AZİZ DOSTUM MONSİEUR MASSIGNON (1883-1962)

Memleketimizde az tanınmış, yanlış tanınmış, iyilik ve fenalıkta mübalâğalı tanınmış insanlardan birisi de hiç şüphesiz hikâyesini aşağıda anlatacağım, büyük bilgin, büyük müsteşrik Mösyö Massignon’dur.

Efendim, henüz Paris’ten gelmiştim. Paris’te “ Şark Dilleri” , “ Ecole des langues Orientale”  mektebinde, harikulade bir insandan, Prof. Henry Masse‘den farsça ders alıyordum. Mösyö Masse o kadar harikulade bir insandı ki, Cennetmekân Sultan Abdülhamid Han’ın en küçük oğlu Şehzade Abid Efendi (diyarı gurbette sadece Monsieur Abid) olan Şehzade de kendisinin talebesi idi. Şehzade de, Mösyö Masse’nin nezaketinin, zarafetinin ve derin bilgi sinin hayranı idi. Bir gün Efendi ile Mösyö Masse hakkın da görüşürken:

—Mösyö Masse gibi bir insan nasıl olabilir diye hep şaşırıyorum. Mösyö Masse gibi bir insan olsa olsa, sadece Osmanlılarda olabilirdi, diye düşünüyorum, bunun için ben kendisine bir ad taktım, Mösyö Masse’ye “ Arif Efendi” diyorum, demişlerdi.

— Aman Efendimiz, ne kadar isabetli bir isim bul muşsunuz, demiş ve o günden sonra, Mösyö Masse, artık aramızda “ Arif Efendi” olmuştu.

Paris’te başladığım Farsçaya İstanbul’da da devam etmek istedim. Ve üniversite kütüphanesinde memur ve çok zarif bir İstanbul Efendisi olan, genç yaşında vefat eden aziz dostum Asaf Halet Çelebi‘ye delâlet etmesi için rica ettim.

Asaf Halet Çelebi merhum, herhangi bir hizmetten veya delâlet etmekten kendisini esirgeyecek insanlardan değildi. Delâlet etmeyi memnuniyetle kabul etti ve kararlaştırdığımız bir gün, üniversiteye, kendisinin meşgul olduğu odaya gittim. Beraberce Bay Ahmet Ateş’i görmeye gidecektik.

Kararlaştırdığımız gibi oldu, üniversitenin uzun uzun koridorlarından geçerek, Bay Ahmet Ateş’in odasına gel dik ve odaya girdik.

Maalesef Türk aydınlarının ekserisi gibi Ahmed Ateş de çok kibirli idi ve bizimle irtifaından konuşuyordu. Halbuki, bütün dünyada “ilim adamları”  çok mütevazı, saf dil, âdeta çocukumsu olurlar.

Ahmet Ateş ilk olarak, çok zarif, çok nazik Asaf Halet Çelebi’ye bir gözdağı gibi, bir zılgıt verdi. Asaf Halet Çelebi’nin kendisine gösterdiği saygı ve nezakete karşılık, Bay Ahmet Ateş:

—Bıkmadınız mı daha bu Osmanlı, Şark terbiyesinden, bırakın bu Şark nezaketini, dedi. Zavallı ve bîçare dostum, hâlâ saygısında ve nezaketinde devam ediyor ve beni böyle bir muameleden korumak için de hakkımda ne kadar bildiği veya hayal ettiği lûtûfkâr vasıflar varsa Bay Ahmet Ateş’e sayıp döküyordu. Fakat karşımızda taştan bir heykel gibi duran Ahmet Ateş’i, Asaf Halet Çelebi’nin döktüğü tatlı diller hiç mi hiç yumuşatamıyordu.

Nihayet ismimi söyledi: Münevver Ayaşlı, o zaman, Bay Ahmet Ateş birden bire durakladı, bana döndü ve :

Yoksa siz Madam Ayaşlı mısınız? Şu her kongre veya konferansta, rastladığı her Türke, Mösyö Massignon’un sorduğu Madam Ayaşlı mısınız? dedi.

—Herhalde öyle olacak, kendileri beni vatandaşlarımdan sormuş olabilirler, beni severler, dedim.

Bay Ahmet Ateş’in durumu bir az olsun değişmişti, benim kendisine talebe olacağımdan memnuniyet duyduğunu söylemek nezaketini gösterdi.

Fakat bu sefer ben, zihnimden bu işten nasıl kurtulacağım diye düşünmeye başlamıştım. Zira, Bay Ahmet Ateş’le aramızda hiç bir zaman, tatlı bir talebe hoca, dostluk münasebeti kurulamayacağına ve daima aramızda manevî bir çekişme olacağı kanaatine varmıştım.

Sayın Ahmet Ateş, Fars dilini şüphesiz iyi biliyordu, buna söyleyecek sözüm yoktu, fakat benim HOCAM olamayacaktı. Şeyh Saadi’yi ve Hafız’ı, ben Bay Ahmet Ateş’ ten öğrenemeyecektim. Aramızda manevî kapılar, perdeler sımsıkı kapalı idi.

Fakat bu kadar ileriye gittikten sonra, nasıl geri dönecek ve bu çıkmazdan nasıl kurtulacaktım?

Bay Ahmet Ateş imdada yetişti ve Söze başladı:

—Üniversiteye “ samiin”  yani dinleyici talebe olarak bile devam edebilmek için, polis tahkikatına lüzum olduğunu ve bunun sadece uyulması lâzım gelen bir formaliteden ibaret olduğunu sözlerine ilâve etti.

önüme çıkan bu fırsatın üzerine çaylak gibi atıldım:

—Aman Beyfendi, dedim, yabancı memlekette, Paris’te bile benden bir polis tahkikatı istemediler, kendi memleketimde bu formaliteyi yapmak bana pek ağır geliyor. Hafız ve Şeyh Saadi’ye, polis Karakolundan geçerek varmak bana pek hazin ve elim geliyor, bunu yapamayacağım. özür dilerim, kıymetli vaktinizi aldık affedersiniz, dedim ve uzun uzun koridorlardan ve üniversite binasından acele acele uzaklaştım, sanki arkamdan bir el, beni yakalayacak korkusu vardı içimde.

Bir hayli zaman sonra, Bay Ahmet Ateş’e, bir dost evin de rastladım. Aramızda geçen hadiseden bahs etmemek nezaketini gösterdi. Kendisiyle o gün daha iyi ve daha tatlı bir ahbaplık etmiştik.

Derken, bahis Türk musikisine geldi, Ahmet Ateş, Türk musikisi hakkında öyle bir kin ve nefretle konuşma ya başladı ki… Bir kerre daha kendisine talebe olmayışım da ne kadar isabet etmiş olduğumu anladım. Yahya Kemal beyin şu mısraları derhal hatırıma geldi:

ESKİ MUSİKİ

 

Çok insan anlayamaz eski mûsikimizden

Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden.

Açar bir altın anahtarla rûh ufuklarını,

Hemen yayılmaya başlar sadâ ve nûr akını

Ve seslenir büyük Itrî, semâyı örten rûh,

Peşinde dalgalanır bestesiyle Seyyid Nûh,

O mutlu devrede Itrî’ye en yakın bir dost

Işıklı danteleler bestekârı Hafız Post…

Bu neslin ortadan dâhîcedir başardığı iş,

Vatan nasıl karışır mûsikîyle, göstermiş.

 

Bu yaz kemençeyi bir dinledinse Kanlıca’da,

Baharda bir gece tanbûru dinle Çamlıca’da.

Bu sazların duyulur her telinde sâde vatan,

Sihirli rüzgâr eser dâima bu topraktan.

Evet bu eski nesil bir şerefli âlem açar,

Duyuşta ince zamanlardan inkıraza kadar.

Yüz elli yıl, sıra dağlar birer birer yücelir

Ve akıbet Dede’nin anlı şanlı devri gelir.

Bu mûsikîyi, O, son kudretiyle parlattı;

ölünce, ülkede bir muhteşem güneş battı.

Hakikaten, eski musikimizi sevmeyenin bizi anlayamayacağı gibi Rebab ve Ney’i sevmeyenin de   Cenab- ı Pîr Hazreti Mevlânâ’yı, Şeyh Saadi ile Hafızı ve bütün Iran edebiyat dünyasını da lâyikiyle anlayamayacağını ve hatta hatta, severiz vehmine düştükleri Batı musikisini de. anlıyamıyacakları kanaatine bir kerre daha vardım.

Çok sempatik ressamlarımızdan merhum Çallı İbrahim beyin :

“Bir ümidimiz vardı, o da toprak oldu.”  dediği, Burhan Toprak’ ı, daha Burhan Ümid, iken tanımıştım. Kendisini Yakup Kadri beyin ve büyük dostum Burhan Belge’ nin evinde görüyordum.

Burhan ümid, genç entelektüellerimizden, üstelik de Mareşal Fevzi Çakmak’ın damadı idi. Hem kültürün, hem de kara kuvvetlerinin temsilcisi zannediyordu kendisini ve kendisine de öyle muamele ediliyordu.

Böyle bir mevkide, “ kibirli”  olmamak için, hiç bir sebep yoktu ve Burhan ümid çok kibirli idi.

Bizim ahbaplığımız aşinalıktan bile daha azdı. Göz göze gelmeden, kaçınılmaz bir hal olmadan selâmlaşmıyorduk bile…

Uzaktan uzağa hikâyelerini dinliyordum, “Yunus Emre Divanını yazmış, Güzel San’atlar Akademisine müdür olmuş, büyük mütefekkir Necib Fazıl beyle ahbaplık ediyor, hattâ beraberce Büyük Mürşid merhum Abdülhâkim Arvasî Hazretlerine bile ziyarete gitmişler. Burhan Toprak’ın Hazreti İsa’ya karşı merbutiyet ve meclubiyeti (tutkunluğu) fazla imiş. Sebebi Mevcudat sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazreti Muhammed ile Hz. İsa’yı daima mukayeseye yeltenirmiş. Bu müşkülünü, büyük Mürşid Abdülhâkim Arsavî Hazretlerine de sormuş,

Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin üstünlüğü nedir?

Abdülhâkim Arsavî Hazretleri cevap olarak:

BEŞERİYETLERİ, buyurmuşlar.

Arif olana bu kadarı kâfi…

Mareşalin kızından ayrılmış veya hanımı vefat etmişti. Burhan Toprak ikinci bir defa evlenmiş, kendisini ara da bir Beyoğlunda görüyordum. Çok sönmüş, çok çökmüş, çok bitkindi… Yine aynı minval üzere mecburiyet olmadan selâmlaşmıyorduk.

Bir gün eve bir telefon, Burhan Toprak gelip beni görmek istiyordu. Hayret… Uzakta oturduğumu, Beylerbeyi’ ne kadar gelmenin güç olduğunu, şehire indiğim bir gün “Lebon”  da buluşmamızı teklif ettim.

Hayır, hayır, bütün uzaklığa ve güçlüğe rağmen Burhan Toprak eve gelmek istiyordu.

Hayret… Acaba niçin?…

Buyur ettiğim gün geldi ve iş anlaşıldı, Mösyö Massignon’dan mektup almış, beni soruyormuş mektubunda, uzun zaman benden mektup almamış, merak etmiş ve benden haber verme hususunda Burhan Toprak beyi vazifelendirmiş.

—     Mösyö Massignon, sizi çok seviyor, dedi.,

—     Teşekkür ederim, ben de kendisini çok severim, dedim.

Bu kısa bir kaç cümleden sonra, Burhan Toprak, kendisiyle beraber ve her ikimizin de imzasıyla Massignon’ un eserlerini Türkçeye tercüme etmeyi teklif etti.

—     Aman Beyfendi, ben kendimde bu kabiliyet ve liyakati görmüyorum, zaten bu günkü Türkçe ile bu kitapların tercümesi bence mümkün değil. Buyurun siz yalnız olarak yapınız, elbette benden çok daha iyi yaparsınız, ben de başarılar temenni ederim, demiştim.

Burhan Toprak çok zayıf ve çok halsiz veda etti ve evden çıkıp gitti

Bu ziyaretten sonra artık her defasında selâmlaşıyor ve birbirimize hal hatır soruyorduk.

Fakat kendisini her defasında daha yorgun, daha bit kin ve çökmüş görüyor ve zavallı galiba hasta, diyordum.

27 Mayıs’ın heyecanlı günlerinde kendisini Şükûfe Nihal’in bir çay davetinde gördüm, Burhan Toprak âdeta canlanmış ve çok daha zinde idi. Demek, 27 Mayıs’tan hûsusî ve umumî olarak, çok şeyler ümid etmişti.

Birdenbire vefatını haber aldım, üzüldüm ve durmadan kendi kendime sevimli ressamımız Çallı İbrahim beyin sözlerini mırıldanıyordum:

— “ Bir ümidimiz vardı, o da Toprak oldu.”

Reşid Saffet Atabinen beyi, daha Atabinen olmadan tanımıştım. Ankara’nın gözde ve parlak mebuslarından biri idi… Pek güzel Fransızca biliyor ve bu lisanda kitap ya zabiliyordu. Çankaya’ya köşke çıkıyor, Gazinin sofrasında bulunuyor, Devlet namına seyahat ediyor, Türkiye adına politik ve kültürel temaslarda bulunuyordu.

Mamafih, Reşit Saffet Bey hâlâ Babî Âli’nin Madrid maslahatgüzarı (sefir vekili) idi ve bir türlü Yahya Kemal, Yakup Kadri, Ruşen Eşref, Hamdullah Suphi beyler gibi Cumhuriyetin Ambasadörü (büyükelçi) olamamıştı.

Vâkâ, isimlerini saydığımız bu yazarlar arasında mevkii en parlak olan biri daha vardı: Falih Rıfkı Atay. O da Cumhuriyet Elçisi olmamış, ama bunu kendisi istememiş, yazar ve Milletvekili olarak kalmayı tercih etmişti, eğer Elçi olmak istemiş olsaydı, Roma, Paris, Londra, Moskova gibi bütün Büyük Elçiliklerin kapıları kendisi için ardına kadar açık olacaktı.

Reşit Saffet Bey, Lozan’da da bulunmuş, Rıza Nûr beyin bacanağı, binaenaleyh Seraskerin damadı veya oğlunun damadı idi.

Bütün bu vasıfları kendinde toplayan bir insan için kibirli olmaya hiç bir engel ve sebep yoktu ve Reşit Saffet Bey de çok kibirli bir insandı.

Hattâ, merhum zevcim Sadullah Paşa zade Nusret Beyfendinin zaman zaman bir hayli canını sıkmış olacak ki, Reşid Saffet beye “ Düdükçünün oğlu”  derdi. Zira Reşid beyin babası Saffet Bey veya efendi Saray orkestrasın da flütçü imiş…

Lâkin şunu da itiraf edeyim ki, bütün kibrine rağ men Reşid Saffet bey daima terbiyeli ve korekt idi, her zaman, kendisiyle terbiye dairesinde selâmlaşırdık.

Fakat bir seçim arifesinde Reşid Saffet beye Maçka tramvayında rastlamıştım, mutadından ziyade nazik ve hürmetkâr idi, uzun uzun hal hatır sordu.

Eve geldiğimde zevcime :

—     Reşid Saffet beyi gördüm, ya siz mebus oluyorsunuz veyahut kendisi, bu sefer mebus olamıyor, demiştim. Rahmetli zevcim uzun uzun gülmüş :

—     Nereden de bunları çıkarıyorsun? Reşit Saffet Bey gözde bir adam, elbet yine mebus olur, ben ise köşeme çekilmiş bir adamım, nereden nereye mebus olmak, de mişti.

—     Sizin mebus olup olmayacağınızı bilemem amma, herhalde Reşit Saffet bey bu sefer mebus olamayacak, demiştim.

—     Hanımcığım bunları nereden çıkarıyorsun?

—     Bu gün selâm verişinden, dedim.

Zevcim yine bir kahkaha attı, demek bütün bunları bir selâm vermeden anladın, dedi.

Bir kaç gün sonra mebus listesi neşredildi. Mebus listesinde Reşid Saffet beyin adı yok… Zevcim :

—     Vallahî yamansın hanımcığım, demişti.

Halbuki bende hiç bir yamanlık yoktu, bütün bu in sanlar kendilerini çok belli ediyorlar, açık kart oynuyor lardı.

Zevcim vefat etti, Reşit Saffet beyden ses seda çıkmadı, olur ya! hiç üstünde durmadım. Pek seyrek rastlaşmalarımızda yine terbiye dairesinde birbirimize bir baş kesiyorduk, o kadar…

Bir gün Reşit Saffet beyden bir telefon, ziyaretime gelmek istiyormuş… Hayret… buyrun dedim ama merak etmeye de başladım, acaba neden, niçin?

Meğer Mösyö Massignon’dan mektup almış, beni soru yormuş, kendisine cevap vermeden beni gelip görmek istemiş. Çok nazik bir hareket, kendisine teşekkür ettim.

Böyle, üç birbirine benzemeyen muhtelif kimselerle beni arayıp soran aziz dostum Mösyö Massignon’u nasıl tanımış ve nasıl dost olmuştum?

Efendim, her Cuma sabahı öğleye kadar Mösyö Massignon’un Collage de France’da dersi vardı Paris’te bulunup da bu derslerden istifade etmemek, mahrum kalmak çok yazık olurdu.

Ben de Massignon’un derslerine devama başladım. 35 40 kadar dinleyici talebesi vardı. Hemen hemen hep si orta yaşlı ve yaşlı kimselerdi, genç talebesi pek azdı.

Ben de salonun arka sıralarında kendime bir yer edindim, oraya geçer oturur, elimde küçük bir not defteri, mühim meseleleri not ederdim, ön sıralarda bir Rus madam (zannedersem Madam Meyeroviç) bir sıra arkasında aziz dostum Prof. Hamidullah Bey, yine aynı gri astragan kalpağı ile, yer alırdı.

Bir gün, ders bitti, Mösyö Massignon, mutadından daha çabuk kürsüsünden kalktı, indi, herkes dikkat kesilmişti.

A!… A!… benim istikametime doğru geliyor, bu gelişi benimsemek çok iddialı olur, diye ben de istifimi bozmuyor, defterimi, kalemimi çantama yerleştirmeye devam ediyordum, zira, bana geleceğini bir an için bile aklımdan geçirmiyordum.

Aklımdan geçirmiyordum amma, bana doğru gelmek te de devam ediyor ve işte geldi ve önümde durdu. Gayet tatlı ve nazik bir eda ile :

— Kimsiniz? dedi. Ben bütün talebelerimi tanırım, bir sizi tanımıyorum, diye de sözlerine ilâve etti.

Türk olduğumu, zevcimin vefatından sonra, Paris’te bir kaç sene misafir olduğumu ve bu misafireti büyük bir fırsat bilerek derslerine devam ettiğimi söyledim.

Bu kısa tanışma ve görüşme derin ve köklü bir dostluğun temelini atmış oldu. O günden sonra, hemen her dersten sonra buluşur, uzun uzun görüşürdük. Ben tek Türk talebesi idim.

Türkleri sevmiyordu, İslâm tasavvuf kültürünü en iyi bilen bir insan olmasına rağmen, Tasavvufta Hâcegan sınıfını, Hazreti Mevlânâ’yı. Hacı Bektaş ı Veli’yi, Yunus Emre’yi, Hacı Bayram Veli’yi, Şabanı Veli’yi, velhasıl Horasan’dan gelen ve Anadolu’da mekân tutan, Anadolu’da ya tan bütün büyük Velileri Ahmed-i Yesevî Hazretleri, dahil olmak üzere hiç birini ya bilmiyor, veya bilmemezlikten geliyordu.

Massignon için yalnız Bağdat’ta ve Endülüs’te yetişen Veliler vardı. Şüphesiz Bağdat ve Endülüs ne büyük, ne azametli Veliler yetiştirmiş, fakat Türkistan ve Anadolu Evliyalarını da bilmemezlikten gelmek ve sadece Hallac-ı Mansur ve Şeyhül Ekber İbni Arabî ile yetinmek, insanda bir boşluk bırakıyordu. 

İbn’ül Arabi’nin, Anadolu’ya geldiğini, bir Türk Hanı mı ile evlendiğini, ondan bir oğlu olduğunu ve yetiştirdiği en büyük, belki tek halifesinin de bu mübarek Hatunun ilk zevcinden olan oğlu Sadrettin i Konevî Hazretleri olduğunu unuturlar, kasten unuturlar.

Hâlbuki Endülüs ve Şam kadar Anadolu ve Konya’nın da Şeyhül Ekber’in hayatında yeri vardır ve hiç olmaz ise, onlar kadar vardır.

MÖSYÖ MASSİGNON, BİR GÜN DERSTE KUR’AN I KERİM’DE GEÇEN “ YE’CÜc VE ME’CÜC”  LERİN TÜRK OLDUKLARINI ALENEN VE DERS OLARAK TAKRİR VERDİ. BEYNİM ATMIŞTI, BU SEFER, BEN ONU KAPIDA BEKLEDİM VE YAKALADIM, SORDUM:

— EVET, DEDİ, BUNU İSLÂMİYETİ KABUL ETMEDEN EVVEL Kİ TÜRKLER İÇİN SÖYLEDİM, TÜRKLER İSLÂMİYETİ KABUL ETTİKTEN SONRA BÖYLE BİR ŞEY MEVZU U BAHİS OLAMAZ VE FAKAT, DEDİ, İSLÂMİYETTEN UZAKLAŞIRLARSA YİNE “ YE’CÜC ME’CÜC”  OLURLAR, BUNU DA İYİ BİLSİNLER VE DİKKAT ETSİNLER, DEDİ VE SÖZÜNÜ KESTİ.

Bu hadiseden sonra hususî görüşmelerimize bir ara verildi… Çok nazik ve o derecede hassas olan Massignon nahoş bir havanın esmekte olduğunu anlamada gecikmedi ve bir kaç ders üst üste Arab Halifelerinin bilhassa Abbasî Halifelerinin iyi, dürüst, adil ve memleketlerine hayırlı olanlarının ya analarının veya hanımlarının muhakkak Türk Kadını olduğunu vesikalarıyla yine ders olarak verdi.

Ben de anlamıştım ki, bu, “ Ye’cüc Me’cüc”  gafına bir tarziye ve taviz idi. Ben de fazla İsrar etmedim ve yi ne o tatlı ve güzel dostluk kopmadan kesildiği yerden başladı.

Hayatımda en lûtufkâr ve güzel sözleri ben Mösyö Massignon’dan işittim. Meselâ, bir gün evli olup olmadığı mı sordu, zevcimi bir kaç sene evvel kayıp ettiğimi ve yalnız yaşadığımı söyledim. Çocuğunuz olmadı mı? dedi.

—     Hayır, dedim, lâkin zevcimin ilk hareminden çocukları var.

—     Ne yazık, dedi, sizin oğlunuz olmadığına, zira oğlunuz olsaydı MEHDİ olacaktı. Vurulmuşa döndüm, bu bende dehşetli bir manevî şok yaptı. Günlerce gecelerce hiç uyku uyumadım ve kaç zaman sonra normal hale geldim.

Bir gün de :

—     Kulağınızdaki küpeler ne kadar güzel, dedi. Güldüm.

—     Çok ucuz, Paris’ten “Grands Magazins”  lerden aldım, dedim.

—     Ziyanı yok, dedi, bu küpelerin birinin Hazreti Hasan ve diğerinin Hazreti Hüseyin olmasına mani değil.

Yine, günlerce moral bir şok geçirdim. Bunlara ben zer daha nice güzel şeyler söyledi, ben buraya yalnız en kuvvetlilerini naklettim.

Memlekete avdet ettikten sonra da mektuplaşıyorduk, kendisi benden daha çok yazıyordu, zira yazma kudreti ve kabiliyeti elbette benden çoktu ve çok kolaylıkla yazıyordu.

BİZDE MASSİGNON’U MÜSLÜMAN ZANNEDENLER VARDIR. HAYIR, MÖSYÖ MASSİGNON MÜSLÜMAN DEĞİLDİ. BİR ARA BUDHİST OLDUĞU GİBİ MÜSLÜMAN DA OLMUŞTU, FAKAT BU DEVRELER ÇABUK GEÇMİŞTİ. BEN KENDİSİNİ TANIDIĞIM ZAMAN KATOLİKTİ, KOYU KATOLİKTİ.

HATTÂ, KATOLİKLERDE EVLİLİĞİ KABUL EDEN TEK BİR ORDRE (TARİKAT) VARMIŞ, MASSİGNON DA BU ORDRE’A GİRMİŞ VE HER ÇARŞAMBA SABAHI PARİS’TE ST. GERMAİNE’DE BU MEZHEBE AİT BİR KÜÇÜK KİLİSEDE RAHİP OLARAK VAAZ EDERMİŞ.

Müşterek dostlarımız:

—     Gidin, bir sabah kilisede vaazını dinleyiniz, demişlerdi. Gidip dinlemedim, zira bundan bana hiç bahsetmemişti, ben de habersiz gidip dinlemeyi ve avını yakalamış kurnaz bir avcı rolüne girmek istemedim.

Kendisini Türkiye’ye davet ettim bende misafir ka lırsınız, dedim, memnuniyetle kabul etti. Fakat öyle anlı yordum ki, gelmek için resmî bir davetiye istiyordu, Arab memleketleri ve bütün Şark memleketleri kendisini buna alıştırmışlardı. Doğrudan doğruya Devlet değilse bile, ya üniversitelerden biri veya büyük şehirlerden birinin davet etmesini bekliyordu.

O zamanlar merhum Lütfü Kırdar Bey İstanbul Valisi ve Belediye Reisi. Lütfü Kırdar beyi çok severdim, çok nezaketini gördüm, gittim ve kendisinden rica ettim, beni kırmayacağından emindim.

—     Beyfendi, dedim, Vilâyete veya Belediyeye hiç bir masrafı olmayacak, bende kalacak, ben kendisini gezdi receğim, yalnız bir nezaket eseri olarak Mösyö Massignon’u siz davet ediniz.

Lütfü Kırdar Bey:

—     Massignon kim? demez mi, oracıkta afalladım, kaldım. Zira Lütfü Kırdar Bey alelade bir Vali değildi. Memleketin politikasına karışmış bir devlet adamı idi. Bu vasıfta bir insan da Massignon’u şahsen tanımasa bile, adını ve şöhretini muhakkak duymuş olması lâzımdı.

Massignon’u tanımayan bir adama, Massignon’u tanıtmak bir hayli güçtü. Vaz geçtim…

Mösyö Massignon’a :

—     Türkiye’ye geldiğinizde Ege sahillerini de gezeriz, demiştim.

—     O seyahati refikamla yaparsınız, o hoşlanır, ben arkeolojiyi hiç sevmem, demişti.

EVET, MÖSYÖ MASSİGNON’U MÜSLÜMAN BİLENLER OLDUĞU GİBİ, KENDİSİNİ AMANSIZ BİR MİSYONER, BİR MÜSLÜMAN DÜŞMANI ZANNEDENLER DE VARDIR. YUKARDA DA SÖYLEDİĞİM GİBİ, MASSİGNON TÜRKLERİ SEVMEZDİ, FAKAT BUNA MUKABİL ARABİAN SAMİMÎ OLARAK SEVERDİ. VE FRANSA’NIN ŞİMALÎ AFRİKA’YI TERK ETMESİ İÇİN ÇOK ÇALIŞMIŞTI. COLLEGE DE FRANCE, KÜRSÜSÜN DEN HAYKIRIYORDU :

—     Bütün dünya Fransayı “ Grande Dame”  Hanımefendi, görmek istiyor, yoksa istismarcı, menfaatçi, küçük hesaplar peşinden koşan bir Fransa görmek istemiyor, diyordu.

Evet, Arabian, Arab halkını seviyordu, lâkin Arab devlet başkanlarını, idarecilerini, liderlerini hayır… onlar için yine College de France kürsüsünden alenen “ ce sont des coquins, des archicoquins”  diye bağırıyordu.

Zavallı, sonu çok feci olan genç Irak Krali Faysal’ın taç giyme merasimine Mösyö Massignon da davetli idi. Bir hafta için Bağdad’a gitmişti. Avdetinden Bağdad’ı, Sarayı ve merasimi bir anlattı, güler misin! Ağlar mısın!

— Kral ve dayısı olan Naib, operet subayı üniformaları giymişler ve başlarına tüylü şapkalar takmışlardı, diyordu Massignon. Halifeler şehri olan Bağdad’da bir Haşimî kralının taç giyme merasimi için Viyana’dan bir Orkestra ve Fransa’dan ahçılar getirtmişlerdi. Biz bu “ baraka” , yani mübarek hadiseyi, kralın taç giyme merasimini Viyana valsları dinleyerek ve Fransız yemekleri yiyerek kutluyorduk, demişti, yine Mösyö Massignon.

Kendisinden en son aldığım bir mektubunda, bir kongre için davetli olarak Moskova’ya gittiğini ve orada hastalandığını, bir Rus Hastahanesinde bir ay kadar yattığını, kendisine çok iyi baktıklarını, çok itina ve ihtimam gösterdiklerini ve artık iyileştiğini, Paris’e döndüğünü yazıyordu.

Mektubu okuyunca, eyvah, dedim, kendi kendime, bu Fransa’nın bile artık yetiştiremeyeceği zekâ, deha, bu emsalsiz insan artık gidiyor.

Bu, benim vehmim, vesvesem idi. Kendime göre bir hesaplarım vardı. Artık, aylan hattâ günleri saymaya başlamıştım. Maalesef bu sefer de kuşkularım boş değildi.

Vesvese ile yaptığım hesaplar doğru çıkmıştı. Moskova’da tedaviden 5 –  6 ay sonra, insanlığın iftihar edeceği bu derin ve fevkalâde tefekkür, düşüncelerini ifadede kullandığı o nefis ve selis Fransızcasıyla o büyük dehanın da artık yok olduğunu, bana etrafı siyahla çerçeveli, ailesinden gelen büyük bir zarf haber veriyordu.

Ve içindeki mektupta Masssignon’un tam bir katolik olarak öldüğünü, falan filan kilisede merasimden sonra, filan yere defn edildiğini bildiriyordu. Evet, dünyayı aydınlatan muazzam ışıklardan biri de sönmüştü.

Vefatından sonra da eserlerini çok okudum, sık sık düşündüm, hâlâ da derin bir hisle kendisini hatırlarım, lâ kin tek bir defa dahi rüyamda görmedim, demek çok uzak ve çok başka bir âlemde.

Kaynak:

Münevver AYAŞLI, İşittiklerim Gördüklerim Bildiklerim, Güray Matbaacılık, İstanbul, 1973 , s.167-181

HALLÂC’IN ŞİİRİ

حلاج

“لبّيكَ لبّيكَ يا سرّي و نجوائـــي لبّيك لبّيك يا قصدي و معنائـي

Ey Sırrım,

Emrindeyim, buyurun demez miyim!

Ey gizliliğimdeki nefesim [fısıltım]

Emredersin, emrine âmedeyim,

Ey Gayem ve içimdeki ma’nam

أدعوك بلْ أنت تدعوني إليك فهـلْ ناديتُ إيّاك أم ناجيتَ إيّائـــي

Çağıran ben miyim, yoksa sen misin?

Benden çıkan bu feryâd, yoksa senden mi çıkıyor,?

يا عين عين وجودي يا مدى هممي يا منطقي و عباراتي و إيمائـي

Ey aslımın aslı, ey gayemdeki son nokta!

Ey sözüm ve işaretim her konuşmam olanım!

يا كلّ كلّي يا سمعي و يا بصري يا جملتي و تباعيضي و أجزائي

Ey küll-i küll,

Ey kulağım, ey gözüm

Ey bütünüm, parçalarım ve cüzlerim

يا كلّ كـلّي و كلّ الكـلّ ملتبس و كل كـلّك ملبوس بمعنائــي

Ey bütünlüğümün bütünü,

Ey bütünüm, bendeki mânan ise bütünlüğünle örtülüdür,

يا من به عُلقَتْ روحي فقد تلفت وجدا فصرتَ رهينا تحت أهوائي

Ey ruhumun bağlı olduğu, cezbenle perişan durumdayım

Sevdân altında rehîn bulunuyorum!

أبكي على شجني من فرقتي وطني طوعاً و يسعدني بالنوح أعدائـي

Figanlarım yükselip düşmanlarımı sevindirse de,

Asıl vatanımdan ayrılışın endişesiyle ağlıyorum

أدنو فيبعدني خوف فيقلقنــي شوق تمكّن في مكنون أحشائـي

Yaklaştıkça korku uzaklaşır, fakat ben endişeleniyorum

Damarlarımdaki şevk titretirken gövdemi

فكيف أصنع في حبّ كَلِفْتُ به مولاي قد ملّ من سقمي أطبّائـي

Ey Mevlâm

Dostum nasıl oldu da elinden aşkına tutuldum,

Tabib bu derdin dilinden anlamıyor

قالوا تداوَ به منه فقلت لهـم يا قوم هل يتداوى الداء بالدائـي

Dediler :Ondan derman istesene

Onlara dedim: Ey Kavim, derdin, dermanı derdim olur..

حبّي لمولاي أضناني و أسقمني فكيف أشكو إلى مولاي مولائـي

Muhabbetim Mevlâyadır. Dertlerle beni eritir

Nasıl Mevlâmı Mevlâya şikâyet edeyim?

اّني لأرمقه و القلب يعرفـه فما يترجم عنه غير ايمائـــي

Bil ki, göz tam göremezse de kalb O’nu tanıyor,

Anlatmak için imâdan başka yol/söz kalmadı:

يا ويحَ روحي من روحي فوا أسفي عليَّ منّي فإنّي اصل بلوائـــي

Eyvâh, rûhum rûhumda perişân, kederli

Esef ederim ki, bende bu derde benden gayrı sebep yoktur

كانّني غَرق تبدو أناملــه تَغوثُّاً و هو في بحر من المـاء

O, sonsuzluğunun denizinde

Ben ise, yüzeyde parmaklarıyla çırpınıp yardım dilenenim

وليس يَعْلَم ما لاقيت من احدٍ إلا الذي حلَّ منّي في سويدائـي

Bendeki kayıtsızlığı bilen olmadı,

ancak bende buna bir siyahlık ayırılık nedeniydi.

ذاك العليم بما لاقيت من دنفٍ و في مشيئِتِه موتي و إحيائــي

Hayatımı ve ölümümdeki arzuya kayıtsızlığımı delilik [iyileşmeyen hastalık] bildiler
يا غاية السؤل و المأمول يا سكني يا عيش روحي يا ديني و دنيائي

Ey gayeme sürükleyenim, ümidim duruşum hayatım, ruhum, dinim ve dünyamsın
قُلْ لي فَدَيْتُكَ يا سمعي و يا بصري لِمْ ذا اللجاجة في بُعدي و إقصائي

Bana dedin ki, Seni kendime fedâ ettim?

Ey duyuşum, ey görüşüm uzaklığımla dahil herşeyimle karışmış değil miyim ki?
إِن كنتَ بالغيب عن عينيَّ مُحْتَجِباً فالقلب يرعاك في الأبعاد و النائي “

Eğer Sen gözlerimden gizlenirsen, kalb de uzak kalsa, kötü haberimi duyacaksın.

الحلاج

Kaynak: http://www.goodreads.com/quotes/602922

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s