YÜKSEK KÜLTÜR

“Seçkin Aydınlar” başlıklı yazımda, toplumsal çalkalanmaların sanatlarda yarattığı bölünmeyi belirlerken şöyle demiştim :

“Bir yanda yüksek kültür ürünü, seçkin aydınların sanatı, öte yanda kitle kültürü ürünü popüler (halkın da anladığı, sevdiği) sanat.”

Yazımı okuyup görüşlerini bildiren bir iki gençle ayaküstü konuşurken, “yüksek kültür”, “seçkin aydınlar”, “kitle kültürü”, “popüler sanat” gibi birtakım sözleri böyle yan yana sıralayıp geçivermenin doğru olmadığım anladım. İyice tanımlanmadan kullanılan sözler yanlış çağrışımlara yol açabiliyor.

Örnekse, “yüksek kültür” ne demek?

“Kültür” sözcüğünün birkaç anlam taşıyan belirsizliğine “yüksek” sözcüğünün “yüksek tabaka”yı çağrıştırması da eklenince, “yüksek kültür”ün soylularla onların arkada bıraktıklarının üstüne oturmak isteyen kentsoyluların kültürü olduğu sonucuna varılabiliyor.

Oysa ben “yüksek kültür” sözünü başka bir anlamda kullanıyorum. Bu tür anlam kaymalarının getireceği yanlış anlamalardan korunmak isterim.

Kültür

“Yüksek kültür”ün ne olduğunu belirleyebilmek için, ilkin “kültür” sözcüğünü ele alalım :

 

“Culture” İngilizcede, öncelikle, tarlayı sürüp ekime hazırlamak anlamına geliyor. Buna zamanla ekileni büyütme süreci, giderek, benzetme yoluyla da, insanların eğitilmesi anlamlan eklenmiş. On sekizinci yüzyılın sonu ile on dokuzuncu yüzyılın ilk yansında, Endüstri Devrimi’nin etkisiyle, dile yeni kavramlar girer, bazı sözcükler yeni anlamlar yüklenirken, “culture” da önce insanların zihinsel yetkinliğini, sonra bir toplumun genel olarak zihinsel gelişmelerini belirtir olmuş. Arkasından, sanatları bütünüyle içeren bir anlam edinmiş. En sonra da, yirminci yüzyıla doğru, özdeksel, tinsel, bütün yönleriyle, bir topluluğun yaşam biçimi anlamına kullanılmaya başlanmış.

Türkçeye Fransızcasının etkisiyle “kültür” olarak gelen bu sözcüğe Osmanlıcada “hars” karşılığını bulmuşlar. “Hars”ın anlamlan daha önce : “1. Tarla sürme; 2. Sürülmeye hazırlanmış tarla” iken, yirminci yüzyıl başında üçüncü bir anlam kazanmış : “3. Fransızcadan culture karşılığı olarak, kültür.” Türk Dil Kurumu’nun “kültür”e karşı önerdiği Türkçe sözcük ise “ekin”.

Görüldüğü gibi, Osmanlıcası da, Türkçesi de “culture” sözcüğünün ilk anlamına karşılık olarak düşünülmüş, ama kullanımın getirdiği değişik anlamlan üstlenebildikleri söylenemez. “Hars” sözcüğü ortaya çıktığı dönemde öyle bir gelişme göstermiş miydi, bilmiyorum, ama bugün “harslı insan”, ya da “ekinli insan” diyemiyoruz, bir insanın “hars düzeyi” ya da “ekin düzeyi”nden söz edemiyoruz; “kültürlü insan” diyoruz, “kültür düzeyi” diyoruz. Bu yabancı sözcüğü benimsemiş, işlemişiz.

Kültür Tanımları

Kitaplardan “kültür” tanımlarını okuyalım :

“Bir topluluğun tinsel özelliğini, duyuş ve düşünüş birliğini oluşturan gelenek durumundaki her türlü yaşayış, düşünce ve sanat varlıklarının tümü.”

Başka bir yerde :

“Bir toplumun duyuş ve düşünü birliğini sağlayan, gelenek, görenek, düşünü ve sanat değerlerinin tümü.”

Bu iki tanımda “yaşayış”, “gelenek”, “görenek” sözcükleriyle nelerin anlatılmak istendiği pek açık değil. Daha geniş, daha açık bir tanım şöyle :

“Bir halkın ya da bir toplumun özdeksel ve tinsel alanlarda oluşturduğu ürünlerin tümü, yiyecek, giyecek, barınak, korunak gibi temel gereksemelerin elde edilmesi için kullanılan her türlü araç gereç; uygulanan teknikler; düşünceler, beceriler, inançlar, geleneksel, dinsel, toplumsal, politik düzen ve kurumlar; düşünce, duyuş, davranış ve yaşama biçimlerinin topu.”

“Kültür” sözcüğünün çağdaş anlamını veren bu tanımları okuyunca, kullanırken hiç yadırgamadığımız birtakım söyleyişlerin bulandığı görülüyor. Örnekse, yukarda geçen “kültürlü insan”, “kültür düzeyi” gibi sözler havada kalıyor. Bu tanımlara göre, herkes bir kültürün içinde, kültürlü olmayan yok ki, kültürlüler ayırılıp nitelensin… Ayrıca, “kültür” bir yaşama biçimini bütün yönleriyle deyimlediğine göre, bir “düzey”den de söz edilemez. Ölçütü nedir?

Bu tanımlarıyla “kültür” insana değil, insanın içinde bulunduğu “özdeksel ve tinsel” dünyanın tümüne yönelik…

Bir de şu tanımı okuyalım :

“Kültür (ya da uygarlık) toplumun bir üyesi olarak insanoğlunun kazandığı bilgi, sanat, ahlak, gelenek ve benzeri diğer yetenek ve alışkanlıkları kapsayan karmaşık bir bütündür.”

Bu tanımda “toplumun bir üyesi” olmaktan, “yetenek ve alışkanlıklar” kazanmaktan söz ediliyor. Demek ki bir “toplum içinde”, birtakım “yetenek ve alışkanlıklar” edinme sürecinden geçilecek. Burada niteleme insana yönelik…

Böylece “kültür” sözcüğünün daha eski bir anlamını sürdürdüğünü görüyoruz : “Gerekli bilgileri edinerek beğeni, eleştiri, değerlendirme yeteneklerini geliştirmiş olma durumu.”

O zaman “özdeksel ve tinsel” dünyanın tümüne oranlanan “bir düzey” tutturmak da kendiliğinden gündeme girer.

“Kültürlü insan” dediğimizde, iyi öğrenim görmüş, çalışkanlığı, zihinsel yetenekleriyle gelişmiş bir kişi, beğeni, eleştiri, değerlendirme gücü edinmiş bir insan (kısacası : bir “aydın”) geliyor gözümüzün önüne. İçinde yetiştiği kültür çevresine göre ortalamanın üstünde bir düzeye ulaştığı görülerek “kültürlü” diye niteleniyor.

“Kültür” sözcüğü daha başka anlamlarını da yaşatıyor. Örnekse, tarih bilgisinin genişliğini beğendiğimiz bir kişi için, Tarih kültürü ne kadar geniş,” diyoruz. Burada “kültür” belli bir konuda edinilmiş “derinliği olan, düzenli bilgi” anlamına geliyor.

Uygarlık

Yukardaki son tanımda “kültür (ya da uygarlık)” denmiş. Bunun da üstüne gidelim : “Kültür” ile “uygarlık” arasındaki ilişki nedir?

“Uygarlık” tanımlan şöyle :

“Bir ulusun, bir toplumun düşün ve sanat yaşamıyla eriştiği düzey, özdeksel ve tinsel varlıklarının tümü.”

Başka bir yerde :

“Bilim ve sanatın gelişmesiyle oluşan ileri insanlık düzeyi.”

Başka bir yerde :

“İlkellik ve bilgisizlik durumundan kurtulup sanat, bilim, yönetim alanlarında eğitim görerek iyi alışkanlıklar ve davranışlar edinme durumu.”

Başka bir yerde :

“Sanat, bilim, yurtyönetimi konularında gelişerek toplumsal kültürde ileri düzeye ulaşmak.”

Bu tanımlardan anlaşıldığı gibi, “uygarlık” bir durumu değil, gelişmiş bir durumu belirliyor. Demek ki sanat, bilim, yurtyönetimi konularında gelişmemiş kültürlere “uygar” denilemez. Gene o soru geliyor akla : Ölçütü nedir?

İngilizce ile Fransızcada kullanılan “civilisation” sözcüğünün Latince kökeni “kentli” anlamını taşıyor. Osmanlıca “medenî” sözcüğü de Arapçada “kentli” demek. Çölde yaşamayan, kentte oturan, bilgili olan kişilere “medenî” diyorlar. Bu sözcüğün, toplumsal gelişmelerin belirli bir aşamasından sonra ortaya çıktığı açık. “Uygarlık”dan söz edebilmek için, “yabanıl-ilkel-öldürücü” olmayan bir kültüre ulaşılmış olması gerekli.

Kültür ile Uygarlık

Gene de “kültür” ile “uygarlık” eşanlamlı sözcükler arasına konuyor. Çünkü “kültür” sözcüğü de, birçok durumlarda (bilimsel kullanımlarını aştığı kadar), “ileri, gelişmiş, yabanıllıktan uzak” nitelemelerini getirmekte.

Eşanlamlı bu iki sözcük arasındaki ince ayrım nedir, sözlükten bakalım :

“Uygarlık özdeksel ve toplumsal yönlerden iyi yaşama biçiminin ileri bir aşamasını belirler; Kültür uygarlığın düşünsel görünümüne ağırlık verir: Uygar yaşamın olanakları içinde aydınlanmayı, beğeni geliştirmeyi, eğitmeyi öne alarak inceliklere iner.”

“Kültür” sözcüğüne yüklenen çağdaş (toplumbilimsel) anlam düşünülürse, sözlüğün belirlediği bu ayrım geçerliğini yitirir. Ayrıca, “ileri bir aşama” gibi sözler de bir açıklık getirmiyor. Neye göre ileri?..

Gene de anlatılmak isteneni anlıyoruz. “Uygarlık” sözcüğü kentlere yerleşme ile sıkı bir ilişki içinde düşünülüyor. Genel olarak da çağdaş uygarlık, yani Batı uygarlığı, daha da sınırlarsak, kentsoylu uygarlığı deyimlenmek isteniyor. Buna iyimser bir yaklaşımla, bir sonraki aşama, kentsoylu uygarlığını izleyeceği varsayılan toplumsalcı uygarlık da eklenebilir. Böylece, “ileri bir aşama” sözüne de değişik bir yorum getirilmiş olur.

Ne var ki eski uygarlıkları araştıran bilim adamları, şaşırtıcı görüşler ortaya atıyor, geçmişte günümüzdekinden çok daha “insanca” ilişkiler içinde yaşayan topluluklar bulunduğunu ileri sürüyorlar. Alışkanlıklarımızdan sıyrılıp biraz derinliğine düşününce, “ileri bir aşama” diye nitelediğimiz kentsoylu yaşama biçiminde, pek çok yönden, hiç de “uygar” sözcüğüne sığmayan ilişkiler içinde olduğumuzu kolayca görebiliriz. Komünizme geçişin “proletarya diktatörlüğü” dönemini, çeşitli nedenlerle, bir türlü aşamayan toplumsalcı ülkelerde de durum başka türlü değil.

Öyleyse, “Uygarlık özdeksel ve toplumsal yönlerden iyi yaşama biçiminin ileri bir aşamasını belirler” tanımındaki “ileri” sözcüğü, zaman içindeki ya da birbirini izlemedeki bir “ileri”liği göstermiyor. Bunun gibi, “Kültür uygarlığın düşünsel görünümü- ııc ağırlık verir : Uygar yaşamın olanakları içinde aydınlanmayı, beğeni geliştirmeyi, eğitmeyi öne alarak inceliklere iner” tanımındaki “kültür” sözcüğüne de, “kültür”ün çağdaş (toplumbilimsel) anlamına göre daha dar çerçeveli bir anlam yüklenmiş oluyor. Anlaşılan, eşanlamlı “kültür” ile “uygarlık” sözcükleri arasındaki ince ayrımı belirtmenin başka yolu yok.

Bir yaşam biçimini kapsayan “kültür”e “toplumbilimsel anlamıyla kültür” dedik. Aydınlanmayı, beğeni geliştirmeyi, eğitmeyi öne alan “kültür”e de “düşünsel anlamıyla” ya da, konumuz sanatlar çerçevesinde kalacağına göre, “sanatsal anlamıyla kültür” diyebiliriz.

Sanatsal Anlamıyla Kültür

İşte bu noktada, söz sanatsal anlamıyla kültüre gelince, “yüksek kültür” ile “kitle kültürü” ayrımı ortaya çıkıyor: Seçkin aydınlar, demokrasi anlayışıyla birlikte gittikçe sayıları artan sanat alıcılarının, başka bir deyişle, “kitlelerin” ilgilendiği, izlediği, kolay, ucuz, sıradan, birbirinin benzeri, alışkanlıklar yaratıp o alışkanlıkları sömüren, ticaretin denetimi, yönlendirişi altındaki sanatsal ürünleri benimsemiyorlar. Kitle kültürü ürünleri olarak nitelenen bu yapıtların dışında, karşısında, ticaretin denetimini, yönlendiriciliğini kabul etmeyen, ya da belirli sınırlar içinde, sanatsal kaygılarını koruyarak, bir uzlaşma alanı bularak kabul eden yapıtlar yer alıyor. Seçkin aydınlar “yüksek kültür” ürünü olarak nitelenen bu yapıtları benimsiyorlar.

Yalnızca işinin kurallarına boyun eğen sanatçılar da, aslında, kitlelerle bütünleşmeyi özlüyor, ama sanat anlayışlarından ödün vermeden buna olanak bulamayacaklarını biliyorlar. Kapalı, seçkin aydınlarla çevrili küçük bir ortamda, içine kapanma eğilimini aşabilirse ancak bilinçliliğiyle aşabilen, kırgın, küskün sanatçıların bir araya toplandıkları görülüyor. Kimileri de kendilerini kandırmayı başarıp birkaç bin sanat alıcısını kitleler gibi görmeye başlıyorlar.

Böylece baştaki tümceye geliyoruz:

“Bir yanda yüksek kültür ürünü, seçkin aydınların sanatı, öte yanda kitle kültürü ürünü popüler (halkın da anladığı, sevdiği) sanat.”

Birincisi, dürüst, sanata, insana değer veren, kitlelere ulaşmayı özleyen, ama çoğu zaman bunu başaramayan, her anlamda ilerici, sağlıklı sanatçıların yanı sıra, değişik nedenlerden toplumla, insanlarla ilişkileri kopmuş, sağlıksız, ama işinin ustası sanatçıları da barındıran bir ortam…

İkincisi, dürüstlükten uzak, insana değer vermeyen, kitleleri sömürmek için seven, her anlamda tutucu, kentsoylu ticaret ahlakına göre duyan, düşünen, yaşayan, ustalığını kazancıyla ölçen sanatçıları barındıran bir ortam…

Çok karmaşık bir sorun böyle sonuca bağlanabilir mi? “Yüksek kültür” ile “kitle kültürü” sözlerinin sınıflarla ilgisi yok mu? “Yüksek kültür” varlıklı sınıfların, “kitle kültürü” varlıksız sınıfların ya da kesimlerin kültürü değil mi?

Ayrıca, daha “seçkin aydınlar” ile “popüler sanat” sözleri de var açıklanması gereken.

Yüksek Kültür – Kitle Kültürü

Önce şunu belirtelim : “Yüksek kültür” bir sınıfın kültürü değildir. Çünkü seçkin aydınlar bir sınıf oluşturmazlar, çeşitli sınıflardan yetişir, kişisel çıkarlarına dayanmayan düşünsel seçimlerine göre şu ya da bu sınıftan yana olurlar. Yazarlar, sanatçılar, seçkin aydın nitelikli kişiler gördükleri öğrenimin, yüksek bilinç düzeylerinin etkisiyle nerdeyse toplumun kıskaçlarından kurtulmuş kişilerdir. İçinden yetiştikleri sınıfa karşı dönebilmeleri, düşünceleriyle, eylemleriyle kendi çıkarlarına ters düşen yönelişlere girmeleri bunu gösterir. Onun için de, yaratıcısı ya da alıcısı oldukları “yüksek kültür” ürünü yapıtlar, varlıklı sınıfların, ya da çağrışıma neden olan sözcükle söylersek “yüksek tabaka”nın, kültürü içinde yer almaz.

“Kitle kültürü” ürünü popüler sanatı ayakta tutan, bu yoldaki sanatçıları paraya boğarak destekleyen ise varlıksız sınıflar ya da kesimler değildir. Yoksulluk içinde yaşayan, yeterli öğrenim göremeyen, yaşama savaşımına boylu boyunca gömülmüş insanların, ticaretin gözünde hiçbir önemi yoktur. Ticaret ödeme gücü olanlara yönelir : Kentsoylularla küçük kentsoylulara… “Kitle kültürü” ürünü dediğimiz popüler sanatı destekleyen, ayakta tutan, bu varlıklı sınıflardır. Kentleşme sürecinde onların çevresine sokulan kırsal kesim insanları, öğrenim görmüş, yabancı diller konuşan, apartmanlarda yaşayıp otomobillerden inmeyen bu yarı aydınlan gözlerinde büyütür, onlara öykünürler. Onların beğendiği sanat yapıtlarına alıcı olmayı “yükselme” diye görürler.

“Kitle kültürü” ürünü yapıtlar gerçekten çeşitli toplum katlarını içine alan büyük bir kitlenin ortak sanat gereksinimini karşılar. Ama işin öncülüğünü, destekleyiciliğini varlıksız sınıflarda, göç olayından etkilenmiş ya da etkilenmemiş kırsal kesim insanlarında aramak, sanatlardaki yozlaşmaların sorumluluğunu onlara yüklemek çok yanlıştır. Onlar yüzyılların ortak emeğiyle geliştirilmiş, “yüksek kültür” ürünü yapıtlara kaynaklık eden, özgün sanatlarından, kentsoyluların çevresinde yaşama zorunlulukları yüzünden vazgeçmişlerdir. Yükseliyoruz sanarak kendi özgün sanatlarından kopup yoz sanatlara kaplanmışlardır.

Arkada bıraktıklan, artık değer vermedikleri sanatların korunması, önemlerinin vurgulanması ise gene seçkin aydınlara düşmüştür. Nitekim bugün bütün dünyada halk sanatlarını değerlendirmek, ilerici eylemlerin bir parçası haline gelmiştir.

Bu noktada “popüler sanat”ın (halkın da anladığı, sevdiği sanatın) aslında bir halk sanatı olmadığını, içinde yaşadığımız alışveriş düzeninin her şeyi yozlaştıran baskılan altında, ödeme gücü bulunan kesimler için üretilen, pazara dönük, reklamla öne çıkarılan, çeşitli yöntemlerle yarattığı alışkanlıkları sömüren tipik bir kentsoylu sanatı olduğunu söyleyebiliriz.

Seçkin Aydınlar

Gelelim seçkin aydınlara… “Yüksek kültür” gibi, “seçkin aydınlar” sözü de oldukça itici. Seçkinlik kendini beğenmişliği, yüksekten bakmayı, her türlüsünden züppeliği akla getiriyor. Ayrıca, kültürün yalnızca seçkin insanların ürünü olduğu görüşü savunuluyormuş gibi bir hava da esiyor bu söz kullanılınca.

Oysa tarihsel süreç içinde toplumbilimsel kültürün kitlelerce yaratıldığını kimse yadsıyamaz. Ne var ki, sınıflı toplumlarda, yaşama biçimlerindeki ayrımlar belirip soylular, kentsoylular, işçiler değişik kültürler oluşturunca, sanatsal kültürü ancak varlıklı sınıfların, seçkinlerin geliştirebileceği görüşü yaygınlaşmıştır. Uzun yıllar, bu seçkinliğin iyi öğrenim görmekten değil de, doğuştan geldiğine inanıldığını da biliyoruz. Sınıflar arasındaki engeller aşıldıktan, öğrenim yaygınlaştıktan sonra ise anlak ile yeteneğin bir sınıf ayrıcalığı olmadığı kesinlikle anlaşılmıştır. Şu bir gerçek: Zihinsel gelişme için, beğeni gelişmesi için, yetişme yıllarında iyi beslenme, sağlıklı büyüme, olumlu çevre etkileri, eğitim, öğrenim gibi çok yönlü, uygun “özdeksel ve tinsel” koşullar gerekir. Bu koşullar ise büyük oranda egemen sınıfların, varlıklı kesimlerin elindedir. Gene de kentlerde kötü koşullar altında yaşayan işçi çocukları arasından, kırsal bölgelerin geçimini güçlükle sağlayan köylü çocukları arasından ünlü sanatçılar, beğeni, eleştiri, değerlendirme yetenekleri gelişmiş, seçkin aydınlar çıkmıştır.

Demokrasi düşüncesi, eğitimi, öğrenimi yaygınlaştırma yolunda önemli adımlar atınca, karnını doyurma savaşımının ötesindeki mutlulukları yalnızca yüksek sınıfların bir özelliği olmaktan çıkarınca, “seçkin aydınlar”ı besleyen kaynak, varlıklılığı ile yüksekte görünmeyi sürdürmeye çabalayan egemen sınıflar olmaktan çıkmıştır. Kentsoylu öğretisi, savunduğu değer yargılarıyla, seçkin aydın olmayı yüreklendirmez, tersine, engeller. Onun için de, kentsoylu çocukları seçkin aydın nitelikleri edinince genellikle sınıflarından kopmakta, içinden çıktıkları çevrelere nerdeyse düşman kesilmektedirler. Bugün seçkin aydınların, kapitalist toplumlarda, daha çok, orta tabakalarla alt tabakaların iç içe giren bölgelerinden yetiştiği görülmektedir.

Seçkin aydın nitelikleri edinmek için, öncelikle, aydın (kültürlü insan) olmak, bilgilenmek, başka bir söyleyişle, iyi bir öğrenimden, bilinçli bir kitap okuma döneminden geçmek gere

 

kir. Birçok durumda bu kitap okuma dönemi okul öğreniminden daha önemlidir. Ayrıca, beğeni, eleştiri, değerlendirme yeteneklerinin gelişmesi için, sanatlarla uzun süren bir içli dışlılık yaşanmalı, sanatçılarla ya da seçkin sanat alıcılarıyla bir arada olunmalıdır. Bu gelişme sürecine çağdaş bir dünya görüşünün, yaşam anlayışının temel oluşturması ise belki de en başta anılması gereken koşuldur. Bütün bunların ötesinde, sıradan aydın ile seçkin aydını ayıran başlıca özellik çok yönlü düşünmeye alışmış, gelişmeye, yeniliklere açık kalmayı öğrenmiş olmaktır. Düşüncesini “inanç”larla, “saplantı”larla değil, gerçeklerle, yaşamın akıp giden karmaşık oluşumlarıyla denetleyen, gerekirse değiştiren, bağlandığı., savunduğu doğruların sürekli saptamasını yapabilen insan…

Bir düş yaratığı mı anlatıyorum?

Seçkin aydınların da yetersiz yönleri olabilir. Onlar da, herkes gibi, kusurları olan insanlardır. Bu yadsınamaz. Ama yüksek kültür ürünü sanatların yaratıcıları da, alıcıları da ancak bu saydığım özelliklerle büyük oranda donanmış olurlarsa “seçkin aydın” diye nitelenebilirler.

“Yüksek kültür” gibi, “seçkin aydmlar”ın da yüksek tabakayla bir ilişkisi bulunmadığı yeterince anlaşılmıştır sanırım, bunca sözden sonra —bu umut dolu demokrasi çağında…

Barış yılınızın barış yılları olması dileğiyle…

Ocak 1986 (Adam Sanat, Şubat 1986)

 

KİTLE KÜLTÜRÜ

Demirtaş Ceyhun’un ‘“Seçkin Aydınlar Kültürü – Kitle Kültürü’ mü?” (Gösteri, Nisan 1986) başlıklı yazısından, tartışılması özlenen konulan bulup çıkarmak hiç de kolay değil. Toptan küçümsemeler, dolaylı suçlamalar, kaba anıştırmalar, bilerek anlamazlıktan gelmeler, kısacası üstünde durulmasına gerek olmayan sözler ayıklanınca geriye pek az şey kalıyor.

Bir şu soru :

 “Kuşkusuz, bugün toplumumuzda da birtakım kültür çatış- malan var. Ancak, acaba gerçekten şu an toplumumuzdaki (ülkemizdeki) çatışan kültürler sayısını iki rakamıyla sınırlayabilmemiz olanaklı mı?”

Bir de şu sözler :

“Batılıların (mass culture) dedikleri ‘kitle kültürü’ deyimi (kavramı) kapitalist Batı’mn sosyo-politik dilinde de anca 1950’lerden sonra kullanılmaya başlanmış. Biliyorsunuz, Marksizme göre, sınıflı toplumlarda çatışan kültürler ‘burjuva kültürleri’ ile ‘proleter kültürler’dir. Sanayi devrimi geliştikçe ve proleterya siyasal egemenliği de ele geçirdikçe, proleter kültür, er geç bütün dünyada burjuva kültürüne egemen olacaktır. İşte işçi sınıfı ideolojisinden yana olan düşünürlerin yorumlarına göre, kapitalizm, Marksizmin bu ‘işçi sınıfıproleterkültürü’ kavramına karşı, bu ‘kitle kültürü’ (mass culture) kavramını icat etmiştir. Kapitalist Batı, böylece kendi işçi sınıfına karşı yeni bir kültür taarruzunda bulunmaktadır. Amaç, hem işçi sınıfını kendi geleneksel öz kültüründen soyutlamak, hem de statükoyla uzlaşmış, edilgin birer tüketiciler haline dönüştürmektir.”

Önce şunu soralım :

Demirtaş Ceyhun’un sözünü ettiği bu “kültür taarruzu”, “proleter kültürü” deyimi yerine, “kitle kültürü” deyiminin kullanılmasıyla mı başlamıştır? Yani 1950’lerden sonra kimi yazarlar “proleter kültürü” demeyip “kitle kültürü” demeye giriştikleri için mi “işçi sınıfı kendi geleneksel öz kültüründen” soyutlanma durumunda kalmıştır?

İşçi sınıfını da içine alan geniş bir kitleye yönelik (kitle iletişim araçlarından yararlanılarak yaygınlaştırılan, endüstrileşen) bir kültür saldırısıdır söz konusu olan. Ortada adı konulması gereken bir olgu vardır. Politika dışı (ya da politikası edilginliği geliştirmeyi amaçlayan) her anlamıyla yüzeysel, “alıştırmaya ve tekrarlamaya” dayalı (keyif verici madde örneği), öncelikle kazanca yönelik bir kültür üretilmekte, pazarı hep elde tutması için de, her yolla öne çıkarılmaktadır. Bu saldırgan kültüre “kitle kültürü” değil de, “proleter kültürü” mü diyeceğiz? Tüketicileri arasında işçiler de bulunduğu için, ticaretin yönlendirdiği bir kültüre “proleter kültürü” denebilir mi?

Sanıldığı gibi, “burjuva kültürü” ile “proleter kültürü”ne yeni adlar verilmiyor. Bir terim kaydırması yok ortada. “Yüksek kültür” ile “kitle kültürü” ayrımı değişik bir düzlemde yapılan bir ayrımdır. Sınıflı toplumlarda kitle iletişim araçlarının gelişmesi, tüketime sunulmasıyla ortaya çıkan birtakım gerçeklerin anlaşılması, tartışılabilmesi için böyle bir ayrıma gitmek gerekmiştir.

“Yüksek kültür” dendiğinde akla gelen, kentsoyluların, kentsoylular için, kentsoylu duyarlığıyla ürettikleri tek yönlü bir kültür değildir. Örnekse, çağdaş Türk şiirinde yüksek kültür ürünleri, Nâzım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek, Orhan Veli, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cemal Süreya, Sezai Karakoç, Ataol Behramoğlu, İsmet Özel gibi (daha pek çok ad verilebilir) seçkin şairlerin yazdıklarıdır. Bu şairleri toptan kentsoylu kültürü içine sokabilir miyiz?

“Yüksek kültür bir sınıfın kültürü değildir. Çünkü seçkin aydınlar bir sınıf oluşturmazlar, çeşitli sınıflardan yetişir, kişisel çıkarlarına dayanmayan düşünsel seçimlerine göre şu ya da bu sınıftan yana olurlar.”

Anlaşılması güç, kapalı sözler değil bunlar.

“Yüksek kültür” içinde değişik sınıfların kültür ürünleri yan yana yer alıyor. Bir oranda, “kitle kültürü” içinde de öyle. Çünkü ticaret para getireceğini sezerse, “yaşamsal” bir tehlike görmediği kadar düşmanına bile silah satmaktan çekinmez.

Kısacası, “kitle kültürü” yerine “proleter kültürü” deyiminin kullanılması olanaksızdır.

***

Ayrıca, “proleter kültürü” deyimi kendi düzleminde kullanılırken de çok dikkatli olunmalıdır. Bu deyimle belirlenmek istenen, kapitalist toplumlarda işçi sınıfı çıkarlarını savunan, ama, ister istemez, başat kültürün etki alanında olan, onun izlerini taşıyan, “tepki” niteliğindeki bir başkaldırma kültürüdür.

Bu “proleter kültürü” ile 1917’de Proletkult’un kurulmasına neden olan aranışm ereği, başka bir deyişle, “laboratuvarlarda” oluşturulmaya çalışılan “proletarya kültürü” aynı şey değildir. Proletkult’u yönlendirenler, geçiş dönemindeki bir toplumda, kentsoylu kültürünün etkilerinden bütünüyle arınmış bir kültürün oluşturulabileceğine inanıyor, eski dönemlerin kültür kalıtıyla bütün bağlan koparmak istiyorlardı.

“İşçi sınıfı kendisine gerekli olan toplumsalcı düşünce, duygu ve yaşam biçimlerini hemen bugünden tezi yok yaratmalıdır,” gibi sözler ediliyor,

Yarın uğruna Raffael’in yapıtını yakacağız,

Müzeleri yıkıp sanat çiçeklerini çiğneyeceğiz…

diye şiirler yazılıyordu.

Bu coşkulu aydın tavrının yanlışlığını sezip Proletkult’un son bulmasını sağlayan kesin karşı çıkışta ise şu hiç unutulmaması gereken sözler yer almıştır :

“Marxçılık kentsoylu döneminin en değerli kazançlarını reddetmek şöyle dursun, tersine, iki bin yıllık insan düşüncesinin ve kültürünün gelişmesinde değerli ne varsa hepsini dönüştürüp içine sindirmiştir.” (Lenin)

Proletkult’un özlediği anlamda bir “proletarya kültürü”nün hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğini savunan görüş ise özetle şöyleydi :

“Her egemen sınıf kendi kültürünü ve bunun sonucunda kendi sanatını yaratır. Tarih Antik Çağ’ın ve Doğu’nun kölelik üzerine kurulmuş kültürünün, Orta Çağ Avrupası’nın feodal kültürünün ve günümüz dünyasına egemen olan burjuva kültürünün tanığı olmuştur. Bu da proletaryanın kendi kültür ve sanatını yaratması gerektiği sonucuna götürebilir bizi. Oysa sorun ilk bakışta göründüğü kadar basit değildir.(…) Tarihin gösterdiği gibi, egemen bir sınıf çevresinde yeni bir kültürün oluşumu çok zaman gerektirmekte ve ancak o sınıfın politik çöküşü öncesine rastlayan bir dönemde tamamlanabilmektedir. Peki, proletaryanın bir ‘proleter’ kültürü yaratmak için yeterince zamanı var mıdır? (…) Proletarya kısa süreli bir geçiş dönemi olarak görür diktatörlüğünü.(…) Demek ki, proletarya diktatörlüğü döneminde, yeni bir kültürün yaratılması, yani en geniş bir tarihsel ölçüde kültürel kuruluş söz konusu değildir. Ama tarihte eşine rastlanmadık bir diktatörlüğün demirden kıskaçlarına duyulan gerekliğin ortadan kalkmasıyla başlayacak olan kültürel kuruluş da, artık bir sınıf özelliği taşımayacaktır. Bu düşünceler bizi, proleter kültürünün varolmadığı ve hiçbir zaman da varolmayacağı sonucuna götürmektedir.(…) Burjuva kültürünün karşıtı olarak proleter kültürü konulu bulanık ve belirsiz tartışmaların kaynağında, proletaryanın tarihsel yazgısının son derece eleştirisiz bir tarzda burjuvazininkiyle bir tutulması yatmaktadır.(…) Bir sınıf kültürü o sınıftan bağımsız olarak yaratılamaz.(…) Sırf işçi sınıfının tek tek temsilcileri tarafından yaratıldı diye, birtakım başarıları (çok değerli olsalar bile) proleter kültürü saymak, son derece hafif ve yüzeysel bir davranış olur.(…) ‘Proletarya kültürü’ ve ‘proletarya edebiyatı’ gibi terimler, hatalı bir şekilde, geleceğin kültürünü, bugünün dar sınırlan içine sıkıştırdığı için tehlikelidirler.” (Troçki)

Biz, gene de, düşünmeyi kolaylaştırmak için, kapitalist toplumlarda, işçi sınıfı içinde üretilen, işçi sınıfı çıkarlarını savunan yapıtlardan oluşan kültüre “proleter kültürü” diyebiliriz. Ama deyimin — biri genel (olmaz denilen), öbürü özel (olmakta olan) —iki anlamı bulunduğunu hiçbir zaman unutmadan…

***

Bugün ülkemizde çatışan kültürleri iki rakamıyla sınırlamanın doğru olup olmadığı konusuna gelince.

Sorunun “yüksek kültür – kitle kültürü” ayrımı düzleminden başka bir düzlemde sorulduğu hemen anlaşılıyor. “Yüksek kültür – kitle kültürü” ayrımı bu sorunun arkasındaki düşünceyi karşılayamaz. “Kentsoylu kültürü – işçi sınıfı kültürü” diye genel bir bölümlemenin de, örnekler üzerinde düşünmeye başlanıp ayrıntılara inilince yetersiz kaldığı görülecektir.

Dizgesel olmayan, yüzeyden bir yaklaşımla, bugün Türkiye’de yaşayan kültürler şöyle sıralanabilir :

1-Yabancı kültürler;

2-Yabancı kültürlerin etki alanında, Cumhuriyet döneminde gelişen, çağdaşlaşmadan yana, ulusal kültür;

3-Osmanlı döneminden kalma, dinsel inançlardan güç alan, zaman zaman iyice etkisini duyuran, çağdaşlaşmaya karşı çıkan kültürler;

4-Kırsal yörelerdeki yan feodal denilebilecek kapalı kültürler;

5-Bütün bu kültürler arasında, ikili üçlü birtakım bireşimler yapmayı deneyen, ilerici, devrimci bir ulusal kültür.

Değişik yaklaşımlarla, ayrıntılara inilerek, başka bölümlemeler de yapılabilir. Ama ülkemizde çok çeşitli kültürlerin bir arada yaşıyor olması, bu kültürler arasında sürekli bir çatışmanın bulunması, bir kültür sorununa yaklaşırken, gerekiyorsa, “yüksek kültür – kitle kültürü” diye konuşmamızı engellemez. Yalnızca sınıflar düzleminde bölümlemeler yapmak bir zorunluluk değildir.

Örnekse, yukardaki sıralamayı da, sınıfları göz önünde tutarak yapmadık. Ama, gerekiyorsa, düşünmeyi kolaylaştırıyorsa, gerçeklere daha uygun düşüyorsa, öyle de yapılabilir.

Bugün Türkiye’de kentsoylular, toprak ağalan, küçük kentsoylular, orta köylüler, sanayi işçileri, tarım işçileri, yarı proleterler, yoksul köylüler gibi, değişik yaşama biçimleri (toplumbilimsel anlamıyla değişik kültürleri) olan sınıflar, sırasında sınıf özelliği kazanan ara tabakalar var. Bunlar kitle kültürünün yaygın kitle iletişim araçlarıyla giriştiği korkunç saldırıya karşın, belli oranlarda, “geleneksel öz kültürlerini” koruyorlar. Kitle iletişim araçlarının ulaşamadığı yerlerde, kapalı topluluklarda, eğitim öğrenim görme olanağı kısıtlı yörelerde bu oran doğallıkla daha yüksek oluyor. Buna dayanarak sınıflara, ara tabakalara göre bir sıralama da yapılabilir.

** *

Demirtaş Ceyhun’un konuyu başka yönlere çekmesi yüzünden, “Seçkin Aydınlar” başlıklı yazıdan çok uzaklara düştük O yazımın amacı, toplumların kültür varlığının korunmasında, gelecek kuşaklara taşınmasında seçkin aydınların önemini belirlemekti. Elli milyonluk bir ülkede, beş bin satılacak bir dergi niçin çıkarılır, üç bin basılacak bir kitap niçin yazılır, niçin yayımlanır?

Bu sorulara yanıt arıyor, en azından, sanatçı, yazar, yayıncı, dergici olarak, hep birlikte, yaptığımız, yapmakta olduğumuz işin bir değeri olup olmadığını araştırıyordum. Seçkin aydınların önemini vurguladıktan sonra, yazıyı “seçkin aydın yozlaşmasına” değinerek şöyle sona erdirmiştim :

“Sanattan anlamak, kültürlü kişi olmak bir üstünlük olarak görülmeye başlanıyor. Seçkinliğin tadı çıkarılmak isteniyor.

“Giderek seçkin görünmenin, herkesten başka olmanın, anlaşılmamanın yeni yeni yolları aranıyor. Tutarsız davranışlar, yapmacık tavırlar, pipolar, fularlarla, sağlıklı insanları, sanata da, sanatçıya da düşman edecek, geçmişi, bugünü, geleceğiyle toplumdan soyutlanmış bir sanat çevresi oluşuyor. Bir şeyleri diri tutan, kuşaktan kuşağa taşıyanlar, kesinlikle, bu seçkin aydınlar değildir.

“Günümüzün sanat eleştirmenleri, gönülleri arınmış bir kitle kültürüne duyulan özlemle dolu olsa da, seçkin aydınlara önem vererek yaklaşmak, bu çevreyi yozlaşmalardan korumak zorundadırlar. Yüksek kültürün sürmesini sağlamak gerektiğine inanılıyorsa buna katlanılmalıdır.”

“Seçkin Aydınlar” başlıklı yazı hiç beklemediğim yankılar getirdi. Kimi okurlarca da yanlış anlaşıldı. Ama, Demirtaş Ceyhun’un sandığı gibi, ilerici gençlerle bir tartışmam olmadı, tam tersine, olayların akışıyla kafaları bulanmış bir iki gençle “ayaküstü konuşurken” aldığım övgüler, “Yüksek Kültür” başlıklı ikinci yazıyı yazmama neden oldu. Olumsuz eleştirileri değil, olumlu ama yanlış anlamalarla dolu övgüleri karşılamak amacını güdüyordu, Demirtaş Ceyhun’un (“bir arkadaşın uyarısı üzerine”) okuduğu o yazı.

Bu yanlış övgülere ayaküstü söylenip geçmiş sözlerden değil, aldığım mektuplardan da örnek verebilirim :

“(…) Görüşlerinize büyük ölçüde katılıyorum.

“Nasıl ki bir kutsal / kutsal olmayan (sacré / profane) ayrımı varsa, bir elit / ayaktakımı ayrımı olması da kaçınılmazdır. ‘Seçkinler sanatı’ ile ‘kitle sanatı’ arasında bir bölünme her zaman olacaktır. Ancak, söz konusu yazınızda da belirttiğiniz gibi, böyle bir bölünme sınıfsız bir toplumda olmaz, ki, bu da, sadece bir ütopyadır, bir düştür.(…)

“Lisede okurken ‘halka inmeyi’ büyük bir marifet sayıyorduk. Aslında halk neden hoşlanır, toplum neyi beğenir diye yola çıkan bir aydın veya sanatçı, bence, daha başından batağa saplanıp kalmıştır.(…)

“Diğer taraftan, bu tip zoraki bir tavrı benimseyen sanatçı, ister istemez yapmacık ve zoraki olacak, bu, düşünce ve eserinde de göze çarpacak, ‘devrimcilik’ kalkanı altında hiçbir estetik ve sanatsal yanı olmayan bayağılıkları ‘toplumsal sanat’ diye yutturmaya kalkışacak, karşı eleştirilere de bilinen basmakalıp sloganlarla yanıt vermeye çalışacaktır.

“Siz bu yazıyı yazmakla, aydınlar ve sanatçılar kalabalığının ortasına büyük bir taş yuvarlamış oldunuz : Ortalık toz duman içinde kaldı. Şimdi ilk şaşkınlığın şoku atlatıldıktan sonra bakalım ne olacak? Bu taşı yerinden kaldırmaya çalışacak ‘kahramanlar’ çıkacaktır; ama, onlar da, eninde sonunda, bu taşın altında kalmaya mahkûmdurlar.(…)”

Bu mektuba ekli bir de şiir vardı. Şöyle başlayan bir şiir :

“Ruh için yazdım. Güruh için, halk için, yığınlar için, toplum için, kalabalıklar için, ayaktakımı için, yazmadım.”

Okurların, şiirlere, öykülere olduğu gibi, eleştiri yazılarına da kendilerinden çok şey kattıkları yadsınamayacak bir gerçektir. Şair, “Şiirlerime ne anlam verirlerse, anlamlan odur,” diyebilir, ama eleştirmenin durumu çok başka: Yazdığının yanlış yorumlandığını, sağa sola çekildiğini görürse, yeniden yazar, açıklamalara girişir, görüşlerini daha iyi yansıtmaya çalışır.

“Seçkin Aydınlar” başlıklı yazımın sonundaki, “seçkin aydın yozlaşması” bölümü, bence, çok önemliydi, ama yukardaki mektupta görüldüğü gibi, bir okurun kendi düşünceleri doğrultusunda, o bölümü yok saymasına engel olunamıyor.

Aydınlarda, özellikle de seçkin aydınlarda görülen kusurlu yanları şöyle sıralayabiliriz : Birlikte davranışlardan kaçan olumsuz bir bireycilik; iyi eğitim, öğrenim görmemiş insanları, kitleleri hor görme; benimsemediği düşüncelere, inançlara önem vermeme; kişileri yüceltme; ün düşkünlüğü; önderlik özlemi…

Önemli kusurlar bunlar. Üstelik, az da değil, birinden korunan öbürüne yakalanabilir. Gene de ben bu engelleri aşabilen, bilinçli seçkin aydınların “bir şeyleri diri tuttuklarına, kuşaktan kuşağa taşıdıklarına” inanıyorum.

Nedense, bu sözü söylerken de hep François Truffaut’nun Fahrenheit 451 adlı filmi geliyor aklıma.

İnsan düşüncesinin baskı altında tutulduğu, eğitim, öğrenim kurumlarının çağdaşlıktan, insanlığın en değerli “duygu ve düşünce birikimleri”nden uzağa itildiği dönemlerde, üç bin basılan kitapların, beş bin satılan dergilerin (başka bir söyleyişle, seçkin aydınların) ayrıca bir önem kazandıklarını, “yaşamsal” bir görev yüklendiklerini özellikle belirtmek isterim.

(Adam Sanat, Haziran 1986)
Kaynak: Memet FUAT, Çağdaşımız Makyavel-Deneme, Adam Yayınları, Anadolu Yayıncılık A.Ş. Birinci Basım: Mart 1992, İstanbul

 

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s