FELSEFE PROFESÖRÜ RESSAM DİL EĞİTİMCİSİ, AHÇI, DENİZ ADAMI PROF. DR. MUAFFAK TANJU ERGİL

Röportaj: AYŞE YETMEN

ayseyetmen@superonline.com

Tanju Bey’le evi olarak kullandığı teknesinde görüşeceğimizi sanıyordum ama “Froggy” o günlerde bakıma alındığı için söyleşimizi dershanesinde yapmak durumunda kaldık.

Yaratıcı algı, yaratıcı aşk, sevgiyi öğrenmek, altmış saatte nasıl İngilizce konuşulabilir ve hayata dair daha neler neler…

Tanju Bey’le yaptığımız doyulmaz sohbetin konulan işte bunlardı. İlginç üslubu ve farklı yaklaşımıyla her karşılaştığımda beni şaşkına çeviren Tanju Ergil’le kahkahalar arasında geçen söyleşimizi sizlerle paylaşmak istedim.  Konuşmamıza genel prensipler ve felsefeden bahsederek başlayalım mı, ne dersiniz?

Felsefe, insanı mutlu etmek için var edilmiş bir bilim dalıdır. Gerçekleri araştırır; tanımlamalar yapar. Bu böyledir ya da değildir der. İster beğenelim, ister beğenmeyelim. İnsanın mutluluğunu amaçlayan felsefe, insanın nasıl bir varlık olduğunu tanımlayarak işe başlar.

Felsefeye göre insan, her şeyden önce, bu dünyada neden ve nasıl var olduğunu hiçbir zaman anlamaya muktedir olamayacak bir varlıktır. İkinci olarak, insan beyninin bir neden olmadan çalışmıyor olmasıdır. İnsan beyni cognitıve system’le çalışır Yani beyin nedensiz bir şey düşünemez. Her şeyin bir nedeni olmak zorundadır. İnsan beyni bunu aşamaz. İnsan belli bir süre içinde yaşar. Şu anki halimle yaşıyorum. Biraz önceki halim ise artık yaşamıyor; öldü. Biraz sonraki halim ise, farklı olacak. Buna, anda yaşamak veya anı yaşamak da diyebiliriz. Bunun bilincinde olmak bazı şeyleri yapmayı gerektirir. Fakında olmayıp, yaşıyoruz işte demek, yaşamda bize çok şeyi kaybettirir.

İÖ. 4.yüzyılda yaşamış olan mitolojik tanrı Dyonisos bu konuyla ilgili olarak, “Babam Tanrı Zeus size kendini armağan etmiş; yapmanız gereken, sadece kendinizi mükemmelleştirmektir. Bunun aksini yaparsanız, sizi gerçeğin dışında yaşatır, yani delirirsiniz.” demiştir. Dyonisos’a

“peki bunu nasıl yapağız “ diye sorduklarında, Tanrı,

“Bunu siz bulacaksınız.” der. Bütün dinler insana nasıl yaşanacağını tarif eder; camiye, hacca ya da kiliseye, havraya gideceksin gibi. Hâlbuki Dyonisos

“siz bulacaksınız” demiş. Çünkü her birimiz ayrı bir armağanız. Bu mükemmel bir söylem ve sorumluluktur, insan, parmak izi gibi tek ve benzersizdir. Bunu anlamak gerekir. Herkes, siyasetçiler dahil şöyle derler:

”Ormanlarımızı çocuklarımıza bırakalım”. Çocuk büyür o da çocuklarına bırakmak ister. Sonuç olarak hiç kimse ormanın tadına varamaz. Felsefeye göre, sen de, çocuğun da ormanın keyfini çıkarmalısınız. Bütün yaşamlar gelecekle ya da geçmişle ilgilidir. Freud geçmişi hatırlatmayı yöntem haline getirmiştir. İnsanın davranışlarının kökenini çocukluğunda yaşadıklarına dayandırarak bugünü çözümlemeye çalışır. Geçmişte olanlar olmuştur. Şimdiye bakmak lazım. İnsan hareketlerinin nedenini incelediğimizde, her hareketimizin bir düşünce sonucunda gerçekleştiğini görürüz, insan beyni algılamaları alır, ona bir sembol koyar ve bunlarla hayatını oluşturur, Hayatımızı yapılandırırken, farkında olsak da olmasak da var olan dünya düzenine göre hareket ederiz. Öğrenimsiz biri, bu ayıptır dediği vakit, onun dünyasında bu ayıp olarak tanımlanır. Yani, onun bir dünya modeli vardır ve ona göre davranır. Eğitimin önemi, bu dünya modelini mümkün olduğunca gerçek neyse ona uydurmaktır. Ancak böyle mutlu yaşanabilir.

Mutlu olmaktan neyi kastediyoruz,

bu konuyla ilgili olarak 1950 ile 1960 yıllan arasında yapılan beş bin araştırma var. Mutluluk, insan beyninin algılama fonksiyonunun kendi doğrultusunda, yani başkalarının etkisi altında katmadan gelişmesidir. Mutluluğa neler engel olur: Her şeyden önce içinde yaşadığımız kültür, sonra, sırasıyla, bilgisizlik, tembellik ve çevrenin bize yüklediği gelenek görenek.  Tüm bunları ortadan kaldırmak elbette ki her zaman mümkün olamaz.  Algılama duygusuna gelince, hepimiz bu duyguya sahibiz. Algılama duygusu beyinin bir yanında kendine özgü bir mantık sistemi kuruyor. Ancak, bu mantık sisteminden şuurun haberi yoktur. Bunun örneğini şöyle verebiliriz:

Bir basketbolcu, basket topunu potaya ata ata düşünmeden atmayı öğreniyor. Burada basketbol oyuncusu doğrudan düşünmüyor, artık düşünen onun algılama sistemidir. İçimizde düşünce sistemiyle alakası olmayan otistik bir kişilik olduğunu varsayalım. Ama bunun bir beyni ve deneyimi var. O da bir insan gibi bizim bir parçamızdır. Hatta en önemli parçamızdır. Burada insanı ikiye bölemeyiz. Buna genellikle alışkanlık deniliyor ama, alışkanlık değildir. Bunun resmen bir ofistik gibi kendine özgü mantığı vardır.

Hayvanların davranış biçimi de böyledir. Kedim, dışarıya çıkmak için kapıya gelir, çıkması için kapıyı açanım, çıkmaz. Git derim gitmez. Tekrar çık. Derim, ama o durur ve kapıya bakmaya devam eder. Peki, dışarı çıkmak isteyen kedi neden çıkmıyor da duruyor?

Çünkü dışarıda gördüklerinin eski gördükleriyle aynı olup, almadığını anlamaya çalışıyor. Uygun bulmadığı bir şey varsa çıkmayacak.      Düşünmüyor. Algılarıyla hareket ediyor. Bir hareket yaparken, dışa açılan penceremiz altı algılamadır. Bunun altıncı hisle bir ilgisi yok. Beş duyu olarak tanımlanan; görme, duyma, dokunma, koklama, tatma duygularımız yanında bir de adale kasma duygusu vardır. Örneğin, bir elimizde beş kg., diğerinde ise iki kg.lık bir ağırlık olsun, hangisinin daha ağır olduğunu bu duygumuzla onları?. Kasma hissi, çok önemli bir duygudur. Sevdiğinize, bir öylesine sanlın, bir de sımsıkı sanlın, aradaki farkı hissedemiyorsanız o zaman kimseyi sevmeyin. Çocuğu kucağınıza aldığınızda “bana sımsıkı sarıl”der. Çünkü sevildiğinden emin almak ister. Algılamamız ne kadar kısıtlıysa hayattan alabileceklerimiz de o denli kısıtlıdır,

Örneğin: Resim sanatından hiç anlamadığınız halde Paris’te bir müzeye gider, resimlere bakıp bir yorumda bulunabilirsiniz; güzel dersiniz, çirkin dersiniz o kadar. Ama o müzeye beş an defa daha giderseniz ve de bakmasını öğrenirseniz, artık bir şeyler görmeye başlarsınız. Şimdi, algılamanın sevgide ne kadar önemli olabileceğini tahmin edebilirsiniz. Sevdiğimiz insanın ancak bir kısmını algılıyoruz ve bu algıladığımız yanıyla yetinip, algılayamadığımız yönünü heba ediyoruz. İnsan ilişkilerindeki yaratıcılığın önemi üzerine neler diyeceksiniz?. Yaratıcılığı şöyle özetlemek mümkün:

Yaratıcılığı bir resim olarak eJe alırsak, ressama (A), sonuca (C), araçlar: boyalar ve fırçalara (B) ve modelimize de (B2) diyelim. Zamanı (T0) ve geçirdiğimiz süreyi de (T1 ] olarak kabul edelim. Bu zaman süresince resmi yapan kişi (A), sonuca (C) geldiğinde eğer bir yaratıcılık yaşamışsa, gelişmesi gerekir. Resmi yapan kişi (A), sonuca (C) gelinceye kadar gelişmemişse yaratıcılık yaşamamıştır. Sadece resim yapmıştır. Bu çıkarsamaya göre, Picasso’nun yaptığı en son resim, en değerlisidir. On beş sevgilisi olan bir insanın son sevgilisi en kıymetlisidir, çünkü ona diğer ilişkilerden edindiği tüm tecrübesini vermiştir. İnsan sürekli gelişir ve değişir. Kendimizi önyargı ile kısıtlamazsak, her yaptığımız hareketle algılamamız gelişir. Sürekli olarak kendinizi geliştirerek yaşadığınızı farz edelim. Sevdiğiniz İnsan gelişmese bile siz, her değişmenizde karşınızda yeni bir insan görebilirsiniz. Tuhaf tuhaf söylemler vardır.

İlk aşk unutulmaz gibi. Palavra.

İlk aşk hiçbir işe yaramaz.

Son aşk mühimdir, çünkü ona gelinceye kadar geçen sürede gelişmişsinizdir. Gelişme ve değişmeye tek engel, önyargı ve kültürel etkilerdir. Şunu kabul etmemiz gerekir ki yaptığımız her hareketle algılamamız değişir ve gelişir. Basit bir örnekle ifade etmek gerekirse, şarabı ilk içtiğimizde fena değil deriz. Altı ay sonra, bu iyi. Bu fena değil, bu buruk gibi yorumlar yapılabilir, çünkü geçen süre içinde 20-30 şişe şarap içmiş ve algılamalarımız, ilk içtiğimiz şaraba göre değişmiştir. Algılamanın gelişmesi çok önemlidir. Ne kadar gelişirsek o kadar hayatın içine girebiliriz. Elimizde bu imkânımız var. Gelişmezsek kısıtlı kalırız. İbiza Balıkçıları “balık tutacaksan popunu ıslatacaksın” derler. Yani mutlu olmak, sevmek ve de hayatı doğru düzgün yaşamak İstiyorsan, popon ıslanacak. Hepimiz sevgiyi, aşkı bildiğimizi sanırız.

Siz aşkı, sevdayı nasıl tanımlarsınız?

Bu tanımlamayı yapmadan önce, Türkiye’deki bir yanlış anlamaya değinmeden geçemeyeceğim. Burada sürekli bir aşk var mıdır, yok mudur? Tartışması yapılıyor. Başka dillerde aşk kelimesi yoktur. Her dilde sevgi kelimesi vardır. Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde aşk, aşın sevgi olarak tanımlanır, Aşk: Aşırı sevgidir der. Sevgi büyükse aşk oluyor. Ya çok sevebilirsin ya da çok sevemezsin. Tenisi ya çok iyi oynayabilirsin ya da çok iyi oynayamazsın. Bu böyle tanımlanır. Tenisi, çok iyi oynayabilmeye başka bir ad vermenin bir anlamı yoktur.  Sevginin tanımına geçmeden sevmenin bazı minimal koşullarından bahsedeceğim. Örneğin: sinemaya girerken bilet almak lazım, spor yapmaya başlamadan önce bazı ısınma hareketlerini yapmak zorunludur. Sevmenin üç esas şartı vardır.

Birincisi: Sevdiğiniz insanı sonuna kadar özgür bırakıp, kendi içindeki kısıtlamalarını aşmasına dahi yardımcı olacaksınız. Sevdiğiniz kimse bunun sonucunda sizden ayrılabilir. Helal olsun. Önemli değil, bunu göze almanız gerekir.

İkincisi: Sorumluluk. Bir küçük hanıma seni seviyorum dediğim zaman, onu dünyadaki bütün erkeklerden mahrum ediyorum demektir. Ben dünyanın en iyi insanı değilim. Benden çok daha iyi ve tatlı insanlar var. Ben bu kızı sevdim diye başka bir insanla çıkamayacak, dans edemeyecek, tenis oynayamayacak. Sevdiğim insanı tüm bunlardan mahrum edeceğim. Yani onun duygularını ipotek altına alacağım. Bu ciddi bir sorumluluk ister,

Üçüncü şart ise, iz bırakmamak. Bir Kürt sözü varmış, ben bunu Amerika’da öğrendim “sevmeden önce kar üzerinde iz bırakmadan yürümesini öğren”. İlk bakışta bu deyim, sevmekten vazgeç der gibi geliyor İnsana, ama demek istediği bu değil. Öyle sev ki, sen sevdikten sonra sevdiğin insan çok değerli ve güzel olsun. Onun üzerine gölgeni düşürme. Gerektiğinde başkası onu daha fazla sevebilsin. İz bırakmadan tüm bunları yapabiliyorsanız, yapabilecekseniz, yaptıysanız, sevgi hareketine geliyorsunuz demektir. Yani sevmenin ilk şartı ve sorumluluğu budur. Sevgiyi şöyle belirleyeceğiz:

Bir insanın, bu insan kadın ise, erkekle, erkek ise, kadınla çıktıkları sevgi yolculuğunda birbirleri sayesinde gelişmeleri gerekmektedir. Gelişme olmazsa yaratıcılık, dolayısıyla da sevgi olmaz. Birini seviyorum ama içimden, dışarıda bir hareket yok. Seni seviyorum demekle iş bitmiyor. Bunu belirtmek için harekete geçmek gerekir. Bir sevgi ilişkisi içindeki kadın sarı, erkek ise mavi olsun, bu ilişkideki sevginin miktarı yeşildir. Birlikte yapılan hareketlerden yeşil elde edile biliyorsa burada bir yaratıcı sevgiden söz edilebilir. Romanın Altın Çağı’nın İmparatoru Marcus Aurelius. Bir yazısında sevgiyi şöyle tanımlıyor:

sevgi, karşındaki İster insan olsun, İster herhangi bir şey, onun istekleri doğrultusunda onu en iyi şekle sokmak için ona kendini adamaktır.

Aurelius bunu iki bin yıl önce söylemiş. Ben ona katılıyor ve buna sevginin diğer bir şartını daha ekliyorum. Karşındaki gelişirken sen de gelişmelisin. Yani onu mükemmelleştirmek yetmez senin de mükemmelleşmen gerekecek. Algılamanız sığ ve gelişmemişseniz, sevdiklerinizin değerini ve onlardaki potansiyeli göremezsiniz. Sevgi, seni seviyorum demek değil, sevişmek hiç değil, sevgi bir insanı da sevmek değildir. Sevgi bir eylemdir: geliştiren, yaratan, yücelten, birlikte yeni bir şey yapılan yani kısacası sevgi bir harekettir. Birlikte hep ileriye gidilen. Bir de sevgide eşitlik esastır. Eşitlikten kastım: A=8, B=4 seviyorsa, bu sevginin derecesi dörttür. Diğer dört sevgi boşunadır, yani bu durumda sevginin değeri en alt seviyededir. Sevdiğiniz kimseye vereceğiniz en değerli armağan sizsiniz. Onun için kendinizi geliştirmeniz gerekir. İnsanlar ve olaylar değişir. Hiçbir şeyin değişmediğini düşünmek, kolaycılıktır. Ne var ki, bu insanı mutsuz eder. Her yeni durumu, kendi içinde değerlendirmek gerekir, çünkü biz de değişiyoruz. Sevdiği kişinin derinine inemeyen insan, onu aldatmaya kalkışır. Ayrı ayrı kişilerle aynı şeyi yaparak farklı bir şey yaptığını sanır. Arayış içinde olmamak gerekir. Önemli olan sevdiğiniz her neyse, bu ister insan olsun, isterse cansız bir şey ondaki değeri ve potansiyeli görebilmek, yaşayabilmek ve ortaya çıkarabilmektir. A ve B birbirini seviyor. Tek kural birbirlerini artırmaktır. Bu ilişkiye dışarıdan herhangi bir etkinin yapılmasına müsaade etmemiz gerekir. İlişkimize değer kaybettirmeden, mümkün olduğunca değer kazandırmak lazımdır. Algılamaları yeterince açık iki insan, ömür boyu sorunsuzca yaşayabilir.

Ofisinizde 60 saat gibi kısa bir sürede İngilizceyi konuşturabildiğinizi biliyorum. Yönteminizden kısaca söz edebilir misiniz?

Türkiye’de dil öğretmeye gramerden başlanıyor. Bu, insan doğasına aykırı bir yöntemdir. Çocuk, dili konuşarak öğrenir, Gramerinden başlamaz. Ben İnsanlardan, kendi sözcükleriyle günlük yaşantılarını İngilizce olarak anlatmalarını istiyorum, Türkiye’deki eğitim sisteminde konu öğrencilere yükleniyor. Diğer sistemlerde konu önce veriliyor, sonra öğretiliyor. Burada kimse öğrenmek için yola çıkmıyor. Herkes bu dersten kaç alırım, sınavı kazanır mıyım? diye ders çalışıyor. Sonuçta da bir şey öğrenilmiyor. Elbette 60 saatte ingilizce konuşabilmek mümkün. Burada alınan derslerin yanında, günde, en az allı ya da sekiz saatini bu yöntemle öğrenmeye ayırabilirseniz, ki bu haftada toplam 90 saat çalışmaya tekabül eder… İki kere iki her zaman dört etmez, onları toplamak ya da çarpmak gerekir. Buna, benim felsefi çalışmalarımda delta increment diyorum. Hayat bakkal dükkânı değildir. Orada her aradığını bulamazsın. Araştırmak lazım.

http://www.portreler.net/v1/page.aspx?section=13_05

VEFAT İLANI

TANJU MUVAFFAK VAHİT ERGİL  HAKK’A YÜRÜDÜ
22 Ekim 2014

Lisan öğretmeniyim dediniz. İnsan Öğretmeni çıktınız.
Gemiciyim dediniz, deniz feneri çıktınız. Sonuçta bizi kandırdınız ve Hayatımıza değer kattınız.

Sizi hep sevgiyle anlatacağız.

20 Ekim 2014 Pazartesi günü çok değerli hocamız vefat etmiştir.
Cenazesi 22 Ekim 2014 Çarşamba günü (bugün)  Behramkale’de defnedilecektir.

NOT: DEVLETİNİ SEVENİ SEVERİZ
İhramcızade İsmail Hakkı

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s