EĞİTİM / Dora ve Bertrand Russell

 

The Prospects of Industrial Civilization,
in collaboration with Dora-B Russell.
Türkçesi: Melih Ölçer,

Eğitim konusu, evrimden yana kişilerin üzerinde durmak zorunda oldukları konuların en zorlarından birisidir. Toplumsal gelişmenin anahtarı olarak ilk bakışta eğitim görülür. Çünkü kuşkusuz daha iyi eğitim diğer alanlardaki evrimlerin gerçekleştirilmesini kolaylaştırır. Ne var ki bugünkü eğitim düzenimizin pek çok kötü özellikleri, endüstriyel uygarlığımızın da zarar gördüğü başka kötülüklerin sonuçlan niteliğindedir. Eğitimin bu kötü özellikleri, ekonomik düzen değişmedikçe köklü bir iyiliğe dönüştürülemez. Bununla birlikte öğretmenler ve —daha az etkili olarak— ana babalar arasındaki ortak görüşlerle bazı başarılar sağlanarak bugün için eğitim düzeni daha az zararlı bir özelliğe kavuşturulabilir. Toplumda rekabetin ve haksızlığın azalacağı bir örgütlenmeyi amaçlayanlar için bu yönden hedef alınacak bir tek görev yeri değil aynı anda hedef olarak alınacak birbirlerine bağlı birçok görev yeri vardır. Çünkü bir yerde değişiklik başka yerlerde de değişikliklere neden olur. Bu kesimde «Utopia» ülkesindeki eğitim üzerinde duracak değiliz; eğitimin bugünkü durumuyla taşıdığı önemli kötülükleri gidermek için hemen şimdi nelerin yapılabileceğini araştıracağız. Konumuzla ilgili olarak hemen bütünüyle ilköğretim üzerinde durmaya kararlıyım; çünkü bir kitabın da üzerinde durduğu en önemli ve en geniş kapsamlı olgu budur.

Kitabımızın üzerinde durduğu temel sorun, endüstrileşmenin gerektirdiği maddî yönden bir ömekleşme ve büyük çapta örgütlenme ile; yaşamın maddî olmayan yönünün gerektirdiği içtenlik, farklı ve özel olmanın nasıl bağdaştırılabileceğidir. Bu sorun en keskin yönüyle eğitime bağlanır: Endüstriyel bir toplumdaki eğitimde de, fabrika yapısı mallarda her zaman görmeye alıştığımız sakatlık ve bozuklukların bulunması kaçınılmaz mıdır? Eğitim düzenimizin gençlerimize aşıladığı mekanik hayat görüşü ve alışkanlıklar olmadan endüstride makineleşmenin yararlan elde edilemez mi?

İlköğretim bugün büyük ölçüde devletçe sağlanmakta; küçük bir bölümü ise yine devletin yardımıyla kilise tarafından yönetilmektedir. Her iki bölümün de yanlış ve aksak yanları vardır; ama bunlar birbirlerinden farklı aksaklıklardır. Devlet yönetimindeki eğitim; ulusçuluk; rekabet ve başarının üstün tanıtılması; makineleşmeye tapma; bir örnekliği ve biteviyeliği sevme; kişilik sahibi olmayı kötü görme gibi çağımız dünyasının bütün kötülüklerini içermektedir. Kilisenin eğitimi ise aynı şekilde ulusçudur; ama diğer yönlerden çağdaş değil; ortaçağ tutumunu izlemektedir. Kilise eğitiminin amaçları, otoriteye boyun eğme alışkanlığını yaratmak; erken başlayan ve sık sık tekrar edilen öğretilerin yarattığı «hipnotizma» etkisi ile boş şeylere inandırmak; topluluk duygusu yerine üstün bireylere bağlılığı yaymaktır. Çocukların kafalarına ve gönüllerine devletin mi, kilisenin mi daha çok zarar verdiğini söylemek gerçekten güçtür.

Eğer yaygın ve zorunlu eğitimin uygulanması ilke olarak benimsenirse, bunun paraca devlet tarafından karşılanması kaçınılmazdır. Ancak bu zorunluluğun kapsamı içinde de iki yoldan birisi seçilebilir: Devlet eğitimi kendisi yönetip yürütebileceği gibi yalnız denetimle yetinerek eğitimin yürütülüp yönetilmesini özel örgütlere bırakabilir. İlk bakışta ikinci yol, farklı çözüm ve yöntemlere yol açıp ana babaların kendi isteklerine uygun okul seçme olanaklarını arttıracağından, daha iyi gibi görünür. Eğer kilise kurumu olmasaydı bu görüş şimdikinden daha fazla bir gerçeklik kazanırdı. ‘Ama uygulamada geniş çapta eğitim yapma görevini yüklenen tek kurum kilisedir ve kilise bunu, çocuklarımızın düşünme yeteneklerini körletmek için yapmaktadır. Çünkü düşünen insanların çoğu, geleneğin hiç bir çeşidini benimsemezler. Böyle bir görüşü ileri sürmenin sertliğini bilmiyor değilim; ama düşünmeyi engellemeyi amaçlayan bir eğitim biçiminin de iyi olduğu en azından kuşku götürür, öyleyse devletin dışında çeşitli örgütlerin eğitim yaptırmalarının, yarardan çok sorun yaratacakları yukarıdaki görüşe göre ortadadır.

Ancak devletten başka örgütlerin eğitim yaptırmalarından yana başka görüşler de vardır: Devlet bugün için eğitim yaptırma yetkisini devredeceği örgütlere karşı tarafsız değildir; örneğin Katolik ve Anglikan Kurumlarım bu amaçla benimseyip onların okullarını paraca desteklediği halde sosyalistleri aynı amaç yönünden kabul etmemektedir. Eğer Bağımsız İşçi Partisi ilkokul açmaya kalksa şimdi egemen olan devletin, sözü geçen Partiye de din kurumlarına yaptığı gibi yumuşak ve olumlu davranacağı düşünülemez.*

*«The Times»te çıkan Melbourne, 20 Temmuz 1923 günlü bir telgrafta şöyle denilmektedir : New South Wales’in Adalet Bakanı, Sydney kentinde Komünist Pazar okullarının bulunduğunu ve buralarda nelerin öğretildiğini duyunca büyük bir telâşa kapılmıştır. Parlamentoya sunacağı ve kendisinin hazırladığı tasarıda, 15 yaşından küçüklere devleti ve düzeni yıkıcı öğretileri okutanlara 3 ay hapis ve 50 dolar para cezasını önermektedir.» Muhafazakâr milletvekilleri, burada da buna benzer yasaların çıkarılmasına çalışmaktadırlar. «The Times», (27 Şubat 1923) (Pazar Okulu). Din eğitiminin yapıldığı okul; ya da kurslar. (Çev.)

 

Bununla birlikte çok uzak olmayan bir gelecekte bu durum düzelebilir; eğer düzelirse de çok sayıda işçi çocuğu kapitalizmin yargılarından arınmış bir eğitim görme olanağına kavuşurlar. Bu, bir İşçi Partisi Hükümetinin işbaşına geçer geçmez düşünmesi gereken konulardan birisidir.

İkinci olarak bugün devlet de, kilise gibi, yalnız düşüncesizlerin ya da çıkarcıların bağlandıkları birtakım boş inançlara önem vermektedir. Ulusçuluk, Kapitalizm, otoritelere boyun eğme, Devletçe yürütülen eğitimdeki bu dayanaksız inançların bir bölümünü oluşturmaktadır. Hiç kuşkusuz bunlar zararlı inançlardır. Bunlar için söylenebilecek tek iyi şey, devletin yarattığı bu zararlı inançların, kilise doğmalarına göre benimsenmelerinin daha kolay olduğu; öte yandan bu inançların düşün dünyasının büyük bir bölümünü kapsamadıklarıdır. Bu nedenlerle bu inançların kazandırılması din eğitiminin gerektirdiğin den daha az yapaylıkla ve çağdaş düşün akımlarından fazla kopmadan sağlanabilmektedir. Ancak bu özellik geçicidir. Devlet kendi durumunun sarsıldığını hissettikçe çocukların çağdaş düşüncelerle ilgilerini kesmeye, sunî bir akılsızlık yaratmaya daha çok yönelir. Bugüne değin devletin kiliseye üstün olması devletin hücum ve eleştiriye daha az uğramasıdır. Bu durum değişmeye başladığında devlet de kilise gibi karanlık amaçlara yönelebilecektir.

Ne var ki devletten yana; ya da ona karşı neler ileri sürülürse sürülsün, daha uzun bir süre eğitim devletin elinde yürütülecek gibi görünmektedir. Bu durumda gerekli olan soru şu olmaktadır: Devlet eğitiminin kötülüklerini azaltacak bir etken var mıdır?

Ana babaların ortak görüşleri fazla önemli sayılamaz. Ana babalar genel olarak çocuklarının ekmek parası kazanmak için gerekli bir şeyler öğrenmelerini isterler. Bu arada eğer kendileri dindarsa çocuklarına da din kural ve inançlarının öğretilmesini benimserler. Ancak ana babalar öğretilen şeyler o gün egemen olan görüşlere göre çok aykırı değilse, çocuklarının nasıl bir hayat görüşü kazandıkları ile genel olarak pek ilgilenmezler. Ayrıca ana babaların büyük çoğunluğu, eğitimin ne denli kuru ve mekanik olduğunu görecek düzeyde eğitimden geçmiş de değillerdir.

Bu durumda bütün umut öğretmenlerdedir. Öğretmenler, öğretim uygulaması istenilen düzeyde yürütüldüğü sürece, tam bir bağımsızlık üzerinde ısrar edebilirler. Başka bir deyişle, devlet okullarında çalışan öğretmenler, kendi görüşlerinden; eğitim sırasında belirttikleri görüşlerden; okul dışı yaşam ve çalışmalarından dolayı kınanmamalarını isteyip bunu sağlayabilirler. Bunun için aranacak tek koşul öğrencilerinin bilgilerinde gerçek bir yanlışlığın olmamasıdır. Bugünlerde İngiltere’nin birçok yerinde öğretmenlerin bağımsızlığını büyük ölçüde zedeleyen tuhaf bir girişim göze çarpmaktadır: Bununla evli kadın öğretmenlerin işten çıkarılmalarım demek istiyorum.[ Bu tutuma İşçi Partisinin şiddetle karşı koyuşu ile ilgili olarak «Dail Herald’ın 3 Mart 1923 günlü sayısına bakınız.] Evli kadınların bekârlardan daha iyi öğretmenlik yaptıkları savunulamaz. Tersine, bekâr kızların bir yaştan sonra sinir dengelerinin bozulduğunu, histeriye tutulma olasılıklarının arttığını; böylece normal bir yaşam süren kadınlara göre daha kötü öğretmen olabileceklerini herkes bilir. Ama ne yazık ki hiç bir eğitim yetkilisi eğitimi düşünmez.

Öğretmenlerin bağımsızlıklarıyla ilgili daha önemli bir engelleme girişimi son birkaç yıldan beri New York eyaletinde uygulanmaktadır. [21 Şubat 1922 günlü «The New Republic’»e bakınız.] Bu eyalette hiç bir okulun, bütünüyle özel kaynaklardan beslenenlerin bile «eğer buralarda izlenen eğitimde egemen hükümetlerin zorla, eylemle ve yasa dışı yollarla devrilmesine ilişkin öğretilerin okutulduğu görülürse» varlıklarını sürdürmelerine izin verilmemektedir. New York eyaleti okullarında hiç kimse eğer «Bu Eyalet Hükümetine ve Amerika Birleşik Devletleri Hükümetine sadık ve bağlı» değilse yasalara göre öğretmenlik görevi alamamaktadır. Aynı şekilde «Bu Eyaletin Hükümetinden ya da Amerika Birleşik Devletleri Hükümetinden başka bir Hükümeti» savunursa yine öyle bir kimseye öğretmenlik yaptırılmamaktadır. Bu yasal hükümleri koyan Lusk Komitesi, yürürlükteki toplumsal düzeni benimsemeyen öğretmenlerin Komite bürosuna teslim olmalarını; bütün öğretmenlerin «toplumsal değişme kurumlan ile savaşmaya istekli» olmaları gerektiğini belirtmiştir. Bu, Bolşeviklerin, işbaşına geldiklerinden beri yürüttükleri tutumun aynısıdır. *

*Bolşeviklerin eğitim politikalarının resmî açık’&ması için Lunat- charsky nin Communist International – 1919 Yıllığında çıkan yaygın eğitimle ilgili üç makalesine bakınız. İngiliz Dominyonlarının hiç değilse bazılarında da eğitim politikası en azından N ew York Eyaletindeki kadar kötü dür. «The Maoriland Worker, Siegfried Sassoon’un bir şiirini yayımlama suçunu işledi diye mahkemeye çağrılmıştır. Noah AbletVin Outlines of Economies’i, Friedrich Engels’in Socialism, Utopian and Srirntific’i, ülkeye girmesi yasaklanan kitaplar listesine eklenmiştir, öğretmenler, hatta üniversite profesörleri ve (bir dereceye kadar hükümet denetiminde olan) işçi Öğretim Derneği okutmanları düşünce özgürlüklerinden caymak; ya da işlerinden olmak durumundadırlar. İşçi Öğretim Derneği okutmanlarından birisi kısa bir süre önce Bolşevik görüş yanlısı diye işten çıkarılmıştır. Maori dil ve kültürü üzerine ders veren bir diğerine, Komünist Partisi’ne yakındır diye yeniden görev verilmemiştir. Oysa derslerinde komünist propagandası yaptığı yolunda en küçük bir kanıt bulunmuş değildir. Yirmi yaşlarında başarılı bir öğrenci olan Miss Weitzel «Comunist» adlı gazeteyi satıyor diye Yüksek öğretmen Okulundan çıkarılmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki göçmenlik yasalarına göre adı geçen ülkedeki ailesinin yanma da gidemeyen Miss Weitzel, şimdi hizmetçilik ve garsonluk yaparak geçimini sağlamaya çalışmaktadır.» «Dail Herald», 14 Ocak 1922.)  

Yine bu, hangi devlet varlığını tehlikede görürse o devletin benimsediği tutumdur. Ama buna öğretmenlerin de uymaları gereklidir: Bu, kafası ya da yüreği olan hiç kimsenin, son derece korkak olup düşüncelerini kendine saklamaya razı olmadan, öğretmen olamaması demektir.

Bu durum yine öğretmenler tarafından düzeltilebilir. Bunun için öğretmenler kendi mesleklerinin üstünlüğünü ve şerefini göz önüne alarak çalışmalarında kararlılıklarından cay mamalıdırlar. Ulusal öğretmenler birliği çok güçlü bir örgüttür. En üstün öğretim ülküsünü benimserse daha da güçlü ola bilir.

Öğretim yetersizliği; yani gerekli öğretimi yapamama dışında öğretmenlerin görevlerinden alınmaması üzerinde ısrarla durulmalıdır. Böyle bir nedenle bir öğretmen işten çıkarılınca, Ulusal öğretmenler Birliği kendi yönünden de inceleme yapıp durumun gerçekten böyle olduğu, başka saklı bir nedenin olmadığı yolunda kendini ayrıca inandırmalıdır. Bu düzeye ulaşılınca okul müdürlerinin Merkezî Eğitim Kurumu ve mahalli Eğitim Müdürlükleri karşısında bağımsızlıklarını adım adım arttırmaya yönelmelidir. Doğaldır ki bu yapılırken üstün düzeyde öğretim yapılması sürekli olarak kollanacak ve gözetilecektir. Okul müdürleri ders kitaplarını seçmede ve müfredat programlarını daha üstün düzeye çıkarmada özgür olmalıdır. Bütün bunlar eğitim yetkililerinin açısından zorluk çıkaracaktır. Ama eğitim yetkilileri kolay iş görsünler diye eğitimin niteliğinden caymak, olacak şey değildir.

Öğretmenlerin «tarafsızlıklarını korumaları» yani yalnızca Merkezî Eğitim Kurumunun çoğunlukla saptadığı görüşleri öğretmeleri diye bir şey olmamalıdır. En iyi öğretmenler tarafsız olmayanlardır; bu öğretmenler coşkuludur, eğitim çalışma ve uygulamalarına görüşlerini de katarlar. Öğrencilerin tarafsızlığı ise, gerçeklerin genel olarak benimsenen şey olduğu inancına götüren renksiz bir eğitim ile değil, onların farklı ön yargılara sahip öğretmenlerle karşılaştırılmalarıyla sağlanır. Bu yöntemin sonucu bütün aşın görüşler hakkında kuşku duymaya varırsa bundan iyisi de olamaz; çünkü günümüz dünyasının gerek duyduğu şey de budur.

Eğitimi uygularken öğretmenler öğrencilerin düşünce ve davranışlarını kaçınılmaz olarak etkilerler. Eğer öğretmenlerin kendileri birtakım ülküleri benimsemişlerse, bunları öğrencilerinin bir bölümüne olsun aşılayacaklardır. Bunu söylerken Katoliklik, Sosyalizm; ya da başka bir «izm»le ilgili propagandayı düşünmüyorum. Şu durumuyla eğitim içinde bu yolda gereğinde çok propaganda zaten vardır. Demek istediğim, «izm»lerden daha belirsiz şevlerdir: Aydın dürüstlüğü, hoşgörü, geniş görüşlülük, bilim sevgisi; başka bir deyişle aydın olmanın erdemleri diye adlandırılacak nitelikler… Küçük bir çocuk doğal olarak kendisinin bağlı olduğu yanın güçlenmesinden hoşlanır: Manchesterli bir çocuk Liverpool takımının övülmesine dayanamaz. Ancak oyunda haklıdan yana olmak nasıl öğretilebilirse düşüncede de hakkı teslim etmek öğretilebilir. Ne yazık ki oyunda hakkın teslim edilmesi kuralının düşünceye uygulanmasına kötü gözle bakılmaktadır, örneğin savaş sırasında düşmanın yanlışlıklarını reddeden bir kişi vatan haini diye görülür.

Öğretmenlerin benimsedikleri belli bazı görüşler öğrencilerde karşı durma tepkisine yol açar. Ama yine de öğretmenlerin gerçekten benimsedikleri görüşler öğrencileri de aynı yöne yöneltir. Öyleyse öğretmenlerin benimsemeleri gereken ülküler neler olmalıdır?

Bir eğitim düzeninin ulaşmayı istediği iki temel amaç vardır: İyi yurttaş; ya da iyi insan yetiştirmek. Geniş bir hayat görüşü açısından bakılırsa bu iki amaç birbirine zıt değildir; ama yöneticilerin bakma eğiliminde oldukları dar açıdan değerlendirilirse bu iki amaç arasında önemli ölçüde zıtlık görülecektir. Mekanik görüşün tutsağı olan kimseler iyi insan yetiştirmeden çok iyi yurttaş yetiştirmeye önem verecekler; iyi yurttaş yetiştirme yöntemini de iyi insan yetiştirme üzerinde hiç durmadan izleyeceklerdir. Ben hükümetlerin iyi yurttaş yetiştirme anlayışlarında üç tehlikeli yanılgı görmekteyim:

İlk olarak, kadın erkek herkes dünyanın değil; tek bir devletin yurttaşı olarak görülmektedir.

İkinci olarak devlet; yada mahallî idare, kendi yurttaşlarınkinden başka ve daha üstün bir iyiliğe sahip diye varsayılmaktadır.

Üçüncü olarak düşünülen bu iyilik; ya da yarar, bireylerin düşünsel yeteneklerine bağlı değil de; yalnızca mekanik yöntemlerle sağlanabilen bir iyilik ya da yarar olarak görülmektedir. Bu yanılgılardan ilkinin; yani ulusçuluğun, makineleşme ile yapısal bir bağlılığı yoktur. Ancak ulusçuluğun bugünkü büyük gücünü kazanması endüstrileşmenin ulusal kapsamda gelişmesiyle olmuştur, öyleyse ulusçuluğun makineleşme ile mantıksal bağlılığı yoksa bile gerçek bir bağlılığı vardır.

Doğaldır ki bir kamu eğitimi düzeni, hiç değilse kişilerin çağdaş bir toplumdaki işlevlerini yapmalarını sağlayacak gerekli bilgileri onlara vermelidir: Herkes okuryazar, basit toplama çıkarma işlerini yapabilir olmalıdır vb… Zamanla devlet bu en az bilgi düzeyini arttırır; sonunda bu düzey önemli ölçüde yükselir. Ancak ben isin önemli olduğu kadar üzerinde anlaşmaya varılmış denilebilecek bu yönü üzerinde değilim. Üzerinde duracağım konular aykırı görüşlerin çıkabileceği konulardır.

Öğretim süreci içinde öğretmenler belli düsünsel alışkanlıkları verebilirler. İşte tartışma burada başlar: Öğretmen hangi düşünsel alışkanlıkları öğretip kazandıracaktır? Bu alanda çok sayıda seçenek vardır. Cizvitler iyi bir öğretim verme süreci içinde, Katolik Kilisesi’nin dogmalarını hiç tartışmadan benimsemeyi öğretirler. Amerika’da ilkokullar çocuklara yüzde yüz Amerikalı olmayı; yani Amerika’nın bir Taun Cenneti olduğunu, anayasalarının tanrısal bir esinden doğduğunu, milyonerlerinin pazar okulu erdemlerine örnek meydana getirdiklerini öğretirler; bunlara inandırılırlar.

İngiliz İlkokulları İmparatorluğumuzun büyük ve erdemli olduğunu, Hindistan’ı ezmediğini, Çin’e zorla afyon sokmadığını, Afrika’da bir insanlık örneği meydana getirdiğini, bütün Almanların kötü olduğunu öğretirler. Rusya’daki ilkokullar komünistlerin erdemli, anarşistlerin kötü, burjuvaların sapık olduğunu; sosyalist devrimin çok yakında bütün Avrupa’yı saracağını; Komünist Partisinde emperyalist eğilime yer olmadığını, çünkü emperyalizmin kapitalizme dayandığını öğretirler. Japonlar Mikado’nun Tanrısal olduğunu, güneş tanrısından geldiğini, Japonya’nın dünyanın diğer bölgelerinden daha önce yaratıldığını, bütün bunlardan dolayı Japonlar ne derse Çinlilerin boyun eğmelerinin gerektiğini öğretirler. Bildiğim kadarı bunlara benzer görüşler Uruguay’da, Paraguay’da, San Marino’da da öğretilmekte; bütün bu ülkeler Tanrının kendilerini üstün kıldığını, komşularından çok daha üstün olduklarını söylemektedirler. Kısacası nerede bağımsız bir ülke varsa; o ülke, okuma yazma öğretme tekelini, gençlere birtakım gülünç inançları aşılamada kullanmaktadır. Bu inançların amacı ise gençlerin kıyım eğilimlerini arttırmaktır.*

* Fransız Eğitim Kurumunca Alsace – Lorraine’de kullanılmak üzere benimsenip onaylanan bir okuma kitabında yazılanlar: «Unutmayın. Hatıranızdan çıkarmayın. Küçük Fransızlar. Fransa’ya saldıran, onu Büyük Savaşa girmeye zorlayan Almanya’dır… Almanlar akıl almaz bir kıyımın suçlusudurlar: Çocukları sakatlamış ve öldürmüşlerdir, kadınları ve yaşlıları vurmuşlardır… Almanya’ya sonsuzluğa dek lânet yağsın. Güzel vatanımız Fransa ve onun dostlarının zaferleri ölümsüz olsun.» («Dail Herald», 15 Mayıs 1922)

  Yine bu inançları güçlendirmek için özel bilinçsel alışkanlıklar üzerinde durulur: Bir şeyi fazla incelemeden benimseme, gözü kapalı peşin yargılar, toplu yabanıllık; hepsi de ilkel insanlarda olup eğitimin yumuşatacağı umulur nitelikler… Dünyayı yönetenler erdemin yanlış ve yalan şeyler öğretilerek kazanılacağına ve gerçeği bilenlerin kötü kişiler olacağına inana gelmektedirler. Buna asla katılmıyor ve inanmıyorum. İnandığım şey gerçek tutkusunun bütün erdemlerin temeli olduğu; yalanlara dayanan «erdemlerin» ‘zarardan başka bir şey sağlayamayacağıdır. Buna yalnızca bir İnanç olarak da bağlanabilirim; ama bu inancın gerçekliğini kanıtlayan pek çok örnek vardır. Ulusçuluk bu örneklerin en göze çarpıcılarından birisidir. Tarih öğretim kitaplarının yurtseverlik nedeni ile bile bile yazılan yanlışlarla dolu olduğunu dünyadaki bütün eğitim bakanları bilirler. Tarih öğretiminin yanlışlarla dolu olması çok önemli değildir; asıl kötüsü bu yanlışların savaş olasılığını arttırıcı nitelikte olmalarıdır. Ekonomik alanda enternasyonalizmin önemi yolunda sosyalistlerce çok şey söylenmiştir. Ama eğitim alanında enternasyonalizm de en az birincisi kadar önemlidir. Bütün uygar ülkelerde çocuklara aynı tarih öğretilirse, ülkeler birbirlerine daha az düşmanlık beslerler; ayrıca hiç bir ülke bir savaştan galip çıkacağına yüzde yüz güvenemezdi. Okul kitaplarının yazımı ve tarih öğretmenlerinin eğitim yönetimi uluslararası bir otorite tarafından yapılmalıdır. Bugünkü uygulama, her ulusun kendisinin haklılığı ve gücü konularındaki kendi inancını; sonuç olarak da savaş hevesini arttırmaktadır. Gerçekten de yanlış tarih öğretiminin amacı bu olsa gerektir.

Bunun doğurduğu kötülük o kadar fazladır ki sonunda eğitimin bütün genel yararını silip süpüreceğe benzer. Rusya, ya da Çin’deki cahil köylüler ulusçu değildirler; çünkü ulusçuluk gibi geniş kapsamlı ve soyut bir kavramı bilinçlerinde canlandıramazlar. Ülkeleri savaş halinde iken bunu hükümetlerinin bir sorunu diye görür; kendilerine düşen rolün emirlere gönülsüzce uymak olduğunu düşünürler. Rusya ve Çin’in diğer ülkelere, İngiltere. Fransa ve Almanya kadar zarar vermeyecek durumda olmalarının nedeni budur. Eğer Rusya ve Çin ilköğretim düzeylerini Batı Ülkelerinin ulaşmış olduğu düzeye getirebilirlerse; onlar da kendi kalabalık nüfuslarına, gecen savaşı olası yanan «ulusçuluk körlüğünü» kazandırabilirler. işte o zaman Batı Avrupa’nın küçük ulusları Macbeth’in dediğinin çıktığını görüp pişman olacaklardır:

Kanlı öğretiler döner dolaşır da

Onları öğreteni yıkar

Ulusçuluğun kötülüklerinin güçlenmesinden doğan ve önümüzde biriken tehlike bulutları dağıtılamaz değildir. Bunun için yapılacak şey eğitimin yanlışlar yerine gerçekleri öğretmeye yönelmesi; ya da eğitim yetkilerinin, gençleri şimdi yaşamakta oldukları coğrafî bölgelerin değil de bütün dünyanın gelecekteki yurttaşları olarak görebilmeleridir.

Öte yandan ulusçuluğun kötülüklerinin körüklenmesinin bütün suçunu yanlış eğitime yüklemek haksızlıktır. Bir kişinin kendi grubuna bağlılık duyması; grubunun (gerçek, ya da hayal ürünü) başarılan ile göğsünün kabarması, diğer rakip gruplara karşı düşmanca duygular beslemesi insanlardaki içgüdünün görünümleridir. Eğitimini yaptığı, bu içgüdüsel duygulara dayanıp onları belli bir yöne yöneltmektir. Eğitimi yönetenler de bu içgüdülere sahiptirler ve gerçekliğine inandıkları şeylerin tersini bilinçlerini kullanarak yapamamaktadırlar. Ama içgüdülerine uymanın sonucunda Batı uygarlığının yakın gelecekte yıkılıp gideceğini görebilirlerse; diğer konular için olduğu gibi bu konuda da eğitimin, akılcı bir öngörü ile kaba içgüdüleri denetim altına almak; tutkuları düzenleyerek yaşamı kolaylaştırmak amaçlarına dönük olması gerektiğini anlayabilirler. Bugün özel yaşamamızda pek azımız adam öldürürüz; ama ilkel bir kafatası avcıları topluluğunda çoğunluk adam öldürür. Böyle ilkel topluluklarda kişilerin adam öldürmeleri için gerekli içgüdüyü güçlendirmek amacıyla elden gelen her şey yapılır; bizim toplumlarımızda ise bu içgüdü —bir avuç kişi bir yana— başarıyla bastırılmış durumdadır. Ne var ki savaşlarda topluca kıyım açısından izlediğimiz yol kafatasçılarının kişisel katilliklerinin aynısıdır. Tek tek kişilerin adam öldürme içgüdülerini engellemek için yararlandığımız yöntemler, aynı içgüdü savaş tutkusu biçimini aldığında da onu engelleyebilir. Bu yöntemler eğitim alanında uygulanmalı; öldürme içgüdüsü tohumlarını ulusal silahlanma ve uluslararası gerginlik ağaçlarına dönüştüren şimdiki yöntemlerin yerini almalıdır.

Bütün insanlığın bir tek büyük aile olduğu; uluslar ayrımının yapaylığı inancı gençlere çok kolay aşılanabilir. Bunun için gerekli olan da eğitimin bu yöne yöneltilmesidir. İnsanların atalarından ve insanın ortaya çıkışından başlayan gelişmeleri, tüm ulusların katkısı ile gerçekleşen bir bütün olarak açıklayan H. G. Wells’in «Dünya Tarihinin Ana Çizgileri» adlı kitabı gibi eserler, daha insancıl bir görüş yaratmada kesinlikle Agincourt, Trafalgar, Lexington ve Saratoga konu ve olaylarını anlatan yurtseverce eğitimden daha etkilidir. Belki de bir şeyden nefret etmek içgüdülerimizin bir gereğidir. Ortaçağda şeytandan nefret ediliyordu; bunun insanlara bir zararı da yoktu. Ama bugün savaşta olsun, barışta olsun şeytanın varlığına inananlar kalmamış gibidir, öyleyse insanların komşu ülkelerdeki hemcinslerinden nefret etmelerini önlemek istiyorsak yeni bir nefret konusu bulmalıyız, örneğin insanlar Mani dinine, cehalete, salgın hastalıklara karşı nefret duyabilirler. Bunlara düşmanlık duymak yararlıdır ve ufak bir mantık çabasıyla bu duygular nefret içgüdümüzü doyuracak duruma getirilebilir. Diğer insan topluluklarından nefret ise kötülüklere yol açar. Eğitim düzeninin yalanlar ve düşmanca kötülüklerle bu nefreti amaçlaması doğrusu çok yazıktır. Ama yine yazıktır ki Çin bir yana bütün büyük uluslarda durum budur; Çin ise böyle olmadığı için diğer büyük uluslar karşısında zayıf duruma düşmüştür.

Şimdi eğitimimizdeki ikinci yanılgıya gelmiş bulunuyoruz Bu yanılgı bugünkü eğitim düzenimizde güçlenme olanağın,’ bulmaktadır. Bu yanılgı devletin ya da toplumun, bireyler için gerekli olandan daha değişik bir «iyiliğe», sahip olduğu ve bu «iyiliğin» bireylerin iyiliğinden daha üstün bir iyilik olduğu yolundaki sanıdır. Bu, benim «yönetici yanılgısı» adını önerdiğim yanılgıdır. Doğaldır ki kişilerin ancak belli birtakım nitelikleri içeren topluluklarda mutlu yaşayabileceklerini söylemek yanılgı değildir: Robinson Crusoe’nin (sözgelimi) Perikles çağında Atinalı bir yurttaş kadar mutlu olabildiğini öneriyor değilim (Perikles çağı da bizim çağımızdan daha iyi olmayabilir, ama o çağın iyiliğini Varsaymak yanlış değildir ve ben Perikles çağını burada yalnızca örnek gösterme amacıyle belirtmekteyim.) Karşı durmaya çalıştığım yanılgı, bazı toplulukların, içlerinde yaşayanlara iyi şeyler sağladıkları yolundaki olgu değildir. Ama kişilerin yaşamlarındaki bütün iyi şeyler alınıp götürüldükten sonra sırf devlete, ya da topluma bağlı iyi, ya da kötü bir şeylerin kalacağı yolundaki kanıdır. Bu kuram Hegel tarafından savunulmuş, onu izleyen bazı İngiliz düşünürlerince de benimsenmiştir. Kuramın hayli karmaşık olan gerekçesi daha önce de birkaç kez belirttiğim nedenlerle bana göre bütünüyle yanlıştır. Burada gerekçeleri üzerinde yeniden duracak değilim; ancak konumuzla ilgili sonuçlarına eğileceğim.

Devlete ya da topluma bu garip değeri veren kuramı benimseyenler, buna toplumun «organik» açıdan değerlendirilişi diyorlar. Bu adlandırma yanıltıcıdır; çünkü birbirleriyle ilgili bölümlerin ortak amacı sağlaması yönünden toplumlar organiktirler. Bu, tıpkı canlıların organlarının ortak olan yaşama amacına dönük çalışmalarına benzer. Bu örnek, toplumların organik nitelikleri yolundaki görüşün fazla incelenmeden benimsenmesine yol açabilmektedir. Ne var ki söz konusu kuramı savunan toplumbilimciler burada «organik» deyimini kendilerine özgü özel ve felsefî bir anlamda kullanmaktadırlar. Onların demek istediklerine göre toplum, birbirlerini karşılıklı olarak etkileyen, az çok işbirliği yapan kişilerden kurulu değildir: kendi başına bir yaşam ve bir kişiliği olan bir kavramdır. Söz konusu kuramcılar kişilerin kendi kafalarına, kollarına, ayak parmaklarına ayrı ayrı bağlı olmayan; kendi bütünlerine bağlı olan iyi şeylerden yararlandıklarım, hoşnut olabildiklerini öne sürerler; bunun gibi devletlerin de, tek tek, yurttaşların yaşamlarından ayrı birtakım iyi şeylere sahip olduklarını söylerler. Bunun sonucu olarak kuramcılar tıpkı insan vücudundaki organlardan beklenenin insanın bütün olarak yaşamına dönük çalışmaları olduğu gibi; yurttaşlardan da devletin yaşamasına dönük görev yapmalarını ve bu amaçla yaşamalarının beklendiği görüşüne inanırlar. Böylece devlete olan görevimiz komşularımıza olan görevlerimizden daha büyük bir ağırlık kazanmakta; devletin iyiliği ve yararı, yurttaşların çoğunluğuna zarar veren yöntemlerle de olsa korunması gerekli bir özellik kazanmaktadır.

Bu görüş, uygulamada aristokrat ve mekanik bir toplumun övülmesine yol açmaktadır. Uygulamada «devletin yararı» «devlet adamlarının yararı» demek olmaktadır. Bunu çıkar sağlama anlamına söylemiyorum: «Devlet adamlarının yararı» ndan demek istediğim zenginlik ya da bencillerin genellikle peşinden koştukları şeyler değildir. Gerçi işin içinde bunlar da olabilir; ama iyi yetişmiş kişiler bunlardan uzak durmayı başarabilirler. Öte yandan bu kadar belirgin olmayan başka bazı çekici şeyler vardır ki bunlardan kaçınılması daha zordur; insanlar bilinçaltlarının etkisiyle bunlara yönelme eğilimindedirler. Devlet üzerine kafa yoran bir kişi belli düzendeki bir devlet çeşidi üzerinde durmaya başlar; önünde sonunda bu devlet düzeninin iyi olduğu kanısını benimser. Yöneticilik eğilimi olan bir kimse, yönetim tarafı ağır basan; sıkı bir düzenin egemen olduğu; yurttaşların her birisinin büyük makinede bir vida rolü oynadığı bir devlet düzeni özler: Ama böyle bir devlet, kişilikleri başka olan kimseler; örneğin artistlerce yaşanmaz bir düzen özelliğinde olacaktır. Ne var ki sonuncu kişiler kendi kişiliklerinin yapısı dolayısıyla politikacı, yönetici, ya da girişimci olamazlar. Böylece tek bir eğilim ve istek; hem de pek yaygın olmayan eğilim ve istek «devletin iyiliği»ni saptamada egemen olmuş olur. «Devletin iyiliği»ne inanç sürdükçe bu eğilim kendi isteklerini topluluğa zorla benimsetir; çünkü bunlar devlet kişiliğinin istekleri diye varsayılır. Bu, sonuç olarak, birtakım masum kişilerin yetkililerce suçlanması; yavaş yavaş sanatın, bilimin ve giderek yaşamdan zevk almanın yok edilmesidir.

Devleti organik açıdan değerlendirmeyi savunanlar, bunun mekanik görüşün karşıtı olduğuna inana gelmişlerdir. Bu, şaşılaşacak bir yanılgıdır. Çünkü makinenin parçalan da tek bir yararlı amaca yönelik olarak hep birlikte çalışır ve parçalar ayrı ayrı pek az değer taşır; öyleyse makine de bir anlamda organiktir. Gerçi makineler organik olma özelliğine hayvanlar kadar iyi bir örnek değildir; ama bizler canlı organizma değil; makine yapabildiğimiz için toplumumuzu da «organik» yapmayı isterken düşünebildiğimiz örnekleri makinelere benzetiyor; çünkü toplumu canlı nasıl yapabileceğimizi bilmiyoruz. Ayrıca mekanik endüstriyel düzenin gelişmesi ile de toplumlar bu açıdan organikleşmişlerdir. Çünkü bu düzen insanların büyük örgütler içinde birbirleriyle işbirliği yaparak çalışmalarını gerektirmiştir. Ayrıca ticaret, insanları eskiçağlara göre birbirlerine çok daha fazla bağımlı kılmıştır. Böylece makineleşme «devletin iyiliği» inancım doğurmuş; giderek bu iyilik, ne üretildiğine bakılmadan —ister yararlı mal, ister zehirli gaz üretsinler— makinelerin bolluğu anlamına gelmeye başlamıştır.

Bu alanda şaşılacak şeylerden birisi de Marx’ın izleyicisi olan, Marx’ın Hegel’den aktardığı bütün görüşleri sürdüren Bolşeviklerin, yurttaşların iyilikleri karşısında devletin iyilik ve üstünlüğünü şiddetle savunanlar arasında olmalarıdır. Bencil olmayıp toplum yanlısı görünen Bolşevikler bile, içinde yaşayanlara mutluluk verip vermeyeceğine aldırmaksızın kendiliğinden iyi olacağına inandıkları bir toplum yaratma peşindedirler. Kendileri farkında değil görünüyorlar ama, amaçladıkları toplum durumları iyi yöneticilerden başka hiç kimseye mutluluk getirecek değildir. Aynı şekilde Kayzer ve Junker’ler de, Almanlar’ın değil; Almanya’nın iyiliği peşinde idiler. Ama bu iyiliğin aslında kendilerinin yararına bir iyilik olduğu ortaya çıktı. Kendimizden de örnek verelim: İngiliz İmparatorluğunu yüceltenler İmparatorluğun adına bütün yurttaşların eziyete katlanmaları gereğinden yanadırlar, buna katlanmayacak olanlar, kendi isteklerine uyan bir İmparatorluğu isteyen yöneticilerdir. Aynı şeyleri Amerikalı tröst kralları ve yöneticiler için de söyleyebiliriz. Bütün bu durumlardaki kişiler, yönetici yanılgısına karşı sürekli uyanık bulunmadıkça, kendi isteklerine uyan bir kamusal iyiliğin peşinden giderler.

Bu görüşün zararı yalnızca onun haksızlığından ileri gelmemektedir. (Söylemek istediğim üçüncü nokta ile ilgili olarak) Sıradan bir yönetimin eğilimi, üretilen mal ve hizmetlerden ikinci kalite ve makine işi olanlara değer vermeden yanadır.

Büyük sanatçılar, büyük düşünürler, büyük din adamları büsbütün farklı değerlendirme ölçülerini uygularlar: Bunlar tek tek kişileri, içtenliği överler, dıştan bir baskı ile zorlanan hayata değil, kendiliğinden yaşanılan hayata güzel derler. İnsanları, yöneticilerin ellerinde yoğrulmaya uygun bir araç değil; bilinçsel ve ruhsal yönlerden özgür birer varlık yapmak isterler. İsa’nın, Buda’nın, Lao-Tze’nin öğretileri de bu yoldadır. Kişilere ve kişiliğe değer verme Shakespeare in eserlerinde de görülür. Galile’nin engizisyona direnmesi de kişiliğin üstünlüğüne dayanır. İnsan hayatının en üstün nitelikleri, kişinin kendine olan saygısına ve döneklik etmemesine bağlıdır. Kendi yaşamının amaçlarını dıştan gelen baskılarla saptayan kişiler esirlikten başkasına lâyık olamazlar.

Bugünkü devlet eğitimimiz, devletin çıkarma uygun yurttaşlar «üretmeye» ağırlık vermekte, içtenliği özendirmek istememektedir; çünkü içtenlik düzeni aksatıp bozar. Benzerlikten, kişisel yargıyı ezmekten, yöneticilere boyun eğmeye ve düşmanlardan nefrete şartlandırılmış toplum yaratmaya doğru bir eğilim vardır. Uygarlığımız savaşlarla yıkılmaktan kurtulsa bile devlet eğitiminin bu özelliği düşünsel bir esirliğe yol açmakta olduğundan, buna dur denilmezse, giderek bilimde ve sanatta değerli ne varsa; hatta insan sevgisi diye ne varsa ölecek, içtenliğin ortadan kalkacağı ortamda yaşama sevinci de kalmayacaktır.

Demokrasinin bu kötülükleri kendi başına yenebileceği sanılmamalıdır. Çünkü söz konusu kötülükler hükümetlerin biçimiyle ilgili değil; güçlülük dereceleriyle ilgilidir. Hükümetlerin güçlü, yöneticilerin yetkili olduğu ortamda, yöneticilerin eğilimleri (pek az görülen ayrıcalı durumlar bir yana) mekanik olmadan yanadır. Çoğunluk grupları da azınlıklar kadar sert tutumlu olabilir. Yenilik yaratan ya da yenilik peşinde koşanlar ise hemen hiç bir zaman çoğunluk olamazlar. Kişiliğe ve kişisel çabalara değer verme, benzerliğin ortadan kalkması, gelişmenin temel koşullarıdır. Geleceğimizi tehdit eden şey herhangi bir sınıfın üstünlük kazanmasından çok politikacılar ve yöneticilerin üstünlükleridir. Önceleri bu kişilerin güçleri çok sınırlı idi. Şimdi ise endüstrileşme ve onun sonucunda savaşların etkinliklerinin artması ile devletin gücü, insanlık tarihinde görülmedik derecede artmıştır. Tek bir Dünya Devleti yaratıla bilse de tehlike yine devam edecek; ama bu durumda onu önlemek daha kolay olacaktır. Bugün için dünyada çok sayıda devlet olduğuna göre bütün büyük devletlerin amacı savaştan üstün çıkmaktır. Devletlerin şaşılacak ölçülere ulaşmış yetki ve güçleri bu amaca yönelmiştir. Söz konusu amaca, kişiliğe değer verilerek ulaşılamayacağı açıktır; bundan dolayı savaşa hazır olmak için sıradan insanların mekanik esirlere dönüştürülmesi büyük bir ağırlık kazanmıştır. Bütün bu eğilimlerin dünyadaki bellibaşlı ülkelerin eğitim düzenlerini nasıl etkilediği ne kadar söylense azdır.

Bu düşünceleri belirtirken eğitim konusundan uzaklaştığım düşünülebilir. Ancak bir eğitim düzeni, kendini yaratan toplumun ülkülerini benimser; bu nedenle ülkülerde bir reforma gidilmeden, eğitim düzeninde de reform yapılamaz. Eğer öğretmenlerin yetiştirilmesinde yetkili olsam özellikle iki şey üzerinde dururdum:

Bunlardan birincisi şudur: İnsanın topluma karşı ödevi herhangi bir sınıfa, ya da bir ulusa yönelik olmaktan çok bütün insanlığa yöneliktir.

İkincisi ise, iyi denilebilecek toplumların iyi insanlardan kurulu toplumlar olduğu; yani böyle toplumlarda yaşayanların yıkıcılık ve düşmanlıklardan uzak, özgür bir hayat sürmeleridir.

Birinci nokta ile ilgili olarak moral bir gelişmenin giderici etkisi olmadan bilimin sürgit yeni yıkım araçları bulması sonucu uygarlığımızın karşı karşıya olduğu tehlikeye ilgi çekmek istiyorum. Bu tehlikeyi pek çok kişi görmekte, ancak bunların içinde pek azı hükümetlerden ve topluluklardan gelen savaş yanlısı baskılardan kendilerini kurtararak ulusçuluğun bugünkü biçimiyle insanları suça yönelten bir kötülük olduğunu kabule yanaşmaktadırlar. Bütün bu tehlikeleri göstermek her öğretmenin başlıca ödevi olmalıdır; öğretmenler tarafsızca yargılara varabilmeyi, kimseden yana olmadan gerçekleri aramayı, parti sloganlarına kapılmamayı öğretmelidir. Ayrıca farklı gruplar ya da ulusların kötülüğü konusundaki doğal eğilimi de gidermeye çalışmalıdırlar. Başarılı bir propaganda ile başımızdakilerin nefret etmemizi istediklerinden bizler de haksız yere nefret etmeye yöneltiliyoruz. Bu nefretin etkisiyle yaptığımız şeyler sonucu, kendilerinden nefret ettiklerimiz de bize karşı nefretle doluyorlar. Böylece haksız nefret dünyadaki kötülüklerin kaynağı oluyor. Cezalandırmak insanların eksik ve yanlış yanlarını düzeltmek için iyi bir yöntem olmadığı gibi bu hakkı kullanacak kadar masum kişi de yok dense yeridir. Bugünkü durumda düşmanlarımızın günahını biliyor; ama kendimizin kileri bilmiyoruz. Böylece haksız nefret karşılıklı düşmanlıkları körüklemekten başka şeye yol açmamaktadır: Amerikalılar Japonların Kore’de yaptıkları kıyımı bilmekte; ama aynı kıyımdan on Japon’un dokuzunun haberi bulunmamaktadır. Buna karşılık Japonlar Amerika’da zencilerin linç edilmesi olayları hakkında Amerikalıların kendilerinden çok bilgi sahibidirler. Böylece nefret karşılıklı olarak körüklenmekte; bunun giderilmesi için iki taraf da bir şey yapmamaktadır. Suçlulara nefret duymak sorunun çözümü değildir. Yapılacak şey kötülüğe uğrayanlara acıyıp yardım etmek, kötülüklerin yalnız düşmanlarımızca yapılmadığı gerçeğine gözümüzü yummamaktır. Eğitimde dünyanın farklı bölgelerinin karşılıklı çıkar ve bağlılıkları üzerinde durmak insancıl tartışma denilen şeyin üzerinde durmaktan çok daha iyidir. Kendimize de zarar vermeden düşmanlarımıza zarar verilemez, sırf kendi çıkarlarımız açısından uluslararası düşmanlıklar böyle sürüp gidemez. Yok, dünyanın bugünkü nüfusunda bir azalma isteniyorsa o zaman iş başkadır.

İkinci noktaya, kişi özgürlüğüne gelince, bu da eğitimcilerin önem vermesi gerekli bir konudur; çünkü sözünü ettiğimiz özgürlük maddî ve ekonomik değil; düşünsel ve ruhsal özgürlüktür. Endüstrileşme, yaşamamızın maddî yönü bakımından kişilerin büyük örgütler içinde birbirleriyle işbirliği yapmalarını gerektirmektedir. Toplumun, her yetenekli üyesinden tüketimine eşdeğer bir üretimde bulunmasını beklemesi haklı ve ye rindedir. Bu ölçüye göre mutlu azınlığın bugüne değin sahip olduğu özgürlük ileride onlar için azalacaktır. Ama öte yandan savaşları, silahlanmayı, reklam kampanyalarım, ticarî rekabetin boşa harcamalarını terk edebilirsek günde dört saatlik çalışma hepimiz için bol bol yeterli olabilecektir. Zamanımızın geri kalan bölümü serbest olmalı, eğitim düzeni ise günde boş kalan yirmi saati nasıl iyi geçirebileceğimiz yolunda bizi hazırlamalıdır. Kurulacak siyasal düzen ne olursa olsun, geçmişte olduğu gibi gelecekte de üstün uğraş ve çabaların çıkar karşılığında değil içten ve gönülden yapılmasını umabilmeliyiz. Herkese fırsat eşitliği sağlanırsa bu çalışmaların bugüne göre çok ileri gideceğini ummak yanlış olmayacaktır. Ama devlet kendi okullarında gençlerin beyinlerini aynı kalıba dökme çabalarını sürdürdükçe bu üstün uğraş ve çabalar ortadan silinecektir. Bürokratların işlerine gelmese bile düşünce özgürlüğü özendirilmelidir. Özellikle gençlerin eğitiminde geçim amacıyla değil de zevk için çalışacak gönüllü öğretmenlere fırsat tanınmalıdır. Yaşam için gerekli şeylerin sağlanması dışında bireycilik, içtenlik ve farklılık egemen olmalıdır. Özgürlüğü elde etme çabası, ekonomik düzenimizde olacak bir değişiklikle başarıya ulaşamaz; bunun için yöneticilerin diktatörlüklerine karşı sürekli olarak direnmek, düşünce özgürlüğünün elde edilebilecek şeylerin en değerlisi olduğunu hiç akıldan çıkarmamak gereklidir. Makineleşmenin de yararı vardır Bu yarar onlar olmadan yaşayamayacağımız yiyecek, giyecek ve barınak sağlanması alanlarındadır. Ama sanat gibi, bilim gibi, dostluk ve sevgi gibi, mutluluk gibi yaşamı değerli yapan şeylerde mekanikliğin yeri yoktur. Bütün bunlar özgürlüğü gerektirir; hem de yalnızca dıştan tanınan özgürlüğü değil, düşüncemizde ve yüreğimizde duyabileceğimiz bir özgürlüğü gerektirir. Okullarımızda olsun ekonomik devrimcilerin hazırladıkları planlarda olsun bu özgürlüğe gereken önem verilmemektedir. Değindiğimiz özgürlük maddî amaçların egemenliği sonucu yok olma tehlikesi geçirmektedir. Ama iyi bir düzen için bunun yerini tutacak başka bir şey yoktur; bizler insanların yalnız ekmekle yaşayamayacaklarını anlamadıkça da bu özgürlüğün yitip gitmesini hiç bir şey önleyemeyecektir.

Sh: 188-204

Kaynak: Dora ve Bertrand Russell, Endüstri Toplumunun Geleceği [1923. The Prospects of Industrial Civilization, in collaboration with Dora Russell. London: George Allen & Unwin] Türkçesi: Melih Ölçer, Birinci Basım Mayıs 1979 İstanbul

 

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s