GARİP MESELELERDEN

(Anlayışımı zorlayan bazı konularla ilgili makaleler)

VAKİTSİZ EZAN OKUYAN MÜEZZİN/ 06 HAZİRAN 2012

Alpaslan’ın katipliğinden vezirliğe yükseldikten sonra, oğlu Melik Şah’ın Vezir-i Azamı/Başbakanı olan Nizam’ül Mülk, devlet başkanının başucu kitabı olması, ülkeyi ona göre yönetmesi, yeni bir deyişle kırmızı kitabı olması için “Siyasetname”yi yazar.

Dünyanın birçok diline çevrildiği gibi İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, İdare Hukuku Ve İdare İlimleri Enstitüsü Yayınları’nın birincisi olarak Muhammed Şerif Çavdaroğlu’nun tercümesi,  Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’ın önsözüyle yayınlanır.

Zulme uğrayan herkesin devlet başkanına rahatlıkla ulaşması gerektiğini söyledikten sonra tarih içinde çeşitli ulaşma yöntemlerinin kullanıldığını örnekleriyle anlatır.

Yedinci fasılda vakitsiz ezan okuyan müezzinden bahseder.

Abbasi halifelerinden Mu’tasım döneminde komutanlardan biri gündüz vakti genç bir kadını sokak ortasında zorla evine aldığını, halkın bir şey yapamadığını, kapının önüne varanların korumalar tarafından dövüldüğünü, kadı/hâkime şikâyete gidenlerin ise kovulduğunu, halifeye de ulaşılamadığını anlattıktan sonra bütün bu gayretlerin içinde olan, komutanın kapısında dövülen, hâkimin kapısından kovulan, Mu’tasım’a sesini duyuramayanlardan biri de geçimini terzilikle sürdürürken yanındaki mescidin müezzinliğini de yapan müezzin gecenin tam yarısında ezan okumaya başlar.

Vakitsiz ezanı duyan Mu’tasım, hemen muhafızlarını çağırır ve bu münasebetsiz müezzini hemen getirmelerini ister.

Müezzin derhal alınır ve Mu’tasım’ın huzuruna çıkarılır.

Mu’tasım, hışımla, kızgınlığını ifade eden kelimelerle sebebini sorar.

Müezzin, durumu olduğu gibi anlatır.

Mu’tasım hemen yüz kişilik bir kuvvet göndererek komutanı suçüstü yaparak yakalatır ve huzura getirtir.

Onu bir çuvalın için koydurur, ağzını sıkıca bağlatır meydanda herkesin sopa vurarak öldürmesini ister.

Öldükten sonra çuvalıyla beraber Dicle nehrine atılır.

Kadının kocası da çağrılır, hanımı ona teslim edilir ve hanımına iyi davranması halife tarafından tembih edilir.

Ondan sonra Mu’tasım, o müezzine “halifeye ulaşamadığı zamanlarda vakitsiz ezan okuma ruhsatı” verir.

O günden sonra ne zaman vakitsiz bir ezan okunsa adaletsizliğin yayılmaya başladığı ve önlem alınması gerektiği anlaşılırmış.

Bu olayın benzeri altı yüz yıl sonra İngiltere’de görülmeye başlamış.

Hani “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” filmi, romanı deyimi var ya işte o da bir adaletsizliğin ilanıymış.

Şehirde sıradan bir adam öldüğünde halka haber vermek için zamansız olarak çan bir defa çalarmış.

Eşraftan biri öldüğünde iki defa çalarmış.

Yüksek bürokratlardan biri öldüğünde üç deva çalarmış.

Kral öldüğünde dört defa çalarmış.

Bir gün zamansız çalan bir çan ötmüş.

Ardından ikicisi çalınca acaba kim? demişler.

Üçüncü çalışta meraklar artarken çan dördüncü defa çalınca halk telaşlanmış, “kralımız öldü” diye feryada başlayacakken beşinci çan başlayınca herkes çan kulesinin dibine gelmişler ve çanı çalana sormuşlar.

O da “Başınız sağolsun adalet öldü” demiş.

Siz hikâyeyi duyup da bu gün üzülmeyin.

Olmayan şey ölmez.

MAHMUT TOPTAŞ
http://www.tumkoseyazilari.com/yazar/mahmut-toptas/06-06-2012-vakitsiz-ezan-okuyan-muezzin.html

SAYIN BAŞBAKANIN DİKKATİNE / 01 MAYIS 2012

Ticarete atılmış eski bir ilahiyatçıyla sohbet ediyoruz.

Para peşinde koşturmaktan günlük olayları takip etmeye imkanı yok.

Ağabeyimiz iktidarda ya her şey güllük gülistanlıktır mantığıyla hareket ediyor ama bir türlü kendi ekonomisinin düzelmemesinden genelin de havasının öyle olduğuna yanaşmıyor.

“Benim durumum kötüye gidiyor ama Türkiye iyiye gidiyor” iyi niyetiyle hareket ediyor.

Ben ise, hep yorganıma göre ayak uzattığımdan, ayak kaslarım da kısa yorgana göre kasılı kaldığından, yorganım biraz uzasa bile ayağımı uzatamayacağımdan iyi durumlarla kötü durumları pek ayırt edemem.

Onun için benim yazılarımda maddi durumdan şikayet eden hiçbir cümle olmaz.

Ama hayatımın her saati ve saniyesi İslam dinini öğrenme ve öğretmeyle geçtiğinden esen havadan İslam kokusu duymak için bütün hücrelerimi kulak haline getirmeye çalışırım.

“Yurt dışında okuyan ilahiyat öğrencilerinin diplomalarının hâlâ geçersiz olmasına üzülüyorum” dedim.

Tankere kibrit atmışım gibi parladı: “Yapma ağabey yapma. Ağabeyimiz o işi düzeltti. Ben biliyorum. Tanıdıklarım var ve şu anda diplomaları geçerli” deyiverdi.

“Belki, Başbakan da senin gibi yanlış bilgilendirilmiştir. YÖK’tekilere sorma. Tanıdığın bir Ezher Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu olan varsa soruver” dedim.

Hemen cep telefonunu çıkardı, beni mahcup etmenin zevkini tadarcasına numaraları çevirdi ve soruyu sordu. Alınan cevapları duymuyorum ama “yapma beeee, etme beeee” diyerek anasını kaybetmiş kuzu gibi melemeye başladı.

Bana döndü ve “Sen haklıymışsın ağabey” dedi ve boynunu büktü.

Büyük ağabeyi hakkında neler düşündü bilmiyorum.

“YÖK’teki filan ağabeyimizin sayesinde düzeltildi” gibi eksik bilgilerle donatılmış birçok insan dolaşıyor ortada.

Eksik bilgi şu: Bu yeni YÖK, Mısır, Suudi Arabistan, Pakistan, Malezya, Bağdat, Suriye gibi halkı Müslüman ülkelerden alınan ilahiyat fakülteleri diplomalarının Türkiye’deki ilahiyat fakültelerinde fark derslerini vermeleri halinde kabul edildiğidir.

Halbuki 16 Nisan1929 tarih ve 1416 sayılı kanuna göre o günden 10 Ocak 1996 tarihine kadar Halkı Müslüman ülkelerden alınan ilahiyat fakültelerinden alınan diplomalar geçerli olmuş.

Tansu Çiller hükümeti zamanında 10 Ocak 1996 da bu hakları gasbedilmiş.

Yüzlerce il müftümüz, Diyanet İşleri üst düzey görevinde bulunmuş, bakanlıklarda önemli görevler üslenmiş insanların diploması bütün dünyada hâlâ geçerli iken yalnız Türkiye’de 1996 dan beri hâlâ geçersiz.

Hatta birkaçı Ezher İlahiyat diplomasıyla Batı üniversitelerinde mastır ve doktorasını yapmış, Türkiye’ye dönünce doktorasıyla veya mastırıyla görev istediğinde YÖK, filan ilahiyatta ek dersler almadan bu doktoran bizde geçersizdir deyivermiş.

“Ama Batıda geçerli” dediğinde “öyle ise bu diplomayı orada kullanın” denmiş.

İsmet İnönü, Menderes, Demirel, Ecevit, 12 Mart, 12 Eylül dönemlerinde geçerli olan diplomalar 1996 tarihinde geçersiz hale getirilmiş ve hâlâ geçersizliğini devam ettiriyor.

Mesele yalnız diplomanın geçersizliği meselesi değil.

O günden itibaren halkı Müslüman ülkelere eğitim için gitmeler onda bire beklide daha fazlasına düştü.

Diploması için değil de Arapça eğitimi için gidenlerimiz çok az.

Diplomalar şartsız şurtsuz eski haline dönüştürülürse yeniden ilim özgürlüğünün önündeki engel kaldırılmış olur.

Diplomayı kabul eden doğu ve batı ülkelerinin ilgili birimlerinin neden Türkiye’de kabul edilmez diye anlam veremedikleri konusunda kafa karışıklığı da giderilmiş olur.

Sayın okurlarım, soracak bir mağdur bulamazsanız bu konuda http://www.ezder.org’dan bilgi alabilirsiniz.

MAHMUT TOPTAŞ
http://www.milligazete.com.tr/makale/sayin-basbakanin-dikkatine-237636.htm

(Konu ile ilgili tarihi eski bir yazı)

BAŞBAKAN`IN SÖZÜNÜN TAKİPÇİSİYİZ/Ali Rıza AKGÜN

Sayın Başbakan geçen haftaki Mısır ziyaretinde el-Ezher şeyhi Ahmet et-Tayyib ve Mısır müftüsü Ali cumâ hocaların başında bulunduğu bir gurup âlimle el-Ezher’in merkez binasında (Meşîhatu’l Ezher) bir görüşme gerçekleştirdi.

Görüşmenin içeriği hakkında ulaştığımız bilgilere göre; görüşmede iki ülke arasında ilahiyat eğitimi alanında yardımlaşmanın imkânları, el-Ezher’in bu güne kadar olduğu gibi bundan sonrada ‘Sünni Dünya’da denge unsuru olmaya devam etmesinin gerekliliği ve benzeri konular üzerinde durulmuş.

Görüşme kısa ve zirve bir görüşme olmasına rağmen (görüşmenin yaklaşık yarım saat olduğu söyleniyor) önemine binaen el-Ezher şeyhi Ahmet et-Tayyib çok önemli bir konuya değinmiş. Ki o konu yıllardır adeta kangrene dönüşmüş olan El-Ezher ve benzeri üniversitelerden alınan diplomaların Türkiye’deki denklik sorunudur. Ezher Şeyhi şuan el-Ezher’de okuyan 650 küsur Türk öğrencinin Türkiye’ye dönünce karşılaşacağı denklik sorunundan hareketle konuya değinmiş. Ancak bu konu sadece şuan el-Ezher’de okuyan 650 öğrenciyi ilgilendirmekten çok daha derinlerdedir.

1993’te başlayıp 1996’nın ocak ayında tamamlanan bir süreçte, o yıllarda Türkiye’de iş başında olan hükümetler, -bu güne kadar sorun üretmekten başka bir iş yapmayan, ekranlardan tanıdığınız bazı marifetli ilahiyatçılarında yol göstermesiyle- ilginç bir karara imza atarak yurt dışında, özellikle İslam Dünyasında ilahiyat okuyan öğrencilerin diploma denkliğini iptal etti. (D.Y.P-S.H.P, D.Y.P-C.H.P ve D.Y.P-ANAP hükümetleri dönemi)

Yabancı dille ve bin bir çileye göğüs gererek ülke dışında üniversite bitirmiş binlerce genç bir anda mağdur edildi. Hatta 1996 yılından önce ülkeye dönmüş ve göreve başlamış olan birçok kişinin işine son verildi. Türkiye’ye döndükten sonra muhtelif üniversitelerde mastır ve doktoraya başlayan öğrencilerin bütün çalışmaları durduruldu ve o ana kadar yapılan bütün çalışmalar iptal edilerek yok hükmünde sayıldı.

İlginç bir durum! 12 Eylül mağdurları başta olmak üzere birçok mağdurun hakkının iade edilmeye başlandığı günümüz Türkiye’sinde, ilahiyat eğitimini dışarıda aldığı için mağdur edilen binlerce kişinin hakkını ülke dışından birisi gündeme getiriyor?

 Neticede Sayın Başbakan diplomaların denkliğinin verileceğine dair Ezher Şeyhine söz vermiş. Ancak burada üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta var ki, oda şudur. Eğer Başbakan diplomaların denkliğinin verileceğinden kastı şuan ki denklik uygulaması ise doğrusu mağdurlar olarak biz böylesi bir uygulamayı asla doğru ve hakkaniyetli bulmuyoruz.

Yaş ortalaması kırkı aşmış, evli-barklı ve birçok sorumluluk altında ezilen binlerce insanı fark dersleri adı altında bir prangaya mahkûm ederek, üniversite kapılarında en az bir yıl süründürerek, bütün olanlara rağmen yinede fark derslerini vermek ve denklik almak için yurt dışından işini-gücünü, çoluğunu-çocuğunu bırakıp sınava gelen insanları derslere devamsızlık gibi ucube bir gerekçeyle sınav salonundan dışarıya atarak verilecek bir denkliğin hiç de hakkaniyetli ve şahsiyetli olmayacağı aşikârdır. Sayın başbakanın haklı olarak Afrika’ya ve dünyanın değişik yerlerindeki mağdurlara uzanan o müşfik elinin, gönlünün ülkesindeki bu mağdurlara ve bunların çoluk-çocuğuna da artık uzanma vakti gelmiştir.

Sayın Başbakanın Ezher Şeyhine verdiği denklik sözü, bu insanların artık daha fazla süründürülmeden, direkt olarak verilecek bir denklik sözüdür. Ki, olması gerekende odur. Çünkü bunca kişi ülke dışına üniversite okumaya giderken böyle bir sorun yoktu. Ortada müktesep bir hak vardı.

 Gençliğinin en verimli döneminde onlarca yılı heba edilen biz mağdurlar, verdiği sözün arkasında durmayı şiar edindiğini söyleyen Sayın Başbakanın bu sözünün takipçisi olacağız.

27.09.2011

Email: ar.akgun@ozgundurus.com

http://www.ozgundurus.com/Yazar/Ali-Riza-Akgun/Basbakanin-sozunun-takipcisiyiz.php

 

MAZERETİN SONU YOKTUR

LATÎFE (52)

“Kul yaptığının yaratıcısıdır” diyerek kaderi inkâr eden, mutezile (kaderiyye) mezhebinin katı taassubu içindeki münakaşacıların zorlularından Ömer bin Ubeyd bir gün dedi ki :

— Beni hiç bir kimse bir Mecûsînin susturduğu gibi susturamadı. Bir gemide onunla beraber sefere çıkmıştım. Ona :

— Niçin müslüman olmazsın ve iman şerefi ile şeref bulmazsın? dedim.

— Hak Taâla müslüman olmamı takdir eylemedi ve İslam’a girmemi dilemedi, dedi.

— Hak Taâla senin İslam’a girmeni ister, fakat, şeytanlar seni men eder, dedim. Bunun üzerine Mecûsî :

— “Ene mea’ ş-şerîki’ l-ağlebi” Yani : Ben ortaklardan gâlib gelene tâbiyim ve kuvvetli yaratıcıya bağlıyım, dedi.

MESNEVÎ

Ko reh-i i’tizâli ey câhil

Hayr u şerrün müridi Hak’dur bil

Kimse dahi eylemez irâdetine

Karşu durmaz dü kevn kudretine

İdüp isnâd-ı acz Rahmân’a

Şirk-i şirketle uyma şeytâna

(Ey câhil “İnsan yaptıklarının yaratıcısıdır” diyen mutezile yolunu bırak. Hayır ve şerrin Allah’tan olduğunu bil.

Onun buyruğuna kimse karışamaz, iki âlem (dünya ve âhiret) onun kudretine karşı duramaz.

Allah’a acizlik isnâd edip ona ortak (şirk) koşanlar gibi şeytana uyma.)

HER ŞEYİN SONU ÖLÜM OLDUĞUNA GÖRE

LATÎFE (85)

Yolsuzun biri Behlül’ün yüzüne bir avuç kül saçar ve başından külahını alıp kaçar. Behlül de gözlerini silerek mezarlıktan yana seğirdip gider. Görenler :

— Hay dîvâne, külahını kapan şu tarafa gitti. Sen mezarlıktan yana seğirdip varıp ne yapacaksın? derler. Behlül :

— Ne tarafa giderse gitsin, isterse yedi iklimi dokuz dolansın, sonunda geleceği yer burasıdır, der.

Kaynak: Lâmi’î-zâde Abdullah Çelebi, LATİFELER, Şark İslâm Klasikleri, Yaşar çalışkan, İstanbul, 1994

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s