YUSUFCUK – Aşk’ın Hakikatlerini Beyan Eden Nesirler / Sâmiha AYVERDİ

Devletlim! evvelâ karşıma şu kâinat kitabını açtın ve :

— Oku! dedin.

Ben, acemi fakat çalışkan bir talebe gibi, onu kelime kelime hecelemeğe başladım. Dostlarım buna şahiddir. Bir kır çiçeğinde, bir çiğ tanesinde, bir incecik su şırıltısında, zevkte, tebessümde hep senin parmak izlerini görerek hızlı hızlı okuyor ve yanındakilere söylüyordum.

Fakat bunlara, bu güzelliklere doymadan sahifeler karşımda dönüyor, bütün telâşıma rağmen, zahmette, meşakkatte, gözyaşında iztırabda gene senin dehâna ve hünerine şahid oluyordum. İşte böylece de gece demiyor, gündüz demiyor, önüme ne gelirse okuyor, okuyordum.

Nihayet yorgunluğuma acımış miydin, neydi? karşıma gelip bana dedin ki:

— Kâinat kitabını okumak uzun sürer; kendi kitabım oku!.

Bu, o büyük kitabın hülâsası idi; onda da güzelliklerden çirkinliklerden, zevklerden ye acılardan izler, eserler, görünüşler vardı. Belki hakikaten bu, ötekinden küçüktü; ancak kâinat kitabına sığmayan büyüklükler buna sığmıştı.

Şaşırmıştım Ben bunu, bu karmakarışık, sökülmez, ezberlenmez çetin kitabı nasıl okurum, diye düşünürken, gene karşıma geldin ve bana:

Kendi kitabını okumak uzun sürer, beni oku! dedin.

— Seni mi, devletlim? Acaba bu cihanda seni okumuş kim vardır ki ben bu bahtiyarların arasında sayılayım? Benden bir olmazı istemekle, beyhude didinip tebah [Mahvolmuş. Yıkılmış. Fesada giriftar olmuş. Bozuk. ] olduğumu mu istiyorsun? diye haykırdım..

O zaman tekrar yanıma geldin. Hayır, hayır., yanıma gelmek te ne demek? Gözüm oldun, dilim öldün, tenimdeki canım oldun ve bunları, benim yerime kendin okudun.

**

Koruluğun başbaşa, düşünceli ve dilsiz ağaçlan arasında her zaman bir kız dolaşır. Yeni sürmüş bir dal gibi incecik vücudunu vakit vakit buraya atan, bilinmez hangi yürek dağıdır. Rüzgârlı havalarda kendi gönlü gibi karmakarışık olan ağaçlar, durgun geceler bir meşveret fısıltısı ile, sanki onunla içten içe konuşurlar.

Kız, koruluğun kuşlarından da hoşlanır. Daldan dala akan bu tatlı dilli hayvancıkları tutup kafese koymak hevesine kapıcığı çok olur. Lâkin kızcağız henüz bilmez ki, başıboş ağaçlıkların malı olan bu başıboş duşlar tutulup yakalansa, artık onlardan ne ses, ne de neşe beklenebilir.

Kızcağız gene bilmez ki, bu ele avuca gelmez kuşlar gibi, kelimelerin, sözlerin zincirine bağlanmış hisler de, onları böylece tutup yakaladığımız zaman bize küser, gücenir ve bütün kudretlerini kaybederler. İşte bu yüzden o, vakit vakit yakalamak istediği kuşlar gibi, ele dile gelmeyen hislerini de tutup bir kâğıdın üstüne sıralayarak, gece penceresinin altına gelen sevgilisine uzatır. Lâkin kız, gönlü boşluğunda uçuşup öterken o kadar ateşli o kadar canlı olan duygularını bir kâğıda bağladığı zaman asla beğenmez. Onlar, içini yakan ateşin yananda buz gibi soğuk, cansız ve ifadesizdir.

Kız, yazdıklarını okuyup beğenmedikçe dertlenir, üzülür amma gene de bunları bazı geceler, penceresine uzanan ele vermekten kurtulamaz. Ancak o tek teselliyi, böyle bezgin, gözü yaşIı olduğu geceler, penceresini açarak korunun en vahşî, en mahzun ve melâlli kuşunun ötüşünü dinlemekte bulur:

— Yusufcuk, Yusufcuk!

Bu derin, bu garip ve iç ezici ses, sanki gönlünün dağa taşa çarpıp geri dönen feryadıdır. Yahut kendi gönlü bir dala sıçramış ta oradan haykırmaktadır.

Kuş, uzak, tasalı ve yorgun sesini ayını yürek ezici gariplikle tekrarlarken, artık genç kız bunun tamamen kendi gönlünün gizlice uzaklara kaçıp feryad edişi olduğuna inanır. Düşüncesinin böyle dumanlanıp bir hayal ikliminde dolaşması da boşuna değildir. O, hakikaten bu kuşun sesini, kendi yüreğinin kabına sığmayan feryadı zanneder; çünkü sevdiği delikanlının adı Yusuf’tur.

**

“Niçin niçin” yazıyorum?

Tepsisinin içine nisan yağmuru toplayan bir çocuk gibi, bu akıp giden selin altına neden ben de testimi koyuyorum?

Bahusus bu zavallı kaba bir tekme vurup kırmak istediğim halde, elimi ayağımı tutan da kim?

Söyle, bari ona su boşaltanın kim olduğunu söyle!

Bilirim, her zaman ben sorucuyum, sen de susucusun. Hakkın var. Bu bitip yetmez sorguların karşılığı söz olamaz ki.. Zaten hangi kelâm, hangi sırrın düğümünü çözmüştür ?

Neden acaba bunu bilirim de gene de sorar, sorarım?

Gecenin sisleri çimenlerin kulağına çiğ tanelerinden küpelerini takarken, nasıl onlar bu bezentilere karşı koyamıyorlarsa, ben de her gecenin seherinde yüreğimin her bir telini bir sorgu damlacığının aşağı çektiğini görürüm. Nasıl bu dizi dizi mücevherleri, bahçenin çiçeklerini devşirir gibi toplamak kabil değilse, benim de sorgularım tanelerini, bir cevabın beceriksiz eli derleyip hal edemez.

İnan bana, şebnem, kendisini bir anda kurutacak güneşi beklediği gibi, ben de içimin esrar taneciklerini silip yok edecek o zuhurun teşnesiyim. [ Susamış. * Mc: İstekli, çok arzulayan, heveskâr.]

** 

Bugün hep benden kaçtın; seni görmek için arkandan koştukça, bilmem nerelere, hangi dağların bayırların ardına saklandın ki hiç bir tarafta bulamadım.

Akşam, dizi dizi bulutlarını ufukta topladığı, güneş, görünmez fırçasile ağaçların tepelerine dile gelmez renklerinden sürdüğü zaman, ben de bir kayanın üstüne oturdum Koşmaktan, didinip çırpınmaktan takati kesilmiş vücudumu dinlendirmeğe O kadar muhtaçtım ki.. Artık seni bulmaktan da ümidim kalmamıştı…

O zaman, boşa çıkmış mücadeleler, işe yaramaz didinmelerden sonra evine dönen yorgun, bir adam gibi, ben de içime, kendime döndüm.

Döndüm. Hayretle ve dehşetle gördüm ki sen oradasın. Dağ bayır arayıp bulamadığım sen, oradasın. Biraz muğber biraz tutuk ve sitemli, yüzüme bakıyor ve diyorsun ki :

— Bütün dünyadan gizlenmiş olabilirim; fakat senden de mi saklanacaktım en yakınını koyup beni ıraklarda aradın?

** 

Yoldaşım inan bana ki sana içimi göstermek istemiyorum.

Eğer boş bulunup bazı bazı bu işi yapıyorsam, gene inan ki, tek penceresinde ışık olan bir ev gibi, esrar karanlıklarının ortasındaki bu tek ışık damlası, gönlüm çatısının ancak bir köşeciğini aydınlatır.

Eğer gene boş bulunup sana bir selâm, bir söz armağanı gönderiyorsam, bu selâmın, bu haberin, suya aksini bırakmış bir ağacın hikâyesinden hiç farkı yoktur. Nasıl o akiste ağacın her çizgisi mevcud, fakat ruhu gaibse, benim de sana gösterdiğim lafz ve haberde, içimin ancak bir gölgesinden, bir resminden başka şey yoktur. .

Ama ağacı, gölgesini suya saldığı için nasıl ayıplamıyorsan, beni de, sana ister istemez, içimden haberler verdiğim için hoş gör; kınama!

**

Maziyi eteğinden tutup çekmek istiyorum. Gelse, bütün sırları, bütün cazibesi, bütün ihtişamı ve tarihinin sergüzeştler dolu dili ile geri gelse..

Fakat o, kapı eşiğinde oturduğu için «iftiraya uğrayacaksın» diye korkutulan bir çocuk gibi, yanma kendisini ürküten bir ayak sesinin yaklaştığını duyunca, hayatın, geçmiş zamana açılan kapısından fırlayıp kalkıyor ve kaçmak istiyor. Lâkin onu eteğinden tutup kendime doğru sürüklediğim zaman da, isteksiz bir itaatla geri geri geliyor ve geçmiş günler, ay ışığında ince çizgileri silinmiş eşyalar gibi, hayalî bir vuzuhla [açıklık, açık ve anlaşılır şekilde olmak, netlik, aydınlık] önümde açılıyor.

Amma geri geri gelen bu mazi, ne yazık ki, süt çocuğu olduğum zamanlardan bugüne kadar olan bir geçmişin levhası. Hâlbuki hayat şeridinin başsız devamı, bu kısacık ömür parçasından ne kadar uzak, ne kadar ileri. Asıl sırrına varılacak olajı mazi, taş nebat ve hayvan devirlerinin çileli sükûnu.

Bilmem, acaba eteğinden tutup geri sürüklediğim yakın mazi gibi, daha uzak, daha silik, daha âtıl şuurlu geçmişlerin eteğinden tutacak bir başka eli, bir başka hafıza, bir başka idrâk ve hüner mi lâzımdır?

** 

Küçük bir el, geçmiş bir hayat sahnesinin perdesini açıyor: Karlı, soğuk bir kış gecesi. Büyük, loş bir odanın içinde kumral bir çocuk dolaşıyor. Tavanın bir noktasından dökülen ağır, saltanatlı bir cibinlik içindeki karyolası, karanlığa gizlenmiş bir sevgili gibi onu bekliyor. Fakat çocuğun yeşil gözleri bu akşam ona karşı pek kayıtsız.

Uzun beyaz geceliğinin içinde bir kat daha soluk ve zaif görünen çocuk, bu akşam, üstünde her gece soğuk ellerini ısıttığı sobaya da yaklaşmıyor. Yalnız genzinin pekiyi tanıdığı bir odun ve küf kokusundan, sobanın henüz yakılmış olduğunu düşünüp geçiyor ve odada yalnız olmasından istifade ederek mum iskemlesinin yanında duruyor.

Burada, odayı masalların efsanevî kalıbına döken bir mum yanıyor. Çocuk, her zaman olduğu gibi düşünceli. Bu tefekkür sıkleti, onun küçük başım çok defa bir yana çeker ve bu bükülmüş başta bir düşünce hummasını göremeyenler, bir hüznün izini ararlar.

Fakat çocuk bu gece, her vakit boynunu büktüren o başından büyük düşüncelerine dalmış değil. Sadece, odada yalnız olmasından istifade ederek elini şamdana uzatıyor ve en sevdiği oyunu oynamaya başlıyor :

— Mum dibi, mum ortası, mum tepesi, pırrr!

Diye saydıktan sonra, parmağını süratle alevden geçiriyor ve elinin yanmaması sırrının, şu saydığı tekerlemede olduğunu işitmiş olduğundan, aynı sözleri sıralarken, aynı hareketlerde de devam ediyor. .

Çocuk, zevkine daldığı bu oyunu oynarken, ne sadık bir köle gibi kımıldamadan bekleyen yatağını, ne yavaş yavaş üstü ısınan sobayı düşünüyor.

O, sade bunları değil, bir aşk alevinin yalımını ok hızı ile atlayıp geçen insanın, kendisi gibi ona iftira edip yakıcılığını inkâr ettiğini de bilmiyor ve düşünemiyor.

Kim bilir belki de hayat, ona ilerde sade bunu düşündürmeği kararlamış olduğu için, çocukluğun şu hayal ve efsane çağında onu rahat bırakmayı istemiş ve ateşle bir oyuncak gibi oynamasına göz yummuş olacak. Fakat çocuk henüz bunu da bilmiyor ve düşünemiyor.

**

Herkes bu meydana bir zafer için gelir; ben ise sade sana yenilmek için geldim.

Bu dünyada herkesin bir iddiası vardır; benim ise senin fermanından başka bir icazetim yok. Amma bunu kimsece anlatamıyorum; kimsede bunu bilmeye istek yok.

Düşüncenin eteği, gözle görülür kıymetlere bağlı kaldıkça, insan oğlu, aşkın kudret ve tasarrufu fezalarında olup bitenleri nasıl tecessüs edebilir?

Desem ki: Ben ortada bir sebepten başka şey değilim. Buna kimi, nasıl inandırabilirim?

Yediğimiz bir lokma ekmeği, içtiğiniz bir yudum suyu kana çeviren uzviyet gibi, gönlüme, gizlice yol bulan bir aşk lokmasının da, bu gönülde feryadlara, gözyaşlarına, ıztıraplara, zevklere istihale ettiğini anlatabilir miyim?

Evet dostlarım, ziyam yok, beni anlamayın, iftira edin, vehminiz kalıbına dökün, çekiştirin, zanlarımız teknesinde yoğurun; hepsi de helâl olsun. Hatta izin verin, bu mezat olan, yağmalanan varlığın her parçası bir elde kalırken, ona sizinle beraber ben de pey süreyim! Amma şuna inanın, şunu bilin ki, herkesin bir zafer için geldiği bu meydana, ben sade ona yenilmek için gönderildim.

** 

Adını sordular. Söyledim.

— Tanımıyoruz, kimmiş o? dediler.

Az kaldı perdeyi çekip seni onlara gösterecektim; fakat ihtiyatkâr olmayı gene senden öğrendiğim için vazgeçtim ve düşündüm ki gösterseydim de göremeyeceklerdi; zira perdelerin kalktığı ezel gününde onlar seni görmüşlerden olsalardı, şimdi burada (tanımıyoruz) demezler ve demir asa demir çarık, bu, kâinatın tek görülecek görülmemişini arar ve bulurlardı.

Bilmem bana izin verir misin onlara şu masalı anlatayım:

Evvel zaman içinde bir hırsız varmış. Amma bu adam pek zenginmiş. Onun için deki tama-ı, mala servete mücevhere değilmiş. Gizlice sokulduğu dünya kapılarından, ihtiraslar, ibtalâlar, hevesler, arzular, hülâsa bin türlü şehvet çalarmış. İstediği verildikçe de “daha yok mu daha yok mu?” diyen çılgın bir doymazlığın elinde perişan, durmadan zevk ve ibtilâ toplar, amma gene de «daha yok mu?» diyen o divane sesi susturamazmış.
Nihayet günlerden bir gün, senin kapından da içeri dalmış. Gece olup el etek çekilince, ayaklarının ucuna basa basa bir sürü kapı açıp kapamaya başlamış. Ne garip ki bu çatının altında çalınacak ne ihtiras ne ibtilâ ne heves ne arzu varmış. Ömründe eli boş dönmemiş olan bu zorlu hırsız, nihayet son kapıda sana rastlamış. Seni hiç görmemişmiş; amma tanıyormuş. İsmini hiç duymamışmış; amma biliyormuş. Koncanın gülle tanışması için elçiye ne hacet?
Bir an, seni bilmek, tanımak ve çalıp kendine mal etmek için ona yetip artmış. Bilmem, bütün ömrünce dünyadan topladığı şehvetleri, dağarcığını tersine çevirip gene dünyaya iade ederken, nasıl olmuş ta bu hırsız, seni tanıyanların en kıdemlisi en eskisi oluvermiş

**

Güzel kız! Alnındaki perçem, yağmur bulutları gibi karanlık. Yoksa sisli gecelerin nemi, bu kara zülüflerden mi damla yor?

Güneş batmadan az evvel, uyuklar gibi dallarını yapraklarını koyuvermiş ağaçların arasından bir kuş kafilesi geçti. Bu durgun ve mecalsiz dalları, onların incecik rüzgârı ürpertti. Sen de pencerende ürktün, ürperdin; besbelli dalgındın, düşünceli idin. Acaba şu tabiatın sırlı sükûnu, senin esrar dolu gönlünden koparılmış bir parça mıdır, diye düşündüm. Lâkin sormadım.

Sakın sen de söyleme, halini, derdini anlatmaya kalkma; inanmam. Çünkü yalanını tuttum.

Yüzüme neden küserek bakıyorsun?

Yalanını tuttum, demekle sanki ben de mi yalan söylemiş oldum?

Hayır, benimki doğru., belki acı; fakat dosdoğru : Sen bir yalancısın!

Tatlı ot safra çıkarmaz; doğruyu bilmek için bu acılığa katlanman lazım. Sen bir yalancısın işte : Dün pencerenin altından geçiyordum. Sen de sevgilinle karşı karşıya idin. O sana soruyordu ; .

— Beni seviyor musun?

Sen, elindeki dikişe batıp çıkan iğneyi buğulu gözlerinle takıp ederken, ona şu büyük yalanı söyledin :

— Hayır!

** 

Lâmbayı yakma, yahut yakmakta acele etme., komşuların ışıklarını seyretmek hoşuma gidiyor. Onlar, gecenin havayı tozlaya tozlaya karartısından sıkıldıkları için, yıldızlar görünür görünmez aydınlıklarını yakmışlar.

Hakları da var ya, âlem, bin türlü işin sahibi. Kadına, akşam yemeğini hazırlamak, çocuğunu emdirmek, kocasına kapıyı açmak için aydınlık lâzım.

— Nerede, gönlü bucağında ışıklan utandıracak bir pervasızlıkla, düşmekten, sürçmekten korkmadan, gezen insan, nerede? diyorum,

Diyorum. Lâkin tehdit ve sitem dolu bir ses :

— Sus, diyor, sus haksızlık etme… o meşaleye ihtiyaç olmayan gönül kâşanesinde ne ayağa ilişecek bir eşik, ne yuvarlanıp düşülecek bir merdiven, ne kapı, ne pencere ne de hazırlanacak yemek, ne emzirilecek çocuk ve yolu beklenen bir koca vardır. Elbette ki bu evin sahibi, bir hardal tanesi kadar takıntısı olmayan o kâşanede şavksız, belki de elsiz ayaksız gezer.

** 

Söğüt ağacı ziyade iştihasından [açlıktan gelen istek, meyil, haz, fazla istek; arzu.], derenin suyunu gece demez gündüz demez çeker çeker. Fakat bir yandan da bu fazla, sular, dallarından yapraklarından damlalar halinde geri döner.

Bir dostum vardır, gönlü ile söğüt ağacı arasında benzeyiş olduğunu söylerler. Buna benim de inanasım geliyor. Bir gün boş bulunup dedi ki : Mademki bilinmez bir semtin bilinmezliklerine doğru uzanmış olan köklerimin o aşk suyunu içmesini, divane gibi içmesini önleyemiyorum, bari gelişi güzel damlamasına mâni olabilsem..

Amma insanoğlu, hangi muradını iradesi teknesinde yoğurup şekilliyebilmiş, hangi zannını tahkik elinin isabetli teşhisine teslim etmiştir?

Hangi şüphesinin kabuğunu, şaşmazlığın keskin kılıç ile kesip atabilmiş, hangi müşkül, hangi dilek için, soluk soluğa tırmandığı yolun sonuna varabilmiştir?

O, duvağını kaldırmamakta inat eden bir gelin gibi, yüzünü açmayan bir müşkülünü de gene bana söyledi. Zavallı bilmiyordu ki ben insanların en âcizi, en biçaresiyim. Onun kadar üzüntü duyduğum ve düşündüğüm bu dileği, hey kıymeti mutlak bir nisyana çeviren içimin mezarına gömmedim; belki siz bir karşılık verirsiniz diye buracıkta tekrarlıyorum işte:

“— Sahibimi secdede görmekten utanıyorum., ya başını yere koymasın, ya da bize, basacak bir başka toprak göstersin”

**

Akşama kadar yağmur yağdı. Ceylan gözlü taze kız da akşama kadar türkü söyledi, keyifli keyifli odasına çeki düzen verdi Beklediği vardı. Ah bu kızlar, baştan ayağa hep o bekledikleri içindirler.

Amma o akşam türkü söyleyen kızın beklediği gelmedi; küçücük yüreği ne yorgun ne çarpıntılı idi. Yağmur da artık dinmişti. Amma (cömert ve merhametli bulutlar, onu ağlar görünce yeniden gözyaşlarını boşalttılar. Böylece toprak, onun sıcak yaşlar ile bulutların serin suyunu bir zaman beraberce içti.

Sonra yeniden hava düzeldi. Gökyüzü, bir şenliğe hazırlanır gibi, daha gece basmadan bütün yıldızlarını püskürdü. Bulutlar da, bozguna uğramış ordular gibi, bilinmez nerelere kaçıp gitmişlerdi.

Bu aİnı açık parlak gece, nihayet sabahın ilk ışıklarına selâmını verirken, kız da gelmeyen sevgilisine yazdığı mektubu «senin için sabaha kadar ağladım, feryad ettim» diye bitiriyordu.

Amma kâğıdını büküp pencereden baktığı zaman, otların üstüne asılmış çiğ tanelerini görerek şaşırıp utandı ve kendi kendine : «Demek ki buradan, her yeşilliğin gerdanına bir göz yaşı takacak kadar bağrı yanık bir âşık geçmiş..» dedi ve mektubu avucunun içinde buruşturarak ıslak çimenlerin üstüne fırlattı.

**

Dün yorgun bir tebessüm kadar tatlı ve rehavetli olan dalgacıkları bugün kim şaha kaldırdı ?

Kışın kederli, çıplak, kupkuru ağaçlarını baharda kim giydirip süsledi?

Hevenk hevenk [ Bir ipe geçirilmiş veya birbirine bağlanmış yaş yemiş veya sebze bağı: ] bulutların rutubetini taneleyip yağmur, yapan, sonra bu billûr tanecikleri dondurup buram buram savuran, dövüştürüp itiştiren de kimdir?

Askere giden oğlunu köyün dışına kadar uğurlayıp ağlaya ağlaya dönen ana, izin tezkeresi koynunda sılaya dönerken sevinen oğul acaba kederi, sevinci kimden öğrenip te bu dünyaya geldiler?

Her gecenin seherinde gözlerimizden uykuyu silip bizi yeni bir günün cezr ve meddine salan da kimdir?

Kim bu uzun günde, niyet çeker gibi, basma geleceği bilmeden didinip savaşan insanın önüne beklemediği, ummadığı hâdiseleri çıkarıp sıralayan?

Dünya karanlığında ilmin kör düğümlerini çözmekten parmakları nasır tutan âlim, kimin emrile kıyamete kadar bu çileyi dolduracak?

Hislerimizin kurnasına damlayan çeşitli arzuları, iyilikleri kötülükleri kimden, ne suretle bulduk?

Şöhretinin, servetinin kamçısı ile dünya sahralarında koşturulan adam, kimden bu silleyi yediğini, kimin dizginlerini tuttuğunu neden merak edip ardına bakmaz?

Kader tezgâhı durmadan, önümüze dokuduğu hünerleri yığıyor. Söyleyin, bunları kim açacak, kim biçecek, kim bunlardan bize o sırlı kaftanı dikip giydirecek?

**

Taze çocuk, sen izi irabı ne bilirsin?

Gerçi gözünü dünyaya açmaklığının dik işareti bir feryad oldu. Kıvranarak, bükülerek, kızarak ağladın ağladın.

Bu ilk gözyaşlarını, gide gide daha birçokları kovaladı: Düştün, ağladın; azarlandın, ağladın; istedin, ağladın; istemedin ağladın. Şimdi de sık sık gözlerinde yaş görülüyor. Komşun hasta olsa ağlıyorsun; kedin çiçeklerini kırsa ağlıyorsun. Dümdüz, el sürülmemiş yüreğin vakit vakit kabarıp, taze, lekesiz abıma buruşuklar, çizgiler gönderiyor. Ama gene de ıstırabın ne demek olduğunu bilmiyorsun.

Sana sorsalar, bildiğini iddia edeceğin muhakkak. Ama ben efe iddia ediyorum ki, sen henüz ıstırabı öğrenmedin; çünkü aşkı bilmiyorsun.

Hem beni dinlersen bilme; bilmek isteme de. Şayet karşına, onu sana öğretecek biri çıkarsa, kaç, kaçabildiğin kadar kaç!

Ama, dehşet içinde feryad feryad uzaklaşırken, o gene de seni yeninden yakandan tutmuş yakalamışsa, çırpınmak, kurtulmak hevesi boşunadır artık. O zaman Hiç olmazsa mağlûbiyetini açığa vurma. Huysuz, hoyrat, tutaraklı, inatçı ol! Bilmez misin sarhoşların çoğu, işret bütün zerrelerine sirayet etmişken, gene de (ben sarhoş değilim!) diye söylenirler.

Sen de «evet» yerine «hayır» de. Istırap, hançer gibi göğsüne dalıp çıkarken bile acım belli etme. Beni dinlersen, elinde fırsat varken düşündüklerinin aksini söylemekte alabildiğine inad et. Zira gün olur, değil serkeşliğe, hiç ama hiç bir kâra iktidarın kalmaz ve ayıklık iddiasında olan sarhoşum çamurların içine yığılıp kalışı gibi, halin, zavallı iddialarına kahkahalarla güler.

**

Yoldaşım, onun bana verdiği tahta geçip otururken kendi kendime derim ki :

— Sen de buldunsa bedava buldun. Kazma vurmadan kuyu kazdın; dağlar devirmeden mücevher damarı yakaladın: dereleri denizleri geçmek için ya köprü kurmak, ya sallara gemilere binmek, ya da yüzmek lâzımken., bir el geldi, saçından yakaladığı gibi bir sahilden ötekine fırlatıp attı. Sen hep kendinde, akla hayret verecek olmazlıklar görmeğe alışıksın.

Gene o gizli el, düşmanlarını dost etti, acılıklara tad verdi, horluklardan ikbal dokudu. O sana neler vermedi, neler öğretmedi! işte şu pervasızca geçip oturduğun yerde gene onun bir bahşişidir. Fakat oraya gidip otururken bir tahtın sahibi gibi değil, bir kapı bekçisi mezellet ile boynun bükük olsun!

Bu sözlerde fazlalık yok, belki eksiklik vardır yoldaşım. Ancak kendi kendimi arayıp bulamadığım zamanda bir ses kulağıma yaklaşıp der ki :

— Efendi, efendi., daha ne zamana kadar söylenmek davasında bulunacaksın? Tazallümden de geç; korku ve ümidi de unut!

Bu dünyada ona olan ibtilâdan başka ne varsa şirktir!

** 

Biz insanlar çok defa, koşa koşa gittiğimiz bir yolda, elimizden, kolumuzdan, boyunlunuzdan, haberimiz olmadan düşen kıymetli bir mücevheri aramak için geri dönen şaşkın yolcuya benzeriz.

Evet kaybımızı aramak endişesi, sür’at ve sarhoşlukla geçtiğimiz dünya yolunda, bazı bazı hatırımıza gelen bir düşüncedir. Hâdiselerin, vesilelerin, hayat icaplarının vakit vakit kurcaladığı bu endişe, nihayet fikir kalemizin kapısını zorlamaya başladı mı, düşünmeğe, sanki aklımız her müşkülün anahtarı imiş gibi, uzun uzun düşünmeğe dalarız. Lâkin çok defa genişliğin, hudutsuzluğun sırları içinde istediği mânayı teşhir etmeğe uğraşan bir fikir, kendisini, tesadüfen girdiği odada pencereden pencereye çarpan bir kuş gibi, boşuna oradan oraya vurup durur.

Düşünce, belki bir hadde kadar, gizli olan mânayı kendi sınırına davet edebilir. Fakat hangi akıl, düşünce, hattâ his ve idrâk kayıtlarını yıkıp deviren bir zevkin istilâsına uğramadan, kâh yanan kâh sönen bu fikir kandiliyle, şu dünya karanlığında kaybını aramış ta bulmuştur?

Ben bulamadım. Bulan varsa söylesin, gidip alnından öpeyim!

**

Yeni boy atmış bir kız gibi körpe ve narin fidan, rüzgârla sallandı. Bahçıvan onun ilk meyvesini almak için çoktan beri sabırsızlanıyordu İncecik dallarının birinde, bu dalı aşağı çeken iri şeftaliye her gün bir boy bakmak onu çok keyiflendiriyordu.
Ilık ve güneşli günlerden sonra baharın yaza meydan okumak ister gibi tabiatla güreşen sert rüzgârlarından biri esmeye başlamıştı.
Bahçıvan istiyordu ki, bahçesinin ağaçlarını altüst eden bu rüzgâr, o fidana zarar vermeden geçip gitsin. Lâkin bizim arzularımızın, tabiatı fiillerinden şaşırtmayacağını bir zavallı bahçıvan bilebilir miydi?
İşte rüzgâr da onun bu isteğine aldırış etmeyerek, gittikçe sertleşti ve bir öğle vakti, şeftaliyi dalile beraber kopararak yere attı. Bu fiilinden dolayı müteessif de değildi. Niçin, üzülsün, neden kahırlansın ki, yaratıcı kuvvet için icad, güç bir iş olsaydı, vücude getirdiği varlıkları ifna etmek yolunu tutmazdı.
Amma bunu da bilmeyen bahçıvan, rüzgâra çok kızdı ve dal ile beraber yerde yatan şeftaliye, ölen çocuğu kadar acıyarak uzun uzun baktı.
Fakat zaman denen deva, onun bu derdine görünmez merhemini sürmekte hasislik etmemişti. Böylece de bahçıvan, yaralı ağacın yanından uzaklaşırken, artık işe yaramayacak olan bu ham meyveyi ayağı ile otların içine fırlatıp attı.
Şeftali de çok müteessirdi. Muhabbetle, nazla, ihtimamla bunca zaman, bakıldıktan sonra bu hakaret çok gücüne gitmişti Bereket versin toprak, bu zavallı ölünün imdadma yetişti ve: Üzülme, seni gelecek bahar başkasının bahçesinde daha güzel bir şeftali yaparım. Hem bu cahil bahçıvan gibi rüzgâra kafa da tutmam «benim burada küçük bir dostum var onu atla da geç!» diye yalvarırım, dedi.
Bu vadin halâveti [tatlılık. şirin olmak] ile artık çürümekten korkusu kalmayan taze ölü, vücudunu, bahtiyar bir teslimiyetle büsbütün toprağa bıraktı.

**

Küçük kız! Mektebe başladığın gün hocan ilk iş sana harfleri öğretmişti. Az sonra bu öğrendiğin harfleri birbirine çatma temrinleri (alıştırma) yaptın ve böylece kelimeler meydana çıktı. Sonra hamlan sıraladın ibare oldu. Böylece de okumayı söktün.

Artık büyüdün; mektep bitti. Şimdi yeni bir dershaneden içeri giriyorsam. Ben de sana ilk iş, bu kitapsız kalemsiz kazanılan ilmin baş harflerini öğreteyim : Gülümseme ve utanma.

İşte yavrum, bunlar aşk kitabının ilk harfleridir. Amma harflerin kelime, kelimelerin ibare, ibarelerin sahifeler olması için, daha bir çoklarını bilmen gerektir. Sana burada onları teker teker öğretmeğe kalkarsam dava uzun düşer. Yalnız, ıstırap denen bir harf vardır ki bunu hepsinden evvel öğrenmeye çalış; zira onu ihtiva etmeden mâna kazanmış hiç bir kelime, hiç bir cümle yoktur.

Eğer ıztıraba yer vermemiş bir ibareye rastlarsan, korkma : «Bunun aşk kitabında yeri yok » diye haykır.

**

Ben, ezel gününün divane yolcusunun parmağına dünyaya gelirken bir yüzük takmış, sonra da :

— Bunu hırsızlar çalacaktır; sen gene onu ara bul! demiştin. .

İlk sözün pek çabuk çıktı. Gözümü bu âleme açar açmaz, onun parmağımdan çalınmış olduğunu gördüm. Çaldıran da ben, arayıp bulacak olan da bendim.

Emrini yerine getirmek için yollara düştüm.

Yollar, uzun, zahmetli, korkunç, tehlikeli yollar, ben perişan yaralı muztarip yolcunun meşakkatine, yıllarca şahit oldu. Lâkin bu birbirine çatışmış, karışık, uzun, ardı arası gelmez yolların ve merhametsiz, korkunç bir dünya karanlığının ortasında onun bulunamayacağımı sen de benim kadar biliyordun ki, günün birinde onu kendin bulup parmağıma gene kendin taktın.

**

Kedi, başını kaldırıp bahçe duvarına baktı. Tırmanmak için yüksekçe idi. Bu yüksek duvara atlamaktansa, kapının altından süzülerek gelenek daha kolay göründü ki, kurbağalaşarak yassıldı ve daracık aralıktan içeri kavdı. Kamı ve göğsü çamurlanmıştı.

—Pis hayvan! dedim.

Amma bu hükmümde telâş ettiğim muhakkaktı. .

— Bizim gibi! demeliydim.

Bizim gibi, ihtiyar ettiğimiz yolda, yükseklere tırmanmadan, zahmetlere katlanmadan, oraya, süfliyet [aşağılık, âdilik. ] çamurlarına bata çıka, ezilerek, sürünerek geçmek istediğimiz gibi.

Biz çok defa kendimizin, iyilik ve kötülük denen iki rakip tarafından çağrılıp paylaşılamayan bir dildade okluğumuzu hissederiz. Her biri, sihrini füsununu önümüze dökerek bizi kendi kollarına davet eder.

Amma insan oğlunun bir dalâlet ve nankörlük ânı vardır kâ, bu zamanında iyilikler, nimetler, hoşluklar ve doğruluklar, ona cefa ve kahır gibi çirkin görünür ve böylece de, kötülüklerin zehirli kadehini bir hamlede dudaklarına boşaltmakta tereddüt etmez.

** 

Dünya şekilsiz bir yığınken, ne toprak ne su ne ateş birbirinden seçilmeden ve mükevvenat henüz tasavvur ve ibdâ [yoktan var etme] teknesinde yoğurulmadan, sen vardın. Ve ben hep başım kapının eşiğinde, senin hayranın olarak aşk rüyalarımı görürdüm. Gelip geçerken yüzüme değen eteklerinin temasıyla gözlerimi açtığım zaman, bugünkü sesinin aynı olan o eşsiz sesinle :

— Henüz vakit tamam olmadı, uyu sevgilim uyu! derdin.

Ve ben ne zaman uyuduğumu, ne zaman uyandığımı bilmeden, göğü buluttan, denizi damladan seçmeden, iyilik kötülük, güzellik, çirkinlik acı ve tatlı, davet olundukları kalıplara mal olmadan, işte bu mest ve habersiz vücut, bir devrin kucağından bir başka devrin kucağına teslim edile edile bugüne yetti. İsteyecekleri daha talep kisvesi giymeden, belki de bunlardan henüz kendi haberi olmadan, sen onları bildin ve peşin peşin gönderdin.

Fakat şimdi de onu aynı terane, aynı okşayışlarla hep kapının eşiğinde uyutuyorsun. Acaba (zaman hep o zaman) diyenler bu ezel şivesini, ezel pazarlığını bildikleri için mi hükümlerinde ısrar edip dururlar?

**

Şu genç adam yazı yazarken kalemlerini çok bastırır ve çok kırar. Sıçrayıp kim bilir odanın hangi köşesine fırlayan uç, artık bir saniye evvel ona hizmet etmiş, fakat kaybolmuş eski bir dost gibi uzaktır. Onu bir daha bulamayacağını ve bulsa da kullanılamayacağını bildiği halde, boş yere gözler ile araştırır. Bir taraftan da büyükbabasının bergüzarı, abanoz saplı kalemtıraşıyla, kırılan kalemini yeniden yontmaya başlarken kendi kendine hafifçe küser ve söylenir :

— Gidenin yerine benzerini getirmek gayreti, işte insanların tesellisi, der. .

Amma o, bazen daha cesur, daha pervasız davranarak, kısan oğlunun bu körü körüne sarıldığı, başını göğsünde dinlendirdiği, ya da hizmetine çağırdığı «Teselli» adlı cariyeyi, ezel künyesinde rastladığı ismi ile çağırır: Gaflet:

**  

Gün batarken, genç kadın penceresinde ona hem bakıyor “hem de ağlıyordu. Bu yaşlı ve hisli gözler güneşi mahzun etmişti. Biraz daha sarardı ve başı ufka doğru biraz daha yatarak :

— Dur güzel kadın, telâşlanma, dedi. Yalnız biraz bekle, fecir zamanı beni gene karşında bulacaksın. Yarınki gün sırf senin için geleceğim ve ilk ışıklarımla yalnız sana buseler göndereceğim. Beni burada, buracıkta bekle!

Güneş, son sözünü bitirmeden, bilinmez nerelere kayıp gitti. Fakat dünyanın öteki yüzünde seyrini yaparken, hep arkasında ağlar bıraktığı güzel kadını düşündü. O kadar mahzun ve üzgündü ki, hep bulutların arasına saklandı durdu ve kendisine bakanlara :

— Güneş bugün ne kadar soluk, hiç te feri yok! dedirtecek bir zaaf gösterdi.

Nihayet vakit gelip, mülâkat heyecanı göğsünde hızlı hızlı vurmaya başlayınca, bulutlan savdı, .canlanıp kızardı ve ufka doğru atıldı :

— Ne ateşin bir gurub, ne harikulade bir akşam!

Diye birbirlerini iterek kendisini gösterenlerin iltifatlarını dinlemeden, dünyanın öbür tarafına geçti ve dağların üstünden başını kaldırarak doğruca genç kadını aradı.

– 

Fakat kendisini gözyaşları ile uğurlayan kadın, artık penceresinin önünde değildi. Güneş, telâş ve heyecanla perdelerin arasından süzülerek odasına girince, onu yatağında, başı bir erkeğin göğsünde uyur buldu.

Zavallı güneş bilmiyordu ki, bir akşam evvel gözyaşları yanaklarından süzülen bu kadın, kendisi için değil, «gün batmadan sana geleceğim» deyip te geç kalan sevgilisi için ağlamıştı.

Güneş, bu manzaraya daha fazla dayanamadı; küskün ve kıskanç bir ısrarla genç kadının yüzünde durdu ve yakıcı sitemiyle onu uyandırdı.

**

Şehvet çilesi, müridlerinin sena ve alkışları arasında yola çıktı; muzaffer, mağrur, dünyayı dolaşmaya başladı.

Nasıl mağrur olmasın, nasıl iftihar etmesin ki, konukladığı hiç bir menzilde kendisini tanımayan, çilesine tutulmayan tek insana rastlamıyordu ve rastlamadan da ülkeler, memleketler, şehirler dolaştı.

Günlerden bir gün, yolu aşk köyüne de düştü. Amma ne tuhaftı ki ömründe zillet tanımamış, bir nefes olsun hakaret görmemiş ve çok kere çilesi, şeref, namus, haysiyet ve iman bahasına satın alınmış olan bu yolcu o küçük köyceğizin sınırlarına gelince bir adım ileri atamadı, bir masal bir efsane mahlûku gibi, olduğu yerde donup kaldı. Çabaladı, savaştı, zincirini koparmak isteyen bir mahkûm gayreti ile didindi; lâkin nafile..

O zaman, her yere sokulmuş, her uzandığını avlamış her eline geçeni harcamış, kullanmış, bir top gibi kâh atmış, kâh tutmuş, kâh tekmeleyip yerden yere fırlatmış olan bu âfet, olduğu yerde tepinerek, vahşî ve çılgın bir hiddetle bağırdı :

Büyücü müsünüz, sihirbaz mısınız? beni kim tutuyor, kim eteğime yapışıp içeri sokmuyor ?

Fakat baş eğmeye değil baş eğdirmeye, dinlemeye değil dinletmeye alışmış olan şehvet çilesi, hiç tanımadığı, hiç işitmediği bir sese karşı sesini kesmeye mecbur olarak sustu:

Büyücü değiliz; amma büyümüze tutulmayan, aramıza karışamaz. Çilemiz büyüktür; amma çilesini terk etmeyen kapımızdan sığamaz. Kimseyi ne çağırır ne de kovarız; ama davetlimiz olmayan sınırlarımızı geçemez, nazımızı çekemeyen içimizde tutunamaz.

Böylece şehvet çilesi, çilelerin en yamanı olan aşk kapısından mezelletle döndü ve uzaklaştı.

**

Devletlim, bugün sensizliğe tahammülüm yok; beni kendimden geçir sarhoş et! dedim.

Ağaçlar, yerdeki otlar, taş ve toprak o anda birer kadeh olup bana senin aşkını sundular. Hem istemek hem de red etmek olur mu?

İçtim. Evet seni kâinat zerrelerinden her zerreden içtim; fakat kanmadım. İçtikçe de haykırdım: Sevgilim, sensizliğe takatim yok! beni, sarhoş et kendimden geçir!

O zaman bir ayak sesi duydum. Belki de bu divaneye kendi eliyle kendi kadehini getiriyordu. Ölesiye bir telâşla:

— Sen misin ? diye bağırdım.

Ama bu perişan sesime hiç tanımadığım sitemli bir ses cevap verdi:

— Zavallı küçük dostum, ne de gafilmişsin, siz birbirinize ayaklarınızla mı gidip gelirsiniz?

Hâlâ baştan ayaktan geçme dinse bu yanış, bu ibtilâ, bu ezel sergüzeşti nedir?

Muhakkak insanoğlunun bir dalalet âni oluyor ki ne duysa dudak büküyor, ne işitse omuz kaldırıyor,.

Belki de bunun içindir ki, kendimi ayni perişan ısrarla aynı tesbihi, çeker buldum:

— Devletlim, sensizliğe takatim kalmadı, beri sarhoş et kendimden geçir!

**

Sabahtan beri soluk almadan yağan yağmur, gecenin ilk saatlerinde yorulup durmuş, kalın ve ağır bir sis halinde her tarafa yayılmıştı. Bu ıslak ve kaim peçenin altında tabiat, şimdi de sine sine ıslanıyor, sokağın en yakın fenerleri bile, kırmızımsı bir buğu gibi, müphem, uzak ve manasından boşalmış görünüyordu.

Yakalarını kaldırmış,, ellerini ceplerine sokmuş, içinden su sızan bu soğuk havayı koklaya koklaya geçen kimselerle beraber yürürken, yanımdan bir yük arabası geçti. Gecenin ve sisin söz birliği ederek, şehrin hatlarını silmiş olan koyu karanlığı içinde, arabanın yükünü göremedim. Fakat belli ki pazara sebze götürüyordu; zira nemli bir tülbend gibi yüzüme yapışan havaya, kış sebzelerinin çiğ kokusu karışmıştı.

Sisin içinde yuvarlanan araba, bir efsane mahlûku gibi, gittikçe mahiyet değiştirerek uzaklaşıyordu. Bu kaba masal ejderini gözlerimle takib ederken, atların, kaldırım taşına çarpan nalından bir kıvılcım sıçradı. Bu kıvılcım, bir fikir karanlığının içine de sıçramış olacak ki, orada şu suali parlattı: Taş, ateşten ne kadar başka ne kadar ayrı ve uzak, bu kıvılcım, o soğuk ve katı cismin neresinde?

Amma şu mütevazi sorgu kıvılcımı, kısacık ömrünü yaşayıp bitirmeden, üstüne atılan bir başka şerare onu zorla söndürdü: Biz insanların lâtif bir nesc [dokuma, örme.] ile örtülü vücutlarımız zarfında ne görülmedik kin, fesad, intikam ve hile kıvılcımları gizli. Taşa ateşini püskürten at nah gibi, onları da taşra vurmak için bir muhalif darbe yeterken, bu sual ne abes!

**

Çocukluğumuzda yaşadığımız bir hatıra, çok defa senelerin zeminine ¡gömülü yattığı kadar haberimiz olmadan işlenir, gelişir ve hakiki ifadesini bulur. Biz ise onu kaybettiğimizi, unuttuğumuzu zannederiz ki bu hatıra, artık saklı olduğu yerde kalamayacak bir inkişaf gösterdiği gün, birden bire cariyelikten sultanlığa yükselip fakir baba bucağını dolaşmaya gelen bir güzel gibi, kapımızı çalar.

Çalar. Fakat artık belki de bizi eskisi kadar duyucu, çiğ çıplak bir hassasiyet halinde bulamaz. Yorulmuş, yıpranmış, aşınmış olan duygu şebekemiz, dışardan içeriye his ve şiir kabul ettirmeyen bir durgunluk kaftanına bürünmüştür. Kim bilir belki de meyus, ölgün ve yorgun oluşumuz, artık önümüzde yeni yeni hatıralar gömecek ve besleyecek senelerin kalmamasındandır.

İşte uyuklayan mazi, senelerin harareti içinde canlanıp yeniden karşımıza gelince, kendimizi hakikaten bu geçmiş demlerin içinde buluruz ve belki de onu, çocukluğumuzda duyamadığımız ergin bir hassasiyetle yeniden görür, yeniden tadar, yeniden yaşarız. Esasen hal, geçmişin düğümünü çözen nazlı bir elde başka nedir?

**

Ruhum bir kalbin esiri olmadan evvel elimi bir el tuttu ve bana güneşleri, seyyareleri, semâvatın acaibini gezdirip seyrettirdi. Nihayet bir âleme getirerek:

— İşte misafir olacağın yer, burası dünyadır dedi.

Şaşkın şaşkın etrafıma bakınırken de devam etti:

— Burada herkes kendi istidadına göre bir tohum eker ve mahsul devşirir. Para, kadın, evlâd, mevki rütbe, şan ve şeref, insanların en çok ekip biçtikleri tohumlardır. Sen de keyfine göre bu dünyaya bir çekirdek ekip mahsul topla!

Böylece, kimsenin kimseyi görmeden çalışıp didindiği bu patırtının arasına ben de katıldım; ben de onlar gibi ekip biçmeğe başladım. Ama bütün tarlalar benim olsa, tohumların, sapanların tek sahibi sade ben olsam, gene de geldiğim âlemlerin zevkine takılı kalan gönlüm, bir türlü kendi ektiği tohumun çeşnisiyle nafakalanmaya razı olmayacaktı. Ezel gününün saltanatım görmüş göz, safasını tatmış dudak, burada, kendi düzdüğü saneme nasıl tapabilirdi? ,

İsyan ettim. Belimden tohum torbamı, elimden sapanımı attım ve hemen gidip kendi varlığım tohumunu bu tarlanın bir köşesine gömdüm.

Arkamdan bağırıyorlardı :

— Vah zavallı kendini ziyan etti..

Halbuki zamanın sadık dudağı onları yalanladı. Şimdi dallarından aşk meyveleri topladıkları şu fidan, bir zamanlar vecd ve tevazu ile yere gömdüğüm o tohumun kendisidir.

**

Hava çok sıcak ve sâkindi; yalnız ufukta kanatlarım açmış muazzam bir kuş gibi kımıldamadan duran yayvan bir bulut parçası vardı. Güneş batacağına yakın ince bir rüzgâr çıktı. Bulut bu esintiyi herkesten evvel duymuş olacak ki, hemen şekli değişti, kopup dağıldı. Onun yavaş yavaş rengi de bozuluyordu. Batmak üzere olan gün, yüzücü adalar gibi dolaşan bu, kim bilir hangi gölden hangi denizden uğurlanmış buhar yığınına, kendi renklerinden kaftanlar giydiriyordu.

Az sonra, bir güzel kadının elbisesini nakışlayan işlemeler gibi, gök yüzünün eteklerinde yıldızlar belirmeğe başladı.

Bu sessiz ihtişama hayran hayran bakan bir çocuk, gündüz kaçan yıldızların gece karanlığı çöker çökmez böyle gizlice yerli yerine gelivermelerine hep şaşardı. Amma zavallı bilmezdi ki biz insanlara, mevcut oldukları halde görülmeyen varlıklar, sade yıldızlar değildir. O belki büyüdükten sonra da bunu öğrenemeyecek, can cana, omuz omuza ömür sürdüğü, fazla olarak gördüğünü iddia ettiği nice varlıklardan haberi olmayacaktı.

**

Sarhoştum. . ,

— Ne içtin? dediler.

— Su! dedim. .

Bu cevabımı keyif halime vererek gülüştüler. Amma gene de, insanların zaif anlarından istifade etmesini bilen alaylı bir tecessüsle : ..

— Su insanı sarhoş eder mi? dediler.

— Etmez! dedim. „

Bu sefer de kendileriyle eğlendiğimi sanarak öfkelendiler.

Ben ise şaşıyordum. Nerede bir an evvelki istihzalı gülüş, nerede bu hiddet? diye.

Amma şaşmamalıydım; zira insanlar hep böyle idiler. Bir nefeste dost, bir nefeste düşman olmaları için, gururlarına küçük bir iğne değdirmek yeter de artardı bile.

— Öyle ise bizimle alay mı ediyorsun? dediler.

Gücüm olsa belki., çünkü daha hâlâ her zerremle aşk iksirini yudum yudum içip te sarhoş olduğumu bilmiyorsunuz. Daha hâlâ her zerremin dudağından taşan bu içkiyi yadınıza getirmeyip, beni .çanaklardan, kadehlerden içilen bir kaç acı yudumun mesti sanıyorsunuz., diyecek oldum; amma buyruğuna itaatsizlik edemeyeceğim bir el gelip ağzımı örttü.

**

Kız, keçisini kaybetmiş kapı kapı dolaşıp arıyordu. Bulamadıkça da bir başka kapıya gidiyor, böylece oradan oraya koşuyordu.

Keçisinin derdinde sokak sokak dolaşan kıza her kapısını açan, aksi, asık yüzle:

— Yok, burada öyle şey yok! diyordu.

Babasının korkusundan keçiyi araya araya gezen kızın yolu, nihayet bir delikanlının kulübesine düştü. Gerçi o da kıza, keçisinin kendisinde olmadığını söyledi. Amma bunu söyler söylemez de, pınarın mermer taşları kadar beyaz olan dişlerini, gülüşlerin en tatlısıyla gösterdi ve şu beşareti ilâve etti :

— Ben senin keçini bulurum! .

Ve yiğit delikanlı, doğruca köyün böceğinin evine gidip, hayvanı bu namlı hırsızın izbesinde bulup getirdi.

Kızn ağlamaktan şişen gözleri şimdi gülüyordu. Keçinin ipinden tutup götürürken, küçük yüreğine çarpan ilk sevda dalgasını da beraber götürdüğünü varı bilir yarı bilmez bir sarhoşluk içinde idi.

**

Kâh yağmur kâh güneşle hırpalanmış bir günden sonra akşam oldu. Deniz durulmuştu. Âdeta, yanı başında uzanan sahilin ayakları dibine yatmış bir sevdalıya benziyordu. Yalnız arada, niçin ve nasıl heyecanlandığı belli olmayan bir küçük dalgacık ileri doğru atılıyor ve bir an yosunlu taşların aralıklarına dolarak tekrar boşaltıyordu. Bazen da bulutların çürük renklerinden, mor gölgelerinden paylarını almış suların üstünde bir kuş kafesi kayıyor, kanatlarının ince ve muvakkat rüzgârı, bu gergin ve parlak örtüyü biran için buruşturuyordu.

Sahilde yapyalnız oturan bir adam, cebinden örselenmiş bir mektup çıkardı. Amma o bu kâğıtta, sabahtan beri yalnız şu cümlelerin üstünde durmuştu. Gene de onları okudu : «Bana dudak büküp diyorlar ki, sen bir demir parçasısın. Onlara, evet doğru, diyorum; bir demir parçasıyım; fakat ateşe girip yumuşamış, ateş kesilmiş bir demir parçası. İnanmazsanız uzatın elinizi ve beni tutun!» Kâğıt, mahzun bakışlı adamın elinde tekrar buruşurken, o, bu ateş olmuş varlığa el değmeyeceğini herkesten iyi bilenlerdendi. Amma bu ateşin, onu şu uzak köşesinde bile yaktığını bilen yoktu.

**

Konuşuyorduk. İçimizden biri sordu:
— Tarihin kaydettiği en mustebid [Başlı başına, müstakil olan. Emri altındakilere söz ve hürriyet hakkı tanımayan, istibdat yapan. Despot. ] hükümdar kimdir ?
Her ağızdan bir isim çıkmaya başladı. Saydılar, söylediler.
Fakat sorgu sahibi bunların hiç biriyle tatmin olmuyordu. Bir ara göz göze geldik. Bana : — Niçin sesin çıkmıyor? sen de bir şey söylesene! dedi.
Zaten ben de söylemeğe hazırlanıyordum. Yavaşça :
— Aşk! dedim.
Dedim. Fakat ortaya bir nokta koymak, davayı açmak sayılmaz ki, işte ben de bu tek kelime ile bir hakikati, meçhul halinde ortaya atmıştım. Mademki ağzımdan kaçmıştı, söyleyecektim. Tepemden geçen sual oklarının vızıltısını susturarak kısaca ilâve ettim :
— Sizinkiler ne kadar zalim ne kadar koyu müstebid, kan dökücü can yakıcı da olsalar, nihayet bir ömür yaşayıp çekildiler. Fakat aşk, idrakin çevresine sığmayan bir başlangıçsızlıktan sonsuzluğa kadar, tahtında tek rakibi olmadan saltanat sürüp, buyruk yürütmekte, bunu, bu aşikâr zaferi koyup uzaklara gitmek ne reva?

**  

Küçük, amma pek küçük bir çocuk, sığ bir dere kenarında oynuyordu. Ona bu sessiz tabiat parçasının verdiği zevk ve saadet, ancak derede durmadan gezinen ve yorulan balıklar yüzünden bulanıyordu. Çocuk, ikide bir oyunu bölerek bu sürü sürü koşuşan, sanki bir kovalayanları varmış gibi, döne döne kıvrıla kıvrıla su içinde kayıp giden balıklara bakıyor ve küçük, yumuşak yüreciği, hep onlara acıyordu. Nasıl acımasın ki, dünyanın en yaramaz çocuğu olan kendisinin bile, bir uyku vakti, bir sofra başı zamanı bir masal dinleme saati vardı. Bunlara ise bir nefeslik olsun dinlenme vakti verilmemişti. Bilinmez, zavallıları şu ebedî kovalamacaya kim sürüyordu?

Nihayet bir gün, dereye doğru sevinçle koştu. Çare bulmuştu; onları dinlendirecekti. Elini suya sokarak, bu şaşırtmaca giden sürüden bir balık yakaladı ve küçücük parmağı ile kumda bir çukur açarak balığı bu yuvaya koydu.

Çocuk artık memnundu. Hiç olmazsa o koca sürüden bir tanesini olsun yorgunluktan kurtarmıştı işte. O, daha kim bilir ne kadar zaman, oyunlarını feda bahasına, hep bu avare sürülerden bir çok balıklara aynı rahatı sağladı durdu.

Vaktaki gelip giden seneler çocuğu büyüttü ve hilkatın her yaratılmışa lâyıkını verdiğini öğretti, işte o zaman bu lütufkârlığının ilk teessüfcüsü [Kederlenmek. * Beğenmemek ve râzı olmadığını ifade etmek. ] gene kendisi oldu.

**

Göl durgundu. O kadar durgun ki sahildeki armut ağacının bir eşi, sanki suların üstünde de bitmişti. Sabahtan beri kumlarla oynayan çocuk, biraz da sularla ahbaplık etmek için kıyıya indiği zaman, karşıdan imrenip imrenip te boyu yetişmediği için yemişini koparamadığı ağacı gölde görerek sevindi. Ve hemen gitti, bir dalda yan yana duran iki armuttan birini koparmak üzere elini suya batırdı.

Amma bu da neydi?

Çocuk ağlayacak kadar şaşırmıştı. Zira elini göle sokar sokmaz cilâlı sular buruşmuş, karışmış ve armut ağacı yok oluvermişti. Halbuki kıyıdaki o yetişemediği ağaç durup duruyordu.

Çocuk, yakalanması kolay gibi görünen her hayalin de, bunun gibi daha el sürülürken silinip yok olduğunu, ancak boyu armut ağacının meyvelerini toplayacak kadar uzadıktan sonra öğrenebildi.

**

Macun değneğini yalayan çocuk, kuyruğu ile oynayan kedi, kümesine nezaret eden horoz işlerinin ciddiyetine ve ehemmiyetine inanmış bir zevk içindedirler.

Biz insanların da her yaşta, her çağda heyecanla hazla, telâş ve zevkle, sırasında gözyaşı dökerek arkasından koştuğumuz davaların bir macun değneğinden, bir kedi kuyruğunun cilvesinden ve bir horozun gururundan bilmem ne farkı vardır?

Yoldaşım! kulağıma bir ses geliyor, bilmem sen de duyuyor musun? «Ben kıyametim, ben sıratım, ben sizi aslınıza ulaştırmak için uzatılmış bir kemendim!» diyor. Haydi seninle bu sesin sahibini arayalım..

Çocukken beraberce körebeler, saklambaçlar, koşmacalar oynadık. Yorulduksa da dinlenmeyi bildik. Şimdi büyüdük. Bu sefer de başka oyunların peşindeyiz. Sorarsan, bunların da çocuk oyunundan farkları yok. Gene yoruluyor, gene dinlenip dinlenip tekrar başlıyoruz. Eğer kuyruğu ile oynayan kedi, kümesini bekleyen horozdan ileri bir idrâk menziline varmışsak, şimdi de seni bir başka oyuna, bir gönül oyununa çağırıyorum. Gel yoldaşım gel, bu sesin sahibini arayalım. O bize baş olsun da, hayatın şu son fırsat meydanında yeni ve son bir oyuna daha başlayalım.

** 

Delikanlı çit kapısını iterek içeri girdi. Eskiden burası babasının meyve bahçesi idi ve çocuk her gün buraya gelir, oynar, yemiş toplar, ırgatlarla şakalaşır, gülüp eğlenirdi. Daha pek küçükken de onu annesi elinden tutup getirerek aynı çit kapısından içeri salıverirdi.

Amma bu rahat ve keyifli senelerin birinde babası öldü; az sonra bahçe satıldı ve çocuk ta anası ile beraber uzak bir yere çekildi. Böylece de seneler geçip küçük oğlan bir delikanlı oldu.

Günlerden bir gün genç çocuğun yolu eski toprağına düştü; hem de kendi bahçelerinin önünden geçiyordu. Hiç bir şey değişmemişti, Belki çit te hep o çitti. Yalnız, kapı yerinden kopmuş, düşecek gibi sallanıyordu. Kim bilir bu, ne zamandan beri böyle idi ki, sürtünmekten toprağı yarım çember gibi oymuştu.

Nasıl bir hisle bilinmez, delikanlı kendini, bir zamanlar içinde çamurdan fırınlar, evler yaptığı ve al yanaklı elmalar, kirazlar şeftaliler topladığı bahçeye girmiş buldu.

Fakat zavallı genç adam artık her ne kadar çocuk değil idiyse de, toydu ve başkasının bahçesine girmenin bir töhmet olduğunu düşünemeyecek kadar da masumdu.

Çoktan beri meyveleri çalan hırsızı gözlemekte olan bağcı, bir yabancının içeri girdiğini görünce, koşarak geldi ve delikanlıyı yakaladı. Amma iş, bir zamanlar elini kolunu sallıya sallıya girip çıktığı bu kapıdan kovulmakla da kalmıyordu. Adam onu yakasından sürüklerken:

— Hırsız, soyguncu, ahlâksız! diye bağırıyordu.

Delikanlı kendini nasıl temize çıkaracağını düşünürken, çocukluğunda birer küçük fidan olan ve kendisini pek âlâ da tanıyan bu ağaçların, suçsuzluğuna şahadet etmelerini bekler gibi etrafına bakıyordu. Burada onu her şey tanıyordu. Şu yüzlerce defa itip geçtiği çit kapısı, şu üstünde uzanıp yattığı çayır, şu yemişlerine uzandığı ağaçlar, her şey, her şey…

Şüphesiz ki onlar da şimdi kendisi gibi üzülüyor ve eski efendilerinin istimdadına, içlerinden cevap veriyorlardı. Fakat bu dünyada gizli kalmış sesleri kaç kişinin duyduğu, kaç kişinin anladığı, hattâ kabul ettiği vardı ki, zavallı cahil bir bağcı bundan agâh olabilsin?

Delikanlı çaresiz bir telâşla derdini anlatmaya uğraşırken, gürültüyü duyan ırgatlar da etrafına toplandılar. İçlerinden bir ihtiyar ileri doğru gelerek delikanlıya selâm verdi. Eski efendisinin iri yeşil gözlü oğlunu tanımıştı.

Genç çocuk bahçeden ayrılırken, özür dileyen bağcının sesinden ziyade, şefaatin kıymetini düşünüyordu.

**

Kadın yola çıktığı zaman güneş doğmamıştı. Belki doğmuşta henüz dağların arkasından kurtulup, sabahın o çalık aydınlığını parlatmamıştı. Tarlaların arasından yürürken, geceden kalkan bir serinlik, rüzgârla karışarak yüzüne çarpıyor ve ölen gece, bu mütevazi elçisine son veda şarkısını söyletiyordu.

Gide gide kadının yolu dar bir vadiye düştü. Yeşillikler arasından başlarını çıkarmış yüzlerce gelincik vardı. Bunların birçoğu da yeni yeni açılıyordu. Eğilip tâ yanında olan bir tanesine baktı. Yastığının karışıkları yüzüne çizgi bırakılmış bir çocuk yanağı gibi, henüz buruşukları kaybolmamıştı. Bu incecik hatların silinip o taze yüzün gerilmesi için, muhakkak ki güneş lâzımdı.

Zaten gelincik te bunu bekliyordu. Amma zavallı ne bilsin beklediği güneş, henüz yatağından kalkmış bir çocuğunkine benzeyen taze ve taravetli [Tazelik. Körpelik ] yüzünü hem olgunlaştıracak, hem de onu yavaş yavaş soldurup yok edecekti.

Eğer bunu bilse, eğer hayatın kanatlarında gelen ölümü sezmiş olsa, onu helecan ve sabırsızlıkla nasıl bekleyebilirdi.

**

Çeşmeden kovalarını dolduran kız, her gün kapımın önünden geçer. Fakat onun sıra bekleyerek, bazen de nöbet kavgalarını dinleyerek uzun intizarlar bahasına doldurduğu kovalarından bir tanesi deliktir. Kim bilir belki de, tam doldurma sırası kendisinde iken, zorbanın biri bu kovaları hızla çekip attığı için, boşu boşuna delinmiştir.

Şüphesiz ki bu delik kovadan eve gidinceye kadar bir küçük maşrapa su olsun akıp eksilir. Bir taraftan onun bu ziyan olan suyuna acıyıp üzülürken, kovasının yamanmasını da gönlüm hiç istemez. Zira kızın geçtiğini göremediğim günler, suyunu taşımış olduğunu, bu delik kovanın sokağa birbiri ardınca bıraktığı damlalardan anlama.

Acaba, kızın incecik kıllarına asılan bu ağır yükü koşup elinden almak ve kendim taşımak hevesine kapılacak kadar üzüldüğüm için mi kovasını hafifleten bu kaybolmuş sulara fazla acımam.

Hayır, hayır tevile sapmak mertlik değildir. Nihayet ben de hodbin bir insanım. Bunu, kızı düşünerek değil, sırf kendi zevkim namına böyle istediğimi inkâr etmemeliyim. Evet, yerde şaşkın, kararsız bir yol bırakarak uzayan damlaları görmek, artık benim için bir zevk haline girmiştir. İtiraf etsem de etmesem de bu, budur. Ve ben, kovanın yamanmasından, işte bu zevki kaybetmek için korkarım.

** 

Ben çoban olamam, çünkü sıcak yaz günleri, koyunları kan tutup hastalandıkları zaman, bıçağımla kulaklarını ikiye bölüp hacamat edemem.

Ben arabacı olamam; çünkü atım inad edip yürümeyince karnına tekme vurup, kamçımla da derisini ateş gibi yakamam.

Ben mahalle bekçisi olamam; çünkü kapı kurcalayan hırsızı görünce onu yakasından tutup ite dürte cezalandırmaya götüremem.

Ben şu eliyle leblebisini havaya atıp ağzı ile yakalayan mahalle çocuğu bile olamam; çünkü behresizliğim, [Nasibsiz, paysız, hissesiz ] en basit hünerlerde bile yüzümü ağartacak müsaadeyi esirgemiştir.

Ben cehennem olamam; çünkü bağrıma düşen dertlileri görünce ateşim söner, onları yakamam.

Ben cennet te olamam; çünkü keyif ve mükâfat için kapıma sokulanları ağırlayacak güzelliklerden uzak ve boşumdur.

Ben ne olurum öyle ise Rabbim?

Yalnız, yalnız senin ayağının tozu!

**

Kaplıcanın kükürt kokulu buğusu içinde bazen her zamandan fazla bir gidiş geliş ve neş’e. olur. Kurnaların içine ağır ağır, düşüne düşüne damlayan suların sesini kimse duymaz; nalınların tıkırdıları, kıvrak gülüşmeler arasında kaybolup gi, der. Kadın sesleri, buharla boncuk boncuk ıslanmış kubbeye ve duvarlara çarpıp geri gelirken bir kat daha çoğalır ve uzar.

Kaplıcada bu şenlik, çoğu kırkhamamı içindir; genç bir lohusa, yeni doğmuş çocuğu ile yıkanmaya gelmiştir. Etrafındakiler de işte bu eğlentiye defler, darbukalar, zilli maşalarla revnak verirler.

İnsanoğlu zavallı bir mahlûk vesselam! Bu dünya pazarına neyi aradığını ne için salıverildiğini bilmeden gönderilen bir gurbet düşkünü için bu şenlik yakışır mı? Acaba biz kendimiz, buraya gelmeklikten, maksud olan neticeyi hasıl etmiş miyiz ki, aynı gurbet diyarına ayak basan bir başka yolcuyu el çırparak, sevinerek karşılarız?

Sonra, evet sonra da, bir son yıkanış mukadder olan aynı yolcuyu uğurlarken, sanki bu diyara gelen bir daha gitmezmiş gibi, arkasından saçımızı başımızı yolarız!..

** .

Senin karşına dua etmek için oturup ellerimi açtım. Ne garip ki, yüzünü görünce bütün isteklerim, sam vurmuş bir ağacın yaprakları gibi, kavrulup döküldü.

Bilmem niçin evvelden bu mukadder neticeyi bana haber vermedin. «Ben dua mahalli değil, aşk ocağıyım!» demedin?

Bunu da biliyorum. Eğer böyle söyleseydin inanmayacaktım. Çünkü biz insanlar, işittiklerimize ya dudak bükeriz, ya inanmış görünür, yahud da inandığımızı sanırız. Ama bu inan, kaybolmak için güneşi bekleyen bir çiğ tanesi gibi, silinmek, yok olmak için bahane gözler. Acaba kulakla göz arasındaki kapıyı açmadan, kimin imanı sahih olabilmiş, kim duyduğunu, görmüşçesine tasdik edebilmiştir? Ama insanoğluna bu kapıyı açmak kadar müşkül ne vardır? Dünya, bu kapıya varılacak yola kazılmış tuzaklarla doludur. Onlara kimler düşmemiş, bu çukurlar kimlerin başını yememiştir?

Diyorlar ki onları sezmek ve sakınmak için lâzım olan asâ, yokluk pazarında satılıyormuş. Ne olur bir kimse çıksa da, o pazarın yolunu bize eliyle olsun işaret etse, gösterse..

**

Bahçemizin ağaçları arasında bir de servi vardı. Başım gökyüzüne çarpmaktan korkar gibi tepesi hafifçe eğilmiş, neş’esiz, esmer yüzlü bir ağaç.

Çocukluk hatıralarım arasında yeri olan bu servi, o zaman bana havaya kalkmış bir dev parmağı gibi tehditkâr görünürdü. Onu hem sever hem de çekinir ve korkardım.

Gün ortasının çocuklar için bir sıkıntısı vardır ki, bu öğle ve ikindi arasını onlar hiç sevmezler. O saatte ne oyunlarının tadı vardır, ne hülyalarının, ne de tatlı ve korkulu bir heyecan ve hayranlıkla, imkânsızlıkları akıl ve endişenin engellerini, hududu dışına atmış peri masallarını dinleyebilirler. Hele uzun ve sıcak yaz günleri, onları diriltip kendilerine getirecek olan serinlik, akşamın gizli kanadına binip gelmeden, bir türlü canla namazlar.

İşte ben de bu öğle saatlerinin sıkıntısını hisseden bir çocukken ekseri günler, servi ağacının bir türlü kalkmayan başını gören sandık odasına çekilir, annemin elbiselerim giyer ve sanki aynanın karşısına geçince, bu elbise içinde, o dünyanın en güzel kadınını görecekmişim gibi gelirdi. Halbuki annemin, insana çarpıntı ve telâş veren güzelliğini bir kat daha ihtişamlandıran bu elbiseler, bende gülünç bir mübalâğa ile kollan ellerimi örttükten sonra, fazlalığı boş ve mânâsız bir sallanışla sarkıp kalır, bel ve omuzları, tutunacak bir hat bulamayarak alabildiğine düşer ve etekler, muhakkak bir kaç kan» yerde yatardı.

İşte, çok sevdiğim anamı görmek, kendimi ona benzetmek için bu ölçüsü ölçümle alay eden elbiseleri giyerek aynanın karşısına geçince, kızar, üzülür ve bir an evvel kurtulmak istediğim çocukluk çağını yenmek için ayaklarımı kaldırır, bazen iskemleye çıkar, fakat gene de mağlûp olurdum. Az evvel itina ile iliklediğim kopçaları düğmeleri hiddetle çözerken, servi ağacı da rüzgârla iki yana sallanarak tehditkâr bir hışırtı ile bana bakardı.

Bilmem acaba biz insanlar, daima ölçüsü ölçümüzü tutmayan fikirleri de. giymekte ısrar ettiğimiz için midir ki gülünç ve zavallı olmaktan kurtulamamaktayız? Kim bilir bir çocuğa öğle vakti rahavetinin verdiği taklid arzusu, insanların ömürleri boyunca yakalarını bırakmayan bir hastalık mı ki bu zorlu pençenin elinden kurtulup, karar etmeyen fikir kaftanlarının birini giyip, birini çıkarmaktan kurtulamıyorlar?

**

Tatlı ve mütebessim bir bahar rüzgârı her yere girip çıkıyordu. Dalgaları yalayan o, kuşları söyleten o, ağaçları okşayıp geçen o, hattâ şu genç kadının, ömründe uzanıp el süremediği yüzü öpüp kaçan da gene o idi.

Bilinmez neden, bu bahar o kadına, her ¡mevsim tekrarlanan taçlı, saltanatlı baharlardan daha mağrur, daha başı yukardaymış gibi geliyordu. Ama bilmeyen bilmese de kadın biliyordu ki, bu taravet ve ahenk, kısa bir zamandan sonra, rüzgârların, yağmurların, kızışıveren güneş selinin yağmasına uğrayıp kaybolacaktı.

Tabiat, henüz güzelliği servetinin iflâsından uzak olmadığı bir sabah, genç kadın gül kesmek için bahçeye indi ve sanlardan, kırmızılardan, pembelerden toplayıp kolunun, üstüne yatırdı. İlerde bir şarap rengi vardı ki, nasıl bir sır, nasıl bir kuvvetle bir bilinmez, kendi kendini vakitsiz açmaya zorluyor gibi yarı uyanık, fakat ateşindi.

Kadın, bu güzelliğin davetine uyarak onun da yanma gitti. Bir eliyle sapını tutup, öteki eliyle de makası incecik boynuna uzatacağı zaman, yapraklarının tâ içinde, geceden kalma bir su damlası gördü. Tıpkı çocuk yanağında parlayan gözyaşına benziyordu.

Oh ne âlâ. sevgilim bunu hepsinden fazla beğenecek çünkü gözü yaşlı! dedi ve acele edip hemen kesti. Fakat gül, gideceği yeri öğrenince zevkinden güldü, yapraklarındaki yaş yuvarlanıp düştü ve o da öteki güller gibi mes’ut, başını genç kadimim koluna bıraktı.

**

Gurbet, gurbet, dedikleri nedir bilir misiniz?

Bunu siz bilmiyorsanız da ben biliyorum dostlarım. Çünkü ben tam yirmi sene gurbette gezdim. Daha dünyaya ilk gözümü açıp, anam beni göğsüne bastığı gün, ilk gurbet acısı ile ağlamıştım. Ama niçin ağladığımın o zaman kendim de farkında mıydım sanki?

Ezel gününde bir aşkın tadı ile uyanan ruhum, bu dünya gecesinde yeni bir uyku devresine girdi. Uyudum. Yirmi sene bu uyku içinde gurbet rüyası görerek sayıkladım, söylendim, ağladım. Kim bilir belki de beni ilk uykumdan uyandıran beyaz kanat, tekrar gelip yüzüme nazlı nazlı dokunmasaydı, bu da yanılmaz gurbet acısı ile kıyamete kadar uyuyup kalacaktım.

Yeniden gözümü açar açmaz karşımda bir hayal belirdi. Ona sordum :

— Sen kimsin?

— Aşk! dedi ve kulağıma eğilerek:

— Bu dünyada en büyük marifet küçülmektir. Küçül! küçülmekten korkma., bil ki insanlar, küçüldükleri nisbette büyürler…

Canım sıkılmıştı. Ne ise ki şaşırmadım:

— İyi ama, beni uykumdan uyandırırken ilk söz, büyümeyi istemek şirkinden sakınmamı söylemen olmamış mıydı? diye bağırdım.

Gülümsedi. Meğer bu, onun beni ilk sınaması imiş.

**

Hafıza bir nevi adese [Mercimek. * Mercek. Uzağı yakın veya yakını uzakta görmeğe yarayan dürbün veya mikroskop camı. ] gibidir ki bununla, farkında olmaksızın, türlü şekiller, manzaralar, levhalar tesbit etmişizdir ve durmadan da ederiz. Fakat bütün bunların ortaya çıkabilmesi için, bir zaman ölçüsünün inkişafı elinden geçmesi gerektir. Amma onların içinde ihmal ve dalgınlık yüzünden silinip kaybolmuşları da az değildir.

Bir buçuk yaşından beri hayatım sahne sahne hatırlayan bir adam, işte o hatıralar kümesini kırıştırırken, bunlardan bir tanesini, karanlık derinliklerinden çıkararak tekrar yaşamaya başladı.

Şimdi o, bir derede ağır ağır giden bir kayık içindedir. Sahil, sert sivri kayaların koyu renk gölgeleri altında, sırrını saklayan kapalı bir çehre gibi, durgun ve düşünceli, hattâ biraz da kasvetlidir. Suya atlamak isterken arkasından yakalanan bir hayvanın açılmış pençesini hatırlatan bu kocaman siyah ve uzaktan yumuşakmış gibi duran kayaların üzerinden tâ sulara kadar sarmaşıklar iniyor.

Biraz ilerde manzara büsbütün başkalaşmaktadır. Genişleyip aydınlanan dümdüz bir sahilden sonra, uzaklığın sislendirdiği ve sanki köklerinden koparıp bu sis ummanı içinde yüzmeye bıraktığı dağlar görünüyor.

Bazen de kıyılar, bu göz yoran uzaklıktan, çıplaklıktan kurtularak, su nebatı mı, kara nebatı mı belli olmayan yeşilliklerle yumuşuyor, tatlılaşıyor ve az evvelki korkunç kayaların elinden kaçıp buralara sığınmış dağınık yosunlu taşlar göze çarpıyor ve hemen hemen her birinin üstünde, iptilâlarının esiri olan tiryakiler gibi, gözlerini suya dikmiş martılar oturuyor.

Manzara bazen de bambaşka bir füsun kazanıyor. Yeni biten bir kıştan sonra dereye kollarını sarkıtan söğüt ağaçlan başlıyor. Henüz sürmeye hazırlanan dallarında, yapraklar o kadar ince, o kadar belirsiz görünüyor ki uzaktan, ağaçların yeşil bir buğu çıkardığı hissini veriyor.

İnsanoğlu, hafızasında vakit vakit dirilen bir mazisi olduğu için müteselli, memnun, hazlı, hattâ biraz da mağrurdur ve o, bu geçmiş ateşi zaman zaman eşip parlatırken, ruhunun mazisini de hatırlamak onu da İlâhî bir hafızadan arayıp bulmak, tazelemek ve tekrar yaşamak, bilmem hakkı değil midir?

**

Sana soruyorum yoldaşım, beni bu dünyaya kim davet etti?

Anamla babam mı?

Haşa. Onlar, ezel tasarrufunun zavallı bir âletinden başka nedir?

Sahibim bir mucize göstermek istedi; gitti bir dağ başından bir avuç toprak alıp yoğurdu ve ona kendi nefesini üfleyerek dünyaya fırlattı.

Bu çamur, dünyada bir ananın babanın çocuğu oldu. Adına benim adımı verdiler.

Yalan söylemiyorum; ben onun nefesinin bir rüzgârıyım ve beni bu dünyaya, uğurunda bin bir âlemi terkettiğim bu ses, bu nefes sahibi çağırdı.

Ben de ne ham ne toy bir adamım. Onun uğrunda binbir âlemi bağışlamak ta nedir?

Bu ses beni yerimden, yurdumdan, saltanat ve dârâtımdan [Debdebe, tantana, şan, gösteriş, çalım. ] koparmışsa çok bir şey mi?

Bu davete karşı ben kim oluyorum?

O dile tarife gelmeyen ferman sahibi, beni kolumdan tutup dünyaya sürüklerken, elini elimden koparmaya kıyamayarak, kendi de beraber geldi. Daha ne isterim, söyleyin ben ne isterim daha?

**

Konca, güneşi görünce kundağı çözülmüş bir çocuk gibi gerinerek yeşil örtüsünü yırttı ve açıldı. O bugünü ne uzun zamanlardan beri bekliyordu. Kim ne derse desin, bir daha o sıkışık kundağa girmeyecekti. Oh, dünya ne de güzeldi!

Artık o, tazeliginin, taravetinin, kokusunun bütün ihtişamlını ortaya dökmekle, zindandan kurtulmasının şenliğini yapıyor, dünyaya genç bir âşık gibi gizli sevda nameleri gönderiyordu.

Zavallı toy koncacık, bu mest, bu hayran ve coşkun nümayiş gününün akşamı, artık kendisinin bir gül olduğunun bile farkına varmadan, geceye girmiş bulunuyordu.

Ertesi sabah güneş onu, gene tarabda [Sevinçlik. Şenlik. Şâdlık ] ve şevkte gördü ve konca, kâm almaya doymadığı dünyanın huyunu öğrenmeden, böylece bir gün daha gelip geçti. Kim bilir belki bin kere sabah olup bin kere akşam da olsa, o gene bunu öğrenemeyecekti. Ancak, kedi gibi doğurduğunu yiyen dünyanın, âşıklarından alacağını alıp, bulacağını bulduktan sonra, onları yerden yere vurduğunu, hançerleyip kahrettiğini, doğduğunun üçüncü sabahı, bahçenin otlarını ve bozulmuş çiçeklerini koparan el, kendisini de çöplerin içine attığı zaman anladı.

**

Genç ve güzel bir kız, evinin penceresinden, erimiş kurşun rengindeki akşam sislerine bakarak söylendi :

— Güzelim, gencim, ama neye yarar, bir dilenci kadar fakirim

Kızın dünyadan istediği pek çok şey vardı. O, küçük bir çocuk olduğu zamanlarda bile varlık, zinet ve debdebe hülyalarının gerdunesine [Araba, otomobil ] binerek uzak diyarlara süzülüp giderdi. Zaman geçtikçe bu hasret, bu için için yalvarış o kadar dayanılmaz bir hal aldı ki, nihayet günün birinde dünya, kendisinden sadaka isteyen bu saltanat dilencisinin avucuna beklediğinden de fazla bahşiş koydu. Böylece de kız, kavuşuverdiği bir ihtişam tufanı ortasında, yürüyüp giden yılların akışını duymadan zamanlar gelip geçti.

**

Sanki o bir isteyici idi de dünya değil miydi? Bu duyulmadan kayıp giden senelerden sonra, şimdi de dünya bir dilenci, hem de istediğini almadan çekilmeyen zorba, insafsız bir dilenci kesilerek karşısına dikilmiş, bir vakitler cömertlik, ikram, alâka ve muhabbet gösterdiği bu aşinasından, evvelâ gençliğini, sonra da güzelliğini alıp götürmüştü.

Belki bu bir ödeşme sayılırdı. Fakat isteyen, durmadan isteyen bu merhametsiz dilenci doymuyor, boyuna bekliyor, hiç bir sefer eli boş dönmeden hep alıyor, alıyordu.

Artık bir acûze olan ihtiyar kadın, günlerden bir gün gene, erimiş kurşun rengindeki akşam sislerini seyrediyordu. Arzularına doymamış, ihtirasının yalımı sönmemiş, dünyanın bitmez tükenmez zevklerinden yorgun düşmüş bu mağlûp baş, gene hülya göklerinin bir yıldızından ötekine atlıyordu. Fakat merhametsiz dünya, bu sefer onu tam yere vurmayı kararlamış olacaktı ki, en son isteğini almak için karşısına, bir başka âlemin davetçisini gönderdi.

Ertesi gün ihtiyar kadının odasına girenler, onu gene köşesinde buldular. Lâkin bu sefer, dünyanın delik keşkülüne canını koymuştu. Artık o yatışmaz ihtiraslarından eser kalmamış zavallı bir ölü idi. .

**

Kadın, limon kabuğunun içine kül doldurmuş, bakır mangalını uğuyordu. Bir türkünün mırıltıları arasında, onu iyice parlatmak için, kâh yan yatırarak, kâh baş aşağı ederek, kuvvetli kolları bir an evvel işini bitirmeğe uğraşıyordu

Fakat becerikli elleri mangalımı parlattıkça keyfi gelen kadın, onu bir zamanlar anasının, daha evvel de ninesinin, karardıkça böyle uğup uğuşturduklarını, hele uzun seneler bağrında ateşler yakıp küller biriktirmiş bu eski âşinânın ıztıraplarını hiç düşünmüyordu.

Nihayet genç kadının titiz eli, onu istediği hale sokunca, götürüp mutbak kapısının önüne koydu ve içine, getirdiği bir kürek, kömürü istif ederek arasına da bir çıra tutuşturup yerleştirdi. Artık kadın, akşam hazırlığı yapmak için yelpazesi elinde, ateşini yakıyordu.

Hâlbuki o, bu işi yaparken de gene düşünmüyor ve bilmiyordu ki, yıllar, uzun yıllar bir ateşe mevzi olmak, fakat yanmamak ne yaman ne korkunç bir nasibdi. İşte onun dededen kalma mangalı da, bir aşk potasına girip erimeden, şekil ve hüviyet değiştiremeden, çıkan bir zavallı gibi, seneler senesi içinde ateşler yakmış, küller hasıl etmiş, fakat kendisi, her gün parlatılmak gereken soğuk ve katı bir maden kalmak mahkûmiyetinin âzabından kurtulamamıştı.

**

Rabbim, sanırlar mı ki ben secde ederken taşa toprağa baş koyarım? Hayır. eğilen başım, o kaskatı yerde senin aşkının yumuşak dalgalarıma karışır.

Rabbim, zannederler mi ki derdim biter, yüreğim durulur ve bu viraneden feryad, el etek çeker?

Hayır, sen oraya, bir aynaya bakar gibi baktıkça, dert üstüne dert katarsın. Dert bitmez, feryat dinmez, gönül durulmaz.

Rabbim, sanırlar mı ki bir şeye dua edip bitirmek, gene dua edip yetirmek endişesindeyim ?

Hayır. Dudaklarım senin ismini andıktan beri söz söylemekten bile utanır olduğumu senden başka kime anlatabilirim?

Rabbim, zannederler mi ki günah, kapımı çalmaz, suç, elimin ayağımın yolunu bilmez. Gölge, güneşin hatası değildir. Eğer şu kesif [şeffaf olmayan. ] vücut, yere gölgesini salıyorsa, haşa bu senin değil, sade onun kabahatidir.

Rabbim, sanırlar mı ki bir aşinaya, bir dosta gülümseyen dudaklarım, bir zevkin, bir meclisin dağdağasına iştirak eden hislerim, orada bunlarla alış veriştedir?

Hayır. Alışımın verişimin kiminle olduğunu bilirsin. Senden başkasına bildiremeyeceğim için de susarım işte. Ama adımı konuşmaza çıkarmışlar mı, ne olacak?

İsteyen istediğini söylesin Zaten ismi senin isminle anılan kim vardır ki, bu dünya, onu efsane bulutlarının bilinmediklerine karıştırmış olmasın…

**

Bir kaç hafta evvel küçük birer dil gibi dalların üstünde soluyup çırpman yaprakların şimdi çoğu yerde. Üstlerinde yürürken kuru bir ses, şikâyete benzer bir hışırtı çıkarıyorlar. Sabahleyin de ne kadar koyu bir sis vardı. Sanki tabiatı boğan bu ıslak gölge, yatağını şaşırmış bir selmiş gibi, dağ eteklerine kadar bütün ovayı, kırları basmış, yalnız çok yüksek ağaçları ve dağ tepelerini meydanda bırakmıştı.

Bu, gün günden solan, taravetini, zenginliğini kaybeden tabiata, onu düşüne düşüne örseleyen elin, ölüm mevsimini sin dire sindire getirmesini bir teselli olarak kabul etmekten gayrı, çare nedir?

Nasıl ki dünya, taze başım yastığına koyarak uykuya dalmış bir genç kızı, sabah kalktığı zaman bir acûze olarak görmemişse, sıcak, muhteşem bir yaz gününü de karlı bir kış gecesinin takip ettiğine şahit olmamıştır.

Esasen kahir ve musibetlerin tahammül edilmez ağırlığını silen, biraz da alışmak tesellisi, bu şifa değil midir?

**

Kendini sana göstermek şerefinden mahrum kalmış çiçek, ayaklarını öpen yolun tozlarına imrenir.

Gökyüzünün lâcivert atlası üstünde telâşla soluyan uzak, mağrur yıldız, elbiseni süsleyen bir düğmeciğe imrenir.

Azametli başından ışık tufanı döken güneş, yatağının yanında titreyerek yanan kandilin yüzünü öpen fersiz şavkına imrenir.

Kasaların, hâzinelerin kırmızı yüzlü altınları, cebinin bir köşeciğinde duran kara mangıra imrenir.

Pınarların berrak, bol, başı boş suları, senin dudağından geçen bir yudumcuğa imrenir.

Ey benim iki cihana baş çevirmiş Devletlim! dünyanın itibar, ünvan, şan ve şeref avazeleri, senin gizli köşenle yer değiştirmek için çakıl taşları gibi yerlere dökülmek ister; yerlere dökülenlere imrenir.

** 

Bu yollardan, kimler geçmemiş?

Birbirlerini sevenler, sevdiklerini zannedenler, sevip te usananlar, dünyayı kendi aşklarından ibaret sananlar… .

Geçmişler, geçiyorlar Ve geçecekler. Zaman, zanların ve kuruntuların yalanını ortaya döktüğü halde, geçeceklere geçmişlerin kıssalarından bir agâhlık hissesi ayırtmayan sırlı, büyülü hükmünü yapmış, yapıyor ve yapacak.

İnsanoğlunun kulağını bükmek, nasihat vermek boştur; kıssadan hisse çıkarmak ta boştur. Bu cihanda nasihat, nisan yağmuru gibi bol bol yağar, sel gibi akar. Ama nerede o sadef ki ağzını açsın da yuttuğu bu damlayı inciye tebdil etsin.

Her hâdise, içinde hissesi olan bir kıssadır. Ama nerede o göz ki bu dolaşık ve sırlı yazıyı söküp heceleyebilsin.

Hesaba çekilmek için kıyameti, Ceza ve mükâfat görmek için ahreti bekleyen insana acınır. Acaba bir nefesimiz var mıdır ki bize, iyiden kötüden bir neticeye mal olmasın. Hayat ve hâdiseler, kur’a ile çektiğimiz imtihan suallerinden başka bir şey midir?

Zevklerimizin ıztıraplarımızın, meyil ve daiyelerimizin, [İnsanı bir şeye candan bağlamağa sürükleyen iç duygusu. * Mücib ve sebep. * Bâis olan husus, vakit ve zamanın bir hâleti. * Arzu, hırs. * Dava. * Bahane. ] bütün bir ömür boyunca yanlışsız olarak cevaplandırmak zorunda bulunduğumuz birer sorgu olduğunu ah bilsek, bir bilsek…

**

Duygularımıza esrarlı tütsüsünden yakıp maziyi geri getiren bir yaz akşamı… .

Dağlarda gezip yorulan kız, pusuya yatmış kaplana benzi yen bir kayanın üstüne oturmuş, etrafını dinliyor. Dinliyor; ama boşuna. Zira tabiat, işaretle anlaşan kimselerin sükûtu içinde sessiz. Ağaçlar bile, bir aşk masalı dinler ^gibi, soluk almaktan, kıpırdamaktan geçmiş.

Kız titiz ve hasta bir sükûnla hep bekliyor ve dinliyor. Bayıra doğru sarkan kayalar, yosundan derileri altında uyuklayan ejderler gibi, toprağa kendilerini bırakmış. O, bunların birinden ötekine geçerken, akşamın rutubetini iyice içtikleri halde hâlâ sıcak oluşlarına hayret ediyor ve hiç olmazsa, şu susan ve dinleyen âlem içinde, bunların olsun kımıldamalarını bekliyor.

Kızın dalgın elleri kayaların sırtından yosun gömleklerini yırtıp yolarak yere fırlatıyor. Fakat toprağa düşen bu yumuşak parçalar da onun istediği sesi vermiyor. Kızda tabiat da bu akşam duyulmamış bir şey duymak için kulak kesilmişler gibi. Onlar zaten her zaman ne kadar birbirlerine benzerler, ne kadar birbirilerinin başı ve sonudurlar. Fakat bu akşam, ikisi de bekledikleri halde duymak istedikleri şeyi işitemiyorlar. Zira her ikisi de kendilerini değil, harici dinliyorlar. Her ikisi de beklediklerinin kendilerinde değil, uzakta olduğunu sanıyorlar. Ne yapsınlar, hilkat bu ezelî hilesinden geçmedikçe, aldanmış olmaktan kim kurtulabilir?

**

Komşu kızına çiçek toplamak için bahçesinde dolaşan delikanlı, yavaştan başlayan yağmura, saygısız bir arkadaşa kızar gibi öfkelendi, söylenmeğe başladı. Düşünmüyordu ki, uzun yaz sıcaklarının elinde her gün biraz daha ezilen, kavrulan bahçe, bu iltifatı ne sabırsız ne coşkun bir özleyişle beklemekte idi.

Delikanlı, gittikçe telâşlanan sağnağın altında çiçek toplamakta sebat etti. Lâkin alçaktan esen bir rüzgâr, çiçekleri, köşe kapmaca oynayan çocuklar gibi, oradan oraya kaçırıyor, elini uzattığı bir san gülün yerine bir kırmızıyı getiriyor, tutmak istediği bir kırmızıya, beyazla yer değiştiriyordu.

Delikanlı, sarıyı beyazın, beyazı sarının yerindeymiş zannettiren bu mızıkçı çiçeklerin arasından, elinde bir demetle bahçe çitinin yanına geldiği zaman, yağmur, gökyüzünden sarkıtılan sudan urganlar halinde boşanıyor ve o da, bunlardan birine tutunacak olsa kopmayacak ve istediği kadar yükseklere tırmanabilecekmiş hissine kapılıyordu.

Delikanlı, demetini vermek için her zamanki yere geldiği vakit, kızı, kendisini bekler buldu. O da ıslanmıştı. Kim bilir ne zamandan beri, belki de yağmuru, bahçenin çiçekleri kadar hoş karşılatan bir gönül ürpertisi ile buracıkta bekliyordu.

Genç çocuk ona demeti uzatırken eli, kızın serin ve ıslak eline değmişti. Onların küçük maceralarının büyük vuslatı her zaman bu idi ve bu kaldı.

O gün akşama doğru yağmur dindi ve güneşin ateş başı, tekrar tabiatı ısıtıp kuruttu. Zaman oldu; yazlar kışa döndü, kışlar baharların koynunda ılındı, gülüp söyleyen günler, hastalıklı güzlerin pençesinde solup sarardı. Hülâsa aylar ayları, yıllar yılları kovaladı. Böylece de delikanlının ilk aşk tezahürleri, masum bakışmalar, feragatli sözleşmeler, çiçek ve name kapılarına paslı birer kilit takarak, onu, sayısını bilemediği maceralara itip yuvarladı. Böylece, erginlik çağı, ona taarruz ve ihtiras senelerini yaşatırken, eli, birçok sıcak, kokulu, fettan kadın elleri sıktı. Ama gene de, bir zamanlar çit arkasından değdiği serin, titrek ve masum eli unutamadı. :

Agâhlık [Haberdar. Uyanık. Kalbi uyanık. Malumatlı. Basiretli. Vâkıf. Bilen. ] tokmağı gaflet kapısını vurur; hâlbuki biz, varlığımız çatısına sokulmak isteyen bu sesi, şehvetler davulunun gürültüsünden işitemeyiz. Bu ses, bu yaman kös, en baskın patırtısıyla kulaklarımızı doldurmuş, bizi, kendinden başkasının hitabını duymaktan sağır bırakmıştır.

Biz sağırız Devletlim, sağırız. Dalga dalga, devamlı hamlelerle üstümüze çarpan agâhlık naraları var ki, ahengine dayanılmaz destanlar okur; ama biz şehvetimiz davulunun çılgın gürültüsü içinde boğulup kalmışız., duymuyoruz Devletlim, duymuyoruz.

Yalnız, kulaklarından dünya pamuğunu çıkarmış üç beş bahtlı var ki, bunları tahtının etrafına toplamış, şehvetleri davuluna emelleri, arzuları iptilâları tokmağını vuran biçareleri göstererek :

— Sizi de kendi halinize bıraksaydım belki bunlardan beter olurdunuz, diye tatlı tatlı gülümsüyorsun.

**

Yoldaşım, sen bir cenk imişsin. Etraf böyle söylüyor. Ben de inanıyorum. Acaba kırık testide, örümcekli evde, uyuz kedide, gözyaşında ve ıztırapta, hilkat bestesinin perakende bir nağmesini, duyulmaz bir mırıltısını işitip söylediğin için mi adına çenk diyorlar?

Senin, anî bir sağnak gibi taşıp döküldüğün, yahut sabah sislerinin çimenlere habersizce konuklayışı gibi, sessiz ve görünmez bir dile konuştuğun da olurmuş.

Sustuğun zamanlarda bile, hoppa bir serçenin şakrak telâ şile kanat çırptığım iddia edenler de var.

Belki gene bunun içindir ki kâh delidolu, kâh gözyaşları yanaklarında kurumuş bir çocuk gibi, için için hıçkırman hoşa gidiyor. . .

Lâkin beni dinlersen, bütün hünerlerini, meziyetlerini ve istidadlarını bir tarafa koy ve bu nazenin çenge, yalnız sevgilini dile getirmek hünerini öğret!

**

Hayalimin dünyasında bir çocuk dolaşıyor. Bir an, bebeğinin takma saçlarım düzelten eli, başka bir an, tarlaların, ekinlerin arasında gelincik topluyor. Başka çocuklar gibi, demetine karıştırdığı sarıgözlü papatyaları yolmuyor; çünkü incitmek için en küçük yaştan beri korktuğu bir illettir.

Hayalimin gizli ve karışık yollarından geçerek, onunla beraber bazen bir deniz kıyısına, bazen bir dere boyuna gidiyor ve kâh kumlarla kâh midye kabuklarıyla oynayışını seyrediyorum.

Ama ne tuhaf, bu çocuk oynarken seni düşünmüyor Devletlim. Bir pervane gibi oradan oraya konan küçük idraki, hep seni atlıyor. Sen de onunla meşgul görünmüyorsun. Bu acaba, ektiği tohumun toprak altındaki oluş faaliyetini tabiata terk etmiş bir çiftçi kayıtsızlığı mı?

Buğdayı eken, onun yer altında bir inkişaf seyri geçirmekte olduğunu bilir; fakat bir an evvel sürmesi için toprağı eşip kurcalamak acemiliğini göstermez. Belki sen de bunun için onunla hiç meşgul görünmüyorsun.

Böylece günler ayları, sürüp götürüyor. Nihayet o, çocukluk kapısını örterek gençlik kapısını çalıyor. Fakat henüz bu kapının eşiğini atlamadan, gülümseyen yüzün yolunu kesiyor ve umulmadık bir tehalükle :[ İstekle atılma. Tehlikeye aldırış etmeden, birbirini çiğneyecek gibi koşuşma.]

— Güzelim, seni bekliyordum! diyor.

genç çocuk kızarıyor, ama gene de iştiyak ve cesaretle elim tutup kendısini içeri alanı cevapsız bırakmıyor :

— Ben de seni!

**

Yıldızlar, gökyüzüne avuç avuç dökülmeye başladığı bir aksam vakti, genç kız sevgilisini beklemekten ümitsiz kalarak başını pencereden içeri aldı.

Dışardaki çalık, sadefî aydınlıktan, birdenbire odanın cansız karanlığına geçmek, gözlerini de gönlünü de yormuştu. Hem, teklifsiz bir misafir habersizliği ile odaya yerleşivermiş olan bu karanlık, onu titizlendirmişti de. Halbuki dirsekleri pencerenin içine dayalı, dışarı bakarken, tabiatın ergin ve düşünceli sükûtu ile, bir dert ortağı gibi avunuyor, gizliden gizliye tesellileniyordu.

Böyle akşam olup, bir kere evin kendinden hizmet bekli yen kasvetli loşluğu içine atıldı mı, ne penceresine sürtünen ağacın arkadaşlığı ne göz kırpan yıldızların uzak dostluğu, ne akşam safalarının, ne şebboyların havai âşinalığı, onun sofra kurup kaldıran, ekmek ufaklarını süpürmek için iğilip doğrulan ince vücuduna uzak tesellilerinden tattırabilirlerdi.

Her akşam babasının anahtarı sokak kapısının kilidi içinde dönünce, onun da evin içinde pervane gibi dönmesi lâzımdı.

Huysuz çatık bir baba, çok iş gösteren saf ve tembel bir ana; ama, hamuru kabartan bir tutam maya gibi, bu tatsız yorgunlukların bir hasiyet kazanması için de, akşamları sevgilisinin bahçe çitinin önünden geçmesi, ona ne zaman, yetmemişti?

**

Yoldaşım, sen ormanda su arayan vurulmuş bir geyik gibisin. Boşuna inkâr etme yaralısın işte.

Dudaklarını iniltiden, şikâyetten niçin bağladın?

Iztırap hoşuna mı gidiyor yoksa? Bari bana söyle, o görülmez yarayı bana olsun göster.. Merak etme, derdine merhem arayacak kadar ham ve duygusuz değilim. Söyle, yalnız bana söyle, benimle halleş, bana yan yakıl!

Vahşî inatçı! Söylemeyeceksin değil mi?

Öyle ise durma koş., dere mi olur, pınar mı olur, dudaklarını daya da kana kana iç.. Ama inan bana ki, senin ateşin, suyun söndüreceği yanıklıklardan değildir.

Zavallı yoldaşım yaralısın; hem de onulmaz bir yaran var. Belki merhametsiz avcı bile, bu marifeti için ilk defa yüreğinde bir sızı duymuştur.

Bilinmez, eğer günün birinde ben de bu ormanda vurulacak olursam, senin gibi yardan ağyardan kaçmayacağım. İbret olsun diye göğsümü bağrımı açıp :

— İşte beni bu avcı vurdu, kendinizi ondan sakının! diyeceğim.

Muhakkak ki sözümü dinleyenler, öğüdümü tutanlar olacak Amma belki de, ona yenilmek zaferini kazanmak için, bu ormana gelmiş olanlar da bulunacak ve beni kınayacak, belki de taşa tutacaklar.

Zavallı, zavallı yoldaşım, eğer başında, önünü ardını görecek kadar bir akıl kırıntısı kalmış olsaydı, iniltini ıztırabını boğup, inanılmaz tevillere sapacağına, döner, arkanda kan damlalarından bıraktığın izin, yaranın susturulmaz şahidi olduğunu olsun anlardın.

**

Dağlar, iç içe yuvarlanan dalgalar gibi, sonu gelmez sanılan bir devamla uzayıp gidiyor. Sırtlarını mor gölgelere dayamış tepelerin ortasında yürüyorum. Büyük fırtınaların denizde açtığı çukurlara benzeyen karşılıklı iki yamacın eteğinde birer kulübe var. Dağların, fırtınalarla oyulmuş birer muazzam dalga olduklarına o kadar inanmış gibiyim ki, az sonra o kulübeleri de bu dalgalarla beraber yer değiştirecek, sularla oradan oraya sürüklenecek birer gemi farz ediyorum.

Bu hissimin, bir rüya şuurunun yarım sıhhatine mâlik olduğunu da bilmiyor değilim. Ancak aldanmaya o kadar meylim var ki, dağları deniz, kulübeleri gemi farz ettiren o yalancı his, mantık ve düşünce kapısının önünde bekçi gibi duruyor ve beni «doğrunun» yanına bırakmıyor.

Zaten biz insanları her adımda göğsümüzden iten, hakikate hayali değiştirten de, hep muhakeme kapısının önüne gerilmiş bulanık duygular, zorba hisler, ikiyüzlü fikirler değil midir?

**

Zaman olur ki gönül, şarkıların nakaratı gibi, ne bir yalvarış ne bir şikâyet ve ne de sonu gelmez acılardan söz açmadan, bir sükûn ve istiğrak içinde akmaya başlar.

Bu öyle bir demdir ki, ne dudağımızı kımıldatıp «hayat ne güzelmiş» dedirtecek elle tutulur tahassüsleri,[ Hususi ve mahsus olmak. Bir kimseye mahsus kılınmak.] ne de ölümü istetecek kahredici acıları vardır. Fakat zamandan mekândan dışarı ve gene zaman ve mekâna tasarruf ettirir bir kudretle devam eden bu nakarat, ne yazık ki yerini, pek çabuk, ömür şarkısının sözlerine, bu sözlerin çeşitli medlüllerine [Delâlet olunan. Gösterilen. * Mânâ. Meâl. Mefhum. Delil getirilen şey. Bir kelime veya bir işâretten anlaşılan] bırakır.

O keyfiyetsiz vecd nakaratından, o ezel sayıklamasından, dünya şarkısının patırdısı içine red edilişin ne kadar hazin olduğunu sen pekiyi bilirsin.

Acaba “içine ne bir melek ve hattâ ne de bir nebî girmez” hükmünü giymiş demin, bu vecd, her türlü ikiliğe yeri olmayan bu vuslat nakaratı olduğunu da biliyor musun yoldaşım ?

**

Akşam vakti yağmur dindi ve bulutlar, eski ve kirli bir kumaş gibi yırtılıp dağıldı. Amma gene de gökyüzü, bu kopmuş çürümüş kumaşın altında, masalların tebdil gezen hükümdarları kadar ihtiyatla gizleniyor, üstündeki didik didik kaftanından tamamıyla soyunmuyordu.

Az sonra dağların eteklerine yığılan mavi sisler, dereye rengini bağışlayan akşam güneşi, kumlukta son oyununu oynayan balıkçı çocuğu, gecenin bir kara taş gibi üstlerine inecek ağırlığı alıtında ezilip kaybolacaklar.

Evet gece, çiğden göz yaşlarını döke döke ağlamaya başladı bile. Az evvelki fırtınanın hiddeti ile taze yaprakları yolunan ağaçlardan, çayırın ezilip bir yana yatmış otlarından, çiçeklerini den yorgunluk akıyor, Tabiatta bir cenk sonunun dermansızlığı var. Artık her taraf uykuya hazırlanmakta. Amma bu uykuda sabaha daha diri, daha kuvvetli, daha hayatdar [hayatlı] olarak kavuşmak arzusunun belirsiz tesellisi de gizli.

Tevekkeli, bizi onlara onları bize göstermeyecek olan geceye, sabahın âşıkı dememişler.

**

Söyleyin bana., bir fikri bilinmez hangi yollardan geçirip dilimizin ucuna getiren ve oradan söz dalgaları halinde dünyaya salan kimdir?

Söyleyin bana, göz bebeklerimizin kaptığı bir güzelliği, gene görülüp keşfedilmez yollardan geçirip hislerimize, aklımıza dağıtan, ulaştıran kimdir?

Dudaklarımıza, parmak uçlarımıza dilimize, kulağımıza birbirine benzemeyen hassasiyeti kim, nasıl taksim etti, söyleyin?

Söyleyin bana., medholunduğumuz zaman gülümsemeyi, çekiştirildiğimiz zaman acı duymayı kimden öğrendik?

Neden ruh denen tılsımlı varlığın bir maktaı [kesilen yer, kat’edilen yer, kesinti yeri] yok? Niçin onu yarıp içindeki akıl almaz sırları araştıramıyor, ortaya dökemiyoruz?

İman onun neresinde gizli?

İnkâr onun hangi köşesinde yer tutmuş?

Zevk, sürür, hüzün ve gam ona kimden gelmiş, nerede saklanıyor?

Keder baş kaldırınca, ferah nerelere siniyor?

Şevk ve tebessüm uyanınca, elem hangi köşeye saklanıyor ?

Söyleyin bana, acaba insanoğlu, eline bir külünk geçirdiği zaman, niçin onunla dağları yarmaya gidiyor da, kendi varlığı yolunu tıkayan meçhulü söküp atmağı hatırından bile geçirmiyor, söyleyin niçin?

** 

Karlar eriyip biteli haftalar geçti. Tabiat, kararını vermek üzere olan kimselerin tutkun sükûtu içinde hayli zamandır düşünceli. Artık soğuklar eli kamçılı, sert zorba çalımını kaybetti. Yağışlı, fırtınalı, atak ve çılgın kıs, mağlûb ve üzgün, kaçmaya hazırlanıyor. Hattâ kaçmış ta denebilir. Zira baharın nazik eli. bir taraftan çatık yüzlü soğukları uzaklara iterken, bir taraftan çimenlerin çiçeklerin arasına sokulup onları bir şenliğe hazırlıyor. Giydiriyor, kokular, renklerle süslüyor.

Artık çıplak görünüşleriyle kasvetli kasvetli sallanan ağaçlar, bütün bir kış, içlerine kapanmış olmaklığın öcünü almak için, acele etmekte. Üç beş günlük güneş muhakkak ki onlara yüreklerinin bütün sırrını, taze yapraklarının, ince kokulu çiçeklerinin dili ile söyletecek.

Değil yalnız ağaçlar, toprağın baskısı altında aylardan beri uyuklayan tohumlar, çeşit çeşit otlar ve çimenler de bu şenlik davetçisinin sesini işitmiş olacak ki, gizli köşelerinden yavaş yavaş baş kaldırmaya başlamışlar bile.

Ey gözleri görünüşe takılanlar! Tabiatı, kendisine bir. gizli ferman okuyucunun emrinde kâh güler, kâh ağlar, kâh söyler, kâh susar görüp hoş tutuyorsunuz da, şu küçük âşıkı, bir buyruğun esiri görmekle neden şaşıyor kızıyor, eğlenip taşlıyorsunuz?

 

** 

Zaman zaman hislerimin kapısını çalan, aldırış etmezsem zorlayan bir el vardır. Ona :

— Kimsin, ne istiyorsun? derim.

Cevap yerine içeri bir el uzanır. Düşünürüm. Para istemi yen, mala rızka tamâ etmeyen bu avuca ne koyacağımı uzun uzun düşünürüm ve düşüncelerim bir karara bağlanamayınca da, sualimi hiddetle tekrar ederim.

O, belki dalgınlığıma, belki unutkanlığıma belki de gafilliğime küsen, fakat gene de tesir ve halavetini eksiltmeyen se sile :

— Yokluk! der.

Ben ise, varlık elini açarak yokluk isteyen bu elin dileğini yerine getirmek hamlesiyle coşarken, kendimi kaybetmiş bulurum. Bilmem bu kaybolmuş vücud, o kayıp dünyasında ne kadar kalır? Bir lâhza mı, bir yıl mı, bir ömür mü?

Zaman ölçülerinin endazesine vurulamayan o ân, yerini tekrar idrâkin kuru ve tatsız şivesine bırakınca, ne yazık ki hislerimiz kapısını çalan elin, istediğini alamadan çekilip gitmiş olduğunu görürüm.

Bilmem, her zaman boş dönen bu eli memnun etmek için çare nedir?

Varlık ânında verilen, yokluk olmaz ki vereyim.. Yokluk anında varlık bulunmaz ki, « gel al! » diyeyim.

**

Koyunun memesinde kaç delik vardır bilmem. Bildiğim şu ki, kaç tane olursa olsun, sağmadıkça boşalmaz, akmaz.

Yeter yoldaşım, yeter., çek elini şu zavallı yürekten. Onu, aç kuzusu gibi toslayıp toslayıp süzmekten vazgeç artık.

İstediğin nedir ?

Doymak mı?

Sende bu ezel açlığı varken iki dünya, nafaka olup dudaklarından geçse, gene de kanmaz sın..

Yalan mı söylüyorum?

Bu açlık değil midir ki, gözüne yaş, dudaklarına feryat, gönlüne yanıklık hızını öğretti?

Sen doymazsın yoldaşını doymazsın. Acı bu zavallıya, onu sağma, söyletme artık.. Bırak, bırak da kendi derdi kendine kalsın…

Neden gülüyorsun?

Cevap yerine alaylı bir tebessüm, öyle mi?

Gülme, boşuna gülme yoldaşım, inan buna ki, ne o söylemekle boşalır, ne de sen dinlemekle doyarsın. Artık onu kendi haline terk et. Tâ ki sana bile derdini söylemeden, seni bile kendine biliş etmeden, bilinmez bir cihanın göklerinde başı boş dolaşsın dursun..

**

Genç kız, oturduğu yerde başını yastığa dayamış, kımıldamadan duruyordu. Gözleri de kapalı idi. Görenler uyuduğuna hükmedebilirlerdi. Amma sevgilisi, bu yorgun menekşe. gözlerin uykudan ne kadar uzak olduğunu pek âlâ biliyordu. Bildiği için de yavaşça yanına sokuldu ve yuvarlanmaktan yorulup sakinlemiş dalgalar gibi, yastığının yarısını kapatan saçlarını okşadı, sonra da, suç işler kadar tereddütlü ve korkak :

— Vakit geldi, gidiyorum ben! dedi.

O gün delikanlı evden çıkarken, sevgilisini her zamankinden daha mahzun, daha içli bıraktığının farkında idi.. Kendisi de ondan daha az üzgün değildi. Sokağa çıkıp, düşünceli ve kararsız bir kaç adımdan sonra, içine çöken dayanılmaz bir ayrılık acısı, onu geri çevirdi.

Artık neşeli idi. Çünkü geri dönüyordu. İçeri girdiği zaman kız hep bıraktığı yerde, bir gül ibrişim ağacının çiçekleri gibi tel te] parlayan saçları, hep aynı yastığın üstünde idi. Yalnız az evvel kuru olan kirpiklerinin ucunda, soluk sabah yıldızları gibi. küçük damlalar parlıyordu.

Delikanlımın neşeli patırdısı, onu şaşkın bir teheyyücle [heyecanlanma, coşma. ] yerinden kaldırmıştı. Fakat genç adam, boynuna dolanan sıcak çemberi çözmüş, ona soruyordu:

— Kayıp kayıp neyin kayıp?

Kız hep şaşkın, hep heyecanlı, hep tereddütlü idi. Zeki ve kavrayışlı başında kısa bir düşünce üzüntüsü dolaşarak saymaya başladı:

— Yüksüğüm!

— Değil!

— Mendilim!

— Değil!

— Tarağım, iğnem!

— Değil, değil işte!

Şimdi, sorma sırası kıza gelmiş gibi, gözlerinin son nemini eliyle kurularken :

Nedir öyle ise sen söyle! dedi.

Delikanlı muzafferdi :

— Ben! diye bağırdı. Az evvel beni kaybetmemiş miydin, işte sana onu getirdim.

**

Şair, bir gecesini de bizim çatımızın altında geçirdi. Kırk kapılı peri saraylarının sırları gibi, belki onun da kırk hâzinesi olan muhteşem, saltanatlı coşkun bir his âlemi var. İşte şair mısraları buhurdanına bu kilitli kapıların içindeki sırlardan birer tutam atarak yakarken, derin derin içimize çektiğimiz büyülü tütsü, kıvrılıp bükülüşünün hayranı olduğumuz efsanevi raks, onun bize bu muhteşem saraydan uğurlanmış birer armağandır.

Şaîr, efsanevî sarayın efsanevî kapılarını sanatı eli ile bir bir ararken, tarihe, maziye, soylu hatıralara, aziz fikirlere, asîl çilelere, şefkatin, ıztırabın, hüznün, kaygı ve tasanın en gizli işlenmez köşelerine seferler yapıyor ve nal seslerinin musikisi saz şairlerine hamaset [kahramanlık ] destanları yazdıran kahramanlar gibi, zaman oluyor ki dalga dalga taşıp sanat bulutlarının erişilmezliklerine yükseliyor.

Ama gene zaman olup, sanat bulutlarının erişilmezlikleri ne karışan şair, bir an geliyor, bütün şiddet bütün dehşetiyle çamurlara, süfliyet ve zilletin derinliklerine iniyor. Ne yazık, ne yazık ki o da bizim gibi zaaflarının, arzularının, ihtiraslarının kulu olan bir zavallı.. .

Bir eli kadehini dudağına götürürken, öteki eli, dizini yumrukluyor ve bir an hislerimizi secdeye vardıran mısraların döküldüğü dudaklarından, en beklenmedik gayz [Hiddet, kin, öfke, gadab. Dargınlık. Hınç] fırtınaları esmeye başlıyor. Bir rakibin, bir çekemezin üstüne savrulan korkunç, amansız bir kasırga kesiliyor.

Gene mutlak tecerrüdünün safasında, her kayıttan azade ve müstağni sandığımız şair, zaman geliyor ki, bize hayranlık ve haz ürpertileri veren şiirlerine kafiye denemekten yorulan başını, fanilerin en zavallı hissi olan, alkış ve sitayiş patırtılarıyla dinlendirmekte zevk buluyor..

O, beğenilmezse küsmeyi, takdir görürse sevinmeyi de çok iyi biliyor.

Ne yapsın, ne yapsın., ömrü boyunca kırk kapılı sarayın bir kapısından ötekine geçmekle vaktini tüketmiş; amma hiç birinde. hiç bir defa, sarayın sahibine rastlamamıştır. Bazı bazı sesini duyar, adını işitir gibi olmuş, amma hiç bir gün,. hiç bir defa, onunla yüz yüze, diz dize gelmemiştir.

Şair, tılsımlı sarayın kırk kapısının birinden ötekine geçerken, gönül istiyor ki ona, yüz karalarımızı yıkayacak olanın gizlendiği kırk birinci kapı da açılıversin.

Her noktasını tanıdığı bu sarayın, her tarafında gezinmesine izinli olduğu bu kâşanenin bir gizli, bir görünmez köşeciği olduğunu bir bilse, ah bir bilse…

Ona bu gizli kapıyı hem göstermek hem de göstermemek istiyorum. Bir kere görecek olsa, artık öteki kapıları açmaz olacak; ihtirasları, gılzet [Kabalık, sertlik. * Kalınlık, galizlik. ] ve ayıpları ile beraber, belki kafiye ve vezin endişeleri de, kendi tozlarının bulutu içinde görünmez olan süvariler gibi, kaybolup gidecek ve hiç bir teşebbüs, hiç bir zor, onu bu son girdiği kapının kulu olmaktan ayıramayacaktır.

**

Bütün gece yağmur yağdı ve yorgun bir su sesi bütün gece boyunca uzayıp gitti. .

Güneşle beraber bulutlar parçalanmış, yağmur da inmişti. Yalnız yapraklarda, olukların ve saçakların kenarlarında bir çok ağladıktan sonra gülen, fakat hâlâ kirpiklerinde gözyaşı parlayan bir çocuk gibi, iri iri damlalar sallanıyordu Bunlar bazen birbirleriyle birleşerek ağırlaşıp düşüyor, bazen de rüzgârın eli ile yerlerinden koparılarak baş aşağı atılıyorlardı. Üstlerine güneş vuran bu damlacıklar kâh safran, kâh menekşe rengini alıyor, kâh yeşil bir yüzük taşı gibi parlıyor, akibet düşüp kayboluyorlardı.

Damlalar, güneşin renklerine kendi vücutlarını ayna düzüp keyiflenirken, nasıl âkıbetlerinden gafil iseler, biz İnsanlar da hayat yaprağının ucunda adem uçurumuna doğru sarktığımızdan habersiz, rahat ve müsterih zevk süren birer damlacıktan başka neyiz bilmem ki:?

**

Bana, söyle, deme yoldaşım. Bugün: susmak istiyorum.. Sözlerimi gönlümün kınına sakladım; söyle, diye üstüme varma.. Şayet sana uyar da onları çekip çıkarırsam, el sürenin parmakları doğranır.

Bana : «Bizi mecruh etmekten çekindiğin, bu duyguları, korkmadan içine nasıl saklıyorsun,» da deme. Onlar belki bir kılıçtan daha kan dökücüdür; amma kendi kınını kesmemek: ananesine sadık kalacak, kadar da merddir.

Bana, söyle, deme yoldaşım. Sen söyle, sen haber ver ki, ben neyim?

Hangi göklerin hangi köşesinden bu dünyaya damladım?

Onun için mi şaşkın bir yolcu gibi, vatanımın yolunu: soruyor, arıyor, gözlüyorum?

İnsanları kafile kafile çağırıp, kafile kafile uğurlayan bu dünyada, çoğumuz kırdığı ceviz boş çıkan bir çocuk gibi, tad ve hoşluk yerine hayal sukutlarının, hüsran, ve azapların acılarıyla cevaplanırız. Ağaç, sararan yapraklarını kaybederken ağlar mı bilmem. Bu dünyada, kahkaha gibi, gözyaşı da o kadar bol ve nafile akar ki, sırasında biz, bir yapraktan daha değersiz kıymetler için bile elem duyar fer yad ederiz: Ama ne gariptir, öğrenemediğimiz, bilemediğimiz, öğrenmek ve bilmek içini yanıp yakılamadığımız o büyük sır, o büyük muamma için gözyaşı dökmek hatırımızdan bile geçme?..

Bana «söyle» deme yoldaşım. Zîra bugün susmamı isteyen o sırlar âleminden gelen bir habercidir..

** 

Rabbim senin takat getirilemeyen ateşinle kavrulup yanarken söyleniyor, haykırıyor inliyor, feryad ediyorum. Beni, divane diye, biçare diye de olsa, dinleyenler var. Bazen bu aşina yüzler o mertebe alınarak dinliyorlar ki, kupkuru olan gözlerimin yaşının, onların gözlerinden geldiğini görüyorum.

Rabbim, senin ateşinle kavrulup ta yanmamak, yanıp ta haykırmamak, inlememek olur mu?

Amma bu ateş, içine düşeni kendine benzettiği, vücut, varlık tezahürleri bir avuç kül olduğu, sözü feryadı, şikâyet ve şekvayı bilinmez bir rüzgâr, bilinmez nerelere sürüp götürdüğü zaman, söyleyememek ıztırabı ile ben ne yapayım?

Söyle, bana o kıyamet lahzasının lisanım olsun öğret!

Yoksa bir avuç külü bile varlıktan sayarak, bilinmez nerelere savurup götüren o kıyamet ânının lisanı sükût mudur?

Yoksa bu gizli dili biliyor, konuşuyorum da — birçok hakikatlar gibi — bilmediğimi, tanımadığımı mı sanıyorum?

Söyle, bunu olsun söyle, beni avut, teselli et Rabbim?

** 

Yıkık bahçe duvarının dibine doluşmaya başlayan gölgeler, gene bir akşamın ilk kara haberini bahçeye getirdi. Bir rençper, bu az sonra çoğalacak, büyüyüp yayılacak gölgeye bastığının farkında olmayarak duvarın yıkık taşları üstünde dinlendikten sonra geçip gitti.

Az sonra, çıngıraklarının sesi, gelmekte olan gecenin melâlli bir davetçisi imiş gibi, havaya hüzün dahmeleri [Donanma geceleri atılan hava fişeği. ] serpen küçük bir sürü de, aynı gölgeleri çiğneyerek yoluna devam etti.

Ve sabahtan beri kırlara, usaresine kanılmaz bir çiçekmiş gibi, bir arı hırsı ile konup kalkan çocuk ta, şarkı söyleyerek evine dönerken, gene duvar dibinin esmer renginin üstüne basıp geçti..

Yorgun rençperin, koyun sürüsünün, emdiği çiçeklere kanmamış bir arı vızıltısı ile evine dönen çocuğun farkına varmadıkları gölgeyi, âkıbet oradan geçen bir yolcu dalgın dalgın, derin derin seyretti ve bir tefekkür zincirine tutunarak düşünceden düşünceye atladıktan sonradır ki o da ötekiler gibi geçip gitti.

Amma davar dibindeki gölge, yavaş yavaş koyulaşıp yayılırken, kendini fark edene de, etmeyenlere olduğu kadar kayıtsız ve hissizdi. Zira tabiat, seyrinin şaşmaz tezgâhını dokurken, hatır, iltimas, kemlik, iyilik, horluk ve sitayişe aynı derecede bigâne kalmaya tâ ezelden and içmişti.

** 

Bir mevlût gecesiydi. Soluk yüzlü bir adam, elindeki küçük meşale ile camiin kandillerini birer birer yakıyordu. Yorgun, zaif fakat manalı eli, oradan oraya değdikçe mescidin karanlığı, yeni bir sır öğrenmiş çehrelerin ferahlığı ile yavaş yavaş açılıyor, aydınlanıyor, böylece, meşalenin vuslatına mukavemet edemeyen kandiller, tükenip bitecekleri âna kadar yanmak üzere bir bir uyanıyorlardı.

Kandiller teker teker sırlarını ortaya dökerken, onları bir sütuna dayanarak seyreden genç bir adam, irkilerek yerinden kalktı.

Korkmuştu. Onlar, nasıl bir tek elin işareti ile yanma emrine can koyuyorlarsa, kendisi de gönlü kandilini ateşleyecek, sırrım ortaya döktürecek bir gizli elden korkuyordu.

Ona hak vermemek kabil mi hiç?

Bu gizli elin ateşine değip te sırrını dökmeyeni, canını harcamayan bu cihan hiç görmüş müydü?

Kandilin küçük sırrı, nihayet bir damla ışıktı. Amma onunki, işte genç adam da söylenmez sırrının meydana vurulmasından korkarak mescidin en karanlık, kendi gönlünden başka bir damla şavkı bulunmayan bir köşesine çekilip saklandı.

**

Ne eteğimden çek, ne elimi iste ne de beni lâfa tut. Şu kendimi bildim bileli geçmekte olduğum muhataralı [Korkulu, tehlikeli ] köprüde, bana müvazenemi [ölçülülük, dengeli olma; tartma, ölçme, düşünme, karşılaştırma. ] bozduracak işaretler istemiyorum yoldaşım.

İstemiyorum yoldaşım., bugün seni de istemiyorum. Bilmem ne oluyor bana?

Çimenleri uslu uslu nemlendiren gece sisleri gibi, kimdir bu gönlümü gizlice yıkayan ?

Ne oldu bana, söyle ne oldu?

Neden âlemin zevk dediğine, ben kahır diyorum?

Neden onların dev adımları bana hazin bir emekleme geliyor?

Herkesi kolay kolay avutan her şey, neden benim için bir gölgeden farksız?

Neden, neden bunca varlıklarla dölü olan dünya, benim gözlerime boş, bomboş?

Söyle bana, ölçülerimi, kıyaslarımı kim kapıp yağmaya verdi?

kıymet ve kudret endazemi kim kırıp bölük bölük etti?

Bana dost olduklarım iddia edenlerin sesi :

— Sana acıyoruz. Gönlünü aşk taşında o kadar hızlı bileme; ne bulursa kesip atıyor ve sana hiç bir şey bırakmıyor! diyor.

Ne dostluğunu, ne de düşmanlığını iddia etmeyen bir başka ses ise, sanki onun söyleyecek bir dudağı, gönlümün de dinleyecek bir kulağı varmış gibi, tâ içime sokularak:

— Ey vücut atı! Halkın pendine kulak verme. Koş, o mertebeye koş ve durmadan sürçmeden git ki, nal izlerini takip edenler, kendilerini kanlı bir aşk meydanında bulsunlar! diyor.

**

Bu akşam sular çok yüksek. Rıhtımın son basamağı, denizin içinde kaybolmuş.

Sahilde kayık bekleyen bir yolcu, hu yan suya dalmış merdivene doğru yaklaşırken, müşterisini karaya çıkarmak için siya eden bir kayık ta gene basamaklara doğru geliyor.

Fakat denizdekini karaya, karadakini denize ulaştırmaya vasıta, olan taş merdiven, bu çifte mazhariyetinden habersiz, zavallı bir gafil. Aylar, ayları, yıllar yılları kovalasa da, o gene ayni dilsiz dalgınlık içinde, suların sükûnuna ve hiddetine körü körüne itaattan başka bir şey yapmayacak.

Sırtına basanların kimi denize açılır, kimi karaya çıkarken, o, ne suya açılmanın keyfini, ne toprakta cümbüş etmenin zevkimi bilmeden, bir mahkûm aczi içinde gün günden yosunlanacak, aşınıp eskiyecek

**

Yolcu için, gecenin: karanlığı, şimşeğin: Bir lahzalık aydınlığından sonra daha tahammül edilmez, olur. Bir ki şu kapkaranlık dünya gecesinde, vakit vakit bilinmez nerelerden; çakıp yol gösterici aydınlığı tanıyanlardanız..

İnan bize, aydınlığın, visaline,, velev bir lahzacık: erdikten, sonra, karanlığın hüsranı, işte bu dayanılır, çile değil;

Biz bu yola çıkarken yemin etmiştik, güneşin saltanat sürdüğü sonsuz bir sabaha erinciye kadar demir asa,demir çarık yürüyeceğiz diye.. İşte şu adam da o yemini edenlerin biri sağına soluna bakmadan, derin derin susarak yürüyor.

Ama beni dinlersen,, onun, sükûnuna, temkinine sessiz sadasız tavırlarına inanma. İçinin kuytuluklarında uyur gibi, dinlenir ve dinleyip öğrenir gibi yol alan bu adam, gecenin koynun dan sıyrılacak gergin yüzlü sabaha doğru, anlatılmaz ve anlaşılmaz bir vecd ve karar coşkunluğu, ile yürüyor..

Ona inanma; yalnız acıyarak, nazar et. İstersen, gündüze gebe olan gecenin içinden bir an. evvel sıyırmak için elindeki, asayı ona uzat ve yol göster..

Dünya karanlığı, içinde bocalayan biz zavallılar, senin görünmez refakatini ne biliriz?: Bilmediğimizi öğrenmek, görmediğimizi tanımak için de senden başka kimden yardım, isteyelim bilmem ki..

**

Bilinmez nasıl bir incizab,[ cezb edilme, kapılma, çekilme] nasıl bir sürüklenişle ağaca tırmanan sarmaşık gibi, zaman olur ki bir hissimizin, bütün bir varlık ağacına dolandığını, orayı istilâ ve fethettiğini görürüz.

Alçaktan yürüyen kuvvetsiz, cılız, sarmaşık, emin, telâşsız hissedilmez adımlarla, pusuya yatmış bir muharib gibi, göğsü üstünde sürünerek bir kere kollarını sardı mı, artık o ağaca teslim olmaktan başka, ne çare vardır?

Bizim de yavaştan gelen ve kurnaz bir emniyetle pençelerini üstümüze atıp tutunarak gelişen, nihayet bizi bizİikten çıkaran duygularımız, bir ağaca kendi hüviyetini giydiren sarmaşıktan daha mı farklı ve daha mı başkadır?

** 

Arı, çiçeğin vuslatına ermiş, belirsiz bir zevk ihtizazı içinde sessiz ve mest.

At, başı, öne uzanmış olan tek ayağının hizasında, sabahtan beri çayırın otlarının yoncalarının en tazelerini arayıp buluyor.

Manda, derenin en sığ, en çamurlu yerini seçmiş, kayıtsız, durgun bakışları, tahtını benimsemiş gafil bir hükümdar gururu ile etrafını süzüyor.

Koyun sürüsü, ilkyaz sıcaklarından ürkmüş gibi, daha öğle vakti gelmeden, bir dişbudak ağacının gölgesinde toplanmış.

Sinekler, üç beş gün evvel ölen mandra köpeğinin leşi üstüde durmadan uçuyor ve en kolay faydalanacakları cifeleşmiş yerleri seçip konuyorlar.

Tabiata tebessümler, iltifatlar, armağanlar, dağıta dağıta gelip ömür süren yâz, nihayet bir zaman sonra, bütün bunları geri vere vere son nefesini de tüketip gitmiştir.

Arının hangi kovanda uyukladığını kimse bilmez. Belki de “bir el, göz göz peteğini balı ile beraber çekip almış ve ona, bütün kış nafakalanması için bırakılan bir yudum şekerli suyun ” karşısında ıztırap çekmek nasibi kalmıştır.

Yağmurlu, sert soğuk bir havada arabaya koşulu yorgun bir beygir, kuyruğunu bacaklarının arasına kısmış, ıslak sağrılarından dumanlar çıkarak, saatlerden beri müşteri beklemektedir. Bu da, yoncalı çayırın o bir kaç ay evvelki keyifli, tasasız âşinâsıdır. .

At arabalarının geçemediği çamurlu köy yolundan kasabaya odun indiren mandalar, boyun tüylerini kazımış, nasırlandırmış boyunduruklarının altında, bir zamanlar, içinde gamsız ve âvare saatler geçirdikleri ılık çamuru bilmem düşünebiliyorlar

Bütün günü dağ eteklerinde ve bozulan çayırlarda geçiren sürü ise, artık gölgelenmek için ağaç altı aramıyor. Çobanın da onları kan tutmasından korktuğu yok.

Ve hâlâ çamurlu tarlanın bir köşesinde duran kopek leşi, artık ne böceklerin, ne de sineklerin tamamı çekmeyen bir kemik yığını halinde.

Kim bilir belki de bu çatık ve hüzünlü tabiat, kışın uzun eteğinin karanlığı altında, bir yaz tesellisi ile gene de şad, gene ümid ve sükûnla dolu!

**

Şimşek, bütün gün bulutların kalbine bir hançer gibi batıp çıktıktan sonra yağmur başladı. Alçaktan esen sinsi ve kışkırtıcı bir rüzgâr, ağaçlardan yaprakları koparıyor, fırıl fırıl döndürüyor, sonra bir köşeye, yahud çukurlara, duvar kenarlarına topluyordu. Zillet ve hakaretin tiryakisi olmuş serseri çocuklar gibi, oradan oraya kovalanıp, sürülen bulutlar da, rüzgârın kamçısı altında durmadan koşuyor, kaçıyorlardı.

Tabiatın hırsım, hiddetini kendi gönlündeki cenk ve mücadele hengâmelerinden daha ehven bulan bir adam, rüzgârın ve yağmurun bu el ele gayretini, penceresinden uzun uzun seyretti. O, aziz ve soylu yadigârlar, dede ve baba hatıraları pulluk pulluk mezad edilen bir terekeyi seyreder gibi, çiçekleri, yaprakları çamurların ağzına atan, tutulmaz, görülmez rüzgârın buyruğu karşısında o kadar dalgındı ki, akşam karanlığının çökmüş olduğunu bile uzun zaman anlayamadı.

Ama, sürgün, yurdsuz bulutlan, koparcasına sallanan ağaçlan gözlerinden tamamen silen gece, tabiatla kendi arasına o yırtılmaz, sıyrılmaz siyah perdesini çekince, dalgın dalgın dolaşırken, sessizce gelen muzib ve meçhul bir arkadaş eliyle gözleri kapatılan çocuklar gibi, şaşırıp kalmıştı.

Nihayet penceresinin önünden kalkarken, gecenin ve yağmurun müşterek zulmetlerinden ziyade, vakit vakit içine çöken karanlıktan, bu saati zamanı belli olmayan geceden daha korkulu, daha endişeli idi.

**

Evimizin karşısındaki ihtiyar komşuyu gözüm ne kadar arıyor. Hâlbuki eşyaları arabaya yüklenerek taşınalı tam bir sene oldu.

Kışın güneşli havalarda kapısının eşiğinde oturup ısınan, cigarasını yasemin ağızlığına takarak ağır ağır içen bu adamı, hemen her gün seyrederdik, Şimdi onu, muhayyilemde tekrar kapısının eşiğinde oturtuyor, kim bilir hangi bulanık, kopuk ve uzak düşüncelerle dalan fersiz, yorgun gözlerini görür gibi oluyorum. Güneş çekilirken gene eskisi gibi kalkıyor, bir eline bastonunu, bir eline de, üstüne oturduğu kilim parçasını alarak içeri sesleniyor. Şayet kapının açılması gecikirse hiddetlenerek, bastonu ile tahtalara, sarsak, fakat öfkeli darbeler vuruyor.

Şüphe yok ki ihtiyarcık, gıyabındaki bu muhabbetli takib den habersiz. Onu ayıplamıyorum. Nasıl ayıplayabilirim ki biz de, üstümüzden eksik olmayan, önümüzden ardımızdan gelen, hattâ bize bizden yakın olan koruyucu ve okşayıcı nazarların gafili ve cahili değil miyiz?

**  

Dalını pencereme uzatmış bir erik ağacı vardır ki, beni her zaman hazımlı ve masum sükûtu ile dinler. O beni her zaman, her anında, her deminde, ıztırabları saymasını, coşkunlukların asın şivesini af etmesini bilen bir haldaşlık bir kavrayışla dinler.

Kışın çıplak, dertli ve hastadır; gene dinler.

Baharda taşkın, sevdalı, neşeli ve başı dumanlıdır gene dinler.

Yazın, meyvelerine uzanan elleri boş çevirmeyen dalları, tarlada çocuklarını doğurur doğurmaz işlerine saldıran kadınlar gibi, bir yandan mahsul verir, bir yandan da başını pencereme uzatarak gene beni dinler.

Güzde perişan, şaşkın, ordusunun yarısını kaybetmiş bir cengâver gibi harab ve mağlûbdur, gene dinlemekte kusur etmez. Pencereme dalını uzatan erik ağacı, penceresi pencereme bakan komşudan daha temiz yüreklidir. Onun gibi beni ne dedikodu taşma tutar, ne akla gelmez iftiralar savurur ne kınar ne de göz koyar.

Düşünürüm. Karşısındakine hor, yanlış, öç alıcı fikirler süngüsü ile hücum etmemek için, pencereme uzanan erik ağacı gibi nebatî bir şuura mı sahip olmalıdır?

Acaba beşer idrakini, insaf ve tarafsızlık elmastraşı ile yontmak mümkün değil midir?

Ve acaba bize, insanı bir himmetle bu heykeli bina etmek iken daha büyük bir savaş ve kazanç olabilir mi?

**

Bir yaz günü. Havadaki sıcaklık, sanki güneşten kopup düşmüş kıvılcımlarmış gibi, insanın üstüne yağıyor. Bir yolcu, toprak yoldan yürüyor. Ayağını yan yarıya içine alan yumuşak tozlar, kıvılcımını yeryüzüne savuran rüzgârla beraber o kadar birden havalanıyor ki, yolcu bunlara baktıkça, havaya bir yol daha döşenmiş, bir yol daha açılmış gibi geliyor.

Her ne kadar bu yolun üstünden yürünmez, basılıp geçilmezse de, ayağının sesi duyulmayan bir gönül, adımlarının izi olmayan bir yürek için de, muhakkak ki böyle geçilen, fakat ezilip basılmayan bir yol lâzım. Öyle bir yol ki belki gözün seçemeyeceği elin değemeyeceği, zaman ve mekân ölçülerinin isimlendirmekte âciz kaldığı bir âlemin, bir kâinatın yolu…

Yolcu, şuurunda teklifsizce gezinmeye başladığı, fikir kapısının zembereğini kaldırıp içine girdiği zamanlardan beri, bu yola adımı atmaktan, bu yolun yolcuları arasına karışmaktan daha sıcak, daha yakın bir dileğin etrafını dolanmamıştır.

Onun için dostları şunu bilsinler ki, vakit vakit bu arzunun tahammül edilmez davetine kendini kaptırıp gözden kaybolduğu zamanlar, onu ne batıda ne doğuda, ne denizde ne karada, ancak bu görünmez yolun görmezliklerinde aramaktan başka çare yoktur.

**

Arı kovanı hazırlamak, peteği tamamlamak çiçekten çiçeğe koşmak, hattâ kovanda ölen, bir arkadaşı mumlayıp tefessühüne mani olmak insiyaklarını fiile geçirirken, balı almak için bu küçük sanatkârın büyük eserini yıkmaya gelen, adam, harekete geçmek anını hırsla bekler.

Çocuk, cevizin yeşil kabuğunu ısırdığı için ağzı burularak öfkelenirken, ceviz, bu cahil öfkeye, sanki zahmetli ve derin, zevkleri koyup, satıh üstü hazlara düşkünlük gösterenlerin bir teessüfcüsü imiş gibi, hazin hazin dudak büker.

Kuyumcu müşterisine bakırı altın diye sürmek isterken mehenk taşı [Ölçü. Miyar. * Altın ve gümüş ayarını anlamaya mahsus taş. Üzerinde altın tecrübe edilen siyah taş.] , kasadaki altın, külçesine yavaşça seslenir: Mahzun olma ikinizin de adınızı koyacak olan benim.O. zaman gelir ki bir tasın, bir bakracın hamuruna, katılabilir. Gizli köşende beklemekten korkma ki, gün olup bağrına, sikke vuracak el nasılsa, bulunur, diye ona beşaret verir.

Yaş yaşamış, tecrübe görmüş adam, kötü bir zaaf için dostluğu bir kara mangıra değişebilirken, genç komşusu,, ahtın ve sözün haysiyetini korumak yolunda canını bile harcamaktan, çekinmez ve kocamış bir zavallının, çizdiği bu riya levhasını, tiksinerek seyreder

Çocuğu dünyaya gelen baba, etinin: kanının bu şahane esefiyle övünürken, Kudret, bu anasır mucizesindeki kendi sırlı nefesini görmeyen adama için için üzülür..

Akıllı geçinen zavallı,, gururuna: vurulan bir fiskecikle hiddet ve gılzet buhranları geçirirken, safdil bellenmiş arkadaşı, bir eşik taşı gibi ezilip çiğnenmekten şikayetsiz, ruhundan tahammül ve sükûn çiçekleri devşirir.

Âlim, başını zan ve şüphe çıkmazlarının müşküllerine vurup didinirken, âşık, bilgi ve iyan [Aşikâr. Belli.] zevkinin dudağından binbir müşkülün, bin bir sırın macerasını dinler.

Böylece de beşerin çeşitli meyillerinin çeşitli istikametlere akıp gidişi, dünyanın hareketlerini, niyetlerini, nisyanım ve bir sel halinde akan gafletini meydana getirir. Zaten dünya davuluna ses veren tokmak, gölgesi cihanı tutan bu gaflet ağacından başka neden yontulur?

** 

Susarız; zira çok defa düşüncemizin âfet kesilmiş dehşetine denk olan ifade, söz değil sükûttur. İşte bu içli bu şuurlu sükût hengâmesinde bir zaman gelir ki mazi, içtiği afyonlu şerbetin tesirinden kurtulan bir sarhoş gibi, yavaş yavaş uyanarak, bize sırlarını, maceralarını, yılların ardına gizlenmiş aziz hatıralarım, sükûtun dilsiz dili ile anlatmaya başlar. Hüzün sandığımız zevklerimiz, zevk namına giriştiğimiz hazin cüretlerimiz, kırılışların içimize hız veren uyandırıcı kudreti, masum yorgunluklarımız, buhranla biten teşebbüslerimiz, çile örtüsüne sarılmış hazlarımız, feragatlerin, evvelce ham bir meyve gibi kekremsi gelen, fakat senelerin şefkatinde ısınıp olgunlaşan tadları, içimize hazlarını, bölük bölük olmuş hikâyelerini nakş edip geçmiş günlerimiz, nereden sızdığı belli olmayan bir ışık, nereden gönderildiği belli olmayan bir elçinin eliyle uyandırılarak gönlümüzün mahşerinden gelip geçmeye başlar.

O zaman zan ederiz ki mazinin ihtiyar hançeresi, bize kısılmış sesinden yalnız bir ömrün ufalanmış, tozlaşmış, vüzuhunu, mahiyetini değiştirmiş sesini dinletip çekilecektir. Halbuki afyonlu şerbetinin tesirinden kurtulan o sarhoş, gün olur ki, zamanın ve mazinin ötesindeki bir zaman ve geçmişten konuşmaya başlar. Ve ne tuhaftır, ay ışığının sulara çizdiği kararsız resimler gibi, bir türlü tutup yakalayamadığımız, bir türlü teshir ve zapt edemediğimiz sırları, bilinmez geçmişleri, sürüp unuttuğumuz maceraları, nisbetle gizli, nisbetle aşikâr olan muammaları, bir çıkrığın boşalıp sağılıveren iplikleri gibi, çözüp önümüze yığmış bulunur.

Esasen bu dünyada bilen ve duyanların da yaptıkları, bir inkişaf anında önlerine yığılmış olan bu karmakarışık, çetin ve dolaşık yığma bir düzen, bir nizam vermeğe çalışmaktan başka nedir?

**

Atın başına püskül, koşumlarına pirinçten süsler koyup boynuna katır boncuğundan gerdanlık takmak, ona ne gurur verir ine de yorgunluklarını alır. Belki biz insanlar, yükümüzü çektirdiğimiz mahlûklardan iltifat ve alâkamızı esirgemediğimize kendimizi inandırmak gayreti, bu his dalâletinin hilesiyle kendi kendimizi aldatmak oyununu oynarız.

Sığırtmaç, ineğin kepeğine tuz katıp hayvanın akşam yemini yuğururken de garezsiz sayılamaz. Zira ne bu nafakayı tadı ile hazırlamak, ne de hayvancığı sabahtan akşama kadar otlaklarda dolaştırmak, ona olan muhabbetinden değildir. Belki kendisinde, tuzlu kepeği, çayırların otunu süte tahvil etmek kudreti olmadığından, bu işi yapabilen ineği ikram ve alâkasına gark eder durur.

Biz, evimizin kaplama tahtalarına yuva kuran güvercine, ürkütmeden yem verişimizde bile iyilik fikrinin katışıksız ve iftihara değer bir örneğini göstermiş olamayız. Çünkü onun yumuşak tüylü göğsünün, yeşilken mor, morken mavi oluveren hud’alı [hile, oyun; aldatma, düzen] renklerinin zarafeti, birer boncuk sanılan fırlak gözleri, nihayet bu boncukların üstüne bir sis gibi çabuk çabuk inip toplanan gümüşü göz kapaklar ile, bize bir şiir zevki remzettiği için onu sevdiğimizi ve himaye ettiğimizi bilmez ve bir iyilikte bulunduğumuzu sanarak gururlanırız.

Ah biz insanlar neyiz, göründüğümüzden ne kadar başka ne kadar uzak mahluklarız.

**

Bu kan kokusu, bu vurup kırış, bu öç, bu zulüm nedir, deme. Âlem halkı önüne geleni körü körüne tahrip etmek yolunda, seni görmediği için bu kadar cesurdur.

Bu gözbağcılık, bu hile, bu kahbelik bu fesad, bu yalan niçin, deme. Âlem halkı her aldatmak istediğinin sen, aldananın da kendisi olduğuna akıl erdiremediği için hileye, bir mabud gibi sadakatle kulluktadır.

Dünyanın üstünde buram buram tüten, bu nahvet [Kibir, gurur. Kibirlenme, büyüklenme, böbürlenme] buharı, gözleri ve gönülleri örten bu gurur perdesi nedir, deme. Âlem halkı kendine şah damarından yakın olandan habersiz bulunduğu için, ona karşı küstahlık ve hayasızlıkta bu derece pervasızdır.

Bu lezzet taşan ihtiraslar, bu deniz dalgalan gibi birbirini, kovalayan şehvetler, bu sonunda «ne boş şey..» dediğimiz iptilâlar için gücenme. Âlem halkı sana müptelâ olmadığı, seninle dolup taşmadığı, senin yoluna akıp gitmediği için gölgeyi asla değişmekte bu mertebe lâübalidir.

Bu şiir kafesinde mahpus kalmış şair, bu hüneri dünyasına sıkışmış sanatkâr, bu bilgisi toprağına gömülmüş âlim de nedir, deme. Onlar, senin gibi arkasından koşulacak bir sevgiliden mahrum oldukları için bu zindanların, bu bağların esiri olmakta elbette çaresizdirler, gücenme!.

**

. Gece ilerlemişti. Genç kadının gözleri örtülüyordu:

— Artık uyuyalım, dedi. Sevgilisi güldü :

— Uykuyu ne yapacaksın? Kurdun kuşun içtiği o afyonlu şerbetten bu gece de içmeyiver. Şimdi sana bir hikâye söyleyeceğim onu dinle..

Kadın memnundu mırıldandı:

— Ne de çok masal bilirsin…

— Senden öğreniyorum., sen benim sırlarımın mahzeni değil misin? Ezel gününde, söyleyeceklerimi senin vücudun toprağına gömmemiş miydim?

Şimdi çıkarıp çıkarıp etrafa saçmama neden şaşıyorsun ?

Kadın sustu ve dinlemeye başladı. Sanki bu masalı dinlemek için tabiat ta kulak kesilmiş ölesiye bir intizarın helecanına tutulmuştu. Ağaçlar, çocuğunun beşiği üstüne eğilmiş bir ana hareketsizliği ile bahçenin çiçekleri üstüne kollarını uzatmış, ahenkleri, tabiatın kalb sesleri sanılan böcekler, seslerini en pes en yavaş perdesine ayarlamışlar, gök yüzü bile, cilâlı karanlığında büyüyen yıldızdan gözlerini, sarhoş bir intizar içinde yarı yarıya örtmüştü.

Bilinmez, zaman böylece ¡kaç saatini, kaç dakikasını geride bırakarak koşup gitti ve başı penceresinin içinde yatan kadının gözleri, tabiata vecd ve huşu fermanı okuyan bu hikâye yüzünden ne kadar gözyaşı döktü.

**

Sabah, ilk ışıklarıyla ufukların dudağında bir tebessüm gibi uyanırken, kadın, yorgun gözlerini kaldırarak etrafına baktı. Amma bu gözler biraz hayret biraz da utançla tekrar yumuldu, tekrar sıcak ve iri yaşlarını düşürmeğe başladı. Nasıl şaşmasın, nasıl utanmasın ki, kendisi sabaha kadar ağlayıp feryad ederken, bahçenin otları ve yaprakları da, gözlerine birer damla yaş takmıştı. Demek ki onların yeşil gözleri de bu masalın harap edici helecanı ile coşup ağlamayı bilmişti. Kadın yoldan geçenlerin :

— Ne sisli, ne ıslak bir sabah.

Deyişlerini hüzünlü ve ergin bir inkârla için için red ederken, kendi kendine:

— Bu hikâyeyi onlar gibi siz de dinlemiş olsaydınız, belki kıyamete kadar ağlardınız. Amma söylemem, çünkü gözünüze dünyâyı haram ettiğim için benden davacı olursunuz, söylemem söylemem… diyordu.

**

Bize dünyayı çile ve cefa meydanıdır diye tanıttılar; hakikaten orada bu ikiz zorbayı hep el ele savaşta gördük. Amma orada sana rastlayınca, çilenin de cefanın da, ev soymaya girip te iş göremeden yakalanan bir hırsız gibi, ellerinin kollarının bağlanmış olduğunu da gene biz gördük.

Bize dünyayı, uzun, karmakarışık yollara ayrılmış bir diyar diye tanıttılar; hakikaten bu diyardan, hesaba gelmez yolların ve endişelerin, hesaba gelmez semtlere doğru yayılmış olduğunu gördük. Amma sana sapan yolu bulanın ayağına bütün yolların gelip toplandığını da gene biz gördük.

Bize dünyayı, hırsların, iptilâların esirleriyle dolu bir kıyamet yeri diye tanıttılar; hakikaten burada zincirlerinin sesi cihanı tutan kafileler gördük; amma senin kölen olmakla öğünen hür ve azatlı kulların hüccetlerini de gören ve okuyan gene biz olduk.

Bize dünyayı, içinde rüyadan başka bir şey görülmeyen bir gece diye tanıttılar; doğrusu da bu olduğuna ömürler boyunca, şahit olduk, inandık. Amma rüyaları içine senden başka hiç bir kıymet sığmayan bahtiyarları da gene bu uzun gecede biz gördük..

Bize dünyayı, her kulun kendi hacetini satın almak, kendi talebini arayıp bulmak istediği bir pazar yeri diye tanıttılar; yalan olmadığım her adım başında görüp öğrendik. Amma bu pazarın çeşitli malları metaları arasında yalnız senin aşkına sahip olmak için canlarım bağışlayanları da gene şu kulaklarımızla biz duyduk, şu gözlerimizle biz gördük.

**

Vakur ve haşmetli bir yaz gecesi. Öyle haşmetli, öyle ağır başlı bir gece ki, insan onunla bir türlü teklifsiz olamıyor. Ay ışığının suların üstüne çizdiği efsanevî yazı, gizli bir elin gizlice denizin yüzüne işlediği sanılan bu zor, karışık hendese şekilleri, gene gizli pek gizli bir el tarafından bir anda bozuluyor ve bozulmasıyla de yerine bir başkasının, bir yenisinin gelmesi bir oluyor. .

Bilinmez, suların üstünde bu sessiz, nefessiz efsane şenliği ne kadar sürüyor?

Kızıldan başlayan tunç renkli parıltılar, gide gide sararıp ağarıyor; nihayet sesi işitilmez bir davetçinin peşinde, gökyüzünün tam ortasına gelen mehtapla beraber, kırılan, cilveleşen sular, kamaştırıcı bir oynaklıkla bembeyaz oluyor.

Tabiatta, ağzını açmamaya yemin etmiş bir güzelin ağır başlılığı var. Lâkin onu bilenler, ezelî hilesinin ezeli sillesinden yemi| olanlar için, gene içten içe coşkun, gene coşturucu.

Zaten güzellerin de ağır başlılıklarına, usluluklarına kim inanır?

Onların hırçınlıklara, şuhluklara, isyan ve sitemlere tövbe etmiş sanılan uslu duruşlarına güvenilir mi hiç?

Şayet bir safdil çıkar da, onların sükûnların mutlak sanır ve teslim olursa, hiç bir kuvvet bu zavallı esiri o silâhsız kahramanın elinden kurtaramaz. Bilmeli ki arslan da pusuda yatarken usludur, sessizdir. Fakat bu sükûn, en yaman hamlesinin hazırlığından başka bir şey midir?

Onlar tesellidir; amma fitne ve fesat olduklarını kim inkâr edebilir?

Onlar devadır; amma dert ve iptilâ olmadıklarını kim iddia edebilir Onlar sükûnun, huzurun bir iç asayişinin tâ kendisidir; amma kahrın, âzabın, işkencenin doğup filizlendiği bir ocak olduklarında kimin tereddüdü vardır?

Onlar, onlar., her zaman her vakit, her şey onlar…

**

Akılları, bir saat gibi muayyen işaretler üstünde işlemek için düzülmüş olanlar, belki yanılmadan, aksamadan dosdoğru yürürler; fakat seyirlerinde, bu sabit noktalardan öteye geçip seni göremezler.

Akılları, yalnız sarayının bahçesi içinde dolaşmasına izin verilmiş bir şehzade gibi, sınırlı, ölçülü bir çevrede seyredenler belki saltanatlı bir ömür sürerler; fakat senin hudutsuzluğa kurulmuş inzivanı keşfedemezler.

Akılları, bir kal’anın mazgalından dışarıyı gözlemek çilesine bağlanmış fikir gözcüleri, surlarının yanına kadar sokulan düşünceleri avlarlar; amma sahraların ahularıyla yarış eden seni tanıyamazlar.

Akılları, sanat ve hüner erbabının eserleri karşısında huşua ni bilenler, çok çok alkışlanır çok öğülürler; amma yetmiş iki milletin, kurdun kuşun lisanını bilen senin ilmine cahil gelir, cahil giderler.

Akılları, sanat ve hüner erbabının eserleri karşısında huşua varanlar, senin bir horozun ibiğinde, bir ebegümecinin çiçeğinde, bir şeftalinin buğulu yanağında gösterdiğin mütevazi fakat aşikâr hünere kayıtsız, hattâ kör kalmak dalgınlığından silkinemezler.

Akılları, şeytana çömezlik edenler, sağı solu, hile fesad, riya ve hıyanetleriyle dişleyip dağlarken, seni de bu aldanmışlar arasında sayarlar; fakat kendilerine : “Bu fırsat ta bendendir, bu meydanı da size ben açtım!» diyen müsaadeli tebessümünü göremezler.”

Akılları, ihtiraslarının direğine bağlı olanlar, dünyanın çeşitli hırslarını ve hazlarını yudum yudum içerler; amma bize, insiyaklarımızın mahdut hazlarını aşırtan tek kuvvetin, sen, senin bir işaretin olduğunu bilemezler.

**

«Değiştin, biliyoruz seni kim değiştirdi? Yüreğine kim bu füsünu [Şaşırtıcı, hayret verici ve kendine cezbedici bir güzellik. * Büyü. ] okudu, ne oldu sana?» diyorlar.

Doğru söze küsmek olur mu?

Bu istihzaya kaçan hayret, bu dudak ısırış, tuhafına gitmesin yoldaşım, gücenme, üzülme, yalnız beni: dinlersen onlara de ki:

Acaba bu gök kubbenin altında değişmeyen, bir Halde, bir kararda kalan ne vardır?

Sonra da, her değişicinin bir değiştiricisi olduğunu hangi akıl sahibi inkâr edebilir?

Gül, koncalıktan kemal çağma ayak basarken, bu inkişafta güneşin gizli davetini görmemek olur mu?

Baharda taze ve cilâlı çehrelerde fısıldaşan yaprakların, güzde yorgun, tasalı halini, bir kahır mevsiminin gizli fermanında okumamak olur mu?

Dün sâkin ve baygınmış gibi yatan denizi kabartıp gazaba getiren kuvvetin, görünmez tutulmaz bir esintinin buyruğu olduğuna şüphe, yakışır mı?

Zamanla gevşeyip topraklaşan kayanın esrarını, yaz sıcaklarının gerici şiddetinden ve kış soğuklarının aşındırıcı sillesinden sormaktan başka çare var mıdır?

Dün kav olan bir ağaç çürüğü bile, bugün bir himmet sayesinde ateş olmamış mıdır?

Gene dün torbada saklı olan tohumu başaklandırmak, çoğaltmak fikri değil midir ki bir insan eli yolu ile toprağa ekmiş ve ondan tarlalar, ambarlar doldurmuştur?

Tabiat ve eşya, tesirden tesire boyun eğerken, dün çamurun mahfazası içinde tabiat kanunlarının esiri olarak yaşayan insanı, bu rahm içindeki cenin şuursuzluğundan kurtaran, oma insiyak zindanının kapısından uğurlayan tanımadığı âlemlere kılavuzlayan, bilmediği lezzetleri tattıran, görmediği azametleri gösteren kuvvet nasıl inkâr olunur ?

Evet yoldaşım onlara gene de ki

— Doğrusunuz; değiştim. Eğer akıldan zerrece nasibiniz: varsa, yalvarın, ağlayıp niyaz edin ki bir istihale [bir şeyin terkib ve asıl şeklinin başka değişmesi, başkalaşmak; imkânsızlık] muhakkak olan bu dünyada, beni değiştirmiş olan el, sizi de değiştirsin, neden de yardımını esirgemesin.

**

Türkmen kadını çadırının kapısında çocuğunu emzirirken hemen hiç bir şey düşünmüyor. Hiç bir şey düşünmediği için de, iyi işleyen sağlam, temiz, kuvvetli bünyesi ona, çocuğunun pembe dudaklarından taşan bereketli bir süt vermiş. Kadın hilkatin üreme ve devam kanunundan, bir nebat kadar habersiz. Ancak o kanunun kurup idare ettiği bir tezgâh gibi aksamadan, şaşırmadan işleyip duruyor.

Çadırının kapısında esmer bir köle gibi nöbet bekleyen gece, biliyor ki kovsa da, itse de bir yolunu bulup vaktinde içeriye sokulacaktır. Bunun için de kadın, gecenin zorba adımları harekete geçmeden, çocuğu toprağa bırakıp akşam işlerine başlıyor.

O, şu gitmek üzere olan güneşin bilinmez nerelerde uykusunu aldıktan sonra dağları tutuştura tutuştura geri geleceğini de bilir; bildiği için de, konuğunu gözleyen bir ev sahibi gibi erkenden döşeğinden fırlar, hiç bir kere de dalgın ve uyku da yakalanmaz.

Ama kadının bildikleri sade bunlar değildir. Tabiat, onun insiyakları tezgâhını kurup hazırlarken, şiir ve zevkten de hayli nasip katıştırmıştır. Tenceresi ateşte kaynar, çocuğu beşikte uyur, çadırının içi bir kız yüzü gibi tertemiz parlarken, işten katılmış sanılan elleri, kâh bulut kadar yumuşak ve şeffaf bezler, bürümcükler veren bir tezgâhın başında, kâh akıl almaz bir sürat ve maharetle düğümlerim vurduğu, çözgülerini atkılarını sıkıştırdığı bir kilimin önünde, kâh ise kasnağı göğsüne dayalı, gündelik ihtiyaçlarında kullanacağı örtülerin, yastıkların renklerini düzenlerini kolayca kararladığı dalgın bir faaliyet içindedir.

Ama zevkinin, emeğinin birer abidesi olan bütün bu hünerler, onun asude başını, bir ezgi bir yorgunluk ve tefekkür burgusu ile oymaz. Çocuk kundaklamak, ekmek yuğurmak, tarhana bulgur kaynatmak ne ise, bunların da meydana gelmesi, âdeta bir insiyak sürükleyişiyle olup biter. Nasıl ki tabiat, yaprakları tencerede kaynayan ebegümeciye çiçek ta nasib etmişse, nasıl ki gayesi meyve olan ağaca bir bahar ihtişamı da zam etmişse ve nasıl ki bir devedikeninin bile başına eflatun, yumuşacık bir hotoz oturtmuşsa, böylece amele ve hizmet edici unsurlara bir şiir ve zevk çeşnisi ilâve etmeği ihmal etmeyen tabiat, aynı kanunlarla atbaşı giden kadının tab’ını da aynı vergiden, aynı bahşişten, aynı imtiyaz ve ikramdan mahrum bırakmamıştır.

**

İnandım. Dünya, şu safdil komşumun dilediği gibi düzelmeyecek. Bir köşesinde rahmet salâh ve şefkat gölge salarken, bir başka köşesinde zulüm, fesad ve hiyanet ateşinin yalımı göklere yükselecek.

İnandım. Safdil komşumun tatlı tatlı yediği dünya lokmasını yuğuran el, ona bu lezzeti, bu çeşniyi vermek için hamuruna hep kandan ve ıztıraptan maya koyacak. .

İnandım. İş vaktinde kaptanla dümenci kadar birbirinden ayrı ve uzak olan doğru ile eğri, görünmez bir vazife ahengi içinde, her zaman aynı gayenin hizmetkârı olarak kalacaklar.

İnandım. Baharı güz yapmak kimsenin elinde olmayan, bu dünyada, yaprakların, çiçeklerin kupkuru dalları zorlayışlarını zevkle, hayranlıkla seyrederken, yağmur ve kış mevsiminin insafsız sillesine, öldürücü ve dondurucu kahrına da katlanmak lâzım gelecek.

İnandım. Düzelmesi dileği safdillik sayılan, her güzelliğin yanında bir çirkinlik, her sevgilin yanında bir nefret, her tebessümün arkasında bir gözyaşı ve her iptilânın sonunda bir iğrenme olan bu dünyadan, senin tek kanunlu tek yüzlü, tek özlü dünyana kaçmaktan başka çare yok olmaz, olmayacak.

**

Seni görmemiş olsaydım, her güzelliğin bir çirkinliği, her tamamın bir eksiği, her iyinin bir fenalığı, her doğrunun bir iğriliği olduğunu bilmeyecektim.

Seni görmek, güzellikler, bütünlükler, iyilikler ve doğruluklar arasına serpilip gizli kalmış olan kusurları, ayıpları, hataları, hayrete şayan bir belirti ile meydana koyar. Sanki altına ayarını haber veren bir mehenk taşı gibi, miktarını ve miyarını bilmek için senin önüne gelmek yeter.

Ama biz, lokma içindeki çöpü, kül altındaki kıvılcımı, yeşilliklerin koynuna gizlenmiş kör kuyuyu görmek, bilmek ve anlamak için, tek çarenin seni görmek ve duymak olduğundan bigâne ve habersisiz. Bilmem, açığa demir atmış bir gemi gibi, seni gözlemek, seninle bilişmek mümkün olan sahilden uzak, şuursuz bir çalkantı ve ıztırap içinde, daha ne kadar zaman bocalayıp kalacağız?

**

Zamanın arabası, devirlerin âdemlerin içinden durup dinlenmeden geçip gider. Ne kırılacak tekerleği ne yorgunluktan çatlayacak atı, ne kırbaç ve dizgin tutan sürücüsü, ne de önüne duracak bir yol kesicisi vardır.

Saplanacak çamur, aşılmaz hendek, yokuş, iniş, çit, kapı, yol, yolsuzluk bilmeyen zaman gerdunesine [Araba, otomobil ]kimler binip inmez, kimler onunla nerelere gitmez?

Zahid onu, gelecekte bulacağı nimetlerin ümidi tarafına birer.

Âlim, bilgi ırmağının başını bulmak için onunla tozu dumana katarak koşar.

Cahil ve nasibsiz, onunla inkâr dağının kör kuyusundan su aramaya gider.

Hayal sahibi, onun efsanevî sürati içinde, gününün tadını duymaz; ancak geçmişten sakladığı hâtıraların hüznüne doğru koşar.

Kötümser, eline ve diline dökülen fikir cevherlerini kırıp ezer, sonra mücevher niyetine çakıl taşları toplamak için onu korkunç uçurumların tehlikelerine sürer, korkularına götürür.

Günahkâr, tövbe kapısının önünden geçerken, oraya koşanlara istihfafla [hafife alma, küçük ve aşağı görme, küçümseme] güler ve onu, suçların zehirli lezzetine doğru keyifle iter.

Böylece her yaradılmış, zaman arabasını kendi davası yolunda koşturup, dururken, sen ey benim Allah’ım, gözü yaşlı boynu bükük şu küçük âşıkını da o gerduneye bindirdin. Ama ezel denen bir âlemde, ihtiyar ve iradesini sana bağışlamış olan o, hiç yol bilmiyordu. Bunun için de yılların, devirlerin ortasında uçup geçen gerdunesini doğruca senin kapına sürdü. İşte bu yüzdendir ki kim onu arasa sende, başını senin eşiğinde buluyor.

**

Yağmur vağıyor. Hava sıcak ve sakin. Sabahtan başlayan, yağış,, vermek zevkine kanmayan kimselerin düşüncesiz cömertliği ile durup dinlenmeden sürüp gidiyor. Penceresinden bakan kadın, gecenin gelmiş olduğuna inanmak ister gibi, yıldızları araştırıyor. Ama besbelli onlar görünmeyecekler. Zira bulutlar, belinde vakit vakit parlayan şimşekten hançeriyle yağız ve heybetli bir cengâver gibi nöbet bekliyor.

Gözlerini gökyüzünden indiren kadın, geceyi bu defa da bahçesinde arıyor. Rutubetli fakat sıcak bir yaz rüzgârı, karanlıkta saklanmış bir kızın nefesi gibi, helecanlı [titreme, kalp çarpıntısı, heyecan] soluklarla zaman zaman esip çekilmekte. Penceresine kadar yükselmiş bir yasemin dalı, bu içli nefesten payını aldıkça, bir mızrab gibi tahtaları tarıvor ve nebatî musikisi ile en güzel bestesini okuyor.

Gecenin dilsiz tesellisine gömülmek isteyen kadın, bütün gün yazdığı tezkerenin karşılığını alamadığı için ne kadar ağlamış, üzülmüştür. Ama bilebilir miydi ki bu eline gelmeyen cevabı, bir ağaç dalının fısıltısı, yağmurun vecdli tesbihi, çiçeklerin meltemle el ele vermiş kokuları, hülâsa taşın toprağın sımsıkı bağlı dudakları, gönlüne tekrarlayacak, söyleyecektir. Hem belki de bunlar, karşılık beklediği elden daha cesur daha ihtiyatsız sözlerle, hislerimizin isteyip te aklımızın izin vermediği bir pervasızlıkla söyleyeceklerdir.

Zaten baharı, güzü, yazı ile her mevsim bir türlü dile gelen tabiat, etekleri yerde sürünen yeşil kaftanları, renk renk: boyanmış çayırları, dağları, tepeleri kırık mısralar gibi, savrulan kelebekleri, kuşları, böcekleri, hattâ yağışları esişleri, huşunet ve silleleri, hulâsa kafile kafile cilve ve nazlarıyla, hep bu geciken, yahut hiç gelmeyen tezkerelerden parçalar okumakta olan birer elçiden başka bir şey midir?

**

Zaman bulutlarının hevenkleri, [Bir ipe geçirilmiş veya birbirine bağlanmış yaş yemiş veya sebze bağı] bazen ne acaip görünüşler ne yakalanmaz tecelliler, dile tarife gelmez iniş çıkışlarla üstümüze doğru sarkar; temayüllerimizi besler, yetiştirir, mahsule kavuşturur. Böylece de insanlar bu hevenklerin, istidatları tarlasını sulayan damlaları ile, gizli temayüllerini, meçhûl zevklerini körleşmiş kabiliyetlerini, mevsim gelince, kupkuru dalları zorlayıp süren taze yapraklar gibi, doğmuş, beslenmiş ve yetişmiş bulurlar.

Kaderin yonttuğu, şeklini kendi keyfine bağladığı tesadüfler, nereden geldiği belli olmamış, yahut olmuş ta isim konmamış ıztıraplar, mürüvvetli vaitler, yürek sızlatan tereddütler, çarpıntılı bekleyişler, ümitsiz helecanlar, bir asrın ateşini bir soluğun vecdine sığdıran gizli demler, doğarken kaybolan, kayboldu sanırken pişman olmuş gibi geri dönen arzular, huylandığımız, endişe ve kaygı duyduğumuz alâkalar, sözün yerini kapmış feryatlar, rüya olmasını istediğimiz hayat serencamları,[ Başa gelen, baştan geçen ibretli hadise. * Bir işin sonu. * Vak’a.] hakikat olması için yalvardığımız rüyalar..

İşte zaman hevenklerinden içimize savrulan damlalar, bütün bu sürüncemede kalan düşüncelerimize bir netice verir, bir türlü durulup birbirinden ayırdedilemeyen hislerimizi ve isim konmamış duygularımızı bir karara, bir şekle bağlar. Bakarız ki bir dudakta en yakıcı beste, bir parmakta en ateşli musiki bir kalemde en coşkun şiir ve belagat olurken, şahlanmış bir kahraman, zekâ indifalarına hayran kaldığımız bir dahî, hikmet ve vecd dalgaları ile köpüren bir âşık, zaman hevenginden nasibi damlasını almış hangi bahtiyarın biridir.

** 

Gece fırtına, sancısı tutmuş bir hasta gibi, etrafını tırmalayıp didikleyerek inledi haykırdı ve gözlerinden yorgunluk akan kimseler kadar dermansız mecalsiz olan ağaçları bir türlü, uyumaya bırakmadı.

Ama günün ilk çalık beyazlığı, dünyaya bir çocuk tebessümü gibi gülümserken, yağmur da, fırtına da dinmişti.

Yağmur da fırtına da dinmişti; ama beyaz gülün kıvrımları arasında hâlâ kocaman bir damla sıkışıp kalmıştı. Gül, bu temiz iri su damlasını, dudağındaki şekeri eritip bitirmekten korkan bir çocuk gibi, içmeye kıyamıyor, güneş yükseldikçe başını eğiyor, onu saklayıp gizliyordu.

Nihayet yeniden geceye yeten gül, eteklerinin katları arasında sevgilisine name kaçıran bir kız gibi memnun, gülümserken, artık damlayı güneşin gizli davetine kaptırmak tehlikesinden kurtulduğuna seviniyordu.

Seviniyordu, ama zavallı, kısacık tecrübesiz ömrünün içinde, musibetlerin, çilelerin, zevallerin, ferah anlarına musallat olmak emrini aldıklarını ne bilebilirdi?

Bilemedi; hem hiç bilemedi. Ertesi günün fecriyle beraber çimenlerin üstüne dökülüp son nefesini verirken, artık can kaygısından başka hiç bir şey düşünemiyordu. Ve damla, bir elden bir ele kalan miraslar gibi, açgözlü bir çimenin dudağına düşüp lokma olurken, gülün bu hicrana yanacak bir tek yaprağı bile kalmamıştı.

**

Hak veriyorum. Kaldırım taşını yatağının yumuşak yastığı, sokak başındaki mezbeleyi kaba döşek zan edip sızan sarhoşa hak veriyorum. Zavallı, seni tanımadığı için sonu zillet olan zevklere atılmaz da ne yapar?

Hak veriyorum. O biçare adama acıyor ve hak veriyorum ki, o. seni tanımadığı için, bir gün gözünü oyacak olan ikbal ve devlet kuşunu avlamak üzere şerefini ve namusunu feda etmez de ne yapar?

Hak veriyorum. Aradığı bilgi suyunu ilmin karanlık kurusunda sanıp oraya baş aşağı düşen âlim kişiye hak veriyorum. Ummanlarını gizlediğin kimse, onu gayyalarda aramaz da ya ne yapar?. .

Hak veriyorum. Kahbece aldatılacağım, yerden yere vurulacağımı düşünmeden zamanın dudağından buse isteyen adama hak veriyorum. Senin yakınlığın lezzetini tatmamış olan bahtsız, ayyare bir kadın gibi, bugün ona verdiğini yarın başkasından esirgemeyen zamana gönül bağlamaz da ne yapar?

Hak veriyorum. Fazilet ve insanlık göklerinin hudutsuzluğunu koyup, yarın tepe aşağı düşebileceği şöhret dağına tırmanmak için ölesiye didinen, tehlikeli yarışları, iğrenç boğuşları göze alanlara hak geriyorum. Senin o fazilet ve insanlık göklerindeki seyranlarının hayranı olmamış olan, âlemin kendisine

hayran olmasını istemez de ne yapar ?

Hak veriyorum. Hem suç işleyip hem mağfiret istemeyi düşünmeyenlere hak veriyorum. En büyük suçun; seni görmemek ve duymamak olduğunu bilmeyen kimse, başka günahlarının. bağışlanmasına omuz silkmez de ne yapar?

Hak veriyorum. Büyüklüğün, ihtiyar ve irade kanatları ortasında uçmakta olduğunu zan edenlere, hak veriyorum. En büyük insanın, her işten önce, o irade ve ihtiyar kanatlarını koparıp atmasını bilmiş ve kanatsız uçmuş olan olduğunu inkâr etmez de ne yapar?

Hak veriyorum. Veznin ve kafiyenin esiri kalmış şaire hak veriyorum. Sanattan öte olan menzile varmamış, bu varılmadık! menzilde sana rastlamamış olan Zavallı şaircik, dört başı mâmur sanatına rağmen, eksik, kusurlu, sakat ve ayıplı olmaz da ne yapar?

Hak veriyorum. Kendi içindeki şeytanı koyup, hariçtekilere saldıran gafile hak veriyorum. Ne yapsın, gözünü dünyaya açtığından beri, anadan, babadan, hocadan, arkadaştan öğrendi ki, dost var, düşman var, diye. Kulağına eğilip : «Onlar cahil bilmiyorlar; bu dünyada benden başka kimse yok!» demediğin için düşmanlığı, fesadı, hiyanet ve zulmü hariçte sanmaz da ne yapar, söyle ne yapar?

** 

Sakin, çok sessiz bir yaz akşamında, uyuklar gibi dallarını yapraklarını koyuvermiş ağaçların arasından bir kuş kafilesi geçti. O anda bu ağaçlar bu yapraklar, rüyada ürken bir kız gibi silkindi, ürperdi, fakat pek az sonra gene o ağır uykusuna dalıp gitti..

— Bizim gibi! dedim.

Ağaç, kuş kanatlarının rüzgârından nasıl hareket arzusu bularak bir canlanma, bir uyanma hamlesi gösteriyorsa, biz de geçici heyecanlarımızın kanadıyla bir an çırpınıp zevklenirken, müteakip bir an, susup, tekrar ezelî uykumuza dalmıyor muyuz?

Hislerimizi tartaklıyan bilinmez bir rüzgârın elinde, bir daldan, bir yapraktan farkı olmayan biz insanlar, gafletin ağır uykusu içinde, mânâsız sayıklamalar, hezeyanlar, buhranlar,, galiz arzular, insiyak fışkırmalarının kaba takazalar [Başa kakmak. * Sıkıştırmak. * Hakkını isterken borçluyu zorlamak.] ile, mensup olduğumuz ağaçtan kopacağımız günü beklemiyor muyuz?

Belki de gene nebatî bir şuurun kıt ve bütünlenmemiş idrâkidir ki, bu ilerisini göremediğiniz zavallı ömür içinde, bize aptalca bir tasasızlık, körü körüne bir yaşama, endişe ve istifham girmemiş bir teselli, bir şadî bahşetmektedir.

** 

Kadın, elindeki berrak suya bakarak gülümsedi. Kendisini evvelâ çocukluğa, sonra bu avare, başı boş senelerin ardından, gençlik çağma çekip götüren yıllar içinde, kim bilir kaç kere susamış ve kaç kere de bardağını dudaklarına götürmüştü. Her çeşniden çabuk bıkan çabuk usanan bu dudaklar, acaba niçin şu renksiz, kokusuz içkiden hiç bıkmamıştı?

Acaba itibardan düşmemek, her zamanın, her devrin, her ânın dudağında hasretle aranmak için, bir çeşnisizliğe, şekilsiz, renksiz, kokusuz bir salaya mı [Yufka ] yetmek lâzımdı?

Bardaktaki su, onun bu müşkülüne «evet» derken, kadın da renkten, taddan, kokudan sıyrılıp safî olmanın halavetini için için tasdik ediyordu, .

Ama o, bir taraftan bu davayı böyle hükümlendirirken, bir taraftan da elindeki bardağa sitemkâr bir tebessümle bakıyor ve gene gülümsüyor, gene düşünüyordu.

Evet düşünüyordu ki, bu derece safaya yetmiş, bu derece billurlaşmış bir varlığı zaptetmek, muhafaza etmek, faydalanmak için de, onu bir zarfın hapsine bağlamak, aşikâr bir zaruretti.

Testisini, kovasını evinde bırakan kız, su taşımak için çeşme başına ne diye gelir? O çeşme ki, durmadan usanmadan akar; ama elinde kabı olmayan kimse, onun bir bedmest [Kendinden geçmiş derecede sarhoş. ] cömertliğiyle bol, tükenmez vericiliğine ne diye yanaşır?

Acaba ele avuca sığmayan bu sâfiyi kesif bir cismin hapsine mukayyed etmekten başka çare yok mudur?

Ve acaba her damlasından bir ekşir akan mâna suyu da, onun için mi kendini bize bir vücuttan içmek sünnetini kurmuştur?

**

Söyle, Devletlim, söyle, istersen bir divane gibi sayıklıya bir sarhoş gibi sağa sola çarparak, bir hasta gibi inleyerek, bir âbid bir âşık gibi gözyaşı dökerek sana tapmaktan da vaz geçeyim. Öyle zamanlarım olur ki, bağa bukağıya gelmeyen, korku ve ihtiraz bilmeyen, yalnız taşan, çılgın, avare bir başı boşlukla esen bu gönül fırtınasıyla seni incittiğimi sanırım. Belki incitirim de.

Ne bileyim, yaş dökecek gözü, inleyecek dudağı, çırpınacak kolu kanadı olmayan yürek, kendi iptilâ, hasret ve yanıklığını bir dilin bir gözün gammazlamasını hoş görecek kadar hodbin.[ kendini beğenen, enâniyetli, bencil, kibirli.]

Ama ben ondan titiz ve kıskancım Devletlim, şayet elimin, gözümün, dilimin taşkınlıkları, nümayişleri, tehevvür ve hasret evazeleri seni sıkıyorsa, söyle bunların hepsinden vaz geçeyim!

**

Yağmur yağdı ve toprak misk gibi koktu, diyorum; fakat toprağın bu içe ferahtık veren kokusunu sana koklatamıyorum, ancak hikâye ediyorum yoldaşım..

Eriyen kar suları, saçağın bozuk köşesinden yere akıyor ve köpürerek toprakta tepiniyor; onlar kayboluyor, aynı hareketleri başka sular tekrar ediyor, diyorum; fakat gene sana suların o perakende şiirini gösteremiyorum yoldaşım.

Gün battı ve çekildiği yere bir kucak ateş bıraktı, diyorum; fakat sana ,o muhteşem o efsanevî gurubu gösteremiyorum yoldaşım..

Viran ve örümcekli evinin bir odasında ihtiyar ve hasta, bir kadın inliyordu, diyorum; gene sana o muztarip sesi işittiremiyorum yoldaşım..

Çünkü bütün bunları dinlemektesin: ve dinlemekte kaldıkça da, görmenin mucizesini bilemezsin. Hakkın var. Onun için bazı bazı dünyadan silkinip, sana, huzuruna varılmış azametlerin hikâyesi anlatıldığı zaman onları da görmüş olmuyorsun yoldaşım

Ne olur, bir an olsun şu dünya görücü gözü bağla da seninle o azameti seyrana çıkalım yoldaşım?.

**

— Niçin güldün? dediler.

— Gülmedim ki gülümsedim., aşkın başlangıcını düşündüm.

de., dedim.

Evet, dudaklarımda cansız, takatsiz bir tebessüm belirmişti. Bu, ilk aşkın, ateş kan ve ıztırapla yoğurulmamış o başlangıcın, bir kenarda kalmış hatırasıydı..

Bu çocukluk, bu safvet,[ saflık, temizlik, paklık, hâlislik] ikram ve naz devresinde o, her müptelâsına yaptığı gibi, bana da güler yüz göstermiş ve gül dürmüştü. Ama onun mahşerine düşdükten sonra gülmek mi?

Hattâ o kıyamet gününde ağlamak bile hâtıra gelmez; gözyaşı bile bir günah, bir töhmet, bir şirktir.

** 

Baharın duyulmaz adımlarını, pencereme sürünen kayısı ağacının her gün biraz daha gerilen, irileşen ve çatlamak için hazırlanan tomurcuklarında görüyorum ve böylece kış, sanki pek uzak bir mazide oyununu oynayıp, yerini bir başka mevsime veren uzun zamanlar geçmiş gibi geliyor.

‘Benimle beraber, baharın geldiğine başka inananlar da olmalı ki, kâh evin saçağında, kâh yağmur borusunun üstünde güneşlenen kumrular, üst üste yedişer kere «Üsküdara gidelim!» diye öttüler.

Artık güneş te, kış aylarının bir levha, bir sanat ederiymiş gibi, hararetten mahrum evsafını terk ederek, ısıtıcı huyunu yeniden kazandı. .

Rüzgârla bir raks denemesine girişmiş gibi dalgalanan buğday tarlasının tembel çizgileri de, derin ve tahammül edilmez bir aşk meyli ile hayli zamandır sarhoş.

Nihayet kumruların sustuğu, güneşin çekildiği, rüzgârın kaldığı akşam saatinde öyle içli, öyle manalı, öyle ergin bir sessizlik başlıyor ki, belki hiç bir ifadenin aşikâr dili, hiç bir coşkunluğun seçkin tezahürü olmayan bu sükûtta, değil yalnız bir mevsiminin remzi, belki bir kâinat sırrı var.

Sükût ta bir ses değil mi? Yokluğun, mürakabe ve tefekkürün gizli ve muzaffer sesi.

** . 

Bana, tarif edilmeyeni tarif et, dedin. Bu nasıl mümkün olur Devletlim?

Bilirim, hep olmazları oldurur, muhalin başını imkân tarağı ile tararsın. Ama gene de insaf et Devletlim, bende o taşlan su gibi akıcı, bulutları kaskatı dondurucu, ateşleri bahar rüzgârına çevirici kudret nerede, söyle nerede?

Senin bir çocuk tebessümü kadar belirsiz buyruğunun, ademin koynundan dünyalar yarattığını, gene bu çeşit bir arzunun, yaratılmışları kökünden koparıp ademin sırları hâzinesine iade ettiğini bilmezlerden miyim sanki?.

Ben de bu akşam etrafıma pek dağıldım. Senin vermekte, almakta, çözmekte, toplamakta tek olan kudretini, olmazları olduran, çürümüşleri ihya eden buyruğunu anlatabilmek için bu derece ıraklara gitmeye, uzak hakikatlerin yüzlerini açmaya ne hacet?

Benim bir taştan daha sert, daha cansız daha hareketsiz olan yüreğime, anlatılmaz, dile tarife gelmez bir yanıklık vermiş olman, en yakın, en sahih mucizen değil mi?

Acaba, tarif edilmeyeni tarif et, derken, yedi cehennemi yakıp kül edecek bu gönül ateşini mi dile getirmemi istedin?

Ah Devletlim, sana evvelce de söylemiştim. Güneşler doğar batar, yıllar yılları, devirler devirleri kovalar; dünya seyrinde, kâinat devrinde, sadık köleler gibi, şaşmadan durup dinlenceden eskiyip yenilenir ve bu bir yandan ölüp bir yandan dirgen cihan, yiğitlerin kuvvetleri, cihangirlerin pazuları, zekâ ve idrâk hamlelerinin harikaları ile mamur olup ahenklenirken, insanoğlu yapan her zorluğu yenen her müşkülü başaran insan, bir âşık gölünün o kendini ve kâinatı yağmaya veren yanıklığını dile getiremez.

İzin ver Devletlim, izin ver de bu akşam, lafza gelmez bir kıyametin karşısında her vakit ki gibi derin derin susayım!

**

Dün gece, denize düşmüş bir sepet gibi, içimden geçen dalgaların kucağında çalkandım. Yetişilmez uzaklıklara, erişilmez nihayetsizliklere gittim. Bu öyle anlardandı ki gittiğimiz yerden bir daha döneceğimiz hatıra gelmez; daldığımız âlemden bir daha, baş çıkaracağımız aklımızdan geçmez..

Orada, halkın dilinde türlü ismi olan türlü eşya, aynı tesbihin taneleri gibi, aynı vird ile çekilir.

Orada, efendi kuldan, kul efendiden seçilmez. «Rabbiml» diyecek âciz bir dudak, «sevgilim!» diye haykırır da günah yasılmaz.

Ama ne hazin ne müşkül ne yaman bir çile ki, zaman denen söz dinlemez el, bizi hem her şeyden soyup bu zevk kefenine sarar, hem de onu istediği an üstümüzden çekip, tekrar kat kat ağır, ve kasvetli dünya libaslarını giydirir.

Bilmem bir yüreğe, boşalmak, her kayıttan, her bağdan azade olmak zevkim tattıran bu el, onu tekrar teşahhus [şahıslanma; belirlenme; bir şekil ve kimlik kazanma. ] âleminin tatsız şivesine iade edecek kadar nasıl insafsız olabiliyor?

** 

Şu güzel kadına ben anne diyorum;, sen de teyze diyorsun Bu arslan yapılı adam benim babam, onun, amcasıdır. Bana dayı, kardeş, dost, arkadaş olanlar, kim bilir ötekilerin nesidir?

Ama başımızı önünde eğdiğimiz bir kudret: var ki, yalnız ona sen de ben de ötekiler de, Allah’ım, diyoruz.

Âlemin değişici hükümleri her yaratılmışa bir başka damga vururken, sen, ey ezel künyemizi bilen Tanrım, halkın dilinde bin bir renge boyanan bir kulun var ki ona, sevgilim, diyorsun.


Yoldaşım, dostların senin için «O bir ıztırap çiçeğidir» diyorlar ve haberin olsun ki acılarına acıyor, ıztiraplarına, kahırlanıyor, senin için gözyaşı döküyorlar.

Beni ise aralarında, bu duygularına kayıtsız ve tasasız dolaşır görmekten kızdıkları muhakkak. Hattâ hiddetleri, idraklerini o derece kamçılıyor ki, sana muhabbetsizliğimi iddia edecek kadar ileri varıyorlar.

Onları ayıpladığımı sanma yoldaşım, zavallılar seni, değil, yalnız kendilerinden, anandan babandan bile çok sevdiğimi ne bilirler?

Evet, seni ünsiyet ve karabet ölçülerinin sınırlarını atlamış, keyfiyetsiz, usulsüz, başıboş bir ezel coşkunluğu ile sevdiğim. halde, itiraf etmeliyim ki, sana acımıyorum yoldaşım.

Doğru söylüyorlar; sen bir ıztırap çiçeğisin. Fakat bilmiyorlar ki kokun da, caziben, sihrin de bu yürek dağından gelmektedir.

Onlar gene bilmiyorlar ki, binbir çiçeğin arasında sana uzanan, sana iltifat eden, seni koparan el, bu yanıklık, bu yatışmaz, yürek dağı için seçip göğsüne takmıştır. Ben, bir güzelin başında veya göğsünde solan çiçeğe acıyacak kadar ham ve budala mıyım? .

Ko, ne derlerse desinler, sana acımıyorum yoldaşım..

**

Seni çağırıyorum. Dilimin yabancı olduğu, dudağımın tanımadığı isimlerle sesleniyor, haykırıyorum. Bilmeyenler de, bu telâşımın bu çırpınmamın, sana sesimi duyuramamaktan olduğunu sanıyorlar.

Yok, hiç te öyle değil. Fikir, daha söz kisvesi giymeden onları yerlerinden kopardığını, gizliliklerin meçhullerin, tuzaksız silâhsız tek avcısı olduğunu bilmezlerden değilim.

Henüz kalblere düşmemiş endişeleri, gönülleri sarmamış arzuları, zihinleri tutmamış fikirleri, yüreklerde yer etmemiş gamları, sen o kalb, o gönül o zihin o yürek sahiplerinden evvel bilmişsindir. Aklın, idrakin, fehmin, ferasetin, meram ve şivemin keşkülünde senin kararlamış, senin koymuş olduğun daiyelerden [İnsanı bir şeye candan bağlamağa sürükleyen iç duygusu. ] başka bir şey yoktur.

Biz daha kendimizi tanımadan, ezel künyemiz senin elinle yazılıp gene seni elinle boyunlarımıza takılmıştır.

Ey benim görür gözüm, tutar elim! böyle üst üste haykırmaklığım, sesimi sana duyurmak endişesinden değildir. Buna cümle âlem inansın.

Seni durmadan dinlenmeden çağırıyorum; çünkü hiç bir hitabı cevapsız bırakmak adetin değildir. İşte o cevapların zincirlenerek beni kuşatması, sesime sesinin çift olması için, seni durmadan dinlenmeden çağırıyorum. Ne olur bu divaneliğimi, boşalan kadehine içki dilenen fakir bir sarhoşun zilleti gibi hoş gör!

** 

Zaman oluyor ki sevincin yapamadığını ıztıraba yaptırıyorsun.

Zaman oluyor ki kederin öremediği kaftanı kahkahaya dokutuyorsun.

Ey sırlar dünyasının anahtarı!

Gene zaman oluyor ki insan elinin açamadığı kapıyı, bilinmez hangi semtten esen bir aşk nefesine açtırıyorsun.

Kimi bir yudum suyun hasretiyle kıvranırken, kimine dereyi aşmak için köprü aratıyorsun. Kimi bir lokmanın peşinde didinip savaşırken, kimine tokluğun zahmetini hafifletecek deva düşündürüyorsun.

Ağaçlar, gölgelerini bir nefes gibi içlerine çektikleri kızgın öğle zamanlarında, koyunlara serin, rüzgârlı ağaç dipleri aratıyor, yılanları ise dolaşık saçlı çalıların arasından bir ok gibi dışarı fırlatıyorsun.

Bir anaya iki evlât veriyorsun. Biri, mayası unutulmuş hamur gibi, kabının içine çöküp kalıyor. Biri, masalların yenip yenipte tükenmeyen tılsımlı salkımı gibi, cihan dudağının şarabı oluyor.

Ah, bugün sana söyleyeceklerim pek çok. Ama keşki hepsini unutsaydım, hepsini kaybetseydim de, bir gülün yapraklarındaki koku gibi, elin tutamayacağı gözün göremeyeceği sırları, hatırlayıp ortaya dökseydim.

**

Söyle Devletlim söyle, gizliyi de söyle aşikârı da söyle., bilineni de söyle, bilinmeyeni de söyle.. Bunların, halkın kulağına gideceğinden endişem yok. Zira ne desen, neyi söylesen, ancak duyacak olan duyar; işitmesi lâzım olan işitir.

Eğer âlem halkı her söyleneni duymuş, her gösterileni görmüş, her anlatılanı anlamış olsaydı, gönül körlüğü gönül sağırlığı, agâhsızık, bigânelik, zevksizlik yer yüzünden kalkmış olurdu .

Söyle Devletlim, ne istersen, neyi dilersen onu söyle.

İstersen, seni de bizim gibi katı ve hodgâm [bencil, kendi isteğinden başkasını düşünmeyen, kendini beğenmiş] edenlere, yüreğinden melekleri utandırarak bir şefkat ve rikkat taştığını söyle, inanmazlarsa, göster meydana koy!

İstersen, senin de bizim gibi küçük, âciz ve zavallı olduğuna hükmedenlere, akılları durduran, yürekleri dağlayan, cihanı yağmaya veren bir dehşet, bir azamet olduğunu söyle. Gene inanmazlarsa mucize yüzünü aç göster!

İstersen, bu dünya meydanında çaresizlikten bezginlikten, ümitsizlikten başlarını döğenlere, ümidin, tesellinin, şifanın ta kendisi olduğunu anlat. Anlamazlarsa, hayat sahibi ettiğin ölmüşleri, ölüm zevkine susattığın hayat sahiplerini önlerine sür, şahid tut, göster!

İstersen, saklı köşende sessiz sadasız gizleneceğine, herkesin bir cephe aradığı bu dünyada, seni de bir yüzden görmek isteyenlere, cephesizlik oyunu oynayarak izini kaybettiğini söyle, itiraf et!

İstersen «bu dünyada en kolay şey unutmaktır, siz de ezel gününde yalnız beni görmüş, benimle alış veriş etmişken gene de her şeyden evvel beni unuttunuz» de. .

İstersen, sıhhatli hislerin:, dolgun, işe ısrar düşüncelerini delice başı boş bırakıp, gurur ve nahvet [Kibir, gurur. Kibirlenme, büyüklenme, böbürlenme. ] kurtlarına kaptıran insanların ortasında sükûnla, sabırla dolaştığını ve bir çoban şefkatiyle onları zaman zaman ikaz ettiğini saklama.

İstersen, azgın iptilâlarını, yatışmaz arzularının, bitmez tükenmez hırslarının kulu olan kimselerin esaret zincirlerini çözen elin, senin elin olduğunu söyle. .

İstersen, şehvetlerinin cebri altında bunalmış, izanlarını, idrâk ve muvazenelerini kaybetmiş olan güruhun iç yüzlerini, his ve fikir sefaletlerini açığa vur, kendilerinden kendilerini iğrendir!

İstersen, «gün gelecek ki ne yer kalacak ne de gök» diyenlere «zaten ne yer var ne gök ne de siz, var olan yalnız benim» de! .

İstersen seni kolayca teshir etmek, bilmek tanımak mümkün olduğunu sananlara : «Şayet elleriniz gökyüzüne uzanıp ayı ve yıldızları indirmeğe de muktedir olsa, gene benim varlığıma yetişmekten acizdir» de!

İstersen seni türlü bühtanların taşma tutanlara, yeni yetişen bir kız gibi edebli, yeni doğmuş bir çocuk kadar masum olduğunu isbat et!

İster boş bulun da, müşkül ve can yakıcı taraflarım da söyle. Muhteşem ve şaşaalı bir kıskançlığa sahip olduğunu itiraf et!

İstersen her suçu her günahı bağışladığını söyle, yalnız ikiliğin gölgesine bile yer vermeyen bir müstebid [istibdat yapan. Despot ] olduğunu gizleme!

İstersen dünyaya çağırıp aşk çengine gönüllü yazdığın kimseleri elinle öldürdüğünü, sonra da bu ölmüşleri kendi nefesinle diriltip aşk meydanının kahramanları ettiğini açığa vur, söyle, gizleme!

**  

Ben ne uykusuz geceler isterim, ne gözyaşı, ne feryad.. bunlar hep varlık hastalığının sayıklama nöbetleridir, dedin. O da çaresiz sustu. Ama unutma ki yalağın taşması, çeşmenin kabahatidir.

Sorulursa, onun ne bir iddiası, ne şikâyeti ne de anlatacak bir hikâyesi vardır. Ama gene de köpüre köpüre akıp gitmek günahım işliyorsa, hesap görmek için, beraberce suyun başına gidelim.

Bir tebessüm vardır ki sade sana gösterilir; bir ünsiyet ânı vardır ki yalnız seninle çift olunur; bir sır vardır ki sade sana söylenir. İşte o da senden başka mahremi olmayan bu gizlilikleri, gene seninle paylaşıyorsa, bu suç, hangi hâkimin yüreğini yumuşatmaz bilmem ki? ,

Bir çiçeğin bile açması için bünyesinde ne uzun ne hesaplı hazırlıklar ve ne içten içe kaynayan bir faaliyet devresi lâzımdır. Mademki diktiğin bir tohumun sürüp gelişmesi, çiçeklenip, kokusunu çeşnisini dökmesi hoşuna gitmeyecekti; ne demeğe, yeni sürmüş bir filizken ezip çiğnemedin?

İnan ona, inan ki artık susmak istiyor. Şimdiye kadar her ne ki söyledi, hepsi de söylenebilir sözlerdi. Vaktaki sıra söylenemeyecek olanlara geldi, ey benim Rabbim, ne diye bu zavallının içine hem o yanıp yakılmak ateşini verdin, sonra da dudağına kilid vurdun?

**

Karanfil kokusu, beni her zaman bir kuyu başına götürür. Kuytu ve loş bir bahçenin ortasındaki tahta çıkrıklı kuyudan su çeken esmer ve geçkince bir kadını, eskiden olduğu gibi seyre dalarım.

Onun, geçmiş yıllarda seyrettiğim gibi, bol, uzun ve daima biçimsiz olan elbisesinin içinde hatları belli olmayan vücudu ile çıkrığa asılışı, uçları omuzuna atılmış baş örtüsünün terleyen boynuna yapışışı ve nihayet çektiği suyu kuyu başındaki anaçlaşmış, köpürmüş karanfillerine tepeden boşaltışı, belki o zaman olduğundan daha vüzuhla [açıklık, açık ve anlaşılır şekilde olmak, netlik, aydınlık] karşıma gelir.

Suyu, herkes çiçeğinin köklerine verirken, esmer kadının meşakkatle kuyudan çektiği kovasını, israf olmasına, ziyan olmasına kulak asmaz bir cömertlikle hep böyle tepeden döküşü, onlara karşı her zahmeti, her fedakârlığı yerinde bulduğunun bir şahidi gibi idi.

Hakikaten de, başka kadınlara iltifat etmekten, .kendisine muhabbet payı ayıramayan bir kocası ve sabrını, nezaketini çekemeyen komşuları arasında kırgın, anlaşılmamış ve muztarip yaşayan bu kadın, gönlünün bütün alış verişini bahçesinin dilsiz çiçeklerde eder, onlara, yüreğinin sahipsiz muhabbetini düşünmeden verirdi.

Ben henüz küçük bir çocukken ve çocukluğun o kendine hâs safvetini bir gömlek gibi üstümden çıkarıp atmadan bu mütevazı bahçeye sokulmakta, anlatılmaz bir cazibe bulur, belki de ona, çiçeklerinden öte bir sevgi merhalesi olmak, birikmiş muhabbet akçesini harcatacak bir metâ gibi karşısına çıkıp, küçücük gönlümle onu boşaltmak, dinlendirmek isterdim. “Ve bunda muvaffak olduğumu, gene o zamandan ziyade — senelerin inkişaf ettirici huyundan haber alarak — şimdi daha iyi his ediyorum. Zira o, dişinden tırnağından arttırdığı altınlarını çömleğe basan bir adam ihtiyatkârlığı ile, hiç bir tarafa harcayamadığı, karşılığında hiç bir sevgi satın alamadığı muhabbetine bir küçük çocuğu istekli buldukça sevinir, gönlü çömleğinin kapağını pervasızca açar ve bu saklı gizli muhabbeti düşünmeden harcardı.

O zaman karanfiller sulanmaz, kınaların lâtinlerin kökleri kabartılmaz, güllerin fesleyenlerin kurulan ayıklanmaz ve küçük bir çocukla, gençliği veda şarkısı okuyan bir kadın, bu bedii [Bedi’ ve güzel olan. Ebedî ve güzel olan. İlahî ve güzel eserlere müteallik bulunan. ] ölçülerden uzak, teklifsiz loş bahçede, bilinmez nasıl, saatler süren bir gevezeliğe dalarlardı.

Şimdi bu geçmiş günleri, onun, diktiği yerde duran ve asla kendiliğinden yer değiştirmeyen çiçekleri gibi, karşımda bulurken, hâtıraları arayan, kollayan hafızamızın da onları daima çeşnileri ve tatları ile bıraktığımız yerde bulduğunu ve zaman zaman kolladığımız, aradığımız bu hâtıraların bize kendiliklerinden gelmek sokulmak, hislerimizin kapısını çalmak tenezzülünü göstermediklerini, ancak bizim onların ziyaretine gittiğimizi düşünüyorum.

Belki de hatıra, tasarruftan kurtulmuş bir ölü olduğu için, artık üstünde kimsenin gözü, müdahalesi, tesiri kalmamış bir mahremiyet ve ebediyete dayanmış, yaslanmış ve gizlenmiş olduğu için ona bu kadar yakın, dost ve âşinâyız.

Bilmem, olgunluk ve ebediyet damgasını yemek için, ihtiyar ve tasarruf nöbetini savmış olmak, hakikaten bir zaruret midir?

Kaynak: Sâmiha AYVERDİ, Yusufcuk-Nesirler, Gayret Kitabevi, 1946, İstanbul

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s