AYRILIK ÇEŞMESİ

Tarih bana hep insan yaşamının olduğu kadar, kurduğu uy­garlıkların, imparatorlukların, geleneklerin, değerlerin de gelip geçici olduğunu öğreten bir ders gibi geldi.

Doğumla ölüm, nasıl insan için kaçınılmaz gerçeklerse, insanların ürettiği her şey de sanki bir gün yok olmaya mahkûm. Yine de insanlar tarih boyunca kendilerinden da­ha uzun yaşayacağına inandıkları eserleriyle sonsuzluğu ya­kalamaya çalışmışlar.

O olmadan ne yaparım dedikleri yakınları yitip gittiğinde hayat nasıl devam ediyorsa, vazgeçilmez sandıkları değerler çözüldüğünde veya kurdukları devletler yıkıldığında da, başta bocalasalar bile, yeni dengelere alışabilmişlerdir.

Çağımızda değişimler, geçmişe nazaran, insana bocalaya­cak zaman bile bırakmayacak kadar hızlı. Bu ise günümüz insanını bir tür hafıza kaybına uğratmakta.

Aktüalite dediğimiz günlük fırtınalar, insanların yalnızca dünyada yaşanan siyasal, sosyal ve kültürel değişimlerle il­gili anılarını değil, birkaç gün öncesine ait kişisel tecrübele­rini bile, bir yaprak gibi sürükleyip götürmekte.

Endüstri devriminden günümüze kadar yaşanan gelişme­lere Batı insanı bile uyum sağlamakta güçlük çekerken, bu gelişmeleri daha sonra yaşayan üçüncü dünya insanı, yeni değerlere alışamadan, kendini maddeci bir dünyanın acı­masız ortamında buldu. Bu durumdan Türkiye de nasibini aldı. Ülke, neyin karşılığında ne satıldığının, neyin kaybe­dilip ne bulunduğunun pek anlaşılmadığı, kâr ve zararın birbirine karıştığı bir pazar yerine dönüşüverdi.

Önce vaad edilen geleceğin hevesiyle geçmişini satıp, sonra da kandırıldığını anlayınca, değerli anılara gömü­len nostalji meraklıları gittikçe arttı. Nostalji kavramı, geç­mişin bugüne tercih edilmesi anlamına da geldiğinden, ön­celeri bazı siyasal çevreleri endişelendirdiyse de, yad edilen geçmişin sadece beş-on yıl öncesine ait olduğu anlaşılınca, moda bile oldu.

Bugün, özellikle İstanbul gibi büyük kentlerde yaşayanla­rın hafızalarını biraz zorlayıp çocukluk ve gençlik anılarını anlatmaları, dinleyenlere zaman tüneline girmişler duygu­sunu veriyor. Günümüzün insanlarına, “Benim çocuklu­ğumda bu beton binanın yerinde koca bir çınar vardı ve ben o ağacın gölgesinde oynardım” dediğimde sanki uzak bir geçmişten söz eder gibiyim. Oysa bir İstanbullu olarak, tam yarım asır tutan şu kısacık ömrümde, insanları yıllarca gölgesinde serinleten yüzyıllık çınarların, canım meyve ağaçlarının yıkılıp gittiklerini çok gördüm.

Israrla hatıralarımı yazmam istendiğinde, kişisel anıları­mın ötesinde, öncelikle ailem dolayısıyla içinde büyüdü­ğüm geleneksel müzik ve tasavvuf geleneğinin son yıllarını anlatmayı amaçladım.

Allah Teâlâ’nın “Settar”, yani insanların ayıbını örten olduğuna inanan bir kimse olmama rağmen, özellikle Türkiye’de açı­lan büyük boşluk sonucu tekke ve tarikatlara ilgi duyanları uyarmak istiyorum. Zira tasavvuf, değerli insanlar aracılığıyla onları değerli yapanı görmeyi öğretir. Yani insan aynasından türlü güzel­likler görülebilir, ama bunun sahibi ayna değildir. OYSA HER DEVİRDE OLDUĞU GİBİ, GÜNÜMÜZDE DE KİMİ ŞAHISLAR, TARİKAT ŞEYHLİĞİ ADI ALTINDA, İNSANLARI KENDİLERİNE TAPTIRMAKTADIR.

Toplumumuzun terk ettiği çoğu değere, aslında şu gün­lerde daha da çok ihtiyacı olduğuna inanarak, edeb ve irfan yuvası tasavvuf geleneğinin, ülkemizde yaşanan kültür de­ğişimi fırtınalarından nasıl etkilendiğini, bizzat yaşadıkla­rımla anlatmayı denedim.

Bugünün ölçüleriyle bakıldığında, ya içi boş, kuru dinî topluluklar gibi görünen ya da tersine kendine özel inanç­ları ve gelenekleriyle din dışı, felsefi topluluklar olarak algı­lanan son devir tekkelerini ve oralarda toplanan insanları, anılarımla daha yakından tanıtmaya çalıştım.

Kısacası bu kitabımda, tüketim toplumunun geçici hırslarıyla ruhları betonlaşmış insanlara, “Sizin yerinizde, çınar gibi insanlar vardı ve ben onların gölgesinde büyüdüm…” demek istedim.

Geleneklere saygılı olsam da muhafazakâr değilim, çün­kü tanıdığım muhafazakârların, koruduklarını iddia ettikle­ri geleneklerin yaşamasından rahatsız olduklarına hayretle tanık oldum.

Aslında toplumumuzun epey aceleye getirilen gelişim ve çağdaşlık arayışı, yalnızca “Yeni eskiden iyidir” ilkesi ile “Doğu-Batı” ikilemine indirgenmiştir. Batı, her şeyde kesin­likle daha üstündür, yeniliğin ta kendisidir. Doğu ise eski olarak algılanır.

Hâlbuki bir şeyin değerini veren onun eski veya yeniliği değildir. Elmas da değerini eski veya yeni oluşundan değil, sadece elmas oluşundan alır. Oysa bugünün insanı, eski di­ye nice elması çöpe atmakta.

Toplumumuz, Avrupalı’nın somut çözümlerle soyut me­selelerden kurtulduğuna; bilimle metafizik safsatadan arın­dığına; endüstriyle zaman kaybından kurtulduğuna; düşün­ceyle Tanrı’dan azad olduğuna; üstün edebiyatı ve kültü­rüyle, insanların tabiatlarındaki vahşeti yendiğine inandırılmıştır. Oysa dün Avrupalılık-çağdaşlık, bugün ise globalizm adı altında dünyaya yayılan uygarlığın doğrularının yanı sı­ra yanlışlarının da olduğu, başta Avrupalı aydınlar ve filozoflarca ortaya konmuştur.

Endüstri devriminin yol açtığı yıkım üzerinde yaşadığı­mız küreyi tehdit etmekte; modern yaşam yalnız çevreyi değil, insanların özünü de kirletmekte; bilimsel deneyler ahlâk sınırlarını zorlamaktadır. Çağdaş medeniyetin yol aç­tığı endişe verici zararlar, artık yalnız bilim adamlarının de­ğil, geniş kitlelerin de güncel konusudur.

1975 yılından bugüne, sayısı bini geçen konserlerim, ka­tıldığım Mevlevi ayinleri, yayımladığım plaklar ve kitaplar, bana tasavvuf edebiyatının kaynak eserlerini okumuş Avru­palıları yakından tanıma imkânı verdi. Onları tanıdıkça, sa­dece bizim kültürümüz sandığımız çoğu şeyin aslında evren­sel olabileceğine, zaman ve coğrafi sınırlarla kısıtlanamayacağına dair inancım da arttı.

Kısacası, Batı’yı hayal eden doğulularla Doğu’yu hayal eden batılıları tanıdıkça, her iki tarafın da gerçeklerden ne kadar uzak olduğunu yakından gördüm.

Batı ve Doğu kelimeleri, benim için iki ayrı dünya değil, yalnızca güneşin doğduğu doğu ile güneşin battığı batı ola­rak anlam kazandı. İnsan dünyanın neresinde olursa olsun, güneş doğup batacağına göre, her yerde bir doğu ve bir batı olacak. Ben de Ayrılık Çeşmesi’nde yolculuğumu doğmakta olan yeni bir güne doğru yapmaya çalıştım.

Mevlevi geleneğinde, İslâm inancına uygun olarak, insan­ların bedene bürünüp dünyaya gelmelerinden önce, Allah Teâlâ’nın ruhlara “Elestü bi Rabbiküm” yani “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorduğuna ve cevap olarak ruhların “Beli” yani evet cevabını verdiğine inanılınır.

İnsan, sırası gelip de beden ve tabiat sınırları ile bu dün­yaya indiğinde, çeşitli dünya zevkine dalarak ruhlar âle­minde verdiği sözü unutur gider. İç dünyamızda devamlı bizleri kemiren gizli hasret ve gariplik hissi, ruhlarımızın Allah’ın hitabından ve verilen sözden duyduğu lezzeti bu dünyada bulamamasına bağlanır. Müzikten, şiirden, hik­metli sözden, her türlü güzellikten duyulan neşenin kayna­ğı da işte anımsanan o ruh halidir.

Dolayısıyla, dünya hayatının unutulan bir güzellik, tutu­lamayan bir söz, lüzumsuz kavgalar gürültüler, heyecanlar, sevinç ve üzüntülerle dolu kısa bir yolculuk olduğunu dü­şünmekteyim.

Kudsî ERGÜNER
Paris, 10 Eylül 2001
(Ayrılık Çeşmesi Kitabı Girişi-İletişim Yayınları-2010)

 

YAMAN AYRILIK

12

Ey Yusuf, sonucu şu gözleri görmiyen Yakub’a gel. Ey gizlenmiş İsâ, şu gök kubbenin üstünde bir görün,

Ayrılıktan günüm karardı. Gönlüm yay gibiydi, kıla döndü.

Yoksul Yakup ihtiyarladı, ey genç Yusuf, gel.

*          Ey İmranoğlu Mûsa, sana gönlümde ne Turusînâ’iar var. Öküz Tanrılık etmede ,gel artık Tûrusînâ’dan.

*          Benzim safran gibi sarardı, boynum büküldü, çenge döndü. Beden mezarında daraldım, sıkıldım, gel ey genişlik, ferahlık veren can.

*          Muhammed’i gözleyen gözüm gamınla, müştakım sana diyor; «Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik» âyetinin sırrı, o dağınık saçlardan yüzünü göster, gel.

Güneş sana karşı sanki akşam kızıllığı, ey padişahlardan bile öndülü kapan er, ey Tanrı’yla bakan, Tanrı’yla gören göz, ey her şeyi biten gönül, gel.

Bütün canlar, sanâ karşı sanki beden, sense cansın.

Cansız beden neye yarar?

Çoktandır gönül verdim sana, gel ey sevgili de canımı da vereyim gitsin.

Gönlümü aldığın günden beri can ekinim biçildi gitti; sonucu dert sensin, git; sonucu derman sensin, gel.

Ey sevgili, ilâcım da sensin, çarem de sen, yüz parça olmuş gönlümün ışığı da sen; çaresiz gönlümde senden gayri ne varsa yok oldu, gel.

Senin kadrini bilmedim de felek, inadına, var diyor, okla gönlünü vur başını taşlara; gel.

* Ey mertebesi, «Aralarında iki ok atımı kadar yer kaldı» âyetiyle bildirilen ,ey o yücelik devletine sahib olan; ey padişahım, kimsecik mahrem olamaz sana, «Belki de daha yakın» makamından gel.

  1. Ey ay gibi güzel padişah, ey yüzlerce güzelden güzel, ey su, ey ateş, gel.

Gel ey inci, gel ey deniz.

* Ey kendisine canımın kul, köle olduğu Şemseddin, ey Rûh-ul Emin, Tebriz, senin yüceliğin yüzünden oturmaklaı arşa döndü, Mescid-i Aksâ’dan gel.

Divan-ı Kebîr, c. I

19

Öyleyse Allah aşkına olsun, Allah aşkına sevgilinin nazını çek; çünkü sevgilinin nazı yüzbin batman helvadan da iyidir, tatlıdır.

Ayrılık nedir, görmedin, Tanrı da göstermesin sana; bir duadır bu ki bundan daha iyi dua olamaz.

Divan-ı Kebîr, c. III, sh: 78

29

Öylesine birine âşıkım ki kulağımdan tutmuş, çekip sürümede beni.. Bütün bedenim sanki bir kalkan; her yanıma oklar gelip vurmada.

Şu gürültünün içindeyim, belâlara uğramışım ama şükür denizine dalmış-gitmişim… yolculuğa tutsak olmuşum ama yerimin-yurdumun kokusuyla terü tâzeyim.

Sevgiliyle buluşmuştum, güzelliğine dalmıştım., kazâ, bir olmayacak yazıdır, okudu, düzenlerle ayrılık koydu araya.

Bedenimde bir damar oynayıverse de a benim çene topağı tatlı mı, tatlı padişahım; yurduma doğru uçarak koşsam.

Her solukta duyulan o güzel kokusu, o kulağımı çekmek isteyişi, o benim selvimin, yaseminimin sâkıysi, bir akar su yaptı beni.

Ya’kub’a yoldaş oldum; o güzele fitne kesildim… can Yûsufu lütfetti de gömleğini armağan gönderdi.

 Divan-ı Kebîr, c. VII, sh:203

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s