KADINLIĞIN KADERİ /Simone De Beauvoır

Bugüne kadar kadın ve onun problemleri hakkında çeşitli yazılar ele alınmıştır. Belki de bu konuda bizim söyleyeceğimiz bir şey kalmamış olabilir. Fakat yine de kadınlar üzerinde girişilen tartışmaların, yazılan makalelerin sonu gelmemektedir. Peki, bütün bu yazılanlardan sonra acaba hâlâ aydınlanmamış dâvalar kalmış mıdır?

Eğer gerçekten böyle bir durum varsa, ilk sözümüz ‘kadın’ı tanımlayın olacaktır. Kadın problemlerini ele almış bilginlerin bazıları bize «Bugün Rusya’da bile kadın, kadındır,» diyecektir. Bazıları ise «Kadın problemi diye bir şey yoktur; çünkü kadınlık yok olmak üzeredir.» diye cevap vereceklerdir. Hemen hemen herkes, kadın problemlerinin var olup olmadıklarını, yine bunların ilerde var olup olmayacaklarını, kadınlarının yeryüzünde şu andaki görevlerini, ya da gerçek görevlerinin ne olduğunu merak eder. Hattâ bir zamanlar bu konu öylesine dallanıp budaklanmıştır ki, günlük bir dergide «Kadınlara ne oldu?» başlığı altında bir makale bile yayınlanmıştı.

Fakat ilk önce «Kadın nedir?» sorusunu cevaplandıralım. Çoğunlukla, kadın, bir döl yatağıdır, diye tanımlanır. Yalnız uzmanlar, bazı kadınlar, hem cinsleri gibi kadınlık organlarına sahip oldukları halde kadınlıkla ilgileri yoktur demektedirler. Bugün dünyada yaşayan canlıların yarısını kadınlar meydana getirmektedir. Böyle olmakla beraber bugünün kadım yine de büyük bir tehlike içindedir. Yani bu demektir ki kadınlar, kadınlaşmağa ve kadın olarak kalmağa zorlanmaktadırlar. Meselâ yıllarca önce, tanınmış bir kadın yazar, gazetede kendi resminin yayınlanmasını istememiş, kendi resmi yerine kocasının resmini göndermiş. Böylece herkes tarafından daha fazla saygı göreceğini tahmin etmiş.

Yunan filozofu Aristo, kadınlar hakkındaki görüşünü şöyle açıklamaktadır.

«Kadın, bazı özelliklerden yoksun olduğu için kadındır.»

St. Thomas ise kadım «Tamamlanmamış varlık» ya da «tesadüf eseri meydana gelmiş bir yaratık» olarak tanımlar. Bu nokta din kitaplarında şöyle sembolize edilmektedir. Havva, Adem’in böğründen yaradılmıştır.

Kadın, erkeğin esiri olmasa bile her zaman için onun emri altında yaşamak zorundadır. Böylece iki cinsin dünya üzerinde aynı haklara sahip olabilmesi diye bir şey asla düşünülemez. Hattâ bugün kadının toplum içindeki durumu değişmekle beraber yine de erkeğin baskısından tamamen kurtulmuş değildir. Hemen hemen hiçbir yerde kadının durumu erkeğinki gibi olamaz. Fakat çoğunlukla bu durum kadının yararınadır. Hattâ kanun, kadına bazı haklar tamsa bile uzun zamandan beri süregelen bir takım gelenekler bunların uygulanmasını yasaklar. Ekonomik bir çevrede kadınlar erkeklerle hemen hemen aynı haklara sahiptirler, denilebildiği halde, erkeklerin daha iyi işlerin başına geçtikleri, önemli noktalan ellerinde bulundurdukları şüphe götürmez bir gerçektir. Erkeğin kadına kendi üstünlüğünü ta eski devirlerden beri kabul ettirmesinin diğer bir sebebi de, erkeklerin öğrenim hayatına daha fazla değer vermeleridir. Ya da şunu daha başka türlü açıklayalım. Erkeklerin daha iyi bir öğrenim yaptığı ve hatla öğrenimin onlar için mutlak olduğu herkesin bildiği bir gerçektir. Kadın, okusa da olur okumasa da, çünkü sonuç olarak onun sorumluluğunu her iki şekilde de erkek yüklenir. Fakat bugünün kadını için öğrenim daha değişik bir anlam kazanmış, onlar da erkeklerle omuz omuza okumağa, çalışmağa başlamışlardır. Böylece de yavaş yavaş kadınlığın kendine has değeri kaybolmak üzeredir. Gerçekte ise bu dünya hemen hemen bütünüyle erkeklere aittir. Kadın, her zaman, her devirde erkeğinin kanatlan altına sığınmış ikinci bir yaratık olmak zorundadır. Bu bir tabiat kanunudur. Bunu hiçbir şey bozamaz. Kadın ne kadar çabalarsa çabalasın ne kadar bir erkek gibi hareket etmeğe çalışırsa çalışsın yine de bir BAŞKASI olmaktan öteye gidemez.

İnsanın aklına ister istemez ilk önce şu soru geliyor:
Peki, erkeğin üstünlüğü ne zamandan beri kabul edilmiş bir görüştür?
Ne zaman bu üstünlük dâvası başlamıştır?
Bu tartışmayı neden erkek kazanmıştır da kadın kazanmamıştır?
Bu zaferi kadınların kazanmış olması da mümkündü. Veya böyle bir üstünlük tartışmasına hiç lüzum görülmeyebilirdi. Neden acaba bu dünya sadece erkeklerin malıdır, her zaman her yerde onların üstünlükleri savunulmaktadır?
Kadınlarda görülen bugünkü değişiklik iyi midir yoksa fena mıdır?
Acaba bu yeni değişiklik kadınlarla erkeklerin aynı haklara sahip olmasını sağlayabilecek midir?

Bu sorular hiç birimiz için yeni değil. Birçok defalar sorulmuş, yine birçok defalar çeşitli şekillerde cevaplandırılmıştır.

Montaigne «Bir cinsi haklı çıkarmak için diğerini suçlamak kolaydır.» demektedir. Bu sözü şu örnekle daha iyi açıklayabiliriz: Roma Hukuku kadın haklarım sınırlardı. Bir evlilik kurulu sarsıntı geçirdiği zaman erkeği haklı göstermek için kadının zayıflığı, kadın olmayışı öne sürülürdü. Kadın hakları 16 ncı yüzyıla gelinceye kadar kimse tarafından savunulmamıştı. Fakat St. Augustine bu asırda kadın haklarım elinden geldiği kadar tanıtmağa çalıştı. Ve işte o zaman kadın, kendine ait olan mallan idare etme yetkisine kavuştu. Montaigne kadınlara yapılan haksızlıktan, onlara karşı girişilen amansız kavgayı şöyle özetler:

«Kadınlar hakkındaki kanunları yapanlar yine erkekler olduğuna göre bunları kendi görüşlerine göre düzenlemişler, kadınları yakından incelemeğe lüzum hissetmemişlerdir. Kadınlar ise bu kanunlara baş kaldırmakta, onları kabul etmemekte haklıdırlar. Yani bu kanunlar erkeklerin hilesiyle meydana gelmiştir. Tarafsız değildir.»

Onsekizinci yüzyılda durum biraz daha değişmiş ve ortaya demokrat görüşlü tarafsız bilginler çıkmıştır. Bunlar kadın konusunu yeniden ele almışlar ve iyiden iyiye objektif olarak incelemişlerdir. Bunlar arasında Diderot, kadının da tıpkı erkek gibi bir yaratık olduğunu, aynı haklara sahip olabileceğini savundu. Daha sonra ortaya çıkan John Stuart Mili ise bu konu üzerinde daha da titiz davrandı ve en etkileyici bir şekilde savunmasını yaptı. Oysa ondokuzuncu yüzyılda kadın fizyolojisini ve psikolojisini inceleyen bilginler taraf tutarak kadın haklanm savundular. Böylece İngiltere’de onsekizinci asrın ortalarından sonra ta ondokuzuncu yüzyıl ortalarına kadar modem sanayinin yayılmasıyla meydana gelen sosyal ve İktisadî devrimin sonuçlarından biri de, kadınların iş alanlarına sokulmaları oldu. Fakat işçiler başlarındaki insanın kadın olmasını istemedikleri gibi erkekle kadının da yanyana çalışmasına göz yumamadılar. Böylece yine erkekler, kadınlara tanınan hürriyeti kıskandılar, onları önceki durumla nna getirebilmek için çalıştılar.

Kadının erkekten aşağı olduğu fikrini savunanlar, kâfi mi her yönden -fizyolojik, teolojik, felsefi, sosyolojik, ekonomik -yerden yere vurdular. Erkekle kadın arasında devam eden bu üstünlük, aşağılık kavgası, kadını aşağı bir yaratık olarak görmek, tıpkı Amerika’da yıllar yıl süregelen beyaz-zenci dâvasına benzemektedir. Nasıl beyazlar için zenci olmak korkunç bir aşağılık, bir gurur meselesiyse erkekler için de kadınlık aynı şeydir. Ve çoğu erkek kadın olarak dünyaya gelmediği için her zaman Tanrıya şükreder.

Kısacası, genel anlamda kadın, erkekten aşağı bir yaratıktır. Yani onlar yaradılışları dolayısıyla erkeklerden daha az imkânlara sahiptirler, önemli olan şey, sadece şu sorudur: «Bu üstünlük, aşağılık dâvası daha ne kadar sürüp gidecektir? Yoksa bunun ardı arkası gelmeyecek midir?

Erkeklerin çoğu bu kavganın devam etmesini isterler. Hemen hemen hiçbiri de bugüne kadar bu kavgaya bir son vermiş değildir. Dar görüşlü, geleneklere bağlı orta sınıf halkı (burjuva) kadınlara hürriyet yetkisi verildiği takdirde onların ahlâki doğruluklarının değişeceğine, ilgilerinin yön değiştireceğine inanmaktadırlar. Bazı erkekler ise sırf kadınları kendilerine kuvvetli birer rakip olarak gördüklerinden, onların haklarının kısılmasına taraftardırlar. Bu noktayı kuvvetlendirecek güzel bir örnek vermek istiyorum: Çok yakın zamanlarda erkek öğrencilerden biri bir dergide kadın konusundaki görüşlerini şöyle belirtmiş: «Tıp Fakültesine, Hukuk Fakültesine girmek isteyen her genç kız, erkek öğrencilerin mesleklerini ellerinden zorla alıyor demektir.»

Michel Carrouges’e göre kadınlar iyi bir eş, iyi bir aşçı, bir fahişe yani kısacası erkeklerin arzularına cevap veren bir yaratık olmaktan öteye gidemez. Bu düşünüre göre kadın diye bir varlık yoktur, onun yaşadığı ayrı bir dünya da olamaz.

Peki ya kadın nedir?
Nerede yaşar?
Evet, kadın mı?

Kadın, ancak ve ancak erkeğin dünyasında yaşayan, onun zevklerine cevap veren, her zaman ona boyun eğen bir yaratıktır. Onun dünyaya getirilmesindeki tek gaye, erkeğe hizmet etmesi içindir.

Kadın bir erkeğin hayatına hangi şartlarda girer?

Kadın, küçük bir erkek için, onu doğuran, büyüten, bir annedir; bir delikanlı için arzu ettiği, seviştiği, sevdiği bir sevgilidir; evli bir erkek içinse hayat arkadaşı, çocuklarının anasıdır. Bu durumlarda erkek, kendine yakın olan kadına sevgi ve saygı duyar. Onun için kadın, genel anlamda erkekten aşağı bir yaratıktır. Fakat yine de bu yakınları ile arası açıldığı zaman erkek, onların kendilerinden aşağı bir yaratık olduklarını, bir erkeğin üstünlüğü karşısında hiçbir şey yapamıyacaklarını rahatça söyler. Demek oluyor ki, bir an için kadını kendisiyle aynı ayarda tutan, eşit haklara sahip olduğunu savunan bir erkek ayni zamanda onun kendinden aşağı olduğunu da söylemekten kaçınmıyor. Çünkü her iki noktayı da ayni anda kabul ediyor.

Bazı düşünürlere göre, Havva, Adem’den sonra yaratıldığı için İKİNCİ yaratık olmak zorundadır. Bazıları ise bu fikrin tam karşıtım savunmaktadırlar. Yani Tanrı, Ademi aceleye geldiğinden kaba ve biçimsiz yaratmıştır. Oysa ondan sonra yarattığı Havva üzerinde bir hayli uğraşmış ve Ademin kusurlarını onda kapatarak en güzel bir insan örneği vermiştir dünyaya.

Bu üstünlük, aşağılık, eşitlik gibi dâvaları daha iyi, daha belirli bir şekilde anlatabilmek için bunları çeşitli kısımlar altında tek tek gözden geçirmek gerekiyor. Sh:5-11

MİTOLOJİ VE GERÇEK

Kadınlar hakkında söylenilen efsaneler, edebiyatta genişçe bir yer kaplar. Fakat bunların günlük hayattaki önemi nedir? Bireylerin yaşayışını, gelenekleri, nasıl etkilerler? Bu soruyu cevaplandırabilmemiz için efsanelerle gerçek arasındaki ilgiyi incelememiz gerekir.

Efsanelerden birine göre insanlar iki kısma ayrılır. Bu fikir, deneylerden elde edilmiştir. Yani efsanelerde gerçeğin payı büyüktür. Kadın ve problemleri diye bir şey düşünülemez; çünkü o değersiz, bilgisiz bir yaratıktır. Erkekler kadını aşağı görmelerine rağmen yine de onlarla sevişmek, arkadaş olmak isterler. Cinsel hayatta bir kıskançlık, bir rekabet görülür. Böylece çeşitli efsanelerin etkisinde kalarak kadın milletini aşağı gören erkek, onsuz yapamayacağını, onun vücudunun ılıklığını duymadan yaşayamıyacağını ister istemez kabul eder. Kadın, erkek için ancak cinsel ilişkinin ötesinde bir BAŞKASIDIR. Aşk hayatında ise onun en yakın arkadaşıdır.

Efsanelerdeki çeşitli benzetmeleri düşünmeyecek olursak gerçekte kadın, erkeğin tamamlayıcısıdır. Bugünün kadını, erkeklerin eskiye göre değişen tutucuları karşısında şaşırmaktadır. Bir zamanlar  özellikle ataerkil ailede — kadına en küçük bir hak tanımayan, ona esir gibi davranan erkek, bugünkü erkek miydi? O devirlerde kadın, sadece erkekte arzu uyandıran, onun cinsel zevklerine cevap veren bir maddeden başka bir şey değildi. Daha sonraları ise kötülük sembolü olarak adlandırıldı. Kadınlar, evde babalan, erkek kardeşleri, kocaları, âşıkları için «koruyucu melek» adını alırlarken, ressamlara, yazarlara ilham veren fahişelere de «cömert kadınlar» denilirdi.

Efsaneleri önemsemek yersiz bir harekettir çünkü onların çoğu mantığın kabul edemeyeceği şeylerden söz etmektedirler. Gerçi efsanelerde belirtilen kadın tipleri ya da onların özellikleri eski devirlerde yaşayan aile örneklerinden seçilmiştir ama erkeğin üstünlüğü ortaya çıksın diye, bu tipler, özellikler, hayalle karıştırılmıştır. Oysa gerçekte kadın da erkek gibi tabiatın yaratığıdır. Onun da bir hayatı vardır. O efsanelerin belirttiğinin aksine ne gecedir ne de ölümdür. Bütün bu sıfatlar kadım erkekten aşağı göstermek için yine erkeklerin kendi kafalarında geliştirdikleri çeşitli fikirlerdir.

Erkekler dünyaya, kadınlara acı çektirmek için gelmişlerdir. Kadının kaderi ıstırap içinde kıvranmak, çeşitli sorumlulukları taşımaktır. Kadın, ne kadar erkeğin üstünlüğünden kaçarsa kaçsın elbet bir gün yine ona yakalanacaktır. Evlenmeği göze alan kadın, erkeğin boyunduruğu altına girmiş demektir. Balzac «Evlilik Felsefesi» adlı eserinde şöyle yazıyor: «Kadınların söylenmelerine, ağlamalarına, çektikleri acılara hiç aldırmayın; tabiat, onları bizim için yaratmış. Böylece herşeyimize katlanmak zorundalar; Erkeklerin verdiği çocuklara, ıstıraplara, sancılara. Erkekler, sakın kendinizi duygusuzlukla suçlamayın. Bütün medenî milletlerde kanunları erkekler yapar. Ve bu kanunlar, kadınların kaderini çizer. ‘Kadınlara acı çektirelim’ deyimi de erkeklerin izinde yürüdükleri bir kuraldır.»

Kadınla erkeğin anatomik kaderi bambaşkadır. Ahlâk durumları da böyledir. Kadının cinsel arzularını gerçekleştirmesi ancak evlilikle mümkün olabilir. Oysa erkeğe bu konuda açıktan açığa hak tanınmıştır. Kadın için kanunların, törelerin dışında bir suçtur. «Kendini teslim ediveren» kadından herkes nefret eder. Oysa erkeği ayıplamada bile bir hayranlık vardır. İlkel topluluklardan günümüze kadar kabul edilen, yatağın, kadın için bir hizmet olmasıdır. Buna karşılık, erkek, ona hediyeler alır, geçimini sağlar. Hizmet etmek bir efendiye kul olmak demektir. Gerek fahişelerin varlığı gerekse evliliğin yapısı bunu ispatlar. Kadın kendini verir. Erkek bunu karşılıksız bırakmaz ve onu elde eder. Erkeğin, aşağı yaratıkları elde etmesini, onları emri altına almaşım hiçbir şey engelleyemez. Aşk kavramı, savaş kavramından ayrılmaz. Erkeğin saldırıcılığında bir kahramanlık vardır. Bu dünyada erkek üstündür. Üstünlüğünün belirtisi olarak, arzularının şiddetli olması istenilir. Yine eski bir efsaneye göre erkeğin kadında bir kir bıraktığı söylenir. Bazı erkeklere göre de kadın kirlidir, çünkü onun içi sıvılarla doludur. Kısacası erkeği kirleten kadındır. Kirletmek, erkeğe pek az bir üstünlük verir. Oysa erkeğin üstünlüğü onun biyolojik bakımdan saldırgan rolünün toplumdaki efendi göreviyle bir arada bulunmasından ileri gelir. Böylece fizyolojik ayrımlar buna göre anlam kazanır. Büyük cinsel yetenekleri olan erkeğe, güçlü dendiği halde kadın, bir nesneden başka bir şey olmadığından, ona yalnızca soğuk ya da sıcak denilir. Bir efsaneye göre kız oğlan kız arzuyu bilmez, şehvetini erkek uyandırır. Fakat bu bir gerçek değildir. Oysa erkekte arzuyu uyandıran, çoğu zaman kadının dokunuşudur. Buna karşılık, genç kızların çoğu, daha vücutlarına erkek eli değmeden okşanmak için yanıp tutuşurlar.

Kadın ilkel topluluklardan beri bir «muamma» olarak düşünülür. Kadını anlayamayan erkek jöne de ona sahip olduğu için kendini mutlu hisseder. Kadın, kaprisli bir yaratıktır; bu da bir «muamma» olmasından ileri gelmektedir. Kierkegard’a göre erkeğe, canlı bir muamma eşlik ettiği halde erkek, hayallerinde, ümitlerinde, korkularında, aşkında, üstünlüğünde tek basınadır. Maeternich, kadının «tabiat kuvvetleri gibi esrarlı» olduğunu söyler. Her erkek kendisi için bir ÖZNE’dir. Erkek yalnızlığında kendi kendini ele geçirir. Çünkü kadın, onun için bir «muammadır.» Yani kendinden BAŞKASI’dır.

Kadının fizyolojik yapısı çok karışıktır; vücudu benliğinin açık bir belirtisi değildir artık. Ona yabancıdır. Aynı zamanda bir başkası onu bir nesne olarak kavrar. Genç kız vücudunda duyduğu heyecana, işittiklerine, gördüklerine göre bir anlam verir. Titremelerinde, belirsiz tasalarında vücudu yeni ve endişeli bir biçime bürünür. Delikanlının cinsiyet organı kendinin bir benzeri olduğundan onunla arkadaşının yanında öğünür. Oysa genç kızın cinsel hayatı gizli kalır.

Kadın bir muammadır denilmekle sessiz olduğu anlaşılmamalıdır. Sadece onun kullandığı dil anlaşılmaz. O vardır, fakat her zaman için bir tül arkasındadır.

O perde arkasından hareket eder, öyleyse kadın nedir?

Bir melek mi, bir şeytan mı, bir ilham kaynağı mı, yoksa bir sanatkâr mıdır?

Bu sorulara verilecek birçok cevap olabilir ama onları bulup çıkartmak da güçtür. Kadın iki mâ nah bir yaratıktır. Belki kendi bile kendinin ne olduğunu anlayamamıştır, öyleyse kadın mitolojik bir canavardır, (kadın başlı, aslan vücutlu.)

İnsanoğlu davranışlarına göre değerlendirilir. Meselâ köylü bir kadından iyi ya da kötü bir işçi olarak, bir artistten istidatlı ya da istidatsız diye bahsedilir. Fakat bir kadının iç dünyasını anlat dedikleri zaman erkek, onu tanımlayabilecek kelimeler arar, bulamaz.

Gide’ye göre «hayale etmek, gerçeğe yakınlaşmak» demektir. Yani bir insan, âşık olduğunu hayal edebiliyorsa gerçekten âşıktır ya da en kısa zamanda âşık olacaktır. Ancak hayal ile gerçek davranışlarda ayrılır. Bu dünyadaki üstünlük, erkeğin elinde olduğuna göre, o aşkım bir hareketle göstermelidir. Kadına destek olan, geçimini sağlayan, toplum hayatına girmesini sağlayan erkektir. Oysa kadının aşkı hayalinde yaşamak zorundadır; çünkü erkek, evlenmek ya da sevişmek teklifinde bulunmadan kadın harekete geçemez. Kadın, duygularım, arzularını içine gömer. O ancak bir çağrışa cevap verir. Yoksa kendisi bir erkeği çağıramaz. Kadınların çoğu, kendilerini seven erkeğin aşkım davranışlarıyla ölçerler. Kadın, erkeğin esiri, hizmetçisi olduğu için ona değişmez bir gülümseyişle bakmak zorundadır. Kadın, erginlik devresine girer girmez erkeğe yalan söylemeği; iki yüzlülük yapmayı öğrenir. Bir erkekle konuşurken kadınların ses tonlarında, davranışlarındaki yapmacık, kendini hemen belli eder. Kildin, erkekler tarafından anlaşılmadığından dolayı hem üzüntü duyar, hem de memnun olur. Gerçi kadınlar da erkekleri tam mânasıyla anlamazlar ama «erkek anlaşılmazlığı» diye bir problem yoktur. Çünkü erkek, efendidir, kadın ise onun esiri. Romanları düşünecek olursak, hep seçilen kadınlar anlaşılmaz tiplerdir. Başlangıçta bir muamma olarak görülen kadınlar romanların sonunda sırlarını açıklarlar.

Erkekler, kadına hayallerinde istedikleri şekilleri vermek, kendi ihtiyaçlarından kaçmak için çeşitli efsaneler yaratmışlardır. Erkekler yaptıkları kanunlarla, din kurallarıyla, uydurdukları masallarla besteledikleri şarkılarla kadınları avuçları içine alacaklarım sanmışlardır. La forgue «Hayal! Hayal!» diye haykırır. «Eğer kadınları idaremiz altına alamıyorsak, onları sakinleştiremiyorsak, onları istediğimiz kılığa sokamıyorsak öldürelim. Kadınları aciz duruma düşürdüğümüz, esir olarak kullandığımız, silâhlarını ellerinden aldığımız zaman ancak o «dişi»liğine bürünecektir… Kadınlar, erkekler için yaratılmıştır. Bu unutulmamalıdır… Fakat bütün bu görüşler yanlıştır… Ne yazık ki kadın milleti ile bugüne kadar bir taş bebekle oynar gibi oynadık. Ama artık bu oyun bitti.»

Bugünün kadını kaderini değiştirmek için çırpınmaktadır. Artık eski efsanelerin bir değeri kalmamıştır. Sadece kadın olmak görevini bilmek yeterli değildir. Önemli olan onun BAŞKASI olduğunu kabul etmesidir. Bugünün erkeği kadını, arkadaşı, tamamlayıcısı olarak kabul ettiği gibi onu kendinle aynı görür. Fakat kadın yine de bir toplum içinde değer kazanabilmek, rahat yaşamak için erkeğe dayanmak ister. Bir kadın erkeğin her şeyini sevebilir; kötü huylarını, sefaletini, güçlü oluşunu, korkusunu, alçaklık duygusunu, zayıf noktalarını. Bazan temiz, ıstırap verecek güçle bir anne sevgisi, bazan da şeytanca, maddî bir arzu, onu çeşitli şekillerde sevmeğe sürükler. Kadın, erkekten daha fazla sevgiyi sever, sevmeye karşı arzu besler. Böylece içgüdülerine ayak uydurur ve bu özelliğini her yerde ve her ne pahasına olursa olsun harcar. Yani sevilmeye lâyık olmayan bir erkeği bile sevebilir.

Kadının vücudu bozulmamalıdır. Erkeksi adaleleri olmamalı, yüzü her zaman için renkli, canlı olmalıdır. Giyeceklerine gelince erkekte arzu uyandıracak biçimler seçilmelidir. Çalışan kadınla ev kadım arasında oldukça büyük bir fark vardır. Çalışan kadın kısmen erkekleştiğinden kadınlık cazibesini kaybeder.

Bugünün kadını için bir yandan bağımsızlığını kabul etmek, bir yândan kaderine boyun eğmek çok güçtür. La forgue kadınlara şöyle seslenmektedir : «Ey genç kadınlar, ne zaman bizim erkek kardeşlerimiz olacaksınız? Ne zaman bizlere samimiyetle davranacaksınız? Ne zaman en içten duygularla birbirimizin elini sıkacağız?» s:141-147

Kaynak:
Simone De Beauvoır, Kadınlığın Kaderi, trc : Canset Unan, Altın Kitaplar, 1966, İstanbul

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s