NİKÂH’IN SIRRI ve VELÂYETE ZİNANIN VERDİĞİ ZARAR

Nikâh, ne üzerine olursa olsun üçüncü bir netîce için iki şeyin izdivâcıdır. Nikâh, bazen teslis (üçleme) olarak da isimlendirilir. İki taraf arasındaki neticelerin çeşitliliğine göre nikâhın da çeşitleri çoktur.

Teslîs, Hak tarafından ve halk tarafından “üç”ten kâim olmadır. Hak tarafından kâim olan “ZÂT”, ”İRÂDE” ve “KAVL”den ibâret bulunan üç şey ile; ve halk tarafından da bu üçe mukâbil olarak kâim olan “şey’iyyet”, “istima”’ ve “emre imtisal” keyfiyyetlerinden ibâret olan üç şey ile olmuş olur. Bunlardan birisi noksan olsa yaratılış gerçekleşmez.

Delillerde ve bir takım ma’nâların ortaya çıkmasında bile teslîs esastır. Meselâ mantıkî kıyas mutlaka üçten olan düzenleme üzere olmalıdır. Aradaki tekrar erkekle kadını birbirine bağlayan nikâh gibi, iki mukaddimeyi birbirine bağlar. Dünyâ değişkendir. Her değişken hâdisdir. O halde dünyâ hâdisdir, dediğimizde burada ikişer müfred vardır. Bunlar: Dünyâ, değişken, değişken, hâdis kelimeleridir. Ancak ikinci mukaddimedeki değişken kelimesi tekrarlanmıştır. Bu da iki mukaddimeyi birbirine bağlamak içindir. Böylece dünyâ, değişken, hâdis kelimelerinden ibâret olan üç müfred kalır.

“O size rahimlerde dilediği gibi şekil verendir.”(Âl-i lmran 316) âyetini İbnü’l-Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz şöyle îzah eder: “Hayal rahimlerdendir. Onda ma’nevî nikâhla ve ma’nevî hamle ile dilediği gibi hayalleri şekillendirir. Allah Teâlâ bu ma’nâ rahmini (hayal) açar. Dilediği sûretleri meydâna getirir.”

Tenâsül, bitki ve hayvanlarda olduğu gibi ilimlerde de olur. Buna ‘tenâsül-i meânî’ derler. Ma’nâlar, cesed suretlerini kabul ederler. Çünkü cisimler meydâna getirme mahallidir.

İlâhi tenâsül (ilâhî nikâh), Hakk’ın imkân mertebesinde sevgi irâdesiyle (Bilinmeyi murad ettim.) mümküne teveccühüdür.

Âlem neticedir. Netîce ise ancak iki mukaddime ile olur. Âlem, mümkünlerin a’yınlarını a’yan ve ma’rifetlerde mevcûdun kemâlini muhabbet yoluyla dilemesiyle İlâhî teveccühden meydâna gelmiştir. Bu hal nikâha benzer.

BURSEVÎ’NlN NİKAH HARKINDAKİ GÖRÜŞLERİ

Bursevî, tezevvücü ikiye ayırır:

1-Evlilik

Hilâfet ve silsile için evlenme gerekli olup, nafile işlerin en fazîletlisidir. “Bekâr olan kimsede hayır yoktur” denilmiştir. Ayrıca kadınlara yakınlıktan amaç sadece şehvetin tatmîni değildir. Asıl maksat evlâd edinmektir. Hadisde, “Doğuran siyah hâtûn doğurmayan güzelden efdaldir” buyrulmuştur. Çünkü amaç silsiledir. Âyette “… Allah’ın sizin için takdir ettiklerini isteyin.” (Bakara 187) buyrulması da yakınlıktan muradın evlâd taleb etmek olduğuna delildir.

2-Ma’nevî Evlilik

Ma’nevî evlilik tarîkat nikâhıyla mümkündür. Bu nikâhdan doğacak evlâda “ma’nevî evlâd” derler. Tarîkat silsilesi bunlarla devam eder. Bu konuda şeyhler farklıdır. Bazı şeyhlerin evlâdı erkek gibidir. Bunlar tasarruf sahipleridir. Kendileri kemâle erdikten sonra başkalarını da olgunlaştırmaya çalışırlar.

  • Bazısının evlâdı kadın gibidir ki tasarrufa gücü yetmez.
  • Bazısının evlâdı ise hem erkek hem kadın gibidir.
  • Bazısı ise akimdir (kısır).Ondan hiç veled gelmez. Belki kendi nefsi ile meşguldür.

Çünkü insanı irşad etmek bakâ âlemine dönmekle olur. Onun için hadisde “Kıyamet günü bâzı peygamberlerin ümmeti olmayacağı” haber verilir. Bunun sebebi ya başkalarını ıslah ile me’mur değildir veya kâbiliyetli kimse gelmemiştir.

Bursevî ayrıca “(Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin) eşleri onların anneleridir” (Ahzab 6) âyetini “Kâmillerin eğitimi ile hâsıl olan arınmış nefis sahiplerinin, mü’minlerin anneleri hükmünde olacağını” söyler. Onlar, dîn ehlinin çocuklarını bir anne gibi terbiye eder.

  • Tarikat ehlinden bazı kadınlar “rical” (erkek) hükmünde olup tasarrufa kadirdir. Bazı erkekler de “nisa” (kadın) hükmünde olup tasarrufta bulunamazlar. Nitekim bazı şeyhler ârif kadınlardan feyz almışlardır.

Bazı erkekler terbiye açısından tarikat nikâhı ile başlangıçta şeyhlere zevce hükmündedirler.Bu yönden şeyhler umuma vâlide ve mürebbiye olurlar. Derler ki “ilim erkektir.” Halk onun ehline kadının kocasına baş eğdiği gibi baş eğer. Anlaşılan o ki “Nerede İlâhî ilim varsa onun sahibi merddir.”İlim perdedir dedikleri sulûkun başlangıcına göredir. Sâlik başlangıçta bütün mâsivâdan ferâgat etmelidir. Bir de ilim, cehle perdedir. Bu ise makbuldür. Çünkü ilim mutlaka kemâldir.

Tarikat nikâhı şeriat nikâhı gibi dürüst olmalıdır.Onun için zinâdan doğanlar velâyet dairesine kadem (ayak) basamazlar. Çünkü şeriat asildir. O fâsid olunca tarikat onu ıslah etmez. Bunun için velâyet ehli azdır. Çünkü şeriat ehli geçinenlerde nikâhı muhafaza az bulunur. Veled-i zina velî olmaz, ama şer’an mü’mindir. Velâyetin netîcesi sahih nikâh üzerine mebnîdir.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem “Eğer ben bir kimseyi dost edinseydim Ebû Bekr’i seçerdim. Ancak Allah beni halil ittihaz etmiştir.” buyurur. Yani ben de bir yönden Hakk’ın dostluğunu kabul edip gayrıdan alâkayı kestim demektir. Buna göre mü’minlerin birbirleriyle alâkaları ta’lîm ve Hakk’ı tavsiye içindir. Hikmet âleminde ne türlü alâka olursa olsun makamına göre hak ile olunca hakla Hak’la alâkaya mani olmaz. Buna “hakîkî nikâh” derler. Buradan anlaşılır ki kemâl ehlinin nikâhı şer’î ve hakîkîdir. Onların zâhir ve bâtın hallerinde zinâ dedikleri ma’nâ yoktur.

Bir kimse bu zâtlara karşı kötü i’tikad taşısa sûrette nikâhı var bâtında yoktur. Çünkü i’tikâdını şeriat ve hakikatin zıddına yapıp Hakk yolundan sapmıştır. Onun için zâhir erbâbından ma’nevî evlad gelmez. Çünkü hakîkî nikâhlan yoktur. Zinâ eden şer’î nikâhdan, amel ve tarikat niyyetinden hâriç olandır.

Hakîkî İzdivaç

Akl-ı evvelde olan nikâh ve imtizaç rûhânîdir. İnsan mertebesinde ise cismânîdir. Cisim ve ruh müsennâ olduğu gibi “akd”de müsennâ oldu. Sûret ma’nâ ile uygunluk buldu. Onun için akde iki şâhit lâzım geldi. Alış, verişte ise lâzım gelmedi.

Bir kimsenin cismânî zevki yoksa onun ruhu yoktur.Ruh erdir. Er demek mukabele-i zevcdedir. O da ceseddir. Havvâ tenâsül için yaratıldgı gibi cesedin zevci de güzel amel semeresi için yaratıldı. Âdem ve Havvâ zâtta bir, sûrette ayrı oldukları gibi ruh ve cesedin zevci de böyle oldu. Zevcin noktası zevci ruhdan ayırdı. Tâ ki izdivaç sahih olsun. Çünkü tek olan kendi ile izdivaç edemez. İzdivaç zât ve sıfatla olur ki fiiller ve oluşlar bu ikisini eseridir.

“Kün” âleminin hükmü de izdivaç ve terkibdir. Âyette “sizi çift çift yarattık” (Nebe 8) buyrulur. Hattâ “Kün” kelimesi bile zât ve sıfatın izdivacının sûretidir. “Kef” ve “Nun”dan oluşur. Nikâha rağbet olunması ve nâfilelelerin efdali nikâh olması, burda geçen sırra delâlettir. Bunun için kâmillerin nikâha (ma’nevî) hırsları vardır. Zîrâ nikâh yakınlık zevkini ve vuslatı kapsar. Bu ma’nâ için kâmiller bekâ âlemine gönderildiler. Çünkü fenâ âleminde zât ve sıfatın izdivâcı yoktur. Belki sadece zât vardır. Zevk ise izdivacdadır. Bu sırr için hadisde “Senden senin yüce vechine nazar etmenin lezzetini niyaz ederim” buyrulur.

Evliyâ’nın Nefhi (nefesi)

Evliyânm nefhi ile rûhânî haşr meydana gelir. Bu cismâniyyet kabrinden rûhâniyyet mevkiine geçiş demektir. Bu hal hayvânî sıfatları öldürdükten sonra olur. Bundan sonra kaabiliyyetli olanlara bir haşir daha vardır. O da enâniyyet kabrinden rabbânî hüviyyet mevkiine geçişdir. Fenâ cesed ve ruhla olur. Cesedle mevcud olma annelerin doğurmasıyla zorunludur, hissîdir. İkinci varoluş rûhun doğumu iledir. Onun vâlidi Hakk’ın nûrudur. Buna ikinci doğum derler ki ma’nevîdir. Annenin doğurduğu cismânî olup “kâleb” (kalıp) denir. Rûhun doğurduğu ise rûhânî olup “kalb” denir.

Züleyhâ’nın nefsi, mutmainne mertebesine erişince Yusuf onu tezevvüc etti. Ondan sâlih evlâd zuhûr etti ki kalbdir. Bundan anlaşıldı ki mutmainne nefs mertebesinde olan taallukâtın hepsi hakîkîdir. Ma’nevî nikâha yakındır. İşte burada hevâ ehli tezkiye ehlinin nefisleriyle nefislerini kıyas ederler. Ancak arada fark vardır. Bil ki kan misk olunca diğer kanlar onunla beraberlik iddia edemez.

Nikâh-Hilâfet İlişkisi

Suret zâhir âleminin, ma’nâ bâtın âleminin halîfesidir. Hilâfet her ikisi ile tamam olur. Ma’nevî doğum olmazsa hilâfet tam olmaz. Bunun için evliyânın nefhi lâzımdır. Bu iş verimli araziye tohum atmak gibidir. Tohumdan taze tâne bittiği gibi nefesin nefhinden de taze mevlûd hâsıl olur. Nitekim Cibril’in nefhiyle Meryem’in bâtınından İsâ doğdu. Bundan dolayı Meryem tabiatın suretidir. Kalem-i a’lânın hareketi onun üzerine bina edilmiştir.

İnsanın vücûduna iki türlü şehvet konmuştur. Biri sûrî silsileye diğeri ma’nevî silsileye sebeptir. Âyette “Sizin için bir kalma bir de emanet yeri vardır” (En’am 98) buyrulur. Buna göre nutfenin yeri anne rahmi, emanet bırakılan yer pederin sırtıdır. İkisinin izdivâcıyla sûrî veled olur. Evliyânın nefesinin yeri kabiliyyetli kişiler, emanet bırakılan yer ise fâil ruhun zahrıdır. İkisinin birleşmesinden ma’nevî veled hâsıl olup hilâfet mertebesine erişir.

Kaynak:

İsmail Hakkı Bursevî, (TUHFE-I ATÂİYYE),  Kabe ve İnsan, Veysel AKKAYA, İnsan Yayınları: İstanbul 2000, sh: 89-93

 

ZİNANIN ZARARLARINDAN  EN ÖNEMLİSİ VELÂYET NOKSANLIĞIDIR

İsmail Hakkı Bursevî kuddise sırruhu’l-âlî -Kitab-ı Netice

Ve bu takrîrâttan velâyet ve merâtib-i velâyet ve maânî-i redd ve kabûl ve emsâli ma’lûm oldu. Zîrâ, ba’zı küsurlar ki bir şeyhden bir şeyhe intikâl ederler. Eğer kasırdan kâmile ve kâmilden ekmele intikâl ise mahall-i kabûldedir ve eğer kâmilden nâkısa ise mâhall-i reddedir. Zîrâ, eğer kâmil onu redd ettiyse nâkisın kabûlüne i’tibâr yoktur. Şol cihetten ki kâmilin merdûdu kâmil-i âharın dahî merdûdu olıcak nâkıs onu ne veçhile islâh eder ki nakıs dahî bir kâmil elinden terbiye ve ıslâha muhtâcdır. İşte bu nâkıs taıîk-ı kâmilde olan nâkısdır ki tarîki netîcesi kemâldir, ve illâ bi-lâ-tarîk olan nâkısa aslâ i’tibâr yoktur ki, o makuleler nikâh-ı sahîhden gelmemişlerdir.

Nikâh-ı tarîkat ise nikâh-ı şeriat gibi dürüst gerektir. Onun için veled-i zinâ dâire-i velâyete kadem basmaz.

 

Zîrâ, asl-ı şeriat fâsid olıcak tarîkat onu ıslâh etmez. Bü sebebdendir ki, ehl-i velâyet kıllet üzerinedir. Zîrâ, ehl-i şerâit geçinenlerde muhâfaza-i nikâh az bulunur.

 

Ve bundan malûmoldu ki, usûl-i şeriatı olmayanın usûl-i hakikati dahî olmaz. Zîrâ, miyânında vesile vâki* olan tarîkat fâsiddir. Pes, netîce-i hakikate vusûle tarîkat lâzımdır ve tarîkat dahi şeriat üzerine mebnîdir. El-hâsıl ahkâm olmayan yerde hikem olmaz. Nitekim süt olmayıcak yağ bulunmaz.

Ve bu a’sârin hâli ziyâde tenezzüldedir ki, lisân ve kaleme gelmez.. Zîrâ, bir hatab pâyesinde kimseyi istihlâf ederler ki ilm-i hâlden bihaberdir, maa-hâzâ hatab değil belki şecere-i semere-i cebeliyye pâyesinde olsa bile hayr etmez. Şol sebebden ki, telkîha muhtâcdır, tâ ki şecere-i semere-i sehliyye ola ve herkes onun meyvesinden lezzet ala. îşte hilâfet bu şecere-i mülakkahanın sırrıdır. Pes, şol yerde ki aslından sırr telkîh olmaya, ol meyvede lezzet olmadığı gibi yaban ağacı hükmünde olan kimsenin dahî ne hâl ve hilâfeti ola. / El-hâsıl, şol ki gerçek halîfedir, şecere-i meyve-i lezîze gibi mükrem ve merğübdur, ve şol ki yalandan halîfedir, yaban ağacı gibi mühân ve menfûrdur.

Kaynak: İsmail Hakkı Bursevî, Kitab-ı Netice, hzl: Ali Namlı- İmdat Yavaş,  sh: 436 Cilt 1, Sh:219

BAŞA DÖN

İ. H. BURSEVÎ’NİN VESÎLETÜ’L-MERÂM’I

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s