ORHAN BURİAN

Vedat Günyol

«Orhan Burian’ın ölümüyle genç bilim ve genç erdem büyük bir kayba uğramıştır» diyen büyük insan Dr. Adnan Adıvar’a belki yüzünü bile bir kez görmediği bir insanın ardından bu övgülü sözleri söyleten neydi, ne olabilirdi?

Bunun yanıtını Yücel dergisinin yöneticisi Muhtar Enata’nın şu sözlerinde bulabiliriz: «Bence Orhan, büyük dediğiniz birçok insanın yüz yıl içinde bile kolay kolay başaramayacağı işi, kırk yılı aşmayan kısa ömrünün günlerine sıkıştırmış nadir insanlardan biriydi.»

Biraz abartmalı da olsa, bu sözlerde büyük bir gerçeklik payı vardı, var da.

Kimdi öğrencilik yıllarında «Orhan Recep», sonra yazarlık ve profesörlük döneminde «Orhan Burian» denen insan?

Bırakalım, önce tanıtsın kendini kendi kalemiyle:

«1914 doğumluyum. Bekârım. Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde İngiliz Edebiyatı profesörüyüm.

Üsküdar’da, Bağlarbaşı’nda doğmuşum. Ailece, işgal sırasında İzmir’de, istirdattan (kurtuluştan) sonra Bursa’da bulunduk. İlkokul yıllarım çok bölüklü geçti: Gedikpaşa Amerikan, Fevziye, Bursa Amerikan okullarında, Bursa’nın Bizim Mekteb’inde okudum. 1926 sonbaharında Kabataş Lisesi’nin altıncı sınıfına girdim. İki yıl sonra, lise yeni binaya taşındı. 1932 yazında liseden mezun olduktan sonra bir yandan Mülkiye sınavına, öbür yandan da lisenin isteğiyle Avrupa sınavına girdim. İkisini de kazanmıştım: Avrupa’ya gitmeyi yeğledim. 1933 sonbaharında Cambridge Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Bölümü’ne yazıldım. Oradan 1936 yazında mezun oldum. Altı ay daha aynı üniversitede kalarak bir inceleme üzerinde çalıştım.

Sonra da Paris liselerinde İngilizce öğretim yöntemlerini izledim. Dönüşte, 1937 sonbaharı, Milli Eğitim Bakanlığı, beni, bir yıl önce açılmış olan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne atadı. Buranın İngilizce Bölümü’nde bir yıl doçentlikten sonra askerlik görevime gittim. Muhabereci olarak kıta stajım önce İstanbul’da, savaş tehlikesi çıktıktan sonra da Trakya’da geçti. 1939 yılının son günlerinde terhis edilerek yeniden Dil Fakültesi’ndeki görevime getirildim. O zamandan beri görevim değişmedi. Üniversiteler yasası çıkıncaya kadar, Ankara Devlet Konservatuarı’nın Tiyatro Bölümü’nde Batı Edebiyatı ve Tiyatro Tarihi derslerini de okutuyordum. 1947 sonbaharında Amerika’ya gittim. İki yıl orada, Princeton Üniversitesi’nde kendi alanımda kimi araştırmalarda bulundum. Amerikan edebiyatıyla uğraştım. İngiliz, Amerikan ve bugünkü Türk edebiyatlarına ilişkin Türkçe, İngilizce yapıtlarım, çevirilerim çıkmıştır. Onbeş yıl kadar Yücel dergisine yazı yazdım. Şimdi de kendim Ufuklar diye bir dergi çıkarıyorum. Bu uğraş dışında en zevkli bulduğum şey gezmek, eski uygarlık kalıntılarını, zengin ya da görünümü güzel yerler görmektir.»

Orhan Burian’ın bu özet yaşamöyküsünü ben, burada bırakmayıp geriye doğru uzatacağım. Şöyle ki: Orhan Burian -söylemekten utanırdıbir paşa oğludur. Babası Recep Paşa’dır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son kabinesinde Dâhiliye Nazırı. Paşa, İşkodra Askeri Valisi Haşan Sabri Paşa’nın kardeşi Adil Paşa’nın kızı Mihriban ile evlidir. Bu evlilikten, Mediha ve Hadiye isimli kızlarla Nihat ve Orhan adında iki erkek çocuk dünyaya gelir.

Recep Paşa padişahçıdır. İstanbul’un işgalinde sıkıyönetim mahkemesinde görevlidir. Birçok insanı ölümden kurtarmıştır. Bir ara bütün aile Libya’da bulur kendini, bir çeşit sürgün yaşamında. Orhan henüz doğmamıştır o günlerde. Kurtuluş Savaşı başlayınca, büyük evlat Nihat, Kuvayı Milliye’ye katılmak ister. Bunu baba haber alınca «Beni evlat katili olmak zorunda bırakma» diye yazar. Nihat da, «Sen de beni baba katili olmak zorunda bırakma» diye yazıp Anadolu’ya geçer. Kurtuluş Savaşı biter, aile Bursa’ya yerleşir. Recep Paşa ise, Bulgaristan’a geçer. Orada öğretmenlik yapar, bir söylentiye göre orada eceliyle ölür, bir söylentiye göreyse canına kıyar.

Ana Mihriban, babaevinde çok iyi bir eğitim görür, İngilizce, Fransızca ve İtalyanca öğrenir, piyano dersleri dışında. Kızlarına da aynı eğitimi uygular. İşte, Orhan böylesine aydın bir ailenin gözbebeğidir, çalışkan, uyanık ve insan.

Orhan Burian’la ilk kez karşı karşıya geldiğimizde yirmidört yaşında olmalıydı, ben de yirmiyedi. Ben, yaşça onun ağabeyiydim, o da başça benim ağabeyim. Yazılarını Yücel dergisinden okurdum. Daha çok dış dünyadan sanat haberleriyle yüklüydü bu yazılar. Biz Yücel’çiler onu tanımaya can atıyorduk. Cambridge’de öğrenimini bitirip yurda döndüğünün ilk haftasında, bir açıkhava kahvesi buluştuk. Zekâsı, bilgisi, alçakgönüllülüğü, nazikliği ile hepimizi büyüledi. O günden sonra, derginin tutumunda yeni bir aşamaya girildi. Derginin tutumu şöyleydi: Yıl 1940. Yücel dergisi altı yaşına girmişti. Tutarlı bir yazı kadrosu oluşturuncaya kadar da, sağdan soldan, üniversite profesörlerinden, birbirine karşıt düşüncedeki yazarlardan alınan yazılarla, bir çeşit yamalı bohça niteliği taşıyordu.

Orhan Burian derginin düşünce yönetiminde ağırlığını duyurunca, durum, bir yazımda belirttiğim gibi şöyle oldu: «Orhan Burian, bu karman çorman kadroya belirli bir yön vermek istedi. Bu yön, hümanizma yoluyla, Türk düşüncesine, Türk sanatına, Türk edebiyatına, Türk tarihine, basmakalıp yöntemler dışında, özgür düşünce açısından yaklaşma eğilimi, istemiydi.»

26 Şubat 1940’ta Şişli Halkevi’nde bir açık toplantı düzenlendi. Konu şuydu: «Çağdaş uygarlığı yaratan kafa ile, bu memleketin doğasını, bu ulusun kültürünü işlemek ve böylece Türk varlığında yeni değerler belirlemek.»

Toplantıya, Mustafa Şekip Tunç, Orhan Seyfı, Celalettin Ezine, Mithat Cemal Kuntay, Hüseyin Cahit Yalçın katılmışlardı.

Neydi Orhan Burian’ın kafasını, gönlünü verdiği ana düşünce?

Ona göre: Dünyada, kendine özgü bir sanat ve düşünce sistemi kurabilen uluslar, hümanizmanın aracılığıyla kendini bulan, kendim yeniden yaratabilen uluslardır.

Orhan Burian için hümanizma «bir örnek taklidi değil, bir arayış sistemidir.» Bu arayış, yüzyılların yüklediği dogmalardan silkinerek, öze, köke, insan’a gitmeyi amaçlamaktadır.

Rönesans hümanistleri, Yunan’da, aklına güvenen insanı bulmuşlardı. Bizim rönesansımız da bu olmalıydı…

Bu rönesansta, yani yeniden dirilişte, Türk insanı, tıpkı rönesans hümanistleri gibi, Türk toplumsal yaşamının her alanında kör inançları, dogmaları bir yana itip, Öz’ü arayarak, Oz’ün peşine düşerek, kendi benliğini bulabilir, kavrayabilir ancak.

Hümanizma yoluyla kendimizi aramak derken, şunu anlıyordu Orhan Burian: «Bir tarihimiz var ki, incelenmemiştir. Bir toplumsal bünyemiz var ki, nasıl kurulmuş, nasıl işlemiş, araştırılmamıştır. Yine bir edebiyatımız var ki, aranmamıştır.»

«Biz, dogmalardan sıyrılıp özgür düşünce, özgür kafa ile geçmişimizde kendimizi bulduktan sonra, Türk uygarlığının kurulmasındaki araçları, gereçleri belirleyebiliriz» diyordu Orhan Burian. Bu araştırmalarda da en önemli nokta, her çeşit dogmalardan sıyrılmak, salt aklın ışığında, gerçekleri aramaya çalışmaktı.

Orhan Burian, bir yandan İngiliz Edebiyatı kürsüsünde (Dil, Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde) derslerini verirken, bir yandan da, özellikle Shakespeare’den yaptığı çevirilerle klasik Batı dünyasını, modem yazarlardan yaptığı çevirilerle de çağdaş dünyayı içimize sokuyordu. Milli Eğitim klasiklerinden az önce Yücel dergisinin bir ek yayını olarak Her Okur ve Öz Okur adları altında kitap yayınını başlatmış ve Öz Okur serisinde, Shakespeare’den, Schiller’den üç çevirinin çıkmasını sağlamıştı: Othello (kendi çevirisi), Kral Lear ve Don Carlos (Schiller’den Seniha Bedri Göknil çevirileri).

Orhan Burian, liberal düşünceli bir insandı. Her çeşit düşünceye saygı duyardı. Öylesine ki, 1948’de fakülteden uzaklaştırılan Behice Boran’a ilk dost elini uzatan o olmuş, İngiliz Kültür Heyeti’nce çevrilmek üzere kendisine verilen kitabı ona götürmüştü, çekeceği para sıkıntısını göğüsleyebilmesi için.

Orhan Burian bana yazdığı bir mektupta: «Ben toplumsal anlamda bir libre arbitre (elindelik, serbest irade) dileğindeyim. Onun için de her insanın ekmeğinden ve barınağından güvenli olmasını istiyorum. Daha sonra da yeteneğini geliştirmek isteği -evet, olanağından çok, isteği. Dünyada her şeyden çok da özgürlüğü değil, adaleti seviyorumtabii, bu konuda ilk gelen yumurtadır veya tavuktur gibilerden sınırsız dil cambazlığı edilebilir.»

Düşünce özgürlüğü, Orhan Burian için, bir bakıma üniversitede öğretim ve araştırma özgürlüğüydü. Mart 1947’de Ankara Üniversitesi’ni basan, rektöre hakaret eden (CHP’nin bağnaz takımından destek gören) sağcı öğrencilerin taşkınlıklarından büyük bir üzüntüye düşerek zamanın cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye bir dilekçeyle başvurması bunun bir kanıtıdır. 11 Mart 1947 tarihli dilekçenin bir yerinde şöyle diyordu O. Burian: «… Ben üniversite adına konuşuyor görünmek istemem. Yalnız, onun bir işçisi olarak çalışmaya devam edebilmek için sizden yardım ve umut diliyorum. Bu umudun gücü içimizde sönmesin ki, yasa ve bilime saygıdan ayrılmadıkça düşünce ve söz özgürlüğüne sahip kalarak çalışabileceğimize inanalım; gençliği de, yılmaksızın, bu temel özgürlüklere inanla çalışan vicdanlı yurttaşlar olarak yetiştirelim…»

O    dönemin baskıcı CHP yönetiminin cumhurbaşkanına böyle bir dilekçe vermek kimsenin göze alamayacağı bir cesaret işiydi. O günlerde, bu dilekçe dolayısıyla, Prof. Nusret Hızır’ın sevincini hiç unutmuyorum.

Orhan Burian’a göre: «Memleketini sevmenin yolu binbir türlüdür. Yalnız kendi yolumuzu doğru bilip öbürlerini mahkûm edemeyiz. Kaldı ki, kusurdan, yanlıştan, suçtan, acı ve gözyaşından söz ederek de bu memleketin öz çocuğu, öz sanatçısı olunabilineceğini dünya edebiyatına bakarak öğrenmek gerekir. Cervantes, Molière, Shelley, Dickens, Balzac, Whitman, Dostoyevski bizim damgacılarımızın eline düşseler hepsi «memleketin yüzünü ak çıkaran büyük temsilcisi diye gösterilen onlardır. Bu gerçeği ciddiye almak zamanımız geldi de geçiyor.»

Çünkü: «Uygarlaşmakta, düşündüğünü dile getirmek bir aşamadır… Ama söylediğini işitmek daha ileri bir aşamadır. İskandinavyalılar, İngilizler bu aşamaya yaklaşmışlar…»

Orhan Burian’ın, her on yılda bir yeniden çevirmeyi tasarladığı Shakespeare çevirileri ve daha başka çevirileri, Denemeler Eleştiriler adlı kitabında yer alan deneme ve eleştirileri yanında, adını hiçbir zaman unuttturmayacak bir şiir antolojisi vardır: Kurtuluştan Sonrakiler (1946). Bu kitaptaki tüm şairlerden yapılan en iyi seçmeler yanında, adının bile anılması yasak olan bir dönemde Nazım Hikmet’ten onsekiz şiir basarak, daha sonra Yön Dergisi‘nin başlattığı akımın çok cesur bir öncülüğünü üstlenmiştir Orhan Burian.

Orhan Burian’a duyulan, hâlâ sönmeyen saygı, bu çabalan dışında, insanlığının, inceliğinin anılan da belleklerden silinmiş değil. Bakın Bülent Ecevit ne diyor onun için: «Orhan Burian korkusuz insandı. Aramızda o, düşünce hürlüğünü, mesela İngiltere kadar içine sindirmiş bir ülkede yaşıyor gibiydi. Düşüncesini, yazısını, sözünü sakınmak belki aklından geçmezdi. Temaslarında korkuya, sakıncaya yer vermez, kimse için kendi değerlerinden başka bir ölçü bilmezdi. Medeni cesaret ondaydı.»

Orhan Burian, Türk şiirini değerlendiren yazılarında, çok sevdiği Dağlarca üzerinde durmuştur özellikle. Dağlarca da, bu sevgiye iki ağıtla karşılık verdi. Bunlardan biri 1933, öbürü de 1981 tarihlidir.

Yazımı Dağlarca’nın ağıtıyla bitirmek istiyorum:

ORHAN BURİAN’I YAŞATMAK 1

Senin adını da yazıyorum
Kimi yapıtlarımı
Vedat Günyol sunarken

Yatınca geceleri o
Karanlığın korkunç bakışında
Okuyorsun değil mi

ORHAN BURİAN’I YAŞATMAK 2

Arkadaşımız Vedat Günyol diyorum
Oluyoruz üç kişi
Birdenbire

Ben dediğim için
Ona dediğim için
Seninle iki kişi oluyoruz birdenbire.

Yaşıyor işte Orhan Burian. O güzelim insan, şöyle diyordu Anış adlı yazısında: «Ölülerimiz için anma ve yaslanma törenlerinden vazgeçelim. Yaşayan yanlarını bilmek ve sevmek, onlarla ayrılmamacasma beraber olmak demektir.»

Beraberiz işte onunla. Mutlanarak, kutlanarak. Sh: 5-10

****

ORHAN BURİAN’I ANARKEN

Vedat Günyol

Zaman ne çabuk geçiyor! Orhan Burian’ı yitireli bir yıl oluyor. Türkiye’den uzakta bulunduğum 11 ay içinde birbirimize topu topu üç dört mektup yazabilmiştik. En son mektuplarından birisi şimdi karşımda. Okudukça utanıyorum. Biraz hınzırca yazdığım mektubuma ne de insanca yanıt vermiş. Ufuklar‘ın onuncu sayısında «lyimserlik-Kötümserlik» adlı güzel bir yazısı çıkmıştı. Bir yerinde şöyle diyordu: «Her şeyden önemlisi, millet maddi refahın tadını almaya başlıyor. Ahrette değil, bu dünyadaki yerini düşünüyor… Biz de şurada burada bu refah yoluna katılmaya çalışıyoruz. Ayvalık’ta bir zenginin asansör zevkini tatmak için iki katlı evine bir asansör yaptırması, kendi başına düşünülürse gülünç, hatta insafsızca bir iştir. Ama Manchester ya da Texas servetlerinin geçmişinin böyle öykülerle dolu olmadığını sananlar ancak bilgisizlerdir.»

İşte, bu Ayvalık’taki asansör sorunu beni çok üzmüştü. Bu, bana dünyanın en büyük haksızlıklarından biri gibi görünmüştü. Bir kez kafam buna takılmıştı. Artık yazının altını da üstünü de unutmuştum. Türkiye’nin kalkınma atılımı içinde, böylesine eşitsiz bir örnek bana korkunç gelmişti. Kendini çevresinden böylesine gereksiz bir lüksle ayıran bu zengini bir türlü bağışlayamıyordum. Bütün bunları Orhan’a yazıverdim. Bir süre sonra şu yanıtı aldım:

«Günyol’cuğum,

Mektubun bugün öğleyin geldi. Yazımdan rahatsız olmuşsun, belli. Ben de her yazımı yazdıktan sonra onun iki üç katı uzun bir yazı ile izaha muhtaç olduğunu hissederim. Bu yazının ise mahiyeti

HAL TERCÜMEM

1914 doğumluyum. Bekârım. Ankara Üniversitesi, Dil ve TarihCoğrafya Fakültesi’nde İngiliz Edebiyatı profesörüyüm.

Üsküdar’da, Bağlarbaşı’nda doğmuşum. Ailece, işgal sırasında İzmir’de, istirdattan (kurtuluştan) sonra Bursa’da bulunduk, ilkokul yıllarım çok bölüklü geçti: Gedikpaşa Amerikan, Fevziye, Bursa Amerikan okullarında, Bursa’nın Bizim Mekteb’inde okudum. 1926 sonbaharında Kabataş Lisesi’nin altıncı sınıfına girdim, iki yıl sonra, lise yeni binaya taşındı. 1932 yazında liseden mezun olduktan sonra bir yandan Mülkiye smavına, öbür yandan da lisenin isteğiyle Avrupa sınavına girdim. İkisini de kazanmıştım: Avrupa’ya gitmeyi yeğledim. 1933 sonbaharında Cambridge Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Bölümü’ne yazıldım. Oradan 1936 yazında mezun oldum. Altı ay daha aynı üniversitede kalarak bir inceleme üzerinde çalıştım. Sonra da Paris liselerinde İngilizce öğretim yöntemlerini izledim. Dönüşte, 1937 sonbaharı, Milli Eğitim Bakanlığı, beni, bir yıl önce açılmış olan Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne atadı. Buranın İngilizce Bölümü’nde bir yıl doçentlikten sonra askerlik görevime gittim. Muhabereci olarak kıta stajım önce İstanbul’da, savaş tehlikesi çıktıktan sonra da Trakya’da geçti. 1939 yılının son günlerinde terhis edilerek yeniden Dil Fakültesi’ndeki görevime getirildim. O zamandan beri görevim değişmedi. Üniversiteler yasası çıkıncaya kadar, Ankara Devlet Konservatuarının Tiyatro Bölümü’nde Batı Edebiyatı ve Tiyatro Tarihi derslerini de okutuyordum. 1947 sonbaharında Amerika’ya gittim. İki yıl orada, Princeton Üniversitesi’nde kendi alanımda kimi araştırmalarda bulundum. Amerikan edebiyatıyla uğraştım. İngiliz, Amerikan ve bugünkü Türk edebiyatlarına ilişkin Türkçe, İngilizce yapıtlarım, çevirilerim çıkmıştır. Onbeş yıl kadar Yücel dergisine yazı yazdım. Şimdi de kendim Ufuklar diye bir dergi çıkarıyorum. Bu uğraş dışında en zevkli bulduğum şey gezmek, eski uygarlık kalıntılarını, zengin ya da görünümü güzel yerler görmektir. Sh:11-15

Orhan Burian Özel Sayısı, 1953

 

*********

BENCİLLİK HASTALIĞIMIZ

İnsan olarak da, topluluk olarak da kurtulmak ve ilerlemek istiyorsak en önce iyi edilmesi gereken bir hastalığımız, her yerde özümüzü sivriltmeye bakan bencilliğimizdir.

Gerçi ileri uluslar sadece birer topluluk değillerdir, onları ilerleten yalnız toplu davranışlar olmamıştır: Toplumun içinden her alanda tek tek kişiler -kimi seziş gücü, kimi davranış yeteneği, kimi çabasındaki yılmazlık… ile yükselmiş ve o topluluğu daha ileri götüren yeni yollara sokmakta öncülük etmiştir.

Ama yine de, bu kişilerin hepsi bir topluluğun parçası olduklarını bilen insanlardır.

Bir topluluğun parçası olduğunu bilmek, yalnız, ben filan kıtadanım, ya da filan ulustanım ya da filan meslektenim demek değildir. Bu, ancak o topluluğun yaşayışına verdiği düzeni bilmek ve benimsemek olabilir.

Her ulus kendi insanlarına güvenli ve rahat bir hayat sağlamak için birtakım yasalar, düzen ve kurallar koyar; bunların kimi kitaplarda yer etmiştir, kimi törelerde. Bunların topu birden o ulusun yaşayış düzenini verir.

İşte biz böyle bir yaşayış düzenini gereğince bilip benimsemeyen insanlarız: Hele eli biraz para tutanlarımız, hele bir masa başına geçenlerimiz…

Zengin olmaya görelim, önemlice bir koltuğa oturmayalım; üyesi olduğumuz toplumun nasıl yaşadığını unutup hemen kendimize göre birtakım kurallar ve düzenler koyar, üstelik etrafımızın da bunlara uymasını isteriz.

Bir kereste tüccarı düşününüz ki, bir gün için Taksim Gazinosu’nda bir gecede üç bin beş yüz lira vermiştir de, kendisinden hayırlı bir amaç için istenen beş liradan kaçar; kerli ferli bir milletvekili düşününüz ki, vapur lokantasında, sahibi olan bir masaya diyelim ki yanlışlıkla oturur, sonra masanın sahibi olan aile geldiği zaman yerinden kımıldamak gereğini bile duymaz; bir hukuk danışmanı düşününüz ki, kendi nahiyesinin önünden geçerken vapurların düdük öttürmesini ister (beteri de var: Zat-işleri Müdürü, vaktiyle vapurları nahiyesinde hatta durdurtmuş bile!); bir öğretmen düşününüz ki, kendi halindeki bir kıyı kazasına bavul bavul elbise ve şapkalarla iner.

Bir Karadeniz yolculuğundan rasgele toplanan bu olayların kahramanları, sanki: «Ey ahali, anlayın işte, ben sizlerden farklı, sizin üstünüzde bir insanım!» diye haykırıyorlar; hepsi de bir çeşit bencillik örneği, hepsi de içinde bulunduğu toplumu tanımayan -ya da tanımak istemeye -ne oldum delileridir.

Bunların sayısı ne kadar artarsa toplumun sakin yüzü o kadar dalgalanıp bulanır, ne kadar eksilirse toplum o kadar düzeninde işler.

Memleketin iyiliği adına, toplumsal terbiyemizin temellerini yeniden ele almalı, sonra bütün vatandaşları -artık anlayışlarına göre: tatlılıkla ya da sertlikte bu terbiyenin imbiğinden geçirmeliyiz.

1945

Sh: 123-124

****

ORHAN BURİAN’IN TARİHÇİLİĞİMİZE KATKISI

«Sistemle aramak ve ilk önce kendimi aramakla işe başlamak lazım geldiğine inanıyorum.»

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Profesörü Orhan Burian, yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak 5 Mayıs 1953 tarihinde yaşama gözlerini yumdu. Henüz kırkma adım atmamış, atamamış Orhan Burian, kısa yaşamını en verimli biçimde değerlendirmiş, geriye telif ve çeviri olmak üzere 18 kitapla 200’ü aşkın yazı bırakmıştır. Üç kitabı ve daha birçok incelemesi de ölümünden sonra basılmıştır.1 Çevirileri, oyunları, deneme ve eleştirileriyle bilimsel araştırmaları onun ilgi alanının ne kadar geniş ve zengin olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Bu denli çalışkan, üretken bir fikir ve bilim adamımızı ölümünün 40. yıldönümünde, özellikle tarihçiliğimize katkısına ağırlık vererek anmayı bir borç, bir görev biliyorum.

Orhan Burian’ın Özgeçmişi

Orhan Burian kendi kaleminden çıkan hal tercümesine göre, 1914 yılında Üsküdar’da Bağlarbaşı’nda doğdu. İşgal sırasında ailece İzmir’de; kurtuluştan sonra da Bursa’da bulundu. İlk ve ortaokul yıllan çok bölüklü geçen Bunan, Kabataş Lisesi’ne girdi. Burada, Vedat Günyol’un deyimiyle, «özenilesi, kıskanılası bir öğrencilik döneminden sonra» 2 devlet hesabına İngiltere’ye gönderildi. 1933 sonbaharında Cambridge Üniversitesinin İngiliz Edebiyatı Bölümü’ne yazıldı. Dikkatli, sistemli, disiplinli bir öğrenci, çevresine güven veren bir insan olarak sivrildi. Türkiye’deki edebi akımlan yakından izlemekten de geri kalmıyordu. Hüseyin Cahit’in çıkardığı Fikir Hareketleri’ne abonedir. Buradan gönderdiği ilkyazılar Bursa Halkevi Dergisi’nde yayınlandı.3 Bu arada Yücel dergisinde de çevirileri, yazılan çıkmaya başladı.

Orhan Burian, Cambridge Üniversitesi’ni bitirdikten sonra (1936), üç ay Paris’te lise İngilizce öğretim yöntemlerini inceledi. Yurda dönüşünde, 1937 Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde görevlendirildi. Bu arada Ankara Devlet Konservatuarı’nın Tiyatro Bölümü’nde Batı Edebiyatı ve tiyatro tarihi dersleri okuttu. 1947 yılında Amerika’ya giderek burada Princeton Üniversitesi’nde araştırmalar yaptı. Amerikan Edebiyatı ile ilgilendi. Goethe’nin Amerikan Edebiyatı üzerindeki etkisini inceleyerek özellikle Emerson’un bu büyük Alman şairine bakışını ele alan Çalışmalar yaptı.4 1951 yılında profesör oldu. Yaşamının en verimli anında bu dünyadan göçüp gitti. Dr. Abdülhak Adnan-Adıvar, onun ölümüyle nasıl bir kayba uğradığımızı oldukça özlü ve çarpıcı biçimde şöyle dile getiriyordu: “Orhan Burian’ın ölümüyle genç ilim ve genç fazilet büyük bir kayba uğramıştır.

Orhan Burian, yurda dönüşünde, daha İngiltere’de iken yazılar gönderdiği Yücel’ in yazı kadrosu içinde seçkin bir yer tutmaya başladı. Bu dergide; İngiliz Edebiyatı’ndan yaptığı çevirileri, çağdaş Türk şiiri ve edebiyatını en sağlıklı biçimde değerlendiren eleştirileri6, denemeleri ile dikkati çekti. Türkçe’de deneme kavramına yepyeni bir boyut, yepyeni bir yorum getiren Orhan Burian olmuştur.7 Bütün bu çalışmaları içinde çeviri, onun edebi etkinlikleri arasında önemli bir yer tutuyordu. Tagore, Shakespeare, Arthur Miller, O’Neil gibi şair ve yazarların eserlerini dilimize kazandırmıştır. Shakespeare’in trajedileri Burian’m kalemiyle Türkçede kusursuz bir ifadesini bulmuştur.8

Orhan Burian, 1952 Şubatında Vedat Günyol’la birlikte Ufuklar dergisini çıkarmaya başladı. Derginin ilk sayısında yer alan dileğımiz’de Burian; Ufuklar’ın«Her seferinde itidal ve müsamahayı, her hükmünde sağduyuyu gözetmek lüzumuna» inandığını belirterek sözü şöyle bağlıyordu: «Ufuklar, iyiye doğruya, güzele diyerek yola çıkanlarındır».9 Ufuklar Dergisi kısa sürede büyük bir ilgi gördü. Bugün fikir hayatımızın, edebiyat dünyamızın ünlü imzalarını Ufuklar’ın ilk sayılarından başlamak üzere görmek olanaklıdır. Ufuklar, Orhan Burian’ın sağlığında 14 sayı yayınlanabildi, ölümünden sonra anısına Ufuklar özel sayısı çıkarıldı. Bundan sonra Vedat Günyol, Yeni Ufuklar adını verdiği derginin yayınını, binbir güçlükle fakat inançla tam 24 yıl sürdürdü. 1976 yılında bir kapanış sayısıyla Yeni Ufuklar yayın hayatımızdan çekildi.10

Hümanizma ve Yeni Bir Tarih Anlayışına Doğru

Çeviri, deneme, eleştiri gibi edebi türler üzerinde çalışmalarını yoğunlaştıran Orhan Burian’m bibliyografyası içinde Tarih araştırmaları da oldukça önemli bir yer tutmaktadır. Onun tarihle ilgili çalışmalarını değerlendirirken iki noktayı gözönünde bulundurmak gerekiyor. Bunlardan birincisi Burian’ın, ülkemizde yeni bir tarih anlayışının, daha doğrusu hümanist bir zihniyetin yerleşmesi için gösterdiği çabalar, İkincisi de bir araştırıcı olarak ortaya koyduğu çalışmalardır. Her iki nokta üzerinde kısaca durmak gerekir.

Yücel Dergisi altıncı yayın yılına girerken, Orhan Burian’ın çabalarıyla Şişli Halkevi’nde 26 Şubat 1940 tarihinde bir toplantı düzenlendi. Toplantının amacı, Hümanizma yoluyla kendimizi bulmak sorunsalına çözüm bulmaktı. Fakat o gün toplantıya çağrılanların çoğu ortada görünmemiş, katılanlar ise, Günyol’un deyimiyle, konuyla ilgili görüşlerini, kitap bilgisine dayanan basmakalıp savlarla bezenip gelmişlerdi.11 Hünamizmayı «Bir örnek taklidi değil, bir arayış sistemi» olarak algılayan Orhan Burian ise bu toplantıda görüşlerini şöyle açıklamışa: «Kendimizi arayalım derken ferdi kast etmiyoruz. Bir tarihimiz var ki tetkik edilmemiştir. Bir İçtimaî bünyemiz var ki nasıl kurulmuş ve nasıl işleyegelmiş olduğu araştırılmamıştır. Gene bir edebiyatımız vardır ki aranmamıştır.

Ne için? Çünkü hadise ve meseleleri hümanist kafa ile görmesini bilmedik. Bu zihniyet Avrupa’ya Renaissance ile yayıldı.»12

Burian niçin Rönesansçılar’ın fikir sistemini temel alıyordu? Bunun gerekçesini de şöyle açıklıyordu:13 «Onlar bütün kaideleri reddederek ve ancak kendilerine, kendi akıllarına güvenerek tıpkı Renaissance’ın büyük denizcileri, haritası yok meselelerin okyanuslarına açılmak cesaretini gösterdiler.» Orhan Burian, aynı bağlamda, tarihsel olayların açıklanmasında sosyal koşulların dikkate alınması gerektiğini de özellikle vurguluyordu: «Ne kadar isteriz ki bir Kırım Seferi’ni sade tarihi değil, aynı zamanda İçtimaî şartlar dahilinde tetki eden bir tarihçimiz bulunsun.» Türk hümanizması, «Asırların yüklediği nas ve doğmalardan silkinerek, insana gitmek, öteye ileriye, asla, köke inmek zarureti ile» karşı karşıya kalmış bulunmaktadır.14

Yücel’in «Hümanizmanın arayıcılığıyla kendimizi bulmak…» atılımı, geniş bir yankı uyandırdı. Dönemin gazete ve dergilerinde konuya ilişkin birçok yazı çıktı ve çeşitli görüşler ileri sürüldü.15 Derginin Müşterek Yazımız başlıklı açıklamasında şöyle deniliyordu: «Türk varlığının aslı karakterlerine tabi olarak yeni Türk cemiyetinin organizasyonuna ait bütün meseleleri yeniden tetkik etmek: İşte Türk hümanizması!».16

Öte yandan Orhan Burian, «Türk dilinin ve onunla birlikte Türk düşüncesinin benimsemek üzere olduğu» hümanizmanın ortaya çıkışı, yayılması ve bu kavramı nasıl algılamamız gerektiği konusunda üç önemli yazı kaleme aldı.17 Bilindiği gibi, Yunan ve Latin klasiklerinin incelenmesiyle klasik kültürün18 canlanması, hümanizmanın çıkış noktasını oluşturmaktadır. Fakat klasiklerin okunması yeni bir olay değildi. Çünkü kilise mensupları da klasikleri okuyor, ancak bunları Hıristiyanlık ilkeleriyle uzlaştırmaya çalışıyorlardı. Oysa hümanistler bu eserleri, yeni bir zihniyetle okuyor ve yorumluyordu. Dil çalışmalarıyla başlayan hümanizma, zamanla insanı Ortaçağ’ın bağlarından, kalıplarından kurtaran ve onu her şeyin ölçüsü yapan bir anlam kazandı. Bu zihniyet, «Avrupa medeniyetinin doğmasında ve yaşayagelmesinde» temel bir etken oldu. İnsan dünyayı yeni baştan tanımaya ve açıklamaya çalışırken dikkatini aynı zamanda kendine çevirdi. Bu, hümanizma çığırını açmıştır. Karanlıklardan sıyrılıp çıkan insan için etrafını olduğu kadar kendinin de özünü öğrenmek istediği bir ihtiyaç olacaktır.19 Sözün kısası Ortıan Burian, hümanizmayı ülkemiz açısından gündeme getirirken onun bir «zihniyet olduğunu, bu zihniyetin de naslardan kaçınma ve araştırılıp deneme gibi iki ana vasfının» bulunduğunu özellikle vurguluyordu.20

Orhan Burian hümanizmayı Türkiye açısından ele alilken şu koşulların dikkate alınması gerektiğini belirtiyordu: Hümanizma tarihin seyri içinde başlangıcı ve sonu olan geçmiş bir devir diye alınamaz. Onun içindir ki ülkemize hümanizmanın girmesi, bizim sözgelimi XV. yüzyıl İtalya’sı ya da XVI. yüzyıl İngilteresi’ndeki fikir hayatına dönmemiz demek olamaz. Bizim memleketimizde de bir zihniyet değişmesi, bir fikir devrimi olacak; fakat bu bizim kendi koşullarımızın ürünü olarak ortaya çıkacaktır. Yeni bir tarih devresini yinelemek karşısında değiliz. Daha doğrusu tarihi yeniden yaşayamayız.21 Çünkü hümanist zihniyet Avrupa’da doğduğu zaman «bir kere milletler bugün anladığımız şekilde toplu birlikler teşkil etmiyordu: İtalya ve Almanya küçük prenslikler halinde parça parça, Fransa ve İngiltere milli şahsiyetlerinin şuurunu daha henüz idrak etmek üzereydiler. Sonra, Hıristiyanlığın kurup devam ettire geldiği evrensel kilise devleti bütün kanunları, emir ve yasakları, nasları ile henüz mevcuttu».22 Oysa günümüze gelinceye kadar bütün yaşama ve düşünme koşulları değişmiş bulunuyor. Doğmalar ve peşin yargıların yersizliği ve değersizliği «bugün bir kanaat olmaktan çıkmış bir bedahat olmuştur.»

Orhan Burian, Yeni Avrupa’nın gösterdikleri özellikleri, kendimize özgü değişikliklerle tespit etme yoluna gitmektedir. Türk devrimi dogmaları kökünden söküp atmıştır. Artık «naslardan silkinelim» diye haykırmanın anlamı yoktur. Şu ya da bu sorun hakkında zihnimizi şu ya da bu biçimde düşünmeye zorlayacak bir güç yoktur.

Aynı biçimde Türk devrimi «katışıksız bölünmez bir millete dayanan kuvvetli bir devletçiliği» gerçekleştirmiş bulunuyor. Sözün kısası, XIV-XV. yüzyıllarda çeşitli Avrupa uluslarının temsil ettiği hümanizma artık ve Avrupa ne de Türkiye tarafından canlandırılır bir tarih parçasıdır. «Böyle olunca ise aşikârdır ki, o zaman Avrupa’sını taklit ederek mekteplerimize Latince, Yunanca koymak; vaktimizin ve dikkatimizin mühim bir kısmını klasikleri okumaya sarfetmek, Hıristiyanlaşmak; yahut paganlaşmakdavamızı halletmez…»23 Olayların incelenmesi bizi şu sonuca götürüyor: «Türkiye hümanist zihniyete, içinde bulunduğu şartların icap ettirdiği surette varacaktır».24

Yüzlerce yıllık bir geçmişe sahip olan ulusumuz acaba o zaman içinde neler yapmıştır? Tarihe geçen büyük ve elbirliğiyle yapılan işlerinin kuru bir listesi dışında bu ulus nasıl düşünmüş, ne duymuş, ne ortaya koymak istemiş ve ne başarmış, bilmiyoruz. Oysa insanın mekân içinde bir varlık olarak önemini anlaması yeterli değildir, insanın zaman içinde de bütün geleneğini kavraması gerekir ki Yahya Kemal buna tarih şuuru demektedir. Bizim için asıl önemli olan tarih içinde Türk olarak varlığımızı algılamamızdır?5

Türkiye’de hümanist zihniyetin yerleşmesi için gereğini duyuran bu zaman içinde kendini tanıma nasıl gerçekleşebilir? Bunan, bu soruya duraklamadan şu yanıtı getirmektedir: «Türklük tarihinin başından beri devam edegelen İçtimaî, ahlakî, felsefî, İlmî, edebî bütün faaliyetlerin tetkiki suretiyle…» bunu gerçekleştirebiliriz. Mekân içinde kendimizi tanımak yani insan olarak kendimizi algılamak için de Avrupa hümanistlerinin yaptığından farklı bir iş yapmak zorundayız. Ancak bugün Avrupa ve klasikler bize, insanın daima iyiye, doğruya, güzele erişmek üzere çaba gösteren bir varlık olduğunu ortaya koymaktadır.26

Orhan Burian bu bağlamda ayrıca şu noktalar üzerinde durmaktadır: Rönesans, ferde insanlığını, millete milliyetini öğretmiştir. Doğu, özellikle İslam dünyası, bugüne kadar Rönesansını yaşamamış olmanın sıkıntısını çekmiştir. Fakat insana insanlığını, millete milliyetini öğreten bir «muallim-ruh» ona da nasip olmuştur. Asya bugün hayretle, sevinçle, gururla bu ruhu içinde duyuyor. Bu duyguyladır ki şahsiyetsizlik buhranını geçirmiş ve kendi kudretini keşfe girişmiştir. Asya’nın çocuklarım, ulusal bütünlüklerine kavuşturan şövalye ruh Atatürk oldu. «Kuvvetini yaratan insan, iradesine dayanan insan, başladığı işi başarmak azmini gösteren insan, tarihini bilen millet geçmiş ve gelecekteki hayatından mesul olmakla iftihar eden millet Atatürk’ün büyük dersidir. Ve ona şükür olsun ki, Ege’den Çin Denizi’ne kadar bütün bir âlemi yeniden doğuran ölmez ruh yine Türk sıfatını taşıyor». Burian yazısını şu çarpıcı cümleyle noktalamaktadır: «Atatürk Asya’nın Renaissance’ıdır».27

Orhan Burian, «bir Türk hümanizmasının» gerçekleşmesi için çeviriyi temel bir basamak olarak görmektedir.28 Çünkü Avrupa’nın büyük edebiyatlarında «Renaissance» çeviriyle başladı. Avrupa ulusları kendi edebiyatlarını kurabilmek için önce büyük bildikleri milletlerin ne gibi eserlerle büyük edebiyatları yarattıklarım öğrenmeye çalıştılar. Sonra onlara benzer eserler yazmaya koyuldular. Bizim de edebiyatımızda artık gerçekten bir Rönesans hareketi başlamıştır.29 Bu yolda devlet büyük hümanizmacı olarak çalışmaktadır. Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel, birkaç lisede klasik kolun kurulmasını sağlamış, bakanlık içinde bir Tercüme Bürosu oluşturarak dünya klasiklerini dilimize kazandırmaya başlamıştır.30 Hasan Âli Yücel, klasiklerin başına koyduğu sunuş yazısında, çevirinin bizim açımızdan önemini şöyle açıklıyordu: «Bir milletin diğer milletler edebiyatını kendi dilinde, daha doğrusu kendi idrakinde tekrar etmesi, zekâ ve anlama kudretini o eserler nisbetinde arttırması, canlandırması ve yeniden yaratmasıdır. İşte tercüme faaliyetini biz, bu bakımdan ehemmiyetli ve medeniyet davamız için müessir bellemekteyiz.»

Milli Eğitim Bakanlığı, birçok klasik eserin dilimize çevrilmesi için yaptığı girişim yanında ayrıca bir de Tercüme Mecmuası yayınlamaya başlamıştır. Ancak bu dergide üç büyük Avrupa dilinden (İngilizce, Fransızca, Almanca) yapılan çeviriler ağırlıktadır. Oysa Avrupa’da hiç değilse daha üç büyük edebiyat dili var: İtalyanca, İspanyolca, Rusça. Küçük fakat milliyetini edebileştirmiş diller var. Orta Doğu’nun iki büyük klasik dili Arapça ve Farsça ve ötede bütün Asya.31 Bu nedenle dergi üç büyük dilin dar sınırlarına girmemelidir.

Bakanlığın tasarladığı dünya klasiklerinin çevirisi tamamlandığı zaman kütüphanemiz dünyanın en zengin klasik dizisine sahip olacaktır. Fakat bunun ötesinde üzerinde durulması gereken bir başka nokta da, «memleket mahsulü eserler üzerinde düşünmek esasını» temel bir ilke olarak almak zorunluğudur.32 Bakanlığın dünya klasiklerini dilimize kazandırmasını büyük bir kazanç olarak kabul eden Burian, aynı biçimde bu kuruluşun Türk klasiklerini bugünkü dilimize aktarılması yolundaki girişimini de hem iyi hem güzel bir çaba olarak görmektedir. Bu işin başarılması da «genç ihtiyar hepimiz için» faydalı olacaktır.33

Burian ve Tarihçiliğimiz

Orhan Burian’ı ayrıca tarihçi kimliği ile incelemek gerekir. Onun bu alandaki çalışmaları Osmanlı tarihi, Türk-İngiliz ilişkileri ve Türk kimliğinin, Türk görüntüsünün İngiliz kaynaklarına yansıması gibi konular üzerinde yoğunlaşmış bulunmaktadır. Hatta Orhan Burian’ın Halil İnalcık’la birlikte üç ciltten oluşacak bir Osmanlı tarihi yazmaya hazırlandığı dahi söylenmektedir. Şüphesiz böyle bir çalışmada Burian’ın hümanist görüşüyle, İnalcık’ın ciddi ve bilimsel tutumu birleşecek ve kitaplığımız, değerli bir Osmanlı tarihine kavuşacaktı.34 Yalnız bu tasarının belge yayınına yönelik bir çalışma olduğu anlaşılmaktadır.35 Her ne olursa olsun bir fılogo, bir edebiyat tarihçisi olan Orhan Burian’ın Osmanlı kaynaklarına da derinlemesine nüfuz ettiğine şüphe yoktur. Belli başlı Osmanlı tarihçileri ve bunların eserlerine ilişkin hazırladığı bir liste, onun bu kaynakları ne kadar yakından tanıdığını açıkça ortaya koymaktadır.36 Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nin yayınladığı bir broşürden anlaşıldığına göre Burian, bu arşivde de araştırma yapmıştır?37

Orhan Burian, tarih ve edebiyat kaynaklarımızdan, toplumsal eleştiriye, fikir özgürlüğüne yönelik öğeler taşıyan eserlere büyük bir değer vermektedir. Gazi Giray’ın ve Sarhoş Abdi’nin birkaç şiirini bu bağlamda ele alan bir incelemesi onun aynı zamanda divan edebiyatına da vukufunu kanıtlamaktadır.38 Aynı biçimde Burian, «Her türlü kanaate saygı gösterilmesini tavsiye etmekle müsamahacılığın, demokratlığın güzel bir müdafaasını yapan» Kâtip Çelebi’nin Mizanü’l Hak adlı eserine de seçkin bir yer vermektedir. O Kâtip Çelebi ki yalnız kendi düşüncesinin doğru olduğuna direnerek kavga çıkaranları, örümcek ağma düşmüş aciz sineklere benzetmektedir. Burian, önce Mizânü’l Hak’ten bir sayfalık bir alıntıyı yayınladığı gibi38 sonra da bu eserin daha geniş bir tanıtımını yapmıştır.39 Yine Orhan Burian, XVII. yüzyılın bir başka Türk klasiği üzerinde de durmaktadır. Bu, Koçu Bey’in 1631/32 yılında IV. Murat’a sunduğu «Çökmeye yüz tutan imparatorluğun halini ve bu çökmenin sebeplerini en iyi, en açık, en korkusuzca anlatan bir vasikadır». Yazarına da «Türklerin Montesqueu’sü» sıfatını kazandırmıştır. Risalenin vaktiyle Ebuzziya tarafından yayımlandığını anımsatan Burian, o zamandan beri tarihçilerimizin, edebiyatçılarımızın bu önemli fikir adamının hayatı ve eseri hakkında herhangi bir araştırma yapmamış olmalarından yakınmaktadır. Burian Koçu Bey risalesinin geniş bir tanıtımını yaparken şu değerlendirmeyi yapmaktadır: «Onun, sadece tarihimizin bir çağını aydınlatan bir eser değil, söz ve kanaat hürriyetinin bizdeki tarihinin en mühim anıtlarından biri olarak da okunacağını umuyoruz.»40

Orhan Burian’ın Türk-İngiliz ilişkileri üzerindeki araştırmalarına gelince: Onun bu konudaki ilk önemli araştırması Byron ve Türkler başlığını taşımaktadır.41 Burian, bu eserinde, Byron’ın Türk düşmanı olduğuna dair yerleşmiş bir kanıyı düzeltmeye çalışmaktadır. Çünkü, Byron’ın Türk düşmanı olduğu kanısı, onun edebi eserlerinin incelenmesiyle varılan bir sonuç değildir. Hatta onun yaşamı ve eserleri üzerinde yazılmış ayrıntılı bir araştırmamız dahi yoktur. Oysa «Köhne fikirleri, tam bir bilgiye dayanmayan kanaatlan kafamızdan atıp yerlerine öz ve doğru olanlarını koyduğumuz bir devirdeyiz.» Byron hakkında bir kanaatimiz olacaksa eskisinden daha tam olması gerekmektedir. Byron Yunan davasına karışmakla birlikte Türkler hakkındaki hükümlerinde tamamen tarafsız kalmış, «Türklerin namuslu, vekarlı, cesur, misafirperver, nezaketli insanlar olduğunu görmüş ve söylemiştir.»

Öte yandan Burian, İngiltere’de yazılan ve ulaşılması oldukça güç kaynaklarda bulunan ilk Türkçe şiirleri de tespit ederek gün ışığına çıkarmıştır.42 Ancak onun 1951-1952 yıllarında arka arkaya yayınladığı çalışmalar, Türk-İngiliz ilişkileri tarihine oldukça önemli bir katkıda bulunmuştur. Nitekim Türk-İngiliz siyasal ve ekonomik ilişkilerinin başlaması, İngiltere’ye ilk kapitülasyonların verilmesi, Levant Kumpanyası’nın43 kurulması gibi ayrıntılara inen tutarlı bir araştırmayı44 bir İngiliz kaynağının dilimize çevrilmesi izledi.45 Sözkonusu kaynak 1593 yılında Kraliçe Elizabeth’in Sultan III. Murat’a gönderdiği hediye’nin46 bulunduğu gemiyle Türkiye’ye gelen ve armağanın padişaha sunulmasında hazır bulunup aynı gemiyle memleketine dönen Richard Wrag adlı bir gencin seyahatnamesidir. Burian, aslı Hakluyt’s voyages içinde yayınlanmış olan bu seyahatnameyi oldukça ayrıntılı notlar ve açıklamalar, dilimize kazandırmıştır. Bu çalışmanın «bir gün elbet yazılacak İçtimaî tarihimiz için» yararlı olacağını düşünmektedir. Seyahatnamenin bir başka özelliği de 1594 yılında Avusturya’ya karşı yapılacak seferin hazırlıklarıyla ilgili ayrıntıları içermesi ve ayrıca İstanbul hakkında az çok ilgi çekici bilgiler vermesidir.

İngiliz seyyahlarının Türkiye üzerine verdikleri bilgileri değerlendirmeye devam eden Burian, yine 1951 yılı içinde dört İngiliz gezginin ülkemiz hakkındaki gözlemlerine eğildi. Türkiye’yi en çok ilgilendiren en eski İngiliz gezi yazıları 1580-1600 yıllan arasındaki dönemi kapsamaktadır. Bu dönemde ülkemizi gezip gözlemlerini yazıya döken dört İngiliz gezgini de Edward Webb, John Sanderson, Thomas Dellam ve Fynes Moryson’dur.47 Burian, bu dört gezginin verdiği bilgileri teker teker değerlendirmekte, aynı zamanda bu bilgilerin tarihsel önemi üzerinde de durmaktadır. Burian, aynca bir başka İngiliz gezginin, Peter Mundy’nin, XVII. yüzyıl Türkiyesi üzerinde verdiği bilgileri ayrı bir araştırmada ele aldı.48 Bu araştırmaya ayrıca, yazarın kaleminden çıkan ve At Meydanı (Sultanahmet)’nda bir bayram yerini gösteren taslak da eklenmiştir.

Şu noktayı unutmamak gerekir ki İngilizlerin Türklere ilişkin konulara ilgi duymaları, Avrupa kökenli bazı eserlerin çevirileri49 dışında, ancak XVI. yüzyılın sonlarına doğru başlayıp gelişmiştir.50 Bu da İngiltere ile kurulan siyasal ve ekonomik ilişkilerin bir sonucu olarak görünmektedir. Artık İngiliz seyahatnamelerinde, İngiliz edebiyatında giderek Türk görüntüsü belirli bir yer tutmaya başladı. İşte Burian, bu konuyu derinlemesine inceleyerek uluslararası bir üne sahip olan Oriens dergisinde yayınladı.51 Orhan Burian, bu çalışmasıyla, günümüz tarihçilerinin giderek ilgisini çeken Doğu-Batı kültür ilişkilerine giden yolun taşlarını yıllarca önce döşemeye başlamış bulunuyordu. Sözkonusu yazı, Burian’ın bu konudaki araştırıcı kimliğinin en seçkin örneklerinden biridir.

Bütün bu çalışmalardan başka Orhan Burian’ın Babıâli nezdindeki üçüncü İngiliz elçisi olarak görev yapan (1597-1607) Lello’nun muhtırasını yepyeni bir yöntemle yayınlaması da üzerinde durulması gereken bir konudur. Bu muhtıra Lello’nun ülkemizde elçi olarak görev yaptığı on yıllık süre içinde yönetime gelen sadrazam ve sadaret kaymakamlarına ait bir çeşit «tezkere»dir. Ancak bu görevlilerin özgeçmişleri verilirken Osmanlı-Avusturya savaşları, Anadolu’da başgösteren Celali ayaklanmaları üzerinde de durulmakta ayrıca Valide Safiye Sultan’ın devlet yönetiminde giderek duyulan ağırlığına da işaret edilmektedir. British Museum’da yazma olarak bulunan bu muhtırayı ilk kez Orhan Burian yayımlamıştır. Burian, iki yazmanın en eskisi olarak kabul ettiği nüshayı esas alarak diğer metindeki farkları dipnotlarında göstermiş, böylece eleştirili bir basım hazırlama yoluna gitmiştir. Ayrıca Burian, yayınladığı İngilizce metnin Türkçe çevirisini de vermiştir. Bütün bunların ötesinde Burian, muhtırada verilen bilgileri anlaşılır hale getirmek, yanlışları düzeltmek, eksikleri tamamlamak için de yerli kaynaklara başvurmuştur. Âli, Haşan Beyzade, Selaniki, Peçevi, Kâtip Çelebi gibi Türk tarihçilerin eserlerinden başka Hammer ve Zambaur gibi yabancı bilginlerin de araştırmalarına başvurmuş, bunlardan derlediği alıntılan taban notlarına eklemiştir. Eserin gerek İngilizce metni gerekse Türkçe çevirisi bir ilksöz, bir girişi içermekte ayrıca sonunda iki ek bulunmaktadır. Eklerden birincisi sipahi isyanıyla ilgili Selanik’den yapılan bir alıntı, diğeri de Derviş Paşa tarafından İngiltere kralına yazılmış bir mektubun çevirisidir.52

Orhan Burian bu çalışmasıyla hiç şüphesiz Türkiye tarihine yeni bir kaynak kazandırmıştır. Aynı zamanda yabancı kaynaklar dilimize çevrilirken nasıl bir yöntem uygulanması gerektiğini somut olarak ortaya koymuştur. Muhtıra, Üniversite çevrelerinde büyük ilgi gördü. M. Cavid Baysun, bununla ilgili olarak oldukça ayrıntılı bir tanıtma yazısı yayınladı.53 Bu tanıtma yazısını, ne yazık ki yine Baysun’un kaleminden çıkan Burian’la ilgili bir Nekroloji haberi izliyordu.54

Nekroz: Bir veya daha fazla sayıda hücrenin, dokunun ya da organın geri dönüşemez şekilde hasar görmesi sonucu görülen patolojik ölümdür. Örneğin bir yanık durumunda aşırı ısıya maruz kalan vücut parçası nekroza uğrayıp cansız doku haline gelebilir.Diğer sebepler; yaralanma, enfeksiyon, kanser, enfarktüs, zehirlenme ve enflamasyon olabilir.

Baysun’uın bu yazısı şöyle bitiyordu: «Daha pek uzun seneler hizmet edecek bir çağda sönüp giden bu genç ilim adamı, bilgisi kadar iyi ahlakı ve doğruluğu ile de temayüz etmişti.»

Burian, kitaplarla dolu bir odaya kapanıp kendisini ülke sorunlarından uzak tutan bir yol izlemedi. Köy enstitülerinde konferanslar verdi. Bu kuruluşları savundu ve enstitüleri hedef alan yıkıcı zihniyete karşı çıktı.55 1947 Martında Ankara Üniversitesi’nde bir takım öğrenciler, üniversitenin camlarını kırıp rektörü bir takım «taahhütlerde bulunmaya» zorladıkları zaman Orhan Burian, yüksek bir medeni cesaret örneği göstererek Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye bir mektup yazdı. Yasalara saygı Türk üniversitelerinin bağımsız düşünmesi gerektiğini, fikir ve söz özgürlüğünü savunan bu mektup şöyle bitiyordu:

«Ancak düşünce özgürlüğü içinde memlekete ve insanlığa yararlı işler görebilecek olan üniversitenin, bu büyük buhran sırasında, sizin tarafsız hükmünüzle korunmaya ihtiyacı büyüktür. Bununla beraber ben üniversite adına konuşuyor gözükmek istemem. Yalnız, onun bir işçisi olarak çalışmaya devam edebilmek için sizden yardım ve umut diliyorum. Bu umudum gücü içimizde sönmesin ki, yasa ve bilime saygıdan ayrılmadıkça düşünce ve söz özgürlüğüne sahip çıkarak çalışabileceğimize inanalım; gençliği de, yılmaksızın, bu temel özgürlüklere inançla çalışan vicdanlı yurttaşlar olarak yetiştirelim.»56

Ölümünün 40. yılında bu büyük insanı, bu büyük bilim ve fikir adamımızı saygıyla anıyor, bu naçiz araştırmayı onun yüce anısına sunuyoruz.

Orhan Burian, Yücel, 61 (1940), 33.

 

Notlar

(1)   Ufuklar 15-16 (1953), Orhan Burian Özel sayısı, 128-129; Sami N. Özerdim, «Prof. Orhan Burian (1914-1953) Bibliyografyası», Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi (Bundan sonra AÜDTCFD), XV/3-4 (1958), 83-95.
(2)  
Vedat Günyol, «Orhan Burian’ı Anarken» Cumhuriyet, 8 Mayıs 1976, yeniden şurada Orman Işırsa, İstanbul 1970, 30.(1935)
(3)  
Orhan Burian’ın Bursa Halkevi Dergisi’nde çıkan ilk yazısı «Keymbriç mektupları I», Uludağ, 2(1935), 45-46 başlığını taşımaktadır. Burian bu yazısında Cambridge Üniversitesi’nin kuruluşu ve bu şehrin konumu üzerinde durmaktadır. Bundan sonraki mektuplarında, bu üniversitede okumuş ve meşhur olmuş adamları Uludağ okuyucularına tanıtmaya çalışacağını yazmaktadır. Ancak, Uludağ’da söz konusu yazısından başka, iki şiir çevirisi dışında onun imzasına rastlanmamaktadır. Bk. Orhan Burian, «Tagore’den Şiirler, Bahçevan I», Uludağ, 2(1935), 47-48; 4 (1935),         45-46.
(4)  
Orhan Burian, «Emerson Gözüyle Goethe. Amerikan Görüşünün bir Hülasası», AÜDTCFD, VII/3 (1949), 39-42.
(5)  
Ufuklar özel sayı., 75. 1935.…/..
(6)  
Orhan Burian, «Çeyrek Asırlık Türk Şiiri», Yücel, 98(1944), 42-46. Ayrıca bk. Orhan Burian, Kurtuluştan Sonrakiler, Şiir Antolojisi, İstanbul, 1946. Bu eseriyle Burian çağdaş Türk şiirinin en güzel antolojilerinden birini vermiştir. Antolojinin girişi ve her şairimiz hakkındaki değerlendirmeleri bugün bile önemini korumaktadır.(1935)…./
(7)  
Orhan Burian, «Edebi Neviler: Essay Hakkında», Yücel, M/16 (1936),         142-144.
(8)  
Orhan Burian, «Bir Radyo Konuşmasından: Ana Eser: Hamlet», Yeni Ufuklar, 29 (1954, 161-166. IV. Shakespeare, Hayatı-Eserleri: Orhan Burian’m tercüme ve notlarından hazırlayan Vedat Günyol, İstanbul, 1955.
(9)  
Ufuklar imzasıyla, Ufuklar, 1(1952), 1.
(10)
Ufuklar ve Yeni Ufuklar için bk. Vedat Günyol, «Son Söz», Yeni Ufuklar, 275 (1976) 1,10. Derginin bu son kapanış sayısında kırk kadar yazarımızın Yeni Ufuklarla ilgili değerlendirmeleri yer almaktadır. Ayrıca bk. Vedat Günyol, Çalakalem, (Eleştiriler), İstanbul, 1977. 311-342.
(11)
Vedat Günyol, Orman Işırsa, 32.
(12) 
«Müşterek Yazımız», Yücel, 60 (1940), 8.
(13) 
Göst. yer., 8.
(14)  Göst. yer., 6.
(15)  «Yücel’in Hümanizması Dolayasıyla», Yücel, 62 (İ940), 1; Behçet Kemal Çağlar, «Halk Sanatının Zaferi», Yücel, 73 (1941), 3-5. Yücel’in başlığının altına Hümanizmanın Ar ayıcılığıyla Kendimizi Bulmak sözleri kondu ve dergide Hümanizmaya ilişkin yazıların sayısı giderek artmaya başladı. Ancak 1940 yılından önce de bu dergide Hümanizmayla ilgili yazı ve araştırmalara yer verilmiştir. Bk. Fevzi Muhip, «Neo-Hümanizma», Yücel, 2(1935), 10-12; Aynı yazar, «Neo-Hümanizma ve Akıl»,yüce/, 3(1935), 5-3.
(16) 
Yücel, 61(1940), 6.
(17) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz I, Hümanizma», Yücel, 62 (1940), 71-72; «Hümanizma ve Biz II, Hümaniz,ma», Yücel, 63 (1940), 121-122; «Hümanizma ve Biz III, Biz», Yücel, 64(1940), 171-173.
(18) 
Krş. Jakob Burckhardt, İtalya’da Rönesans Kültürü (Çev. Bekir Sıtkı Baykal, İstanbul, 1957-1958).
(19) 
Orhan Burian, «Üç Şiir Dolayısıyla», Yücel, 47(1939), 262-263. Krş. Aynı yazar, «Medeniyet Ardındaki Ahlak», Ufuklar, 7(1952), 194-197.
(20) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz III, Biz»göst. yer.,  171.
(21) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz III, Biz»göst. yer., 171.
(22) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz III, Biz»göst. yer., 171.
(23) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz III, Biz»göst. yer., 172.
(24) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz III, Biz»göst. yer., 172.
(25) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz III, Biz»göst. yer., 173.
(26) 
Orhan Burian, «Hümanizma ve Biz III, Biz»göst. yer., 173.
(27) 
Yücel, 46 (1938), 195.
(28) 
Orhan Burian, «Tercümeciliğimiz», Yücel, 79 (1941), 9-12.
(29) 
Orhan Burian, «Tercüme ve Bizim İçin Manası Üzerine». Ülkü, Yeni seri, VII/75(1944), 17-18. Krş. Hilmi Ziya Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, İstanbul, 1935.
(30) 
Suat Sinanoğlu,TürkHümanizmi, Ankara, 1980, 9’i.
(31)  Orhan Burian, «Kitaplardan Okuyucuya: Tercüme Mecmuası», Yücel 76 (1941), 176-179.
(32) 
Orhan Burian, «Edebiyatımızın Asıl Noksanı», Yücel, 36(1938), 257.
(33) 
Orhan Burian, «Türk Klasikleri», Ufuklar, 1(1952), 23-24.
(34) 
Haluk Y. Şehsuvaroğlu, «Sevgili Bunan», Ufuklar, özel sayı, 77; Vedat Günyol, Orman Işırsa, 34.
(35) 
Ekim 1992’de Konya’da yapılan bir toplantı sırasında, uzun süredir kafamı kurcalayan bu soruyu Prof. Halil İnalcık’a sordum. İnalcık, Burian’ın İngiliz arşivlerinden Türk-İngiliz ilişkileriyle ilgili pek çok belge getirdiğini ve ortak çalışmanın bu belgelerin açıklanarak yayınlanmasına yönelik olduğunu söyledi. Ancak Orhan Burian’ın ölümüyle bu çalışmanın yarım kaldığını ekledi. înalcık’ın bir makalesindeki (Osmanlı Imparatorluğu’nun Kuruluş ve inkişafı Devrinde Türkiye’nin iktisadi Vaziyeti», Belleten, 60 (1951), 675/199) bir dipnotu da bunu doğrulamaktadır.
(36) 
M.ö. Engin imzasıyla, «Başlıca Osmanlı Tarihçileri», Yücel, 107 (1945), 15-17; Krş. aynı imzayla, «Tarihi Sevenlere Yardım» Ufuklar, 3(1952), 76-78.
(37) 
Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı, Osmanlı Arşivi Bülteni, I, İstanbul, 1990, 52.
(38) 
Orhan Burian, «Bozuk idareden Şikâyetçi iki Şair», AÜDTCFD, VIII/4(1950), 676-681.
(38a)M.Ö. Engin imzasıyla «ilerlemek anlaşmaktadır», Ufuklar, 14 (1953), 53.
(39) 
Orhan Burian, Mizanü’l-Hak, Yeni Ufuklar, 3(19), 1953, 217-219 (Ölümünden sonra yayınlanmıştır.)
(40) 
M.ö. Engin imzasıyla, «Koçi Bey Risalesi» Ufuklar, II/l (1953), 21-27. Burian, «Gençliğin, risalenin yeni harflerle 10 sayfalık kısmım dahi» bulamadığını söylüyorsa da doğru olmasa gerektir. Çünkü bilindiği gibi Koçi Bey Risalesi, Ali Kemali Aksüt tarafından bazı yeni eklerle tekrar bastırılmıştı. (İstanbul, 1939)
(41) 
Ankara Halkevi’nde 18 Mayıs 1938’de verilen bu konferans, aynı yıl kitap halinde basılmıştır: Orhan Burian, Byron ve Türkler, Ankara Halkevi (18-5-1938), Cumhuriyet Halk Partisi Yayını, Ankara, 1938. Byron’ın kişiliği, eserleri ve Goethe’in onun üzerindeki etkisi konusunda Burian ayrı bir araştırma yapmıştır. «Goethe ile Byron»,AÜDTCFD, VII/3 (1949), 26-37.
(42) 
Orhan Burian, «Ingiltere’de Yazılmış İlk Türkçe Şiirler», AÜDTCFD, VII/4 (1949), 583-586.
(43) 
A.C.Wood, A History of the Levant Company, Oxford University Press, 1935.
(44) 
Orhan Burian, «Türk-İngiliz Münasebetinin Ilk Yıllan», AÜDTCFD, IX/1-2 (1951), 1-17.
(45)  
Orhan Burian, «Kraliçe Elizabeth’den Üçüncü Sultan Murat’a Gelen Hediyenin Hikâyesi», AÜDTCFD, IX/1-2 (1951), 19-41.
(46)  
Krş. Tülay Reyhanlı, İngiliz Gezginlerine Göre XVI. Yüzyılda Hayat (1582-1599), Ankara, 1983, 50-51.
(47)  
Orhan Burian, «Türkiye Hakkında Dört Ingiliz Seyahatnamesi», Belleten, 58 (1951), 223-245.
(48)  
Orhan Burian, «Üç Yüz Yıl Önce Memleketimizi Gezen IngilizlerdenPeter Mundy », Belleten, 61 (1952), 27-33.
(49)  
Berna Moran, Türklerle İlgili İngilizce Yayınlar Bibliyografyası Onbeşinci Yüzyıldan Onsekizinci Yüzyıla Kadar, İstanbul, 1964.
(50)   Harold Bowen, Türkiye Hakkında İngiliz Tetkikleri, London-New York-Toronto, 1948.
(51)  
Orhan Burian, «Interestof the Engilish in Turkey as Reflected in Engilish Literatüre of theRenaissance», Oriens. V (1952), 209-229; Türkçe çevirisi Çiğdem ipek tarafından yapılmıştır. Bk. Belleten, 216(1992), 567-589.
(52)  
Orhan Burian, The Report of Lello Third English Ambassador to theSublime Porte. Babıâli Nezdinde Üçüncü İngiliz Elçisi Lello’nun Muhtırası, Ankara, 1952.
(53)  M. Cavid Baysun, «TheReport of Lello…», Tarih Dergisi, 7(1953), 159-162. Bu yazı Yeni Ufuklar 4(20), 1954, 250-254)’de tekrar yayınlanmış ancak herhalde yanlışlıkla olacak, Türkiyat Dergisi’nden (?) alındığı yazılmıştır.
(54)  
M. Cavid Baysun, «Nekroloji: Profesör Orhan Burian», Tarih Dergisi, 7 (1953), 163.
(55)  
Orhan Burian, «Maarifimizin Düzelişi Hakkında», Yücel, 101 (1944), 5-8; Aynı yazar, «Köy Enstitüleri ve Yıkıcı Zihniyet», Yücel, 125(1947), 6-7.
(56)  
11 Mart 1947 tarihli bu mektup için bk. Orhan Burian, Denemeler ve Eleştiriler, İstanbul, 1954, 7-10. Mektubun İnönü’ye ulaştığı konulan bir kayıttan anlaşılmaktadır. Ayrıca bk. Orhan Burian, «Üniversitelerimiz», Yeni Ufuklar, 8(24), 1954, 380-385.»

Sh: 290-301

**************

RENAISSANCE (Rönesans)

Renaissance denen ruhilk önce Hıristiyan Batıda göründü. Dünyayı yönetecek bir devlet ve bütün ruhları yönetecek bir din tasarımının iflasını ilk önce bu yeni kişilik ve yetkiyle Batı onayladı.

Ortaçağ boyunca iki kurum, etrafını sömürüp yutarak insanlığın efendisi olmak istemişlerdir. Zaferi bunların biri, ulusların bütün haklarını çiğnemekte; öbürü, insan teklerinin bütün haklarını hiçe saymakta buluyorlardı. Bu iki kurum, imparatorluk ve kilisedir.

Ama bu kurumların her ikisi de yasasızlık üzerine kuruldukları içindir ki, kararlılık bulamadılar; insanlığı saymadıkları içindir ki, güçten yoksun kaldılar. Gereksiz, hatta zararlı olduklarını anladıkları ölçüde de Avrupa onları saymak ve dinlemekten uzaklaştı, imparatorlukla Kilise de asa ve abadan yoksun, göçtü gitti.

Böylece, köhneyi atmakla işe başlayan Renaissance ruhu onun yerine yetkini getirmekle işini tamamlar.

Renaissance’ın yapıcılığı bir destandır; ejderler diyarını bir ucundan öbür ucuna fetheden bir şövalye-ruhun destanı. Bu fatihler sayısızdır, ama en büyük ve kesin olanları ikidir: Renaissance insan tekine insanlığını, ulusa milliyetini öğretmiştir.

Bu öğretici-ruh iledir ki, insan, din ve onun buyruğundaki skolastik düşünce cenderelerinden kurtuldu, duygu ve düşünce özgürlüğüne kavuştu, kendini tanımayı, kendine güvenmeyi bildi; öbür dünyanın gölgesinde kalmaktan çıkıp, hayatın güzelliğine vardı.

Yaratıcı düşünce için insanın hayatına inanması şarttır; bilim ve sanata bekledikleri bu ilk hızı Renaissance verdi.

İnsana ilk çağda sahip olduğu kişilik mülkünü veren Renaissance, aynı zamanda onun, bu mülkü sınırlandıran ve değerlendiren çevredeki yerini de saptamıştır. Bu çevre, insana toplumsal varlığını kavratan milliyettir. Renaissance ruhunu içinde duyan insan, kendini tanıdı, evet; ama kimlerle ve ne diye bağlı olduğunu anladı ki, bu daha önemlidir. Kişisel bütünlükle birlikte milli bütünlük Renaissance’ın büyük eseridir.

Doğu ve özellikle İslam dünyası, bugüne kadar kendi Renaissance’ına erememiş olmanın acısını çekmiştir. Ama insana insanlığını, ulusa milliyetini öğreten bu öğretici-ruha o da kavuşacakmış. Asya bugün şaşkınlıkla, sevinçle, gururla bu ruhu içinde duyuyor. Bu duyguyladır ki, kişiliksizlik buhranı geçirmiş ve kendi güçlerini, yetilerini keşfe girişmiştir. Bu duyguyladır ki, artık ümmet olmanın keşmekeşinden sıyrılmış, ulus olmanın onuruna sahiptir.

Asya’nın çocuklarını, korkulu yollarının sonuna: kendilerine ve ulusal bütünlüklerine kavuşturan şövalye-ruh Atatürk oldu. Onun yapıcılığı bir destandır: Bütün düzeltme, yaratma ve kurma gücüyle Renaissance Avrupası’nınkine eş bir enerji destanı. Gücünü yaratan insan, istemine dayanan insan, başladığı işi başarmak gücünü gösteren bir ulus, geçmiş ve gelecekteki hayatından sorumlu olmakla gurur duyan bir ulus, Atatürk’ün büyük destanıdır. Ve ona şükür olsun ki, Ege’den Çin Denizi’ne kadar bütün bir dünyayı yeniden doğuran ölmez ruh yine Türk damgasını taşıyor.

Atatürk, Asya’nın Renaissance’ıdır.

1938

Sh:36-37

 

BİLİM İNSANLIKTA ONUR BIRAKMIYOR MU?

Bilim karşısında insanın durumu son kırk elli yıldır kökünden değişti. On dokuzuncu yüzyılda egemen olan iyimserlik, bilgine de, alanında çalışmakla insanlığın hayrına uğraştığı güvenini aşılıyordu. Bu hayrın hem maddi hem manevi alanda kendini göstereceği kabul ediliyordu. Bugün bu güven ortadan silinmiştir.

Savaşın yıkıcılığı bilimin maddi refah getirdiği inancını baltalamıştır. Bilimin kafalara manevi aydınlık getirdiği kanısı ise düş kırıkları içinde kaybolup gitti. Kişisel araştırmaların verdiği coşku yerine ekmek parası için takım halinde çalışmanın cansızlığı var. Bilimin özgürlüğü devlet müdahalesinin yıldırısı altındadır. Bilimin başarılan arttığı ölçüde kötü kullanımları olanağı da artıyor. Bunların hepsinin üstünde de, gittikçe teknikleşen savaş, insanlığın karşısına korkunç düşler gibi dikiliyor. Şu geçen elli yıl, bilimin önüne koca bir soru işareti çıkardı.

Bu büyük değişiklik iki dünya savaşının kafalara zorla soktuğu acı gerçekler yüzündendir. Bu yüzyılın başında Welles «Oluş Halinde insanlık», «Yeni Bir Ütopya», «Eski Ağıza Yeni Dünya» diyerek kitaplar çıkarıyordu. Oysa 1945’teki kitabı büyük bir umudun ölümünü anlatıyor. «Uzanabileceği Kadar Uzanan Akıl». Welles’in o ilk iyimserliğinden bu kadar kötümserliğe dönmesi gerçi abartılıdır: bununla birlikte bilim dünyasının değişen görünümünü çok iyi yansıttırıyor.

[Herbert George Wells (1866-1946), ütopyaların yanı sıra, bilime teknolojiye aşırı güvenenlere uyarı olsun diye distopyalar da yazdı. Wells, toplumun kusurlarına alternatif, “kusursuz bir toplum” fikrinin başka bir totaliterizmin kapılarını açacağını ilk fark eden yazardı. Gelecek bir zamanda geçen, karamsar, “böyle giderse işin sonu kötüye varır” diyen öyküler. 1899’da yayımlanan distopya ve bilimkurgu romanı Efendi Uyanıyor’da, halk ile dünyayı ele geçiren despot yönetim arasındaki savaşı hikaye eder. Halkın tarafını tutmak ile güçten taviz vermemek arasındaki ezeli açmazı dile getirir.]

1905 yılında Albert Einstein adında idealist genç bir fizikçi madde ile enerji üzerine kuramsal bir keşifte bulundu. Bu keşifle doğa üzerindeki bilgimizi daha derinleştirdiği, bir bilgin olarak da sorumluluğunun böylece sona erdiği kanısındaydı. Oysa otuz beş yıl sonra aynı adam Birleşik Amerika hükümetini, bu keşfi atom bombasının yapımı konusunda ikna etmeyi kendine görev bildi. Bu durum zamanımızda bilimin, birey ve toplum bakımlarından içinde bulunduğu iki katlı yıkımı açıkça gösteren bir semboldür. Asya, Batının atom bombasını kolay kolay bağışlamayacaktır. Bilim, insanlığı parçalayıp dağıtan korkulan, kinleri arttırmıştır.

Bilim günahsızdır, onu kötüye kullanan topluluklardır, demek sorunu çözümlemez. Bilginler de sorumluluk duygusu olan insanlardır, o sorumluluktan kaçındıkları zaman da suçludurlar. Bundan başka, bilimlerin konusu insanoğluna yanaştığı ölçüde bilimsel düşünceler tarafsızlıklara» yitirirler; ahlaka derin etkileri olur. Bilim, ayrıcalık savında bulunamaz: İster istemez insanlığın yaşamına karışmaktadır.

Bilim, ölçüsüz bir biçimde ilerlemiştir de dert oradan geliyor, insanoğlunu da eşyayı tanıdığımız kadar tanıyabilsek her şey yoluna girecek sanmak da fayda etmez. Gelecekte psikoloji alanında bir Newton çıkıp sonra bir Göbbels hizmetinde çalıştığını göz önüne getirelim, tehlikenin büyüklüğünü anlarız.

Bugünkü güç durum üzerinde her birimizin kendine göre bir açıklaması bulunabilir, ama kesin olan bir şey var: O da tez elden bir hal çaresinin bulunamayacağı. Elbette ki, bilimden kaçınmak olmaz. Çağımızın en büyük ahlak adamı sayılan Gandhi, gerçi modern bilgiden uzaklaşmak suretiyle değer yargılarımızda yeniden bir denge kurmak istedi, ama insanlık o yoldan yürümüyor. Memleketimizi doğal çabalarından alıkoymak elimizden gelmeyeceğine göre öğreneceğimiz şey, bilimi insanlık onuruyla bağdaştırmanın yoludur.

Bu, o kadar yeni bir görev ki, daha kimse yeterince düşünmüş, üzerinde yetkiyle söz etmiş değil. Gerekli olan bilimsel bilgiyle ahlak arasında bir kaynaşma sağlanmasıdır. İnsanlığın değişmez değerleri bilim çağma uygun bir ifadeye yeniden kavuşturulmalıdır. Komünistler kendilerine göre bir yanıt bulmuşlar, çünkü onların doktrinleri Marx’çi bir toplumda bilimin görevini saptıyor. Ama onların görüşü Batıyı doyurmaz, çünkü özgürlük ilkesini yadsıyor; bu ilkeyse hem bilimin ilerleyişi hem de insanlığın onuru için şarttır.

Şimdiki ilk iş bilginlere düşüyor, çünkü sorunun özünü ancak onlar anlar. Şükür ki, onlar da, bilimin topluma etkisinden doğan yeni güçlükleri ortadan kaldırmanın gereğini anlamış gözüküyorlar. Atom bilginleri siyasal olmayan birlikler kurdular: Hem kendilerini hem halkı, atom enerjisinin savaş ve barış yolunda kullanılışı üzerinde aydınlatmaya bakıyorlar. Bir iki yıl önce Londra’da «bilim felsefesi» üzerinde çalışmak için bir birlik kuruldu, bildirisi burada ortaya atılan sorunları içine alıyor.

Bütün bunlar yeni bir zihniyete işarettir. Birçok Amerikan üniversitesinin genel eğitim kursları açmaları, bunlarda bilim adamı olacaklara beşeri (insanla ilgili) bilgiler, beşeri bilgiler üzerinde çalışanlara da bir miktar bilimsel bilgi vermeye çalışmaları bunu gösteriyor.

Mademki bilimin ilerleyişi durdurulamaz, bilim insanlaştırılmalıdır. Gerekli olan bilimsel bir hümanizmadır. Bilim ve onun gerek birey gerek toplumla olan ilişkisi üzerine dengeli bir görüş kazandıracak bir hümanizma. Bilimin egemenliğine yer vermemek isteniyorsa bu yeni görüş bireysel yeteneklere gelişmek olanakları vermelidir. Bireyin gerek iş gerek düşünce alanında girişim yeteneği, fizik bilimlerinin büyük gücü ve toplumsal kuramların çokluğu yüzünden büsbütün yok olmak üzeredir. Bu tehlikeyi gören bilginler, uygarlığın bireylerin yaratıcı düşüncelerinden doğduğunu dünyaya anımsatmak yoluyla insanlığın yeniden onur kazanmasına yardım edebilirler.

Son olarak, bilginlerin bir işi de, bilimsel bilgiyi derleyip toparlamak ve basitleştirmektir. Bilimin genellikle insanları düşünce aydınlığına ulaştıracağı kanısı egemen kaldığı sürece açık ilkeler bulunması bekleniyordu, bu ilkeler sayesinde insanlar doğayı anlamak olanağını bulacaklardı. Oysa şu son yüz yıl içinde bilim o kadar genişledi, o kadar uzmanlık işi oldu, öyle anlaşılmaz durama geldi ki, başka başka alanların bilginleri birbirlerini anlamıyorlar; hatta doğanın kendi uzmanlıklarına ilişkin yönünü bile doğra dürüst göremiyorlar.

Bu yüzden gelecek karanlık gözükebilir. Ama insan aklının bütün gücünü tükettiğini sanmak da yersizdir. Birçok bilginin vakit ve çabalarını şimdi bu soranlar üzerine çeviriyor olmaları az şey değildir.       

Ufuklar, Nisan 1952, sayı: 3

Sh: 125-127

****

Amerikan Görüşünün Bir Özeti EMERSON GÖZÜYLE GOETHE

1813 yılında çıkan ve hemen İngilizce ’ye çevrilen çığır açıcı bir kitap. Madame de Staël’in De l’Allemagneadlı eseri, İngiltere’de olduğu gibi Amerika’da da önemli yankılar uyandırdı. Yine aynı sıralarda Ticknor, Everett gibi genç ve ciddi Amerikalılar öğrenim için Almanya’ya (Özellikle Göttingen’e) ilgi duyar oldular. Amerika’da çok geçmeden kendini iyiden iyiye belli eden «Alman Salgını» işte böyle başlar. Bununla birlikte, Wertherin uyandırdığı coşku bir yana bırakılırsa, Goethe’ye olan ilgi o kadar erken belirmez. 18. yüzyılın sonu ve 19. yüzyılın ilk yirmi otuz yılı içinde Amerikan basınında Goethe, İngiliz basınından alınma yazılarla anılmaktadır. Coleridge, Carlyle gibi birinci sınıf yazarlar Goethe’nin Amerika’da tanınmasına ve zamanla ününün yayılmasına çok büyük yardımda bulundular.

Elli yıl bu türlü bir hazırlıktan sonradır ki, Amerika’da, Emerson’un«Goethe» adlı konferansıyla, ilk kez. Alman dahisini kendi anlayışına göre değerlendirdi. Ama burada yine anımsanacak bir nokta vardır: Goethe üstüne Carlyle “ın yazdığı yazıları toplayıp yayınlayan Emerson’du. Bu da gösteriyor ki, Carlyle olmasaydı Emerson’da Goethe’ye belki ilgi uyanmayacak, herhalde o denli güçlü olmayacaktı. 1830 yılından başlayarak Emerson’un anı defterlerinde rastlanan Goethe parçalarının çoğu da Carlyle çevirilerindendir. Ama çok geçmeden, kolayca olmasa da. Alman şairini aslından okuyacak kadar Almanca öğrendi. 1834 yılında İskoçya’da onu görmeye gittiği zaman Carlyle kendisine Goethe’yi dikkatle okumasını ısrarla söylemişti. Amerika’ya dönünce hemen elli beş ciltlik Goethe külliyetini aldı; beş yıl içinde beşini okuyup bitirdi. Etkisi altında kaldığını açıkça kendisi söylüyor: «Benim eserim derlemedir, doğanın bütününden alınmıştır, adı da Goethe’dir.» Böyle esaslı bir tanışmadan sonra Goethe üzerine bir yazı yazmayı düşünmeye başladı; ama Goethe üzerine düşündüklerinin özünü, ilkin 1840 yılında basılan «Thoughts on Modem Literature-Yeni Edebiyat Üzerine Düşünceler» adlı yazısına koydu.

Hemen bütün yazılarında büyük gerçeğin kitaplarda değil, doğada olduğunu yineleyen Emerson bu yazısına kitapları övmekle başlıyor. Daha doğrusu, benliğimizin yapısında onların da hizmeti olduğunu söylüyor. Shakespeare, denebilir ki, başlı başına Alman milletini canlandırmıştır. Şiir, bilim felsefe -her koldan-bu milletin ilerlemesine, nihayet düşünce alanında dünyanın en sözü geçen milleti durumuna gelmesine o neden olmuştur. Artık bütün Avrupa’ya yayılmış olan bu Alman düşününün özelliği kendi içine bakıştır. Avrupa milletlerinin yeni edebiyatlarında her şeyden önce bu özellik göze çarpıyor. Gerçi bu eğilim kimi kez, kendinden başka hiçbir şeye ilgi duymamak gibi bir bencillik de doğurabiliyor. Ancak aranacak nokta şudur: Şair kendi içinde mi saplanıp kalıyor; yoksa uzun uzadıya inceledikten sonra, bizi doğaya mı ulaştırıyor?

Eğer sonunda daha iyi bir doğa anlayışına varıyorsak, bu içe bakış hayırlıdır. Emerson, yeni edebiyatlarda bu içe bakışla birlikte giden bir de sonsuzluk duygusu buluyor. Başlangıçsız ve sonsuz bir oluşa inanmak, sanatın her şeklinde sınırsızlığı sevmek ve bu sevgi gücüyle doğayı en büyük konu olarak benimsemek, Almanya’dan Madame de Staël’in ile Fransa’ya; Coleridge, Wordsworth, Byron ile İngiltere’ye geçmiştir. Bu çağ ne miras yedi ve ne keşfettiyse, denebilir ki, hepsini Goethe kendine mal etmiştir. Her şeyin özünü anlamak, her şeye bir açıklama bulmak onda bir alışkanlıktı. Yorulmak bilmeden araştıran bu deha «bilginlerin şahıdır». Sonsuzluk duygusu bu bilgi sonsuzluğunda kendini hemen belli ediyor. Goethe’nin içe bakış eğilimi de güçlüdür. Ne yazık ki, onda ölçüyü aşıyor: Çünkü sözlerinin ardında, göze batmasa bile, bir bencillik gizlidir. Kendi dışındaki olayların etkisiyle kötüsünü ayırt etmiyor. Yani réel olanı idéal olana yeğliyor; onu geçiciliğini düşünmez gözüküyor. «Goethe, gerçek olanın şairi diye sınıflandırmak gerekir, hayalde yaşatılanın değil. Sınırlının piridir o, mümkünün değil: Bu dünyanındır, dinin ve umudun değil, kısacası, doğru söylemek gerekirse, o düzyazının şairidir, şiirin değil.» Böylece Emerson, Goethe’nin manevi güç bakımından zayıf oIduğu kanısına varıyor.

Hissediliyor ki, idealist, hatta bir bakıma mistik olan bu Amerikalı, Goethe’yi takdir etse de, fikirleriyle bağdaşmamaktadır. Onun dünyacılığından, bencilliğinden rahatsız oluyor. Bu bağdaşmazlık 1834 ile 1840 arasında anı defterinde sık sık dile getirilmektedir, ama Goethe’ye insan olarak hayranlığı hiç eksilmedi. 1846 yılında yerdiği (ve sonra Representative Men Temsilci Adamlar adlı kitabına aldığı) «Goethe or the Writer Goethe ya da Yazar» adlı konferansı bu hayranlığını saptamaktadır. Bu konferans Emerson’un Alman şairi üzerindeki son ve en ayrıntılı kanısının ifadesidir. Goethe’ye ne denli saygı duyduğunu gösterdiği gibi, edebi yaşamında Goethe’nin en önemli bir yeri olduğuna da tanıklık eder.

Bu konferansı, etkisi altında kaldığı Carlyle’ın düşüncelerini bir vana bırakarak inceleyecek olursak görürüz ki: Emerson için Goethe, Napolyon ile birlikte 19. yüzyılı en iyi temsil eden dehadır. İkisi de geleneklerden kendini sıyırmıştır. Önem verdikleri yalnız gerçektir; doğaya bakarlar… Dönemi, Napolyon dış yaşam yani devinim çakımından özetledi. Goethe ise iç yaşam yani fikir bakımından yansıtıyor. Dikkate değer nokta: Bu üstünlüğü, küçük bir kentten, önemsiz ve yenilmiş bir devletçikten gelmesine karşın göstermiş olmasıdır. Ardında onu iten büyük bir Yunan, Latin, Fransız ya da İngiliz topluluğu bulunmadığı halde yöreselliğe düşmemiştir. «Bu çağın ilerilikçi zihniyetini onun kadar iyi temsil eden kimse yoktur.» devletin kültür hâzinesini kendine mal eden bu adamın kafasında «geçmiş dönemler ve dönemimiz, dinleri, devletleri ve düşünüşleriyle ilk-örnekler (arche-types) ve fikirlere inkilap etti.» Gerçekle sürekli temas onda gerek fikir özgürlüğünü, gerekse nefs güvenliğini kökleştirmiştir. «Goethe’ye kardeş demek kimsenin haddi değildir. O, kendini gizleyerek insanı hayrete düşürmeyi ister, buysa bencilliktir, sonuç olarak da küçüklüktür.»Bütün zekâ ve hünerine, çalışkanlığına, ince zevkine karşın bu yaşam görüşü Goethe’yi kusurlu gösteriyor. Rahatını ve zevkini düşünüşü, aşklarında ölçüsüz davranışı da püriten  eğitimi [Püriten, 16 ve 17.Yüzyıllarda I. Elizabeth’in İngiliz Kilisesinde başlattığı reformist harekete karşı çıkan, kendini “saflığı” aramak olarak tanımlayan bir Protestan doktrin ve ibadet şeklidir. ] almış olan Emerson için fazladır. «Kendini ahlak duygusuna teslim etmek gücünden yoksundur» diyor. Bütün düşüncesi her şeyi bilmek, doğayı fethetmektir; daha aşağı bir şey düşündüğü yok. Bu zihniyeti şairliğini de etkiledi. Bütün ayrıntıları bilmek, bildiğini de göstermek kaygısı fazlalıkları atmasına, nesrine bir bütünlük vermesine engel oldu. Emerson, acaba çok mikroskopça bir görüşü vardı da ondan mı bütünü görmedi de bölük pörçük kaldı diye düşünüyor. Bununla birlikte, Goethe’nin salt gerçeği aramak, kişisel varsayımlarıyla doldurmaksızın salt gerçeği dile getirmek aşkı ne denli övülse azdır. «Alman zekâsı Fransız’ın çevikliğinden, İngiliz’in pratik anlayışından, Amerikan’ın serüvenciliğinden yoksundur. Ama bir doğru-severliği vardır ki, yüzeyde kalmayı yeterli görmez, ardsız arasız, ne için?diye sorar. Goethe işte bu zekânın en canlı örneğidir.

Emerson bu konferanstan sonra Goethe üzerine yazı yazmadı. Ama ömrünün sonuna dek onu okudu durdu, 1871’de California’ya, 1873’te Mısır’a giderken yanma yoldaş aldığı kitaplar Goethe’nin yapıtlarıydı. Çalışma odasının duvarları da Goethe’nin resimleriyle süslüydü. Emerson, Amerikalı bir ahlakçı ve idealist olarak, Goethe’yi eleştirmekten çekinmemişti; ama düşünceyi sayan ve gerçek âşıklarını seven bir düşünce adamı olarak, onun büyüklüğüne her zaman hayran kaldı.

Yücel, Haziran 1950, sayı: 6

Sh: 218-221

****

Kaynak: ORHAN BURİAN- Yayıma Hazırlayan: Vedat Günyol, /Cem Yayınevi 1. Basım: Kasım 1993, İstanbul

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s