BÜYÜLÜ ANLATILAR: ‘Ulysses’

Beyaz Arif AKBAŞ

Mihail Bahtin gibi bende uzun yıllar Kazakistan’da yaşadım. Hayatım bir karnaval gibi geçti diyebilirim yani. Bu uçsuz bucaksız memlekette dolaştığım günlerde kaldığım mikrayonun (küçük sanayi kenti) Sibirya soğuğu gecelerinde Sovyetlere özgü tek gözlü eski tip evimde nice saatler Dostoyevski, Tolstoy, Dante, Proust gibi yazarlarla hasbıhal ettim. Sonra bir gün, haziran ayıydı sanırım Joyce’un “Ulysses” adlı eserini okumaya başladım. Bazen evimdeki radyodan dinlediğim müzik (çoğunlukla Rus operaları) ve romanın kurgusal atmosferi beni büyülü diye tarif edebileceğim bir dünyaya sokuyordu. Her neyse, Joyce’tan ne derece etkilendiğimi şu an tam olarak kestirebildiğim söylenemez fakat yine de yaşanması güzel günlerdi. Fredric Jameson’dan devşirdiğim bir ifadeyle söyleyecek olursam “Ulysses” benim için o günlerde gerçekten de büyülü bir anlatı idi. Neden böyle söylüyorum çünki bazen yaşamış olduğum tek bir gün bile uzun bir romans tadında oluyordu.

Birkaç hafta önce Kadıköy’de damla sakızlı acı kahvemi ve sigaramı içtikten sonra hemen yakınlardaki Kabalcı Yayınevine uğradım. Raflara göz atarken Joyce hakkında oldukça hacimli ve sıkı hazırlanmış bir biyografi eserine rastladım. Kitabın fiyatı cebimdeki son parayı da bitireceği için korktum, bir anlık alıp almamakta tereddüt yaşadım. Sonra eski geçmişte kalan güzel günlerin hatırına paraya kıyıp kitaptan bir adet edindim. Richard Ellmann’ın ‘James Joyce’ kitabı bana göre yazar hakkında yapılmış olan çalışmaların en nitelikli olanlarından biridir. Üstada göre; Ulysses’in büyük yazarı, kelimelerle günlük dildeki sadeliği işleyerek, anlatımına yüksek bir değerde zenginlik katmış ve her olguyu net bir bakış açısıyla irdeleyerek sui generis bir üslup yaratmıştır. Aslında bu sadelik diye anlatılan şey benim bir önceki paragrafta dile getirdiğim özlemlerimle aynı şeydi. Epikürvari sade bir yaşam eminim birçok kişiye bende olduğu gibi tatlı bir huzur verebilir.

“Ulysses”i bir büyülü anlatı olarak kabul etmem sadece benim duygusal iç dünyamla alakalı bir durum. Eseri farklı şekillerde okuyup, değerlendiren pek çok Batılı eleştirmen ve edebiyatçı var örneğin. İlk elden aklıma gelen birkaçı; Gordon Bowker, Stuart Gilbert, Anthony Burgess, Morris Beja, Andrew Gibson, Harold Bloom vb.. daha pek çok dilimize çevrilmemiş Joyce biyografisi vardır. Ünlü entelektüel Uberto Eco’nun da bizde pek bilinmeyen “Joyce Konuşmaları” diye bir kitabı vardı. Frank Budgen ise ‘Ulysses Yapıtı ve James Joyce’ diye apayrı bir çalışma hazırlamıştır. Joyce’un Zürih yıllarında (Yaklaşık olarak 1918-19 civarı) geçen olayları anlatır. İngiliz ressam Budgen ve yazar; yürümek, konuşmak veşarap içmek için neredeyse her gün bir araya gelirlermiş. Budgen, bu dostluğun neticesinde kaydettiği kayıtlar sayesinde bu kitabı oluşturmuştur. Joyce’un nemrut torunu yayımlanmasına nasıl izin verdi tam olarak bilemiyorum. Bunun gibi Joyce üstüne yazılmış sayamayacağım kadar çok kitap var. Ne demişler; Sanat uzun, yaşam kısa.. Okumakla da pek bitecek gibi gözükmüyor bunlar. Arı misali tadı, kokusu hoşumuza gidenden seçmek gerekiyor öyleyse.

İrlanda edebiyatını bizde Murat Belge okumaya başladıktan sonra keşfettim/sevdim desem yeridir. Joyce’un kimi eserlerini de usta bir şekilde çevirerek dilimize kazandıran yine Sayın Belge’dir. İlk önce Ellmann’ın bu biyografisini okuyup sonra Joyce’un kimi eserlerini Belge çevirisinden okursak sanırım daha çok yararlı olur. Ellmann, biyografisinde bu konuda “Onun sözdizimi, kendine has bir matematiksel kurgu niteliğindedir; yapısöküm bilinmeden Joyce metinlerinin anlam derinliğine vâkıf olunamaz. Satırların arasındayken birden kendinizi İrlanda vadilerinin melodik gölgelerinde bulabilirsiniz” diyerek dikkatli bir şekilde uyarıyor. Ellmann, biyografisini kronolojik bir şekilde bolca resim ve arşiv malzemesi süsleyerek/kullanarak hazırlamış. Yazar, Joyce’un Dublin, Pola, Roma, Trieste, Zürih ve Paris günlerini ayrıntılı bir şekilde anlatıyor. Kendi adıma benim en çok Ölüler’in, Hayal Gücünün ve Ulysses’in dayandığı zemin kısımları hoşuma gitti. Bu arada biyografinin tamamını okumadığımı itiraf etmeliyim. Nasıl tamamını okuyacaksın ki zaten, 966 sayfalık ömür törpüsü bir eser. Bu tip kitapları bir kaynak eser olarak gerekli kısımları farklı zamanlarda okumak daha iyidir. Burada övünerek söyleyeyim ki bu biyografiyi değil ama Ulysses’in kendisini baştan sona okuyarak bitirmeyi başardım. (Nevzat Erkmen çevirisinden) Bu arada geçen hafta Ulysses’in bir başka çevirisine rastladım. Armağan Ekici kitabın yeni bir çevirisini yapmış (Norgunk) fakat görmek nasip olmadı.

Benim büyülü bir anlatı ve kendisine çağıran bir eser olarak gördüğüm Ulysses, rivayet olunur ki Vladimir Nabokov’un uykularını kaçırırmış. Benimde kaçırıyor. İşin dedikodusu bir yana gerçekten kıskanılacak kadar güzel bir eser yazmıştır Joyce. Kitap bazı kimselerce ‘entel’ işi olarak görülmüş ve anlaşılmaz bulunmuştur. Bu eseri daha rahat bir şekilde okumak için Nevzat Erkmen’in ayrıca hazırlamış olduğu “Ulysses Sözlüğü” faydalı bir metin. Bizde bu kitaba en çok benzeyen eser rahmetli Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” kitabıdır. Tutunamayanlar’da benzer şekilde/teknikle yazılmış bir yapıttır diyebiliriz. Her neyse yazı çok uzun oldu sıkıldım. Joyce ‘un diliyle söylersem ‘Okuyucumdan beklentim, bütün hayatını yapıtlarımı okumaya adamasıdır.’ Kimse anlamıyor mu? Son sözleri.

Kaynak: Beyaz Arif AKBAŞ, MODERNITE ve ALEGORİ, Yalnızgöz Yay.Edirne ,2013
https://archive.org/details/ModerniteVeAlegori_201309
http://www.edebifikir.com/author/beyaz

 ************

ULYSSES İÇİN İPUÇLARI

(Duvar dergisi, Temmuz-Ağustos 2014)

“Anlat bana, Tanrıça, binbir düzenli yaman adamı”:

“Ne kadar enteresan!” dedi rafine bir şive karanlığın içinden Ulysses’ın 225. sayfasında, kitabın yan karakterlerinden Ned Lambert, rafine şiveli bir din adamına, tarihî bir binanın bodrumunu biraz abartık bir kibarlıkla gezdirirken, çubuğuyla fotoğraf çekmeye müsait noktalan tıklar ve “fotoğraf makinenizi ne zaman isterseniz getirin”, der, “ister buradan çekersiniz ister buradan”.

Ulysses, insan tecrübesiyle öylesine dolu bir kitap ki, bu yazıyı yazmak için masaya otururken ki ruh halimi bile kitabın içinde bulabiliyorum: ben de, Ned Lambert gibi, kitabı tanımayan okura, ilginç bulduğum birkaç noktayı göstermeye çalışacağım.

Bunun neresinden başlıyorsunuz? diye sordu Stepken, başka bir kitabı açarken Konuya ortasından (“in medias res”, s. 635) girdim; başa dönelim: Ulysses’i Joyce 1922’de, 40. yaşgününde, Dublinliler ve Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresinden sonraki üçüncü kitabı olarak yayımladı. Kitabın tümü tek bir günde, 16 Haziran 1904’te Dublin’de geçiyor; bu gün, Joyce’un eşi Nora ile ilk randevusunun tarihi. Kitabın konusu ve karakterleri, Joyce’un önceki iki kitabıyla aynı evreni paylaşıyorlar; Dublinliler’in kişileri Ulysses’de yan karakterler olarak ortaya çıkıyor, Portre’deki (Joyce’un kendi ailesine denk düşen) Dedalus ailesi Ulysses’de devam ediyor.

Kitabın üç temel karakteri var: Leopold Bloom, 38 yaşında, Yahudi asıllı, bir gazeteyle şirketler arasında reklam komisyonculuğu yaparak geçiniyor; eşi Marion Bloom (Molly), 33 yaşında, sahne kariyerine dönmek üzere olan profesyonel bir soprano; Stephen Dedalus, 22 yaşında, üniversiteyi yeni bitirmiş, Paris’te tıp okuma planlarını annesi ölünce apar topar Dublin’e dönerek yarıda kesmiş, yazar olmaya hevesli, meteliksiz bir genç.

Romanın konusu, klasik romanlardaki gibi hali vakti yerinde insanların hayatı ve dertleri değil; Dickens’ın, Zola’nın başlattığı natüralizm geleneğinin devamı olarak, romandaki herkesin geçim derdi, gelecek endişesi var. Roman, o zaman için edebiyata hiç uygun bulunmayan bir konuyu, Dublin’in gerçek insanlarının gerçek hayatını işliyor.

Stephen Dedalus, Joyce’un yayımlanan ilk öyküsünde (Dublinliler‘deki “İki Kızkardeş”) kullandığı takma ad. Stefanos “taç” anlamına geliyor, Hristiyanlığın ilk din şehidinin adı. Dedalus ise, mitolojideki meşhur yapı ustasının, Knossos’taki labirentin mimarının, güneşe uçmaya çalışan İkaros’un babasının adı. Joyce, Stephen’da büyük ölçüde kendi hayatını ve ailesini anlatıyor; ama bunu bire bir almamak, bu karakteri 40 yaşında bir yazarın kendi gençliğine eleştirel bir gözle baktığı bir kurmaca içinde yarattığını hatırlamak gerek.

Bloom karakterinin ilham kaynağı ilginç: Joyce, Trieste’de İngilizce öğretmenliği yaparak geçinmeye çalıştığı yıllarda öğrencilerinden biri Ettore Schmitz adlı bir işadamı. Schmitz’le arkadaş olmuşlar, Schmitz yazdığı ama beğenilmeyen bir romanını Joyce’a göstermiş. Joyce Schmitz’in yazarlığını desteklemiş. Bugün, Schmitz’i, romanlarını yazdığı adıyla, Italo Svevo olarak tanıyoruz; Joyce’u sevmeyenler “Joyce’un edebiyata en büyük katkısı Svevo oldu” diye dalga geçerler. Joyce, Bloom’un kaşını, gözünü Ettore Schmitz’e benzetmiş. Joyce, Bloom ile “tam bir adam, iyi bir adam” yaratmaya çalışmış: Hem baba, hem oğul, hem eş, hem âşık…

Molly Bloom için büyük ölçüde eşi Nora’nın sözlerini, yazdığı mektupları kullanmış. Molly’nin babası bir asker. Molly, babası Cebelitarık’ta görev yaparken, bir gönül ilişkisi sonucunda Cebelitarık’ta doğmuş; İspanyol annesinin yalnızca ismini biliyor. Böylece, Molly ve Bloom, safkan İrlandalI olmayan, kendilerini Dublin’de dışarlıklı hisseden iki esmer.

Ulysses hakkında Joyce’un yaptığı şakalardan biri, kitabı “telefon rehberi” olarak anmak. Kitapta üç karakterin hayatlarının yanısıra, devasa bir ayrıntı zenginliğiyle Dublin’in sokakları, binaları, günlük hayatı ve insanları var. Joyce, Dublin’den ayrılıp şehir şehir gezdiği yıllarda yazmış kitabı; kitabı yazarken Dublin’deki tüm binalarda kimin oturduğu, hangi dükkânların olduğu, ekspertiz kira bedelleri gibi bilgileri veren Thom’s adlı bir almanaktan yoğun olarak yararlanmış. Dublin’deki akrabalarını şehir hakkında çok spesifik sorular sorarak işe koşmuş.

Şu senin adın ne saçma, bir eski Yunanlının adı

Peki, herşey böylesine Dublin ile ilgiliyse, Ulysses adı nereden çıktı? Ulysses, dünya edebiyatının en temel, en eski metinlerinden birinin, Homeros’un Odysseia’sının kahramanı Odysseus’un adının Latince üzerinden İngilizceleştirilmiş hali. Joyce bu kelimeyi sahiplenmeden önce,

Ulysses, İngilizce okuru için, Batı edebiyatının en eski kahramanlarından birinin ve Tennyson’nı bu destanı konu alan şiirinin adıydı.

Joyce’un kitabının elyazmalarına ve ilk basımına dikkat edersek, şunu görürüz: kitabın adı, aslında, üç satıra yayılmış olarak, “Ulysses / yazan: / James Joyce”dur. Bugün Ulysses deyince çoğu insanın aklına Joyce’un kitabı geliyor; oysa, kitabın ve Joyce’un bugünkü ününü henüz kazanmadığı 1922’de bu başlık kulağa “Hamlet / yazan: / Aztanınmış Biryazar” gibi geliyordu.

Demek ki, eski bir destanın Joyce’un kaleme aldığı yeni haliyle karşı karşıyayız. Joyce, romanın iskeletini kurarken, Homeros’un kahramanlarının ruhlarını o güne, o günün insanlarına aktararak Dublin’de onlara benzer işler yaptırmış. Bu şemada, Bloom, gezgin, basiretti, kurnaz Odysseus’a; Stephen Dedalus, babasını arayan Telemakhos’a; Bloom’un çok da sadık olmayan eşi Molly, sadık Penelopeia’ya denk düşüyor.

Joyce, kitabın tamamlamasına yakın günlerde, meraklı dostlarına kitabın 18 bölümünün özelliklerini açıklayan şemaları vermeye başlamış; bu şemalarda her bölümün tekniği, sembolizmleri vs. gibi özelliklerin yanında, kitabın bölümleri ile Homeros’taki olaylar ve karakterler arasındaki paralellikleri işaret etmiş. Odysseus nasıl Seirenlerin şarkısını dinliyorsa, Leopold Bloom da barmen kızları keserek Stephen’ın babasıyla bir arkadaşının söylediği şarkıları dinliyor; Odysseus nasıl Skylla ile Kharybdis’in arasından (bir miktar personel kaybıyla) geçiyorsa, Bloom da Stephen ile Buck Multigan’ın arasından (arkadan bir hakaret yiyerek) geçiyor (s.196); Odysseus nasıl tek gözlü Tepegöz’ü kızdırıp, Tepegöz ona kayalar fırlatırken kaçıyorsa, Bloom da herşeye tek bir bakış açısıyla bakan milliyetçi “Yurttaş’ı kızdırıp, Yurttaş ona bisküvi kutusu fırlatırken kaçıyor; Odysseus nasıl insanları domuza dönüştüren Kirke’nin etinden kurtuluyorsa, Bloom da kerhanesinde insanların hayvanlaştığı bir mama olan Bella’nın kerhanesinden kurtuluyor; on yıl dolaşıp sonunda eve dönen Odysseus, Penelopeia’mn taliplerini katır kutur keserken, bir gün boyunca dolaşıp sonunda eve dönen barışçı Bloom “bunlar doğal şeyler” diyerek olanı biteni zihninde affediyor. Bloom’un adımlarını Dublin haritasında takip edince, Bloom’un da, Odysseus gibi, A’dan B’ye giderken bir türlü en kısa yoldan gidemediğini görüyoruz.

Ulysses ile Odysseia’nın hikâyeleri, olayların ağırlıkları ve sıralaması aynı değil; örneğin Homeros’ta birkaç mısrada geçip giden “gezgin kayalar”, Ulysses’de tam bir bölüme dönüşmüş. Anthony Burgess, Re-Joyce kitabının 2. bölümünde Homeros ve Joyce arasında nefis bir karşılaştırma yapar ve Odysseia’yı özetledikten sonra Ulysses’i Odysseia’nın diliyle anlatır:

“Odysseus, Telemakhos’un şarabı fazla kaçırdığını görür: acaba başına tanrılara sövme dışında daha ne belalar gelecektir? Kendi kendisini genç adamın hâmiliği görevine getirir ve insanların domuza dönüştürüldüğü Kirke’nin adasına dek onu takip eder…”

Memleketi değiştiremiyoruz. Bari konuyu değiştirelim.

İrlanda’nın, uzun, acılı, çatışmalarla, kıtlıklarla geçmiş bir tarihi var. İrlanda, tarih boyunca, etnik (İngüiz/Kelt), dinî (Protestan/Katolik), siyasi (Krallık/Cumhuriyet, sadakat/özerklik), iktisadi (toprak sahibi seçkinler /kiracı köylüler) eksenlerde sert ayrışmalar yaşamış, ayrışmaların tarafları girift bir şekilde içiçe girmiş; yıllar, yüzyıllar süren hesaplaşmalar, karşılıklı suçlamalar yaşanmış. Bu acılı tarihin sonucu olarak, bugün İrlanda dışında yaşayan İrlanda asıllıların sayısı, adanın nüfusundan kat kat fazla. Geçmişte kalmış da değil bunlar: bugün de aynı meseleler Kuzey İrlanda’daki çatışmalarda ve İrlanda’daki iktisadi krizde kendini gösteriyor. Katolik kilisesi toplum üzerinde büyük bir hakimiyet kurmuş; hâlâ da kilisenin en etkili olduğu ve bunun etkilerini yoğun olarak yaşayan toplumlardan biri.

Ulysses’in atmosferini işte bu ortam oluşturuyor. Siyasetin ve tarihin Mandalıların zihnindeki ağırlığı, herkesin büyük bir tutkuyla siyaset tartışıyor olması kitapta yoğun olarak işlenmiş. Fakirlik ve alkolizmin yaygınlığı da kitabın neredeyse her sayfasına sinmiş. İlk bölümde, Stephen’ın gözünde sütçü köylü kadın eski İrlanda’ya, Buck Mulligan onu İngilizlere pazarlayan şarlatana, Haines ise “denizler hâkimi” efendiye dönüşüyor; Stephen, Haines’e kendini “iki efendinin uşağı” (katolik kilisesi ve Britanya imparatorluğu) olarak tanımlıyor. Siyasi konular, Joyce’un mizahının çok ince örneklerine de vesile oluyor; herkes siyaset ve tarih tartışıyor ama sözlerinde sık sık maddi hatalar yapıyorlar — belki de İrlandalı zihninde tartışmanın şehveti, hakikatten daha önemli: örneğin İngiliz hayranı başöğretmenin “çizmelerini giyip Birlik yasasına oy vermeye gitti” diye andığı soylu (s.36), gerçek hayatta, bu yasaya red oyu vermek amacıyla çizmelerini giyerken düşüp ölmüş.

Kitaptaki en önemli tarihsel karakter Charles Stewart Parnell. Parnell, özerklik hareketinin en önemli sözcülerinden biri, o zaman için bir kurtana olarak görülen bir siyasetçi; aslında bir sır olmayan bir gönül ilişkisinden yaratılan bir skandal yoluyla düşürülüyor ve kısa süre sonra hayatını kaybediyor. Joyce, Pamell’e yapılanların büyük bir ihanet olarak görüldüğü bir evde büyümüş; Portre’ deki, siyaset-kilise-Pamell konusunun açılmasıyla tadı kaçan noel yemeği sahnesi, babasının ağlamaya başlaması, Pamell’in Joyce ailesi için önemini anlatır. Joyce’un çocuk yaşta yazdığı ük metinlerden biri, Parnell ile ilgili bir şiirdir. Ulysses’de, Parnell’in öyküsü, mezarı (s. 114), onun da mucizevi bir şekilde geri dönmesi beklenen bir Odysseus arketipi olması önemli tematik unsurlardan biri.

Kitabın kahramanlarının siyasete bakışları birbirinden çok farklı: Stephen, tüm bu siyasi tartışmalardan bıkmış gibi görünüyor, kaderini sanatında yaratacağı yeni bir estetikte arıyor (biz Joyce’un sormadan bunu başardığını biliyoruz; kitaptaki Stephen ise bu niyetinde tıkanıp kalmış durumda görünüyor). “Tarih, uyanıp kurtulmaya çalıştığım bir kâbus” sözü meşhur. Bloom ise barışseverliği, ortayolculuğu, herkese maaş bağlamalı sosyalist planları, belediyecilik fikirleriyle siyasete daha hevesli, hakkında Sinn Fein‘e gizli örgüt yöntemlerini öğretenin o olduğu dedikoduları dolaşıyor. Molly ise bunları hiç ciddiye almıyor: o erkeklerin çekişmelerine gülüp geçiyor; Sinn Fein’e “Şıngır Fein” diyor (s.718); Molly hayattan yana.

Ulysses, önemli bir dönüm noktasında yazılmış bir kitap; kitabın geçtiği yıl 1904, Parnell’in ölümünden birkaç yıl sonra, Paskalya ayaklanmalarından birkaç yıl önce. Dublin halkını, henüz Paskalya ayaklanmasından haberdar değilken, “baştan kaybedilmiş bir dava”yı savunma hissi içinde görüyoruz; karakterler bilmiyorlar ama, biz tüm siyasi tartışmaların Paskalya ayaklanmasının büyük bir askeri kuvvetle bastırılarak mağlup edilmesine, oradan savaşa, oradan da İrlanda Cumhuriyeti’nin ilanına ulaşacağını biliyoruz. Ulysses’in yazılmasının tamamlanması ile bugünkü İrlanda’yı ortaya çıkaran ateşkes neredeyse aynı günlere denk düşüyor.

Bu yıllar, İngiliz kültürel milliyetçiliğinin kurulduğu, İngiliz kültürünün, biliminin, sanatının “koloni”lere (İrlanda, Hindistan) yoğun olarak dayatıldığı yıllar. İrlanda’da buna cevap olarak İrlanda dilini ve tarihsel İrlanda kültürünü (“ata sporları”nı, dansları, müzikleri, destanları) yeniden canlandırma akımı başlıyor. Kitapta tüm bu konularla karşılaşıyoruz.

Joyce’un siyasete bakışı üzerine görüşler iki kampta toplanabilir: birincisi, gündelik siyasi tartışmayı dışarıdan gözlediği, savaşların ve tartışmaların dışında kaldığı; kısa vadeli siyasi mücadelelerle değil, yüzlerce yıl sonra okunacak metinler yazmakla uğraştığı fikri. Joyce’un kimi sözleriyle de desteklenen bir yorum bu (s.565, örneğin). Sağlığında, iddialı, trajikomik, tasvip edilmeyen bir tercihti; ama uzun vadede Joyce haklı çıktı. Kitaptaki “Buck Mulligan” karakterinde epey olumsuz bir tonla işlenen Oliver St John Gogarty, çok başarılı, saygıdeğer bir senatör ve edebiyatçıydı; eski dostu Joyce’u küçük bir “entel-dantel” bir çevrenin tapındığı, ama hayatını sefahatle, sürgünle ve alkolizmle har vurup harman savurmuş başarısız bir bohem olarak görüyordu büyük bir olasılıkla. Bugün ise benim gibilerin Gogarty’den Joyce’un kitabı sayesinde haberi oluyor.

İkinci kamp ise, daha 1935’te, Ulysses’de de anılan John Eglinton’ın söyledikleri: Joyce, koloniyel efendisini, asıl İngiliz diline yaklaşımıyla altetmiş, efendisini avcunun içine almıştı. Joyce, her ne kadar İngilizce-İrlandaca tartışmasında tercihini İngilizceden ve bu kültürel birikime sahip çıkmaktan yana kullandıysa da, yazdığı İngilizce, İngilizcenin İrlanda’da konuşulan hali (daha doğrusu halleri); eserini, İngilizceyi hem en üst düzeyde kullanıp, hem de bu dili altüst ederek; Mandalıların arkaik, tepetaklak, fıkralara konu olan, İrlandaca söz dizimiyle karışık İngilizcesini kayda düşerek; gramer kitaplarında yazan her kuralı inadına ihlal ederek (“[okullarda okutulan gramer kitabının yazarı] Lindley Murray affetsin”, s. 626), edepli edebiyatta yazılması, söylenmesi makbul olmayan ne varsa söyleyerek verdi. Meraklıları için, Andrew Gibson’ın Joyce’s Revenge başlıklı incelemesi, Joyce’un asıl siyasi eylemini bu yolla yapmış olduğu argümanını çok iyi işleyen bir kitaptır.

İşte İrlanda sanatının simgesi. Bir hizmetçinin çatlak aynası.

Joyce’un daha önce andığını şemalarına göre (bugün “Gilbert” ve “Linati” diye anılan iki şema var), her bölümün bir saati, rengi, uzvu, tekniği, sanatı, sembolleri var. Bu şemalara ve Ulysses üzerine yapılan çalışmalara bakınca, kitabın sembolizmle ve göndermeyle dolu olduğunu görüyoruz: örneğin, ilk bölümde İngiliz öğrencinin sigara tabakasında ışıldayan yeşil taş, “zümrüt ada” diye anılan İrlanda’yı işaret ediyor. İngiliz öğrencinin rüyasında gördüğü kara panter ise, roman boyunca tekrarlanacak bir temanın ilk ortaya çıkışı muhtemelen: bu kara panter, en geriden gelip yarışı kazanacak “sürpriz at” (İngilizcesi “dark horse”) Bloom’u işaret ediyor olabilir. (Tam aynı saatte, Bloom’un evinde kara panter, kara bir kedi; yeşil taş, kedinin gözü olarak ortaya çıkıyor).

Bu sembolizm katmanlarının metnin içine yayılışını görmek isteyenlere, Harry Blamires’ın klasik Ulysses özeti “The Nem Bloomsday Book”u öneririm. Burada, bu paralelliklere birkaç örnek vermekle yetineceğim:

Telemakhos-Odysseus-Penelopeia: Stephen-Bloom-Molly

İsa-Baba-Meryem: Stephen-Bloom-Molly (“Marion”)

Hamlet-Hayalet-Annesi: Shakespeare’in oğlu-Shakespeare-Anne Hathaway

Hamlet-Hayalet-Elsinore şatosu: Stephen-Annesinin Hayaleti-Kule

Evden ayrılıp yıllar sonra geri dönenler: Odysseus, Bloom, Parnell, denizci Murphy…

Arketipal karakterler ve olaylar ile kitabın konusu arasındaki bu yansımalar, kitabın en temel dayanaklarından birini oluşturuyor: insanlar, kendilerinden önce gelenlerin oynadığı rolleri tekrar tekrar oynuyorlar, tarih boyunca tekrarlanan bir “ruhgöçü” oyununa katılıyorlar. “Ruhgöçü” (“metempsikoz”, s.68), romanı birarada tutan en önemli yapısal unsurlardan biri.

…hepsi birden eklenince karşımıza yaşadığımız şu dünyanın minyatür bir portresi çıkıveriyordu Tüm bu paralellikler, sembolik yapılar, Joyce’un “İrlanda ve Yahudi ırklarının tüm tarihi”, “Dublin yıkılırsa yeniden kurulmasına yetebilecek bir Dublin tasviri” hedefleri, çoğu okurun gözünü korkutan bir gönderme zenginliğine yol açıyor. Bu zenginliğin düzeyi öyle ki, Ulysses sözlükleri arasındaki en önemlisi olan Donald Gifford’un “Ulysses Annotated”ı büyük boy 641 sayfalık hacmiyle kitabın kendisiyle yarışıyor.

Bu durumu görüp gözü korkan okura mesajını şu: korkmayın! İnsanlık 90 yıldır bu kitap üzerinde kafa patlatıyor; tüm bu bilmeceler, sembolizmler çözüldü, saptandı, kitaplara, sözlüklere geçti. Birşeyi merak ettiğiniz zaman biraz kurcalayın, internette biraz bakının, cevabı karşınıza çıkar. Zaman içinde, geviş getirerek, tekrar tekrar dönerek sırları teker teker çözersiniz, çözmediklerinizi de çözmezsiniz. Ama daha da önemlisi şu: kitabın asıl güzelliği burada değil zaten!

Bu iddiayı biraz açmam gerekiyor: Tüm bu teknikler ve kitabi referanslar, yazı tekniği açısından çığır açıcı önem taşıyor, Joyce’un gözkamaştırıcı yazı ustalığını ispat ediyor. Bunları göz ardı ederek bu kitabı takdir etmek mümkün değil. Ama, kitap yalnızca bu teknik tercihlerden ibaret olsaydı, kupkuru, tatsız bir metin olurdu; kitaba yalnızca bu teknik tercihleri görmek için bakanlar da kuru ve tatsız bir metin görüyorlar. Bence, kitabın asıl ilginçliği, Joyce’un bu çerçeveye yerleştirdiği karakterlerin zihinlerinin içinden okura sesleniyor olması; bu yolla, insanların tüm psikolojilerini, yalnızca göründüğü gibi Dublin’de tek bir gün içinde yaşadıklarını değil, ailelerinin tarihçesinden başlayıp gelecekle ilgili korkuları ve umutlarına kadar akıllarından geçen herşeyi bize sunması, bütünsel insan psikolojisi portreleri çizmesi. Joyce, insan gerçekliğini edebiyatta daha önce hiç görülmeyen ölçüde kâğıda dökmüş. (Burada hoş bir paradoks da var: Joyce, bu hiper-gerçekçilik tekniğini yaratır, üç karakterin tüm ömrünü tek güne sığdırırken, aslında başka bir noktada hile yapmış: kitapta psikolojik zaman aşırı bir hızla akıyor, karakterlerin aklından gerçekte belki de bir haftada geçecek düşünceler bir gün içinde geçiyor.)

Karakterlerin düşünceleri, klasik anlatının giriş-gelişme-sonuç sıralamasıyla değil, karakterlerin aklından geçme sırasıyla, doğal çağrışım sıralamasıyla aktarılıyor bize. Bu nedenle, düşünceler başka düşüncelere atlıyor, sözler kesiliyor, araya bambaşka düşünceler giriveriyor. Bunun sonucu olarak, bir konu hakkındaki bilgiler kitapta yüzlerce sayfaya dağılıyor. Joyce, okurun bu ayrıntıları hatırlamasını ve bağlantıları kurmasını bekliyor. Örneğin, Bloom’ların yatakodasında asılı bir “Peri Kızının Yıkanması” röprodüksiyonu var. Bu tablonun kitap boyunca macerasının dökümü şöyle:

Tablodan ilk 68. sayfada haberdar oluyoruz ve bir derginin yanında verildiğini öğreniyoruz (hatırlarsanız, 1960’larda Hayat dergisi böyle tablo röprodüksiyonları verirdi). Bloom 69. sayfada bu tabloyu metempsikoz/ruhgöçü kavramını Molly’ye anlatmak için örnek olarak kullanabileceğini farkediyor. 522. sayfada, halüsinasyonlar bölümünün kritik bir noktasında, Bloom’un cenazesini görmemizin hemen ardından peri kızı dile geliyor ve Bloom’la yüzleşiyor; 8 sayfa süren bu konuşma boyunca Peri Kızı’nın dergiden kesilip çerçeveletilmesinin hikâyesini, Bloom’un o resme yaptıklarını, resmin yatak odasında şahit olduklarını, oradan -ırmak perisi çağrışımıyla- Bloom’un yeniyetmelik yıllarında Poulaphouca şelalesine gittikleri okul gezisindeki marifetlerini okuyoruz. 722-723. sayfalarda ise peri kızı ve metempsikoz hikâyesini Molly’nin gözünden görüyoruz.

Kitaba ilk kez yaklaşan okura önerim: sembolizmlerden, kitabın yapısal özelliklerinden haberdar olun, onlan aklınızın bir köşesinde tutun; ama öncelikle tüm bu olan bitenin günlük hayat olduğunu unutmadan, kendinizi karakterlerin yerine koyarak okuyun. Bunu yaparsanız, gerçek hayatın olduğu gibi, tüm ayrıntısı, sefaleti, bin parçalığıyla; büyük bir sempatiyle, mizahla anlatmış bir başyapıtın içine düşeceksiniz.

…bu herşeyi içeren allak bullak çorba gibi tarihçe…

Bu giriş metnini kapatırken, kitapla ilk kez karşılaşan okurlara yardıma olmak için, onsekiz bölümdeki aksiyonu özetleyeceğim:

I. “Telemakhia” (s. 8-55)

Odysseia’nın başlangıcında Telemakhos’un babasını aramak için yola çıkmasına karşılık olarak, ilk üç bölüm sabah 8-10 arasında Stephen Dedalus’u konu alıyor. Bu üç kısa bölümde, Joyce, romanın belli başlı temalarının çekirdeklerini atıyor.

1. Telemakhos: (s. 9-28). Stephen, Buck Mulligan ve Haines Dublin’in epey dışında bir savunma kulesinde uyanırlar (bu kule bugün “James Joyce Kulesi” dir). Mulligan başardı, ağzı çok iyi laf yapan, herşeyle dalga geçen bir tıp öğrencisi, Haines ise “yabani İrlandalıların” adetlerini öğrenmek için taşra gezisine çıkmış bir Oxford öğrencisi. Mulligan güne Katolik ayiniyle dalga geçtiği bir traş töreniyle başlar ve bölüm boyunca din de alay eder (kitap boyunca da alay alığı ve şakacılığı ile karakterize edilir). Stephen ile Mulligan arasındaki soğukluk yavaş yavaş tırmanır; Stephen, kulenin sahanlığında tek başınayken, güneşi bir bulut örter, Stephen annesinin kısa süre önceki ölümünü düşünür ve annesinin hayaletini görür gibi olarak sarsılır. Kahvaltı ederler, (eski İrlanda’yı sembolize eden) yaşlı sütçü kadından süt alırlar; yakındaki kayalıklara gidip yüzerler, Stephen öğleyin The Ship barında buluşmak üzere sözleşerek ayrılır. Yüzme sahnesinde anılan “fotoğrafçı çıtır’ın Bloom’un kızı olduğunu sonradan öğreneceğiz.

Mulligan’ın gerçek hayattaki karşılığı olan (yazar, doktor, İrlanda Cumhuriyetinin ilk senatörlerinden) Oliver St John Gogarty savunma bakanlığından bu kuleyi kiralamış, Joyce ve bir İngiliz öğrenci burada kalmışlar ve buradaki tartışmanın benzeri yaşanmış.

s.9’daki “Hrisostomos”, iç sesin kitaptaki ilk örneği (anlatıcıdan değil, Stephen’ın zihninin içinden geliyor). Stephen Mulligan’ın altın dişine ve bal damlayan ağzına bakıp, hitabet yeteneği nedeniyle bu adı almış Aziz Hrisostomos (Altın-ağız)’ı düşünüyor. Hrisostomos yabancı değil, İstanbullu; bir mozağini Ayasofya’nın sol galerisinde görebilirsiniz.

2. Nestor: (s.29-41). Stephen, öğretmenlik yaptığı, varlıklı bir mahalledeki (Dalkey) okula gider, ders verir, İngiltere hayranı başöğretmen Deasy’den (Homeros’ta Telemakhos’un nasihat aldığı Nestor’un karşılığı) maaşını alırken bir takım nasihatlere maruz kalır. Deasy, basın dünyasıyla ilişkili olduğunu bildiği Stephen’dan, “sığırlardaki şap hastalığının tedavisi” konulu bir yazısını gazetelerde yayınlatmasını ister. Bölümün sonunda, Deasy’nin antisemitik sözleri üzerine Stephen’ın aklından geçenler, Joyce’un ikinci dünya savaşında olacakları 20 yıl önceden görmüş olduğu gösteriyor (s.39).

3. Proteus: (s.42-55). Proteus, Homeros’ta denizlerin sürekli biçim değiştirerek yakalanmaktan kurtulan tanrısı. Bu bölüm, kitabın zorluğuyla meşhur iki bölümünden biri. Tüm bölüm, kumsalda yürümekte olan Stephen’ın zihninin içinde geçiyor. Stephen’ın düşünceleri, aynı deniz gibi, durmadan biçim değiştiriyor, çağrışımdan çağrışıma atlıyorlar; zihni ilahiyat, tarih ve felsefe referansları ile dolu. Metnin zorluğu, romanın konusu açısında önemli bir görev görüyor: Joyce, kendi gençliğine baktığında nasıl kendi zihninin içinde kaybolmuş, tıkanıp kalmış bir genç gördüğünü anlatıyor böylelikle. İlk kez okuyanlara zorluklara takılmadan, hikâyenin akışına daha çok önem vererek okumalarını öneririm.

Stephen Aristoteles’i, renk, bilinç, insanın yaratılışı gibi konuları düşünürken, aklından dayısı Richie ve yengesi Sara’nın yakındaki evlerine uğramak geçer. Zihninden, kendi babasının bu aileyle alay etmesi ve eğer onlara uğrarsa konuşulacak olanlar geçer, (s. 43’teki “Evet Efendim”, Stephen’in zihninde babasının sesinin Sara’nın oğlu Walter’ı taklit etmesi – yani, 3. dereceden bir “iç ses”.) Cizvit okulundaki günlerini, rahip olmayı düşünmüş olmasını, kitap okuma ve yazma hayallerini, kadınsızlığını, Paris’teki parasızlığını ve sohbetlerini, kös kös Dublin’e dönüşünü düşünür. Bizim Jön Türkler gibi, Paris’e gidip İrlanda’yı kurtarmaya çalışan “Yaban Kazları”ndan Kevin Egan’ın oğlu Patrice ile konuşmalarını hatırlar. Önce ölü, sonra canlı bir köpek görür, köpekten korkar, köpeğin sahibi midye toplayla Çingene çifti görür. s.52’de o gece rüyasında (henüz tanımadığı) Bloom’u ve genelev sokağında kendisine yardım edeceğim görmüş olduğunu anlarız. Zihninde vampirli, kötü bir şiir yazmaya çalışır (bu dörtlüğün temiz halini ileride, s. 132’de okuyacağız). Bir kızı hayal eder, bazı yorumlara göre mastürbasyon yapar (s.54); Mulligan ile kavgasını düşünür; çişini yapar. Arkasını döner, ufukta “üç çarmıhlı” bir gemi görür.

II. “Odysseia” (s.57-584)

Kitabın gövdesini oluşturan bu 12 bölümde, sabah 8’den geceyarısına kadar Bloom’u ve Stephen’ı izliyoruz.

4. Kalypso: (s.59-73). Tekrar birinci bölümün saatine, sabah 8’e dönüyoruz; bu sefer Bloom’ların evindeyiz. Odysseia‘da tanrıça Kalypso’nun Odysseus’u adasında esir tutması gibi, burada da Bloom Molly’nin aşkının esiri. Bloom’u Molly’ye kahvaltı hazırlarken, çıkıp yakındaki domuz kasabından bir böbrek satın alırken, Şark hayalleri kurarken, dönüşte komşunun hizmetçi kızını keserken görüyoruz. Stephen’a annesinin hayaletini gösteren bulut Bloom’a da görünüyor ve bir an yaşlılığı, yıkımı düşündürüp soğuk terler döktürüyor (s. 64). Postadan gelen iki mektuptan biri, bir sayfiye yerinde bir fotoğrafçının yanma çırak gönderilmiş kızları Milly’den, diğeri Molly’nin emprezaryosu/aşığı Boylan’dan (Boylan, Bloom’un zihninde hep “o herif” olarak anılıyor). Boylan, o gün saat 4’te konser programını getirecek; programda Don Giovanni’den Lâ ci darem a mano (bu düette Don Giovanni, evlenmek üzere olan köylü kızı Zerlina’yı baştan çıkarır) ve zamanın popüler şarkılarından Love’s Old Szveet Song (“Aşk Nağmesi”) var (s.67). Bu iki şarkı, gün boyunca, Bloom’un zihninde Molly’nin kendisini aldatmasının teması olarak çınlayacak.

İkisi de güzeldir, Youtube’dan arayıp bu iki parçayı dinlemenizi tavsiye ederim. Bölüm, Bloom’un bahçedeki helada gazetedeki ödüllü bir hikayeyi okurken def-i hacet eylemesiyle bitiyor.

5. Lotosyiyenler: (s.74-89). Bloom bu bölüme “açık bir zihinle” başlıyorsa da, Odysseus’un adamlarına sılaya dönme isteğini unutturan uyuşturucu Lotos çiçeğinin ülkesindeyiz. Joyce bölümü çiçekler, Şark bahçeleri, uyuşukluk, uyutulma temalarıyla kurmuş. Bloom’un Martha Clifford adında bir kızla “Henry Flower” imzasını attığı mektuplarla flört ettiğini öğreniyoruz. Bir kiliseye girip olanı biteni tam anlamadan merasimi izliyor; eczaneye uğrayıp Molly’nin istediği losyonu sipariş ediyor; oradan hamama gidip mayışıyor.

Hamamdan önceki sahnedeki yanlış anlama, sonradan Bloom’un başına iş açacak. Bantam Lyons, Bloom’un elindeki gazete için “atacaktım zati  / I was going to throw it away” demesini o günkü yarışta koşacak olan sürpriz at “Throwaway” için bir tüyo zannederek sevinçle uzaklaşıyor (çeviride atın adı “Zâti”). Gerçek hayatta da o günkü yarışta Throwaway kazanmış ve l’e 20 vermiş.

6. Hades: (s. 90-116). Sabahtan beri anılan cenaze töreni için Bloom, Stephen’ın babası Simon Dedalus ve Dublinliler’den tanıdığımız başka karakterlerle birlikte mezarlığa gidiyorlar. s.91’de, 3. bölümde kumsalda yürümekte olan Stephen’ı görüyorlar.

Martin Cunningham karakteri, kitabın Dublinliler ve Odysseia bağlantılarının güzel örneklerinden: Cunningham’ın Dublinliler ‘deki halden anlayan, iyilik yapmaya çalışan adam halleri devam ediyor ve alkolik karısının evde ne varsa tekrar tekrar rehine vermesi yüzünden sürekli silbaştan ev düzmek zorunda kalmasıyla, Odysseus’un ölüler âleminde karşılaştığı Sisyphos’un eşdeğeri oluyor (s.99). Cenaze töreninde, kitabın hâlâ tam çözülememiş bilmecelerinden biri, kim olduğu anlaşılamayan makintoşlu adam ortaya çıkıyor (s.lll).

7. Aeolos: (s. 117-147). Rüzgârlar tanrısı Aeolos, Odysseus’a önce yardım eder, ama verdiği rüzgârları heba edip tekrar gelince onu kovalar. Gazete yazıhanesi ve matbaasında geçen bu bölüm, rüzgârın, hava civanın, boş lafın, retorik sanatının bölümü. Rüzgârların tanrısı, gazetenin yazı işleri müdürü; o da bir reklamı ayarlamaya çalışan Bloom’a ilk seferinde yardıma olup ikinci gelişinde kovalıyor. Bölümün ortasında Stephen, Deasy’nin yazısını getiriyor ve (bazıları zaten güne sarhoş başlamış olan) gazetecilerle birlikte içmeye çıkıyorlar. Bölümün sonunda, Stephen, gazetecilere Dublinliler‘deki “epiphany” tekniğinin (gündelik hayat içinde, büyük bir gerçekçilikle tasvir edilmiş sıradan bir ânın çok daha geniş bir temayı işaret edivermesinin) bir örneği olan bir hikâye anlatıyor.

Bu bölüm, metnin arasına girerek olan biten üzerine ironik yorumlar yapan gazete stilinde başlıklarıyla, Joyce’un romandaki biçimsel oyunların seviyesini arttırmaya başlamasının ilk işareti.

8. Laistrygonlar: (s.148-179). Odysseia’nın yamyamları, öğle yemeğini yemeye niyet eden Bloom’un içini kaldıran lokanta müşterileri (s.165) olarak ortaya çıkıyor. Bloom, bir zamanlar hoşlanmış olduğu bir kadınla karşılaşıyor (s. 153) ve bir tanıdıklarının günlerdir hastanede doğum yapmaya çalıştığını öğreniyor, s. 161’de dönemin önemli edebi figürlerinden (ve Joyce’un ilk öyküsünün yayılması) George Russell (takma adı A.E.) ile karşılaşıyor; bu karakterin hayatını ansiklopedilerden okumanızı öneririm, bir sonraki bölümde de karşımıza çıkacak, s. 164’te Molly ve Bloom’un on yıl önce, ikinci çocukları Rudy’nin bebekken ölmesinden sonra cinsel hayatlarında birşeylerin değiştiğini, birbirlerinden uzaklaştıklarını okuyoruz (çoğu yorumcu bunu artık sevişmedikleri olarak yorumlar ve Odysseus’un on yıl boyunca evden/yatağından uzak kalmasıyla bağlantılandırır; ama son iki bölümü dikkatli okursanız cinsel hayatlarının tümüyle bitmesi değil de, Bloom’un artık çocuk yapmak istemiyor olması daha doğru bir yorum olabilir). Bloom, Davy Byrne’ün barında gorgonzolalı sandviç ve burgonya şarabıyla karnını doyurur. Molly ile Howth tepesinde öpüşmelerini içi yanarak hatırlar (s.171; bu, romanın meşhur kapanışının Bloom’un zihnindeki hali). Çıkışta Boylan ile burun buruna gelince, “o herif’ile karşılaşmamak için müzenin girişine saklanır (s.178).

Kitabın meşhur bilmecelerinden, üzerinde “U. P.” yazan kartpostal burada ortaya çıkıyor (s.155). Bunun “işin bitti, ayvayı yedin, kafayı yedin” anlamında bir deyim olduğu yorumunu izleyerek çeviride karta “7. N.” yazdırdım.

9. Skylla ve Kharybdis: (s.180-213). Kitabın en sıkı bölümlerinden: Odysseus’un Messina boğazı kayalıklarındaki canavar ile girdabın arasından geçmesi. Kütüphanede, Stephen, İrlanda edebi çevresinden kendisini çok da ciddiye almayan tanıdıklarına (yukarıda andığını Russell da aralarında) Shakespeare üzerine teorisini anlatıyor. Shakespeare’in hayatı hakkında bilinen çok az bilgiyi kullanarak Hamlet için ayrıntılı bir okuma önerisi sunan bu teoriyle, Joyce, okurdan da Ulysses’ı bu düzeyde bir dikkatle okumasını beklediğini söyler gibi. Mulligan ortaya çıkıp şakalarını patlatmaya başlayınca Stephen’ın sabah sözleştikleri gibi bara gelmeyip, kriptik bir alıntıdan ibaret bir telgraf çekmekle yetinmiş olduğunu anlıyoruz. Reklamı için örnek görsel bulmaya çalışan Bloom girip çıkıyor. Bölümün sonunda, Stephen’ın Mulligan ile ilişkisinin “kuyruğunu koyverdiğini” görüyoruz.

10. Gezgin Kayalar: (s. 214-248). Homeros’taki gezgin kayalar, bazı yorumlara göre İstanbul Boğazı’nın tehlikelerine denk düşüyor (Azra Erhat çevirisinde 12:58-72; Erhat “gezgin” için “Kıranlar” kullanmış). Ulysses’ın tam ortadaki, “göbek taşı/omphalos” bölümü bu: Dublin’e hükmeden iki otoritenin iki temsilcisi, katolik kilisesi adına Peder Conmee ve Britanya imparatorluğu adına Vali’nin korteji Dublin’i çaprazlama katederken, kitabın pek çok karakteri, 18 kısa metinde Peder ya da Vali ile karşılaşıyorlar. Bölüm gezgin kayaların, şaşırtmacaların bölümü olduğu için bazı parçalarda diğer zamanlar-mekânlar parazit yapıyor, araya karışıyorlar.

11. Seirenler: (s.249-283). Bu noktadan sonra kitabın bölümleri uzamaya, metindeki deneysellik artmaya başlıyor. Seirenler kitabın “müzik” bölümü; ilk sayfada, sanki, bir orkestra, dinleyeceğimiz müzikten bölümleri bölük pörçük çalarak enstrümanlarını akort ediyor gibi. “Başla!” emriyle, Joyce’un füg formunda olduğunu iddia ettiği asıl metin başlıyor. Metin müzik terimlerini metnin içine yedirerek ve müzik gibi, tekrarlarla, kelime sırası değişiklikleriyle yazılmış. Konu da müzik, bölümün merkezinde piyanonun başında söylenen iki şarkı var. Ormond otelinin harındayız; sarışın (“sırma”) ve kızıl saçlı iki barmaid kıkırdayarak sohbet ediyorlar (ben kızların saçlarını anlatan “sırmanın yanında kızıl” sözlerinin “füg”ün ana teması olduğunu düşünenlerdenim). Bloom, sohbeti ve şarkıları dinlerken, kara kara Molly ve Boylan’ın saat 4’t3eki randevusuna çok az kaldığını düşünüyor. Bölüm boyunca “tap” sesleri yavaş yavaş çoğalıyor: bunlar, kör yeniyetme piyano akortçusunun yaklaşırken bastonunu vurmasının sesi. Bölüm, Bloom’un bir vitrindeki milliyetçi bir metni okurken tramvayın geçişine uydurarak gaz çıkarmasıyla bitiyor.

s. 273’teki “Fetter Lane…” diye başlayan cümle, Stephen’ın zihnindeki Shakespeare biyografisine ait bir cümle (krş. s.197 ve s.634), ama Stephen o anda orada değil. Stephen’ın zihni ile Bloom’un zihni bir anlığına içiçe geçiyor gibi sanki.

12. Tepegöz: (s.284-333). Anlatıcının kitabın karakterlerinden biri olduğu iki bölümden birinde, tüm aksiyonu küfürbaz, dedikoducu bir çek-senet tahsilatçısının gözünden dinliyoruz; ama anlatıcının sesi tekrar tekrar kesiliyor ve söylediği sözdeki bir unsuru bambaşka bir üslupta iyice abartarak işleyen bir parodi araya giriyor (örneğin s. 284’ün sonundaki ticari anlaşmazlık, s. 285’te abartılı bir hukuk diliyle yansılandıktan sonra, “Sen kesin yeşilaycısındır…” ile tekrar “gerçekliğe” dönüyoruz; bu da tekrar “Güzel İnisfail’ imizde…” diye başlayan paragrafla, bu sefer de İrlanda destanı parodisiyle kesiliyor). Bu parodiler, “şişirme, abartma” tekniğiyle Joyce’un okurun sabrını zorladığı bölümler arasında; yine de, kitaptaki en komik pasajlar bu parodilerin içinde saklı. Örneğin, s. 327’deki azizler listesine dikkatli bakınca bardaki müşterilerin, Molly’nin (“Marion Calpensis”) ve hatta bardaki köpeğin (“Owen Caniculus”) bu listeye karışmış olduğunu görüyoruz.

Odysseus’un Tepegöz’ü, burada, gerçek bir Dublin karakteri olan “yurttaş”; İrlanda ata sporlarının canlandırılması için uğraşan keskin bir İrlanda milliyetçisi. Yurttaş ve arkadaşları, Bloom’u bir yabana olarak görerek aşağılıyorlar; Molly ile ilişkisi epey dedikodu konusu oluyor; Bloom’un barışseverliğiyle, “ama bir de olaya böyle bakın” sözleriyle alay ediyorlar, bunların üzerine bir de Bloom’un Zâti’ye oynayıp 1’e 20 kazandığı dedikodusu yayılınca iyice kızıyorlar. Bloom’un “sizin tanrınız da benim gibi bir Yahudiydi!” demesi de yardıma olmuyor. Martin Cunningham Bloom’u arabaya bindirip kaçırıyor.

13. Nausikaa: (s.334-368). Artık saat akşam 8; gün batımına yaklaşıyoruz. Odysseia’nın romantik bölümünün prensesi, burada kumsalda arkadaşlarıyla gezip top oynayan bir genç kız (Gerty MacDowell) olarak karşımıza çıkıyor. Joyce, bölümün ilk yarısını Gerty’nin gözünden aktarıyor: Hem Gerty’nin okuduğu genç kızlara yönelik dergilerin dilini, hem de onun zihninin içini görüyoruz. Bloom ortaya çıkıyor; Bloom ve Gerty bakışıyorlar; Gerty oturduğu yerde geriye yaslanarak Bloom’a bacağını gösteriyor. Bu esnada havai fişekler patlarken Bloom’un elinin boş durmadığını anlıyoruz (s. 353, “yine mi bu haltı ediyordu?”). s.354’te âniden Bloom’un bakış açısına geçiyoruz ve Gerty’nin ayağının topal olduğunu anlıyoruz. Bloom günün olaylarını düşünüyor, kumsala birşey yazmaya başlayıp vazgeçiyor, sonra hafifçe uyukluyor. Bölümün sonundaki guguklu saat, Bloom’a boynuzlandığını hatırlatıyor.

s.343’teki “Başaramadıysan tekrar deneyeceksin”, zamanın çocuklarına çok söylenen ve Beckett’in o çok yanlış anlaşılan meşhur alıntısında kullandığı bir nasihat.

14. Güneş’in Sığırları: (s.369-410). Homeros’ta Odysseus’un adamları Güneş tanrının sığırlarına karşı günah işliyorlar; Stephen ve arkadaşları ise doğurganlığa karşı günah işliyorlar. Joyce, belki şaşıracaksınız ama, aileye, çocuğa çok önem verirmiş; bu bölüm de doğuma, doğurganlığa övgü niteliğini taşıyor.

Kitabın en zor bölümü bu. Joyce burada büyük bir deney yapmış: bir yandan İngiliz dilinin Latince ve Anglo-sakson dilinden doğup gelişmesini, çağlar boyu İngilizcenin parodilerini yaparak temsil etmiş; bunun yanında, bölüm boyunca bir embriyonun peydahlanmasından doğumuna kadar olan aşamaları sembolize etmiş. Bu nedenle, çeviri açısından önemli sorun yaratan, stratejik tercihler gerektiren bir bölüm. Açılıştaki kaotik satırlar İngilizcenin Latinceden doğuşunu, sondaki kaotik bölüm ise çağdaş reklam dili ve argonun yarattığı kaosu temsil ediyor. Bu iki parça dışında, metin kaotik değil; eski metinlerin taklidini yapıyor yalnızca. Sabırlı olun: mizahıyla, sabreden okuru en çok ödüllendiren bölümlerden biridir.

Bloom doğumevine gidip tanıdığını ziyaret ederken orada kafa çekmekte olan Stephen ve üp öğrencisi arkadaşlarıyla karşılaşıyor; bebek doğuyor, öğrenciler giderek daha sarhoş oluyorlar, çıkıp Burke’s barına yöneliyorlar. Bloom Stephen’ın halini görüp endişelenerek Stephen’ın peşinden gitmeye başlıyor.

15. Kirke: (s.411-584). Geceyarısı, genelevler sokağındayız (“geceköy”). Kitabın en uzun bölümü

bu. Kitapta bu ana kadar sunulan tüm unsurlar içiçe geçip bir kriz noktasına ulaşıyor. Bölüm, tiyatro formunda; metne halüsinasyonlar damgasını vuruyor: gerçekle hayal içiçe geçiyor, anılan (ama orada olmayan) karakterler ortaya çıkıveriyor, cansız nesneler konuşmaya başlıyor. Ortalıkta gezinen bir köpek var ama durmadan cinsi değişiyor; köpek söylenenlere kafiyeli bir şekilde havlayarak cevap veriyor. Dikkatli okuyunca, neyin “gerçek”, neyin “halüsinasyon” evreninden geldiğini anlaşılıyor ama, burada halüsinasyonları kimin gördüğü belli değil; hem Bloom’a, hem Stephen’a görünüyor gibiler. Bu soruya verilen cevaplar arasında en sevdiğini cevap, bu bölümde bizzat kitabın kendisinin halüsinasyon gördüğü, kitabın kendi temalarına halüsinasyonla cevap verdiği.

Joyce’un bu bölümü yazarken en açıkça etkilendiği yapıt, Goethe’nin Faust’u. Faust’un, örneğin, Walpurgis Gecesi sahnesini bu metinle karşılaştırmanızı ve buradan Oğuz Atay’a giden etkilenme hattı üzerine düşünmenizi öneririm (Faust’un İdal Cankorel çevirisinde s. 201-227).

Önceki bölümle bu bölüm arasında anlatılmayan bir boşluk var; Berideki bazı ipuçlarından Burke’s barı ile geneleve varılması arasında Stephen ile Mulligan arasında, Westland Row istasyonunda, muhtemelen yumrukların savrulduğu bir kavga olmuş olduğunu çıkaracağız.

Stephen ile Lynch’in genelev sokağına girişini, sonra onları takip eden Bloom’u görüyoruz. Stephen’ın peşinden geneleve giren Bloom’un suçluluk duyguları ve kafa karışıklığının yarattığı halüsinasyon âleminde Bloom Molly ile karşılaşıyor, belediye başkanı seçiliyor, kral oluyor, gözden düşüyor, dedesi Virag ile karşılaşıyor… Sonunda Stephen’i buluyor (s.485). Genelevin sahibesi Bella (Odysseia’dakı büyücü Kirke’nin eşdeğeri) sahneye çıkıyor (s. 505) ve Bloom’u aşağılamaya başlıyor, s. 508’de Bloom ve Bella cinsiyet değiştiriyorlar. Bloom ölüyor, gömülüyor, peri kızı ortaya çıkıyor, s. 531’de Bloom zihninde tüm bunları yenip realiteye geri dönüyor. s.543’te aynada Stephen ve Bloom’un yüzü Shakespeare’in boynuzlanmış yüzüne karışıyor, s. 553’te Stephen, kızlardan birini kapıp piyanolarını çaldığı valsle dans etmeye başlıyor. s.554’te Stephen’ın dans figürlerine dikkat edin: Joyce’un “örümcek dansı” adını taktığı, uzun bacakları ve kollarıyla sokaklarda işte bu figürlerle icra ettiği bir dansı varmış. Kriz noktasında, Stephen tekrar annesinin hayaletini görüyor (s.555) ve beti benzi atıyor. Bastonuyla gaz lambasını parçalayarak isyanını ifade ettikten sonra (burada “Nothung!” diye bağırıyor, kastettiği Wagner’in Siegfried’indeki kılıcın imal edildiği an) genelevden kaçıyor. Bloom genelevdeki durumu yatıştırıp peşinden gidiyor.

Stephen, sokakta, iki İngiliz askeriyle laf dalaşına giriyor ve sonunda yumruğu yiyip yere seriliyor. Bloom başında durup kendine gelmesini bekliyor, polisleri de idare edip gönderdikten sonra o da kendi kriz noktasına ulaşıyor: bebekken ölen oğlu Rudy’nin hayaletini görüyor.

III. “Nostos” (s.585-750)

Bu doruk noktasından sonra, son üç bölümde, karakterlerin geceyarısından sonra yorgun argın eve dönüşlerini görüyoruz.

16. Eumaios: (s.587-638). Odysseus sonunda tek başına adasına, İthaka’ya dönmeyi başardığı zaman çoban Eumaios’un barakasında duraklıyor. Bloom ise Stephen’i soluklanmak için bir arabacılar barakasına götürüyor. Bloom ve Stephen yorgun ve uykulular; bu yorgunluk, uzayan, bağlanmayan cümleler, lafların birbirine karışmasıyla bölümün stiline yansıyor. Bloom, Stephen’i etkilemek için konuştukça konuşuyor; Stephen ise ters, kısa cevaplar veriyor. Barakada bir Odysseus/Pamell figürü daha var; yaşlı bir denizci (Murphy) gezi hikâyelerini anlatıyor.

Gazetede o günkü cenazenin haberini ve Deasy’nin mektubunu görüyorlar. Bloom Stephen’ın yatacak yerinin olmadığını, saatlerdir yemek yemediğini anlıyor. Çıkıp yürürken Stephen’la biraz müzik muhabbeti yapıyorlar. Stephen çok eski, az bilinen bir Alman şarkısını söylemeye başlayınca, Bloom sesini çok beğeniyor, onu müzik dünyasına kazandırmak ve emprezaryoluk hayalleri kurmaya başlıyor. Bu planlara yoldaki at arabasının atları dışkılayarak cevap veriyor.

17. İthaka: (s.639-707). Bu bölüm, zamanın ders kitaplarının ve dinbilgisi metinlerinin (“kateşizm”) soru-cevap formatında yazılmış; Bloom’un okuma ve popüler bilim merakının bir dökümünü içeriyor. Bloom, Stephen’ı eve davet ediyor; sabah evden çıkarken anahtarını unuttuğu için bahçe duvarından atlayarak kapıyı açıyor; mutfağa buyur edip kakao ikram ediyor. Ortak tanıdıklarından bahsediyorlar, Bloom Stephen’a (sonradan İsrail milli marşı olacak) bir Yahudi melodisini, Stephen Bloom’a eski (antisemitik) bir İrlanda baladını söylüyor. Bloom Stephen’a gecelemesini öneriyor ama Stephen reddediyor. Sonradan görüşmeye devam etmek için çeşitli planlar yapıyorlar. Çıkıyorlar, yıldızlara bakarak işiyorlar, vedalaşıyorlar. Bloom eve dönüyor, eşyalarına bakıyor, soyunup yatağa girerek günün olaylarını düşünmeye başlıyor. Yeni bir ev ve imar hayalleri ve gelecekteki para endişeleriyle uyuklamaya başbyor. Molly’nin sadakatsizliğini zihninde affediyor (s. 701) ve Molly’nin kalçalarını öpüyor (s. 704). Gün boyunca biteni bazı modifikasyonlarla Molly’ye anlatıyor ve kafasında bir kelime oyununu tekrarlarken, ayaklarını Molly’nin başucuna vermiş bir halde, uyuyakalıyor.

18.Penelopeia: (s.708-750). Neredeyse tüm kitabı erkeklerin bakış açısıyla geçirdikten sonra, nihayet Molly’nin zihnindeyiz. Joyce saati “belirsiz”, “sonsuz” olarak vermiş. Sekiz “cümle”ye ayrılmış 42 sayfa boyunca Molly’nin zihni, kadın zihninin akışkanlığı, kıvraklığı içinde noktalama olmadan akıp gidiyor (Nora da pek noktalama işareti kullanmazmış). Noktalama işaretlerinin yokluğu okuru korkutur genelde, korkmayın, metinde deneysel birşey yok aslında: her kelimenin kanlı canlı bir kadının zihninden geldiğini hatırlayın.

İlk cümlede (s.708-714) Bloom’un yatarken son söylediği sözlerin sabah kahvaltısını (iki yumurta) yatakta istediğini söylemek olduğunu anlıyoruz – Bloom, terkettiği evlilik hayatına geri dönüyor olsa gerek. Molly, Bloom’un hallerini, Boylan’la ilk flörtlerini, bugünkü sevişmelerini, Bloom’la ilk flört günlerinı düşünüyor, ikinci cümlede (s.714-722) düşünceleri Boylan’la ilk tanışmalarına, şarkıcılık kariyerine, Cebehtank’a, Bloom’un trende çıkardığı ufak bir rezalete, Bloom’un okuması için verdiği Rabelais kitabına geçiyor, s. 717’de Boylan’ın kapıyı “tattarrattat” diye çalması, Joyce’un uydurduğu bir kelime ve Oxford’un büyük sözlüğündeki en uzun palindrom. Üçüncü cümle (s. 722-723) Boylan ile sevişmelerini konu alıyor; dördüncü cümlede (s.723-727) geçen trenin sesini Aşk Nağmesi şarkısına benzetiyor ve Cebelitarık anılarına, oradaki asker sevgilisi Mulvey’ye dönüyor. Beşinci cümle (s. 727-732) yine Mulvey’den başlayıp Cebelitarık’taki tanıdıklarına ve ilk cinsel deneyimlerine geçiyor. Altına cümlenin (s. 732-738) başında gaz çıkarıyor ve Milly’yi düşünmeye başlıyor; Bloom’un eve Stephen’ı getirmesinin tuhaflığına takılıyor. Cümlenin sonunda lazımlığa işerken adet gördüğünü farkediyor. Yedinci cümlede (s.738-s.744) sağlığından endişe ediyor, doktor anılarını hatırlıyor, adet kanaması kuramıma isyan ediyor. Bloom’la geçen yıllarını düşünmeye başlıyor, Stephen’la ilk karşılaşmasını hatırlıyor ve Stephen’la bir gönül ilişkisini hayal etmeye başlıyor. Son cümlede (s. 744-750) düşünceleri Boylan’ın kabasabalığından Bloom’a dönüyor; geçim dertleri, Bloom’a kızgınlık düşünceleri, Cebelitarık anıları, Bloom’un ateizmi ile tartışma fikirleri ile Bloom’u tekrar evlilik hayatına çekme düşünceleri içiçe geçmeye başlıyor. Son satırlarda Molly’nin de mastürbasyon yapıyor olabileceğinı düşünenler var. Kitabın sonunda sürpriz at Bloom Molly’nin sevgisini tekrar kazanıyor: Molly, Cebelitarık’taki sıcağı, doğanın güzelliğini, genç kızlığını, Dublin’de Howth tepesinde Bloom’la öpüşmelerini, evlilik teklifine “evet” demesini düşünürken roman bitiyor.

BAŞUCU LABİRENTİ- Anthony Burgess

(Burgess’in 1965 tarihli “ReJoyce” kitabının 12. bölümü)

 Ulysses edinilmesi gereken, birlikte yaşanması gereken bir kitap. Ulysses’i ödünç almak, beyhudeden de beter olur herhalde; kitabı okumak için zaman kısıtlaması altında olmanın dayatacağı aciliyet hissi, kitabın yavaş temposuyla, gazetelerce eğitilmiş üstünkörü göze kendini pek göstermeyen, acelesi olmayan bir kulak isteyen aheste müziğiyle çatışacaktır çünkü. Okumalarımızın çoğu, işin aslında, göz okumasından ibaret – klişeleri olduğu gibi yutuyoruz, önemsiz görüneni atlıyoruz, anlamı formdan yırtarak koparıyoruz. Ulysses ise, aynı Paradise Lost gibi, işitsel bir eser, anlamı sesler taşıyor. Benzer şekilde, içeriği de form taşıyor; “bundan sonra ne oluyor” derken kelime oyunlarını, parodileri ve pastiche’leri kâle almazsak, kendimizi hayal kırıklığına mahkum ederiz. Ulysses aksiyon dolu bir macera romanı değil. Sıradan roman okuruyla, daha rafine zevkleri olan bir şiir degüstatörünün yaklaşımlarını birleştiren bir yaklaşıma cevap veriyor öte yandan. Onaltı yaşımdayken, Ulysses’i ilk defa okuduğumda, kitabı yalayıp yutmaya çalışmış ve başarısız olmuştum; yine de, hızlı denebilecek bir öğüne dönüştürmeyi başarmıştım – bir okul tatilinde dört tam günde okumuştum. Her kelimeyi okumuş muydum peki, yoksa atlayarak mı gitmiştim? Birazcık atlamıştım, özellikle ‘Güneşin Sığırları’ epizodunda ve Molly Bloom’un en sondaki monologunda. Bloom’un iç düşüncelerinden bazıları sabrımı taşırmıştı, ‘Sirenler’ sahnesine de hafifçe sinir olmuştum. Yine de, dört günün sonunda, kitabın neden bahsettiğini biliyordum. O ilk okumadan (sınava hazırlık kitaplarımı biraz donuk gösteren bir tecrübe) sonraki otuz küsur yılda, kitabı yalnızca iki kere daha baştan sona, oturaklı toraman Buck Mulligan’dan en son ‘evet’e kadar okudum. Bölüm bölüm okumayı tercih ettim, belli bir anda en çok hoşuma giden bölümü seçtim, en sevdiğim bölümleri tanıdım –bunlar da Ulysses’le ilk tanıştığım zaman en az beğendiğim bölümlerdi genellikle– ve bu favori bölümlerde de bazı pasajlara tekrar tekrar geri döndüm.

Ulysses (ve, ileride göreceğimiz gibi, daha da fazlasıyla Finnegans Wake) böylesi bir yaklaşımı davet ediyor, Kitab-ı Mukaddes’e epey benziyor bu yönüyle. Pek çok açıdan, bir kurgu metnini sanki bir sözlükmüş ya da ansiklopediymiş gibi görmemizi pekâlâ bekleyebilen romandaki yeni dalganın öncülerinden biri bu kitap – canımızın istediği noktadan girebileceğimiz, istersek sonundan başlayıp başında durabileceğimiz, istersek kısmen ya da tamamen okuyabileceğimiz; zamansal bir asansörden ziyade, serbestçe gezinebileceğimiz bir mekân parseli. Ulysses’in ‘Gezgin Kayalar’ epizodu, tüm kitabın, zamanı o eli maşalı, “haydi haydi acele et” diyen otoritesinden soyan mekânsal bir şemasının olduğunu hatırlatır; bu, kitabın nihai imgesinin, değişik uzuvlarıyla parça parça sunulan bir insan vücudu imgesi olduğunu bilmemizle perçinlenir. Zaman başdüşmanımızdır; Ulysses ve Finnegans Wake gibi kitaplar onu muzafferane bir şekilde altederler. Zaman yerini bilmelidir.

Demek ki, Ulysses, genel planını ve amacını bir kere anladıktan sonra herhangi bir yerinden girebileceğimiz bir labirent. Herhangi bir zamanda elimize alabileceğimiz ve herhangi bir ânı zenginleştirebilecek çok az sayıda kitaptan biri; bir kütüphane masasında ızdırap çekerek muhatap olacağımız bir cilt olmaktan çok, başucuna konulası bir kitap. Onunla birlikte yaşamak gerektiğini söylemek, önyargılı, partizan bir iddia atmak anlamına gelmiyor; bilakis, oldukça objektif bir bakışla, kitapta insana bir ömür boyu yetecek kadar içerik olduğunu söylemekten ibaret bu. Kitabın kapsamı kasten ansiklopedik; inceliklerini ve bulmacalarını çözmek için sükunet içinde bir çeşit boş zaman gerekiyor. İnsan hiçbir zaman hiçbir kitabı herşeyiyle anlayamaz (kendi yazdığı kitabı bile); çünkü, herşeyden önce, sözcükler de kendi başlarına buyruktur, sonsuz bir anlam skalaları vardır; zamanın, yazarın kafeslemeye çalıştığı o akışın, kitaba yeni çağrışımlar yüklemek gibi bir huyu vardır; vurguları kaydırır, güncel olaylarla yeni bağlantılar kurar, ortaya çıkmakta olan edebiyatın geriye kalan kısmıyla yeni ilişki örüntüleri önerir. Ulysses’in paradoksu, herhangi bir zamanda, ondan daha açık ve seçik olmaya çalışan kitaplardan daha kolayca anlaşılabilir olması: anlamını şimdi-ve-burada’nın içinden söküp çıkarmıyor; zamanın sırtına binip gitmek yerine zamana ket vurmayı tercih ediyor. Aynı anda, araştırılmasının ve keşfedilmesinin devamını da davet eder, bulmacalarına cevap aranmasını değil, bilakis zaten yeterince iyi anlaşılmış yönlerinin daha da zengin bir şekilde anlaşılmasını ister.

Ulysses de başucu kütüphanesine katılsın öyleyse, yanında da Joyce’un diğer büyük kitabı, Shakespeare, Kitab-ı Mukaddes, Boswell, Melankolinin Anatomisi, Rabelais, Nabokov’un Solgun Ateş’i, Tristram Shandy ve zamanın akış illüzyonuyla yetinmek yerine daha ziyade uzaydaki katı cisimleri konu eden diğer kitaplar olsun. Şimdi, Ulysses’in niteliklerini özetlemeye çalışacağım. Az önce tamamladığım bu kısa araştırmada bunların hakkını vermekte nasıl başarısız olduğumun sefilce ve çaresizce farkındayım. Yalnızca okurları değil, yazarları da başbelası baykuşlara dönüştüren ciddiyet denen o korkunç tehlike var bir kere. Joyce Ulysses’i eğlendirmek için, hayatı zenginleştirmek için, keyif vermek için yazdı. Kanatlı hayatı yok etmek pek kolay; yalnızca kanatlarını bağlayarak değil, surat asarak da yapılabilir bu.

Öncelikle, Ulysses büyük bir komik roman. İnsanı yüksek sesle güldürebilen az sayıda kitaptan biri. Mizahında müthiş bir çeşitlilik var, düşüp kalkmalı İrlanda vodvilinden en rafine esprilere kadar gidiyor. İngiliz edebiyatındaki mizah geleneği –püritenler tiyatroların kapılarını 1642’de kapadıklarından beri– biraz kısıtlı kaldı; Joyce’un takipçisi olduğu dönemin tipik İngiliz mizah kitabı, etkisini fars ve santimantalizmden sandviçler yaparak elde ediyordu. Jerome K. Jerome bu açıdan Lewis Carroll’dan daha tipik; İngilizcenin –birbiriyle savaşan iki unsurdan oluşan bu dilin– içinde varolan mizahtan hiçbir zaman yeterince istifade edilmedi. Joyce, vis comica’nın eserlerinde tutarlı bir şekilde işlemesiyle dikkat çekicidir; şoke edici vakalar, patetik olaylar bile komik hallerde sürünürken sunulurlar: ‘Kirke’ epizodundaki iki hayalet, Stephen’ın annesinin ve Bloom’un oğlunun hayaletleri, tüm etkilerini geleneksel olarak kahkahayla bağdaştırılan bir tekniğin kullanılmış olmasından alırlar. Ciddiyete hiç müsamaha göstermez Joyce; (Lawrence’ın bize haddinden fazla ciddiye almamızı öğrettiği) cinselliğin ayılıp bayılmaları bile, havaları alınarak, neredeyse-groteskliğe indirgenirler. Jonathan Swift’in kahkahası kolayca diş göstermeye ya da ulumaya dönüşebilir; ama saeva indignatio’nun Ulysses’de yeri yoktur; Swift’in bunamasına şahadet eden, düşük vücut işlevleri karşısında dehşet içinde donakalmasına yer olmadığı gibi. Joyce, tüm İrlanda gibi, Golfstrim’le yıkanıyordu; Swift ise, (Dr Johnson’ın sözleriyle) kendini ‘Şarki ikirciklilikle’ arıtıyordu. Birazcık pisliği kabullenmek –kaldı ki, kimileri Ulysses’de birazcıktan daha fazla pislik olduğunu söyleyecektir– ilk günahı yıkamaya çalışmanın beyhude ezberini tekrarlamaktan daha sağlıklı. Bu nedenle, Ulysses’in daha kaba şakalarının bazılarından elde ettiğimiz tatmin, Profesör MacHugh’nun İngilizlere isnat ettiği “lağım saplantısı’nın kendini göstermesi değil: lağımları, aşkı, siyaseti ve ölümsüz tanrıları kabullenip içine alan, kendini hiçbir konuda suçlu hissetmeyen total, kozmik bir kahkahanın bir parçası bu tatmin.

Joyce’un ölümsüz tanrılarından biri lisan; burada da, lisanın içinde varolan komediyi bulup çıkarmış olması çok uygun düşüyor. İngilizce, dünya dilleri arasında iki temel unsurunun (Latince ve Anglo-Sakson), her ne kadar ikisi de Hint-Alman kökünden türeseler de, ruhen farklı olmaları ve İngilizceyi başka yönlere çekmeleriyle ayrı bir yerde duruyor. Anglo-Sakson kısa kelimeleri, ayağı yere basan anlamları tercih ediyor; Latincenin ise burnu daha havada, entelektüel bir lisan, onu en çok tumturaklılık ve soyutlama mutlu ediyor. Joyce bu ikisinden kolayca hazmedilebilecek bir kokteyl yapmaya kalkışmamış; daha ziyade, ikisini de sınırlarına itmeye çalışmış. Gerard Manley Hopkins İngilizcenin içindeki Anglo-Sakson’u, John Milton ise Latinceyi aşırı derecede vurgulamışlardı, ikisinin de niyeti son derece ciddiydi. Joyce ikisinin de yaptığını yapıyor ama iki işlemin de en çok komedi amacına uygun olduğunun farkında. Böylece, Stephen’ın ölmüş annesi ve çökmekte olan ailesi hakkında duyduğu vicdan azabı ‘agenbite of inwit [vicdanın pişmanlığı] ‘ ve ‘gözle görülenlerin kaçınılmaz modalitesi’ olarak ifade edilerek, komik-ironik bölgelere çekiliyorlar – özellikle hemen ‘Güneş, bilge omuzlarının üstüne, yaprakların damalı gölgesinin arasından parlak pullar fırlattı, dans eden demir paralar gibi’den sonra gelmeleriyle, bizi bu Stephen denen ciddi genci fazla ciddiye almamamız için uyarıyorlar. Parodi bölümlerde, genellikle aptalca-oturaklı Latince etkili nesrin parodisi yapılır, ama gerektiğinde Anglo-Sakson da en kan dondurucu tasvirdeki ciddiyet keskinliğini köreltecek ölçüde sınırlarına dayandırılabilir: ‘Küpeştenin üzerine kaskatı atılmış, yeşil mezarının leş kokusunu yukarıya doğru soluyor, cüzzamlı burundeliği güneşe doğru horluyor.’

Mizahın ardından, akrabası olan insaniyet geliyor. Ulysses yazılmış en insani kitaplardan biri. Kitapta hiçbir hayvana kötü muamele edilmez (Joyce’un korktuğu köpeklere bile); kaydadeğer bir şiddet eylemi yoktur. Vatandaş, Bloom’un arkasından bir bisküvi tenekesi fırlatır ama vuramaz: vurabilseydi de büyük bir zarar veremeyecekti. Daha çok sansasyon peşinde olan bir yazar, Bloom’u sahici yaralarını yalamaya göndermekten büyük keyif alırdı. Ama buradaki şiddet sembolik, aynı ‘Kirke’ epizodunda askerlerin Stephen’ı yere serdikleri zamanki gibi. Stephen burada zarar görmüş olmaktan çok, sarhoştur; şiddet niyetinin ifade edilmesi bile Kara Ayin’i ve Armaggeddon’un başlatmaya yeterlidir, sanki şeylerin normal düzeni bu kadarını ancak taşıyabiliyormuş gibi. Croppy Boy şarkı ve halüsinasyon içinde asılır, adam asma tekniği genel yönleriyle tartışılır, ama bunlar da komedi haline getirilerek temizlenmiştir. Ulysses lisana şiddet uyguluyor olabilir, ama insanlara hiçbir zaman uygulamaz.

Kitapta bol bol nefret vardır, bol bol nefret dolu insan olduğu gibi. Ama Joyce’un durağan hal doktrini güçlü hislerin sanat aracılığıyla boşaltılmasında ısrar eder. İngiliz zorbalığına Sinn Fein yaklaşımıyla bakmak bir konvansiyondan ibarettir, zavallı mağdur İrlanda, Çilelerin Deirdre’si, Kathleen na-Houlihan, Shan van Vocht efsaneleri gibi. Bu, özellikle ‘Kyklops’ bölümünde, zırvalık derecelerine kadar şişirilir; öyle ki, zorba İngiliz okuru nefretin bu derecesinden keyif bile alabilir. Nefret dolu insanlar ise, neredeyse tanım gereği, Stephen ve Bloom’a düşman olan karakterlerdir; yazarın onlardan aldığı tek intikam, onları tatlı tatlı saçma hallere düşürmektir. Joyce’un niyetinin, Buck Mulligan’ın her sahneye çıkışında okurun onu daha da tiksindirici bulması olduğu anlaşılıyor, ama bu da mümkün olmaz: öylesine nüktedandır ki onu her seferinde hoş karşılarız. Diğer Antinous’a, Blazes Boylan’a gelince, Eccles Street’e zina amaçlı seyahatinin ilk anından beri saçmasapan bir haldedir; biz de nefret etmekten çok acırız ona sonunda. Ulysses’de hazzetmeyeceğimiz birini bulmayı gerçekten istiyorsak, kitabın ikincil kahramanına, Stephen Dedalus’a bakmalıyız asıl – meteliksiz, ukala, entelektüel gurur ve dinsiz yobazlıkla dolu, sarhoş, sefahat heveslisi, pozcu. Ama, tabii ki, onun zaaflarına da, Bloom’un kudretine ihtiyaç duyduğumuz ölçüde ihtiyaç duyarız; mükemmel olmayan bir Stephen olmasaydı, kitabın ne bir konusu, ne de bir örgüsü olurdu. İşin sonunda, kendimiz şaşarak, kendimizi herkesin içindeki iyiyi görmeye çalışır ve insanların hatalarını (gerçek anlamıyla kötücül denebilecek birşey yoktur kitapta) “bunlar gölgeden, yanılsamadan başka birşey değil” diyerek hafife alırken buluruz.

 Joyce, Wells ekolünden bir optimist değil; insanın mükemmelleştirilebileceğine inanmıyor. Aksine, dünyayı olduğu gibi kabulleniyor ve insanın yarattıklarının keyfini çıkarıyor (bu böyle olmasa, neden son bölüm hariç her bölümde bir sanata ya da bilime övgüler düzsün?). İnsanlığın başarılarının en büyüğü, lisandan sona, cemiyettir; Joyce’un Dublin’i, gelmiş geçmiş tüm şehir-devletlerini temsil ediyor. Şehirsel alanda şahsi olmayan bir şekilde toplaşmanın, Auden’ın ‘tarlalara dayatılmış soyut bir belediye mekânı’ dediği şeyin bu kavramda yeri yok. Joyce için, cemiyet demek, insanların buluşması, birlikte içki içmesi, tartışması, sokakta birbirlerini tanımaları demek; onun kendine has mucizelerinden biri, sahici, tarihi Dublin’i, 1904 yazında yaşamakta olan Dublin’i insan toplumunun ebedi bir örneği yapabilmiş olması. Herkes bu cemiyete ait olmaktan güç ve hatta bir ölçüye kadar soyluluk alıyor; Bloom ile Stephen, ikisinde de sürekli araya girmekte olan iç sürgün hissine rağmen, bu kutsanmış, mükemmel olmayan şehrin eşit derecede hemşerileri. Herşeyden önce Dublin’liler; diğer herşey bundan sonra geliyor.

Şehrin ötesinde ise, Batı medeniyetinin tamamı var; Bloom’un kudretini de ancak bununla ilişki içinde doğru olarak görebiliriz. Batı medeniyeti, kitap boyunca değişik yüzleriyle –ekonomi, siyaset, edebiyat, mimari, müzik ve saire– ilerler, Bloom’u cüceleştirmeye, sesini bastırmaya, onu dehşet içinde bırakıp pıstırmaya çalışır. Bloom ise tüm bunlardan sağ salim kurtulur; alelade adam, fevkalade adamların eylemlerinin altında ezilmez. Dahası da var; ‘Laistrygonlar’ epizodu, Bloom’un, (aynı ‘Nestor’ epizodunun Stephen’ı gösterdiği gibi), uygarlığa (ve uygarlıkla tarih aynı şey değildir) ulaşılabilmesi için tüm insanların katlanmak zorunda olduğu zaman-sürecinin gerçek doğasının farkında olduğunu gösterir. Tarih bir mezbelelik, ölülerin yaşayanlara bir dayatması, insanın hep uyanmaya çalıştığı bir kâbus (Finnegans Wake, tarihin bir palavra olduğunu ispat edecek); buna rağmen, sanat, bilim ve insan cemiyetinin mucizesi, yine tarihten damıtılıyorlar. Zaman ve mekânın kadim çatışması bu. Ulysses’de uygarlık, şehir heykelleri ve opera binaları gibi, mekâna yayılmış bir şehri doldurur; zaman ise en aza indirgenmiştir – dokuzyüz küsur sayfada yirmidört saatten çok daha azı var. Sonraki (Finnegans Wake’e bırakılmış) amaç ise zamandan tümden kurtulmak olacak.

Batı kültürünün tamamını mekânsal olarak tasvir etmek –boynuzlanmış bir reklam komisyoncusu için oldukça heroik bir arkaplan– engin dilsel kaynaklar gerektiriyor; İngilizcenin sınırlarını zorlamayı, yeni kelimeler yaratmayı, eskilerini hortlatmayı haklı çıkarıyor. İnsanın gündelik zihni hakkında hakikati söyleme gerekliliği, sentaksı paramparça etmeyi, kelimelerin füzyonunu ve kırpılmasını, gerçek anlamıyla kelime bile olmayan ses dizilerini fonetik olarak aktarmayı gerektiriyor. Joyce’un daha derin amacını bilen okur bu dilsel gösterinin tümüyle keyfekeder olduğunu düşünmeyecektir; öte yandan, Joyce’un bir sonraki kitabından çekinmekte haklı. Dil-öncesi bilinçli zihnin tümüyle sömürülmesinden, hatta uykunun sınırlarına yapılan tek tük gezinin üzerine, Joyce daha ne yapabilir? Olsa olsa doğrudan bilinçsiz zihnin içine dalabilir; bunu tasvir etmek için de, yeni bir lisan gibi birşey yaratması gerekecek. Onunla birlikte dalmadan önce derin bir nefes almalıyız. Ama nereye gidersek gidelim, ne duyarsak duyalım, hâlâ Dublin’de, Dublin’lilerin konuşmalarını duyuyor, aileyi ve şehir cemiyetini yüceltiyor; bir babanın, bir sürgünün, heroik olmayan bir kahramanın maceralarını takip ediyor olacağız.

10th February 2013, Armağan Ekici tarafından yayınlandı
Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s