında taşıdıkları ve aslı birer kömür parçası olan mücevherlerinin guruda bir yangının, bir zelzelenin mahvedebileceği Kaşaneleri içinde, dünyaya sığmayacak kadar büyük olduklarını, ihtirasları ve arzuları için her uygunsuzluğu yapabilecek kadar gözlerinin hakikati görmekten kör olmasını hayretle karşılamamalıdır.

İnsanı baştan çıkaran ve şaşırtan, maddeyi asıl zannedişi,  manaya verilecek kıymeti maddeye bahşetmesidir. Halbuki suretin ve mahsusatın med ve cezirinde çalkanan insan, işte bunu yapamıyor, bunu bilemiyor.

İnsanın her alıp verdiği nefes, vücudu binasından bir taş düşürür ve bu mamureyi yavaş yavaş kemirir; her nefes, canı, cihanın hepsinden azar azar uğurlar. Geçen, zaman değildir, kendisidir, fakat bilmez. İşte, her nefesiyle ister istemez harcadığı canına mukabil, bir başka solmayan ve kaybolmayan can almalı, gönül zevki ele getirmelidir ki, bir gün olup iflâstan ve şuursuzluktan kurtulsun.. Zira cihanda tebeddül ve tahavvüle uğramayan bir tek muzaffer varlık vardır: mana! Bu da, vicdanî zevkle bilinir. O zevki de hasıl edecek aşktır!

Her şey, bütün varlıklar ondan doğmuş ve ona ulaşmak için yaratılmıştır.

Bir insan karşısına bir taş alıp dertleşemez. Ey taş, bak şu çiçek ne güzel! Yahud, bu gün başım ağrıyor! Diyemez, dese de sözlerini mevziine sarf edemediğinden heba etmiş olur. Keza, duyguları taşlaşmış, mana ve hakikatten nasibsiz yaratılmış kimselerde de taş evsafı vardır.

Onlara da doğruluktan ve iyilikten, mana ve hakikatten söyliyemezsiniz, söyleseniz de derdinizi anlatamazsınız. Nasıl ki bir taş her hangi bir uzvunuza düştüğü zaman orada bir zahım [Yara, ceriha.] , bir ağrı hasıl ederse, onların da size temasının keza bir ıztırab ve nahoş bir tesir bırakması tabiîdir.

Yoksa bu gibi kimseler, güzelliğin ve iyiliğin, mana ve hakikatin zevkini tatmış olsalar ve iyiliğe müstaid olarak yaratılmış bulunsalar, şüphe yok ki bu mukavemet kırıcı güzelliğe şiddetle perestiş ederlerdi.

İlâhî muvazene, rabbani şuur, mana ve aşk ile kıvam bulmuş bir vücuda malik olmayı kim istemez?

Onun zeval bulmayan satvet ve hükmüne sahip olmayı kim dilemez?

Ancak bunu istemek te ezelî bir vergidir.

Güzelliği isteyen, mutlak güzeldir; zira insan kendi benzerine meclûb [Celbolunmuş. Çekilmiş. Kapılmış. * Tarafdarlığı kazanılmış kimse. * Aşık. Tutkun. ] olur ve kendi manasını bulduğu şeyin hayran ve müsahibi olur; ülfet ve ünsiyeti de onunla eder.

Binaenaleyh her kesin kendi cinsine meyletmesi tabiîdir. Aşikâr ki bülbül bülbülle, karga da karga ile uçar.

Şimdi Hükümdarım, emrini yerine getirmek için bana müsaade et te gideyim..

—Yolun açık olsun Yusuf., avdetini [dönüşünü] sabırsızlıkla bekliyeceğiın.

Sh:259-262

**

Hamza Yusuf’u daha ilk gördüğü gün, çöldeki rüyasını ona anlatmak ve cevabını öğrenmek sevdasına düşmüşken, muhtelif ruhî sebeblerle bir türlü bu zamana kadar kendinde kuvvet bulup ondan bahsedememişti.

Bu cesaretsizlik, Yusuf’un hakikati saklaması korkusundan değil, bilâkis, duyacağı hakikate karşı kendinde, tahammül kuvveti görmediğindendi.

İşte nitekim demindenberi  Yusuf’la karşı karşıya oturdukları halde, hep aynı cesaretsizliği gösteriyordu. Esasen bu sualin artık kıymeti de kalmamıştı; ortada meçhul kalmamıştı ki istifham olsun ?

Hamza ihtiyarsız bir hareketle Yusuf’un elini tutup öptü. Bu el de, bu elin sahibi de masumdu. Hamza bu aşk davasında ona nasıl bir töhmet koyabilirdi İti, bu işi gayb kararlaştırmış ve kaderin bu gizli sahifesi, ne kadar zaman evvel ona rüya halinde ilâm [bildirmek, öğretmek. ] edilmişti.

Artık Yusuf’a “Meryem’in sevgilisi kimdir ?„ Diye soracak olsa, şüphe yok ki bu el geri dönecek ve kendini göstererek : “Ben„ diyecekti.

Hamza’ya hayatın, hilkatin manasını ve sırrını öğreten, onu şuursuzluk karanlığından, bilgi ve hakikat fecrine kavuşturan Yusuf, ancak böyle merdce cevab verebilirdi. Meryem onundu. Onun aşkı için yaratılmış bir vücud, hayır, hayır, Yusuf’un ruhundan kopmuş bir nurdu. Hamza bu hakikati pek çok zamandır bildiği halde, bilmemezlikten geliyordu.

Bu derunî badirede de ona gene Yusuf yardım edebilirdi. Fakat bu gün Yusuf’un halinde, göze çarpan bir durgunluk vardı. Genç adam bu mücadelede iken o :

—         Ne iyi ettin de geldin Hamza, ben de seni şimdi çağırtacaktım.. dedi ve kısa bir düşünceden sonra sesine koyduğu büyük bir irade ile:

—         Hükümdardan aldığım emr üzerine bu akşam Medayin’e hareket edeceğim ve orada bir sene kalacağım. Bundan kimsenin haberi yok, hem de olmamalıdır…

Hamza Yusuf’a niçin gelmiş ve nasıl beklemediği bir emrivaki ile karşılaşmıştı…

Bu haber, genç hekimi yıldırımlamış, divaneye döndürmüştü. Artık Yusuf’tan hiç bir şey saklayacak halde değildi.

Kendine bile korkunç gelen bir sesle haykırdı :

—         Medayinde ne işin var ? Sen bizi nasıl bırakırsın ?

—         Bu meselenin teferrüratını Hükümdar sana bizzat anlatacak. Senin itimadını kazanmış bir kimse olduğum için beni oraya memur etmek istedi; ben de kabul ettim. Hamza, nihayet gönlünün en gizli yaprağını da açtı:

Hayır, benim bildiğim Yusuf, böyle bir işi bir mecburiyet olmadıkça yüklenmez. Demek ki Hükümdar seni bunun için istemiş? Niçin hemen razı oldun ? Bu meselde muhakkak gizli bir sebeb var, belki de bir değil bir çok, pek çok sebebler var…

Yoksa Meryem’i bana bırakmak için mi gidiyorsun! Gitme Yusuf.. sen gidersen o yaşamaz., gitme.. bize acı da bu işi yapma! İstersen Hükümdara ben söyleyeyim, o beni kırmaz!

Olmaz Hamza söz verdim. Bilirsin ki Yaradandan başka, kimse benim sözümü çeviremez.

O halde sebebini söyle, niçin, kimin için gidiyorsun ? Eğer bu gidiş onu bana terketmek içinse, o, seni görmeden evvel de, sen onunla benim aramda idin. Meryem seni tanımadığı zamanlarda da gene senin için yaşıyordu. O sende, aşkını, manasını, aslını gördü. Evvelce de gene bu manaya, aşka ve aslına gönül vermişti. Sen nereye gitsen, nerere kaçsan o benim olamaz.

Bunu sen benden iyi bilirsin., o halde bu gidiş niçin? Benim aşkım bu büyük fedakârlığa değmez. Sen gidersen Meryem yanar, sevdiğim o güzel vücudu harab olur, biter.

Hamza, Yusuf’un sarsılmayan azimli, kararı ve tabiî, sâkin çehresi karşısında büsbütün itidal ve sükûnetini kaybetmişti. Sözünü yarım bırakarak telâşla yerinden kalktı, bir ok gibi hızala odadan fırladı. Aynı telâşla kapıda duran atına bindi. Onun uçar gibi gidişini görenler,

-Hekim Hamza gene bir canı, kurtarmaya gidiyor! diye arkasından takdir ve minnetle bakıyorlardı. Hamza, hakikaten can kurtarmaya gidiyordu. Bu kurtaracağı can, sevgilisinin canı idi. Şüphe yok ki bu, onun en büyük muvaffakiyeti olacaktı.

Meryem’in odasına girdiği zaman helecandan, yorgunluktan, telâş ve ıztırabdan konuşamıyor, büyük soluklarla dinlenmeye uğraşıyordu.

Meryem onun bu aşırı heyecanından korkmuş, mermer sütüne sırtını dayamış, bekliyordu. Nihayet gene adamın dudakları kımıldadı :

—Meryem, gel! seni ilk defa Yusuf’a götürdüğüm gibi gene götüreceğim., hem bu defa bir daha geri almamak üzere., zira sen benim için değil onun içinsin. Sus, olmaz, deme Meryem! gel diyorum sana., yürü, yürü de gidelim. Siz, ikiniz birbiriniz içinsiniz,. Allah beni, sizi birbirinize tanıştırmaya vesile ettiği için müteşekkirim. Şimdiye kadar bile bile sana ıztırab çektirdiğim için beni affet Meryem…

Bugüne kadar seni, aşkın manasına, hakikatına tercih ettim. Fakat artık sen, hakikat oldun, aşkın manası, kendisi oldum. Biliyorum, artık Meryem’in vücudu kuru bir namdan ibaret… O, hüviyetini aşkla tebdil etti. Gel Meryem, o büyük mananın zarfı olan şu vücudu da o aşka götürelim. Bırak, bu şerefte benim olsun. Hem ben seni bu suretle, kaybetmemek üzere kazanacağım Meryem. Sen, evvelden olduğundan fazla şimdi benimsin. Zira, artık maddî olarak senden bir şey beklemiyorum…

Dudaklarımdaki ismin, artık bildiğim, ihtirasla arzu ile sevdiğim Meryem’e aid değildir. Şimdiden sonra bu ismi ibadetle anacağım ve seni özlediğim zaman, Yusuf’un kalbi mahşerinde arayıp bulacağım…

Haydi Meryem., seni hemen, şimdi Yusuf’a götürmem lâzım, yürü!

—         Yalnız, peki, de; başka söz istemem !

—          Hayır Hamza !

Hayır mı ? Yusuf’tan çekiniyorsun; beni muztarib etmemeyi sana o telkin etti, değil mi ?

  • …………….

—         Fakat ben artık muztarib değilim! Şu anda, yıllardanberi unuttuğum bir rahatlık hissediyorum…

Haydi Meryem, çabuk ol, kaybedecek zamanımız yok…

—         Olmaz Hamza I

—         Olacak; olması lâzım ! Yusuf bu memleketi terketmek üzre.., koş, yetişelim., seni bana bırakmak için uzaklara gidiyor… Seri de, sen de onunla git!  Bunu ben isliyorum, sana ben yalvarıyorum !

Hamza Meryem’in ıztırab ve şaşkınlığından istifade ederek kolundan zorla sürüklemek istedi. Fakat o, bir adım bile atmadı.

Hiç Meryem, bu müteayyin varlığı ile Yusuf’a gidebilir miydi ? Ondan da ayrılamazdı. Hamza’nın dudaklarının tebliğ ettiği bu haber, bir hançer gibi genç kızın kalbine saplandı.

—         Haydi Meryem çabuk ol.. Yusuf gidecek, belki de yola çıktı, gidiyor.

Genç kız yürek delici bir çığlık kopararak ileri doğru atıldı.

Manası, Yusuf’un aşkı mahşerine [gitmesi gereken toplanma yerine ]uçup gitmişti bile..

Beyaz elbiselerinin bir köpük gibi örttüğü bu vücud, nurdan düzülmüş bir aşk tuhfesi gibi yere düştü.

Aşkın bu canlı belâgatı gene adamın dudaklarını kat’î bir hükümle kımıldattı: İşte, “aşk bu imiş”, canın; aşka vermekmiş, dedi.

O Meryem’i, bu mücessem aşk vecizesini, bundan daha veciz bir kararla damgalıyamazdı.

Hamza, yağmalanan duygularının kıyameti içinde perişan ve harab, bu büyük ölünün yanından, nereye gideceğini bilmeden fırlayıp çıktı. O, şimdi, rüzgârın önüne düşmüş bir yaprak gibi çöllere doğru koşuyor,, koşuyordu.

Sh: 266-271

**

Kaynak: Sâmiha Ayverdi, AŞK BUDUR!, Marifet Basımevi, İSTANBUL, 1 9 3 8
 

samiha ayverdi2

DEĞİŞEN BİLGİ TABANINDAKİ “Yeni Gerçekler” Peter F. DRUCKER


Önümüzdeki on yıllarda eğitim alanında meydana gelecek değişiklikler modern okulun, üç yüzyılı aşkın bir süre önce kitapların basılmasıyla ortaya çıkışından bu yana görülen değişikliklerden daha büyük olacaktır. Bilginin gerçek sermaye ve zenginlik yaratan başlıca kaynak haline gelmekte olduğu bir ekonomi, eğitim performansı ve eğitim sorumluluğu açısından okullara yeni ve zorlu talepler yöneltmektedir. Bilgi işçilerinin egemen olduğu bir toplum ise, sosyal performans ve sosyal sorumluluk açısından daha da yeni -ve daha da zorlu taleplerde bulunur. Eğitimli insanın nasıl bir kimse olduğu üzerinde bir kez daha durup düşünmek zorunda kalacağız. Aynı zamanda, öğrenme ve öğretme biçimlerimiz de çok kesin ve hızlı bir biçimde değişmektedir -bu kısmen öğrenme sürecine ilişkin yeni kuramsal anlayışın, kısmen de yeni teknolojinin sonucudur. Son bir nokta da, okullardaki pek çok geleneksel disiplinin kısır, belki de eskimiş hale düşmesidir. Böylece ne öğrendiğimiz ve öğrettiğimiz, hatta bilgi derken neyi kastettiğimiz konusunda da birtakım değişikliklerle karşı karşıya bulunmaktayız.

Eğitime İlişkin Sorumluluklar

Okulda kazanılan öğrenim ve okuldan alınan diplomalar, bilgi toplumundaki iş, geçim ve meslek kapılarının açılmasında giderek daha etkili olduğuna göre, toplumun bütün üyelerinin okuryazar olması gerekir. Ve bu yalnızca “okuma, yazma ve aritmetik” le sınırlı olmamalıdır. Okuryazarlık artık temel bilgisayar becerilerini de kapsamaktadır. Teknolojiden, teknolojinin boyutlarından, özelliklerinden, ritimlerinden epey bir şeyler anlamak demektir -bu ise, bugün bütün ülkelerde hemen hiç olmayan bir şeydir. Okuryazarlık, kent, ulus ve ülke sınırlarının insan ufuklarını artık kısıtlamadığı karmaşık bir dünya hakkında epey bilgili olmayı gerektirir. Bu nedenle, insanın kendi kökleri ve topluluğuna ilişkin bilgisi de ayrıca büyük önem kazanmaktadır. Bu yeni tür okuryazarlık, yeni kitle iletişim araçları yoluyla epey sağlanabilmektedir. Televizyon ve video cihazlarının bugünün küçük çocukları için, okulda edindikleri kadar enformasyon sağlayan bir kaynak oldukları kuşkusuzdur-hatta daha fazlasını verdikleri bile söylenebilir. Ancak bu enformasyon yalnızca okul yoluyla -düzenlenmiş, sistemli, amaçlı öğrenme yoluyla kişinin malı ve kullanabileceği bir araç haline dönüşebilir.

Bilgi toplumunun bir gereği de bu toplum içindeki bütün üyelerin öğrenmeyi öğrenmeleridir. Hızla değişmek, bilginin kendi doğasından kaynaklanan bir şeydir. El becerileri çok yavaş değişirler. Taş ustası Sokrates -geçimini bu yolla sağlıyordu-kendisini günümüz taş ustalarının çalışma yerlerinde bulsa yabancılık çekmezdi. Oysa düşünür Sokrates modern felsefenin sembolik mantık ve dilbilimi gibi anahtar disiplinlerinin hem ilgi alanları, hem kullandıkları araçlar karşısında tam anlamıyla afallayıp kalırdı. Mezuniyetlerinin üzerinden on yıl geçmiş olan mühendisler, eğer bilgilerini bu süre içinde tekrar tekrar tazelemem işlerse, “eskimiş” duruma düşmüşlerdir bile. Aynı şey hekimler, hukukçular, öğretmenler, jeologlar, yöneticiler ve bilgisayar programcıları için de geçerlidir. Üstelik, insanın seçebileceği bilgiye dayalı meslekler sınırsızdır. En uzun öğrenimi sağlayan en iyi okul sisteminin bile öğrencileri bu seçim yollarının hepsi için hazırlayabilmesi mümkün değildir. Böyle bir sistemin bütün yapabileceği, öğrencileri öğrenmeye hazırlamaktan ibarettir. Ticaret sonrası bilgi toplumu, öğrenmenin sürekli olduğu ve insanların ikinci meslekler edindiği toplum demektir.

Amerikan Okulları ve Bu Okulların Öncelikleri

Dünyanın çeşitli bölgelerindeki pek çok okul sistemi, herkese okuryazar olma imkânı vermektedir (ancak bu imkan şimdilik geleneksel anlamıyla sınırlıdır): Kuzey ve Batı Avrupa’nın her yerinde, Japonya’da. Kore’de. Pek eski olmayan bir tarihte -1960’a kadar Amerikan okulları da aynı imkânı sağlıyordu. Artık durum böyle değildir. Amerikan okulları şu ya da bu nedenle -bir şeyler öğretme misyonlarını sosyal açıdan gerekli başka hedefler karşısında geri plana itmiş olmaları kuşkusuz bunun önemli bir nedenidir eğitim sorumluluklarına sadık kalmadılar. Amerikan okullarının herkesi okuryazar hale getirme konusundaki başarısızlığı Amerika için gerçek bir “Paslı Bölge” dir. Tüketici ürünlerindeki yüksek maliyet ve bozuk kaliteden çok daha büyük bir zayıflıktır bu. Bilgi toplumunda ekonomiye temel oluşturan şey bilgi tabanıdır.

Otuz yıl öncesi, İkinci Dünya Savaşını izleyen yıllarda, Amerikan okulları öncü durumdaydılar. Başka ülkelerdeki “en iyi” okulların bazıları, 1960 yılının Amerika’sındaki “en iyi” okullardan belki daha iyiydiler. Ama o zamanlar hiçbir ülkede genel düzey Amerika’daki kadar yüksek değildi. Ancak, Amerika’nın sanayi alanındaki öncülüğü, Amerikalı imalatçıları nasıl kendini beğenmiş hale getirmişse, Amerika’nın otuz yıl önceki eğitim öncülüğü de Amerikalı eğitimcileri aynı şekilde kendini beğenmiş bir duruma getirmiştir. O halde. Amerikan okullarına herkes için üst düzeyde ilkokul düzeyinin epey üzerinde okuryazarlık sağlama kapasitesinin yeniden kazandırılması birinci öncelik olmak zorundadır. Okul ve eğitim konuları, ileriki yıllarda Amerikan toplum hayatında ve politikasında çok önemli bir yer tutacaklardır.

Aslında neyin gerekli olduğunu oldukça iyi biliyoruz. Yapılacak iş öyle pek de zor bir şey değildir. Ancak siyasî yönü hayli fazladır. Gerekli olan şey, okullardaki standartları yükseltmek ve oldukça sıkı bir disiplin sağlamaktır. Böyle olmasını, eğilim düzeyleri oldukça yüksek ve bir şeyler öğrenmeye hazır çocukları bulunan ana babaların kendileri talep edeceklerdir (bu tür talepler daha şimdiden vardır). Ama yüksek standartlara ve disipline en çok ihtiyacı olan bazı çocukların ana babaları, bu konuya karşı direnmektedirler -özellikle de bazı yoksul azınlık gruplarındaki çocukların ana babalan. Bu kimseler söz konusu taleplerde “ırkçılık ” ve “ayrımcılık” görmektedirler. Bu, yalnızca Birleşik Devletlerde değil. Batı Almanya’da Yeni Solun altmışlı yıllarda güç kazandığı bölgelerdeki üniversitelerde de olan bir şeydir (sözgelimi, Bremen’de), işveren durumunda olabilecek kimseler, Amerika’daki “sorumlu okullar”ın mezunlarından kendilerini nasıl sakınıyorlarsa, Almanya’dakiler de “sorunlu üniversiteler”in mezunlarından öyle sakınmaktadırlar.

Amerika, okul sistemi içinde rekabetin bulunmadığı tek önemli gelişmiş ülke durumundadır. Fransa’da, ilkokul düzeyinin üzerinde birbirine paralel iki sistem vardır; giderlerin her ikisinde de devletçe karşılandığı devlet okulları ve Katolik okulları. Bu, İtalya’da da böyledir. Almanya’da ise oldukça küçük bir seçkin grubu üniversiteye hazırlamaya yönelik bir okul olan Gymacısium vardır.

Gymnasium: Antik Yunanistan’da halka açık yarışmalara katılan atletlerin beden eğitimi için düzenlenmiş, çevresinde revaklı avlular bulunan büyük bina. Bu yer aynı zamanda sosyalleşme ve hoş entellektüel uğraşlar için de kullanılırdı. Kelime, Yunanca “çıplak” anlamına gelen gymnos sözcüğünden türetilmiştir.

Japonya’daki okullar öğrencilerin üniversiteye giriş sınavlarındaki performanslarına göre sınıflandırılmaktadır. Üst sıralarda yer alan okulların öğretmenleri, bu durumlarına uygun olarak takdir edilmekte, yükseltilmekte ve para almaktadırlar. Buna karşı, Amerika’daki parasız resmî okullar neredeyse tam bir eğitim tekeline sahiptirler -performans standartları yoktur- ve sistemin kendi içinde de dışardan da pek bir rekabet söz konusu değildir. Bu durum şimdiden değişmektedir. Ana babalar -sosyal yenilikler alanında – öncü durumda olan Minnesota’da, artık çocuklarını eyalet sınırları içindeki herhangi bir okula yerleştirebilmekte, eyalet yönetimi de dışardan kabul ettiği her çocuk için harcadığı parayı o okul bölgesine geri ödemektedir. Bu, eyalet yönetiminin çocuk ve ailesinin seçtiği, standartlara uygunluğu onanmış herhangi bir okula, çocuğun öğrenim giderleri için gösterilen gider belgeleri karşılığında ödeme yaptığı bir sisteme doğru atılmış ilk adımdır. Parasız resmî okullar lobisi bu görüşe şiddetle direnmektedir. Ama ne kadar süreyle etkili olabilecektir bu lobi?

Ortak kanıya göre, Chicago’daki parasız resmî okullar ülkedeki en kötü okullar arasındadır. Onların yanı başında ise, Chicago’daki en berbat gecekondu bölgelerinden gelen siyah çocukların bir şeyler öğrenmeyi gerçekten başardıkları Chicago Katolik Piskoposluk Bölgesine ait özel okullar bulunmaktadır. Bu başarılı okullar malî yönden sürekli tehlikededirler. Ancak, Chicago’nun kent içlerindeki yoksul bölgelerinde yaşayan siyah aileler için, bu okulların talep ettiği son derece düşük ücretler bile gerçek bir özveri gerektirir. Chicago’nun önünde yalnızca iki seçim yolu vardır: Ya karşılığında ödeme yapılan gider belgeleri çıkararak Chicagolu siyahların çocuklarını bir şeyler öğrendikleri okullara göndermesini sağlayacak ya da Chicago’lu siyahların (bu, kentteki en geniş seçmen kesimi demektir) öğrenim vergilerine gösterdikleri direnme -daha şimdiden olduğu gibi kentin parasız resmî okullarım yavaş yavaş kapanmaya mahkum edecektir. Zengin ya da yoksul, Chicago’lu beyazlar kentteki resmî okulları çoktan terk etmiş durumdadırlar. Ya kentin doğru dürüst okulları olan varoşlarına taşınmışlar, ya da çocuklarını standartları, disiplini olan, öğretim yapabilen özel okullara yerleştirmişlerdir.

Amerikan Öğretmenler Federasyonu. 1984 yılında New York eyaletindeki Rochester’da kent yönetimiyle yeni bir sözleşme yaptı. Bu sözleşmeye göre, ücretler artmakta,, ama söz konusu artıştan yalnızca performans standartları yüksek olan ve yükselmeye devam eden öğretmenler yararlanmaktadır. Sözleşme, performans standartlarına uymayan öğretmenler için işten çıkarma uygulamasını da getirmektedir. Disiplini, performans standartlarını ve rekabeti, okulun temel nitelikleri -haline getirdiğimiz her yerde sonuç almışızdır -kuşkusuz, bu okullar mucize yaratmış değildirler, ama herkese okuryazarlık kazandırma konusunda kabul edilebilir, nitelikli bir iş yapmaktadırlar.

Öğrenmeyi Öğrenmek

Okuryazarlık kazandırmak -bir bilgi toplumuna yakışan- yüksek düzeyli niteliğiyle bile öğrencilere, öğrenmeye devam etmek ve bunu istemek için gerekli kapasite ve bilgiyi sağlamaktan daha kolay bir iş olacaktır. Henüz hiçbir okul sistemi bu konuya bir çözüm bulmuş değildir. Latincede eski bir söz vardır: Non schola sed vita discimus (Okul için değil, hayat için öğreniriz). Ancak ne öğretmenlerin ne öğrencilerin bu sözü ciddiye aldıkları görülmüş değildir. Aslında, bildiğim kadarıyla, meslek okulları –tıp, hukuk, mühendislik, ticaret okulları- dışında hiçbir okul öğrencilerinin neler öğrendiğini anlamaya bile çalışmamıştır. Öğrencilerin sınav sonuçlarına ilişkin olarak tuttuğumuz kayıtlar ciltler dolusudur. Ama mezunlarının o harika notları aldıkları derslerden -konu ister matematik, ister yabancı bir dil, ister tarih olsun-bir on yıl sonra hâlâ neler bildiklerini sınayan bir okul bilmiyorum ben. Ama, insanların öğrenmeyi nasıl öğrendiklerini biliyoruz. Aslında, bunu iki bin yıldır bilmekteyiz. Küçük çocukların yetiştirilmesi konusundaki görüşlerini kaleme alan ilk ve en bilge yazar, büyük Yunan biyografi yazan ve tarihçisi Plutarch, bunu, Hıristiyanlık döneminin ilk yüzyılında Paidecı (Raising ChiIdren) başlıklı etkileyici küçük kitabında dile getirmişti. Gerekli olan öğrenenlerin sonuç almalarını sağlamaktan ibarettir. Gerekli olan, iyi yapabildikleri her ne ise, öğrenenler o alanda kusursuzluğa ulaşabilsinler diye, onların güçlü yönleri ve yetenekleri üzerinde durmaktan ibarettir. Genç sanatçılara -müzisyenlere, oyunculara, ressamlara- öğretmenlik yapan herkes bunu bilir. Genç atletlere öğretmenlik yapan herkes de. Ama okullar bunu yapmamaktadırlar. Üzerinde durdukları şey, bu değil, öğrenenlerin zayıf yönleridir.

Öğretmenler on yaşındaki bir çocuğun ana babasını görüşmeye çağırdıklarında, genellikle şöyle derler:

“Oğlunuz Jimmy’in çarpım tablosu üzerinde çalışması gerekiyor. Çok geri durumda.”

Şunu söyledikleri pek olmaz:

“Kızınız Mary, zaten iyi yaptığı bir şeyi daha iyi yapabilmek için, yazı yazma konusuna çok daha fazla ağırlık vermeli.”

Öğretmenler –bu, ta üniversite sıralarına kadar böyle gitmektedir- öğrencilerin zayıf yönleri üzerinde durmaktadırlar ve bunda da haklıdırlar: Hiç kimse on yaşındaki bir çocuğun on ya da on beş yıl sonra ne yapacağını önceden kestiremez, insanın bu aşamada eleyebileceği seçenekler bile fazla değildir. Okulun, ilerde yönelecekleri taraf ne olursa olsun, öğrencilerin gene de ihtiyaç duyduktan temel becerileri onlara vermesi gerekir. Öğrenciler iş görecek duruma gelmelidirler. Ama insan, performansı zayıflıklar üzerine kuramaz, hatta bunlar düzeltilseler bile: performans ancak güçlü yönleri temel alabilir. Okullar ise bunları öteden beri göz ardı etmekte, hatta neredeyse önemsiz saymaktadır. Güçlü yönler sorun çıkarmaz -okullar da- sorunlar üzerinde odaklaşırlar.

Bilgi toplumunda öğretmenler şöyle demeyi öğrenmek zorunda kalacaklardır: “Oğlunuz Jimmy ya da kızınız Mary’ ve çok daha fazla yazı alıştırması yaptıracağım. Çocuğun yeteneği var ve bu yeteneğin geliştirilip ilerletilmesi gerekir.” Birazdan tartışılacağı gibi, yeni öğretme teknolojisi bunu mümkün kılacaktır; hatta, bu teknoloji, çoğu zaman. öğrencilerin güçlü yönleri üzerinde durulması için neredeyse zorlayıcı olacaktır.

Ancak ihtiyacımız olan eğitim sistemi bilginin sorumluluğunu vurgulamak durumunda da kalacaktır. “Bilgi, kudrettir” diye eski bir atasözü vardır -bu atasözünde- ilk kez bir gerçek payı buluyoruz. Bilgi işçileri oluşturdukları bütünlük içinde “yönetenler” durumuna geleceklerdir. “Lider” olmaları da gerekecektir. Bunun için de. bir etos, birtakım değerler ve ahlak gerekir. “Ahlakî eğitim” bugün tartışılır duruma düşmüştür. Bu tür eğitimin düşünmeyi, tartışmayı ve görüş ayrılıklarını bastırmak ve otoriteye körü körüne boyun eğmeyi aşılamak için kullanıldığı çok olmuştur. Aslında çoğu kez “ahlaka aykırı eğitim” halini almıştır. Ama eğitimin kurucuları olan ve aşağıda tartışılan kimselerin hepsi de -Konfüçyüs’ten Arnold of Rugby’ye kadar moral değerler olmadan eğitimin de olamayacağını biliyordu. Modem eğitimin önerdiği biçimde, moral değerlerin bir kenara bırakılması, eğitimin yanlış değerleri vermesinden başka bir şey değildir. Böyle bir şey, kayıtsızlık, sorumsuzluk, kinizm aşılar. Bilgi toplumunda, eğitimin moral değerlerinin tam olarak ne tür değerler olacağı ateşli tartışmalara yol açacaktır. Ama moral değerlerle eğitim ve moral değerlere bağlılık büyük önem taşıyacaktır. Bilgi insanları sorumluluk almayı öğrenmek durumundadırlar.

Eğitimin Sosyal Amaç Niteliği

Bugünlerde hem gelişmiş hem gelişmekte olan ülkelerdeki pek çok okulda aynı konular öğretilmektedir. Genelde, öğretim yöntemleri yüzyılların geçmesiyle değişmez. Ancak, okullar birbirlerine çok benzemekle birlikte, eğitimin sosyal amacı -eğitimin oluşturmaya çalıştığı toplum türü ve biçimlendirmeyi hedeflediği yönetici ve lider tipleri – büyük bir farklılık gösterir.

En açık sosyal amaçlı eğitim kavramı aynı zamanda en eski olanıdır: Çinlilerin hükümdarı Konfüçyüsçü bilim adamı ve beyefendi olarak görme ideali. Hıristiyan dönemden epey önce belirlenen ve bir sisteme bağlanması ancak M.S. yedinci yüzyıldaki T’ang Hanedanı dönemini bulan bu ideal yakın zamanlara kadar değişmeden kalmıştır. Bugün Komünist Çin’de gördüğümüz eğitim içeriği açısından artık Konfüçyüsçü bir nitelik taşımasa bile, yapısı ve temel değerleriyle Konfüçyüsçü özelliğini hâlâ fazlasıyla korumaktadır.

Batıda benzer bir düzenleme girişimi on altıncı yüzyıl sonlarına ve on yedinci yüzyıl başlarına kadar görülmedi. Bu tarihlerde ilk olarak Cizvitler matbaada basılan kitapların ileri düzeyde eğitim üzerinde kurulacak tekel yoluyla, kendilerine toplum üzerinde siyasî ve sosyal denetim imkanı sağlayacağını gördüler. Soylular ve eğitim görmüşler üzerinde egemenlik kurabilmek için, ilk modem okulun tasarımını gerçekleştirdiler. Bundan kısa bir süre sonra ise, John Amos Comenius adında bir Çek -herkesin okuryazar olmasını savunan ilk kişidir- ilk ders kitabını ve okuma kitabını geliştirdi. Comenius, ateşli Katolikler olan Habsburgların siyasî egemenliğine rağmen, yurttaşlarının bu yolla Protestan kalabileceklerini umuyordu. Comenius, okuryazar olmanın insanlara İncil’i kendi evlerinde okuma imkânı vereceğini savundu. Çekoslovakya’da bulunan oldukça büyük bir azınlık gerçekten de günümüze kadar Protestan olarak kalmıştır.

On sekizinci yüzyılda bütün Batı, eğitimin ve okulların önemli sosyal güçler olduğunu kabul etti. Amerika’nın sömürge olduğu dönemlerde, Comenius’un güçlü etkisiyle, okullar baştan itibaren insanlara yurttaş kimliği verecek biçimde tasarımlandı. Thomas Jefferson’un Virginia için düşündüğü eğitim kalıbı -Çin’deki Konfüçyüsçülerden sonra, eğitim alanındaki en kapsamlı stratejidir- herkes için, sınıf farkı gözetmeyen bir nitelikteydi ama gene de, demokrat bir seçkinler grubu yaratmaya yönelikti. Amerika’ya olan göçün bir sel haline dönüştüğü on dokuzuncu yüzyılda. Amerikan Okulu yeni gelenleri Amerikalılaştırmak için bir araç ve Amerikan inancını öğreten bir kurum niteliği kazandı. Okulun oynadığı bu rolde sağladığı başarı, bundan yüzyıl sonra ırkların bütünleştirilmesi için bir araç olarak gene okulu seçmemizde başka bütün etkenlerden daha önemli olmuştur.

Amerika’daki sömürgecilerin herkesi eğitmeye yönelik kendi sistemlerini oluşturmalarıyla aşağı yukarı aynı zamanda, Avrupa’da da benzer bir sistemin tasarımı gerçekleştirildi -bunu yapan da on sekizinci yüzyılda yaşayan Avusturyalı İmparator II. Joseph’di. II. Joseph sosyal politikasının çok önemli bir parçası olarak ileri düzeydeki eğitim -“gymnasium” – üzerinde durdu. Bu okulda Cizvit okullarında ya da Amerika’daki sömürgecilerin kurdukları okullarda öğretilenlerle aynı konular öğretilmekteydi. Ancak amaçlan farklıydı. Joseph’in hareket noktası, eğitim üzerindeki denetimi Katolik Kilisesinin elinden söküp almak: eğitim gören kimselerin eğilimleri açısından laik olmalarını ve din adamlarının siyasî gücüne karşı çıkmalarını sağlamak ve halktan gelme yetenekli gençlere sosyal sınıflarını değiştirebilme imkanı tanımaktı. Avusturya’daki gymnasium eğitimin sosyal araç olarak kazandığı başarıyı gösteren en iyi örneklerden biridir. Bu okul giderek yoğunlaşan milliyetçi çatışmalara ve gerginliklere rağmen, yüz elli yıl boyunca Avusturya’nın birlik içinde kalmasını sağladı. Mezunları, öğrenimlerini imparatorluk sınırlan içinde konuşulan pek çok farklı dilde yapmış olsalar da, aynı değerlere sarılıyor, aynı etosu paylaşıyorlardı. Bu kimseler imparatorluğun 1918’dc yıkılmasına kadar, dil ve ulusal köken sınırlarını aşarak bir arada çalışan eğitimli bir yönetenler sınıfı oluşturdular.

Aşağı yukarı aynı sıralarda -on sekizinci yüzyıl ortalarında çok uzaklarda yer alan Japonya’daki Bunjin (yani “aydınlar sınıfı” ya da hümanistler) eğitimi geleceğe yönelik yeni bir görüş ve yeni bir sosyal sınıf yaratmak için kullandılar. Bu kişiler, kılıçla dövüşen savaşçılar (samurai), köylüler ve kentliler diye ayrılan üç kalıtsal sınıfıyla aile temeline dayanan resmî hiyerarşiyi reddederek, bunun yerine, bilim adamı, hattat ve sanatçı olarak gösterilen performans dışında başka hiçbir şeyin önem taşımadığı bir meritokrasi [Meritokrasi : Düşünsel yönden üstün nitelikli bir seçkinler grubu ve bu grubun ülke yönetimi içinde önemli konumlara geldiği sistem (Çevirenin notu).] oluşturdular. Böylece modern Japonya’nın temellerini attılar. Bundan yüz yıl sonra 1867’de, Tokugawa Şogununun feodal rejimi yıkılıp Meiji Restorasyonu başladığında, yeni liderlerin hepsi de, yetmiş yıl önce hattat-ressamlar Nukina Kaioku ve Rai Sanyo gibi seçkin Bunjin’in kurdukları bir akademinin mezunlarıydılar.

I. Napolyon, eğitim kurumlanın yeni ve farklı bir Fransa yaratmak üzere amaçlı olarak biçimlendirdi. Grandes ecoles‘ü yeni bir seçkinler grubu hedefleyen okullar olarak kurduğu zaman daha imparator bile değildi. Öğretmen yetiştirmek üzere kurulan Ecole Normale ile, mühendis yetiştirmek için kumlan Polytechnique‘in amacı, Fransa’nın Devrim öncesindeki toplum ve yönetim biçimine bir daha geri dönmemesini sağlamaktı. Bu okullar Fransa’ya üstün yetenekleri olan bir yönetenler sınıfı kazandıracaktı -soylu olmayan, din adamlarının siyasî gücüne karşı çıkan ve milliyetçi bir yönetenler sınıfı- Grandes ecoles günümüzde de Fransa’daki yönetici seçkin grubu ve onlarla birlikte Fransız yönetiminin ve Fransız toplumunun temel değer ve görüşlerini biçimlendirmektedir.

Birkaç yıl sonrasında, ama Napolyon savaşlarının hâlâ sürdüğü bir sırada -Prusyalı devlet adamı ve modem dilbiliminin öncülüğünü yapan büyük bilim adamıWilhelm von Humboldt, 1809’da ilk modem üniversiteyi kurdu. Humboldt’un Napolyon’a verilen bir karşılık olarak tasarımlanan Berlin Üniversitesi, Napolyon’un grandes ecoles u gibi, halktan gelme kişilerin oluşturduğu bir seçkinler grubunu eğitecekti. Ancak amaç. Ancien Regime’e dönüşü engellemek değil, böyle bir rejimin Devrim sonrası toplumuna egemen olmasını sağlamaktı. Humboldt’un kurduğu üniversitenin görevi, topluma bir düşünsel özgürlük alanı vermekti. Bir başka özgürlük alanı daha olacaktı, pazar ekonomisi. İkisi bir arada mutlak bir monarşiye destek verecek ve onun ayakta kalmasını sağlayacaklardı. Bu Rechtsstaat, yani yönetenin “halk” yerine “Yasal Kral” olduğu siyasî sistemdi. Bu sistem, Almanya’da şu ya da bu biçimde. 1918’e kadar ayakta kaldı. Hatta 1933 yılında Nazilerin gelişine kadar tam anlamıyla ortadan kalkmış değildi.

Modern ileri düzey eğitime biçim veren son kişi, Dr. Thomas Arnold, ünlü “Arnold of Rugby” dir. Arnold’dan önceki ileri eğitim sistemlerinden hepsi de -Çin’de, Amerika’da, Avusturya’da Japonya’da, Fransa’da, Almanya’da okulu sosyal sınıflar arasında yer değiştirme imkânı veren ve bu yolla yetenekli ve başarılı kimselerin “alt sınıflardan kibar sınıflar arasına ve sosyal bir konuma doğru yükselmelerini sağlayan bir araç olarak görüyordu. Oysa Arnold’un geliştirdiği özel okulun amacı sınıf sistemini sürekli kılmaktı. “Beyefendiler”i eğitecek bir okuldu bu “beyefendiler” ise bu nitelikleriyle doğar, öğrenim yoluyla beyefendi olmazlar.Arnold, özel okulları iyi ailelerin çocukları için yatılı okullar yaparak, İngiltere’deki okul sistemini sosyal sınıflar arasındaki hareketliliği engeller duruma getirmiştir. On dokuzuncu yüzyıl İngiltere’sinde sosyal sınıflar arasındaki hareketliliğin, her bakımdan. Birleşik Devletler dışındaki öbür Batılı ülkelerden daha fazla olduğu çok söylenmiştir. Oysa İngiltere’de bugün bile aşırı bir sınıf bilinci ve sınıf duygusunun sıkıntısı çekilmektedir. Çünkü ileri eğitim sistemleri arasında, bir tek İngiltere’deki okul sistemi, alt sınıflardan gelme yetenekli ve başarılı gençleri lider gruplar arasına girme ya da en azından sosyal saygınlık kazanma yolunda ilerlemeye davet etmek bir yana, onlara bu imkânı vermemiştir bile. (Buna karşı, İskoç okulları ve üniversitesi on sekizinci yüzyılda sosyal sınıflar arasında hareketlilik sağlayacak güçlü araçlar olarak geliştirildi.)

Yeni Gereklilikler

Eğitimin yeni bilgi toplumu gerçekliği karşısındaki sosyal amacı ve sorumluluğu ciddi bir biçimde tartışılacaktır -bu tür tartışmalar olmalıdır da. Alınacak karar oybirliğiyle alınamayacak kadar önemlidir- ya da olduğu gibi bırakılamayacak kadar. Anahtar niteliğindeki birkaç gereklilik şimdiden açık hale gelmiştir:

  1. Bilgi toplumu içinde ve bilgi toplumu için yapılan eğitimin sosyal bir amacı olacaktır. Değerlerden yoksun bir eğitim olmayacaktır; hiçbir eğitim sistemi böyle değildir.
  2. Gerekli olan eğitim sistemi açık bir sistem olmalıdır. Öğrenimi ileri düzeyde olanlarla “öbür yarı” arasındaki çizgiyi geçilmesi mümkün olmayan bir engel haline getirmemelidir. Kökenleri, varlık durumları ya da önceki öğrenimleri ne olursa olsun, yeterli ve başarılı kimseler için eğitim yolu ve eğitim aracıyla toplum içinde yükselme yolu açık olmalıdır. Bu konuda birtakım belirtiler vardır. Sözgelimi Japonya’daki öğretmenlerden sınıflarında gelecek vaat eden çocuklara dikkat etmeleri ve bu çocukları akademik yönden yeterli biçimde yetiştirerek, onların ilkokuldan ortaokula, ortaokuldan liseye ve liseden de üniversiteye geçmelerini sağlamaları istenir. Japonya’daki öğretmenler dershanede öğretmenlik yaptıkları kadar, öğrenciye ve öğrencinin ailesine danışmanlık da yapmaktadırlar. Batı Almanya’da ise, geleneksel çıraklık eğilimi akademik ilerleme için paralel yükselme basamakları olarak kullanılmaktadır. Bu basamaklardan biri akademik yönü ağır basan ortaöğrenimden -geleneksel Gymnasium- dan üniversiteye doğru uzanmaktadır. Öbürü ise, genç erkek ya da kadınların haftada üç gün çalışıp, üç gün okula giderek, bu yolla hem pratik hem de kuramsal temel kazandıkları çıraklık programı ile başlar. Bu temel onlara, daha sonra Fachhochschule’yedevam etme ve kendilerine özellikle ticaret hayatında ilerleme kapıları açacak bir akademik diplomaya sahip olma imkanı tanımaktadır.

Fachhochschule

A (FH) (plural: Fachhochschulen) or University of Applied Sciences (UAS) is a German type of tertiary education institution, sometimes specialized in certain topical areas (e.g. engineering, technology or business). Fachhochschulen were founded in Germany and later adopted by Austria, Liechtenstein, Switzerland and Greece. An increasing number of Fachhochschulen are abbreviated as Hochschule, which is also the generic term in Germany for all institutions awarding academic degrees in higher education, or expanded as Hochschule für angewandte Wissenschaften (HAW). Due to the Bologna process, Universitäten and Fachhochschulen award legally equivalent academic Bachelor’s and Master’s degrees. Fachhochschulen do not award doctoral degrees themselves. This and the rule to call professors with a professional career of at least three years outside the university system remain their major difference from traditional universities.

Ama bunlar arasında en çok gelecek vaat eden yaklaşım, şimdiki halde Amerika’da vardır. Öbür eğitim sistemlerinin hepsinde öğrenci belli bir aşamaya özgü diplomayı, bu aşama için uygun olan yaşta almak durumundadır -bu, ortaokul, lise ya da kolej için hep böyledir. Almanya’daki öğrenciler üniversitede yedi ya da on yıl süreyle kalabilirler ya da süresiz olarak kalırlar. Ancak 0-11, dokuz ya da yirmi yaşlarında başlamamışlarsa, üniversiteye girdikleri ender görülen bir şeydir. Aynı durum, Japonya, İngiltere ve Fransa için de büyük ölçüde geçerlidir. Birleşik Devletlerde ise, liseden ayrılan öğrenciler yıllar sonra okula geri dönmeye ve lise ya da kolej diplomalarını almaya teşvik edilirler.

  1. Geleneksel sistem içindeki her okul kendisini sonu olan bir şey gibi görmektedir. Öğrenciler belli bir okul için gerekli olan öğrenim süresini tamamladılar mı, eğitimleri “biter.” Bilgi toplumunda “bitmiş eğitim” diye bir şey yoktur. Bilgi toplumunda ileri düzeyde eğitim görmüş kişilerin tekrar tekrar okula geri gelmeleri gerekir. Devamlı eğitim: özellikle de hekimler, öğretmenler, bilim adamları, yöneticiler ve muhasebeciler gibi öğrenim düzeyleri yüksek olan kimselerin eğitimlerine devam etmeleri, ilerde önemli bir büyüme sanayii oluşturacaktır. Ancak, şimdiki halde. Birleşik Devletler ve bir ölçüye kadar da İngiltere dışındaki okul ve üniversitelerde, devamlı eğitimden bütünüyle kaçınılmakta, böyle olmasa bile konu ciddî bir kuşkuyla karşılanmaktadır.
  2. Eğitim artık okullarla sınırlı kalamaz. İşveren durumundaki her kurumun öğretmenlik yapması da gerekir. Japonya’daki büyük işverenler -devlet kurumlan ve ticarî işletmeler bunu şimdiden kabul etmişlerdir. Ancak, bu konuda da öncü durumda olan gene Birleşik Devletlerdir: Birleşik Devletlerdeki işverenler -ticarî kuruluşlar, devlet kurumları, -ordu çalıştırdıkları kişilerin, özellikle de bunlardan eğitim düzeyleri en yüksek olanların eğitimi ve yetiştirilmeleri için, bütün okul ve üniversitelerin bir arada harcadıkları kadar para ve çaba harcamaktadırlar. Avrupa’daki uluslaraşırı şirketler de çalıştırdıkları kişilerin, özellikle de yöneticilerin devam eden eğitimlerini giderek daha çok üstlenmektedirler.
  3. Son olarak da “meritokrasi”nin yozlaşarak “plütokrasi”ye dönüşmesini önlemek, eğilimin sosyal sorumluluğu içine girecektir. İyi işler ve mesleklere giden yolu diplomaya bağlamak, eğer diploma zenginlik için değil de, yetenek ve çalışkanlık için veriliyorsa, kabul edilebilir bir şey olur. Diplomanın yeteneğin takdiri yerine, yeteneğin önüne dikilen bir engel haline gelmemesi için özen gösterilmelidir. Diploma, Dr. Arnold’un İngiltere’de kurduğu özel yatılı okullar gibi bir “sınıf’ sembolü haline gelmemelidir. Bu tehlike en “meritokratik” ülkede daha şimdiden bir gerçek olarak belirmiştir: Japonya’da. Japonya’daki üniversiteler öğrenim için hiç para almamakta, ya da alınan miktarı çok düşük tutmaktadırlar: ancak prestijli üniversitelerine giren ve böylece hem devlet, hem de sanayi kesiminde en çok gelecek vaat eden işlere girme imkânını bulanlar giderek artan bir oranda zengin çocukları olmaktadır. Evlerinde kendilerine ait çalışabilecekleri bir odaları olmayan Japon gençlerinin üniversite giriş sınavlarında başarılı olma şansları pek fazla değildir. Evlerin kalabalık olduğu bir ülkede, ancak durumları iyi olan kimseler çocuklarına böyle bir mekân sağlayabilirler.

Durumları iyi olan ve kendileri de ileri düzeyde eğitim yapmış ana babaların çocukları daima avantajlı olacaktır. Ancak bu avantaj başkaları için aşılması mümkün olmayan bir engel haline gelmemelidir. Bunun bir yolu -ki bu. Birleşik Devletlerde en etkili yol olacaktır ileri düzeydeki eğitim için yapılan masrafların, mezunlar hayata atıldıklarında kazançlarından kesilerek geri alınabilir hale getirilmesidir. Modern ekonomide yapılan hiçbir yatırım, ileri düzey bir eğitim sonucunda elde edilen diploma kadar kazanç getiremez. O halde vergi yükümlülerinin öğrencilere para yardımında bulunmaları için bir neden yoktur. Ama bu kişiler öğrenci olmaya devam ettikleri sürece parasızdırlar. Adaletin, hak duygusunun ve ekonominin bir gereği olarak, ileri düzeydeki diplomalarının kendilerine ömür boyu sağladığı ek kazançtan topluma olan borçlarını ödemek durumundadırlar.

Eğitim ekonomiyi ateşler. Topluma biçim verir. Ama bunları “ürün”ü, yani eğitimli insan yoluyla yapar.

Eğitimli bir insan, hem bir hayat sürmek, hem de hayatını kazanmak için gerekli donanıma sahip kişidir. Sokrates ve Arnold of Rugby, bütün güçleriyle “hayat” üzerinde durup, işin “hayat kazanma” yanını, önemsiz belki de bayağı bir şey gibi görerek dikkate almadılar. Ancak herhangi bir toplumda, ihtiyaçları düşünür Sokrates kadar kısıtlı olan ya da Arnold’un “beyefendiler”i gibi zengin babalara sahip kişilerin sayısı yok denecek kadar azdır. Öbür eğitim felsefelerinin hepsi işin iki yanını daima dengelemişlerdir. Bilgi toplumundaki eğitim de aynı dengeyi sağlayacaktır. Ne iyi para kazanıp yaşanmaya değer bir hayatı olmayan öğrenim görmüş barbar tipini kaldırabilir, ne de kararlılık ve etkili olma yeteneğinden yoksun kültürlü amatör tipini. Eğitim. bilgi toplumunda bir yandan etkili olma becerileri öğretirken, bir yandan da “erdem” aşılamak zorunda kalacaktır. Şimdilik eğitim sistemlerimiz ikisini de yapmıyor -bu da sırf şu soruyu sormamış olmamızdan geliyor: Bilgi toplumu içinde eğitimli insan ne demektir?

Bugünlerde, Birleşik Devletlerde “beşerî bilimler”in gerilediğine, belki de ortadan yok olduğuna ilişkin pek çok yakınma duyuyoruz. Pek çok kitapta, uygarlık ve kültüre destek veren büyük gelenekler bilinmiyor diye yazarların hayıflandıklarını görüyoruz. Bu yakınmaların geçerliği vardır. Öğrenim görmüş bir barbarlar toplumu oluşturma tehlikesi belirmiştir. Ama kimin kabahatidir bu? Gençlerin bugünlerde “klasikler”e ilgi duymadıkları söyleniyor: “tarihe cephe almış” oldukları söyleniyor. Oysa, kendi deneyimleri, toplundan, ihtiyaçları ile bağlantılı bir biçimde sunulduğu zaman, gençler tarihe ve bir bütün olarak büyük geleneklere çoşkulu tepki vermektedirler. Yaşları daha büyük olanlar, yani devamlı eğitime katılanlar ise, genellikle, etikten, tarihten, büyük romanlardan: kendi deneyimlerini, kendi hayatlarında ve işlerinde karşılaştıkları zorlukları, anlamalarına yardım edebilecek hiçbir şeyden yeterince yararlanamamaktadırlar. Bu kişiler, aynı zamanda, bilim ve teknolojinin esaslarını yönetim ve politikanın özelliklerini ve değerlerini: kısacası, beşerî nitelikli, kapsamlı bir eğitimi oluşturan her şeyi öğrenmek için de büyük bir istek duymaktadırlar.

Ama bütün bunları anlamlı kılmak ve insanların içinde yaşadıkları gerçeklere yansıtmak zorundayız. “Beşerî bilimIer”i sahip olmaları gereken niteliğe yeniden kavuşturmalıyız: Görmemize yardımcı olan ışık ve doğru hareket etmemizi sağlayan rehber olma niteliğine. Bu, öğrencinin işi değildir: öğretmenin işi olmalıdır. Altmış yıl önce, 1927’de Fransız düşünür Juli en Benda, hakikati, ister sağ, ister sol kökenli olsun, ırkçı ve siyasî dogmaların gerisine iten çağdaş bilim adamları ve yazarlara karşı, La Trahison des clerks (The Betrayal of the Intellectuals) adını verdiği yaman bir saldırı yayımladı. Benda’nın saldırısı, geleceği tahmin ederek, hem Hitler’li yıllarda Alman aydınlanılın hakikate karşı yaptıkları ihaneti, hem de otuzlu yıllarda ve İkinci Dünya Savaşından sonraki yirmi ya da otuz yıl boyunca Komünist Parti sempatizanları ve Stalincilerin hakikate karşı olan ihanetlerini önceden seziyordu. Beşerî bilimlerin, züppelik, küçük görme ya da tembellik yüzünden ölüp gitmelerine izin vermek de aynı şekilde bir ihanettir. Bilgi toplumunun ortaya çıkışı, bizleri, geçmişin bilgeliği ve güzelliğini bugünün ihtiyaçları ve çirkinliği üzerinde odaklaştırmaya zorlayacaktır. Bu, bilim adamlarının ve hümünistlerin bir hayatın yaratılmasına yaptıkları katkıdır.

Bunu yapmak için gerekli anahtarı, öğrencileri hayatlarını kazanacak biçimde yetiştirirken karşımıza çıkan ihtiyaçlarda bulabiliriz. Çünkü eğitim sistemlerimiz hiçbir yönleriyle öğrencileri ilerde içinde yaşayacakları, çalışacakları ve etkili olacakları gerçekliğe hazırlamamaktadır. Okullarımızın bundan sonra kabul etmek zorunda kalacakları gerçek, bilgi toplumu insanlarının çoğunluğunun hayatlarını görevli elemanlar olarak kazanmalarıdır. Bu kişiler bir kuruluş bünyesinde çalışmaktadırlar. O kuruluş içinde etkili olmak zorundadırlar. Bu ise eğitim sistemlerinde hâlâ geçerli olan varsayımın tam tersi olan bir şeydir. Arnold’un özel okulu, mezunlarının toplum içinde lider konumuna sahip olacakları varsayımına dayanıyordu; “çalışan elemanlar” olmalarını beklemiyordu. Amerikan üniversitesinin ya da Alman üniversitesinin ürünü olan profesyoneller ise, hayatlarını bağımsız bir kişi olarak ya da en fazla, küçük bir ortaklıkta çalışarak kazanmak üzere yetiştirilmekteydiler. Hiçbir eğitim kurumu -hatta mezuniyet sonrası yönetim okulları bile öğrencilere bir kuruluşun üyeleri olarak etkili duruma gelmeleri için gerekli temel becerileri vermemektedir: Düşünceleri sözlü ve yazılı olarak sunma yeteneği (kısa, yalın, açık bir biçimde): insanlarla birlikte çalışma yeteneği; insanın kendi çalışmasını, katkısını, mesleğini biçimlendirme ve yönlendirme yeteneği: ve genel olarak, kuruluşu insanın kendi emelleri ve kendi başarıları ile birtakım değerlere gerçeklik kazandırmak için araç olarak kullanma becerileri. Sırası gelmişken, şunu da ekleyebiliriz: Bunlar, 2.500 yıl önce Sokrates’in Eflatun’un Diyaloglarında yaşanmaya değer bir hayatın anahtarları olarak dile getirdiği düşüncelerle çok büyük bir benzerlik göstermektedir.

Öğretmekten Öğrenmeye Doğru

İnsanların nasıl öğrendiklerini artık biliyoruz.

Öğrenme ile öğretmenin aynı madalyonun iki yüzü olmadığını artık biliyoruz -öğrenme ile öğretme farklı süreçlerdir.

Öğretilebilen şeylerin öğretilmesi gerekir ve bunlar başka türlü öğrenilemez. Ama öğrenilebilen şeylerin de öğrenilmesi gerekir ve bunlar öğretilemez.

Yeni kazandığımız bu anlayış, ilgi odağını giderek öğrenmeden yana kaydıracaktır.

Birkaç bin yıldır, odak noktası öğretmek olmuştur: bugünün usta öğretmenlerinin öğretme biçimi, üç bin yıl önceki usta öğretmenlerin öğretme biçimleriyle aynıdır.

Hiç kimse onların yaptığını tam olarak kopya edecek bir yöntemi henüz bulmuş değildir. Ama şu soru ta on dokuzuncu yüzyılın sonuna gelinceye kadar hiç sorulmamıştı:

Nasıl öğreniriz?

Ancak bir kez sorulunca, yeni bilgiler ve yeni anlayışlar hızla çoğaldı.

Yeni bilginin teknoloji ve uygulama halini alması her zaman için uzun bir süre gerektirdiğinden, öğrenme konusundaki bilgimiz, okulların bugüne kadar uygulamaya koyduklarını bir hayli aşmaktadır. Ama artık, öğrenmeyle ilgili yeni bilgilerin uygulamaya dönüşmekte olduğu bir noktadayız. Her şeyden önce, farklı kimselerin farklı biçimlerde öğrendiklerini biliyoruz. Aslında öğrenme işlemi, parmak izleri kadar kişiye özgü olan bir şeydir; öğrenme biçimleri tamamen aynı olan iki kişi yoktur. Herkesin farklı bir öğrenme hızı, farklı bir ritmi, farklı bir dikkat süresi vardır. Eğer öğrenen kişiye, kendisi için yabancı olan bir hız, ritim ya da dikkat süresi zorla uygulanırsa, öğrenme çok düşük düzeyde gerçekleşir ya da hiç gerçekleşmez; yalnızca yorgunluk ve öğrenmeye karşı direnç oluşur. Ama farklı kimselerin farklı konulan farklı biçimlerde öğrendiklerini de biliyoruz. Çoğumuz çarpım tablosunu davranışsal olarak, yani alıştırma ve tekrar yoluyla öğrenmişizdir.Oysa matematikçiler için çarpım tablosunu “öğrenmek” diye bir şey yoktur; onlar çarpım tablosunu algılarlar. Bunun gibi, müzisyenler de notasyonu öğrenmezler; algılarlar. Doğuştan atlet olan hiç kimse topu yakalamayı hiçbir zaman öğrenmek zorunda olmamıştır. Bazı şeylerin öğretilmesi gerçekten de gereklidir -ve bunlar yalnızca değerler, anlayış, anlam değildir. Bir çocuğun güçlü yanlarının neler olduğunu saptamak ve yeteneği başarıya doğru yönlendirmek için bir öğretmen gerekir. Mozart bile babası usta bir öğretmen olmasa, bildiğimiz o büyük deha olmazdı.

İnsan bir konuyu öğrenir. İnsan bir kişiye öğretmenlik yapar.

Artık bu yeni bilgiyi uygulamaya koymak için hazır durumdayız. Bunun bir nedeni demografidir. Gelişmiş ülkelerde, çoğu kimse metropoliten alanlarda yaşamaktadır. Böylece öğrenen kişinin herkes için tek bir öğrenme ve öğretme pedagojisi olan tek bir okulla sınırlı kalması artık söz konusu değildir; küçük köyler ancak bu kadarını kanırabiliyordu. Öğrenen kişi, yaya olarak, bisikletle, ya da otobüsle kolayca ulaşılabilir uzaklıkta olan ama her biri farklı bir öğrenme çevresi sunan okullar arasında seçim yapabilir. Tahmin edilebileceği gibi, öğrenenlerin öğrenme biçimlerinin ne olduğunu saptamak ve onları el altındaki okullar arasında kişisel öğrenme profillerine en uygun olanı hangisi ise, oraya yönlendirmek, yarının öğretmeninin sorumluluğu olacaktır.

Yeni Öğrenme Teknolojisi

Yeni teknoloji bizi bu değişikliği yapmaya zorlayacaktır. Çünkü bu teknoloji bir öğretme teknolojisi olmaktan çok bir öğrenme teknolojisidir. İlk kez kırk yıl önce Kanadalı Marshall McLuhan’ın işaret ettiği gibi, ortaçağ üniversitesini değiştiren şey, Rönesans değildi. Matbaada basılan kitaptı. McLuhan’ın “iletişim aracı mesajdır” biçimindeki ünlü sözü, kuşkusuz abartmalıdır. Ancak “araç” ne tür mesajların gönderilip alınabileceğine gerçekten işaret eder. Aynı ölçüde önemli bir nokta da, aracın ne tür mesajların gönderilemeyeceğini ve alınamayacağını bilerlemesidir. Ve ileşitim aracı hızla değişmektedir. Basılı kitap nasıl on beşinci yüzyılda eğitim için “yüksek teknoloji” haline gelmişse, bilgisayar, televizyon ve video kasetleri de yirminci yüzyıldaki eğitimin yüksek teknolojisi haline gelmektedirler. O halde yeni teknolojinin okullar ve öğrenme biçimlerimiz üzerinde derin bir etki yaratacağı kesindir.

On dördüncü ve on altıncı yüzyıllarda öğretmenler tarafından şiddetli bir dirençle karşılanan basılı kitabın zaferi, Cizvitler ve Comenius, basılı kitabı temel alan okullar kuruncaya kadar mümkün olmadı. Ancak basılı kitap, baştan itibaren okulları öğretme biçimlerinde çok kesin değişiklikler yapmaya zorladı. Daha önce öğrenmenin tek yolu, ya el yazmalarını zahmetli bir biçimde kopya etmek, ya da yapılan konuşmaları ve anlatılan dersleri dinlemekti. Birden insanlar okuyarak öğrenir hale geldiler. Buna benzer, belki daha da büyük bir teknoloji devriminin ilk aşamalarını yaşıyoruz.

Bilgisayar, özellikle çocuklar yönünden, basılı kitaba göre çok daha “kullanıcı-dostu”dur. Sabrının sınırı yoktur. Kullanıcı, ne kadar çok hata yaparsa yapsın, bilgisayar yeni bir deneme için hazır olacaktır.

Dershanedeki hiçbir öğretmenin durumuyla kıyaslanamayacak kadar öğrenen kişinin emrindedir. Öğretmenlerin kalabalık sınıflarda çocuklara tek tek zaman ayırabildikleri enderdir. Buna karşı, bilgisayar hep oracıktadır: çocuk, hızlı da öğrense, yavaş da öğrense, ortalama bir çocuk da olsa: çocuğa şu konu zor, öteki konu kolay da gelse: çocuk yeni bir şeyler öğrenmek istese de, daha önce öğrendiklerine geri dönmek istese de. Ve basılı kitaptan farklı olarak, bilgisayar sonsuz bir çeşitliliğe izin vermektedir. Eğlencelidir.

Ama bir de televizyon ve beraberinde getirdiği koskoca bir görsel pedagoji dünyası vardır. Otuz saniyelik bir reklama, çoğu öğretmenin bir aylık öğrenim süresine sıkıştırabileceğinden daha fazla pedagoji sığmaktadır. TV reklamının konusu, ikincil bir nokta olarak kalır: önemli olan, sunuştaki beceri, profesyonellik ve kandırıcılık gücüdür. Bu yüzden de çocuklar okula düş kırıklığına uğramaya ve boş çıkmaya mahkum birtakım beklentilerle gelmektedirler. Bekledikleri öğretmenlik bilgi-becerisinin düzeyi çoğu öğretmenin sahip olabileceği düzeyi aşmaktadır. Okullar giderek daha büyük bir oranda, bilgisayar, televizyon, film, video ve ses bantları kullanmaya zorlanacaklardır. Öğretmen giderek daha çok bir denetçi ve akıl hocası durumuna gelecektir -belki de, yüzyıl kır önce ortaçağ üniversitesinde oynadığı role çok benzer bir rolü olacaktır. Öğretmenin işi yardım etmek, yol göstermek, örnek olmak, yüreklendirmek olacaktır; asıl işi konunun kendisini aktarmak olmayabilir.

Basılı kitap, Batıda öğrenmeye karşı o güne kadar ve o günden beri hiç görülmeyen bir sevgi dalgasının kabarmasına yol açtı. Her çevreden insana kendisi için en uygun olan hızda, kendi evinin özel ortamında, ya da düşünce yapılan benzer okuyucuların oluşturduğu hoş bir çevrede, öğrenme imkanı verdi. Mesafe ve coğrafya koşullan yüzünden ayrı düşmüş insanların birlikte öğrenmelerini sağladı. En azından Batıda “öğrenme”yi yaratan belirleyici olay, “antik dünyanın yeniden keşfi” olmadı -bu dünya hiçbir zaman kaybedilmiş değildi. Bu olay, basılı kitapla gelen yeni teknolojiydi. Bilgisayarlar ve teknoloji bir araya gelerek, öğrenme sevgisinde benzer bir patlama yaratabilirler mi? Yedi ya da sekiz yaşında bir çocuğun bir saaat boyunca bilgisayarıyla bir matematik programı üzerinde çalışmasını veya daha da ufak bir çocuğun “Susam Sokağı”nı izlemesini gören herkes bu patlama için gerekli olan barutun birikmeye başladığını bilmektedir. Okullar boğmak için ellerinden geleni yapsalar da, yeni teknolojilerin yarattığı öğrenme keyfi bu konuda etkili olacaktır. Birleşik Devletler ve Japonya’daki okullar, otuz yıl boyunca şiddetli bir direnç gösterdikten sonra yeni teknolojileri kullanmak, öğretim yöntemlerine katmak ve öğrencilerinde öğrenme arzusu yaratmak için daha büyük bir istek göstermektedirler; öğrenme arzusu, temelde, eğitimli olmanın esasıdır.

Bilgi Nedir?

Basılı kitap on beşinci yüzyılda ilk ortaya çıktığı zaman “bilgi” içeren şeyler de, bilgiyi aktarma yöntemleri kadar büyük bir değişim geçirecek duruma gelmişti. Bizler de benzer bir dönüm noktasında olabiliriz. Basılı kitabın ortaya çıktığı dönemdeki Skolastikler gibi, bizler de uzmanlaşmanın hem yeni bilgiler kazanmak, hem de bu bilgileri aktarmak için en etkili yol sayıldığı iki yüzyıl geçirmiş durumdayız. Doğa bilimlerinde bu hâlâ işe yarayabilir. Başka alanlarda ise uzmanlaşma bilgiye giden yol üzerinde bir engel durumuna gelmekte, bilginin etkili kılınmasında ise daha da büyük bir engel oluşturmaktadır. Akademik çevreler bilgiyi baskıya geçen şey olarak tanımlamaktadırlar. Ama bunun bilgi olmadığı kesindir: işlenmemiş veridir bu. Bilgi bir şeyi ya da bir kimseyi değiştiren enformasyon demektir -bunu, ya eylem için bir neden oluşturarak yapar, ya da bireyi (veya kuruluşu) farklı ve daha etkili bir eylem gerçekleştirebilecek duruma getirerek. Yeni “bilgi”nin pek küçük bir bölümü bunu başarabilmektedir.

Daha elli yıl önce, dönemin büyük bilim adamları çok satan kitaplar yazmaktaydılar. Ne John Maynard Keynes, ne Joseph Schumpeter -yüzyılın iki büyük iktisatçısı olan bu kişiler”popüler olma amacında” değildi. Ama her ikisinin eserleri de iktisatçı olmayan pek çok kişi tarafından büyük bir hevesle okundu. İngiliz tarihçi Arnold Toynbee, 1930’lu yıllarda kitaplarını yazarken kalabalıkları memnun etmeye çalışmadı: iki büyük klasikçi Edith Hamilton ve Werner Jaeger‘in Yunanlılar üzerinde yazdıkları kitaplar da bunu yapmıyordu. Oysa bu kimselerin eserleri sürekli olarak çok satan kitaplar listesine girdi: o dönemin önde gelen Amerikalı tarihçilerinin eserleri de öyle. Bugün onların yerine geçen kimseler ise, yazılarını, kendi meslektaşlarının bile okumadığı bilimsel dergilerde bastırabilmek için para ödemek zorunda kalmaktadırlar. Bilgi sahibi kimselerin kendilerini başkalarınca anlaşılır kılmakla yükümlü oldukları yolundaki eski düşünceyi artık kabul etmiyoruz. Ancak bu yapılmadıkça, üretilmiş bir bilgi de olmayacaktır. Okuyucular hazırdır, hatta susamışçasına beklemektedirler. iyi araştırmacılar -Amerikalı tarihçi Barbara Tuchman, Fransız tarihçi Fernand Braudel, İngiliz astrofizikçi Stephen W. Hawkinslütfedip, çalışmalarını makul bir düzyazı ile sundukları zaman, kitapları hemen büyük bir rağbet görmektedir.

Bilim adamlarının kullandıkları üslubun özellikle anlaşılmaz olmasından kimi ya da neyi suçlamamız gerektiği, konumuzun dışında kalmaktadır. Önemli olan nokta şudur: Akademik kökenli uzmanların bildikleri, hızla “bilgi” olmaktan çıkıyor. En iyi haliyle “bilginlik”, daha yaygın olan en kötü haliyle de salt “veri” olarak kalıyor. İki yüz yıl boyunca bilgi üreten disiplin ve yöntemler artık tam anlamıyla üretken olmaktan çıkmışlardır; bu, en azından, doğa bilimleri dışında böyledir. Farklı disiplinleri bir araya getiren çalışmalarla, disiplinlerarası çalışmalarda meydana gelen hızlı artışa bakarak, yeni bilgiyi, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda öğretme, öğrenme ve araştırma süreçlerine çerçeve oluşturan disiplinlerden elde etmenin artık mümkün olmadığı gerçekten de ileri sürülebilir.

Alman-lsviçreli Hermann Hesse, 1943 yılında son romanı Das Glasperlenspiel (Magister Ludi)‘i yayımladı. Hesse, zamanlarım Çin müziği çalarak ve romanın başlığında yer alan boncuk oyunu gibi çapraşık bilmeceler çözerek geçiren ve bu arada dışardaki bayağı dünyayla her türlü temastan kaçınan, kapalı bir aydınlar tarikatı yaratmıştı. Bunu yaparken, aklından geçirdiği şey, Alman düşünür ve yazarlarının Nazi dönemi sıralarında, her türlü kabalıktan uzak, incelikli bir iç dünyasına çekilmeleri oldu. Ama sonunda Hesse’nin kahramanı, düşünceye dayalı oyunlarda yaşanan “iç sürgünü” nü reddeder ve gerçek insanların, dolayısıyla da gerçek bilginin, pis, gürültülü, kirlenmiş ve bozulmuş dünyasına geri döner. Almanca konuşan aydınların Hitler zamanında bir mazeretleri vardı; günümüz akademisyenlerinin böyle bir mazeretleri yoktur ama onlar da çoğunlukla Hesse’nin boncuk oyunuyla yarattığı dünyaya çekilmiş durumdadırlar. Bilgiyi, tekrar etkili kılma, yeniden gerçek bilgi haline dönüştürme zorunluluğunu duyacaklar mıdır?

Okulların ve eğitimin ilerde önemli değişiklikler geçirecekleri kesindir -bu değişiklikler için talep bilgi toplumundan gelecek ve değişiklikleri yeni öğrenme kuramları ve öğrenme teknolojileri başlatacaktır. Değişikliklerin ne kadar çabuk geleceğini, tabiî, bilemiyoruz. Ancak önce nerede meydana geleceklerini ve en çok nerede etkili olacaklarını büyük bir doğruluk payı ile tahmin edebiliriz: Amerika Birleşik Devletlerinde. Bu kısmen, en açık, en esnek ve en az merkeziyetçi, en az denetimci eğitim sisteminin Birleşik Devletlerde bulunmasındandır. Ama kısmen de, elindeki sistemden en az hoşnut olan ülkenin de Amerika olmasından gelmektedir ve Amerikalıların bu hoşnutsuzluğu haklı nedenlere dayanmaktadır. Sh: 237-257

ÇÖZÜMLEMEDEN ALGILAMAYA YENİDÜNYA GÖRÜŞÜ

1680 dolaylarında, o sıralarda Almanya’da çalışan -Protestan olduğu için anayurdundan ayrılmak zorunda kalmıştı-Denis Papin adında bir Fransız fizikçisi, buhar makinesini icat etti. Kendisi böyle bir makineyi fiilen yaptı mı, bilemiyoruz; ancak makinenin tasarımını yaptı ve ilk emniyet supabını gerçekleştirdi. Bir kuşak sonrası, 1712’de, Thomas Newcomen ilk işler durumdaki buhar makinesini İngiltere’deki bir kömür madenine yerleştirdi. Böylece madenden kömür çıkarılması mümkün hale geldi -daha önceleri İngiltere’deki kömür madenleri hep yeraltı sularının baskınına uğramaktaydı. Newcomen’in makinesi, buhar çağını açtı. Bundan sonra, iki yüzyıl boyunca, teknoloji modeli mekanikti. Fosil yakıtlar, hızla, ana enerji kaynağı haline geldiler. En son kullanılan itici güç ise, bir yıldızın, yani güneşin içinde olup bitenlerle aynı şeydi. 1945’te atomik fizyon, bundan birkaç yıl sonra ise, atomik füzyon, güneş içinde olanları kopya etti. Bunun ötesine geçilemez. 1945 yılında mekanik evreni model alan çağ sona erdi. Tam bir yıl sonra, 1946’da, ilk bilgisayar, ENIAC’ın üretimine geçildi. Bu olayla da, enformasyonun çalışma için düzenleyici ilke haline geleceği bir çağ başlamış oldu. Ancak, enformasyon, mekanik süreçlerden çok, biyolojik süreçlerin temel ilkesidir.

Uygarlığı, çalışmayı düzenleyen temel ilkede meydana gelen değişiklik kadar etkileyen pek az olay vardı. M.S.800 ya da 900 yılına kadar, Çin teknoloji, bilim ve genel olarak kültür ve uygarlık alanlarında bütün Batı ülkelerinin çok önündeydi. Sonradan, Kuzey Avrupa’daki Benediktin rahipleri yeni enerji kaynaklan buldular. Bu noktaya kadar, başlıca, belki de tek enerji kaynağı insan denen iki ayaklı hayvan olmuştu. Sabanı çeken köylünün karısıydı. Hamut kullanımı ile çiftçinin karısının yerini, hayvan gücünün alması ilk kez mümkün hale geldi. Benediktin rahipleri ayrıca antik dönemlerde oyuncak olarak kullanılan su çarkları ve yel değirmenlerini ilk makinelere dönüştürdüler, iki yüz yıl içinde teknolojik öncülük Çin’den Batıya geçti. Yedi yüz yıl sonra da Papin’in buhar makinesi, yeni bir teknoloji ve bu teknolojiyle birlikte yeni bir dünya görüşü yarattı -mekanik evren.

Bilgisayarın 1946 yılında ortaya çıkışıyla, enformasyon, üretimdeki düzenleyici ilke haline geldi. Bununla da yeni bir temel uygarlık doğdu.

Enformasyonun Sosyal Etkileri

Bugünlerde, enformasyon teknolojilerinin maddî uygarlık üzerinde, ticarî mallar, hizmetler, ticarî kuruluşlar üzerinde yarattığı etkilere ilişkin pek çok (neredeyse gereğinden çok) şey söylenip yazılmaktadır. Oysa enformasyonun sosyal etkileri de aynı ölçüde önemlidir, hatta daha bile önemli olabilirler. Söz konusu etkilerden biri yaygın bir biçimde görülmektedir: Bu tür bir değişiklik, girişimcilik alanında bir patlama getirir. Gerçekten de, 1970’li yılların sonlarında Birleşik Devletlerde başlayıp, on yıl içinde Komünist olmayan bütün gelişmiş ülkelere yayılan büyük girişimcilik dalgası, üç yüzyıl önceki Denis Papin döneminden bu yana görülen bu tür dördüncü büyük dalgadır. Bunlardan ilki, on yedinci yüzyılın ortasından on sekizinci yüzyılın ilk dönemlerine kadar sürdü: başlaması “Ticaret Devrimi” sayesinde, ücret karşılığı aldıkları ağır yükleri gerçekten de uzun mesafeler arasında taşıyabilen, açık denizlere dayanıklı yük gemilerinin geliştirilmesinden sonra ticaret alanında meydana gelen çok büyük gelişme ile oldu. İkinci büyük girişimcilik dalgası -on sekizinci yüzyılda başlayıp, on dokuzuncu yüzyılın ortalarına doğru sürmüştür-genellikle “Sanayi Devrimi” diye adlandırdığımız olgudur. Daha sonra da, 1870 dolaylarında, yeni sanayiler üçüncü girişimcilik dalgasını başlattı -bunlar, farklı itici güçler uygulamakla kalmayıp, daha önce hiç oluşturulmamış, ya da ancak çok küçük miktarlarda gerçekleştirilmiş ürünler çıkaran ilk sanayilerdi: Elektrik, telefon, elektronik, çelik, kimya ve ilaç, otomobil ve uçak sanayileri.

Şimdi de, enformasyon ve biyolojinin başlattığı dördüncü dalgaya tanık oluyoruz. Bu seferki de, daha önceki girişimcilik dalgalan gibi, “yüksek teknoloji” ile sınırlı değildir; “yüksek teknoloji”yi olduğu kadar “orta teknoloji”yi, “düşük teknoloji”yi ve “sıfır teknoloji”yi de kapsamaktadır. Daha öncekiler gibi, bu da yeni ya da küçük ticarî teşebbüslerle sınırlı değildir, mevcut ve büyük teşebbüslerde de vardır ve çoğu kez, en etkili, en yararlı biçimde bu tür teşebbüslerde görülmektedir. Ve daha öncekiler gibi, “buluşlar”la, yani teknolojiyle sınırlı değildir. Sosyal alanda gerçekleştirilen yenilikler de, aynı oranda “girişimciliğe dayalı”, aynı oranda önemlidirler. Sanayi Devrimiyle gelen bazı sosyal yeniliklerin -modern ordu, kamu yönetimi, PTT, ticarî bankanın demiryolu ya da buharlı gemi kadar etkili oldukları kesindir. Bunun gibi, içinde bulunduğumuz girişimcilik çağı her türlü yeni teknoloji ve maddî ürün kadar getireceği sosyal yenilikler özellikle de politika, devlet, eğitim ve ekonomi bilimindeki yenilikler açısından da önemli olacaktır.

Enformasyonun bir başka önemli sosyal etkisi de açıkça görülmekte ve geniş bir biçimde tartışılmaktadır: Enformasyonun ulusal devlet üzerinde, özellikle de ulusal devlette yirminci yüzyılda baş gösteren hipertrofi,[ bir organ veya bölümün yapıcı hücrelerinin sayılarının aynı kalmasına rağmen hacimsel büyümelerine bağlı büyüme.] yani totaliter rejimler üzerinde yarattığı etki. Kendisi de modern kitle iletişim araçlarının, gazetelerin, sinemaların ve radyonun ürünü olan totaliter rejim, eğer enformasyon üzerinde tam bir denetim kurabilirse, ayakta kalabilir. Ama herkes evinde oturup, bir uydu aracılığıyla enformasyona doğrudan ulaşabilirken -bunu sağlayan “alıcılar” daha şimdiden öylesine ufalmıştır ki, hiçbir gizli polis örgütünün bunları bulabilme umudu yoktur -enformasyon üzerinde devlet denetimi artık mümkün değildir. Hatta enformasyon artık uluslaraşırı bir nitelik kazanmıştır: para gibi, enformasyonun da “anayurt”u yoktur.

Enformasyon ulusal sınır tanımadığına göre, yeni “uluslaraşırı” insan toplulukları da yaratacak ve bunlar birbirlerinin yüzünü bile görmeden, iletişim halinde oldukları için, paylaşma duygusunu yaşayacaklardır. Dünya ekonomisi, özellikle de para ve krediden oluşan “sembol ekonomisi”, daha şimdiden, ulusal niteliği olmayan, uluslaraşırı topluluklardan biri haline gelmiştir. Enformasyonun başka sosyal etkileri de bunlar kadar önemlidir ama pek fazla görülüp, tartışamamaktadır. Bunlardan biri, yirminci yüzyıl kentlerindeki muhtemel değişikliklerdir. Bugünün kentini, on dokuzuncu yüzyılda gerçekleştirilen büyük atılım yarattı: insanları tren ve tramvay, bisiklet ve otomobil aracılığıyla işe taşıma yeteneği. Değiştirecek olan ise, yirminci yüzyılın büyük atılımı olacaktır: Düşünceleri ve enformasyonu harekete geçirerek, işi insanlara taşıma yeteneği. Aslında kent -Tokyo kent merkezi. New York kent merkezi, Los Angeles kent merkezi, Londra kent merkezi, Paris kent merkezi, Bombay kent merkezi yararlılık özelliğini artık tüketmiş durumdadır. Artık insanları kent içine ve dışına taşıyamaz duruma geldik: Tokyo ya da New York’taki ofis binalarına varabilmek için tıklım tıklım vagonlarda iki saat süren yolculuklar yapılması, Londra’daki Piccadilly Circus’ta yaşanan curcuna, ya da her sabah ve akşam Los Angeles’taki çevre yollarında trafiğin iki saat boyunca kitlenmesi, durumun böyle olduğuna işaret etmektedir. Kredi kartlarının, mühendislik tasarımlarının, sigorta poliçeleri ve sigorta alacaklarının ya da sağlık kayıtlarının kullanımı gibi çalışmalarla, enformasyonu şimdiden insanların bulundukları yerlere -kentlerin dışına taşımaya başladık bile. İnsanlar gittikçe artan bir oranda evlerinde, ya da çok sayıda kimsenin yapacağı gibi, kalabalık kent merkezlerinin dışındaki küçük “uydu ofisler”de çalışacaklardır. Faks makinesi, telefon, çift yönlü video ekranı, teleks, telekonferans, demiryolunun, otomobilin ve aynı zamanda uçağın yerine geçmektedir. Yetmişli ve seksenli yıllarda, bütün büyük kentlerdeki hızlı yapılaşma ve bununla birlikte gelen gökdelen patlaması, sağlık işaretleri değildir. Bunlar, kent merkezlerinin sonlarının gelmeye başladığını gösteren belirtilerdir. Çöküş yavaş olabilir: ama kurulmaları büyük bir başarı olan bu merkezlere, en azından bugünkü halleriyle, ihtiyacımız kalmamıştır.

Kent, iş merkezi olmak yerine, bir enformasyon merkezi haline gelebilir -enformasyonu (haber, veri, müzik) çevreye dağıtıp yayan yer olabilir. Yılda bir iki kere, büyük bayram günlerinde, çevredeki kırsal alanlardan gelen köylülerin bir araya toplandıkları ortaçağ katedraline benzeyebilir: bilge rahipleri ve katedral okulunu saymazsak, ortaçağ katedrali iki bayram arasındaki günlerde bomboş olurdu. Yarının üniversitesi de, öğrencilerin fiilen devam ettikleri bir yer olmaktan çıkarak, enformasyon ileten bir “bilgi merkezi” haline gelecek midir?

İşin yapıldığı yer, işin yapılış biçimini büyük ölçüde belirler. Yapılan iş üzerindeki etkisi de büyüktür. Büyük değişiklikler meydana geleceğinden emin olabiliriz -ancak bunlar nasıl ve ne zaman olacaktır, şimdilik tahmin bile edemeyiz.

Biçim ve İşlev

Belli bir görev ya da kuruluş için elverişli büyüklüğün ne olması gerektiği, bizi zorlayacak temel sorun haline gelecektir. Mekanik bir sistem içinde daha büyük performans belli oranlarda büyümeye gidilerek sağlanır. Daha büyük güç daha büyük verimdir: Daha büyük olan, daha iyidir. Ama bu, biyolojik sistemler için geçerli değildir. Biyolojik bir sistemde büyüklük işlevin ardından gelir. Büyük olmak hamamböceği açısından amaca ters düşer bir şeydir; küçük olmak da, aynı şekilde, fil açısından amaca ters düşer. Biyologların pek hoşlanarak söyledikleri gibi, “sıçan, bir sıçan olarak başarılı hale gelebilmek için ihtiyacı olan her şeyi bilir.” Sıçanın insandan daha zeki olup olmadığını sormak saçmalıktır; söz konusu edilen, bir sıçan olarak başarılı hale gelmenin gerekleri ise, o zaman sıçan, insan da dahil bütün hayvanlardan çok daha ileri durumdadır. (Bu konudaki en iyi kitap, İskoç biyolog Sir D’Arcy Wentworth’ün 1917’de yazdığı On Growth and Form dur -kuruluş tasarımı ve kuruluş yapısıyla ilgili herkes için “şart” olan bir kitaptır bu.) Enformasyona-dayalı bir kuruluşta, büyüklük bir “işlev” ve bağımsız olmaktan çok, bağımlı bir değişken halini alır. Aslında, enformasyonun nitelikleri, etkili olan en küçük boyutların en iyisi olacağına işaret etmektedir. “Daha büyük” boyutlar, iş ancak başka türlü yapılamıyorsa, “daha iyi” olacaktır.

İletişimin etkili olabilmesi, hem enformasyon hem anlam olmasına bağlıdır. Anlam ise paylaşmayı gerektirir. Dilini bilmediğim bir kimse. beni telefonla arasa, aramızdaki hattın son derece temiz olması, bana hiçbir yarar sağlamaz. Ben o dili anlamadıkça, “anlam” diye bir şey yoktur -meteoroloji uzmanının eksiksiz bir biçimde anladığı mesaj bir eczacı için laf kalabalığıdır. Ancak grup çok büyükse, paylaşma doğru dürüst gerçekleşmez. Paylaşma, sürekli olarak yeniden doğrulanmayı gerektirir. Yorum yapabilme yeteneği gerektirir. Bir topluluk olmasını gerektirir. “Bu mesajın ne anlama geldiğini biliyorum, çünkü Tokyo’daki. ya da Londra’daki, ya da Pekin’deki adamlarımızın düşünme biçimlerini biliyorum.” Biliyorum sözü, “enformasyon”u “iletişim”e dönüştüren katalizördür.

Büyük Ekonomik Bunalımın ilk günlerinden 1970’lere kadar geçen elli yıl boyunca, eğilim, merkeziyetçilik ve büyüklükten yana oldu. 1929’dan önce, cerrahî müdahale söz konusu değilse, doktorlar paralı hastalarını hastaneye yatırmıyorlardı. 1920’li yıllardan önce hastanelerde doğan bebek sayısı çok azdı; bebekler çoğunlukla evde dünyaya gelirlerdi. 1930’lar gibi geç bir tarihe kadar, Birleşik Devletlerdeki yükseköğrenim dinamiği, küçük ve orta boy, beşerî bilimler kolejlerinde toplanmıştı. İkinci Dünya Savaşından sonraki yönelim ise, giderek büyük üniversiteye ve daha da büyük olan “araştırma üniversitesi” ne doğru oldu. Aynı şey devlet için de söz konusuydu. Ve büyüklük, İkinci Dünya Savaşı sonrasında iş dünyasında saplantı haline geldi. Her firmanın ille de “milyar-dolarlık şirket” olması gerekiyordu.

Yetmişli yıllarda eğilim değişti. Artık iyi yönetim olmanın belirtisi daha büyük olmak değildir. Artık sağlık hizmetleri söz konusu olduğunda, hastane dışında daha iyi yapılabilen her şey hastaneden başka bir yerde yapılsın, diyoruz. Yetmişli yıllardan önce, Amerika’da durumları hafif olan akıl hastaları için bile en iyisinin bir akıl hastanesine yatmak olduğu düşünülmekteydi. Bu tarihlerden sonra, başkaları için tehlike oluşturmayan akıl hastaları hastanelerden çıkarılmıştır (bu uygulama her zaman iyi sonuçlar vermemektedir). Yüzyılımızın ilk üççeyreğinin, özellikle de İkinci Dünya Savaşını izleyen dönemin ayırıcı özelliği olan büyüklük sevdasından uzaklaştık. Büyük ticarî işletmeleri hızla yeniden yapılandırıp “daraltıyoruz.” Devlet görevlerini “özelleştiriyoruz”; bunları, özellikle yerel topluluklarda, devlet kesiminin dışındaki müteahhitlere veriyoruz.

O halde, belli bir görev için uygun olan büyüklüğün ne olduğu sorusu, giderek daha büyük bir önem kazanacaktır. Bu işi bir arı mı, sinekkuşu mu, fare mi, geyik mi, yoksa fil mi en iyi yapar? Bunların hepsine de ihtiyaç vardır, ama her biri farklı bir iş için ve farklı bir ekolojide gereklidir. Uygun büyüklük, giderek, görev ve işlev için gerekli olan enformasyonu en etkili biçimde kullanan büyüklük olacaktır. Geleneksel kuruluşu bir arada tutan, kumanda ve kontrol sistemi olmuşken, enformasyona-dayalı kuruluşun “iskelet”i en elverişli enformasyon sistemi olacaktır.

Çözümlemeden Algılamaya

Teknoloji doğa değildir, insandır. Teknoloji aletlerle ilgili değildir: insanın çalışma biçimiyle ilgilidir. Aynı şekilde, insanın yaşama biçimi ve düşünme biçimi ile de ilgilidir. Evrim kuramını -Charles Darwin’le birlikte -keşfeden Alfred Russel Wallace’in ünlü bir sözü vardır. “İnsan yönlendirilmiş ve amaçlı evrim geçirebilen tek hayvandır; insan alet yapar.” Ama teknoloji insanın bir uzantısı olduğu içindir ki, teknolojideki temel değişme, her zaman hem dünya görüşümüzü ifade eder, hem de dünya görüşümüzü değiştirir.

Bilgisayar, bir bakıma, on yedinci yüzyılda Denis Papin’in zamanında ortaya çıkan mekanik evrene özgü, çözümsel, kavramsal dünya görüşünün nihaî ifadesi olmaktadır. Her şeyi hesaba kattıktan sonra, dayandığı kaynak, Papin’in çağdaşı ve dostu olan düşünür -matematikçi Gottfried Leibniz‘in, tüm rakamların “dijital” olarak, yani 1 ve 0’la ifade edilebileceği yolundaki keşfidir. Bilgisayar bu çözümlemenin, Bertrand Russell ve Alfred N. Whitehead’in Principia Mathematica‘sında (1910’dan 1913’e kadar yayımlanmıştır) rakamların ötesinde mantığa’ uygulanması sayesinde mümkün olmuştur; bu da, belirsizlikten kurtarılıp “veri” haline getirilebilirse, her kavramın 1 ve 0’la ifade edilebileceğini ortaya koydu.

Bilgisayar Papin’in üstadı olan René Descartes’a giden çözümsel ve kavramsal modelin bir zaferidir ama bizi bu modeli aşmaya da zorlamaktadır. “Enformasyon”un kendisi, gerçekten de çözümsel ve kavramsaldır. Ama enformasyon her biyolojik süreç için düzenleyici ilkedir. Modern biyolojinin bize öğrettiğine göre, hayat bir “genetik şifre”de, yani programlanmış enformasyonda biçim bulmaktadır. Gerçekten de, o gizemli gerçekliğin, yani “hayat”ın doğaüstüne başvurmayan tek tanımı, hayatın enformasyon tarafından düzenlenen madde olmasıdır. Ve biyolojik süreç çözümsel değildir. Mekanik bir olguda, bütün, kendisini meydana getiren parçaların toplamına eşittir ve bu yüzden çözümleme yoluyla anlaşılabilir. Oysa biyolojik olgular “bütünler’dir. Bunlar, kendilerini meydana getiren parçaların toplamından farklıdır. Enformasyon gerçekten de kavramsaldır. Ama anlam öyle değildir: anlam algılamadır.

Matematikçi ve düşünürlerin Deniş Papin ve çağdaşları tarafından formüle edilen dünya görüşlerinde, algı “sezgi”ydi ve ya sahte, ya da mistik, kolay anlaşılmaz, gizemli bir şeydi. Bilim, algının varlığını yadsımadı (ama pek çok bilim adamı yadsımıştır). Geçerliğini yadsıdı. Çözümlemecilerin belirttiğine göre, “sezgi” ne öğretilebilir ne eğitilebilir. Mekanik dünya görüşü, algının “ciddî” olmadığını, “hayattaki daha incelikli şeyler”in, onlar olmadan da yapabileceğimiz şeylerin düzeyinde olduğunu bildirir. Okullarımızda, “sanat eleştirisi”ni keyif alınacak bir konu olarak öğretiyoruz. Sanatı, sanatçı için olduğu gibi, çetin, zorlayıcı bir disiplin olarak öğretmiyoruz.

Oysa biyolojik evrende, algı merkezde yer alır. Ve eğitilip, geliştirilebilir -hatta böyle yapılması gerekir. Duyduğumuz şey, “K” “E” “D” “İ” değildir: “kedi”dir. “K” “E” “D” “İ”. çağdaş deyimle, “parçalar”dır: çözümlemedir. Gerçekten de, bilgisayar parçaların ötesine geçmezse, anlam gerektiren hiçbir şey yapamaz. “Uzman sistemler”in anlamı da budur: bu sistemler, bilgisayar mantığına, çözümse! bir sürece, bir işin ya da konunun bütününü anlamaktan doğan, deneyim algısını yerleştirmeye çalışırlar.

Aslında, algılamaya doğru yönelişimiz, bilgisayardan epey önce başlamıştı. Yaklaşık yüzyıl önce, 1890’lı yıllarda, konfigürasyon (Geştalt) psikolojisi, duyduğumuz şeyin “K” “E” “D” “İ” değil de, “kedi” olduğunu ilk kez fark etti. O günden bu yana psikolojinin hemen her çeşidi -ister gelişim, ister davranış ya da klinik psikolojisi olsun çözümlemeden algılamaya doğru yönelmiştir. Post-Freudcu “ruhsal çözümleme” bile “ruhsal algılama” halini almakta ve kişinin mekanizmaları, “itkil’er”i yerine kişinin kendisini anlamaya çalışmaktadır. Devletin ya da işadamlarının yaptıkları planlamalarda, giderek daha çok “senaryoIar”dan söz ediyoruz; bunlarda da hareket noktası bir algıdır. Tabiî, herhangi bir “ekoloji” de çözümleme değil algılamadır. Ekolojide ”bütün”ü görmek ve anlamak gerekir; “parçalar” ancak bütüne bakılırken vardır.

Elli yıl kadar önce ilk Amerikan kolejinde -Vermont’taki Bennington’da-beşerî bilimler eğitiminin ayrılmaz bir parçası olarak, uygulamalı sanat dersleri -resim, heykel, seramik, bir müzik aleti çalmak- verilmeye başlandığında, bu tüm saygıdeğer akademik göreneklere meydan okuyan, küstahça, ilkelere aykırı bir yenilik oldu. Bugün her Amerikan kolejinde aynı şey vardır. Kırk yıl önce herkes nesnel olmayan modern resmi reddediyordu. Bugün ise, modern ressamların eserlerini sergileyen müzeler ve galeriler insanla doludur ve bu eserler rekor fiyatlarla alıcı bulmaktadır. Modern resmin “modern” yanı, izleyiciden çok, ressamın gördüğünü sunmaya çalışmasıdır. Modem resim, betimlemeden çok, anlamdır.

Descartes, üç yüzyıl önce ”Düşünüyorum, o halde varım,” diyordu. Bizler artık şunu da demek zorundayız. “Görüyorum, o halde varım.” Descartes’tan bu yana kavramsal olan vurgulanmıştır. Giderek, kavramsal olanla, algısal olanı daha çok dengeleyeceğiz. Aslında, bu kitabın konu ettiği yeni gerçekler, konfıgürasyondurlarve bu yönleriyle, çözümleme kadar algılama da isterler. Sözgelimi yeni çoğulculuk biçimlerinin dinamik dengesizliği: çok-katlı uluslaraşırı ekonomi ile uluslaraşırı ekoloji; çok gerekli olan yeni “eğitimli insan” arketipi. Ve bu kitap düşünmemizi olduğu kadar görmemizi de sağlamaya çalışmaktadır.

İmmanuel Kant‘ın yenidünya görüşünü bir sistem içine oturtan metafiziği yaratması için, Descartes ve çağdaşı Galileo’nun mekanik evren biliminin temellerini atmalarının üzerinde yüzyıldan fazla bir zaman geçmesi gerekti. Sonra da Kant’ın Salt Aklın Eleştirisi (1871) eseri, yüzyılı aşkın bir süre. Batı felsefesine egemen oldu. Friedrich Nietzsche gibi. Kant düşmanlarına anlamlı gelen soruları bile bu kitap belirledi. Hatta bu yüzyılın ilk yarısında Ludwig Wittgenstein için bile “bilgi” tanımının kaynağı hâlâ Kant’tan geliyordu. Ama çağdaş düşünürler artık Kant’ın ilgi konuları üzerinde durmamaktadırlar. Onlar konfigürasyonlarla uğraşırlar -işaretler ve sembollerle, örüntülerle, mitle, dille. Algıyla uğraşırlar. O halde mekanik evrenden biyolojik evrene olan bu yöneliş, sonunda, yeni bir felsefî sentez gerektirecektir, Kant, bu senteze, Einsicht, ya da Critigüe of Pure Perception [Salt Algının Eleştirisi] adını verebilirdi. Sh: 261-270

Kaynak: Peter F. DRUCKER, YENİ GERÇEKLER-Devlet ve Politika Alanında Ekonomi Bilimi ve İş Dünyasında Toplumda ve Dünya Görüşünde, Çeviren :Birtane KARANAKÇI, TÜRKİYE İŞ BANKASI Kültür Yayınları, 1991 ANKARA

********

DİĞER YAZILAR

Bilinir”ken, “Bilinilmesi İstenilmeyenler”den “PETER FERDİNAND DRUCKER”
PETER FERDINAND DRUCKER’IN YÖNETSEL AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
ETKİN YÖNETİCİNİN SEYİR DEFTERİ
THE POST-CAPİTALİST SOCİETY / Post-Kapitalist Toplum (1993) Kapitalist Ötesi Toplum Peter F. DRUCKER

OSMANLILIĞIN DIŞ SİYASETİNDE: İNGİLTERE


Osmanlılıkta Yeniçerilerin kaldırılmasından önce, dış siyaset diye bir şey vardı denilemez. (Nitekim bu devrede Kapitülasyonlar gibi “Düveli Muazzama” denilen emperyalist devletler de, sürekli savaşlara rağmen Osmanlılar üzerinde önemli bir etki yapmış değillerdi.) Osmanlılarca bütün Avrupa bir tek devlet sayılıyordu. (Küffarı, Millet’i vahide).

Osmanlıların Avrupalıları ayrı siyaset güden ayrı devletin saymaları, her birine ayrı ayrı elçi yollamaya başladıkları zamanın görüşüdür. Yani bu görüşe geldikten sonra Osmanlılar ayrı devletlere ayrı elçiler yollamak lüzumunu duymuşlardır. O zamana kadar dış siyaset buradaki yabancı elçiler ya da, arada bir yollanan fevkalade elçiler aracılığıyla döndürülüyordu. (Avrupa devletlerinin ayrı sayılmasında borç almak zorunluğunun etkisi de gözönünde tutulmalı, bilhassa borcun önceleri bizimle doğrudan doğruya münasebeti henüz bulunmayan, bizim ölçüleninize göre de daha küçük memleketlerden arandığına dikkat edilmelidir.)

Osmanlılar dış siyasetlerinde can düşmanı saydıkları Rusya ve Avusturya’dan sonra ilk büyük devlet olarak Fransız’ları kabul etmişlerdi. (Bunda Fransız büyük inkılâbını hazırlayan Fransa’daki ekonomik temel birikmenin etkisi aranmalıdır)… Üçüncü Selim, daha Veliahtlığındayken Fransa’yla temas aramıştır. Reformcu takımı da, Fransız etkisindeki adamlardan meydana gelmiştir. Bunda, İngiltere’nin Mısır ve Arabistan siyasetinin etkisi olsa gerektir.

Üçüncü Selim, İngiltere’ye karşı Fransa’yı tutmanın cezasını hayatiyle ödemiştir. (Üçüncü Selim’in Fransa siyaseti, büyük inkılâpta biraz zedelenmiş, reaksiyoner Fransız aristokrasisinin göçmenlikteki davranışına atbaşı olarak belki Padişah bir ara İngiltere siyaseti gütmeye kalkmış, bu siyaseti, Napolyon’un Mısır’a saldırışı desteklemiş, Üçüncü Selim, ancak bu devrede başarılı reformlara gidebilmiştir. Napolyon’la Üçüncü Selim arasında, Osmanlı İmparatorluğumun topraklarındaki İngiliz çıkarlarının sağlamca yerleşmesine karşılık yeniden işbirliği başlamış, bu işbirliği, çoğunlukla gericileri kullanan -zorda kalmayınca ilericilerle işbirliği yapmayan İngiliz tutucu politikacılarının kışkırtmasıyla Üçüncü Selim’in canına mal olmuştur.

İkinci Mahmut’un, yeniçerileri kaldırma gücünü elde etmesi, azgınlaşan -emperyalizme doğru hızla ilerleyen batı devletlerinin kapitülasyonları işler hale getirebilme isteklerinden büyük destekler görmüştür, denebilir.

Asker-Ulema-Padişah üçlüsünün milletsiz devlet, ekonomisiz talan sistemine dayanan şartları, kapitülasyonları değil batı anlamında en ufak hukuk sistemini yürürlüğe koyamıyor, yabancı sermayeye değilse bile hammadde toplayan aracılarına hiçbir güven sağlayamıyordu.

Ordunun, batıda olduğu gibi, devlet ortağı olmaktan çıkarılıp aylıklı milli ordu haline getirilmesi kaçınılmaz bir durumdu. Bu durumda belki yalnız İngilizler değil, bütün büyük batı devletleri, Sultan Mahmut’a bu engeli aşması, Osmanlılıkta ilk defa despot bir idare kurabilmesinde büyük yardımlar yapmışlardır.

Fransız rekâbeti karşısında Mısır’ı, vakit kaybetmeden ele geçirmek zorunluğu İngiliz politikasını Sultan Mahmut çağında yeniçerisiz kalmış Osmanlı başkentinden geçici olarak uzaklaştırmış, Osmanlıyı dize getirmek için ileri sürülen Mehmet Ali Paşa-İbrahim Paşa kuvvetleri Kütahya’ya dayanınca, Sultan Mahmut Osmanlı tarihinde ilk ve son defa en büyük, en tehlikeli koza, Rus kozuna, başvurmuştur. Böylece, Mısır’ı ele geçirmek için İstanbul’dan bir zaman ayağını kesmeyi göze alan İngiltere’nin yerini, kolaylıkla Rus Çarı’nın askerleri alıvermiştir.

İngiliz emperyalizmi, Fransızlar da sayılmak şartıyla bütün öteki emperyalistlerden daha usta, daha sabırlı, psikolojik faktörlere daha saygılı ve daha anlayışlı -yani daha tok, daha güçlü ve imkânlı olduğu için, Mısır’ı birdenbire açıktan açığa, kabaca ele geçirmeye gitmemiş, metbuu kolayca yenen Mehmet Ali Paşa idaresini gene Osmanlı tahtına bağlı bırakarak güçten düşürmüş, aynı zamanda bir taşla birkaç kuş vurarak, yeniden İstanbul’a yerleşerek politikasını, öteki rakiplerinden daha iyi bir surette yürütür olmuştur. Bu yürüyüşte bazı uzak-Afrika Osmanlı Eyaletleri’ne Fransa’nın göz dikmesiyle, Çarlığın açık, hoyrat genişleme hırsı İngilizler’in işlerini kolaylaştırmıştır.

Mustafa Reşit Paşa’nın İngiltere’de yetiştiği, İngiliz adamı olduğu bilindiği için, Abdülmecit’in 1839 Tanzimat Fermanının tipik bir İngiliz politikası olduğu artık tamamıyla anlaşılmıştır.

Bu fermanın yürüyebildiği kadarının başarı şerefi gibi, gibi yürütülemeyen yönlerinin suçu veya sorumluluğu da doğrudan doğruya İngiliz politikasına aittir.

Abdülâziz devrinde donanmaya verilen önem genellikle ordunun silâhlanması iktisaden önceleri İngiliz siyaseti güdüldüğünü göstermektedir. Abdülâziz’in tepelenmesinin, Mahmut Nedim Paşa’nın Sadrazamlığına rastlaması da tesadüf olmasa gerektir. Abdülâziz İngiliz siyasetine karşı şantaj olarak Rus siyasetiyle çıkmak istemenin cezasını, belki de Üçüncü Selim gibi -bir parça da Menderes gibi-canıyla ödemiştir.

(Osmanlı İmparatorluğu gibi batı sisteminden geri kalmış ülkelerde emperyalistlerle güdülecek siyasette -şeytanla bir çuvala girmekteki tehlikede- canını kaybetmek, belâların en küçüğü, hatta birincisidir.)

Abdülâziz’e karşı İngiliz siyasetiyle çıkan Mithat Paşa’ya gelince, Paşa, Abdülhamit’in köpeoğluluğunu küçümsemiş, ya da, sırtını dayadığı İngiliz efendinin namusunu, mertliğini değerinden fazla büyütmüş, Abdülhamit’in akıl hocası Mister Tomson’un kimi ve neyi temsil ettiğini anlayamadığı için önce Başvekilliği, sonra vatanı kaybetmiş, Avrupa’da barınamamış, belki de, İngiliz’e karşı Fransa’yla oynamak alıklığına kadar düşmüştür.

Abdülhamit’in, sonraları okul öğrencilerinin batıya gitmelerini önlemeye çalışan herifin, Mithat Paşa gibi bir düşmanı, Osmanlılıkta hiç geleneği bulunmadığı halde, Avrupa’ya sürgün etmesi, aslında İngiliz siyasetine ne kadar güvendiğini, bu güvende de hiç yanılmadığını gösterir. Mithat Paşa, İngiliz efendisini kaybettiği için Avrupa’da barınamamış, memlekete dönmüş, Şam Valiliği’ndeyken belki Fransızlarla biraz daha anlaşmaya çalışmış, nihayet İzmir baskınında son defa sığınmak istediği İngiliz Konsolosluğu’nda meyhane miçolarına kolayca işleyen kapitülasyonlara rağmen sığınak bulamamış, buna karşılık içeri girebildiği Fransız Konsolosluğundan da kapitülasyonlara rağmen çıkıp teslim olmak, yani boynunu ölüme uzatmak zorunda kalmıştır.

Mithat Paşa’nın Taif’te 3 yıl tutulması, Abdülhamit’in elinden aldığı mahut senedin nerede bulunduğunun bilinmemesi ya da İngilizlerin ellerine geçen bu senetle yeteri kadar şantaj yaptıktan sonra Abdülhamit’e istediği güveni sağladıkları güne kadar sürmüş denebilir.

Mithat Paşa’nın boğulması, İngilizlerin Abdülhamit’in kişiliğinde Mithat Paşa’dan daha güçlü, daha güvenilir bir adam bulmuş olmalarındandır. Nitekim Abdülhamit, bundan sonra İngiliz siyasetinin Osmanlı yüksek tabaka ajanlarına zaman zaman hediye ettiği sonuçsuz bir Yunan zaferiyle de mükâfatlandırılmıştır.

Osmanlılığın yıkılmasına kadar İngiliz politikası, Rusya ile anlaştığı zamanlar Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşma, Rusya ile çatıştığı zaman bu İmparatorluğu bitirici savaşlara girmek için zorlama oyunu olarak sürmüş bu savaşlar, başarıyla sonuçlansa bile Osmanlılık gerek toprak, gerek ekonomik bakımdan zararlara uğramaktan kurtulamamıştır. Abdülhamit’i sonunda Alman dostluğuna yatıran baskı bu öldürücü İngiliz siyasetidir.

Abdülhamit’in 1908’de başına gelenler, 93 savaşından sonra Rusya’yla savaşa girmeye kesinlikle karşı olması sonunda İngiltere siyasetine karşı Alman siyasetini çıkarmak alıklığında bulunmasıdır. Buna karşı İngilizler hemen Jön Türkleri tutmuşlar, başından beri İngiliz taraftan görünen Selânikli Jön Türklere Almanya’ya dönerek gelecek dünya savaşı dışında kalabileceğini uman Abdülhamit’i meşrutiyete zorlamışlardır.

İlk zamanlarda bu kadar cezayı yeterli bulan İngilizler, Sait, Kâmil, Hüseyin Hilmi, Tevfik Paşa kabineleriyle oynayıp dururken ya İttihatçıların Abdülhamit’ten kurtulmak, ya da gizli Alman oyunuyla Abdülhamit devrilmiş, buna karşılık bazı İttihatçı şefler açıkça Almanya’yı tutarak Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlere karşı dövüşmeye kalkışmışlardır.

Bu davranışın sonunda hem İmparatorluk yıkılmış, hem de Alman taraftarı İttihatçı şefler dünyada barınak bulamayarak birer birer tepelenmiştir.

Mütareke devri, Osmanlılıkta İngiliz siyasetinin büsbütün açığa vurulduğu, yüze çıktığı devirdir. İngilizler bu devirde önce Vahidettin’le oynamaya kalkmışlar, Tevfik Paşa’yı bunadığı halde iktidara getirmişler, sonra, Vahidettin’e karşı, Al’i Osman sülâlesinin artık, dağılmış İmparatorlukta, anavatan denilen Anadolu halklarının Osmanlılığa karşı duyduğu alerjiyi de göz önüne alarak bu halkları tutamayacaklarını görüp, Mustafa Kemal’i tutmayı uygun bulmuşlardır. Bu dönüş İngiliz siyasetine, bir yeni Yunan Zaferi karşılığında Musul’u ve diğer İngiliz çıkarlarını kazandırdığı gibi, İkinci Cihan Savaşı’nda Türkiye tarafsızlığını da kazandırmıştır.

İkinci Dünya Savaşı sonunda Türkiye’deki nüfuzunu Amerika’ya devretmesine rağmen, Adnan Menderes’in Sovyet siyaseti şantajına karşı başına gelenlerde, klasik İngiliz siyasetinin kandığını görenleri büsbütün evhamlı saymamak yerinde olur. Görülüyor ki, 1800’den bu yana, Osmanlılık önce birçok parçalarını kaybetmiş, sonunda yıkılmıştır. Bu süre içinde bütün canlarını veren Padişahlarla politikacıların hayatlarının bir yerinde İngiliz düşmanlarıyla işbirliği yapmaya kalkmalarının birer rastlama olmadığını söylemek aşırı bir iddia olamaz. (Bu o kadar garip bir olaylar zinciridir ki, bağımsızlık isteyen Arnavutların, Arapların, hatta Balkan milletlerinin hiçbirinin siyasi kaderi bu işi jeopolitik durumun aldatmacasıyla Rusya’yla beraber yapmak isteyen Ermenilerin başına gelenlere benzememesi üzerinde ayrıca durulmalıdır.

Bu tablonun dayandığı temel kanuniyet eğer gerçeği yüzde önemli bir nisbette yansıtıyorsa, Abdülhamit’i Mithat Paşa’ya tercih eden İngiliz siyasetinin, Mustafa Kemal Paşa’yı Vahidettin’e tercih ettiğini söylemek de gene pek aşırı bir görüş olamaz. Nitekim, Anadolu savaşının belli başlı dönemeçlerinde ve dayanaklarında çok önemli birer İngiliz ajanının bulunması da rastlantılarla açıklanamaz. İngilizler bilhassa askeri olaylarda, kurtuluş savaşçılarına hiçbir yerde esaslı bir zorluk çıkarmamışlar, her yerde, silâh atmadan geri çekilmişler, sonra da öne Fransız’ları sürerek Kurtuluş hareketinin İstanbul’a karşı meşruluğunu müttefikleri arkasından kabul etmişlerdir.

Anadolu savaşı sırasında, Kurtuluş kadrosunun güttüğü Sovyet dostluğu siyaseti ise, son hesaplaşmada Anadolu’nun ve boğazların Sovyetleşmesini önlemekten, en kritik durumda, İkinci Dünya Savaşı’nda İngiliz siyaseti güdülmesinden başka bir sonuç da vermemiştir. Yüksek siyasette çekilen söylevlere, edilen küfürlere, yani literatüre değil, maddi sonuçlara bakmak gerektir.

Lawrance’in tarih yüzüne çıkışı ile 1917 ihtilâli arasındaki rastlantı.

19’uncu yüzyıl başlangıcından 1917’ye gelene kadar İngiltere Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasına bilhassa parçalanmasına karşıydılar. Bunu Osmanlılar içinde debelendikleri kapitülasyon şartlarıyla anlayamadılar. İngiltere ancak 1917’den sonra Rus baskısından Rus payından kurtulduğunu sanarak, Osmanlılığın gerçekten parçalanıp yıkılmasına yanaşmıştır.

Bir yandan dünyaya yaygın bir gerçek barışseverlik politikası kampanyası sürdürüp bir yandan -hatta el altından ihtilâl -yani vatandaş savaşı körüklenemez. Böyle bir kurnazlığı mümkün sayanlar, kısa bir süre sonra, hele endüstri ve sosyal haklarını elde eden güçlü organizasyonlar -başta sendikalar-bakımından ilerlemiş memleketlerdeki proletaryanın bu iç savaşı kabul etmedikleri gerçeğiyle karşılaşacaklardır.

Bir memlekette sosyalizmin hemen başarı kazanması için o memlekette üretimin sosyalleşmiş olması şarttır.

Milli demokratik devlet, bir sınıfın, hatta karşılıklı duran iki sınıfın değil, halkların ezici çoğunluğunu temsil eden bütün vatansever partilerin meydana getireceği devlettir.

Üretim güçleri yüksek bir basamağa erişememiş bulunan toplumlarda, sosyalizm ancak toplum kuvvetlerinin sosyalizmi kurma güçlüklerini –fedakârlıklarını-gönüllü olarak omuzlamaları, buna uzun zaman dayanmayı isteyerek göze almalarıyla mümkün olur, yoksa, halkları zorlamak icabeder ki, bu zorlama sonunda varılan amaçla bu amacı elde etmek için ödenen pahanın iyi hesaplanması zorlamayı göze alanlar için var olmak şarttır.

Bu süre içinde yalnız İngiliz düşmanlarıyla işbirliği yapmaya kalkan Padişahlarla politikacıların hayatlarını kaybetmiş olmaları rastlantı sayılamaz.      

İngilizlerin mütarekede, İngilizlerin Halifelik’ten yana oldukları yalanını ortaya çıkaran en büyük delil, İstanbul’un sonuna kadar askeri baskı altında tutulması, buna karşılık Ankara’dakilere hiçbir İngiliz asker baskısı gösterilmemesidir. Sh:87-93

**

OSMANLILIK MESELELERİ

Misak-ı Milli neden (Milli) oluyor? Hatay’ın Arap sayılıp Suriye’ye bırakıldığı bir çağda, Kürtçe konuşulan topraklar üstünde (Kürt Teali Cemiyeti), (Kürt Muhtariyeti) meseleleri atılmışken İngilizler-Fransızlar neden durmamışlar bu meselenin üstünde?… Şeyh Sait isyanını çıkaran Kürdistan, niçin, İngiliz kurmayları oralarda fınk attıkları halde, istiklâl, hiç değil muhtariyet istememişler?

Atatürk Bitlis’i kurtarırken Said’i Kürdi yanında idi.

27 Mayıs’ın mümkün olduğu bir memlekette toprak ağalarının, aracı kapitalistlerin devletin dışında devlete dayanarak soyma gücünden başka devletten müstakil bir politik güce gerçek bir sahip bulunduklarını düşünmek gerçeği düpedüz görmemektir.

-Toprak Ofisi’nin hâlâ devletin elinde olması Türk köylüsünün Asyalı ticaret sisteminden uzaklaşmadığını gösterir. (Buna pancar işini de katmak gerektir. Devlet fabrikalarına satmak, tohumu devletten almak. Prim.

Mutlak fikir hareketin tecridinden başka birşey değildir.

Üretim gidişi içinde (Prosesüsü) insanların birbirleriyle olan münasebetleri mülkiyet münasebetlerini (mülkiyet durumunu ( ) belirler, (tayin eder.) Bu mülkiyet durumu üretim prosesü içinde insanların birbirleriyle olan münasebetleri bilindi mi, artık toplumun bünyesi (constitutionu) kolayca anlaşılır. Çünkü toplumun bünyesi, mülkiyetin bünyesine göre kalıp alır.

Bu açıdan Osmanlı toplumuna, kısaca ve cahilce merkezi feodalite demenin -eğer bu sözde yanlışlık varsa bizi nerelere götüreceği, ne korkunç karanlıklara, çıkmazlara atacağı meydana çıkar.

Toplumumuzun dayandığı ekonomik temel bilinmeyince bütün sosyalizm istekleri, kişiliğimizdeki romantik atılımlardan, ütopik hayâllarden ileri gidemez. (Ayaklarımız kesinlikli yere basmaz.) Marks’tan yüzyıl sonra bir ülkenin sosyalist geçinenleri kendi yurtları için, kendilerini böyle bir cahilliğe bilerek bilmeyerek -ki burada bilmemek artık özür değildir-bağlıyorlarsa, burada düpedüz kolaya kaçıp kaytarmak, daha kötüsü boğuşmadan kaçmak, vardır. Hiç değil, kendimize ihanet vardır. (Ekonomik materyalizm bir anlamda şemacılık henüz tarihsel idealizmi, daha sarih olmak üzere idealizmi reddetmez.)

Sh:93-97

 

OSMANLILIK TÜRKLÜK

Bugün karşımıza Lâzlık ve Kürtlük çıkarsa bunun suçu bizde -biz Osmanlılarda-dır. Çünkü Anadolu halkları Türk halkları değil, Osmanlı halklarıdır. Türklük, aslında Osmanlı olan bir toplum için birleştirici bir unsur olarak değil, ayırıcı, dağıtıcı bir unsur olarak düşmanlar tarafından düşünülüp bize dayatılmış bir tutumdur.

Örnek: Türkçeyi “Öz Türkçeye doğru geliştirmek” bir açıdan düpedüz vatan ihâneti sayılır. Türk dilini, Lâzların, Kültlerin büyük kitleler halinde yaşadığı bir vatanda salt öz Türkçe olarak geliştirmeye kalkmak, bu iki unsuru, bunların yanı sıra, öteki Türk olmayan unsurları kendi isteğimizle Türkleşmenin dışında tutmaya çabalıyoruz demektir. Aslında biz batılaşmaya, yani gâvurlaşmaya-Frenkleşmeye-Anglo-Saksonlaşmaya çabaladığımız için, Lâzları, Kürtleri Türkleştirmeyi aklımızdan geçirmekte olamayız. Çünkü bizzat kendisini bir başka şeyle değiştirmeye yönelmiş, buna aptalca koşulmuş bir toplum, başka toplumları kendisine benzetemez, kendisi içinde eritemez. Bu açıdan kendilerini Türk sayan aydınların, İttihatçılardan bu yana sürdürdükleri Türkleşmek akımı düpedüz, bağımsız devletten ve parçalanmaz vatandan vazgeçme atılımıdır.

Her şey, Türkiye Cumhuriyeti lâfının, Osmanlı Cumhuriyeti sözüyle değiştirilmesi sonucu doğru ve güçlü temeline oturacaktır. Bu kadar basit bir gerçeği 1923 Osmanlı aydınları sezmemiş, bilmemiş olamazlar. Tutulan yol, sezmemekten, bilmemekten, idrâk etmemekten değil, dış düşman güçlere, birer maaş karşılığı teslim olmak namussuzluğundan ileri gelmiştir. (Birinci Dünya Savaşı’na hâzinede 35 bin altın lirayla girenler, savaş süresince açlıktan ölmediklerine, çoluk-çocuklarını besledikten başka, her biri kendi veletlerine oldukça mal-mülk de bıraktığına göre, aylıklarını dış düşmanlardan –sözgelimi-AlmanIar’dan alarak yaşamışlardır. Bu açık gerçeği görünce neden Osmanlılığın Türklükle bu kadar kolay değiştirildiği anlaşılır. Çünkü ödenen maaşlar, Osmanlılığı silip süpürmek şartıyla verilmiştir.

Anadolu Türklüğü gibi, Anadolu Türk Halkları lâfı da hiçbir anlamı olmayan bir uydurma lâftır. Aldatmacadır. Eninde sonunda Anadolu’yu parçalamaya götürecek tuzağın en aptal düzenidir.

KÜRDİSTAN (Doğu) MESELESİ

Kürdistan problemini yok saymak, doğuyu yok bahasına satılığa çıkarmaktır. Biz müsbet Osmanlılık tarihsel gelenek çizgisinde toplum olarak kaldıkça, hiçbir bağımsızlık, coğrafya gerçekleri inkâr edilmedikçe, Kürdistan’ı mutlu edemez. Bu, elbette Kürdistan’ın kendi meselelerini kendi şartları içinde kardeşçe halletmeyecektir. Ankara’da ne idükleri belirsizlerin çıkardıkları Batı aktarması kanunlarla yürütmek zorunda kalacaktır anlamına gelmez.

Kürtler kendi meselelerini ellerine almadıkça, çözüm yollarını bizzat araştırıp bulmadıkça, en iyi niyetli davranışlarının bile kendilerini aldatmaktan, emperyalizme alet olmaktan, amacını bilir bilmez şantaja sapmış bulunmaktan kurtulamazlar. Bütün gerçeğe dayanmayan direnmeler, eğer birer emperyalizm ajanlığı değilse, düpedüz bilgisizlik, sorumsuzluk, insan dışılıktır. Sh: 274-275

 

Kaynak: Kemal TAHİR, ÇÖKÜNTÜ, Yayına hazırlayan : Cengiz Yazoğlu, Bağlam Yayınları, Birinci Basım : Eylül 1992, İstanbul

 

YUSUFCUK – Aşk’ın Hakikatlerini Beyan Eden Nesirler / Sâmiha AYVERDİ


Devletlim! evvelâ karşıma şu kâinat kitabını açtın ve :

—         Oku! dedin.

Ben, acemi fakat çalışkan bir talebe gibi, onu kelime kelime hecelemeğe başladım. Dostlarım buna şahiddir. Bir kır çiçeğinde, bir çiğ tanesinde, bir incecik su şırıltısında, zevkte, tebessümde hep senin parmak izlerini görerek hızlı hızlı okuyor ve yanındakilere söylüyordum.

Fakat bunlara, bu güzelliklere doymadan sahifeler karşımda dönüyor, bütün telâşıma rağmen, zahmette, meşakkatte, gözyaşında iztırabda gene senin dehâna ve hünerine şahid oluyordum. İşte böylece de gece demiyor, gündüz demiyor, önüme ne gelirse okuyor, okuyordum.

Nihayet yorgunluğuma acımış miydin, neydi? karşıma gelip bana dedin ki:

—         Kâinat kitabını okumak uzun sürer; kendi kitabım oku!.

Bu, o büyük kitabın hülâsası idi; onda da güzelliklerden çirkinliklerden, zevklerden ye acılardan izler, eserler, görünüşler vardı. Belki hakikaten bu, ötekinden küçüktü; ancak kâinat kitabına sığmayan büyüklükler buna sığmıştı.

Şaşırmıştım Ben bunu, bu karmakarışık, sökülmez, ezberlenmez çetin kitabı nasıl okurum, diye düşünürken, gene karşıma geldin ve bana:

—         Kendi kitabını okumak uzun sürer, beni oku! dedin.

—         Seni mi, devletlim? Acaba bu cihanda seni okumuş kim vardır ki ben bu bahtiyarların arasında sayılayım? Benden bir olmazı istemekle, beyhude didinip tebah [Mahvolmuş. Yıkılmış. Fesada giriftar olmuş. Bozuk. ] olduğumu mu istiyorsun? diye haykırdım..

O zaman tekrar yanıma geldin. Hayır, hayır., yanıma gelmek te ne demek? Gözüm oldun, dilim öldün, tenimdeki canım oldun ve bunları, benim yerime kendin okudun.

SÂMİHA AYVERDİ HANIMEFENDİ’DEN GÖNLÜMÜZE İLHAMLAR


Takdim

Fikir ve îman hayâtımıza müstesnâ eserler kazandırmış olan Muhterem Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin gönül coşkunluğunu ve iç dünyâsının zenginliğini büyük bir şiiriyetle dile getiren bu kitap, onun 1938 senesinde başlayan yazı hayâtının cemiyete, fikrî meselelere ve Türk târihine vukufla eğildiği devrelerindeki eserlerinden ziyâde îmânını bir duygu meşheri hâlinde büyük bir şevkle dile getirdiği ilk eserlerinin bir halkası gibidir.
Müslüman Türk olmanın verdiği mesûliyetle ömrü boyunca bir cihat şuuru içinde fasılasız otuzu aşkın eser veren, hizmeti dağlar misâli olan Ayverdi “Hancı” ile bizi yolun başındaki Sâmiha Ayverdi’ye götürmekte, sanki: “Elime verilen kalemle elimden geleni yaptım; ama işte ben gene buyum, gene aşkı ve şevki taptâze olanım” demektedir.
Yazdığı her kelime için pâyansız minnet ve şükran…
Ilhan AYVERDİ

 Sayfa altındaki herhangi bir sayıyı tefe’ül ederek tıklayın. Muhakkak gönlünüze işaret ve ilham eden bir ışık bulacaksınız. (hzl)