ERİC HOFFER / KESİN İNANÇLILAR İSİMLİ ESERLE İLGİLİ YORUMLAR

ERİC HOFFER 1902 yılında New York’da köken olarak Alman Yahudisi, göçmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Altı yaşında bilinmeyen bir nedenle görme yeteneğini yitirdi.  Onbeş yaşında yine görmeye başladı. Yeniden kör olabileceği endişesiyle olabildiğince kitap okumaya çalıştı. Hoffer, görme yetisini bir daha yitirmediği gibi, edindiği delicesine okuma alışkanlığını sürdürdü ve bu şekilde kendi kendini eğitti. Birçok şehir kütüphanesinin kartını yanında taşıyan Hoffer, çalışma saatleri dışında kalan vaktinin büyük bölümünü okumakla geçiriyor, yeterli parası olduğu takdirde, okumaya, yazmaya ve düşünmeye daha fazla vakit ayırabilmek için bulunduğu yerin kütüphanesine yakın bir ev tutuyordu. Hoffer, hayatı boyunca hiçbir akademik eğitim almamıştır. Genç bir adamken her iki ebeveynini de kaybetti. Parasızlıkla mücadele eden ve silahlı kuvvetlere başvurusu tıbbi gerekçelerle reddedilen Hoffer; on yıl kadar, işportacılık, tarla ırgatlığı, Nevada yakınlarında altın madeni işçiliği, dok hamallığı gibi düşük statülü işlerde çalıştı. Bir ırgat ve bir altın arayıcısı olarak tecrübe ettiği şeyler, Hoffer’ın sıradan insanlara, kitle hareketlerine ve tarihi şekillendiren ekonomik ve sosyal hareketlere ilgi duymasına yol açtı. Bir madende çalışırken dağda mahsur kaldıklarında okuduğu Montaigne’nin ünlü Denemeler kitabı hayatını değiştirdi ve okuduklarının etkisiyle yazmaya karar verdi. İş ortamlarında karşılaştığı insanları gözlemledi ve tamamı toplum hayatı ile ilgili sosyal psikolojik kitaplarını yazmaya başladı. Kitle hareketlerinin psikolojik temelleri üzerine kaleme aldığı ilk kitabı, “Kesin İnançlılar” (orijinal adı: The True Believer: Thoughts On The Nature Of Mass Movements) 1951 yılında yayımlandı ve kitap milyonlar sattı. 1964 yılında Kaliforniya’da bulunan Berkeley Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde danışmanlık görevine başlayan Hoffer, danışmanlık görevinin yanı sıra üniversitedeki iş arkadaşlarına hiçbir şey bahsetmeden rıhtımdaki hamallık görevine devam etti.

1968 yılından meşhur “Altı Gün Savaşı”ndan sonra yazdığı ve 26 Mayıs 1968 Los Angeles Times gazetesinde yayınlanan bir makalede Türkiye’den mübadele ile uzaklaştırılan Rumları da örnek göstererek İsrail’in işgal ettiği topraklardaki Arabları tehcir etme hakkı olduğunu savundu.

1983 yılında vefat etti.

Türkçe’ye Çevrilen Kitapları:

1. Kesin İnançlılar: Kitle Hareketlerinin Anatomisi, Çev. Erkil Günur, Tur Yayınları; 1978, (Kitabın sonraki baskıları; Akran Yayıncılık, 1993 ve İm Yayın Tasarım, 1998)

2. Aklın Muhteris Çağı; Çeviren: İhsan Durdu, Ayışığı Kitapları, 2000.

3. Değişim Sancısı; Ayışığı Kitapları, 2000. Eric Hoffer bu kitabının en önemli eseri olduğuna inanırdı.

“KESİN İNANÇLILAR” İSİMLİ ESERLE İLGİLİ YORUMLAR

Necat YAZICI

Kitle hareketleri her zaman ilgi uyandırmıştır. Kitle hareketleri yalnızca gerçekleştikleri dönemleri değil, takip eden süreçte pek çok toplumu da derinden etkileyecek sonuçlar ortaya çıkarmışlardır. Hal böyle olunca kitle hareketlerinin nedenleri herkes için bir merak ve araştırma konusu olmaktadır.

Kitle hareketlerinin ortaya çıkmasına neden olan ortam, bu hareketleri idare eden kişilerin karakterleri, harekete katılan kesimlerin içinde bulundukları sosyo-psikolojik durum vb. meselenin doğru anlaşılmasında büyük bir önem arz etmektedir.

Benzer bir durum İslam düşünce ekolleri olan itikadi ve siyasi mezheplerin ele alınmasında da önem arz etmektedir. Bu bağlamda söz konusu mezheplerin anlaşılmasında, siyasi yönü ağır basan mezhebi hareketlerin doğuş, gelişim ve teşekkül süreçlerinin doğru anlaşılmasında, kitle hareketlerinin psikolojisinin bilinmesi faydalı olacaktır.

Eric Hoffer’in kitabı özellikle yıkıcı olarak adlandırmayı tercih ettiği -ki bu adlandırmanın bilinçli olduğu kanısındayım- kitle hareketlerinin arka planına ışık tutma iddiasında olan bir çalışma. İleri sürdüğü bazı hususlar tartışmaya açık olmakla birlikte, örnek olarak vermiş olduğu olaylarla sınırlı tutulması şartıyla kitle hareketlerinin sağlıklı bir anatomisini bize verdiği söylenebilir.

Birinci bölümde kitle hareketlerinin çekici yönleri ele alınıyor.

İkinci bölümde inanç değiştirmeye hazır insanlara ilişkin bir karakter özellikleri ağırlıklı bir sınıflandırma yapılıyor.

Üçüncü bölümde ise kitle hareketlerine ivme kazandıran “birlikte hareket ve nefsinden fedakarlık” konuları irdeleniyor. Bu bağlamda fedakarlığı arttıran etkenler ile kitle hareketlerinde yer alan kişileri hareketi amacına ulaştırma hedefi doğrultusunda safları sıklaştırıcı/birleştirici faktörler analiz ediliyor.

Yazar kitabında ağırlıklı olarak modern zamanlarda ortaya çıkan ve özellikle kıta Avrupası ve yakın çevrede etkili olan devrimci, faşist ve sosyalist devrimler bağlamında kitle hareketlerinin analizi üzerinde yoğunlaşıyor. Sonuçları itibariyle dünya tarihinin temel kırılma noktalarına işaret bu olayların ortaya çıkış sebepleri üzerinde duruluyor.

Her toplumsal hoşnutsuzluğun sonuç alan bir kitle hareketine dönüşmemiş olması, şöyle ya da böyle bir sonuç alınan kitle hareketlerinin özelliklerinin ne olduğuna dair bir merakı da uyandırıyor.

Yazarın kitle hareketlerine katılanlara yönelik tahlili birçok açıdan ayrıca ele alınmalıdır. Yazarın analizlerinin, vermiş olduğu örnekler itibariyle, kısmi doğruluk payı olmakla birlikte kitle hareketlerine katılan insanların toplumla sağlıklı iletişim kuramayan, büyük hayal kırıklıklarına uğramış, kendini anlamlandıracak değerlerden yoksun kişilikler olarak resmedilmesi, kitabın amacına yönelik bir takım kuşkuları besler nitelikte.

Kitle hareketlerine katılan kimselerin neredeyse bir işe yaramayacak derecede düşük toplumsal konumlarının suistimal edilmesi neticesinde ortaya çıkan kitle hareketleri, sırf bu imaj nedeniyle zaten en başından tu kaka edilmesi gereken bir görünüm kazanmaktadır.

Kitabın kitle hareketlerini fanatizmle açıklama gayretleri, toplumsal yapıda değişime kapalı, muhafazakar bir anlayışın ipuçlarını veriyor.

Yazarın genel olarak bilinen bazı kitle hareketlerinden hareketle birtakım tespitler yaptığını söylemek gerekiyor. Yani eser bir yıkıcı kitle hareketi oluşturmak için gerekli materyalden bahsetmekten ziyade, gerçekleşmiş olan kitle hareketlerinin mahiyetinden bize haber verir gibidir.

Elbette insan doğasının hemen her zaman ve yerde sabit olan özellikleri açısından değerlendirildiğinden yazarın kitle hareketlerine katılan insanların sosyo-psikolojik durumlarına ilişkin kimi bazı tespitleri zamanı aşan bir değer de taşımaktadır.

Yazar kitabında dini, sosyal veya milliyetçi hareketlerin ortak özelliklerini incelemektedir. Bu bağlamda bütün kitle hareketlerinin, taraftarlarında, ölümü göze almak ve birlikte yürüyüşe geçmek duygusu yarattığı vurgulanmaktadır. Yine kitle hareketlerinde yer alan kişilerin bir şekilde aynı düşünce tarzına sahip kişilerden oluştuğu belirtilir.

Ancak kitle hareketlerini yönlendirenlerin bu kitleyi aslında manipüle ettiği hususu, satır aralarında ve özellikle de kitabın üçüncü bölümünde ayrıntılı olarak anlatılmaktadır.

Kitabın tamamı bir bütün halinde değerlendirildiğinde, adeta kitle hareketlerine katılanların her durumda aldatıldığı ve aldanmışlıklarının kurbanları olduğu fikri işlenmektedir.

Asosyal, umutsuz, ne yapacağını ve anlamını bilmeyen insanların manipüle edilerek kitlelerin harekete geçirildiği doğrudur. Ama bu bir toplumsal kuraldan ziyade, elde var olan örneklerden yola çıkılarak varılacak bir durum tespiti olabilir.

Bu bağlamda yazarın peygamberlerin kitle hareketlerini de –bir takım övücü ifadeler araya sıkıştırılsa bile- neredeyse bu kategoriye sokma çabası sezinlenmektedir.

Dikkatli bir okuma ile yazarın ifade ettiği bazı hususların İslam tarihi sürecinde kimi kitle hareketlerinin, yani siyasi ve itikadi mezheplerin, davranışları ile örtüştüğü rahatlıkla görülebilir. Ancak tüm kitle hareketlerinin kitle manipülasyonuna dayalı olduğu fikri, bir zorunlu gerçek değildir. Bu iddia ancak verili olayların titiz bir tasnifi ile ileri sürülebilir. Dünyadaki pek çok yıkıcı kitle hareketinin niteliği bu olabilir ancak tüm kitle hareketlerinin yıkıcı olmadığı/olması gerekmediği de bir başka gerçektir.

Kaynak:

http://corumgulder.com/haber_detay.asp?haberID=82

********************************************

KİTLE PSİKOLOJİSİ VE İSLÂM’IN YAYILIŞI

HAYATİ BİCE/ 11 Eylül 2011

atahayati@gmail.com

Bir önceki yazımda “Kesin İnançlılar” adlı kitabında Eric Hoffer’in  İslamiyet’in yayılışını da bir kitle hareketi olarak ele aldığından söz etmiştim. Bu sözlerimi İslâm gibi bir ilahi varoluşun, kitapta yer alan kitle hareketlerinin beşerî örnekleri olan faşizm, komünizm gibi sistemlerle özdeşleştirilmesini –ya da benzeştirilmesini- benim de benimsediğim şeklinde anlayanlar oldu.  Hattâ, daha ileri giderek Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemi, kitabında kendilerine özel yer ayırdığı Adolf Hitler, Joseph Stalin gibi başına geçtikleri hareketleri kitlelere mal eden eli kanlı psikopat isimler ile birlikte anan bir Batılı yazarın kitabını tavsiye etmemin yanlışlığını mail ile iletenler de var.  Gerçekten de İslâm’ın yayılışını ilahi desteği yok sayarak başarılı bir kitle hareketi, Hz. Rasûlullah sallallâhü aleyhi ve sellemi ise kitle psikolojisini kullanarak başarıya ulaşmış bir ajitatör olarak değerlendirmek benim nazarımda da küfre yakın bir yerdedir.

 Tarihte başarıya ulaşmış ve kitlelere mal olmuş fikirleri inceleyen Eric Hoffer, İslâm’ı da bu çerçevede ele alarak,  İslâm’ın inanç, lider, öncü kadrolar, sloganlar yönünden tam bir kitle hareketi haline geldiğini ve tarih içinde yayılışını da bu dinamizmine borçlu olduğunu ileri sürmektedir. Kendi kendini yetiştirmiş bir zekâ olan ve dinler tarihi –özellikle İslâm- hakkındaki bilgisi sadece okuduğu birkaç yanlı kitaba dayanan Eric Hoffer’in İslâm hakkındaki değerlendirmesi, sadece Batı’nın İslâm algısını yansıtması yönüyle bir önem taşıyabilir.

İslâm’ın ortaya çıkış sürecine baktığımızda  bir kitle hareketi olarak başlamadığı için yayılışını kitle psikolojisinin sonucu şeklinde göstermek te yanlıştır. İslâm’ın Mekke’deki ilk yıllarında ilk müslümanların sürekli ezilip horlandığı düşünüldüğünde, hattâ devam eden vahiy süreci uzunca bir süre kesildiğinde müşriklerin  “Muhammed’in Rabb’i O’nu terketti” istihzalarını hatırlarsak konu daha iyi anlaşılacaktır. İslâm’ın indirildiği sürecin ilk 10 yılını teşkil eden sıkıntılı ilk Mekke-i Mükerreme döneminden sonra 622 yılında peygamberliğinin 11. yılında Medine-i Münevvere’ye hicretten sonra İslam devlet haline gelme süreci başlamış; bu süreç içerisinde M.  624 yılındaki Bedir savaşı ve  M.  625 yılında Uhud yenilgisi gibi ağır sınavlar ile de karşılaşılmıştır.

Bedir savaşına katılan -ve isimleri tek tek kaydedilmiş olan- ilk müslümanların sayısının 313, Uhud savaşına katılan müslümanların sayısının ise 1000 civarında oluşuna dikkat çekmek isterim.  Özellikle Uhud savaşı sırasında çok zorlanan müslümanların psikolojisine bakıldığında bile zafere koşan bir kitleye katılarak ganimet paylaşımından nasib alma düşüncesinin var olamayacağı görülür. O günlerde İslâm’ın ve Allah elçisinin yanında yer almak hâlâ ağır bir çileye talib olmaktı. [2]

Eric Hoffer’in bu süreçten haberdâr olduğunu sanmıyorum; dolayısıyla İslâm’ın yayılışını bir kitle psikolojisine kapılan insan topluluğunun faaliyetine bağlaması tamamen isabetsizdir.

Kesin İnançlı Kimdir?

Eric Hoffer’a göre: “Kutsal bir amaca inanç, bir dereceye kadar nefsimize olan inancın kaybolmasından doğan boşluğu doldurmaktır. Bir insanın kendi mükemmelliğine olan inancı ne kadar zayıf ise, ulusunun, dininin, ırkının ve ya inandığı kutsal amacın mükemmelliği yönündeki iddiası o kadar kuvvetlidir.”

 “Kesin inançlı” kendi siyasî, dinî, felsefî inancının “mutlak gerçek” olduğuna, bu inancını başkalarına -zorla da olsa- kabul ettirmek gerektiğine bağnazca inanır. İnancı konusunda en ufak bir şüphesi, hatta doğruluğu konusunda kaygısı bile yoktur. Bu yüzden, kesin inançlı haline gelmiş insanların eğitim almış, okumuşlarında bile içinde yer aldıkları hareketi sorgulamaya boş verme havası egemendir.

Hoffer, tarihte başarılı olmuş lider karakterli insanları şöyle tarif eder: Başarılı bir liderin en önemli işlerinden biri, taraftarlarında muhteşem bir görev yaptıkları hayalini yaratmak suretiyle ölmenin ve öldürmenin acı gerçeğini perdelemektir.”

Kitleye mal olmuş bir harekete katılanların, ölümü dahi göze almalarını ise: “İnsanların bir rozet, bir bayrak, bir namus, bir fikir, bir efsane ve benzeri şeyler uğruna ölmeyi göze almaları tamamen anlamsız bir davranış değildir. Aksine, asıl anlamsız olan şey, bir kimsenin maddi bir kazanç uğruna canını vermesidir.” sözleriyle açıklar.

İslâm’ın ve Türk Tarihinden Birkaç  Kesin İnançlı…  

Hoffer’in bu tarifine göre İslâm’ın ilk müminlerinden ashâbı kirâm’ın Hatice b. Huveylid, Ebubekir es-Sıddîk, Ömer b. Hattab, Ali ibn Ebu Talib, Bilâl-i Habeşî, Sümeyye, Ammâr b. Yasir, Ebuzer Gıfarî radiyallâhü anhüm gibi yıldız isimlerini Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin tebliğini kabul anlamında kesin inançlı olarak kabul etmek gerekir. Türk tarihine bakıldığında da Alp Arslan, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Kanunî Sultan Süleyman, Genç Osman gibi isimlerin hayatlarında pek çok kesin inançlılık örneklerini bulabiliriz. Ülkücü hareketin 12 Eylül öncesinin keskin mücadele döneminde, sonrasındaki işkence ve tutsaklık döneminde de birçok ülküdaşımız kesin inançlılık örnekleri sergilemiştir.

Birkaç örnek vermek gerekirse Miraç sonrasında kendisine gelip: “Arkadaşın Muhammed şimdi de yedi kat semâyı geçip Rabbi ile konuştuğunu söylüyor. Buna da mı inanacaksın?” diyen müşriklere: “Bunu Muhammed mi dedi? O dediyse elbette inanırım.” yanıtını veren Ebubekir es-Sıddîk, kesin inançlı değilse kimdir kesin inançlı olan?

 

Ya da Mekke’nin kızgın kumarlı üzerine yatırlıp göğsüne konan ağır kayaların altında inlerken “Lat ve Uzza’yı Rab olarak kabul et”meğe zorlanırken “Allah Ehad, Ehad…” diye inleyen Habeşli Bilâl’in inancını sorgulamak kimin haddine?

Rasûlullah’ın bekâ âlemine geçişinden sonra gördüğü haksızlıklara başkaldırıp çöl ortasındaki Rebeze’de münzevî bir hayatı tercih eden Ebuzer’in imanı kaç deve yükü altın ile değiştirilebilirdi ki?..

 Türk tarihine bakacak olursak da kesin inançlı bir çok ecdâd simasını görebiliriz. Malazgirt ovasında cenk meydanına çıkmadan önce beyaz elbiseler giyip ölürse bu beyaz elbiselerinin kefeni olmasını vasiyet eden Alp Arslan’ın imanında, hicret arifesinde öldürülmesi planlanan Hz. Rasûlullah (s.a.v.)’in yatağına yatan Hz. Ali’nin yiğitliğinden bir nişane yok mudur?

 Ya Bizans surları önünde kuşatma uzayınca: “Ya Ben Bizans’ı alırım, ya da Bizans beni” diyerek atını denize süren Fatih’in azmini nasıl açıklayabiliriz?

 Ya da ilerlemiş yaşında Zigetvar kalesinin fethi için at sırtında, yüzlerce ve yüzlerce kilometrelik sefer yollarına düşerek, şehîd olan Kanunî Sultan Süleyman’ı İstanbul’un incisi Topkapı Sarayı’ndan çıkarıp yetmişinden sonra gazâ yollarına düşüren neyi arzusudur?

 12 Eylül döneminin işkence tezgâhlarından geçen ülkücülerin, sorgucuları çıldırtan ketumluklarını da davaya olan kesin inançlarından başka bir şeyle izah zordur.

 Ashâb-ı Kirâm’ın, azîz ecdâdın yaşadıklarına ve yakın dönemde ülkücü harekete adanmış hayatlara bu nazarla bakıldığında daha pek çok örnek “kesin inançlı” kahraman bulmak mümkündür.

 “İslâm’ın Zaferi Allah’ın Vaadidir”

 Bu açıdan İslâm’ın yayılış ve zafere ulaşma sürecini, “kesin inançlılar”ın müthiş bir zaferi olarak tanımlayan Eric Hoffer, bu  noktada haklıdır. Haksız olduğu konu, Allah Teâlâ’nın ve meleklerin desteği ile kazanıldığını Kur’an-ı Kerîm’in ifade ettiği Bedir, Hendek gibi muharebelerin, Mekke fethinin sadece Muhammed tarafından inandırılmış insanların kahramanlığı ile kazanıldığını sanmasıdır. Bu yanılsamada, kökü taa cahiliyye dönemine kadar giden İslâm’ı ilahi kaynağından soyutlayıp Hz. Rasûlullah’ın kendi çabaları ile ortaya çıkan bir din, Kur’an-ı Azîz’i Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin derlediği “esâtirü’ evvelîn” (=öncekilerin efsaneleri) olarak algılayan Yahudi-Hrıstiyan çarpık zihniyetidir. Aile kökleri Yahudi olan Eric Hoffer’in İslâm’ı değerlendirmesi  de bu çarpıklığı yeterince içermektedir.[3]

 Bu çerçevede İslâm’ın iman esasları kitle hareketinin ideolojisini, Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem kitle hareketinin liderini, Hz. Rasûlullah’ın keremli ashâbı (radiyallâhü anhüm) ise kitlenin öncü kadrosunu temsil etmektedirler. Müslüman olmayan bir fikir adamı olarak Eric Hoffer’in bu tesbitinde İslâmi açıdan çok büyük bir boşluk vardır. Bu büyük handikap, İslâm’ın ilahi kaynaklı bir din olduğunu, iman esaslarının vahiy olarak gelen Kur’an-ı Kerim’e dayandığını göz ardı ederek beşerî bir üretim olduğu yanılgısıdır.  Ayrıca ilk günden bu yana İslâm’a giren her bir kişinin Allah indinde tek-tek sorumlu insanlar olarak “müslümanlar kitlesi”ne  katıldığı ve kitle içindeki her bir ferdin tek başına Allah Teâlâ’ya hesab vereceğinin şuurunda insanlar olarak kendilerini yetiştirmek ve geliştirmek zorunda olduğu gerçeğinden habersiz oluşu da bilmediği bir alanda konuşması nedeniyle ortaya çıkan vahim bir durumdur yanlışlardır.

İslâm’ın Farkı: Yatay Genişleme/Dikey Derinleşme

 “İki günü birbirine denk olduğunda zararda olacağını” bilen insanların kitle içerisinde kendilerini kaybetmeleri ve şahsi yetersizliklerini azaltmağa çalışmadan kendilerini avutmaları mümkün müdür? Yahud Kur’an-ı Hakîm’in ifadesiyle Allah’ın kendisine “şahdamarından daha yakın “ olduğunu bilen bir müslüman, hangi kitle içinde Rabb’ine kulluğu, yaratılış gayesinin gereği olan öz kişiliğini unutabilir ve nefsiyle mücadeleyi ya da murakabeyi bir tarafa bırakabilir?

 İşte bütün bu hususlar sebebiyledir ki, akın akın İslâm’a koşan kitleleri teşkil eden insanlar, her biri tek tek daha iyi müslüman olma yolunda ilerleyerek insani yönden de kemali aramağa başlamışlardır. Bir benzetme ile ifade edilecek olursa İslâm zuhurundan itibaren kitlelere yatay bir düzlemde yayılırken, bünyesine aldığı tek-tek “kul”lar olan insanları dikey düzlemde derinleştiren bir seyir izlemiştir.  İslâm ile tanışarak ruhânî bir eğitim sürecine dâhil olan fertlerin bir araya gelmesi ile oluşacak bir kitle hareketi bir yandan genişleyerek toplumdaki etkinliği artarken bir yandan da tek tek kişiler bazında derinleşerek yoğunluğu artar; yani kitle bir yandan enine büyürken bir yandan derinleşir. Genel müslüman kitle içinde liderinin etrafında belirli bir örgüt disiplini ile dünyaya dair mücadeleye devam eden her bir müslüman, Allah’ın huzurunda tek başına kalacağı o büyük hesab gününde hesabını verebilmek için kendi iç muhasebesini her an yapmak zorundadır.

İslâm tarihi başta Hz. Ömer radiyallâhü anh örneği olmak üzere, “İslâm ile tanışan Allah kulları”nın bu kemale erme cehdinin emsalsiz örnekleriyle doludur. Önceki yazımda işaret ettiğim bir hadiste yer alan İslâm’ın “küçük cihad/büyük cihad “ esprisi de doğrudan olarak bununla ilgilidir. Tek-tek her bir ferdi kendisini bu şekilde geliştiren bir kitle hareketinin dünyada başarıya ulaşması çok muhtemel olduğu gibi, -dünyevi bir başarıya ister ulaşılsın isterse ulaşılmasın- her bir mensubu da büyük hesap gününde Allah’ın huzurunda zelil ve perişan olmaktan kurtulurlar.

Hicretin ikinci asrından itibaren ortaya çıkan sûfîlerin öyküsü ve hicretin beşinci asrından itibaren ortaya çıkan tasavvuf okullarının faaliyetleri de tek-tek müslümanların kaliteli insanlar olarak yetiştirilmesini konu alır.  Türk coğrafyasında İslâm’ın yayılması da yüzyıllar içerisinde bu kemale erme seyrini tanımlar. Başta Yesevîlik olmak üzere Türk yurtlarında faal olan Kübrevîlik, Mevlevîlik, Bektaşîlik, Nakşbendîlik gibi tarikat dergâhlarında da bu kemâl ilminin dersleri okutulmuştur.

 Köhne-Ürgenç kalesini kuşatan Moğol istilacılarına karşı savunulan kalenin bedeninde göğüs göğse bir mücadeleye girerek, oklanarak şehîd edilen Kübreviyye tarikatının kurucu mürşidi Necmeddin Kübra’dan zamanımızda ehl-i tasavvuf olarak pazarlananların, anonim şirket gibi ülkenin her yanında tezgâh açanların alacağı çok ders vardır. [4]

 Tasavvufî eğitim yöntemlerinden birisi olan “halvet der encümen”  (=halk içinde Hakk ile beraber olma) kuralı, müslüman bireyin toplum ile ilişkilerinin nasıl olması gereğine ışık tutan eşsiz bir yöntemdir. Tarihî tasavvufî tecrübeden yararlanılarak birer insan olarak inanç ortaklığını paylaşan bireylerin öz nitelikleirnin gelişiminde ülkücülüğün Dokuz Işık doktrininin Şahsiyetçilik ve Hürriyetçilik ile Gelişmecilik ve Halkçılık kuralları bu çerçevede değerlendirilmesi gereken esaslardandır.

 ————————–

 

[2] Geçen yılın Ağustos ayında yaptığımız umrede hicret sırasında Hz. Rasûlullah (s.a.v.)’in, vefakâr dostu Hz. Ebubekir (r.a.) ile kendilerini izleyen müşriklerden gizlendikleri ve tam üç gün üç gece saklandıkları Mekke yakınındaki Sevr Mağarasını ziyaret ettiğimde bunu çok derinden fark ettim. Medine-i Münevvere’de ise Uhud savaşı esnasında yaralanan ve o sırada 54 yaşlarında olan Hz. Rasûlullah (s.a.v.)’in birkaç sâdık müslüman mücahid ile sığındıkları kaya oyuğunu ziyaret ettiğimizde içeriisnde bulundukları psikolojiyi düşündüm. Ancak 10 kişinin sığabileceği bir iç hacmi olan bu kaya gediğinde  Allah’ın Elçisi (s.a.v.) ve yanındaki ashâbının yaşadıklarını anlamağa çalıştım. Bu vesile ile Hacc veya umre yapacak okurların normal ziyaret programlarında olmayan bu iki mekânı mutlaka ziyaret etmelerini tavsiye edeceğim.

[3] Nurcular başta olmak üzere sağ kesimde yıllardır büyük bir hayranlıkla reklamı yapılan Thomas Carlyle’ın Kahramanlar kitabında Hz. Muhammed, Kur’an-ı Kerim ve İslâm hakkında yazılan akıl almaz iftiralar, küfür cümleleri yanında Eric Hoffer’in yazdıkları çok hafif kalmaktadır.

 [4] Türbesi Türkmenistan’da bulunan Necmeddin Kübra’nın hayat hikâyesi hakkında geçtiğimiz günlerde yayınlanan ve Dr. Süleyman Gökbulut’un yazdığı değerli inceleme eserinde bu şehadetin bütün ayrıntıları yer almaktadır. Tasavvufî kahramanlığın ve gerçek cihadın niteliğini anlamak için okunmasını tavsiye ederim. (Necmeddin Kübra, Dr. Süleyman Gökbulut, İnsan yayınları, İstanbul-2011.)

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=565188&sa=89531941

[5] Muhyiddin Şekûr’un biyografik eseri “Su Üstüne Yazı Yazmak” hakkında yapılmış ayrıntılı bir inceleme için bkz.  http://www.tasavvuf.info/su.htm

**********************************

 BAĞNAZ, YOBAZ…

Taha AKYOL

Milliyet

       ERCİH Hoffer’in “Kesin İnançlılar” adlı mükemmel kitabının yeni baskısı çıktı. (İm Yayınları, CC 237, Mecidiyeköy 80303 İstanbul)

       Hoffer, “kesin inançlı” kavramını ‘bağnaz, mutaassıp, yobaz, fanatik’ anlamında kullanıyor. “Kesin inançlı” kendi siyasi, dini, felsefi inancının “mutlak gerçek” olduğuna, bunu başkalarına zorla uygulamak gerektiğine bağnazca inanır. Hiç şüphesi, hatta merakı bile yoktur:

       “Öğretinin etkisi onun anlamından değil kesinliğinden doğmaktadır… Artık meçhul ve hayret verici hiç bir şey kalmamış demektir. Akla gelebilecek bütün soruların cevabı hazırdır, bütün kararlar verilmiştir ve bütün ihtimaller önceden görülmüştür. Kesin inançlı kişi şaşırmaz, tereddüt etmez, Onun şaşmaz öğretisi, dünyanın bütün sorunlarının çözüm yolunu bilir…”

       Bu yüzden, okumuşlarında bile”cehalet havası sezilir.” (Sf. 96 – 97)

       Aynı sebeplerle, ‘ödünsüz’dür:

       “O uzlaşmaktan korkar, kutsal amacının doğruluğunu ve kesinliğini değerlendirme (gözden geçirme) tekliflerini kabul etmez.” (Sf. 103)

       ‘Revizyonizm, değişim, yumuşama, uzlaşma’ gibi kavramlara düşmandır.

       Hatta ılımlılık “tehlikeli”dir, “ihanet”tir. (Sf.156)

    …………..

       ‘DÜŞMAN’ onun için bir ihtiyaçtır. Çünkü ancak tehlikeli ve acil bir ‘düşman’ın varlğı onun kafasındaki ak – kara şablonuna uyar. Bağnazlık ve paranoya birbirini tamamlar.

       Hitler’in sözleri:

       “Bütün Yahudileri imha edersek onları yeniden yaratmamız gerekecektir. Sadece ismen değil, cismen de bir düşmanımızın bulunması esastır.” Sf. 110)

       Japon faşistlerinin büyük ızdırabı:

       “Maalesef Japonya’da Yahudi yok!” (Sf.111)

       Öyle bir “düşman” ki, “her şeye kadir ve her yerde hazır” olmalıdır.(Sf. 122)

       Her yere sızan, sinsi planlar yapan, bizleri uyutan, bizden akıllı düşmanlar!

       En heyecan verici iç düşmanlar ‘dış güçler’e ’emperyalizm’e, ‘beynelmilel Yahudi’ye bağlı olanlardır: “İdeal bir düşmanın yabancı olması gerekir, yerli düşmanın yabancı soydan geldiği iddia edilmelidir…” (Sf,113)

       ‘Kesin inançlı’nın sağcı solcu, dinci laikçi olması farketmez. ‘Aydınlanma Devrimi’ denilen Fransız Devrimi “yeni bir din” olmuş, “orak çekiç, gamalı haç putlaştırılmıştı. (Sf. 20 – 21)

      ……

       ‘KESİN İnançlılar’ espirisiz ve otoriterdir, daima gergindir, sinirlidir. Çünkü her yerde düşman görür, her yerde bozulma ve ihanet kokusu alır. Bu yüzden, “aşırı kişiler sükunete eremezler,” en azından birbirleriyle keskin fraksiyon kavgaları yaparlar. (Sf. 173)

       Şiddet ve tahakküm hırsının sınırı yoktur: “Nefret ettiğimiz kişilere kötülük yapmak, nefretimizin ateşini körüklemek demektir…” (Sf. 115)

       O yüzden ezdikçe, ezme hırsı artar, İşte Fransız Devrimi’de Jakobenler:

       “Onların döktükleri kan arttıkça prensiplerinin tek gerçek olduğuna inanma ihtiyacı da artmaktaydı…” Sf. 129)

       Bir de Nazileri düşünün! Hitler, partisindeki “huzursuzları” bir gecede temizlemişti! (Sf. 173)

       Sovyetlerdeki “hainler” en çok Bolşevik devrimcilerin içinden çıkmamış mıydı?!

       Birbirlerine benzerler. Hoffer, Ernest Renan’ın bir sözünü aktarıyor:

       “Aşırılar ölümden çok özgürlükten korkarlar…” (Sf. 38)

       Bütün bağnazlar, birbirlerinin zıt – benzeridir. “Bir birinden kutuplar kadar uzak olanlar, aşırılarla liberallerdir.” (Sf. 103)

       Çağımızda iç barışı ve toplumsal rasyonelleşmeyi sağlayan asıl faktörün liberal değerler olması bir tesadüf değildir.

 Taha Akyol’un “Kesin İnançlılar” isimli kitabın arka kapağına yazdığı metin

Kesin inançlı- kendi siyasi, dini, felsefi inancının -mutlak gerçek- olduğuna, bunu başkalarına zorla uygulamak gerektiğine bağnazca inanır.

Hiç şüphesi, hatta merakı bile yoktur. Bu yüzden, okumuşlarında bile -cehalet havası sezilir.

-Aynı sebeplerle, ‘ödünsüz’dür: ‘Revizyonizm, değişim, yumuşama, uzlaşma’ gibi kavramlara düşmandır.

Hatta ılımlılık -tehlikeli-dir, -ihanet-tir. ‘DÜŞMAN’ onun için bir ihtiyaçtır.

Çünkü ancak tehlikeli ve acil bir ‘düşman’ın varlığı onun kafasındaki ak – kara şablonuna uyar.

Bağnazlık ve paranoya birbirini tamamlar. Öyle bir -düşman- ki, -her şeye kadir ve her yerde hazır olmalıdır.

Her yere sızan, sinsi planlar yapan, bizleri uyutan, bizden akıllı düşmanlar!

En heyecan verici iç düşmanlar ‘dış güçler’e ’emperyalizm’e, ‘beynelmilel Yahudi’ye bağlı olanlardır:

-İdeal bir düşmanın yabancı olması gerekir, yerli düşmanın yabancı soydan geldiği iddia edilmelidir…

-‘Kesin inançlı’nın sağcı solcu, dinci laikçi olması fark etmez.

‘Aydınlanma Devrimi’ denilen Fransız Devrimi -yeni bir din- olmuş, -orak çekiç, gamalı haç putlaştırılmıştı.

Bütün bağnazlar, birbirlerinin zıt benzeridir. -Asıl iki zıt kutbu oluşturanlar aşırılarla liberallerdir.-

Çağımızda iç barışı ve toplumsal rasyonelleşmeyi sağlayan asıl faktörün liberal değerler olması bir tesadüf değildir.

**********

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s