GAVS-ÜL ÂZAM İHRAMCIZÂDE İSMAİL HAKKI TOPRAK SİVASÎ ŞÖHRETİ VE NÜFUZU

ihramcizadeNAKŞÎ-HÂKÎ TARİKÂTI ve İLM-İ LEDÜN SIRLARI KİTABINDAN

“Nefsini bilen Allah Teâlâ’yı bilir.
Allah Teâlâ’yı bilende nefsini bilir.”

Mustafa Tâki Efendi 18 Ağustos 1925 Hakk’a yürüyünce fiilen irşad makamında, İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı kuddise sırruhu’l-azîz vazifeye başlamıştır.

İlk intisab eden ihvanı Hacı Hasan Akyol Efendi’dir. Efendi Hazretleri O’na Sıddık makamından dolayı “Hacı Hasan’dan daha yaşlı ihvanımız yoktur, sıddığımızdır. Biz ondan razıyız O da bizden razıdır.” buyuyurmuştur.

Daha sonra ilk olarak intisab eden ihvanlarda şu kişiler olabilir.

Cencinli İbrahim Başar Efendi, Ömer Başar Efendi, Hacı Berber Bekir Efendi, Hayyat Mehmet Gündüzoğlu Efendi,  Hafız Hakkı Ürgüp Efendi (kuddise sırruhum)

Efendi Hazretlerinin gariplikle başlayan irşad faaliyeti, 1969 yılında Hakk’a yürümesiyle Endenozya’dan biri, bin kişiyi temsîl eden on kişilik heyetin gelmesiyle ülke sınırlarını aşan büyük bir cemaatin önderliğini yaptığı anlaşılmıştır.

Efendi Hazretleri maneviyat çevresinde olduğu gibi umum ve devlet erkânı tarafından saygı ile karşılanmış ve sevilmiştir. Adnan Menderes’in yakın ilgi duyduğu, İsmet İnönü’nün ise mecburî bir saygıda bulunduğu bir gerçektir. İslâmî hayatın sıkıntılar içinde yaşandığı devirde devlet büyükleri, O’nun yapıcı ve düzen sağlayıcı vasfından dolayı, O’nu takip altında tutsa da varlığından rahatsız olmamıştır.

İhvanını asr-ı saadet dönemini tekrar ihya eden bir tarzda yetiştirmeye çalışmıştır. Bugün, O’nun atmış olduğu tohumlar meyveleri vermektedir. Sivas ismi anıldığı zaman, maneviyat çevresinde Efendi Hazretleri ile muhakkak bir ilişki kurulduğu görülmektedir. Öyle ki ihvanları kendilerini sıhrî bir akrabalığı olmasa dahi, kendilerini evladı olarak tanıtanlar çoktur.

Bir sohbetinde murakabeye dalıp yaklaşık yarım saat sonra başını kaldırarak, etrafındaki ihvanları tek tek gözden geçirdik­ten sonra, vermiş olduğu müjde O’nun ve ihvanlarının ulaştığı seviyeyi göstermektedir.

“Gardaşlarım! O gün bu gün, el eleyiz. Sizler de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ashabının sohbet faziletine nail olmuş kimselersiniz. Bize de ihsan olarak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme ve Allah Teâlâ’ya kurbiyyet makamı verildi”.

“İrşat vazifemizin evvelinde çok garip kaldık. Kendimize ‘Allah Teâlâ’nın garibi’ diye Garîb’u-llâh diyorduk. Ama şimdi ‘gayını kâf ettik”. (Garîb’u-llâh: Allah Teâlâ’nın Yakını)

غَرِيبُ اللهِ   =>   قَريِبُ اللهِ

Hattat Cafer Kelkit

B) TE’SÎRİ

Hacı İsmail Hakkı kuddise sırruhu’l-azîz Efendi, mensup olduğu tarîkatı; “Nakşî, Hâlidî, Hâkî” şeklinde açıkladığı için bu adla tesmiye olunmuştur.

Bu yolun etkisi ve büyüklüğü nedeniyle hiçbir gruptan tenkitvâri bir söz gelmediği gibi itirazsız kabul edilen bir tarîkat mümessilliği vardır.

Ancak Efendi Hazretlerinin yolu zahirde melâmetin, batında şeriatın ağırlığı altında bir ezginliği vardır. İhvan kendi nefsi için ağır şartlarda talim görürken, umuma karşı hafif ve şefkat ortamında yetiştirilmiştir.

Sohbetlerinde, tarîkatın şeriat çerçevesinde ince bir yol olduğunu, hatta şeriatta mekruh olanın tarîkatta haram olduğunu, şeriatta mubah olanın tarîkatta mekruh olduğu hatırlatılmış yol çetin ve zahmetli tutulmuştur. Bu yükü kaldıran ihvan bir mürşid mesabesinde olsa da, Efendi Hazretlerinin gölgesinde hareket etmeyi kendilerine şiar edinmişler ve kapıdan ayrılmayı vefasızlık örneği görmüşlerdir.

Genellikle Hâki kolu, üveysi olarak devam etmektedir. Birçok kişi bu vazifeyi deruhte etmek istemişse de, Efendi Hazretlerinin mânevî desteğini tam olarak alamamışlardır. Bazılarının postnişinlik talepleri mevcuttur. Bu kişilerdeki hakikâtin durumunu Allah Teâlâ’ya havale etmek daha uygun olacaktır.

Ebü’l Huseynîl Barûsî buyurur ki: “Her nerede ki nûraniyet olmadığı hâlde bir gayret ve içtihat görürsün; bil ki o, gizli bid’attir”. [1]

Bid’atın olduğu yer, dalâlete götüren yoldur. Öyle ki, kendi uçuruma yuvarlanırken yanında birkaç kişiyi de düşüren kişiler gibidir. Allah Teâlâ’ya bu türlü şeylerden sığınırız.

Ey tarikat erleri, ey tarikat pirleri

Bir nişan verin bana, ol bi-nişan kandedir?

Kandedir dostun yolu, kande açılır gülü

Dost bahçesi bülbülü, gül-i handan kandedir?

Aradım bahr ü berr’i bulmadım ben bu sırrı

Cism-ü candan içeru gizli sultan kandedir?

Bildim ki, can tendedir, ten can ile zindedir

Amma nidem bilmedim, cane canan kandedir?

Niyâzi’ye can olan, sırrında sultan olan

Din-ü hem iman olan ol bi-mekân kandedir?

Niyazî Mısrî kuddise sırruhu’l-aziz


I- HALİFELERİ

Silsile

Arapça zincir demektir. Istılah olarak, tarîkat geleneğinde şeyhten şeyhe ulaşarak tarîkat pirine, ondan da yine şeyhten şeyhe, böylece Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme kadar ulaştığı kabul edilen mânevî zincire Silsile denir.

Herhangi bir tarîkatın silsilesi ele alındığı zaman, iki bölümden oluştuğu görülmektedir.

Birinci kısım, tarîkatın esas kurucusu sayılan ve tarîkatın genellikle adını aldığı zattan, Hz. Peygambere kadar olan isnadı teşkil eder. İkinci kısım ise tarîkatın kurulmasından sonra şeyhin halifelerini içeren kısımdır. Bilindiği gibi İslâm kültüründe silsile, başka bir deyişle isnat Hadis ilmiyle birlikte ortaya çıkmış ve tamamıyla İslâmî olan bir gelenektir. Tarîkat silsilelerinin ortaya çıkışı, muhtemelen tarîkatların oluşmaya başladığı XIII. yüzyıldan sonradır”.[2]

Silsilede yer alan şeyhlere “Silsile Ricâli” (Silsile adamları) denir. Silsiledeki ehemmiyet, o tarîkat kolunun kuvvet derecesini ve dayanağını belirtmesi yönünden çok önemlidir. Silsile görünüşte basit gibi görünse de, kendinde bulundurduğu güç çok fazladır.

Silsilelerden bahseden eserlere Silsilename denir.

Silsilede yazılan bu mürşidler için saygı ifadeleri ile kullanılır. Bu silsilenin okunduğu hal ve makamda feyzin geleceğine itikat sonsuzdur. Bu bir hakikâttir

Tarîkatın silsilesini bilmeyen mürid, bir nevi nesebini bilmeyen kişi gibidir, denilmiştir.

Abdulvahhab Şarâni kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri buyurur ki;

“Ey Hakk’ın ve hakikâtin arayıcısı bil ki, herhangi bir tarîkatta babalarını, dedelerini bilmeyen mürid kör sayılır. Bir kimse babasından başkasını kabul ederse; “Allah Teâlâ, babasından başkasına soyca bağlanana lanet eder” hadisin anlamına muhatap olur. Manevi soyumuz, kan yolu ile olan soyumuzdan daha kuvvetlidir. Ruh Babası kişiyi veli eder. Öyle ise ruh babasına uymak uygun ve faydalıdır”. [3]

Hakikât ulemasının dışındaki silsileler şüpheli ve karışıktır.  Gerçek âlimlerin ki ise müstesnadır.

Silsilede geçen her şeyhin bir önceki şeyhten filen terbiye görmesi ve irşat etmesi şart değildir.[4] Böyle olunca silsilede bir kopukluk var gibi görünür. Bu kopukluk Üveysilik ile ortadan kalkar. Bu kişiler birbirlerinden manen terbiye almışlardır.

Tasavvuf kaynaklarında zaman zaman Üveysî, Uveysî­lik veya Üveysî-l meşreb gibi bir takım tabirlere rastlanır. Gö­rüldüğü gibi bunlar, Veysel Karânî kuddise sırruhu’l-azîzin adından yapılma te­rimlerdir. Bunların ilk defa ne zaman ortaya çıktığı kesin olarak bilinmemekle beraber, yazılı olarak ilk kullanıl­dığı yerlerden birisi de, Ferid’ud-din Attar’ın Tezkiretü’l-Evliya’sıdır.[5]

Üveysî demek, Allah Teâlâ’nın delaletiyle doğrudan doğruya Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem veya bir velinin ruhaniyetinden feyiz alan velî demektir. Yoksa tasavvufçuların Üveysî demeleri, üstâdı yoktur demek değildir. Çünkü üveysî demek, onun yetişmesinde rûhâniyâtın da hizmeti olmuştur demektir. Bu rüyada bir şekilde onu görüp talimatını almak suretiyle olur. Bazen bu iki kişi arasındaki zaman farkı bazen yüzyıllarla ifade edilebilir. Anlaşılıyor ki bir mürşid-i kâmil Hakk’a yürüdüğü tarihten sonra da istediği bir kimseyi irşad edebilir. Kendi ruhaniyetinden yardım isteyen birine yardımlarda bulunur ve onu manen terbiye eder. Büyüklerin çoğu bu yolla terbiye görmüşlerdir. Üveysiyyet yoluyla terbiye olunanların, kendisini terbiye eden mürşidi görmesine gerek yoktur. Bu yolla kemale ulaşanlar çok yüksek kabiliyet sahibi olanlardır. Bütün büyükler bu yolla terbiye olmayı önemli bir husus olarak saymışlardır.

Yapılan incelemeler neticesinde tasavvuf tarihinde Üveysî denildiği zaman sûfîyi şu beş gruba ayrıldığı görülmüştür.

1—Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin veya büyük nebilerden bi­rinin ruhaniyetinden nasip alanlar; Veysel Karâni Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin ruhaniyetinden terbiye görmüşlerdir.

2—Abdullah el-Yemenî, Yasir el-İstanbulî, Abdurrahman el-Halebî kuddise sırrumulhu’l-azîz gibi Veysel Karânî kuddise sırruhu’l-azîzin ruhaniyeti ile irşat olunanlar.

3—İlk dört halifeden birinin ruhaniyetinden feyz alanlar;

Ebu’n-Nasr-ı Sâmânî ve Abdurrahman el-Halebî, Hz. Ebûbekir radiyallâhü anhdan; Mu­hammed Sâdık ve Habib-i Kaşgâri, Hz. Ali kerremallâhü veche’den; Taceddin Muhammed ed-Dihlevî, Hz. Osman radiyallâhü anhdan; Hüseyin Fazl el-Kaşgâri, Hz. Ömer radiyallâhü anhdan irşad olunmuşlardır.

4—Herhangi bir büyük şeyhin veya kutbun ruhaniyetin­den irşat edilenler, Şah-ı Nakşibend kuddise sırruhu’l-azîz (Hakk’a yürüdüğü tarih Miladi: 1389) kendisinden iki yüz yıl önce Hakk’a yürümüş olan Abdulhâlik Gucdüvnânî kuddise sırruhu ile görüştüğü ve O’ndan feyz alarak terbiye olmuştur.

5—Muhyiddin b. Arabî kuddise sırruhu’l-azîz gibi bizzat Hızır Aleyhisselâmın aracılığıyla velayet merte­besine erişenler.

Görüldüğü gibi bu beş grupta da ortak olan nokta, “da­ha önce yaşamış birinin ruhaniyetinden feyiz almak” tır. Sûfîlere göre cismanî sohbet olduğu gibi ruhanî sohbet de vardır. Fakat bu, çok zor olup nadir kişilere nasip olan bir du­rumdur.

Mutasavvıflar arasında Üveysîliği hiç kabul etmeyenlerin bulunduğu da görülmektedir. Ancak şeyhsiz yola çıktık­larını söyleyenler eninde sonunda bu tehlikelere maruz kala­caklardır. Çünkü “şeyhi olmayanın şeyhi şeytan’dır” [6]prensibi bütün eğitim yollarında geçerli olmaktadır. Bu tezi savu­nanların, kendi içlerindeki bölünmelere engel olmak endişesiyle hareket ettiklerini düşünebilir. Bir kişinin tarîkat ehli ile bağlantısı koparırsa, o düşük olarak bilinir.

Kâmil Mürşidin manevi mirasçısı Veled-i Kalb [7] dir.

Bir şeyh-i arif ve mürşid-i kâmile intisab edip, hem söz ve hem de icraat bakımından onun emrine itaat edip, ken­dini ona teslim edip, ona gerekli hizmeti yaparsa, o da onu, ananın çocuğunu beslediği gibi rûh-i sul­tanînin gıdası olan, evrâd, ezkâr, ilim ve ma’rifet ile beslerse, kâh muhabbet, kâh celâl ile, mânevî yolculukta onu kötü fiillerden vazgeçirip şeytanın hortu­mundan ve iblis yüzlü kimselerden muhafaza edip, irşâd ederek o kimseyi Allah Teâlâ’nın sırlarını bilme mertebesine ulaştırır.

Fahri Kâinat Efendimizden alınan Mâye-i Muhammedî ve nefesi Ahmedî’yi, mürşidler, devri tes­lim ederek el’ân devam ettirmektedirler. Kıyamette İsrafil aleyhisselâmın sûr’a üfürmesiyle bütün ölülerin tekrar dirileceği gibi, mürşid-i kâmillerin nefesi de ölü hük­münde olan rûh-i sultaniyi uyandırır ve ona zindelik verir. Veliyyullah’ın (Allah dostlarının) nefesleri, İsra­fil’in sûr’u gibidir. Rûh-i sultanîyi uyarmanın bundan başka yolu yoktur.

Ey sâlik!

Mürşidânda olan rûh-i sultanî, erkek menzilesindedir. Sâlikte, ölü hükmünde olan rûh-i sul­tanî, kadın menzilesinde olup, mürşidde olan nefs-i âlî, cevher (öz) menzilinde olup, o mürşid-i kâmil, nefs-i âlî olan cevheri, sâlikin ya ağzından ya da kulağından ilkâ eylediğinde, müridde ölü hük­münde olan rûh-i sultanî hâmile olur. Müridin isdi’dadına göre, üç seneden on iki seneye kadar on­dan, (mânevî) bir çocuk doğar ki mürşidler buna “kalp çocuğu” (Veledi Kalp) derler. O kalp çocuğu da, ya erkek, ya da dişi olabilir.

Eğer, doğan çocuk erkek olursa, o mürid ilerde “şeyh-i arif ve mürşid-i kâmil” olup irşad sahibi olur. Yani, başkalarını da irşad eder. Zîra ehl-i tarik arasında “ilm-i ledün” ve “ilm-i bâtın” dedikleri şey, kalp çocuğunun ilmi ve kelâmıdır (konuşmasıdır). Ve meşâyihin kalbinden doğan tulûat-ı mezkûrâtın eserleridir. O (mânevi) kalp çocuğunun erkek olarak doğması, müridin isti’dâdı ve mürşidin himmetiyle olur.

Eğer kalp çocuğu, kız olursa, o kimsenin ancak kendisi irşada kadîr olup, başkasının irşadına kadîr olamaz. Ve başka kimseler de ondan feyiz alamaz.

Meşâyihin de olur olmaz kimseye bey’ât vermesi caiz değildir. Zira intisab edecek kimse­de kabiliyet ve isti’dat (yeterli ve becerikli olma) şart­tır. İsti’dâdı ve kabiliyeti olmayan kimseye, meşâyihin bey’ât vermesi ayn-î hatanın ta kendisi­dir. [8]

Kişi manevi istidat sahibi olmasa, zahir babası veli olsa bile velayeti çocuğuna intikal etmez. İllâ ki kabiliyet gereklidir. Taklit ile mürşid babadan kalan irşat seccadesine oturmak haramdır. Kan bağı dünyada geçerlidir. Gerçek halifelik, istidattan istidada olandır. Bu şekilde birbirine eklenerek manevi silsile altın halkalı zincir gibi kıyamete kadar devam eder.

Buraya kadar anlatılanlardan manevi silsile ve ona olan ihtiyacın ne olduğu anlaşılmaktadır. Görülüyor ki manevi silsilenin başı ölümsüz olandan yani Allah Teâlâ’dan alınmaktadır. Maddi silsile ise böyle değildir. Onlar ölüden ölüyedir.

Burada unutulmayacak bir husus vardır ki, Maruf el Kerhi buyurur ki;

“Kamil insanlar, insanların irşadına haristirler. Bilhassa kendisine intisap eden herkesi hilafet seviyesine yükseltmek ve görevlendirmek ister”

Silsileye girebilmek için ise mürşidin külli nefes-i ve teveccühü olması gereklidir. Her ne kadar mürşitler istek sahibi olsalar da, hilafet konusunda son söz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme aittir.

Çünkü irşat makamında olanlar, kavmin Efendisidir. Kavmin Efendileri tertemiz olmalıdırlar. Her hal sahibi irşada kâdir değildir. Belki de kendi bir mürşide ihtiyacı olan mürittir. Bu nedenle çoğu kimseler, hem kendilerini hem de başkalarını dalâlete sürüklediler. Bazıları kendilerine isnat bulamasa bile bu üveysiliği kullanarak kendini silsileye dâhil etmişlerdir.

Silsilelerde isnat için yeterli bir keyfiyeti var mıdır, gibi bir soru akla gelirse, her şeyden önce kişinin yoldaki kabullenilmişliği, mânevî işaretler, istikâmet ve doğruluk aranmalıdır. Eğer bir türlü şüphe varsa veya kişisel işaretler herkes tarafından kabul edilmesi gereği yoktur. Çünkü bu yol bazılarına açık iken diğerlerine kapalı kalır.  Neticede şeriatın ince çizgisi hepsini kapsar ve sorunları bertaraf eder.

Ruhânilerin Tasarrufu

“İki âlemde tasarruf ehlidir ruhu veli

Deme kim bu mürdedir,  bunda nice derman ola

Ruh şimşiri Hudâ’dır ten gılaf olmuş ana

Dâhi âlâ kâr eder bir tığ kim üryan ola”

(Müfti-i’s-sakaleyn Kemal Paşa)

Ebu’l Hasan eş-Şâzelî kuddise sırruhu’l-azîz bu konuda şöyle buyuruyor:

“Evliyadan bazıları vardır ki, sadık müride, vefatından sonra, hayattayken olduğundan daha fazla menfaat eriştirir. Yine evliyadan bazılarının, ruhâniyetleri vasıtasıyla ilâhi emirleri takip ve tatbik ettirdiği kimseler vardır. İsterse o veli, kabrinde meyyit olsun. O, kabrindeyken müridini yetiştirir. Müridi kabrinden onun sesini işitir. Nitekim Ebu’l Hasan el-Harkânî, Şeyh Ebû Yezîd Bestâmî kuddise sırruhu’l-azîzden bu şekilde feyz almıştır”. [9]

İbrahim ed-Dusûkî kuddise sırruhu’l-azîz derdi ki:

“Mürid, mürşidine sâdık olduğunda, mürşidini bin yıllık mesafeden çağırsa, mürşid hayatta olsun ahirette olsun kendisine icabet eder. Öyleyse, mürid dâr-ı dünyada başına gelen her işinde kalbiyle mürşidine yönelip istimdad istesin, mürşidi kendisine yardım eder, müşkilini çözer, müridin baş gözünü kapatıp kalb gözünü açar. O da mürşidini açıkça görür. O zaman istediğini sorup öğrensin”. [10]

Bir gün Aziz Efendi, Hasib Efendiye bir sohbet meclisinde sorar:

“Hocam, bir şeyh vefat etse, mürid üzerindeki tasarrufu azalır mı veya kalkar mı?” Hasib Efendi şöyle cevap verir:

“Yok, yok kalkmaz! Bilâkis derler ki şeyhin vefatı, derviş üzerindeki tasarruf kınından çıkmış kılıç gibi daha da keskinleşir”. [11]

Bunu bildikten sonra, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin işaret buyurdukla­rı şu noktaya temas edelim: “İşlerde ne yapacağınızı bilmeyecek şekilde şaşırır ve hayrete düşerseniz kabir ehlinden yardım isteyiniz”. [12] Demiş olmalarına nazaran bu hadîs-i şerîfin zahir mânâsından başka bir de bâtın mânâsı olduğunu düşünmek lâzımdır.

Evet, kabir ehlinin bâtın mânâsı, Ehlullâh demektir. Bunların ka­birleri vücutlarıdır. Öyle ki dünyanın ihtiraslarından ve aşırılıkların­dan baş çevirdikleri ve nefislerinin icabı olan kötülüklerden geçtikleri için ölmüş sayılırlar.

Kabirlerin başında, filân veya falan kimseden bir niyazda bulun­mak, adak adamak bahsine gelince, gerek ölü gerek diri, herhangi bir kimseden bir lütuf ve atıfet beklemek bir istekte bulunmak şirktir. Ve­ren, Allah Teâlâ’dır. Ancak, Cenâb-ı Hak, o istek sahiplerini de boş çevirmez. Zira bir sevgilisini vasıta ederek istemekte kötülük yoktur. Senin, hü­kümdardan bir talebin olsa, asla onun huzuruna çıkamayacağın için, ne yaparsın, gider bir yakınını bulur, onun vasıtası ile ricanı bildirir­sin. Talep hükümdardan ise de, bu arzuyu ona iletecek, hükümdar ile yakınlığı olan bir başkasıdır”.[13]

Ruhâniyetin yardımı denilince akla hemen ahirete gitmiş olanlar akla gelmemelidir. Dünyevî hayatta ruhânî tasarrufun olduğu Kur’ân-ı Kerîm’de şu şekilde geçmektedir.

“O (kadın) Yemin olsun ona niyeti kurmuştu. Eğer Rabb’inin burhanını görmemiş olsaydı (belki Yusuf da.) onu kasdetmiş gitmişti. İşte biz ondan fenalığı ve fuhşu ber-taraf edelim diye böyle (burhan) gönder­dik. Çünkü o, (tâatda) ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı”. (Yûsuf, 24) âyet-i kerimesindeki burhanı, müfessirlerin çoğu Hz. Ya’kub aleyhisselâmın oğlu üstündeki ta­sarrufu ve O’nun imdadına yetişmesi şeklinde açıkla­mışlardır ve şöyle demişlerdir:

Müfessirlerin çoğunluğuyla aynı görüşte olanlardan biri de, Keşşaf tefsirinin sahibi Zemahşeri’dir. Bu zat, Mu’tezilî olmakla birlikte der ki:

“Ayetteki ‘burhan’ kelimesi şöyle tefsir edilmiştir. Yusuf aleyhisselâm kadına yaklaşmak isterken “sakın, sakın!” diye bir ses işitti. Hz. Yusuf aleyhisselâm bu sese aldırış etmedi. Sesi ikinci sefer işitti yine önem vermedi. Üçüncü sefer ‘ondan yüz çevir’ diye işitti. Bu söz de kendisine tesir etmeyince, Yakub aleyhisselâmın sureti parmağının ucunu ısırır bir halde Yusuf’a göründü. Bazıları da, Hz. Yakub aleyhisselâmın Hz. Yusuf aleyhisselâmın göğsüne eliyle vurduğunu nakleder. Bu hususta başka rivayetler de mevcuttur”. [14]

Böy­lece Yûsuf’un şehveti dindi ve kadına yaklaşmadı. Eğer Cenâb-ı Hakk’ın bu delilini görmeseydi, Yûsuf’­un münâsebette bulunma ihtimâli vardı.

Bir velinin velayeti ve kendini her an Allah Teâlâ’ya ya­kın hissetme hâli sürekli olarak gerçekleştiği takdirde, onun muhtelif şekillerde tasavvur edilmesi mümkün­dür. Muhal değildir. Çünkü burada çeşitli şekilde his­sedilen ve gözüken onun rûhâniyetidir. Bu durumlar ma’rifet ehli tarafından çokça müşahede edilmiştir. (Suyuti’nin Kitâbü’l-Müncelî’sinden alınmıştır.)

Allah’ın veli kulları, bedenlerinde, ilâhî nefha ola­rak bulunan ruhlarını hâkim kıldıklarından muhtelif şekil ve suretlerde gözükebilirler. Onların, hayatla­rında ve ölümlerinden sonra keramet göstermesi ve tasarrufta bulunması mümkündür. (Hamevi, Nefehâ-tü’1-kurb)

Dünyada ruh yetmiş bin şekil ve surette, Berzah’ta ise daha çok şekil ve çeşitlerde gözükebilir. (Mevlânâ Hâlid, Rabıta Risalesi)

Şeytan, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kılığında gözükemediği gibi kâmil bir veli’nin suretinde gözükmeye de güç yetiremez. (Fethu’1-bârî şerh-ı Sahihi’î-Buhâri)

Evliyâ’u’llahın müridlerine gözükmesi ve bağlıla­rının kendisinden feyz alması, ölümlerinden sonra bi­le mümkündür. (Şerhu’l-Mevâkıf) [15]

Mesela: Her kim ayete’l-kürsi’yi okur ve Şeyh Abdülkâdir Geylâni kuddise sırruhu’l azizin bulunduğu tarafa döner, yedi defa ona selam verirse verdiği her bir selam ile birlikte onun kabrine doğru bir adım yaklaşır ise ihtiyacı karşılanır.

Allah Teâlâ Rablık sıfatının tecelliyâtı gereği kullarını terbiye etmek için gerekli vasıta ve durumları yaratmış ve yaratmaya devam etmektedir.

Efendi Hazretlerinin son senesindeki durum

Efendi Hazretleri son sene yapılan hatim­lerinde ve sohbetlerinde genellikle aşağıdaki kelamları çok söylemiştir.

***

“İki âlemde tasarruf ehlidir ruhu veli

Deme kim bu mürdedir,  bunda nice derman ola

Ruh şimşiri Hudâ’dır ten gılaf olmuş ana

Dâhi âlâ kâr eder bir tığ kim üryan ola”

***

“Biz bize teslim olan,  ihvan-ı Allah Teâlâ’ya teslim ederiz.  Yarın kıyamet günü Ondan isteyeceğiz”.

***

“Her bir ihvanı, pir hükmünde görüyorum”.

***

“İyiyiz Gardaşım! Geldik gidiyoruz, bizim ihvanımız bizim ruhaniyetimizden ay­rılmadıkça ve birbirlerine karşı aynı minval üzere olurlarsa onları almadan cennete girmeyeceğime size söz veriyorum” [16]

***

“Gardaşlarım “anlayana sivrisinek saz,  anlamayana davul zurna az”

***

“Gardaşlarım! Bakıyoruz bazı kimseler kendiliğinden şeyhlik ediyorlar. Tevbekâr olmadan ölen fahişe kadınlar gibi ellerinde bıçaklar ile kendilerini doğrayacaklar. Kendiliğinden şeyhlik edenlerin hali,  mahşer yerinde onlardan beter olacak. “

Her mürşide dil verme kim yolunu sarpa uğradır

Mürşidi kâmil olanın gayet yolu asan imiş

Bu rivayetler çok kişinin şahit olduğu bir durumdur. Bu nedenle Efendi Hazretleri Hakk’a yürümesinden sonra, ihvanın hemen şeyh arama sevdasına düşüp hata etmemeleri için çok uyarmıştır. Fakat ihvan-ı kiramdan birçok kişi, hemen bir kişinin eteğine yapışmamız gerekir diye bir kargaşa ortamı oluşmasında etkili oldular. Bunun neticesi de, ihvanın dağılmasına ve tarîkatın zayıflamasına sebebdir.

Eğer gerekli bir durum olsa idi, Efendi Hazretlerinden daha vefalı bir kişi bulunmazdı. O birisi için “sizin şeyhiniz bu oldu” deseydi, o kişinin önüne çıkan da olmazdı. O’nun yarım asır hizmet ettiği insanların perişan olmalarını istemeyeceği muhakkaktır.

Efendi Hazretlerinin zahiren irşad hilâfeti bırakmamasının muhakkak bir emirle olduğu kesindir. Çünkü Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer radiyallâhü anhümanın halifelik seçimindeki iki yoldan Hz. Ömer radiyallâhü anhın dolayısıyla Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yolunu tercih etmiştir. Bu yol zamanın ve insanların istikametleri ile olan tercih olduğundan ileride zuhur edecek hadiselerde, Allah Teâlâ zatını göstermiş olmaktadır. Çünkü Hz. Osman radiyallâhü anh dönemindeki fitnelerde, insanlar hep kendilerinde suç aradılar. Hz. Ömer radiyallâhü anha ise emanet olarak verildiğinden olacak hadiselere kefalet Hz. Ebûbekir radiyallâhü anh olmuştur. Kötü bir durum da hâsıl olmamıştır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin halifelik vazifesini ümmetine tevcih ve terk etmesi ise, halifelikte sünnet olacak bir hususun öğretilmesidir.

Ancak bazı yerlerdeki vazife kelimesinin, mutlak manada irşad ile anlaşılması düşündürücü bir durumdur. Bazı vazifelerde bir mürşidin vazifeleri ile o kadar örtüştü ki irşad ile benzeşti. Vazifeli kişiler, vazifelerindeki ahkâmı hakikâti üzere anlatmamaları da ayrı sorunlar çıkarttı.

Efendi Hazretleri hatim hocaları için şu kelâmı çok manidardır.

“Gardaşım! Biz hatim okut diye bir vazife veriyoruz. Meğer öyle demiyormuşuz. Sen git oraya şeyh dur. Yok, gardaşım, yok”.

“Mürşitten maksadımız, kâmil mürşit olandır. Yani bizzat ve manen Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz tarafından memur olanlardır. Hazret-i Pîr öyle buyuruyorlar: Mürşit, sâlike dört yerde yetişir: Biri, can çekişirken, biri kabirde, biri sıratı geçerken, biri de mizanda amelleri tartılırken. Sâlike bu dört yerde yetişmeyen mürşit, kâmil değildir”. [17]

Çünkü “Olgunlaşmamış bir şeyhe mürid olan ehadiyet cemâlini göremez.

“Merkebin  arkasını  öpen o dudak

Mesihin öpüşünün tadını nasıl bulabilir”

Hoca Abdu’l-Melik-i Serâvî kuddise sırruhu’l-azîz der ki: Şeyh Kur’an-ı Kerim’i dünyevî kazançlara vesile edenlerin durumunu açıklarken ulaşamadığı bir yere, Kur’ân-ı Kerîm’i ayağının altına koyarak ulaşmaya çalışanların durumuna ben­zetir.

Şeyh Sadreddin kuddise sırruhu’l-azîz der ki: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem miraçtan dönerken kadın­lardan bir topluluğun cehennemde, ateşten yapılmış kesici aletlerle kendi etlerini kesmekte olduklarını gördü ve bunların kimler olduklarını sordu. Onların zina ile çocuk dünyaya getirip kocalarına “senden” diyen kişiler oldukları söylendi.

Şeyh buyurdu ki:

“Nefsin arzu ve istekleriyle dopdolu oldukları hâlde, gönül ve irşat davasında bulunuyorlarsa, onların azapları bu kadınların gör­düğü azaptan şiddetlidir”.

Şeyh Zahid’in oğlu Cemâleddin Ali kuddise sırruhu’l-azîz şeyhin huzuruna geldi dedi ki:

“İrşat seccadesine çok uzaklardaki insanların durumlarından mânevî güçleriyle haberdar olabilen ve çok uzaklardaki, ölmek üzere olan müridlerinin imanlarını kurtarabilen kişiler oturabilir”.

Ahî Ferec-i Zengânî kuddise sırruhu’l-azîz den kâmil velînin kim olduğu soruldu. O da dedi ki:

“Önünden geçen bir kişiden nasıl nesiller dünyaya geleceğini, hangisinin itaatkâr, hangisinin âsî olacağını bilmeli, bu da yetmez;

Müridlerinden biri ölmek üzere olsa onun imdadına yetişir ve şeytanın aldatmasından korur; bu da yetmez,

Müridlerinden biri ölse, Münker ve Nekir’in sualleri sırasında yanında olur ve soruları cevaplamasına yardım eder; ancak yine de “Şeyhliğin ‘ş’si gönlünden geçerse erlikten nasibi yoktur”.[18]

Binâenaleyh, var olanı saklamak, olmayanı var göstermek ihanettir. Bu yolda enâniyyet mertebesinde alınan manevi cezanın telafisi mümkün olmamaktadır. Bunun olması demek ihvanın nesebini kırar. Bu ise istenilen durum değildir.

Efendi Hazretleri son olarak söylediği gazelde de, bu konu üzerinde durulmuştur.[19]

Sanmayın ki bizi şire-i engür ile mestiz

Biz ehli harabattanız kim mest-ü elestiz.[20]

Ol demde kim ikrar eyledi bizleri ey dost

Şimdi dirilüb çevremiz gördü ki mestiz.

Bu zevke erer ehl-i hırat kim bula bir yol

Akıl ana tuzak olmuş iken, mümkün mü gide yol

Aşkın elemi her kimi zar etti o makbul

Safi demesin kim bu yolda biz dahi mestiz.

……

Bezm-i ezele vakıf olan ehl-i harabat.

Terk eylemez bizleri olsak ta pür-afat

İşte o zaman bilir ki biz ezeli mestiz.

Bu dedikodular olacak hep cümle güzel

Çün başa getirmiş o takdiri ezel

Bildim ki bu âlem hareketi sun-i lem-yezel

Toprak olup ayaklar altına yüz koydum elbetdeki mestiz.

Efendi Hazretlerinden şöyle bir rivayet daha gelmiştir. Bugün insanı için tehlikeli ve ağır manalar taşımaktadır. Şöyle ki:

“Gardaşlarım! Bu vazife bizimle tamam. Bizden sonra şeyh yoktur” deyip bir miktar rabıta halinde kaldıktan sonra,

“Ahir zaman alâmeti, bizden sonra her köşede bir şeyh çıkacak” yine bir miktar rabıta halinden sonra,

“Canım onların gittiği yola  şeytan dahi gitmeyecek”

Bu kelamların açıklamasını yapmak gerekmektedir.

“Gardaşlarım! Bu vazife bizimle tamam. Bizden sonra şeyh yoktur”

Açıklaması sorular bölümünde gelecektir.

“Ahir zaman alâmeti, bizden sonra her köşede bir şeyh çıkacak”

Buradaki mana şeyhlik makamının çoğalacağı ve bir faydadan çok kesâfete sebep olacağı haberidir. Bir başka manada kendi kolundan çok şeyh (16 kişi) çıkacağıdır ki, öyle de olmuştur. Bu çoğalmada bereketin azalacağına işaret etmiştir. Çünkü fitne attıkça feyzde noksanlık zuhur ettirir.

“Canım onların gittiği yola  şeytan dahi gitmeyecek” [21]

Kutbü’l-aktâb Hâce Ahmed Yesevî ve Tabakât meşâyihi (Tabakâtu’s-sûfiyye adlı eserdeki ilk dönem sûfîleri) şöyle demişlerdir.

“Âhir zamanda bizden sonra öyle şeyhler zuhur edecek ki; şeytan aleyhi’l-lâne onlardan ders alacak ve onlar şeytanın işini yapacaklar. Halka dost olup halk ne isterse onu yapacaklar. Müridlerine yol gösterip onları maksada ulaştıramayacaklar. Dış görünüşlerini süsleyip müridden çok hırs sahibi olacaklar ve içleri (batınları) harâb olacak. Küfür ile imanı farklı görmeyecekler, âlimleri sevmeyecek ve onlara iltifat etmeyecekler. Ehl-i Sünnet ve-l cemaati düşman görüp ehl-i bid’at ve dalâleti sevecekler. Kötülüklerini öne çıkarıp Hakk Teâlâ’dan iyilik umacak ve şeyhlik iddiasında bulunacaklar. Ama şeyhlik işini de kötü yapıp müridlerin kapısında (veya istekleri doğrultusunda) yürüyecekler. Bu haldeki kişi, müride şeyhlik yap­mamalı ve ondan bir şey almamalıdır. (Ama) mürid bir şey vermezse, o zorla ala­cak. Eğer o aldığı nesneyi lâyık olan kişiye ve yoksula vermeyip kendine ve aile­sine sarf ederse, it ölüsü yemiş gibi olur. Eğer o taraftan alıp yese ve kıyafet giyse, o giysi üzerinde (omuzunda) olduğu sürece, kıldığı namaz ve tuttuğu oruç Allah Teâlâ dergâhında makbul olmaz ve yediği her lokma için cehennem’de üç bin yıl azap görür.

Sultânü’l-ârifîn şöyle derler: Bizden sonra böyle bir bid’atçıya kim pîr deyip hizmet etse kâfir ve mel’ûn olur. Böyle bir kimsenin yaptıklarını ilim yerine tutmak ve bid’atını sünnet yerine tutup helâl görmek, tüm bunlar şeriatta küfür, tarîkatta reddedilmiş ve hakikâtta usanılmış işlerdir. Ayrıca Hâce Ahmed Yesevi kuddise sırruhu’l aziz der ki: Vay o kişilere ki böyle şeyhlere el uzatıp mürid olurlar.

Kendilerini azaba atarlar.

“ Şüphesiz azabım şiddetlidir”. (İbrahim, 7).

Ey derviş! Şeyhlik dâvasında bulunan kimsenin, kırk yıl bir mürşid-i kâmilin hizmetinde bulunmuş, çile çekip ondan icazet almış olması gerekir. (Aksi takdirde) onun mürid edinmesi ve hediye alması haram ve bâtıldır. Şeriata aykırı iş yapan kişi dinden çıkar, tarîkata aykırı iş yapan da merdûd olur, reddedilir. Ve her kim tevbe etmeden dünyadan göçerse cehennemde azap görür. Bundan Allah’a sığınırız.

Darendeli Hacı Hasan Efendi buyurdu ki:

“Bir asrın kutbu Hakk’a yürüdüğünde ihvanları sallanır hamları dökülür. İhvanın özü sarmaşık gibi olur. Sevdiğini sarmaşık gibi tutmalı.”

Halife Seçimi

Şeyh; sözlükte simasında yaşlılık alametleri beliren, saçı sakalı ağaran en az elli yaşları civarında kişi, başkan, kabile reisi gibi anlamlara gelir.

Tarîkatta ise, irşada izinli tekke ve dergâhta terbiye ile meşgul olan kimselere denir.

Şeyhin yerine irşad makamına geçmede iki yol izlenir. Bunlardan biri yoldan gelme, diğeri ise, belden gelme usulüdür.

Yoldan gelme usulüne göre şeyh, genellikle kendi müridleri arasından arkadaşları arasına yükselmiş ve manevi gelişmeye yatkın kimseleri, daha sağlıklarında yazılı, bazen sözlü işaret ve icazet vererek muhtelif yerlerde irşad hizmetiyle görevlendirirler. Bu durumda ihvan da o zata tereddütsüz tabi olmaktadır.

Belden gelme usulünde ise, emanet şeyhin evlatlarına intikal eder. Şeyh Efendi, evlatları arasından bazen birine işarette bulunur ve ona tabi olunmasını ister.

Şeyh açıkça işarette bulunduğu zaman, şeyhlik makamına kimin geçeceğinde problem ve sıkıntı olmaz. İşaretin açık olmadığı zamanlarda ya ihvan aralarından en liyakatli gördükleri birine bey’at ederler. Ya da tekke şeyhliği boşalır ve dağılmalar başlar. Eğer Şeyhin birden fazla halifesi olursa ve kimin şeyh olacağı açıkça anlaşılamadığı zamanlarda halifelerden yani tekkede veya dergahta itibar edilen yüksek makam ve halde olduğu bilinenler tarafından her biri irşadlarını kendi niyetleri ile sürdürür. Ancak entrikalar ile de halifelik makamına gelmede ayrı bir husustur. Bu usul Allah Teâlâ ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sünnetine uygun olmayıp tehlikeli bir usuldür.

Yukarıda bahsi geçen halifenin seçilme usulünde eğer belirsizlik oluşursa nasıl hareket edilmesi gerektiği hususunda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ashabının gittiği yolu tercih etmek gerekir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, sağlığında kendisinden sonra Müslümanların başına geçecek kişiyi belirtmemiş ve bu işi ashabına bırakmıştır. O, hasta yatağında yatarken, hiç şüphesiz, devletin başına kimin geçeceği konusu, ileri gelen bazı arkadaşlarının kafasını meşgul etmiştir. Belki bu konuda ashaptan bazıları arasında ikili-üçlü görüşmeler yapılmıştır.[22]

—İstişari seçim (Hz. Ebu Bekir radiyallâhü anhın seçiminde)
—Bir önceki halifenin teklifi, (Hz. Ömer radiyallâhü anhın seçiminde)

—Şûranın teklifi, (Hz. Osman radiyallâhü anhın seçiminde)

İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı TOPRAK kuddise sırruhu’l-azîzin Halifeleri

Efendi Hazretleri sayılamayacak miktarda hatim hocası ve belli bölgelerde hizmet vermek için halife görevlendirmiştir.[23] Fakat kendisinden sonra şu kişi benden sonra irşada oturacaktır diye bir icâzet-nâme[24] ve aşikâre cemiyet içinde söylenmiş bir söz yoktur. Bazı kimseler içinde söylenen hizmet kelimesi ise, irşat ile yorumlanmıştır. [25]

Allah Teâlâ’nın kudret hazinesinde mürşitler eksik olmaz. Fakat eğer bu vazife kendinde olmayıp var gibi gösterip hareket edenlerin büyük bir hata üzere oldukları düşünülmelidir. Eğer varsa bu hususa da saygı göstermek gerekir.

Padişaha esvapçı başı olan kişinin, padişah hesabına ticarete girişmesi ziyankârlıktan ibarettir. Padişahla birlikte oturan kimsenin padişah kapısında oturması yazıktır, aldanmaktır. Bir kimseye padişaha elini öpmek fırsatı düşer de o, ayağını öperse bu, suçtur. Her ne kadar ayağa baş koymak da bir yakınlıktır, fakat el öpme yakınlığına nispetle hatadır, düşkünlüktür. Padişah yüzünü birine gösterdikten sonra, o başkasına meylederse kıskanır. [26]

Efendi Hazretleri, kendinde Mürşidi Kamillik, Gavs-ül Azam ve Kutbu’l Aktab[27] olmak üzere üç vazifeyi taşımakta idi. Belki bu üç ağır vazife-i hemen teslim edecek birisi olmadığından görevi kendinde bırakmak zorunda kalmış olabilir.

Bazı asırda Kutbu’l-İrşad, Gavsu’1-Azam ve Kutbu’l-Aktablık her biri zatı şeriflere ayrıca ihsan olunur. Ve bazı asırda bu Menâsıb-ı ilâhiye bir zatı şerife ihsan olunur. Yani Kutbu’l-Aktab, Gavsu’1-Azam ve Sırrı Hilâfet bu üç hizmet’u-llah bir zatı şerife ihsan olunur.[28]

Hakk’a yürüdüğü tarihlerinden sonra, bazı evliya tasarruftan men edilir. Bu onların mertebelerine bağlıdır. Eğer bir veli Muhammedî Meşrep değilse onun tasarrufu devam etmez. Çünkü İslâm dışında bütün dinlerin şeriatı kaldırılmıştır. Yâni İsevî, Musevî, İbrahimî vb. meşrepli veliler Hakk’a yürüdüğü tarihlerinden sonra tasarrufları kesilince, ister istemez onların bağlıları da zamanla azalır. Bu tür vazifeliler Hakk’a yürüdükten sonra da tasarruf yetkisine sahiptir.

Müridin Hakk’a yürüyen şeyhinden bizzat bir işaret almadan, şeyhini terk etmesi yanlıştır. Bu durumda en güzel olanı üveysi olarak Efendisine bağlanmasıdır. Eğer işaret almış ise, işaretine bağlanması vaciptir. Başkasının da uyma mecburiyeti de yoktur.

Ancak birçok mürşidin Hakk’a yürümesinden sonra talebelerin fetret devresi geçirmiş olması tabii bir durumdur.  Bu sebeptendir ki, birçok tarîkat kolunun sönmesi vazife elinde olmayan şeyhler tarafından olmuştur.

1969 senesinden bu yana şeyhliklerini ilan eden kişiler çıkmıştır. Bu kişilerin doğru veya hatalı olup olmamaları konusunda söz söylemek yanlış bir durum oluşturmaktadır. Çünkü bu kişiler Efendi Hazretlerinin rahle-i tedrisinden geçmiş olduklarından, nefsin aldatıcı mertebelerinden kurtulmuş olmaları umulur. O günden bu yana geçen seneler ihvanlar üzerinde bir sükûnet ve birbirine eşit seviyedeki ihvanın ahirete göçmeleri ile bu konu üzerinde sözler ekseriyetle bitmiş durumdadır.

Hacı Hasan kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz Efendi, Seyyid Osman Hulusi ve Bedreddin Efendilere buyurdu ki;

Efendim dedi ki; Benden sonra harîfîler [29] çok olacak.” İlave olarak Hacı Hasan Efendi de, Seyyid Osman Hulusi Efendiye tekrar buyurdu ki;

“Bizden sonrada, hurâfîlar [30] çok olacak, bu listeye kayıt olma.”


Halifelik konusu hakkında sorulabilecek sorular ve cevapları;

Yukarıda anlatılan hususlar çerçevesinde Efendi Hazretlerinden sonra hilafet konusunda sorulabilecek sorular şunlar olabilir.

1— “Gardaşlarım! Bu vazife bizimle tamam. Bizden sonra şeyh yoktur” ve devamındaki sözler bugün için geçerli midir?

Muhyiddin Arabî kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri kendisi için Hatm-ül-Evliyâ [31] (Veliliğin son halkası) demiştir.

İmâm-ül Evliyâ ârif-i billâh Ebû Abdullah Muhammed b. Ali b. Muhammed b. Ârab-î, et-Tâî, el-Hâtimî, el-Endülûsî, Şeyh-ül Ekber Muhyiddin Kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz bu konuda buyurdu ki ;

Ya Rabb’i Sana arz ve şükrân ettim. Makam-ı celâletin pek büyüktür. Ya Rabb’i açıkladığım bu şükrân ve sevinci kalbimde kabul etti.

Kalbî sıkıntılarla beraber yakınlaşmana, zât-ı azîmu’ş-şânın kalbe sığmasından oluşan ferah ve sevince hayret ederim.

Fakat hakîkâtler, gece gündüz âmâ’da gizli olduğu halde kalbimde ilâhi vücud denizinde keşfine hayran kaldım.

Asıl ve safî nûr olan Hakk uzaktan görülen hayal gibi cisimlerin yerine geçen ve yerinde durmayan bir nur verdin.

Cesedimin nuruna şaşırmıyorum da, yalnız kalbdeki nurların nasıl temsil ve durduğuna şaşırıyorum.

Eğer bu meyletmiş nûr, keşfen zâhir ve görüş yerine kaynayarak akıyorsa, o halde tecelli eden nûr-u ilâhî o kalbde durmaktadır.

Dediğimi anladınsa ey delikanlı, işin esâsını tetkîk ve tecrübe eyle. Acaba halkın görüş ve fikri, alîm olan zât-ı bilebilir mi?

Zatının birliği bizim O’ndan ayrı bulunduğumuz zaman ilmimizin kendisine birleşmesinden münezzeh olduğu gibi bu yokluğun varlığa çıkmasından eski ve ezelidir.

Allah Teâlâ’nın Rasûl-ü Kerîmi sallallâhü aleyhi ve sellem, Hâtem-ül Evliyâ’yı tâyin ile yani âhir zamanda İsa b. Meryem aleyhisselâmın yeryüzüne inişi ve Deccâl-in katlini ve bunlarda nübüvvet hükmü ile değil de velâyet hükmü ile olacağını bana haber vermiştir.

“Ben risâletin rûhâniyeti ve Beyt-ül Harâm (Kâbe) Esrâr-ı hakkı için bana o Hâtem’in makamını niteliklerini ve beyân eyle” dediğimde;

“O bir hükümdür. Hakîm olan Allah Teâlâ onu birçok kimse içinden en iyisini en güzelini seçmiştir,” cevabını verdi.

“Mukaddes Zât-ı (İsa b.Meryem Aleyhisselâm)  Hâtem görebilir,” dediğimde, şiddetle yüz çevirerek cevap verdi ki;

“Hâtemi Hakîki’den başkasının gördüğü devam etmez”dedi. [32]

“Hatm-i velâyet Onu gördüğü zaman, zamanın zuhûruna vakit var mıdır? demiştim. Cevâben ………

“(500+5+400) vakit vardır. Hatem-i Hakîki hakkında ki ise çok büyüktür” dedi.

Hatmin mühim bir sırr-ı vardır ki, arif-i billâh olan her kâmil veli ona vakıf ve nüfuz ederse, onun şahsiyeti etrâfında devir eder.

Meşhur muhaddis Hâkim Tirmîzî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz ona dünya ömrü ve silsile-i vilâyetin hatmi olduğuna işâret etmiş, fakat izhâr etmemiş olduğundan kalbler o hatmi bilmekten salim yani boş kalmıştır.

Cenâb-ı Sıddîk Âzâm radiyallâhü anh bile sıddîkıyet makamında bulunduğu halde hatm-i bilmeye nail olmadığından semâ-î mağribin parlayan güneşi onun tarafından görülmemiştir. Çünkü hatm, Cenâb-ı Sıddîk’dan üstün makamdadır. Sebebi de kendisinde hem nübüvvet ve hem de velâyet vardır. Yani İsa b. Meryem aleyhisselâmdır.

Cenâb-ı Sıddîk Âzâm radiyallâhü anh zevken idrâk etmemiş, fakat hatm-in kendisi gizli olduğu halde gösterdiği eserler ve işaretleri kalben müşâhede etmiştir. Berrak sırlarına toz bulaşmış olmaktan kıskanır. Şayet kendisine bir ışık akseden yıldızların ışıkları gibi olabilir.

Bu esrâr, arşın üstünde bir yerde, dolunay veya parlak güneş gibi zuhur ederse, makâm-ı hatim’de onda lüzumlu gerekli olmuştur.

Bazen ashâb-ı esrâra o esrâr-ı muşâhede zuhûr eder ki, o esrârın bir kısmı yüksek hidâyet rehberi diğer bir kısmı da fikir ve bozuk akideye şeytana atılan taşlar gibi bir engeldir.

Birlik zatını cisimlerin nazarından saklayan mukaddes zatı tenzih ve takdîs ederim. Bununla berâber o asıl zât olanın tecelliyât nurları, her kalb ve hayat sahibi için umûmîdir.

Fakat yarasa gözlü olan kimseye ziyâ yaklaşamaz. Seâdet ve huzurlu hayatı hasta olan nerede görecektir.

Kendilerine manevî makam verdiğimiz şahsiyetler on beş kısma taksim edilmiştir. Olaylar ve kâinâtın bunlarla kıyamını görüyoruz.

(Bunlar: Rasül, Nebî, Âlim, Veli, mü’min-i ümmi—Aktâb, Evtâd, Vüzerâ, Havâs-u Abdâl, Nükabâ, Müslüman, Kâfir, Tâbî, Tâbî olmayan, Âsî)

Kırkların adetleri sonsuzdur. Bu kişiler bu hükme rıza sahibi olmuş olan müttefiklerdir.

Arzu edersen sekiz tanesini say ve fazla söyleme. Bunların yolları da birdir. (Rasül, Nebî, Âlim, Aktâb, Evtâd, Havâs, Abdâl, Nükabâ)

Yukarıdaki sekiz adetten yedisi herkesçe bilinir. Fakat sekizincisi Rabbânî tecelliyâtta gerekli ve devamlılığı olandır. Makâm-ı Hatm sahibidir.

Dünyanın ömrü fena bulduğunda ve ahir zaman geldiğine zaman delâlet ettiğinde büyük olaylar olacak ve hatm gelecektir.

Bu sekizin içinden yedi müşahit kişi, halk gaflete düşmüş iken zuhur edecektir. Onlar işlerini hilm ve sükûnetle işleri idâre edeceklerdir.

Şam şehrinde Ravza-i Hadrâ (yeşil bahçe) da Hatm’in düşmanları bulunacaktır. Fakat Ravza-i Hadrâ’ya mâlik olacak müminlere şefkatli merhametli Hatm’dir.

Hatm bir işi yapmak isterse veya bir emr-i mânevî aldığında, yukarıdaki kişilerden hiç birine kayıtlı olmayarak işleri dilediğince yapar. Cahil ona bir iş hususunda müracaat ettiği zaman sen O Hatm’i çok da’vâ eden veya hasım gibi görürsün.

Zâhiren Hatm’i cahilden yüz çevirendir. Fakat temiz kalbi ölçülmeyecek kıymetli, işlere hâkim ve kefildir.

Hatm’in ömründe yarım saat kalsa, ondan diğer saata kadar mutlaka o akîde-i halledecek ve işleri bitirecektir.[33]

Hatm’in gelmesi ile adâlet ağacının dalları titremeye başlar. Yeryüzündeki ağaçlar ve bitkiler kurumuş iken hayat bulurlar.

İmam-ül Mü’min’in temiz cesedi toprağa verilse de yine getirdiği Allah Teâlâ’nın adâleti doğudan batıya zahir ve intişar edecektir.

İşte burada yani bu işin sonunda Allah Teâlâ’nın beyanı salâtı kendisine hayat ve ölümde aşık olduğum zât-ı risâlete olsun. Amin [34]

Hakk Teâlâ’ya arz edilen hamd ve senâyı mukaddem ve Sultân-ı Enbiyâ sallallâhü aleyhi ve selleme takdim edilen sonunda bir olan salâttan sonra;

Ey akıl sahibi! Rey sahibi olan anlayış sahibinin mühim emirler hakkında söylediğimizi tedbir ve tefekkür ile acâiblik taşıyan lütfedilen lafızların ve sana beyan edilen faydalı manaları araştır.

Sırf mânaya ait olan o şeye dünyevî bakışla bakma ki, yolu yanılırsan ve bu konuda yalnız kalan cismin yorulmuş olur.

O manevi emirler ve acayip manalar bir hayat sahibi bir nüsha olursan yani Letâif-i Rabbâniye halinde taltif edersen uzaklara gitmeye gerek görmem. Çünkü mâna gizlidir. [35]

“Hâtem’ül enbiya gibi müslümanlar arasında bir de “hâtem-i velayet” (velayetin mührü, veliliğin bitiş mertebesi, kişisi, sonu) tabiri, vardır ve Muhyiddin Arabî, Hâtem’ül evliya sayılır. Bu tabirde velilik de­nilen mertebe veya memuriyet kaç derece ise, Muhyiddin Arabî onun en sonuna kadar gitmiş ve hatmetmiştir, manasınadır. Yoksa velilik Muhyiddin Arabî ile son bulmuştur, ondan sonra büyük mikyasta veli yâni ilâhî mütefek­kir gelmeyecektir, demek değildir.” [36]

Velilik, nebilik gibi çalışma karşılığı olmayıp ilâhî bir lütuftur. Efendi Hazretlerinin Hatem’ül-Evliyalığı, O’na Allah Teâlâ’nın ihsan ettiği hususî mertebesine göredir. Yok­sa O’nunla velayet bitecek manasına gelmemektedir. İsmail Hakkı Bursevî kuddise sırruhu’l-azîz Hatm (Son Halka) hakkındaki görüşü ile durumun hususîlik üzerine olacağıdır.[37] Yoksa bir mevzuda umumî hâtemiyet yoktur. Çünkü Efendi Hazretlerinden sonrada sayısız evliya gelmiş ve gelmektedir.

“Her vakitde hatmü’l-evliyâ birdir, bu vakitde Allah sübhânehu ve te’âlâ hatmü’l-evliyâ olmağı Mısriye virdi.” [38]

Belki, buradaki mana Efendi Hazretleri için takdir edilen tasarruf zamanı içerisinde ne kadar evliya gelecekse hepsinin O’nun kontrolünde olacağı, zahirî ve batınî durumunda O’nun gibi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin makam-ı mâneviyesi üzere olacak birinin nâdiriyetine, kelâmın söylendiği niyet ve vakit ile makamı üzere biri bulunmayacağı manasına gelmektedir.

“Geçen gün hocanın biri: Eski günler geçti… Biz iki kişi kaldık. Biz de gidersek dünyada âlim kalmayacak!”

Diyormuş. Bu çeşit sözler, Hakk’ın tecellîsini inkâr olur. Şu veya bu zamanda Allah Teâlâ’nın mevcudiyetini inkâr edebilir misin? O mevcut oldukça da isimlerinin icapları nasıl söner, mevcut olmaz? Bir ismin noksanı hiç düşünülebilir mi? Böyle bir şey olsa dünya yerinde kalmaz. Çünkü dünyadan maksat, Hakk’ın bütün esmasının zuhurudur. Hak, istediği vücuttan tecelli eder. Onun için iş sarıkta, kavukta değildir. Binâenaleyh Hakk’ın zuhuru kılık kıyafete bağlı değildir.” [39]

Bir başka mâna da, Efendi Hazretlerinin makam yönünden yüksek bir mertebede olmasına ve tasarrufunun Hakk’a yürüyüşünden sonrada devam edeceğine işaret etmesidir.

Binâenaleyh, Efendi Hazretleri aşikâre şu kişi “benim yerime otursun” dememiştir. Ancak bazı yerlerde “hizmet” kelimesi kullanmıştır. Bu yoruma açık bir kelimedir. İçeriği söylenen kişinin durumu ile ilgilidir. Toplumla direkt olarak ilgili olup olmadığı şahsın yorumuna aittir.

Efendi Hazretleri “Canım onların gittiği yola,  şeytan dahi gitmeyecek” sözüyle bir kimsenin olmayan bir görevi var olarak gösterdiğinde durumunun kötü bir şekilde olacağını da ayrıca açıklamıştır.

Hatırlatılması gereken bir durumda âlemde bütün olan şeyler, Allah Teâlâ’nın emrinde ve hükmündedir. Evliyaya verilen tasarruf etme yetkisi de yine Allah Teâlâ’nın elindedir.

“Cümle irâde Hakk’ındır, lâkin Bârî Teâlâ irâdesini kimseye vermez.” “İrâde-i külliye insan-ı kâmil’de bile yoktur.”[40]

2—Efendi Hazretleri Hakk’a yürüdükten sonra bir kişiyi yetiştirebilir mi?

Evet. Nakşîlik üveysîlik ile kuvvetlenmiş bir tarîkattır. Silsiledeki kopukluklar bu terbiye usûlü ile giderilmiştir. Kıyamet saatinin gaybî bilgilerden olması ve kulların halleri ile ilişkili olduğundan, Allah Teâlâ zamanını ileri ve geriye alması gibidir. Zaman, mekân ve insanların durumu sonuçların değişmesine sebep olur. Mustafa Hâki kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Hazretleri için buyurur ki;

“Oğul, bu iş bizimle bitecekti sen bunu bizden aldın”

Bu sözden anlaşılan “İbn-ul Vakit” (Zamanın çocuğu) olanın halinin değişebileceğidir.

Mesela:  Efendi Hazretlerinin oğlu İhramcızâde Mehmet Kâzım Efendinin 14 Kasım 1994 senesinde ihvana hizmet ile görevlendirilmesi gibi.[41]

Ancak hizmet kelimesinde bulunan mahiyet, enâniyetini giderememiş kimselerde yanlış anlayış oluşturduğunu görmekteyiz. Bazıları içinde şeyhliklerini iddia etmedikleri halde kendilerinin şeyh gibi kabul edilme isteğinin olmasıda ayrı bir durumdur. Bu ise hatadır.

3—Efendi Hazretleri hiç kimseyi yetiştirmedi mi?

Efendi Hazretleri sayısız kişiyi velâyette kemâle erdirmiş ve yetiştirmiştir. Fakat kemâlin mertebelerinde onların sırları, zatınca malumdur. Yetiştirdiği kişilerin şu veya bu diyerek sınırlandırılması da O’nu takdir edememekten başka bir şey değildir.

Allah Teâlâ tarlasına temiz tohumlar ekilsin de sonra temiz mahsul vermesin… İmkânı yok! Allah Teâlâ bahçeleri de mahsul vermezse artık Allah Teâlâ’nın yeri geniştir denebilir mi? [42]

Hacı Hasan Akyol Efendi, Efendi hakkında buyurur ki;

“Ben birçok şeyh gördüğüm gibi, üç şeyhe hizmet ettim. Sırrını ve halini en saklı tutan O idi. Biz O’nu anlayamadık, başkaları da anlayamadılar.”

Hz. Osman radiyallahü anh, halife olur olmaz hemen koşup minbere çıktı. Ulular ulusu Nebi’nin minberi üç basamaktı. Ebûbekir radiyallahü anh, minbere çıkınca ikinci basamağa, Ömer radiyallahü anhde zamanında İslâm’a ve dine saygısı dolayısıyla üçüncü basamağa oturmuştu.

Hz. Osman’ın devri gelince o üst basamağa çıktı, o bahtı kutlu, oraya oturdu. Herzevekilin biri ona sordu: “İlk iki halife, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yerine oturmadılar. Sen nasıl oldu da onlardan üstün olmaya kalkışıyorsun? Hâlbuki mertebe bakımından onlardan aşağısın sen.”

Hz. Osman radiyallâhü anh dedi ki; “Üçüncü basamağa otursaydım beni Ömer’e benziyorum sanırlardı. İkinci basamağa otursaydım diyebilirlerdi ki, bu Ebûbekir’e benziyor, onun misli!

Bu üst basamak, Mustafa’nın makamı… O padişaha benzememe zaten imkânım yok. Ondan sonra o merhametli halife, hutbe okuyacak yerde ta ikindiye yakın bir zamana kadar sustu kaldı. Kimse de, hadi okusana diyecek bir kudret de yoktu, mescitten çıkıp gidecek kudret de!

Halkın ileri olanlarına da bir heybet çökmüştü, bayağılarına da. Mescidin içi, damı nurla dolmuştu! Can gözü açık olanlar o nuru görüyorlardı…[43]

Eğer birisi hakikâten Efendi Hazretlerinden sonra bu irşad makamına layık olsa idi, oturduğu zaman kimsede bir ihtilaf zuhur etmez, herkes onu kabul ederdi. Ancak zamanın ihtiyacı olan hilafet aşikâr olmuştur. Hiçbir ihvan Efendi Hazretlerinden sonra uzun bir müddet filan şeyh oldu diye bir iddiada bulunmamıştır.

4—Şeyhliğini ilan edenler hepsi yanlış yolda mı?

Bu düşünce tarzı en büyük hatalardandır. Çünkü bu yol nefis terbiyesi yoludur. Yalan onlar hakkında düşünülmez. Yalan nifak alametidir. Olmayan bir şeyi de var göstermek ihanettir. Eğer bu yola biri ihanet etmişse mutlak bedelini ödemiştir.

Aşağılık nefis, eğer senden yüce bir kazanç dilese bile bu dilekte hile ve düzen vardır. [44]

“Nitekim kendilerine uyulanlar, azabı görünce yanlarından uzaklaşacaklar ve aralarındaki bağlar kopacaktır. Uyanlar: “Keşke bizim için dünyaya bir dönüş olsa da, bizden uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsak.” Böylelikle Allah onların amellerini kendilerine bir pişmanlık olarak gösterdi. Cehennemden de çıkacak değillerdir” derler.”[45]

“Eğer meşâyih kendisini halka mutasavvıfların sıfatında ve terbiye eh­linin görünüşüyle gösterir, içi de bunun zıddı olursa, koyun suretinde kurt gibidir. Halk onu koyun gibi bildiği için, ondan emin olur, o da hile ve al­datmayla işini yürütür.” [46]

Ahmed Tahir kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri buyurdu ki;

“İrşada mezun olmadığı halde başına adam toplayanın, Müseylemet’ül-Kezzâb ile haşrından korkulur.” (Müseylemet’ül-Kezzâb = Yalancı Müseyleme. Asr-ı Saadette nebilik iddia etmiş, Hicri onbirinci yılda öldürülmüştür.)

“İnsanların bazıları, kendilerini kurtarmadan başkalarını kurtarmaya kalkışıyor.” [47] “ Yüzmeyi öğrenmeden denize girerseniz boğulursunuz.” [48]

Ken’an Rifâî kuddise sırruhu’l-azîz başından geçen şu hadise bu konuyu çok güzel anlatıyor.

“Dün gözlükçüye gitmiştim. Çok muazzam olan bu dükkânın sahibi de aynı zamanda göz doktoru idi. Kendisine, gözlük şu noktaya temas ettikçe iltihap yapıyor, bunun çâresini bulun, dedim.

Sıra sıra gözlükler çıkardı. Onu taktı, bunu taktı, olmadı. Nihayet çâre olarak: Her vakit gözlük takmayın! Diyerek işin içinden çıkmak is­tedi. Nasıl olur? Hekim devamlı gözlük kullanmamı tavsiye ediyor, di­yerek dükkândan çıktım.

Bu defa, doktorun tavsiye etmiş olduğu gözlükçüye gittim. Küçü­cük bir dükkânı vardı ve içinde gözlükten başka birçok sıhhî levazım bulunuyordu. Şikâyetimi ona da söyledim. Gözlüğü aldı, bir makine ile ayırarak istediğim şekle getirip elime verdi.

İşte küçücük bir dükkân. Öteki gibi büyük ve zengin değil. Fakat gözlükçülüğün inceliğini, yani asıl maksadı elde etmiş.” [49]

Dersaadet’te meşhur Mesnevîhân Hacı Hüsameddin Efendi merhum kuddise sırruhu’1-azîz derste şöyle söyledi ki;

“Erenler, sen dersin ki, ben evliya oldum. Maşallah, ne kolay evliyalık! Bak eğer sidiğin gül suyu gibi kokuyor ise, evliyasın; yoksa öyle pis pis kokar ise, bir şey değilsin, bombok bir herifsin!” derler idi. Sahihtir, çünkü evliyanın her şeyi tâhirdir. Lâkin bu asi fakir de, bir kere Cenâb-ı Gavs-ı A’zam Efendimizden işittim ki,

“Evet, bir makam vardır, o makam sahipleri öyledir. Ama kadim olmaz, sonra yine insanların bevli gibi olur, yani insanların bevli gibi kokar” dediler.”[50]

Efendi Hazretlerinin görevlendirdiği vazifeliler hakka yürüyene kadar görevlerini ikmal etmişlerdir. Onların bulunduğu yerin ihvanlarına kendilerine bir şeyh gibi rabıta ettirenlerin olduğu görülmüştür. Fakat bazı bölgelerde sırf kendi düşüncelerine ihvanın tabi olması için hatim hocalarının tecrit edilmesi gibi durumların olması da aynı siyasî hayat gibi meşihât makamını elde etmeye benzemiştir. Bu yerlerde bile nihayetinde ihvanlar belli bir sükûnete ererek tarîkât devam etmektedir. Bu ise, mecbûri kabûliyet gerektirmiştir.

Mesela; şahit olduğumuz bir şeyhin Hakk’a yürümesinde, Efendinin cenaze namazından önce alelacele hatim hocaları bir mekâna toplatılmış, kısa bir görüşmeden sonra o an zarfı ile itiraz edilemeyecek bir kişiyi kendi görüşleriyle şeyh ilan etmiş ve birbirine eşit seviyede bulunan insanların eşitlik zafiyetlerinden faydalanarak biat konusunda etki altında ve bey’atların alınmasını sağlanmıştır.

Bu anlatılan mesele görünüşte hatalı olmasına rağmen cemaat üzerinde gelecekte olacak fitnenin bertaraf edilmesi açısından Allah Teâlâ’nın bir lütfu olarak görmek gerekir. Çünkü fitnenin açtığı yara ve nifak senelerce tedavi edilmesi mümkün değildir. Ancak bu çeşit hareket tehlikeli yolda yürümek gibidir.

Binâenaleyh, günümüzde mensupları çok olan tarîkatlarda müridlerin şeyhlerinin yüzünü görmeden intisâb ettikleri görülmektedir. Mesela; Azîz Mahmud Hüdâyi kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerinin Osmanlı ülkesinin muhtelif bölgesinde altmışı aşkın, Mevlana Halid Bağdadî kuddise sırruhu’l-azîzin ise, yüzlerce halifesi vardı. Bu halifeler aracılığı ile müridlerini yetiştirip eğitmiştirler. Bugünde durum aynıdır. Şeyhe yapılan intisab ile halifesine yapılan intisab arasında mânevî yükseliş açısından fark yok gibidir. Önemli olan müridin teslîmiyetidir. Çünkü halifeye yapılan intisabı şeyhe, şeyhe yapılanı da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme yapılan intisab gibi kabul görmektedir.

Efendi Hazretleri hayatlarıyla kayıtlı olmak üzere bir kısım kimselere bir bölgede hatim hocalığı hilafeti verdikleri bilinen bir husustur. Bu hilafet bir tür ders vekâleti olduğundan, O’nun hayatı ile sınırlıdır. Fakat O’nun Hakk’a yürümesinden önce yerine kimin geçeceğine dâir yazılı ve sözlü bir biçimde kesin açıklama yapmadığından, halifelerin hilafeti devam etmektedir. Bu kişilerin de bir şeyh gibi vazife görmelerini de Efendi Hazretlerinden aldıkları vazifenin devamı olarak kabul etmeliyiz. Ancak bir incelik vardır.

Mustafa Özeren kuddise sırruhu’l-azîz buyurdu ki;

“Evlâdım, bana, gayrimüslimden veli olur mu diye sorarlar. Allah Teâlâ’nın her lisandan velisi vardır, ancak onlar yalnız kendilerini kurtarırlar, başkasına yardım edemezler” [51]

Bu sözden de anlaşılacağı üzere verilen alınmaz, fakat kısır kalmak ve nesepsiz kalmak da büyük bir iptiladır.

Hülâsa, Ahmed Tahir kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri buyurdu ki;

“ Mes’uliyet-i mâneviye cezasız kalmaz, ancak zaman alır.” [52]

5—Kıyamete kadar bu din baki ise, şubesi olan tarîkatlarda devam edecek midir?

Evet.

İslâmiyet kıyamete kadar baki olacağına göre, tarîkatlar bu dinin ve insanların ihtiyaçlarından doğmuştur. Asr-ı Saâdet döneminde tasavvufun müesseseleşmesini bir fıkıh, akâid, vb gibi Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem bünyesinde gerçekleştirmiştir. Bunları fark ve ayırt etmek gelecek nesillere kalmıştır.

İnsanın manevi ihtiyaçlarından olan tarîkatlarda hakikî ve batıl olarak kıyamete kadar güncelliğini yitirmeyecek kurumlardır.

6—Bir mürşide tâbî olmak mecburiyet midir?

Hayır.

Allah Teâlâ ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin farz kıldığı şeyin dışında bir farz yoktur. Ancak eğitilmeye muhtaç insanın birinci görevi kendisine yol göstermeye muktedir kâmil birisini bulmasıdır. “Bilmiyorsanız ilim ehline sorunuz.” [53]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Yirmi veya daha az veya daha çok kişiden oluşan bir topluluk içinde bulunduğunda bunların yüzüne dikkatle bak. Eğer iç­lerinde Allah Teâlâ için kendisinden çekinilen bir kişi göremezsen, bil ki, ar­tık durum nazik bir hal almıştır.” [54]

Ümmetim için üç şeyden korkarım: “İlim sahibini gör­düklerinde kendisini önemsemeyip soru sormamalarıdır” (bu üç sakıncalı şeyden yalnız maddesini zikretmiştir.) [55]

Çünkü insanoğlunu kendi noksanlarını nadiren gördüğü gibi kendi kendini düzeltmesi haline de az rastlanmaktadır.

Mürşid-i kâmil, doğru yola çağıran kişi olduğundan, şeriat, tarîkat ve hakikât ilimlerinden haberdar olması gerekir. Çünkü nefs insana çoğu zaman böyle tuzaklar kurar, yanlışlarını hoş, eksiklerini tam gösterir. İnsan içinde bulunduğu olayları ve durumları objektif olarak değerlendiremez. Bir mürşid-i kâmilin yanında bulunan kimse, onun tecrübelerinden yararlanmak durumundadır. Mürşid ona, nefsinin kendisine kuracağı tuzakları gösterir ve daha çabuk mesafe almasını sağlar.

Ebu Yezid el-Bestâmî kuddise sırruhu’l-azîz buyuruyor ki;

“Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır.” Cüneyd-i Bağdadi kuddise sırruhu’l-azîz ise;

“Kimin üstadı yoksa üstadı şeytandır” Cüneyd’in bu ibaresi Bestâmî’den kapsamlıdır. Zîrâ üstâd lafzı zahir ve bâtın ilimlerinin öğretilmesini de kapsar. [56]

Diğer bir rivayette de: “İki tane şeyhi olanın, şeyhi şeytan olur.” buyrulmuştur.

Allah Teâlâ’nın aslanı Hazret-i Ali kerremallâhü vecheh buyurur ki;

“Eğer beni terbiye edici olmasaydı, ben Rabbimi bilemezdim.” Öyle ise, sen nasıl bileceksin?

Zira delilsiz yol bulunmaz, kılavuzsuz sefere gi­dilmez, aletsiz cihâd-ı ekber yapılmaz ve terbiyesiz nefis atına binilmez.

Hakk yolunun yolcusu, tam bir inançla ve muhabbetle bir mürşid-i kâmile bağlanıp teslim olursa, varlığının, insanî mertebesinin yüksel­mesi müyesser olup esfelden a’laya (aşağıdan yukarı­ya) doğru menziller kat etmeye başlar. [57]

Bütün uygulamalı ilimlerde öğrenmede ilgili eserleri okumanın yeterli olmadığı ve bir üstada ihtiyaç olduğu bilinmektedir.

Mesela;

Dinî ilimlerden “kıraat ilmi” de uygulamalı bir ilimdir. Tecvid ve kıraat bilgileri her ne kadar kitaplarda yazılı ise, de onların anlaşılıp uygulanması bir “fem-i muhsîn” tabir edilen ehliyetli ağzın icra ve ifâ suretiyle tâlimine bağlıdır. Bu yüzden kıraat ilmi üstaddan öğre­nilir. “Hâl” ilmi olan tasavvuf da kitap müteâlâsıyla elde edilmez. Ancak bir mürşid-i kâmilden öğrenilir. Onların rehberliğinde ve ya­nında bulunularak elde edilir. Tasavvufta işte bu mânâdaki üstadlar için mürşid veya daha özel anlamda şeyh kavramı kullanılır.[58]

Bununla beraber nadiren de olsa şeyhin yardımına ve işaretine hacet kalmaz. Üveysîler, Berhîler gibi.

Bunlar bir şeyhin terbiye ve irşadına hacet kalmaksızın doğrudan doğruya Allah Teâlâ’dan feyz alabilenlerdir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yüce asrından önce gelip böyle vasıtasız olarak feyz kazanıp hakikâte erişenle­re Hz. Musa aleyhisselam zamanındaki “Berh-i Esved” adıyla tanınan köle de bu mazhariyet ve meşrepte ol­duğundan  “Berhîler,” Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellemden sonra gelen bu mazhariyet sahiplerine Üveyse’l-Karâni radiyallâhü anha nisbetle Üveysîler denilmiştir.[59]

Bu konuda Üveysîlik meşrebi nadirattan olduğu için ilk tedbir olarak, noksanları ve bunların nasıl giderilebileceğini göstermek için bir mürşid lâzımdır. İnsanda var olan devamlı ilerleme sırasında mürşid onu birçok lüzumsuz şeylerden alıkoyacaktır. Yalnızca okumak ve dinlemekle öğrenilmeyecek nice hususların tecrübeli bir mürşidin gözetiminde pratik olarak tatbik edilerek kolayca yol alınacaktır. Çünkü bilmek yeterli değildir. Onun hazmedilmesi ve alışkanlık haline gelmesi lazımdır. Bu sebeple bütün mutasavvıflar, tasavvuf yolunda yukarıda belirtildiği üzere ilerleyebilmek için bir mürşide bağlanmak gerektiği konusunda uzlaşmışlardır. Üstadı olmayan bir müridin yol alması söz konusu bile edilmez.

Beden doktorları, doktorluğu yeni öğrenmişlerdir zaten… Onlar, hastalığı teşhis için idrara vesaireye muhtaçtır. Fakat kâmil, Allah Teâlâ doktorları, uzaktan adını duydular mı varlığının ta derinlerine kadar girerler! Hatta sen doğmadan yıllarca evvelki hallerini bile görürler! [60]

İnsanların mizaç ve tabiatları birbirinden farklı olduğu için eğitim yolları da farklı olacaktır.

Mürşidler müridlerine; bazen Ekberiyye tarîkatında olduğu gibi, sadece teveccüh ederek, bazen Bedeviyye tarîkatında olduğu gibi, muhabbet nazarıyla bakarak, bazen de Rıfâiyye ve Hâlidiyye tarîkatında olduğu gibi, onları etrafına saf saf toplayıp, gaîplerindeki havatırın defi için teveccüh ederdi. Her müridin kabiliyetine göre kendi batınından feyz almasını sağlar, ledünni ilmin gönüllerinde zuhuru­na gayret gösterirdi.

Şeyh-i Ekber Muhyiddin İbn Arabî’ye ait “ Men Arefe Nefsehu Fekad Arefe Rabbeh isimli eserin şerhinde Ervâdî, Nakşbendî tarîkatında bulunan, nefsin yedi mer­tebesini kat’etme keyfiyetini anlattıktan sonra şöyle diyor:

“Nefsin yedi tabakasını kat’etmek bazı tarîkatlarda esmâ-yı seb’ayı (yedi isim) geçmekle, bazılarında şeyhin müride teveccüh etmesiyle, bazılarında şeyhin müride muhabbet nazarıyla bakmasıyla, bazılarında ise, şeyhle bir araya gelerek ilim ve feyiz almak suretiyle olur. Bu du­rumda mürid, şeyhin dediklerini duymasa bile şeyhle bir araya gelmek suretiyle ilimle dolup taşar. [61]

Yokluktan varlığa geldin ya kendine gel, geldin ama nasıl geldin? Sarhoşça hiç kendinden haberin yok. Geldiğin yollar aklında bile kalmadı. Fakat biz yine sana bir remiz söyleyecek, bir şey hatırlatacağız. Bu aklı terk et de hakiki akla ulaş.

Bu kulağı tıka da hakiki kulak kesil! Hayır, hayır söyleyeceğim çünkü henüz hamsın sen. Daha ilkbahardasın, Temmuzu görmedin bile! Ey ulular, bu cihan bir ağaca benzer; biz de bu âlemdeki yarı ham, yarı olmuş meyveler gibiyiz. Ham meyveler, daha iyice yapışmıştır, ardan kolay, kolay kopmazlar.

Çünkü ham meyve köşke, saraya layık değildir ki, Fakat oldu da tatlılaştı, dudağı ısırır bir hale geldi mi artık dallara iyi yapışmaz hemen düşüverir. O baht ve ikbal yüzünden adamın ağzı tatlılaştı mı insana bütün cihan mülkü soğuk gelir. Bir şeye sımsıkı yapışmak, bir şeyde taassup göstermek hamlıktır.

Sen ana karnında çocuk halindeyken işin gücün ancak kan içmeden ibarettir. [62]

Bu bakımdan bir rehber ve üstada olan ihtiyaç ne kadar gerekli ise, usûlünde tercihi de o kadar önemlidir. Ancak yetiştirme usulleri bir mecburiyet değildir. Fakat tecrübeler birikimi olduğundan gereklidir.

Ayrıca; “Şeyhlerin silsilesine kendisini ulaştıracak ve kalbinden perdeyi kaldıracak üstadı olmayan kimse, sahipsiz bir sokak çocuğu ve nesebi belirsiz bir kişidir” denilmektedir.

7—Şeyhlik makamına oturacak kişiler, kendilerini başkalarının etkisinden niçin kurtaramıyor?

Şeyhlik kurumu, insanın ruh dünyasına ve gönül âlemine hitap ettiği için etkili ve yararlı olduğu kadar, son derece istismara açık bir kurumdur. Bu konuda sahih niyeti olan kazanmaktadır.

Bu hususta, şu sözdeki hikmeti ve sırrı düşün: “Halk, hükümdarın dini üzeredir.” Bu söz de bizim söylediklerimizle aynı kapıya çıkmaktadır. Çünkü hükümdar, idaresi al­tındakiler üzerinde galip ve onlara hâkimdir. Halk, tıpkı çocukların babalarında, öğren­cilerin de öğretmenlerinde var olduğuna inandıkları mükemmellik gibi, hükümdarların­da var olduğuna inandıkları mükemmellik nedeniyle onu kendilerine örnek alırlar.[63]

Cemaat sistemi içerisinde olan bir kurumda etkileşmenin olması muhakkaktır. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellemden sonraki yakın dönemlerde olan iç savaşlar (Sıffin, Cemel, Kebela…) bu etkilenmenin olmasına en güzel delillerdendir. Öyle ki, büyüğün yanında kardeş gibi olanlar, büyük gidince kendi aralarında anlaşmazlığa düşmeleri yaratılışın gereğidir.

Aslında hepsinin derdi ve niyeti iyilik yapmak ve ideale ulaşmaktır. Fakat neticenin kendi tarafından tayinini istemesi, kırgınlıklara sebep olur. Sonuçta bir kovanda iki arı beyi olmayacağından, biri diğerini isteyerek veya istemeyerek terk eder. Bu ayrılıktan ya hakikât veya batıl çıkar. Hakikât yoluna devam ederek güçlenirken batıl ise, sonuçta yıkılıp gitmektedir.

“Şeyh Zünnûn el-Mısrî kuddise sırruhu’l azize tarîkatta doğruluğun ne olduğu sorulur, o da bir şiirle şu anlamda cevap verir:

“Hepimiz şaşkın günahkârlarız,

Doğruluğu istiyoruz, fakat yolunu bulamıyoruz.”

Zamanımızda bu sözü söyleyecek ve böyle konuşacak kimseler var
mıdır? Zamanımızda büyük geçinen kimseler alenen ‘Ben kutb’um,
ben gavs’ım’ demektedirler.

Anlatıldığına göre, tâbiînin Efendisi olan, Hasan Basri kuddise sırruhu’l aziz Hazret­lerine biri,

“Ey Efendim, dün seni cennette gördüm,” der. Hazret, şöyle cevap verir: “İblis, senden ve benden başka aldatacak birini bulama­dı mı?” [64]

Mustafa Özeren Efendi Hazretleri bu konudaki buyrukları hatırlanmalıdır: “Daima aldatan değil, aldanan kazanır.” Buyururdu.[65]

8—Yukarıdaki soruya benzer bir soru; Manevi yolun temsilcileri kemal mertebeye kavuşmamış kişilerin yönlendirmesinden etkilenir mi?

Evet.

Çünkü bu yolun büyüklerindeki saflık ve iyi niyet ileri boyuttadır. Bu insanları saflığından dolayı aptal zanneden istismarcılar, niyetlerine ulaşmak için onları kullanmaya çalışırlar. Bu yüce kişiler etrafındaki insanların hilelerine karşı çok tedbirlidir. İstismarcıların kontrolünü bu şekilde elinde tutarak düzendeki dengeyi sağlamaya çalışır. Eğer bu şekilde yapmazsa bozulmalar başlayıp kontrolden çıkmalar olur. Hakikî mürşid, dalgınlık hallerinden arîdir. Ancak etrafında bulunan sahtekârları bertaraf etmeyince etkileniyor mu diye bir intibada görünmeye başlar ki, bu ayrı bir sırdır.

Bil ki, şefkatli olmak, uyanık ve keskin zekalı idarecilerde az görülür. Şefkatli olmak daha çok gafil veya gafil gibi davranan kimselerde olur. Uyanık idarecilerde en az görü­len şey ise, tebaasına altından kalkamayacakları sorumlulukları yüklemektir. Çünkü böy­le bir idareci, onların idrak edemeyecekleri şeylere nüfuz eder, işlerin sonunu fark eder ve bu yüzden onların altından kalkamayacakları ve helak olmalarına sebep olacak sorumlulukları onlara yükler. Bu yüzden Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle diyor: “En zayıfınızın yürüyü­şüne göre yürüyün.”

Yine yöneticinin aşırı zeki olmamasının şart koşulması da bununla ilgilidir. Bu­nun temeli ise, Hz. Ömer radiyallâhü anhın, Ziyad bin Ebû Süfyan’ı, Irak idareciliğinden azletmesine da­yanır. Hz. Ömer, Ziyad’ı azledince Ziyad ona şöyle demiştir:

“Beni niçin azlettin ey mü’minlerin emiri? Acizlik ve yetersizlik sebebiyle mi? Yoksa ihanet yüzünden mi?” Hz. Ömer radiyallâhü anh dedi ki;

“Ben seni ikisinden biri sebebiyle azletmedim. Sadece aklının üstünlüğü ile insanlara (kaldıramayacakları) sorumluluklar yüklemeyi hoş görmedim.” İşte bu olay­dan, Ziyad bin Ebû Süfyan ve Amr bin As gibi, aşırı derecede zeki kimselerin idareci ol­mamaları şartı çıkartılmıştır. Çünkü böyle bir zekaya, insanların tabiatlarına uygun olmayan (üstesinden gelemeyecekleri) sorumlulukların yüklenmesi eşlik edecektir.[66]

Maddî riyasette olan zekîlik kavramı, mânevî riyasette kâmillerin temizliği ile eşdeğerdir.

Bu konuya ayrı bir bakış açısından bakarsak, kemal mertebeyi tayin tesbit etmek ancak kemal ehli tarafından olur. Kamil olan, bu türlü yönlendirmelerden emin olması gerekir, diye düşünmekte gerekmektedir. Ancak velâyet makamı, nübüvvet makamı gibi, emniyetli bir durum arz etmez.

İslâmî çizgilerde hareket eden bir kişi kendi durumu tartar ve ona göre yol çizer. Eğer nefsinin istekleri ile iş tutarsa kendini ve intisap eden müridlerinin helakine sebep olur.

“Dostlarınsa hakikâtte düşmanlarındır; onlar seni Allah Teâlâ tapısından uzaklaştırır, seni meşgul ederler! [67]

Eğer biri bu tür etki altında kalırsa, bu noksanlık işareti olabilir. Ancak bazı kollarda taklit ile başlayıp hakikâti bulma eğilimi de çok olmaktadır. Zamanımızda bu durum daha da artmıştır. Belki zaman içerisinde mukallit işin hakikâtine erebilir. Bu durumları fark ve temyiz etmekte zordur. Taklit sınıfında olan iman kabul edilen imandandır. Bu yolun aslı da taklit ile başladığından iyi niyetli olanlar sonuçta “niyet hayır, akıbet hayır” ile hakikâte kavuşurlar.

“Ben velîyim.” Diye, “Ben evliyayım.” Diye bir tane davul çalmış, ilân etmiş zât gösteremezsiniz. “Sen velîsin.” “Sen Allah dostusun.” Diye muhâtablar söy­lerler. Nasıl ki, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin risâletini tas­dik, kişinin kendi yükümlülüğü ise, velinin de velayeti­ni tasdik, kişinin kendi hürriyetidir. Ama bu hürriyet hududu dâhilinde de terbiyeli olmama hürriyetimiz yoktur. Terbiyeli olmak mecburiyetimiz vardır. Bir bü­yük insan grubunun, Müslüman grubunun “velî” tanı­dığı zât hakkında şüpheli lâkırdılar etmesi, en hafif tabiriyle terbiyesizliktir.[68]

9—Her yetişmiş kişinin şeyh olması gerekli mi?

Hayır. Ancak insanın derunundaki hırs bu şeylere yönlendirebilir.

Ahmed Âmiş kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri buyurdu ki;

“ Vücuduna sözü geçmeyenin başkasına sözü geçmez.” [69]

Bu konuda Hacı Hasan Akyol Efendi’nin, [70] Efendi Hazretlerinin Hakk’a yürümesinden sonraki hareketi en güzel örnektir.

Efendi Hazretlerinin Hakk’a yürümesinden sonra son eşi Hafızanne evin hizmetine bakmakta olan Şen Mehmet Veli ile Hacı Hasan Akyol Efendi’ye,

“Gelsin ihvana sahip olsun, hatm-i hâceyi de okutsun” diye haber göndermesi üzerine; Hacı Hasan Akyol Efendi’nin,

“Efendi canım! Bizim değil Efendi’nin oturduğu yere oturmak, onun ayağını bastığı yere ayağımızı basmaya hicap ederiz”

Buyurmaları bir vefa ve şeyhlik makamının yetişmiş bir ihvan için mecburiyet olmadığını göstermiştir.

Türkelili Mevlâna Küçük Hüseyin Efendi anlattı ki;

“1980 yılında Hacı Hasan kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz Efendiyi, Hulusi Efendi onsekiz arkadaşıyla ziyarete gitti. Hacı Hasan Efendi, Hulusi Efendiye hitaben;

“Seyyid mahşerde toplandığımızı gördüm, ben bir yüce kişiye sarıldım, sende bizim eteğimizden tutundun” dedi. Hulusi Efendi;

“Tarikatta tevhit öncümüzsün, başka kime sarılayım” dedi ve ağlamaya başladı, arkadaşları da ağladılar.

Eğer Hacı Hasan Akyol Efendi Hatm-i Hâcegâna okutmaya gitseydi ve şeyhliği dileseydi, irşad vazifesi muhakkak üzerinde kalırdı. Efendi Hazretleri,  Hacı Hasan Akyol Efendi için şöyle buyurmuştur;

“Canım! Hacı Hasan bizim sıddîkımızdır” [71]

Darendeli Hacı Emin kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz Efendi[72] buyurdu ki;

“Şeyhimin ve halifelerinin sözlerini benim zekâm kavrayamadı. Fakat Hacı Hasan ve Hacı Hulusi kuddise sırruhu’l-azîzân Efendiler, yalnız ve beraber oldular. Şeyhimizin ve kendi sırlarını toprağa gömdüler. Şeyhimizin muhabbetiyle dünyada şuyum, buyum demeden ahirete temiz göçtüler. Şimdi berzâh âleminde şeyhimiz ile beraberler.”

Gülbaba Cavit KAYHAN ise, halifeleri hakkında şöyle demiştir.

“Efendi, azîz-i vakittir. Halifelerinin çok olması lazımdır. Şarttır. Halifeleri Pirlerine kemali sadakatlerinden gizlenmiş ve söylememişlerdirler.” [73]

Abdülazîz Mecdi TOLUN kuddise sırruhu’l-azîz buyurur ki;

“Ben. Mürşidim diye iddia etmedim; fakat etrafımdakiler beni çok tevkir (saygı gösterip, layık gördüler) ettiler.” [74]

Allah Teâlâ dedi ki; Bu veliler benim çocuklarımdır. Gariplik âlemindedirler, eşleri yoktur. Ne işleri vardır, ne güçleri.

Halkı imtihan için, hor ve yetim görünürler. Fakat hakikâtte dostları da benim, nedimleri de. Hepsi de benim korumama arka vermiştir. Sanki onlar, benim cüzlerimdir. Sakın, sakın! Bunlar benim hırka giyenlerimdir. Binlerce kişi arasında yüz binlerce kişidirler. Fakat yine de hepsi bir vücuttur.” [75]

Bu yolda herkes bir nimete mazhar olabilir. Fakat bir makama sahip olmak Allah Teâlâ’nın vergisidir. Çünkü bu yolda ilmi olmayana ve maddî ve mânevî silsilesi sağlam olmayana vazife verilmez.

Bunun sebebi, halkın karşısına çıkartılıp kabul ettiril­mek istenen her şeyin mutlaka asabiyete (sosyolojik üstünlük) ihtiyaç duymasıdır. Bir hadiste şöyle deniyor: “Allah Teâlâ ancak kavmi içinde (soyu ve kabilesi yönünden) güç ve kuvvet sahibi birini nebi olarak gönderir.” İnsanların en üstünleri olan ve mucizeler gösteren nebiler hakkında durum bu olduğuna göre, acaba mucizeler gösteremeyen diğer insanların asabiyet olmadan başarılı olacakları düşünülebilir mi? [76]

Herkes, herkese bir lokma bir şey verebilir, ama boğaz bağışlamak ancak Allah Teâlâ’nın işidir. [77]

Şeyh Necmeddin Kübrâ kuddise sırruhu’l aziz der ki;

Gönül âlemi açılmadıkça şeyhlik yapmak ve mürid edinmek doğru olmaz. Şeyh Ahmed Yesevî kuddise sırruhu’l aziz der ki; (Bir kişi) yetmiş makamdan geçmeden şeyhlik iddiasında bulunsa o hemen kâfir olur. Sadr Ata Risâlesi’nde nakledilir ki; Bir kişi gönül âlemi açılmadan gavs ve gavslar, Hızır ve İlyâs başta olmak üzere gayb erenleri ile sohbet etmeden ve onlardan icazet almadan şeyhlik iddiasında bulunsa yalancı, bid’atçı ve şeytan’dır demişler. Eğer bir kimse bu adı geçen gayb erenleri ve ruhlarından icazet alıp şeyhlik makamında mürid ve dostlarıyla halvete otursa, böyle şeyhi gayb erenler terbiye edip tarîkatı öğretirler ve ona yardımcı olurlar. Ayrıca mürid ve dostları da bu halvetten vecd ve feyz elde ederler. Bu hâle sekr makamı derler. O makamda sâlike bazı şeyler zuhur eder. Gayb makamından ne gelse buna tecellî eder veya şeyh denen kişi müridin üç yüz altmış damarından hangisinin razı, hangisinin razı olmadığına vâkıf olur. İşte, şeyh denen kimse müridi terbiye edip muradına ulaştırabiliyorsa, onun mürid edinmesi caiz ve uygun olur. Eğer müridi maksada ulaştıramıyorsa, mürid edinmesi caiz olmaz. [78]

Ali Eriş isimli ihvandan dinledim.

“Fatsa’da, Efendi Hazretleri Hakk’a yürüdükten sonra ihvan arasında vazife kimin üzerine kaldı davası oldu. Kiraz Hoca vazife bende dedi.[79] Ali Osman Efendi de Hafız Hakkı Efendi Hazretlerine bağlanmayı uygun gördü. Ben ise, bu konuda İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretlerine müracaatta bulundum. Manada Efendi Hazretleri bana “Benim vekilim sensin” buyurdu. O zamandan beri ilk defa sana (Yazana) anlatıyorum. Ben ise, kimsenin haline karışmadım Efendi Hazretlerinden de bir an ayrılmadım. Gardaşım! Tam teslimiyet gerekir.

Seneler sonra Termeli Mehmet Efendi, Karasakal ve oğlum Mustafa ile hasta yatağında yatan Hafız Hakkı Efendinin ziyaretine gittik.  Yatağında yatıyordu. Sürekli Hafız Hakkı Efendi “Bu sizin babanız mı?” Diye bana işaret ediyordu. Termeli Mehmet Efendi bunun manasını bir türlü anlayamadı.”

Zamanla Efendi’nin[80] ihvanları içinde kendinden sonra zahiri irşad makamında oturup büyük işler ve hizmetler yapacak zatlar olduğu görülmektedir. Bu zatlar bildiğimiz şekilde tekke şeyhi veya bir tarîkat piri hareket etmemişlerdir. Öyle ki, kendilerine bir şeyhlik isnat ve teklif veya ısrar edilse de, kabul etmemişlerdir. Onlar dünya menfaati ve geçinmek için başlarına adam toplamamışlar, vekâle açmamışlar. Öteden beri işleri neden ibaretse, onunla meşgul olmuşlar. Bu esnada onların hali   “El işte, gönül oynaşta” makamındadır. Bu ihvanların yoldaki sevgileri şeyhlerine olan bağlılıklarıdır.   Mevlâna Halit Bağdadî kuddise sırruhu’l-azîz buyur ki;

Muhabbet, müridin kalbinden mürşidin mânevî vücuduna akan bir nehirdir.” [81](Muhabbetin mekâna ve makama ihtiyacı yoktur.)

10—Bulunduğu kolda icazetli şeyh kalmazsa başka kol’a ihvan geçebilir mi?

Evet.

“Kim tebaasında daha âlim biri bulunduğu halde bir âlimi taklit ederse, Allah Teâlâ’ya, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme ve Cemaat-i müslimîn’e ihanet etmiş olur.” [82]

Eğer ihvan gönlünü teskin ve nefsini terbiye edende kendisi için bir terakki bulamıyorsa arayış içinde olup hedefe kavuşturacak birini araması gereklidir.

Bazı terbiye usullerinde “Şeyhi Hakk’a yürüyen dervişin, ıslak mendil kuruyuncaya kadar kendine bir şeyh bulması gerekir denilmiştir.

Şah-ı Nakşibend kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerinin bir sözü vardır: “Sağ kedi, ölmüş aslandan daha iyidir.”

Buradaki mana, ruhaniyetin durumuna göre olmasıdır.[83] Çünkü O beş mürşid öncesi olan Abdulhâlik Gucdüvnânî kuddise sırruhu’l-azîzden de feyz almıştır. Emir Gülâl kuddise sırruhu’l-azizide mürşid kabul etmiştir.

Manevi kapıyı aralayamayana, zahirdeki mürşide tabi olmak farzdır.

Beyhakî iman bahsinde ve Hervey-i Derecâtü’t-Tâibîn adlı kitapta aşağıda­ki şu hadisi tahric (rivayet) eyledi:

“İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre o şöyle dedi; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz bizim aramızda iken onun yanında Cibrîl aleyhisselâmda vardı. Allah Teâlâ, katından Hz. Resule bir melek indirdi. Ve o melek şöy­le dedi:

“Ya Muhammed! Rabb’in sana selam ederek, seni nebî ve kul olmakla, nebî ve melek olma arasında muhayyer bıraktı.(Seçme hakkını sana verdi.) Hz. Cibril aleyhisselâm Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme işaret ederek, tevazuyu, yani nebî ve kulluğu seçme­sini istedi. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Nebîlik ve kulluğu isterim” buyurdu. Melek (cevabı alınca) göğe yükseldi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz dönüp Cebrail’e sordu.

“Bu gelen kimdi?” Cibril aleyhisselâm cevap verdi:

“İsrafil’di…” Bu hadisten anlaşıldığ­ına göre Cebrail aleyhisselâm, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bir nevi hocasıdır. Zira Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onun irade eylediğini irade buyurdu. Hz. Cibrîl aleyhisselâm şeyh ve muallim menzilesindedir. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ise, müteallim (öğrenen) ve mürid menzilesindedir.

Nitekim bu mânâya işaret olarak, Cenab-ı Hak âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

“Mülkün gerçek sahibi olan Allah Teâlâ, her şeyden yücedir, Ey Muham­med! Kur’ân-ı Kerim vahyedilirken, henüz bitmeden okumaya kalkma. ‘Rabbim ilmimi artır’ de.” (Tâ-Hâ, 114)

Bu âyet-i kerimeden de anlaşılan, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin, vahy-i ilâhîde Hz. Cibril aleyhisselâma uymasıdır. İşte sâlike lazım olan da; onun şeyhinin önüne geçmemesi ve onun isteklerine zıt harekette bulunmamasıdır. Onun te’dibiyle edeplenmesi ve onun kalbî temizliğiyle yıkanması gerekir. Şayet sâlikin bir şeyhi yoksa, elbette ki, hayatta olan hâlihazırdaki bir mürşide intisâb etmek için gayret sarf etmesi gerekir. Zira bu tarîk-i evliya insanı Hakk’ın kapısına götüren bir yoldur. Buna mürşidsiz gidilmez ve yalnız kitap okumakla bu yol kat edilmez. Ve menzil-î maksûda erişilmez. Hz. Mevlâna kuddise sırruhu’l-azizin buyurdukları gibi,

Bu yolu Hızır’ın yoldaşlığı olmadan geçme.

Karanlıklar vardır orada. Kaybolma tehlikesinden kork!

Bir pîr seç. Çünkü pîr olmadan bu yol tehlike, korku ve çukurlarla doludur.

Sâlike elbette bir pîrin işaret edildiği ortadadır. “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” demişler. Ebû Ali Dehhak kuddise sırruhu’l-aziz buyurdu ki;

“Bir bahçıvan tarafından dikilmeksizin kendiliğinden biten ağaç yapraklanır ama meyvesi olmaz, meyvesi olsa bile tadımı ve yiyimi hoş değildir ve bu ağaçlar dağlarda yetişirler.”

Bütün şeyhler ve tarîkatlar arasında meşhurdur ki;

“pîr-i perver (terbiye eden zât, üstad), Hudâ-perver gibi değildir.” Şer’i şerifte hadis-i şerifle sabittir ki; eğitilmiş köpeğin daha doğrusu avcı köpeği olarak yetiştirilmiş köpeğin avla­dığını yemek helal olduğu gibi, eğitilmemiş, sıradan bir köpeğin yakaladığı canlı hayvan, esasta eti yenecek bir şey olsa dahi yine de yenmez. Neden? Çünkü onu eğitilmemiş bir köpek yakaladı. O murdardır ve yenmesi haramdır, işte buna kıyasen diyebiliriz ki, bir üstadın elinden çıkarak eğitilmiş biriyle, kendi kendine, üstadsız olarak yetişmiş biri arasında büyük fark vardır. Ve bu ikisi as­la aynı kefeye konamaz. Onun için bu yola (tarîkata) girecek bir kimsenin, ken­di zamanında yaşayan bir mürşidin hizmetine girmesi ve ona her şeyiyle teslim olması vaciptir denilmiştir. Zira tarîk-i evliya öyle kolay bir iş olup, sıradan fiillerden değildir. Nitekim Kabil Hâbil’i öldürdükten sonra, bir karganın irşadına muhtaç hale geldi. Bu hem Kur’ân-ı Kerim’de sabittir hem de Mesnevî’de izah edil­miştir.

Meşâyihin kendi aralarında mutabık olarak üzerinde durdukları bir mesele de, mürşidden maksadın, yaşayan bir mürşid olduğudur. Yoksa bu dünyadan dâr-ı bekaya intikâl ederek vefat etmiş mürşid değildir. Yani bir kimse irşâd olmak üzere kendisine bir mürşid arıyorsa, onun kendi zamanında yaşayan ve halkı irşad etmeye memur bir mürşidi bulması ve ondan terbiye alması icab eder. Zira bir kimse ölmüş olan bir mürşid-i kâmilden ne ders alabilir, ne merâtib-i sülûkü idrak edebilir, ne de bu yoldaki bir kısım esrara vakıf olabilir. Ama bazı kimseler vardır ki, sıkıntılarından ferahlamak için dua ederken, bu kimselerin yüzü suyu hürmetine imdat isterler. Bu takdirde onların rûhâniyeti —Allah Teâlâ’nın izniyle— tevessülde fayda sağlayacaktır. Ama irşad edemez. Buna rağmen, bazı kimselerin ruhlarla olan aşinalığı fazladır. Bu şahısların istisna ka­bilinden de olsa, irşâd olmaları vâkidir. Zira bu kimseler varlıktan tecrit olup (fena bularak) ruha tebdil eylemişlerdir. Ama beşerî hususiyetlere sahip olan bir kimsenin ölmüş biri tarafından İrşad ediliyor olması nasıl mümkün olabilir ki? Bu nev’î irşâd ancak bu âlemde (dünyada) gerçekleşecek olan irşaddır. Bu irşad, hem hizmet, hem de kulluktur. Öldükten sonra ise, kullukla mükellefiyet ortadan kalkar, irşad etmek; kullukla mükellefiyeti olmayan kimseye züldür. Sonra zevk-i ilâhide boğulurcasına Allah Teâlâ’da haşr olmuş biri için bu külfet niye? Ve bu neyi ifade eder? Vefat edip geçip gitmiş olan pîr-i mürşidlerin şayet ruh­ları bu âlemdeki sâlikleri irşad etmeye devam edecekti, o halde niçin yerlerine halife bırakarak gittiler? Nitekim âlemlerin efendisi, kâmillerin en ekmeli efdalul-mürselîn Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemi yaratılanların en şereflisi ve üstatların en gü­zeli iken niçin

“Ümmetimin irşadına kimse lazım değildir. Ben nasıl hayatta iken onları irşad ediyor idiysem, Hakk’a yürüdükten sonra da irşad ederim” demedi? Eğer vefatından sonra, hayatta olan bir mürşidin kendisinden sonra irşâd et­meye devam ve salahiyeti olmasaydı, hiç şüphesiz Efendimiz, bunu söylemek ihtiyacını hissederdi. Ve kendisinden sonra halife tayin edilmesine bizzat hayat­tayken karşı çıkardı. Ve ümmetini, kendisinden sonra gelen ilim ve fazilet sahi­bi kimselere, ilimlerinden ve faziletlerinden istifade etmeleri hususunda teşvik etmezdi.[84]

Gavs-i Hizani kaddese’llâhü sırrahu’l azîz şöyle buyurdu: “Sohbetinde bulunduğum bazı şeyhler, müridlerine rabıtada kendilerini değil, vefat etmiş olan kendi şeyhlerini râbıta yapmayı söylüyorlardı. Hâlbuki berzah âlemindeki kişiyi râbıta etme, dünya âlemindeki kişiye nasıl menfaat verir.”

Yüce mecliste sofilerden biri bu konu hakkında şöyle dedi:

“Eğer âlem-i berzahtakinin rabıtası, dünya âlemindekine kâfi gelseydi, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bütün mahlûkatın şeyhi ve dünyadaki hayatından daha ekmel bir hayat ile Ravzâ-ı Mutahharada diri olduğundan, bütün mahlûkat onun râbıtasıyla yetinir ve bu daha iyi olurdu.” [85] Gavs-i Hizani sofinin bu sözünü beğendi.[86]

Eski devirlerde birçok şeyhten icazetli dervişler bulunmaktadır. Fakat edep olarak bir kapıda ısrarlı durmanın daha menfaatli olacağı görüş yaygındır. Çünkü hiçbir mürşid-i kâmil “gelin bana tabi ve teslim olun demez,” dememelidir.

“Hazret-i Resul zamanından tâ bu zamâna dek meşâyihten ve hulefâdan hiç kimse icazet olmaksızın meşâyih elinden diyerek lâ-’ale’t-ta’yîn ya da kendi adını anarak filan elinden diye tevbe vermemiştir.

Müridin şeyhten icâzet talep etmesi doğru değildir. Çünkü mürid tam teslimiyet içinde olmalıdır.”[87]

11—Mecburiyetten şeyh olunur mu?

Hayır. Bu işi iyi niyetle yapıyoruz diyenler vardır. Bu ise, yine tehlikeli bir yoldur. Bir şeyler kazanmaya çalışılırken belki bir şeyler kaybedilir.

Ahmed Tahir kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri buyurdu ki;

“ Herkes iyi yaptığını zanneder.” [88]

Mustafa Özeren kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri buyurdu ki;

“Bir şeyin olması için çok ısrar etmeyiniz. Gönlünüzü ona takmayınız. Siz ısrar ettikçe o siz­den uzaklaşır.” [89]

Kışın kardan testiler yapıyorsun, iyi ama hiç onlar suya dayanır mı? [90]

Bu yolda şeyh sıfatı ile mürşitlik sıfatını ayrı tutmak gerekir.[91]

Molla Cami kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri kimseye zikir telkin etmezmiş. Fakat sadık bir Talib çıkarsa onu gizlice tarîkattan haberdar ederlermiş. ‘Şeyhlik yüküne tahammülüm yok’ dermişler.” [92]

Mürşid olacak kişinin buluğ çağı daha sonraki gelecek zamanda ise, bu da ayrı bir önemli husustur.

Bazen kamil-i mükemmil bir veli, tarîkat ta’limi için, kemale gelmemiş bir veliye izin verir. Henüz kemale gelmemiş bu mürşid de, müridleri ile toplanıp vazifelerini icra ederken olgunlaşır. Nitekim Hâce Şah-ı Nakşibend kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri, Mevlana Ya’kûb-ı Çerhi kuddise sırruhu’l-azîze kemal derecesine kavuşmadan önce, tarîkat ta’limi için icazet vermişler ve

“Ey Ya’kûb, benden sana ne ulaştıysa, onları insanlara ulaştır” buyurmuşlardır. Mevlana Ya’kûb-ı Çerhi kuddise sırruhu’l-azîzin kemale gelmesi, daha sonra Hâce Alâeddin-i Attar kuddise sırruhu’l-azîzin hizmet ve huzûrunda olmuştur. Bunun için Abdurrahman Cami kuddise sırruhu’l-azîz, (Nefehât) kitabında, Mevlana Ya’kûb-ı Çerhi kuddise sırruhu’l-azîzi önce Alaeddin Attar kuddise sırruhu’l-azîzin müridleri zümresinden sayar, sonra Şah-ı Nakşibend kuddise sırruhu’l-azîze bağlar. Mürşid-i kâmil-i mükemmilin, vilayet derecelerinden sadece bir derecede içtihat ve kabiliyeti bulunan bir müridine, o dereceye kavuştuktan sonra tarîkat ta’limi için icazet vermesi de, bu kabildendir. O mürid bir bakımdan kamildir, bir bakımdan nakıstır. Vilayet derecelerinden iki veya üç dereceye isti’dadı bulunan müridin hali de onun gibi, bir bakımdan kâmildir, bir bakımdansa nakıstır. Çünkü nihayetin nihayetindeki bütün derecelere ulaşmadan bir bakımdan kemalde, bir bakımdan da noksandadır. Bununla beraber kâmil ve mükemmil şeyh, istidadında mevcut olan vilayete kavuştuktan sonra, tarîkat ta’limi için icazet verir.

Demek ki, icazet (hilâfetname), mutlak olarak kemale gelmiş olanlara verilmez. Şunu da bildirelim ki, kemale gelmemiş olmak icazete mani ise, de, kamil-i mükemmil, noksan birini, Yani kemale gelmemiş birini kendine naib eder ve “Onun eli benim elimdir” derse, huzûruna gelenlere bir zararı olmaz. Her işin en doğrusunu Allah Teâlâ bilir. (29. Bölüm) [93]

“Necmeddin Kübra kuddise sırruhu’l-azîz der ki; Müritlik Hakk’ın zatıyla sıfatlanmaktır. Hakk Teâlâ bu sıfatla kula tecelli etmeyince irâdet nûrunun aksi kulun gönlünde zâhir olup mürid olmaz. Şayet mürid kendi varlığını ortadan kaldıramazsa zillet vadisine düşer ve imanı tehlikeye girer. Hakk Teâlâ buyurur ki; “…ellerinizle tehlikeye atmayın,….” (Bakara,195) Bu sebeple icâzet talep etmek mürid için iflas demektir. İcazet talep etmek küstahlığını ancak kendini be­ğenenler yapar.

Şeyh, müride Allah Teâlâ’ya yürüyüşteki nefs menzillerinden ilâhî te­cellîlerin başlangıcı olan kalb makamının sonuna ulaştığında icazet verir. İstidatları olmadığı hâlde icâzet talep edenlere de icâzet verirler, fakat bu icazet onlar için doğru yoldan sapma sebebidir. Ancak şeyh icazeti kendi isteğiyle verirse o başka.

Mürid, mürebbî huzûrunda ve meşâyih tarîkinde iç yönünü güçlendirmeden iddia sahiplerinin kışkırt­masıyla dalalete düşerler; itikatları temizken murdar olur. Şeytanın vesve­seleri zahir azaya sirayet eder. Böylece nefs ne şeriata nede şeyhin emirlerine itaat eder.[94]

“Herzevekillerin herzelerini, manasız sözlerini, saçma gururlarını az dinle, bu çeşit adamlarla savaş safına girme.” [95]

A yücelerden kaçan şeyh, bu hileyi bırak! Sen, başına birkaç körü toplamış acı suya benziyorsun! Adeta bunlar benim dervişlerimdir… Ben de acı suyum. Benden içerler de böyle kör olurlar diyorsun!

Suyunu Ledün denizinden tatlı bir hale getir. Kötü suyu bu körlere tuzak yapma! Kalk, yaban eşeği avlayan Allah Teâlâ’nın aslanlarını gör… Sen, neden köpek gibi hileyle kör avlamadasın? Onlara yaban eşeği avlıyorlar dedim… Fakat yaban eşeği de nedir ki? Onlar sevgiliden başkasını avlamazlar… Hepsi de aslandır, aslan avcısıdır, nur sarhoşudur! [96]

Bazı cahil şeyhler, kendilerine bir miktar esrâr-ı ilâhiye açıldığı zaman… Merkep izinde birikmiş su görüp derya zan­netmiş kimseler gibi. kendisini kâmil oldum zannedip, nefsinin hilesine aldanır, hakikâte varamaz..berzah denilen iki mertebe arasında ki, geçitte kalır.[97]

“Islah-ı nefs ehemm-i mühimmatdandır. Kişi kendi nefsini ıslah itmeden ğayrın ıslahına mübaşeret ayn-ı gaflettir. Ve tarîkata âlim olmayan rehnüma olmak ayn-ı cehalettir. İmdi riâyet-i şeri’at-ı şerif ile tamir ve tarîkat-ı meşayih-i izam ile batının tenvir ide.” [98]

Oruç tutup halka riya kılanları,

Namaz kılıp tesbih ele alanları,

Şeyhim deyip başka bina kuranları;

Son deminde imânından cüda kıldım. [99]

Ahmed Yesevî kuddise sırruhu’l-azîz

Bir kimse illâki nefsine yenik düşüp irşad seccadesine oturmak isterse veya vazife verilmeden kendine bir şekilde temin etse, onun kendine tâbi olanlar için vereceği bir fedâ-i can talep edileceğini unutmamalıdır. Bu ise, kamil olmayan için zor bir imtihandır. Enbiya ve rasüller aleyhimüsselâm dahi bu minval imtihandan geçirilmişlerdir. Bunu isyan mertebesine düşmeden geçmek kâmile mahsusu bir haldir.

Bir gün Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz, bir dizlerinde kendi oğulları Hazret-i İbrahim, bir dizlerinde Hazret-i Hüseyin olduğu halde ikisini de okşuyorlarmış. Bu sırada Cebrail aleyhisselâm gelerek:

“Yâ Resûlallah, iki inci bir dizi­de olmayacak. İkisinden birini feda etmen lâzım geliyor,” demiş. Düşünmüşler ki,

“Hazret-i Hüseyin’i feda edersem, ben, Hatice, anası ve Ali mahzun olacağız. Fakat İbrahim’i feda edersem, ben ve annesi mahzun olacağız, ekseriyet mahzun olacağına İbrahim’i feda ederim,” demişler.[100]

Şeyh Mevlâna Hâlid-i Nakşibendî kuddise sırruhu’l-aziz Hazretlerinin ashâbına yaz­dığı bir mektubun tercümesini burada zikretmekte fayda umuyoruz:

“Besmele, tahmid ve tasliyeden sonra,

Hidâyette yıldızlara benzeyen afif, iktidâda kandillere müşabih olan mürşid-i kâmiller buyurdular ki, “Mütene’ımın ni’metiyle iştigal sebebiyle mün’ımı unutması küfrân-ı ni’mettir. Tarikimiz muhakkikleri açıkladılar ki, vücûdundan fânî olmayan sâlike, rabıta fena meydana getirmez. Bu hâl belki sâliki, vartaya düşürür. Sizlerden umduğum ben­den selâmı ve kelâmı kesin. Belki mürüvvetin ve vefanın kemali budur. Sizler vakit vakit nefsinizle muvacehe yapın, ancak zaru­ret hâlinde biz fakir kıtmîre tahriren müracaat edin”

“Bize hizmet edenlerden bazı kimseler vardır ki, meşakkat cihetinden sizden uzak, sohbet cihetinden sizden kıdemli, hizmet cihetinden sizden çok olduğu halde, bizim işaretimiz olmadan hareket etmezler. Bu tarîkat, asrımızda bulunan müteşeyyihlerin oyuncağı değildir. Hile ve hud’a sahihlerinin bâtıl sözleri de değildir. Hakikî şeyh, mürîd ile Rabbi arasında bir vasıtadır. Hakîkî şeyhten yüz çevirmek Cenâb-ı Hak’dan yüz çevirmek gibidir. Mürîdlere kendiniz için rabıta ettirip suretinizi ta’lîm et­meyin. İsterse suretiniz zahir olsun. Aslında sizin bu ta’lîminiz şeytanın telbiyesindendir. Bizim emrimiz olmadan hiç kimseyi halife tayin etmeyin. Nerede kaldı ki, etrafa halife olmak için zahmet çekmeniz? Eğer bu düştüğünüz gaflette devam ederseniz, sizden tamamen yüz çeviririz. Bir kere de sizden yüz çevirirsek bir daha muvafakatimiz güçtür. Dikenli ağacı vücuttan çekip çıkarmak sizinle barışmaktan kolaydır. Bizim kalbimiz bir kere kırılırsa bir daha doğrulmanın ihtimalî yoktur. Bir kimse ki, i’tizâr ile ma’zur olur, bizden vebal kalktı demektir. Selâmlar!’

Bu kelâmı, abd-i miskin Hâlid Nakşibendî el-Müceddid el-Kürdî el-Osmanî kendi diliyle söyledi ve eliyle yazdı.[101]

12Şeyhlik müessesi birkaç kelam üzerine istinat etmek doğru olur mu?

İslâm dininde şahitlik müessesi iki kişinin şehadeti ile gerçekleşir. Bir kişinin kendi başından geçen bir durumuna iki şahit getiriyorsa onun doğruluğunu kabullenmek gerekir. Çünkü aksi ispatlanmadıkça bütün sözler doğru kabul edilir.

Mesela; 1967 yılındaki Efendi Hazretlerinin son haclarında Medine-i Münevvere’de Mescid-i Nebevi’nin “Sıddık Kapısı” karşısında Hamamcı Şaban Aydın ve Gemerekli Abdussamed’inde bulunduğu bir sırada Efendi Hazretleri, Seyyid Osman Hulusi Efendi ye dönerek;

“Gardaşım Hulusi! Senin ecdadın bizim ser-tâcımızdır. Üzerinize büyük bir vazife intikal ediyor. İhvan’a sahip çıkıp, hizmet edersiniz” diye buyurmuşlardır. Seyyid Osman Hulusi Efendide cevaben “estağfirullah Efendim” demiştir.[102]

Ancak birinci soruda geçen konu ile ilgili kelam 1967 senesinden sonra olan senelerde geçmesi de ayrı bir durum oluşturmaktadır. [103]

13Şeyhlik vazifesinde ferdi içtihat mı, yoksa cemiyetin icmâsı mı gereklidir?

Tarîkat mürşidinin icazeti ve müridde liyakat gereklidir. Evladı dahi olsa hakkı yerine koymak farzdır.

Onbeşinci asırda Ankara’da kurulmuş olan Bayrâmîyye tarîkatının pîri Hacı Bayram Velî kuddise sırruhu’l-azîze tarîkatlar tarihinde evliyalar babası adı verilir. Kendisini yetiştiren büyük mutasavvıf Şeyh Hâmid Velî kuddise sırruhu’l-azîz, halifeliği oğlu Yûsuf Hakîkî kuddise sırruhu’l-azîze bırakmayarak Hacı Bayram kuddise sırruhu’l-azîze devreder. Bunun üzerine Yusuf Hakîkî kuddise sırruhu’l-azîz babasına karşı hayretle karışık bir kızgınlık duymaya başlar. De­vamlı bu meseleyi düşünerek asık bir surat ile dergâhın bahçesindeki kuyudan su çekerken babası çağırır ve şöyle der:

“Bak evlâdım Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yolu açıktır. Orada her gerçeği bütün yan­lışlıklardan sıyrılmış olarak görürsün. Devlet idaresinde, mânevî işlerde, sanatta velhâsıl emniyeti yürüten her türlü çalışmada işleri ehline bırakmak, veliahdı yetkililerden seçmek dinimizin emridir. Senden sonra hakikâte en ziyâde âşinâ olup, talebeleriyle yetiştirmeye en mü­sait kabiliyetlerle donanmış olarak Hacı Bayram’ı gö­rüyorum. Sana karşı babalık sevgim, beni vazifemden ve doğru yoldan ayıramaz. Yûsuf Hakîkî, babasının bu söz­lerini bir müddet dinledikten sonra:

“Ama baba, görmüyor musun? Senin gibi bir dergâhı değil, koskoca milleti idare eden padişahlar bile saltanatı oğullarına devrediyorlar. Onlar müslümanlığı bilmiyorlar mı? Onlar Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yolundan haber­siz midirler?”

Şeyh Hâmid Velî kuddise sırruhu’l-azîz bu sual üzerine adetâ irkilir. Rengi sararır ve uzak mânâlara dalarak:

“Evlâdım, pek isabetli bir noktaya değindin, haklısın. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gösterdiği yolda idâreyi en muktedir olana devretmek lâzımdır. Ama kötü gelenek­lerin yaşaması bizi hakikâte karşı gelmeğe zorlamaz.” dedi ve şöyle devam etti:

Hz Hüseyin radiyallahü anh Kerbelâ’da aile efradıyla susuzlukla yanarken, güneş etrafı cehennem gibi, yaktığı bir öğle vaktinde çadırın önüne çıkar, kumları avuçlayarak elle­rini yıkar. Bu sırada kendisine üzüntü ile bakan sadık kölesinin:

“Yezîd’e bîat etseydi de bu sıkıntıyı çekmeseydi acaba ne olurdu?” şeklindeki kalbden bir düşün­cesi ruhuna akseder, manâlı manâlı kölenin yüzüne bakarak:

“Muhakkak ki, bizim Yezîd’e bîat etmeyişimizin saltanat düşüncesiyle bir alakası yoktur. Babadan oğula kalan devlet, dedemiz Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gösterdiği yola aykırıdır. Biz Yezîd’e bîat edersek İslâm’ın en büyük di­reklerinden biri olan seçim yollu idareyi temelinden sars­mış ve saltanat sıfatını yaşatan idareye yeniden kudret kazandırmış oluruz. Halk seçsin, Yezîd değil kim olursa olsun itaat ederiz.” Der ve sonra ellerini yıkamak için avucunda tuttuğu kumları göstererek:

“Kerbelâda her kum zerresi şahit olsun ki, her devirde bizim mücâdelemizi anlayıp, ona katılan bizden­dir.” Diye yemin eder. Şeyh Hâmid Velî kuddise sırruhu’l-azîz sözünün burasında Oğlu Yûsuf Hakîkî’nin omuzlarını okşayarak:

“İşte evlâdım hakikât budur. Her şeyin yerli ye­rinde olması gerekir. Elması demircinin örsüne, bakırı sultanın tacına oturtan cehaletten daima sakın. Mahir bir okçuyu hamama tellak yapıp, mahir bir bilgini ku­yudan su çekmeğe mahkûm edecek şekilde gelişen cem­iyetler daima çökmüşlerdir demiştir

Bu sözlerden sonra aslında iyi bir insan olan Yûsuf Hakîkî kuddise sırruhu’l-azîz, Hacı Bayram Velî’nin müridi olmuş ve ona zi­yadesiyle hürmet eylemiştir. [104]

Ancak, Osmanlı İmparatorluğu döneminde müridlerin tabii olacakları şeyhler meşihât makamı tarafından tayin edilmesi tarîkatların son zamanlarda yetersiz ve idari durumlarda devlet karşısında aciz kaldıklarının açık göstergesidir.[105]

Cumhuriyet döneminde ise, bu konuda nakledilen olaylara bakınca genellikle kişilerin kendilerini topluma kabul ettirmeleri vardır.

Ahmed Tahir kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri buyurdu ki;

“ Altının sahtesi olduğu gibi, evliyanın da sahtesi vardır. Bazısı benliğe kapılır. Verilen geri alınmaz. Ancak böylesi kendini kurtarır, başkasını kurtaramaz.” [106]

Hülâsa; Efendi Hazretlerinin Hakk’a yürümesinden sonra 16 kişi şeyhlik iddiası ile ortaya çıkmış olduğu rivayet edilir. Bunların bir kısmı kendilerini kabul ettirerek tarîkatlarını ve gruplarını kurmuş ve devam ettirmektedirler. Bu kişilerin doğruluklarını Allah Teâlâ’ya havale etmek en uygun olanıdır.

14Şeyhlik vazifesi alan kişide bulunan eşyalar o şeyhin muteberliğine işaret olur mu?

Hayır.

Eğer eşyalar teberrüken şeyhi tarafından gönderilmiş ise, bu eşyalarda bir icâzet kıymeti vardır.

Mesela: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hırkasını Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer radiyallâhü anhüma ile Veysel Karânî radiyallâhü anh Hazretlerine bizzat göndermesi, Tokatlı Mustafa Hakî kuddise sırruhu’l-azizin Efendi Hazretlerine eşyalarını teberrüken göndermesi gibi.

Efendi Hazretlerinin böyle bir kişiye emanet gönderdiği kimsece bilinmemektedir. Sonradan bazı eşyalarında bir yerde toplanması mürşitlik vazifesi için delil teşkil etmez. Fakat toplandığı yerin vefakârlığına büyük işaret olabilir. Takdirle karşılamak lazımdır.

15-Şeyh gerekli midir?

Ahmed Amiş Efendi’ye talebelerinden birisi müridin şeyhe olan ihtiyacını sorunca;

“Bu niçin böyle oldu?  Bu böyle olmamalıydı” gibi sözler caiz değildir.    Çünkü bundan Allah Teâlâ’ya akıl öğretmek çıkar.”

(Damadı Naim Beye şöyle buyurmuşlar) “ ‘Şu şöyle olsun’, ‘bu böyle olsun’  dan kurtuluncaya kadar şeyhe muhtaçsın.”

“ Dağı, dağ, taşı, taş olarak gördükçe şeyhe muhtaçsın.”

“Kendinle konuşuncaya kadar şeyhe muhtaçsın.”

“Yer taban, gök tavan arasındaki cümle mahlûkatı kendinizden mukaddem ihvan bilmedikçe şeyhe muhtaçsın.”

“Gelene sevinmeyinceye, gidene yerinmeyinceye kadar şeyhe muhtaçsın.” [107]

Tarîkat okul olduğu için bir üstada ihtiyaç vardır. Usûlleri vardır. Bunların her dönem yeniden yapılanması zor olan işlerdendir. Zaman içerisinde kemal ve sınıflara ayrılmış ve olgunlaşmıştır. Onun için tasavvufi hayat içerisinde bir şeyh ihtiyaç kabilinden olan şeylerdendir.

“Büyük mürşidi kâmiller, sonradan kendilerine nisbet olunan tarîkatı; seyir ve sülûk yolunu hayatta iken koymuş değildirler. Hakk’a yürüdükten sonra kendilerine bağlı olanlar bazı usûl­ler koymuşlar, bazı merasimler meydana getirmişler ve bunlar o tarîkatın esası olmuştur. Daha açıkçası, hürmet ettikleri, bağlı bulundukları o büyük adamın hayattaki hareketlerini kendilerine bir ölçü kabul etmişlerdir. Şu var ki, insanlık bugün artık tarîkat yolundan gitmiyor. Yalnız büyük mütefekkirlerin, yüksek mürşidi kâmillerin (Şah Nakşibend, Abdülkâdir Geylânî kuddise sırruhu’l-azîzân)  yolundan gitmeği daha kestirme buluyor.

Böyle hareket edenler, bu yola merak edenler mazur görülmelidir­ler. Çünkü bu türlü kimseler kendi ruhlarının mahiyetindeki bazı gizli­likleri ancak idrakleri ve dimağlarının yapılışlarının müsaadesi nisbetinde aramak mecburiyetindedir-ler ve mutlaka arayacaklardır.”  [108]

16-Tarîkatlardaki hizipleşmenin dini içeriği nedir?

İnsanlar birbirlerinden farklı yaratılmıştır. Bu bütün insanlar için geçerli bir ortak özelliktir. İnsanlar kendi çaplarında ve takatleri miktarınca hakikâti arar. Hakikâti arayan insanların yaratılışlarındaki farklılıklar gibi, hakikâti arama metotları da farklı olacaktır. Eğer bu şekilde bir yapılanma olmasa idi, kurumlar teşkil etmeyecekti. Fıkhî mezhepler dahi bu ayrılıkların oluşması insanların fıtrat olgusunun tezahürüdür. Bu nedenle oluşumların sistematiği ve kurumları zahirde açılım göstermesi ile hayatiyet kazanacaktır. Kıyamete kadar devam edecek İslâm’ın zayıflamayıp kuvvetlenmesi için bu faklılaşma gerekmektedir. Allah Teâlâ, İslâm’ı kıyamete kadar ifrat ve tefrit arasında kurulmuş müesseseler arasında güçlendirmiş ve istikamet üzere olanlarla devam ettirmektedir. Küfür üzere bulunan çok kimselerin İslâmî içerik ile zayıf tarîkatlar tarafından hidayet olmaları geçiş dönemini sağlamaktan başka ne olabilir. Çünkü batılın karıştığı tarîkatlarda mühtedinin kendinde bulunan bazı şeyleri bulması o kişiye bir rahatlık vermekte ve İslâm’ı rahat kabul edebilmektedir. Eğer bizler bu tarîkatların yaptıkları işlerde müsamahakâr davranışlar üzerine bulunmazsak, İslâm’a en büyük zararı veririz.[109] Ayrıca simgeleri bariz kalmak şartı ile gayrimüslimlerin bir arada hayatın içinde bulunması ile İslâm’ın nurundan insanlar haberdar olmuştur. Bu şekilde binlerce kişinin müslüman olduğu da görülmüştür. [110]

Tasavvuf ehline düşen gayret bu arada belli bir seviyeyi kat edenlere bir sonraki hakikâti bildirmek için çalışma içinde olmalıdır. Bu nedenle yapılan tenkitte şeyhin postnişinliği nasıl ele geçirdiği değil, İslâm’a bağlılığı ve insanlığa yaptığı hizmette aramalıyız. Eğer bu kişiler sebebiyle bir kişi hidayet buluyorsa, bu o şeyhin dünyadaki en büyük nimete kavuşmuş olduğunu gösterir.[111]

Tarîkatlarda aynı şeyhten terbiye görüp ayrılan birçok gruplar vardır. Bu Allah Teâlâ’ya ulaşan yolların zenginliği ve rahmet sebebi olan işlerdendir. [112] Zaman, mekân, ortam ve insan görüş ve bilişlerde tebdil ve değişime uğradığı gibi, İslâm’ın güzel yüzü insanlara değişik tecellilerde kendini sunar. Bu sunuşta Allah Teâlâ’nın büyük tasarrufunu görenler mesela Mevlana kuddise sırruhu’l-azîz gibi, senelerce kendinden bahsettirir.  Bu kolda da Efendinin de kendini unutturmayacak şahsiyetlerden biri olduğunu seneler geçmesine rağmen görmekteyiz.

İbrahim Hâs Hazretleri Menâkıbnâme’sinde yazıyorlar ki;

“Karabaş-ı Velî hazretleri kimseyi reddeylemezlerdi. Nice fâsıklar gelir, bîat dilerler­ ve bir müddet sonra tevbekâr olurlar; irşâd sâhibi adamlar sırasına geçerlerdi. Bir de herkes bulunduğu tarîk üzere terbiye ederlerdi. Hatta Mevlevi Sîneçâk Mustafa Efendi Hazretleri bir gün,

“Sultanım Mevlevîliği terk edip, sizin hizmetinizde olacağım; bana bîat verin.” dedi. Hz. Şeyh cevaben,

“Size Mevlevîliği bıraktırmak ol­maz. Her bir tarikten murat suret değildir. Murat Allah Teâlâ’yı bilmektir. Her hangi tarîkte olursanız sizi irşâd mümkündür.” Buyurdular ve onu terbiyeleri altına alıp, mertebe-i irşada ulaştırmışlardır. Tarîk-ı Kâdiri’den ve sair turuk-ı aliyyeden birçok zevat hazretten bîat isterlerdi. Hazret onlara bîat vermez ve

“Geliniz sizin ile görüşe­lim. Bîattan murat, teslimdir. Sonra Allah Teâlâ’yı bilmektir.” Buyururlardı. Bu suret­le çok kimseleri yetiştirmişlerdir.”[113]

17-Ayrıca aşağıda gelecek kısımda şu soruların cevabı gelmektedir.

—Şeyhin icazet vermesi ile halifenin kendine rabıta yaptıramayacağı;

—Hakk’a yürüyen şeyhe rabıta yapılmaz demenin yanlış olduğu;

—Şeyh vefat etti diye müridin faydasını umarak kendine rabıta yaptırmasının hata olduğu;

—Hakk’a yürüyen şeyh için  tasarruftan düştü demenin yanlış olduğu;

—Şeyh hayatta iken müridine dilerse yetki vererek kendi yerine kaim kılabileceği;

—Ruhun ne kadar güçlü ve tasarrufu olduğu;

Şeyh Abdullah-i Dehlevî kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri, Şeyh Hâlid-i Bağ­dadî kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerine rabıta ile emr ettikten sonra, Şeyh Hâlid-i Bağdâdî kuddise sırruhu’l-azîzde rabıta yaptırdı. Bilahare mumaileyh de fenâ ile be­kânın ehemmiyetini müşâhade ettikten sonra rabıtaya izin ver­di. Her kim bu dereceye vasıl olursa kendine rabıta yaptırsın. Bazı müridin rabıtadan men’ ve zecr edildiği halde kendisine rabıta yaptırması fazlasıyla taaccübü mûcibdir. (Ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil ali’yyil azîm.) Bazı mürîd de, şeyh vefat ettikten sonra kendisine rabıta yaptırmıştır. Bazısı da, meyyit âhirete intikal ettikten sonra dünyaya iltifatı kalmaz demiştir. Bu kanaat, nefsinde kemal iddia edenlerin hatasından da büyüktür. Bu söz Evliyâullâh indinde, tasarrufâtı inkârdır. Bunda itti­fak vardır.

Evliyâullahın tasarrufâtı, âhirete intikal ettiklerinde de ba­kîdir. Onun için Hazreti imâm-ı tarîkat el ma’rûf Şah Nakşibend kuddise sırruhu’l-azîz Şeyh Abdülhâlik Gücdüvânî kuddise sırruhu’l-azîzin rûhâniyetinden feyz almıştır. Hâlbuki bu iki zât-ı muhteremin arasında beş adet vâ­sıta vardır.

Yine Ebü’l Hasen Harkânî kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri, Bâyezîd-i Bestâmî kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerini idrâk etmediği halde, onun rûhâniyetin­den feyz almıştır. Belki Bâyezîd’in vefatından sonra dünyaya gelmiştir.

Ey kardeş, bilmelisin ki, şeyhimiz Zıyâeddin Hâlid en-Nakşibendi’l-Müceddid kuddise sırruhu’l-azîz hayâtında, ashâbından hiç birinin kemâline şahit olmadı ve hiç birine rabıtaya izin vermedi. Hat­tâ şiddetle nehy ederdi. Mürîdlerinden soranlara da, “Benim ya­nımda mürîd yoktur, yalnız İsmâîl yarım mürîddir” derdi. Şeyh İsmail de Hâlid kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerinin vefatından sonra kâim-makâmı oldu. Ondan sonra şeyh Abdullah Herevî kuddise sırruhu’l-azîz kemâl mertebesini buldu. Fakat kendi suretine kimseyi rabıta yap­tırmadı. Hazreti şeyhin bazı ashabına, noksanlarıyla beraber irşada izin verilmiştir. Nitekim Hoca Bahâeddîn kuddise sırruhu’l-azîz Ya’kûb-ü Çerhî kuddise sırruhu’l-azîze, kemâl-i vusulünden evvel,

“Yâ Ya’kûb! Benden sana ne vâsıl olduysa, sen de onu nâsa ilet” buyurdular. Bundan sonra Ya’kûb-ü Çerhî, Şeyh Alâeddih kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerinin elinde tekem­mül etti. Eğer mükemmelin izin ve icazeti ile nakıs olan irşada meşgul olursa, kâmilin yerine kaim olur. Yani nakısın eli kâmi­lin eli olur. Zarara uğramaz. Allâh-ü a’lem bissevâb.

Müfessirler topluluğu, “Eğer Yûsuf, Rabb’inin burhanını (ilâhî ihtârı) görmemiş olsaydı, olacak olan olurdu.” (2/99) âyet-i kerîmesinde, rûhâniyyûnun imdat ve tasarrufunu tasrîh ettiler. Müfessirînden sahip-i Keşşaf (burhan) kelimesini tefsîr etti ve dedi ki;

Ya’kûb aleyhissalâtü vesselam, Yûsuf aleyhisselâma (iyyâke ve iyyâhâ) yani, “Yâ Yûsuf, seni Züleyha ile olmaktan ve Züleyha’nın sözünü tutmaktan tahzîr ederim” dedi­ğini, Yûsuf aleyhisselâmın da bunu işittiğini ve hattâ Ya’kûb aleyhisselâmın temessül ile mübarek parmağını ısırarak göründüğünü de zikr etmiştir. Evliyâullah, ruhâniyetlerinin cismâniyetleri üzerine galebesi sebebi ile çeşitli suretlerde zahir olurlar. Nitekim sahih hadiste, Sultânü’l-Enbiya sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri, bazı ehl-i Cennete, . Cennetin her kapısından çağırılacağını buyurdular. Ebûbekir Sıddîk radiyallahü anh dedi ki;

“Bir adam nasıl olur ki, Cennetin her kapısından girsin?”Cevaben:

“Evet, umarım ki, o da sensin!’ buyurdular.

İmâm-ı Rabbânî kuddise sırruhu’l-aziz Hazretlerini, mürîdlerinden on ikisi bir akşam iftara da’vet etmişler ve aynı zamanda onikisinin if­tar sofrasında da hazır bulunmuşlardır. Kaddesallâhü sırrühü’1-aziz.[114]


II-MUHİB VE MÜRÎDLERİ

Efendi Hazretlerinin damadı Hayyat Mehmet Efendiden nakledilen bir rivayete göre, bir gün huzurlarında sohbet esnasında, orada hazır bulunanlardan bir kaçı:

“Efendim, Size gelen herkese, tefrik etmeden ders veriyorsunuz, bunun hikmeti nedir?” diye soruyorlar.  O da buyurur ki;

“Gardaşlarım! Eskiden medrese, tekke gibi, ilim irfan yerleri vardı. Camiler aslî mekânlardır, tali mekânlar kalmadı. Tarîkata girme hevesiyle gelenleri biz boş çeviremeyiz, fakat bizim bir gönül dairemiz vardır ki, bizce malumdur.” Başka bir zamanda şöyle buyururdular;

“Bir kimse bostanına karpuz eker. Karpuzların büyüdükten sonra en iyilerini satıp para kazanır. Ondan ehvenini eşine dostuna ve aile efradına yetirir. Geriye kalanını da hayvanlarına yedirir. O bostan ekenin bunda bir zararı var mı? Gardaşlarım! Ders verdiğimiz kimse hiç bir şey yapmayıp ta kötü ahlaklarından vaz geçse bu da bir kâr değil midir?”

Efendi Hazretlerinin tekkesi yeryüzü, ihvanları da bütün insanlıktı. Hiçbir kimseyi ahval bakımından eksik ve noksan görmezdi. Yokluk ile geldi ve yokluk ile gitti. Kimseye ne incindi ve de kimseye incindi. Üzenler olursa, onları da Allah Teâlâ’ya havale ederdi.

Efendi kuddise sırruhu’l aziz Hazretlerinin yol arkadaşlarından şöhret bulmuş olanlardan bazıları şunlardır.

Müezzinzâde Abdurrauf Açıkalın Efendi

Ali Eriş Efendi (Fatsa)

Ali Osman Efendi (Fatsa)

Avni Ecevit Efendi (Gürün)

Bahri Efendi (Ünye, Tekkiraz) [115]

Basmacı Mehmet Efendi (Isparta)

Bıçakçı hafız Ahmet Münir Argut Efendi (Sivas)[116]

Bünyâmin Yıldırım(İmranlı) [117]

(Gülbaba) Cavit Kayhan (Mesudiyeli)[118]

Cencinli İbrahim Başar Efendi

Çanakçılı Deli Mustafa (Veli)

Darendeli Hacı Hasan Akyol Efendi

Darendeli Seyyid Osman Hulusi Efendi

Darendeli Hacı Hamza Efendi

Darendeli Ahmet Turan Efendi (Kara Mevlana)

Darendeli Hacı Emin Efendi (Ayvalı)

Fatsa -Fizmeli Hamid Tarakçı Hoca Efendi

Göreleli Hüseyin Kibar Efendi [119]

Hacı Mehmed Nuri Sayı Efendi (Kuzum Dede-Tokat)

Hacı Murat Efendi (Çelebi)(Trabzon)

Hacı Berber Bekir Efendi

Hacı Süleyman Yücer Efendi (Niksar)

Hamamcı Şaban Aydın Efendi

Hayyat Mehmet Gündüzoğlu Efendi

Hüsnü Efendi (Gürün)

İbrahim Gökçe Efendi

İbrahim Yılmaz Efendi (Mesudiyeli)

Kastamonulu Tahsin Şenal Efendi

Kuyumcu Hacı Bekir Kızıltoprak Efendi

Hacı Mehmet Efendi (Başören Akdere-Gürün)

Mehmet Akkiraz Efendi (Korgan)

Mehmet Işık Efendi (Tokat)

Mehmet Şen Veli Efendi (Gürün)

Müftü Mevlüt Sarıoğlu Efendi

Örenli-Eynesilli Mustafa Eren Efendi [120]

Ömer Başar Efendi

Sırrı Su Efendi (Gürün)

Sivaslı Hafız Hakkı Ürgüp Efendi

Taşköprülü Mustafa Özsoy Efendi [121]

Taşköprülü Nuri Atasoy Efendi (Kıtmîri İhramî)[122]

Türkeli Mevlana Hacı Küçük Hüseyin Efendi [123]

Meşhur ihvan bacılar

Fatma Hanım, Gülname Bacı, Hamide Hamlacı, Hesna Bacı, Hayriye Hanım (Efendi Hazretlerinin kızı), Hikmet Hanım, Salise Bacı, Karabüklü Hatice Hanım


[1]— Gölpınarlı, Abdulbaki, Melâmîlik ve Melâmîler, İst. 1931, s.24

[2]—AŞKAR, Mustafa, Tasavvuf Tarihi Literatürü, Ankara, 2001, s. 237; CEBECİOĞLU, a.g.e. s. 645.

[3]—YILMAZ, Hülya, a.g.e., s.9

[4]—Cafer-i Sadık radiyallâhü anh, Hazretleri Beyazıt-ı Bestâmî Hazretleri ile Beyazıt-ı Bestâmî Hazretleri de Ebu’l Hasan Harakân-i ile zahiri bir bağlantıları yoktur. Bu zevat dünyada birbirleri ile görüşmediler.

[5]—OCAK, Ahmet Yaşar, Veysel Karâni ve Üveysîlik, İst.2002, s.99—106; H. Hilmi Işık, Tam İlmihal Se’adet-i Ebediyye, İstanbul, 2004, s.957

[6]—Öğreticiye muhtaç olan bütün kurumlarda bu söz geçerlidir. Burada kast edilen bir mana; yalnız olarak hareket edenlerin başarısız olup, şeytanın elinde oyuncak olur, demektir.

[7]Veled-i Kalb: (Hakiki kalbin doğması) Marifetullâh ve muhabbetullâh ile eğitilmiş; tezyin olmuş; safiyete ermişteki hakiki kalbten çıkan ilâhî feyzler. Bu kemale ermiş kemal ve hakikat ehl-i ağızlarından çıkan sözler, tamamıyla doğuş cinsinden olur. Veled-i kalbte olanlar Allah Teâlâ’dan gönüllerine gelen halis ve safi bilgiyi alıp söylerler. Bu makamda evliya sözü Allah Teâlâ’dan alır veya onda Allah Teâlâ söyler.

[8]— Şeyh Mustafa Kabûlî er-Rifâî, Kenzü’l-Esrâr, İst., 2001, s.31-32

[9]—Dilaver SELVİ-Enbiya YILDIRIM-Kemal YILDIZ-Ömer YILDIZ, Rabıta ve Tevessül, İst, 1994, s.288)

[10]— Rabıta ve Tevessül, İst, 1994, s.185

[11]—YILMAZ, Hülya, a.g.e., s.122

[12]—Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, I, 85

Usûlü şu şekildedir.

“Allah Teâlâ’nın sevgili kullarının mezarını ziyaret ederken şöyle ha­reket etmelidir. Mümkün ise “Yâsîn Sûresi” okunmalı, arkasın­dan onbir kere “İhlâs” ve üçer kere de “Muavvezeteyn” ile “Fatiha” ve “Bakara” sûrelerinin baş tarafları ile son tarafları okun­malıdır. Daha sonra, hadîs-i şerifte zikredildiği üzre “Esmâ-yi Hüsna”yı teker teker okuyup, gözlerini kapayarak zihninde ge­çenleri bir kenara iterek; bütün kalbiyle ve iç dünyasını mezar­da bulunana böyle durduktan sonra murakabeye dalarak üç ke­re: “La ilâhe illa’llah” ve üç kere de “Lâfz-i Celâl’i (Allah)” okumalıdır. Büyük bir saygıyla ve dünyadan ilgisini keserek:

“Allah Teâlâ’nın selâm, rahmet ve bereketi üzerinize olsun” deme­lidir. Kime hitap ediyorsa ona, Ey şeyhim, üstadım, babam vb. demelidir. Allah Teâlâ’nın rahmet ve kereminin inmesi için yardım­cı olmasını rica etmelidir”. (Hz. Ali kerremallâhü veche Divanı, trc, Müstekımzâde S. Saadettin Ef., İst. 1981, s. 121)

[13]—Ken’an Rifâî, a.g.e. s. 606

[14]—Rabıta ve Tevessül, İst, 1994, s.224

[15]—Ö.Ziyaüddin Dağıstanî, Tasavvuf Ve Tarîkatlarla İlgili Fetvalar, trc: İrfan GÜNDÜZ-Yakup ÇİÇEK, İst. 1992 s.172–173

[16]—Efendi Hazretlerinin hastalığı sırasında Ulusoylar’ın babası ziyarete geldi. Efendi Hazretlerinin ayak ucuna oturdu, hasbıhalden sonra gelen misafirin, “Efendim nasılsın?” sorusuna verdiği cevaptır.

[17]—Ken’an Rifâî, a.g.e. s. 546

[18]—ÇAVUŞOĞLU, a.g.e. s.131

[19]—ŞEN, a.g.e. s.37.

[20]—Bizi üzüm suyu ile sarhoş sanmayın. Biz aşk ile sarhoş olunan meyhanenin müdavimleriyiz ve Elest Meclisinin şarabı ile sarhoşuz.

[21]—Cemal Kurnaz-Mustafa Tatcı, Yesevilik Bilgisi, Ankara, 2000, s.447- Sufi Muhammed Danişmen “Yesevîliğin İlk Dönemine Ait Bir Risale:, Mir’âtü’l-Kulûb”, İlâm, C 2, s. 2, Temmuz-Aralık 1997, İst. 1998, s. 41-85

[22]—BOYACIOĞLU, Ramazan, C.Ü.İ.F.Dergisi / 2002 / Cilt 6 / sayı 1 deki makale.

[23]—98 tane halife yetiştirdiği rivayet edilir. Halifelik sıfatı ile mürşidliği karıştırmamak gerekir.

[24]—Efendi Hazretleri irşad vazifesi ile ilgili bir yazı bırakmamıştır.

İcâzet-nâme Arapça-Farsça bir terkib. İzin mektubu, bir nevi diploma manasına gelir. Şeyhlerin, olgunluk makamlarını aşan ve irşad mertebesine yükselip gelenlere, gördükleri terbiye ve irşad sınırları içinde, tâliblerin terbiye ve irşad edilmesi konusunda verdikleri izin. Bunu belgeleyen, mezuniyet kâğıdına da icâzet-nâme denir. İcâzet-nâme alanlara, şeyh tarafından merasimle taç giydirilirdi. Bazı tasavvuf okullarında, taç yerine “hırka giydirmek” tabiri kullanılır.” CEBECİOĞLU Ethem, Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, Ankara, 1997, s.384

[25]—Aşağıda Mehmet Kâzım TOPRAK kuddise sırruhu Efendinin hizmeti açıklayan ifadeleri bu konuda çok önemlidir.

[26]—Mesnevi c.I, b.1766-1770

[27]—Efendi Hazretlerinin uzun ömürlü olması yanı doksan yaşını geçmesi kutbiyyetine delildir.

İsmail Hakkı Bursevî kuddise sırruhu’l-azîze göre Aziz Mahmud Hüdâyî ittifakla zamanının kutbudur. Özellikle Tecelliyât isimli eserinde onun kutbiyyetine işaret eden deliller vardır. Arifler de onun kutbiyyeti üzerinde ittifak etmişlerdir. İsmail Hakkı, kutb-i vücûdun uzun ömürlü olduğunun söylendiğini belirterek Aziz Mahmud Hüdâyî kuddise sırruhu’l-azîzin uzun ömürlü olup dok­san yaşını geçmesini de kutbiyyetinin bir delili saymıştır. (Aziz Mahmud Hüdâyi Uluslararası Sempozyum Bildiriler, İst-Üsküdar Beld. 2006, c. II, s. 331, İsmail Hakkı Bursevî, Kitabü’s-Silsile, s.66)

[28]Miftâhu’l-Kulüb, s. 75. İstanbul-1301

[29] Sahte şeyhler.

[30] Uyduruk tarikat ehilleri; tahrif edilmiş tarikât zihniyetine sahib kişiler.

[31]—  “Hatm” Arapçada “bir işi tamamlayıp sona erdirmek, bir şeyin so­nuna damga vurmak, bir yazı veya belgeyi mühürlemek” anlamlarına ge­lir. Hatem’ül evliya görüşünü ilk defa ortaya atan Hakîm Tirmîzî’dir (h.y.t.320/932).

[32]İsa b. Meryem aleyhisselâm: Cenâb-ı Muhyiddin Ârâb-î kaddese’llâhü sırrahu’l-azizin Hatm-i velayet yani sahibini görebilmek hususunda ki teminatına [henüz ona çok vakit vardır. Sen göremeyeceksin. Keşf ve şuhût âlemindeki görüşün hariçte devam etmez] cevabı verilmiştir. Cenâb-ı Muhyiddin Ârâb-î kaddese’llâhü sırrahu’l-azizin keşfi şüphesiz keşfi hakîkidir, keşfi hayâlî değildir. Yalnız Hatm-in zamanı geleceğe bağlanmıştır. Buradan anlaşılan Hazreti Şeyh bu temenniyi Futuhât-ı Mekkiye’sinde önce beyan etmiş ve ondan sonra yazdığı rüyasına niyaz-etmişse de ömrü vefa etmemiştir.

[33]―Yani İsa aleyhisselâm gelecektir ki, Hatm O’dur. Çünkü geldiği zaman dünyanın sonu ve velâyetin bitişi olacaktır. Bunun için Hatm (mühür-son) dir.

[34]―Kitabın başından başlayıp burada tamamlanan manzûmede Cenâb-ı Muhyiddin Ârâb-î Hazretleri Efendimiz Hz. İsa aleyhisselâm kelimesini, geliş zamanını ve Hatm’in ismi ile geleceğini ve yanındaki yardımcılarını kısmen işaret ve kısmen sarâhatle (açıkça) beyan ve ifâde buyurmuştur. Bundan sonra yine ve küçük bir manzûme ve bir tavsiyesi ile bu kitabı yazmaktan maksadı ne ise ona intikal edeceklerini izah etmişlerdir. Allah Teâlâ sırrını takdis, yardımını ve feyzini üzerimizde kılsın. Amin

[35]― Muhyiddin Ârâb-î, Ankâ-i Muğrib-Sırr-ı Mektûm-u Mahtûm (Üzeri Mühürlenmiş Gizli Sırlar), Yazma, Atatürk Kütüphanesi, Osman Nuri Ergin, 1700)

[36]—ERGİN, a.g.e. s. 281

[37]— “İbâdet sıfatında son mer­tebe hatmi sücûdladır ki, mahşerde feth-i bâb-ı şefaat olunduk da ol halde mütekeffil-i-saâdet-i dâreyn şefî’u’s-sakaleynden sallallâhü aleyhi ve sellem ve sâir şefaate me’zûn olanlardan vâki’ olsa gerektir. Pes ol secdeden sonra ibâdet-i zâtiyye kalır ki ona emir ve teklîf mukârin olmaz. Nitekim rûh-i izafi mufârakatinde dahî,  hayât-i zâtiyye kalıp meyyitten emr ü nehy sakıt olur. Ve Kur’ân-ı Azîz’in hatmi, sûre-i beraat iledir. Zîrâ bu sûre makbul ve merdûd meyânını temyiz eder. Âhir nazil olan hüküm ise, ehl-i cennet ve nârı birbirinden temyizdir. Ve ahkâm-i şerâyi bizim şerî’atimizle hatm olunmuştur, Enbiyâ aleyhisselâm bizim Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem mahtûm oldukları gibi; Hz. İsâ aleyhisselâmın nüzûl-i tabi’iyyet ve bazı ahkâmı tağyîr-i taayyün-i Sâri’ iledir. Fe’fhem. Ve bizim şerîatimizin hükmü şemsin mağripten tulûuyla hatm olunur. Zîrâ şem­sin sûret-i âmme-i kevniyyeye nisbeti, rûh-i hayvaninin bizim beden­lerimize nisbeti gibidir. Ve kalem-i âlânın min-haysü’1-insân-i kâmile nisbeti bizim neş’etlerimizi müdebbir olan rûh-i ilâhînin; nisbeti gibidir. Onun için şems mağripten tulu’ ettikten sonra kimsenin îmân ü ame­line i’tibâr olunmaz. Rûh-ı insanînin tedbîr-i bedenden i’râzı ve rûh-ı hayvaninin mufârakati hâlinde i’tibâr olunmadığı gibi. Ve hilâfet-i ilâhiyye-i mutlaka mertebesinin hatmi Hz. İsâ aleyhisselâm iledir. Hilâfet-i Nebevîyye mertebesinin hatmi, Hz. Mehdî ile olduğu gibi. Ve velâyet-i Muhammediyye’nin min-haysü husûsi’l-mertebe hatmi arabdan bir hasîb ve nesîb racül-i kerîmle vaki’ olmuştur. Nitekim husus mertebe-i adi ve seyf âl-i Osman’dan Fâtih Sultân Muhâmmed (Rahimehu’l-Ehadu’s-Samed) ile hatm olunmuştur. Ve velâdet-i mutlaka Sîn’de bir mevlûd-i pâkize ile hatm olunur ki, ba’de ez-în dünyaya ukm sârî olur.

Nitekim,İlim Çin’de de olsa onu arayınız.” (Keşfü’l-Hafâ, I, h. no: 397) ona işarettir. Ve saltanat-ı mutlaka, saltanat-ı Osmâniyye ile hatm olunur. Pes Âl-i Osman’ın devleti zamân-ı Mehdî’ye muttasıl olur. Velâkin husus üzerine kiminle hatm olacağı kimseye ma’lûm değildir. Eğerci ki, âhiru’l-aktâb  bi-husûs  malûmdur.   Nitekim  takrîr-i  sabıktan  fehmolunur. Ve hatm-i vüzerâ Ashâb-ı Kehf tir ki, vezâret-i Mehdî ile takallüd etseler gerekdir. Ve bunlar gerçi acemdir. Velâkin arabi tekellüm etseler gerekdir. Pes yediyüz bin lügatin evveli süryânî ve âhiri arabîdir. Onun için ehl-i cennetin dahî, lisâni arabîdir. Ehl-i nârın a’cemî olduğu gibi ve fârisî a’cemîden müstesna olmakla lisân-ı ehl-i cennete ilhak olunmuş­tur. Ve bâ (ب) ve cîm ( ج) ve zel( ذ) ve kâf ( ك )-i fârisiyye hurûf-i arabiyye ilhak olunduğu gibi. Onun için hurûf otuz ikidir derler. Ve fesâhat-ı arabiyye Sehbân ile ve fesâhat-ı tefsîriyye Cârullah ile ve Türkî-i mutlak , Şeyh Yunus Emre kuddise sırruhu’l-azîz ile ve husus mertebe şeyh-i tarîkatimiz Mahmûd Hüdâyî el-Üsküdârî kuddise sırruhu’l-azîz ile hatm olunmuştur. Onun için cevâmî’-i kelime mazhâr ve kelimâtmda cemî’-i merâtibe işâret-i ve hafiyye müyesserdir. Eğerçi ki, ba’zı ehl-i ruûnet ve haset mezâya-ı kelâma mühtedi olmadığından duayı mücerrede hamleder. Ve lisân-ı tasavvuf Şeyh-i Ekber ve Şeyh-i Kebir’de kuddise sırruhuma’l-azîz hatmolunmuştur ki, cemî’-i erbab-ı tarîk onlardan Hakk’a müstefîddir. Onun için onlar tarîkat-ı mahsûsa mensûb değildir. Ve bu lisânda şey-heyn-i mezkûrînin birbirlerine nisbetleri lisân-ı Türkî’de Şeyh Yûnus ve Hüdâyi nisbetleri gibidir, fa’rif (bil). Ve şuyûh-ı kibar hakkında erbâb-ı kîyl ü kâlin halleri malûmdur. (İsmail Hakkı Bursevî, Tuhfe-i Aliyye, Hzl: Şeyda ÖZTÜRK, İst., 2000, s.252)

Velâyetin kesbî mi yoksa vehbî mi olduğu konusunun ilk dönemden itibaren tartışıldığı bilinmektedir. Hakîm Tirmizî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz velilerin sahip oldukları zâhirî ve bâtınî özelliklerden de bahsetmekte ve zâhirde onların tanınmasını kolaylaştıran alametleri hakkında şöyle demektedir: “Birincisi, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme sorulan bir soru üzerine verdiği rivayet edilen cevaptaki özelliktir. Kendilerine: Allah Teâlâ’nın velîleri kimlerdir? Diye sorulduğunda, şöyle demişlerdir: Görüldüklerinde Allah Teâlâ’yı hatırlatan kimselerdir.” Mûsa aleyhisselâmın şöyle dediği nakledilmektedir:

“Yâ Rabbi! Senin velîlerin kimlerdir? Ona şu şekilde cevap verilmiştir: Onlar öyle kimselerdir ki, Ben anıldığımda onlar hatırlanır, onlar anıldığında Ben hatırlanırım.” İkincisi, onlarda hakkın gücü vardır. Bu güç sebebiyle hiç kimse onlara mukavemet edemez. Üçüncü olarak, onlar firâset sahibidirler. Dördüncü özellikleri, ilhama mahzar olmalarıdır. Beşincisi, onlara ezâ edenin çıldırıp kötü bir sonla karşılaşmasıdır. Altıncısı, onlara haset etmeyi alışkanlık haline getirenler hariç, diller onları övme hususunda birleşirler. Yedinci alâmetleri, dualarının makbul olması ve çok kısa sürede bir yerden başka bir yere gitme (tayy-ı mekân), su üstünde yürüme, Hızır aleyhisselâmla sohbet etme gibi değişik şekillerde keramet gösterebilmeleridir. Hızır, kendisiyle görüşmeyi arzulayan birilerini bulmak için dağları, ovaları, denizleriyle bütün yeryüzünü dolaşır.” (Hakîm Tirmizî, Hatmu’l-evliyâ, s. 361)

“Velilerin ve bulundukları makamların birbirine üstünlükleri hususunda onun esas aldığı ölçü nebîlerdir. Ona göre, nasıl ki enbiyânın bir kısmı belli özelliklerinden dolayı diğerlerinden üstün iseler velîlerden bazıları da sâir evliyânın önünde bulunmaktadırlar.” Hatmu’l-evliyâ, s. 337.

Hakîm Tirmizî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz bu görüşüne dayanak olarak sunduğu delillerden biri Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle ilgilidir. Allah Teâlâ’nın Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme âlemde hiç kimseye vermediği hususiyetler bahşettiğini söyleyen Hakîm Tirmizî bunlardan bazılarını herkesin bilebileceğini ama geri kalanının yalnızca Allah Teâlâ’nın seçkin kıldığı kişilere açıldığını iddia etmektedir. Allah Teâlâ başka pek çok şeyin yanı sıra Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme hâtemu’nübüvveti de vermiştir. Bu enbiyâ içerisinde yalnızca ona ihsan edilmiştir. Burada Hakîm Tirmizî’nin hâtem ve hatm kelimelerini mühür anlamında kullandığını özellikle vurgulamak gerekir. Ona göre Allah Teâlâ nübüvvetin bütün cüzlerini bir araya toplamış, tamamlamış ve kendi mühürüyle de mühürlemiştir. Bu nokta önemlidir, zira bu mühür sayesinde şeytan ve nefs nübüvvet alanına sızmak için yol bulamazlar. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dışındaki enbiyânın böyle bir özelliği bulunmadığından, onlar nefslerinin kalplerine etki etmesinden emin olamazlar. Hatmu’l-evliyâ, s. 340.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin bu özelliğinden hareket eden Hakîm Tirmizî hâtemu’l-evliyâ ile ilgili görüşünü şu şekilde ortaya koyar:

“Aziz ve Celil olan Allah Teâlâ nebîsinin (sallallâhü aleyhi ve sellem) ruhunu kabzettiğinde, onun ümmetinden kırk sıdık ortaya çıkar. Yeryüzü onlarla ayakta durur ve onlar onun ev halkıdır (âl-i beyt). Onlardan biri öldüğünde yerini bir başkası alır. Onların sayıları tükenip dünyanın sonu geldiğinde Allah Teâlâ bir velî gönderir. Allah Teâlâ onu seçmiş, ayırmış, kendisine yaklaştırmış, yakınlaştırmış, evliyâya verdiğini ona da vermiş ve ona özel olarak “Hâtimu’l-velâye”yi ihsan etmiştir. Böylece o, diğer velilere Allah Teâlâ’nın kıyamet günündeki delili olur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem de sıdku’n-nübüvvet bulunduğu gibi onda da bu mühür sebebiyle sıdku’l-velâyet bulunur. Ne Şeytan ona yaklaşabilir ve ne de nefs bu velâyetten kendi payına düşeni alabilir.” Hatmu’l-evliyâ, s. 344.

Tirmizî’nin buradaki ifadelerinden hatmu’l-velâye sahibi olan veliye atfettiği özelliklerin Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin özellikleri ile benzerlik arz ettiği ortaya çıkmaktadır. Bilhassa son cümledeki yaklaşımı onun değişik çevrelerden gelen eleştirilere maruz kalmasına sebep olmuştur. Ancak o bu yorumunu yol açabileceği tehlikeleri önceden tahmin ederek velâyetle nübüvvet arasındaki farka dikkat çekmiş ve bu doğrultuda açıklamalar yapmıştır:

“Nübüvvet ve velâyet arasındaki fark şudur: Nübüvvet, bir ruh eşliğinde vahiy olarak Allah Teâlâ’dan gelen kelamdır. Vahiy tamamlanınca o ruhla mühürlenir. Vahyin kabulü onunla olur. Bu şekilde tasdik edilmesi gerekir. Kim onu inkâr ederse kâfir olur. Çünkü o Allah Teâlâ Teâlâ’nın Kelâm’ını reddetmiştir. Velâyet ise, Allah Teâlâ’nın başka bir yolla kendisine hadîs ulaştırmayı üstlendiği kişi için söz konusu olur. Böylece o hadîse nail olur. Bu hadîs Aziz ve Celil olan Allah Teâlâ’dan, sekîne eşliğinde hak lisanı üzere ayrılır. Muhaddesin kalbinde bulunan sekîne o hadîsi karşılar, muhaddes de bunu kabul eder ve onunla sükûn bulur.” Hatmu’l-evliyâ, s. 346.

Bu mesele bağlamında İbn Abbas radiyallâhü anhdan gelen bir rivayete dayanarak muhaddes dediği velîlerin de tıpkı nebîler gibi görevlendirilmiş olduklarını söyleyen Tirmizî şöyle devam etmektedir:

“Bununla onların insanlara gönderilmiş elçiler olduklarını kastetmiyorum. Demek istediğim onların Aziz ve Celil olan Allah Teâlâ tarafından yalnızca elçi olarak gönderildikleridir. Allah Teâlâ’nın, işini üstlenip, seçip, Kendisi’ne ayırdığı her kişi dünyada elçidir ve gönderilmiştir. İsrailoğulları arasındaki kullarına bir ceza olmak üzere hazırladığı düşmanlarından bazılarını, Allah Teâlâ’nın nasıl zikrettiğini görmüyor musun? Şöyle buyuruyor: “Üzerinize pek güçlü olan kullarımızı salacağız”. ( İsrâ, 5)

Burada O, ceza ve kötülük için göndermiştir. Şu ayette zikredilenler ise hayır ve yardım için gönderilmişlerdir: “Senden önce hiçbir rasûl ve nebî göndermemişizdir ki…” Bu şu demektir: Biz hiçbir nebî göndermedik. Bir kavme nebî gönderilmiş midir? Şayet böyle ise o rasûldür. O halde nebî ile rasûl arasında ne fark vardır? Rasûl, (Allah Teâlâ’dan) haber veren, belli bir kavme gönderilip onları uyaran ve elçilik görevini yerine getiren kişidir. Nebî ise haber verir ama belli bir kavme gönderilmemiştir. Ancak kendisine sorulduğunda cevap verir. İnsanları Allah Teâlâ’ya çağırır, onlara nasihat eder ve rasûlün şerîati doğrultusunda yürümeleri gereken yolu açıklar.

Rasûle gelince, o Allah Teâlâ’dan getirmiş olduğu bir şerîate sahiptir ve insanları buna uymaya davet eder. Nebî ise elçi olarak gönderilmiş değildir. O kendisinden önceki rasûlün şerîatine tabi olur, halkı o rasûlün getirmiş olduğu şerîate uymaya davet eder ve onlara rehberlikte bulunur. Aynı şekilde muhaddes de söz konusu şerîat kanalıyla Aziz ve Celil olan Allah Teâlâ’ya çağırır ve rehberlik eder. Hak lisanıyla Allah Teâlâ’dan ona gelen müjde, destek ve nasihattir. Kendisine gelenler, şeriattan hiçbir şeyi neshetmez, bilakis ona tamamen uygunluk arz eder. İşte buna karşı çıkan vesvesecinin ta kendisidir. İbn Abbas radiyallâhü anh tilavetinde bu rasûl, nebî ve muhaddesi bir arada okumuştur. Çünkü onlar Allah Teâlâ katından gönderilmişlerdir. Allah Teâlâ onların her birinden ayrı ayrı söz almıştır (mîsak). Rasûlün mîsakı risâletiyle, nebînin mîsakı nübüvvetiyle, muhaddesin mîsakı velâyeti ile ilgilidir. Onların hepsi Allah Teâlâ’ya davet ederler. Bununla birlikte rasûlün risâleti şerîatle yerine getirmesi gerekir. Nebînin Allah Teâlâ’dan haber vermesi gerekir ki bunu inkar eden kafir olur. Muhaddese gelince, onun hadîsi rasûlün şerîati dâhilinde onun için bir destek ve ilave bir delildir. Şayet bunu Allah Teâlâ’nın kulları için kullanırsa bu onun Allah Teâlâ’ya yakınlaşması için bir rahmet ve vesile olur. Onu inkâr eden onun bereket ve nûrundan mahrum kalmış olur. Zira o Allah Teâlâ’ya çağırıp rehberlik eden olgun bir kişidir.” Hatmu’l-evliyâ, s. 352.

(Salih Çift, Hatmu’l-Evliyâ, Ebû Abdullah Muhammed b. Ali el-Hakîm et-Tirmizî, Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 6 [2005], sayı: 15)

[38]—ÇEÇEN, Halil, Niyazî-iMısrî’nin Hatıraları, İst, 2006, s. 39

[39]—Ken’an Rifâî, a.g.e. s.218

[40]—Selim Divane, Sadıkların Müşkillerinin Anahtarı, a.g.e., s.41

[41]—Tokatlı Kokucu Kemal Hisli Efendinin yanında bulunan Mehmet Şen Veli Efendinin bizzat kendi yazısıyla tuttuğu notlarda vazifenin bu tarihte verildiğini okudum. (Yazan)

[42]—Mesnevi c.IV, b.1759–1760

[43]—Mesnevi c.IV, b.487–499

[44]—Mesnevi, c.II, b. 2603

[45]—Bakara, 166–167

[46]—ÇAVUŞOĞLU, a.g.e. s.133

[47]—GÜNEREN, a.g.e., s. 78

[48]—a.g.e., s. 87

[49]—Ken’an Rifâî, a.g.e. s. 156

[50]—Aşçı, a.g.e. c. I, s.507

[51]—GÜNEREN, a.g.e., s. 33

[52]—GÜNEREN, a.g.e., s. 92

[53]—Nahl, 43

[54]—(Taberanî) (Uhûdü’l Kübra, a.g.e. s.60)

[55]—(Taberanî) (Uhûdü’l Kübra, a.g.e. s.60)

Zamanımızda öyle kişilerle karşılaşıyoruz ki, başka yolun kitaplarını dahi okutturmuyorlar. Bu durumu şahsen yaşayanlardan biride benim. Bu türlü haraketlerin manasını dahi anlamak mümkün olmuyor. Ancak bu sorunun cevabını mani’ olan kişilere sorduğumuzda cevap dahi vermiyorlar. (Yazan)

[56]—İsmail Hakkı Bursevî, Tuhfe-i Vesimiyye, Hzl: Şeyda ÖZTÜRK, İst., 2000, s.136

[57]— Şeyh Mustafa Kabûlî er-Rifâî, Kenzü’l-Esrâr, İst., 2001, s.24

[58]— Muhammed Hikmet Efendi, Marifet-i İlahiyye Tarîkat-ı Aliyye, İst, s. 66

[59]—AYNÎ. a.g.e. s. 249

[60]—Mesnevi c.IV, b.1799-1802

[61]—YILMAZ, Hülya, a.g.e., s.41

[62]—Mesnevi c.III, b.1289-1297

[63]—İbn-i Haldun, Mukaddime, trc. Halil KENDİR, İst, 2004, s. 201

[64]—Uhûdü’l Kübra, a.g.e. s.986

[65]—KÜÇÜK, a.g.e., s. 58

[66]— İbn-i Haldun, Mukaddime, trc. Halil KENDİR, İst, 2004, s.268

[67]—Mesnevi c.IV, b.96

[68]—İNANÇER, Ö. Tuğrul, Vakte Karşı Sözler, hzl. Ayşe ŞASA-Berat DEMİRCİ, İst.2006, s.167

[69]—GÜNEREN, a.g.e., s. 77

[70]— HACI HASAN AKYOL kuddise sırruhu’l-azîz Efendi:

1895 yılında Hacı Derviş Mahallesi’nde doğdu. Müftü Hüseyin Efendinin torunlarından Mehmet Sabit Efendi’nin oğludur. Amcakızı Münevver Hanımla evlendi. Dört oğlu, bir kızı olmak üzere 5 çocuğu olmuştur. İlk ve Rüşdiye tahsilini Darende’ de yapmıştır.

Askerliğini İstanbul’da Selimiye kışlasında yaptığı sırada (Tokat mebu­su) hulefayı Nakşibendiye’den Seyyid Mustafa Hakî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz Efendi’ye inti­sap etmiştir. Burada hem vatanî göre­vini hem de ilmî ve dinî çalışmalarını beraber yürütmüştür. Mürşidinin vefa­tından sonra Sivas Mebusu Hacı Mus­tafa Takî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz Efendi’den sülukunu ikmal etmiştir. 1925 yılında Takî Efendi’ nin vefatıyla İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Toprak kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz Efendiye intisap etmiştir.

Hacı Hasan Akyol Efendi çevresinde sevilen sayılan bir kişi idi. Maddî ve manevî himmetleriyle birçok insanın ticarete atılmasında, Darende’nin ilim ve irfan diyarı olmasında büyük katkısı olmuştur. Hacı Hasan kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz Efendi, Darende’nin Kurtbağı Mahallesi’ne kendi ismiyle 1957 yılında yapılan camiide dokuz yıl fahrî imamlık yapmıştır. Daha sonra evini 20 Eylül 1966 yılında Sivas’ a Kemal Tosuner’in evine taşımıştır. 1971 yılında da Hakk’a yürüyene kadar oturduğu evine yerleşmiştir.

Kendi el yazısı ile tuttuğu notlar, sohbetleri ve nasihatların bir kısmı daha sonra İslâm ve Ahlâk adıyla yayınlanmıştır. 31.07.1984 yılında kan kanseri hastalığından Sivas’ta kendi evinde Hakk’a yürümüştür. Kabri mübarekeleri Sivas Yukarı Tekke kabristanında Hacı Mustafa Tâkî kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerinin kabri civarındadır.

O aziz insan dopdolu îman

Oldu hoş revan bağı ridvan

İsmi Hasan’dı hulkî hasendi

Fiili hasendi halk ı cihana.

Vec-hi nurunda, Hakk huzurunda.

Her umurunda uydu Kur’an’a,

Gündüzü sâim, gecesi kâim,

Uydu her dâim, Hükm-ü Yezdan’a.

Üstadı kâmil, etmiş tekâmül,

Olmuştu dâhil, babı irfâna,

Gelse bir bi-mar, hâlin istifsar,

Eylerdi timar, hoş tabibâne.

Fikri sâibdi, Hakk’a talipdi,

Şevki galipti, feyzi Rahmân’a,

Âşık u sâdık, derdine lâyık,

Kazdılar kabrin kûyi cânâne.

Seyyid Hacı Hulusi Ateş kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

[71]—Sıddıklık makamının sahibi Hz. Ebubekir radiyallâhü anhındır.

Hz. Ebu Bekir radiyallâhü anh aşkûllah, haşyetûllah ve muhabbet-i Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden ötürü, daima mahzun idi. Ahkâm-ı şer’iye ve Kur’anı Kerim’in meziyetlerine lâyıkıyla vâkıf, güzel ahlâk sahibi idi. Fevkalâ­de müttakî, iffet, adalet, insaf sahibi ve cesur idi. Hüznü ve Allah Teâlâ’ya karşı korkusu, fazla idi. Bu hâlden dolayı, içi daima yanıktı. Her gece yatsı namazını bitirince, ev halkı ile bir iki saat sohbet ettikten sonra onları yatırır; kendisi abdestini tazeler, iki rekât nafile namaz kılar ve seccadesi üzerine oturarak, hûşû içinde murakabeye dalardı. Sabaha bir saat kala, mübarek başını kaldırır ve bir “ah!” çekerdi ki; o anda ağzından çıkan nurun ışığı, Kâbe duvarlarını aydın­latırdı. Sonra kalkıp on rekât teheccüd namazı kılar, ev halkını uyandırır ve sabah namazının sünnetini kıldıktan sonra mescide giderdi. (BURGAY, Hasan, Hazreti Muhammed (s.a.v.)’in Varisleri, Ankara, 1994, s.29)

Sıdkıyyet: Tevhid makamlarını tahsil edip bitiren kimselerin yeridir. Buna tevhid makamlarında Cem’ül Cem derler. İhvan için ondan ileri bir makam yoktur. Tevhid makamından sonra o salikler için dört rütbe vardır. Bu rütbe o makam sahiplerine batın tarafından verilir. Bu rütbeler sırasıyla şunlardır.

1-Velayet

2-Sıdkıyyet

3-Karâbet

4-Nübüvvet

Velayet: İki hali vardır. Bir hali Hakk’la, bir hali de halkla olmaktır. Hal sahibi Hakk ile olduğu zamanda keşfi artar, görüşü artar. Halkla olduğu zamanda mahcubiyeti artar.

Sıdkıyyet: Tek hali vardır. Onlar hiç halkla olmazlar, Hep Hakk’la olurlar. Onların mazharında Hak’tan gayrı olmaz. Onlar hiç halk görmez. Bu makam da bazı veliler söz söylemişler. Beyazid’i Bestami kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri:

“Ben otuz senedir Hakk’la konuşuyorum, halk zannediyor ben kendileriyle konuşuyorum.” Bu, sıdkıyyetin halidir. Bir kişide sıdkıyyet hali tecelli ederse, o halk göremez, eşya göremez hep gördüğü Hakk’tır. İşte sıdkıyyetin hali budur.

Karâbet: Kurbiyyet demektir. Kurbiyyet ise, Allah Teâlâ’ya yakınlıktır. Velâyet sahipleri gibi bunda da iki hal vardır. Bunlar ya Hakk’la olur, ya halk’la olur. İster Hakk’la olsunlar, ister halk’la olsunlar hiçbir zaman mahcubiyetleri olmaz. Hakk’la olduğu zaman keşfi nasıl ise, halk’la olduğu zaman da aynı keşfi muhafaza eder. Bu mertebede gerek velayetten gerekse sıdkıyyetten daha üstün bir mertebededir.

Nübüvvet: Bu makamda vahy gelir. Bundan önce saydığımız mertebe sahiplerine ilham gelir. Nübüvvetin bu mertebelerde farkı, vahy gelmesidir. Bu nübüvvetten, daha üstün, daha büyük bir makam yoktur. Bu rütbelerde de makamların tecellileri vardır.

[72]H. Mehmet Emin Boyraz kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

Malatya ilinin Darende ilçesinin Ayvalı kasabasında 1912 yılında doğdu. Ecdadı olan Boyrazoğlu ailesi, Gaziantep civa­rında yaşayan Barak Türklerindendir. Takriben beşyüz yıl ön­ce (1445) Ayvalı’ya gelerek, Ermeni’den boşalan bu arazileri işgal edip, sürülerini otlatarak, oraya yerleşmişlerdir. Şu anda, halen onbinlerce dönüm çiftlikleri elinde bulunduran bu kabi­lenin, sattığı arazilerde Ayvalı ve Kuluncak köyleri yaşamak­tadır.

İki yüzyıl kadar önce Ermenilerin işgaline uğrayan Gürün kazasını, savaşarak kurtaran Boyrazoğullarına, Padişah Sivas-Harput arasında ağalık yetkisi vermiştir. Bu kabilenin prensi­bi, halkı iyi yönetmek ve devlete yardımcı olup, gerektiğinde halktan asker ve vergi toplayıp, devlete verme olmuştur.

Onun içindir ki, halka ve devlete sevilmekten kaynaklanan bir güce sahip olmuş, kazancını hep halka ve devlete harca­mışlardır.

Emin Efendi’nin babaannesi, Sofular köyündeki Sıddıklar kabilesine mensuptur ki, onların soyunda (Şeriflik) ve takvalık meşhurdur. Anneannesi ise Hekimhan Ağası Şatıroğulları’ndandır. Babası Osman Ağa, medrese mezunu ve takva bir zat idi.

Emin Efendi, hayatını din kültürüne, ibadete, muhabbete ve halka hizmete vakfetmiş olup, çevresinde Nakşibendi tarikatı­nın temsilcisi olmuştur. Halka bilgi ve muhabbet aşılamakla ömrünü-geçirmiştir. Gavs’ül-âzam İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Efendinin üçlerden olan haliferinden biridir.

Emin Efendi hakkında, Darendeli Es Seyyid Osman Hulusi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Efendi’nin yıllar önce yazdığı bir şiiri;

“Emin’in sinesi tabaveri vaslı nigar olmuş

Anın çûn hubbu canda ol aşığım ismi ezberdir

Dili miratı kabildir, mukabbildir cemaline

Mücella sinesinde nuri haklamii azhardır.

Melâhât mülkinin şahı anun tut zarını mazur

O sûzü şemmi vasl olmuştur amma zarı averdir

Bu suretle gözükmek cilvesidir yâri mananın

O yoksa zahiri batında birleşmiş beraberdir.”

[73]—Bu zatlar; bir değil, üç türlüdürler.

“Bunlardan bir kısmı yalnız sırrı zata erer ve o yüksek hakikati id­rak eder; fakat susar, artık kendi zevk ve neşe âleminde yaşar, kimse ile görüşmez, kimse ile niza etmez, kendisiyle münakaşa edenlere de karşılıkta bulunmaz.

Diğer bir kısmı da bu hakikati ancak birkaç kişiye ağızdan duyurur, fakat eser yazmaz. Yâni bir eser yazsın da, kendisinden sonra o eseri okuyanlar istifade etsin, hakikati anlasın.  İşte buna imkân yoktur.

Bir üçüncü kısım da hem belirli kimselere bu hakikati ağızdan duyururlar, hem de biraz kapalı yollardan gitmek üzere eser de yazar­lar ve bırakırlar.” (ERGİN, a.g.e. s. 286)

[74]—Böyle olmasına rağmen şeyhlik vasfı ile hareketten kaçınmışlardır. ERGİN, a.g.e.  s.227

[75]— Mesnevi c.III, b.79–84

[76]—İbn-i Haldun, Mukaddime, trc. Halil KENDİR, İst, 2004, s. 224

[77]—Mesnevi c.III, b.17

[78]Yesevilik Bilgisi, a.g.e.s.439, Mir’âtü’l-Kulûb,” s. 41–85

[79]Mehmet Akkiraz (1895–1997) Binlerce müslümanın yetişmesinde emeği geçti. İmam Hatip lisesi, kur’an kursu ve camilerin yapımına öncülük etti. 16 Haziran 1997 Pazartesi günü  Samsun’da Hakk’a yürüdü.

[80]—Ahmet Amiş Efendi.

[81]— ERGİN, a.e. s: 285

[82]— Feyzü’l-Kadîr, I, h. 2701

[83]Bu mektûb, Bedî-uz-zamâna gönderilmişdir. Hızır “aleyhisselâm” ve İlyâs “aleyhisselâm” ile buluşmağı bildirmekdedir:

Allah Teâlâ’ya hamd olsun! Onun seçdiği kullarına selâm olsun!

Çok zamandan beri, sevdiklerimiz Hızır “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” için soruyorlar. Onun için bu fakîre lâzım olan bilgi verilmediğinden cevâb yazmıyordum. Bugün sabâh vakti toplanmıştık. İlyâs “aleyhisselâm” ile Hızır “alâ nebiyyinâ ve aleyhimessalevâtü vetteslîmât” rûhânî şekillerde geldiler. Hızır “aleyhisselâm” rûhânî olarak dedi ki,

“Biz ruhlar âlemindeniz. Allah Teâlâ, bizim ruhlarımıza öyle kuvvet vermiştir ki, insan şeklini alırız. İnsanların yaptığı işleri, bizim ruhlarımız da yapar. İnsanların yaptığı gibi yürürüz, dururuz, ibadet ederiz”

“Namazları Şâfi’î mezhebine göre mi kılarsınız?” dedim.

“Biz İslâmiyyete uymakla emr olunmadık. Kutb-i medârın işlerine yardım ederiz. Kutb-i medâr Şâfi’î mezhebinde olduğu için, biz de onun arkasında şâfi’î mezhebine göre kılıyoruz” dedi. Bu sözünden anlaşıldı ki, bunların ibadetine sevâb yoktur. Yanında bulundukları kimseler gibi ibadet ederler. İbadetin yalnız şeklini yaparlar. Bu konuşmadan da anladım ki, velâyetin kemâlâtı şâfi’î mezhebine uygundur. Nübüvvet kemâlâtının ise hanefî mezhebine bağlılığı vardır. Kıyamete kadar hiç nebi gelmeyecektir. Bu ümmete bir nebi gönderilse idi, Hanefî mezhebine göre ibâdet ederdi. Hâce Muhammed Pârisâ kaddese’llâhü sırrahu’l azîz hazretlerinin, (Füsûl-i sitte) kitâbındaki, (Hazret-i İsâ “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” gökden indikden sonra, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe “radıyallahü teâlâ anh” mezhebine göre iş yapar) sözünün ne demek olduğu şimdi anlaşıldı. Bu iki büyükten yardım ve dua istemeği düşündüm.

“Allah Teâlâ’nın lütfuna, ihsanına, nimetlerine kavuşan bir kimseye biz ne yapabiliriz?” dedi. Sanki kendilerini aradan çektiler. Hazret-i İlyâs “alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm” bu konuşmaya hiç katılmadı. Bir şey söylemedi. Vesselâm.

Zikr et zikr, bedende iken cânın!

Kalbin temizliği zikr iledir Rahmânın!

[İmam Rabbânî Mektubat, c:1-282]

[84]—İsmail Ankarâvî, Minhâcu’l-Fukara, İst, 2005, s. 57–59

[85]—Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile nübüvvet görevi bitmesine rağmen velâyeti ise usûl farklılıklarıyla devam etmektedir. Buradaki farkı görmek gerekir. Eğer denildiği gibi durum olmuş olsa idi, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ilk nebi olarak gelmesi veya diğer nebi ve rasüllerin gelmesine gerek kalmazdı. Belki de Âdem aleyhisselâmdan sonra nebi de gelmezdi. Bu sebeple nübüvvetin son bulduğu velâyetin devamı nedeniyle evliyanın velâyetteki devamında keyfiyet usûl sahbinin tercihinde aranmalıdır. Zahiren bir önceki mürşidini râbıta ettirenin niyeti ve mahiyeti başkalarına karanlık olduğundan, yoldaki gelen vekilin noksanlığının ikmâli bu şekilde giderilmiş ve ihvân emniyeti düşünüldüğü anlaşılmaktadır. (Yazan)

İmran İbnu Huseyn radıyallahu anhüma anlatıyor: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“İnsanların en hayırlıları benim asrımda yaşayanlardır. Sonra bunları takip edenlerdir, sonra da bunları takip edenlerdir.” İmran radıyallahu anh der ki:

“Kendi asrını zikrettikten sonra iki asır mı, üç asır mı zikretti bilemiyorum. bu sonuncuları takiben öyle insanlar gelir ki kendilerinden şahidlik istenmediği halde şahidlikte bulunurlar, onlar ihanet içindedirler, itimad olunmazlar. Nezirlerde (adak) bulunurlar, yerine getirmezler. Aralarında şişmanlık zuhûr eder.” Bir rivayette şu ziyade var: “Yemin taleb edilmeden yemin ederler.”

(Buhari, Şehadat 9, Fezailu’l-Ashab 1, Rikak 7, Eyman 27; Müslim, Fezailu’s-Sahabe, 214, (2535); Tirmizi, Fiten 45, (2222), Şehadat 4, (2303); Ebu Davud, Sünnet 10, (4657); Nesai, Eyman 29, (7, 17, 18).)

“Dün bugünden hayırlıdır, bugün yarından hayırlı olacak. Bu hal kıyamete kadar devam edecek.” (kendinden sonra gelen zamandan hayırlıdır. )

“…Size daima eskisinden daha kötü günler gelecek. Ancak bu kötülükle emîrlerinizin kötülüğünü kasdetmiyorum. Fakat âlimlerinizi, fakihlerinizi kastediyorum. Bunlar gidiyorlar, sizler onların yerine yenisini bulamayacaksınız. Bunlar yerine kendi reyleriyle fetva verecekler geliyor.”

[86]—Gavs-i Hizani Seyyid Sıbgatullah-el Arvasi, Minah (Vergiler), İstanbul, Aralık 1996, s.64 Minah: 63

[87]—ÇAVUŞOĞLU, a.g.e. s.127

[88]—GÜNEREN, a.g.e., s. 50

[89]—KÜÇÜK, a.g.e., s. 67

[90]Mesnevi c.III, b.720

[91]Efendi Hazretlerinin ihvanlarından tarîkat yolunun zahirini kurtarmak için çıktık diyen bazı kişilere şu söz söylenmelidir.

1-Kendilerine rabıta yaptırmamalıdır.

2-Tarîkat derslerini ikmal eylememişlerse tamamlamalıdır.

3-Sohbetlerinde Efendi Hazretlerinden bahsederek kendileri yokluk ile hareket etmelidir.

4-Eğer kendilerine vazife verildiğini söyleyenlere, bizdeki vazife zahiri kurtarmak bu ihvan topluluğunun çil yavrusu gibi dağılmasına mani olmak için demelidir.

5-Efendi Hazretleri ile olan bağlantıyı koparmamalıdır. Eserlerine, sözlerine sahip çıkmalı, evlatlarına saygı göstermelidir

6-Sohbetlerin ana teması hep Efendi Hazretleri olmalıdır.

7-Az bir feyz varsa, bunun Efendi Hazretlerinin ikramı olduğunu bilmelidir.

8-Silsilelere kendi adlarını yazdırmaktan kaçınmalı ve yazmamaları içinde ihvanlarını devamlı ihtar etmelidir. Bazı ihvanın keşiflerindeki hataları hemen düzeltmelidir.

9-Ahiret hayatını dünyaya tercih etmeyip, eğer ki, bir hatanın varlığını hissediyorlarsa nefislerine ayak basıp bu davadan vaz geçmeleridir.

10-Kendisini şeyh kabul eden başkalarının keşfine değil, bizzat yakaza veya uyanık halde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden ve Efendi Hazretlerinden emaneti teslim almalıdır. Kendisi Maneviyat meclisinden haberdar olmayıp başkalarının görmüş olduğunu ( farz edelim ) bunu nefsine pay çıkararak kabul etmemelidir.

11-Her şeyin sonu yokluk, varlık Allah Teâlâ’nın ise; hakikat yolunda sen olsan ne olur olmasan ne olur, demeli ve işi sahibine teslim etmelidir.

“Bu sayılan şeylerin Efendi Hazretleri tarafından tasdik edildiğini bizzat Mehmet Veli ŞEN ile yaptığım bir mülakatta yaşadım. Şöyle ki; 1993 yılında O’nun şeyhlik yaptığını bildiğimden kendisi ile konuşurken bana “Artık ihvanlarım beni terk etmeye başladılar” dedi. Kendisiyle yukarıda sayılanlar üzere bir konuşmamız geçti. Sonra ayrıldık. Ertesi gün Mehmet Veli ŞEN tekrar yanıma geldi. Bana “Bu gece Efendi Hazretleri ile görüştük. İsmail’in sözlerini tut, dedi” Sonra “Bana başka bir sözün daha var mı?” deyince “Ben kimim ki, sana söz söyleyeyim” dedim.” (Yazan)

Buradan şu manayı çıkarmak mümkün olabilir. Efendi Hazretleri kendisinden ayrılmayan dersini ikmal etmiş ihvanlarına zaruret sınıfından ihvanın bağlanma durumunu hoş karşıladığını anlamak gerekir. Eğer bu şekilde olmasa idi, manevi cezaların tecelli edeceği aşikârdır.

[92]—ŞUŞUD, Hasan Lûtfi, İslâm Tasavvufunda Hacegân Hânedânı, İstanbul, 1958, s. 116

[93]—İmam-ı Rabbani, Mebde’ ve Me’ad, İst. 2000, s. 50

[94]—ÇAVUŞOĞLU, a.g.e. s.128

[95]—Mesnevi c.III, b.4020

[96]—Mesnevi c.IV, b.1549–1553

[97]—Selim Divane, Sadıkların Müşkillerinin Anahtarı, a.g.e., s.56

[98]—  “Nefsi terbiye etmek önemli işlerdendir. Kişi kendi nefsini ıslah etmeden başkasının ıslahına heveslenirse gafletten başka bir şey değildir. Ve tarîkatı bilmeyene kılavuz olmak cehaletten başka bir şeyde değildir. Şimdi şeri’at-ı şerife riâyet ile tamir ve tarîkatın büyük meşâyihi ile batını aydınlatmak gerekir.”

(Aziz  Mahmud  Hüdâyi kuddise sırruhu’l azizin Belgıradlı Ali Efendiye Gönderdiği Mektup’tan. Derleyen: Cengiz Gündoğdu, Yrd. Doç. Dr. Atatürk Ü. İlahiyat FakültesiTasavvuf Dergisi, Sayı: 3 Nisan-2000 Sahife:82-84)

[99]—Eraslan, Kemal, Divân-ı Hikmetten Seçmeler, 1993, s.12

[100]—Ken’an Rifâî, a.g.e. s. 384

[101]—Mehmet Zahid KOTKU, Tasavvufî Ahlak, İst, 1998, s.241

[102]—Başka bir rivayette Efendi Hazretleri sözüne devam ederek, “Bu yükün ağırlığını ancak siz çekebilirsiniz” diye karşılık vermiştir.

[103]—Seyyid Osman Hulusi kuddise sırruhu’l-azîz Efendinin irşad vazifesi bir icazetname ile te’yid edilmemiştir. Osman Hulusi kuddise sırruhu Efendi kendine bağlı ihvan gurubunda okunan silsileye ancak isimlerini 1983 yılında yazılı olarak dâhil edebilmiştir. Bu zamana kadar vazife bizde diyerek ileri çıkmamıştır. O’nun için 1969 da vazife almış diyenler varsa da bu görüş hiçbir şekilde dillendirilmediği gibi bu iddia sahibi tarafından kabul edilmediği muhakkaktır. Çünkü yakından tanıyan hiçbir ihvan tarafından bu türlü duyum yoktur. 1986 yılında Ankaralı Hatim Hocası Kara Mevlâna Hacı Ahmet Turan kuddise sırruhu’l-azîz Efendinin ağzından bizzat şu kelamı duydum.

“Şu an Seyyid Osman Hulusi kuddise sırruhu’l-azîz Efendiye bir vazife intikal etti. Eğer ders almak istersen git, O’ndan al dedi.”

Ancak kendisi O’na bir şeyh olarak bağlanmamıştı.

Bu konuda şunun bir hakikat olduğunu yazmak gerekir ki, Seyyid Osman Hulusi kuddise sırruhu’l-azîz Efendinin vazife aldığını Hamamcı Şaban Efendinin ağzından işittik. Fakat bizim gibi mübtedi olan kişiler için uygun olan Seyyid Osman Hulusi kuddise sırruhu’l-azîze bağlanmak idi. Bizde 1986 yılında Seyyid Osman Hulusi kuddise sırruhu’l-azîz Efendinin yanına gidip ders aldık. Rabıtayı Efendi Hazretlerine göre tarif etti. Fakat herzevekillerin yüzünden O’nun bile razı olmadığı şekilde rabıtayı O’na çevirdik. Şimdi anlıyoruz ki, bu bir hatadır.  Çünkü Osman Hulusi kuddise sırruhu Efendi kendine ihvan olanlara bile ders tarif ederken rabıta ve feyz talebini İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı TOPRAK Hazretlerine kuddise sırruhu yapılması şeklinde tarif ettiklerine çok defalar şahit olmuşumdur. Ayrıca Gavsülâzam’a rabıta edileceği kitabımızda bahis konu edilmiştir.

“Şeyh-i A’zam Efendimiz hem de daima Hazret-i Pîr Mehmed Vehbî Hayyât kuddise sırruhu’1-azîz Efendimiz Hazretlerine rabıta olunmasını emr ü ferman buyururlar idi ve şöyle irade ederler idi ki,

“Rabıta Gavs-ı a’zama olur, ondan başkasına rabıta olmaz; onun için Hazret-i Hayyât Efendimize rabıta edin” diye ferman buyururlar idi. İnsaf et, mürüvvet et nazar-ı Hak ile nazar et ki, Fehmi Efendimiz Hazretleri ne derecelerde kendilerini mahv u fena etmişler ki, rabıta ancak kendilerine mahsus iken mürşitleri olan Cenâb-ı Hayyât Hazretlerine rabıta olunmasını ferman buyurmuşlardır.” (Aşçı İbrahim Dede, a.g.e.  c. I, s.391)

Seyyid Osman Hulusi kuddise sırruhu’l-azîz Efendi şeyhtir. Fakat O’nun razı olmadığını O’na layık görmekte abes ile iştigaldir. Şeyhlik makamında tasniflerin nasıl yapılacağını bilmeden tek bir kısımda yorum yapmak hata olmaktadır. Bu hatayı ihvan-ı kiram çokça yapmıştır. Yapacaktır da.

Tarîkat sistemi dini hayatın içinde farz-ı kifâye makamında olan bir kurumdur. Bu kurumda ifrat ve tefrit hatadan başka bir netice doğurmaz. Seyyid Osman Hulusi kuddise sırruhu’l-azîz Efendinin “Evet oğul, inanmazlar canım, inanmazlar” (Gönüller Sultanı- Es-Seyyid Hacı Hulusi Efendi, İsmail Palakoğlu, 2005, s.159) sözü ise, kanatimizce kendi seviyesinde olanlar için söylemiştir. Efendi Hazretlerinin Hakk’a yürümesinden 15 sene gibi bir zamandan sonrada bir şeyin kabul edilirliği tabi ki, zordur.

Ayrıca Efendi Hazretlerinden sonra Hacı Hasan Efendinin de etrafında şeyhliğini tevkir edenler olmasına rağmen O’nun bu konuda açık bir kapı bırakmadığına şahidiz. 1978 tarihinde ise gönderilen bir mektup vardır.

Es-Seyyid Hacı Hulusi Efendi Gardaşıma!

Edep, şeref, ilim, irfan, vefa ve kemâlatta zamanın kâmilisin. Bu biçare natuvaneye lütfedin. İhsan sizin âdetinizdir. Erbâb-ı ihsan olduğunuza ilel ebed itikat ettim.

10 Muharrem’ül Haram h.1399/ m:1978

Hacı Hasan Efendinin oğlu Haki Efendi anlatıyor. “31.07.1984 senesinde babam Hakk’a yürümeden birkaç gün önce Hulusi Efendi ziyaret niyetiyle Sivas’a geliyor. Ben dükkânda otururken babam telefonu çaldırdı yukarı çıktım, bana sordu ki;

“Seyyid geldi mi?” Ben cevap veremedim dükkâna indim, baktım ki, Hulusi Efendi dükkânda oturuyor. Hemen Hulusi Efendi ile babamın yanına çıktık. Babam dedi ki;

“Şeyhimle görüştüm bendeki emaneti teslim al.” Hulusi Efendi büyük bir yükün altına girmiş bir insan gibi, babamın ayaklarına uzun süre kapandı ve bende kaldıramadım. Nureddin Ağabey geldi onu bir odaya geçirdik. Hulusi Efendinin cezbeli hali geçti ve

“Ya Rabbi Hacı Hasan Ağamın önüne bir adım atmadım, sözüne bir söz katmadım” dedi ve ağladı, Bayram Ali’nin evine gittiler.

Binâenaleyh, Seyyid Hulusi kuddise sırruhu’l-azîze gönderilen mektuptaki niyet tam anlaşılamamaktadır. Ancak anlatılan bu olay daha açık manalar ifade etmektedir.

(Bu iki kişi hakkında bilgi vermemiz onları yakından tanımamızdır. Diğer şeyh olan kişiler hakkında fazla yorum yapmak istemiyoruz. Yazan)

Konu gelmişken bir insanın şeyh olma sıfatı onun kadrini yüceltmez. Bir insana değer veren konu insanlara yaptığı hizmettir. Seyyid Osman Hulusi kuddise sırruhu’l-azîzin hizmeti Hakk ve piran katında makbuldur. Yoksa nice bu yolda rehnüma olmuşlar vardır ki, adları menâkıb kitaplarında da geçmez.

Şimdi Seyyid Osman Hulusi kuddise sırruhu’l-azîzin evlatları bu yolda hizmete talip ve varis olmuşlardır. Allah Teâlâ onların yardımcıları olsun.

Bu anlatıklarımız bizim tecrübelerimiz ve yaşadıklarımızdır. Bu konuda başka kişilerin görüşlerine bilgilerine saygı duyarız. (Yazan)

[104]—KARABULUT, Ali Rıza, Kayseri’de Meşhur Mutasavvıflar, Kayseri, 1984, s. 161

[105]—II. Abdülhamid Han tarafından kurdurulan ‘Meclis-i meşâyıh’ın amacı otokontrol sistemini daha sağlıklı bir biçimde hayata geçirmekti. Bu amacı gerçekleştirmek için bir takım çalışmalar yapılmış ve tekke şeyhlerinin dini ve tasavvufi eğitimleri için belli esaslar konularak icazet zorunluluğu getirilmiştir.

[106]—GÜNEREN, a.g.e., s. 56

[107]—GÜNEREN, a.g.e., s. 66

[108]—ERGİN, a.g.e. s. 286–287

[109]—Osmanlı İmparatorluğu döneminde Bektaşi, Şia ve Sünni tarîkatlar devlet kontrolü altında idi. Bu tarîkatların sınır boylarında yerleştirilmesi bizzat devlet tarafından yapılmış ve elzem görülmüştür. İfratı ve terfidi olmayan bir sistemde orta yol hiçbir zaman bulunamamıştır ve sistem hemen çökmüştür.

[110]—Efendi Hazretlerinin vekalesini temizleyen bir Ermeni Kadın vardı.

[111]—Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem buyurur ki; “Vallahi, senin hidayetinle bir tek kişiye hidayet verilmesi, senin için kıymetli develerden müteşekkil sürülerden daha hayırlıdır.” (Kütüb-i Sitte)

[112]Tarîkatların Sayısı – Önce şunu söyleyelim ki, tarikler pek çoktur. Zira aslında “Hak Teâlâ Hazretlerine ulaştırıcı olan ta­rikler (yollar) yaratıkların nefesleri sayısıncadır.” Fakat bunların hepsi üç sınıfa indirgenebilir:

Ahyâr Tariki, Ebrâr Tariki, Şettâr Tariki.

Ahyâr Tariki – Birinci tarik muamelat erbabının yoludur ki, Allah Teâlâ’nın farzları ve nebilerin sünnetlerini yerine getirmekle, yâni çok namaz kılmak, çok oruç tutmak, çok Kur’an okumak gibi şer’i amellere girişmekle hâsıl olur. Bu yol sayesinde Hakk’a vasıl olmak için hem çok zaman ister, hem de bu vasıtayla maksada ulaşmakta başarılı olanlar azdır. Zahitlerin yolu budur.

Ebrâr Tariki – Bu ikinci yol mücâhede ve riyazet yoludur ki, mücâhede (nefsini yenmeye çalışma) ile ahlakı değiştirme, nef­si temizlemek ve kalbi arıtmaktır. Buna ebrâr (iyiler) yolu derler. Bu sayede insan nefsini kötü ahlaktan temizleyip kalbini kötü isteklerden arıtabilir. Bu yolla Hakk’a erenler birincisinden daha çoktur.

Şettâr Tariki – Bu üçüncü yol aşk ve muhabbet ehlinin ve cezbeyle yola girenlerin yolundan ibarettir ki, buna tarik-i sairin (yürüyenler yolu) veya Şettâr Tariki derler. Bu yola giden ihvan ileride ayrıntılarıyla söyleyeceğimiz üzere Ehâdiyetin kutlu zâtı­na kadar bir hâlden başka bir hâle intikal etmek suretiyle manen seyr ve seyahat eder. Bu yolun şartı insanın kendi iradesiyle ölü­mü kabul etmesidir. Tabiî ölümle ölen bir kimse nasıl dünyadan tamamen el çekmeye mecbur olursa iradesiyle ölen insan da her şeyden vazgeçecek, hatta kendi vücudunu bile yok farz edecektir.

“Cezbe ehlinden olup aşk ile ülfet etmiş olmayan ihvan, bu yüce tarike sülûk edemez. Zira bu tarik, “Şettâr Tarîkati”dir. Bu­nun ilk adımında ihvanın beşeriyet kabuğunu aşk ateşiyle yakıp kuşlar yumurtasından çıkar gibi çıkması gerekir. Bu tarike sülûk kolay sanılmasın, zira bu tarikin güçlüklerinin en hafifi canı terk etmektir.”

Tarîkatlar, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kendi sîretidir ki, zahiri riyazet ve mücâhedeler, bâtını ise, menzilleri ve makamları geçmektir. Bu işlerin hepsine etvâr (tavırlar) derler ki, ihvan onunla bir hâlden diğer bir hâle döner. Ve ömrü oldukça bu dönüşümler ve tecelliler yo­lu üzerinde seyredip gider.” (AYNÎ. a.g.e. s. 220–221)

[113]—Sefine-i Evliya, c.IV, s.27

[114]—Mehmet Zahid KOTKU, Tasavvufî Ahlak, İst, 1998, s.241–243

[115]Bahri Efendi Hazretleri: 1932 yılında Ordu-Ünye, Tekkiraz Köyünde doğmuştur. Arif Hocanın torunu Mustafa Beyin oğludur.

Arif Hocanın Tekkiraz’da Tokat ve Niksar’dan gelen yolcuların konakladığı 30 odalı misafirhanesi vardır. Cömertliği ve misafirperverliği ile şöhret bulmuş bir aileden gelen Bahri Efendi Hazretleri Anafartalar İlköğretim Okulu-Ünye’de ilk tahsilini tamamladı. Askerliğini Bandırma’da muhabere onbaşısı olarak yaptı.

Askerlik görevinden dönüşünde 1956 yılında Naime Hanım ile evlendi.

1958 yılında babasından izin isteyerek Sivas’a Gavs’ül-âzam İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz Hazretlerine gitmek istediğini beyan etmiştir. Babası ise Sivas’a gitmekten vazgeçerse, bir takım elbise alacağını vaad etsede, Bahri Efendi Hazretleri manevî elbiseyi tercih ederek babasını iknâ etmiş ve Sivas’a gelerek İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz Hazretlerine intisab etmiştir.

Daha sonra İstanbul’a göçmüş İEET İdaresinde çalışmış 1983’te emekli olmuştur. Halen Çamlıca’da ikâmet etmektedir.

1969 yılında İhramcızâde Efendi Hazretleri hakka yürüdükten sonra tasavvufî hayatını Bakkalköy Dergâhında irşad faaliyetlerini yürüten Mesudiyeli Koyulhisar Armutçayırlı İbrahim Yılmaz Efendinin terbiyesinde devam etmiştir. 9 Mayıs 1974 yılında İbrahim Efendi Hazretleri Hakk’a yürümesinden sonra bu kola bağlı olan ihvanların irşad ve terbiyesi zatlarına tevdi edilmiştir. Yokluk yolu üzere bu kola bağlı olan ihvanı kirâmın terbiyesi ile meşgul olmaktadır.

Menâkıb

1960 yılında Bahri Efendi Hazretleri hanımıyla beraber Samsun-Terme’den Sivas’taki Hacı Karabey isimli ihvanın evine gidiyorlar. Bulundukları senenin çok kurak geçmesinden dolayı İhramcızâde Hazretlerine hacetlerini bildirip dua istiyorlar. Efendi Hazretleri ve ihvânlar ile beraber yağmur duası için sahraya çıkıyorlar. Sohbette iken İhramcızâde Efendi Hazretleri;

“Gardaşlarım! Beni benden sormayın, ben insan değilem” buyurarak yokluğun sırrını izhar ederek semaya nazar kılıyor. Bir müddet sonra yağmur yağmaya başlıyor.

*

Bahri Efendi Hazretleri Çanakkale Conkbayır’da sahra sohbeti yaparlarken, bir aile yanlarına geliyor.

“Siz burada ne yapıyorsunuz?” diye soruyorlar. Bahri Efendi Hazretleri;

“Yağmur duasına çıktık.” Bayan ise kocasına Bahri Efendi Hazretleri önünde bulunan şekerleri göstererek;

“Gel..Bu şekerler dualıdır. Sende al.” Kocası şekerden bir miktar almış ve uzaklaşırlarken bereket zuhur etmiş ve yağmur yağmaya başlamıştır.

[116] —Sivas’ta bıçakçılık sanatını geliştiren, Evrad-ı Bahaiye’yi istinsah eden 1950 yılında Hakk’a yürüyen Efendidir..

[117]Bünyâmin Yıldırım Hoca Efendi 1943 yılında İmranlının Uyanık Köyü’nde dünyaya geldi. Babasının ismi Recep annesinin ise, Fatıma’dır. İlk ilim tahsilini köy imamı olan Babasından aldı. Kur’an-ı Kerim, tecvit, fıkıh ve hadis dersleri alarak ilim hayatına başladı.

Henüz 10 yaşlarındayken namaz, oruç, zekât, dünya, tasavvuf ve aşk gibi konular hakkında hatırı sayılır şiirler yazmaya başladı.

Haramlar konusunda çok hassastı. Evin tek erkek çocuğu olduğu için hayvanları otlatmak çoğu kez kendisine düşüyordu bu sebeble onları önüne katar dağ yolunu tutardı. Namaz vakti gelince hayvanların başlarına çuvallar geçirir kendisi namazda iken başkalarının tarlasına girmelerine müsaade etmez namazını öyle eda ederdi.

Bu ve benzeri birçok hal ondan tecelli etmeye başlayınca çevresinde ki, kişiler kendisine “Şeyh Bünyamin” lakabını takmış ve onu bu isimle çağırmaya başlamışlardı. Recep Hoca oğlunun iyi bir eğitimden geçmesini istedi, bu amaçla ellerinden tutup Gavsü-l Azam Hacı İsmail Hakkı İhramcızâde Hazretleri huzuruna götürdüler. Bu dönemler yaşı henüz 16’dır…

Normalde Hacı İsmail Efendi Hazretleri dersi verdiği kişiye Lafza-i Celal’i günde bin kere tekrar etmesini söylerken, Bünyamin Efendiye beş bin kez tekrar etmesini söyler. Bu duruma şahit olan babası Recep hoca:

“Efendim ben hoca olmama rağmen beni bin’den başlattınız Bünyamin ise, henüz çocuk ama ona beş bin kez çekmesini tavsiye buyurdunuz, hikmeti nedir” deyince Hacı İsmail Hakkı Efendi Hazretleri:

“Gardaşım! bu ezeli bir mesele, onun aşkı bunu kaldırmaya müsaittir” buyururlar.

Yedi yaşlarında başlayan ilim tahsili şeyhinin 1969’da Hakk’a yürüyüşüne kadar 19 sene sürdü. Bu dönemin ilk 9 senesi zahiri bilgilerin, ikinci 10 senesi ise, batıni bilgileri öğrenerek geçti. Aradan iki sene gibi bir zaman geçmişti ki, on sekiz yaşlarında Şükrü Bey’in kızı Nazife Hanımla evlendi. Bu evliliklerinden ikisi erkek dördü kız olmak üzere altı tane çocukları dünyaya geldi.

Askerliğini Erzurum’da Topçu çavuşu olarak yapmış asker iken Hattat Mustafa Efendi gibi birçok Ehli Hal ile görüşmüştür. Tezkereyi aldıktan sonra sohbetleri sıklaştırmış şeyhiyle daha sık beraber olmaya başlamış ve şehir dışı seyahatler yapmaya fırsatlar bulmuştu. Bu dönemden sonra sık sık İstanbul’da bulunan ablası Elif hanımın yanına gelir derviş cemaatleri gezer, âlim, âşık ve ariflerle görüşür sohbetler ederdi.

Bir süreliğine Erzincan’ın Esirkiğı ilçesinde babasının yerine imamlık yapmış o bölgenin insanının da gönlünü kazanmıştır.

1969’da şeyhi Hacı İsmail Hakkı Toprak Efendinin Hakk’a yürümesinden sonra Sivas’ta daha fazla duramadılar ve manevi bir işaretle 1974 yılında evliyalar ve çileler şehri İstanbul’a göç ettiler.

İstanbul’da Küçükbakkal köylü İbrahim Efendinin yanında eğitimine devam eden Bünyamin Efendi ondan çok faydalanmıştır. İbrahim Efendi için: “İbrahim efendinin bize çok faydası olmuştur, kendisi tasarrufta olan bir Ehli hal idi”  buyururlardı.

İrşad faaliyetlerine başladığında yaşı henüz 33’dür.

1987 ve 1992 olmak üzere iki kez hacca gittiler. 17 Mart 1994’de Perşembe günü Hakk’a yürüdü.

“Adap hoştur adap hoştur, Adabı olmayan boştur” kelâmını çok söylerdi.

[118]―Sözlerinden:

GÖZDEN SİLİNİP GÖNÜLLERDE YAŞAMAK

Beşer vücudu fânidir. Ruhu işe ezeli ve ebedidir. Yalnız insanlar bırakacağı eserleri ile manen yaşarlar. Ruh ise ölümsüzdür.

Ölmek, unutulmak hiçte istenilen bir arzu olamaz. Ebedi hayatın müştakları, ab-ı hayat-ı mâna olan aşk çeşmesinden içmelidirler.

Ölmemek için eserler bırakmak şarttır. Eserler; hayırlı evlatlar, talebeler, aslı meyveler, hayratlar, bunların hepsinden üstün, gerçek insan örneği vermektir.

“Beni rabbim terbiye etti, ne güzel edeplendirdi” buyuran Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz güzel ahlakın en güzel miras olduğunu işaretlemişlerdir.

“Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi, birincisi hayat arkadaşım, dert ortağım, en yâkinim kadındır.

İkincisi güzel koku, üçüncüsü gözümün nuru namazdır.” buyuran sevgili peygamberimiz bize hayatın, iki cihan hayatının gerçek manasını bildir­mişlerdir.

Kadını sevmesindeki hikmet, kadın ve erkeğin birbirine, ikisi de Hakkın Celâl ve Cemâl sıfatları ile bulunduklarından dolayıdır.

Hz. Mevlâna kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz kadını ifrat derecede yücelterek “Kadın Hakkın pertevi nurundan yaratılmıştır, halik değildir, yaratıcı vasfına layık olduğundan gayr-ı mahluk dense lâ-zevaldir” der. Yaratıcının, yaratıcı aynasıdır.

Güzel koku ise Allah Teâlâ sevgisi, iman sevgisi, kadın ve erkeğin bir birini iyi anlayarak kurduklan muhabbet, saadet ve sadakatidir, der.

Gözümün nuru namaz buyurması ise; namaz kulu Hakka ulaştıran en süratli vasıtadır. Vasıtasız yol alınmadığı gibi, ibadetsiz Allah Teâlâ’ya ka­vuşmak mümkün değildir.

[119]Göreleli Hüseyin (Kibar) Efendi, hakkında verilen bilgi­ler, maalesef arzu ettiğimiz düzeyde değildir. Farklı bilgi kaynaklarından elde ettiğimiz neticelere göre, Görele’nin Karakeş köyünden Kibaroğlu Mehmet Efendi’nin oğludur. 1915 yılında doğduğu bilinmektedir. Bu yıllar, I. Dünya savaşının en elem verici yılarıdır. Çanakkale, Kafkasya. Sü­veyş ve diğer cephelerde yaşanan dramatik olaylar, toplu­mu ve ekonomik şartları çok zor duruma sokmuş, sair imkânsızlıkların yanında eğitim imkânlarının da kısıtlı duruma düşmesi sebebiyle eğitim imkânı büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. İşte bu yüzden Hüseyin Efendi arzuladığı eğiti­mi alamamış, Rüştiye tahsili ile yetinmek durumunda kal­mıştır. Askerliğini Kırklareli’nde tamamlamıştır.

Verilen bilgilere bakacak olursak, ceddinden ekseriyeti­nin ehli tarik olduğu, tasavvufi geleneğin bu ailede önce­den var olduğu anlaşılmaktadır. Hatta Nakşibendî silsilesin­de önemli bir yer işgal eden Hasan Harakâni Hazretlerinin soyundan olduğu rivayet edilmektedir. Ancak onun, Hâlidiliğin Mekki kolu ile tanışması, çalışmak için gittiği Zongul­dak’ta mukim, Gavs’ül-âzam İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Efendinin halifelerinden Hacı Hamza Efendi sayesinde olmuştur. İlk intisabını Hacı Hamza Efendi’ye yaptığı anlaşılan Göreleli Hüseyin Efendi’nin, daha sonra Sivas’a gittiği burada bir ay kaldığı ve bundan sonra irşadını İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi ile beraber sürdürdüğü anlaşılmaktadır.

Daha sonra irşad görevi ile memleketine geldiği, ilk irşad faaliyetlerine köyünden başladığı bilinmektedir. Ekono­mik durumunun iyi olması, onun kendisini irşad hizmetle­rine rahat vermesine yardımcı olmuştur. Hatta kendisine ait arazilerin önemli bir kısmını satarak, ihvanları için harcadığı ifade edilmektedir. Onun bu tasaddukçu tutumu, bölge­de bulunan saygın esnaf ve ilim ehli birçok insanın, ona intisap etmesine neden olmuş ve bu sayede İhramcızâde mektebinin tesiri bölgede yayılmıştır.

Göreleli Hüseyin Efendi, bir ara şehre inmiş, irşad faali­yetlerini Görele şehir merkezinde sürdürmüştür. Ancak inkılâplar döneminin tekke ve zaviyelerle ilgili tutumu yüzün­den uğradığı takibatlar, onu tekrar köyüne dönmeye mec­bur etmiştir. Buradaki tasavvufi yaşayışı daha çok “münze­vi” tarzda sayılabilir. Hatta hayatının son dönemlerinde evinden uzakça bir yerde, bahçe içinde kurduğu “çardak”ta kendini tamamıyla ibadete verdiği nakledilmektedir.

Marangozluk işi ile de uğraştığı bilinen Hüseyin Efendi’­nin, zâtürre hastalığına yakalandığı, bu hastalıktan kurtula­mayarak, henüz genç denilebilecek bir yaşta, 1963 yılında vefat ettiği bilinmektedir.

Hafız Abdurrahman, Faik Hoca, Tahir Duman Hoca, Cevdet Hafız gibi önemli şahsiyetlerin, onun kurduğu soh­bet meclislerinde yetişmiş olduğu ifade edilmektedir. Örenli Mustafa kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Efendi’nin de ondan ders aldığı nakledilmekte ise de, bu konu net değildir. Zira Mustafa Eren ile ilgili olarak dinlediğimiz şahıslar bu rivayeti doğrulamamaktadırlar. An­cak, Hüseyin Efendinin kurduğu sohbet meclislerine iştirak ettiği yolundaki bilgilerin doğruluğu kabul edilebilir.  (Fatsa, Mehmet, Tasavvufta Mekkî Kolu, İst,  2000, s. 171)

[120]Eynesilli Mustafa Eren kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

Ören köyü, Eynesil ilçe merkezinden yürünerek gidile­bilecek yakınlıkta, çay, meyve ve fındık bahçelerinin bütün renk cümbüşü ile karıştığı, Karadeniz’e biraz yukarıdan ba­kan güzel bir köydür. Mustafa Eren Efendi, 28 Ocak 1926’da, bu köyün, eski adıyla “Yağabil” yeni adıyla “Yakuplu” ma­hallesinde doğmuştur. Babası, Mollahaliloğullarından Molla Mustafa’dır. Sert mizacı ile tanınan Molla Mustafa, Eynesil’de ticaretle meşgul olmuştur.

Ona ilk eğitimini annesi vermiştir. İlköğrenimini ise Eynesil Merkez ilkokulunda ta­mamlamıştır. Ağabeyi, Dr. Hakkı Eren, ondan daha ileri sı­nıflarda olmasına rağmen, onunla sık sık müzakereye girdi­ği, zihni gücünü ispat ettiği nakledilir.

1944 yılında evlenmiş olan Mustafa Eren Efendi, 1946’da Urfa’da asker­lik şartlarında nöbetleri sırasında Kur’an’ı ezberlemiştir. Askerliğinin kalan kısmını Trabzon’da ta­mamlamıştır. Asıl eğitimi­ni askerlik dönüşünde ikmal etmiştir.

Medre­selerin kapatılması, müderrislerin çeşitli suçlar isnat edile­rek telef edilmeleri ve dini eğitimin yasaklanması gibi tek parti uygulamalarına rağmen; Eynesil’de mukim, son devrin Osmanlı ulemasından Güdükoğlu Hacı Hasan Efendi ve Emekli müftü Kasberzâde Hacı Ahmet Elendi gibi kimseler­den temel İslâmi ilimleri tahsil etmeye muvaffak olmuştur.

Eynesil eski müftüsü merhum Mehmet Emecen’in, onun­la ilgili bir hatırasını şöyle naklettiği anlatılır: “Ben günlük derslerimi yapmak için, bütün gün çalışırken, Muştala Eren dükkânda ticaretle meşgul olurken bir taraftan da küçük kâğıtlara notlar tutar; ertesi günü ben dersimi vermekle zor tanırken O, Hacı Ahmet Hocaya gelecek dersler için soru­lar sorar ve hocayı müşkül durumda bırakırdı.”

Tahsil ile ticareti bir ara­da yürüten Mustafa Eren Efendinin, 1950de Trabzon’a bir manifa­tura dükkânı açtığı, ancak arzuladığı ortamı bulamayarak tekrar Eynesil’e döndüğü, 1955 yılına kadar aynı işi burada devam ettirdikten sonra, bu işi oğullarına bırakarak kendi­sini tasavvufa ve İslâmi çalışmalara verdiği bilinen bir hu­sustur. Ticaretteki dürüst davranışları ve başarısı, halen onu tanıyanlarca takdir ile anlatılır. Böyle olmasına rağmen onun ticareti bırakmasında, hiç şüphesiz içine girdiği mane­viyat ikliminin nimetlerini tatmış olması belirleyici olmalıdır.

Onun tasavvufla tanışması önce kitaplar aracılığı ile ol­muş olmalıdır. Zira 1950’lı yıllarda bu anlamda bir arayış içindedir. Nitekim bu arayışın bir sonucu olarak, İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Efendi ile tanışımadan önce Vakfıkebir’de mu­kim Kadiri şeyhi Hafız Osman Efendi; Görele’de mukim Halveti şeyhi Hacı Mürsel Efendi gibi maneviyat ehli insan­larla görüşmüştür.

Mustafa Eren Hazretleri, İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı Top­rak Hazretleri ile 1953 yılı mayıs ayında tanışmış ve hayatında­ki asıl değişiklik bundan sonra başlamıştır. Bu tanışmayı ki­min sağladığını henüz bilemiyoruz, ancak ticaretle meşgul olduğu için mala gittiği İstanbul’da Eyüp Sultan Hazretleri­ni ziyaret ederek, dua ettiği ve dönüşünde Sivas’a geçtiği, Hacı İsmail Hakkı Efendiye burada intisap ettiği ifade edilmek­tedir.Bundan önce, herhangi bir yere intisabının olmadığı da bilinen bir husustur. Mustafa Eren Hazretleri’nin bundan sonra manevi hazlar dünyasına ait haller ile zahiri ilimleri gönlünde ve zihninde meze ederek, muhabbet ve rahmani zevk dolu bir hayat yaşadığı bilinmektedir.

Tasavvuf literatüründe geçen manevi hallerin içinde, farklı bir dünya yaşayan ve Allah Teâlâ’ya âşık olmanın verdiği lez­zetli iklimde şeyhi İhramcızâde Hazretleri ile dolu dolu tam 16 yıl geçirmiştir. İhramcızâde Hazretlerinin 1969’da Hakk’a yürüyüşü ile de manevi görevine başlamış, kendi irşad halkasını oluştur­muştur.

Mustafa Eren Hazretleri’nin, daha şeyhinin sağlığında ihvan arasında “Hoca Efendi” diye anıldığı, iştirak ettiği sohbetlerde yüksek bir karizma oluşturduğu ve manevi ta­sarrufunun oldukça taşkın olduğu, o dönemi yaşayan ih­vanlar tarafından nakledilmekledir.

Dört defa hacca gitmiş, İmam-ı Azam, Şeyh Şibli, Hasan Basri ve İmam Ali radiyallâhü anhümü, her hac yolculuğunda ziya­ret etmeyi ihmal etmemiştir.

Mustafa Eren Hazretleri, 1990 yılında rahatsızlanmıştır. Rahatsızlanmazdan önce, hiç aksatmadan sürdürdüğü “ge­zerek irşad” faaliyetini durdurmuş ve özel otomobilini de satmıştır. Yakalandığı kanser hastalığı ile ilgili yapılan teda­viler olumlu sonuç vermemiş ve elem verici bir nekahet devrinden sonra, 1991 yılı 22 Temmuz günü Bulancak’ta hastalık döneminde kaldığı bir ihvanının evinde rahmet-i rahmana kavuşmuştur. Vefat ettiği odada, Eynesil ve Ören­deki vekalelerde saatlerin 13.55’de durmuş olması da kutsiyetine işarettir.

Manevi özellikleri bakımından çok farklı özelliklere sahip olan Mustafa Efendinin, fiziki bakımdan da diğer insanlardan seçkin olduğu görülür. Uzun boylu, seçkin yapılı ve buğday tenli olduğu bilinmektedir, Etkileyici bakışları, anlaşılır ve kı­sa konuşma tarzı, güçlü hafızası, derin sezgi gücü ve keskin zekâsı ile hayranlık uyandıran bir yapıya sahiptir.

(Fatsa, Mehmet, Tasavvufta Mekkî Kolu, İst,  2000, s. 179-193-Yeni Dünya, Nisan, 1998)

[121]—Ümmî bir halife idi. Efendi Hazretleri çok itibar eder, her zaman yanında bir yer gösterirdi. Efendi Hazretleri onun ümmiliğinden dolayı kıskananlara;

“Gardaşlarım! İhvanımıza en güzel şekilde hizmet ediyor. Kurda kuşa yem ettirmiyor. Yetmez mi?

Bir gün pirlerden birisi bir köpeğin ayağını öpmüş. Öpmesinden dolayı ayıplayanlara ‘ihvanımızı muhafaza ediyor’ buyurmuş.

Mustafa Efendi bizim canımızdır.”

[122]— Hacı Hasan kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Efendi, Nuri Efendinin arkasında namaz kılınca “Takva sahibi birisinin arkasında namaz kılmak nebîlerin arkasınada namaz kılmak gibidir,” buyurmuştur.

[123]—Sinop 1931 doğumlu Türkelili Hatim Hocasıdır. Efendi Hazretlerinden sonra Darendeli Hacı Hasan kuddise sırruhu’l-azîz Efendi terbiyesinde ihvanlığa devam etmiştir.

Hattat Cafer Kelkit

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s