DER STEPPENWOLF / Bozkırkurdu 1974 -Hermann Hesse

Yönetmen: Fred Haines   

Senaryo: Hermann Hesse, Fred Haines 

Ülke: ABD, İsviçre, İngiltere, Fransa, İtalya

Tür:Dram

Vizyon Tarihi: 18 Aralık 1974 (ABD)

Süre: 107 dakika

Dil:İngilizce

Müzik: George Gruntz     

Çekim Yeri:  Basel, Kanton Basel Stadt, Switzerland

Oyuncular    Max von Sydow, Dominique Sanda, Pierre Clémenti, Carla Romanelli, Roy Bosier

Özet

Ünlü Alman yazar Herman HESSin yirminci yüzyılın en önemli edebiyat yapıtları arasında bulunan “Bozkır Kurdu”, toplumun sığ değer yargılarına ve kişiliksiz, sıradan yaşama uyum sağlayamayan Harry Hallerin öyküsünü anlatmaktadır. HESS, Harryi tanımlarken “yalnız kurt” simgesinden esinlenmiştir. Bozkırkurdu, aydın geçinip, bildikleriyle böbürlenen, bilmediklerini küçümseyen, bunu yaparken yaşamı kaçıranları ele alan bir başyapıttır.

ROMAN

Yazarı Hermann Hesse

Orijinal ismi    Der Steppenwolf

Çevirmen         Kamuran Şipal

Bozkırkurdu, Hermann Hesse’nin, toplumun sığ değer yargılarına ve kişiliksiz, yüzeysel yaşamına uyum sağlayamayan bir insanı anlatan bir romanıdır. Hesse bu romanı için, 1961 yılında “(…) okurlarımın çoğu Bozkırkurdu’nun öyküsünün insanı kemiren bir hastalıktan ve bunalımdan söz ettiğini ama tüm bunların ölüme ve yokolmaya değil, tersine iyileşmeye yönelik olduğunu anlarsa kendimi mutlu hissedeceğim.” demiştir.

Hesse’nin Bozkırkurdu romanı 1927 yılında yayımlanmıştır. Bozkırkurdu, Hermann Hesse’nin eski egolarından biri olan baş figür Harry Haller’in derin ruhsal hastalığının işlendiği hikâyedir. Haller kendi kişiliğinin bölümlere ayrılmasından yakınmaktadır: insancıl, halka uygun yanı ile bozkırkurdu, yalnız, sosyal ve kültürel olayları eleştiren yanı birbiriyle savaşım halindedir ve bu savaşım sürekli Haller’in önüne bir engel olarak çıkmaktadır.

Haller figürünün Johann Wolfgang Von Goethe’nin Faust’una ve Hermann Hesse’nin kendine benzer yanları açıktır ve metinde bu benzer yanlar çok kez ima edilmektedir.

Kabul görme

Bozkırkurdu yazarın dünyaca ün kazanmasında ve edebiyat dalında ödül almasında etkili olmuştur. Eser yayımlandıktan sonra birbirine zıt eleştirilere maruz kalmıştır: eser bazı kesimlerce çok sert bir şekilde eleştirilirken diğer kesimlerce hayret verir derecede kabul görmüştür (bunlar her şeyden ince edebi çevrelerde ve sonrada Hippie Hareketinde gerçekleşmiştir). “Kendilerini Gelenek Koruyucuları atayanlar” Bozkırkurdu’nu Amerika’daki kütüphanelerden uzaklaştırdılar. Roman “Uyuşturucu madde kullanımının ve cinsel sapıklığın” propagandasını yaptığı gerekçesiyle Colorado’da kınanmıştır. Bu zıtlıkların üzerine roman 1960’lı ve 1970’li yıllarda Amerika ve Almanya’da Hesse’nin daha etkin bir şekilde kabul görmesine neden olmuştur.

Ortaya çıkma durumu

Hesse Bozkırkurdu’nu yazdığında insanların zihinleri ve ruhları akılcı dünya ve medeniyetin etkisi altında acı çekmekteydi. Yakın felaketler ve yeni savaşlarla ortaya çıkan tehdit kokusu onu rahat bırakmamaktaydı. Elli yaşına yaklaştığı bir zamanda günlüğüne not düştüğü sırada Hesse kendini derin bir kişisel krizin içinde de bulmaktaydı: “Her şeyi fırlatıp atıyorum, hayatımı. (…) Acı çekerek ölme yoluyla ya da Bozkırkurdu sayesinde dünyanıza başka şekilde tepki vermek kutsal olan her şeye ihanet etmem anlamına gelirdi.” Yazarın kendisi gibi Harry Haller, romanın başkahramanı, kendini öldürmeyi düşünmüştür. Bozkırkurdu’nun Bilimsel İncelemesi’nde Bozkırkurdu ortaya çıkışının 50. yılını kendini öldürme fırsatına sahip olduğu gün olarak anmaktadır. “50. yaş günümde, yani iki yıl sonra kendimi asma hakkımı elde ettim.” Başkahramanın isminin baş harflerinin H.H. yazarınkiyle aynı olması o yüzden rastlantı değildir.

İçerik

Yaklaşık 50 yaşında olan Harry Haller 25 sene önce ziyaret ettiği şehre on aylığına yerleşir. Bahsi geçen bu süreçte yeni, bir arkadaşının rehberliğindeki bir “öğrenim süreci” sayesinde kapıldığı derin depresyonun ve topluma duyduğu tiksintinin üstesinden gelir.

Baş figürün önceki yaşamı sadece çok kısa ve söz arasında gösterilir: Haller alt tabaka halkçısı olarak yetişmiştir; şiir, müzik ve felsefe ile mesleği gereğince ilgilenmiştir, kitap yazarı, Mozart ve Goethe uzmanı olarak öne çıkmıştır; onun pasifist görüşleri halk arasında bilinmekteydi. Birçok kez kaderin apaçık sillesini sindirmek zorunda kalmıştır. Bir defasında ününü ve servetini kaybetmiş, diğer defasında karısı aklını kaybedip onu terk etmiştir. Artık daha fazla tatminkârlık bulamayıncaya ve daha çetin ve zorlu yolculuklar evresi başlayıncaya dek kendisini işine yoğunlaştırmıştır. Onunla ancak “İşsiz, ailesiz, yurtsuz” kaldığı ve hala yollarda olduğu bu yolculuk evresinden sonra karşılaşmaktayız. Haller’in şanstan yana tasviri şiir ya da müzik sayesinde “sonsuz hazzı, yaşantıyı, kendinden geçmeyi ve isyanı” tattığı sevinç saatleriyle belirlenmiştir ve “Tanrıyı işini yaparken” gördüğü anlar Haller’i mutlu etmekteydi. Çevresindeki halkçı düzeni gizlemektedir ve bu düzene zarar verdiğine inandığı “Tanrıya ait altın bir izi” yeniden bulmaya hasrettir. Sahip olduğu ruhlarının birbiriyle çatışmasından dolayı var olamadığı, Tanrıya ait bu dünyada eserleriyle yer almak için var gücüyle çaba sarf etmektedir.

Çünkü Haller “Bozkırkurdu”, yani iki yaratık olarak yaşamaktadır: İnsan olarak eğitimli vatandaştır, güzel düşüncelere, müziğe ve felsefeye ilgisi vardır, bankada parası vardır, halkçı kültürün ve uzlaşının yandaşıdır, halkın giydiği elbiseleri giyer ve olağan özlemleri vardır. Kurt olarak halkçı toplum ve kültürde yalnız kalmış, kendini “üstün dehanın vatandaşlarından biri”, olaylara dıştan bakan ve siyasi devrimci olarak gören kuşkucunun tekidir. Basitçe söylemek gerekirse, ondaki insan ve kurt zıtlığı zihnin ve dürtünün zıtlığıdır.

Haller, hayatındaki yolda her ne kadar kaderin ona oynadığı oyunla onun hayatta elde ettiği kavrama ve derinlemesine inme yeteneği arasında bir bağlantı sezse de aynı zamanda onun yalnızlıkta ve kuşkuculukta elde ettiklerini de göz önünde bulundurmak gerektirmektedir. Haller intihar etmeyi düşünmektedir, ayrıca her nedense 50. yaş gününde kimseye haber vermeksizin intiharını gerçekleştirmeye karar vermiştir.

Haller, halk kültürünün yarattığı can sıkıntısı, karmaşası ve savaş kışkırtmalarıyla bezgin hale gelmiş, fakat diğer kültür onu yalnızlık ve kuşkuya boğmuştur; buna bağlı olarak bir “Bozkırkurdu“nun hayatını kolaylaştırmayan iki zamanın, iki kültürün ve iki dinin arasına sıkışıp kalmıştır. Fakat onun halkçı olmayan görüşüne rağmen odasını kiralayan bayanın halkçı düzeni büyük bir çekicilik oluşturmaktaydı: Sakinliğin ve temizliğin kokusu, orman çamından yapılmış merdivenlerin titiz bir şekilde biçimlendirilmesi ruhunun öldüğü bu günlerde kafasındaki sorulara cevap bulduğu sakinlik noktaları ve keyif aldığı şeyler doğmaya başlamıştır.

Bir süre ikamet ettiği kentin tam ortasında dans edilen bir lokantada öncelikle ona eskilerin “Hermann”ını anımsatan ama belki de Hesse’nin sadece kadınsı eski egosu olan anlayışlı Hermine gibi çift cinsiyetliliğiyle karşılaşmaktadır. Hermine genç bir kadın olarak geçimini sürdürmek için gerekli olduğu zamanlarda fahişelik yapmaktadır. Aynı zamanda Haller’i yeni deneyimlere sürükleyen kişidir. Bir zamanlar Vergil’in Dante’nin gözünde olduğu gibi. Haller ve Hermine kendilerini “kardeş” olarak tanımlamaktadırlar, Hermine kendini Haller’in dileklerini dinleyip ona karşılık veren bir varlık aynası olarak, ona bir “sevgili” olarak yeni ritimlerde dans etmeyi, gülmeyi ve yaşamayı öğreten biri olarak görmektedir. Haller’in kendi talihini kendi eline almak zorunda olduğunu öğretmesi, Haller’e verdiği en büyük öğretidir: “Bir kez bile dans etmeden hayata emek verdiğini nasıl söyleyebilirsin?”

Onun Hermine’yi can kulağıyla dinlemesi Hermine’yi hayatta tutmaktaydı ve Haller’e daha ilk randevularında Haller’in onu bir gün öldürmek zorunda kalacağını bildirmektedir. Bu ikilemli kadın sadece kendi kaderini belirlemekle kalmamaktadır, bunun yanı sıra onunkini de bilmektedir. Her ikisinin hakiki ve iddialı “bir boyutta birçok olan” insanlara ait olduklarını, kendisinin ve Haller’in o yola doğru ilerleyen “ulvi kimselerden” sayıldığını açıklar.

Hermine, bir zaman sonra geç olgunlaşmasının pedagojik nedenlerinden dolayı Haller’i Maria ile aynı yatağa sokar, Maria güzel bir kadın olmakla birlikte Hermine’nin iş arkadaşıdır. Haller Maria ile oynadığı aşk oyunu için bir daire kiralar ve bedensel hazzı ilk defa onunla keşfetmektedir. Ama aradan bir süre geçince Haller yeni mutluluklar aramaya başlar, ona ölme arzusunu tattıran ve yeni bir gelişmeye ilk adımı attıran yeni tutkuya hasret kalmaktadır. Çok gereksiz bir şekilde Maria’dan ayrılır: “Artık gitme zamanım geldi.”

Haller akşamları geç saatlerde bir sürü salonu, koridoru ve katı olan büyük bir binada düzenlenen bir maskeli baloya gitmektedir. Kalabalığın içinde Hermine’yi bulamaz, ancak ertesi gün cehennem olarak dekore edilen bodrum katında düzenlenecek sihirli tiyatroda ona dair bir iz bulur. Orada Maria ve erkek kostümü giyen ile tekrar karşılaşır; Haller, Hermine’ye bakarak “saçına az özen gösteren ve az süslenen” gençlik arkadaşı Hermann’ı tanır ve onun hermafrodit büyüsüne bir kez daha teslim olur. Hermine/Hermann ve Haller aynı kadınlarla “bir kadını elde etmeye çalışan erkeğin rakibi erkek” olarak birbirleriyle çatışır; “Her şey bir masaldı, bir boyutta daha zengin, bir anlamda daha derin olan her şey oyun ve simgeydi.”

Haller cehennemde birkaç kişilik değişmesini daha yaşar: bireyselliğinin birçok kez yıkıma uğradığını görür, aynı şekilde sevincinin “unia mystica”sını (gizemli birlik), Hermine’yi birden “yüzü beyaza boyanmış Pierette” olarak görür, beraber bir “evlilik dansı” ederler ve gözlerinden “benim zavallı küçük ruhum bakar.” Bu mistik birleşmeyle dönüşümün son evresi başlar: Hermine, Pablo, bir müzisyen ve Hermine’in arkadaşı ve Haller beraber uyuşturucu içerler ve bunun etkisiyle Haller’in ruhunda bir resim salonu açılır, içinde “gerçeklerin değil, sadece resimlerin olduğu”, uzun süredir aranan “Sihirli Tiyatro”: Haller, içerisinde ona gülmeyi öğreten olayların oynandığı loca kapılarında sayısız çekici kitabe bulunan bir tiyatronun at nalı biçimindeki bir koridorunda kendisini bulur. Yaşadığı altıncı olayda paramparça olmuş bir aynaya ayağıyla basar ve içinde Pablo ve Hermine’in aşk oyunundan harap düşmüş bir şekilde uzandıkları locaya girer. Haller aşk sarhoşluğuyla bıçağı Hermine’nin sol göğsünün altına saplar ve Hermine’den kan aktığı görülür.

Haller’in aklına ölümsüzlük hakkında mısralar gelir, Mozart locaya girer ve Händel’in radyodan müzik dinlemesi için ona hizmet eder; Haller için bu kutsal bir şeye saygısızlık etmek gibi bir şeydir, Mozart içinse tanrısal fikir ve dünyevi görüngüler arasındaki kavgaya gülme sebebiydi sadece: Haller gülmeyi, sadece yapmacık bir neşe olabilecek mizahı öğrenmeliydi. Ona önceden bildirilen, ancak tam anlamıyla gerçekleşmeyen Hermine’in ölümünden ötürü sonsuza dek yaşama ve gülünerek aşağılanma cezasına çarptırılmıştır, çünkü bunu bir bıçakla gerçekleştirmiştir (kendisine ve kıskançlığına gülmemişti). Haller bu oyunu bir dahakinde daha iyi oynayacağına dair iyimser yaklaşmaktadır.

Yapısı

Roman ilk kısmında üç farklı anlatıcıyı dile getirmektedir: Haller’in on ay süreyle evinde kaldığı ev sahibesinin yeğeninin Bozkırkurdu hakkında kişisel izlenimlerini yansıttığı yayımcının önsözü ilk olarak yer almaktadır; ikinci olarak kendi yaşantılarını anlatan Harry Haller’in notları vardır ve üçüncü olarak da Bozkırkurdu’nun dışarıda kalanları, dışarıda kalanlar burada ölümsüz olanlardır, soğukkanlı ve nesnel olarak analiz ettiği Bozkırkurdu’nun Araştırma Yazısı yer almaktadır. Bu makale bir “iç biyografi”, her şeye egemen bir üst anlatıcının psikanalizi gibi kahramanın kendini okuduğu, neredeyse kitap içinde kitaptır. İçindeki notlara sonradan devam edilir. (Hesse, yabancı yazıların yayımcısı olarak kendini kurgusal göstermek için aynı tekniği diğer eserlerinde de kullanmaktadır.)

Kitabın kahramanın yaşadığı zamanı üç perspektifle yakından ele alan üç farklı anlatıcısıyla roman, derlemeci bir yenilikle ortaya çıkmıştır. Araştırma yazısını romanın ilk basımlarında, hatta ayrı sarı broşür olarak oraya eklemesi bakımından, Hesse bu üç anlatıcı için önemliydi. “Yayımcı” topluma, kültüre ve Harry Haller’e dıştan “halkçı” bakış açısıyla yaklaşmaktadır. Haller’in içindeki dünya her şeyden önce onun sevince ve başarıya ulaşamamasının önünde durmaktadır. İçindeki dünyanın, düşünceyi putlaştırması ve Haller’in kendi içinde bulunduğu zamanın ruhsuzluğu araştırma yazısının bakış açısına göre ortadan kaldırılmaktadır. Bu, Haller’in yapay da olsa yeniden üretken olduğu ve kendi ölümsüzlüğüne giden yolda devam edebildiği “biyografik bir laboratuardaki” şartlar gibi incelenmektedir.

Başkahramanın eşit haktaki bakış açıları romanın ilk bölümünü oluşturmaktadır, kimlik ve kimliğin gelişimi konusunu yeniden biçimlendirmektedir. Romanın sonraki her iki kısmı Haller’in ilerleme mücadelesini engelleyen tek taraflı bakış açısının kaldırılmasının yaşanan biyografide nasıl görülebileceğini araştırmaktadır:

    Uygulamanın ikinci kısmında Haller’in deneyimleri bir yaşam alternatifi elde etmiştir. Üç perspektifin belli bir dereceye kadar problemin ve çözümün taslağının yorumlanmasından sonra başkahraman, Haller’in iç dünyasal özlemlerinin ve kaderlerinin kişileştirmesi olarak görülebilecek üç arkadaşıyla Hermine, Maria ve Pablo, ortaya çıkmaktadır. Her şeyden önce Hermine figürü Haller’in/Hesse’nin bir kadınsal eski egosuna dönüşmektedir; çünkü o hem Haller’in ruhunun aynasıdır hem de sonradan bir “Hermann”a dönüşen cinsiyettir. Haller tüm üç yan karakterle onun önceki yaşamına dair antitezini öne sürmektedir ve Sihirli Tiyatro’nun dönüşümü yoluyla üçüncü bir adımda her şeyi aşmaya hazırlık yapmaktadır.

    Romanın üçüncü kısmında, diyalektiğin kaldırıldığı kısım, başkahramanın tek taraflı resimlerinin dönüşümü ve çözülümü başlamaktadır. Bu kısım “cehennem” olarak anlatılan bir dans sarayının alt katında geçmektedir (Dante’nin aynı şekilde cehennemde başlayan İlahi Komedya adlı eserine birçok kez gönderme yapılmaktadır). Birbiriyle uyuşmayan ve birbirinden çok ayrı dünyaların ortadan kaldırılması mantığı bu cehennemde ölüp ölüp dirilmek demektir: Haller’in birçok kez ölmesi, sembolik de olsa idam edilmesi, Hermine’nin Haller tarafından sembolik olarak öldürülmesi ve şoförlerin silahlı kavgada kurban verilmesi gibi bir sürü ölüm vardı bu cehennemde.

Anlayış

Bozkırkurdu hakkında yazılan çalışma yazısında insani ruhun çok yönlülüğü, benlik çözülmesi sorunu daha yakından tanımlanmaktadır. Sadece “bir ruh” ve Haller’in “insan” ve “Bozkırkurdu” yönündeki çift varlığa bürünür olması yoktur, insanın içinde bunun yanı sıra kimi zaman çocuksu, kimi zaman ise dik kafalı bir şekilde ortaya çıkan bir sürü farklı biçim vardır. Homojen bir bireyin olmadığı, bunun yerine ruhun farklı kısımlara ayrıldığı görüşü bu neslin güven duygusunu sarsmaktadır. Özellikle dışavurumcu yazarlar iki ruha sahip olmayı sık sık konu edinmişlerdir ve yazarların tutumları bundan etkilenmiştir. Bu düşünce figürü, içgüdülerin ve bilinç dışılığın esiri olmayı araştıran Sigmund Freud’un kuramsal yazılarında olduğu gibi Friedrich Nietzsche’ye göre Apollon’un ve Dionysos’un birbirinden ayrılması sayesinde hayata geçirilmiştir. Bu ruh çeşitliliğinin birliği bu yüzden sanatçılar ve aydınlar için sorun olmuştur.

Hesse, kitaplarının birçoğunda çile hayatını ve manevi ilhama erişmeyi konu edinmiştir. Bozkırkurdu’nun içsel dağınıklığı ve her iki ruhuyla bütünleşme çabası Orta Yol’un Budist ilkesini yansıtmaktadır, yani iyi ve kötünün insanın gerçekliği olduğunu (Hesse’nin Demian eserinde olduğu gibi) yansıtmaktadır. Her kim bunu kavramışsa Bozkırkurdu’nda ölümsüzlerin yaptığı gibi evrenin derin anlayışına gülümseyebilir. Mizah aşkınlığın bir türü olarak ortaya çıkmaktadır: Mizah bizim dilediklerimizin gülünebilir yanlarını ve sonsuzluğun bulunulan yerine olan korkularımızı bize göstermektedir.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Bozk%C4%B1rkurdu_%28roman%29

http://dipnotkitap.net/ROMAN/Bozkirkurdu.htm

ROMANDAN

BOZKIRKURDU ÜZERİNE İNCELEME

Yalnızca kaçıklar için

Bir zaman Bozkırkurdu takma adıyla Harry isminde biri vardı. İnsanlar gibi iki ayak üzerinde yürüyor, insanlar gibi giyiniyordu, bir insandı kısaca, ama yine de bir bozkırkurduydu gerçekte. Kafası çalışan insanların öğrenebileceği pek çok şeyi öğrenmişti. Hayli zeki bir adamdı. Öğrenemediği tek şey, kendi kendisinden ve yaşamından memnunluk duymaktı, bunun üstesinden gelememişti bir türlü. Belki söz konusu durum, gerçekte bir insan değil, bozkırlardan gelmiş bir kurt olduğunu ruhunun derinliklerinde her zaman bilmesinden ya da bildiğini sanmasından kaynaklanmaktaydı. Gerçekten bir kurt muydu, bir vakit, belki dünyaya gelmeden önce kurttu da sonradan büyülenip insan kılığına mı sokuldu, yoksa insan olarak, ama bir bozkırkurdunun ruhuyla doğup bu ruhun sultası altına mı girdi ya da kurt olduğu inancı yalnızca bir kuruntu, yalnızca bir hastalık mıydı kendisinde, bu konuyu akıllı kişiler buyurup tartışabilir. Örneğin, Harry çocukluğunda haşan, ele avuca sığmaz ve dağınık biriydi belki ve kendisini eğiten kişiler ondaki hayvansılığı yok etmeye çalıştılar ve özellikle bu amaca yönelik çabalarıyla gerçekten bir hayvan sayılacağı, sadece üzerinde ince bir terbiye ve insanlık örtüsü taşıdığı kuruntu ve inancını onda uyandırdılar. Bu konuda uzun ve eğlendirici söyleşiler yapılıp, hatta kitaplar kaleme alınabilirdi; ne var ki, Bozkırkurdu’na hiçbir yarar sağlamazdı bunlar, çünkü kurdun sihirle, hokkabazlıkla bedenine mi sokulduğu yoksa işin sopayla mı gerçekleştirildiği ya da bunun sadece ruhunda yaşayan bir kuruntu niteliği mi taşıdığı onun için hiç fark etmezdi. Başkalarının, ayrıca kendisinin bu konuda düşünebilecekleri, hiçbir değer taşımayıp kurdu onun bedeninden çıkaramazdı.

Yani Bozkırkurdu nun biri kurt, biri insan, iki kişiliği vardı; bu, yazgısıydı onun. Söz konusu yazgı bir olağanüstülüğü içermez belki, eşine seyrek rastlanan bir yazgı değildir. Anlatıldığına göre daha önce de pek çok insan görülmüştür ki, kendilerinde köpekten, tilkiden, balıktan ya da yılandan pek çok özellik barındırmış, ama bu onların yaşamlarında özel birtakım güçlüklerle karşılaşmalarına yol açmamıştır.

Yani böyle insanlarda insan ve tilki, insan ve balık yan yana varlığını sürdürmüş, biri ötekini incitmemiş, hatta birbirleriyle dayanışma içinde bulunmuştur ve başkalarının gıptayla baktığı bazı başarılı kişileri mutluluğa kavuşturan, içlerindeki insandan çok tilki ya da maymun olmuştur. Nihayet herkesin bildiği bir şeydir bu. Oysa Harry’de durum değişikti, onda insanla kurt yan yana yaşamadığı gibi, birbirlerine hiç yardım elini uzatmamış, birbirlerinin canına kastederek biri ötekisinin karşısına dikilmiş, birinin yaşamasından ötekisi sadece zarar görmüştür. Aynı kan ve aynı ruhu paylaşan iki varlık birbirinin can düşmanıysa, böyle bir yaşamın tadı yoktur. Ne yapalım, herkesin yazgısı kendine göredir, hiçbir yazgı da kolay katlanılır gibi değildir.

Bizim Bözkırkurdu’nda öyle bir durum söz konusuydu ki, duyguları tüm karma yaratıklarda görüldüğü gibi kimi zaman kurt, kimi zaman insan duygularıydı. Ne var ki, kurt gibi duyup hissederek yaşadığında içindeki insan hep pusuya yatıp kurdun davranışlarını izliyor, değerlendirip yargılıyordu. İnsan gibi yaşadığı zamanlarda da kurt ona aynı şeyi yapıyordu. Diyelim ki insan kimliğinde Harry’nin parlak bir düşünce geldi aklına ya da gönlünde ince ve soylu bir duygu uyandı ya da iyi bir iş yapacak oldu, içindeki kurt hemen dişlerini gösterip sırıtıyor, onun sergilediği soylu tiyatronun bir bozkır hayvanında, yani bir kurtta ne kadar gülünç kaçtığını acı acı alay ederek belirtiyordu; kurt dediğin kendisine neyin yaraşacağını yüreğinde çok iyi hissederdi çünkü, bu da bozkırlarda dolu dizgin koşturmak, zaman zaman avının kanını emmek ya da bir dişi kurdun peşine düşmekti. Böylece kurt Harry açısından insan Harry’nin yaptıkları dehşet verici, komik ve şaşkınlık eseri, sersemce ve kendini beğenmiş şeyler olup çıkıyordu. Ne var ki, Harry kendini kurt gibi hissettiği, kurt gibi davrandığı, başkalarına dişlerini gösterdiği, insanlara ve onların yalancı, yozlaşmış davranışlarıyla törelerine kin besleyip bunları can düşmanı bildiği zamanlarda da yine tıpatıp aynı durum söz konusuydu. Yani o zaman da Harry’nin içindeki insan pusuya yatıp kurdu izliyor, ona hayvan diyor, canavar diyor, sade, sağlıklı ve vahşi bir kurt yaşamından duyduğu hazzı ona çok görüyor, ona zehir ediyordu.

Bözkırkurdu’nda işte böyle bir durum söz konusuydu. Dolayısıyla, Harry’nin pek de keyifli ve mutlu bir yaşam sürmediğini düşünebiliriz. Ancak, bununla Harry’nin alabildiğine bir mutsuzluk içinde yaşadığını da söylemek istiyor değiliz; her insanın kendi çektiği acılara en büyük acılar gözüyle bakması gibi, Harry’ye de kendi mutsuzluğu alabildiğine büyük görünse de, böyle bir savı öne sürmek niyetinde değiliz. Zaten hiç kimse hakkında böyle bir savın ileri sürülmemesi gerekiyor. Ayrıca, içinde bir kurt barındırmayan kimselerin de ille mutlu olması gerekmez. En mutsuz yaşamda bile yıldızın parladığı anlar, kum ve çakıl taşlan arasında küçük çiçeklerin açtığı anlar vardır. Bozkırkurdu’nda da işte böyleydi durum. Çokluk pek mutsuzdu Bozkırkurdu, bu yadsınamaz; öte yandan başkalarını da mutsuzluğa sürükleyebiliyordu ve bunlar onun sevdiği ve onu seven kişiler oluyordu, çünkü Bozkırkurdu nu sevenler onun yalnızca bir yönünü görüyordu. Bazıları kendisine başkalarına benzemeyen, kibar, zeki bir insan gözüyle bakıp seviyorsa da, sonradan dehşete kapılıp düş kırıklığına uğruyorlardı, çünkü ansızın onun içinde bir kurdun yaşadığını anlıyorlardı. Bunu da anlamaları gerekiyordu; çünkü Harry herkes gibi bir bütün olarak sevilmek istiyor, dolayısıyla içindeki kurdu başkalarının gözlerinden kaçırmak elinden gelmiyor ya da içinde böyle bir kurdu barındırdığını yalanlayamıyordu. Ama öyle kimseler de vardı ki, özellikle ondaki kurda, ondaki özgürlüğe, vahşiliğe, ele avuca sığmazlığa, tehlikeliliğe ve güçlülüğe gönül veriyor, ne var ki vahşi, azılı kurdun aynı zamanda bir insan olduğunu, içinin iyilik ve sevecenlik özlemiyle dolup taştığını, üstelik Mozart’ı dinleyip şiirler okuduğunu ve ruhunda insan idealleri yaşattığını öğrenir öğrenmez, alabildiğine düş kırıklığına uğrayıp kendilerini yürekler acısı bir durumda hissediyorlardı. Düş kırıklığı ve öfke herkesten çok bu kişilerde büyüktü. Böylece Bozkırkurdu, çift kişiliğini ve bölünmüşlüğünü, düşüp kalktığı kişilerin yazgıları içerisine de aktarıyordu.

Ne var ki, Bozkırkurdu’nu tanıdıklarını ve onun bölünmüş, parçalanmış, acınacak yaşamını kafalarında tasarlayabileceklerini sananlar yine yanılıyordu, bilmedikleri dünya kadar şey vardı çünkü. Bir kez (istisnasız bir kural olmayacağı ve bazen tek bir günahkârın Tanrı katında, hak yolundan ayrılmayan doksan dokuz kişiden daha makbul sayılacağı gibi) Harry’de de istisnai durumların, onun yaşamında da kimi mutlu anların var olduğundan haberleri yoktur; onun da içinde bazen kurdun, bazen insanın rahat rahat nefes alıp verebildiğini, düşünüp hissedebildiğini, hatta pek seyrek karşılaşılan saatlerde her ikisinin birbirlerini sevgiyle kucaklayarak barış içinde yaşadıklarını, dolayısıyla diyelim biri uyurken öbürü uyanık kalarak birbirlerini zinde tuttuklarını, birinin ötekisinin olanaklarını iki katına çıkardığını bilmezler. Öyle görülüyor ki, dünyanın dört bir yanında olduğu gibi Bozkırkurdu’nun yaşamında da bazen tüm alışılmıştık, sıradanlık, bilinip tanınmıştık ve kurala uygunluk, zaman zaman saniyelik bir molayı, kesintiyi yaşayıp olağanüstüye, mucizeye, Tanrının inayetine yer açma amacına yönelikti. Acaba bu seyrek yaşanan kısa mutluluk saatleri Bozkırkurdu’nun kötü yazgısını dengeleyip yumuşatabilir de mutlulukla mutsuzluk birbirine denk duruma gelebilir miydi, hatta az sayıdaki saatlerde yaşanan kısa süreli ama güçlü mutluluk tüm mutsuzluğu soğurup alır da Bozkırkurdu için bir artı durum ortaya çıkabilir miydi? Bu yine öyle bir soru ki, işsiz güçsüz kimseler diledikleri gibi üzerinde kafa yorabilir. Bozkırkurdu da aylaklıkla geçen boş günlerinde bu sorunun üzerinde sık sık kafa yormuştu.

Burada bir şeyi daha eklemeden geçmemek gerekiyor: Harry tipinde pek çok insan var dünyada; özellikle pek çok sanatçı, söz konusu tipe mensup kişilerin arasında yer alır. Bu tiptekilerin hepsi iki ayrı ruhu, iki ayrı insanı barındırır içinde; tanrısal ve şeytansa!, anne ve baba kanı, mutluluk ve acı çekme yeteneği, Harry’deki insan ve kurt gibi, düşmanca ve birbirine dolanmış, yan yana ve iç içe sürdürür varlığım. Ve hayli tedirgin bir hayat süren bu insanlar seyrek mutluluk anlarında bazen öylesine güçlü duygular ve dile gelmeyen güzellikler yaşar, anlık mutluluğun köpüğü kimi vakit göz kamaştırarak öylesine yükseklere fırlayıp acılar denizinin dışına taşar ki, bu kısa süre parıldayan mutluluğun köpükleri sağa sola saçılarak başkalarına dokunmadan geçemez, onları da büyüler. Böylece bütün o sanat yapıtları, acılar denizi üzerinde, değerine paha biçilmez geçici mutluluk köpükleri olarak gözlerini açar dünyaya; öyle yapıtlar ki, içlerinde acı çeken tek insan bir saatlik bir süre için yazgısının alabildiğine üstüne çıkar, bir yıldız gibi parıldar mutluluğu ve onu algılayan herkese sonsuz bir nesne ve kendi mutluluk düşü gibi görünür. Yaptıkları işlerin, yarattıkları yapıtların isimleri ne olursa olsun, bütün bu insanların gerçekte bir yaşamı yoktur, yani yaşamları bir varoluş değildir, belli bir biçim taşımaz, başkalarının yargıç, hekim, ayakkabıcı ya da öğretmen olduğu gibi kahraman, sanatçı ya da düşünür değildir bu kişiler; yaşamları sonu gelmeyen çileli bir devinimdir, kayalara vurup kırılan dalgalara benzer, mutsuz ve acılı bir biçimde parçalanmıştır, tüyler ürperticidir; böyle bir yaşamın karmaşası üstünde ışıldayan seyrek yaşantılar, eylemler, düşünceler ve yapıtlarda saklı anlam dışında bir başka anlamı içermez. Bu tip insanlar arasında oluşmuş tehlikeli ve korkunç düşünceye göre, belki tümüyle insan yaşamı ciddi bir yanılgıdan öte bir şey değildir, ilk ana’nın ölü doğmuş bir çocuğudur, doğanın başarısız kalmış çılgınca ve dehşet verici bir denemesidir. Yine aynı insanlar arasında oluşmuş bir başka düşünce de var ki, buna göre insan belki sadece yarım akıllı bir hayvan değil, Tanrıların bir çocuğudur ve kendisine ölümsüzlük bağışlanmıştır.

Her insan başkalarında rastlanmayan özelliklerle, başkalarında rastlanmayan nişanlarla donatılmıştır; her birinin kendi erdemleri ve kendi kusurları vardır, her birinin bir “büyük günahı” vardır öte yandan. Gecelerin insanı olması da Bozkırkurdu’nun belirgin özellikleri arasındaydı. Sabah onun için, günün korkup çekindiği, kendisine hiç uğurlu gelmemiş bir vaktiydi. Yaşamında hiçbir sabah yoktu ki, şöyle doğru dürüst bir neşeyle, doğru dürüst bir sevinçle dolmuş olsun içi; öğle öncesinde hiçbir saat yoktu ki, elinden iyi bir iş çıkmış, aklına parlak düşünceler gelmiş, kendisinin ve başkalarının yüzünü güldürebilmiş olsun. Ancak öğleden sonraları ısınıp canlanıyor, iyi günlerinde ancak akşamüzerleri verimli, enerjik biri olup çıkıyor, bir kor gibi yanıp tutuşuyor bazen, gönlü şenleniyordu. Yalnızlık ve bağımsızlık gereksinimi de işte buradan kaynaklanmaktaydı. Hiç kimse yoktu ki, bağımsızlığa Bozkırkurdu’ndan daha güçlü, daha ateşli bir gereksinim duymuş olsun. Henüz yoksulluk içinde yaşayıp ekmeğini kazanmakta zorlandığı gençlik döneminde, yeter ki karşılığında birazcık bağımsızlığa kavuşabilsin, aç gezmeyi, yırtık giysilerle dolaşmayı yeğlemişti. Kendini asla para için, rahat bir yaşam için satmamış, asla kadınlara ya da güç sahiplerine kendini peşkeş çekmemişti; özgürlüğünü koruyabilmek uğruna bütün dünyanın gözleri önünde kendi çıkarına ve mutluluğuna yüzlerce kez sırt çevirmiş, elinin tersiyle bunları bir kenara itmişti. Bir yerde memurluk yapmak, günü ve yılı belli zamanlara bölerek yaşamak, başkalarının sözünü dinlemek düşüncesi kadar iğrenç ve korkunç bulduğu bir başka şey yoktu. Bir büro, bir kalem odası, bir dairede çalışmak ölüm kadar nefret ettiği bir şeydi, görebileceği en kötü düştü, bir kışlada yaşanan tutsaklıktı. Bozkırkurdu bütün bunlardan kendini uzak tutmayı başarıyor, bu uğurda sık sık küçümsenmeyecek özverilere katlanıyordu. Bu da gücü ve erdemiydi onun, bu konuda boyun eğmeyen ve ödün vermeyen bir tutum sergitemekteydi, bu bakımdan bildiğinden şaşmaz, sağlam bir karakterle donatılmıştı. Öte yandan, çileli yaşamı ve yazgısı da sıkı sıkıya bununla bağlantılıydı. Herkesin başına gelen onun da başına gelmiş, varlığının alabildiğine derinliklerindeki bir dürtüye uyarak olağanüstü bir diretkenlikle aradığı, peşinde koştuğu şeyi sonunda ele geçirmişti, ama insan için yararlı sayılacak ölçünün hayli üstünde gerçekleşmişti bu. Ele geçirdiği şey ilkin mutluluğunu oluşturmuşken, sonradan amansız yazgısına dönüşmüştü. Güç insanını güç yıkar, para insanını para; köle ruhlu insanı başkalarına kulluk etme, zevk insanını zevk çökertir. Bozkırkurdu’nu da bağımsızlığı yıkmıştı. Amacına ulaşarak günden güne daha bağımsız duruma gelmiş, emir alacağı, isteklerini göz önünde tutarak davranışlarını düzenleyeceği kimse kalmamıştı, ne yapıp ne yapmayacağını artık yalnızca kendisi özgürce belirliyordu; çünkü güçlü insan, gerçek bir içgüdünün ondan elde etmesini istediği şeyi hiç şaşmadan ele geçirir sonunda. Ne var ki, Harry kavuştuğu özgürlüğün ortasında ansızın şunu fark etmişti ki, özgürlüğü ölümdü; tek başına kalmış, dünya onu korkunç şekilde kendi haline bırakmıştı; insanlar onu ilgilendirmekten çıkmış, hatta kendisi bile kendisini ilgilendirmez olmuştu; dış dünyayla ilintisizliğin ve yalnızlaşmanın giderek büyüyen havasızlığında yavaş yavaş boğulmaya başlamıştı. Çünkü artık ortada öyle bir durum vardı ki, yalnızlık ve bağımsızlık, isteği ve amacı olma özelliğini yitirmiş, onun yazgısına ve mahkûmiyetine dönüşmüştü. Bir dilek dile denmiş, o da dilemişti ve dilenen dilek bundan böyle geri alınacak gibi değildi; içi özlem ve iyi niyetle dolup taşarak kollarını uzatıp, bağlanmalara ve birlikteliklere hazır olduğunu açıklaması boşuna zahmetti, artık tek başına bırakılmıştı. Öte yandan, insanların kendisinden nefret ettiği ve hoşlanmadığı da söylenemezdi. Hatta pek çok dostu bulunuyor, pek çok kişi ona sevgi duyuyordu. Ama çevresinden sempati ve güler yüz dışında bir başka şey gördüğü yoktu. Davetler, armağanlar, sevimli mektuplar alıyorsa da, kimse yanına fazla yaklaşayım demiyor, o da kimseyle bağlantı kuramıyor, yaşamını paylaşmaya istekli ve yetenekli biri çıkmıyordu. Yalnızlık atmosferiyle, sessiz bir atmosferle sarılıp kuşatılmıştı; çevre elinden kayıp gitmiş, başkalarıyla ilişki kurmasını önleyen ve hiçbir istemle, hiçbir özlemle giderilemeyen bir güçsüzlük üzerine çullanmıştı. Bu, Bozkırkurdu’nun yaşamının belirleyici özelliklerinden biriydi.

Bir başka özellik de, onun kendi canına kıyanlar arasında yer almasıydı. Bu noktada şunu belirtelim ki, yalnızca kendilerini gerçekten öldürenleri intihar edenler arasında saymak yanlıştır. Hatta intihar edenlerin içinde ipek çok kişi vardır ki, adeta kazara intihar etmiştir; intihar, onların doğasının vazgeçilmez bir özelliği değildir. Kişiliksiz, güçlü bir karakter ve güçlü bir yazgıdan yoksun düzinelerce sürü insanı vardır ki, intihar sonucu yaşamlarını yitirmelerine karşın, yaradılışları ve karakterleri bakımından intihar edecek tipte kişiler olmaktan uzaktır. Öte yandan, yaradılışları bakımından söz konusu tipte yer alan kişilerden pek çoğu, hatta belki büyük çoğunluğu gerçekte canlarına kıymaya kalkmaz hiç. “İntihar eden kişi”nin -Harry de böyle biriydiölümle pek sıkı ilişki içinde yaşamış olması gerekmez; öte yandan, canına kıyanlar arasında yer almaksızın da ölümle böyle bir ilişki içinde yaşanabilir. Ama intihar eden kişiye özgü bir şey varsa, kendi ben’ini, haklı ya da haksız, doğanın pek tehlikeli, kuşkuyla bakılacak ve tehlikelere açık bir tohumu olarak duyumsaması, kendisini her türlü korunmadan uzak, her an başına bir iş gelebilecek biri gibi görmesidir; sanki bir kayanın incecik ucunda durmaktadır da, dışarıdan bir itme ya da içteki ufak bir güçsüzlük, soluğu boşlukta almasına elverecektir. Bu tip insanların kader çizgilerinin belirleyici özelliği, canına kıymanın kendileri için en olası ölüm çeşidini oluşturması, en azından kendilerinin bunu öyle bilmesidir. Hemen her vakit ilkgençlik döneminde kendini açığa vuran ve söz konusu insanlara yaşam boyu eşlik eden bu ruh durumunun önkoşulu, pek yetersiz bir yaşam gücü değildir örneğin, hatta “intihar edenler” arasında olağanüstü dayanıklılıkta, hırslı, aynı zamanda gözüpek kişilere rastlanır. Gelgeldim, en küçük bir hastalıkta ateşlenen kimseler gibi, bizim “canına kıyanlar” dediğimiz, her zaman pek içli ve duyarlı olan bu kişiler de, en küçük bir sarsıntıda ölümü yoğun olarak düşünmeye eğilim gösterirler. Salt yaşam belirtilerinin mekanizmalarıyla uğraşmayıp, insanın kendisiyle ilgilenme yürekliliğini ve sorumluluğunu gösterecek bir bilimimiz olsaydı, antropoloji gibi, psikoloji gibi bir bilimimiz, bu gerçekleri herkes bilip öğrenirdi.

Burada, intihar eden kişilere ilişkin bütün söylediklerimiz, doğal olarak, yüzeysel şeylerdir, psikolojidir, dolayısıyla biraz fiziktir. Metafizik açıdan bakıldığında ise daha değişik bir durumla karşılaşılır, daha bir açık seçiklik kazanır sorun, çünkü söz konusu açıdan bakıldı mı, “intihar edenler”, bireyselleşmeden kaynaklanan suçluluk duygusuna yakalanmış kişiler olarak, kendilerini geliştirip mükemmelleştirmeyi yaşamlarının bir amacı saymayan, tersine kendi kendilerini çözüp dağıtmayı, anne’ye dönmeyi, Tanrıya dönmeyi, evrene dönmeyi amaç edinen varlıklar olarak karşımıza çıkarlar. Bu kişilerden pek çoğu gerçekten canına kıyacak güçten düpedüz yoksundur, çünkü böyle bir eylemde saklı günahı tüm derinliğiyle kavramışlardır. Ama bizim için yine de “canına kıyan” kişilerdir hepsi, çünkü yaşamın değil, ölümün onları esenliğe kavuşturacağına inanırlar hep; kendilerinden el çekmeye, kendilerini kaldırıp atmaya, kendilerini gözden çıkarıp yok etmeye hazır durumdadırlar.

Nasıl her güç bir güçsüzlüğe dönüşebilirse (hatta bazen dönüşmek zorunda kalırsa), bunun tersi olarak tipik intihar eğilimli biri de görünürdeki güçsüzlüğünü çok vakit bir güce, bir desteğe dönüştürebilir, hatta son derece sıklıkla yapar bunu. Harry’de de, Bozkırkurdu’nda da böyle bir durum söz konusudur; kendisine benzeyen binlerce kişi gibi o da, ölüme giden yolun her an önünde açık beklediği düşüncesinden yola koyularak, gençlere özgü, hüzün dolu bir hayal oyunu yaratmakla kalmamış, aynı düşünce temeli üzerinde kendisini avutacak, kendisine destek olacak bir yapı kurup çatmıştı. Kendi tipindeki bütün insanlarda olduğu gibi, her sarsıntı, her acı, yaşamın her kötü durumu, hemen ölüme başvurarak bundan yakayı sıyırma isteğini yüreğinde uyandırmışsa da, Bozkırkurdu özellikle söz konusu eğilimden yaşam için yararlı bir felsefeyi zamanla kotarmasını bilmişti. Darda kaldı mı başvuracağı bir çıkış yolunun önünde sürekli açık beklediği düşüncesiyle içli dışlı oluşu kendisine güç vermiş, bir merak duygusu kendisini acı ve sıkıntıları yaşamaya yöneltmişti. Pek tatsız durumlara düştüğü zamanlar bazen vahşi bir kıvanç, bir çeşit oh olsun duygusuyla şöyle düşünmüştü: “Bir insandaki dayanma gücünün sınırını merak ediyorum doğrusu! Baktım ki katlanılabilirliğin sınırına gelip dayandım, kapıyı açıverir, esenliğe kavuşurum.” İntihar eden pek çok kişi vardır ki, bu düşünce olağanüstü güç sağlar kendilerine.

Öte yandan, canlarına kıyanlar içinde intihar ayartısına karşı savaşa aşina olmayanı da yoktur. Her biri ruhunun bir köşesiyle çok iyi bilir ki, intihar bir çare olmasına karşın yine de yasal sayılmayıp ancak darda kalındığında başvurulacak biraz bayağı bir yoldur, insanın kendi eliyle canına kıymasındansa yaşama yenik düşüp can vermesi gerçekte çok daha soylu ve güzel bir davranıştır. Bunu bilmeleri, örneğin kendi kendilerine cinsel doyum sağlayanlardaki vicdan rahatsızlığıyla aynı kaynaktan çıkıp gelen bu kötü bilinç, “intihar edenlerdin büyük çoğunluğunu söz konusu ayartıyla sürekli savaşmaya iter. Kleptoman birinin kendisindeki hastalığa karşı savaşması gibi, onlar da bu ayartıya karşı savaşıp dururlar. Bozkırkurdu da söz konusu savaşın hiç yabancısı değildi. Birbirleriyle yer değiştiren değişik silahlarla sürdürmüştü bu savaşı. Sonunda, yaklaşık kırk yedi yaşındayken, mizah havasından yoksun sayılmayıp sık sık yüzünü güldüren parlak bir düşünce gelmişti aklına: Ellinci doğum gününü, intihara yeşil ışık yakacağı gün olarak saptamıştı. Kendi kendisiyle yaptığı anlaşmaya göre, belirlenmiş zaman geldi mi, o günkü havasına göre imdat kapısını kullanmak ya da kullanmamakta serbest bırakacaktı kendini. Bundan böyle başına ne gelirse gelsin, ister hasta olsun, ister sefalet yakasına yapışsın, isterse çileler, acılar içinde kıvransın, hepsi bir vadeye bağlanmıştı, sürse sürse birkaç yıl, birkaç ay, birkaç gün sürebilirdi, bunların sayısı da günden güne azalıyordu! Ve gerçekten de, eskiden kendisini daha derin ve daha uzun süreli acılar içinde kıvrandıracak, hatta belki onu temelden sarsacak kimi sıkıntılara şimdi daha kolay katlanmaya başlamıştı. Diyelim ki şu ya da bu nedenden pek kötü duruma düştü, yaşamının çölleşmesine, yalnızlaşmasına ve yabanıllaşmasına özel birtakım acı ve kayıplar gelip eklendi, acılara şöyle seslenebilirdi: “Durun siz, topu topu iki yıl kaldı şunun şurasında, o zaman benim sözüm geçecek!” Ve ellinci yaş gününün sabahında kendisine doğum gününü kutlayan mektuplar gelirken, elinde ustura, kapıyı kapayıp bütün acılara veda edeceğini düşünüyordu büyük bir hazla. O zaman eklemlerindeki gut, ruhundaki melankoli, başındaki ağrı ve midesindeki sancı kendilerine artık başka kapı arasınlardı.

Bozkırkurdu’yla ilgili yapılacak bir şey kalmışsa, onun tek fenomen olarak ortaya çıkışını ve burjuva sınıfıyla kendine özgü ilişkisini, bunlara kaynaklık eden temel yasalarla açıklamaktır. Bunun için de onun, kendiliğinden karşımıza çıkan, “burjuvazi” ile ilişkisinden yola koyulacağız.

Bozkırkurdu, kendi düşüncesine göre burjuva dünyasının tümüyle dışında bulunmaktaydı, çünkü ne bir aile yaşamı vardı ne de toplumsal bir hırsın sahibiydi. Kendine düpedüz yalnız ve acayip biri, bazen hasta bir münzevi, bazen de dâhice yeteneklerle donatılmış, sıradan yaşamın üstüne çıkan, normalin üstünde bir kişi gözüyle bakıyordu. Burjuva sınıfına mensup insanları bile bile aşağılıyor, bunlardan biri olmadığı için de gurur duyuyordu. Ama yine de kimi bakımdan tastamam bir burjuva hayatı sürmekteydi; bankada parası vardı, yoksul hısım ve akrabalarına destek oluyordu, pek özenli sayılmasa da, yakışık aldığı gibi, dikkati çekmeyecek şekilde giyiniyor, polisle, vergi dairesiyle ve diğer yetkili makamlarla barış içinde güzel güzel yaşamaya bakıyordu. Ayrıca, ruhunda içten içe yaşayan güçlü bir özlem, burjuvazinin küçük dünyasına, temiz bahçecikleri, ışıl ışıl sahanlıkları, düzen ve yakışıkalırlığın alçakgönüllü atmosferiyle mazbut ailelerin yaşadığı sessiz evlere çekiyordu kendisini sürekli olarak. Ufak tefek kusurları ve acayiplikleri kendisinde barındırmaktan, kendini tuhaf ya da dâhi biri gibi görmekten hoşlanıyor, ama deyim yerindeyse burjuva havasına artık rastlanmayan taşra kentlerinde oturmak ve yaşamak istemiyordu. Kendini ne zorbaların ve toplum dışında yaşayanların ne caniler ya da paryaların yanında rahat hissediyor, orta sınıf insanların normları ve atmosferiyle, karşıtlık içinde ya da başkaldırı şeklinde de olsa, hep bir ilişkiyi sürdürüyordu. Ayrıca, küçük burjuvazi terbiyesiyle büyütülmüştü ve bu terbiyeden kafasında bir sürü kavram ve şablon kalmıştı. Kuramsal bakımdan fahişeliğe karşı en ufak bir itirazı yoksa da, kişisel olarak bir fahişeyi ciddiye alabilecek ve ona gerçekten kendisine eşdeğer biri gözüyle bakabilecek biri değildi. Devletin ve toplumun aforozladığı siyasal suçluları, devrimcileri ve entelektüel ayartıcıları kardeş bilip seviyor, ama bir hırsız, bir soyguncu, bir tecavüzcü karşısında enikonu bir burjuva gibi davranarak ona acımaktan başka şey elinden gelmiyordu.

Böylece varlığının bir yarısıyla savaştığı ve yadsıdığı şeyi öbür yarısıyla benimseyip onaylıyordu. Aydın bir burjuva evinde, sağlam biçim ve gelenekler çerçevesinde eğitilmiş bir kişi olarak ruhunun bir bölümüyle her zaman bu dünyanın düzenine bağlı kalmış, burjuvazinin izin verdiği ölçünün üzerinde bireyselleşip burjuva idealleri ve burjuva inancının içeriğinden kendini özgür kılmasından çok sonra da bu bağlılığını korumuştu.

İnsanlığın her zaman varlığını sürdüren bir durumu olarak “burjuvalık“, bir denge sağlama, insan davranışındaki sayısız aşırı uçlar ve karşıt çiftler arasında dengeli bir orta yolu ele geçirme çabasından başka şey değildir. Bu karşıt çiftlerden birini, örneğin bir ermişle zevkperest bir kişiyi ele alırsak, benzetimiz daha iyi anlaşılacaktır. İnsan, kendini tümüyle manevi değerlere, Tanrıya yaklaşma çabasına, ermişlik idealine adama olanağına sahiptir. Bunun tersine, kendini tümüyle içgüdüsel yaşama, duygularının isteklerine teslim edip çabasını anlık bazların kazanımına yöneltme olanağıyla da donatılmıştır. Birinci yol ermişliğe, manevi şehitliğe, Tanrı uğruna kendini feda etmeye; ikinci yol ise zevkperestliğe, içgüdüler uğruna canını vermeye, çürüyüp kokuşmalar uğruna kendini gözden çıkarmaya götürür kişiyi. işte orta sınıf insanı bu ikisi arasındaki ılıman iklimde yaşamaya çalışır. Asla kendini gözden çıkarmaz, ne çilekeşliğe ne de zevkperestliğe adar kendini, asla canını vermeye kalkmaz, asla yok olmayı istemez. Tersine, onun ideali nefsinden el çekmek değil, ben’ini ayakta tutmaktır, ne ermişlik ne de onun karşıtı uğrunda çaba harcar. Kayıtsız şartsız taraf tutmak onun katlanamayacağı şeydir, Tanrıya olduğu gibi zevkperestliğe de kulluk etmek ister, erdemli olmaya çalışır, öte yandan bu yeryüzünde biraz da adam gibi rahat yaşamaya bakar. Kısacası, aşırı uçlar ortasında, şiddetli rüzgârlardan, fırtınalardan korunmuş, sağlığına yararlı ılıman bir bölgede yerleşmeye uğraşır. Bunun üstesinden gelirse de, kayıtsız şartsızlığa ve aşırılığa yönelik bir hayatın sağlayacağı yaşam ve duygu yoğunluğundan da el çekmek zorunda kalır. Hayatı yoğun olarak yaşayabilmenin tek yolu, faturayı ben’e ödetmektir. Orta sınıftan biri için kendi ben’inden, kuşkusuz yeterince gelişmeyip güdük kalmış bu ben’den değerli bir şey yoktur. Dolayısıyla, yoğunluk pahasına kendini ayakta tutar, güven içinde yaşar, Tanrıya sevdalanmışlığını verip vicdan rahatlığını alır karşılığında, hazzı verip hoşnutluğu, özgürlüğü verip rahatlığı, ölümcül ateşi verip tatlı sıcaklığı alır. Bu yüzdendir ki yaradılış bakımından orta sınıfa mensup biri güçsüz bir yaşam dürtüsüyle donatılmıştır, korkaktır, kendisini elden çıkarmaktan çekinir, kolay yönetilecek biridir. Dolayısıyla, gücün yerine çoğunluğu, şiddetin yerine yasayı, sorumluluğun yerine oylamayı geçirmiştir.

Sayıları ne çok olursa olsun, bu güçsüz ve korkak varlıkların ayakta duramayacağı; söz konusu özelliklerinden dolayı, başı boş ortalarda dolaşıp duran kurtlar arasında bir kuzu sürüsünden başka bir rol oynayamayacağı açıktır. Öyleyken, çok güçlü kişilerin yönetim başına geçtiği dönemlerde bu orta sınıf mensupları hemen köşeye sıkıştırılırsa da asla yok olmazlar, hatta bazen dünyayı egemenlikleri altına aldıkları görülür. Peki, nasıl olabilir bu? Ne sürülerinin sayısal çokluğu, ne erdemlilikleri, ne sağduyuları ne de örgütlenmişlikleri kendilerini yok olmaktan kurtarmaya yetecek gibidir. Kimin yaşam yoğunluğu başından beri böylesine zayıf nitelik taşırsa, dünyanın hiçbir ilacı artık onu ayakta tutamaz. Ama yine de burjuvazi yaşar, güçlüdür ve palazlanıp durur. Neden?

Yanıt: Bozkırkurtları vardır da ondan. Gerçekte burjuvazinin diri gücü asla normal üyelerinin özelliklerinden değil, ideallerinin silikliği ve esnekliği, dolayısıyla kapsamı içine alabildiği olağanüstü çok sayıdaki outsider‘lardan kaynaklanır. Burjuvazi içinde her zaman yığınla güçlü ve yabanıl insan yaşar. Bizim Bozkırkurdu Harry, bunun için karakteristik bir örnektir. Gelişim sürecinde, bir burjuva için söz konusu olan ölçünün hayli dışına taşarak bireyselleşen Harry, gerek meditasyonun hazzına, gerek başkalarından ve kendinden nefretin kasvetli neşesine aşina Harry, yasalara, erdemlere ve sağduyuya yukarıdan bakan Harry, burjuvazinin zorunlu bir mahkûmudur, ondan yakasını kurtaramaz. Dolayısıyla, gerçek burjuvaziyi oluşturan asıl kitlenin çevresinde insanlığın geniş katmanları, binlerce başka insan ve aydın kişi yer alır; aslında bunlardan her biri burjuvazi kapsamına sığmayacak kadar gelişmiş, hiçbir sınır tanımadan yaşayabilecek kimseler olmasına karşın, çocuksu duygularla burjuva sınıfına bağlıdır ve bu sınıfa mensup kişilerin yetersiz yaşam yoğunluğu az buçuk kendilerine de bulaşmıştır; dolayısıyla, bu sınıfın içinde yaşamakta ayak direr, ona şu ya da bu şekilde bağımlı, yükümlü kalır, ona hizmet etmeyi sürdürür; çünkü burjuva sınıfı için geçerli olan, büyüklerin tersine çevrilmiş şu ilkesidir: Bana karşı olmayan, benden yanadır!

Bu söylediklerimizden yola koyularak Bozkırkurdu’nun ruhunu incelersek, yüksek bireyselleşme düzeyinin onu burjuvazi dışı bir insana dönüştürdüğünü görürüz; çünkü hayli yüksek düzeye çıkarılmış bireyselleşme, ben’in karşısında yer alır, onu yeniden yok etmeye yönelir. Bozkırkurdu’nun gerek ermişlik, gerek zevkperestlik doğrultusunda güçlü dürtüleri ruhunda barındırdığı, ne var ki zayıflık ve tembellik nedeniyle özgür ve vahşi uzaydan içeri bir atılımı gerçekleştiremeyerek burjuvazinin anaç yıldızına zincirlenmiş kaldığı dikkatimizi çeker. İşte size Bozkırkurdu’nun dünyadaki konumu, işte onun bağımlılığı. Aydınların büyük çoğunluğu, sanatçıların en büyük bölümü bu tip kişilerden oluşur. Aralarından ancak en güçlüleri, burjuvazinin yeryüzü atmosferini delip geçerek kozmik bölgeye ulaşır; ötekilere gelince, ya pes eder ya da uzlaşma yoluna sapar, burjuva sınıfını hor görür, öte yandan onun üyeleri arasında yer alır, yaşayabilmek için sonunda onaylar burjuvaziyi, böylece onu güçlendirip yüceltir. Söz konusu davranışları bu sayısız kişi için trajediye değilse de bir talihsizliğe, bir şanssızlığa dönüşür, bunların oluşturduğu cehennemde pişer yetenekleri, verimli nitelik kazanır. Az kişi vardır ki burjuvaziden kendini koparıp her türlü kısıtlamadan uzak bir yaşamın yolunu ele geçirir, hayranlık uyandıracak şekilde yok olup gider. Bunlar trajik kişilerdir, sayıları da fazla değildir. Ne var ki, ötekilere, burjuvazinin çokluk el üstünde tuttuğu bağımlı kişilere gelince, bunları üçüncü bir dünyanın kapısı açık bekler, hayalî ama bağımsız bir dünyadır bu, mizah dünyasıdır. Bir atılımda bulunarak yıldızların mekânına ayak atma gücünden yoksun, kendilerini katıksız bağımsızlıkta yaşamak için yaratılmış hisseden, ama yaşama gücünü gösteremeyerek sürekli ve korkunç acılar içinde kıvranan huzursuz, tedirgin bozkırkurtları, usları çilelerde güçlenip esneklik kazanır kazanmaz uzlaşmacı bir çıkış yolu olarak mizahı bulurlar karşılarında. Gerçek burjuva, mizahı anlama yeteneğinden yoksun olsa da, mizah her zaman şu ya da bu biçimde burjuva niteliği taşır. Mizahın hayalî dünyasında tüm bozkrkurtlarının çapraşık ve çok yönlü ideali gerçekleşir. Bu dünyada hem ermişlik hem zevkperestlik onaylanabileceği, iki kutbun uçları eğilip bükülerek birbirine yaklaştırılabileceği gibi, burjuvaziyi de onaylama kapsamına alma imkânı vardır. Tanrıya gönül verenler canileri, katilleri pekâlâ onaylayabilir ve bunun tersi de doğrudur. Ne var ki, yaradılıştan katıksız bağımsızlıkta yaşayabilecek bütün diğer kişilerin o tarafsız ve ılıman orta yolu, yani burjuvalığı onaylamaları düşünülemez. Bir tek mizah, alabildiğine yüce yaşam misyonlarını gerçekleştirmeleri engellenmiş kişilerin, neredeyse trajik, son derece yetenekli bu bahtsızların şahane icadı (belki de insanlığın alabildiğine kendine özgü dâhiyane buluşu) sayılacak mizah, bir tek odur ki olanaksızın üstesinden gelir, yaşamın tüm alanlarının üzerini prizmalarının ışınlarıyla örter, birleştirir onları. Sanki yaşanılan yer dünya değilmiş gibi dünyada yaşamak, yasalara saygı beslemek, ama yine de onların üzerinde bulunmak, “,sanki sahip olunmuyormuş gibi” bir şeye sahip olmak, sanki yapılan şey bir vazgeçiş değilmiş gibi bir şeyden vazgeçinek yüce bir yaşam bilgeliğinin bütün bu el üstünde tutulup sık sık dile getirilen isteklerini yerine getirecek bir şey varsa, o da mizahtır.

Gerekli yetenekten yoksun sayılmayan, bu yolda kimi adımlar da atmış bulunan Bozkırkurdu, cehenneminin bunaltıcı karmaşasında pişip terleyerek söz konusu büyülü içiti hazırlamanın üstesinden gelebilirse, esenliğe kavuşabilir. Bugün için daha pek çok yol alması gerekiyorsa da, böyle bir olanak, böyle bir umut söz konusudur. Kendisini seven, kendisine ilgi gösterenler onun söz konusu esenliğe kavuşmasını dileyecektir. Esenliğe kavuşması burjuvazi ortamında sürekli kalmasına yol açacak olmasına karşın, bu sayede acıları katlanılır durum alacak, verimli nitelik kazanacaktır. Burjuva dünyasıyla sevgi ve nefret kılığındaki ilişkisi duygusallığını yitirecek, bu dünyaya bağlılığını bir yüzkarası gibi görüp sürekli kahrolması sona erecektir.

Bunu sağlayabilmesi ya da belki her şeye karşın sonunda gereken sıçrayışı göze alıp evrenin sinesinde soluğu alabilmesi için Bozkırkurdu’nun bir ara kendi kendisiyle yüz yüze gelmesi, ruhundaki keşmekeşi enine boyuna görüp varlığının tastamam bilincine ulaşabilmesi gerekir. O zaman, pek güvenle bakılamayacak varlığını tüm değişmezliği içinde karşısında bulacak, dolayısıyla ileride içgüdülerinin cehenneminden ikide bir kaçıp duygusal-felsefi avuntulara, bunlardan da kaçıp kurtluğunun kör esrikliğine sığınamayacaktır. İnsan ve kurt, gerçeği çarpıtan duygusal maskeler olmaksızın birbirlerini tanımak, tüm çıplaklıklarıyla birbirlerinin gözlerinin içine bakmak zorunluluğunu hissedecektir. Böyle bir durumda ya ikisi de infilak edip havaya uçacak ve bir daha birleşmemek üzere birbirlerinden ayrılacak, dolayısıyla ortada bozkırkurdu diye bir şey kalmayacak, ya da mizahın parıldamaya başlayan ışığı altında her ikisi bir mantık evliliği yapacaktır.

Belki günün birinde Harry’nin yolu kendisini bu en son olanağın önüne götürüp bırakır. Belki günün birinde bizim küçük aynalarımızdan birini eline alarak ya da ölümsüz kimselerle karşılaşarak ya da belki bakımsızlığa terk edilmiş ruhunun esenliği için gereksindiği şeye sihirli tiyatrolarımızın birinde kavuşarak kendini tanımayı öğrenir. Bu tür binlerce olanak Harry’yi beklemekte, yazgısı söz konusu olanakları karşı durulmaz bir güçle kendisinden yana çekmektedir; burjuvazinin bütün toplumdışı münzevileri bu sihirli olanakların atmosferi içinde yaşar. Ve en ufak bir şey elverir, şimşek çakar ansızın.

Kendi ruh yaşamına ilişkin bu incelemeyi hiç görmese bile, bütün bu saydıklarımızı Bozkırkurdu’nun kendisi de çok iyi bilir. Dünyadaki konumunu sezer, ölümsüzlerin varlığını sezer ve bilir, kendi kendisiyle yüz yüze gelebileceğini sezip korkar bundan; bakmaya çok gereksinim duyduğu, ama bakmaktan ölesiye çekindiği o aynanın varlığından haberi vardır.

İncelememizin sonunda yapılacak bir şey kalmışsa, o da son bir kuruntuyu, köklü bir aldanışı ortadan kaldırmaktır. Tüm “açıklamalar”, tüm psikoloji, anlayıp kavramaya yönelik tüm çabalar nihayet yardımcı araçları, kuramları, mitolojileri, yalanları gerekli kılar; dürüst bir yazar ise incelemesinin sonunda bu yalanları elden geldiğince ortadan kaldırmayı unutmamak zorundadır. “Yukarı” ya da “aşağı” sözcüğünü kullandım mı, açıklamayı gerektiren bir savı öne sürmüş sayılırını; çünkü yukarı ya da aşağı diye bir şey yalnızca düşüncede, yalnızca soyutlamada vardır. Dünyanın kendisi ne yukarı tanır ne aşağı.

Dolayısıyla, lafı uzatmamak için şu kadarını belirtelim ki, “Bozkırkurdu” da bir kuruntudur. Harry’nin kendisini bir kurt-insan olarak algılaması, birbirine düşman ve karşıt iki parçadan oluştuğunu sanması, işi basite indirgeme amacına yönelik mitolojik bir yaklaşımdır. Harry asla bir kurt-insan değildir; biz, onun kendisinin uydurup inandığı yalanı görünürde süzgeçten geçirmeksizin alarak ona gerçekten ikili bir yaratık, bir bozkırkurdu diye bakıp değerlendirmeye çalıştıksa, bu, işin daha kolay anlaşılması umuduyla bir aldatmacanın yardımına sığınmaktan başka bir şey değildi; şimdi ise bunu düzeltmemiz gerekiyor.

Yazgısını kendisi için daha anlaşılır kılmak üzere kurt ve insan, içgüdü ve us diye ikili bir ayrıma başvurması, Harry’nin işi çok kaba bir şekilde basite indirgemesidir, kendi içinde ele geçirdiği ve az buz denemeyecek acılarının kaynağı gözüyle baktığı karşıtlıkları akla yakın, ama temelsiz bir açıklama uğruna çarpıtmasıdır. Harry kendi içinde bir “insan” bulur, düşüncelerden, duygulardan, uygarlıktan, dizginlenmiş ve yüceltilmiş doğadan kurulup çatılmış bir dünyadır bu; ayrıca, bir “kurt” bulur içinde, içgüdülerden, vahşilikten, acımasızlıktan, yüceltilmemiş, yontulmamış doğadan bir dünya bulur. Varlığının böyle açık seçik ikiye ayrılmasına, birbirine düşman iki yarıma bölünmesine karşın, yine de kurt ile insanın bazı mutlu anlarda birbiriyle kardeş kardeş geçindiğini görür. Yaşamının her bir anında, eylemlerinin, duygularının her birinde ne ölçüde insanın, ne ölçüde kurdun pay sahibi olduğunu saptamaya çalışsaydı, o saat apışıp kalarak işin içinden çıkamaz, güzel güzel kotarılmış kurt kuramı da dağılıp parçalanırdı. Çünkü ilkel bir zenci de, bunak biri de olsa hiçbir insan yoktur ki, varlığının sadece iki üç temel öğeden oluştuğu söylenebilsin; hele Harry gibi alabildiğine ayrımlaşmış birini nahif bir tutumla kurt ve insan diye ikiye ayırıp açıklamaya kalkmak, umarsız ve çocukça bir girişim sayılır. Harry iki ayrı varlıktan değil, yüz, hatta bin varlıktan kurulup çatılmıştır. Yaşamı (her insanın yaşamı gibi) yalnızca iki kutup, örneğin içgüdü ve us ya da ermişlik ve zevkperestlik arasında değil, binlerce, hatta sayılamayacak kadar çok kutup çiftleri arasında salınıp durur.

Harry gibi okumuş ve akıllı birinin kendine “bozkırkurdu” gözüyle bakabilmesi, yaşamının zengin ve karmaşık yapısını böyle yalın, böyle vahşi, böyle ilkel biçimde dile getirebileceğine inanması bizi şaşırtmamalıdır. İnsan yüksek düzeyde bir düşünme yeteneğiyle donatılmış değildir. En aydın ve okumuş kişi bile gerek dünyayı, gerek kendini her zaman pek nahif, basite indirgeyen ve aldatıcı formüllerin gözlüğüyle görür, özellikle de kendisi için yapar bunu; çünkü bütün insanlarda, doğarken yanlarında getirdikleri, düpedüz zorlayıcı nitelikte bir gereksinim yaşar; buna göre herkes kendi ben’ini bütünlük içinde tasarlar. Söz konusu kuruntu sık sık ağır bir sarsıntı geçirse de, her vakit yine toparlar kendini, eski sağlamlığına kavuşur. Karşısında oturan katilin gözlerinin içine bakan ve bir an onun kendi sesiyle konuştuğunu sanan, katilin tüm duygu, hüner ve becerilerini kendi içinde keşfeden bir yargıç bir an sonra yine eski kişisel bütünlüğüne döner, yargıç olur yeniden, sıçradığı gibi kendi hayalî ben’inin kabuğu içine çekilir, görevini yapıp sanığı ölüme mahkûm eder. İçlerinde pek çok parçadan kotarıldıktan sezgisi beliren ve kişiliklerinin bir bütünlük taşıdığı kuruntusunu her dâhi gibi aşarak pek çok ben’den bir çıkın oluşturduklarını duyumsayan kişiler bunu açığa vurmaya görsün, hemen çoğunluk kendilerini deliğe tıkacak, bilimi yardıma çağırıp onlara şizofren damgasını vuracak ve böylelikle insanlığın üzerine kol kanat gererek onun söz konusu talihsiz kişilerin ağzından gerçeğin sesini işitmesinin önüne geçecektir. Peki, ne diye boş yere konuşuyoruz burada? Ne diye düşünebilen herkesin doğallıkla bildiği, ama geleneğe uyup açığa vurmadığı şeyleri dile getiriyoruz? Ben’inin hayalî bütünlüğünün kapsamını genişleterek ikiliğe dönüştürebileceği bir düzeye ulaşan biri, bu konumuyla neredeyse dâhiliğe ulaşmış sayılır, en azından eşine seyrek rastlanacak ilginç bir istisna oluşturur. Ne var ki, en nahifi de içinde olmak üzere hiçbir ben gerçekte bütünlük taşımaz, her ben çok yönlü bir dünyadır, yıldızlarla döşenmiş küçük bir gökyüzüdür, çeşitli biçimlerden, aşamalardan, konumlardan, değişik kalıtsal öğelerden ve değişik olanaklardan bir karmaşadır. Bu karmaşaya bütünlük taşıyan bir nesne gözüyle bakması, sanki yalın ve sağlam bir biçime sahip, açık seçik hatlarla belirlenmiş bir nesneymiş gibi ben’inden söz açması, her insanın (en yüksek düzeydekilerin bile) içine düşmekten kurtulamadığı bir yanılgı, bir zorunluluktur, adeta solumak ve yemek yemek gibi yaşamın bir dayatmasıdır.

Yanılgının nedeni basit bir aktarım olayıdır. Beden olarak her insan tektir, ruh olarak asla. Yazınsal yapıtlarda, hatta bunların en sofistike olanlarında geleneksel bir tutumla her zaman sözde birlik, sözde bütünlük sahibi insanlara yer verildiği görülür. Uzman kişiler, bugüne kadarki yazınsal sanatlar içinde en çok oyun türüne değer verirler ve bunda da haklıdırlar, çünkü oyun sanatı ben’in çok parçadan oluşmuş biçimde anlatımına en büyük olanağı sağlar ya da sağlayabilir. Ne var ki, yüzeysel bir açıdan bakıldı mı, oyun kişileri bütünlük taşıyan, birkezliğine bir beden içinde bulunduklarından, bizde birlik, bütünlük sahibiymişler gibi yanlış bir izlenim uyandırırlar. Oyuncuların ötekilerden ayrı, bir bütünlük sahibi kişiler olarak sahnede boy gösterdikleri karakter oyunlarına, nahif estetik de hepsinden çok değer verir. Bazı kişiler ilkin uzaktan uzağa, giderek daha açık seçik, bütün bunların yüzeysel, ucuz bir estetik sayılacağını; gözle görülür bedenden yola çıkıp ben kuruntusunu, kişi kuruntusunu ele geçiren Antik dünyanın yaradılıştan bize yabancı, bize dışarıdan zorla benimsetilmiş görkemli güzellik kavramlarını bizim kendi büyük oyun yazarlarımıza uygulamakla yanıldığımızı sezmeye başlamıştır. Eski Hintlilerin yazınsal yapıtlarında ben kavramı hiç bilinmez; Hint söylencelerinin kahramanları kişiler değil, kişilerden oluşan yumaklar, enkarnasyon dizileridir. Çağdaş dünyamızda da öyle yapıtlar vardır ki, kişi ve karakter oyununun perdesinin gerisinde, yazarın kendisi de pek fazla bilincine varmaksızın, bir kişiler zenginliği sergilenmeye çalışılır. Bunu görmek isteyenlerin söz konusu yapıtlardaki kişilere ayrı ayrı varlıklar değil, yüce bir bütünlüğün (yazar ruhunun diyelim) parçaları, tek bir bütünlüğün değişik yön ve cepheleri olarak bakmaya karar vermesi gerekir. Örneğin Faust, bu açıdan bakan biri için Mephisto, Wagner, Faust ve bütün diğer kişilerin bir araya gelerek oluşturduğu bir bütünlük, bir üst kişidir ve tek tek kişilerde değil, ancak bu yüce bütünlüktedir ki, ruhun gerçek varlığından biraz bir şeyler ima yollu açığa vurur kendini. Okul öğretmenleri arasında ün salmış, darkafalıların el üstünde tuttuğu ”İki ayrı ruh, ah, yaşar göğsümde!” sözünü söylerken Faust, göğsünde aynı şekilde Mephisto’yu ve diğer bir yığın ruhu barındırdığını unutmuş gibidir. Nitekim bizim Bozkırkurdu da göğsünde iki ruh (kurt ve insan) taşıdığına inanır ve daha bu kadarıyla göğsündeki yeri iyice daralmış hisseder. Göğüs, beden her zaman tektir, içinde barınan ruhlar ise iki ya da beş değil, sayılamayacak kadar çoktur; insan yüz zardan oluşmuş bir soğana, pek çok iplikten dokunmuş bir kumaşa benzer. Eski Asyalılar bunu çok iyi görüp bilmiş, Budistler kişilik kuruntusunun maskesini düşürmek için yogalarında belli bir teknik geliştirmiştir. İnsanlığın oyunu eğlendirici ve çok yönlüdür: Kişilik kuruntusunun maskesini alaşağı etmek için Hindistan’ın binlerce yıl gösterdiği yoğun çabayı, Batı aynı kuruntunun desteklenip pekiştirilmesi için harcamıştır.

Bozkırkurdu’na bu açıdan bakarsak, gülünç iki-ruhluluğu içinde neden böylesine acı çektiğini anlarız. O da Faust gibi bir tek göğüs için iki ruhun bile fazla olduğuna, bunların göğsü parçalayabileceğine inanır. Oysa iki ruh hiç de fazla değildir ve Harry böyle ilkel bir düşünceye başvurarak ruhunu kavramaya çalışmakla onun onurunu fena halde ayaklar altına alır, çok aydın biri olmasına karşın ancak ikiye kadar sayabilen ilkel biri gibi davrandığı görülür. Kendinden bir parçayı insan, bir parçayı kurt diye niteler ve bu kadarla işi bitmiş, kendini tükenmiş görür. Tüm ussal, yüceltilmiş ya da uygar özleri “insan” ın, tüm içgüdüsel, vahşi, karmaşık özleri ise “kurt’un içine tıkıştırır. Ne var ki, hayatta her şey bizim düşündüğümüz kadar basit, zavallı budalaca dilimizdeki kadar kaba biçimde olup bitmez. Harry, zencilere yaraşır bu kurt yöntemine başvurmakla çifte bir aldanış içine sürüklenir. Korkarız, ruhunun henüz hiç de insan aşamasına ulaşmamış pek geniş bölgelerini “insan” kapsamına, varlığının çoktan kurtluktan çıkmış bölgelerini ise “kurt” kapsamına alır.

Herkes gibi Harry de insanın ne olduğunu bildiğini sanırsa da, gerçekte asla bilmez. Ne var ki, düşlerde ve güç denetlenebilen bilinç durumlarında insanın içyüzünü sezer sık sık. Gönül isterdi ki bu sezgileri unutmayıp elden geldiğince kendine mal etsin! İnsan nihayet süreklilik taşıyan, yerinden oynatılamaz bir yapı değildir (böyle bir şey, bilge kişilerinin aykırı yöndeki sezinlemelerine karşın, Antik dünyanın idealiydi), daha çok bir deneme, bir geçittir, doğayla us arasındaki dar ve tehlikeli köprüdür sadece. Ruhunun derinliklerinde yatan misyon insanı usa, Tanrıya doğru iter, ruhunun derinliklerindeki özlem ise onu geriye doğru çeker, doğadan, anadan yana yöneltir; böylece insanın yaşamı her iki güç arasında salınıp durur. İnsanların “insan” kavramından anladıkları, her zaman, geçici nitelik taşıyan bir burjuva geleneğidir. Alabildiğine kaba kimi içgüdüler bu gelenekte yadsınıp yasaklanır; biraz bilinç, biraz karakter sahibi olması ve hayvansılığından sıyrılması beklenir insandan. Az buçuk bir ruh sahibi olması hoş görülmekle kalmaz, hatta istenir kendisinden. Böyle bir geleneğin “insan”ı, bütün burjuva idealleri gibi, bir uzlaşmadan doğmuştur; o hain ilk ana’yı ve o sıkıcı ilk baba’yı oyuna getirerek katı isteklerinden el çektirip ikisi arasındaki ılıman bölgede yerleşme amacına yönelik çekingen ve nahif-kurnaz bir çabanın ürünüdür. Dolayısıyla, burjuvazi “kişilik” diye nitelediği şeye göz yumar, hoş görüp katlanır buna, ama öte yandan kişiliği “devlet” denen doymak bilmezin eline teslim eder, her ikisini sürekli birbirine karşı koz olarak kullanır. Burjuvazinin sonradan uğruna anıtlar dikeceği kimseleri kâfir diye ateşte yakmasının, katil diye ipe çekmesinin nedeni de budur.

“İnsan”ın, yaradılış süreci sona ermiş bir varlık değil, usun bir dayatması olduğunu, söz konusu süreci geride bırakmış insanın korkulduğu kadar özlenen, uzak bir olasılık niteliği taşıdığını ve oraya götürecek yolun her zaman ancak bir bölümünün, kendilerini bugün giyotinin, yarın bir şeref anıtının beklediği eşine az rastlanır bireyler tarafından müthiş acı ve cezbelerle geride bırakılabileceğini Bozkırkurdu da sezer. Ne var ki, içindeki “kurt”a karşılık “insan” diye nitelediği şey, burjuva geleneğinin “orta yol insanı”ndan başkası değildir. Hangi yolun gerçek insana, ölümsüzlüğe götüreceğini o da çok iyi bilir bilmesine, zaman zaman yolun pek ufak bir parçasını duraksaya duraksaya geride bırakır ve bunun bedelini ağır çilelerin, acıların doldurduğu bir yalnızlıkla öder. Ne var ki, kendisine yöneltilen o alabildiğine yüce isteği, usun aradığı o gerçek insanlaşma sürecini onaylayıp gerçekleştirmek için çaba harcamaya, ölümsüzlüğün eşsiz ve dar yolunu yürümeye gelince, ruhunun derinliklerinde bundan bir ürküntü duyar. Bu kaçınmanın kendisini çok daha büyük acılar ve lanetlenmeler sonunda kesin bir pes edişle, hatta belki giyotinle karşı karşıya bırakacağını pekâlâ bilir. Söz konusu ölümsüzlüğün yolu kendisini ne kadar cezbetse de, bütün o çileleri çekmeye, o ölümleri ölmeye yanaşmaz. İnsanlaşmanın amacı konusunda burjuvaziden daha çok şey bilmesine karşın gözlerini yumar, ben’e umutsuzca sarılıp bırakmamanın, ölmek istememekte umutsuzca ayak diremenin ölüme götüren kesin yol sayılacağını, oysa ölebilmenin, kabukları üzerinden sıyırıp atmanın, ben’deki değişim sürecine sonsuz teslimiyetin, kendini adamışlığın onu ölümsüzlüğe taşıyacağını görmek istemez. Ölümsüzler arasında en çok sevdiklerine, örneğin Mozart’a hayranlık beslerken de duruma yine burjuvazinin gözüyle bakar. Mozart’ın mükemmelliğini tıpkı bir okul öğretmeni gibi sadece onun üstün uzmanlık yeteneğiyle açıklar da, bunu Mozart’ın kendini adamışlığının ve acı çekme istekliliğinin büyüklüğüne, tüm burjuva idealleri karşısındaki umursamazlığına, acı çekenlerin ve insan olma sürecini yaşayanların çevresindeki burjuva atmosferini buzsu bir havaya dönüştüren yalnızlığa, Gethsemane[Gethsemane: Matthaus (26, 36) ve Markus İncili’nde sözü edilen, Kidron çayının sol kıyısındaki zeytin bahçesinin ismi. Hz. Isa, Kudüs’e son gelişinde bu bahçede kalmıştır. (Çev. n.)] bahçesindeki o yalnızlığa katlanmasına bağlamaz.

Hiç değilse bizim Bozkırkurdu kendi içinde o Faust ikiliğini keşfetmiştir; bedeninin bütünlüğünün bir ruh bütünlüğü içermediğini, kendisinin, olsa olsa, bütünlük idealine giden çok uzun ve zahmetli yolun üzerinde bulunduğunu saptamıştır. Ya içindeki kurdu yenip tümüyle insan olmak ya da insanı gözden çıkarıp hiç değilse kurt olarak bütünlüğe sahip bir hayat yaşamak ister. Belki de gerçek bir kurdu alıcı gözüyle uzaktan yakından incelemiş değildir. Bunu yapsaydı, hayvanların da bütünlüğü içeren bir ruha sahip olmadığını, onlarda da bedenlerinin güzel ve pürüzsüz görünümünün ardında pek çok eğilim ve konumların varlığını sürdürdüğünü, kurdun içinde de birtakım uçurumların yer aldığını, onun da bu durumdan acı çektiğini belki görürdü. Yo yo, “Doğaya dönelim!” ilkesine uygun davranacak insan, her vakit, acı ve umutsuzluk dolu yanlış bir yola sapar. Harry geriye dönüp bir daha kurt olamaz; diyelim ki oldu, o zaman kurdun da asla gelişim sürecinin başında bulunan basit bir yaratık sayılamayacağını anlayacaktır. Kurdun da kendi kurt bağrında iki ve daha çok ruhu vardır. Kurt olmayı isteyen, “Ah, ne saadet bir çocuk olmak” ezgisini dile getiren adam gibi, bir şeyi unutmuş demektir. Mutlu çocuk ezgisini söyleyen sempatik ama duygusal adam da doğaya, masumluğa, gelişim sürecinin başlangıç aşamalarına dönmeyi arzuladığını açığa vurur; ama tümüyle unuttuğu bir şey vardır: Çocuklar da asla mutlu değildir, onlar da pek çok çatışmayı, çelişkiyi ve acıyı yaşayabilen varlıklardır.

İnsanı geriye götürecek bir yol yoktur asla, kurda, çocuğa götürecek bir yol yoktur. Nesnelerin başlangıç noktasında ne suçsuzluk yer alır, ne saflık; görünürde en ilkeli de olsa tüm yaratıklar daha yaratıldığı anda suçludur, kendi içinde çelişkilidir, pek çok parçaya bölünmüş durumdadır, oluşum sürecinin kirli ırmağına kaldırılıp atılmıştır, bundan böyle asla ama asla suyun akışına ters yönde yüzemez. Yol gerisingeri suçsuzluğa, yaratılmamışlığa, Tanrıya değil, ileriye götürür insanı; kurtluğa ya da çocukluğa değil, boyuna suçtan içerilere, boyuna insanlaşmanın daha derinliklerine taşır. Canına kıyman sana da, zavallı Bozkırkurdu, pek yarar sağlamayacaktır; insan olmanın daha uzun, daha eziyetli ve çetin yolunu çaresiz yürüyeceksin, ikilikte kalmayıp onu sık sık çoğaltmaya çalışacak, karmaşıklığını daha da büyülteceksin. Dünyanın sınırlarını daraltacak, ruhunu basitleştirecekken, belki günün birinde huzura kavuşabilmek için gittikçe daha çok dünyayı, hatta sonunda dünyanın tümünü, kapsamı genişletilmiş ruhuna acıyla aktarmaktan yakanı kurtaramayacaksın. Buda’nın yürüdüğü yoldur bu; her büyük insan, bazen bilerek, bazen bilmeyerek, cesur girişimlerinin başarısı oranında bu yolda yürüdü. Her doğuş, evrenden bir ayrılış demektir; belli sınırlarla çevrilmek, Tanrıdan kopup ayrılmak, acılı bir yeniden oluşum demektir. Evrene gerisingeri dönüş, acılarla dolu bireyselleşmenin yok edilmesi, tanrılaşmak demek, evreni yeniden kapsamına alacak gibi ruhun sınırlarını genişletmek demektir.

Burada sözü edilen insan, okulların, ulusal ekonomilerin, istatistiklerin insanı değil, milyonlarcası sokaklarda dolaşan, denizde kum kadar, parçalanan dalgalardan sıçrayan su tanecikleri kadar değer taşımayan insan da değildir, birkaç milyon insan fazla olmuş, az olmuş fark etmez, nihayet malzemedir hepsi, o kadar. Hayır, biz burada yüce anlamda insandan, insanlaşmanın uzun yolunun sonunda varılacak hedeften, soylu insandan, ölümsüz insandan söz ediyoruz. Dâhiler bizim çokluk sandığımız gibi seyrek rastlanır kişiler değildir, ama yazınsal yapıtlarda, dünya tarihlerinde, özellikle gazetelerde ileri sürüldüğü kadar da sık rastlanmaz dâhilere. Bozkırkurdu Harry, bize öyle geliyor ki, sıkıştıkça o budalaca bozkırkurtluğundan gözü yaşlı söz açacak yerde, insanlaşma yürekliliğini gösterebilecek kadar deha sahibidir.

Böylesi eylemleri gerçekleştirebileceklerin, bozkırkurtluklarıyla ve “İki ruh, ahi” sözleriyle işin içinden çıkmaya çalışmaları, burjuvaziye çokluk gösterdikleri o ödlek sevgi kadar şaşırtıcı ve üzücüdür. Buda’yı anlayacak yetenekteki birinin, insan olmanın cennet ve cehennemleri konusunda bilgi sahibi bir kişinin, sağduyunun, demokrasinin ve burjuva kültürünün egemen olduğu bir dünyada aslında yaşamaması gerekir, yaşıyorsa ödlekliğindendir yalnız. Böyle biri varlığının boyutları kendisini sıkıştırdı da burjuva odasını fazlasıyla dar buldu mu, hemen içindeki “kurt”u sorumlu tutar, kurdun bazen varlığının en iyi parçası sayılacağını bilmek istemez. İçindeki yabanıl varlık adına ne varsa hepsine kurt deyip çıkar, hain, tehlikeli, burjuvazinin korkulu rüyası görür hepsini, ama bir sanatçı olduğuna ve ince duygularla donatıldığına inanan bu kişi, içinde kurttan başka, kurdun arkasında daha pek çok hayvanın yaşadığını, kendisini ısıran her yaratığın kurt olmadığını, kurdun yanı sıra tilkiyi, ejderhayı, kaplanı, maymunu ve cennetkuşunu da kendisinde barındırabileceğini göremez. Gerçek insanın sözde insan, burjuva insanı tarafından baskılanıp ezilmesi ve tutsak edilmesi gibi, bütün bu dünya, sevimli ve korkunç, küçük ve büyük, güçlü ve narin yaratıkların yaşadığı bütün bu cennet bahçesi de baskılanıp ezilmekte, tutsak edilmektedir.

Çeşit çeşit yüzlerce ağacın, türlü türlü binlerce çiçeğin, değişik cinste yüzlerce otun, meyvenin yetiştiği bir bahçe düşünelim; botanik bilgisi “yenilebilir” ve “yenilemez” ayrımından ileri gitmeyen, bahçesinin onda dokuzunu ne yapacağını bilemeyen bir bahçıvan, alabildiğine büyüleyici çiçekleri nasıl kökünden söküp çıkarır, baltayı vurup pek soylu ağaçları devirir, en azından kin ve nefret duyarak yan gözle bunlara bakıp durursa, Bozkırkurdu da ruhundaki binlerce çiçeğe öyle davranır. “İnsan” ve “kurt” kapsamına alamadığı şeyleri gözü görmez hiç. Ve “insan” kapsamına da akıl almayacak kadar çok şey sığdırır! Belirgin olarak kurt özelliği taşımayan korkak, maymunsu, budalaca ve küçük ne çok şey varsa “insan” kapsamına; üzerlerinde henüz egemenlik kuramadığı güçlü ve soylu şeyleri de “kurt” kapsamına alır.

Burada veda edip Harry’den ayrılacak, onu kendi yolunda tek başına yürümeye bırakacağız; ölümsüzlüğe ulaştığını, çetin yolun hedefi gibi görünen yere vardığını düşünelim bir an; başını geriye çevirip bu bocalamaları, izlenen yoldaki bu çılgınca, bu kararsız zikzakları görünce nasıl hayrete düşecek, bu Bozkırkurdu’na nasıl yüreklendirerek, çıkışarak, acıyarak, eğlenerek bakıp gülümseyecektir!

Sh. 40-62

**

“İlle ölmek gerekiyor yani.”

“Sanıyorum evet! Mutluluğumdan pek memnunum, ona bir süre daha katlanabilirim. Ama mutluluk bana bir saatlik zaman bırakmaya görsün, uyanıp kendime gelebilmem ve özlemlere kucak açabilmem için bir saatlik zaman, tek arzuladığım şey onu sürekli alıkoymak değil, yeniden acı çekmek oluyor, ama eskisinden güzel, eskisi kadar sefil denemeyecek gibi acı çekmeyi, beni ölmeye hazır ve istekli kılacak gibi acı çekmeyi arzuluyorum.”

Hermine sevecenlikle gözlerimin içine baktı, ansızın onda karşılaşılabilen karanlık ve kasvetli bakışlardan biriydi bu. Şahane, korkunç gözler! Ağırdan alarak, sözcükleri tek tek bulup yan yana dizerek, duyabilmem için kendimi biraz zorlamam gereken pek yavaş bir sesle şöyle dedi:

“Sana bugün bir şey söylemek istiyorum, uzun süredir bildiğim bir şey. Sen de çoktandır biliyorsun bunu, ama belki kendi kendine henüz itiraf etmiş değilsin. Sana şimdi kendim hakkında, senin yazgın, bizim yazgımız hakkında bildiklerimi açıklayacağım. Sen, Harry, hep bir sanatçı ve düşünür hayatı yaşadın, için hep sevinçle, inançla dolup taştı, büyük ve ölümsüz şeylerin peşinde koştun hep, sevimli ve küçük şeylerden asla memnunluk duymadın. Ne var ki, yaşam seni uyandırıp kendine yaklaştırdıkça çaresizliğin büyüdü, acıların, korkuların ve umarsızlıkların batağına giderek daha çok saplandın, gırtlağına kadar gömüldün içine, bir zaman güzel ve kutsal bilip baş tacı ettiğin şeyler, insanlara ve bizim yüce misyonumuza beslediğin inanç imdadına koşamadı, hepsi yitirdi değerini, un ufak oldu, inancın soluyacak havadan yoksun kaldı. Havasızlıktan boğulmak ise çok acı bir ölümdür. Yalan mı Harry? Bu senin yazgın, öyle değil mi?”

Başımı sallayarak evet dedim, evet, evet.

Sh:142

Kaynak: Bozkırkurdu / Hermann Hesse Özgün adı: Der Steppenwolf Çeviren: Kâmuran Şipal, Çeviriye temel alman baskı: Suhrkamp Taschenbuch 1. baskı: Yankı, 1973 YKY’de 1. baskı: İstanbul, Mart 2003 15. baskı: Ocak 2012 İstanbul,

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s