MİCHAEL SHERMER: KENDİNİ ALDATMANIN ALTINDAKİ PATERNLER

Michael Shermer –uzaylılar tarafından kaçırılmaktan, su arayan çubuklara kadar- tüm tuhaf olaylara olan inanışların, beynin en temel ve basit hayatta kalma yetenekleri nedeniyle ortaya çıktığını anlatıyor. Bu dürtülerden bahsediyor ve onların bizim başımıza ne belalar getirdiğini gösteriyor.

 KONUŞMA METNİ

En son buraya geldiğim ’06 senesinden beri küresel iklim değişiminin epey ciddi bir konu olduğunu fark ettik. Bu nedenle, bu konuya Skeptic dergisinde oldukça geniş yer ayırdık. Biz, her türlü bilimsel ve sözde -bilime ait tartışmalı konuları inceliyoruz. Ama görünen o ki, buna çok da fazla kafa yormamıza gerek yok ne de olsa 2012’de dünyanın sonu geliyor.

Size bir gelişme daha: Anımsayacaksınız, sizlere Quadra Algılayıcı diye bir cihaz göstermiştim. Bir nevi su bulma cihazı. Dışına sağa sola dönen bir anten tutturulmuş içi boş bir kutudan ibaret. Siz yürüdükçe anten etraftaki nesnelere yöneliyor. Mesela öğrenci dolaplarında esrar arıyorsanız mutlaka birine yönlenecektir.

Benim elimdeki bana hediye gelen bu cihaz ise golf toplarını bulmaya yarıyor, özellikle de bir golf kursundaysanız ve yeterince çalının dibine bakarsanız işe yarıyor. “Bu kadar saçmasapan ama bir o kadar da zararsız bu cihazların ne zararı var?

diye soranlara şu cihazı gösteriyorum: ADE 651, Irak hükümetine satılmıştı, tanesi 40.000 dolara. Aynı buna benziyor, tamamen değersiz, işe yaramaz bir alet. Güya “elektrostatik manyetik iyon çekim gücü” ile çalışıyor, aslında kısaca “sözde-bilim destekli palavra” olarak tercüme edebiliriz -ki daha uygun bir isim bence- Bir grup kulağa iyi gelen kelimeyi birleştirmişler ama aslında hiç bir işe yaramayan bir cihaz. Ama bu örnekte, güvenlik noktalarında bazı insanların bu kontrollerden geçmelerine izin veriyor, çünkü bu ufak cihaz bu kişilerin zararsız olduğunu söylüyor, böylece bir sürü hayata mal oluyor. Öyleyse, sözde-bilim ya da bu tip şeylere inanmak pekâlâ tehlikeli de olabilir.

Bu nedenle, bugün burada bahsetmek istediğim konu inanç. Ben inanmak istiyorum, sizler de öyle. Aslında, sanırım beni inanç kavramının doğal bir durum olduğunu savunuyorum. Bu standart varsayılan seçenek. İnanıyoruz, o kadar. Bir sürü inandığımız şey var. İnanmak doğal bir şey. İnanmamak, şüphecilik, bilim ise doğal değil. Çok daha zor. Bir şeylere inanmıyor olmak çok rahatsız edici. Aynı “X-Files” dizisindeki Fox Mulder gibi. UFO’lara inanmayı kimler istiyor?

 Evet, hepimiz istiyoruz. Bunun nedeni ise beyinlerimize gömülü bir inanç makinası olması. Esasen, hepimiz patern arayan primatlarız. Noktaları birleştiriyoruz: A noktasını B, B noktasını C’ye. Bazen A noktası gerçekten de B noktasına bağlı oluyor. Bu duruma ilişkilendirme ile öğrenme (association learning) deniyor.

Bazı paternler[1] buluyor, bazı bağlantılar oluşturuyoruz. İster zil sesini yemekle özdeşleştiren Pavlov’un köpeği olsun ve zilin sesini duyduğu zaman ağzı sulansın, ister söz konusu olan davranışı ile buna karşılık aldığı ödülü özdeşleştiren ve bu nedenle davranışını tekrarlayan Skinner’in faresi olsun. Skinner ilginç bir şey keşfetti buna benzer bir kutuya bir güvercin koyarsanız ve güvercinin önüne basması için iki düğme yerleştirip yandaki kutudan onu ödüllendirirseniz güvercin düğmelere basış sırasını çözmeye çalışacaktır. Eğer ödülleri herhangi bir model olmadan tamamen rastgele olarak verseniz bile, gene de bir tür model bulacaklardır. Ödülü almadan hemen önce ne yapıyorlardı ise o hareket modelini tekrar edeceklerdir. Buna bazen kendi etraflarında saat yönünde iki dönmek ve hemen ardından düğmeyi iki kere gagalamak da dâhil. Ve bu davranışa batıl inanç diyoruz. Ve korkarım bu davranış her zaman bizim bir parçamız olacak.

Ben bu sürece “model bulma” diyorum, yani anlamlı ve anlamsız verilerin arasından anlamlı bir model bulma eğilimi. Bunu yaptığımızda iki tür hata yaparız. Birinci grup hata, ya da yalancı pozitif olanı gerçek olmayan bir modele inanmak. İkinci grup hata ise yalancı negatif. Gerçek bir patern olmasına rağmen buna inanmamak. Şimdi bir zihin jimnastiği yapalım. Diyelim ki, bundan 3 milyon yıl önce Afrika ovalarında yürüyen bir ilkel insansınız. Adınız da Lucy olsun, tamam mı?

 Otların arasında bir hışırtı duyuyorsunuz. Sesi tehlikeli bir yırtıcı hayvan mı çıkarıyor, yoksa sadece rüzgar mı?

 Bir an sonra vereceğiniz karar hayatınızda aldığınız en önemli karar olabilir. Eğer otlar sizin sandığınız gibi yırtıcı hayvan nedeniyle değil de rüzgâr nedeniyle hışırdıyorsa, algılama konusunda bir hata yaptınız, bu birinci grup hata, yalancı pozitif. Ama bir zararı yok. Sadece orada uzaklaşmanıza neden oldu. Daha bir dikkatlisiniz, daha tetiktesiniz. Öte yandan, eğer otların hışırdamasının nedeninin rüzgâr olduğunu düşünürseniz, ama aslında orada yırtıcı bir hayvan varsa, öğle yemeği oldunuz. Tebrikler, Darwin ödülüne hak kazandınız. Gen havuzundan ayıklandınız.

Şimdi, buradaki sorun şu ki paternlendirme davranışı, birinci grup hata yapma maliyetinin, ikinci grup hata yapma maliyetinden çok daha az olduğu durumlarda ortaya çıkar. Bu arada, gördüğünüz bu konuşmadaki tek formül. Hepimizde bir patern algılama sorunu var, birinci ve ikinci grup hataları değerlendirip aralarındaki farkı bulmak epey problemli, özellikle de ölüm kalım meselesi olan kısa anlar söz konusu ise. Bu nedenle varsayılan ayarımız “tüm paternlerin gerçek olduğuna inanmak.” “Çalıların arasında gelen tüm hışırtılar yırtıcı hayvanlara aittir, rüzgar değil.” Bu nedenle, sanırım buna göre evrimleştik. Zihnimizdeki inanç mekanizmasının eğilimleri doğal seleksiyona neden oldu. Model(Pattern) arayan beyinlerimiz, her zaman anlamlı modeller bulmak ve bu modeli bizi avlamak isteyen, canımıza kasteden dış etmenlerle bağdaştırmak konusunda çalışıyor. Buna tekrar geleceğim.

Örneğin, burada ne görüyorsunuz?

 Bir at kafası, doğru. Bir ata benziyor, o zaman at olmalı. Bu bir patern. Peki gerçekten bir at mı?

 Yoksa bir kurbağaya mı benziyor?

 Bakın, bizdeki patern tanıma cihazı ki beynimizdeki cingulate cortex’in hemen önünde yer alıyor– işte bu ufak cihazımız– kolaylıkla kandırılabilir, bütün sorun burada. Örneğin, burada ne görüyorsunuz?

 Evet, elbette. Bu bir inek. Bir defa beyni şartladıktan sonra — ki buna algısal şartlama deniyor– beyni bir defa şartladıktan sonra arkasındaki alandan ayrı bir şekilde göz önüne çıkıyor. Burada ne görüyorsunuz?

 Bazı insanlar bir dalmaçyalı köpek görüyorlar. Evet, işte burada. Sınırları da bunlar. Sınırları kaldırsam bile beyninizde artık model oluştuğundan bunu hala görebilirsiniz. Burada ne görüyorsunuz?

 Satürn gezegeni. Evet, doğru. Peki ya burada?

 İlk fark eden oturduğu yerden söylesin. Bu gerçekten de çok iyi bir seyirci grubu. Çünkü burada hiç bir şey yok. Aslında özellikle hiç bir şey yok.

Bu Texas Universitesi’nden Jennifer Whitson’un kurumsal ortamlarda yaşanan belirsizlik ve kontrolü elinden kaçırma hislerinin insanların yanılsamalı paternler görmesine neden olup olmadığını araştırmak için yaptığı bir deney. Öyle ki, hemen herkes Satürn gezegenini görüyor. Ama insanlar kontrolün kendilerinde olmadığı bir ortama konulduklarında aslında patern içermeyen bu resimde de bazı paternler görmeye başlayabiliyorlar. Bir başka deyişle, bu tip paternler görme eğilimi kontrol eksikliği olan durumlarda artıyor. Örneğin, beyzbol oyuncuları sopa sallarken batıl inançlara inanılmaz derecede bel bağlarlar, ama yakalarken aynı derecede batıl inançları yoktur. Çünkü yakalayıcılar %90-95 oranında başarılıdırlar. Oysa en iyi vurucular bile 10 vuruşun yedisini kaçırırlar. Bu nedenle batıl inançları, patern bulmaları kontrollerinin eksik olduğu bu gibi durumlarla ilgili.

Peki, bu şekilde ne görüyorsunuz?

 Burada bir cisim görebilen var mı?

 Aslında burada bir cisim var, fark edilmez hale getirilmiş. Siz bunu düşünedurun, bu aslında İngiltere’de yaşayan bir psikolog olan Susan Blackmore tarafından yapılmış bir deney. Deneklere bu bozulmuş resmi göstermiş ve bu kişilerin ESP skorları ile, yani doğaüstü olaylara, meleklere filan ne kadar inandıkları ile bir ilişki kurmaya çalışmış. ESP skoru yüksek olan deneklerin bu bozulmuş resimde daha fazla patern gördüklerini, ve hatta bu gördükleri paternlerin çoğunun da yanlış olduğunu saptamış. Deneklere gösterilen resimler bunlar. Bir balık resmi, %20, %50 ve size gösterdiğim resimdeki gibi %70 oranında bozulmuş, noktalarla gizlenmiş. Yüzde yetmiş.

İsveçli bir psikolog olan Peter Brugger, benzer başka deney yapmış, sol görme alanı ile görülen ve sağ beyin tarafından işlenen görüntülerde, sol beyne kıyasla daha fazla sayıda anlamlı patern bulunduğunu saptamış. Yani eğer deneklere beynin sol yarıküresi ile değil sağ yarımküresi ile görebilecekleri nesneler gösterirseniz patern görme ihtimalleri çok daha fazla olacaktır. Beynimizin sağ yarımküresi bu patern bulmanın çoğunun oluştuğu yer. Bunun nerede olduğunu anlamak için beyni derinlemesine incelemeye çalışıyoruz.

Brugger ve meslekdaşı Christine Mohr, deneklere L-DOPA verdiler. L-DOPA bir ilaç, bildiğiniz gibi dopamin eksikliğine bağlı oluşan Parkinson Hastalığı’nın tedavisinde kullanılıyor. L-DOPA, Dopamin miktarını artırıyor. Ve dopamini artırılmış deneyler, Dopamini normal seviyede olan deneklere göre çok daha fazla sayıda patern görüyorlar. Yani Dopamin, patern bulma ile bağlantılı bir ilaç gibi görünüyor. Aslında, nöroleptik ilaçlar psikotik davranışların engellenmesinde kullanılıyor, paranoya, sanrılar ve halüsinasyonlar bunların tamamı patern bulma bozuklukları. Bunlar yanlış paternler. Hatalı pozitifler. Birinci grup hatalar. Ve bu insanlara ilaç verdiğinizde dopamin antagonisti verdiğinizde, paternler kayboluyor. Yani dopamin miktarını ne kadar azaltırsanız onların patern görme ihtimallerini de o kadar azaltmış oluyorsunuz. Diğer yandan, bir amfetamin olan kokain bir dopamin antagonisti (karşıtı). Dopamin miktarını artırıyorlar. Bu nedenle, bu ilaçları aldığınızda daha öforik ve yaratıcı oluyor, daha fazla sayıda patern buluyorsunuz.

Yakın zamanda Robin Williams’ın bir konuşmasını dinledim. Kokain aldığı dönemlerde kendisinin şimdi olduğundan çok daha komik olduğuna inandığını anlatıyordu. Belki de dopamin artışı yaratıcılıktaki artışla bağlantılıdır. Sanırım dopamin, bizdeki parazit-sinyal oranını değiştiriyor. Yani patern bulma konusunda ne kadar kesin ve hatasız olduğumuzu. Eğer çok düşükse, o zaman da ikinci grup hata yapma ihtimaliniz artıyor. Gerçekte olan paternleri fark edememeye başlıyorsunuz. Çok da şüpheci olmak istemezsiniz. Eğer çok şüpheci olursanız bazı ilginiç ve iyi fikirleri kaçırabilirsiniz. Tam dengede olması gerekir, yaratıcı olacak kadar, ama palavralara kanmayacak kadar. Çok yüksek olursa belki her yerde paternler görmeye başlayabilirsiniz. Size insanlar her baktığında sizi izlediklerini zannedersiniz. İnsanların sizin hakkınızda konuştuğunu sanırsınız. Bunu yeterince ileri götürecek olursanız da deli diye etiketlenmeniz an meselesidir. Belki de iki Nobel ödüllü bilim adamı arasındaki fark budur, Richard Feynman ve John Nash. Biri belki Nobel Ödülü kazanmasına yetecek kadar sayıda patern görüyor. Diğer ise belki de çok fazla sayıda paterne sahip. Böyle olunca da bu duruma şizofreni diyoruz.

Yani parazit-sinyal oranı bize kendini patern algılama problemi olarak gösteriyor. Elbette hepiniz bunun ne olduğunu biliyorsunuz, değil mi?

 Hangi paterni görüyorsunuz?

 Burada, birbiriyle çelişen patern algılamalarına nedn olan beyninizin ön cingulate korteksini tekrar test ediyorum Elbette biliyorsunuz, bunlar Via Uno mara ayakkabılar. Sandaletler. İtiraf etmeliyim ki, epey çekici bir ayak. Biraz Photoshoplanmış gibi sanki. Elbette, bunlar çift anlamlı figürler, bir an biri bir an diğeri öne çıkıyor. Sonuçta, neyi daha fazla düşünüyorsanız o, sizin benzer şekilleri görme meyillinizi artırıyor. Burada bir lamba gördüğünüzü biliyorum, bakın ışıklar açık hatta. Çevrecilerin girişimleri sayesinde hepimiz denizde yaşayan memelilerin sorunlarına çok hassasız. Bu nedenle buradaki karmaşık şekilde aslında bir sürü yunus görüyorsunuz, değil mi?

 İşte burada bir yunus var. Bir başkası da burada. Bakın, bir yunus daha. Bu gördüğünüz ise bir yunusun kuyruğu arkadaşlar.

Eğer size tekrar birbiriyle çelişen veriler gösterirsem, beyninizdeki ACC (ant. cingular cortex) aşırı çalışacak ve zorlanacaktır. Burada, aşağıya bakarsanız herşey normal. Ama yukarıya bakarsanız çelişen veri ile karşılaşacaksınız. Bu nedenle resmi çevirmemiz gerekecek ki, bu görüntünün aslında bir düzmece olduğunu fark edin. İmkânsız sandık illüzyonu. beyni iki boyutta kandırmak daha kolaydır. Bu nedenle “Hadi ama Shermer, Psikoloji ders kitabı okumuş olan herkes buna benzer bir ülüzyon bulabilir.” dediğinizi duyar gibiyim. İşte karşınızda müthiş Jerry Andrus, ve yarattığı 3 boyutlu “imkansız sandık” illüzyonu. Gördüğünüz gibi Jerry, imkansız sandığın içinde ayakta duruyor. Ve bize bunu nasıl yaptığını gösteren bu resmi gönderecek kadar da kibar bir beyefendi. Elbette, bütün olay kamera açısında. Fotoğrafı çeken şurada duruyor. Böylece bu tahta buradakinin, diğeri de şunun üstünde gibi duruyor. Ama bu resmi kaldırsam bile, beyinlerimizin bu tip paternleri bulma konusundaki şartlanması nedeniyle illüzyon hala güçlü bir şekilde görülebiliyor.

Bu daha yeni bir tanesi. Açılardan birini öbürü ile karşılaştırıken oluşan birbiriyle çelişen paternler nedeniyle bizi şaşırtıyor. Aslında yanyana duran bu iki resim birbirinin aynısı. Yaptığınız şey ise bu açıyı, şu açı yerine buradaki ile karşılaştırmak. Ve böylece beyninizi kandırıldı. Bir defa daha patern tanıma cihazlarınız yanıldı.

Yüzleri tanımak daha kolaydır, çünkü hepimizin beyninin temporal (yan) loblarında yüzleri tanımak için evrimleşmiş özel bir program mevcut. Bakın kayanın yan tarafında bazı yüzler var. Bunun gerçek olduğundan emin değilim aslında — Photoshopla yapılmış olabilir. Ama her neyse, sonuçta demek istediğimi anladınız. Bunlardan hangisi size tuhaf geliyor?

Çok çabuk söyleyin, hangisi acaip görünüyor?

Soldaki değil mi?

Tamam, bakın çeviriyorum. Şimdi sağ tarafa geçti. Ve kesinlikle haklısınız. Bu oldukça meşhur bir illüzyon — ilk defa Margaret Thatcher’in resmine yapıldı. Bu aralar sürekli resimdeki politikacıları değiştiriyorlar. Pek, bu neden oluyor?

Aslında nerede olduğunu tam olarak biliyoruz, kulağınızın hemen üzerinde, beyninizin temporal lobunda fusiform gyrus denen ufak bir yapı var. Bunu yapabilen iki grup hücre mevcut, yüz hatlarını bir bütün olarak kaydeden hücreler, veya parça parça kaydeden, hızlı çalışan diğer hücreler. Bu nedenle yüze ilk baktığınızda Obama’yı hemen tanıyabiliyorsunuz. Ama hemen sonra bir gözlerle ve ağızla ilgili bir tuhaflık dikkatinizi çekiyor. Özellikle de resim ters dururken. Burada işin içine genel yüz tanıma programı giriyor.

Daha önce başladığımız ufak zihin egzersizine dönelim, Afrika ovalarında yürüyen bir ilkel insansınız. Duyduğunuz rüzgarın sesi mi, yoksa yırtıcı bir hayvan mı?

 Bu ikisi arasındaki fark nedir?

 Rüzgar cansız bir varlık; yırtıcı hayvan ise irade sahibi bir etken. Ben bu sürece ETKENLEŞTİRME diyorum. Bu, anlamı ve amacı olan etkenlere ait paternleri birleştirerek bunlardan anlam çıkarma dürtüsü, ki genelde görünmez varlıklara uygulanıyor. Burada konuşan bir başka TED konuşmacısından öğrendiğimiz bir fikir bu, kasıtlı bir tutum alma ile ilgili konuşmuştu.

Bence, bu farklı pek çok şeyi açıklamak için kullanılagelmeye başlamış bir yöntem, ruhlar, hayaletler, tanrılar, şeytanlar, kötü ruhlar, melekler, uzaylılar, akıllı yaratıcılar, hükümet komplocuları, ve gözle görülmeyen ama güç ve amaç sahibi olan her etkenin dünyayı ele geçirdiği ve yaşantımızı kontrol ettiğini sanıyoruz. Bence bu şamanizmin kökeninde yatan olay, çoktanrılılık ve ve tektanrılılık’ın kökenlerinde de var. Uzaylıların bizden her nasılsa her zaman daha ileri uygarlığa sahip olduğu, bizden daha etik oldukları ve bizi kurtarmak için buralara kadar geldikleri yolundaki hikâyelerin kökeninde de bu inanç var. Akıllı yaratıcılar, hayatı tasarlayan bu aşırı zeki ve etik, herşeye kadir varlıklar olarak tanımlanıyor. Hükümetin bizi kurtaracak olduğu fikri de öyle. Bu artık geleceğe ait bir akım değil. Ama bence bu da bir nevi etkenleştirme, bizden üstün birilerinin, birşeylerin bir gün gelip bizi kurtaracağı düşüncesi.

Bence komplo teorilerinin kökeninde de bu yatıyor. Oralarda gizli birisi bazı ipleri çekiyor, ister illuminati deyin ister bilderbergers. Aslında bunların her biri birere patern algılama sorunu, değil mi?

 Bazı paternler gerçek, bazıları ise değil. JFK’nin vurulması bir komplo muydu, yoksa delinin biri kendi başına mı onu vurdu?

 Eğer vurulduğu yere gidecek olursanız –orada günün her saati bir sürü adam var– ben gittim, bakın burada bana farklı tetikçilerin durdukları yerleri gösteriyorlar. benim favori noktam ise lağım kapağının altı idi. Güya bir anda kapağı aşıp dışarı fırlamış ve ateş etmiş. Ama elbette, Lincoln’un vurulması bir komplo teorisi idi. Demek ki tüm paternleri bu şekilde göz ardı edemeyiz. Çünkü, kabul etmek lazım ki bazı paternler gerçek olabilir. Bazı komplo teorileri gerçekten de doğru olabilir. Bu pek çok şeyi açıklıyor, değil mi?

9/11 de bir komplo teorisi. Bir komplo. Tamamen bu konuya ayırdığımız bir sayımız var. El-Kaide’nin 19 üyesinin, uçakları kaçırarak binalara çarpmayı planlaması komplonun ta kendisi. Ama “9/11 inkarcıları” böyle düşünmüyor. Onlar, bunun Bush yönetiminin hazırladığı bir komplo olduğunu sanıyorlar. Bu, bambaşka bir konuşmanın konusu. Peki, 9/11 felaketinin Bush yönetiminin işi olmadığı nereden belli biliyor musunuz?

 Çünkü çuvallamadı.

Bizler, doğuştan gelen düalistleriz. Etkenlendirme sürecimiz buna benzer filmleri izlemekten keyif almamızdan kaynaklanıyor. Çünkü, aslında bizler devamlılığı hayal edebiliyoruz. Bugün şunu biliyoruz ki, eğer temporal lobu uyarırsanız vücut dışına seyahat, ya da ölümden dönme benzeri deneyimler yaratabilirsiniz. tek yapmanız gereken şuradaki temporal loba bir elektrod ile dokunmak. Ya da aynı şeyi bir santrifüj cihazında hızla dönerek de sağlayabilirsiniz. Hipoksi ya da düşük oksijen seviyesi. Böylece beyniniz bir nevi vücut dışına seyahat deneyimi yaşayabilir. Ya da gidip Michael Persinger’in icadı olan “Tanrı Kaskı”nı takıp, temporal loblarınızı elektromanyetik dalgalarla bombardıman ettirebilirsiniz –ben yaptım–. Böylece bir nevi vücut dışına seyahat deneyimi yaşayabilirsiniz.

Burada bitirmeden önce size kısa bir video klip göstermek istiyorum tüm anlattıklarımı toparlıyor aslında. Sadece birbuçuk dakika. Beklentinin gücü ile inançtan kaynaklanan gücü birleştiriyor. Bakın bakalım.

Sunucu: Burası, sözde bir dudak kremi reklamı çekimi için seçilen bir alan.

Kadın: Buradaki çekimlerden bir kısmını bütün ülkede yayınlanacak reklamlarımızda kullanmayı planlıyoruz. Bu test, orada gördüğün dudak kremleri için. Bunlar da bize yardımcı olacak modeller, Roger ve Matt. Biri bizim ürettiğimiz dudak kremini diğeri de en çok satan markayı sürdü. Kremleri denemek için modellerimizi öpmende bir sorun var mı?

Genç kız: Yoo.

Kadın: Yok mu?

 ( Genç kız: Yok.) Kadın: Sence sorun değil yani.

Genç kız: Yo, sorun değil. ( Kadın: Tamam.)

Bu testi gözü kapalı yapacağız. Senden ricam, bu göz bağını sıkıca takman. Kay, birşey görebiliyor musun?

( Genç kız: Hayır) Biraz daha aşağıya çek ki alt tarafı da kapatsın.

Kadın: Tamam, kapalı şimdi değil mi?

Genç kız: Evet. (Kadın: Tamam.)

Şimdi, bu testte görmek istediklerimiz şunlar, krem dudakları ne kadar koruyor, dokusu nasıl, değil mi, bir de eğer kremin tadını alıyorsan, tadı nasıl, neye benziyor. Tamam?

Genç kız: Tamam. (Kadın: Daha önce hiç öpüşme testi yapmış mıydın?)

Genç kız: Yoo.

Kadın: Öne doğru bir adım at. Tamam şimdi dudaklarını ileri doğru uzat ve biraz öne doğru eğil, tamam mı?

(Erkek mankenlerin yerine maymunlar getirilip öptürülüyor, kız onları gözü kapalı iken anlayamıyor.)

Tamam. Eee, Jennifer, ne hissettin?

Jennifer: Gayet iyi.

Genç kız: Aman Tanrım!

Michael Shermer: Çok teşekkür ederim. Teşekkür ederim.

Sağolun.

Kaynak:

http://www.ted.com/talks/michael_shermer_the_pattern_behind_self_deception.html

 

Not: Videosunu muhakkak seyredin.

 

 


 

[1] Patern, Latince baba anlamındaki pater sözcüğünden gelir. (İngilizce yazılışı: Pattern).Terzilerin kullandıkları anlamda patron sözcüğü de öyle. Psikolojiden mimarlığa; sosyolojiden yazılım mühendisliğine kadar birbiri ile ilgisi yok gibi görünen alanlarda patern sözcüğü çok önemli ve başka sözcüklerle karşılanamayan bir anlam yüklenir. Örneğin, patern, gelişigüzel olmadığı bilinen belli durumlarda sürekli olarak yinelenen somut bir biçimdir (Dirk Riehle ve Heinz Zullighoven). Bu somut biçimin saptanması, tanımı daha güç olan gelişigüzel olmayan durumun belirlenmesine yardımcı olur. Paternin saptanması; sınırların belli, seçeneklerin sınırlı olduğu bir sorun için, geçerli olduğu daha önce sınanmış bir çözümü gündeme getirir. Biçimlerin aksine, paternler mikroskobik büyültmelerden pek etkilenmezler; bir patern, dünya haritasında da, bir elektron mikroskop görüntüsünde de aynı biçimde bulunabilir. Bu nedenle, deneyimli patologların işlerini yaparken -farkında olmadan da olsa- en çok kullandıkları yöntem patern tanımadır.

 

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s