MÜSLÜMANLARIN ÜZERİNDEKİ RAHMANÎ GÖRÜNEN KOMPLOLAR

 De ki: «Eğer (yeryüzün) de (insanlar gibi) sakin sakin yürüyen melekler olsaydı biz ancak onlara gökden melek bir rasül gönderirdik».

(İsra, 95)

 Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşı yapılan mücadele kapsamında başarısız kalanlar kaleyi içten fethetmenin yolunu yine İslâmî referansları kullanarak öyle bir sinsî mücadeleye girdiler ki, saf, temiz ve iyi niyetli Müslümanları, kendi elleriyle kendini kesenlere çevirdiler. Hedef konuları seçen hain niyetli ve Müslüman kimlikli kimseler İslâm’ı dumura uğratmak için genel çerçevede müteşâbih   konuları seçip harakete geçtiler. Hz. Osman radiyallâhü anh ve Hz. Ali kerremallâhü veche döneminde atılan siyâsî fitne tohumları ile Müslümanları yok edemeyenler, bu sefer itikadî konularda taarruza geçip sağlam dinin duvarlarında kapanmaz delikler açmaya çalıştılar. Yıllarca iyi niyetli Müslümanlar tarafından kapatılamayan bu delikler, art niyetli hainler tarafından da sürekli olarak istismar edilerek günümüze kadar geldiler. Bu gizli savaşın içinde hedeflerinden bazıları üzerine yoğunlaşarak diyebiliriz ki;

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem son peygamber olduğunu iddiâ ediyorsa,  onu nasıl son rasül olmaktan çıkarabiliriz diye Hz. İsâ aleyhisselâmı göğe çıkartıp, yere indirelim dediler. (Müslümanlarda bu konuda çaresiz kalınca İsâ aleyhisselâmı Muhammed Ümmeti yaptılar) O da yetmedi bir de Mehdi aleyhisselâmı da ilave ettiler. Komployu da tutturmak ve sahih hadis kitaplarına girmesini sağlayabilmek için Tevrat nakillerini çorbanın tuzu misali olabildiğince olur olmaz cümleler ilave ederek servis yaptılar. (Tutturmak içinde türlü cifir hesapları da ayrı bir husus)

Mesela “bilgi teröristi” Yahya ed-Dımeşkî (30-133/650-750) gibi bazıları devletin üst kademelerine sızmış alt yapıları hazırlayıp kademe kademe ilerlediler. Bazılarıda siyâsî emelleri için Sahabe efendilerimizin güzel adları ve ismetleri bu art niyetli ve komplo uzmanlarına malzeme olması için ustalıkla kullandılar.

Daha önce Mehdi aleyhisselâm hakkında araştırma yaparken şunu gördüm ki, “kim bir mehdi gelecek” demişse onun sonunda kendisinin mehdi olduğunu iddia ettiğini görülmüştür. Hz. İsâ aleyhisselâm içinde keza yine öyledir. Bu türlü yapılan gizli operasyonların amacında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem olan düşmanlıktan başka bir şey görünmemektedir. Aşağıda bir kısmını eklediğim Prof. Dr. Hüseyin YAŞAR Beyefendinin, Hıristiyan Dünyasında Kur’ân Karşıtı Söylemin Tarihsel Kökleri isimli eserinde Hz. İsâ meselesini okuyunca anlaşılacak ki, çok vahim bir durumlar vardır.

Aslında bir Müslümanın söylemesi gereken şudur.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem İslâm dini ikmal eyledi ve görevini tam olarak yaptı. Yani O’ndan sonra birisinin gelip O’nun getirmiş olduğu İslâm’a ekstradan bir şey katamayacağı şekilde bilgi ve uygulaması ile dini kemal üzere bıraktığıdır. Eğer bir kişi Mehdi veya İsâ aleyhisselâmı inadına bekliyorsa bu apaçık İslâm Nebisine karşı açılmış olan savaşın emperyalist emellerine hizmet edeceğini unutmamalıdır. “İsâ aleyhisselâm gelecekse neyi getirecektir. Mehdi aleyhisselâm gelecekse Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yapamadığı bir şeyi mi başaracaktır.” Sorusunu niye bir Müslüman kendine sormaktan çekinmektedir.

Eğer Müslümanlar olarak çalışmazsak, okumazsak, gayret göstermezsek daha önceden de Mehdi’yim, İsâ’yım diye geldiğini iddia eden bir çok emperyalist bir ajanın oyuncağı olur ve sömürülürüz. Unutulmamalıdırki üzerlerimizdeki atalet, perişanlık dinden değil bizlerin acizliği ve cahilliğimizdendir. İslâm açık ve bellidir ve üzerinde anlaşılmayan bir mevzusu yoktur. Öyleyse Mehdi’yi veya İsâ aleyhisselâmı zorla gökten indirmek hayaline niye müptela olmaktan kurtulamıyoruz.

Niye mi?

Tembeliz de ondan. İllâki bir kurtarıcı gelsin de bizi kurtarsın, diye beklemekteyiz. (Çok bekleriz.)

Eğer Fatih Sultan Mehmet ve ve hocası Akşemseddin hazretleri İstanbul’un fethi konusundaki efsaneye uysalardı (Mehdi alacak?) Bugün üzerinde yaşadığımız İstanbul hala Bizans’ın elinde kalacaktı.

Uyanmak lazım, ama nasıl?

……..

Okumak, okumak, okumak……

Biraz şaka gibi gelecek ama, biraz Dedekorkut Masalları okumanızı tavsiye ederim. Eskiden bir Türk dünyayı fethediyordu. Şimdi ise çocuklarımız Harry Potter hikâyeleri ve insanüstü olmanın kolay yollarına arayarak büyücülükten medet bekliyorlar. Öyle bir hale geldik ki insanlar bir şey okusun diye, okuma başlıklarına “…..sır” “….esrarı” “…… şifresi” diye ilave yapmaktan başka çaremiz kalmadı.

İkrâ (Oku) ile başlayan bu din ancak okumakla kuvvet bulur. Sonra diğer şeyler peşinden gelir.

İhramcızâde İsmail Hakkı 

HIRİSTİYAN DÜNYASINDA KUR’ÂN KARŞITI SÖYLEMİN TARİHSEL KÖKLERİ KİTABINDAN

YAHYA ED-DIMEŞKÎ (Hıristiyan Dinî Savunmasının Öncüsü) (s.63-68)

Yahya ed-Dımeşkî 30-133/650-750[1] yılları arasında yaşa­mış, Ârâmî dilini konuşan melkitî[2] bir ailenin çocuğu olarak Şam’da dünyaya gelmiştir.[3] Bizans kralının naibi olarak görev yaptığı söylenen[4] dedesi Mansur b. Sarcûn,[5] Hz. Ömer’in hilafeti döneminde, Halid b. Velid 14/635 yılında Şam’ı fethettiğinde defterdar olarak şehrin teslim olma şartları­nı görüşmüştür. Yeni İslâm idaresi de onu görevinden alma­mış, defterdar olarak istihdama devam etmiştir. Yuhanna’nın babası Sarcûn da aynı göreve devam etmiş, Halife Muaviye (41-61/661-680) mâliyenin reformunda Sarcûn ailesinin tecrü­belerinden yararlanmak amacıyla kendisini görevde tutmuş­tur. Yuhanna, babasına yardımla maliye teşkilatında işe başla­mış, daha sonra da onun yerine geçmiştir.[6] Halife Abdülmelik, (66-86/685-705), zamanında devlet idaresi Müslüman bürok­ratlara teslim edilmeye başlamasına rağmen o görevini koru­muştur. Ancak Halife Ömer b. Abdülaziz (99-101/717-720)’in idaresini hazmedemediği için görevinden istifa edip meşhur Mar Saba[7] manastırında inzivaya çekilmiştir.[8] Bunun sebebi, Roma medeniyeti gibi köklü bir medeniyete, Hıristiyanlık gibi eski ve etkili bir dine mensubiyetin verdiği aidiyet duygusuy­la, yeni idarecilerin badiye kültüründen geldiğini düşünen Dımeşkî, kısa zamanda onların geri dönmelerini beklemiş, ancak bundan umudunu kestiğinden, yeni, mistik bir strateji geliştir­meyi düşünmüş olabilir.

İslâm idaresi ile uyum içinde çalışan seçkin, bürokrat bir aileden gelen Yahya gençlik yıllarında Halife Muaviye”nin oğlu Yezid’in yakın arkadaşı olmuş; hanedanı her bakımdan yakından tanıma imkânı bulmuştur. O, iyi eğitim almış, za­manın geçer dilleri olan Grekçe, Arapça ve Aramca’yı öğren­miş, bilgin, ilahiyatçı, hatip ve şairliği olan biri olup, papaz­lık görevinde iken İmparator III. Leon’a ikonoklastlik (Bi­zans’ta kilise resimlerinin kutsallığını reddeden anlayış) ko­nusunda açıkça karşı çıkmış,[9] güçlü bir Bizans gelenekçisidir. Yahya, Emevî sarayında muhtemelen Bizans taraftan olarak Hıristiyanlık tartışmalarına katılmıştır.[10] Bu sayede İslâmî ge­leneği çok yakından tanımıştır. O sadece İslâm’a değil kendi dinî anlayışının dışında kalan diğer görüş ve inançlara da acımasızca tenkitler yöneltmiştir.[11] Bu durum kendisinin Bi­zans’la güçlü bağlantıları olduğu kanaatini desteklemektedir. Çünkü o dönemde Emevî İslâm idaresinin kuzey komşusu ile askerî ve siyasî yoğunlukta ciddi problemler yaşadığı bi­linmektedir. Askerî mağlubiyetlerin intikamlarının alınacağı pek çok yöntem olabilir. Genç İslâm egemenliğinde özgürce yaşayan eski Bizans uyruklarının kültürel yoldan intikam amaçlı harekete geçirilmesi tecrübeli idarelerce düşünülebi­lir. Yuhanna’ın durumu da buna uygun görünmektedir. Do­ğu kilise geleneğinin, özellikle İslâm’a karşı yürütülen kültü­rel karşıtlığın kurucusu olarak onun söylemleri Bizans kilise- since uzun yıllar Islâm’la tartışmanın temel metodunu oluş­turmuştur. Onun düşünce kaynağı Mar Saba Manastırı ydı. Bizans dinî geleneğinin köklü varisi bu manastırda dinî ve fikrî altyapısını oluşturmak için büyük bir gayret gösterdi. Bir Bizans fedaisi olarak fikrî donanımım oluşturduktan son­ra Bizans geleneğine karşı olan herkese savaş açtı.

Hıristiyan Doğu geleneğinin kilise babalarından kabul edi­len, entellektüel bir donanıma sahip olan Dımeşkî’nin iki türlü etkisinden bahsetmek mümkündür. Bunlardan biri, kendi kül­tür ve din çevresinde, diğeri de muhalif olduğu din ve kültür­lere karşı etkisidir. Kendi kültür çevresindeki en güçlü etkisi­nin Bizans tarihinin bir asrı aşan sürecini (108-229/726-843) kapsayan “ikonoklazm” (tasvir karşıtlığı) hareketi içinde görmek mümkündür. Hareketin sebepleri hakkında tartışmaya girmemekle beraber şunu söyleyebiliriz ki, Ortadoğu kökenli olan Hıristiyanlık, gelenek ve kültürel açıdan kendini daima Yahudiliğin devamı olarak sunmuştur. Yahudilikte putlara tapmak yasak olduğuna göre[12] bundan etkilenen grupların her zaman az da olsa bulunması mümkündür.[13] Diğer taraftan İslâm Devletiyle çatışma halinde bile olsa Bizans’ın suretperestliği şiddetle yasaklayan İslâmî kabullerle etkileşmeye gir­memesi mümkün değildir. İkonoklazm hareketinin önde ge­lenlerinin Anadolu kaynaklı olmaları, hareketi başlatan impa­ratorun Maraşlı, iyi Arapça bilen biri olması, bu etkileşmeyi ak­la getirmekte; hatta bunu bilimsel bir görüş olarak sunanlar da bulunmaktadır.[14] Kiliselerdeki kutsal resimlere ibadeti redde­derek başlayan bu hareket daha sonra, kutsal resimlerin parça­lanmasına, ibadet mekânlarından atılmasına kadar varmıştır. Siyasî, dinî ve sosyolojik derin etkileri olan Tasvirkırıcılığa kar­şı teolojik deliller üç Hıristiyan din adamı tarafından hazırlanıp desteklenmiştir.

Bunlar Papa II. Gregorius (97-113/715-731), Konstantinopolis Patriği Germanos (97-112/715-730) ve Yah­ya ed-Dımeşkî’dir. Özellikle Dımeşkî’nin bu konudaki üç hi­tabesinin çok önemli olduğu bilinmektedir.[15] İmparator V. Konstantin muhalif tarafta yer alan teologlara, özellikle de Dımeşki’nin görüşlerini ret maksadıyla makaleler yazarak karşı çıkmıştır.[16] Ayrıca İstanbul’da 10 Şubat 137/754 tarihinde top­lanan Tasvirkırıcı taraftarlarının konsilinde Dımeşkî’nin aforoz edilmesi,[17] İznik’te 171/787 yılında toplanan konsilin tasvir ta­raftarlarının görüşlerinin kabul edilmesi doğrultusunda karar alması,[18] Yahya ed-Dımeşkî’nin Bizans dini hayatındaki etkisini, önemini göstermektedir. Onun İslâm konusundaki kendine göre tanım ve yorumları uzun zaman Bizans Hıristiyanlığında temel yargı olarak kabul edilmiştir.[19]

Dört halife döneminde başlayan siyasî ihtilafların zaman­la siyasî, itikadı mezheplere dönüşmesinde dış etkilerin ol­madığını düşünmek mümkün değildir. Özellikle egemenlik alanları ellerinden alınan Hıristiyan bilgin ve vaizlerin, Yah­ya ed-Dımeşkî gibi tek amacı vardı o da İslâm’ın mümkün olan her türlü etkisini önleyecek tahliller yapmaktı.[20] İslâm’ın Hıristiyanlıkla ya da kurumsal Hıristiyan kültürüyle ciddi olarak karşılaştıkları ilk mekân Dımeşk, yani Şam olmuş, bundan sonra mürcilik, kaderilik gibi düşünce ekolleri bura­dan beslenmiştir.[21] Aynı şekilde İslâm karşıtı düşüncelerin üretilip pazarlandığı mekân da yine burası olmuştur. Dımeşkî’nin fikirleri Şam’dan Bizans’a yani Konstantinopolis’e ser­vis edilmiş, burada işlenerek ülkenin her tarafına ulaştırılıp, Ikonaklasmus hareketinde olduğu gibi, İslâm’a karşı toptan bir hareketin temelleri atılmıştır. İstanbul’un kuşatma altında olduğu, Anadolu içlerine sık sık akınların yapıldığı, bazı böl­gelerin ele geçirildiği, askerî bir atmosferde onun fikirlerinin ilgi çekmemesi imkânsızdır. Emevî sarayında önemli bir bü­rokrat aileye mensup, çok iyi yetişmiş, melkitî mezhebinden bir Ortodoks, İslâm, Hz. Peygamber ve Kur’ân için en ağır if­tira ve hakaretleri uydurarak, güya İslâm’ı reddetmiştir. Yaz­dığı kitaplar, talebeleri tarafından Bizans’a götürülmek sure­tiyle pek çok kimseyi etkilemeyi başarmıştır.

Dımeşki’nin en önemli eseri Die Quelle der Erkenntnis (Bil­ginin Kaynağı) isimli Yunanca çalışmasıdır.[22] Bu kitabın Hıristiyan ilahiyat tarihinde Hıristiyan dogmatiğinin ilk sistema­tik eseri olduğu söylenmektedir. Üç bölümden meydana ge­len eserde, birinci bölüm detaylı olarak dinî tanımları, Bizans okul geleneğini, altıncı yüzyıldan beri dinî tartışmalara du­yulan ihtiyacı içermektedir. İkinci bölüm tüm Hıristiyan sap­kınlıklarını teker teker sıralayan bir heretik tarihidir. Üçüncü bölüm kendi kilisesinin inanç kurallarını birinci bölümde verdiği tanımlar çerçevesinde açıklayıp, zamanındaki heretik anlayışları reddetmektedir. Müellif, Mani dini mensuplarıyla Ortodokslar arasındaki bir diyalog denemesiyle kitabını bi­tirmektedir. Ortaçağ boyunca Hıristiyan çevrelerinin İslâm algısının ve ithamının mesnedi, Kur’ân’ı karalamak ve yok saymak amacıyla yazılan reddiyelerin ilki ve önemlisi olan[23] “De Haeresibus” (Heretikler/Sapkınlar) bölümü, adı geçen eserin son kısmının bir parçasıdır.

DEĞERLENDİRME (s. 249-270)

İslâm’a ve Kur’ân’a karşı yapılan bütün itirazlar ilk dönemlerde çok katı ve acımazsız olduğu görülmektedir. Bunda îslâm ordularının şaşırtıcı bir şekilde, devrin süper güçleri olan İran’ın tamamını, Bizans’ın bazı eyaletlerini fetih yoluyla elde etmesinin, İslâm’ın karşı durulamaz yükselişinin etkisi olduğu yadsınamaz. Fakat fizikî şartlarda önüne geçil­mez görülen İslâmî gücü aşağılamak için basit sokak yöntem­lerine başvurup Arapların soyu hakkında, Kitâb-ı Mukaddes’in açıklamalarından yararlanarak Arapları, onların temsil ettiği İslâm’ı gözden düşürmek için iftiralara ve saptırmalara gerek olmadığı düşünülmelidir. Arapların, İbrahim’in Hacer’den olma oğlu İsmail’in soyundan geldiğinden dolayı İsmailî adı aldıklarını söylemekle kuru bir nesep tartışmasını alevlendirilmiştir.

(Nesep ayrışması ile bölünme temeli atılmıştır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme atfedilen “Ben iki kurbanlığın oğluyum” kelamınınıda refarans alarak ayrışmanın temeli kazınmıştır.  Daha sonraki zamanlarda Muhyiddin İbn’ül Arâbî kaddesellâhü sırrahu’l azîz bu konuda kurban olan çocuğun Hz. İshak olduğunu iddia etmişse pek tutturamamıştır. İhramcızâde İsmail Hakkı)

…….

Hz. Muhammed’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) risaleti Bizans imparatorların­dan Heraklius (610 -641) zamanında vukû bulmuştur. Kur’ân Yahudi ve Hıristiyanlara “Ehl-i Kitab” statüsünü vermekte, onların kitaplarını tasdik temekte,[24] Tevrat ve İncil ile kendi arasında önemli paralellikler kurmaktadır. Diğer dinî gelenek­lere yaşama fırsatı sunduğu tarihi tecrübelerle sabittir.

Hz. Peygamberin Hıristiyan keşişlerle arasındaki ilişkiler konusunda Yahya Dımeşkî, sonraki yazarlara göre daha dikkatli davranmaktadır. O sadece Aryan bir papazdan söz ederken, sonraki dönemlerde Nasturî, Monofizit papazlardan da söz edilmektedir. Erken dönemde Dımeşkî’nin Kur’ân’ın kayna­ğı konusunda Aryan bir menba göstermesi ilgi çekmektedir. Hıristiyan dünyası, İslâm’ın üstün başarısı karşısında ağır bir şok yaşamış olduğu bilinmektedir. Kendilerinden beklenme­dik bir süratle büyük devletlerin ve toplumların üzerine ge­len bu çöl insanlarının heyecanlarının kaynağı ne olmalıydı?

Bu soru onların zihnini İslâm’ın başlangıcından beri yoğun bir şekilde meşgul ediyordu. Ancak bu soruyu yazılı olarak ilk defa kayda geçiren Yahya ed-Dımeşkî olmuştur. Ona gö­re Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) yalancı (!), dinini oluştururken Aryan bir papazdan yardım almış, yakıştırmasında bulunmuştur. Burada dikkat çeken yakıştırmanın ‘Aryan bir papaz’ olması­dır. Aryanizmin ortaya çıkışı İsâ’nın varlığı konusundaki doktrin tartışmalarında ortaya çıkmıştır. İskenderiyeli Aryus (Ö.336) İsâ’nın Tanrı olmadığını, sadece Tanrısal kuvvetlerle donatılmış ve Tanrı tarafından oğul kabul edilmiş bir insan olduğunu ileri sürmüştür. Fakat 325 yılında İznik’te toplanan konsilde bu görüş reddedilmiş, Bizans kralının desteklediği iman esasları formüle edilerek kabul edilmişti. Bunun dışın­da kalan tüm görüşler sapık ilan edilmiştir.[25] Dımeşkî bu çer­çevede Aryan tabirini kullanarak kendi zihnindeki gayrimeş­ru kabul ettiği Hristiyan fırkaların tahkirini de Hz. Peygam­ber üzerinden kuvvetlendirmiş olmaktadır. İslâmî kaynaklardan da referanslar göstererek [26] sonraki dönemlerde bu konu üzerinde çok farklı tezler ileri sürül­müştür. Bütün bu gayretlerle verilmek istenen mesaj Kur’ân’ın hiçbir orijinalliği olmadığı, Yahudi, Hıristiyan ya­hut da heretik/sapkın Hıristiyanlardan derleme bir kitap ol­duğu kanaatini oluşturmak istenmiştir. Böylece İslâm dini, dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim üçlü bir kültürel menşe baskısıy­la karşı karşıya bırakılmış oluyordu.

Kur’ân’ın redaksiyonunda bizzat Hz. Peygamberin kendisinin çalıştığı, ama onun tarafından yazılmadığı erken dönem Grekçe metinlerde açıkça belirtilmesine[27] rağmen reddiye gele­neği sürekli “Muhammed’in Kur’ân’ı” etrafında oluşturulmuş, Hz. Peygamber Kur’ân’ın yazarı olarak tanımlanmıştır.

Dımeşkî ve halefleri, İslâm ulûhiyetinin tanımlanmasında merkezî bir role sahip olan İhlâs Sûresine, özellikle de ‘Samed’ ismine, saptırıcı yorumlarla şiddetle karşı çıkmışlardır. Bu gösteriyor ki, Kur’ân’ın nuzûlünden önce, Orta Doğu böl­gesindeki dinler Tevhidin temel özelliklerini kaybettiklerin­den İslâm vahyine ihtiyaç duyulmuştur.

Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerim’in temel görevi, insanları tevhidî bir inanca sevk edip, onları yaratıklara tapmaktan kurtarıp sadece Allah’a kul olmalarını sağlamaktır. İnsanın Allah’ı bir bilmesi, O’ndan başka tanrı tanımaması anlamına gelen tevhid, onun sadece Allah’a ibadet etmesi, O’nun buy­ruklarına tam anlamıyla teslim olması da İslâm’dır. İslâm, tevhidi gerçekleştirme dini olduğundan, Kur’ân’ın ana ko­nusu tevhiddir. Her sûrenin ana teması da budur. Diğer ko­nu ve temalar, tevhidin çevresinde dönen, onu besleyen ve destekleyen bilgi ve eylemlerdir. Bunun için Kur’ân âyetleri, Allah’ın varlığından çok, bir olduğunu ispatlama yönünde­dir. Çünkü Allah’ın varlığı konusunda tüm dinlerin genelde ortak bir uzlaşısı olduğu bilinmektedir. Ancak Allah’ın sıfat­ları hakkında dinlerin görüşleri farklılık arz etmektedir. Bun­lar arasında Allah’ın varlığı, birliği ve sıfatlarının da birliği konusunda Kur’ân kadar açık, anlaşılır ve doyurucu başka bir din kitabı yoktur. Kelime-i Tevhid olarak ifade edilen “Lâ ilâhe illâ’llâh: Allah’tan başka ilah kesinlikle yoktur.” cüm­lesi pek çok âyette değişik versiyonlarla vurgulanmaktadır. İslâm bilginleri tevhidi, Rububiyet tevhidi, sıfat tevhidi ve ulûhiyet tevhidi olarak üçe ayırmışlar ve bunların her birin­de Allah’ın ortağının bulunmadığı konusunda görüş birli­ğinde olmuşlardır.

Kutsal Kitabın değişik bölümlerinde de tevhid vurgusu yapılmaktadır:

“Bu olaylar Rabbin Tanrı olduğunu ve O’n­dan başkası olmadığını bilesiniz diye size gösterildi.”[28]

“Kut­sallıkta Rabbin benzeri yok, evet, senin gibisi yok ya Rab!”[29]

“Yücesin, ey Egemen Rab! Bir benzerin yok, senden başka Tanrı da yok! Bunu kendi kulaklarımızla duyduk.”[30]

Bunlara benzer cümleleri Kutsal Kitabın değişik bölümlerinde rastla­mak mümkündür. Ayrıca Yeni Ahit olarak bilinen İncil’de de benzer ifadeler bulunmaktadır:

“Tanrı tektir ve O’ndan baş­kası yoktur.” [31]

“Çağrınızdan doğan tekbir umuda çağrıldığı­nız gibi, beden bir, Ruh bir, Rab bir, iman bir, vaftiz bir, herşeyden üstün, her şeyle ve her şeyde olan herkesin Tanrısı ve Babası birdir.![32]

“Onur ve yücelik sonsuzlara dek bütün çağ­ların Kralı, ölümsüz ve görünmez tek Tanrı’nın olsun!”[33]

Kitâb-ı Mukaddes’ten verdiğimiz bu örnekler tevhid anlayı­şının belli ölçüde de olsa Tevrat ve İncil’de de var olduğunu göstermektedir. Ancak ilk devirden itibaren antik paganist kültürün baskın etkisi altında kalan Hıristiyanlık, tevhidî ka­rakterini özgürce yaşayıp savunamamıştır. Bunda siyasî ege­menliği kuramamış olmanın da payı vardır. Müşrik antik inanç ve gelenekleri bünyesinde tevhidî bir yöntemle şekillendiremediğinden, tavizkâr bir tutumla pagan geleneklerine teslim olmuş, semavî dinlerin ana profilleri olan Allah’ın sı­fatları konusunda tevhidî bir anlayışı savunamamış ve teslis konusunda geri dönülemez çıkmazlara, figürlere saplanmak zorunda kalmıştır.[34]

Hıristiyan apalojisini yürüten teologların İhlâs Sûresi’nin Allah tanımına, Kutsal Kitaba rağmen, itiraz etmesinin başka gerekçeleri olabileceğini düşünmek mümkündür. Diğer ta­raftan Grek felsefesinin, kültürünün cezbedici kurumsal bas­kısıyla birlikte, İslâm egemenliği karşısında düştükleri umut­suzluğun verdiği toptan bir inkâr anlayışının da etkili oldu­ğu düşünülebilir.

Apalojist teologların muhataplarını alt etme amacıyla Kur’ân’dan kullandıkları âyetlerden biri İsâ’nın özelliğini an­latan “Allah’tan Bir Kelime” olmasıdır. Allah’ın gönderdiği Melekle (Cebrâil) Meryem arasında geçen diyalogda Mer­yem’e “O’ndan bir kelime” müjdesi verilmektedir [35] Bu âyette mecaz bir anlam ifade eden “Kelime” nin sözlük ve terim an­lamlarını kavramamız zor görünmektedir. Arap filologlarına göre kelime’nin lügat anlamı söz,[36] terim anlamı ise, bir tek anlama konulmuş sözdür.[37] Kelime’nin geldiği “kelm” kökü hakkında bilgi veren Râgıb: “Kulak veya göz ile algılanabilen bir etkidir ki, kelâm sadece kulak yoluyla algılanır” demekte­dir.[38] Mecazî anlamdan başka manalar verilmiş olmakla bera­ber[39] İsâ’ya (aleyhisselâm) kelime dendiği tefsirlerde belirtilmektedir.[40] Ancak Kur’ân’a baktığımızda “kelime” sözcüğü farklı anlam­larda kullanılmaktadır. Meselâ: Ehl-i Kitabla Müslümanların arasındaki anlaşma, uzlaşma noktasına “kelime” denirken,[41] diğer âyetlerde de “Rabbi’nin sözü”[42] olarak Allah’a ait yahut kâfirlere izafe edilen bir söz olarak zikrolunmaktadır.[43] Kur’ân’da değişik bağlamlarda kullanılmasından[44] anlıyoruz ki, “kelime” sözcüğü özel bir anlam ifade etmekten ziyade geçtiği yere göre anlam kazanmaktadır. Bu genel anlamla İsâ ile ilgi kurulması mümkün değildir. Sadece İsâ’nın anlatıldığı “Kelimetün minhü: Ondan bir söz, bir kelime” terkibinde Kur’ân-ı Kerim’de başka bir âyet olmaması gösteriyor ki, “ke­lime” nin Kur’ân’da insan olarak karşılığı İsâ’dır.

Kur’ân yorumcuları İsâ’ya “kelime” denmesinin sebeple­rini farklı yorumlarla açıklamaktadırlar. Meselâ: TABERÎ, Keli­me’ye müjde manası verirken, Katâde’den yaptığı nakilde ise Allah’ın “Ol” emridir, demektedir.[45] Bu konuda tefsirlerde farklı yorumlar bulunmaktadır: İsâ babasız olarak “Ol” emri ile yaratılmış,[46] çok küçük yaşta konuşmuş, Allah kendisine kitap vermiştir. Kelime gerçekleri anlattığı gibi o da gerçekle­ri anlatıp, ruhen insanları diriltmiştir.[47] Geçmiş kitaplarda müjdelenmiştir,[48] hidayete vesile olmuştur.[49] Allah’a izafetle insanlara Abdullah, Lütfullah isminin verildiği gibi, ona da kelimetullah denmiştir.[50] Diğer bir nokta ise kelimenin İsâ’nın kişiliğinde kazandığı anlamdır. Bu konuda da başta Râzî olmak üzere tefsir bilginlerinin görüşleri şöyledir: Her çocuk Allah’ın “Ol” emri sebebiyle yaratılmakta ise de doğu­ma sebep olan baba, İsâ’nın oluşmasında yoktur. Dolayısıyla İsâ’nın “Ol” emrine nisbeti daha açık ve mükemmeldir. Böy- lece İsâ “Ol” emrinin somutlaşmış şekli gibi görülmüştür. Ni­tekim Arap dilinde bunun örnekleri vardır. Başka bir açıdan bakıldığında İsâ’nın fonksiyonu nazara alınarak mecazî bir anlamın ifadesi için ona kelime denmiştir. Çünkü İsâ gerçek tevhidî bir dini ortaya koymuş, Allah’ın kelimesi konusunda­ki şüphe ve yanlışları ortadan kaldırmıştır. Böylece: “Kelime­tullah” olmuştur.[51] SANKİ İSÂ’NIN BABASI ALLAH’IN “OL ” EMRİ OLMUŞTUR.

Çağdaş Kur’ân Yorumcularının kelime hakkındaki görüş­leri ise: Allah tarafından garib bir kelime, bir eylem, bir etki, olağanüstü bir yaratılış, anlamlı bir eser yahut âyette “kelimetün” şeklinde belirsiz bir isim nekre olarak kullanılması bazı önemli noktaları ifade etmektedir: Bu kelime tanınmadık, garib, olağandışı bir şeydir. Dolayısıyla bu İsâ’nın kimliğini oluşturur. Çünkü İsâ olağandışı bir yaratılışa sahiptir. “On­dan (Allah) bir kelime” demek; sebepsiz, olağandışı bir keli­me olduğunu ve bâtıl olmadığını anlatmaktadır. İsâ bir keli­medir. Fakat sadece kelime bu demek değildir. Allah’ın başka kelimeleri de vardır.[52]

Osmanlı kültürüyle yetişmiş Hamdi Yazır‘ın kelimeden anladıkları bunlardır. Cumhuriyet devri­nin önemli Kur’ân yorumcularından biri olan Süleyman Ateş‘e göre: “İsa, Allah’tan bir kelime diye tavsif edilir. Hz. İsâ, babasız, sırf Allah’ın “Ol” sözüyle yaratıldığı için ona Al­lah’ın kelimesi denmiştir. Bu sözde onun mucizevî yaratılışı­na işaret vardır. Kelime, kelâmdan geneldir. Kelâm yalnız ku­lağa hitap eden sözdür. Kelime ise gerek kulak, gerek göz, ge­rek başka duyular aracılığıyla içte duyular ve manalar uyan­dıran her şeydir. Ağızdan çıkan veya kitaba yazılan sözler bi­rer kelime olduğu gibi insanın ruhunda ibretler uyandıran ta­biat olayları da birer kelimedir, fakat bunlar sözsüz kelimeler­dir…) Hz. İsâ’nın doğumu ise olağanüstü bir hadisedir. Bu fevkalade hadise, herkes için Allah’ın kudretini ifade eden sözsüz bir konuşmadır. İşte doğumunun uyandırdığı ibretten dolayı Hz. İsâ “Allah’ın kelimesi” olarak nitelendirilmiştir.”[53]

Verdiğimiz bu alıntılardan; Kur’ân’ın İsâ’yı insanlara Al­lah’tan bir âyet ve bir rahmet olarak tanımlamasından anla­şılmaktadır ki, kelime anlamların kalıbı olduğu gibi, İsâ da beşerî bir kelimedir; o derin anlamları olan canlı bir âyet ve canlı bir manadır. Yani KELİME İSÂ OLMAMIŞTIR, KELİME İLE İSÂ YARATILMIŞTIR.[54]

İslâm tasavvuf geleneğinde kelime, çok daha değişik an­lamlar ifade etmektedir. Tasavvuf kültürünün zirvelerinden olan Muhyiddin İbn’ül Arabî harflere ve kelimelere çok büyük önem vermektedir. Ona göre, kelimeden maksat her bir var­lığın bizzat kendisidir. Çünkü onlar Rahman (Allah)ın nefe­siyle ortaya çıkmışlardır. Nitekim insan konuşurken kelime­ler insanın nefesi ile ortaya çıkmaktadır. İbn Arabî’ye göre varlıklar Allah’ın bitmez tükenmez kelimeleridir. Bundan dolayı İsâ’ya da kelime denmiştir.[55]

Allah’ın kelimeleri var­lığın aynalarıdır.[56]

İnsan da tüm anlamları kendinde topla­yan bir kelimedir.[57] İbn Arabî bu yorumlarıyla İsâ (aleyhisselâm) ile diğer insanlar arasında bir fark görmediğini anlatmak isti­yor. İslâm kaynaklarında özellikle Kur’ân’da İsâ’nın yaratı­lışındaki mucize vurgulanmakla birlikte Hıristiyanların inandığı gibi ona tanrısal bir özellik verilmemekte, diğer in­sanlar gibi bir kul[58] ve Meryem’in oğlu[59] olduğu vurgulan­maktadır.

İsâ’nın diğer bir unvanı da “(Allah’tan) Kutsal Ruh” olma­sıdır. Sözlük anlamı olarak ruh nefs, yani canlı olmak mana­sınadır.[60] Tefsirlerdeki ruh ise, canlılara hareket ve kuvvet veren özdür.[61] Ancak hareketi ve kuvveti olan her varlığın ruhunu, insan ruhuna eşitlemenin mümkün olmayacağından hareketle insan ruhunun özelliklerini hareket, canlılık ve an­layış özelliği bulunan bir varlık olarak belirlemişlerdir.[62] Di­ğer taraftan gelişme gösteren varlıkların ruhu olabileceği noktasından hareketle bitkisel ruh, hayvanı ruh ve insanı ruh olmak üzere ruhu üçe ayırmışlardır.[63]

Kur’ân-ı Kerim teslisi red sadedinde Hz. İsâ’yı anlatırken: “Meryem oğlu Mesih, sadece Allah’ın elçisi, O’nun Mer­yem’e attığı kelimesi ve O’ndan bir ruhtur…” âyetinde[64]  “O’ndan(Allah) bir ruhtur…” belirlemesi, İsâ’ya kelime unva­nı verilmesinden daha fazla tartışılmaya sebep olmuştur. Biz konunun kelâmı boyutlarına girmeden sadece tefsirlerdeki yorumlarını özetle vermekle yetineceğiz:

Taberî’nin verdiği bilgiye göre bu konuda beş görüş var­dır.

Birincisi: İsâ, Cebrâil’in Meryem’e üflemesiyle yaratılmış­tır. Dolaysıyla O’ndan, yani Allah’tan bir ruh, O’ndan bir ne­festir.

İkincisi: Ol emriyle yaratılan bir insandır. O’ndan bir ruh demek, O’ndan bir hayat demektir.

Üçüncüsü: O’ndan bir rahmettir.

Dördüncüsü: Allah Isa’nın ruhunu yarattı, şe­killendirdi ve Meryem’e gönderdi. Daha sonra da onu Mer­yem’de Isa suretine çevirdi. Bu görüş Ubeyy b. Kab’a dayan­maktadır.

Beşinci görüşe göre de ruhtan maksat Cebrail’dir.

Taberî tüm bu yorumlara ihtiyatlı yaklaşmaktadır.[65] Bu gö­rüşlere ilaveten insanları ruhen dirilttiği için ruh adını almış­tır da denmiştir.[66]

Dirayet müfessirleri konuya daha derli toplu ve net yakla­şım göstererek, İsâ Allah’ın yarattığı ruhtan, eşleşme olma­dan, sadece Allah’ın yaratmasıyla, kudretiyle oluştuğu için bu adı almıştır, demişlerdir.[67] İbn Kesir de konu ile ilgili ola­rak, İsâ’nın ruhu Allah’ın yarattığı ruhlardan bir ruhtur. Di­ğerlerinden onun hiçbir farkı yoktur. Sadece Allah İsâ’nın makamını yüceltmek için “O’ndan bir ruh” diyerek İsâ’nın ruhunu kendine nispet etmiştir.[68] İslâm bilginleri İsâ’nın ru­hu ile Allah’ın zatı arasındaki benzerliği tevhide aykırı bula­rak kesin bir şekilde reddetmişlerdir.[69]

Diğer İnsanların Yaratılması: Kur’ân-ı Kerim’in haber ver­diği yaratılışlardan sonuncusu, her insanın dünyaya geliş se­bebi olan bir anne ve babanın cinsel birleşimiyle, biyolojik or­tamlarda olan üremedir. Kur’ân bu konuda yaptığı açıklama­da: “Ey İnsanlar! Tekrar dirilmekte şüphede iseniz (bilin ki), biz sizi topraktan, sonra bir damla sudan, sonra yapışkan bir nesneden (embriyo), sonra da yaratılışı belli belirsiz bir parça etten yarattık ki, size kudretimizi açıkça gösterelim…”[70] Daha önceden de belirttiğimiz gibi Kur’ân’ın yaratılışla ilgili verdi­ği bilgilerin amacı bilimsel bilgi vermekten ziyade dinî bir ir­şat, yani dinî bir yönlendirmedir. Ancak unutulmaması gere­ken bir nokta bu yaratılışların hepsinin İlahî bir nefes (ruh)ten nasiplenmiş olmalarıdır.[71]

Kur’ân-ı Kerim’in insanın yaratılışı ile ilgili açıklamalarını gözden geçirdikten sonra Hz. Meryem’in Hz. İsâ’ya gebe ka­lışı konusuna geçebiliriz.

Hz. İsâ’nın yaratılması da, yine insan biyolojisine tam uyum sağlamayan bir oluşum, yani babasız olarak vücut bul­masıdır. Kur’ân’a göre İsâ’nın yaratılması Âdem’in yaratıl­masının bir benzeridir.[72] Ayrıca hem İsâ, hem de İsâ’nın an­nesi Meryem insanlara ders almaları, bilimsel gururlarının kırılması için Allah’ın birer âyetidir.[73]

Hıristiyanlığın merkezinde İsâ bulunmaktadır. O Tanrı’ya ait, özel olan tüm sıfatları üstlenmiş durumdadır. Ona karşı davranış ve tutumlar, Tanrı’ya karşı davranış ve tutumlar gi­bidir. Kim İsâ’yı kabul veya reddederse Tanrı’yı kabul veya reddetmiş olur. Kim de onu severse Tanrı’yı sevmiş olur.[74] Ayrıca Xavier Jacob, İsâ’nın Tanrı ile olan ortaklığını dokuz madde halinde İncillere dayanarak anlatmaktadır.[75] Hıristi­yanlık açısından çok önemli olan İsâ’nın çarmıha gerilme me­selesi Kur’ân’da ele alınmış, fakat onları haklı çıkaracak hiç­bir gerekçe vermemiştir. Kur’ân-ı Kerim açısından en kapalı konulardan biri de İsâ’nın çarmıha gerildiğini konusunu ele alan âyettir. O bakımdan bu âyet geniş bir tahlille ele alınma­sı gerekmektedir. İncillerde de konu çok daha karmaşık bir tarz arz etmektedir. Konuyu ele aldığımızda karşımıza çıka­cak sorunlar şunlardır:

İsâ’nın yakalanması Fısh Bayramı öncesi halkın bayram hazırlıklarına başladığı bir zamanda olmuştur. Ayrıca Bay­ramda bir karışıklığın olması da istenmiyordu.[76] İsâ’yı yakala­maya gelenler onu tanımıyorlardı.[77] Önu yönetime karşı, kral­lık iddia eden, kışkırtıcı bir terörist olarak görüyorlardı[78] Ro­malı yöneticiler, Pilatus, Hirodes, İsâ’nm suçsuz olduğuna inanıyorlardı.[79] Ancak Yahudi din adamları, yazıcılar, İsâ’nm hile ile nasıl yakalanıp, öldürüleceğini araştırıyorlardı.[80] Yahuda Iskariyot ki o da on iki şakirtten biridir- İsâ’yı teslim etmek için baş kâhinlerle para karşılığı anlaştı.[81] İsâ Fısıh ye­meğini nerede yiyeceğini saklıyordu.[82] Akşam yemeğinde İsâ kendini şakirtlerden birinin ele vereceğini açıklıyor,[83] ayrıca yakalanıp öldürüleceğini de biliyordu.[84] Yakalamak için baş kâhinler, yazıcılar, ihtiyarlar, ellerinde sopalar ve kılıçlarla geldiler, onu ele veren Yahuda, kimi öpersem onu yakalayın götürün işaretini verdi.[85] İsâ’nın öldürülmesine sebep olan cümle: “Baş kâhin sordu: Mubarek’in oğlu Mesih sen misin? İsâ, şöyle dedi: Benim ve insanoğlunun Kudretin sağında oturduğunu ve göğün bulutları ile geldiğini göreceksiniz. Baş kâhin esvabını yırtıp dedi: Artık şahitlere ne ihtiyacımız var? Siz küfrü işittiniz.” [86]

Luka İncilinde ise aynı sahne şöyle anla­tılmaktadır:

“Gün doğunca halkın ileri gelenleri, baş kâhinler ve din bilginleri toplandılar. İsâ, bunlardan oluşan Yüksek Kurul’un önüne çıkarıldı. O’na, Sen Mesih isen, söyle bize, de­diler. İsâ onlara şöyle dedi: Size söylesem, inanmazsınız. Size soru sorsam, yanıt vermezsiniz. Ne var ki, bundan böyle İnsa­noğlu, kudretli Tanrı’nm sağında oturacaktır. Onların hepsi, yani, sen Tanrı’nm Oğlu musun, diye sordular. O da onlara, söylediğiniz gibi, ben O’yum, dedi. Artık tanıklığa ne ihtiya­cımız var, dediler. İşte kendi ağzından duyduk!”[87] “İsâ’yı tutuklayanlar, O’nu baş kâhin Kayafa’ya götürdüler. Din bilgin­leriyle ileri gelenler de orada toplanmışlardı. Petrus, İsâ’yı uzaktan, ta baş kâhinin avlusuna kadar izledi. Sonucu görmek için içeri girip nöbetçilerin yanma oturdu. Baş kâhinlerle Yük­sek Kurul’un öteki üyeleri, İsâ’yı ölüm cezasına çarptırmak için kendisine karşı yalancı tanıklar arıyorlardı. Ortaya birçok yalancı tanık çıktığı halde, aradıklarını bulamadılar. Sonunda ortaya çıkan iki kişi şöyle dedi: Bu adam, ‘Ben Tanrı’nm Tapı­nağı’m yıkıp üç günde yeniden kurabilirim7 dedi. Baş kâhin ayağa kalkıp İsâ’ya, Hiç yanıt vermeyecek misin, dedi. Nedir bunların sana karşı ettiği bu tanıklıklar? İsâ susmaya devam etti. Baş kâhin ise O’na, ‘Yaşayan Tanrı adına ant içmeni bu­yuruyorum, söyle bize, Tanrı’nın Oğlu Mesih sen misin?’ de­di. İsâ, ‘Söylediğin gibidir.’ karşılığını verdi. ‘Üstelik size şu­nu söyleyeyim, bundan sonra İnsanoğlu’nun, Kudretli Olan’ın sağında oturduğunu ve göğün bulutları üzerinde gel­diğini göreceksiniz.’ Bunun üzerine baş kâhin giysilerini yır­tarak, ‘Tanrı’ya küfretti!’ dedi. Artık tanıklara ne ihtiyacımız var? İşte küfrü işittiniz. Buna ne diyorsunuz? Ölümü hak etti! diye karşılık verdiler. Bunun üzerine İsâ’nın yüzüne tükürüp O’nu yumrukladılar. Bazıları da O’nu tokatlayıp, ‘Ey Mesih, peygamberliğini göster bakalım, sana vuran kim?’ dediler.” [88] İsâ’nın son cümleleri: Öğleyin on ikiden üçe kadar bütün ül­kenin üzerine karanlık çöktü. Saat üçe doğru Isa yüksek ses­le, ‘Eli, Eli, lema şevaktani?’ yani,”Tanrım, Tanrım, beni ne­den terk ettin?” diye bağırdı. Orada duranlardan bazıları bu­nu işitince, Bu adam İlyas’ı çağırıyor’ dediler.”[89]

Luka İncili’nde ise Isa’nın son sözleri şöyle idi.

“Öğleyin on iki sularında güneş karardı, üçe kadar bütün ülkenin üze­rine karanlık çöktü. Tapmaktaki perde ortasından yırtıldı. İsâ yüksek sesle, ‘Baba, ruhumu ellerine bırakıyorum!’ diye ses­lendi. Bunu söyledikten sonra son nefesini verdi.”[90] Yuhanna İncili’nde buna benzer cümleler yok [91] Markos’ta ise şöyle bir açıklama var: Öğleyin on ikiden üçe kadar bütün ülkenin üzerine karanlık çöktü. Saat üçte Isa yüksek sesle, “Elohi, Elohi, lema şevaktani” yani, “Tannm, Tanrım, beni neden terk ettin?” diye bağırdı.[92]

İsâ’nın dirilişini bizzat gören yok, sadece Mecdelli Mer­yem’e görünüyor. Diğer bir rivayete göre de Mecdelli Mer­yem ve Yakup’un annesi Meryem ve Salome İsâ’nın cesedine baharat sürmek için gittiklerinde cesedin yerinde olmadığını gördüler.[93] Mezardan dirilme tasavvuru o zamanki Yahudi toplumunda vardı. Halkın düşünce geleneğinde, insanların zihinlerinde olağanüstü durumlarda ölülerin dirileceğine da­ir algılar vardı. Mesela, İsâ’nın çarmıha gerilmesi anında zu­hur eden olağan üstü olaylar arasında şöyle bir örnek veril­mektedir: “O anda tapmaktaki perde yukarıdan aşağıya yırtılarak ikiye bölündü. Yer sarsıldı, kayalar yarıldı. Mezarlar açıldı, ölmüş olan birçok kutsal kişinin cesetleri dirildi. Bun­lar mezarlarından çıkıp İsâ’nın dirilişinden sonra kutsal ken­te girdiler ve birçok kimseye göründüler.”[94]

Matta Incili’nde İsâ’nın dirilişi mucizevî bir atmosfer içinde anlatılır. İsâ’yı di­rilmiş olarak gören ziyaretçi hanımlar onun ayaklarına kapa­narak tapınırlar. İsâ, kendisini görmek isteyenlerin Celile’ye gitmelerini haber veriyor.[95]

Luka Incili’nde İsâ’ya atfedilen dikkat çekici bir ifade var. Bunu İsâ dirildikten sonra arka­daşlarına hatırlatıyor: “Daha sizlerle birlikteyken, ‘Musa’nın Yasası’nda, peygamberlerin yazılarında ve Mezmurlar’da be­nimle ilgili yazılmış olanların tümünün gerçekleşmesi gerek­tir’ demiştim.”[96] Bu açıklamalar ölen birinin dünyada tekrar dirilmesinin arzulandığını gösteren geleneksel bir “dirilme kültü”nün varlığına işaret etmektedir. Beşerin en büyük acısı olan ölüm vakası karşısında gösterilen teessür ve tepkinin şekli, türü ve ifadesinin birey ve toplumlara göre farklılık göstermesi bilinmedik bir durum değildir. Ancak dinî bir yönlendirme olmadan insanların bu derin ve duygulu ölüm acısının doğal şartları içinde kalması da zordur. Bundan do­layı tarihin en eski devirlerinden beri ölüme karşı insanların yaklaşımı farklı olmuştur. Tanrıların insan biçiminde algılan­ması ya da insan biçimli tanrılara işlevsellik yüklenmesi ölüm acısından ayrı düşünülemez.

İsâ’nın etrafında bulunan havarilerin, onun yakalanması, mahkemeye çıkarılması, yargılanması ve çarmıhta cezalandı­rılması gibi Hıristiyanlığın merkezini oluşturan tüm olayla­rın ve tanımların farklı anlatım biçimleri var; yani bunları bi­ze anlatanlar verdikleri bilgiler konusunda net değiller, do­yurucu bilgi verememektedirler. Bundan dolayı bir dinin te­melini oluşturan Hz. İsâ’nın hayatı ve ölümü kurgular ve efsaneler yumağı arasında kaybolmuş gibidir. Bu konuyu çağdaş araştırmacıların kaleminden daha sert ifadelerle oku­yabiliriz:

“BİZDEN ÖNCE BU ARAYIŞTA BULUNMUŞ SAYISIZ BİLİM ADAMI GİBİ, BİZ DE, TARİHSEL BİR İSÂ’YI ARAMANIN BOŞUNA OLDUĞUNU GÖRMÜŞTÜK.

TÜM TARİH BOYUNCA TANRI’NIN VÜCUT BULMUŞ TEK HALİ OLMUŞ OLDUĞU SÖYLENEN BİR İNSANIN TARİHSEL VARLIĞI HAK­KINDA HİÇBİR GERÇEK DELİLİMİZ OLMAMASI ŞAŞIRTICI BİR ŞEYDİ. AMA GERÇEK BUYDU. (…)

İSÂ’NIN DOĞUMU VE ÖLÜMÜ HAKKINDA BİLE BİRBİRİYLE HEMFİKİR OLMAYAN DÖRT ANONİM İNCİL… (…) TA­RİHSEL İSÂ’DAN HİÇ BAHSETMEYEN, AMA SADECE, MİSTİK OLARAK ÖLEN VE ÖLÜMDEN DİRİLEN BİR İSÂ’DAN BAHSEDEN PAVLUS TARAFIN­DAN YAZILMIŞ BİRKAÇ GERÇEK MEKTUP.”[97] Evet, “best seller”i yakalayabilmiş, Hıristiyan bir kültürde yetişmiş, iki Ameri­kalı yazar tarafından, Hıristiyanlığın tamamının işte bunlar­dan ibaret olduğu söyleniyor.

İnancımız ve kaynaklarımızın verdiği bilgiler doğrultu­sunda bizim böyle bir karara varmamız mümkün değil, ama Hıristiyan kaynaklarına güvenmemiz de mümkün değildir. Hıristiyan teolojisi İsâ’ya gelen kutsal mesaja ya da İsâ’nın mesajına isnat ettirilmiş değil, kilise konsillerinin belirleyip oyladığı, onayladığı kararlardan oluştuğu bilinmektedir. Bu kararların beşerî, siyasî veya dünyevî bir etkiden tamamıyla uzak ve mahfuz olduğu düşünülebilir mi? Böyle bir dinin ra­kibi olarak görülen İslâm dini, onun Peygamberi, Peygambe­rinin mesajı, bu mesajın çağımıza intikali gibi temel konular, rakibinin kaynaklarına göre çok açık, seçik ve belirgin yön­temlerle günümüze intikal etmişlerdir. Bu sebeple Hıristiyan­lık ile İslâm’ın birebir karşılaştırmasını, yani kıyaslamasını yapmak mümkün görünmemektedir. İSÂ’NIN KARŞILIĞI İSLÂM’­DA HZ. PEYGAMBER DEĞİL KUR’ÂN’DIR. KUR’ÂN İLE İNSANI ÖZELLİK­LERİ TAŞIMAKLA BİRLİKTE MUCİZEVÎ ANLAMLAR YÜKLENEN BİRİ NASIL KIYASLANABİLİR?

İslâm-Hıristiyan dünyasının bugünkü sorunlarının kökle­rinin, tarihin derinliklerinde olduğu görülmektedir. Hz. Pey­gamber devrinde başlayan iki büyük dinin siyasî, dinî reka­beti, askerî savaşların da yardımıyla gittikçe derinleşmiş, Hicri ikinci yüzyılın başında Dımeşkî’nin gayretleriyle kültü­rel bir mücadeleye dönüşmüştür. Hz. Peygambere ithamlar, Kur’ân-ı Kerim öğretilerine itiraz ve reddiyeler olarak ilk de­fa bizzat Dımeşkî tarafından başlatılan bu mücadele, onun müritleri tarafından Doğu Roma başkentine servis edilmiş, İslâm’a karşı psikolojik, siyasî ve askerî direnmenin motivas­yon kaynağı oluşturmuştur. İstanbul’un fethine kadar gelişe­rek ve genişleyerek süren İslâm-Hıristiyan kültürel mücade­lesi fetihten sonra Avrupa’ya kaymış, temel ithamlar çerçeve­sinde, zaman ve zemine uyarlanıp modernliğin tüm imkânla­rı ve araçları kullanılarak günümüze kadar devam ettirilmiş­tir. Bugünkü sorunların bunlardan ayrı düşünülmesi müm­kün değildir. Bu tarihî süreç kaynaklarıyla birlikte ortaya ko­nup, anlaşılmadan, yorumlanmadan taraflar arasında bir uzlaşının olması zor görünmektedir.

 Kaynakça

YAŞAR Prof. Dr. Hüseyin, Hıristiyan Dünyasında Kur’ân Karşıtı Söylemin Tarihsel Kökleri [Kitap]. – İstanbul : İz, 2010.

De ki: «Eğer (yeryüzün) de (insanlar gibi) sakin sakin yürüyen melekler olsaydı biz ancak onlara gökden melek bir rasül gönderirdik». (İsra, 95)


[1]       Bazı kaynaklar ed-Dımeşkî’nin doğumunu 675 olarak gösterse de biz bir Ki­lise kaynağı olan ve daha güvenilir bir kaynak olması gereken Biographisch- Bibliographisches Kirchenlexikon’un verdiği tarihin (650) daha doğru olabilece­ğini düşünüyoruz (Kari Heinz Utheman, Biographisch-Bibliographisches Kirc- lıenlexikon, 1992, Cilt III, 331-336, www.bautz.de/bbkl; bundan sonra: BBKL).

[2]       Dilimizde “melkit” olarak da kullanılan bu kelime Batı dillerinde melchite ola­rak geçmekte, aslı Ibranice melekh, Arapça melik anlamlarına gelmekte ve Süryânî dilinde kral tarafları manasına malkâya/melkoye şeklinde, İslâm kaynaklarında ise melekiyye, melkiyye ve melkâniyye olarak geçmektedir. Bu farklı kullanımlarının yanında bizi ilgilendiren tarafı Melkitlerin Bizans Ortodoks geleneğine sıkı sıkıya bağlı olup doğu Hıristiyanları içinde Bizans kültürünü temsil edip onu devam ettirmeleridir. (Mustafa Sinanoğlu, “Melkâiyye” md., DİA, Ankara, 2004, 29/84-85).

[3]       Hitti, 2 / 386.

[4]       Christine Schirrmacher, Der İslam: Geschichte, Lehre, Unterschiede zum Chriten- tum, Neuhausen / Stuttgart, 1994, 2/235-236.

[5]       Ibn Asakir, Muaviye, Yezid ve Abdülmelik b. Mervan’a kâtiplik/sekreterlik ya­pan, Hıristiyan iken daha sonra da Müslüman olan Sarcûn b. Mansûr er-Rûmî adında birinden haber vermektedir. Bu o makamda kaldığı zaman dilimi, hali­felerin iktidar günlerini göz önüne aldığımızda, yaklaşık kırk beş seneyi bul­maktadır (İbnu Asakir, Tarîh-u Medînet-i Dımaşk, Beyrut, 1995, 20/161). Kaynak­larımızda bunun dışında bu aile ile ilgili şimdilik bir bilgiye rastlayamadık. An­cak Yuhanna Müslüman olamadığı gibi Islâm’a karşı kültürel mücâdeleyi baş­latmış, yüzyıllardır süregelen kavganın kavramlarını da inşa etmiştir.

[6]       Georg Orstrogorsky’nin görüşlerine göre Yuhanna, Şam sarayında büyük bir memuriyete sahip, Grek asıllı ve yüzyılın en büyük Hıristiyan teologudur. Bkz. Bizans Devleti Tarihi, 152.

[7]       Bu manastır Mar Saba adında bir rahip tarafından kurulmuş. Saba 439 yılın­da Göreme’de (Kapadokya) doğmuş, sekiz yaşında manastır hayatına başla­mış, on altı yaşında Kudüs’e gelerek orada hayatım devam ettirmiş; birkaç yer gezdikten sonra kendi manastırını kurmuş, 532 yılında arkasında bir tari­kat bırakarak ölmüştür. Haçlı Seferleri döneminde kemikleri Venedik’e taşın­mıştır. Mar Saba olarak bilinen bu manastırın önemi, Bizans başkenti ile ya­kın ilişkisi olması onun siyasî ve dinî geleneğini yerleştirmek, savunmak için gayret göstermesinden dolayıdır. Bkz. Nicolaus Heutger, BBKL, 1992, Cilt VIII, 1135-1136.

[8]       Glei ve Khoury, Schriften zum İslam, 111; Kari Heinz Uthemann, Biographisch- Bibliographisches Birchenlexikon, 1992, Cilt III, 331-336.

[9]       Uthemann, 331-336.

[10]     Hitti, 2/386.

[11]     Uthemann, 331-336.

[12]     Kitâb-ı Mukaddes, Çıkış, 20/4; Levililer, 26/1; Tesniye, 5/8.

[13]     Avcı, 152.

[14]     A. Alexandır Vasiliev, History of the Byzantine Empire, (324-1453), III, Masison- Milvvauke 1964, 1, 253, 255’den naklen Avcı, 174; Mehmet Çelik, Bizans İmpa­ratorluğunda Din-Devlet İlişkileri I (Kuruluşundan X. Yüzyıla Kadar), İzmir, 1999, 83-86.

[15]     Orstrogorsky, 152.

[16]     Orstrogorsky, 159-160; Avcı, 156.

[17]     Orstrogorsky, 161.

[18]     Orstrogorsky, 166.

[19]     Glei ve Khoury, Schriften zum İslam, 9.

[20]     Maxim Rodinson, Batıyı Büyüleyen İslâm, çev. Cemil Meriç, İstanbul,1983,17.

[21]     Hitti, 2 / 601; Hodgson, 1/ 217.

[22]     Bu eser, B. Kotter tarafından Berlin’de 1969-1981 yılları arasında üç bölüm olarak yayımlanmıştır. Kari Heinz Uthemann, bu konuda bol miktarda kay­nağı zikretmektedir (BBKL, 1992, Cilt III, 331-336). Ayrıca S. Samuel Harakas, Sahas Daniel J. adında birinin 1972 yılında Leiden’de “Yahya ed-Dımeşkî ve Ismaililerin Sapkınlığı” konulu bir doktora tezi yaptığını kaydetmektedir. Buna ilaveten Harakas, Dımeşkî’nin bu kitabının Peter Lombard ve Thomas

Aquinas’ın önemli bir kaynağı olduğunu da bildirmektedir (The Encyclopdia ofReligion, New York ve Londra, 1987,111). Batı dünyasının ciddi oryantalist­lerinden olan W. Montgomery Watt ve Alford T. Welch de ortaklaşa yazdık­ları kitabın Almanca çevirisinde, tslâm-Hıristiyan tartışmalarının ilk eserinin “Haeresibus” olduğunu beyan etmişlerdir (Der İslam, Stuttgart, Berlin, Köln ve Mainz, 1980,1/17-18). Christine Schirmacher Der İslam adındaki eserinde Kur’ân’nın âyetlerine ilk defa tenkit yazanın Yahya ed-Dımeşkî, olduğunu yazmaktadır (Der İslam, Stuttgart, 1994,325-326).

[23]     Müslümanların fethinden sonra, çoğunlukla Hıristiyanlarla meskûn olan Su­riye bölgesinde, yeni yönetime karşı başlatılan kültürel ve dinî tartışmaların en önde gelen ismi, Yahya ed-Dımeşkî olmuş, o, ayrıca adı geçen kitabı yaz­mıştır (Ahmed Emin, Duha’l-îslâm, Beyrut, ?, 1 /343; Mehmet Aydın, Müslü­manların Hıristiyanlara Karşı Yazdığı Reddiyeler ve Tartışma Konuları, Konya, 1989,33-34; Kari Heinz Uthemann, a.g.e., 331-336). Kitabın Dımeşkî’ye aidiye­tine kesin gözüyle bakılmaktadır (Casim Avcı, İslâm Bizans İlişkileri, İstanbul, 2003,127).

[24]     Bakara, 2/41, 89, 91; Nisa, 4/47.

[25]     Ekrem Sarıkçıoğlu, Başlangıcından Günümüze Dinler Tarihi, İsparta, 2002, 334- 336.

[26]     İbn Hişam, Siretü’n-Nebeviyye, (Süheylî, er-Ravdu’l-Unuf ile birlikte) Kahire, 1971, 1 / 207-208; Muhammed b. ‘İsâ Tirmizî, Sünen, Menâkıb, 3, hadis: 3620. Verilen menakıb tarzındaki bilgilerden hareketle Hz. Peygamberin küçük yaşta, 9-11 veya 12 yaşlarında Bahîrâ adındaki bir rahipten Kur’ân gibi evre­nin gidişin değiştiren bir temel kaynağı aldığı, böylece İslâm’ı dizayn ettiği savunulmuştur. Bu konu Leon Caetani, İslâm Tarihi, çev. Hüseyin Cahid, İs­tanbul, 1924, 1/377-379, tarafından tartışılıp şüpheleri ortaya konmuştur. Hatta bunun üzerinden Hıristiyanlara İslâm’ın meşru bir din olduğu algısı­nın verilmek istendiği iddiasında bile bulunulmuştur. Tecrid-i Sarîh mütercim ve şarihi Kamil Miras, Bahîrâ konusunu ciddiyetle ele alarak analiz edip ce­vaplar verirken, (Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, An­kara, 1974, 6/525-527, Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev. Salih Tuğ, Ankara, 2003, 1 / 47). Bahîrâ olayına inanmanın safdillik olacağını beyan etmektedir. Bütün bunlarla beraber, Kur’ân’ın Yahudi ve Hıristiyan gelene­ğinden beslendiğini ispatlamak için önemli bir literatür olduğunu biliyoruz. (Hüseyin Yaşar, Avrupa ve Kur’ân, Avrupa’da Kur’ân Araştırmaları ve Çevirileri Üzerine Bir İnceleme, İzmir, 2002, 72-85)

[27]     Khoury ve Glei, Johannes Dameskenos und Theodor Abû Kurrâ, Schriften zum İs­lam, VVürzburg ve Altenberge, 1995,188.

[28]     Kitâb-ı Mukaddes, Tevrat, Tevrat,’Tesniye, 4 / 35.

[29]     Kitâb-ı Mukaddes, Tevrat, 1 Samuel, 2/ 2.

[30]     Kitâb-ı Mukaddes, Tevrat, 2 Samuel, 7/22.

[31]     Kitâb-ı Mukaddes, İncil, Markos, 12/29-32.

[32]     Kitâb-ı Mukaddes, Incil, Efeslilere Mektup, 4// 6.

[33]     Kitâb-ı Mukaddes, İncil, Timeteos, 1/17.

[34]     Timothy Freke ve Peter Gandy, İsa’nın Gizemleri, 276-277.

[35]     Âl-i Imran, 3/45.

[36]     Tehânevî, Keşşaf, 2/1267; Asım, Kâmus, 4/471; Feyumî, Misbâh, 2/91.

[37]     Tehânevî, 2/1267.

[38]     Râgıb,439.

[39]     Asım, 4/471; Tehânevî, 2/1267.

[40]     Taberî, Câtniu’l-Beyan, 3/185; îbn Kesir, Tefsir, 1/361; Alûsî, Ruhu’l-Meânî, 1    /237; Ebu’l-Ferec Îbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Meâd, 1 /316.

[41]     Al-i imran, 3/64.

[42]     En’âm, 6/15; Araf, 7/137; Yunus, 10/96; Hud, 11/110.

[43]     Tevbe, 9/40.

[44]     îbrâhim, 14/24, 26; Fetih, 48/26.

[45]     Taberî, 3/185

[46]     Râzî, 3/38.

[47]     Zemahşerî, 1/159; Kurtubî, 6/22; Hâzin, 2/125; Ebu Hayyân, 3/152; Tûsî, 2/461; Râzî, 8/38; Ebu’l-Ferec, 1/316; İsmail Hakkı Bursevi, 1/326,520; Alû­sî, 3/160; Yazır, 2/1101; Süleyman Ateş, 2/45.

[48]     Râzî, 3/38; Tûsî, 2/461.

[49]     Tûsî, 2/461.

[50]     Râzî, 8/38.

[51]     Çok cömert olana “cömertin kendisi” denmiştir. Râzî, 8/50; Bursevî, 1/520.

[52]     Yazır, 2/1101-1102.

[53]     Süleyman Ateş, 2/4546.

[54]     İbn Kesir, 1/590.

[55]     Fusûs Şerhi, 1/91.

[56]     Fütûhât, 2/400.

[57]     Fütûhât, 2/436.

[58]     Nisa, 4/172; Meryem, 19/30.

[59]     Nisa,4 /171; Mâide, 5/17, 72, 116, 117; Tevbe, 9/30-31;Meryem,19/35.

[60]     Râgıb, 205; Asım, 1/885; Tehânevî, 1/541.

[61]     Ebu’l-Ferec, 2/156; Yazır, 1/406; Süleyman Ateş, 1/194.

[62]     Yazır, 1/406.

[63]     Süleyman Ateş, 1/194.

[64]     Nisa, 4/171.

[65]     Taberî, 6/25.

[66]     Ebu Hayyân, 4/143; Yazır, 3/1557.

[67]     Zemahşerî, 1/593; Ebu Hayyân, 4/143; Nesefî, 1/381 ;Beydâvî, 1/251.

[68]     Ibn Kesir, 1/590.

[69]     Ebu Hayyân, 3/143; Semin, 4/166; Süleyman Ateş, 2/420.

[70]     Hacc, 22/5.

[71]     Bakara, 2/87,253; Mâide, 5/46,78,110,112,114,116; Secde, 32/9; Hicr, 15/29; Sad,37/72.

[72]     Bakara, 2/87, 253; Mâide, 5/46, 78,110,112,114,116; Meryem, 16 vd.

[73]     Mü’minûn, 23/50.

[74]     Xavier Jacob, îsa kimdir? -Incil’e Göre-, Ankara, 1987,180-181.

[75]     Xavier Jacob, 173-180.

[76]     Luka, 22/1-2; Markos, 14/1-2; Matta, 26/2-5.

[77]     Luka, 22/4; Yuhanna, 18/3-9; Markos, 14/43-47; Matta, 26/48-50.

[78]     Luka, 23/3-8; 13-25; Yuhanna, 18/36-37; Matta, 27/11-13; 33-44; Markos, 15/2,12.

[79]     Luka,23/13-25, Yuhanna, 18/38-39; 19/6. Matta, 27/23-25.

[80]     Markos, 14/1; Luka, 22/1-2, Matta, 26/ 2-5, 57-63.

[81]     Markos, 14/10; Luka, 22/3-6, Matta, 26/14-16.

[82]     Markos, 14/12-16; Luka, 22/9-12; Matta, 26/18-19.

[83]     Markos, 14/17-22; Luka, 22/21.

[84]     Markos, 14/17-25; Luka, 24/6; Matta, 26/1-3.

[85]     Markos, 14/43-44; Luka, 22/47, Matta, 26/48-52.

[86]     Markos, 14/61-64.

[87]     Luka, 22/66-71.

[88]     Matta, 26/57-67.

[89]     Matta, 27/45-47.

[90]     Luka, 23/44-46.

[91]     Yuhanna, 19/28-30; 20/11-18.

[92]     Markos, 15/33-34.

[93]     Markos, 16/1-7; Luka, 24/1-6.

[94]     Matta, 27/51-53.

[95]     Matta, 28/1-10.

[96]     Luka, 24/44.

[97]     Timohy Freke ve Peter Gandy, 208-209.

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s