“OĞUL! BİZİ DE YAZSANA” Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş Efendi

Gavs’ül-âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi

Gavs’ül-âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi

Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş Efendi, hayatımızın bir kısmında bizi çok etkilemiş ve yön vermiş bir şahsiyettir. Biz O’nu tanıdıktan sonra, Hakk’a yürüyene kadar bir kölenin efendisine itaat ettiği gibi itibarımız da olmuştur. Şahsi internet sitemiz içerisinde her alanda birçok kişiden bahseden biri olarak Hulûsi Efendiden bahsetmeyişimizin hususi bir nedeni yoktur. “Biz O’nu severiz, O’da bizi sevmiştir.” O her zaman bizim yalnızlığımızı, garipliğimizi bilmiştir. Zâtı âlisini ziyarete yanına gittiğimde genelde “yine yalnız mı geldin” deyişinde Sırr-ı Ali kerremallâhü vechenin, Somuncubaba’nın mahfiyetinden aldığımız hisseden haberdâr eylerdi. Bunun nedeni “Sakine Latife” annemin dünyaya gelişinde Somuncubaba’nın himmeti âlisinin mevcudiyetidir.

İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendinin kızı Hayriye Hanımefendinin Reyhane Hanımdan sonraki çocuklar hayatta kalamayınca Darende’ye Somuncubaba Hazretlerine ziyarete gidilmiş, orada dualar edilmiştir. Doğacak çocuklar evliyaya satılma usûlü ile hediye edileceğine dair sözler verilmiştir. Bu hadiseden sonra Sakine Latife Hanım dünyaya gelmiştir.

Teyzem Aişe Zarifoğlu Hanımefendiden işittiğimize göre Hayriye Hanım buyururmuş ki; “Annem bize derdi ki; bu kızımın sırtında kürek kemiğinin altında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin mührü vardır. ‘Ben’ falan değil.”

Hulusi Efendiye olan sevgimiz, bir insanı sevmekten öte, Ehl-i Beyte duyduğumuz garezsiz arzu ve iştiyakın sonucu olarak zuhur edicidir. Bu sevgi nişanesinden İhramcızâde İsmail Efendi, Hulusi Efendiye karşı “ecdâdın bizim setâcımız” düsturundan, kapanan yollarını bir bir açmış ve yol vermiştir. Bu hal, ehline malumdur. Zaman içerisinde Hulusi Efendi hakkında kahır babından zuhur edecek hadisatın hallolmasıdır. Hulusi Efendinin muradı Somuncubaba sülâlesine layık ve var olan olan sırlanmış meşîhât yolunun tekrar açılmasına destur alınmasıdır. Duyduğumuz ve bildiğimiz üzere açılan kapı kıyamete kadar bir daha kapanmayacaktır. Bu da bu şekilde bilinmelidir.

Biz Hulusi efendiyi severiz, O da bizi sever. Ancak kaderi cilveden müridan bu sevgiden bizardır. Çünkü tasavvufî terbiyenin açmazlarından biri olan “mürşid muhabbeti”, bazen onları yanlış hareket etmelerine sebep oldu/oluyor. Bu meselede bize düşen sevenin muhabbetine karşılık vermektir. Bunun dışında kalana da “tapan çekmek ve kesmesini vurmak” vurmakta vaciptir, kaabilinden “at gitsin bu yolda çok şehit ve leş vardır ” hükmünce duymayız bilmeyiz demeyi de biliriz.

Tasavvufî hayatta ehline emanetin ne olduğunu görmekle uygulamanın farklılığını bilmek bir ayrıcalıktır. Bir torba pirincin içinde seçilebilmek gerçekten zordur. Bildim demekle bilinmez. Söyleyen bilmez, bilen söylemez. Unutmayalım ki her müntesibin bir duvağı vardır. Bu duvağın altındakinin çirkin mi güzel mi olduğunu kimse bilmese de kendisi ötekilerden çok iyi bilir.

Allah Teâlâ’nın insana bahşettiği nimetlerden biri dostlarını tanımaktır. Biz Hulusi Efendiyi tanıdık, bildik ve ona dünya hayatında hiçbir şekilde saygısızlık etmedik. Biz O nu garezsiz ve ivazsız sevdik. Sevdiğimizi biz biliriz. Başkasının da bilip bilmemesinden de gocunmayız.

Hakkın aşikâr olduğu günlerde duvaklar düşer, sonra kim kimden utanır onu bilemeyiz.

Sorun nerededir?

Sorun insanın kendindedir. Bir kader insana “yalnızlık deminden” olduysa çaresini bulmak mümkün müdür? Bizim Hulusi Efendi hakkında fazla mevzulara girmeyişimiz, onu çok sevmemizdendir. Ondan sonraki olan birçok hadisatın garip yollu istihzası bizi incittiğinden ihvanı kiramdan uzak durmak daha kolay gelmiştir. Baki hayatımızda bu meyanda devam edecektir.

Hulusi Efendinin Divan-ı Şerifinden bizim için anısı olan ilâhilerinden birkaçını sizinle paylaşmak istiyorum.

İhramcızâde İsmail Hakkı

Bir dolu al, destine gel,
Etme cedel, yut yut, yut,
Dilde koma, başka emel,
Cana bedel, yut yut, yut.
Görmeyesin, kör diyeler,
Aç gözünü, gör diyeler,
Şürb-i helâl, sor diyeler.
Misl-i asel, yut yut, yut.
Gam yükü yüklenmiş ahî,
Gönlüne verir ferahı.
Koyma elinden kadehi.
Gelse ecel yut, yut, yut.
Sâkî dolandırsa müdâm,
Dur ayağa, kıl ihtiram,
Hâsıl ola cümle merâm.
Gide kesel, yut, yut, yut.
Ver lebini, yâr lebine,
Sâde ol uy, meşrebine,
Zevke yatıp, küp dibine.
Verme halel, yut, yut, yut.
Sen e beleşmiş ebesin,
Mey küpüne meşrebesin,
Hâne harâb debdebesin.
Çekme zelel, yut, yut, yut.
HUL ÛSÎ’ye dert yükünü,
Çekmeye mihnet yükünü,
Koymağa firkat yükünü,
Bir dolu al, yut, yut, yut.
**
Seninle olmak bana can verir, hayât verir,
Candan sarılmak sana gönlüme necat verir.
Kalem gibi kaşların katlime ferman yazar,
Tebessümlü nigâhın afvıma berât verir.
Mahmûr elâ gözlerin duygulandırır beni,
Bilmem ne yapsam ana lûtfunu kat kat verir.
Teşrifinle sevgilim ihyâ buyurdun beni,
Demek ki vaslın hayât, firkatin memât verir.
Ayağına kapandım, kölen HULÛSÎdedim,
Ben Sivas’ı istedim, o bana Tokat verir.
**
Yârin esîr-i sevdâ-yı zülfü olup hâline aldanmışız,
Geçmez behâ ile kimseye aldanmadık, kimseyi aldatmayız.
Zan eyleme ki biz bî-vefâlık edip geçmişiz senden,
Biz dostumuzun bir teline bütün âlemi verseler de satmayız.
Âlem-i fenâya kadem basalı Hak âşinâlarıyleyiz,
Nakdîmiz gevher-i bî-bahâdır dûn bahâya satmayız.
Biz bir rind meşrebiz ki meyhâne-i âlemde,
Şarâbdan gayrîye el uzatmayız.
Biz bir hırka-pûş gedâyız ki evlâd-ı Âdem’de,
Bu bildiğin iki âlemi bir pula alıp satmayız.
Hakîr bir avuç toprağız hâk-i pâk-i yârdan ammâ,
Pâye-i pâdişâh-ı âleme el uzatmayız.
Pîr-i mugânın şarâbı la’liyiz teşne gönlümüz,
Hızr’ın âb-ı hayâtını sunsalar da el uzatmayız.
Yârin olursa şems-i cemâlinin envârı penâhımız,
Varıp behişte birinin gölgesinde de yatmayız.
Yakan cânı yârimizin firâkı olsa da,
Gayrin bisât-ı visâl ü rahâtına cân atmayız.
Yumsak gözümüzü açsan da cemâl perdesini yâr-i gârimiz,
Göz nûr olunca yüzden yüz dönderüp de kapatmayız.
Kazsalar mezârını yârin kûyinde taşa kazsalar,
Tâbûtumuz mihr-i Mesîh olsa da girip yatmayız.
**
Dil Kâ ‘besini ey dost diller tavâf ederken,
Nâgâh ol gamzelerin cânı şikâr e çıkmış.
Dost kande deyû gözler her-dem nigâh ederken,
Canlar meğer seninle şol bir kenara çıkmış.
Kim hergîz bilmemişler sayd ettiğini ânlar,
Bezm-i ezelde çeşmin meğer bu kâre çıkmış.
Hulk ü huyunu gören cümle melek demişler,
Dil saydına vahdetten bunda karâra çıkmış.
Mülk-i ferâgat içre sultân iken vücûdun,
Bu âlem-i şühûdu geşt ü güzâra çıkmış.
Diyâr-ı ademde hâk-i pâyin iken HUL ÛSÎ,
Sen bezirgân-ı Hakk’a cânı pâzâra çıkmış.
**
Mübtelâ-yı âşkınam, olmam bu mihnetten halâs,
Devletim budur benim, etme bu devletten halâs.
Öldürür aşk ehlini âzâde olmak bir nefes,
Zevk-i vuslattan cüdâ âlâm-ı firkâtten halâs.
Hançer-i ebrun ile kurbân edip alsan da cân,
Sevdiğim lûtfunla olsam dâr-ı gurbetten halâs.
Her dîdeden gören O, her yüzden görünen O,
Ey göz ânı görmesen de görür seni sevdiğin.
Sanma ânsız bir dem var, her demdir o sana yâr,
Sen yâr olmasan dahî yârdır sana sevdiğin.
İsteyen seni O’dur, sen ânı istemesen,
Dileyen senden ön O, sen ânı dilemesen.
Bildiren sana O’dur, sen ânı bilemesen,
Sen yâr olmazsan dahî yârdır sana sevdiğin.
Gâfil olsan âşinâ sanma ki gâfil O ‘dur,
Ger dile ger dileme emrine kâfil O’dur.
Bî-gâne sensin âna, bil sana vâsıl O ‘dur,
Sen yâr olmazsan dahî yardır sana sevdiğin.
Sen mürîdim deme, kim istemiş murâd ânın,
Sen zâkirim deme, kim zikr eden O yâd ânın.
Gamı, şâdı bir dem et, gam anındır, şâd ânın,
Sen yâr olmazsan dahî yârdır sana sevdiğin.
HULÜSÎ yârdır gören baktığın ve gördüğün,
Sen erdim deme, âna ermiş sana erdiğin.
Cânını alan O’dur yoluna cân verdiğin,
Sen yâr olmazsan dahî yardır sana sevdiğin.
**
Pertev-i hüsnünle bakan dîdemizin nûru senin,
Âteş-i aşkınla yanan sinemizin nârı senin.
Nesneye mâlik mi olur sende fenâ olsa gönül,
Âşıka, aşk devletini verdin âna varı senin.
Her dem-i derdinle müdâm olmaya mı vaslına râm,
Sundun ise her kime câm-ı mestin, o her kârı senin.
Merhem urub yâresine nice devâ etmeyesin,
Hasta-i hicrin olanın dert ile bî-mârı senin.
Hançer-i ebrûne HULUSİ vere cân bula murâd,
Kahr ede de kıymaya mı gamze-i hunhârı senin.
Hançer-i ebrûn ile bir gün gele kurbân ede cân,
Bende-i bî-çâre HULÛSÎ-i gedâ zârı senin.
**
Ömrünün sermâyesin verme yele,
Geçti fırsat bir dahî girmez ele.
Ey gönül gel Hakk’ı zikret aşkile,
Dem bu demdir, dem bu demdir, dem bu dem.
Bu dem ile devreder devr-i zaman,
Bu dem ile zikr eder hep ins ü cân,
Bu dem ile diye görsün el’âmân,
Dem bu demdir, dem bu demdir, dem bu dem.
Kâinâtm mâyesidir hep bu dem,
İns ü cinnin gâyesidir hep bu dem,
Âşıkın sermâyesidir hep bu dem,
Dem bu demdir, dem bu demdir, dem bu dem.
Evveli âhir oluptur hep bu dem,
Bâtını zâhir oluptur hep bu dem,
Gâibi hâzır oluptur hep bu dem,
Dem bu demdir, dem bu demdir, dem bu dem.
Gülleri handân edendir hep bu dem,
Bülbülü nâlân edendir hep hu dem,
Âşıkı hayrân edendir hep bu dem,
Dem bu demdir, dem bu demdir, dem bu dem.
Devlet-i dünyâ ve mâ-fîhâ bu dem,
îzzet-i dünyâ ve mâ-fîhâ bu dem,
Lezzet-i dünyâ ve mâ-fîhâ bu dem,
Dem bu demdir, dem bu demdir, dem bu dem.
Bu dem ile dol HUL ÛSÎ dem olup,
Bu demi âdemde bul âdem olup,
Nefhâ-i Hakk’tır âna mahrem olup,
Dem bu demdir, dem bu demdir, dem bu dem.
**
Ben bir kuş olsam uçsam varsam yârin kûyine,
Kanatlarım üzülse düşüp o ilde kalsam.
Yüz sürerek toprağa eşiğine baş koyup,
Dost kapıdan çıkınca yüzüm ayağa salsam.
Sorsa yârim hâlimi silip eşk-i âlimi,
Kendi özüm unutup âna hayrete dalsam.
Âşıkım dese o dem, sâdıkım dese o dem,
Ayağının altına yüz urup toprak olsam.
Dese HUL ÛSÎ ki yâr sen bana, ben sana yâr,
Varım olup târ ü mâr ben dahî kurbân olsam.
**
Cemâl-i dilberin günden ayandır,
Ânı seyreyleyen bînâ olursa.
Kemâli ey dîde sanma nihândır,
Tûr-i tecellîde Mûsâ olursa.
Gezdirir Mecnûn ’a kûh ü sahrâyı,
Boynunda kâkül-i Leylâ olursa.
Darbe-i âhına dağlar dayanmaz,
Şîrin’e Ferhâd’ın şeydâ olursa.
Gam değil âşıka ta ’ne-i ağyâr,
Aşk ile âleme rüsvâ olursa.
Doldur ey sâkiyâ şarâb-ı aşkı,
Bezminde tâlib-i dânâ olursa.
Mansûr olup elbet ene’l-Hakk söyler,
Nâsırı yâr-i bî-pervâ olursa.
Şol çeşm ’e gayrinin şuhûdu kalmaz,
Dosttan gayri varı ifnâ olursa.
Gam çekmeyin dostlar oynayın gülün,
Bezminizde yâr-i ma’nâ olursa.
Olur dâim ruhun mest-i tecellî,
Hep şeyin leyletü ’l-Esrâ olursa.
Çıkarır menzîlin fevk-i eflâke,
Kanâatta kişi Ankâ olursa.
Beyân eyler elbet rumûz-ı aşkı,
HULÛSÎ tevfîk-i Mevlâ olursa.
**
Cân alıcı gözlerinin aldı beni bir nazarı,
Onmayıcı derd ü gama saldı beni bir nazarı.
Gamze-i gaddâr okuna şîve-i reftâr okuna,
Hoş leb-i güftâr okuna çaldı beni bir nazarı.
Dağladı, dağlandı gönül, zülfüne bağlandı gönül,
Ansızın avlandı gönül, buldu beni bir nazarı.
Zülfünü boynuma takıp, cânımı derdine yakıp,
Kirpiğini süzdü bakıp, deldi beni bir nazarı.
Kâkül ü ebrûsu ile dîde-i âhûsu ile,
Gamze-i câdûsu ile, böldü beni bir nazarı.
Gönlümü meftûn sıfât, dîdemi ceyhûn-ı sıfât,
HU LÛSÎ Mecnûn sıfât kıldı beni bir nazarı.
**
Yol âçılsa yâr iline gitsem de görsem yârimi,
Yüzün yüzün yâr yoluna gitsem de görsem yârimi.
Dil böyle niyyet eylese, cân sa’y ü gayret eylese,
Dost vasla da’vet eylese, gitsem de görsem yârimi.
Cismim o ilde târümâr, olsa olup hâk’im gubâr,
Dost pâyine yüz hâk-i sâr, gitsem de görsem yârimi.
Kûyinde tek olsam turâb, bassa ayak şeyh ile şâbb,
Yâr etse gel deyû hitâb, gitsem de görsem yârimi.
Olsam HULÛSÎ derde yâr, derdini yâr eyler timâr,
Lûtfeyleyüp de Girdi-gâr, gitsem de görsem yârimi.
**
Bu fenada cümle âlem şâd oluben güldüler,
Bu benim baht-ı hazînim şâd oluben gülmedi.
Herbiri buldu safâyı lezzeti hâlince hep,
Vasl-ı dildâre erüp gönlüm murâda ermedi.
Bahtiyar olan erişti niçe niçe devlete,
Bu benim gibi bir baht ü devrân görmedi.
Ağlamaktan hasretile gözlerim oldu pınâr,
Rahm edüp hâlim bilip göz yaşlarımı silmedi.
Derde düşenler nihâye bir devâya erdiler,
Bî-devâ olan bu derdim daha derman bulmadı.
Cümle sâiller kapısında çok oldu müstefîd,
Ben gedâ bî-çâresine lûtf u ihsân kılmadı.
Ey HULÛSÎ ol şâha sen varını eyle feda,
Varını yok etmeyenler hiç visâle ermedi.
**
Bize mey kısmet edüp sundu nasîb-i ezelî,
Gösterüp gün yüzünü ânda Habîb-i ezelî.
Ruhu âşüfte kılup avladığı gamze ile,
Bunda tîmâre kılup azm-i tabîb-i ezelî.
Âyet-i hüsnünü meydân-ı muhabbette yazup,
Okudu minber-i aşk üzre hatîb-i ezelî.
Cem ’ olup şem ’a-i ruhsârına pervâneleri,
Ol Karîbullaha derlerdi garîb-i ezelî.
Yazdılar âşık u mâşûku HULÛSİ’ye dahî,
Dediler sâye-i Hakkî’de edîb-i ezelî.
**
Ey sevgili A İlah ’ım,
Rûhum seni saracak.
Ariyetten kafesi,
Toprak olup kalacak.
Bir paçavra gibiyim,
Mezelletten günâhtan.
Sen ’den başka kimim var,
Yüz urup yalvaracak.
Senin lûtf u keremin,
Anı yıkar tertemiz.
Sen ’den geldiği gibi,
Yine Sana varacak.
Dergâhın kapusunda,
Bir nâtüvân hastayım.
Bu onulmaz yâremi,
Yârim kimler saracak.
“Lâ taknatû” sırrından,
Kesmez ümîd HUL ÛSÎ.

Âsîler güruhunu,
Rahmetin kurtaracak.
**
O Yâr mihmanımız oldu
Gelin dostlar bize gelin
Gönlümüz şevk ile doldu
Gelin dostlar bize gelin
Ufkumuzdan güneş doğdu
Nefsin karanlığın boğdu
Hidâyet Hâdî’den oldu
Gelin dostlar bize gelin
Seyyid Hulûsî namımız
Sabah oldu akşamımız
Bugün kutlu bayramımız
Gelin dostlar bize gelin

Kaynak: Divân-ı Hulusî-i Dârendevî

**************

ES-SEYYİD OSMAN HULÛSİ ATEŞ EFENDİ

Osman Hulûsi Efendi, babası Şeyhzâdeoğlu sülalesinden Hasan Feyzî Efendi vasıtasıyla Hz. Hüseyin (aleyhisselâm)’e ve Hz. Peygamber (Sallallâhü aleyhi ve sellem)’e, yine annesi Fatıma Hanım kanalıyla da meşayihden Tâceddin-i Veli (kaddesellâhü sırrahu’l azîz)’ye, oradan da Hz. Hüseyin (aleyhisselâm) vasıtasıyla Hz. Peygamber (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e ulaşan neslen bir “Seyyid”dir. 36. kuşaktan Hz. Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellemin nesl-i pâkinden bir torun olan es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi 12. kuşaktan da “Somuncu Baba” namıyla ma’rûf Şeyh Hamîdüddin-i Veli (kaddesellâhü sırrahu’l azîz)’nin torunudur.

Küçük yaşlarda sohbet meclislerine de devam eden Osman Hulûsi Efendi, kemalâttaki fevkalade hâlleriyle etrafındaki insanları hayretler içerisinde bırakmış, zamanla toplum içinde sayılan ve sevilen bir şahsiyet olmuştur.

1945 yılına kadar Somuncu Baba Camii İmam Hatipliği’ni devam ettiren, Es-Seyyid Hatip Hasan Feyzi Efendi, Darende’deki tifo salgınına yakalanarak (h.1365/m.1945) yılında âlem-i cemale intikal eylemişlerdir. Şeyh Hamid-i Veli Camii İmam-Hatipliği görevini bu tarihten itibaren 1987 yılına kadar Osman Hulûsi Efendi deruhte etmiştir.

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi ilme ve ilim adamlarına gereken önemi ve ilgiyi gösteren bir zât idi. Kendisi de ilim sahasında fetvaya muktedir bir seviyeye erişmiş ve verilen vehbî ilimle de bütün ilimlere vâkıf olmuştur. Bu hasletlerle şeriat, tarikat, hakikat ve ma’rifet ilimlerinde derinleşmiştir.

Zamanın şartlarına göre, ilkokuldan sonra resmî bir öğrenim görme imkânı bulamamış ise de, o zekâsı, mantığı ve babasının gayretiyle kendisini sürekli yenilemesini bilmiş; Arapça, Farsça ve Edebiyat bilgisini ilerletmiş; bunları da şiirlerinde usta ve kıvrak bir üslup ile kullanma seviyesine gelmiştir. İlim öğrenmeye ve kitaba olan merakı, O’nun gözlerini çevredeki kağıt parçalarına mıhlamıştır. Bir defasında Darende’deki bir leblebicinin kıymetli bir kitabın yapraklarını satış için külah olarak kullandığını görünce, onu almak istemiş ve cebinde yeterli para olmadığını fark edince, hemen evine dönmüş, kıymetli bir eşyasını satarak kitabı satın almıştır. Yeri ve zamanı gelince evindeki hayvanını bile satarak elde ettiği kitaplardan “Hacı Hulûsi Ateş, Şeyhzâdeoğlu Özel Kitaplığı”nı kurmuştur. Bu kütüphanede el yazması, taş baskısı, çeşitli dil ve konularda birçok eserler mevcuttur. Doğunun kültür hazinesi olarak da bilinen kütüphanesi, akademik çevreler tarafından sıkça ziyaret edilen mekânlardandır. Yazma eserleri antika değerinde olup bir başka nüshası bulunmayan ya da az bulunan eserler de mevcuttur. Muhyiddin-i Arabî gibi birçok şahsiyetin kendi el yazması olan eserleri, araştırmacı ve akademisyenlerin dikkatini çekmektedir. Ecdattan Darendeli Bakâi’nin Kerbela olayını nazmen anlattığı el yazması eser de bunlardan biridir. Bu değerli kitapları temin ederken Osman Hulûsi Efendi büyük fedakârlıklarda bulunmuştur.

Daha gençlik yıllarında beldesinin her türlü problemi ile ilgilenmiş, bizâtihi kendi gayretleriyle elektrik, su, köprü ve yol gibi hizmetlerin yapılmasında öncü olmuş ve gayret göstermiştir.

Çocukluğu ve gençliğinde çok iyi bir güreşçi ve yüzücü olduğu söylenen Osman Hulûsi Efendi, babası tarafından geçimini temin etmesi için bir marangoz yanına çırak verilmiştir. Hatta Şeyh Hamîd-i Veli Camii’nin çatısını bizzat yapacak derecede ağaç işçiliği hünerini geliştirmiştir. Ayrıca özel kitaplığındaki yazma ve basma kitapları bizzat ciltleyecek kadar mahir bir ciltçi ve iyi bir şirâze örücüsü idi. Mühür kazımak, matbaacılık, dizgi, baskı ve oymacılıkta da uzman olduğu bilinen Osman Hulûsi Efendi’nin6 sanatkâr bir kişiliğe, ince bir ruh yapısına ve iyi bir estetik anlayışına sahip olduğu anlaşılmaktadır.

Dolu ve meşakkatli bir hayat süren Osman Hulûsi Efendi, hayatları boyunca İslâm’a kuvvetle yapışmış, ondan taviz vermemiştir. Daha çocuk denilecek yaşta iken, Tarikat-ı Nakşibendiyye meşâyihlerinden Gavs’ül-âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi (kaddesellâhü sırrahu’l azîz)’ye intisab etmiş ve daha küçük yaşta itibaren hizmetinde bulunma şerefine ermiştir. Mürşidi de onu çalışkanlığı, ahlâkı, fazileti, anlayışı ile zaman zaman takdir etmekten geri durmamıştır.

2 Ağustos 1969’da Hakk’a yürüyen İsmail Hakkı Toprak Efendi’den sonra boşalan meşihâtın bir makamına/koluna ancak 1983 yılında zahiri hakikatiyle ifşâ kılabilmiştir. Her ne kadar daha önceden alındığını bahsedenler olduysa da, Hulusi Efendi dünya kelamı ile, “bu vazife bizdedir” diye hiçbir kelam-ı güzidesi vakî değildir. Olmayana vardır/yoktur demekle yapılan hareket ile fitne-baz kişilerin bir çok kurbanı olduğunu da bu arada söyleyelim. Bu bir hakikattir. Bu meselenin gerçekçi delili umumun gözü önündedir. Hulusi Efendinin ismini ilave ederek ilk defa 1983 yılında yazdığı silsile-i şerifte görebiliriz. Bu zaman aralığı Hulusi Efendiye bir noksanlık getirmediği gibi azizanın mesleğindeki arınmanın vukuuna işaret kabul edilmesi gerekir.

İsmail Hakkı Efendi (kaddesellâhü sırrahu’l azîz)’nin cübbe, gözlük, asa, heybe, saat, nüfus cüzdanı gibi birçok şahsi eşyaları da muhafazası mevzusu ise Hulusi Efendinin şeyhine kadirşinas olmasındandır. Eğer O’nun bu memduh hareketi olmasa idi zamanın içinde bu eşyaların kaybolmasına ve zayiine neden olurdu. Bu kıymetli ve manevî değer arz eden eşyalar H. Hulûsi Ateş Şeyhzadeoğlu Kitaplığında özel bir bölmede muhafaza edilmektedir.

1914’te başlayan dünya hayatı 1990’da sona ermiş, 76 yıllık ömründe bir insanın yapması hayli güç işleri başararak gerçek âlemine göçmüş; geride büyük eserler bırakmış, sadaka-i cariyeler ihdas etmiştir. Allah Teâlâ ondan razı olsun.

http://hulusiefendivakfi.org.tr/sayfa.asp?D=1&Syf=102

 

Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş Efendi

Es-Seyyid Osman Hulûsi Ateş Efendi

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s