KİTAB’ÜL İBRİZ’DEN SIRLI DUALAR- RUHLARIN DİLİ- SÜRYANİCE

Abdülaziz Debbağ Hazretlerinin Hızır aleyhisselâmdan terk etmeyeceğine dair söz verdiğinde aldığı vird.

Her gün 7000 defa okurdu.

“Allahümme Ya Rabbi!
Bicâhi Seyyidinâ Muhammed ibn-i Abdillâh sallallâhü aleyhi ve sellem
icma’ beynî ve beyne seyyidinâ Muhammed ibn-i Abdillâhi
fi’d-dünyâ kablel-âhireti.”

Abdülaziz Debbağ Hazretleri buyurdu ki;

Cenâb-ı Hak kalbimi açınca, inâyetiyle fetihde bulunun­ca, Hızır aleyhisselâmın öğrettiği duaya devam ettim. Birinci gün bana ağır geldi; henüz tamamlamamıştım ki gece oldu. Son­ra gitgide hafifledi, içimde bir pişkinlik hissetmeye başladım, o kadar ki zeval vaktine kadar tamamlama imkânına eriştim. Her geçen gün bu duâ biraz daha hafiflemeye ve içimde bir rahatlık doğurmaya başladı; derken kuşluk vaktine kadar bi­tirmeye muvaffak oldum. Günler geçtikçe hafiflik de artıyor­du, o kadar ki bu kez güneş doğuncaya kadar tamamlamış olu­yordum. (c:1, sh: 36-37)

(Not: Bu dua ile Abdülaziz Debbağ Hazretleri manevi fetihlere kavuştuğunu beyan ediyor.)

******

Abdülaziz Debbağ Hazretleri buyurdu ki;

Tilmisan’ın saygıdeğer zevatından birkaç kişi bize geldi­ler. Beytullah’a hacceden zatlardan bazısı onlara demişler ki: Bir ara Şeyh İbrahim Düsûkî Hazretlerinin kabrini ziyaret et­tik. Tam bu sırada Şeyh İbrahim Hazretleri bize şu duayı öğ­retti:

Bismillâhil hâlikil ekberi ve hüve hirzün mâniün mimmâ ehâfü minhü ve ahzeru..

Lâ kudrete limahlûkin mea kudretil halikı;

yulcimuhû bilücami kudretihî ahmâ hamîsen etmâ tamîsen ve kânellahü kaviyyen aziyzâ..

Hâ-Mîm, Ayn-Sîn-Kaf hi­mayetünâ..

Kâf-Hâ-Ya-Ayn-Sad kifâyetünâ.

Feseyekfiykehümullahü ve hüvessemiy’ul alîm ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil aliyyil azîm..

Türkçe anlamı:

“Çok büyük yaradanın adıyla.. Allah koruyucu (şer ve fe­nalıktan) men’edicidir; korktuğum ve sakındığım şeylerden ko­rur ve (onları benden) men’eder. Yaradanın kudreti yanında yaratılmışların hiçbir güç ve kudretleri yoktur. O, kudretinin gemiyle (her şey’i) gemler.

Ahma hamîsen, etma tamîsen.. Al­lah çok güçlü ve yegâne kudret sahibidir.

Hâ-Mîm, Ayn-Sîn-Kaf bizim himâyemizdir..

Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sad kifayemizdir.

On­lara karşı Allah sana yetecektir. O işitir ve bilir. Kötülük ve günahlardan kaçınmaya hiçbir gücümüz, iyilik ve ibâdet et­meye hiçbir kuvvetimiz yoktur, ancak ve ancak Allah ile bu güç ve kuvvetimiz vardır..”

Seyyid İbrahim Düsûkî Hazretleri şöyle buyurdu: “Bu duâ ile duada bulun, hiçbir şeyden korkma!.”

Tilmisanlı dostum Hacı Seyyid Abdurrahman b. İbrahim devamla dedi ki: “Kardeşim Muhammed bin İbrahim duada geçen iki kelimenin mânâsını anlayamadığı için duayı okumak­tan vazgeçti. O iki kelime Ahmâ Hamîsen, Etmâ Tamîsen‘dir. (Ben ısrar edince de) dedi ki:

“Bu iki kelimenin mânâsını bilmiyorum. Belki de bunlarda hoşlanmayacağım bazı husus­lar olabilir.” Sonra bunların mânâsını benden sordu. Ben de Şeyhim Abdülâziz Debbağ Hazretlerinden sordum. Buyurdu ki:

—  Bunların mânâsı açıktır, ama bugün yeryüzünde bun­ları kullanan kimse yoktur. Nereden öğrendin bunları?

Diye sordu, ben de meseleyi olduğu gibi naklettim. Bu­nun üzerine buyurdu ki:

—  Evet, Seyyid İbrahim Düsûkî Hazretleri sâlihlerin ulu­larından, büyük fethe mazhar olan bahtiyarlardandır. Ancak o ve dengi zatlar bu iki kelimeyle konuşurlar. Bunlar Süryanice iki kelimedir:

Ahmâ’nınmânâsı yâ Mâlik (ey mülkün sahibi) demektir. İçinde kapalı olarak da şu mana mevcuttur:

Ey mülkün sahibi, ey çok büyük olan, her türlü tazime lâyık bulunan, ey hep diri olan, ey kendi varlığıyla kâim olup hiçbir şeye muhtaç bulunmayan!

Hamîsen‘in mânâsı, ilâhî memlekete işarettir. Bu şu ölçü ve mertebede bir mânâ taşımaktadır:

Ey sırların sahibi!.

Ey nurların sahibi!.

Ey gece ve gün­düzün sahibi!.

Ey bulut ve yağmurun sahibi!.

Ey güneş ve ay’ın sahibi!.

Ey verme ve men’etme gücünün sahibi!.

Ey aşağı indirme ve yükseltme kudretinin sahibi!.

Ey her dirinin sahi­bi!.

Ey her şeyin sahibi!.

İşte bu isimde hayret dolu bir sır vardır ki kalem onu yazmaya takat getiremez, kelimeler onu ebediyen anlatıp teb­liğ edemez.

Etmâ kelimesine gelince, bu, Cenâb-ı Hakk’ı aza­met, kibriyâ, kahır, galebe, izzet ve infirad ile vasfeden kim­se mesabesindedir. Bu kelimeyle sanki şöyle söylüyor: (Not: Brahman dilinde “Atma” nın manası “dünyanın ruhu” anlamına gelir.)

Ey her şeyi bilen!.

Ey her şeye gücü yeten!.

Ey her şeyi kendi tedbiriyle evirip çeviren!.

Ey her şeyi iradesiyle murad eden!.

Ey her şeyi kahreden!.

Ey kendisine acizlik gelmeyen!.

Ey tasarrufunda hiçbir noksanlık tevehhümü bulunmayan!.

Tamîsen kelimesi ise, tasarruf edilen eşyaya işarettir. Ay­rıca mümkinata da işarettir ki Allah dilediğini mümkinatta ya­par, dilediği şekilde hükmeder. O çok münezzehtir, O’ndan başka hakiki hiçbir ilâh yoktur.. Bu isimde de hayret verici bir sır vardır ki kalem onu yazıp anlatmaya ebediyen güç ge­tiremez.

Allah daha iyisini bilir..                                                                               ,

Yine Şeyhimden işittim, şöyle buyurdu:

— Şüphesiz ki Süryanice dil, ruhların dilidir. Divan eh­linden olan veliler de bu dil ile birbiriyle konuşurlar. Çünkü bu dilin özelliği şudur: Az kelimeyle çok mana anlatmak.. Baş­ka dillerde bu mümkün değildir.

Bunun üzerine sordum:

—  Efendim, dedim, bu hususta Arapça, Süryaniceye ula­şamaz mı?

Cevap verdi:

—  Hayır, Kur’ân-ı Azîz’den başka hiçbir dil ona bu özel­likte ulaşamaz. Ancak Süryanice’de olan manalar Arapça ke­limelerle toplanıp bir araya getirilince daha tatlı ve güzel olu­yor. Allah daha iyisini bilir..

Yine Şeyhimden işittim, buyurdu ki:

—  Diğer bütün diller Süryanice’ye nisbetle çok kelimey­le ifâde edilir. Çünkü ondan başka olan diller kelimelerden meydana gelir, hece harflerinden değil. Süryanice ise hece harflerinden meydana gelir. Bu bakımdan her hece ayrı bir mana ifâde eder. Bir hece ikinci bir heceyle birleştiğinde da­ha geniş mana ifâde eder, başlıca söz meydana gelir. Böylece Süryanice’de hangi harf hangi mânâya konulmuştur, bilinir­se, o zaman Süryanice dilini anlamak kolaylaşır.

Bu dilde büyük bir ilim vardır ki Cenâb-ı Hakk onu, in­sanlara rahmet olsun diye gizlemiş, perde ardında tutmuştur. Tâ ki kendi zatlarında bulunan karanlıkla birlikte bunun hik­metini bilmesinler ve helâke gitmesinler.. Cenâb-ı Hak’tan se­lâmet dileriz. Allah daha iyisini bilir.. (c:1, sh: 393-396)

Kaynakça:

Abdülaziz Debbağ trc: Celal YILDIRIM Kitab’ül İbriz [Kitap]. – İstanbul : Demir Yayınları, 1979. – Cilt I-II.

*************************************************

KELÂM

Abdülaziz Debbağ- Kitab’ül İbriz

Cenâb-ı Hakk’ın Kelâmının bir takım özellikleri daha vardır ki onlar vasıtasıyla daha iyi bilinmiş olur:

a)         Allah Kelâmı beşer gücünün üstünde ve ötesindedir. Sonradan meydana gelen her sözden kesinlikle ayrılır. Çünkü İlâhî söz, Allah’ın her varlığı kapsayan ilmine, kaza ve hükmüne uygunluk ve uyum içindedir. Allah’ın her şeyi kapsayan ilmi, her şeye nüfuz edebilen kazası vardır. Sonradan olan varlıklarıma kapsayıcı ilimleri, nüfuz edici kazaları yoktur. Sonradan olan varlık kendi ilmine -ki bu ilim de sonradan olmadır ve âciz hükmüne uygunluk ve uyum içinde konuşabilir. Bunun ötesinde ve üstünde bir yetkisi yoktur.

b)        Allah Kelâmında, başkasında bulunmayan bir nefes vardır. Çünkü söz, zatın ahvaline uyar. Öncesiz olanın sözü çıkınca beraberinde İlâhî satvet, Rabbani izzet de çıkar. Bu bakımdan İlâhî sözde va’d ile vaîd; müjde ile korkutmak birbirine meczedilmiştir.

Cenâb-ı Hakk izzet sarayından konuşur: Konuşur çünkü mülk Onun mülküdür, ülkeler Onun ülkesidir, kullar Onun kuludur. Yeryüzü Onun toprağıdır, gök O’nun göğüdür, yaratıklar O’nun yaratıklarıdır. Bütün bunlarda onunla çekişen, sürtüşen, tartışan kimse olamaz. Kendisi kendi mülkünde yeterlidir. Dilediği gibi konuşur, istediği gibi hükmeder.

Başkasının sözüne gelince, onda korku belirtisi vardır. Çünkü onu bir an için mukarriblerin en yücesi olarak farzedelim, yine de içi Allah korkusuyla doludur. Ama Allah Teâlâ hiç kimseden korkmaz, O yegâne güç sahibidir. Sözü de güçlü ve azizdir.

c)         Öncesi olmayan Kelâm, sonradan meydana gelen harflerden sıyrılıp sadece mânâları kaldığında, görürsün ki o manâlar sair halk ile konuşur ve bu durumda geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek zaman arasında hiçbir fark kalmaz. Çünkü Allah Kelâmının mânâsı öncesizdir, onda zaman tertibi diye bir şey yoktur, bölünme, kısımlaşma da yoktur. O bir bütündür.

Allah kimin basiretini açarsa, o öncesi olmayan mânâya bakar, sonu olmadığını görür.

Sonra da harflere bakar, içinde öncesi olmayan mânâların gizlendiği bir suret olarak görür.

Suret ara yerden kalkınca, artık sonu olmayan mânâlarla karşı karşıya kalır ki bu Kur’ân’ın bâtını (içyüzü) dır. Sûrete baktığında onu iki kapak arasında toplanmış bulur. Bu ise Kur’ân’ın zahiri (dış görünüşü) dir. Kuran okumayı kesip sustuğunda, öncesiz olan mânâları lâfızların gölgesinde bekleştiğini görür. Basireti açık bulunan kimseye bunlar kapalı kalmaz; nasıl ki duyabilen şeyler göz ve diğer organlarla görülüp hissediliyorsa…

d)        Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizin kendi sözüyle Allah sözü arasında yapmış olduğu temyiz ölçüsü vardır. Allah Kelâmını yazmalarını emrederken başkasının sözlerini yazmayı men’etmişti. Allah kelâmından gayrı yazılanların silinmesini hatırlatmıştı. (Allah Kelâmı iyice bellendikten sonra hadîslerin yazılmasına izin verilmişti). Sahabenin Peygamberden duyup da yazdığı kudsî hadîsler de, Resûlüllah’ın sözlerinden sayılır, Allah Kelâmı değildir. Nitekim bu hadîslerde yukarıda belirttiğimiz özellikler yoktur.

Ümmi Şeyh Abdülaziz Debbağ Hazretleri buna yakın başka şeyler de anlattı, biz onun mübarek sözlerinden yararlanabildiklerimizi ve onun birtakım işaretlerini tesbit edip nakletmeye çalıştık. Şeyhimizin Kur’ân’ın özellikleri hakkında buyurduklarına yakın bir ifâdeyi Kaadı Ebûbekir el-Bakıllânî, İntişar adlı eserinde kullanmış, Kur’ân’ın icazını anlatmaya kapı açmıştır.

Sh: 124-126

RUHLARIN DİLİ SÜRYANİCE

—        Şüphesiz ki Süryanice dil, ruhların dilidir. Divan ehlinden olan velîler de bu dil ile birbiriyle konuşurlar. [Rical-i Gayb erenleri bu dili konuşurlar.] Çünkü bu dilin özelliği şudur: Az kelimeyle çok mânâ anlatmak.. Başka dillerde bu mümkün değildir.

Bunun üzerine sordum:

—        Efendim, dedim, bu hususta Arapça, Süryanice’ye ulaşamaz mı?

Cevap verdi:

—        Hayır, Kur’ân-ı Azîz’den başka hiçbir dil ona bu özellikte ulaşamaz. Ancak Süryanice’de olan mânâlar Arapça kelimelerle toplanıp bir araya getirilince daha tatlı ve güzel oluyor. Allah daha iyisini bilir..

Yine Şeyhimden işittim, buyurdu ki:

—        Diğer bütün diller Süryanice’ye nisbetle çok kelimeyle ifâde edilir. Çünkü ondan başka olan diller kelimelerden meydana gelir, hece harflerinden değil. Süryanice ise hece harflerinden meydana gelir. Bu bakımdan her hece ayrı bir mânâ ifâde eder. Bir hece ikinci bir heceyle birleştiğinde daha geniş mânâ ifâde eder, başlıca söz meydana gelir. Böylece Süryanice’de hangi harf hangi mânâya konulmuştur, bilinirse, o zaman Süryanice dilini anlamak kolaylaşır.

Bu dilde büyük bir ilim vardır ki Cenâb-ı Hak onu, insanlara rahmet olsun diye gizlemiş, perde ardında tutmuştur. Tâ ki kendi zatlarında bulunan karanlıkla birlikte bunun hikmetini bilmesinler ve helâka gitmesinler.. Cenâb-ı Hak’tan selâmet dileriz. Allah daha iyisini bilir..

SÜRYANİCE DİL

Şeyhim Allah kendisinden razı olsun, yine bu dile temas ederek buyurdu ki:

— Doğrusu Süryanice dil, su nasıl ağacın her tarafına sirayet ederse, o da bütün dillere öylece sirayet etmiştir. Çünkü hece harfleri her kelimede bütün dillerde ne kadar varsa, hepsi de Süryanice’de açıklanmış ve her birine has mânâları konulmuştur. Nitekim bu hususa işaret edilmişti.

Buna bir örnek verecek olursak, Ahmed ismini [احمد ]  gösterebiliriz: Bu Arapçada özel isim olarak kullanıldığında onunla adlandırılan şahsa delâlet eder. Süryanice’de ise başındaki meftuh [a-e sesi] olan hemze ayrı bir mânâya, sakin olan harfi başka bir mânâya, meftuh olan Mim de ayrı bir mânâya, Dal harfi ötre okunursa ayrı bir mânâya, meftuh olursa daha başka bir mânâya delâlet eder..

Muhammed [محمد ] ismi de böyle: Arapçada, kendisiyle adlandırılan şahsa delâlet eder. Süryanicede ise Mim bir mânâya, Hâ başka bir mânâya, Mim (şeddeli olan) bir mânâya, sonundaki Dal da ayrı bir mânâya delâlet eder. Bunun gibi Zeyd, Ömer, adam, kadın ve başka kelimeler de böyle..

Süryanicede her hece harfi özel bir mânâya delâlet eder. Diğer dillerin de kendine göre birtakım özellikleri vardır. Meselâ: Baraklit/Faraklit kelimesi İbranicede, Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizin özel ismidir. Süryanicede ise, başındaki Hemze bir mânâya, sakin olan Lâm ayrı bir mânâya delâlet etmektedir.

Böylece diyebiliriz ki Süryanice bütün dillerin aslıdır. Diğer diller ondan alınmadır. Yâni sonra onlarla bağlantılıdır. Bunun sebebi, insan oğullarını kapsayan cehalettir. Çünkü Süryanicenin konulmasının dayanağı ve onunla konuşmanın aslı, içinde cehalet bulunmayan saf ma’rifettir. O kadar ki konuşanlar yanında henüz Süryaniceyi konuşmadan önce onun mânâları bilinmiş oluyor.

Dinleyenin zihninde hazır olan mânâlara bir işaret kâfi gelmektedir. Böylece bu dilde Allah dostları mânâlara hece harfleriyle işarette bulunmak üzerinde görüş birliğine vardılar. Çünkü onların maksadı, daha çok mânâlara dalmaktır, mânâlara delâlet eden kelimelere değil.

Eğer harfsiz ve kelimesiz mânâları kavramak ve anlamak mümkün olsaydı, harf ve kelimeleri getirmeyeceklerdi. Bu bakımdan Süryanice ile ancak büyük keşif sahipleri konuşabiliyor. Bunları bilen ve idrâk eden ölçüde yaratılan ruhlarla, ma’rifet üzerine yaratılan melekler bu dil ile konuşurlar. Onların bu dil ile konuştuğuna bakacak olsan, bir harf veya iki harf ile işarette bulunduklarını görürsün; ya da bir iki kelimeyle buna kapı açtıklarını ve sadece o kadarla yetindiklerine şâhid olursun. Halbuki başkaları o kadar mânâları birkaç forma yazıyla ancak ifâde edebilirler.

İşte bu hususu anladığında, âdem oğullarını kapsayan cehaleti de anlamış olursun.. Bu cehalettir ki harflerin mânâlarından alınıp nakledilmesine, mühmel duruma getirilip birtakım mânâları anlatmak için bu harflerin bir araya getirilmesine ve bunların toplamından kelime yapılmasına sebep olmuştur. Böylece harflerin mânâlarını bilmeme sebebi zayedilmiş, esrarı kaybedilmiş oluyor. Halbuki o harflerin esrarı başlıbaşına büyük bir ilimdir.

Bu bakımdan harflerin kelime haline sokulduğu dilde, kelimeyi ele alıp harflerini açıklamak istediğinde, yâni o kelimeye yerleştirilmeden önce Süryanicede ne gibi mânâlar taşıdığını tesbit ettiğinde, çoğu zaman bir harfin delâlet ettiği mânânın yalnız başına o kelimenin nakledildiği mânâya eşdeğerde bulunduğunu görürsün. Geriye kalan diğer her harfin başka başka mânâlara delâlet ettiğini anlarsın., ki bütün bu mânâları Süryaniceyi bilenler bilir. Başka dille konuşanlar ise bilmez..

Bir örnek daha verelim:

Hâit kelimesi, Arapçada ev ve benzeri şeylerin çevresinde yapılan sur, ihata duvarı mânâsına gelir. Süryanicede ise bu kelimenin başındaki Hâ hecesi, Arapçadaki mânânın tamamına delâlet eder. Mâ kelimesi, Arapçada bilinen unsur (su) mânâsına gelir. Süryanicede ise bunun sonundaki hemze bu mânâya delâlet eder.

Semâ kelimesi Arapçada gök, boşluk mânâsına gelir. Süryanicede ise bunun başındaki Sin harfi o mânânın tamamına delâlet eder. Bunun gibi birçok isimler üzerinde araştırma yapan kimse bu ölçüde birtakım mânâlara rastlayabilir. Yâni kelimedeki bir harfin asıl mânâyı ifâde ettiğini, geriye kalan harflerin lüzumsuz konulduğunu anlar. Allah daha iyisini bilir..

ÂDEM PEYGAMBER CENNETTEN YERYÜZÜNE İNDİĞİNDE SÜRYANİCE KONUŞURDU

Şeyhim Allah kendisinden razı olsun, buyurdu ki:

Âdem aleyhisselâm Cennetten yeryüzüne indiğinde karısıyla ye çocuklarıyla beraber Süryanice konuşurdu. Çünkü hepsi de İlâhî uhde (yâni insanların yeryüzüne inmesi zamanına ve ruhların bu dil ile elestü hitabına cevap vermesine) yakın bulunuyorlardı. Böylece onlar mânâları çok sade ölçüde biliyorlardı. Bu bakımdan Süryanice dili Onun evlâdı arasında hiçbir değişikliğe uğramadan aslı üzere kaldı. Bu hal İdris Peygamber ayrılıp gidinceye kadar devam etti.

Ondan sonra insanlar bu dili kendi telâffuz ve anlayışlarına göre değiştirdiler, her millet ve kabile kendine göre ondan bir dil türetti. Süryaniceden ilk türetilen dil Hindçedir. Bu dil Süryaniceye en yakın olanıdır.

Adem aleyhisselâm Cennetten yeryüzüne inince bu dili konuşmasının sebebi, Cennet ehlinin dilinin Süryanice olmasındandır. O, Cennette iken bu dili konuşurdu.

Bu açıklama üzerine Şeyhime sordum:

—        Efendim, dedim, Kur an-ı Kerîm’de: «İnsanı yarattı, ona beyânı öğretti» âyetini tefsir eden müfessirler bu konuda diyorlar ki: İnsandan maksad, Âdem’dir aleyhisselâm. Beyân’dan maksad, yediyüz dil ile konuşmaktır. Bunların en üstünü Kur an dilidir. Bu hususta ne buyurursunuz?

Şeyhim (Allah kendisinden razı olsun) cevap verdi:

—        Âdem Peygambere dil konusunda yapılan ta’lim sahihtir, doğrudur. Bu ta’lim sebebiyle o belirttiğim dilleri biliyordu. Peygamberler mertebesinin biraz altında olan velîler de o dilleri biliyorlar. Ne var ki her velî bulunduğu ülkenin dilini konuşur. Âdem aleyhisselâm ise ilk bulunduğu muhitin dilini konuştu, Cennet ehlinin dili ki bu Süryanice idi. Allah daha iyisini bilir.

Müellif Ahmed bin Mübarek diyor ki:

«Şeyhimin bu cevabı son derece güzeldir. İbn Abbas radıya’llâhu anh Hazretlerinden rivayet edilen hadîs bununla çatışmaz: «Arabi üç şey için severim: Çünkü ben Arabım, Kur’ân Arapçadır ve Cennet ehlinin dili Arapçadır..»

[Not: Bu hadisin tevilinde Arabı sevmekte zorlanabilirsiniz. Ancak bu üç şeyden dolayı sevmeye çalışınız, denilmek istenmiştir.  İhramcızâde İsmail Hakkı]

Bu hadîs üzerinde araştırma yapan el-Ukaylî, bunun asilinin olmadığını isbat etmiş, İbn Cevzî bunu uydurma hadîsler arasında saymıştır..»

Bu hadîsi Şeyhimden sordum:

—        Efendim, dedim, İbn Abbas’tan rivayet edilen bu hadîs hakkında ne buyurursunuz?

Cevap verdi:

—        O hadîs değildir, Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz böyle bir şey söylememiştir. (Allah daha iyisini bilir.)

[Not: Şeyhin bilgileri ümmi kaynaktan direk aldığı için itibar edilmesi daha önemlidir. İhramcızâde İsmail Hakkı]

KÜÇÜK ÇOCUKLAR İLK KONUŞMAYA BAŞLAYINCA SÜRYANİCEDEN BAZI KELİMELERİ KULLANIRLAR

Şeyhimden işittim, buyurdu ki:

—        Küçük çocukların konuşma ve telâffuzlarına dikkat eden kimse onların Süryaniceden bazı heceleri kullandıklarını görebilir. Bunun sebebine gelince, küçük yaşta bir şeyler öğrenmek, taş üzerine yazılmış gibi olur.

Adem Peygamber de çocuklarına küçük yaşta Süryanice öğretir, onlarla oturup meşgul olur, çeşitli yiyecek ve içecek maddelerinin isimlerini onlara alıştırırdı. Böylece çocuklar bu dil üzerine doğup geliştiler, onlar da kendi çocuklarına öğrettiler ve böyle devam edip gitti.

Zamanla Süryanicenin aslı değiştirildi, çeşitli diller türeyerek birçok türlere ayrıldı, ama doğan çocukların ruhunda bu dilin kalıntısı mevcuttur.

Bunun ayrı bir sırrı daha vardır ki: Çocuk süt emme devresinde ruhu Mele-i A’lâ’ya bağlı bulunur. Çocuk bu devrede öyle rü’yalar görür ki eğer büyük adam o rüyaları görse erir. Çünkü o devrede ruhun hükmünün galebesi vardır. Zatın hükmünün galebesi ise büyük adam üzerinedir.

Az yukarıda da belirttidiği gibi ruhların dili Süryanicedir. Çocuk nasıl geçen rüyalarda zatıyla bir şeyler görünce, hüküm ruhuna aitti.. Bu bakımdan bazen Süryanice heceleri telâffuz eder de hüküm yine ruha ait olur.

ÇOCUĞUN SÜRYANİCE HECELEMESİ

Şeyhim (Allah kendisinden razı olsun) buyurdu ki:

—        Allah’ın isimlerinden biri olan , dikkat edecek olur sanız küçük çocuk bunu sık sık telâffuz eder. Bu isim Süryanicede yücelik ve üstünlük anlamını taşır. Ayrıca lütuf ve gönül yufkalığı mânâları da içinde vardır. Bu isim: Ya Aliy!, Ya Refi’!, Ya Hennân!, Ya Lâtif! diyen kimsenin bu sözleri makamında bulunuyordur.

Çocuk sütten kesilince kendisine fasulya, nohut ve benzeri yemekleri verince: Bû.. Bû.. derler. Süryanicede hecesi, yenilen tatlı maddelerin genel ismidir. Bazen annesinin göğsüne de bu isim verilir. Çocuğa tabiî ihtiyacını gidermeyi annesi öğretmek istediğinde Ayn harfiyle (î), (ı) der. Bu hece Süryanicede kişinin tabiî ihtiyacını gidermek anlamında kullanılır.

Daha küçük çocuk kendinden daha büyük olan çocuğa (Mu), (Mu) hecesiyle adlandırılıp tanıtılır. Bu hece Süryanicede hacmi küçük, değeri büyük olan kıymetli nesneler için kullanılır. Bu bakımdan İnsanü’l-Ayn yukarıdaki heceyle adlandırılarak Mu-Mu-Ayn denilir. İzzetli, şerefli, az ve o nisbette kıymetli şey demektir. Çocukların dilinde dolaşan diğer Süryanice heceleri araştıracak olursak söz uzar.. (Allah daha iyisini bilir.)

Şeyhim devamla buyurdu ki:

—        Şu anda (sene 1129, günlerden Terviye) Kuzey Afrika ehlinden hiçbir kimsenin Süryanice konuştuğunu bilmiyorum.

Bunun üzerine sordum:

—        Efendim, Seyyid Mansur için ne dersiniz? (Seyyid Mansur hayatta değildi..)

—        Evet, o zat Süryanice konuşurdu. Seyyid Abdullah Bernâvî Hazretleri ise bu dili Mansur’dan daha güzel konuşurdu.

Sordum:

—        Efendim, dedim, bu dili öğrenmenin yolu ve sebebi ne olabilir?

Cevap verdi:

—        Divan ehliyle sık sık buluşmak, onlarla oturup sohbette bulunmak buna sebep teşkil eder. Çünkü Divan ehli sadece Süryanice konuşurlar, çünkü bu dilde az kelime ve heceyle çok mânâ ifâde edilir. Nitekim yukarıda bu hususu belirtmiştik. Ancak Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz hazır olduğunda ona karşı edep ve terbiyede kusur edilmesin, saygı ve ta’zim gösterilsin diye Arapça konuşulur. Çünkü Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz dünyada iken konuşma dili Arapça idi.

Bunun üzerine sordum:

—        Efendim, ya Seyyid Ömer Hevarî ile Seyyid Mulıammed Lehvac Hazretleri Süryanice bilirler miydi?

Cevap verdi:

—        Hayır, bilmezlerdi.. (Allah daha iyisini bilir.)

KABİR SUALİ SÜRYANİCE Mİ OLACAK?

Şeyhime (Allah kendisinden razı olsun) sordum:

—        Efendim, dedim, kabir suali Süryanice mi olacak, yoksa başka bir dille mi?

Hafız Süyûtî Hazretleri bir manzumesinde bu konuda şöyle demiştir:

«İki gözün gördüğü garip şeylerden biri de.

Kabir sualinin Süryanice diliyle olmasıdır..»

Şârih bu iki mısra’ üzerinde açıklama yaparken Şerh-i Sudur Bi-Ahvali’l-mevtâ ve’l-Kubûr adlı eserinde Şeyhülislâm Alemü’d-Din Bülkunî Hazretlerinin Fetevâ’smda şu cümlelere yer verildiğini naklediyor:

«Şüphesiz ki ölü, Münker Nekir’in sorularını Süryanice cevaplandırır.»

Süyûtî bu konuda bir sened bilmediğini söyler.

Hafız Ibn Hacer Hazretlerinden bu husus sorulduğunda şu cevabı vermiştir:

«Hadîsin zahirine bakılırsa kabir sualinin ve cevabının Arapça olduğu anlaşılıyor. Bununla beraber herkesin kendi diliyle cevap vermesi de muhtemeldir. Tabu bu veçhelerden biri sayılır.»

Şeyhimiz (Allah kendisinden razı olsun) bu konuda buyurdu ki:

—        Evet, kabir suali Süryanicedir. Çünkü bu, meleklerin dilidir. Aynı zamanda ruhlar da Süryanice konuşur. Özellikle sual melekleri bu dille konuşup soru sorarlar. Meleklerin sorusuna ise beden değil ruh cevap verir. Rûh ise Süryanice konuşur. Diğer bütün ruhlar da böyledir. Çünkü rûh üzerinden zat perdesi kalkınca ilk haline döner.

Kendisine büyük fetihte bulunulan bir velî de Süryanice konuşur. Bunun için bir tahsil ve öğretime ihtiyaç yoktur, onun için. Çünkü hüküm onun ruhuna mahsustur. Artık rûh zat perdesinden sıyrılınca tamamen ilk haline dönmüş olur. O takdirde ise Süryanice cevap vermekte onun için hiçbir güçlük düşünülemez.

Bunun üzerine Şeyhime dedim ki:

—        Efendim, önce Allah’tan, sonra da sizden, kabir sualinin keyfiyetini anlatmanızı diliyoruz. Sual ve cevap nasıl olacak? Süryanice hangi heceler kullanılacak?

Şeyhim (Allah kendisinden razı olsun) cevap verdi:

—        Suale gelince, iki melek Süryanice şöyle diyecekler: Merazhû.. Bunu Merazh da okumak caizdir. Bu kelimenin mânâsını bilebilmek için, taşıdığı harf ve hecelerin Süryanicede hangi anlamda kullanıldıklarına vâkıf olmak gerekir.

Baştaki (Mim) harfi, mükevvenatm tamamına delâlet eder. Bütün mahlûkatı olduğu gibi mânâ kapsamına alır. İkinci harf olan (Ra), mükevvenatta bulunan hayırlara delâlet eder. (Za) harfi ise, varlık âleminde bulunan kötülük ve serlere delâlet eder. (Hâ) harfi ise, âlemleri yaradan zat-ı mukaddese delâlet eder. O’ndan başka ilâh yoktur. Onu tenzih ve tesbîh ederiz.

Bundan açıklandı ki: Birinci harf ile diğer kâinatlara işaret edilmiştir. İkinci harf ile bütün hayırlara işaret edilmiştir ki varlık âleminin efendisi Hz. Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellemin hayatı da buna dahildir. Bunun gibi bütün peygamberlerin, meleklerin, semavî kitapların, Cennetin, Levhve Kalem’in, göklerde, yerde, Arş’ta ve Arş’ın altında bulunan bütün nurlar ile bunların üstünde bulunan bütün hayırlar da bunun kapsamına girer. Üçüncü harf ile, serlerin hepsine işaret edilmiştir. Allah bizi korusun,

Cehennem, şer ve habis olan her zat şeytan gibi ve içinde şer bulunan her şey buna dahildir. Dördüncü harf ile Allahü Teâlâ’ya işaret edilmiştir;

Süryanice dilin özelliklerinden biri de, lâfızları koymaksızın mânâlardan bir kısmını irâde etmekle yetinmektir. Bu. yemin için olan (Vav), (Va) ve (Ta) harflerine, temenni için olan Hemze-i İstifhamiye ye benzer. İstifham bu makamda mânâya delâlet eden bir harf olmaksızın sual karinesiyle kasd edilmektedir. Bununla bütün mükevvenatı, peygamberleri, melekleri, kitapları. Cenneti, bütün hayırları, şeytanları ve diğer bütün serleri kabul etmiş oluyor. Bütün bunların yaradanı Allah mıdır, başkası mıdır? sorusu bu ölçü ve anlamda oluyor.

Bu soruya cevap ise, ölü mü’min bir kul ise, Meradezir diye cevap verir. Bu kelimenin birinci harfiyle mükevvenatın tamamına, mahlûkatın tümüne işaret edilmiştir. İkinci harf ile, Efendimiz Muhammed salla’llâhu aleyhi ve sellemin nuruna ve ondan meydana gelip etrafa yayılan bütün nurlara (meleklerin, peygamberlerin, resullerin, Levh ve Kalem’in, Berzah’ın ve içinde nûı bulunan her şeyin nuruna) işaret edilmiştir.

Bu harfleri cevap teşkil eden kelimede böyle tefsir ederken, sual teşkil eden kelimede ise başka türlü tefsir etmiştik; bunun sebebi şudur: Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizin ümmetinden olan ölü, cevap vermekte ve bu cevabıyla Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellemimin mesleğinde, O’nun düzeyinde bulunmayı, O’nun bayrağı altında olmayı ister. İşte belirttiğimiz harf ile bu mânâları kasdeder.

Bu tefsir ve açıklamamız, sualdeki açıklamamıza ters düşmez. Çünkü sualdeki açıklamada bütün hayırları ta’birini kullanmıştık. Her hayır ise ancak Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz’in nurundan meydana gelir.

Üçüncü harf (ki sakin olan Dal’dır) ile, kendisinden bir önceki harfe dahil olan bütün hakikatlere delâlet etmektedir. Cevap veren sanki şöyle söylüyordur: Peygamberimiz salla’llâhu aleyhi ve sellem haktır, bütün peygamberler de haktır. Diğer bütün melekler de haktır. Bunların hiçbirinde şüphe yoktur.

Dördüncü harf ile (ki bu Hemze’dir) kendisinden önceki harflerin delâlet ettiği mânâlara işaret edilmektedir. Meftûh olan Hemze Süryanicede işaret edatındandır; Arapçada (Hazâ), (Hâzihî) ne ise Süryanicede de Hemze odur.

Hemzeden sonra gelen Za harfi, şerre delâlet etmektedir Aslında karanlık olan şeyler bunun kapsamına girer. Ve bütün karanlıklar bundan çıkıp yayılmıştır. Cevap veren bununla, ikinci harfle kasdettiğinin tam aksini kasdetmiş oluyor. Böylece buna Cehennem ve içinde şer ve karanlık bulunan her şey girer.

Harekesiz olan Ra harfiyle de, kendisinden bir önceki harfin kapsamına giren her şeyin hakikatine işaret ediliyor. Ha harfi ile çok yüce olan zata işaret ediliyor. Şöyle ki, O zat, yaradandır, mülkünde yegâne tasarruf sahibidir, kahır ve üstünlüğü sabittir, fiilinde muhtardır.

Verilen bu cevabı özetleyecek olursak:

Ölü bununla bütün mükevvenatı, hak olan Peygamberimizi ve bütün peygamberleri, meleklerin tümünü hak olarak kabul etmiştir. Hak olan bütün nurları, hak olan Cehennem azabını ve hak olan bütün serleri de kabul etmiş, bunların yaradanının Allah olduğuna, her şeyin sahibi ve mutasarrıfı bulunduğuna, Allah’ın kendi fiilinde muhtar olduğuna, birliğine, karşı çıkanı bulunmadığına, eşi-ortağı olmadığına, hükmünü reddeden bulunamayacağına inanmıştır.

İşte ölü bu hak olan cevap ile melekleri cevaplandırdığında Münker ile Nekir ona Nasır derler. Bu kelimenin mânâsı ise, içindeki harflerin hangi mânâlara delâlet ettiğini bilmekle anlaşılabilir. Baştaki Nâ harfi, zatta sakin olup ondan fışkırıp yayılan nura delâlet eder. Esreli olan Sad harfi, toprağa delâlet eder. Sakin olan Ra harfi, belirtilen mânâların hakikatine delâlet eder.

Bu durumda belirtilen kelimenin mânâsı şöyle oluyor:

«Senin imânından yükselen nûr, senin topraktan olan zatında sakindir. İşte bu imânın doğrudur, hakka uygundur, içinde hiçbir şüphe yoktur..»

Bu mânâ hadîs-i şerifte geçen şu mânâya yakındır: Meleklerin sorusunu güzel şekilde cevaplandıran mü’mine şöyle derler: «Salih bir kişi olarak uyu. Zaten biz senin Allah’a pürüzsüz bir şekilde inandığını biliyorduk..»

Allah daha iyisini bilir.

KUR’ÂN’DA GEÇEN SÜRYANİCE KELİMELER

Şeyhime (Allah kendisinden razı olsun) sordum:

—        Efendim, dedim, Kur an’da Süryanice kelimeler var mıdır? İlim adamlarımız bu konuda farklı görüşler ve tesbitler ortaya koymuşlardır. Meselâ: Esfar, Rebbaniyyun, Heyte Lek, Şehr ve Rehv gibi kelimeler gibi kelimeler üzerinde durulmuştur:

Esfar kelimesi hakkında Vâsıtî el-İrşad adlı eserinde diyor ki, bu kelime Süryanicede kitaplar anlamına gelir. İbn Ebî Hâtım ise Dahhak’tan yapmış olduğu rivayette, bu kelimenin Kıbtice kitaplar anlamına delâlet ettiğini söylemiştir. Süyûtî bunu el-İtkan adlı eserinde belirtmiştir.

Şeyhim (Allah kendisinden razı olsun) buyurdu ki:

—        Evet bu kelime, Vâsıtî’nin de dediği gibi Süryanicedir ve kitaplar anlamına gelir. Kelime ayrıca beşerin güç getiremeyeceği bir nice güzel şeylere delâlet eder, ona göre mânâlar taşır. Hemze kendinden öncekine işarettir. Yukarıda bundan söz edildi.

Harekesiz olan Sin harfi, eşyanın güzelliklerine delâlet eder, ölçü ve anlamda konulmuştur. Üstün olan Fa harfi ise, yine beşerin güç getiremeyeceği şeylere isim olarak konulmuştur. Üstün olan Ra harfi bu güzelliklere başka yoldan bir işaret mahiyetindedir.

Bu kelimeyle şöyle söylenilmiş oluyor: Belirtilen kitaplarda öyle güzellikler vardır ki beşerin bunu kendiliğinden bilmesi mümkün değildir. Allah daha iyisini bilir.

Rebbaniyyun kelimesine gelince, el-Cevalikî ve Ebû Ubeyde diyorlar ki, Araplar böyle bir kelime bilmezler. Bunun İbranice olduğunu sanırız, Süryanice de olabilir. Süyûtî de bunu el-İtkan adlı eserinde nakletmiştir.

Şeyhim cevap verdi:

— Bu kelime de Süryanicedir. Mânâsı ise, (ki bunu ancak öğretim görmeksizin Allah tarafından kendilerine fetih yapılan zatlar bilir), üç kelimeden meydana gelmiştir: Rebba-NiyYûn..

Birinci kelimenin açıklaması şöyledir:

Üstün olan Ra harfi, şeddeli Ba harfinin delâlet ettiği çok hayırlara işarettir. Şöyle ki, bu kelimeyle: «İşte bu çokça bir hayırdır» deniliyor.

İkinci kelimenin açıklaması ise şöyledir:

Esre olan Nün harfi, yakınlığa işarettir.

Üçüncü kelimenin açıklaması şöyledir:

Ötre olan Ya harfi, bir hal üzere kalmayan şimşek ve nûr gibi değişiklik arzeden şeylere işarettir. Üstün olan Nün ise, zatta sakin olup parıldayan nura işarettir.

Bu kelimeyle şöyle söyleniliyor demektir:

Şu yakın olan hayır bendendir. Bu hayır kendisine fetih yapılan zatlarda nurlardan bir nûr, sırlardan bir sırdır. Onların zatında sakinleşir ve parıldar.. Allah daha iyisini bilir.

Heyte Lek kelimesine gelince: İbn Ebî Hatim, ibn Abbas (radıya’llâhu anh) Hazretlerinden yapmış olduğu rivayette, İbn Abbas’ın bu kelime için Kıbtıca «hazırlansan ya» anlamına gelir. el-Hasen diyor ki bu, Süryanicedir. İbn Cerîr de bunu böyle nakletmiştir. Ikrime de diyor ki bu, Hûranicedir.. Ebû Şeyh de aynı rivayeti almıştır. Ebû Zeyd el-Ensarî diyor ki: Bu İbranicedir. Aslı Heyteleh’dir ki hazırlanıp gel, mânâsına gelir. el-İtkan’da da bu husus belirtilmiştir.

Şeyhim (Allah kendisinden razı olsun) buyurdu ki:

— Bu kelime Süryanice değildir. Allah daha iyisini bilir.

Şehr kelimesine gelince: el-Cevalikî diyor ki, lûgatçilerden bir kısmı bunun Süryanice olduğunu kaydetmişlerdir.

Şeyhim (Allah kendisinden razı olsun) buyurdu ki:

—        Bu kelime Süryanice değildir. Süryanice dilde şehr kelimesi su anlamına gelir.

Doğrudur, kim bu kelimelerin harf ve hecelerinin tefsirini bilirse, şüpheye düşmez. Allah daha iyisini bilir.

Adn kelimesine gelince: İbn Cerîr diyor ki: İbn Abbas (radıya’llâhu anh) bu kelimeyi Kâ’b el-Ahbar’dan sormuş, Cennet-i Adn’dan neyin kasdedildiğine dikkatini çekmiş, o da şu cevabı vermiştir: «Cennet, Süryanicede bağlar ve üzümler anlamına gelir.» İbn Cerîr kendi tefsirinde, bu kelimenin Rumca olduğunu kaydetmiştir. el-İtkan’da bundan söz edilmektedir.

Şeyhim (Allah kendisinden razı olsun) buyurdu ki:

—        Bu kelime Süryanicedir.

Şeyhim bu kelime hakkında çok yüksek mânâlar söyledi. Allah daha iyisini bilir.

Rehven kelimesine gelince: el-Vâsıtî diyor ki: Kur an’da geçen ve «Vetrüki’l-Bahre Rahven» cümlesinde yer alan bu kelime, sakinlik anlamını taşır ve Süryanicedir. Ebû Kasım diyor ki: «Kıbtıcadır, kolaylık anlamını taşır..»

Bunun üzerine Şeyhim (Allah kendisinden razı olsun) buyurdu ki:

—        Bu kelime Süryanicedir, güç getirilemeyecek bir kuvvete delâlet eder. «Falan adam rehvdir», dediğimizde, yâni çok kuvvetlidir, mânâsını kasdederiz..

Evet bu takdirde mânâ pek açıktır. Kelimelerdeki harflerin tefsirini bilen kimse, Şeyhimizin belirttiği mânâda asla şüphe etmez. Allah daha iyisini bilir.

Bu konuda daha birçok kelimelerden sordum, Şeyhim cevaplandırdı. Ancak onları buraya, bıkkınlık vermesin diye yazmadım. Mesih, İncil ve benzeri kelimeler hakkındaki cevaplarda olduğu gibi her kelimenin bünyesindeki harflerin mânâlarını da anlatmasını arzu ettim, hepsini de açıkladı, kelime kelime onların izahını yaptı, harf harf konuldukları mânâları belirledi. Kitabımızın hacmi büyümesin diye onları nakletmedim. (Allah daha iyisini bilir.)

SÜRYANİCE DİLİ KİMLER BİLİR?

Şeyhim (Allah kendisinden razı olsun) buyurdu ki:

— Süryanice dili ancak Gavs ve onun emri altında bulunan yedi Kutub bilebilir. Seyyid Ahmed bin Abdullah Hazretleri bu dili bir aya yakın bir zaman bana öğretmeye çalıştı. Takvim 1125’i gösteriyordu.

Şeyhimizin bu açıklamasını kendisinden 1129 senesinin Kurban Bayramının dördüncü günü dinlemiştim.. Seyyid Ahmed b. Abdillah Hazretlerinden kasdı ise, kendisinden önce Gavs olan zattır. Nitekim yukarıda buna değinmiştik. İleride Şeyhimizin ilim ve irfanlarına vâris bulunduğu, on zattan birinin Seyyid Ahmed olduğundan bahsedeceğiz.

Ancak Şeyhim (Allah kendisinden razı olsun) 1129 senesinin Zilkade ayının sonuna doğru büyük velîlerden bir zatın verasetinden söz etti ve bu zatın da bahsedilen büyüklerin ilim ve irfanına vâris olduğunu kaydetti. Bu zatın Seyyid İbrahim Lemlez olduğunu söyledi. Bu vakit ise, Seyyid Ahmed b. Abdillah’ın Şeyhimize Süryanice öğrettiği günlere raslar. Bu günlerde Şeyhimize ilk fetihler yapılmıştır. Seyyid Ahmed, Şeyhimizin kendinden sonra Kutub olacağını biliyordu.

Süryaniceyi ancak seçkin ve has inayete mazhar olmuş velîler bilebilir, hususuna Şeyhimiz işaret etmişti. Biz bu konuyu sûrelerin başındaki Huruf-i Mukattaa’yı tefsir ederken, buna zafer bulmuş büyük velîlerin kesinlik arzeden sözlerini getirmekle açıklayacağız.

Şeyhim (Allah kendisinden razı olsun) Süryanicedeki harflerin konulduğu asıl mânâları bana 1129 senesinin Terviye günü öğretti, Allah’a hamdolsun ki ben de öğrenme imkânını elde etmiş oldum. Bu sadece bir gün içinde oldu. Şeyhim bunun üzerine bana dedi ki:

«Ahmed! Sana bir günde öğrettiklerimi ben ancak bir ayda öğrenebilmiştim..»

Bunun üzerine kalkıp ellerini öptüm. Allah kendisinden razı olsun.. Sonra dedim ki:

—        Efendim, bütün bu inayetler sizin bereketinizle ve güzel anlatmanızla olmuştur. Allah daha iyisini bilir.

İZEŞ ŞEMSÜ KÜVVİRET

Hicrî 1129. senenin Ramazan ayının son günlerinde idi, Şeyhimle oturup İzeş Şemsü Küvviret âyeti üzerinde konuşuyorduk. Kendisine dedim ki:

—        Efendim, Kur’ân’daki her kelimenin bir zahiri, bir bâtını olduğu ilim çevresinde meşhur olmuştur. Buna ne buyurursunuz?

Cevap verdi:

—        Bu, gerçektir. Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın Kuranda İzeş Şemsü Küvviret âyetinin de zahiri ve bâtını vardır. Bunun zahiri sonu üzerine, bâtını da evveli üzerine konuşur (hükmeder).

Bunun üzerine sordum:

—        Efendim, sonu üzerine ta’birinden maksadınız nedir?

Cevap verdi:

—        Kıyamet günü mahşerde vaki olacak şeylerdir. Evvelden maksadımız ise, ruhlar âleminde meydana gelen şeylerdir.

Sonra da Şeyhim ruhlar alemiyle ilgili öyle şeylerden söz etti ki, çok acâib mânâlar dinledim ki hayretler içinde kaldım, Allah’ın sırlarından öyle şeylerden bahsetti ki akıllara dur günlük verdi. Fakat biz İlâhî esrarla ilgili olan o şeyleri yazmıyoruz.

Şeyhime bir de zahirî ruhlar âleminde olan âyetten sordum. Meselâ, Ve iz ahaza rabbüke min benî âdeme min zuhurihim zürriyyetehüm âyetinden sordum, bunun bâtını nerede? dedim.

Allah kendisinden razı olsun, buyurdu ki:

— Bunun bâtını, ezelî ilimde ve ilk takdirde geçen hususlardır. .

Bu kez İnne’l-münafîkine fî’d-derki’l-esfeli minen-nâr âyetinden, bâtınî mânâsından sordum. Buyurdu ki:

—        Ruhlar âleminde olan karanlıktır. Cehennem bu karanlıktan meydana gelmiştir. Ondan Allah’a sığınırız.. Münafıkların bu karanlıkta bir makamı vardır ki Cehennemdeki makamlarına benzer. Yâni münafıkların ruhlarının orada bir makamı vardır ki, bedenlerinin Cehennemdeki makamına benzer.. Allah’tan selâmet dileriz..

Şeyhime sordum:

—        Efendim, dedim, bu bâtını bilmenin sebebi (yolu, yöntemi) var mıdır?

—        Hayır, bu ancak keşif yoluyla bilinebilir. Ancak ne var ki Süryaniceyi ve ondaki harflerin esrarını bilen kimse Kur’ân’ın bâtınını bilmeye yardım görmüş olur. Yâni bu dilin bu hususta çok yardımı olur. Böylece ruhlar âleminde ve şu dün-, yada, aynı zamanda âhirette, göklerde ve yerde, Arş ve diğer makamlarda olanları bilmeye yardım görür. Ayrıca Kur’ân’ı Azîz’in işaret edilen mânâlarının bir sınırı olmadığını anlar. Böylece Kur an’da geçen: «Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık..» [Enam sûresi, âyet: 38.] âyetinin mânâsını da bilir.. (Allah daha iyisini bilir.)

KUR’ÂN-I KERÎM LEVH-İ MAHFUZDA ARAPÇA İLE Mİ YAZILIDIR?

Şeyhime sordum:

—        Efendim, dedim, Kur’ân-ı Aziz, Levh-i Mahfûz’da Arapça olarak mı yazılıdır?

Allah kendisinden razı olsun, buyurdu ki:

—        Evet, Arapça olarak yazılıdır, ancak bir kısmı Süryanicedir.

—        Bu Süryanice olan kısmı hangisidir? diye sorduğumda, buyurdu ki:

—        Sûrelerin başındaki harflerdir.

Doğrusu bu konu yıllardan beri arayıp da bulamadığım şeydi. Şeyhimle ilk defa 1125 senesinin Receb ayında buluşmuştuk. Allah’a hamd ve şükürler olsun ki o tarihten itibaren her buluştuğumuzda kendilerinden özellikle velayetle ilgili şeylerden sordum ve aldığım cevaplar aklıma durgunluk verecek ölçüde bulunuyordu. Şeyhim, sorularıma verdiği cevaplarının uygun karşılandığını görünce, bana: «Artık istediğini benden sorabilirsin..» buyurdu.

İşte Onun bu müsamahasına dayanarak sûrelerin başındaki harflerden sordum:

—        Efendim, dedim, Sad Ve’l-Kuran’ı Zi Zikrinin mânâsı nedir?

Cevap verdi:

—        Eğer insanlar Sad’ın mânâsını ve işaret ettiği sırrı bilmiş olsalardı, hiçbiri Allah’ın emrine aykırı davranmaya cesaret edemezdi..

Bu cevabı verdi, fakat hiçbir açıklamada bulunmadı. Sonra ben Kâf-Ha-Yâ-Ayn-Sâd’ın mânâsını sordum. Buyurdu ki:

—        Bunda hayret dolu bir sır vardır: Meryem sûresinde Zekeriyâ, Yahya, Meryem, İsâ, İbrahim, İsmail, İshâk, Ya’kub, Musa, Harun, İdris, Âdem, Nûh ve bunlardan başka sûrede anılan bütün kıssaların hepsi Kâf-Ha-Yâ-Ayn-Sâd’a dahildir, yâni hepsi de bunun içinde gizlenmiştir. Ancak bunun daha belirtilen şeylerin ötesinde çok daha geniş mânâları vardır.

Bu remizler (mânâ ve meramı gizli işaretlerle anlatma) Levh-i Mahfûz’da yazılıdır. Her remizle birlikte mânâsı da orada yazılı bulunuyor, açıklaması da yapılıyor. Bu remizlerin şekilleri oldukça büyüktür, açıklamaları da bir kere altında, bir kere de üstünde yazılıdır. Bir kere de ortasında yazılı bulunuyordun

Bunu ben daha çok helak olan kimsenin geriye bıraktığı şeyleri tesbit edip onları bir araya getiren (bir torbaya yerleştirip) üzerine neye delâlet ettiğini gösterir anlamda bazı harfler koyan ve bir iple bağlayıp emanete alan hey’etin bu şekil tesbitine benzetirim; işte sûrelerin başındaki harfler de bunun gibidir, sûrede olan hususlar o harfin tefsiri mahiyetindedir. Levh-i Mahfûz’un âdeti de bu ölçüdedir:

Önce birtakım kapalı işaretler kor, sonra onun açıklamasını yapar. Onu bitirince bu kez başka bir işaretle onu terceme eder, sonra da açıklamasını yapar ve böylece devam edip gider. Tefsir (açıklama) harfin içinde yazılır; Sâd gibi bir harf olduğu zaman bu içe yazılışı uygulanır. Bu bakımdan Levh-i Mahfûz’da yazılı bulunan bir Sâd harfinin büyüklüğünü bir günlük veya ondan biraz çok ya da az mesafede görürsün. (Çünkü sûrenin tamamı onun içine yazılmıştır.)

Diyebiliriz ki bu sûrelerin başında bulunan harfleri ancak iki adamdan biri bilir: Biri Levh-i Mahfûz’a bakan adam, diğeri tasarruf ehlinden olup Evliya Divam’na dahil olan adam… Bu ikisinden başkasının o harfleri bilmeye yeltenmeleri sonuç vermez, bunu anlamalarına da imkân yoktur..

Şeyhime sordum:

—        Efendim, Bakara sûresinin başındaki Elif-Lâm-Mîm ile Âli İmrân sûresinin başındaki Elif-Lâm-Mîm’in mânâsı nedir? Bu ikisiyle aynı şeye mi işaret edilmiştir, yoksa değişik anlamlar mı taşıyorlar?

Allah kendisinden razı olsun, buyurdu ki:

—        Hayır, her birinin mânâsı ayrıdır, her biri ilgili bulunduğu sûreyle açıklanır.

Bunu ilk şeyhimle karşılaştığımda kendisinden duymuştum. O zaman anlamıştım ki bu zat, büyük velîlerdendir. Çünkü sofilerin ileri gelenleri de bu konuya dokunduklarında, derler ki: Bunların mânâsını ancak yeryüzünün direkleri mesabesinde olan ulu velîler bilebilir.. İşte bu söz, şeyhimin büyük bir velî olduğuna açık bir şehâdettir. Cenâb-ı Hak onun mahabbetini bize nasib eylesin ve bizi onun bizden yana belirlenen ilimlerinden yararlandırsın!.

Şeyhimiz daha önce de dediğimiz gibi ne küçük yaşında, ne de yaşlandıktan sonra tahsil görmemiş, ilim alış-verişinde bulunmamış, Kur’ân’dan da ancak pek az şeyler ezberlemiştir, sabahleyin okunacak bir hizib kadar bir şey.. Bununla beraber bir âyetin tefsiri üzerinde konuşmaya başlayınca, bir nice hayret dolu şeyler kendisinden duyarsın!. İşte bütün bu belgeler, büyük sofilerin velayet makamındaki üstün mertebelerine delâlet eden naslardır. (Allah hepsinden razı olsun.)

Şeyhimin, sûrelerin başındaki harfler hakkında söylediklerinin tamamını, İmam Tirmizî Nevadir-i Usûl adlı kitabında özetlerken şöyle diyor:

«Sûrelerin başındaki harfler, o sûrede bulunan mânâlara işarettir. Bu mânâları ve esrarını da ancak Allah ve yeryüzündeki hikmet ehli bilebilir. Onlar yeryüzünün direkleri mesabesindedirler. Bu tür hikmetlere onlar ulaşmışlardır. Evet onlar hükemânın seçkinleridirler, gönülleri ferdaniyet makamına erişmiştir. Bu bakımdan belirtilen ilimlere ferdiyet yoluyla nail olmuşlardır. Bunlara mu’cem harflerle ilgili ilimler denir, diğer ilimlere de bu açıdan ta’birler verilir. Konulan bu harflerle o sûrelerin isimleri meydana çıkmıştır. Böylece o sûrelere onlarla ta’bir verilmiştir…»

Yine bu konuda arif velîlerden Seyyid Ebûzeyd Abdurrahman el-Fâsî Hazretleri, Kutbuddin-i Kebir Ebû Hasen Şazelî Hazretlerinin Hizb-i Kebîr’inin haşiyesinde diyor ki:

«Bazı ilim adamları, harf ve isimlerin bilinmesi, peygamberlerin ilimlerinin özelliğindendir. Çünkü peygamberler aynı zamanda evliya da sayılırlar. Bu balomdan belirtilen harf ve isimleri bilmekte peygamberlerle velîler arasında müşterek bir nokta vardır ki o da keşif ilmidir ki bunda akıl sermayesiyle tasarrufta bulunmaya kalkışmanın hiçbir yararı yoktur.

Zaten onları bilmeyen, o gibi konulara câhil kalan kimse anlayamaz. Anlayan varsa, onlara karşı câhil kalmaz. Herkes kendine yapılan fethe göre bilgi sahibi olur. Bu bakımdan belirtilen mertebede bulunan velîlerin bilgisi hayli farklılık arzeder. İşaret ettikleri hususlarda da farklı bilgileri vardır. Hepsi de aynı sudan sulanırlar ama bir kısmı, bir kısmı üzerine üstün kılınmıştır..»

Aynı haşiyede el-Vertahî diyor ki: «Kur’ân sûrelerinin başındaki rumuzları ancak Rabbani olanlar (İlâhî inayete mazhar bulunan velîler) bilebilirler.»

Haşiye sahibi Seyyid Abdurrahman diyor ki: «Aynı ölçüde olan remz (kapalı işaret ve alâmet) muhtelif mânâlar taşıyan sûrelere konulmuştur. Meselâ: Elîf-Lâm-Mîm ve Hâ-Mîm gibi. Buna cevap olarak denilmiş ki: Remz, mânâlar arasmda müşterek bir durum arzediyor gibidir..»

İlimde söz sahibi olan bu büyük zatların açık şehâdetine bakınız. (Şeyhimin buyurduklarını bunlarla karşılaştırınız)…

Adı geçen haşiyede daha bir nice nakiller yapılmış ve Seyyid Abdünnûr, Seyyid Muhammed b. Sultan, Seyyid Dâvud elBahılî gibi zatların sözleri getirilmiş, Seyyid Hasen Şazelî Hazretlerinin Hizbul-Bahr adlı hizbinin şerhinde buna hayli yer verilmiştir. Bunlardan Şeyhimizin, o büyük önderin mekânetini anlayabilirsiniz.. Cenâb-ı Hak bizi onun mahabbetiyle tahkika ulaştırsın..

Ben böylece Şeyhimden sûrelerin başında bulunan harfler hakkında bazı bilgiler edindim, ama her birinin özel mânâsı üzerinde durmadığım için bu hususta istifade edemedim ve öylece kaldım. Bu hal 1129 senesinin Terviye gününe kadar devam etti. Yâni yukarıda naklettiğim hususu Ondan dinledim ki Kur’ân’ın Levh-i Mahfûz’da Arapça yazılı bulunduğunu, bir kısmının da Süryanice yazılı olduğunu söylemişti. O bir kısmın da sûrelerin başındaki Huruf-i Mukattaa olduğunu belirtmişti..

Sonra Şeyhimden bu harflerden her birinin tefsirini ve her remzin şerhini ayrı ayrı ifâde buyurmasını istedim. Allah’a hamdolsun ki Şeyhim benim bu isteğimi uygun karşıladı. Şimdi bu hususta ondan dinlediklerimin bir kısmını nakletmeye çalışacağım, çünkü tamamını buraya almamıza kitabımızın hacmi müsait değildir, hattâ diyebilirim ki tamamını nakledecek olursak, başlıbaşına bir kitap olabilecek genişliktedir.

S A D :

Bundan maksad, mahşer günü bütün insanların ve yaratılmışların toplanıp bir araya geldiği boş alandır. Bu husus âyette Va’d ve Vaîd şeklinde anılmıştır. Bu bâbda şöyle deniliyor:

Sad, yâni sizi korkuttuğum ve müjdelediğim şey Sad’dır. Toplanılan o alan her zatın fiillerini gerektiği şekilde okuyup ortaya dökendir. Bu sebeple orada her kâfirin üzerinde azâblardan bir azâb, her mü’ıninin üzerinde rahmetlerden bir rahmet durur, görürsün. Ve bu müminin yanında duran bir başka kâfirin üzerinde başka bir azâb müşahede edersin.. Yine bu müminin yanısıra başka bir müminin üzerinde başka bir rahmet, fiillerinin gerektirdiği ölçüde görürsün.

Böylece mahşer ehlinden her birinin üzerinde ayrı ayrı rahmet ve azâblar görürsün ki biri diğerine benzemez. Halbuki oradaki alan, toplantı yeri birdir, değişik yerler yoktur. Dünyanın tabiî durumunun gerektirdiği değişiklik orada gözle görülmez, sadece rahmet ve azâblar değişiklik arzeder. Kendisine İlâhî fetih yapılmış zat bütün bunları ayân-beyân görür: Zeyd’i kendisi için yazılmış yerde, Ömer’i de kendisi için yazılmış yerde görür.

Diyebiliriz ki onlar sanki şu anda kendilerine yazılan yerlerde duruyorlardır. Bunun için dedim ki: Eğer şu insanlar Sad harfiyle nelerin murad edildiğini bilmiş olsalardı, hiçbiri Allah’a karşı günah işlemeye cür’et edemezdi. İnsanlara bu alanla ilgili bir fetih yapılmış olsa, Allah’a itaat edene gıpta edilir, O’na karşı gelen esefinden ölürdü. Hiç şüphe yoktur ki bu alanda kâfirler, mü’minler, peygamberler, melekler, cin ve şeytanlar bulunur. Herkes kendine göre yerini alır.

Sad sûresinin baş kısmında kâfirlerden bir gruba işaret edilmiştir. Peygamberlerden de bir gruba işaret edilmiş, peygamberlerden bahsedilirken mü’minlerden de söz edilmiştir. Sûrenin son kısmında ise Mele-i A’lâ’dan bahsedilirken meleklerden söz edilmiştir. Yine sûrenin sonunda cin ve şeytanlar anılmış ve bunların dünyadaki hallerine işaret edilmiştir. Her ne kadar onların âhiret ahvalinden söz edilmemişse de dünyadaki halleri, mahşerdeki yerlerine haşrolunacaklardır.

Sad sûresinde açıklanması helâl olmayan birtakım sırlar kaldı ki onları buraya yazmamız doğru olmaz. Allah daha iyisini bilir.

Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd harflerine gelince: Bundaki her harfi ayrı ayrı yorumlamadıktan sonra tüm olarak mânasının anlaşılması mümkün değildir:

Meftûh olan Kâf, kula işarettir. Harekesiz olan Fa harfi, fetheli olan Fa harfinin mânasını tahkik içindir. Meftûh olan Fa’daki mâna ile beraber bir de tahkik anlamı fazla olarak vardır bunda.. Fetheli olan Fa harfinin mânası, güç getirilmeyecek bir şeydir. Harekesiz olan Fa harfi ise bunun cidden güç getirilemeyecek bir şey olduğunu tahkik ve takrir ediyor.

Fetheli olan Hâ harfi, içinde bulanıklık ve benzeri şey bulunmayan sade ve katıksız rahmete delâlet eder. Yâ harfi nida içindir. Fetheli olan Ayn harfi, bir halden başka bir hale göç ve intikal içindir, yani bu mânaya delâlet eder. Sakin olan Yâ ise burada örgütlenme, birbirine geçme ve karışma mânasına delâlet eder.

Harekesiz olan Nûn harfi, fetheli olan Nûn harfinin mânasını tahkik ve takrir içindir. Meftûh olan Nûn’un mânası, zatta sakin olup parıldayan hayır demektir. Fetheli olan Sad harfi ise, zatların inancına göre mahşerde alacakları yere delâlet içindir. Sakin olan Dal ise bu Sad’ın mânasını tahkik ve takrir içindir. Çünkü Dal işaret harflerindendir. İşaret harfleri ise kendinden önceki harflerin mânalarını tahkike ve takrire işarettir. İşaret için olmayan harfler ise, sakin olduklarında meftûh olanın mânasını tahkik içindir.

İşte bu anlattıklarımız, konuldukları mânaya göre harflerin gerektirdiği mânaların tefsiridir. Ama bu makamda bunlardan murad olan mâna ise, Cenâb-ı Hak bu harflerle, Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizin kendi katındaki mekânetinin büyüklüğünü, saygı değerliğini ilân etmektedir. Ayrıca bununla bütün mahlûkata minnette bulunduğunu bildirmek ve mahlûkatm beklediği nurların bu yüce peygamberden kendilerine ulaştığını haber vermektir.

Yukarıdaki tefsire göre bu harfleri açıklayacak olursak:

Kâf, Peygamber (salla’llâhu aleyhi ve sellem) Efendimizin Allah’ın kulu olduğuna delâlet etmektedir. Sakin olan Faâ bunun güç getirilmeyecek bir anlam olduğuna ve bunda asla şüphe bulunmadığına delâlet etmektedir. Bunun güç getirilmeyecek ölçü ve anlamda olmasının mânası, yaratıkları acze düşürmüştür; ne önce gelen, ne de sonra gelen hiçbir mahlûk ona bu alanda erişememiştir. Böylece O, varlık âleminin efendisi olma payesine yükselmiştir.

Fetheli olan Ha harfi, Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizin katıksız ve tertemiz bir rahmet olduğuna, başkasını manevî kirlerden temizleyici bulunduğuna delâlet etmektedir. Nitekim Cenâb-ı Hakk Onun hakkında:

«Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik» buyurmuştur:

Efendimiz de bu konuda şöyle buyurmuştur:

«Ben ancak halka yol gösterici bir rahmetim..»

Yâ harfi ise, yukarıda anılan kul için bir ünlemdir. Ünlenen şey onun içindir, ki Ayn harfi buna delâlet etmektedir. Çünkü Ayn harfi sakin olan Yâ harfiyle mânası kuvvetlendirilmiştir ki bir halden diğer bir hale göç anlamına gelir.

Sakin olan Yâ harfi işaret içindir, işaret için olan harfler ise te’kid için gelir. Nitekim yukarıda bu hususa temas edilmişti. Bu mânayla birlikte bir halden diğer bir hale geçmekle ifâde eder. Göç edilen şey, sakin olan Nün harfinin mânâsıdır ki bu varlığın nurudur, bütün varlıklar onunla varlığını ayakta tutar. Kendisine göç edilen şey ise, Sad harfiyle işaret edilen mânadır. Bu yoruma göre sözün mânası şöyledir:

«Ey katımda çok aziz olan kulum! Varlık âleminde bir yer kaplayan varlıklara doğru gerekli bir gidişle git, varlık âlemini ayakta tutan nurunla onlara doğru adım at.. Tâ ki Senden gereken yardımı elde etsinler. Çünkü mevcudatın hepsinin maddesi ancak Şendendir..»

Bu ölçü ve anlamda olan harflerin mâna tertibi güzel bir ölçü ve düzende bulunuyor, söz dizisi derli-toplu bir düzeyde kendini gösteriyor. Çünkü Süryanicede harflerin mânası, başka dillerdeki kelimelerin mânası gibidir. Herhangi bir dildeki kelimeler ifâde doğrultusunda.. Süryanicede de harflerin durumu b öyledir:

Mânaları iyi bir tertibe sokulmadıkça ifâde doğrultusunda bulunuyor denilemez. Harflerin bir kısmı diğer kısmının kuşağı içinde bulunur, yani onunla bağlantılıdır. Kelimeler de böyledir. Süryanice dilinden başkasında kelimeler belli bir dizeye sokulur, kimi takdim, kimi te’hir edilir, iki mânayı birbirinden ayırmak için ara yere o mânalara yabancı bir fasıla konulur, mânayı sıhhatli ölçüde elde etmek için birtakım izmarlar yapılır. Süryanicedeki harflerin durumu da buna yakındır; arzulanan mânaları elde etmek için takdim, te’hir, izmar ve benzeri düzenlemeler yapılır.

Evet, bizim buraya kadar yorumunu yaptığımız, sûrenin başına konulan remizlerin mânalarını açıklamamız, keşif ve ıyân erbabınca malûm olan hususlardır. Çünkü onlar varlık âleminin Efendisini, Aziz ve Celîl olan Allah’ın Ona ihsan buyurduklarını, başkasının güç getiremeyeceği nice şeyleri ona ikramda bulunduğunu müşahede etmektedirler.

Keşif ve ıyân erbabı, diğer peygamberleri, melekleri ve başkalarını da müşahede etme mazhariyetindedirler; Allah(m) onlara verdiği kerametleri, Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizden diğer bütün mahlûklara sirayet eden nuru ve yine ondan uzanıp diğer peygamberlere, meleklere ve başka zatlara ulaşan num görmektedirler. Ayrıca Resûlüllah’ın başkalarına olan yardımlarını ve bununla ilgili bir nice acaib hususları müşahede etmektedirler.

Şeyhim (Allah kendisinden razı olsun) sonra buyurdu ki:

— Sâlihlerden bir kısmı yemek için ekmeğin ucundan kestiğinde onda ve âdem oğluna rızık kılman nimette iplik gibi uzanan bir nûr görüyor, onu takip edince, onun kendisindeki bir nûr ile birleştiğini ve sonra da Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizin nuruyla başlantı yaptığını müşahede ediyor. Ayrıca bir iplik halinde nurların ayrıldığı ve her ipin zatlara verilen ni’ınetlerden bir nimetle birleştiğini görüyor.

Müellif Ahmed bin Mübarek Hazretleri diyor ki:

«Şeyhimin bahsettiği sâlih kişi, kendisinden başkası değildir. Yani parça ekmekten uzanan nuru gören. Şeyhin kendisidir.. Cenâb-ı Hak bizi onun dost ve yaranından eylesin ve aramızdaki bağları koparmasın!.»

Şeyhim bu konuda şunları da söyledi: (Allah kendisinden razı olsun).

Mânevi destekten mahrum bazı zayıf kişilerin şöyle dediğini duymaktayız:

«Benim için Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizden sadece imâna irşâd etme yardımı vardır. Yani Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz sadece îmâna irşâd edip yol gösterir. İmânın nuruna gelince, o, Allah’tandır, Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem değildir.»

Bunun üzerine sâlih kişiler ona demişler ki:

«Peki senin imâmn nuruyla Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizin nuru arasındaki bağı kesecek olursak, sözünü ettiğin imâna irşâd ve hidâyet kalır mı? Ve bu hal sana yeter mi? Buna razı olur musun?»

O zayıf kişi bu soruyu şöyle cevaplandırmış :

«Evet ben bu hale razı olurum…»

Bu cevabı henüz bitmemişti ki bir anda imânı küfre döndü ve puta secde ederek Allah ve Resulünü inkâra başladı. Aynı zamanda küfür üzere ölüp gitti. Cenâb-ı Hak’tan böylesine kötü bir akıbetten ve küfre düşmekten selâmet dileriz. Bunu özetliyecek olursak : Allah’ın arif velîleri Allah’ı bilirler, Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizin kadrini tanır ve olup biten şeylerin hepsini, gözleriyle gördükleri gibi ayân-beyân müşahede ederler. Bu müşahedeleri hissi müşahededen çok daha kuvvetlidir. Çünkü basiretin nazarı, basana nazarından daha kuvvetlidir. İleride bu husustan söz edilecektir.

İşte bu mertebede bulunan velîler, sûrede ismi geçen Zekeriya’yı aleyhisselâm, onun ahvalini ve Allah katındaki makamlarını müşahede ederler ve görürler ki bütün bunlar Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizden ona uzanmaktadır. Bunun gibi sûrede sözü edilen Yahya aleyhisselâm, onun ahval ve makamları, Meryem’in aleyhisselâm ahval ve makamı, İsâ (aleyhisselâm) ve Onun ahval ve makamları, İbrahim, İsmail, Mûsâ, Harun, İdris, Âdem, Nûh ve Allah’ın kendilerine ni’ınette bulunduğu diğer peygamberlerin ahval ve makamları da Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizden kendilerine uzandığını görür ve bilirler.

Bu konuda sözünü ettiğimiz hususlar, sûrenin başındaki remizlerin kapsamına giren bir bölümdür. Bunun dışında aynı kapsama girenlerin sayısı belli değildir. Bunun için diyoruz ki, sûrede olan hususlar, remizlerdeki hususların ancak bir bölümüdür. Çünkü konuşan ve konuşmayan, akıl sahibi olanla olmayan, rûh taşıyanla taşımayan bütün varlıklar bu remizlerin kapsamına girmektedir.

Şeyhimden (Allah kendisinden razı olsun) bu tefsir ve açıklamayı dinledikten sonra kendisinden Ebû Zeyd’in Haşiyede Seyyid Muhammed b. Sultan’dan ve Seyyid Abdunnûr’ın Seyyid Ebî Abdillah b. Sultan’dan (ki bunlar Şazelî Hazretlerinin yâranmdandır) naklettiği şu hususu sordum:

— Efendim, Muhammed b. Sultan şöyle demiştir:  Rü’yamda bazı fıkıh âlimleriyle Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd ve Hâ-MîmAyn-Sîn-Kaf hakkında farklı görüşler ve yorumlar ortaya koyduğumuzu gördüm. Bu arada Cenâb-ı Hakk dilime şu hususu getirdi:

«Bu remizler Allah ile Resulü arasında birtakım sırlar (ve şifreler )dir; Cenâb-ı Hak sanki bu remizlerle şöyle buyurmuştur :

Kâf! Sen varlığın sığınak yerisin, her varlık Sana gelip barınmak ister ve Sen varlığın tamamısın..

Hâ! Mülkü Sana bağışladık, melekût âlemini Sana hazırladık..

Yâ! Ayn! Ey gözlerin gözü!.

Sâd! Benim sıfatım Sensin; kim Resule itaat ederse, gerçekten o Allah’a itaat etmiş olur.

Hâ! Seni himaye ettik..

Mim! Aynı Sana verdik, Seni ona sahip kıldık, Sîn’i Sana öğrettik, onu Sana göstereceğiz..

Kaf: Seni (kendimize) yaklaştırdık..

Fıkıh âlimleri benim bu tefsirime karşı çıktılar ve tartıştılar, dediklerimin hiçbirini kabul etmediler. Bunun üzerine onlara dedim ki: Öyle ise, aramızdaki ihtilâfı kaldırmak üzere Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimize gidelim.. Hep birlikte Resûüllah’a gittik, durumu arzettik. Efendimiz şöyle buyurdu :

«Muhammed bin Sultan’ın dediği haktır..»

Bu hususta ne buyurursunuz?

Şeyhim (Allah kendisinden razı olsun) buyurdu ki:

— Seyyid Muhammed bin Sultan ın verdiği mâna sıhhatlidir, Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizin makamına nisbetle doğru bir mânadır. Ama bu harflerin tefsiri, konuldukları mâna ve asıllarmm gerektirdiği husus itibariyle, bizim dediğimiz gibidir.

Evet, diyebilirim ki, Şeyhimizin tefsirinin yüceliği size de kapalı değildir. Çünkü mülkün bağışlanması, melekût âleminin hazırlanması ayrı ayrı şeylerdir ki, bunlardan her birinin Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimize ayrılık ve tutmazlık ve Ondan uzanıp meydana gelmemezlik durumu vardır.

Bu mâna nerede, bütün mülk ve melekûtun, aynı zamanda bütün mahlûkatın Sâd remzinin altına girmesi ölçüsünde olan mâna nerede?..

Şüphesiz ki ikisi arasında çok hem çok fark vardır.

Sonra Nün ile Ayn harflerinin gerektirdiği husus ki varlık âleminde her mevcudun maddesinin Hz. Rasûlu’llâh salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimiz olduğu hükmü ve yine Resûlüllah’ın her varlık için bir kehf (sığınak yeri) olduğu, bütün varlıkların ona sığındığı mânası çok yüksek bir düzeyde bulunuyor.

Seyyid Muhammed bin Sultan’ın işaret buyurduğu mânaların tamamı ise Nün, Ayn ve Sâd harflerinin kapsamına girmektedir.

ŞEYH HAZRETLERİNİ DENEYENLER OLDU

Şeyhim (Allah kendisinden razı olsun) sûrelerin başındaki bütün remiz ve işaretleri ayrı ayn tefsir etti, her remzi yerinde açıkladı ki Ondan bu hususta duyduklarımın hepsini yazmama imkân yoktur. Çünkü konu uzar da gider. Ancak burada Şeyhimin vermiş olduğu iki cevabı nakletmek istiyorum :

Birincisi, fâkihlerden bazısı —ki bunlar fukara mahabbetine nisbet edilenlerdir—, birkaç soru sordular, onlardan kesin ölçüde tesbit edilen sualden biri şu idi:

«Mukattaa harflerden olan Kaf harfinde Allah’ın koyduğu İlâhî sır nedir?»

Çünkü ariflerden bir kısmı demişler ki:

Bu harfte öncesiz olan daire-i hazret ile sonradan olan daire-i hazret toplanmıştır.

Bunu bize açıklar mısın?

Soru soranların maksadı Şeyhimizi denemek ve ona nisbet edilen vehbî (Allah tarafından verilen) ilmin sahih olup olmadığını anlamaktı. Çünkü soru sahibi fakîh bu konuda Hatemî’nin ve diğer ilim adamlarının kitaplarına bakmış, tevcih edilen sayılmayacak kadar soruları incelemiş ve bu mes’ele hakkında hiçbir ilim adamının kendisine cevap veremeyeceğine kanaat getirmişti. İşte bu düşünceyle bir de Şeyhimize soru tevcih etmiş bulunuyordu.

Allah kendisinden razı olsun, Şeyhim onun bu sorusuna şu cevabı verdi :

— Senin sözünü ettiğin hazret-i kadîme, envar-i hadîse hazretinin ta kendisidir ki bu henüz ruhlar ve bedenler yaratılmadan önce yaratılmış bulunuyordu. Yerler ve gökler de yaratılmadan önce bu var kılınmıştı. Buradaki kıdem (öncesizlik) den maksad, «Allah vardı, hiçbir şey yoktu, O hep vardır» anlamına gelen kıdem değildir. Hazret-i hâdiseden maksad ise, bundan sonra meydana gelen ruhlar ve bedenlerdir.

Hiç şüphe yok ki, ruhların bedenlerle birlikte olması da iki grupta toplanıyor: Bir gruba cennet va’dedilmiş, bir gruba da cehennem va’dedilmiştir. Cennet ile va’dedilen grup, hazret-i envarın nurlarının bir kısmının fer’idir. Nasıl ki cehennem ile va’dedilen grup ta bu nurların bir kısmının fer’idir. Böylece ikinci hazret, birinci hazretin fer’i olmuş oluyor. Böylece durum bu ikisinde rızaya uygun olan ve olmayan diye iki kısma ayrılmış bulunuyor.

İşte sen bunları anladmsa, mukattaa olan bu harfte telâffuz yönünden üç harf bulunmuş oluyor ki, bu Kaftaki Elif ve Fâ harfleridir. Yani Kaf-Elif-Fâ.. Kaf ile adlandırılan Elif ile birleştirilmiştir ki bu Süryanicede Cenâb-ı Hakk’ın her iki hazrette hayır ve şer ile, fazıl ve adalet ile tasarrufta bulunduğu mânasına konulmuştur. Fâ harfi sakin olunca, Süryanicede kendinden öncekinde bulunan kusur ve kabahati gidermek mânasına konulmuştur.

Kaf ile Elif kapsamındaki kabih olan şey, şer ile va’dolunandır. Böylece ikisinden va’dedilen şer giderilince geriye va’dedilen hayır kalır. Bu hayra mazhar olanlar ise Allah’ın has kullarıdır.

İşte Kaf harfinin tamamı her iki hazrette mevcud olan Allah’ın has kullarına işaret etmektedir. Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın kendi fazl-u kereminden vermiş olduğu hayırlara da kapı açmakta, onlara dikkati çekmektedir. İşte iki hazretin sırrı budur. Böylece Kaf Allah’ın isimlerinden bir isimdir ki mahlûkatın en azizine izafe edilmiştir.

Bu bizim Arapça dilinde Sultan dememiz makamındadır. Çünkü Sultan kelimesi hem hükümdara, hem de teb’asına işaret etmektedir. İsterse bu teb’a müslümanlar gibi saadet ehlinden olsunlar, isterse zimmî (gayr-i müslim vatandaş) 1er gibi şakavet ehlinden olsunlar..

Hükümdar övülmek istendiğinde «İslâm Sultanı» denilir. İslâm kelimesi, edep, saygı ve vakar cihetiyle Zimmîleri çıkarmış oluyor. Çünkü hakikatte de onlar bu kapsamın dışında bulunuyorlar. Böylece zimmîler, «Ey Muhammed’in, peygamberlerin ve saadet ehlinin Rabbi!» diyen kimse mesabesinde oluyorlar.

Bu mânayla bütün peygamberlerin, meleklerin ve saadetli kişilerin sayılarına, makamlarına, hallerine, Allah ile olan durumlarına ve sonra da cennet ehline, onların bütün makamlarına, derecelerine bir bir gelir ve bunlardan hiçbirini bir kıl kadarı bile olsa terketmeden sayar ve tesbit edersen işte o zaman Kafin mânasını ortaya koymuş olursun..

Bu takdirde risâletin, nübüvvet ve meleklerin sırlan, velayet ve saadetin esran, cennet ve bütün nurların ve sair mahlûkta bulunan hayırların sırlan onda toplanmış olur. Allah’ın ordularının sayısını ancak kendisi bilir..

Süryanicedeki âdet, izâle için olan Fa harfi, Kaf harfi yazılırken yazılmıyor, çünkü o zaman yazı mânayla birlikte karışıp çözümü zor bir durum meydana getirir. Bunun için bu yazılırken sadece (Kaf) olarak yazılıyor. Allah daha iyisini bilir.

Sonra Şeyhim (Allah kendisinden razı olsun) buyurdu ki:

— İstersen kadimi olan hazreti, Allah’ın ezelî ilminde sebkat eden şeyler olarak tanımlarsın ve böylece hazret hakikati üzere kadîm olmuş olur. Hadis olan hazreti de Aziz ve Çelil olan Allah’ın meydana getirdiği malûmat olarak tanımlarsın. Senin için böyle bir tefsirde bulunmak mümkündür. Mânalar ise kendi hali üzere kalır. Allah daha iyisini bilir.

Müellif Ahmed bin Mübarek diyor ki:

«Dikkat ediniz, bu cevabın güzelliğine..» Sonra ben Şeyhimden soru soranla buluştum ve dedim ki:

—        Şeyhimin cevabına karşılık ne düşünüyorsunuz?

Bana şunu söyledi:

—        Şeyhinizin dedikleri uydurmadır. Hazret-i Kadîme, Kaf harfinin (yarı) dairesidir. Hazret-i Hâdise ise o dairenin altında olan katmadır. Bundaki sır ise, hâdisenin kadîmden istimdad etmesi işaretidir. Katma kısmın halkaya dahil olması — ki biz bu halkaya Daire demiştik — ise ittisal ölçüsü içinde hâdisenin kadîmden istimdad etmesine işarettir. Böylece Kaf süresiyle halkadaki bu özellikle iki hazrete işaret edilmiştir: Kafin asıl halkasıyla kadîme (öncesizliğe), altındaki katma ile hâdise ve katmanın halkaya bitişmesiyle de hadisin kadîmden istimdadına işaret ediliyor.

Evet, nerede bu tefsir ve nerede Şeyhimizin bu kişiye verdiği cevap? Çünkü soru Kaf harfinin mânası hakkında idi, ki bu lâfızlardan bir lâfızdır. Soruyu soranın itirazı ve yaptığı açıklama ise hat ile ilgilidir, lâfızla değil.. Çünkü Kaf harfinin lâfzında halka (daire) ve katma kısım yoktur. Bunun üzerine o adama dedim ki:

—        Sizin bu anlattığınızda hazret-i kadîme ile hazret-i hâdisenin mânasına açılan bir kapı yoktur. Sonra halka (daire) ile hazret-i kadîme arasında ne münasebet vardır? Aynı zamanda katma kısım ile hazret-i hâdise arasında ne gibi münasebet mevcuttur? Eğer bu katma sadece daireye bitiştiği içinse, aynı bitişme Mim harfinin halkasında da mevcuttur. Sad, Dad Ayn, Ğayn ve diğer bazı harflerde de buna benzer halka ve katma vardır.

Benim bu itirazım üzerine o şahıs ne cevap vereceğini bilemedi. Benim bu anlattığım (yanlış anlaşılmasın) Şeyhime karşı bir itiraz mahiyetinde değildir. Şeyhimin uydurma ve hileli konuşması kesinlikle doğru değildir. Onu bu gibi şeylerden tenzih ederim. Aynı zamanda başka velîlere karşı da bir itirazım yoktur. Cenâb-ı Hak bizi onların ilimleriyle menfaatlandırsın.

Benim, Şeyhimden soru soranla söz düellosuna girmemin sebebi, Şeyhimin sözünün uydurma olduğunu söyleyeceğine vâkıf olmadığındandır. Bunun nasıl olduğunu da bilmem. Soruyu soran belki bunu kendine göre belli bir mânada nakletmiştir, tahkik etmeden konuşmuştur. Bu bakımdan kendisine karşı itiraz edilmiş (gereken cevap verilmiştir). Allah daha iyisini bilir.

İkinci cevap ise, müşkil bir durum arzetmektedir ki Seyyid Abdurrahman el-Fasî Hazretleri buna işaret etmiştir. Özetleyecek olursak: Remzlerin bir, sûrelerin birkaç tane olmasının veçhesi nedir? Baştaki harfler sûredeki hususları remz ediyorsa, bu ramzlerin farklı olmasını gerektirir; nasıl ki sûreler de birbirinden farklı durum arzetmektedir. Buna ne buyurursunuz?

Şeyhim (Allah kendisinden razı olsun) şu cevabı verdi:

— Sûrelerin muhtelif, remzlerin ise bir olmasının sebebi, Kur an âyetlerinin nurları üç kısımdır: Birincisi beyazdır: Bu, kulların dediği azîz-celîl olan Rablerinden istediği şeydir. İkincisi yeşildir: Bu, Cenâb-ı Hakk’ın buyurduğu şeylerdir. Üçüncüsü sarıdır: Bu, kendilerine gazab olunanların ahvaliyle ilgilidir.

O halde Fâtiha-i şerîfede yeşil olan, Hamd’dir, yani Allah’a hamd, sadece yeşil rengi remzeder. Çünkü bu, Cenâb-ı Hakk’ın sözüdür. Fatihada beyaz renk de vardır, bu da Rabbi’l Âlemîn terkibinden Gayri’1-Mağdubi’ye kadar olan kısımdır. Fatihada sanda vardır; bu da Mağdubi’den sûrenin sonuna kadar olan kısımdır.

Evet bu üç nûr bütün sûrelerde mevcuttur. Ancak ne var ki bazısı az, bazısı da çok ölçüdedir. Nitekim Fâtiha’da bunun örneğini gördün.. Bu üç nurun farklı olmasının sebebi ise, Levh-i Mahfuz’daki farklılığındandır. Çünkü Levh-i Mahfuzun birkaç yüzü vardır; bir yüzü dünyaya, onun ahvaline ve ehline yöneliktir, dünyada neler meydana gelecekse, dünya ehlinin ahvali ne olacaksa bunların hepsi orada yazılıdır. Bir yüzü de cennete yöneliktir, orada cennetin ahvali, ehlinin durumu, onların sıfatlan yazılıdır. Bir yüzü de cehenneme yöneliktir, orada cehennem ehlinin ahvali, ehlinin durumu, onların sıfatları yazılıdır. (Cenâb-ı Hak bizi cehennemden ve onun azabından korusun).

Levh-i Mahfuz un dünyaya yönelik bulunan yüzü beyazdır. Cennete yönelik olanı ise yeşildir. Cehenneme yönelik olanı sarıdır, ama hakikatte siyahtır. Sarı olması, müminin nazarındadır. Çünkü müminin basiretinin nuru bir şey üzerine vaki olunca, o şey siyahsa onu sarı yapar. O kadar ki mümin mahşerde kendisi için yazılan şeyleri aşan nuruyla uzağında bulunan ve simsiyah bir görünüm içinde kalan bir kâfire nazar edince onu sarı renkte görür. Bu sebeple sarı olarak görünen şahsın kâfir olduğu anlaşılır.

Kâfire gelince, o hiçbir şey görmez, karanlık her taraftan onu kuşatmış ve bastırmış olur; o ancak karanlık üstüne karanlık görebilir.

Bunun üzerine sordum :

—        Efendim dedim, insanın kalbine ancak kendi ölçüsünde olan şey mahşerde vaki oluyorsa, o takdirde müminin (görme ve anlama konusunda) kâfir üzerine ne gibi bir meziyeti olabilir? Bu durumda da dünyada müslüman olmayı orada temenni etmeyebilir..

Şeyhim (Allah kendisinden razı olsun) cevap verdi:

—        Cenâb-ı Hak orada mü’mine cennet ve ehlinin ahvaliyle ilgili olarak zarurî ilim yaratıp verir. Bunu anladığın takdirde âyeti cennete yönelik olan veçhesiyle alacak olursan, nuru yeşil olur. Cehenneme yönelik veçhesiyle alırsan, nuru sarı olur. Dünyaya yönelik olan veçhesiyle alacak olursan nuru beyaz olur.

Sonra bilmiş ol ki: Bu veçhelerden her biriyle ilgili birtakım açıklamalar ve bölümler vardır ki onları ancak Allah kendi ilmiyle bilip kuşatabilir, (kuşatmıştır).

Sûrelerin başındaki harfler, Mushafta yazılı olduğu gibi Levh-i Mahfuz’da da yazılıdır. Ancak ne var ki her harfin açıklaması orada Süryanice yapılmıştır. Oradaki her harfin açıklamasını görecek olsan, aralarındaki farklı durumu anlardın.

Bunu biraz belirtecek olursak, deriz ki: Elif-Lâm-Mîm birtakım remizlerdir, bununla varlık âleminin efendisi Hz. Muhammed’in nuruna işaret edilmiştir. O nûr ki, mahlûkatm hepsi ondan istimdad etmiştir.

PEYGAMBERİN YUKARIDA BELİRTİLEN BU NURUNA BAKILDIĞINDA

Yukarıda işaret edilen Peygamber salla’llâhu aleyhi ve sellem Efendimizin bu nuruna belirtilen remizle bakıldığında mahlûkattan bir kısmının O’na imân ettiği, bir kısmının imân etmediği, inkâra saptığı; imân edenlerin ahvali, küfredenlerin durumu ve bunlarla ilgili hususlar anlaşılır ve Bakara sûresinde belirtilen ahval ile uyum halinde olduğu görülür. İşte âyetin başındaki remiz bu mânayla inmiştir. Yine bu remizlere, hayırlar dikkate alınarak bakılırsa, bu hayırların insanlara nasıl oluşturulduğu anlaşılır ki Âl-i İmran sûresinde belirtilen hususlar bunlardır ve Elif-Lâm-Mîm remzi bu sûrenin başında belirtilen mâna ile inmiştir.

Yine bu remizlere, onlara ehil olmayan kimseler üzerine inen azâb itibariyle bakacak olursa, şu dünyada o ehil olmayanlara nelerin dokunduğunu, başlarına nelerin geldiğini anlar ve Ankebut sûresinde bahsi geçen hususların bunlar olduğunu görür. Bunun gibi her sûrenin başındaki remiz bu ölçülerle yorumlandığında, belirttiğimiz özellikler kendiliğinden bilinir, Levh-i Mahfuz’daki açıklamasıyla bir farklılık arzetmediği anlaşılır.

Sonra Şeyhimden makam ile ilgili bazı şeyler sordum, o da bana gereken cevabı verdi ki akıllara durgunluk verecek nitelikte bulunuyordur. Bunun için buraya yazmayı uygun görmedik. Allah daha iyisini bilir.

Şüphesiz ki bunlar çok üst düzeyde bulunan birtakım sırlardır ki bunlann mânasını tahkik etmek ve doruğuna erişmek ancak fetih ile mümkün olur veya Şeyh Hazretleriyle karşılıklı konuşmak suretiyle gerçekleşebilir. Bu hususta sorulan soruları Şeyh Hazretleri mânaları açıklayarak cevaplandırdığında ve soru soranın kendisine arız olan şeyleri hatırında tutup aldığı cevaplarla birleştirip bütünleştirdiğinde, Şeyhin mânanın tamamına eriştiğini, kendisi fetih olmasa bile anlar. Allah daha iyisini bilir.

SÜRYANİCEDE HAFLERİN KONULDUĞU ASIL MÂNALAR

Burada, Süryanicede harflerin konulduğu asıl mânaları yazmamı arzu ettim. Çünkü buna ihtiyaç vardır. Yukarıda da birçok defalar bu konuya bazı atıflar ve havaleler yaptık. Onları biraz daha derli-toplu olarak anlatmak istiyoruz, tâki yararlar tamamlanmış olsun.

Hemze harfi, üstün olursa (fethe ile okunursa), bütün eşyaya işarettir; az olsun çok olsun, onunla bu işaret sağlanır. Bu işaret bazı hallerde konuşandan çıkıp kendi zatına ve nefsine yönelmiş olur. Bu tür işaret kabz’den salimdir. Eğer Hemze ötre olursa, yakın ve az olan şey’e işarettir. Esreli olursa, münasip olan yakın şey’e işarettir.

Ba harfi, üstün (fetheli) olursa, bu ya çok aziz, ya da çok hakir şey’e işarettir. Esreli olursa, bu, zata dahil olan veya dahil olmak isteyen şey’e işarettir. Ötre olursa, beraberinde Kabz bulunan şey’e işarettir. (Kabz, kulun korku ve ümit hallerini aştıktan sonra meydana gelen bir haldir..  )

Ta harfi, üstün (fetheli) olursa, bu, çok hayra verilen bir isimdir. Esre olursa, yapılan ya da ortaya konulan şey’in ismidir. Ötre olursa, ortada olan az şey’in ismidir. Bazen de bununla birbirine zıd iki şey kasdolunur.

Sâ (üç noktalı S harfi), (fetheli) olursa, nûr ya da karanlığa işarettir. Ötre olursa, bir şey’in diğer bir şey’i bir şey üzerine koyup katmak anlamına işarettir.

Cim harfi, fetheli olursa, bu ya nübüvvet ya da velayet demektir, şu şartla ki bir öncesinde veya sonrasında nübüvvet ya da velayetle ilgili bir kayıt bulunursa.. Aksi halde ebediyen ya da yararlandığı hayır demektir. Esreli olursa, zatta imân nurundan gelen az hayır anlamını taşır.

Şeyhim bu konuda bir defasında da şöyle buyurdu: «Esreli olursa, zayıf olan veya nurlu olan az hayır, demektir.»

Hâ harfi, fetheli olursa, hepsini kapsamak mânasına delâlet eder. Ötre olursa, âdem oğullarının dışında sayısı çok olan (meselâ yıldızlar gibi) şeylere delâlet eder. Esreli olursa, zata dahil olan veya zatın velayeti altında bulunan köle, altın ve gümüş gibi şeylere delâlet eder.

Hâ (noktalı Hâ) harfi, fetheli olursa, incelik ölçüleri içinde sonuna kadar uzantı anlamına delâlet eder. Ötreli olursa, canlılarda olan bir tür olgunluk ismine delâlet eder. Esreli olursa, cansızlarda bir tür olgunluk ismine delâlet eder.

Dal harfi, fetheli olursa, zatın dışına işarettir. Esreli olursa, zatta olan şey’e işarettir. Ya da zata dahil olan veya ona yakın bulunan şey e işarettir. Ötre olursa, az veya çirkin şey’e beraberinde gazab olmak üzere işarettir.

Zal (noktalı Dal) harfi, fetheli olursa, zatta bulunan ve zatın sahip bulunduğu şey e ta’zim anlamını taşımakla birlikte bir mânaya delâlet eder. Ötre olursa, zatında bulunan şer ve kaba şey e veya ondaki büyük ve çirkin şey’e delâlet eder. Esreli olursa,, kendisini gazab takip etmeyen çirkin bir şey’in ismidir.

Ra harfi, fetheli olursa, zahirî ve bâtmî bütün hayırlara işarettir. Ötre olursa, nefsinde bir olan ve açık meydanda bulunan şey’in ismidir. Esreli olursa, içinde rûh bulunan şey’e işarettir; ancak o şey âdem oğlundan başka canlılardır. Veya bu ruhun kendisine işarettir.

Zâ (noktalı olan Ra) harfi, fetheli olursa, bir şey üzerine dahil olunca ona zarar veren şey’in ismidir. (Bir başka defa da, bunun kendisinden sakınılan şey’in ismidir, buyurmuştu). Ötre olursa, içinde bulunan (büyük günahlar gibi) çirkin şey’e işarettir. Esreli olursa, içinde zarar bulunmayan (küçük günahlar, şüpheli şeyler ve az mundar sayılan nesneler gibi) çirkin şey e işarettir.

Tâ harfi, fetheli olursa, cinsi temiz olan ve sonuna kadar saf ve katıksız süre-giden şey e işarettir. O haddi-zatmda da temizdir, sonuna kadar saf ve berraktır. Ötre olursa, birincisinin aksine sonuna kadar çirkin ve habis olan şey e işarettir. Esreli olursa, tabiatında sakinlik bulunan şey’e işarettir.

Zâ (noktalı Tâ) harfi, fetheli olursa, nefsinde büyük olan şey e işarettir. Aynı zamanda beraberinde karşıtı olan şey de yoktur; soylu kişilerdeki cömertlik, Yahudilerdeki kin ve düşmanlık gibi… Ötre olursa, nefsinin hareketine tabi’ olan şey’e işarettir, kendi helakini hazırlamaya çalışır. Esreli olursa, kulun zarar gördüğü şey’e işarettir ki o şey’in tabiatında zarar vermeklik vardır.

Kâf harfi, fetheli olursa, kemâl mertebesinde olan kulluğun hakikatma işarettir. Ötreli olursa, siyah ya da çirkin kula işarettir. Esreli olursa, kulluğun sana muzaf olduğuna işarettir. (Bir defasında ise bu hususta şöyle buyurmuştu:           «O senden sana kulluk ile bir işarettir).»

Lâm harfi, fethalı olursa, konuşmacının büyük bir şey üzerinde oluşmasıdır ki büyük bir şey e işarettir. Ötreli olursa, sonu olmayan bir şey’e işarettir. Esreli olursa, konuşmacıdan zatındaki boşluğa ya da doğrudan doğruya zatına işarettir. Ne var ki bu Lâm harfinin esresi ince okunduğu zaman böyledir. Biraz kaim okunduğunda, bu mânayla birlikte sıkıntı, gönül darlığına işarettir; (bir başka defa ise, çirkinlikle birlikte bu mânaya işarettir, buyurmuştu).

Mim harfi, fetheli olursa, varlık âleminin tamamı demektir. Esreli olursa, açık meydanda olan zatın num demektir. Gözde olduğu gibi.. Bâtında olan zatın nuruna da işarettir, kalbde olan nûr gibi.. Ötreli olursa, az olan aziz şey, demektir; göz yaşı gibi. Bu mânayla göz yaşına mûmû denilmiştir.

Nün harfi, fetheli olursa, zatta sakin olup ondan çevreye yayılan hayır demektir. Ötreli olursa, kemâl mertebesinde olan 

hayır veya etrafı aydınlatan nûr demektir. Esreli olursa, konuşmacının idrâk ettiği veya kendine ait olan şey demektir.

Sad harfi, fetheli olursa, Allah’ın huzumnda vakfe yapılan mahalde yerin tozunun tamamı demektir. Esreli olursa, yedi yere işarettir. Ötreli olursa, yeryüzünün bütün bitkilerine işarettir.

Bütün bunlar, Sad harfi az ince okunduğu zaman böyledir.

Kaim okunduğu zaman ise, fetheli olanı, Allah’ın üzerine gazab indirdiği yer veya üzerinde bitki olmayan toprak demektir. Esreli olursa, içinde hiçbir bitki bulunmayan zat demektir. Veya kendinde hiç hayır bulunmayan zat demektir. Ötreli olursa, yukarıdaki iki mânadan bize erişen zarar demektir.

Şeyhim bir defasında ise bu hususta şöyle buyurmuştu:

Sad fetheli olursa, yeryüzünün tamamına işarettir. Tabii üzerindeki şeyler de buna dâhildir. (Bu şeylerin bir fersah miktarı kadar olduğuna da dikkatleri çekmişti.) Ötreli olursa, yerkürenin tamamına işarettir. Esreli olursa, yeryüzünde bulunan bitkilere işarettir. Kesreli halinde kaim okunursa, yeryüzündeki Allah’ın gazabına çarpan şey’e işarettir.

Bu ikinci mânayı, Şeyhimin vefatından sonra onun hattıyla yazılı bulunan parçadan alıp yazdım. Ama birinci mânayı onun bizzat ağzından dinlemiştim, İkincisi ise arzettiğim şekilde kendi hattından buraya naklettim. (Allah kendisinden razı olsun).

Dad harfi, fetheli olursa, belâdan uzak sıhhate delâlet eder. Ötreli olursa, içinde nûr ya da karanlık bulunmayan şey’e işarettir. Esreli olursa, saygı ve korku ölçüleri içinde eğilmeğe işarettir.

Ayn harfi, fetheli olursa, gelmek ya da göç etmenin ismidir. Ötreli olursa, zatta sakin olan ve zatın kaim olduğu şey’in ismidir. Esreli olursa, zatın habisliğine delâlet eden şey’in ismidir.

(Bu, Şeyhimden işittiğim mânalardır. Onun hattıyla yazılı bulunan parçada ise şöyle deniliyor:

Ayn, fetheli olursa, yüz çevirip gelen şey’e işarettir. Ötreli olursa, irâdeye göre fayda veya zarar veren şey’e işarettir. Esreli olursa, kulluğun iyi bir yolda olmadığına işarettir.

(Bu mânalar da birinci şekle yakmdır. Çünkü gelmek ile yüz çevirip gelmek birbirine pek yakın ölçüdedir. Zatta sakin olup zatın kaim olduğu şey rûh ve hafeze melekleridir, bunlar Allah’ın izniyle hem zarar, hem de yarar verirler. Kulluğun iyi bir yolda olmaması, zatın habisliği ve karanlığıdır.)

Ğayn harfi, fetheli olursa, bir şey’in hakikatma ulaşılan nazar’ın ismidir. Ötreli olursa, Allah’ın isimlerinden bir isimdir, yufka yüreklüiğe ve acıma hissine delâlet eder. (Allah hakkında geniş rahmet anlamına gelir). Esreli olursa, bilmediğini sormak, bildiği ile cevap vermek anlamına gelir.

Bunlar, bizzat Şeyhimden işittiklerimdir. Onun hattıyla yazılı bulunan parçada ise şöyle deniliyor:

Ğayn harfi, fetheli olursa, kendisine beraberlik ve yakınlık eden şey’i tabiatı gereği defeden şey’e işarettir. Ötreli olursa, yufka yürekliliğe, saygı ve şeref dolu olgunluğa işarettir. Esreli olursa, bilmediği bir kelimeyle konuşmaya işarettir.

Şeyhimin vermiş olduğu iki türlü mâna birbirine pek yakındır.

Fa harfi, fetheli olursa, cinsinin habislikle bilinmesinden sonra habisliği olumsuz kılmak içindir. Böylece bu o şey’in temiz olduğuna, cinsinin de habis bulunduğuna işarettir. Buradaki habislik günah ve benzeri şeylerdir. Esreli olursa, zata ve onun kapsadığı şeylere işarettir. Bazı ahvalde bu ihtiva ettiği şeyler az olur.. Ötreli olursa, habisliği gidermek içindir.

Kaf harfi, fetheli olursa, hayırları toplayıp bir araya getirmek mânasına işarettir. Veya bütün nurlara işarettir. Ötreli olursa, meydana gelmenin aslına veya öncesiz olan ilme ve benzeri şeylere işarettir. Esreli olursa, aşağılık ve horluğa işarettir.

Sin harfi, fetheli olursa, tabiatında incelik bulunan güzel ve zarif şey’e işarettir. Ötreli olursa, kaba ve sert olan fena şey’e işarettir. Veya hissen siyah olan şey’e işarettir. Esreli olursa, belirti, mühür mânasına olan şey’e işarettir, işaret o mühür veya alâmetten gelir.

Bu bahsettiğim mânalar. Şeyhimin hattiyle yazılı parçadan alınmadır. Bizzat kendisinden işittiğim ise şöyledir :

Sin harfi, fetheli olursa, eşyanın güzelliklerinin ismidir. Ötreli olursa, hissen siyah olan şey’in ismidir. Esreli olursa, zatın kapısına ve onun sırrı olan kâmil akıl, afvetmek, yumuşak huyluluk gibi mânalara delâlet eder.

Şeyhimin vermiş olduğu iki ayrı mâna birbirine pek yakındır. .

Şin harfi, fetheli olursa, arkasından azâb gelmeyen rahmete işarettir. Ayrıca kendisinden kötülük ve azabın çıktığı, rahmetin girdiği kimseye de işarettir. Ötreli olursa, nefsinde yüce olan ve saygı değer bulunan kimseye işarettir. Esreli olursa, tabiatında gizlemek ve gizlenmek bulunan şey’e işarettir. Bazen de kalbde örtülü bulunan şey’e işarettir.

Verdiğim bu mânalar, Şeyhimin hattiyle yazılı olan parçadan alınmadır. Kendisinden bizzat işittiğim ise şöyledir :

Şin harfi, fethe ile olursa, arkasından azâb gelmeyen rahmet demektir. Ötreli olursa, zihinlerin hayretlere daldığı şeyler demektir. Veya göz kapaklarına zarar veren ok misali şeylere işarettir. Esreli olursa, üzerine bir aza veya ayak ile basılan ve fakat belli olmayan şey demektir. Veya kalbde gizli tutulup zahir olmayan şey demektir.

Hâ harfi, fetheli olursa, sonu olmayan tertemiz bir rahmet demektir. Ötreli olursa, Allah’ın isimlerinden bir isimdir. Esreli olursa, mahlûkatm zatlarından çıkan hayra işarettir.

Bu, Şeyhimin hattiyle yazılı bulunan parçadan alınmadır. Kendisinden bizzat işittiğim ise şöyledir:

Hâ harfi, fetheli olursa, sonu olmayan tertemiz bir rahmettir. Ötreli olursa, Allah’ın isimlerindendir. Ayrıca bunda bütün mükevvenatı müşahede anlamı da mevcuttur. Ötreli olan Nün harfi böyle değildir, o, Ya Rabbî diyen kimsenin mesabesindedir. Hâ ötreli olunca, Rabbi’l-Âlemîn diyen kimsenin mesabesindedir. Esreli olursa, müminlerin zatlarından çıkan bütün nurlara işarettir.

Vav harfi, fetheli olursa, insanda damarlar ve parmaklar gibi şeylerin birbirine örülüp bağlanması anlamına gelen şeylere işarettir. Ötreli olursa, âdem oğluna uymayan, ona ters düşen şeyler demektir. Felekler ve dağlar bu cümledendir. Esreli olursa, birbirine girmiş, örgülenmiş pislik taşıyan şeyler demektir. Barsakları örnek verebiliriz. Veya sevilmeyen, gazab edilen şeyler demektir.

Yâ harfi, fetheli olursa, ünlem içindir. Bazen bu mânayı kuvvetlendirmek için de kullanılır.

Bu, Şeyhimden bizzat işittiğimdir. Onun hattiyle yazılı bulunan parçada ise şöyle deniliyor :

Yâ harfi, fetheli olursa, ünlem içindir. Bazen de içinde ünlem bulunan bir haber içindir, Lem Yelid gibi. Bu bir haberdir, fakat içinde nida (ünlem) vardır. Ötreli olursa, sabit olmayan şey’e işarettir. Şimşeki buna örnek verebiliriz. Bir anda parıldar ve kaybolur. Esreli olursa, kendisiyle utanılan veya kendisinden utanılan şey’e işarettir, utanç yerlerini buna örnek verebiliriz.

HARFLERİN ESRARI

Şeyhim (Allah kendisinden razı olsun) buyurdu ki :

— Bu anlattıklarımız harflerin esrarı mahiyetindedir. Sûrelerin başındaki her harfin yedi esrarı vardır ki onlardan yukarıda sözünü ettiğimiz mânalar çıkmaktadır. Ayrıca bu harflerin yedi başka esrarı daha var ki Arapça söz onlara uygun gelmektedir. Söz Arapçadan başka bir söz olursa, ona başka esrar da münasip düşmektedir.

Allah bizi başarıya ulaştırsın ve esrarı bize öğretsin, Efendimiz Muhammed’in (salla’llâhu aleyhi ve sellem) yüce makamı hürmetine bizim bu dileğimizi kabul buyursun!

Ey okuyucu! Allah sana merhamet etsin, başka hiçbir divanda buna benzer satırların yazılı olduğunu işittin mi veya gördün mü? (Allah daha iyisini bilir).

Şeyhimle buluştuğum ayda veya o aydan hemen sonra bana Süryanice üç kelimeden söz etti ve buyurdu ki:

—        Bu kelimelere aklını kullanarak kendini ver, sakın unutayım deme! Siner, Siz’û ye Mâze.

Bunun üzerine sordum :

—        Efendim, dedim, bunlar ne dildendir?

Cevap verdi:

— Süryanicedir.. Bugün yeryüzünde bunu —pek az kişiden başka— bilen yoktur..

—        Bu üç kelimenin mânası nedir? diye sordum, fakat Şeyhim bunların mânasını açıklamadı. Sadece ben bunların Süryanice sözler olduğunu anlamış oldum. Ancak Şeyhim bana sanki lisan-i hal ile şöyle diyordu :

—        Benim zatımda sakin olan şu nura dikkatle bak, zahirimde perde perde yükselen ve bâtınımda iç âlemimi aydınlatan parıltıları görmüyor musun? Bu büyük hayra bak ki zatım ona sahip olmuştur ve zatım bu nûr ile kıvamını bulmuştur. İşte bu nûr ile varlık âleminin hepsi şeylerden temizlenir; yerde ve göklerde ve diğer âlemlerde bulunan zahirî ve bâtınî hayırlar bu nûr ile vücut bulur. Evet bütün bunlar benim zatımdaki nurdan istimdad etmekteler..

Müellif Ahmed b. Mübarek diyor ki :

«Şeyhimin bu sözlerinden, varlık âleminde kendisinin tasarrufa yetkili kılındığını anladım. Allah daha iyisini bilir.»

Sh: 395-438

DİVAN EHLİNİN LUGÂTI

Şeyhim buyurdu ki :

— Divan ehlinin dili Süryanicedir. Çünkü bu dilde az kelimeyle çok mâna ifade edilir, heceler bile birçok mânalar taşır. Hem bu divana ruhlar ve melekler de katılır. Süryanice bunların konuştukları dildir. Ruhlar ve melekler Arapça konuşmazlar. Ancak Cenâb-ı Peygamber (salla’llâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz bu divanda hazır olunca, Ona saygı gösterilerek Arapça konuşulur.

Sh:72

 

Kaynakça
Abdülaziz Debbağ trc: Celal YILDIRIM Kitab’ül İbriz [Kitap]. İstanbul : Demir Yayınları, 1979. Cilt I-II.

BAŞA DÖN

 

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s