ERMENİ MESELESİ VE İNGİLİZLER

Psikolojik Savaş, herhangi bir düşünürün icat ettiği bir faaliyet şekli değildir. İnsanlık tarihi kadar eski olan, bu stratejik harekât şekli, ilk olarak insanlar arası anlaşmazlıkların çözümünde, hilenin de kullanılması olarak ortaya çıkmıştır.

Psikolojik savaş uygulamalarının, tarihte örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Düşmanı yıldırmaya yönelik olarak uygulanan bu faaliyetler, bazen özellikle dost birliklere karşı yönelik olarak da uygulanmıştır. Dünya üzerinde insanlar var olduğu sürece de, uygulanmaya devam edecektir.

II. Dünya Savasından sonra yapılan değerlendirmeler, psikolojik savaş stratejilerinin, yalnızca savaş zamanında değil barış dönemlilerinde de kullanılabileceği sonucuna varılmasını sağlamıştır. Öyle ki psikolojik savaş taktikleri sayesinde,  sıcak savaşlarda dahi ulaşılamayan sonuçlara ulaşılarak, birçok ülke ve toplum üzerinde etkili olabilme ve yönetimi altına alabilmenin mümkün olabileceği görülmüştür. Günümüzde, yabancı bir ülkenin dış politikasını etkilemek maksadıyla yapılan propagandaların, genellikle kabul edilebilir bir yaklaşım olarak algılanması sağlanarak, ikamet elçiliklerinin de bu konuyla çok yoğun bir şekilde ilgilenmekte oldukları görülmektedir. Bununla birlikte, böyle çalışmalarda başarısı bulunulan ülkelerin, siyasi kültürüne ve rejiminin hassasiyetsilerine göre değişiklikler gösterir. Psikolojik savaşın önemli unsurlarından olan Kitle iletişim araçları önemli bir faktör olup, bununla ilgili olan sahiplik ve kontrol konusu yine çok önemli iki konudur. Bu iki temel faktör, yani mülkiyet ve kontrol faktörleri, medyada ki kültürel üretimin ideolojisini de ciddi boyutlarda etkileyen önemli etkenlerdendir.

Kitle iletişimi, kelimenin gerçek anlamıyla kitleler arası bir iletişim değildir. Kitlelerle olan, kontrol amaçlı iletişimdir. Bu kontrol arayışı da, siyasal ve ekonomik güçlerin, egemenlik arayışı ve mücadelesini yansıtmaktadır. Kitleler ise, kontrolün amacında kullanılan hem araç hem de amaç haline getirilip bir şekilde kullanılmaktadırlar. Dolayısıyla, kitlelere ulaşma amacı, gerçekte ise bu ulaşmanın nedenini gizler. Amaç, onlara ulaşarak kontroldür. Buda psikolojik savaşın temel kuvvetidir.

Günümüzde sıcak savaşların yerini artık soğuk savaşların aldığını, devletlerin psikolojik savaş taktiklerini en etkin bir silah olarak amaçları doğrultusunda kullandıklarını, yine devletlerin milli güvenlik amaçlarını gerçekleştirmek ve bunu desteklemek amacıyla güvenlik stratejilerine paralel şekilde yürüttükleri görülmektedir.

Devletler, muhtemel rakiplerine karşı izledikleri politikaları, açık ve örtülü olarak yaptığı girişimlerini psikolojik savaş faaliyetleriyle desteklerken, diğer yandan kendi milli güç unsurları üzerindeki muhtemel rakiplerinin, psikolojik savaş tehdidini önleme çabalarını, etkisiz kılmaya bir şekilde çalışırlar.

Psikolojik savaş konusunda, günümüzdeki uluslararası sisteme ve buna ilişkin yapıyı incelediğimizde, ABD’nin dünya üzerindeki etkisinin önemli boyutta olduğu görülür. Ancak, bu durum dünyada üzerindeki insanların büyük bir kısmının tepkisini almakta olup, uluslararası ilişkilerde sıkıntıya giren Amerikan yönetimini, son zamanlarında maddi değilse de psikolojik olarak büyük bir yara almasına neden olmuştur.

Amerikan karşıtlığının, dünya üzerinde had safhaya ulaşması, ABD’nin mevcut küresel hegemonyasını sürdürülebilmesi için, gerekli tedbirler alma gereğini artık iyiden iyiye hissettirmektedir. Çünkü Amerikanın egemenliği sadece dış nedenlerle değil, iç nedenlerle dahi sona erebilecek duruma gelmiştir. Mesela Irak Savaşını buna örnek olarak verebiliriz. Amerikan halkı hepimizin bildiği gibi savaş yanlıları ve savaş karşıtları şeklinde ikiye bölünmüştür. Bu durum ise, ABD nin çöküş ihtimallerini artırıp, onların psikolojik savaş taktikleri geliştirmeye ve yenilenme ihtiyacının gerekliliğini zorunlu hale getirmiştir.

Konuyu biraz daha açacak olursak, önümüzdeki 21. yüzyılda uluslararası sistemin alacağı şekil, büyük ölçüde ABD’nin dış ve iç dinamiklerine bağlı olacaktır. Günümüzde küreselleşmenin getirdiği çok kültürlülük anlayışı çerçevesinde kültürel farklılıkların giderek ön plana çıkması ise, Amerikan toplumu gibi farklı kökenlerden gelmiş insanların oluşturduğu yapı üzerinde oldukça olumsuz etkiler bırakmaktadır. ABD bu dengeyi koruyabilmek için, her gün yeni bir kargaşa ortamı hazırlayıp ortamı bulandırarak, durumu kendi menfaatine çevirme planı içerisindedir.

Bununda en son örneklerinden biride, Osmanlıdaki Ermeni Tehcirini gündeme taşımasıdır. Aslında ABD’nin, Ermeni haklarını savunmak gibi bir derdi ve sıkıntısı yokken, her zaman yaptığı gibi, dünya jandarmalığına soyunarak, Türkiye’yi meşgul edip, uzmanı dahi bulunmadığı, gerçekte ise hiç olmamış hikâyelerle, güya Ermeni Tehcirini fırına sürerek bir yerlere gelmek istemektedir. O yer ise, iç güvenliğindeki çatırtıları kapatmak için, stratejik ortağı olan Türkiye’yi kurban seçmek pahasına, taktikler denemesidir.

Geçmişte İngilizlerin ürettiği problemi, günümüz problemi haline getirmiş olması, bahsettiğimiz gibi psikolojik savaş taktilerinden başka bir şey değildir. Tabii ki yapılan yanlış bir harekettir ve bu unutulmayacaktır. Lakin ayakta durabilmek için, kapısında beslediği tavuğu, hindiyi yiyen ev sahibi kendince haklı gerekçeleri sunduğunda, çok şeyde söylemeyiz. Öyle ise, bu Ermeni meselesi başımıza nasıl bela oldu buna bir göz atalım…

İngilizler, Osmanlı Devletini küçük düşürmek, yıpratmak ve dünya kamuoyunda suçlu göstermek amacıyla, ikinci veya üçüncü elden toplanan ve doğruluğu teyit edilmemiş bilgilerle, 1915 yılı Ermeni Tehciri sebebi ile birçok insanın soykırıma uğradığı iddialarını içeren kitap yazdırıp, Birinci Dünya Savaşı’nda dağıtımını yaptırmışlardır.[1] Yine Türk karşıtı propaganda oluşturma faaliyetinde, 15 Ağustos 1916 tarihinde, bir İngiliz gazetesinin Ermenistan muhabiri olan Arsak SAFRASTİAN, Gagene NYHEETER adlı bir Ermeni’ye dayandırarak yazdığı haberde,

“Bütün güzel (Ermeni) kadınlar haremlere götürülmüş ve hatta İstanbul’daki genel evlerine satılmış, geri kalan diğer 500 bin kişi göç ettirilmiştir. Erzurum’dan 25 bin kişi sürülmüş bunlardan erkekler öldürülüp Fırat nehrine atılmıştır.” ifadelerine yer vermiş, aynı hikâye, yardım toplamak amacıyla, ABD basını tarafından da kullanılmıştır.

Açıkladığımız şekilde, İngiliz propagandası ile başlayan Ermeni sorunu, kapanmayan bir yara haline getirilmiştir. Sinsi ve haince planın devamı için sinemayı dahi kullanmaktan çekinmemişler ve hayali senaryolar üretilmiştir. “Ağrı Dağı” (Atom Egoyan; 2002), “Anne” (Henri Verneuil; 1991), “Sason’un Oğulları” (Sarky Mouradian; 1975) gibi.[2]

Bu filmlerin ortak özellikleri ise; Sözde Ermeni Soykırımı Projesi çerçevesinde üretilmiş olmaları ve günden güne artmakta olup haksız yere dünya kamuoyu önünde suçladıkları ve karalamaya çalıştıkları propaganda örnekleri, ayrı bir araştırma konusu olacak kadar da çoktur. Karalama örneklerinden bir tanesi şu şekildedir.

“Kaliforniya’da işlek bir caddeye oturan yaşlı bir Ermeni önüne aldığı kazana kırmızı bir su doldurup içine bir kaç kemik atar ve basına geçip ağıt yakar;

“Türkler ecdadımızın kanına böyle çorba yapıp içti” diye. Etrafında onu korumakla görevli iri yarı Ermeni gençleri de gelene geçene Türk usulü Ermeni kanına çorba tarifi diye broşür dağıtırlar. Artık o broşürlerde 700.000 Yunanlıyı, 300.000 Süryani’yi, 1.500.000 Ermeni’yi yerlerinden yurtlarından göç ettirmekle soykırıma uğradıkları yazılıdır.” [3]

Uzun yıllardır Ermeni diasporasının yürüttüğü etkili propaganda nedeniyle, bugün dünyada geniş bir kitleye, gerçeği yansıtmamasına rağmen Sözde Ermeni Soykırımı iddialarını (Türklerin Ermenileri katlettiği) benimsetilmeye çalışılmaktadır. Öyle ki Sözde Ermeni Soykırımı iddiaları siyasi bir niteliğe sokularak doğma haline getirilmiş ve propaganda yöntemiyle çeşitli ülkelerde, doğrudan olmasa bile dolaylı olarak kabul görmüştür.[4] Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan birçok kişi “Türklerin tarihin hiçbir döneminde Ermeni soykırımı yapmadığı” gerçeğinin ne olduğunu dahi bilmediği bir durum dahi oluşturulmuştur.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, iftira edenlerin cezası hakkında Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Yalan söyleyenler, iftira edenler, ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlardır. İşte onlar, yalancıların tâ kendileridir.” [5]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ise şu acı gerçeği haber veriyor.

“Bir kimse, bir mümin hakkında olmayan bir şey söylerse, iftiraya uğrayan kimse, onu affedinceye kadar, Allah Teâlâ onu Cehennemde bırakır.” [6]

Bu tür ayet ve hadislerin manası, iftira edenlerin hem bu dünyada hem de ahirette saadeti olmayacak demektir. Evlat, ata günahı çekmez denilir,  fakat iftira günahına düşenlerin maalesef çocuklarının, bu hataların cezalarını tarih boyunca çektiği görülmektedir. Ermeni Sorununu, gerçekleri ile kabullenmek herkesin boynunun borcudur. İftira veya hileli yollarla, Osmanlı döneminde “taba-i sadıka” yani  sadık vatandaş diye nitelendirilen  Ermeni vatandaşlarımızın, bu oyunlara gelmemeleri bizim ve onlar açısından ortak bir menfaat olduğunu asla unutmamız gerekir.



[1] Avşar, Birinci Dünya…, s.44-45

[2] Birsen Karaca, Sözde Ermeni Soykırımı Projesi;Toplumsal Bellek ve Sinema, Say Yayınları, İstanbul, 2006, s.9

[3] fatma@turkishforum.com Erişim Tarihi:07.06.2007

[4] Yusuf Halaçoğlu, Sürgünden Soykırıma Ermeni iddiaları, Babıâli Kültür Yayıncılık, İstanbul, 2007, s.109

[5] Nahl, 105

[6] Ebu Davud

KAYNAKÇA

BOYACI Yurdagül, Uluslararası Güç Mücadelesinde Psikolojik Savaşın Rolü [Kitap]. – Ankara : Atılım Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler 206095-Yüksek Lisans Tezi , 2007 .

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s