FELSEFE MESELELERİ -The Problems of Philosophy- Bertrand Russell

İngilizceden Türkçeye çeviren Abdülhak Adnan Adıvar 

 (BERTRAND RUSSELL) E VE FELSEFESİNE DAİR.

Bu küçük kitabı dört sene evvel tercüme ettiğim zaman neşrini düşünmekten ziyade İngilizcede felsefe diline alışmak gibi bir faideyi gözönünde tutmuş ve bundan dolayı aynen ve harfiyen tercümesine çalışmıştım.  Bugün neşri tahakkuk edince hem Türkçesini mümkün olduğu kadar sadeleştirmeğe,  hem de ıstılahatın İngilizce,  Fransızca ve Almancalarını ilâve etmeğe başladım ve bu sırada gördüm ki,  bu kitap felsefe tahsiline başlayacak memleket gençleri için faydalı bir medhal olacaktır.

Bu sene (1933) Paris’te toplanan İlmî Felsefe kongresinde tesadüfen temas ettiğim İstanbul Üniversitesi felsefe profesörü M. H.  Reichenbach da bu kitabın faidesinden ve Türkçeye çevrilmesi elzem olan kitaplar listesine dahil olduğundan bahsedince bu husustaki düşüncem daha ziyade kuvvetlendi.

Evvelâ şunu söyleyeyim ki bu kitapta,  müellifin mukaddemesinde de dediği gibi,  daha ziyade bilgi nazariyesinin mühim meselelerinden müellifin yani mantıkçı ve bilhassa riyazî mantıkçı bir filozofun anlayışı tarzında,  İlmî,  fizikî bir tarzda,  bahsedilmiş ise de,  Russell’in asıl kendi felsefesi mevzubahsolmuş değildir.

Kitap esasen bir avamileştirme (Vulgarisation) eseri tarzında yazılmış olmakla beraber bir kere mevzuun çetinliği,  sonra da Russell’ın diğer kitaplarındaki meşhur emsalsiz güzel İngilizcesine rağmen bu kitapta bazı yerlerde birdenbire uzun cümlelere(Periodes)lere düşmesi, eseri avamileştirmeden çok başka bir hale getirmiştir.  Hattâ Fransızcaya çeviren Madmazel Renauld da mukaddemesinde eserin avamileştirmeden daha fazla birşey olduğunu söyler.  Türkçe tercümesinde bazan on satırı geçen cümleleri keserek hafifleştirmekten başka bir değişiklik yapılmış değildir.  Fakat yine bir okunuşta okuyucunun kafasında yer edemeyecek kadar çetin yerlere tesadüf olunur. Bunlar bir defa aynen tercüme inadından ve sonra mevzuun bazı yerlerinin güçlüğünden ve nihayet Türk nahvinin felsefî mücerret ifadelere henüz tamamen yatkın olmamasından ileri gelmiştir.  Her halde okunurken biraz dikkat sarfına ihtiyaç vardır.  Zaten bu kadar dikkat sarf edemeyecek dimağların felsefe hakkında bir fikir edinmeye kalkışmalarında da bir mana yoktur; gazete makalesi gibi kolayca süzülüp geçilecek felsefe kitabı yazmak da henüz kimseye müyesser olmamıştır.

Kitaptaki felsefî ve İlmî ıstılahların Fransızca ve İngilizce ve Almancasının bir defaya mahsus olmak üzere Türkçe tabirlerin yanına yazılmasında bir mecburiyet gördük. Çünkü bildiğimize göre henüz takarrür etmiş İlmî ve felsefî ıstılahlarımız yoktur. Bizim koyduğumuz kelimeler ya İsmail Efendi namındaki zatın himmet ve gayreti eseri olan Lügatçe-i Felsefeden ve yahut şimdiye kadar çıkmış Türkçe te’lif ve tercüme eserlerinden alınmış kelimelerdir.

* *

Fransızca ve Almancaya (belki başka lisanlara da) tercüme edilmiş ve İngilterede 1928 senesine kadar on üç defa tabedilmiş olan bu eserin müellifi Bertrand Arthur Russell’in hayat ve felsefesi hakkında şu ilk sayfalarda biraz malûmat vermeyi faydalı sanıyoruz.  Çünkü Russell’ın memleketimizde nisbeten az tanınmış ve büyük eserlerinden bahsedilmiş ise nadiren bahsedilmiş bir filozof olduğuna bazı felsefecilerimizle temaslarımızda kanaat getirdik.  Hattâ 1929 senesinde İstanbul felsefe profesörlerinden merhum İzzet bu filozofun riyazi mantıkçı ve çetin anlaşılır bir filozof gibi telâkki edildiğini söylemiş ve fakat Russell’ın kendi akidesine dair yazdığı bir makalenin tercümesini okuyunca bunu o zaman çıkan galiba “hayat, ,  revüsünde bastırmak istemişti . [B.  Russell.  How İ came by my Creed The Realist No.  6 p.  14 1929].

Russell İngilterenin Liberal fırkasına mensup büyük bir kibar ailenin oğullarından Lord John Russell’ın oğlu olarak 1872 senesinde doğmuştur.  Üç yaşında babasız ve anasız kalan bu çocuk büyük anasının yanında Londra civarındaki Richmond’da büyümüş ve hususî muallimlerden Fransızca ve Almancayı pek iyi öğrenmiştir.  Babası oğlunun o zamanlar Ingilterede pek moda olan Spencer ve Thomas Huxleyia akidelerine muvafık olarak,  yani kâinatta mahiyetleri itibarile bilinmesi kabil olmayan (UnknowableInconnaissable Unerkennbar) bir takım hakikatler olduğuna kail Agnosticisme fikrile büyütülmesini istemişti.  Hattâ Russell babasının ve anasının bu akideyi tuttuklarını büyüyünceye kadar öğrenemediğini söyler. [Yukarda ismi geçen makalede] çünkü küçüklüğünde evvelâ Presbiterien olan ve sonra tevhitci (Unitaire) Hıristiyanlığa geçen büyük anası onu her pazar bir kiliseye gönderir ve fakat Hıristiyanlığın bütün dar akidelerine meselâ ahiret azabına ve yahut mucizelere inanmak için çocuğu kimse zorlamazdı.

İşte böylece Russell tevhitçi Hıristiyanlığına samimiyetle inanmış olarak on dört yaşına basıyor; bu yaşta daha kuvvetle dindar olduğu için dinin doğruluğunu isbat edecek deliller aramakla zihnini yoruyor ve bir taraftan da on sekiz yaşına kadar bu derdini kimseye açamamaktan ve yalnız başına düküne düşüne yavaş yavaş dininin zafa uğramasından pek ziyade azap duyuyor.  İtikadını sarsan ilk dinî nas (Dogme-Dogma),  serbest irade (Libre arbitre Frei Wille-Free Will) meselesi olmuştu.  Maddenin bütün hareketleri dinamik kanunlarile muayyen ve bağlı olduğu halde yine ayni maddeden yapılmış olan insan vücudunun insan iradesine tâbi olacağını bir türlü anlayamıyordu.  Kendi ifadesine göre o vakte kadar Descartes’i okumamış olmasına rağmen kartezyen ( Dekartçı) bir tarzda düşünmeğe başlıyor.  Zihnini karıştıran ikinci nas da ruhun bakası,  (Immortalite,  Unstreblichkeit,  İmmortality) meselesi olmuştu.  Velhasıl bütün bu şüphelere rağmen on sekiz yaşma kadar Russell bir ilâhın vücuduna tamamen inanmıştı.  O bir türlü ilk illet,  (First cause,  Prima Causa) burhanını yıkacak bir delil bulamıyor.  Nihayet bu yaşta Stuart Millin kendi yazdığı tercüme-ı halini okuyunca bu bürhanında yıkıldığını görüyor ve artık Russell bütün Hıristiyanlık naslarından ayrılmış oluyor.  Kendi ifadesine göre kendini evvelki dindar halinden daha bahtiyar ve daha rahat hissediyor.

Russell biraz sonra Cambridge Üniversitesine girmiştir.  Orada hocası Mc.  Teggart’ın tesirile Hegel felsefesine kapılıyor ve üniversitede felsefeden en büyük mükâfatı kazanıyor.  Fakat bu felsefe de kendisini tatmin edemiyor.  Üç sene sonra İngiliz mütefekkirlerinden G.  E.  Moore ile uzun bir münakaşadan sonra bu felsefî mesleği de terkediyor.  Kısa bir müddet Pariste safaret ataşeliğinde bulunduktan sonra Almanya’da iki kış Sömestri sosyal demokrasi ve ekonomi tetkik ediyor.  Fakat Russell’ın ta çocukluğundan beri zihnini yoran mes’ele felsefeden ziyade riyaziyat idi.  Çünkü yakınî bilgiyi (Certain Gewiss, Knowledge Connaissance Erkenntniss)o ancak riyaziyatta görüyordu.  Ve meşhur Yunan riyaziyecisi Euclidisin herşeyi ispat ettiğini işitmişti.  Bunun için büyük kardeşi kendisine Euclid hendesesi okutacağını söyleyince pek sevinmişti.  Fakat daha ilk derste Euclidin isbatsız bir takım mütearifeler,  Axiomelar,  kabul ettiğini görünce ümidi yıkılıyor ve bu vak’a onun üzerinde o kadar şiddetli bir tesir yapıyor ki bu tesiri hâlâ unutmadım ve unutamayacağım diyor.  Kardeşine ilk Euclid mütearifesini sebebini bilmedikçe kabul edemeyeceğini söyleyince,  kardeşi,  öyle ise hendese okumağa devam edemeyeceği cevabını veriyor.  Bu cevapla kendini asla tatmin edemeyen Russell o günden ta otuz sekiz yaşına kadar (1900) hep bu riyaziyat prensipleri üzerinde çalışıyor.  Ve yine kendi ifadesine göre,  o zamana kadar bu sahada elinden ne gelirse yaptığı halde riyaziyatta bile mutlak bir yakine (Certitude,  Certaintygewissheit) vasıl olamadığını anlıyor.  Bu arada Amerika’nın John Hopkins üniversitesinde gayri Euclidî hendese (Geometrie non Euclidienne) dersleri veriyor.  Nihayet 1900 senesinde Pariste toplanan riyaziyat kongresinde meşhur İtalyan riyaziyecisi ve mantıkçısı Peano Russell’in üzerinde mühim bir tesir yapıyor,  ondan sonra ilk mühim eseri olan “The Principles of Mathematics Riyaziyat prensipleri „ ni 1903 de neşrediyor.  1910 da Cambridge üniversitesinin Trinity Kolljinde hocalığa geçiyor.  Bu sıralarda onun zihni hep riyaziyat prensipleri,  riyazi mantık ve bugünkü tabiriyle Logistique ile meşguldür.

Harward Üniversitesi felsefe profesörü Witne head ile beraber yazdığı 1910 da daha büyük ve mühim eseri olan Principia Mathematica ile riyazi mantığı genişletiyor ve hattâ yeni bazı prensipler koyuyor.

1910 senesine kadar kibar ailenin bu dâhi çocuğu Oxfort civarında küçük bir evde gayet basit yaşıyor ve hâlâ riyazi mantık üzerinde çalışıyor ve düşünüyor; fakat kendi ifadesine göre zihninin artık mücerret meselelerden bıktığını ve arada amelî işleri düşünmek istediğini anlıyor ve bu sırada sabık Başvekil Chamberlainin tarife ıslahatı politikasına ve kadınlara rey hakkı verilmesi meselesine de karışıyor.  Hattâ o sene Liberal fırkasından mebusluk için namzetliğini bile koymak istiyor; lâkin namzetliği geri almağa mecbur ediliyor,  çünkü o kendisinin Agnostique olduğunu ve hiç bir zaman kiliseye gidemeyeceğini açıkça söylüyor.  Nihayet yine kendi tabiriyle Faustun kendisine Mefistonun bir köpek şeklinde gözüktüğü andaki ruhî haletine varıyor.  Yani öğrendiği,  bildiği,  keşfettiği hakikatlerden amelî bir fayda çıkmadığından muztarip olup dururken onun karşısına da 1914 senesinde büyük harp bir mefisto gibi çıkıyor ve harp zamanında amelî bir fayda umduğu sulhcilik Pacifisme mesleğini tutarak (Non Conscription) cemiyetine faal aza sluyor; ilk devirlerinde Hıristiyanlığın harbe karşı olan itirazlarını bir makale ile tasvir edince Russeli (100) lira para cezasına mahkûm ediyorlar ve bu cezayı verecek parası olmayan Russell’ın kütüphanesini mahkeme haciz ve satılığa çıkarıyor.  Fakat bir dostu kütüphaneyi satın alarak Russell’e iade ediyor; ceza bu kadarla kalmıyor,  üniversite onu hocalıktan da çıkarıyor.  Amerikalılar kendisini hemen Harward üniversitesine tayin ettikleri halde İngiltere hükümeti harp vaziyetinden istifade ederek ona pasaport vermiyor ve askerî idare filozofun konferanslarını menediyor.

Nihayet 1918 senesinde Tribunal gazetesine yazdığı bir makaleden dolayı altı ay hapse mahkûm oluyor.  Russell bu hapislik müddetinde “İntroduction to Methemetical Philosophy Riyazî felsefeye methal, isimli kitabındı yazmıştır’

1920 senesinde Çin’e giderek Pekin üniversitesinde ders verdiği sırada gayet şiddetli bir zatürreeye tutuluyor ve artık herkes filozofun hayatından ümidi keserek ölümüne intizar ediyor,  hatta çıinliler onu pek muteber bir yere (Wertemelake) e defnetmeğe bile hazırlanıyorlar,  fakat filozof Alman doktorların tedavisi ile iyileşiyor.  Avdetinde Londra’nın sanatkârlar ve münevverler mahallesi olan Chelsea’de küçük bir evde avamileştirme eserleri,  gazete makaleleri yazmakla ve arada konferanslar vermekle geçiniyor.  Ve bu arada iki defa Amerika’ya giderek bir sıra konferanslar veriyor.  Bir taraftan da pedagoji üzerinde çalışıyor ve bu hususta Amerikalıların Behaviourism dedikleri yeni psikoloji yolundan giderek çocukların en küçük yaşta meselâ dört beş yaşında en iyi terbiye edileceği esasını tutuyor ve nazariyatta kalmayarak ikinci karısı ile beraber Londra civarında “Nursery School,  çocuk bahçesi gibi bir mektep de açıyor.  Fakat bu mektebde yetiştirdiği çocuklar üzerinde ne gibi tesirler yaptığını bilmiyorsak ta,  her halde malî cihetten muvaffak olamıyarak 1931 de mektebi kapattığını biliyoruz.

O sene büyük kardeşinin varissiz vefatı üzerine ailesine mahsus olan Lortluk payesi kendisine geçiyor.  Yazılarında asla Lord unvanını kullanmağa başlamamakla beraber lordlar kamarasındaki mevkiini işgal etmeğe ve içtimaiyata bilhassa talak kanununa dair münakaşalara iştirak etmeğe karar veriyor.

Russell orta boylu,  zayıf,  kır saçlı sinirli çehreli bir zattır.  Kendisiyle yakından temas edenlerin ifadesine göre gayet tatlı konuşur ve küçük fıkraları pek nefis surette nakleder,  acı ve bazan Voltairien istihzayı elden bırakmaz.  Ve her vakit düşündüğünü açıkça söyler.

**

Russell’in felsefesini bir iki sayfada hulâsa et inek hakikaten güçtür.  Ancak biz burada gayet umumî bir fikir vermeğe çalışacağız :

Russell kendi felsefesini Amerika’nın Harward Üniversitesinde 1914 senesi mart ve nisan aylarında verdiği derslerde ilk defa olarak toplu bir surette ortaya koymuş ve bu dersler sonradan Haricî Aleme dair Bilgimiz: Our Knovvledge of the external vvorld ; (Ailen and unw’ın london); adı altında bir kitap şeklinde çıkmıştır.  Bu kitabın mukaddemesinde söylediği gibi Russell felsefesine yeni mantık yolile giren filozoflardandır.  Hatta yukarda dediğimiz gibi şu küçük kitabı (Felsefe meseleleri) yazdığı zaman ile (1912) Harward’da felsefe derslerini verdiği zaman arasında bilgi nazariyesinin bilhassa hissi mutalarile zaman,  mekân ve riyazî fizikteki madde beynindeki nispetler meselesinde pek farklı düşüncelere geçmiştir.  Binaenaleyh gene tekrar edelim ki Felsefe Meseleleri Russell’in kendi felsefesi değil,  ancak bütün felsefelere medhal hizmetini görecek muhtasar fakat faideli bir umumî bilgi nazariyesi eseridir.

Russell zamanımızdaki felsefeyi başlıca üç büyük tipe ayırıyor :

(1) Klâsik felsefe,  (2) Tekâmülcü felsefe,  (3) Yeni realizm namı altında doğan felsefenin ruhile uyuşmuş olan mantıkî atomism — Logical Atomism — Atomisme logique — Logisehe Atomismus.

Russell klâsik felsefe namı altında Descartesden başlayan akliyeci (Rationaliste) ve iftikarıyeci (İdealiste) felsefeleri yani tecrübeci (Empirist) felsefenin zıddı olan felsefeleri toplar.  Ve bu felsefenin Almanya,  Fransa ve İngiltere ve Amerika üniversitelerinde hâlâ mevkilerini muhafaza etmekle beraber çökmeğe yüz tutan bir kuvveti temsil ettiklerini söyler.  Ona göre bu tip felsefenin mensupları felsefe haricindeki malûmatlarını ilimden ziyade edebiyattan almışlar ve felsefelerini ve mantıklarını kurarken ilme daima uzak kalmışlardır.  Deskartes ile başlayan bu yeni felsefede orta zamanlarda olduğu gibi körkörüne değilse bile yine itikatsız bir surette Aristo mantıkini kabul etmiştir.

Bu felsefenin mantığında âlemin asıl ve mahiyeti hakkındaki birçok düşünceler arasından biri,  diğerlerini nakız ve selbetmek tarikile,  seçilerek yapıcı (Constructive) bir mantık yolu tutulurdu.

Halbuki Russell mantığın daha ziyade tahlilî olduğunu ve tahlil neticesinde âlemin mahiyeti böyle veyahut şöyle ve »fakat ancak bir türlü olduğunu söyleyecek yerde bu mahiyetin birçok türlü olabileceğini göstermek suretiyle muhayyelemizi hürriyete kavuşturduğunu iddia eder ki pek tabiî olarak böyle bir mantık bir metafizik binası kurmağa da müsait değildir.

Müellif ikinci tip felsefede Darvin’in tekâmül nazariyesinin bazan Spencer’in yaptığı gibi pek dar ve bazan da William James ve Bergson’un yaptığı gibi daha cesurane ve daha geniş bir tashihini görür ve bu felsefeden oldukça hafif ifadelerle adeta ehemmiyet vermez bir tarzda bahseder.  Rassel’in hele Bergson felsefesi hak ‘kında pek orijinal fikirleri vardır.  Bunları tetkik etmenin burası maattessüf yeri olmadığından geçiyoruz.

Üçüncü tip diye ayırdığı felsefe grubuna asıl kendi felsefesi de dahildir.

Russell bir kere bütün felsefenin esası mantık olduğu ve nasıl ki riyaziyat fizikin usulü ise mantığın da felsefenin usulü olduğunu kaydettik ten sonra,  Aristo mantğının çürük yerlerini tenkit eder.  Russell’e göre asıl İlmî mantık İtalyan Peano ve alman Freye’nin riyazi mantık tetkikleri ile başlar.  Bu iki müellif mantıktan aldıkları neticelere hep riyaziyenin tahlili ile vasıl olmuşlardır.  Vakıa bu yeni mantıkin felsefeden ziyade riyaziyata ait olduğunu ve fakat esas prensipleri ile felsefe üzerine pek çok tesirler yapması lâzım geldiğini iddia eder.

Çünkü ancak bu mantık sayesinde mücerret mefhumlar adeta riyazi işaretlerle hallolunan muadeleleri tahlil edebilir.  Meselâ kaziyelerde veyahut istidlâllerde (Inference) ifade ettikleri mevzudan başka olarak bir de bir şekil bir suret (forme) vardır ki,  bu suret vasıtasıyla kaziyeyi teşkil eden kısımlar birbirine bağlanır.  Faraza Sokrat fanidir, ,  filân zat kızgındır,  güneş sıcaktır diye yaptığımız kaziyelerin her üçünde de müşterek ve (dır) ile ifade olunan bir şey vardır ki işte bu mücerret şey kaziyelerin yalnızca suretinden (forme)i ibarettir.  Yoksa o kaziyeyi bilfiil teşkil eden akşamdan biri değildir.  Yine meselâ yalnız Sokratı alıp şu kaziyeleri yapsak: Sokrat Atinalıdır,  Ksantip ile evlendi,  baldıranı içti,  desek bu kaziyelerde müşterek olan şey Sokrattır,  halbuki suretler muhteliftir.  İşte felsefî mantıkta (yeni mantık) mühim olan bu suret meselesidir.  Pek bellidir ki mantıki suretlerin bilgisi mevcut olan şeylerin bilgisinden büsbütün başkadır.  Meselâ Sokrat baldıranı içti dediğimiz zaman husule gelen mantıkî suret ne Sokrat ve ne de baldıran gibi mevcut olan bir şey değildir; belki gayet mücerret (abstrait) bir şeydir.  Buna dilden de bir misal getirebiliriz: faraza uzun ve muğlak yazılmış bir cümle okuyalım Bu cümledeki bütün kelimeleri anlarız ve fakat birdenbire cümlenin manasını anlayamayız.  İşte bu halde biz kaziyeyi teşkil eden kısımları anladığımız halde,  kaziyenin veya cümleyi teşkil eden kazı yelerin suretlerini ^anlamamış oluyoruz.

Bütün istidlâllerde (Inference) esas yalnız ve yalnız surettir ve bundan dolayı felsefede man tıkî suret en mühim yeri tutmuştur.  Meselâ eski mantığın meşhur kıyas misalini alalım: Sokrat insan idi,  insanlar fanidir,  binaenaleyh Sokrat fanidir,  işte burada ne netice ve ne de mukaddemelerin birbirine münasebeti ne Sokrat oluşa,  ne fani oluşa ve ne de insan oluşa bağlı değildir.  Ayni kıyas şu suretle pek âlâ ifade olunabilir: Eğer bir şey muayyen bir vasfı haiz olursa ve bu vasfı haiz olan herhangi bir şey diğer muayyen bir vasfı da haiz olursa o halde (mevzu bahs olan) o şey muayyen diğer vasfı da haiz olur.  Görülüyor ki bu şekildeki istidlalde hiç bir (hususî),  cüzî (particulier) bir şey ve bir vasıf yoktur.  Bilâkis bütün kaziyeler umumî bir şekildedir.  İşte Russele göre kaziyelerin hepsi bu umumî şekle irca olunabilir.  Binaenaleyh teker teker cüz’î istidlallerle uğraşmak vakit kaybetmeden başka bir şey değildir

 [Bu fikri Profesör Reichenbach şu suretle daha ri¬yazi bir şekilde ifade ediyor : “Şunu da işaret edelim ki yeni mantık kaziye ile kaziyevî tabiler (fonclions proposiotionelle) arasındaki mühim farkı meydana çıkarmıştır.  Daha umumî bir mefhum olan bu fonction bir takım mutahvilleri (Variables) ihtiva eder.  Her ne vakit ki mütehavvilleria yerine muayyen kıymetler konu¬lursa fonction bir kaziye olur. La philosophle scientifique p 31].

Bundan başka Russell basit kaziyelerin mevzuu (sujet) mahmule (predicat) atfeden yalnız bir şekil olduğunu kabul etmek suretiyle eski mantı ğın hataya düştüğünü iddia eder.  Çünkü yeni mantıka göre bu tek şekil bir mevzua ancak bir takım vasıflar atfeden bir şekildir.  Halbuki bu şekil gramer noktainazarından umumî olsa bile felsefe noktainazarından umumî olmaktan çok uzaktır.  Meselâ “bu şey o şeyden daha büyüktür, ,  dediğimiz zaman bu şeye sadece bir vasıf atfetmiyoruz,  belki bu şeyin o şeye olan nisbe tini kastediyoruz.

Nitekim “o şey bu şeyden daha küçüktür, ,  dersek yine manayı ve mantık noktainazarından ayni şekli muhafaza ettiği halde gramer nokta-i nazarından mübteda ile haber yerlerini değiştirmiş ve cümle değişmiş oluyor.  İşte Russell’e bu suretle gramerin mantık üzerinde hiç bir tesiri olamayacağını söyleyerek nahvi şeklin mantıki şekli asla göstermediğini ifade ediyor.  Russell’e göre bu noktanın eski mantıkta tesbıt edilmemiş olması traditionel metafizikte birçok hatalara se bep olmuştur.

Russell mantıkta nisbet Relation (izafiyet) me selesine pek çok ehemmiyet veriyor ve onu muhtelif nevilere taksim ediyor.  Velhasıl onun için âlemdeki eşyanın tam tavsifi onların bir kataloğunu yapmaktan yani yalnız vasıflarıyla zikretmekten ibaret olamaz,  belki o eşyanın vasıflarıyla beraber birbirlerine olan nisbetlerin! de zikretmek elzemdir.  Eğer böyle vasıfları ve nisbetleri beraberce zikredersek ancak o vakit bir mantıki vakıaya (Loyical fact,  iogische Tatsache,  Fait lo gique) vasıl oluruz.  Meselâ Napolyon yalnızca bir mantıkî vakıa değildir,  belki Napolyon’un haris olması veyahut Jozefin ile evlenmesi mantıkî vakıadır.  Böyle bir mantıkî vakıayı ifade eden yani herhangi bir şeyin herhangi bir vasfı diğer bir şey ile olan herhangi bir nisbetini gösteren bir kaziyeye Russell “atomik kaziye, ,  ismini veriyor; bu kaziyeye atomik sıfatını veriyor çünkü bu kaziyeler birleşerek daha büyük moleküler kaziyeleri teşkil ediyor.  İşte bundan dolayıdır ki Russell felsefesine daha iyi bir isim bulamadığı için iptidada mantıkî atomizm — logical Atomism — ismini vermişti.

Bu atomik kaziyelerin gösterdiği atomik vakıalar ancak his ve idrak ile bilinen vakıalardır.

Binaenaleyh eğer biz bütün atomik vakaları bilse idik ve ancak bu bildiğimiz vakıaların atomik vakıalar olduğuna da kani olsa idik o vakit nazariye noktainazarından herhangi şekilde olursa olsun bütün hakikatleri istidlâl edebilirdik,  bu demektir ki yalnız mantık bütün hakikatleri bilmek için lâzım olan bütün cihazları vermiş olacaktı.  Fakat ilk atomik vakıaların bilgisi hususunda mantıkın hiç faidesi yoktur.

Saf mantıkta (Logique pure) atomik vakıalardan bahis bile edilmez.  O mantıkta yukarda gördüğümüz gibi ancak suretler (formes) vardır.  Adeta bir kadro gibi olan bu suretleri hangi eşyanın ve hangi vasıfların veyahut hangi nisbetlerin dolduracağı bizi alâkadar etmez.

O halde saf mantık (Logioque pure) atomik vakıalara tabi olmadığı gibi atomik vakıalar da o mantığa tabi değildir.  Böylece asıl mantık kablî (A priori) bir kutup ve atomik vakıalar ise tecrübî (tedribî ) Empirique bir kutuptur.  Fakat bu iki kutbun arasındaki saha felsefî mantıkta doldurulması lâzımgelen en mühim sahadır.

İşte bu sahada eski mantığın şartî,  umumî (küllî) diye tasnif ettiği ve Russell’in ise mo leküler (Moleculaire) dediği bütün kaziyeler vardır,  bu noktada Russell eski tecrübeci filozofların (Empirist Empiricuste) mantığından şu suretle ayrılıyor : Ona göre meselâ bütün insanlar fanidir gibi umumî hakikatler yalnız cüzî hakikatlerden istidlâl olunamaz.

Eğer umumî hakikatler bilinecek ise mutlaka ya bizzat bedihi olmalı veyahut hiç olmazsa biri yine bir diğer umumî hakikat olan mukaddemelerden istidlâl olunmalıdır.  Halbuki tecrübecilerin kullandıkları delillerin hepsi cüzî hakikatlerden çıkarılır.  Bundan dolayı eğer bir umumî hakikat bilgisi var ise evvel emirde tecrübî delillere dayanmayan yani yalnız his mutalarına (Sens data,  Les donnees de sensations,  Sims data) tabi olmayan bazı umumî hakikatlerin bilgisi olmak lâzımdır.

Halbuki eski tecrübeciler (Lock ve muakipleri gibi) bütün bilgilerimizin İrslerimizle husule geldiğini ve o hislere tabi olduğunu idddia ederlerdi.

Russell’e göre eğer bu fikri kabul edersek o vakit umumî ve küllî hakikatleri bildiğimizi söyleyemeyiz.  Halbuki mantıkta böyle umumî hakikatlerin bilgisi vardır.  Nitekim yukarda zikredilen “Sokrat bir insandır,  bütün insanlar fanidir,  binaenaleyh Sokrat fanidir,  kaziyelerinin tamiminden husule gelen şekle yani “Eğer bir şey muayyen bir vasfı haiz olursa ve bu vasfı haiz olan bir şey diğer muayyen bir vasfı da haiz olursa o halde o şey muayyen diğer vasfı da haiz olur. „ şekli pek umumî bir hakikati gösteriyor.  Yani her şeye ve her vasfa tatbik olunabilir ve bizzat bedihidir.  Yani hislerimizin vasıtasıyla istidlâl olunmuş bir kaziye değildir.

Velhasıl Russell’e göre mantık iki kısımdır,  birinci kısım kaziyelerin ne olduğunu ve ne gibi suretler alabileceğini tetkik eder ve atomik ve moleküler ve umumî kaziyelerin muhtelif nevilerini sayar.  İkinci kısım ise muayyen şekillerdeki kaziyelerin hakikatini gösteren yüksek derecedeki umumî kaziyelerden bahseder.

Bu ikinci kısım daha ziyade riyaziyat çerçevesine giriyor.  Çünkü riyaziyatın kaziyeleri en ince tahliller neticesinde hep bu umumî surî hakikatlere müncer olur.  Fakat yalnızca suretleri sayan birinci kısım felsefede en mühim ve en güç olan kısımdır.  Vakıa eski mantıkta olduğu gibi hüküm ve tasdik ifade eden kaziyelerde ancak mevzuun mahmule atfı sureti düşünülürse nisbetler dışarda kalarak bu köhne felsefede ve ilimde pek mühim olan zaman ve mekân meseleleri anlaşılmaz bir hale giriyor.  Demek ki yeni mantık diğer suretleri de tarif ve tespit etmekle felsefenin birçok mühim meselelerini halle doğru ilerlemiş oluyor.  Russell bu noktada çok ısrar eder.  Ona göre kaziyelerde yalnız bir mevzu-mahmul şekline bağlanıp kalma bilgi nazariyesini zayıflatır.  Hâlbuki yeni mantık mücerret tahayyül kuvvetimizi çoğalttığı gibi bize mürekkep ve girift vakıaların tahlilinde kullanabileceğimiz namütenahi muhtelif kaziyeler vermiştir.  Bu noktadan yeni mantık eski mantığın tamamen zıddıdır.  Çünkü eski mantıkta ilk bakışta mümkün gibi görünen faraziyelerden bir tanesi müstesna olmak üzere diğerlerinin gayri mümkün olduğu ispat edildiği gibi hakikatin muayyen bir karakteri olduğu da evvelden tesbit edilmiştir.

Halbuki yeni mantıkta bilâkis ilk bakışta mümkün gibi görünen faraziyeler şayanı kabul kaldıktan başka diğer faraziyeler daha konulur ve hepsi birden herhangi bir vakıanın tahlilinde serbestçe kullanılır.  Yani Russell’in kendi tabirince “eski mantık fikri zincirlere vurduğu halde yeni mantık fikre kanat verir.Ona göre yeni mantık felsefeye Gaiilenin fiziğe getirdiği inkişafı getirmiştir.  Yeni mantık ile felsefede insan kudretiyle hangi meselelerin halli kabil olduğunu ve hangilerinin hallinin bu insan kudretini aştığını anlamak kabil olmuştur.

Velhasıl Russell’in tuttuğu mantık eski organik mantık yerine konulan atomik bir mantıktır.  Yani Aristo’nun organik mantığına göre her şey başka şeylere olan nisbeti sebebiyle müteessir olur ve bir değişikliğe uğrar ve binaenaleyh bir şeyi gereği gibi bilirsek o şey ile nisbete giren diğer bütün şeyleri ve binaenaleyh bütün kâinatı da bilebiliriz.  Halbuki yeni mantığa göre bir şeyin batını karakterini iyice bilmekle diğer şeylerle olan nisbetini bilmek mümkün değildir.  Russell’in burada Leibniz’den aldığı bir misali vardır: Meselâ Avrupa’da bulunan bir adamın karısı Hindistan’da vefat etse karı ile koca arasındaki nisbet dolayısıyla bu vefat anında o adamın batınî mahiyeti de müteessir olarak bir değişiklik husule gelir.  Halbuki aklı selim,  bunu asla kabul etmez.  Bu değişiklik husule gelse bile ancak kara haberi aldıktan sonra husule gelir,  der,  işte yeni mantığın düşünüşü de böyledir.

Russell,  Alomisme Logique ismi altında tuttuğu usul ile bütün tecrübelerimizi en son cüzülerine kadar tahlil eden yola girmiştir.  Vakıa bu usul Lock ve onun muakkipleri olan eski İngiliz tecrübecilerinin usulü ise de Russell onlardan gayet esaslı bir noktada ayrılıyor.  Lock ve muakkipleri bir mürekkep küllü- ı cüz’ülerin bir araya gelip teşkil ettikleri yekûndan ibaret olduğunu iddia ettiği halde,  Russell bir mürekkep küllün anasırına ayrılınca haiz olduğu evsafı kaybettiğini tamamen tasavvur etmiş ve bir mürekkep küllün o küllü teşkil eden eczanın herhangi bir surette yekdiğerile nisbette bulunmalarından ileri geldiğini kabul etmekle nisbetlerin mürekkep küllün evsafta oynadığı mühim rolü hakkile tanımıştır.

Russell eski mantığa karşı çok amansız hücumlar eder.  Hatta yeni eserlerinin birinde [B.  Russell.  The Scientlfic outlook p.  43.] “Aristo insan ırkının başına bir felâket olmuştur denilebilir,  bugüne kadar birçok üniversitelerde onun halâ okutulan mantıki birçok saçmalar ile doludur, demeğe kadar varır.  Hatta eski mantığın kıyaslar ile olan istidlâllerine büyük bir ehemmiyet vermez.  Russell için kıyas (Syllogisme) ile yeniden bir bilgi elde etmek te mümkün değildir.  Meselâ Sokrat bir insandır. . .  ilâh,  kıyasını alırsak bütün insanların fani olduğunu ve Sokratın da insan olduğunu bildikten sonra kıyasın neticesinde Sokrat’ın da fani olduğunu yeniden öğrenmiş yani bu hususta yeni bir bilgi kazanmış bulunduğumuza Russell kail olmaz.  O der ki “Kıyas üniversiteler mensuplarının (akademik âlimlerin) korkaklığını,  tereddüdünü gösteren bir abideden başka bir şey değildir, ,  o ancak ilimde olduğu gibi istikra (Induction) usulile yeni bir bilgi elde edileceğine kanidir.  Fakat istikra,  tecrid (abstractı’on) ve tecrübeden istidlâl gibi İlmî usullerin de bir hududu olduğunu kabul eder.  Meselâ istikranın mahiyet ve nazariye bakışından muteber olup olmadığına dair Hume’in gösterdiği şüphelerden biri hâlâ bu noktanın nazarî bir surette halledilmemiş olduğuna inanmaktadır.  Bu mühim meseleyi halle başlayarak büyük felsefesini kuran Kant bile Russell için meseleyi daha karışık bir hale koymaktan başka bir şey yapmamıştır [Russell Sclentific Outlook p.  p.  83.].

İşte mantık hakkında bu fikirleri yürüten Russell’in felsefesindeki bilgi nazariyesi idealist felsefedeki bilgi nazariyesinden başlıca şu suretle ayrılır: Kant’dan beri bilinen şeylerin bilgimiz dolayısıyla bir değişikliğe uğradıkları ve binaenaleyh bilgi ile bilinen şey arasında bir mütekabil tesir (Interaction) olduğu ve bilinen şeyin bilgimizden ileri gelen bazı karakteristik evsafı bulunduğu iddia olunmakta idi.

Hatta bir şeyin tarafımızdan bilinmeden mevcut olması mantıkça mümkün olmadığı bile iddia edilmişti.  (Kant bu son iddiada bulunmuş değildir. ) Bu iddia kabul olunursa bilmek vasıtasıyla eşyanın kazandığı havas ve evsaf her şeyin malik olması lâzımgelen havas ve evsaf olmak lâzım geliyordu (ki buradan meşhur Categorie nazariyesine giriliyordu. )

O halde biz bilgi şartlarını iyice tetkik edersek yalnız bu şartlar vasıtasıyla şeeni âlem hakkında bir çok bilgiler elde edebilirdik.  Halbuki Russell’in mensup olduğu felsefe bunu kabul etmiyor ! Ona göre bilgi bilinen şey üzerine yeni bir şey ilâve etmez ve bilinmeyen şeylerin mevcut olmaması için en küçük bir sebep bile yoktur.  ‘‘Binaenaleyh bu felsefede bilgi nazariyesi önümüzdeki kâinat sırlarının kilitlerini açacak bir anahtar değildir. , ,  Bu anahtar olsa olsa yavaş yavaş ve daimi bir say ile çalışan ilmin elindedir.  

[Profesör Reichenbach’da ayni fikri şu suretle ifade ediyor:

“Başlangıç noktasını kâinatın hali hazırdaki ilminden (Science de l’univers) almayı bilen bir bilgi nazariyesini tercih etmek isteriz ki bu nazariyenin verdiği felsefî neticeler muasırlarımızın İlmî zaferleri kadar yüksek bir dereceye,  çıkar. .

La Philosophie Scientlfique p.  10]

Russell’in felsefesinin ilim diye kabul ve istinat ettiği en mühim ilimler riyaziyat ve fiziktir.  Bilhassa riyaziyat prensipleri,  müellif için felsefe ile en sıkı münasebette olması lâzım gelen ve felsefeye en çok yardım eden bahistir.  Riyaziyat en yüksek derecede yakinî haiz olan kablî bilgileri ihtiva eder.  Felsefe de en ziyade bu kablî bilgilere gözünü dikmiştir.

Halbuki ta eski zamandan beri (meselâ E’ea’lı Zenon’dan beri) idealist filozoflar riyaziyatın felsefede muteber olamayacağını ileri sürmüşlerdir.

Yeni zamanlarda Kant ve Hegel’de ayni fikri ifade etmişlerdi.  Halbuki on dokuzuncu asırdan itibaren Lobatchevski tarafından gayri Euklidi (Non Euclidien) hendesek eşfedilince Kant’ın Euclid hendesesinin tecrübenin üstünde tamamen doğru ve yakinî bilgileri gösterdiği hakkındaki fikri sarsıldı ve Lobatchevski ve muakkiplerinin mesaisile Euclid mütearifelerinin de tecrübenin üstünde ve kablî olmadığı ve mantık ile isbatı ve yahut reddi mümkün şeyler olduğu meydana çıktı.  Diğer taraftan meşhur Alman riyaziyeci ve mantıkçısı Freye hesabın da mantıktan çıktığını isbat etti.

Russell’e göre riyaziyat prensiplerindeki bütün bu yenilikler kerrat cedveli kadar şüphesiz şeyler olduğu halde filozoflar bu hakikatlere karşı göz yumdular.  Halbuki Russell’in mensup olduğu felsefe bütün bu neticeleri göz önünde tutuyordu.  Bundan sonra riyaziyat prensiplerinin ortaya koyduğu riyazî mantık ile felsefe de yapıcı (Constructif) bir yola girdi.  Fakat bu felsefenin yapıcı oluşu,  eski felsefenin yapıcı oluşu gibi birdenbire tam bir sistem halinde ortaya çıkmak değil belki ilimde olduğu gibi yavaş yavaş tecrübeler,  sınamalar ile ortaya çıkan bir yapıcılıktır.

Russell’in felsefesi iptidada riyaziyat prensiplerinden ilham alarak,  riyazi mantık usullerini kullanarak başlamış olmakla beraber sonraları bilhassa Einstein’in izafiyet nazariyesi Quantum nazariyesinin keşfi üzerine daha ziyade riyazi fizik ile sıkı sıkıya münasebete girmiştir.  Artık filozof felsefesinde zaman ve mekândan bahsederken Einstein’in (zaman mekân) mefhumundan başka bir şey kullanmaz,  maddeden bahsederken onun için madde muhtelif kudret (Energie) Quantumlarından (Quanta) başka bir şey değildir.  Binaenaleyh Russell eski materyalistlerden yani maddeyi katı ve cevheri mahiyette görenlerden tamamen ayrılmıştır.  Onun için madde en son keşiflerden ve en son riyazi düsturlardan çıkan neticelere göre bir dalgalar sisteminden ibarettir,  işte yeni fiziğin bu neticelerinin tesiri altında Russell “Tabiatte atlamalar,  sıçramalar yoktur» manasındaki lâtince darbı meseli inkâr ediyor ve tabiatte ittisal (Continuite) değil bir ittisalsizlik (Discontinuite) olduğunu kabul ediyor [Natura non focit saltam yahut Natura non facit saltus.  Bu darbı meselin »on kelimesini iki türlü de zikrederler. Hangisinin gramerce doğru olduğunu lâlinistler tayin etsin Russell bu darbı meselden bahsederken lâtince darbı mesellerin hiç birisinin doğru olmadığını hiddetle söyleyecek kadar ileri gider.].  Meselâ; Planck’ın keşfettiği Quantum nazariyesine göre ziya neşreden bir cismin ancak vakit vakit yani fasılalarla sıçramalar halinde ziya Quantumları neşrettiği gibi.

Bundan başka yine yeni fiziğin tesiri altında ilimde determinizmin (Determinisme’in) sarsılmış olduğunu kabul ediyor; meselâ elimizdeki İlmî kanunlar vasıtasıyla bir atomun içindeki elektron ve protonlar arasındaki vaziyetin ne şekil alacağını evvelden tayin edemeyeceğimiz fikrini tasvip ediyor ve 250 seneden beri ilimde bir mutlak hükümdar gibi hükmünü süren sıkı bir muayenniyet (Determinismes rigoureux) den vazgeçmek lâzım geldiğini de düşünüyor.  Fakat Russell bu noktada pek sevdiği ve felsefe ile oğraşanlar için lâzım saydığı reybî (ceptique) [şüphe] zihniyete dönerek atomun istikhalde hal ve vaziyetini tayin edemememizin sebebini bilgilerimizin noksanında bulmak istiyor.  Kendisi daha eski eserlerinde meselâ “Haricî âlem hakkındaki bilgilerimiz, ,  (1914) bu noktada şüpheli,  reybî değil katî olarak gayri muayyeniyetin (lndetermination) bizim cehaletimizden ileri geldiğini söyler.  Hatta tıpkı Laplace’in tahayyül ettiği gibi kâinatın bütün kütlelerini,  onların hareketlerini ve vaziyet ve süratlerini ve bunları gösteren tefazulî muadeleleri

bilen bir “üst insan, ,  (un surhomme) yahut bir ruhu âlem (Weltğeistin) bilgileri ile istikbalin her hususta evvelden kestirileceğim kabul eder ve daha ileri giderek maziyi bilmemiz yalnız istidlâl ile değil belki hafızamız sayesinde olduğunu düşünürken istikbal için de bir hafızamızın olmamasını sırf tesadüfe atfetmeğe kadar varır.  Şimdi ise kat’î bir determinizmin artık yeri olmadığını kabul ederken eşyanın istikhaldeki hal ve vaziyetini istatistik! (yani ihtimali) kanunlarla tayini kabil olduğunu ilâveden çekinmiyor.

Hatta bu ihtimalîlik noktasından yine mantığa dönerek istikra (Induction) ve müşabehet (Analogie)nin de ihtimali netice verdiğini söylüyor.  Diğer taraftan genç fizik âlimi Heisenberg’in koyduğu gayri muayyeniyet prensibini (Principe de l’indetermination,  Principle of uncetainty,  Principle of indeterminacy, Unbestimheitsrelation. ) [Bu tabirlerdeki Principe kelimesi yerine şimdilerde çok kere Almanların kullandığı relation kelimesini kullanıyorlar,  ve gayri muayyeniyet yerine de İncertitud diyorlar. ] Yani bir elektronun vaziyet ve süratini ayni zamanda tayin edememek prensibini de inkâr etmemekle beraber bunun doğrudan doğruya determinizmi yıkarak serbest irade (Libre arbitre) akidesini dirilttiğini de kabul edemiyor ve bu prencpten istifa de ile ditıdarane bir sertliğe koşan âlimleri ve bilhassa İngiltere’nin büyük astronomi âlimleri Eddington ve James Jeans’ı şiddetle tenkit ediyor.

Görülüyor ki Russell bu muayyeniyet ve gayri muayyeniyet davasının içinden çıkmak için tabiat kanunlarının kat’î değil ihtimali (istatistikî) kanunlar olduğunu açıkça kabul ederek ve bu noktada Reichenbach ve onun Erkemtniss mecmuasındaki arkadaşlarile bir fikre gelmiştir denilemez.  [Relchenbach’ın ilimde istatistikî kanunlar ve ihtimaliyet prensipleri hakkındaki fikirler’ini kısaca öğrenmek için La philosophie scientifique ismindeki küçük risalesine ve yahut Atom und Kosmos adlı küabına ve fakat esaslı malûmat almak isteyen mütehassıslar ise Stetiğe Warcheinlichkeitofolgen ve Axiomatik der Wahrscheinlichkeitsrechnung ismindeki eserlerine müracaat etmelidirler. ]

İşte yeni fiziğin maddeyi böyle bir dalgalar paketi (Paquets d’ondes) haline getiren yeni keşifleri ve bilhassa değil insan ruhunun hatta fizik ölçü aletlerinin,  bir fotoğraf makinesinin,  bir kronometrenin bile izafiyet nazariyesinde bir enfüsiyet (Subjectivite) almasını Russell kendi felsefesinde mühim bir yer tutan ve esasen Avrupa’da Ernest Mach ve Amerika’da W.  James ile başlayan Monisme fikrini takviyede çok isabetli ve maharetli bir surette kullanır.

Ve der ki: Alemde herşey bir takım vakalardan Event’lerden mürekkeptir.  Russell’e göre bir vaka zaman içinde küçük bir imtidadı,  sürmeyi (Duration) ve mekân içinde küçük bir tehayyüz (Extension)u haiz olan bir şeydir.

Yahut izafiyet nazariyesine uydurarak söylersek,  zaman — mekânın küçük ve mütenahi bir parçasını işgal eden bir şeydir.  Vak’a eğer kısımlardan mürekkep ise o kısımlar ayrı ayrı bir nokta ve bir an değildir ; belki bir nokta—an Point instant dır.  Bir şimşeğin görülmesi bir otomobil lâstiğinin patlamasının işitilmesi ve bir kurbağanın elde soğuk bir his bırakması gibi his mutaları hep birer vaka olduğu gibi his mutalarımızı teşkil etmeyen ve meselâ şimşeğin havada hasıl ettiği elektrik! değişmeler de birer vakadır.  Binaenaleyh eski felsefelerde ruhu esas tutan ideelistlerin ruh ve maddeyi esas tutan materyalistlerin madde diye kabul ettikleri en son ve yüksek hakikatler,  bunların üstünde daha iptidaî bir şeyin (stuff) değişme vakaları sebebiyle muhtelif bünye (structure)de tezahurundan hasıl olan vatkalardan ibarettir.  Bu halde esasta mevcut olan tek bir şey vardır.  Bu da ne ruhtur ve ne de maddedir,  uğradığı değişmeler bazan ruh ve bazan madde halinde bir vaka gösteren neutre bir şeydir—(Stuff) V.  ve bundan dolayı felsefenin bir ismine de (Monisme neutre,  Neutral monism) diyorlar.

Fakat burada izah olunacak bir nokta vardır Yukarda söylediğimiz gibi Russell’in felsefesi esas olarak ilme dayanan bir felsefe olduğundan bir taraftan realist bir felsefe olduğu kadar ilmin vakalarda kabul ettiği çokluğu (Multiplicite)de kabul ettiği için diğer taraftan da Pluraliste bir felsefe olmak lâzım gelir.  Fakat nihayette iş bütün âlemin mürekkep olduğu muhtelif ve çok ve şeeni vakaların en son mahiyetini sormağa dayanınca idealistlerin anasırın aslında ruhu ve materyalistlerin maddeyi görüşlerini ret ettikten sonra hepsini bir neutre şeye irca ederek monism’e birlikçiliğe erişiyor.

Bundan başka Russell fizik riyaziyatta ilimlerden ve meselâ biyolojiden bahsederken o kadar heyecanlı değildir.  Hattâ bir eserinde âlem hakkında bir fizikçi gözü ile felsefe yaparken biyolojiye geçerek felsefe yapmayı dünyaya ait büyük meseleler konuşup dururken bir mahalle meselesine geçmeğe teşbih eder.  Biyolojide onun ehemmiyet verdiği bahis yine tehavvül ve tekâmül nazariyesidir (Evolution et transformisme).  Bunda da Darwin’in hatalarına işaret etmekle beraber yeni biyolojide erişilen yüksek neticelere yine hep o esas üzerinde varıldığını ve fakat bu nazariyenin Spencer’in ve hattâ Bergson’un yaptığı bir felsefeye esas olacak kadar tashihi mümkün olduğunu iddia eder.

Russell’in psikolojide zihni son zamanlarda meşhur rus fiziyolojisti Pawlow’un açtığı meşrut refleksler (Reflexes conditioneles) ile hayli meşguldür.  Ona göre psikoloji ancak bu refleksler bahsinin terakkisile bir ilim haline girecektir.

Bu noktadan bakılınca Russell’i Amerikalı doktor Watson’un (Behaviourism Peychologie de Comportement) denilen psikolojisine taraftar gibi görmek kabil ise de o Watson’un fikirlerini tamanıen kabul etmiş değildir.  Meselâ onun gibi batını müşahede (Introspection) muzır bir batıl itikat (superstitution) u reddetmediği gibi fikri de söze (kelâm) a irca etmez.  Her halde psikolojinin bir ilim olarak felsefeden ayrılması lâzım geldiğine kani olmakla beraber Bâhaviourist’lerin çok aşırı İlmî fikirlerine de Safdilâne Realizm lâkabını vermekten çekinmez.

Russell’ın felsefeye dair en mühim eserlerinden olan Ruhun Tahlili (Anoiysis of Mind) isimli kitabı okunursa insan aklında ihsasat sensation ve hayallerden (Images) mürekkep bulunduğu ve bunların dimağdaki fizikî vakıaların ayni olduğunu kabul ettiği anlaşılır.

O psikoloji ile fizik arasındaki farkın tetkik ettikleri vakıaların ayrı ayrı şeyler olmasında değil belki vakıaları izah için koymağa çalıştıkları kanunlarda olduğunu kabul eder ve fiziğin bünye (structue) işleri ile,  psikolojinin ise keyfiyet quaiite işleri ile uğraştığını söyler.

Russell eski feylesoflar gibi mantığı,  bilgi nazariyesi,  metafiziği,  psikolojisi ve ahlâkı ile tam bir felsefe sistemi kurmuş bir filozof değilse de yine bu bahislere temas etmiştir.  Ancak ahlâkı o,  felsefeden addetmez.  Fakat bu ahlâka dair de çok orijinal fikirleri vardır.  Hele İçtimaî ahlâk hususunda çok aykırı fikirler ortaya atmıştır.

Fakat bütün bu fikirlerin asıl felsefesile sıkı bir münasebeti olmadığından burada o bahse girmiyoruz.  Mamafih felsefede ilme bukadar kuvvetle bağlı olan Russell içtimaiyatta yalnız îlmin bir heyeti içtimaiyeyi tamamen mesut edeceğine kani değildir.

The Scientific Outlook adlı son eserinde buna dair bir bahis vardır.  Bu bahiste sırf ilim üzerine müesses bir cemiyet ütopisi yaptıktan sonra böyle bir cemiyette sanat ve edebiyatın nasıl vücude geleceğini bir türlü anlayamıyor.  Çünkü böyle bir cemiyette, insan fikir ve hissinin bu iki mühim eserini yani sanat ve edebiyatı vücude getirecek heyecanlar olamıyacaktır.  Diğer taraftan böyle sırf ilim üzerine kurulmuş ütopik bir cemiyette eğlenceler ve sporlar belki insanların zevk ve hazlarını temin edecek ve fakat onlara hiçbir vakitde derunî bir haz ve sevinç veremeyecektir.  Bu cemiyeti teşkil eden fertler zamanla âdeta müteassıp zahidler tipini alacaklar ve ideallerinin yolunda “umumun menfaati namına» diyerek bazılarının cezalandırılmasına kadar varacaklardır.  Vakıa böyle bir cemiyette Devlete sadakatsizlik ve itaatsizlikten başka cezayı mucip olacak bir cürüm ve günah pek de düşünülemeyeceğinden bu yeni tip zahitlerin günahkârları cezalandırmak ilcaları (inpulsion) dönüp dolaşıp ilmî tecrübelerde hızını alacaktır.  Yani bilginin terakkisi için tecrübî psikologların,  hayatî kimyacıların ve hekimlerin İlmî tecrübelerile fertlere daha ziyade eziyet etmeleri caiz görülecek ve nihayet bu suretle bu “ilmî din» de kurbanlarını isteyecektir.  İşte böyle aşksız,  muhabbetsiz,  sanatsız,  edebiyatsız yalnızca bilgi ve ilim ile ve derunî haz ve sevinci temin etmeyen bir kudret ile idare olunan âlem de “yavaş yavaş kararacak ve her tarafı dehşet kaplayacaktır.  Ya nihayet pek büyük bir kan fırtınası içinde bu âlem bitecek veyahut insanlar yeni baştan aşka,  muhabbete ve derunî haz ve sürura erişeceklerdir, , .

“Karanlıktan sonra nur,  gözyaşından sonra sevinç olacak. „

İşte görülüyor ki Russell’in böyle ilim üzerine kurulmuş bir cemiyeti tasvirinden onun felsefesinde ilme tamamen dayanmış olmasına rağmen içtimaiyatta ilme o kadar sarılmıyor.  Ve böyle bir cemiyette ilmin de din gibi nassî bir şekil alacağından korkuyor.

Velhasıl zamanımızın büyük bir riyaziyat prensipleri mütehassısı ve pek orijinal bir filozofu olan Bertrand Russell her şeyden evvel rasyonalist ve sonra realist ve bir cihetten monist ve bir cihetten de mantıkî atomist bir mütefekkirdir.  Düşünce tarzı itibarile her şeyden şüphe etmeyi sever ve hakikati araştırmakta reybiliğin (scepticisme) faidesine kaildir. Fakat onun reybiliği scepticisme mesleğinin piri olan Elis’li Pyrrhon’un reybiliği gibi kahramanca bir reybilik değildir.

O reybiliği (şüpheciliği) şu üç noktada toplar :

— Eğer mütehassıslar bir rey üzerinde birleşirlerse bu reyin aksine olan rey katiyen doğru addedilemez.

— Eğer mütehassıslar bir meselede bir reyde tamamen toplanamamışlarsa mütehassıs olmayan bir kimse tarafından o meselede kati bir fikir edinmek kabil değildir.

— Eğer mütehassısların hepsi bir meselede müsbet ve katî bir rey vermek için kâfi deliller olmadığını söylerlerse alelade bir adam bu hususta bir hüküm vermekten çekinmelidir.

Bu tarzda bir septik olan Russell’in şüphesiz olarak ifade ettiği bir fikir varsa o da eski metafiziğe inanmamasıdır. En son günlerde(eylûl 1935) Parisde Sorbonda kurulan İlmî felsefe kongresinden çıkarken Lnrd Russell’in bir gazeteciye söylediği son söz şu olmuştur :

“Metafizik ölmüştür.  Bu dinlediğiniz konferanslar hep onun cenazesi başında söylenen nutuklardır.”

[Russell’in felsefesi esas olarak riyaziyat ve fizikî ilimleri almış olması ve ilmin dışında kalan eski metafiziği kabul etmemesi ve mantığının da riyazî mantık esası üzerinde yürümesi itibarile son senelerde bir taraftan Reichenbach ve Carnap tarafından tesis olunan Erkemtniss revüsünee ve diğer taraftan Vıyanada Verein Erust Mach-Wiener Kreis cemiyetine mensup filozoflar arasında inkişaf eden İlmî felsefe cereyanına yakından temas eder.  Hattâ bu yeni filozoflar kendi mesleklerine bir dereceye kadar uyan İngiliz,  filozofların başında Russell’i zikrederler. ].

Dr.  Adnan Paris 1935.

Sh: 3-36

Kaynak: Bertrand Russell,  FELSEFE MESELELERİ,  (1912. The Problems of Philosophy. London: Williams and Norgate) İngilizceden Türkçeye çeviren Abdülhak Adnan ADIVAR,  YENİ KİTAPÇI Ankara Caddesi No.  1936

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s