KIYAMET HAZIRLAYICILARINDAN: (YE’CÜC-MECÜC = AGARTA- ŞAMBALA)

AVENGELİSTLER, HZ. İSÂ ALEYHİSSELÂMI, 

İRAN’IN DESTEKLEDİĞİ HÜCCETİYE CEMİYETİ MEHDİ ALEYHİSSELÂMI, 

AGARTACILARDA YE’CÜC VE ME’CÜC’Ü BİR AN ÖNCE GETİRMEK İSTİYORLAR.

KUR’AN-I KERİM’DE YE’CÜC VE ME’CÜC

Ye’cüc ve Me’cüc kelimelerinin hangi dilden geldiği ve Arapça’ya nasıl geçtiği hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Bu isimlerin İbranice ve Süryanca gibi dillerden geldiğini söyleyen olmakla birlikte Yunancadan geldiğini kabul edenler de vardır. [1]

Kur’an-ı Kerim’de adları Ye’cüc ve Me’cüc kavramlarıyla ifade edilen bu yaratıkların ne tür varlıklar olduğu konusunda herhangi bir açıklama yapılmamıştır. Bu isimlerin Kur’an’da ilk geçtiği yer Zülkarneyn kıssasıdır. İnsanlar Zülkarneyn’e taleplerini iletirken kendilerine rahatsızlık veren ve bozgunculuk yapanları kastederek şikâyet ettikleri iki isim olarak geçmektedir.

 Kur’an’da geçtiğ ilk geçtiği ayet şöyledir: ‚

Dediler ki: “Ey Zu’l-Karneyn, Ye’cûc ve Me’cûc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onların ara-sına bir set yapman için sana bir vergi verelim mi?” [2]

İkincisi olarak helak edilen kavimlere atıf yapılarak bu isimler geçer:

“Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc’ün önü açıldığı ve onlar her tepeden akın etmeye başladıkları zaman, gerçek va’d (yani kıyâmet) yaklaşmış olur. İnkâr edenlerin gözleri birden donup kalır.

“Vah bize, biz bundan gaflet içinde idik (bunun doğru olacağını hiç düşünmüyorduk). Meğer biz zulmediyormuşuz!” (diye mırıldandılar).” [3]

HADİSLERDE YE’CÜC VE ME’CÜC

Belirtildiğine göre kıyamete yakın döneme kadar belli bir yerde aşamayacakları setle engellenmiş halde duracaklar. Onlar sürekli olarak önlerindeki bu seddi yıkmaya uğraşacaklar ve sonunda kıyamete yakın bir zamanda bu amaçlarına ulaşacaklar. Önlerindeki engeli aşarak serbest kalacak olan bu yaratıklar her tepeden saldırarak ortalığı yakıp yıkacaklar. Yeryüzünde bulunan yenebilecek ve içilebilecek her şeyi gasp ederek bitirecekler. Bu şekilde meydana gelecek olan azgınlıklarını müteakip Allah semadan çekirge ve kurt gibi yaratıkları musallat ederek onları helak edecektir. Onların cesetleri her tarafı dolduracak ve yeryüzüne pis bir koku yayılacak. Allah yağmur yağdıracak ve bu şekilde sular artarak meydana gelen seller ölüleri sürükleyerek denize götürecektir.[4]

Allah Teâlâ bir gece onlara ansızın negaf hastalığı gönderir ve bu hastalığa yakalananlar yok olup giderler, soyları kesilir ve bütün fertleri ölür. Sonra tarımda artış olur, kökler ve dallar yeşerir. Meyveler bollaşır ve güzel bitkiler her yeri kaplar. Allah’a hamd edilir. Kalbe gelen fasit hatıralarla nefis azar. Vesveselerin artması bunu izler. Kişinin bu azgınlık halleri kalp mekânını işgal eder, özünün meyvelerini yiyip bitirir ve özdeki suları kuru-turlar. Bu durumda onda irfan namına hiçbir şey kalmaz. İşte tam bu hal-deyken onda hakikî uyanıklık hali belirirse, ona Rabbânî yardımlar ve armağanlar gelir. Kur’an-ı Kerim’de “….‚Ayık olun, Allah’ın tarafında olanlar kurtuluşa ermiştir [5] âyeti bu hale işaret eder. Allah kullarından dilediğini seçer. Bundan sonra şeytanî hatıralar ve vesveseler ortadan kalkar. Bunların yerlerini ledünnî ilim, ruhanî nefesler ve kalbi kemalleştiren melekeler alır. Bu tarımın/ziraatın çoğalması, kökten dala kadar bitkilerin yeşermesi olarak değerlendirilir. Bu duruma erişen kişi, yakînlik makamını elde eder. Böyle bir yükseliş, meyvelerin olgunlaşarak tatlanmasına benzetilir.

 KİTAB-I MUKADDES’TE YE’CÜC VE ME’CÜC

Ye’cüc ve Me’cüc Tevrat’ta Gog ve Magog adı altında çeşitli yerlerde geçmektedir. Bunlar:

“Yafes’in oğulları: Gömer ve Me’cüc ve Maday ve Yevan ve Tubal ve Meşek ve Tires”[6]

Burada Me’cüc Yafes’in oğullarından biri olarak görülmektedir.

“Âdemoğlu, Magog diyarından olan, Roşun, Meşekin ve Tubalin beyi Gog’a yönel ve ona karşı peygamberlik et ve de: Yehova şöyle diyor; Roşun, Meşekin ve Tubalin beyi Gog, işte ben sana karşıyım.”[7]

“Bundan dolayı, Âdemoğlu peygamberlik et ve Gog’a de: Rab Yehova şöyle diyor: Kavmim İsrail emniyette oturunca, sen o gün öğrenmeyecek misin? Sen ve seninle beraber birçok kavimler, hepsi atlara binmiş, büyük bir cumhur, kuvvetli ordu olarak, şimalin sonlarından, kendi yerinden geleceksin. Ve diyarı örtmek için bir bulut gibi kavmim İsrail’e karşı çıkacaksın, son günlerde vaki olacak ki milletlerin gözü önünde sende takdis olunacağım zaman ey Gog, onlar beni tanısınlar diye seni kendi diyarıma karşı getireceğim.”[8]

“Ve Gog İsrail diyarına karşı geldiği zaman, Rab Yehova’nın sözü, o günde vaki olacak ki, ateş püsküreceğim.”[9]

“Ve sen Âdemoğlu, Gog’a karşı peygamberlik et ve de: Rab Yehova şöyle diyor: Roşun, Meşekin ve Tubalin beyi Gog, işte, ben sana karşıyım. Ve seni geri çevireceğim. Ve seni ileri götüreceğim. Şimalin sonlarından seni çıkaracağım. Sol elinden yayını ve sağ elinden oklarını vurup düşüreceğim. Sen, bütün ordularınla ve yanında olan kavimlerle, İsrail dağlan üzerinde düşeceksin. Yesinler diye her çeşit yırtıcı kuşa ve kırın canavarlarına seni vereceğim. Açık kırda düşeceksin, çünkü ben söyledim. Rab Yehova’nın sözü ve Magog üzerine ve adalarda emniyette oturanlar üzerine ateş göndereceğim. Ve bilecekler ki ben Rab’im.”[10]

“Ve o gün vaki olacak ki, İsrail’de denizin şarkında Geçiciler deresinde Gog’a kabir yeri vereceğim. Ve oradan geçenleri o durduracak ve orada Gog’u ve bütün cumhurunu gömecekler. Ve oraya Hamon-Gog deresi denilecek. Ve memleketi temizlesinler diye İsrail evi yedi ay onları gömmekte devam edecekler.”[11]

“Bin yıl tamam olunca şeytan, atıldığı zindandan serbest bırakılacak. Yeryüzünün dört bir bucağındaki ulusları, Ye’cüc ve Me’cüc’ü saptırmak ve onları savaş için bir araya toplamak üzere zindandan çıkacak. Toplananların sayısı denizin kum taneleri kadar çoktur.”[12]

Gog ve Magog’un Kur’an’da ki Ye’cüc ve Me’cüc olduğu Kitab-ı Mukaddes yorumcuları tarafından dile getirilmektedir. Bunların barbar bir topluluk olduğu ifade edilmektedir.[13]

 Klasik kaynaklarda geçen Ye’cüc ve Me’cüc ile kıyamet alâmeti olarak ortaya çıkacak ve büyük karışıklıklara ve yıkımlara sebep olacak topluluklar kastedilmektedir. Daha önce belirttiğimiz üzere Ye’cüc ve Me’cüc Kur’an’da iki yerde geçmektedir ve kıyamet alâmeti olduklarına dâir açık bir beyan söz konusu değildir. Kitab-ı Mukaddesle geçen Gog ve Magog ile Ye’cüc ve Me’cüc tasvirleri arasında ki benzerlik dikkat çekicidir. Gerek hadislerde ki gerekse de Kitab-ı Mukaddes’te ki ifadelerden anlaşılan bu toplulukların belli bir yerde tutuldukları ve zamanı geldiğinde serbest bırakılacakları anlaşılmaktadır. Bu toplulukların kimler olduğu ile ilgili olarak bir açıklama söz konusu değildir.

Hadislerde ki Ye’cüc ve Me’cüc’le ilgili olarak gerek klasik gerekse de çağdaş yorumlar yapılmıştır. Ye’cüc ve Me’cüc bazı toplumlarla ilişkilendirilmiştir.[14] Her bir bozukluk, sosyal kargaşa ve her türlü çöküşler bir nevi o toplumun kıyametidir. Kendiliğinden bozulmaya, yok olmaya yüz tutmadır.

Konuya Kur’ân-ı Kerim’i esas alınarak yaklaşılmaması, zayıf rivayetlerin etkisinde kalınması sebebiyle Ye’cüc ve Me’cüc’ün kıyametin bir alâmeti olduğu şeklinde ki değerlendirmelerin isabetli olmadığı bu konu etrafında yapılan yorumların ise eksik ve yetersiz kalınmaktadır.

Kur’an’da ve Hadislerde geçen Ye’cüc ve Me’cüc’ün cinsiyetleri, mekânları ve zamanları tayin edilmemekte, sadece bir vasıf olarak yeryüzünü ifsat edenler manasınadır. Bazı müelliflerin Ye’cüc ve Me’cüc’ü bazı toplumlara hasretmesi doğru bir yaklaşım olmamaktadır. Bu yaklaşım İlmî bir hakikat değildir. Ancak her devrin Ye’cüc ve Me’cüc’ü mevcuttur.[15] Medeniyetin ilerlediği XXI.yy. da yeryüzünde yaşayan insan topluluklarının bir bölümü savaşlar, açlık, sefalet ve yokluk içerisinde hayatlarını devam ettirmeye çalışmaktadır. Bu durum, insan neslinin sağlam ve sağlıklı bir şekilde devamının önünde ki en büyük engellerden birisidir. Bu duruma sebep olan topluluklar, Gog-Magog / Ye’cüc-Me’cüc topluluklarının yapacakları tahribatla aynı özelliktedir. Onun için özel olarak Gog-Magog / Ye’cüc-Me’cüc toplulukları beklemek doğru bir yaklaşım değildir.][16]

YE’CÜC VE ME’CÜC İÇİN YAPILAN YORUMLAR

İnsanda hayvanî sıfatların/kötülüklerin, çirkin fikirlerin çıkmasından ve bunların tamamen hâkim unsur haline gelmesinden ibarettir. Çünkü çirkinlikler ve kötülükler iyilikleri örter. Böyle kötü hallerin çoğalması kalbi karartır. Kaşanî, Ye’cüc ve Me’cüc ile mizacın bozulması, terkibin çözülmesiyle meydana gelen nefsanî ve bedenî kuvvetlerin kastedildiğini belirtir.

Bu bilgilerin yanında Yecüc Mecüc’ün Türk kavmi, onlara karşı yapılan duvarın Çin şeddi olduğu iddiaları da vardır. Eski tefsirlerde bu konu işlenir. Her ne kadar hoşumuza gitmese de bu bilgi bizim için önemlidir. Aşağıda geçen hatıra çok önemlidir.

Münevver Ayaşlı (1906-1999) Collège de France’da L. Massignon’un derslerine devam edermiş. Bir gün derste Massignon Ye’cüc-Me’cüc kavminin Türkler olduğunu söyleyince Münevver Hanım kızgınlığını göstermiş. Bunun üzerine Massignon, konuşmasına:

“Buna hiç infial (gücenme, kızgınlık duyma) göstermeyiniz. Türkler İslâm’ı kabul etmeden önce Ye’cüc-Me’cüc kavmi idiler. Eğer bir gün İslâm’ı unuturlarsa gene Ye’cüc-Mecüc kavmi olacaklardır” diye bir açıklama getirmiş[17]

Bu bilginin durumu bize açık şekilde gösterdiği şudur ki; Türk kavmi özellik bakımından sürekli atılım içinde olduğu, tarihin hiçbir döneminde devletsiz kalmadığı yanında, inançsız dönemlerinde “barbar” sıfatını alacak kadar ileri gidebileceğidir. Ayrıca Türkleri öven hadislerde mevcuttur.[18]

Bu nedenle kıyamete kadar Türklerin tarih sahnesinden çekilmeyeceğini ve devletsiz kalmayacağına dair rivayetlere de bakılınca dengenin olması konusunda L. Massignon kilise’nin müslümanlara (Türklere) karşı nefrete dayanan geleneksel tavrını II. Vatikan Konsili’nde terketmesini sağlayan zemini hazırlamış; Konsil üyesi olan talebesi Peder Georges Chehata Anawati de bu zeminin Konsil kararı olarak kayda geçirilmesinde etkili olmuştur.[19]

AGARTA- ŞAMBALA

“AGARTA”

“Dünyanın Kalbi”, “Yüce Ülke”, “Bilgeler Ülkesi” gibi çeşitli adlarla belirtilen Agarta, teozofik ve ezoterik kaynaklara göre, önceki devrenin sonlarına doğru Mu ve Atlantis’ten göç eden bilim-rahipleri tarafından kurulmuş bir organizasyondur.

Önceleri beşeriyetle açık temas halinde olan bu organizasyon, bu devrenin koşullarından ötürü gizlenme gereği görmüş ve ikâmet yeri olarak birbirlerine tünellerle bağlanan, dağlar içindeki yeraltı kentlerini tercih etmiştir.

Agarta, dünya insanlığının tekâmülünde sorumluluk sahibidir. İlahi Hiyerarşi’ye hizmet eder. Dünyanın Efendisi ve “Kutup” olarak ifade edilen ve “Brahatma” veya “Brahitma” adıyla belirtilen Agarta’nın lideri, Dünya’yı sevk ve idare eden İlahi Hiyerarşi’nin fizik âlemdeki temsilcisidir.

1912’de Müslüman olduktan sonra Abdülvahid Yahya adını alan; ezoterik, okült ve mistik konularda çok sayıda yapıtı bulunan Fransız asıllı Mısırlı düşünür ve yazar Rene Guenon’a göre tradisyonlarda “Kutsal Dağ”, “Dünyanın Merkezi” olarak ifade edilen yer, O’nun mekânıdır. Kimilerine göre, dünyanın tüm geçmişi, yitik kıtalara indirilmiş dinler ve kozmik öğretiler, Agarta arşivlerinde kayıtlıdır.

Agarta’nın yeryüzüne açılan 7 (kimi kaynaklara göre 4) ana çıkış noktası bulunmakla birlikte, mağaralarda inzivaya çekilen bilgelerin ve mağaralarda etkinliklerini sürdüren bazı inisiyatik toplulukların Agartalılar ile ilişki içinde oldukları ileri sürülür.

Rene Guenon’a göre bu durum, en çok, Türklerin yaşadığı Orta Asya’da görülmektedir. Kimi yazarlara göre, Göktürk, Uygur ve Hun masallarındaki, “ataların kutsal mağaraları” ve bir mağaradan geçilerek ulaşılan “gizli ülke” inanışında Agarta’nın sembolizmi bulunmaktadır. Tibet tradisyonlarına göre, Agartalılar şimdiki devrenin sonunda dışarı çıkacak ve Agarta’nın lideri yeryüzündeki menfiliği yenecektir.

Agarta’nın ne olduğuna ilişkin en yaygın, internet ve ansiklopedik kaynaklarda kullanılan tanım, “Tibet ve Orta-Asya tradisyonlarında sözü edilen, Asya’daki sıradağların içinde bulunduğu ileri sürülen efsanevi bir yer altı organizasyonu”dur.

Günümüze değin “Agarta”nın ne olduğunu inceleyen birçok yayın ve yazar bulunuyor. Bunlar içinde en ünlüleri ve kaynak olarak en itibar edilenleri üç tane. Bunları meraklıları için öncelikli olarak-konunun daha başında-yazalım.

 Saint-Yves d’Alveydre, Ferdinand Ossendowsky ve René Guénon.

Agartha kelimesi; “Agharta” ve “Agarthi” olarak da kullanılabiliyor. Agarta veya Agarti sözcükleri Sanskritçe de “ele geçirilemeyen, ulaşılamayan, her şeyden korunmuş, şiddetin yakalayamayacağı, anarşinin erişemeyeceği” anlamlarına gelmekte.

 “ŞAMBALA” (SHAMBALAH)

Kimi kaynak ve kişilere göre Şambala, Agarta’ya karşıt olarak kurulmuş, gizli bir menfi merkez. Ancak genel ve yaygın kanı, Şambala’nın Agarta’nın bir diğer adı olduğudur.

Bu tezin bir devamı var. Coğrafi bir tanım verip, siyasi bir bilgiyi de içeriyor. Yukarıda “Agarta ve Şambala” ilişkisine değinmiştik. “Ayrı-rakip” olduklarına ilişkin bilgi burada bulunuyor.

Bu göçten sonra, iki gruba ayrılıyorlar ve “sağ elin yolu” diye anılan grup Agarta’ya, yani dünya hayatından uzak “murakabe ve mükaşefe”de bulunma ülkesine, “sol elin yolu” diye anılan diğer grup ise “Şambala”ya yani kaba güç ülkesine yerleşiyor.

Agartalılar nerede?

Bu konu üzerinde asla mutabakat yok. Hemen her kaynak kendine göre bir adres gösteriyor. Böyle olmakla beraber, “geniş coğrafi” tanım açısından bir harita çıkarmak mümkün.

Guenon’a göre, çok eski bir tufan bugünkü Gobi bölgesinde çok gelişmiş bir uygarlık yok olmuştur. Burada yaşamakta olan “spiritüel mürşitler” Himalayaların altında yer almakta olan büyük bir mağara şebekesine sığınmışlar.

AGARTA HİKÂYESİ NASIL BAŞLADI

Burada önce Aytunç ALTINDAL Beyefendinin 04.10.2010 / Takvim Gazetesi – Arda Uskan’la  olan bir röportajını hatırlayalım

AGARTA EFSANESİNİN KAYNAĞI SİRK CANBAZI HELENA

Şu meşhur ‘Agarta’ konusuna girelim mi? Hani seni Ergenekon zanlısı durumuna sokan meşhur efsane.

Dünyada Agarta diye bilinen olay, özellikle Ergenekon operasyonundan sonra Türkiye’de gündeme geldi. Bir gazete (Taraf) beni Ergenekon’un kurucusu ilan etmişti. Mikdat Alpay diye bir MİT müsteşar yardımcısı vardı. ‘Esas Ergenekon kurucusu bunlar’ diye benim de olduğum bazı kişileri rapor etmiş.

 Sonra ne oldu?

Hiç canım ne olacak. Saçma sapan bir iddiaydı zaten.

Agarta tam olarak nedir peki, Ergenekon’a nasıl bağlamışlar?

19. yüzyılın sonu, 20. yüzyılın başında yaşayan Helena Blavatski isimli bir Rus kadın var… Bir sirk cambazı ve çok da güzel. 1895’de bir sirkle İstanbul’a geliyor. Bazı Türklere tanışıyor. Rufai tarikatından. Üsküdar’da ve Kasımpaşa’da esoterik bilgiler veriyorlar kadına. Bunları öğrenip, daha sonra Hindistan ve Tibet’e gidiyor kadın. İlk hippy yani. Tibet’te, Tantra ve Tantrik öğretileriyle tanışıyor.

 Bizimkilerden aldığı ne tür bilgiler?

Mesela kabala, gemetria, bizim ebced hesapları filan… Ardından, merkezi New-York’ta olan çok büyük bir akımı başlatıyor: TEOSOFİ AKIMI. Yani felsefe ile teolojinin bir arada olması. Ama bu dinlere karşı, aykırı bir akım. Kadın ciltlerle kitap yazıyor. ‘İsis Unveiled’ (Peçesiz İsis) mesela. İsis tanrıça. Bütün olay bu kitapla başlıyor. İşte bu kitapta ‘Agarta diye bir yer var’ diyor. Kelime de oradan çıkıyor.

Hikayeye göre; bilinen bütün uygarlıklardan çok evvel, 15 bin yıl önce Mu ve Atlantis medeniyetleri var ve bunlar aralarındaki savaşta ölüyor. Mu’nun 200 rahibi kendilerini kurtarıp, dünyanın bazı bölgelerine dağılıyorlar. Mezopotamya, Anadolu, Harran Bölgesi, Mısır ve Yunanistan’a.
Medeniyeti yeniden kurmaya gelmişler bir anlamda. “Bu rahipler hala Tibet’te bir yer altı şehrinde yaşıyorlar, beni o şehre götürdüler’ diyor kitapta.

Senin mutlaka bir yorumun vardır.

Ne diyeceğim! Bunlar kadının iddiaları. ‘Ben o kişilerle tanıştım, onlar Şamandı’ diyor. Tabii burada şamanizmi de anlatmak gerekiyor. Şamanizm şarlatanlık filan değil. Çok önemli bir olay. Latin Amerika’nın, eski dünyada bilinmediği dönemlerde var olan şaman toplulukları bugün hala yaşıyorlar. Mesela biz o dönemlerden sadece Aztek’leri, Maya’ları, İnka’ları biliyoruz.

Ama bunların gerisinde Mitsek diye bir grup var ki ben onlarla tanıştım.

Nerede yaşıyorlar?

Meksika’da ve UNESCO’nun koruması altındalar.

Bunlar Aztek ve İnka’ların ilk hali. Bu insanlar Meksika’nın Vahaka diye bir bölümüne yerleşmişler ve orada bir dağları var. O dağ, ‘ölüler dağı’ diye geçiyor. İşte şamanlar bunlar. Şu anda oradalar. Şamanlığın bir özelliği var. Konuştuk ya, dünyanın etrafında dönen radyo dalgalarını…

 Konuştuk ama örnek vermedik!

Araştırmacılar şununla karşılaşmış; Dünyanın bazı yerlerinde insanların düşünce sistemleri çok yavaş çalışıyor. Veya ağız yapıları, diş, damak, çene yani insanın ses aygıtları birbiriyle uyumlu değil. Bazı kimseler kaç nesil geçerse geçsin belirli harf ve sesleri çıkartamaz.

Dolayısıyla çok basit seslerle kendilerini ifade edebilir. İletişim, sese yüklediğin anlamlarla olur. Bu nedenle doğru dürüst iletişim kuramıyorlar.

Şamanlarla ne ilgisi var?

Şamanların bir özelliği var, ellerine bir tane tef alıyorlar. Şaman belli bir transa geçiyor ve kendini gökyüzüne yansıtıyor. Tefe bir kere vuruyor ve dünya etrafındaki radyo dalgalarıyla kendisinin o anda bütünleştiğine inanıyor.

Şamanların gökyüzündeki dalgalarla, radyo dalgaları ile bütünleşebilme yeteneği, on üzerinden sekiz buçuğa kadar çıkıyor. Zihinsel kapasitesi de o kadar açılıyor ve genişleyebiliyor.

Vay be, bizim radyoyu çalıştıran dalgalar bak ne işler yapıyormuş?

Bizim radyo dalgaları ile karıştırma.

Uzaydaki radyo dalgaları sözünü ettiğim. Radyo kelimesi de oradan geliyor zaten. Bir örnekle anlatacağım aklın duracak.

Şimdi NASA filan uzayı dinliyor ya… Oradan gelen frekansları, dalgaları kaydediyorlar. Kaydedilen normal frekanslar arasında 1995’te inanılmaz bir olay oluyor. Uzaydan aldıkları bir sinyalde, Hitler’in 1939’da yaptığı bir konuşmayı kaydediyor cihazlar. Bu titreşimler uzayın bir köşesinde kalmış. Uzayda hiçbir şey yok olmuyor ya. Onu kaydediyorlar tesadüfen. Şaman işte bu dalgalarla, bu sinyallerle bütünleşebiliyor.

Başka hangi toplumlarda var bu algılama yüksekliği? Türklerde ne düzeyde diye sormaya dilim varmıyor?

Biraz geriye gidersek, Afrika kıtasındakiler çok yavaş fikir üretebiliyor, yani zihinsel gelişim düşük. Anadolu en yüksek dereceye çıkabiliyor. Yakutistan var mesela Rusya’nın sınırlarındaki Kafkasya’da. Onlar çok yüksek zihinsel gelişim gösteriyorlar. Hindistan’da yüksek. Japonya’da çok düşük. Avrupa’da ise bütünleşebilme şansı çok az.

 Agarta’ya dönersek!

Kısaca orası Helena Blavatski’nin var olduğunu iddia ettiği ve Mu şamanlarının yönettiği bir hayali toplum.

Salaklığıma ver, bütün bu iş bizim Ergenekon’a kadar nasıl ulaşıyor?

Estağfurullah. İşte gizli ve derin devlet deniyor ya, Agartha’ya kadar uzandığı iddia ediliyor.

 Ergenekon’da adının geçmesinin nedeni bunları araştırdığın için mi?

Olabilir. İlk Ergenekon tutuklaması yapıldığında Sevgi Erenerol, Türk Ortodoks Kilisesi’nin halkla ilişkiler sorumlusuydu.

Onun notları arasında, ona anlattığım şimdi de sana anlatmakta olduğum Agartha, Blavatski ve bazı şeyleri buluyorlar. Sonra bana sordular. Ben de dedim ki böyle işlerle uğraşmayın, öyle bir şey yok. Ama ilk tutuklamalar başladığı zaman, bunlar ‘üç bin yıllık bir örgüt’ filan diye her şeyi bir birbirine karıştırmışlar.

İttihat Terakki’ye kadar geldiler ve bıraktılar işi. ‘Agartha’nın bunlarla ilgisi yok rezil etmeyin kendinizi’ diye anlattım ama iş işten geçmişti.

Mesela Hitler’in de oktült, yani gizli bilimlere tutkusu olduğu biliniyor. O da Agarta’yı araştırmış.Bütün bu işlerin Atatürk’e kadar uzanan bir öyküsü var yanılmıyorsam.Mu medeniyetiyle Atatürk de ilgilenmiş.

Hitler, Mu medeniyetine meraklı.

Agartha var mı yok mu, efsane mi diye Tibet’e adamlarını yolluyor. Hitler’inki bambaşka bir tutku. 1945 yılının 1 Mayıs günü Ruslar ve Amerikalılar Berlin’e girince, bir kışlada Nazi üniforması giydirilmiş bin adet Budist rahibin cesedini buluyorlar. Hepsi enselerinden vurulmuş. Hitler’in Tibet felsefesine, Budizm’e ve Mu’ya müthiş düşkünlüğü biliniyor.

Neden bu kadar ciddiye alınıyor?

İnanılan şu; Dünyanın bu yok oluşundan sonra kurtulan pek az insan bazı bölgelere yerleşiyorlar ve yeni bir medeniyet için kolları sıvıyorlar. Bunlardan birinin Sümerler olduğu söylenir. İnsanlığın tarihini ister 2 milyon yıl, ister 2 milyar yıl kabul edelim, Sümerler’de olduğu kadar gelişme kaydedilmemiş!

Sümerler’e gelince büyük sıçrama oluyor ve son 8 bin senede medeniyet aniden ilerlemeye başlıyor. Sümerler’e kadar insanlar buğdayı bilmiyor. Bu dünyada üretilen bir madde değil. Ama birden bire bunlarda buğday ekimi oluyor. Buğdayla aldığı karbonhidrat insanda zekayı geliştiriyor. Düşün, yüz binlerce yıl medeniyet adına hiçbir şey yok 8 bin senede Mars’a gidiyorsun…

 Atatürk’ün bu işe merak sarması nasıl oluyor?

1930’lardan itibaren çok yaygın bir görüş bu aslında…

Örneğin, 19 Mayıs’larda stadyumlarda yaptırılan İsveç jimnastiğinin, Mu’ların güneşe tapınma şekli olduğu iddia edilir.

Atatürk de bir ara ‘Türklerin ataları Mu’lar mı?’ diye araştırma istiyor. O dönemde Almanya kendini dünyanın hakimi görüyor.

Medeniyetin kendileriyle başladığını ispata çalışıyor. Mu soyundan geldiklerini yani… Mustafa Kemal de altında kalır mı? Bir araştırma da o yaptırıyor.

Tahsin Paşa’yı devreye sokunca…

Tahsin Paşa’ya Mayatepek soyadını veriyor ve mayaları araştırmak için Meksika’ya gönderiyor. Ben Meksika’ya gittiğimde, Büyükelçi Nüzhet Kandemir ve eşi, 400’den fazla maya dilinde Türkçe kökenli kelime tespit etmişlerdi.

Peki çalışmanın belgeleri nerede?

Bir dönem Anıtkabir’de duruyordu. Şimdi kaldırmışlar.

Sonraları cılkı çıkmıştı. Kızılderililer’in de Türk olduğu iddiasını hatırla.

Değiller miymiş?

*********

 “Agarta ve Şambala”yı  aşağıda zikredeceğimiz birkaç kaynakta görüleceği üzere bir “üst tasarım” olarak yıllar önce hazırlanmıştır.  Alt yapısında bir haince plan olduğu zaman geçtikçe görülecektir. Bu bazı şer mihraklar tarafından dünya insanın yeni arayışlarında karşılaşacağı beklenilen inanç sorunlarını gidermede “cazip” ve “kontrolü yapılabilecek bir tasarımları” önceden hazırlanmış olmasıdır. Bu şekilde bir inanç şekline dönüştürülecek ezoterik düşüncelerle insanları korkunç hayallere sürüklemek ve kontrol etmek mümkün olacaktır.

Bu yazıda Agarta ve Şambala’nın hedefi açısından düşündüğümüzde, Ye’cüc ve Me’cüc ile bağlantı kurmamız dünya üzerinde şu anadaki bilgilerimizle tam sonuca ulaşamadığımız varlıklardan olmasıdır. Kur’ân-ı Kerim’de  Kehf Sure’sinde (Mağara Suresi) bu konuya dair bilgi verilmesi Agarta ve Şambala hikayelerin “Mağara Sembolü” ile anılmasıdır.  

Konu üzerinde üç kitap okuyun görürsünüz ki birbirinin bir kopyası ve medyumların hikayeleri ile çorba olmuş durumdadır. Bu konuda en yeterli kaynak konu üzerinde araştırma yapmış ancak daha sonra Müslüman olup inzivaya mecbur kalan Rene GUENON’un “Le Roi Du Monde- ÂLEMİN HÜKÜMDARI” kitabıdır. Kitap detaylı bir inceleme görüntüsü verse de Kabbala terimleri ile yığılmış kalmıştır. Rene GUENON (Abdulvahid Yahya) da araştırmasının bir hayal olduğunu anlayınca iş işten geçmiştir. Şimdilerde piyasada onun hazırladığı kitabı evirip çevirip sunanlara dolup taşmaktadır.

Hint’in etkisinde kalan düşünür sayısı az olmadığını bilmekteyiz. Fakat gerçek bir araştırma sonunda sadece “om” sözcüğünden öteye gidilemeyeceği ve hayal olduğu görülmüştür.

Tekrar edecek olursak Agarta ve Şambala konusunu işleyen bütün kitapların şer odaklar tarafından pazarlanan “masonik ritüelleri” barındıran bir okült (bilimsel yöntem dışındaki yollar ile “gizli” bilginin araştırılması) ekolden olduğunu anlaşılmaktadır. Tabi ki, şeytâni odaklar üzerlerinde her zaman bir perdeyi çekili tutar.

Yine kitaplarında “Agarta ve Şambala Ekibi”nin bütün dinlere belli bir seviyede uzlaşmacı yaklaşırken Son ve Hak din olan İslâm’a karşı gizli bir amborgo uygulamasını görünce de aleni şer bir örgütsel faaliyet olduğunu göstermektir. (Bir unsur varlığından bahsetmemek, mücadele etmekten daha kolay ve örgütsel faaliyete en az zarar vericidir.)

Sonuç olarak Kur’ân-ı Kerim’de Zülkarneyn tarafından hapsedildiği belirtilen “Ye’cüc ve Me’cüc” bir vakitte dünyayı istila edecektir.  Ne varki, Ye’cüc ve Me’cüc kendi çabalarıyla esaretlerini bitiremeyeceklerine göre onlara yardım edecek bazı  insanlar olacak demektir. Çünkü kıyametin öne alınması ve geri kalmasına sebep olacak yegâne unsur insanların amelleridir. Öyle ise;

AVENGELİSTLER, HZ. İSÂ ALEYHİSSELÂMI,[20]

İRAN’IN DESTEKLEDİĞİ HÜCCETİYE CEMİYETİ MEHDİ ALEYHİSSELÂMI,[21]

AGARTACILARDA YE’CÜC VE ME’CÜC’Ü BİR AN ÖNCE GETİRMENİN ÇABASINDA OLDUKLARINI SÖYLERSEK HATA ETMEMİŞ OLURUZ.

Günümüz insanına bu bilgiden düşen pay Allah Teâlâ’nın emirlerine bağlı kalarak kıyamet öne çekmek iptilasından kurtulmalarıdır. Bunun için karada ve denizde fesadın yaygınlaşmasına mani olmak ve olur olmaz heveslerle kaderin çizgilerini zorlamamalıdır.  Eğer dikkatli ve uyanık olmazsak kıyamet saatini öne çekmeye çalışan “Yenidünya Düzencileri” nin emellerine hizmet ediyoruz demektir.

Biliyoruz ki insanlık birbirine muttasıl, medyun, meftun ve mergup olursa umulur ki nesillerimiz dahi bu sıkıntıdan korunabilecektir. Ancak ellerimizle Allah Teâlâ’nın sarsılmasın diye yeryüzüne “sabit koyduğu dağlar” denilen sırları yerlerinden kaldırmaya bu hızla çalışırsak kıyamet kopma sürecin kısalacağını da unutmamalıyız.

İhramcızâde İsmail Hakkı

Kaynakça

ALTINDAL Aytunç [Kitap]. – Gül ve Haç Kardeşliği İstanbul 2003.

ALTINDAL Aytunç [Kitap]. – Haşhaş ve Emperyalizm Alfa Yayınları İstanbul Ağustos 2007.

CÜMBÜŞEL Ali Cahit [Kitap]. – Agarta ve Şambala 2008 İstanbul.

MALKOÇ Bülent Kıyamet Alâmetleri Ve Gelecek Haberleri Konusunda Hadislerle Kitabı Mukaddesin Karşılaştırılması [Kitap]. – Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Ana Bilim Dalı- Hadis Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi-263194-Kayseri  : [s.n.], Eylül 2010 .

Rene GUENON trc İsmailTaşpınar [Kitap]. – Le Roi Du Monde- Âlemin Hükümdarı- Dinlerde Merkez Sembolizmi İstanbul, Şubat 2004.

YILMAZ Burhan [Kitap]. – Bilinmeyen Mevlana İstabul 2005.


[1] Bu iki isim Tevrat’ta Gog ve Magog şeklinde geçmektedir.

[2] Kehf, 94.

[3]  Enbiya, 96-97. 47 Buhârî, Sahîh, Fiten 29; Müslim, Sahîh, Fiten 20; Tirmizi, Sünen, Fiten 59;

[4] Buhârî, Sahîh, Fiten 29; Müslim, Sahîh, Fiten 20; Tirmizi, Sünen, Fiten 59; Hakîm, İbnu Mace ve Tirmizi’nin de tahric ettikleri, Ebû Hureyre’den gelen bir rivayette Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“Gerçekte Ye’cüc ve Me’cüc her günde güneşin ışığını görecekleri derecede (önlerindeki seddi) kazıyorlar. Başlarındaki olan:

“Hadi dönün, yarın  kazarsınız” der. Allah Teâlâ onu (seddi), öncesinden daha muhkemleştirir. Zamanlarına ulaştığı ve Allah da onları insanlar üzerine göndermeyi murad ettiği zamana kadar güneşi görecek derecede (tekrar) kazarlar. Başlarındaki: “Haydi dönün, Şüphesiz yarın kazacaksınız.” der

“İnşallahu Teâlâ” diye istisna ederler. Bunun üzerine sedde geldiklerinde bıraktıkları gibi kalmıştır. Onu kazarlar ve insanlar üzerine çıkarlar. Suları içerler. İnsanlar onlardan kal’alarına sığınırlar. Ye’cüc ve Me’cüc oklarını semaya atarlar. Okların uçları şiddetli kırmızı kana bulandığı halde üzerlerine düşer.

“Biz yeryüzündeki ahaliyi kahrettik, gök ehline yükseldik ” derler. Derken Allah Teâlâ negaf adlı böceği kafalarına gönderir. (O böcek burunlarından beyinlerine çıkar. Ve) Bununla onları öldürür.”

Neğaf; koyun ve devenin burnundan beyinlerine çıkan bir böcektir.

Hâsılı, kıyâmet insanların en şerlilerinin başında kopar. O zaman da yer  yüzünde Allah Allah diyen kalmayacaktır. Bu hususta dahi birçok hadisler vardır. Nitekim Müslim’in de tahric ettiği Enes radiyallâhü anhdan gelen bir rivayette Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

“Yeryüzünde Allah Allah denilmeyinceye kadar kıyamet kopmaz.”

[5] Ayetin tam metninin meali şöyledir: “Allah’a ve ahiret gününe inanan bir toplumun -babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa- Allah’a ve Resûlüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin. İşte onların kalbine Allah, iman yazmış ve katından bir ruh ile onları desteklemiştir. Onları içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki, kurtuluşa erecekler de sadece Allah’ın tarafında olanlardır.” (Mücadele, 22)

[6]        Tekvin, 10/2

[7]        Hezekiel, 38/2-3.

[8]        Hezekiel, 38/14-16.

[9]        Hezekiel,38/18.

[10]       Hezekiel, 39/1-6.

[11]       Hezekiel,39/11-12

[12]       Esinleme,20/7-8

[13]       Yorumlar hakkında geniş bilgi için bkz. İsmail Cerrahoğlu, “Ye’cüc – Me’cüc ve Türkler”, A ÜİFD. c.XX. ss. 98-106.

[14]       Konu ile ilgili olarak geniş bilgi için bkz. Aziz Taşbolotov, Ye’cüc ve Me’cüc Hakkındaki Hadislerin îsnad ve Metin Açısından Tahlili, AÜSBE, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2007, s. 114-120.

[15]       Cerrahoğlu, ‘Ye’cüc ve Me’cüc’, AÜİFD, s.125.

[16]      MALKOÇ Bülent Kıyamet Alâmetleri Ve Gelecek Haberleri Konusunda Hadislerle Kitabı Mukaddesin Karşılaştırılması [Kitap]. – Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Ana Bilim Dalı- Hadis Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi-263194-Kayseri  : [s.n.], Eylül 2010,  s.59-61

[17]      Ahmed Yüksel ÖZEMRE’nin  Louıs Massıgnon (1883-1962) hakkındaki makalesi

[18]Türkler sizlere dokunmadıkça siz de Türkler’e dokunmayınız. Zira onlar çok sert ve haşin tabiatlı kimselerdir.” (El-Cüveyni; Tarih-i Cihan-güşa, 1, s:11)

Ebu Sekine (ki Muharrerlerden bir kimsedir) Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bir sahabesinden naklen anlatıyor: “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Sizi bıraktıkları müddetçe siz de Habeşileri bırakın. Sizi terk ettikleri müddetçe Türkleri terkedin.” (Ravi (r.a.): Ebu Sekine Kaynak: Ebu Davud, Melahim 8, 4302)

[19] II. Vatikan Konsili’nde Musevîlik ile ilgili bir karar metninin hıristiyanlık-dışı diğer dinlere ve özellikle İslâm’a da açık olması husûsunda, Konsil üyesi olmamasına rağmen, Papa VI. Paulus ile Konsil’in üyesi papazları tahrik ve iknâ eden Massignon olmuştur. “Nostra Aetate Deklârasyonu” denilen bu metin, Katolik Kilisesi’nin müslümanlar hakkında olumlu beyânda bulunan ilk resmî belgesidir.

[20] Yahudi sempatizanı armagedoncu Hristiyanlara verilen isim aslı yunanca “iyi, sevindirici haber” anlamına gelen “evangelo” kelimesinin kişisel anlam verecek şekilde devşirilmiş halidir ki “evangelist” kelimesinden önceki devşirme basamağında da, “evangelo”dan daha yaygın bir kullanım alanına sahip “evangelion” gelir. televizyonlarda iyi kalite kıyafetleri ve kabarık saçlarıyla [tasvir richard dawkins‘a aittir, belirtmek gerek] sürekli “müjde”den bahseden bu tipler, nazarımda Hristiyanlığın şu dönemdeki en korkunç yüzüdür .

[21] Hüccetiye Cemiyeti, Humeyni’nin yakın arkadaşlarından Mahmut Halebi tarafından 1950’de kuruldu.

Hüccetiye, “Kayıp İmam Mehdi’nin geri gelişini hızlandırmak amacıyla iyiliği askıya alıp kötülükleri çoğaltacak adımlar atma” şeklinde özetlenebilecek kaos teorisine inanır.

Hüccetiye’nin kaos teorisi, Şia’da var olan “Mehdi’nin gelişini beklemenin ibadetlerin en büyüğü olduğu” inancı üzerine inşa edilmiştir. Hüccetiye, Yahudiliğin doktrininden aynen alınmıştır. Hıristiyan Neo-conların ve Yahudilerin, dünyanın kaosa saplandığı bir dönemde Mesih’in yeryüzüne ineceği ve kendilerine Krallığın tacını geri vereceği şeklindeki bir inanışları, neredeyse aynı kurguyla Şii Hüccetiye Cemiyeti’ne adapte edilmiştir. Hüccetiye Cemiyeti, kargaşa, savaş, açlık ve kaosun dünyayı sardığı kıyamete yakın dönemde, Kayıp İmam’ın ortaya çıkıp dünyaya adalet dağıtacağına inanır. Dahası inanmakla yetinmez; kayıp 12. İmam’ın gelmesi için gerekli olduklarına inandıkları karanlık ortamı ve günahların yaşanmasını sağlamaya çalışır.

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s