KENDİMİ ANLATAYIM DEDİM- (Hayy’dan Geldim Hû’ya Gidiyorum) -Ahmet Lütfi KAZANCI

Biz onların işleyip âhirete gönderdikleri amellerini de, geride bıraktıkları eserlerini de yazıp muhafaza ederiz. ” [ Yasin suresi, 36 / 12]
“Her kâtip mutlaka ölecek, zamana da iki eliyle yazdığı (işlediği) kalacaktır.
Öyle ise, kıyamet günü gördüğünde seni mutlu edecek olandan başkasını yazma” 8 (Hazreti Ali kerremallâhu veche) [Louis Şeyhu’l-yesûî, Mecani’l-edeb, Beyrut 1913, Cilt 1 / 10]

kazancıHayatımı her şeyiyle olduğu gibi vermek isterdim. Ancak buna gücüm ve cesaretim yok. Çünkü hayatımın her bölümü gözümün önünde değil. Unutup gittiğim o kadar çok hatıra var ki, bunlardan sadece zihnimde kalabilen bir kısmını burada verebilmiş durumdayım. Pek tabii olarak bu hatıralar çoğu defa benimle birlikte başkalarını da ilgilendiriyor. Mutlaka birileri incinecek, rahatsız olacak. Bu sebeple ve mecburi olarak sadece kendimi ilgilendiren hususlarda biraz daha açık konuşma yolunu tercih etmeyi, “Dananın kuyruğunun kopacağı” yerlerde ya sessiz kalmayı ya da üstü kapalı ifadeler kullanmayı düşündüm.

Bir zamanlar eşim Sacide hanımla İstanbul’a gitmiş ve fırsat bu fırsattır diyerek Dolmabahçe Sarayı’nı gezmiştik. Bizi ve yanımızdaki insanları gezdiren şahıs, hayran hayran seyrettiğimiz Sarayın belli bir kısmına kadar bizi götürüyor ve “Buradan ötesi yasak” diyordu. Demese de öteye geçilmeyeceğini anlatmakta olan kalın bir ibrişim halatın gerilmiş olması her şeyi açıkça anlatıyordu.

O halatın ötesinde neler vardı?… Girebilsek neleri görecektik?… Acaba “Devlet Sırrı” denilebilecek ve önüne gelene “Buyurun!…” denilemeyecek çeşitten bir şeyler mi gizlenmekteydi?… Bu ve benzeri suallerin cevaplarım o gün için verecek durumda değildik. Nitekim,

-Buradan ötesi neden yasak?!… şeklinde sorduğumuz sorulara doyurucu bir cevap alamamıştık.

Halat gerilerek “geçilmez” damgası vurulan yer sayısı, dikkat çekecek sayıda idi. Yıllar sonra Uğur Dündar’ın televizyonda sunduğu bir program her şeyi göz önüne serdi. Kepazelik kelimesinin bile pek hafif kalacağı derecede bir vurdumduymazlık ya da geçmişe ait olanın ne kadarını hesaptan silebilirsek kârdır düşüncesinin sonucu olarak halatların ötesi çürümeye terkedilmiş, paha biçilmesi imkânı olmayan sayıya gelmez nadide eser, perişan şekilde bırakılmıştı.

Maksadım Dolmabahçe sarayım anlatmak değil. Ancak benim hayatımda da, yaşadığım olaylarla ilgili olarak halatların gerilmesi gereken yerler var. Bu halatların ötesine geçilirse hava bulanacak, rüzgarlar istenilmeyen cihetten ve istenilmeyen hızda esecektir. Hal böyle olunca, ya “İnceldiği yerden kopsun” diyecek ve halatların ötesine geçeceksin ya da herkesin hayatında dil ile söylenmesi doğru olmayan bir nice olaylar vardır diyecek ve sesini kısacaksın. Ben bu ikinci yolu daha huzurlu ve daha güvenli buldum. Geri kalanların “Şuur altı” adı verilen mahzende muhafaza edilmesi gerektiğine inanıyorum. Zannederim atalarımız bu gerçeği, “Sana senden olur her ne olursa. Başın rahat bulur dili durursa” şeklinde dile getirmişler.

Herkesin, “Şuur altı” adı verilen bir zihin mahzeni vardır. Buraya kendisinden başka hiç kimsenin girme imkânı yoktur. En yakını olduğu bilinen insanlar bu mahzenin kilidini açamaz, şifresini çözemezler. Mesela bir insana, “En yakın, en samimi dostun kimdir?…” denilse, o da bir isim verse, bu defa o verilen isme gidilse ve aynı sual sorulsa karşımıza çıkacak olan çoğu defa bir başkasıdır. Hatta görünüşte seviliyor gibi gösterilen şahıs, nefret edilenler sırasında bile yer alabilecektir.[1]

Bir başka yoldan yürüyelim: bir erkeğe ya da hanıma, “Şayet eşini bugünkü tanıdığın gibi tammış olsaydın onunla evlenmeyi düşünür mü idin?…” denildiği zaman verilecek cevap çoğu defa, “Bir başkasını hiç düşünmezdim” şeklinde olacaktır. Halbuki onun şuur altında, “Dünyanın altı üstüne gelse asla böyle bir evliliği düşünmezdim” düşüncesini bulma imkanı da vardır.

Kısacası, suyun üzerinde görülen geminin bir de su altında bulunan kısmı vardır. Derler ki soğuk denizlerde buzdağları olur. Buzdağlarının görünmeyen ve su altında kalan kısmı, suyun üzerinde görülene nispetle daha büyüktür. İnsanlar da böyledir. Bir dış görünüşleri vardır, bir de görünmeyen, bilinmeyen, dile getirilemeyen iç alemleri vardır. İç alemlerinde öyle hatıralar, öyle arzular, öyle düşünceler vardır ki, bu hatıraların, arzuların ve düşüncelerin düğümleri çözülüverse şaşırıp kalacağımız, “Yaa demek ki…” diye parmaklarımızı dişlerimizin emrine vereceğimiz, “Hiç tahmin etmiyordum…” demeye mecbur kalacağımız bir manzara ile karşılaşırız. Şuur altı dediğimiz bu alemde anne ve babanın, kardeşlerin, eşin, çocukların, en yakın arkadaşların bilmesi imkanı olmayan neler ve neler bulunur. Bu duygu ve düşüncelerin, bu arzu ve hatıraların ağzı sımsıkı kapalıdır. Dünya yedi defa dolaşılabilir ama, siz istemedikçe bu kapı asla açılmaz.

Bu kapının ötesinde, eni ve boyu hakkında hiç kimsenin söz söylemesi mümkün olmayan ama üzerinde yaşadığımız maddî alem ile asla ölçülemeyecek bir başka dünya vardır. Kapısı daima kapalı ve sadece sahibine açık olan, elle tutulmayan, gözle görülmeyen bu dünyada sonu gelmeyen denizler gibi uçsuz bucaksız dertler ve elemler, sevgiler ve nefretler, hırslar ve düşmanlıklar, kinler ve merhametler koyun koyuna yatmaktadır. Bazan gözden çıkan üç beş damla yaş, sizin üzüntünüz hakkında bir fikir verir. Ancak sizin üzüntünüz bu birkaç damla yaş ile ölçülecek çeşitten değildir. Geride dağlar gibi üst üste yığılan elem ve kederden sızan ve tamamı bir kahve fincanının dibini dolaşmayacak kadar az bir çeşnidir. Nebiyy-i Muhterem (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz, Allah korkusuyla gözden akan bir damla yaşın, cehennem ateşini söndürmeğe yeterli olduğunu anlatırken,[2] bu bir damlanın gerisinde saklı olan ve ölçüye gelmesi imkanı olmayan korku, saygı ve sevgi duygusunu ifade etmiş olmalıdır. Nitekim, büyük şairimiz,

“Ağlarım ağlatamam, hissederim söyleyemem

Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım”

dememiş mi?[3]

İyisi mi “Şuur altı” denilen mahzen yine kapalı kalsın ve yarın “Dili-im!… Ettin beni dilim dilim” [4] diyeceğimiz durumlara düşmeyelim. Zaten Aşık Dertli de bu sebeple,

“Bir başıma kalsam şehe sultâna kulolmam,

Vîrânolası hânede evlâdü ıyal var” [5]

diyerek, yeri geldikçe dilin tutulması gerektiğini anlatmamış mı?…

Tertip ve düzen sahibi bir şahsiyete sahip olmayı isterdim. Buna bağlı olarak günü gününe, yer ve zaman belirterek hatıralarımı tutmam gerekirdi. Heyhat ki bunun bir ihtiyaç olduğunu, hatta benim dışımdakilere bile faydasının olacağını bilmeme rağmen yapamadım. Bu konuda üzgün olmanın getireceği bir fayda yok. Sadece zihnimde geçmişi kurcalarken karşılaştığım hatıralar var.

Prof. Dr. İsmail KARA’nın lütfedip “Hayat hikayeni yaz” demesi üzerine kaleme aldığım bu hatıralar, inşaallah başkalarına faydalı olur düşüncesindeyim. Ya da bizi yeterince tanımayan ama merak edenler için “Uzaktan davulun sesi hoş gelirmiş. Biz onu kara keçi zannediyorduk” deme imkânı elverir.

Her ne ise de, pazara getirilen her malın nadîde (=görülmemiş derecede değerli) olması şart değildir. Sergi açılır, müşteri beğenir alır, ya da görüp geçer. Birinin itibar etmediği diğerinin hoşuna gider. Kimseye de, “Niçin beğenmedin?… Neden dudak büküp geçtin?…” deme hakkımız olmasa gerektir. Şu kadarını söyleyelim: Bizim sergimizde bulunanlar, “Ne alırsan bir lira” çeşidindendir. Daha değerli ve pahalı eşyaya talip olan, “Biz Hint kumaşları, İran halıları almayı düşünüyorduk” diyenler başka tezgahlara gitmelidir.

Bu kitabın ismi ile ilgili bir iki kelime söylemek gerekirse, Atasözleri arasında, “Haydan gelen huya gider” şeklinde bir cümle vardır. Genel olarak insanlar bunu, “Meşru olmayan, alın terine dayanmayan bir yol ile elde edilen mal, nereye harcandığı belli olmadan elden çıkıp gider,” şeklinde anlamışlardır. İnsanlar, özellikle vurguncu çeşidinden birinin iflas ettiğini duyduklarında duygularını böyle dile getirirler. Çorum halkı arasında, “Hıyar parasıyla alınan eşeğin ölümü sudandır” (Sahibine hayrı olmaz) şeklinde bir anlatış yerleşmiştir. Aynı manayı ifade eder.

Ancak yukarıda geçen atasözü ile anlatılmak istenen gerçek bu değildir. Bu atasözünde Yüce Rabb’imizin iki ism-i şerifi yer almıştır. Bunlardan biri hayat veren, varlıkların hayatlarını devam ettiren anlamına olan “Hayy”, diğeri ise Hû’dur.(Hû, “Hüve” nin kısaltılmışıdır. O demektir. O derken anlatılmak istenen ise Yüce Rabb’imizdir.) Bu kısa bilgiyi verdikten sonra, kitabın ismini bir defa daha tekrarlamış olalım:

Kendimi Anlatayım Dedim: Hayy’dan Geldim Hû’ya Gidiyorum (Hayatımı veren Allah’dan geldim, O Allah’a gidiyorum.) Kaldı ki en iyiden en kötüye herkes O’ndan gelmiştir, istese de, istemese de O’na gidecektir. Bu gidişin sonu, bir takım insanlar için sonu gelmeyen bir mutluluk, bir kısım kimseler için ebedi bir felaket… Hüner, hayatı verene dönerken iç huzuruyla, bir ömür boyu hasret kaldığı, can ve gönülden özlediği yurduna dönen insandaki heyecanla, arzu ve iştiyakla dönebilmektedir. Server-i Enbiya Efendimiz (s.a.v.) “Kim Allah’a kavuşmayı arzu ederse, Yüce Allah da ona kavuşmayı arzu eder. Kim Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmayı hoş görmez” buyurur.[6]

Hazreti Mevlânâ’nın babası Sultanü’l-Ulema Bahaüddin Muhammed hazretleri, aile efradıyla birlikte memleketi olan Belh şehrinden ayrılmış, evvela haccetmiş ve oradan Anadolu’ya doğru hareket etmiştir. Yolda kendilerini karşılayan ve nereden gelip nereye gittiklerini soran görevlilere “minallah, ilallah, lâ havle velâ kuvvete illâ billâh… Allah’dan geldik, Allah’a gidiyoruz. Güç ve kuvvet ancak Allah’ın ikram ve ihsanı iledir, cevabıyla mukabele etmişti. Kur’an-ı Kerim, aynı konuyu bir başka yönden ele alır, bir musibete uğrayan mü’minlerin kendilerini toparlamaları ve gerçekleri kabullenmeleri maksadıyla “İnna lillahi ve inna ileyhi râciûn”[7]demeleri gerektiğini hatırlatır. “Biz Allah’a ait kullarız, yine sadece ona döneceğiz” dedirir. Kitabın ismi, okuyanlara bu gerçeği bir defa daha hatırlatmalı diyerek ve okuyanlara Yüce Rabb’imin faydalar vermesini niyaz ederek hayatımı arzediyorum.

Sh: 17-22

ÇORUMLU ŞEYHLER

Babam, Rasulullah Efendimizin hayat-ı saadeti hakkında kitap okumuş olamazdı. Çünkü yoktu. İçinde yaşadığı devir, İslam’a ait her şeyi, noktasına virgülüne kadar silip süpürmeyi, din adının telaffuz edilmediği mabetsiz şehirler meydana getirmeyi, “Bir tavuk keserim, kanı akarsa canının var olduğuna inanırım, gözümle görmediğim şeyin varlığına inanmaya mecbur değilim” diyen bir nesil yetiştirmeyi hedef almıştı.[8] Bu sebeple babam, Nebiyy-i Muhterem Efendimizden, onun hayat-ı saadetinden örnekler verme imkanını bulamadı. Bilebildiği kadarıyla, zamanına yetiştiği şeyhlerden, velilerden menkıbeler anlatırdı. Özellikle Çorum için ayrı bir değer olan Çerkez Şeyhi Ömer Lütfi Efendi, Şiranlı Şeyh Mustafa Efendi [9] ve Hacı Bekir Baba ile ilgili sohbetler yapardı. Bu hatıralardan birer tane nakletme hakkım olmalıdır.

Çerkez Şeyhi Ömer Lütfi Efendi

Babamın dedesi Osman Efendi, Çerkez Şeyhi’nin dergâhında imamlık yapmakta ve bu vesile ile ayrı bir itibara sahip bulunmaktadır. Bir gün arkadaşları tarafından beraberce hacca gitme teklifi alır fakat reddeder. Çünkü hacca gidecek parası yoktur. Çerkez Şeyhi Ömer Lütfi Efendi, kendisini çağırır.

-Arkadaşlarınla hacca gideceksin, emrini verir.

-Efendim hazırlığım yok. Evdeki üç beş kuruşla hacca gidilmez.

-Sen arkadaşlarına beraberce gideceğini haber ver, bir gün evvel gel ve beni gör.

Büyük dedem, hareketten bir gün evvel gider ve Şeyh Efendiye veda eder. Şeyh Efendi kendi eliyle dedemin beline bir kemer sarar.

-Mina’ya varıncaya kadar bu kemeri açmayacaksın. Hep cebinde bulunan parayı harcayacaksın. Şayet cebindeki para kurban için yeterli olursa ne güzel. Değilse abdest alıp iki rekât namaz kılar ve besmele çekerek kemeri açarsın. Para bitecek diye arkadaşların arasında yapılması gerekli hiç bir masraftan kaçınmayacaksın, Fakat kemerdeki parayı sayma hakkın yoktur, der ve gönderir.

Kızıl Denizi geçerken başlayan fırtına ile bindikleri geminin batacak hale gelmesi üzerine dedem kendinden geçer. Bir de bakar ki Çerkez Şeyhi, dizlerine kadar denize gömülmüş, sağ elinin iki parmağım geminin dümenine dayamış,

-İteyim mi hoca!?… demektedir.

-Efendimizin himmetine kaldık…

Dedem bu cevabı verir ve kendine gelir. Bir dakika sonra deniz hiç bir şey yokmuşçasına sütliman oluverir.

Gerçekten de dedemin cebindeki para, Mina’ya varıncaya kadar yetmiştir. Kurban kesecek para çıkışmayınca tarif edilen şekilde kemeri açar ve harcamağa başlar.

Hacc dönüşü Şeyh Efendiyi ziyarete gider, tek kelime söylemeden sağ elinin şehadet parmağını bir eliyle, orta parmağım diğer eliyle tutup birer birer öper.

-Hoca, bu kadar hacı efendiyi taşıyan gemiye bu parmakların gücü yetti mi dersin?

Dedem bu defa ağlayarak ayaklarını öpmek ister ve olanları bir bir anlatır. Şeyh Efendi,

-Hocam, çoban dediğin sürüsüne karada olduğu kadar denizde de sahip çıkmalıdır, der.

Babam, Çerkez Şeyhine ait bu ve benzeri menkibeleri anlattıktan sonra “Nerede şimdi öyle….şeyhler?…” demekten kendini alamazdı.[10]

Ustamın Bir Hatırası

Ben İmam Hatip Okuluna kaydedilmeden önce yanında çalıştığım Ustam Kunduracı Hafız Mehmet Efendi’den aşağıda vereceğim olayı dinledim:

Kazancıların Hafız İhsan ile ben, Kubbeli camiinde görevli idik. O imam, ben müezzin idim. Her ikimiz Çerkez Şeyhi’nin dergahına devam etmekte idik. Bir sabah namazından çıkar çıkmaz yine Alaybey Sokağına yöneldik. Gidecek ve orada yapılan sohbeti dinleyeceğiz, zikrullah ile meşgul olacağız. Ama yolda gördüğümüz bir kadının güzelliği bizi mestetti. Doya doya ona bakmaktan kendimizi alamadık. Daha sonra yolumuza devam ettik. Bu arada o hanımın güzelliği konusunda üç beş kelam etmeyi de ihmal etmedik.

Dergahtan henüz içeri girmiş ama oturmamıştık. Şeyh Efendi bize döndü. Bakışları ateş saçıyordu.

-Doğru hamama gidecek ve gusledeceksiniz. Sonra da onun bunun hanımına bakmadan buraya gelecek ve tevbe edeceksiniz. Hiç kimsenin namusu ile oynama hakkınız yoktur, dedi.

Tepemizden birer kova kaynar su dökülmüşçesine kıpkırmızı olmuştuk. Oradan çıktık ve Paşa hamamına gittik, guslettik, daha sonra süt dökmüş kediler gibi Şeyh Efendinin huzuruna vardık. Bize tevbe ettirdi ve

-Bir başkası bu yaptığınızı sizin annenize yapsa hoş karşılar mıydınız, demekle yetindi.

*

Şiranlı Şeyh Mustafa Efendi

Babam, Şiranlı Şeyh Mustafa Efendi ile ilgili olarak şunları anlatmıştı:

Dedem Hafız Osman Efendi anlatırdı: Doksan’ın kıtlığında üç gün aç kaldık.[11] Elimde bitmek üzere olan bir Kur’an-ı Kerim var. İki cüz daha yazarsam tamamlanacak ve götürüp teslim edeceğim, parasıyla da çocuklara yiyecek alacağım.

Sabah namazını Kellegöz camiinde kıldım, doğru eve koştum. Tam kapıdan girecekken

-Hafız Efendi, diyen birinin sesini duydum.

Başımı çevirdim, Şiranlı Şeyh Efendi. Benim baktığımı görünce eliyle gel işareti yaptı. Gitmemek olmayacak. “Bre mübarek ben gidip gelinceye kadar iki sahife yazardım” demekten kendimi alamadım. Fakat bir defa gördükten sonra gitmemek edebe uymuyor. Çaresiz yanına vardım.

-İçeri gir!…

-Gitti bizim iki sahife…

Bu cümle zihnimden bir defa daha geçti. Fakat Şeyh Efendi elimi tuttu,

-Bırak o iki sahifeyi Osman Efendi!… Sen bunun keyfi ile iki Kelâm-ı Kadîm daha yazacaksın.

Bunları söylerken, içerdeki beş haklaalık[12] (ölçeklik) bir çuvalı gösteriyordu. Un çuvalıydı.

-Haydi, hiç beklemeden bunu eve götür, emrini verdi.

Başımı kapıdan dışarı uzattım.

-Neye bakıyorsun?

-Çuvalı sırtıma kaldıracak biri varsa diyorum.

-Tut bakalım.

Ve un çuvalını sırtıma yerleştirdi, ben evin yolunu tuttum.[13] Eve girdim ve

-Dudu!… çabuk şu çuvalı çömleklere bölüştür, dedim.

Çorum’un tanıdığı ve pek sevdiği, saydığı değerli bir ilim adamı olan Kürt Hacı Mustafa Efendi, Şiranlı Şeyh Efendi’nin, dergahında mesnevi okuttuğunu öğrenir. İlmin verdiği gururla, gidip görmeyi kararlaştırır. Vardığı zaman Efendi hazretlerinin Mesnevi’den Miraç bölümünü okutmak üzere olduğunu farkeder. Şeyh Efendi yanındakilere,

-Bu konu pek önemlidir. Keşke ehl-i ilim olan biri bulunsa da bize Efendimizin miracını anlatsa der.

Hoca Efendinin orada bulunduğunu söylerler. Hoca Efendi başköşeye davet edilir, ancak hoca, zihninde bu konu ile ilgili malumatı bir araya toplayacak gibi değildir.

-Bana izin verin, kitaplardan araştırayım ve öylece anlatayım, demeye mecbur kalır.

Kendisine yirmi bir gün izin verilir. Ancak hoca hangi kitaptan baksa, bir başka kitaba geçtiğinde evvelki okuduklarının zihninden adeta silindiğini fark eder. Müracaat ettiği kitaplardan elinde kalan bir şey yoktur. Netice olarak dergaha gelir ve özür diler. Bu olay, Hoca Efendideki ilim gururunu kökünden yıkar. İlmin sonu olmadığını, kendinden büyük ilim adamlarının da var olabileceği kanaatine ulaşır.[14]

*

Babam Şiranlı Şeyh Efendi’nin Hacc için Hicaz’a gittiğini, Medine’de hastalandığını, hastalık ağırlaşınca Osmanlı Birlikleri komutanına, kendisini Baki’ mezarlığına defnetmesini vasıyyet ettiğini anlatırdı. Vefat ettikten sonra yıkanıp kefenlenen bu mübarek zatın Baki’a defnedileceğini öğrenen Araplar itiraz ederler, iş ciddi boyutlara ulaşır. Netice olarak komutan

Ben bu zatın vasıyyetini silah zoruyla da olsa yerine getiririm. Fakat gelin bir anlaşma yapalım. Ben vasıyyet gereği onu istediği yere kadar götüreyim, siz de oradan alın, canınızın istediği bir yere defnedin, der.

Araplar bu teklifi kabul ederler. Komutan, tabutu Baki’a kadar getirir ve tabut yere indirilir. O zaman Komutan,

Ben vasıyyetini yerine getirdim. Sen de eğer gerçekten Allah dostu bir kişi isen kendi yerini seç, der ve askerlerin geri çekilmesini emreder.

Bu defa Araplar devreye girerler, tabuta sarılırlar ama bütün zorlamalar sonuçsuz kalır.

-Bu adamın yeri gerçekten burası olmalı demeğe mecbur kalırlar.

Baki’ mezarlığına girdikten sonra sola doğru dönen yolda on beş, yirmi adım ilerlendiğinde Şiranlı Şeyh Efendi’nin kabrine gelinmiş olacaktır. Mezarı yolun solundadır.

*

Hacı Bekir baba ile ilgili belirgin bir hatıram yok. Gençliğinde bir başka şehre -belki Tokat iline- okumağa gider. Bir gün hocası,

-Oğlum annen her gün göz yaşı döküyor. Hadi git, gönlünü al ve dön, emrini verir.

Bu emir üzerine genç Bekir, Tokat’tan ayrılmış ama bir de bakmış ki Milönü’ne gelmiş.[15] Buna bir anlam verememiş. Bir iki gün annesiyle kaldıktan sonra tekrar yola çıkmış ama yine Milönü’ne geldiği zaman kendini Tokat şehrinin kenarında bulmuş.

*

Büyük Dedem Hacı Osman Efendi

Burada yeri gelmişken söylemem gerekiyor: Babamın dedesi olan Hafız Osman Efendi hattat imiş, geçimini zengin şahıslara Kur’an-ı Kerim yazarak sağlamış. Hayatı boyunca kırk iki tane Kuran-ı Kerim yazmış.

Yazdıklarından hiç biri bizde değil.

Bir gün babama gelen bir adam,

-Deden tarafından yazılan bir Kur’an-ı Kerim var bizde. Ama okuyanımız yok. Arzu edersen onu size vereyim, der.

Babam memnuniyetle kabul edeceğini söyler ve adam, güzel bir çekmece içinde, otuz ayrı cüz halinde ve siyah meşin kap ile ciltlenmiş olarak o mübarek hediyeyi takdim etmiş.

Bu kitab yıllar yılı bizim evimizde, değerli bir hatıra olarak kaldı. Evlendiğimden bir iki yıl sonra o zat vefat etmiş, oğulları gelerek babamı bulmuşlar,

-Biz babamızın o kitabı size vermesine razı değildik, istiyoruz, demişler. Babam,

-Siz razı olmaya olmaya bizim o kitaba sahip çıkmamız doğru olamaz, diyerek bir gün sonra götürdü, verdi.

Hacı Osman Efendi-İmam Bûsîrî'nin Kaside-i Bür'e sinden

Şu anda dedemizin el yazması olarak bende, İmam Bûsîrî’nin “Kaside-i Bür’e” sinden sekiz on beyitlik bir kısmının yazılı bulunduğu bir hatıra var. Yazılan kırk iki Kur’an-ı Kerim’den hiç biri hakkında, kimlerde bulunduğuna dair bilgiye sahip değilim. (Yan tarafta dedemin el yazısı)

*

Sh: 47-53

BACANAĞIM PROF. DR. SÜLEYMAN ULUDAĞ

Burada, bacanağım Süleyman Uludağ hakkında üç beş cümle söylememe izin verilmelidir.

Ben Süleyman Uludağ’ı 1956 yılında İmam Hatip Okuluna geldiği günlerde tanıdım. Amasya kökenli olan bir kısım öğrenciler, teneffüslerde, kendilerinden bir iki yaş farklı görünen bu arkadaşın yanında toplanırlar, beraberce konuşur, şakalaşır, sohbet ederlerdi. Hepsinin yüzlerinin ona dönük olmasından, arkadaşları arasında sevilen, sayılan, değer verilen biri olduğunu anlardım. Okumayı, çalışmayı pek sevdiğini farkettiğim bu arkadaş benim de dikkatimi çekti. Zamanla aramızda gittikçe kuvvet bulan bir dostluk kurulmuş oldu.

Anlatıldığına göre o, köyde eline bir kitap alır, gittiği yerde onunla meşgul olur, bazan bir elektrik direğine yaslanır, tek ayağı diğerine dolanmış hal de ve ayakta saatlerce kitap okur. Bir işi için oradan geçenler, işlerini görüp dönerlerken Süleyman’ı aynı yerde ve ayakta kitap okurken görürler.

Bazan haftada, on beş günde, gece toplantıları yapar, çay içer sohbet eder, oyunlar oynardık. Bu toplantılarda Süleyman genel olarak sessizliğini muhafaza eder, konuşulanları dinler, ama konuştuğu zaman aklı başında, bize göre üç beş yaş ötesinin verdiği bir olgunlukla konuşurdu.

Bu toplantılardan dağıldığımızda, benimle birlikte çıktığı olur, karanlık ve ıssız sokaklardan geçerken benden ve Yüce Allah’tan başka kimsenin şahidi olmadığı bir zamanı ve mekanı seçer, “Bak Kazancı… “ diye başlar ve bende gördüğü bir iki kusuru benim anlayacağım şekilde anlatırdı. Ancak o mesele orada kapanır, bir daha hiç açılmaz. Ben o kusuru bir defa daha tekrarlasam da “Ben sana bir gece şöyle bir şeyler anlatmıştım…” dediği hiç olmaz. Bu bakımdan Süleyman, gıbta ettiğim bir anlayışın sahibi olduğunu defalarca ispatlamıştır.

*

Bir defasında Süleyman bizi köyüne davet etti. Birkaç arkadaş beraberce gittik. Amasya’da Müftü Sabri Efendi ile tanıştırdı. Hoca Efendi İmam Hatipte okuduğumuzu öğrenince çeşitli sualler sordu, din hususunda her şeyin bitmediğini, yeni yeni filizlerin boy gösterdiğini farkederek memnun oldu. Biz oradan köye gittik. Orada dikkatimi çeken bir husus, Süleyman’ın, bizim yanımızda Gürcüce hiç konuşmadığı idi. Üç dört gün sonra Köyden ayrılırken ona Gürcü dilini bilip bilmediğini sordum,

-Biliyorum, benim ana dilim, dedi.

-Neden hiç o dilden konuşmadın?

-Siz yanımda iken bilmediğiniz dili konuşursam güzel olmazdı, cevabıyla mukabele etti.

Süleyman tatilde köyüne gittiği zaman orak tarlasında çalışır, ekin biçer, harman aktarır, bu çeşitten bir çalışma onun ruhunu dinlendirir. Geri geldiğinde bunları bize mutluluk duyarak anlatırdı.

*

Süleyman, hafızası kuvvetli bir insandır. Okuduğunu kolay kolayına unutmadığını biliyorum. Bir gün sorduğum bir suale aldığım cevap bende, onun seviyesine ulaşabilmemiz için tekneler dolusu ekmek yemenin bile yeterli olmayacağı kanaatini uyandırdı. Evet, İmam Hatip Okulunda okuduğumuz yıllarda idi. Bir gün ona,

-Okudukların zihninde nasıl bu kadar yer ediyor da unutmuyorsun, dedim.

-Ben bir mes’eleyi okurken kendimi o mes’elenin dışında hissetmem. Mesela Mu’tezile mezhebini okurken kendimi Mu’tezile mezhebinden biri olarak düşünür ve kendi mezhebimi öğreniyorum diye okurum. Daha sonra Ben Mu’tezile mezhebine muhalif biri olsaydım bu mezhebin görüşlerini hangi hususlarda tenkit edebilirdim diye bir defa daha okurum. Artık o mes’ele benim zihnime bir daha çıkmamak üzere yerleşmiş olur, dedi.

Yıllarca sonra Tuzla’da askerlik yaparken “bir komutan birliğini kendisine göre en güvenilir bir yere kondurur, onları orada bırakır ve birlikten uzaklaşır. Bu defa ben düşman olsam bu birliğe nerelerden yol bulup nerelerden saldırabilirdim diye bir gözlem yapar ve ona göre nöbetçilerini diker” diye anlatılırken ben, Süleyman’ın daha öğrencilik yıllarında bu düşünceye nasıl varabildiğini düşünüyordum.

Bir gün Süleyman ile Arapça okumağa karar verdik. Ben evvela onu, okuyabildiği yerden itibaren İzhar isimli kitabın sonuna kadar okutacaktım daha sonra beraberce bir başka hocadan derse devam edecektik. Öyle yaptık, İzhar’ı bitirdik. Bir başka hoca ile sözleştik. İkindi namazlarından sonra onun camisine gidiyor ve ders alıyorduk. Ancak cemaat de dinlemek istiyor, bu arada hoca cemaatin de bir şeyler dinlemiş olması için konuyu dağıtıyor ve biz, bir günde almamız gerekenin dörtte birini alamadan oradan ayrılıyorduk. Bu gidişle bu işin olmayacağı kanaatiyle vazgeçtik.

Süleyman için hayat, çalışmaktan, okuyup yazmaktan, inandığı fikirler doğrultusunda hizmet verebilmekten ibarettir, dense yeridir. O bulduğu her fırsatı sonuna kadar değerlendiren, okuma ve yazma konusunda şunu da yapması gerekirdi demeye hiç yer bırakmayan bir çalışma adamıdır. 1977 yılında Bursa’ya geldiğimiz günlerde idi. Haftada bir “Mc. Millan ve Karısı” isimli bir dizi film veriliyor. Bizim evde ise henüz televizyon yok. Mecburen haftada bir onlara taşınıyor ve büyük bir heyecanla film seyrediyoruz. Süleyman’a gelince Televizyonun bulunduğu masanın bir köşesinde kendi âlemine dalmış yazıyor, okuyor, ilim ve irfan ile meşgul oluyor, televizyonda çıkan gürültüler onu hiç ilgilendirmiyordu.

Süleyman, hayatında hiç film seyretmiş değildir. Bir defasında “Bunu görmezsen hiç olmayacak” denilerek götürüldüğü Titanik filminin en heyecanlı yerinde, “Ben demedim mi bu film pek güzel diye!…” demek için dönen yanındaki, Süleyman’ın tatlı bir uykuya daldığını hayretle görmüş ve ona film seyrettirebilmek için artık yorulmamak gerektiğini gereği gibi anlamış-

Bununla beraber Süleyman Belgesel film seyretmekten ciddi şekilde zevk alır. Her ne kadar gidip görmek gibi olmasa da fikir ve tecrübe sahasında kendisi için bu çeşitten yayınlar lüzumlu ve faydalıdır. Süleyman’ı bunca yıllık arkadaşlık hayatımda futbol, voleybol, pinpon oynarken hiç görmedim. Bununla beraber ameliyat olmadan birkaç yıl evveline kadar yürümekten zevk aldığını ve bol bol yürüdüğünü biliyorum. Ara sıra bisiklet sürdüğü olurdu.

*

Süleyman, olabildiğince sabırlı bir insandır. Ona göre zor olan iş olmaz. Kendinize göre gerçekten zor bir işi söylersiniz, kolay der ve telaşa kapılmaz. Hiç bir şey için “Bu iş zor” dediğini duymadım diyebilirim. Ufak tefek hastalıklar onun için sözü edilmesi bile caiz olmayan hallerdir ve çalışmasına asla engel teşkil etmez.

Bir zamanlar Kayınpederime, “Süleyman benden beş kat daha sabırlıdır” demiştim. Aradan yıllar geçti ve Kayınpederim, Süleyman Kayseri’de iken onun yanma gitti ve birkaç ay onlarla beraber kaldı. Döndüğünde kayınbiraderlere, “Kazancı Süleyman’dan bahsederken benden beş misli daha sabırlıdır, demişti. O zaman mübalağa ediyor diye düşünmüştüm. Bana göre hiç de beş misli değil çok daha sabırlı buldum” demekten kendini alamamış.

*

Süleyman arkadaşlarına saygılı bir insandır. Arkadaşlarına bağlı bir insandır. Bununla beraber o arkadaşının yoldan çıktığını bir başka yol tuttuğunu gördüğünde onu yeterince ikaz eder. Bu da olmadığı takdirde artık kendi bildiği yolun yolcusu olmaktan başka yapacağı bir iş yoktur.

Bir mecliste beraberce bulunduğu arkadaşları ile konuşurken, aradaki derece farkını hissettirmez, mecliste bulunanlardan biri gibi olmayı tercih eder. Bu gibi sohbet toplantılarında horozlandığını, kibir ve gurura kapılıp bir başkasını aşağı gördüğünü hatırlamıyorum.

Süleyman yemek konusunda müşkilat çıkaran bir insan değildir. Sofraya konan ne ise onu yer, şükreder oturur. Yemeğe kusur bulma gibi bir adeti de yoktur. Bir salata ile bir ekmek onun karnını doyurması için yeterlidir. Bununla birlikte domatesli bulgur pilavını sevdiğini de söylemek mecburiyetindeyim.

Giyim ve kuşam Süleyman için ikinci, hatta üçüncü derecede önemli bir mes’eledir. O daha çok rahat bir giyim tarzını tercih eder, bu konuda külfete pek tahammülü yoktur. Güzel giyinmek iyi bir şey olsa da, insan onun için vaktini fazla harcamamalıdır.

Ben Çorum İmam Hatip Okulunda öğretmen iken derslerde tutturduğum notları İslah ettim, Süleyman, bunları bir kitap olarak bastırsak dedi. 0 günlerde kendisi İstanbul Yüksek İslam Enstitüsüne devam ediyordu. İrfan yayınevi sahibi rahmetli Mustafa Pektut ile görüştü ve İslamda İrade, Kaza ve Kader isimli kitabımız bu vesile ile basıldı. Ardından “İslam İmanı” isimli kitabımız da yine Süleyman’ın delaletiyle basılmış oldu.

Siirt’te askerlik yaparken Kaynana Münevver Hanım isimli bir roman yazmıştık. Çorum’a izine geldiğimde Süleyman’la dolaşıyorduk. Akşama pek az bir zaman kalmıştı. Şahinci Kitabevine üç beş adım kala bir yerde idik, Kaynana’yı bir de Üvey Anne takip ederse iyi olacak, dedi ve bende Üvey Anne romanını yazma fikri orada doğdu. Kitaplarımla böyle ilgilenmesinden dolayı kendisine teşekkür ediyorum.

Bir zamanlar beraberce “Kur’an İlimleri” isimli bir çalışma başlattık. Kendisine göre daha zor olan konuları o aldı, Bir kısım konuları da ben aldım. O Kastamonu’da ben İsparta’da ve Çorum’da, zaman zaman mektuplaşarak, hatta temize çektiğimiz kısımları birbirimize göndererek çalıştık ve bir hayli yol aldık. Çalışmamız böyle devam edip giderken, Bursa’ya gelmemizden sonraya rastlayan bir günde Süleyman, “Ankara’da Diyanet ile görüştüm. El-İtkan fi Ulumi’l-Kur’an” isimli eseri beraberce terceme etmemizi istiyorlar,” dedi. Paçaları sıvadık, el-İtkan’ın konularını bölüştük. Geceli gündüzlü, bulduğumuz her fırsatı değerlendirerek bir şeyler yaptık. Kitabın üçte ikisini bitirmiş durumda idik ki anlaşma bozuldu. Yıllarımızı harcadığımız her iki çalışma da yarıda kaldı.

*

Süleyman hoşgörü sahibi bir insandır. Evinde, arkadaşları arasında mızıkçılık yaptığı, pireyi deve ettiği olmaz. Aksine o, deveyi pire etme, hatta hiç görmeme yolunu tercih eder. Ona göre çalışmasına engel olmayan hiç bir eksiklik önemli değildir.

Benim eşim Süleyman’ın eşinin ablasıdır. Evlenme itibariyle ben öndeyim, yani büyük bacanağım. İlim, irfan, anlayış ve Müslümanlara hizmet yönüyle ise ona göre çok çok gerilerde olduğumu söylemek mecburiyetindeyim- Bu ise Yüce Rabb’im biliyor ki tevazu değil, gerçeğin ta kendisidir.

Süleyman, son yıllarda cami yaptırma konusuna ciddi şekilde önem vermiş, sayısını bilmediğim ama yüzden aşağı olmayan sayıda cami ve mescit yaptırmıştır. Kendisine sıhhat ve afiyetle dolu hayırlı ömür diliyorum.

Sh: 200-205

*

HOCALARIM:

Ahmed Davudoğlu

Arapça dersimize Ahmed Davudoğlu hocamız geliyordu. Mert bir kişiliğin sahibiydi. Kendi aleyhine de olsa, doğru olanı söylemekten çekinmeyen bir tabiatı vardı. Olduğu gibi görünen, göründüğü gibi olan, kınayanın kınamasından korku duymayan, olabildiğince saf ve temiz bir insandı.[16] Bulgaristan Türklerindendi. 1912 de Şumnu’da doğmuş, Nüvvab Medresesinde okumuş, sonra Mısırda yıllarca ders görmüş ve tekrar Bulgaristan’a dönmüş öğrenim gördüğü Nüvvab Medresesi’ne Müdür olmuş fakat daha sonra tutuklanmış, esaret hayatı bin bir çile ile geçmiş ve nihayet Türkiye’ye gelebilmişti. Yeter derecede Arapça bilgisi vardı. Ben şahsen onun derslerini zevkle takip ettim, çok faydalandığıma inanıyorum. Önceden de söylediğim gibi Enstitüye geldiğinde, daha odasına çıkmadan merdivenin başında kendisini karşılar, anlayamadığım Arapça ibareleri sorardım. Bir defalığına da olsa yüzünü ekşittiğini, artık yeter dediğini söyleyemem.

Bir gün memlekete gitmek için Davudoğlu hocadan izin isteyeceğim. O zaman sınıf arkadaşım (şimdi ise emekli Prof. Dr.) olan Mehmet Yaşar Kandemir; ‘Beraber gidelim’ dedi, kabul ettim. Ben bir kağıda Arapça bir beyit yazdım. Zannederim ‘Mecani’l-edeb’ de görmüştüm (Beytin kime ait olduğunu hatırlamıyorum)

Men lem yebit ve’l-beynü yasdau kalbehu,

Lem yedri keyfe tefettütü’I- ekbâdi.

şeklinde idi. Anladığım kadarıyla, ‘Ayrılık acısı kalbini sızlatarak gurbette gecelemeyen kişi, ciğerlerin nasıl parçalandığını bilmez’ anlamına geliyordu. Hatta beytin kenarını da birer çizgiyle çerçeve içine aldım. Beraberce odasına gittik. Ben önden girdim ve kağıdı masasının üzerine bıraktım. O, her zamanki gibi anlamadığım bir şeyleri sormağa geldiğimi zannetti. Beyti okudu, lügate sarıldı:

  Hocam, bilmediğiniz kelime varsa ben söyleyeyim, dedim.

–    Şeyh, madem biliyorsun bana ne diye soruyorsun, dedi hâlâ lügate hakıyor, tekrar beyte bakıyor. Sonra birden üç parmağının uç kısmını başına vurdu:

–   Bre susak, bu adam senden izin istiyor. Baksana ‘ve’l-beynü’ var, dedi. Kaleme sarıldı, kağıdın kenarına ‘Ve’l-uzrü makbulün’ yazdı ve kağıdı elime yerdi. On gün izinlisin dedi.

 – Hocam bunu bir kağıda yazıp verseniz, dedim

–  Onu da yaparım, dedi ve yazdı.

Daha sonra Yaşar Kandemir’e döndü;

–  Sen ne istiyorsun?

–  Hocam onun derdi de benim ki gibi, onun için beraber geldik.

Bir on gün de ona izin verdi. Teşekkür ederek ayrıldık. Bir hatıradır diyerek bu kağıdı yıllarca sakladım. Ancak on üç defa ev değiştirmiş olmanın acı sonuçlarından biri de bu ve benzerlerinin kaybı oldu.

Hocamız Hanefi mezhebinin pek ciddi bir bağımlısı idi. Diğer mezhepleri batıl saymamakla birlikte, ihtiyaç anında o mezheplere başvurmanın caiz olmadığı görüşünü savunurdu. Onun bu özelliğini bilen ve Hayrettin Karaman ağabeyimizi çekemeyen bir takım kimseler araya girmiş, hatırlanması bile rahatsız eden bir sürü olaylara sebep olmuşlardı.

Hocamız 7 Nisan 1983 tarihinde İstanbul’da vefat etmiştir. Rabb’im rahmetiyle muamele buyursun.

*

Mahir İz

Mahir İz hocamız Ansiklopedik malumatı geniş bir insandı. Tasavvuf derslerine gelmesine rağmen normal bir program takip etmez, çoğu defa, ‘Söz sözü açar’ kabilinden, ama heyecan yüklü, edebiyat ağırlıklı konuşmalar yapardı. Mehmet Akif ERSOY ile yakın arkadaşlığı veya talebe hoca ilişkisi olduğunu bilmeyen yoktu. Son devrin Osmanlı Efendisi denilmeğe layık, oldukça temiz, dürüst bir beyefendi idi. Bazen kendisine bir kahve getirttiği olur, kahve parasının iki mislini de getiren garsona bahşiş verirdi. Ona göre insan aldığı maaşın zekâtını, maaşı aldığı günde vermeli idi ki, geri kalanı gönül rahatlığı ile yiyebilsin.

Derslerinden fazla istifade ettiğimi söyleme imkânından mahrumum. Bununla beraber o güzel insana karşı içimde daima sevgi ve saygı bulunduğunu söylemek isterim. Hocamız 1974 yılında Yüce Rabb’imizin rahmetine kavuştu.

*

Mehmed Sofuoğlu

Tefsir dersi hocamız Mehmed Sofuoğlu idi. Dersine ciddi şekilde önem veren, temiz, dürüst bir insandı. Ankara İlahiyat Fakültesi mezunu olmasına rağmen, o güne kadar alışa geldiklerimizin aksine ciddi şekilde kendini yetiştirmiş bir insandı. Yıl sonunda hocalar arasında kendisini talebeye davranışı ve ders işleyişi yönüyle ortaya koyabilen, isim ve numara yazmaksızın tenkit edilmesini isteyen tek hoca o idi. Bir kısım arkadaşlar, onun ciddi şekilde dersini yürütmesine itiraz ederken “Neden sakalın yok?…Bıyığını neden kesiyorsun?…” gibi, kendilerine göre çok daha lüzumlu olan cihetleri ele almışlardı. Sakalı ve bıyığı olmayan hoca, her yönüyle mükemmel olsa, ağzından bal akıtsa ne yazardı?

Gece gündüz çalışan, çalıştığı gözle görülen, dersin kaynatılmasına asla göz yummayan bir hoca olmak, kısa yoldan yani alın teri dökme ihtiyacını hissetmeden Enstitü hayatını bitirmek isteyen bir kısım arkadaşlarca hiç hoş karşılanmamıştı.

Halbuki onun istediği, “Öğrencime daha nasıl faydalı olabilirim?” sorusunun cevabını bulabilmek ve ona göre noksanları tamamlamak ve gerçekten iyi olduğuna inanabileceği bir yol tutmaktı.

Mehmed Sofuoğlu hocamızı, tertemiz hatıralarla yadedilmesi gerekli olan örnek bir hoca, pek iyi bir insan olarak tanıdığımı söylemek istiyorum. Her gün ismini söyleye söyleye dua ettiğim pek az insan arasında Sofuoğlu hocamızın da ayrı bir yeri vardır. Kur’an-ı Kerimden sonra dinimizin temelini oluşturan iki büyük hadis kitabının (=Buhari ile Müslim’in) tam metin olarak tercemesini yapan ve bu konuda İslam alemine büyük hizmet vermiş bulunan Sevgili Hocam, 1923 tarihinde doğmuş, 1990 yılında vefat etmişti. Kendisini minnet ve rahmet duyguları ile yadediyorum. Ruhu şad, mekanı cennet olsun.

*

Celal Hoca (Celalettin Ökten)

İslâm Felsefesi dersine Celal Hoca (Celalettin Ökten), Akaid ve Kelâm derslerine Ömer Nasuhi Bilmen hocalarımız geliyordu. Ancak her ikisi de yaşını başını almış, oturduğu yerden kalkamaz olmuşlardı. Artık her ikisi de, “Vemen nuammirhü… Biz kime uzun ömür verirsek, yaratılışta baş aşağı ederiz” [17] hükmü, onlarda da iyice belirgin hale gelmişti. Onlar da, herkes gibi gençliğin, orta yaşlı olmanın mevsimlerini gerilerde bırakmışlar, güçlü kuvvetli oldukları zamanları, hayal alemine teslim etmişler, bir başkasının yardımı olmadan normal hayatı devam ettiremez duruma ulaşmışlardı. Her ikisini de sınıfta ders yaparlarken ayakta görme şansını hiç yakalama •tttkânım olmadı.

Celal Hocanın, İmam Hatip Okullarını büyük emeklerle, takdire değer fedakarlıklarla açtırdığı yıllarda çok cevval, olabildiğince dinç bir “Öğretmen Hoca Efendi” olduğunu duyardık. Fakat günlerin geceleri, yılların yine yılları takip etmesi, o çalışma azmiyle, hizmet aşkıyla dolu insanın bacaklarında kuvvet bırakmamış, koşa koşa çıktığı merdivenleri, bir başkasının yardımı olmadan inemez hale getirmişti. Artık ders saati boyunca hep oturuyor, sırtındaki paltosunu çıkarma ihtiyacını hissetmiyor, ders arasında iki üç defa enfiye çekmeyince rahat edemiyordu. Sınıfa bir arkadaşın yardımı ile gelir, oturduğu sandalyeden dersin bitmesiyle kalkardı. Bir gün, bizden üst sınıfta bir arkadaşın, Denizli şivesiyle “Sana tenkit edeceğim” demesi onu bir hayli üzmüş, bu üzüntüsünü bizlerle de paylaşmıştı.[18]

Rahmetli Mustafa Göl anlattı: Hoca bir defasında enfiye kutusunu unutmuş, “Enfiyesi olan var mı” dedi. “Babamın enfiyesi benim yanımda kalmış” diyerek hocaya takdim ettim, memnun kaldı, o ders onunla yetinmiş oldu. ;

1882 tarihinde doğan ve 1961 yılının sonbaharında vefat eden sevgili hocamıza Yüce Rabb’imin rahmetini diliyorum.

*

Ömer Nasuhi Bilmen

Ömer Nasuhi Bilmen hocamız, Erzurum şivesini olduğu gibi muhafaza etmişti. Tıpkı Çorum’da Server hocamızın Ahıska Türkçesini devam ettirdiği gibi. Ömer Nasuhi hocamız, kendi ifadesiyle “Mülehhes ilm-i Tevhid” adını verdiği küçük kitabının el yazması olan nüshasını (ikiye katlanmış şekliyle) cebinden çıkarır, ondan cümle cümle okur, hatırında kalan izahlar yapar ve ders böyle devam edip giderdi. Yazı, eskiden pek muteber olan kopya kalem ile yazılmıştı. Ter ile ıslanınca kağıdın rengi de, yazılar da bir başka hale dönüşmüştü.

Hoca Efendi sınıf ile pek meşgul olmaz (olamaz) sadece oturduğu yerden dersi takrir ederdi. Onun bu hali, tabiatıyla talebeye yansır, kimi açar kendi kitabını okur, kimi dışarı çıkar, tekrar içeri girer, hocamız ne dışarı çıkanın farkına varır, ne içeri girenden haberdar olurdu.

İmam Hatip Okulunda iken aldığım ve kendi düşünceme göre “Bir Hazine” olarak bildiğim ve pek çoğunu okuyarak istifade ettiğim “Hukuk-ı İslâmiyye ve İstılâhât-ı Fikhıyye Kamusu” isimli eserin, Büyük İslam İlmihali’nin değerli müellifini böyle görmeyi istemezdim. Keşke bu zat çalişma odasında kalsa, ilmini, tecrübelerini kalem ile anlatsa ama bedeninin taşıyamayacağı yükün altına girmesi teklif edilmese diye hayıflandığım oldu.[19] Nice kolu bükülmez yiğitleri, içeceği su bardağını kaldıramaz hale getiren dünya hayatı elbet sevgili hocamız için de geçerli olacak, dün tuttuğunu koparırken bugün ona elini bile uzatamaz hale gelecekti. Kaldı ki o mübarek zat bu halinde Kur’an-ı Kerim’in terceme ve tefsiri ile meşgul olmakta idi.

Ömer Nasuhi hocamız, görünüş itibariyle tek kelime yazmamış, tek kitap okumamış bir insandaki alçak gönüllülüğe sahip bir insandı. Sanki o dev eseri o yazmamış, hatta adını bile duymamıştı. Üç beş sahife yazan ama üç beş cilt kitap yazmışçasına tafra satan nicelerini görmüş olarak, Hoca Efendiyi takdir etmemek elde değildi. Onu dikkatle izleyen bir insan onun, Rasul-i Emin (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz için yazdığı bir na’tinde dile getirdiği,

“Günahkârım, peşimân bir kulum, gâyet perîşânım

Niyâz etmekteyim senden şefaat yâ Rasulallah” [20]

beytindeki manayı, oturuşunda, yürüyüşünde, konuşmasında hasılı Ömer Nasuhi Bilmen olarak görünüşünde rahatça izleyebilirdi. 13 Ekim 1971 de vefat eden hocamıza Rabb’im rahmetiyle muamele buyursun.

*

Yaman Dede [Mehmed Abdülkadir Keçeoğlu]

Yaman Dede lakabıyla maruf olan hocamız Farsça dersine geliyordu. Tam anlamıyla bir Peygamber âşığı, Mevlânâ âşığı bir insandı. 1887 yılında Kayserinin Talaş ilçesinde Rum milletinden Hristiyan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen ve asıl adı Diyamandi (=Elmas) olan hocamızın ailesi Kastamonu’ya yerleşir Burada tahsilini devam ettirirken İslam ile ilgisi başlar ve nihayet gönülden İslam’ı kabul eder. 1942 yılına kadar eşine ve kızına bile hissettirmeden namazını kılan ve orucunu tutan hocamız bir gün ailesine Müslüman olduğunu açıkladığında kıyamet kopar. Tekrar eski dinine dönmediği takdirde kendisiyle aynı çatı altında kalamayacaklarım söylerler Aile bağının devam etmesi için yalvarmaları fayda vermeyen Hocamız bir akşam üzeri, sırtına aldığı ceketiyle ve bir daha dönmemek üzere evini terkeder. Artık resmen Müslüman olmuş, adını Mehmed Abdülkadir Keçeoğlu olarak değiştirmiştir. Gerçek bir Peygamber aşığı, Mevlana aşığı olarak hayatını devam ettirir.

Onun bu özelliğini bilen ve dersi kaynatmak isteyen bir kısım arkadaşlar vardır, onlardan biri söz ister,

–  Hocam derse başlamadan bir sual sorabilir miyim, der.

–  Buyur evladım, sor.

–  Rasûlüllâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuşlar ki…

Hocanın gözlerinden inci tanesi gibi yaşların akmasına ve hüngür hüngür ağlamasına bu kadarı yeterlidir. O bir zaman ağlar, sonra o arkadaşa döner;

–  Kusura kalma evladım, ne demiştin?

–  Rasûlullâh Efendimiz’in bir hadis-i şerifini soracaktım…

Aslında maksat bir şeyler öğrenmek değil, onu ağlatmak ve seyretmektir. Sorulacak hadisin şu veya bu hadis olması hiç önemli değildir. Hoca tekrar ağlar ve nihayet güç bela sorulan hadisi dinler, bildiği kadarıyla cevap verir. Böylece dersin belli bir miktarı geçirilmiş olur.

Hocanın yüzüne, onun gözlerinin içine bakan bir insanın; ‘Bu adam mutlaka yanıp tutuşmuş, iliklerine varıncaya kadar her şeyi erimiş’ dememesi için hiç bir sebep yoktur. Vücudunu çevreleyen derinin yanık bir deri olduğunu söyleyen bir insana ‘Nereden biliyorsun?’ denilmeyecek derecede aşk ateşinin yakıp kavurduğu bir insandı. ‘Cemalinle ferahnak et ki yandım ya Rasulallah’ mısraını okuyan ve bir de onun yüzüne bakan bir insan eğer; ‘Bu adamın neresi yanmış ki?’ diyebilirse, onun sadece bakan ama göremeyen bir kişi olduğuna başka delil aramamak lazımdır.

Ne yazık ki bu değerli insandan yeterince faydalanma imkânı olmadı. Yaşı ilerlemişti, vücudu rahatsızdı. Üç ay kadar devam ettiği sınıfımıza veda için bile gelme imkânı olmadı. Bir gün onun vefat ettiğini duyduk. (03.05.1962) Onu omuzlarımızda taşımak üzere gittik, Karaca Ahmet’teki mezarına konulurken bizden bir üst sınıfta bulunan Tayyar Altıkulaç ağabeyimiz, kabrinin başında Sevgili Yaman Dede’m izin; ‘Yak sinemi âteşlere, efgânıma bakma’ diye başlayan, ‘Ağlatma da yak, hâl-i perîşânıma bakma’ diye biten manzumesini okudu.

Şahsen, tepeden tırnağa Peygamber sevgisiyle dolu, en meşru sevginin ateşiyle yanıp kavrulmuş bir insanı tanımanın mutluluğunu duyuyorum. Peygamber Sevgisini hem sözüyle, hem özüyle böylesine anlatan bir başka insanla tanıştığımı hatırlamıyorum.

*

İhtilalin Üniversiteden ilgilerini kestiği yüz kırk yedi profesörden biri olan ama kendini kaf dağında görmeğe bile tahammülü olmayan bir hocamız vardı. Şeyh Sadii Şirazi’nin; ‘Edebi kimden öğrendin?’ sorusuna cevap olacak nitelikteki halleriyle hepimizi bezdirmişti. ‘Bezdirdiği sadece biz miydik?’ diye zaman zaman düşündüğüm olur. Onun hakkında ne ders bakımından, ne de edeb ve ahlak yönüyle “İyi bir insandı, iyi bir muallimdi” diyen tek fert ile bugüne kadar karşılaşma imkânım olmadı.

Çorum İmam Hatip Okulunda öğretmen olduğumuz günlerde idi. Söz döndü dolaştı bu hocaya geldi. O zaman Lise’den bizim okula derse gelen edebiyat öğretmeni bir hanım, onunla olan bir hatırasını anlattı: (Söz konusu olan hoca biraz geç evlenmişti.)

-Bir gazinoda oturuyordum. Hanımıyla birlikte içeri girdiğini gördüm hemen kalkarak masama davet ettim. Kabul ettiler. Oturduk, sohbete başladık. Bir ara bana baktı,

-Kız güzelmişsin. Bununla evlenmeden görseydim seni alırdım, deyiverdi.

Tabi ben utandım ama hanımın da rengi değişmişti.

Sh:230-237

*

 

27 Mayıs İhtilali ve Üniversiteler

Burada 1960 ihtilali ile ilgili bir iki söz söyleme hakkımız olmalıdır. Çünkü ihtilalin gerekçelerinden biri de, hükümet, Üniversitelere el attı. İki tane profesörü görevden aldı… şeklinde idi. Onlar, “Üniversitelere dokunulmaması gerekir. Üniversiteler özgür olmalıdır, eğitim ve öğretim sistemlerini, eğitim ve öğretime ait faaliyetlerini ilmin ve tekniğin verdiği doğrultuda yürütülmelidir,” diyorlardı.

İki profesöre dokunuldu diye ortalığı kasıp kavuran Üniversite gençliği, başlarında hocaları olarak meydanlara dökülmüşler, hatta Kızılay meydanında Başbakan Adnan Menderes’in yakasına yapışıp “Demokrasi istiyoruz, demokrasi istiyoruz!…” [21]diye tartaklama gibi bir başarıya imza atanları da olmuştu. Bugün atılıp tutulmayan, suratından düşen sinek bin parça olan, maneviyatın her çeşidine her dereceden düşman olan o şahıs, onunla birlikte hareket eden arkadaşları ve hocaları, istedikleri ihtilal yapılıverince muratlarına ermişler, meydanlardan çekilip tekrar ilim ve irfan yuvası diye bildikleri fakültelerine dönmüşlerdi.

Sahi, Dostlar Biz Kına yakacaktık…

Ne var ki, “Üniversitelere dokunuldu…” diye ayağa kalkan çete mensupları, bu defa yüz kırk yedi profesör emekliye sevkediliverince nelerin olup bittiğini pek anlayamadılar. Başarı ödülü alma zamanının geldiği şüncesiyle mutlu hayaller kura kura yatıp kalkarken, alınlarının orta yerine okkalı bir yumruk yemiş gibi oluverdiler. Bu yumruk, ülkeyi on yıldır devam edip gelen bunalımdan kurtaracak ve özellikle kendilerine özgürlük getirecek diye bildikleri ihtilalcilerden geliyordu. Bir ay evvel atılıp tutulmayan, Başbakan’ı tartaklamaya varıncaya kadar kaldırmadık kazan bırakmayan yiğitler, akıllarını başlarına topladılar, edebimizle oturalım diyerek birer köşeye çekilmeyi uygun buldular. “İyi ki piyango bize de vurmadı” diyorlardı. Pırıl pırıl rüyalar görme ümidi ile yatmışlar, kâbuslara rahmet okutacak, iyi ki rüyada imişiz dedirecek bir uyanışla uyanmışlardı.

İçlerinde, “Vela havle!…” çekip de, “İki profesör için kıyametler koparan, kutsal cihadın bayrağını açan ve o günlerin kükremiş aslanları olan biz cübbelilere neler oldu da siniverdik” diyeni bulunmadı. İkinci bir atılımla, “Haydi aslanlar ileri!…” deyip ikinci bir kutsal cihad düdüğünü çalma ve “Biz Menderes devrinde canımızın istediği kadar bağırabiliyorduk” deme cesaretini gösterme gibi yiğitçe bir davranışın ayıp ve edep dışı bir hareket olacağı kanaatiyle sessizliğe büründüler.

Az çok vicdanı bulunanlar “Biz şu kadarcığına tahammül edemiyorduk ama şimdi bunlar, Sabık ve Sâkıt İktidarın yaptığının yetmiş üç misli fazlasını yaptılar. Demek ki onlar, bunlara göre çook çok insaflı imiş,” diyebilmiş olmalıydılar.

Ama artık devir değişmişti. Eskilere canlarının istediği her çeşit hakareti yapan, iftira kampanyası düzenlemekte hiç bir mahzur görmeyen hatta bunu dişlerini gıcırdata gıcırdata, ağızları köpüre köpüre yapan, yerleştikleri gazete köşelerinden Menderes hükümetini topa tutan muhterem yazarlar, özgürlüğün bir başka tadını tatma mutluluğuna erdiler. Bu defa kendilerine, “İhtilali rahatsız edebilecek bir tek kelimenin bile yazılmaması özgürlüğü” tanınmıştı. Bu özgürlüğün içinde, ihtilali destekleme ve yine eskiden olduğu gibi sâbık ve sâkıt idareye sövebilme hürriyeti de olabildiğince genişletilmişti. Yapacakları hiçbir iftiradan sorumlu tutulmayacaklardı. Pek tabii olarak “Siz Türk milletinin canına okudunuz. Ordunun haysiyetini ayaklar altına aldınız. Söyler misiniz bir general, bir ordu komutanı nasıl olur da bir üsteğmenin, bir yüzbaşının karşısında selama durur,” diyeni bulunamamıştı. Menderes’in asılmasında emeği geçen sayın celladın ücretini, darağacı ve yağlı ip için harcanan parayı Menderes ailesinden isteme [22]gibi bir faziletin temsilcisi olanlar, ilim yolcusu profesörlerin karşısına geçince “Kusura kalmayın bilmezlikle bir ayıp ettik” demeyeceklerdi. Belki bu kadarını olsun hatırlatanı bulunacaktı ama buna izin verecek, “Buyur, canının istediğini söyleyebilirsin” diyecek bir merci yoktu. Böyle bir hatırlatma yapana, “Erken öten horoz” muamelesi yapılacağını, Yassı Ada’nın, Balmumcu’nun beş yıldızlı otellerinde, adanın karanlık ve gün yüzü görmeyen dehlizlerinde ihtilal ikramları göreceklerini öğrenmeyeni kalmamıştı. Kaldı ki Ordu disiplinine göre aynı sınıfta okuyan iki subaydan, sınıf listesinde önce bulunanı daha kıdemli olurdu.

Sh: 237-239

*

ROMANLAR

Roman yazmağa nasıl başladım?

Siirt’te, kitap terceme etme işini bırakınca “Acaba uğraşsam bir roman yazabilir miyim,” dedim. Dedim ama teknik açıdan romanın tarifini bile bilmiyordum. Roman yazarken nelere dikkat edilir? Neresinden başlanır, Ne gibi seyir takip eder? Nasıl sonuçlanır?… Bu gibi konularda tamamen yaya idim. Ama, roman ve hikaye konusunda gençliği doyuracak, “İyi ki okudum” dedirecek eserlerin bulunmasını da, inkar edilmesi mümkün olmayan bir ihtiyaç olarak görüyordum. Çünkü -bir kısım insanların hoşlarına gitmese de- Türkiye’de en saf ve temiz öğrenci topluluğunu içinde barındıran İmam Hatip Okullarında bile en çok okunan ve eskiyen kitaplar roman ve hikaye türünden olanlardı. O günün gençliğine “Roman ve hikaye okuma!…” demenin bir anlamı yoktu. Tıpkı bugünün gençliğine televizyon ve İnternet’ten uzak dur demek gibi. Ama, “Onu değil şunu oku!…” diyebilirdiniz.

Evet romanın tarifini bile bilmiyordum ama çağımızda yetişen gençliğe, edep ve ahlakını bozmayacak, edep ve ahlak yolunda kendine rehberlik edecek roman ve hikayeler yazılmalı diyordum. Bir delikanlının annesine, bir genç kızın babasına yüzü kızarmadan okuyabileceği, milli ve manevi değerlerimizi anlatmayı hedef alan, iyi insan portreleri çizerek okuyucuya iyi şeyler verebilen kitaplar bulunmalı diyordum. Bizim edebiyatımızda roman, girdiği aşk ve macera vadisinden bir türlü çıkamamış, eğlendirici olma vasfını bir türlü terk edememişti. Okuyanlarda iyiye ve doğruya yönelik bir düşünce ve davranış görülemiyorsa okunulan kitaptan ve tabiatıyla harcanan zamandan elde kalan ne olabilirdi?

Gençliğimde okuduğum ve sayısı hayli kabarık olan romanlardan elimde fazla bir şey kaldığını zannetmiyorum. Bunlar arasında beni eğlendirmenin ve heyecanlandırmanın ötesinde tertemiz bir hayata, pırıl pırıl bir dünyaya yöneltecek, bana bu konuda rehber olabilecek bir örneği bulmakta güçlük çekiyorum.

İsim vermek istemiyorum, adı göklere çıkarılan bir romanı elime aldım, ilk sahifesinde üç tane küfür kelimesiyle tanıştım ve ikinci sahifeyi çevirmeden bırakma ihtiyacı duydum. Yine Edebiyat derslerinde örnek olarak gösterilen ve okumamız istenilen üç romanı iki yıl önce (2004 de) okudum. Vardığım netice şu oldu: Keşke bu kitaplar hiç yazılmasaydı, keşke bunları okuyarak değerli vakitlerimi zayi etmeseydim ve keşke bu kitaplar sahte bir şöhretle göklere çıkarılmasaydı.

Burada şunu da ilave etme ihtiyacını duyuyorum: İki binli yıllarda (2004?) Milli Eğitim Bakanlığı tarafından tavsiye edilen ‘yüz eser’ satış rekorları kıran seviyelerde alıcı buldu ama bu kitapların bir kısmının bu listeye nasıl girebildiğini bir türlü anlayamadım. Bu kitaplar, ‘Gönül kapım açıktır, çalmadan gir içeri[23] gibi bir yoldan mı bu listeye sızdılar, ya da bu kitapları tavsiye edenler gerçekten onları okudular da öyle mi tavsiye ettiler? Bunun cevabını bulamıyorum. Bu milletin evladına gerçekten bir şeyler verebilmek, edeb ve ahlâkın adının bile unutulmağa başladığı şu zamanda boğulmak üzere olanlara bir can simidi uzatabilmek isteyen bir insan, tavsiye edeceği kitaplarda daha dikkatli davranır, seçeceği kitapları ince elekten geçirirdi.

*

Kaynana Münevver Hanım:

Bir zamanlar annem, Emine Emem’in kayın validesi ile olan bir hatırasını nakletmişti. Emem, ocakta suyu kaynatır. Bahçeye götürecek ve çamaşır yıkayacaktır. Fakat elinde kazan ile dönerken tökecir (Ayağı bir yere takılır) ve elindeki su dolu kazan, orada hasta yatan kayınbiraderinin üzerine dökülür.

Tam bu sırada odada bulunan kayınvalidesi, halamın elinden kazanı kaptığı gibi onu bir tarafa iter, “evladımı yaktım!…” diye feryada başlar. Kısacası kayın valide hanım suçu üzerine alır ve hiç bir anne kendi evladını bile bile yakmayacağı için mes’ele halledilmiş ve kapatılmış olur. Bu hanım daha sonra halamı bir tarafa çeker ve “Bu olay burada kapanacak. Eğer benden başkasına anlatırsan hakkımı haram ederim,” der.

Bu değerli hanımın, her türlü takdirin üstünde olan şu güzel davranışı ile Yüce Rabb’imizin “Settârü’l-uyûb” (ayıpların üzerini örten) sıfatı arasında pek yakın bir bağlılık bulunduğunu söylemeğe lüzum var mıdır? Sevgili Peygamberimizin öğrettiği ve Yüce Allah’ın beğendiği ve razı olduğu ahlak bu değerli hanımın asil davranışı ile ortaya çıkmış oluyordu.

Pek tabii olarak halam, öz annenin bile yapamayacağı, “kör mü idi zün?… Elin kırılaydı da bu çocuğu yakmayaydm!… Ne gibi alacağın vardı benim gül yüzlü yavrumdan?…” gibi sözlerin söylenebileceği, fırsat buldukça baş kakıncı edileceği, gelene gidene ballandıra ballandıra anlatılacağı çeşitten bir olayı böyle atlatmış, hayatı boyunca bunu gerçek ama tatlı bir sır olarak saklamış ancak vefat ederken, rahmete vesile olur düşüncesi altında “Böyle bir kaynanam vardı…” diye anneme anlatmış.

Bu olay bizim hayalimize bir “Kaynana Münevver Hanım” romanı canlandırdı. İhtimal ki bu değerli hanımın, geride kalan ve bize kadar ulaşmayan bir nice güzel davranışları olmuştu.

Halamın vefat ettiği yıllarda ben küçük bir çocuk olmasaydım ve bu olayı bilseydim, kim bilir daha nice misli bulunmaz hatıralar dinleyecektim. Kim bilir bu fazilet abidesi hanımın hayatında daha ne gibi güzellikler vardı bunu öğrenememiş olmanın üzüntüsünü zaman zaman duyduğum olur. ‘Ne olurdu Halam, şöyle ve şöyle olaylar geçmişti dese de bir iki örnek daha verseydi’ derim. Kaldı ki bu romanda o meftunu olduğum kayın validenin asıl ismini de bilmiyordum. (Allah ona rahmetini kandım deyinceye kadar bol bol versin.)

‘Münevver’ ismi ise, rahmetli annem hastanede yatarken hizmetine bakan hastabakıcı hanımın ismi idi. Ben o günlerde yaklaşık sekiz, dokuz yaşlarında olmalıydım. İçimde o hanıma karşı bir sevginin, saygının bu güne kadar devam ettiğini söylemem gerekiyor. (Allah rahmet etsin).

*

Sözün kısası, elime kalemi aldım. Nereden başlayacağıma bir türlü karar veremiyordum. En sonunda gönlüm bana,

-Nereden başlasan olur. Göç yolda düzelir, dedi. Bu karara vardığımda otuz iki yaşımdaydım ve Siirt’te askerlik görevimi yapıyordum.

Başladım ve sekiz on sahife yazdım. Olmadığını görünce yırttım. İkinci defa başladım, bir başka vadiden yürüdüm Yine olmadı, yine yırttım. Üçüncü defa başladım…

En azından olmadığını biliyordum. Demek ki “olur!…” diyebileceğimi de yazabilecektim. Birinci, ikinci ve üçüncüde olmayan dördüncüde de olmaz denilemezdi. Nitekim “Yenile yenile yenmesini öğrenme” imkanı doğdu. Askerlik bitmeden bir “Kaynana Münevver Hanım” ortaya çıkmış oldu. Böylece çocuklarıma verememiş de olsam ilk romanıma “Münevver” ismini vermiştim.

Münevver ismi benim gönlümde bir iyilik âbidesini temsil ediyordu. Yüzü temiz, gönlü temiz, duygu düşünce ve davranış bakımından tertemiz bir hanımın hayali gözlerimin önüne geliyordu.[24]

İleriki tarihlerde bu ismi taşıyan ama benim hayalimdeki o şahsiyeti taşımayan biri, benim bu isme olan meylimi ve sevgimi adeta tekmeledi. Münevver’in böylesi de oluyormuş dedim.

Kaynana Münevver Hanım’ı okuyanlardan aldığım mektuplar, “İyi ki bu romanı yazmışım” dedirtecek seviyede idi. “Bir kaç arkadaş toplanıp okuyoruz. Münevver hanımın edep ve ahlakım gönlümüze yerleştirmek ve onun gibi olmak için gayret ediyoruz” diyen mektuplar aldım.

*

Üvey Anne:

Çorum’a, kardeşim Mehmed’in düğünü vesilesiyle izin alıp geldiğimizde bacanağım Süleyman Uludağ’a, yazdığım romandan bahsettim.

-Kazancı bunu bir üvey anne takip edebilir, dedi.

İyi bir üvey annenin, yetim bir çocuk için ne derece önemli olduğunu anlattı. Ondan henüz ayrılmıştım ki, mahallemizde bulunan iki üvey anne gözlerimin önüne geliverdi. Biri, üvey çocuğu yatağı kirlettiği için çocuğun edeb yerini biberle doldurmuştu. Ben bu üvey annenin adını bile unuttum. Belki anlatırlarken adını da söylememişlerdi. Diğeri ise beş tane çocuğun başına gelmiş ve onları kendi yavruları gibi bağrına basmıştı. Bu beş çocuktan en büyüğü kendisinden (yani Remziye hanımdan) iki yaş küçük, en küçüğü ‘se, henüz süt emme devresinde, yaklaşık bir yaşındaydı. Bu kardeşlerden biri benden büyüktü. Biriyle (İsmail ile) arkadaştık. Yıllar yılı mahallede beraberce oyun oynamış, babasının harmanında döven sürmüştük[25]

Ölen ve ismi Nigar olan hanımın resmi, Remziye Hanımın yatağının başucunda duruyordu. Gelin olarak geldiği gece, henüz damat odaya girmeden bir kadın geliyor ve yatağın üst kısmında bulunan bu resmi alıp götürmek istiyor. Remziye hanım o resmin rahmetli Nigar hanıma ait olduğunu öğrenince alıyor ve yine başucuna asıyor. Eşimle ziyaretine gittiğim 2004 yılında bu resmin yine yatağının başucunda durduğunu gördüm.

Remziye hanımın bir kızı olmuş, onun adını da Nigar koymuştu. Bugüne kadar dinlediğimiz pek çok üvey anne, ölen hanımın isminin o evde anılmasına bile izin vermemişti. Nasreddin Hoca, eski kocasının adını söyleyip duran hanımını bir tekmeyle yataktan atıp, ‘Üçümüz bir yatağa sığmıyoruz’ dememiş mi idi? Halbuki Remziye Hanım hem onun resmini aziz bir hatıra olarak saklamış, hem de öz kızına onun ismini vermek gibi bir fazilet örneği olmuştu. Ne yazık ki kızı olan Nigar da, evlendikten sonra ilk çocuğunu doğururken vefat etmiştir. (Allah rahmet etsin)

Babamın mahalle imamı olması hasebiyle bakarsınız Remziye Hanım, elinde bir bakraç yoğurt ile gelir;

–  Bunu alın, Nigar’a okuyun, der ve gider. Bazen süt getirir, aynı arzuyu dile getirir. Her yıl mutlaka ölen hanım için mevlit okuturdu.

Bu çocuklara öksüzlüğün acısını tattırmamak için bir insanın yapabileceği her şeyi yapan, onlarla oyun oynayan, gül gibi yedirip giydiren Remziye Hanım, ilkokul tahsili de olmayan, köy hayatı yaşamış ve köy kültürü ile büyümüştü.[26] İyi bir üvey anne olmak için eğitim ve kültürden çok insan olmanın, İnsanî duygular taşımanın önemli olduğunu bizzat yaşayarak bize anlatmıştı. Üvey kızlarını gelin ettikten sonra çamaşır yıkamak, ekmek yapmak gibi işin çok olduğu günlerde onlara yardıma gittiği, komşularımızın bildiği gerçeklerdi. Çocuklardan biri Çorum dışında ev almış, gelin hanım ise kendi annesi dururken evvela Remziye Hanımı davet etmişti. Bu ise gelinleri tarafından bile kendi annelerinden daha önde tutulduğunun bir göstergesiydi.

Halen yaşayan (2008) bu hanım, bizim mahallemizin üvey annesi idi. Zaman zaman eşimle birlikte gidip ellerini öptüğümüz Remziye hanım, yazacağım bu kitapta “Fatma Hanım” ismiyle yer alacak, yazarken zaman zaman, hüngür hüngür ağlata ağlata, benim içimde mükemmel bir “Üvey Anne Saltanatı” kuracak, gönlümün derinliklerinden kopup gelen saygı, sevgi ve iyilik selinin coşkun bir ırmağı halinde okuyanların gönüllerine dolacaktı.

Bu defa Kaynana Münevver Hanım’da olduğu gibi tekrar tekrar yırtma yolu açılmadı. Rahat rahat yazma imkanı doğdu. Öyle ki iznimi bitirip Siirt’e döndüğümden itibaren teskere alıncaya kadar geçen bir buçuk aylık zamanda -ve tabii olarak geceleri- kitabın yarıdan fazlası yazılmış oldu.

Üvey Anne’yi bitiremeden teskere aldım ve İsparta’ya geldim. Baktım ki İsmail de İsparta’da yedek subay olarak görev yapıyor.

–  İsmail, ben böyle bir roman yazıyorum. Bana Nigar’ın öz, sizin üvey gibi tutulduğunuza dair bir iki örnek versen iyi olacak, dedim.

Düşündü ama bulamadı,

Abi, hiç yok. Biz öz kardeşler olarak büyüdük. Aramızda böyle bir farkın bulunduğu hiç bir olayı hatırlamıyorum, dedi. Daha sonra ilave etti;

–  Ben evleninceye kadar ne zaman yıkansam annem geldi, sırtımı sürdü (keseledi).

–  Utanıyorum, derdim.

–   İnsan annesinden utanırsa ayıp olur. Güzel yavrum, ben senin annen değil miyim? derdi.

Hâsılı Remziye Hanım (yani kitaptaki ismiyle Fatma Hanım) dört başı mamur bir üvey anne olunabileceğini bizzat yaşayarak mahallemize öğretmiş oldu.

-Elin gülü koklanmaz diyenlere;

–   Evet elin gülü koklanmaz ama bu yavrular benim güllerim, demesini bildi.

Bize göre her kadın şefkatli merhametli bir anne olabilir ama her kadın iyi bir üvey anne olamaz, olamamıştır. Kendi yavrusuna karşı sevgiyle, merhamet ve şefkatle dolu olan gönlünde, üvey evladına karşı kin ve nefretin kaynayıp coştuğu kadınların sayısı hiç de az değildir. Ama önemli olan bir yetimi bağrına basabilmek, bir öksüzün başını okşayabilmek onun mahzun yüzünde gülücükler meydana getirebilmek, güldürebilmektir. Bu gerçekten zordur. Ciddi gayretlere, bitmez ve tükenmez bir şefkate ve merhamete sahip olmak gerekir. Arzuları kontrol altında tutmağa, niyyetleri Allah rızası doğrultusunda eğitmeğe ihtiyaç vardır. Bu sebepledir ki Nebiyy-i Muhterem (sallallâhü aleyhi ve sellem) Efendimiz, “Ben ve yetimin kefili olan, cennette şöylece yakın olacağız” buyurmuş ve iki parmağım göstermiştir.[27] Bu ise her anne’nin değil, Remziye Hanım çeşidinden annelerin yapabileceği bir iştir. Değilse önüne geleni parçalayan bir kaplan bile kendi yavrusuna karşı sevgi ve şefkatle doludur.

Kitabın yazılmasından sonraki bir zamanda Remziye Hanım bize gelmişti.

–  Bu kitapta seni anlattım, dedim.

Memnun oldu. Daha sonra;

–  Bu çocukları memnun edebilmek için yıllar yılı eşimin yanına oturup da bir kere yemek yemeye gönlümü razı edemedim. Sofrada her zaman onları babalarının yanı başına oturttum, sofranın bir başına da ben oturdum. ‘Üvey anne geldi, bizimle babamızın arasına girdi’ dedirtmedim. Böylece eşimle bir olduk ve onları aramıza aldık, dedi.

Yüce Rabb’imden Remziye Hanıma, hayırlı ve sağlıklı bir ömür vermesini, kapısından başka kapıya muhtaç etmemesini, dünya ve âhiretini mamur etmesini niyaz ediyorum.

Şurasını kaydetmekte fayda var: Yazdığım romanlarda verilen bütün isimler değişik isimlerdir. Bir tek Kaynana Münevver Hanımdaki gelin Emine asıl ismidir ve öz Halamdır.

Bir Vicdan Uyanıyor:

Bu romanın konusu, babamın Tanrıvermiş [28] köyünde imamlık yaptığı günlerde meydana gelen bir olayla ilgilidir. Babam derdi ki;

Bir ikindi namazından çıkmış, caminin kapısının önünde üç-beş kişiyle sohbet ediyorduk. Bu arada öğretmenin evinde bir feryat koptu. İster istemez başlarımız o tarafa çevrildi. Bir kadın avaz avaz bağırıyor, yalvarıyordu. Nihayet öğretmenin evinin kapısı açıldı. Öğretmen iki eliyle bir şeyi dışarı çekmeğe uğraşıyordu. Meğer hanımının saçlarını eline dolamış olduğu anlaşıldı- Çeke çeke dışarı çıkardı, Sokağın ortasına kadar gelince durdu ve bize döndü. Muzaffer bir komutan edasıyla,

–  Şahit olun, ben eşimi başı açık dışarı çıkardım, diye bağırdı.

Daha sonra kadıncağızı geri itti. Kadın arkası üstü devrildi. Kalktı, feryat ederek evine koştu.

Bu olay, bir bakıma 28 Şubat’ta (1997) yaşanan olayların bir başka çeşididir. Ya da 28 Şubat, o günlerin hasretini duyanların tekrar sahneye koymaktan zevk aldıkları bir uygulamadır. O günlerde eşini başı açık gezdirmeyenlere gelebilecek ve gönül hoşluğuyla kabul edilemeyecek olan tatsız uygulamalardan kurtulabilmek için köy öğretmeni böyle bir yönteme başvurmuş ve başarılı olmuştu. Babam bu olaydan fena şekilde etkilendiğini anlatırdı.

Yine babamın anlattığı bir başka olay: Ezanın Türkçe’ye çevrildiği 1932 yılında idi. Bir akşam namazına pek dar bir vakitte yetiştim. Minareye çıkamadım, hemen caminin önündeki taşın üzerine çıktım, ezanı okumağa başladım. Bu sırada mahallemizde oturan ama camiye girmek gibi kötü alışkanlığı olmayan medeni bir şahıs durdu, Ezanı sonuna kadar dinledi. Bitirdiğim zaman;

-Ha şöyle canım, biz de bilelim ne demek olduğunu. Bizim de anlamamız lazım, dedi.

   -Anladıysan içeri buyur!…İçeride seni yemezler!…

-Tabi, hemen geliyorum.

Ve abdestini almak üzere gitti. Nedense bu abdest onun yıllarını aldı. Nihayet başkalarının yardımıyla abdest aldırılmış olarak camiye gelmişti ama artık tabutun içindeydi ve kaçmaması için iplerle bağlamayı ihmal etmemişlerdi.

İşte “Bir Vicdan Uyanıyor” un tohumu olan ya da bana bu romanı yazma fikrini veren iki olay. Geri kalanı, yaşanılan bir takım tecrübelerin zihnimde biriktirdiği süslemeler olarak kabul edilebilir.

Son Fırtına:

Babamın bir başka hatırası şöyle: Köyde bir zamanlar hırsızlık yaparak hayatını kazanan bir şahıs vardır. Bu adam zamanla hırsızlığın fena bir şey olduğu kanaatine vararak ya da ihtiyarladığı ve yeter derecede enerjisi kalmadığından hırsızlığa tevbe eder. Dürüst bir hayat yaşama kararı alır. Ama gel gör ki bazı gecelerde adamı uyku tutmaz. Rahatça uyuyabilmesi için mutlaka bir şeyler çalması gerekir. Kalkar yatağından ve başlar köyün içinde dolaşmağa. Kendine göre stratejik bulduğu, hüner göstermeğe değer saydığı bir yere başındaki şapkasını atar. Daha sonra dolambaçlı yollardan uğraşa didine o şapkayı çalar. Artık evine gelip rahatça uyuması için bir engel kalmamıştır. Bu romanın çekirdeği de budur. Gerisi bana aittir.

Romanlardan ikisi hanımlara, ikisi erkeklere yönelik oldu ve ben bu dört roman ile hedefime ulaştığıma inanıyorum. Okuyanlarla yaptığım görüşmelerde ve zaman zaman aldığım mektuplarda bu memnuniyetin dile getirildiğini söyleme imkânına sahibim. ‘Bu romanları okudum ve yolumu şaşırdım,’ diyen tek insanla karşılaşmamanın mutluluğunu yaşıyorum.

Sh: 350-358

*

(14. 04.1990) tarihinde Üvey Anne, Kaynana, Bir Vicdan Uyanıyor isimli üç romanı filme almak üzere bir firma ile anlaşma yapmıştık. Sözleşme süresi on üç yıl idi. Bu müddet doldu, Hatta beş yıl daha geçti. Ama o müessese bu konuda bir çalışma yapmış olmadı. Bana da bilgi verilmedi. Bundan böyle de hakları olmaması gerekir.

Ama bir başka müessese ortaya çıkar da, kanadını kuyruğunu kesmeden, kitabı tanınmaz hale getirmeden filme alma yolunu tutacak olursa buna da hayır demem.

Diğer Hazırladığı Eserler

‘Saadet Devrinden’ Serisi

Bu kitaplarla ilgili olarak bir hatıramı anlatmama izin verilir diye düşünüyorum:

Çorum İmam Hatip Okulunda öğretmen olduğum günlerde idi. Bir Bayram namazını İmam Hatip Okulu Camisinde kılmak üzere gittim. Sabah namazı ile Bayram namazı arasında Ulu Camiden yapılan konuşma diğer camilere de veriliyordu. Birden elektriklerin kesilmesi huzursuzluk sebebi oldu. Bu arada bana, “Kürsüye çık ve iki kelime söyle” dediler.

Hiç hazırlıklı değildim. Bununla beraber Yüce Rabb’im, kalbime bir ferahlık ve dilime açıklık verir diyerek çıktım. Zaten tutulacak bir başka yol da yoktu.

İmanın değerini anlatmağa çalıştım. İman ve iyi niyyet olmayınca amelin değerinin olmayacağını belirttim. Bugün bir otobüs firması, kendi biletinden başkasını kabul etmiyor ve bileti aldığın firmanın otobüsüne bin diyerek yolcuyu geri çeviriyorsa, elbet Yüce Allah da sadece kendi rızası için çalışana değer verecek demeye çalıştım. Ahmed’in bağında çalıştıktan sonra Mehmet’ten ücret istenilemeyeceğini anlattım. Kısacası dünya hayatım iyi değerlendirmek istiyorsak, yarın huzuruna gideceğimiz Yüce Mevlâ’nın istediklerini hazırlamağa, değilse elimizin boşa çıkacağı gerçeğini şimdiden kabullenmeğe hazır olmalıyız dedim. Zannederim, aklımda kaldığı kadarıyla konuşmanın özeti bu idi.

Aradan on beş gün kadar bir zaman geçti. Bir gün ilaç almak üzere Büyük Eczaneye girdim. Eczane sahibi Lütfi Ersoylar,

-Hâlâ o günkü yaptığınız konuşmanın tesiri altındayım, dedi.

-Teşekkür ederim, dua bekliyorum.

-Ama hocam Peygamber Efendimizin hayatı hakkında hazırlayacağınız eser var ya, işte onu dört gözle bekliyorum.

-Peygamber Efendimizle ilgili bir kitap yazmayı bugüne kadar hiç düşünmemiştim, dedim ve ayrıldım.

Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Ama yine bir gün ilaç, belki de aspirin almak üzere Lütfi beyin Büyük Eczanesinde idim.

-Hocam, Peygamber Efendimizin hayatı hakkında hazırlayacağınız eser var ya, işte onu dört gözle bekliyorum.

Bu ifadeyi tuhaf karşıladım. Bir evvelki gibi yine, böyle bir düşünceye sahip olmadığımı anlatmağa çalışhm.

Üçüncü bir defa o eczaneye girdiğimde aradan iki üç ay geçmiş olmalıydı. Lütfi bey, dışa dönük dudakları ve yüzünden eksik etmediği gülümsemesi ile aynı ifadeyi dile getirdi, ben aynı cevabı verdim.

Aradan üç beş yıl geçti. Bu arada biz 1977 Nisan’ından itibaren Bursa’da göreve başladık. Mahmud Es’ad Efendi’nin “Tarih-i Din-i İslam” isimli eserini sadeleştirme teklifi almış olduk. Sadeleştirmeyi yaparken “Sevgili Peygamberimizin mübarek hayatım bir başka anlatışla versem ne olur ki…” düşüncesi zihnimde belirmeğe başladı. Bu arada başta Buhari olmak üzere Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesâî ve İbn Mace’den oluşan “Kütüb-i Sitte” yi baştan sona okumuş, Efendimizin hayatını öğrenmek isteyen bir mü’minin, hadis kitaplarından uzak kalmaması gerektiği görüşüne sahip olmuştum.

Yüce Rabb’imin yardım ve inayetine dayanarak başladım. İlk üç cildin çıktığında idi. Çorum’a gittiğimde Büyük Eczane’ye uğradım. Bir kaç yıl önce ardı ardına üç defa hatırlattığı arzunun gerçekleştiğini ve bu kitapların ortaya çıktığını anlatarak “Özlenen Şafak, Aydınlıklara Doğru, Doğuş” isimlerini verdiğim üç kitabı takdim ettim.

Lütfi bey, yine aynı haliyle,

-Böyle bir söz söylemiş olamam. Asla hatırlamıyorum, dedi.

İmam Hatip Okulu Camiindeki Bayram Namazını, orada kürsüye çıkıp konuştuğumu… anlattım.

-Hayır dedi. Hatırımda böyle bir olayın yer almadığından eminim.

-Yine de bu kitaplarımı size hediyye edersem?

-Memnuniyetle kabul ederim.

Oradan ayrıldım. Bu adamla üç ayrı zamanda meydana gelen olay hakkında tereddüt etmeden yemin edebilirdim. Ama Lütfi bey böyle bir olayı hatırlamıyordu.

Acaba Yüce Rabb’im, Lütfi Bey görünümünde olan bir başka kulunu orada hazır edip bu fakir kulunu yönlendirmiş olabilir miydi?

Yüce Allah her şeye kadirdir.

*

Rasulullah Efendimizin yaşadığı devire “Saadet Devri” denilmiştir. Siyasi anlamda değil, tam anlamıyla dini ve ahlaki anlamda, insanın gerçek insan olabilmesinin değişmez yolunun çizildiği, Allah’a ve onun rızasına giden yolun Efendimiz tarafından yaşanarak gösterildiği zamana bu isim verilmiştir.

Bugüne kadar Efendimizin hayatıyla, bir başka deyişle “Saadet Devri” ile ilgili olarak pek çok kitap yazılmıştır. Bunca kitap varken bir de senin bu konuyu ele almana ne diyelim denilebilir.

Derim ki, bu sorunun, benden önce yazanlara da sorulması gerekir. Eğer Nebiyy-i Muhterem Efendimiz hakkında ilk yazılandan sonra ikinci defa, üçüncü defa yazanlara bir şey denilmedi ise, bana da denilmemesi gerekir. Kaldı ki, hangi konu olursa olsun, tek kitap ile yetinme insanlığın hiç bir devrinde yaşanmamıştır.

Bu kitabı hazırlarken maksat ve gayemize gelince, bir başka anlatış tarzı ile okuyucunun karşısına çıkmak ve Efendimizin sevgisi ile okuyanın gönlü arasında bir bağlantı kurabilmek, “Bu kitabı okudum ve Sevgili Peygamberimizi daha çok sever oldum” durumuna getirebilmektir. İstedim ki Efendimizden on dört asır sonra dünyaya gelenler arasında ona karşı bitmez, tükenmez bir sevgiyle bağlanan, Peygamberine dünyada iken ‘Gönül Komşusu’ olma derdine düşen değerli insanlar bulunsun. Hayatın onu sevmekle, onun yolundan gitmekle değer kazanacağını ruhuna sindiren ve bunun neticesi olarak Rasülullah Efendimizin ardında yürüyormuş gibi, onun bulunduğu sofrada oturuyormuş gibi, onun bindiği otobüste beraberce seyahat ediyormuş gibi… edeb ölçüleri içinde hayatını değerlendiren insanlar yetişmesine vesile olayım. Efendimiz Hz. Ali’ye, “Yüce Allah’ın bir insana, senin sebebinle hidayet vermesi, senin için dünyanın en değerli nimetlerinden daha hayırlıdır” demişti.[29]

İmanın tadı ancak Allah’a ve Rasülüne karşı beslenen sevgi ve saygı derecesinde hissedilir. Ne zaman onların sevgisi diğer sevgilerin önüne geçer ve diğer sevgiler Allah ve Rasülünün rızaları doğrultusunda olur ve şekil alırsa o zaman iman kemalini bulmuş, bir Müslüman için en yüce maksat gerçekleşmiş olur. Efendimizin; ‘İnsan sevdiği ile beraberdir’ [30]müjdesi tahakkuk eder ve bu insan özellikle âhirette göğsünden itilmez, kucaklanır.

Yine istedik ki bu kitaplar, kuru bir anlatış tarzı ile verilmesin, hadiselere canlılık ve renk katılmış olsun. Çünkü yaşanan hayat canlı ve alabildiğine renkli bir hayattır. Meselâ; Hz. Bilal tarafından Medine’de okunan ezan, normal ahvalde yerine getirilen bir vazife olarak kabul edilemez, Hz. Peygamber emretti, Bilal de yüksekçe bir yere çıkarak ezan okudu denilemezdi. Denilirse kuru olmanın yanında eksik bir anlatım olurdu. Mekke’de yıllar boyunca ‘Allah birdir’ dediği için dayanılmaz işkencelere göğüs geren bir insanın ‘Allahü Ekber!’ diye haykırırken hissettiği pek derin duygular olmalıydı. ‘Hz. Peygamber Bedir muharebesine gitti, şu kadar adam öldürdü, şu kadar esir aldı…’ şeklinde kup kuru bir anlatımla Peygamber sevilmiş olamazdı.

Biz bu kitaplarda, bugüne kadar yapılmamış olanı yapmağa çalıştık.. Çünkü yaşanan hayat kupkuru, cansız, robot hayatı değildir. Zevkin, sevincin mutluluğun olduğu kadar derdin, elemin ve kederin yoğurduğu bir hayattır. Bu hayatta kin vardır, intikam vardır, zulüm vardır. Ama bunun karşısında sabır, şükür, af ve merhamet yer almıştır. Bu hayatın bir tarafından bakarsanız, ucu bucağı olmayan sevgi, şefkat ve merhamet vardır. Diğer ucundan baktığınızda bitmez tükenmez kin, nefret ve düşmanlıkla karşılaşırsınız. Bir tarafta Hz. Ebu Bekirler, Hz. Ömerler yer alır. Diğer tarafın öncüleri arasında Ebu Cehiller, Ebu Lehebler sıralanır. Kısacası anlatılacak olan ya da anlatılması lazım gelen budur yani yaşanan bir hayattır.

Okuyanlardan yazılı ve sözlü aldığım bilgiler, bu maksadımızın geniş ölçüde gerçekleştiğini göstermektedir. Nitekim okuyan pek çok insanın bu duruma geldiğini öğrenme mutluluğuna ermiş bulunuyorum.

Bu kitaplar kesin olarak bir roman değildir. Çünkü roman üslûbunda ölçü olmaz. Yazarın hayali nereye giderse kalem o yönde işler. Tasvirler yapar, roman kahramanını düşündürür. Halbuki insan bırakın bir başka devirde yaşamış olanı, yanındaki insanın neleri düşündüğünü bilemez. Ahmed’in, Mehmed’in, Ayşe’nin, Zeyneb’in romanları yazılabilir. Hatta bu insanlar gerçek âlemde hiç yaşamamış olabilir. Fakat bir Peygamber’in hayatı yazılırken yazar her yönüyle bir sorumluluk altındadır. Bir Peygamber için, söylemediği bir sözü söyledi demek, ya da yapmadığı bir işi yapmış gibi göstermek büyük sorumluluk getirir. Onun için bu kitapların yazılışıyla alakalı olarak ‘roman üslûbu ile yazılmış’ ifadesi yerine ‘akıcı bir üslûpla yazılmış’ tabirini kullanmak daha yerinde olur diye düşünüyorum.

*

Bu kitaplar yazılırken imkân ölçüsünde kaynakları vermediğim için üzüntü duyuyorum. Bu üslub ile yazılan kitaplarda kaynak gösterilmesi ve dipnot verilmesi güzel olmuyor denildi. Öyle yaptık. Ancak bu kitaplarda Rasûlü Emin Efendimizin yapmadığı bir işi ‘yaptı’, söylemediği bir sözü ‘söyledi’ deme gibi bir hataya düşmemeğe son derece riayet ettiğime inanıyorum- ‘Efendimiz şöyle düşünüyordu…’ gibi bir ifadeye yer vermemeğe çalıştım- Ancak Efendimiz bizzat kendisi öyle düşündüğünü haber vermişse o zaman böyle bir yol tutulmuş olabilir. Zannederim yeterince hadis kültürü almış olanlar, kitabı okurken bu konuda oldukça hassas davranıldığını müşahede edeceklerdir.[31]

Efendimizin mübarek hayatını bir gün olarak düşündüm. Bu günü altı bölüm olarak hesabettim. Doğumdan itibaren, Peygamberliğin gelişine kadar olan bölümü “Özlenen Şafak” ismiyle verdim. Peygamberliğin gelişinden hicrete kadar olan on üç yıl “Aydınlıklara Doğru ” ismiyle tanımlandı. Medine devri ise ardı ardına, “Doğuş, Yükseliş, Guruba Yaklaşırken ve Kavuşma” adını almış oldu.

*

Öyle zannediyorum ki hayatımın en mutlu yıllarını “Saadet Devri” ismiyle verdiğimiz bu kitapları yazarken yaşadım. İstiklal Marşımızın yazarı Mehmet Akif Ersoy, Mekke ve Medine’ye gitmeyi, Arafat sahrasında oturup “Veda Haccı ve Hutbesi” konusunda bir destan şiir yazmayı hayal etmiş ama buna imkân olmamış. Ben de Efendimizin mübarek hayatını kaleme alırken bir umre yapmayı, o mübarek topraklarda gezip dolaşmayı, oradan aldığım heyecan ile bu eseri kaleme almayı düşündüm. Başvuru gününden sadece bir tek gün geçtiği ama umre yolculuğu için önümüzde kırk beş gün bulunduğu halde izin alma imkanım olmadı. Ankara’ya kadar gittim, çıkabileceğim en yüksek mercie kadar çıkarak derdimi üç defa anlattım. Her birinde sadece “Olmaz!…” sözünün muhatabı oldum. En sonunda,

-Beyefendi, bir Müslüman, köyünde çiftini çubuğunu bırakıp gidiyor, geldiğinde ise köyündekilere anlatabileceği hiç bir şeyi bulunmuyor. Ben gideceğim, gelince öğrencime hikaye değil orada gördüklerimi anlatacağım. Şayet biz gitmezsek siz bizi döve döve götürün, dedim ve ayrıldım.

Üzüntülü idim. Çünkü Diyanet camiasının en üst kademesinde bulunan bu zat ile 1960 yılından beri tanışıyorduk. Beni para almadan gönderin de dememiştim. Başkasını silin de yerine beni yazın gibi çiğ bir teklifte bulunmamıştım. Yapılacak iş, Türkiyenin her hangi bir şehrinden hareket edecek bir otobüse iki kişi daha ilave edilmesini söyleyivermesi olacaktı. Zaten her otobüse otuz dört kişi alınıyordu. İki kişinin fazla olması, elli kişiyi rahatça taşıyan bir otobüsün belini kırmazdı. Nitekim bir yıl sonra Umre için kaydımızı yaptırırken hareket için sadece bir haftalık zaman kalmıştı.[32]

*

Kitaplar piyasaya çıktığından bugüne kadar Olumsuz bir eleştiri ile karşılaşmadım. Şöyle de denilebilir: ‘İlmi bir kitap olmadığı için ilim âlemi ilgilenmedi, geri kalan insanlar da aradıklarını geniş ölçüde bulmuş oldular.’ Özellikle hanımların toplantılarda okuduklarına dair haberler aldım. Çorum’da görüştüğüm bir zat, yedinci defa okumakta olduğunu söylemişti. Bu zat aynı zamanda, kızını İmam-Hatip Okulunda Kur’an-ı Kerim dersinden bütünlemeye bıraktığımız için okula gelerek can ve gönülden teşekkür etmiş bir insandı. Çocuğunu bütünlemeye bıraktığımız için teşekkür eden tek baba olarak onu biliyorum. Özellikle bu altı cilt için tanımadığım bir zattan aldığım bir mektup beni meftun etmişti. Onu buraya olduğu gibi almayı isterdim ama ne çare ki muhafaza edemedim. Ya da nereye sakladığımı unuttum.

*

2002 yılında çıktığımız bir hacc yolculuğunda yaklaşık elli kişilik bir kafileye karşı, bir fıkıh doçentinin yaptığı konuşmayı dinledim. Bu konuşmayı benim de dinlediğimi bilmiyor ama hararetle Özlenen Şafak ile başlayan “Saadet Devri” serisini mutlaka okumalarını tavsiye ediyordu.[33]

Hz. Âdemden Hâtemü’l-Enbiyaya (Peygamberler Tarihi)

Biraz önce söz konusu ettiğimiz ‘Özlenen Şafak’ diye başlayan Saadet Devri yayınlanınca İzmir’deki Nil Yayınevi’ni temsil eden bir zat geldi ve bu altı kitabı basmak istediklerini söyledi. ‘Onu bir yayınevine verdiğimi ve ikinci bir yayınevine vermemin söz konusu olmadığını’ anlatmağa çalıştım. ‘Bize de Rasulullah Efendimizin hayatını yaz’ dedi. ‘İkinci defa yazılanın birinciye göre daha uzun ya da daha kısa olacağını, her iki durumda da diğer yayınevine zarar vermiş olacağımı’ söyledim.

  O halde biz senden mutlaka bir kitap istiyoruz, dedi.

Düşündükleri bir konunun olup olmadığını sordum. ‘Sen tayin et!’ dedi. O zaman Hz. Adem’den Hatemü’l-Enbiya’ya ismi altında bir Peygamberler tarihi ister misiniz?’ dedim. Kabul etti. Biz de yazmağa çalıştık.

Kitabı yazarken o büyük insanların, daha doğrusu insanlığın baş tacı olan büyüklerimizin hayatlarını imkân nispetinde Kur’an’a ve Hadis kitaplarına müracaat ederek verdim ama özellikle onların hayatlarında insanlığa ders olacak, ibret almağa değer taraflarını bulmağa çalıştım. Çünkü Yüce Mevlâ’mız Kur’an-ı Kerim’de onlar hakkında bilgi verirken “Yemin ederim ki onların hayat hikâyelerinde, akıl sahibi insanlar için çeşit çeşit dersler ve ibret almağa değer hadiseler vardır”[34] buyurmuştur. Onun için bütün peygamberlerin hayatlarının insanların rahatlıkla anlayabilecekleri üslûpla yazılması ve herkesin zevkle okuması gerektiği kanaatindeyim.

Gerek Saadet Devri ismi altında toplanan altı kitapta, gerekse Hz. Adem’den Hatemü’l- Enbiyaya isimli eserde, Peygamberleri ilgilendirmeyen hususlarda yer yer roman üslubuna uygun ifadelere rastlamak mümkündür. Fakat Peygamberleri anlatırken böyle bir yol tutulmamıştır. Tutuldu ise Rabb’imin mağfiretini dilemekten ötede yapacağım bir şey yoktur.

Şunu da söylemem gerekiyor, Yüce Allah benim anlatışıma bir akıcılık verdi ise, yazdığım kitapları zor okunur, zor anlaşılır hale getirmek için çaba sarf etmem beklenmemelidir. Ben bu kitaplar için ‘ilmi bir eserdir’ demiyorum. Ancak şuna inanıyorum ki, insanlara bir şeyler anlatabilmek ve faydalı olabilmek için mutlaka ilmî üslûp yolunun tutulması lazım gelmez. İlim ayrıdır, ilmi üslûp ayrıdır. ‘İlmin kaidelerini, sonuçlarını anlatabilmek için mutlaka ilmi üslûp kullanılmalıdır’ diyenlere de katılmıyorum. Yüce Allah, elmanın, üzümün vereceği fayda ve enerjiyi küçücük bir aspirin şeklinde de (yani rengi, kokusu tadı olmadan) kullarına ulaştırmağa kadir idi. Ama o, aynı neticeyi verirken bir şekil, bir güzellik, bir tat ve bir koku ile birlikte verdi ise biz ne yapalım?..Tamamen ilmi bir eser olan ‘Hz. Peygamber’in Hitabeti’ isimli kitabımızı okuyan bir zat; ‘Bir doktora tezi olması hasebiyle çok sıkıcı olacağım zannediyordum. Ama böyle olmadı, okudukça rahatlık hissettim’ demişti.

Yazı yazarken mümkün olduğu kadar riayet ettiğim bir prensibim vardır: Kendim rahatlıkla anlayabiliyorsam o cümleyi yazarım. Anlamak için zorlanacağım bir cümleyi yazmamayı tercih ederim. Bugün Profesör olan bir öğrencim, ‘asistanlık yıllarında bir makaleyi yedi defa okuduğunu ama yine de ciddi şekilde anladım deme imkânını elde edemediğini’ söylemişti.

Şunu da söylemek isterim: Ben anlama zorluğunu çektiğim bir yazıyı zevkle okuyamıyorum. Bu durumda okuyucumun da zorlanmamasını istemek kadar tabii bir şey olmamalıdır.

*

Kitap üçüncü baskısını yaptığında gazeteler, özellikle Hz. Âdem’in boyu ile ilgili olarak ileri geri sözler söylediler. ‘Boyu şu kadar olmayan cennete giremeyecekmiş’ gibi sözler ettiler. Ben bunları ciddiye almadım. Bir televizyon programında, Hazreti Adem (aleyhisselâm) Efendimize secde etmediği zamanı anlatırken Şeytan için ‘Sırık gibi dimdik duruyordu’ sözü bahis konusu edildi. ‘İlmi bir eserde bu çeşitten ifade olmaz’ denildi. Kabul ediyorum, ilmi bir eserde bu olmaz. Ama bu kitabı ilmi üslûp ile yazmadım ve böyle bir iddiada bulunmadım. Ancak bu eserimde ‘Şeytan hakları’na saygılı olamadığımı itiraf ederim. ‘Bütün melekler Hz. Âdem’e secde ederken, şeytan da -medeni ölçülere uygun olarak- hazır ol vaziyeti almış, saygı duruşuna geçmişti’ diyemezdim.

Bunların dışında ciddi bir tenkit almadım. Belki de, tenkit etmeğe değmez denilmişti. Kitabı okuyanlardan ise pek çok dua aldığıma inanıyorum.

Burada bir kısım insanları rahatsız eden cihet, şeytana dil uzatma suçunun işlenmiş olmasıdır. Çünkü devir, suçsuzun değil, suçlunun itibarını koruma devridir. Nitekim bugün insan hakları denilirken kesin olarak hırsızın, katilin, yankesicinin, kapkaççının, ırz ve namus düşmanlarının… hakları akla gelmektedir. Mağdur ve mazlum olanın hakkının ayaklar altına alınmış olması hiç önemli değildir. Adı geçen canilerin haklarım koruma derdine düşen Avrupa milletleri, hapishanelerde bulunanların durumlarını ciddi şekilde gözden geçirip inceden inceye araştırmalar yaparlarken; öldürülen, evi soyulan, namusu kirletilen bir tek aileye, bir defalığına da olsa ‘geçmiş olsun ziyareti’ yapamamışlar ve bu durum onları asla rahatsız etmemiştir.[35] Göstermelik de olsa, “Suçlular hak ettikleri cezalarını buldular mı?… Çalman mallar sahiplerine iade edilebildi mi?… Namusu kirletilenin psikolojik tedavisi konusunda neler yaptınız?… Haysiyeti ayaklar altına alman insanlara gerekli ve yeterli tazminat ödendi mi?… soruları gündem dışı kalmıştır.

*

Kitabın son yani dördüncü baskısı tek ve büyük cilt halinde (basım yeri ve tarihi konulmamış olarak) zannederim 2005 yılında İpek Yayınevi tarafından yapıldı. Üçüncü baskıda doruğa ulaşan intizamsızlık belli ölçüde giderildi. Ancak kitabın dizgisini yapanlarla baş edebilmek kolay değil. Çünkü siz imkân ölçüsünde hataları sıfıra indirme gayretiyle tashih edip gönderiyorsunuz. Fakat o yanlışlar tashih edilmeden, çoğu defa olduğu gibi baskıya giriyor. Sizin sarf ettiğiniz bunca emek ve harcanan bunca zaman heba olup gidiyor.

Çünkü mes’ele olabildiğince basittir. Atalarımız bu gerçeği uzun yılların tecrübesi olarak dile getirmişler, “Keçiye can kaygısı, kasaba yağ kaygısı” demişlerdir. Siz kitabınızın imkan nispetinde hatasız basılmasını, okuyanı rahatsız etmemesini arzu edersiniz. Bu sizin en tabii hakkınız hatta görevinizdir. Okuyucuyu rahatsız etme gibi bir hakkınız yoktur. Bir bakıma özürlü mal satma gibi bir duruma düşmüşsünüz demektir. Ama diğeri yani basıma hazır vaziyete getirme göreviyle daktilonun başına geçen için durum hiç de böyle değildir. Tek hata olmadan basılmakla her sahifede üç beş hata ile basılmış olmak onu ilgilendirmez O, hangi şartlar altında olursa olsun iki satır daha fazla yazıp üç kuruş daha almayı düşünmekte ama, okuyucu her hâlü kârda hatayı size bulmaktadır.[36]

Hulefâ-i Râşidîn Serisi        

Ben Rasulü Emin Efendimizin hayatı ile yazı hayatımı sona erdirmiş olayım diye düşünüyordum. Arkadaşlarım, ısrar ettiler, Efendimizin ashabı ve özellikle halifeleri var, dediler. Tekrar başladık, Hulefa-i Raşidîn serisi meydana gelmiş oldu.

Burada şu açıklamayı yapmam gerekiyor: Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer devrini yazmak kolaydır, zevklidir. Çünkü olaylar daima olumlu yönde gelişmektedir. Ama Hz. Osman ve Hz. Ali devirlerini yazmanın vereceği bir zevk yoktur. Zira Hz. Peygamberin bin türlü emekle kurduğu, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in devam ettirdiği devlet, temellerinden sarsılmağa başlamış ve Hz. Osman, yapılan bir suikastle değil, evi kırk iki gün süren bir kuşatmadan sonra şehit edilmiştir. Acı olan da Medine halkının günden güne sertleşen havayı seyretmenin ötesinde fazla bir şey yapmamış ya da yapamamış olmasıdır. Hz. Osman’a cephe alanların arasında Hz. Peygamberin ashabından olan insanların bulunması, hatta onu şehit etmek üzere odasına girenlerin başında Hz. Ebu Bekir’in oğlunun mevcut olması hep hikmetle, hep içtihad hatası ile değerlendirilirse sonu gelmeyen bir kavram kargaşası olur. Zamanımızda veya bir başkası tarafından yapıldığı takdirde hata olanın sırf o zamanda yapıldığı için fazilet ve sevap getiren bir davranış olacağı düşüncesi hâkim olur. Çünkü okuyucu, genel olarak önceden bildiği yönde gelişen olayları daha rahatlıkla takip ve kabul eder. Dün bildiğine muhalif olanlar anlatıldığı takdirde aynı anlayış beklenmemelidir. Hele düne kadar Ashab-ı Kiram hakkında “Hata etmeleri mümkün olmayan ve her yaptıklarında hikmet bulunan bir toplum” olarak düşünülen bir neslin en üst seviyesini oluşturan Hulefa-i Raşidin, bu kitaplarda bir başka yönden tanıtılmışlardır.

*

1977 yılında Bursa Yüksek İslam Enstitüsüne geldiğimiz sıralarda idi. İlim yolcusu olan bir arkadaşa, “Rasulullah Efendimizin Ashabı hata edebilir mi?…” şeklinde bir sual sordum. Ellerinin, hatta çenelerinin titremeğe başladığını gördüm. Nasıl olur, böyle bir şey nasıl düşünülebilir, diyordu.

Bu arkadaş, ilim yoluna atılmış, Yüksek İslam Enstitüsü tahsili yapmış, bunun ötesinde belli ölçüde çalışmalar yapmıştı. Onun durumu bu olunca, geride kalanların durumu bir başka türlü olamazdı.

1977 yılından daha önceki devirlerde ise, Efendimizin ashabının “İnsan” olduklarını söyleyebilmek bile ciddi sonuçlar doğurabilirdi.

Bunun sebebi ise, Mü’minlerin Kur’an ve hadis kültüründen uzak kalmaları, menakıb kitaplarının, ve bu kitaplarla beslenen kişilerin zihinlere hakim olmasıydı.[37] İslam Dini hakkında araştırma yapabilmek için yeterli malzemeye imkan vermeyen bir idarenin ağır baskısı altında sonucun bir başka şekilde tecelli etmesi de düşünülemezdi.

Ashab-ı Kiramı en iyi şekilde Kur’an ve sünnet (Bir başka deyişle Yüce Allah ve onun Büyük Peygamberi) tanıtabilirdi. Kur’an’ı ve Buhari, Müslim gibi eserleri düşüne düşüne okuyan insanlar sadece “Normal insan hayatı yaşayan” yani doğan, büyüyen ölen ve bu hayat içinde zaman zaman yanılan, hata eden bir nesil ile karşılaşırlar. Bu nesil, iman ve itaat konusunda genel bir değerlendirmeye tabi tutulursa, Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) Ümmetinin en üst seviyesini oluşturur. Kur’an bunu söylemektedir, Efendimizin hadisleri de bunu anlatmaktadır, Ancak ne Kur’an’da, ne de hadislerde onların “hatasız” oldukları ile ilgili bir bilgi bulma imkanı yoktur.

Kısaca söylemek gerekirse, Enfal suresinin ilk sahifesinin tercemesini okumak bile bu konuda ellerin alınlara konulup yeniden bir değerlendirme yapma gereğini ortaya koymağa kafidir.

*

Hulefa-i Raşidin devrini okuyanların Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer ile ilgili düşünceleri tamamen müspettir. Hz. Osman ve Hz. Ali devirlerinin aynı şekilde kabul gördüğü kanaatinde değilim. Sebebi ise; şimdiye kadar gerek Hz. Osman ve gerekse Hz. Ali devirleri mümkün mertebe suya sabuna dokunulmadan olabildiğince kısa verilmesidir. Bununla beraber işi biraz derinlemesine inceleyen insanın karşısına çıkan bir kısım davranışlar vardır ki bunları yazması zordur. Bugüne kadar hiç duymadığı hatta duymak istemediği olayların karşısında kalan insanların bir sarsıntı geçirmeleri de normaldir. Ancak bundan böyle her iki büyük zatın hakkında araştırmalar yapılacak, daha geniş, daha muhtevalı eserler verilecek diye inanıyorum.

Bugüne kadar yazılı olarak yapılan bir tenkid olmadı ise de, ikinci hatta üçüncü şahıslardan, özellikle Hz. Ali devri olayları konusunda rahat olmadıklarını anlatır ifadeler duydum. Hatta yayınevi sahibi, bu kitap sebebiyle Hz. Peygamberin hayatı kısmının bile satışlarında bir gerileme olduğundan bahsetti. Bunun sebebi ise Muaviye’nin Hz. Ali karşısındaki durum ve tutumunu dile getirmemizdir. Hz. Ali’ye minberlerde dil uzatması ve uzattırmasıdır. Onlara göre bu dil uzatmanın bile bir hikmeti vardır. O, içtihadının bir gereği olarak bunları yapmış hatta sevap kazanmıştır. Bu dil uzatmaların o    zaman yaşayan insanlarda ne gibi tesirler yaptığı, hatta Hz. Peygamberin ashabından olan insanların öldürüldüğü gibi konular ise üzerinde durmağa bile değmez. Kötü yapmamış onları şehâdet mertebesine ulaştırmıştır. Bu düşüncede olan bir insanın Hz. Ali kitabından memnun olması düşünülemez.

Hâsılı özellikle Hz. Osman ve Hz. Ali devirlerini Yüce Allah’ın huzurunda öğreninceye kadar insanların tek görüş etrafında birleşmeleri çok uzak bir ihtimal gibi geliyor. Bu sebeple bu iki devri, kaynakların verdiği gibi yazan bir insan bir takım oklara hedef olmaktan kurtulamayacaktır.

*

Burada ödemem gereken bir vefa borcumu dile getirmem gerekiyor:

Evet, yazı hayatına başlamamdan itibaren bugüne kadar bir şeyler yazılıp çizilmiş oldu. Bunları, tafsilatlı şekilde verdim. Bu eserlerin üzerinde de âdet olduğu üzere benim ismim yazılıdır. Ancak itiraf etmem gerekiyor ki, benim yetişmem için sayıya hesaba gelmez emekler çekildi. Başta babam, annem, olmak üzere büyüklerim yıllar yılı benim kahrımı çektiler, masrafımı yüklendiler. Hocalarım beni adam edebilmek için yıllar boyu uğraşıp didindiler. Daha evvel yaşayan büyüklerimiz hedefimizi belirlemek üzere kütüphaneler dolusu eserler bıraktılar. En azından Yüce Rabb’im bana, evimde, ekmeğin gevreğini içine dürmeyi beceren, dır dır etmeyi düşünmeyen, elde bulunanla yetinmesini ve mutlu olmasını bilen bir eş nasip etti. O da bana hayatımın her devresinde iyi bir destek oldu. Ben yemeğimi kendim hazırlasam, çamaşırımı, bulaşığımı kendim yıkasam, evimi ocağımı kendim temizlemeğe çıksam… zannederim bu kitaplar yazılmış olmazdı. Belki de yüzüme konacak sineği kovacak zamanı bile bulamazdım. Büyüklerimiz öteden beri, “Yiğidi öldür lâkin hakkım ketmetme” demişlerdir.[38]

Şunu kabul ederim:

Bir kısım eserler, gerçekten de ağır ve zor şartların meyvesidir. Derler ki, Rus edebiyatçıları, Rusya’da hüküm süren sert, acımasız ve ezici şartlar altında en olgun eserlerini vermişlerdir.[39]

Muhammed Hamidullah hocamız gibi büyüklerin hem de hiç evlenmeden tek başına bir hayat yaşadıkları, pek değerli eserlerle hayatlarını süsledikleri düşünülebilir. Ben de düşünüyorum. Ama benim adım hiç bir zaman Muhammed Hamidullah olmadı. Onun yaşadığı hayatı yaşayıp onun bıraktığı eserleri bırakabileceğimi söyleyebilmem için fırınlar dolusu ekmek yemem gerektiğini de biliyorum.

Hal böyle olunca, büyüklerimin ve eşimin bana sağladığı huzur ortamında bir şeyler yazdı ve çizdi isem ve bunun karşılığı olarak Yüce Rabb’im manevi bir mükafat verecekse bu mükafatın yarısı benim yetişmemde emeği olanlara, yarısı da bu satırları yazana olacaktır. Bunlar edebiyat değil, iltifat değil ciddi anlamıyla bir hakikattir. Yüce Rabb’im, beni adam edebilmek için her türlü çareye başvuran, bu kitapların yazılmasında emeği geçen, bana kitap yazabilmek için gerekli huzuru temin eden herkese dünya ve ahiret saadeti, iman selameti versin.

Zannederim artık basılan kitaplarımın bir listesini verme zamanı gelmiştir.

Kitap Listesi:

1-        İslam’da İrade Kaza ve Kader, İstanbul 1966

2-        İslam İmanı, İstanbul 1970

3-        Kur’an Işığında Peygamberlik ve Peygamberler, İstanbul 1974

4-        Hz. Peygamberin Hitabeti, İstanbul 1980

5-        Nübüvvet Pınarından Kırk Hadis, İstanbul 1982

6-        Hz Peygamber’in Öğrettiği Dualar ve Zikirler, İstanbul 1982

7-        Dini Bilgiler (Komisyon), Ankara 1982

8-        Tarih-i Dini İslam (Osman Kazana ile-Sadeleştirme), İstanbul 1983

9-        Özlenen Şafak, İstanbul 1984 – Özbekçe’ye terceme edildi.

10-     Aydınlıklara Doğru, İstanbul 1986 – Özbekçe’ye terceme edildi.

11-     Doğuş, İstanbull986 – Özbekçe’ye terceme edildi.

12-     Yükseliş, İstanbul 1990 – Özbekçe’ye terceme edildi.

13-     Guruba Yaklaşırken, İstanbul 1990 – Özbekçe’ye terceme edildi.

14-     Kavuşma, İstanbul 1990 – Özbekçe’ye terceme edildi.

15-     Hz. Ebu Bekir, İstanbul 1994

16-     Hz. Ömer 1, İstanbul 1995

17-     Hz. Ömer 2, İstanbul 1995

18-     Hz. Osman 1, İstanbul 1997

19-     Hz. Osman 2, İstanbul 1997

20-     Hz. Ali 1, İstanbul 2002

21-     Hz. Ali 2, İstanbul 2002

22-     Çeşitli Yönleriyle Nübüvvet Kavramı, İstanbul 1997

23-     Hz. Adem’den Hatemü’l-Enbiyaya 1, İzmir 1990 – Rusça’ya te edildi.

24-     ”                   ” 2, İzmir 1990 – Rusça’ya terceme edildi.

25-     ”                   ” 3, İzmir 1990 – Rusça’ya terceme edildi.

26-     Peygamberimize Neden İnanmadılar?, İstanbul 1984

27-     Zulmetten Nura (Osman Kazana ile-Sadeleştirme), İstanbul 1998

28-     Maziden Atiye (Osman Kazana ile-Sadeleştirme), İstanbul 2000

29-     Mervan b. Hakem, İstanbul 1998

30-     Kaynana Münevver Hanım, İstanbul 1969

31-     Üvey Anne, İstanbul 1971

32-     Bir Vicdan Uyanıyor, İstanbul 1973

33-     Son Fırtına, İstanbul 1976

34-     Bizim Sevgili Peygamberimiz, İstanbul 2009

35-     Dört Ulu Çınar (Peygamberimizin Halifeleri), İstanbul 2009

36-     Kendimi Anlatayım Dedim…, İstanbul 2009

*

Sh: 364-378

 

Buraya, 26 Temmuz 1992 tarihinde hazırladığım vasıyyetimi alıyorum. Olur ki bir kısım insanlara faydalı olur.

VASIYYETİM

Ben, Mehmed Nuri – Pakize Hatice oğlu Ahmed Liitfi KAZANCI, elli altı yaşımı doldurduğum şu 1992 yılında vasıyyetimi hazırlarken özellikle çocuklarıma bazı düşünce ve beklentilerimi aktarmakta fayda umuyorum.
1-Hayatta olduğum müddetçe mü’min ve Müslüman olarak yaşamak ve bu iman ile ölmek en büyük emelimdir. Ben şehadet ederim ki, Yüce Allah’tan başka hiçbir ilâh ve mabûd yoktur. Yine şehadet ederim ki Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) onun kulu ve Rasulüdür.
2-Hastalandığım         zaman kendiliğimden bu mübarek sözleri tekrarlamazsam hatırlatmanızı isterim. Bu konuda sizi hiçbir şey engellemesin. Öleceğini zanneder, korkar, üzülür gibi duygu ve düşüncelere asla yer vermeyin. Bana yapabileceğiniz son ve değerli hizmet bu olmalıdır.
Şayet hastalanırım da hastaneye kaldırırsanız, durumumun iyiye gitmediğini öğrendiğiniz takdirde hemen çıkarın ve evime getirin. Hastane köşelerinde ölmek istemiyorum. Hayatta olduğum müddetçe sırtüstü yatırmayın.
Öldüğüm zaman bağıra çağıra feryat etmenize, bir mü’mine yakışmayan sözler sarfetmenize asla razı değilim. Canınınz ne kadar istiyorsa o kadar ağlayın. İçinizi boşaltıncaya kadar göz yaşı dökün. Buna benim bir diyeceğim yoktur.
Dışarıdan hafızlar getirip hatim okutmayın. Fakültedeki arkadaşlarım kendiliklerinden okurlar da evde duasını yapalım derlerse engel olmayın. Fakat kendiniz hatırlatmayın. Şayet Bursa’da ölürsem namazımı (Şayet kendisi de vefat ettiğim şehirde ise) arkadaşım Mustafa Öztürk’ün kıldırmasını arzu ederim. Çorum’da ölürsem Hafız Recep Camcı hocam kıldırsın.
Fidye miktarını müftülükten öğrendikten sonra altmış tane oruç keffareti ve on tane de yemin keffareti için ayırdedin. Bunları ya bir fakire her gün birer tane verin.Ya da hiçbir fakire her gün birer tane verin. Fidye miktarı mesela altı lira ise siz bunu on liradan hesaplayın
Cenazemi Çorum’a götürmek zor gelecekse, kendi aranızda bir yer tayin edin. Ancak nedense Hamitler Mezarlığı benim içime yatmıyor. Mesela İlahiyat Fakültesinin yanındaki mezarlıkta ya da Orhaneli’nde, Kestel’de veya bir başka yerde olabilir. Eşim de benim defnedileceğim yerde defnedilmeyi istemektedir.
Ben anam, babam, kardeşlerim hakkında her gün Rabb’ime yalvardım. Bağışlanmalarım niyaz ettim. Onların üzerlerinde hakkı bulunanları da bağışlaması için Yüce Rabb’ime yalvardım. Sizlerden beklediğim de budur. Benim için hiçbir maddi külfete girmenizi istemiyorum.
3-Eşim Sacide’ye, evlendiğimiz ilk gecede, ölünceye kadar olacak haklarımın tamamını, Allah Teâlâ’yı ve Rasûlü Emin Efendimizi şahit tutarak helal etmiştim. Aynı duygu ve karar üzere olduğumu bir defa daha tekrar ediyorum. Kendisinde hiç bir hakkım yoktur. Yüce Rabb’im onu, dünyada ve ahirette mutlu etsin, cennetine ve cemaline kavuştursun.
Annenizi gül gibi geçindirmek sizlerin görevi olmalıdır. Hatırını kırmak, huzur evine kapatmak gibi yolları denemenize razı değilim. Şayet böyle bir yol tutarsanız cezanızı bulacağınızı da bilin.
Sizlere gelince Ayşe, Abdullah ve İbrahim:
Sizler için de dileğim dünya ve ahirette mutlu olmanız, dünyadan ahirete kamil bir iman ile göçmenizdir. Rabb’im sizi razı olduğu niyyetlere ve amellere yöneltsin, huzuruna razı olduğu ve beğendiği kullar olarak alsın. Kendi kapısından başka kapıya muhtaç etmesin. Çocuklarınıza da aynı mutluluğu tattırsın. Allah şahittir ki sizleri hep kendimden üstün görme arzusunu taşıdım. Aşağıya sıralayacağım bazı tecrübelerimi de sırf sizin daha iyi durumda, daha mutlu halde yaşamanız maksadıyla yazmış bulunuyorum.
4-Ben filanın oğluyum, kızıyım gibi sözlerle övünmenize asla razı değilim. Geçmişiyle övünmek hiç kimseye dünyada fayda getirmemiştir. Ahirette hiç olmayacaktır. Evet en azından “Filan soysuzun oğlu/ kızı, filanca din düşmanının oğlu/ kızı…” dedirmedim. Kimin oğlusun, kızısın denildiğinde yüzünüzün kızaracağı bir ad bırakmadım. Ancak bu, karın doyuracak bir şey değildir.
Kendiniz yapabilirseniz bir şeyler yapın. Kimseden fayda beklemeyin. Başkasından gelecek olanla iş yapacağım derdine düşenler ellerinin boşa çıkacağını önceden kabul etmelidirler.
Evlerinizde ibadet kokusu, yüzlerinizde ibadet nuru bulunmalıdır. En değerli sermayeniz, Allah’a ve Peygamberine saygı ve sevgi olmalıdır. Kendinizi Yüce Allah’a ve Peygamberine iyice tanıtmış olarak dünyadan ayrılmış olmalısınız.
Dedelerimden beri devam edip gelen hafızlık şerefini ben çocuklarıma ulaştıramadım. Torunlarımdan olsun hafızlığı yeniden devam ettiren birinin bulunmasını pek arzu ederim.
İslam’ın şartlarım yerine getirmek ilk hedefiniz olmalıdır. Namazdan sonra zekat vazifesini hiç unutmayın, ihmal etmeyin. Belli bir iki aile tespit edin, verdiğinizi daima zekât niyyeti ile verin. Ben bu konuda kusurlu davrandığıma kanaat getirmiş durumdayım. İnşaallah ölmeden evvel telafi ederim
Yarın kıyamet gününde ne yapacağız?
Birbirimizi arayıp yardımcı mı olacağız. Bunu pek isterdim. El ele tutuşup Rabb’imizin huzuruna varmayı, “Allah’ım, işte senin istediğin gibi bir ailenin fertleri olarak geldik, bağışlamanı ve ikramını diliyoruz” diyebilme mutluluğunu arzu ederdim. Böyle olmayacak diye korkuyorum.
Yoksa birbirimizden kaçacak mıyız?… Bir kısmımız bir tarafa, diğer kısmımız diğer tarafa mı gidecek? Hz. İbrahim (aleyhisselâm) in, babasına fayda veremeyeceği günde [40] hangimizin bir başkasına faydası olacak dersiniz?… Kıyamet gününün dehşetinden küçücük yavruların saçlarının ağaracağı Kur’an’da belirtilmiş.[41] Yeryüzü dolusu, hatta bir o kadar malı olanın, kendini kurtarmak için hepsini de kurtuluş akçeşi olarak vermeğe razı olacağı ama fayda vermeyeceği yine Kur’an’da bildirilmiş. [42] O halde yarın mahşerde, “Allah’ın has kulu, Rasulullah’ın has ümmeti” olma yolunda biriktireceğiniz sermaye ile gelmeye gayret edin. O gün pişman olmamağa bakın. Çünkü oradaki pişmanlık insana hiçbir fayda temin etmeyecektir.
5-Geveze olmamağa gayret edin. “Bu adam ne zaman susacak?” denilmesini beklemeyin. Üzerinize düşmeyen sözü söylemeyin. Bilmediğiniz konularda konuşarak başkalarını kendinize güldürmeyin. Dinlemeyi konuşmaktan üstün tutun. Bir sırrınız varsa sırdaşınız yine siz olun. Başkalarına söylediğiniz sırrınız etrafa yayılırsa sadece kendinizi kınayın. Söylemediğiniz sırrınız sizin esirinizdir. Söyledikten sonra siz onun esiri olursunuz.
6-Kimsenin hakkını çiğnememek, hakkınızı da kimseye çiğnetmemek, sizin ömür boyu göz önünde bulunduracağınız bir prensip olsun. Zalimin hasmı Yüce Mevlâdır, Mazlum olmakta da bir fayda yoktur. Bir başkasının hakkını yemeyelim, ama hakkımızı da yedirmeyelim.
7-Sakın bir kimseye kefil olmayın. Çünkü borçlu olan “Ödeme imkanım yok” dediği zaman kimse ona, “Öyle şey olmaz. Ödeyemeyeceğin borcun altına girmeyeydin” demiyor. Bütün sorumluluklar kefil olana yükleniyor. Sırf başkasına kefil olduğu için borçlu elini kolunu sallayıp keyf içinde gezerken hapishanede yıllarca yatanları biliyorum. On tane insanı zengin edecek durumda iken, sırf kefil olduğu için bütün mal varlığı elinden alınan hatta sadece bir tek sigorta emekli maaşı ile geçinmeğe mecbur kalanları biliyorum. Pırıl pırıl üç beş daire sahibi iken hepsi de elinden çıkan kirada oturmaktan başka çaresi kalmayanları biliyorum. Kısacası kefil olmanın getirdiği zararları gözleri ile görmüş bir insan olarak, eğer beş paraya muhtaç, onun bunun vereceği sadaka ile geçinmeğe mecbur duruma düşmek istemiyorsanız hiç kimseye kefil olmayın.
8-Gece yarısına doğru bir eve müsafir gitmekten daima çekinin. Başkalarının zamanını almak, uykusuz bırakmak ve ardınızdan dedi kodu ettirmek sizin vazifeniz değildir.
Uygun bir vakitte gittiğiniz yerde de, “Daha ne zaman kalkıp gidecekler?” denilmesini beklemeyin. Çünkü siz ayrıldıktan sonra o evin, kendi halinde iken yapacağı bir çok işi olabilir. En azından uykusuz kalacaklardır. Yarın erkenden işe gideceklerdir. Hiç değilse başlarını dinlemeğe, istirahate ihtiyaçları vardır.
Özellikle hastaları ziyaret edin ve hasta ziyaretini on beş dakikadan fazlasına taşırmamağa gayret edin.
Müsafir iken sofradaki yemeğe görmemiş gibi saldırmayın. Evinizde hiç yemediğiniz, bir daha yemeyeceğiniz çeşitten bir yemek de olsa kendinize hakim olmasını bilin, ölçüyü kaçırmayın. Bunu çocuklarınıza da iyice anlatın. O yemek sizi bir kerre doyurur, fakat o günkü hareketiniz yıllarca zihinlerden silinmez. Kırk yıl kendinizi diyete çekseniz onu insanlara unutturma imkanını bulamazsınız. Bu konuda benim de unutamadığım hatıralarım vardır.
9-Başkalarının ayıp ve kusurlarım dilinize dolamayın. Yapabilirseniz kendi ayıp ve kusurlarınız ile meşgul olun. Kendi kusurlarınız için mazeret bulmağa alışkın olan zihinlerinizi başkası için de mazeret bulmağa alıştırın. Gücünüz yeterse gördüğünüz kusuru, kırıcı olmaksızın ve kimsenin bulunmadığı yerlerde anlatmağa düzeltmeğe gayret edin ve o olayı unutup gidin. Ben şahsen kusurumu anlatanlara minnettar oldum.
10-Mecbur kalmadıkça kimseden emanet bir şey almayın. Aldığınız takdirde işi bitince teslim edin. Sahibi tarafından istenmesini beklemeyin. Söz gelimi bir kitap aldınızsa onu, bir gazete kâğıdına da olsa kaplayıp kullanın. Verdiğiniz emaneti vakti gelince istemekten çekinmeyin. Böyle yapmanız, ötede beride bunun dedikodusunu yapıp günaha girmekten daha iyidir. Ben bunu yapamadığım için giden bir çok kitabımın geri gelmediğini üzülerek söylemek zorundayım.
11-Ödünç para aldı iseniz mutlaka bir yere yazın. Ödedikçe ödediğiniz miktarı düşün. Alacağınızı da yazın. Vaktinde ödenmediği takdirde isteyin. Almak için meşru olan yolları denemekten çekinmeyin. İşlerinizde, iş yerlerinizde tertip ve düzene dikkat edin. Okuduğunuz bir kitap, kullandığınız bir alet, sırtınızdan çıkan bir gömlek bıraktığınız yerde kalmasın. Eviniz ve işyeriniz “Aslan yatağı gibi” olsun ama “Hayvan yatağı gibi” olmasın.
12-Veresiye alış veriş yapmamağa gayret edin. Hayatım boyunca bakkala, kasaba… borç yapmadan yaşadım. Elimde varsa aldım, yoksa olmasını bekledim. Pek mecbur kalmadıkça kimseden borç istememeğe gayret edin. İstediğiniz zaman, “Para isteme benden, buz gibi soğurum senden” diyen atalarımızı hatırlayın. Bu konuda yaşanan acı tecrübeler gözlerimin önünde duruyor.
13-Kardeşler arasında iyi geçim olması benim, rüyada görmeğe bile razı olduğum bir mutluluktur. Sizden istediğim, birbirinize, kardeşe yakışır şekilde muamele etmeniz, kardeşlik bağlarını son nefesinize kadar güzel bir şekilde devam ettirmenizdir. Herkesin geçmişinde ufak tefek kusurları bulunabilir. Bunlar “Çocukluk günleri idi, geldi geçti” cümlesi ile rahatça halledilebilir. Kısacası:
Mezarıma, el ele tutuşmuş, birbirini seven, sayan kardeşler olarak gelin. Şayet, kardeşlik bağlarını -gayri meşru şekilde- kopardınızsa mezarıma yaklaşıp da beni rahatsız etmeyin.
14-Annenizi evvela Yüce Allah’a, sonra size emanet ediyorum. Yanınızda kaldığı müddetçe her türlü hizmetinde bulunmayı kendiniz için bir şeref ve mutluluk sayın. Ben nice defa, “Annem şurada olsa da hizmetini görseydim, ayaklarının altını öpseydim, yüzlerimi sürseydim” diye hasretle kıvranmışımdır.
Dünyada kaybedilen para tekrar kazanılabilir. Evi yanan ya da yıkılan tekrar yenisini ve daha güzelini yaptırabilir. Pek çok sevdiği arkadaşından ayrılan, daha samimi, daha cana yakın arkadaş bulabilir. Ama anne bir defa elden çıktı mı bir daha gelmiyor. Onun yerini bir başka varlık dolduramıyor. Bir defa rüyamda gördüğüm zaman on beş gün onun sevinci ile kıvranıyorum. Şunu iyi bilesiniz ki terazinin bir tarafına anne hakkı konulduğu takdirde diğer tarafa neyi koyarsanız koyun o hakka müsavi olmayacaktır.
15-Parayı, “Başkasına muhtaç etmiyor” diyerek sevin. Fakat kendinize efendi yapmayın. İki kuruş mukabilinde şerefinizi ayaklar altına almayın. Hileli yollara, utanç verici usullere başvurmayın. Çünkü sonu, o paranın dünyada bırakıp gidilmesi olan bir hayatı yaşamaktayız.
Mezarlıklarda “Filan çiftliğin sahibi – falan makamın sahibi” gibi ifadelerle karşılaşıyorum. Bu sözlerle orada yatanlar arasında ne gibi bir bağlantının kaldığım da bilemiyorum. Dünyanın bir ucundan diğer ucuna söz geçiren kimseler bugün üzerlerinde dolaşan köpeklere “Hadi, ötede dolaşın” diyemiyorlarsa, o çiftliklerin de, o makamların da getireceği faydadan söz etmek budalalık olur.
16-Evlilik hayatınızda kendinizi olduğu kadar eşlerinizi de düşünmenizi isterim. İyilik yapmadan iyiliği, hoşgörülü olmadan hoşgörülmeyi beklemeyin. Yumuşak yoldan yürününce elde edilecek olanı sert bir tutumla yaptırma yollarını denemeyin.
Çocuklarınızın eğitiminde dinin ve maneviyatın mutlaka yeri bulunsun. Bundan böyle başlamakta olan “Robot devri” onları kalpsiz, duygusuz hele imansız, ahlaksız, vicdansız hale düşürmesin.
Sizlere, kardeşlerime, yeğenlerime, öğrencilerime, üzerimde hakkı bulunanlara haklarımı helal ediyor, dualarınızı bekliyorum.
***
Vasıyyetimi de böylece takdim ettikten sonra artık yazacak fazla bir şey kalmamış olmalıdır. Hiç de kısa bir hayat yaşamış değilim. Bununla beraber hayat, benim ve genelde bütün insanlar için “Dün ve Bugün” den ibaret olmalı. Dün geçip gitmiştir, tekrarlayıp bir defa daha yaşama imkanı yoktur. Bugüne gelince onu da elime, yüzüme bulaştırmaktan ötede bir şey yapmış olmadım. Yüce Rabb’im yarın, “Biz size, düşünecek bir insanın düşüneceği kadar bir ömür vermedik mi?…”[43]ayetini hatırlattığı zaman, “Hayır vermedin!…” deme imkanına sahip değilim.
-Dünyaya hiç gelmemiş olmayı ister miydin?
Bu gibi soruların da, cevaplarının da insana fayda getireceği inancında değilim.
-Peki ömrünü daha güzel, daha değerli bir şekilde geçirmeyi ister miydin?
Böyle bir suale hayır demek için aptal olmak bile yetmez. Ama, evet demenin getireceği fayda ne?
Hasılı, tafsilatını Yüce Rabb’imin bildiği, benim ise yüzde doksandan fazlasını unuttuğum ya da kendime göre değerlendirdiğim bir hayat yaşadım, Karşıma ne çıkacak, Yüce Rabb’imin affı mı, azabı mı?… Bunu kestirebilmem çok zor hatta imkansız. Onun rahmetinin, mağfiretinin hudutsuz olduğunu biliyorum, azabının çetin olacağını da biliyorum. Rahmetine güvenirken, gazabından yine Yüce Rabb’imin rahmet ve mağfiretine sığınıyorum.

Sh: 614-620

**********************

Hayatımla ilgili olarak yazdıklarım, yazmak istediklerimin tamamı mı?

Bu soruya evet diyemiyorum.

Acaba kendimi, olduğumdan fazla gösterdiğim oldu mu diyorum. Oldu ise normaldir. Çünkü öteden beri kaidedir: “Keser kendi tarafına yontar.”

Bunlar benim kendi açımdan dile getirdiğim hayatım. Acaba başkaları beni nasıl ve ne halde gördüler?.. Benim gibi görmediklerinde şüphe etmiyorum. Bununla beraber önemli olan ne benim, ne başkalarının bakış açıları. Değil mi ki yarın Yüce Rabb’imizin şaşması mümkün olmayan, yanlış netice vermesi düşünülemeyen terazisine gireceğiz ve kaç okka geleceğimiz orada belli olacak?… o halde bu konuda fazla yorulmağa, öyle değildi, şöyleydi demeğe de lüzum yok. Bir Arap şairinin dediği gibi problem orada çözülecek, herkes bineğinin at mı, eşek mi olduğunu, adalet terazilerinin kurulduğu günde öğrenecek.[44] Atalarımız da bu gerçeği “Berber, saçım ak mı, kara mı?…” sorusuna verilen cevap ile halletmişler ya. Bu saçlar bir gün önümüze dökülecek, değirmende mi ağartıldı yoksa yüz ağartacak bir yol mu tutuldu belli olacak.

Gün gelecek, üzerimize atılan üç beş kürek topraktan başka bu dünyada yaşadığımıza delalet eden bir şey kalmayacak. Ya da yazdıklarımızdan memnun olan bir kısım insanlar “Allah razı olsun,” diyecek ve bir Fatiha gönderecekler.

*

Hatıralarımı takdim ederken Dolmabahçe sarayını ziyaretimden bahsetmiş ve yer yer, “Buradan ötesi yasak” şeklinde levhalarla karşılaştığımızı anlatmıştım. İçime gömdüğüm, açıkça anlatamadığım, anlattığım takdirde havanın bulanacağından, bir kısım rahatsızlıkların baş göstereceğinden endişe ettiğim hatıralar var ki onlar benim içimi yakıp kavursa da benimle birlikte mezara kadar gidecek. Bu hatıralardan bir kısmı da sırf sözü uzatmamak için terkedilmiştir.[45]

*

Şeyh Sadi-i Şirazi, Gülistan isimli değerli eserinin sunuş kısmında, “Meclis temâm şüd ve omr be âhır resid” sohbet meclisi tamamlandı ve ömür nihayete erdi, der. Ben de bu sözlerle hatıralarımı bitirmek istiyorum. Bundan böyle hayat nasıl devam edecek ve ne zaman ilahi davet gelecek?… Herkes gibi ben de bilmiyorum. Ancak ben Yüce Rabb’imin “Ey iman edenler, Allah’a karşı gereği gibi saygılı olun ve ancak Müslümanlar olarak ölün”  [Al-i Imran suresi, 3/ 102] emrine uyarak, Nuh (aleyhisselâm) ömrü yaşasam da İslam Dini üzere yaşamayı İslam Dini üzere, kelime-i şehadeti söyleye söyleye ölmeyi arzu ediyorum. Dünya hayatından beklediğim en büyük mutluluk budur. Bunun ötesinde mutluluğun bulunduğuna da inanmıyorum.

*

Kardeşlerime, arkadaşlarıma, eşim ve dostuma, öğrencilerime, kitaplarımla beni tanıyan ve dua eden insanlara sıhhat ve afiyetle geçen, iman ve İslam nuru ile süslenen, Allah ve Rasulüne sevgi ve hürmetle bezenen bir ömür diliyorum. Dualarını bekliyorum,

Allah’ım bizi gerçek anlamıyla tevbe eden kullarından kıl.

Allah’ım bizi maddi ve manevi temizliğe kavuşturduğun kullarından kıl

Allah’ım bizi, sevdiğin, razı olduğun, beğendiğin kullar haline getir.

Allah’ım bizi, “kıyamet gününde korku duymayan, mahzun olmayan” kullarından yap.

Allah’ım son nefesimizi şehadet kelimeleriyle vermeyi, cennet ve cemaline kavuşmayı nasip et. Cehennem azabından muhafaza buyur. (Âmîn, bi hürmeti Seyyidi’l-Mürselin)

BİR GARİB İLE TANIŞMAK İSTER MİYDİNİZ?…

Bir garibi anlatırlar, dert yüküyle dolu imiş.

Hayat boyu ezilmiş hep, hor görülmüş, sevilmemiş.

*

“Domuz Çollu” imiş adı. Kırıkmış kolu kanadı.

Çarıkçılıkmış san’atı, ondan kadri bilinmemiş.[46]

*

“Börtük” derler imiş ona, kıvranırmış yana yana,

Saç sakal ağarmış ama, gönlü delik deşik imiş.

*

Ayrı düşmüş vatanından, saçı ağarmış ahmdan.

Habersizmiş günahından, felekten hep sille yemiş.

*

Aklı ermezmiş çok şeye, çekilirmiş bir köşeye,

Bir ağlaya, bir inleye, “Neden sevenim yok?…” dermiş.

*

Bir gün çalınmış kapısı, “Hadi, gidiyoruz!…” denmiş,

Söyletmeden götürmüşler, öldüğünü bilememiş.[47]

***

*

Allahümme salli alâ Seyyidinâ ve Nebiyyinâ ve Şefîınâ Muhammedin ve alâ âlihî ve ashabihî ecmaîn.

Emirsultan, 29 Safer 1430 / 24 Şubat 2009 Salı

 

Kaynak: Ahmet Lütfi KAZANCI, Kendimi Anlatayım Dedim- (Hayy’dan Geldim Hû’ya Gidiyorum), Kasım, 2009, İstanbul

[1]            Bunun en açık misalini görmek isteyenler, Adnan Menderes ve Ethem Menderes arasındaki dostluğu gözden geçirebilirler. Soyadı bir ama arada hiç bir akrabalık bağı mevcut olmayan bu iki dost, küçüklükten beri hep yan yana yürümüş, sanki ikiz kardeşmiş gibi bir görüntü vermişlerdir. Aydın’ın Çakırbeyli çiftliğinde kırk bin dönüm tutan ve tamamı da Adnan Menderes’e ait olan (Taşkın Tuna, Adnan Menderesin Günlüğü, 89) arazi, Ethem Menderes’i de yeterince doyurmuş olmalıydı. Başbakan’a göre en sevdiği arkadaşı Ethem Menderes’ti. Bu dostluk dillere destan olmuştu. (Samet Ağaoğlu, Marmara’da Bir Ada, İstanbul 1972, s. 36) 27 Mayıs 1960 ihtilali bu dostluğun sadece tek taraflı olduğunu, Ethem Menderes’in, rahmetli Başbakan’a içten içe pek derin bir kin ve nefret besleyen ve bunu gününe gün tuttuğu defterine işleyen, gerçekten saygı değer bir insan olan Başbakanı samimiyetten mahrum gülücüklerle aldatan biri olduğunu ortaya çıkardı.

Konuyu anlatırken Samet Ağaoğlu der ki: “…Mahkemede hatıra defterleri okunduğu zaman herkes önce şaştı., sonra irkildi, sonra iğrendi. Fakat heyhat!… Adnan Menderes’i ölüme götüren yol bu hatıra defterlerinden başlıyordu. Bu defterlerde daha başka öyle yapraklar vardı ki akla türlü şüpheler getiriyorlardı. Bu şüpheler Cemal Gürsel Paşanın ihtilalden 23 gün önce yazdığı meşhur mektubu Bayar’a asla göstermemiş, hükümet ve partinin sorumlu heyetlerine insanlarına haber vermemiş olması ile daha ileri ihtimallere yol açıyordu. İşte yine insan muamması ile karşı karşıyayız. Hayatta her şeyini borçlu olduğu adama karşı neden bu hareket? Cevabı basit! Her şeyini (ona) borçlu olduğu için. (Samet Ağaoğlu, Marmara’da Bir Ada, 37, 38)

[2]       Ahmed b. Hanbel, 4/ 134; Deylemi, Cihad 11

[3]       Mehmet Akif Ersoy, Safahât’ı takdim etmek üzere yazdığı beş beyte bakınız.

[4]            İsmi lazım olmayan milletten bir adam müsafirine buyur etmiş. İzzet ve ikramda bulunmuş. O gece, ertesi gece derken geceler geceleri, günler günleri takip etmiş hatta haftalar birbirine eklenmiş. Bu müddet içinde adam, müsafirliği iyice pekiştirmiş hatta perçinlemiş. “Bu adam ne zaman gider ki?…” düşüncesi ev sahiplerine bir hayır getirmemiş. Kendi milletlerinden olan birine de, “Arkadaş, senin gidecek bir başka kapın yok mu?… Üç beş gün için bir başka aileyi şereflendirsen de nefesimizi tazelesek!…” diyememişler. Fakat adam az çok insaf sahibi imiş, bir sabah yatağını toplamış, heybesini hazırlamış, atına binmiş.

 -Sizi çok rahatsız ettik. Artık gitmek gerek, demiş.

Ev sahibi, “Hadi güle güle, bir daha yolculuğa çıkarsan bizim köye uğramayı sakın düşünme!!!…” diyememiş. Ne de olsa kendi milleti. Kökten ayıp etmiş olmamak için, yarım ağız,

-Bir iki gün kalsan olurdu, demiş.

Demiş ama, hayatının en büyük hatasını yaptığını da anlamış, Çünkü adam atladığı gibi yere inip,

-Allah razı olsun. Atı nereye bağlayayım, demez mi?…

Ev sahibi, dilini çıkarabildiği kadarıyla uzatmış,

-İşte şuna bağla demiş.

(Bu milleti tanıyamadık diyenler olabilir. Dolmabahçe’den öteye gidiversinler)

[5]            Âşık Dertli diye bilinen zatın asıl adı İbrahim’dir, Geredelidir. 1772 -1846 yılları arasında yaşamıştır.

[6]       Müslim Zikr 14 (4/ 2065; Tırmizi, Cenaiz, 67 (3/ 370)

[7]       Bakara suresi, 2/ 156

[8]       Gençlik günlerimde bu uğursuz sözü, göğsünü gere gere, ağzı köpüre köpüre söyleyen medeni kişileri dinlediğim oldu. Bu adamlar kendi canlarını, akıllarını görmemişlerdi. Hele varlığını hiç hissetmedikleri vicdanlarıyla, namus duygularıyla da tanışmış olamazlardı.

[9]http://muratdursuntosun.wordpress.com/2012/03/09/seyhi-seyrani-corumi-haci-mustafa-rumi-faruk-i-sirani-nami-diger-kara-seyh/

https://ismailhakkialtuntas.com/2010/03/17/gavs-ul-azam-ihramcizade-ismail-hakki-toprak-sivasi-pirleri-ve-seyhleri-hakkinda-bilgiler/

 [10]          Öyle kelimesinden sonraki üç noktanın yerini tutan kelimeyi yazmak istemiyorum. Ancak babam bu kelimeyi telaffuz ederken, fena anlamda kullanmaz, “Okka döver, terazide gerçek anlamıyla ağır basar” manasında kullanırdı.

Şunu söylemem gerekiyor: Babamın bir ilim adamı olmaması sebebiyle adı geçen zatların ilmi sevileri hakkında söz söylemesi mümkün değildi. Özellikle onların Yüce Rabb’imizin yanındaki derecelerine gelince bu konuda ne babamın, ne de bir ilim adamının söz hakkı olamazdı.

[11]     Ruslara mağlup olduğumuz ve o mel’unlann ordularının Yeşilköy’e kadar ilerlediği 1873 yılı, hicretin 1290 yılma rastlıyordu. Bir taraftan savaşın ağır baskısı, diğer taraftan mevsimin kurak gitmesi gibi sebepler bir araya toplanınca, görülmemiş bir kıtlık yaşanmış ve o felaket yılı, “Doksan’ın kıtlığı” adıyla bilinir olmuştu.

[12]     Haklâ kelimesinin son hecesi kalın ve uzatılarak söylenir. Yukarıda yazılı şekli ile bu okuyuşu verebilme imkansız. Çünkü kendim doğru dürüst okuyamadım.

[13]     Çorumlular Kellegöz Camiini iyi bilirler. Dedemin evi, Vali konağından (şimdiki Zafer okulundan) Kellegöze giden yol üzerinde ve camiyi de geçtikten sonra sol tarafta idi. Şeyh Efendinin evi ise aynı cadde üzerinde ve camiden vali konağına gelirken sol tarafta idi. Bildiğim kadarıyla bir Çerkez Şeyhi Ömer Lütfi Efendinin, bir de Şiranlı Şeyh Mustafa Efendinin evlerinin kapıları, dikkat çekecek derecede büyük ve iki kanatlı idi. Şiranlı’nın kapısı değiştirilerek alelade demir kapı konuldu. Şu satırların yazıldığı günlere kadar (09.01. 2008) Çerkez Şeyhi’nin kapısı eski haliyle durmaktadır.(Alaybey sokağında, Katipler Konağı yanında)

[14]    Şiranlı Şeyh Efendi, iki kızından birini Kürt hocaya nikahlamıştır. Diğer kızı ise, yakın arkadaşım Mehmet Aksu’nun annesinin annesidir,

[15]          Milönü, Çorum’un güney- doğu cihetinde, eski Medtözü caddesinin geçtiği tarafta idi. Milönü’nden itibaren Hacı Kerim bağlarına giderken yükselen tepeye Şehir Doruğu denilirdi. Bugün bu isimler geçerli mi yoksa sadece eskilerin hatıralarında mı kaldı bilmiyorum.

[16]      ’Ahmed Davudoğlu Hocamız, Hayrettin Karaman ağabeyimizi pek sever, pek takdir ederdi. Enstitüde bulunduğu gecelerde mutlaka odasına çağırır, mütalaasını kendinin yanında yapmasını ister ve onunla sohbet ederdi. Fakat daha sonra araya giren ve bu samimiyetini çekemeyen bir takım müfsitler birbirini pek seven bu iki ilim adamını birbirinden ayırmışlar hoca bu derece sevdiği hatta hürmet ettiği öğrencisine karşı alabildiğine soğuk duygularla doldurulmuştu. İlim adına, edeb adına bu olayı kabul edemediğimi ifade etmek istiyorum. Yüce Allah, müfsitlerin cezasını mutlaka verecektir.

Yasin suresi, 36/ 68

[18]     Bilindiği üzere Denizli’den gelen arkadaşlar “Seni tenkit edeceğim” yerine yukarıdaki ifade şeklini tercih ederlerdi. Rahmetli Mehmet Sofuoğlu hocamız, bu çeşitten bir sohbet olduğunda, şöyle anlatırdı: Adam gider, “Beni bir kebap yap” der. Kebapçı bu sözü, “Bana bir kebap yap” şeklinde anlar.

[19]    Ama bu derslere kimi getirebilirdiniz? Kök kurutulmuş, cenaze yıkayacak insanı mum yakıp arama devrine girilmişti. Şöyle on beş yirmi yıl daha geçse Türkiye’de kelime-i şehadeti bilen kimse kalmayacak, “Mabedi ve ezan sesi olmayan bir ülke” oluşturma başarısı yakalanacaktı. İstanbul gibi, Türkiye’nin gözbebeği olan bir şehirde bile bu ilimleri okutabilecek hocalar bulma imkanı maalesef yoktu..

[20]    Bu beyit, rahmetli hocamızın, Seyyidü’l-Enbiya Efendimiz için yazdığı bir na’tin son beytidir. Tamamı hocamız tarafından kaleme alman Büyük İslam İlmihalinin sonundadır. (Na’t, güzel sıfatların anlatılarak medhedilmesi demektir. Na’t ile sıfat arasında fark vardır. Sıfat hem iyi, hem fena olan özellikler için kullanılır. Na’t ise sadece iyi anlamda olanlar içindir.)

[21] Menderes ona: “Bir Başbakanın yakasını toparlayıp bunları söyleyebiliyorken daha hangi demokrasiden söz ettiğinizi anlamıyorum,” cevabıyla mukabele etmişti.

[22]    Bu haber o günlerde dilden dile dolaşmışta. Çirkin demek için bile insanın utanç duyacağı bu sefil davranış, bizzat Menderes’in küçük oğlu Aydın Menderes tarafından açıklandı. Babasının asılmasından birkaç gün sonra icra yoluyla ve yazılı olarak kendilerine tebliğ edilen üç kalem masraf (Cellat, darağacı ve yağlı ip parası) istenmişti. (BUGÜN Gazatesi 25 Mayıs 2009 Pazartesi) Türk insanı bu çeşit bir uygulamayı tarihinde ilk defa görmüş oluyordu. Hangi dereceden bir cinayetin faili olursa olsun idam edilen bir cani için ailesi bu anlamda rahatsız edilmiş değildi.

Bu tebliğ ile iki gerçek vurgulanmak isteniliyordu: İlki, bu aileyi olabildiğince çökertmek diğeri ise: Bizim ne kalitede kişiler olduğumuzu şimdiye kadar öğrenemedinizse öğrenin, demiş olmaktı.

[23] Pişman olur da bir gün dönersen bana geri

Gönül kapım açıktır, çalmadan gir içeri.

(Söz Ayhan İlter, beste İrfan Özbakır, makam Hüzzam)

[24] Hastanedeki hanım gerçekten böyle biri mi idi? Bu konuda söyleyebileceğim hiçbir şey yok. Rahmetli annem, bu hastabakıcı hanım hakkında bir şeyler söylemiş mi idi? Bunu da hatırlamıyorum. Onu sadece anneme ve diğer hastalara hizmet ederken görmüşlüğüm vardı.

[25]    Yardımcı Doçent Doktor Mustafa Öcal tarafından hazırlanan Cumhuriyet Dönemi Din Eğitimi ve Dini Hayat (Ensar Neşriyat, İstanbul 2008) isimli kitapta hatıralarımı anlatırken beş yerine altı kardeş demişim. (Cilt 2/ 90) Düzeltir ve okuyuculardan özür dilerim. Beş kardeşin üçü oğlan, ikisi kız idi.

[26]     Çorum’un Eski Ekin (Eskekin) köyündendi.

[27]     Buhari, Talak 25 (6/ 178); Müslim, Zühd 42 (4/ 2287)

[28]     Çorum tabiri ile söylendiğinde Tânıvermiş. (Özellikle kadınlar Tanrı kelimesini Tânı şeklinde söylerler. Tânı misafiri derler)

[29]    Buhari, Cihad, 102 (4/ 5); Müslim, Fezailü’s-sahabe, 34 (4/ 1872)

[30]    Buhari, Edeb, 96 (7/ 112; Müslim, Birr 164 (4/ 2023)

[31]     Vaktiyle her Peygamber adına ayrı bir cilt olmak üzere kitaplar yazılmıştı. Bir Peygamber hakkında kitap yazılırken Yüce Rabb’imizin kitabına, Server-i Enbiya Efendimizin sünnetini ihtiva eden hadis kitaplarına bakılır ve onlara dayanılarak, onlara muhalif olmayan rivayetler değerlendirilir. Kitap ancak bu bilgilerin ışığında ortaya çıkar. Ama Kur’anda ve sünnette yeterince bilgi bulunmayan bir Peygamber hakkında bir kitap yazıldı ise bu ancak hayal mahsulü olan bir roman olmanın ötesine geçemez. Sözgelimi Zülkifl, El-Yesea… gibi Peygamberler hakkında bilgilerimiz üç beş satırı geçecek durumda değilken onların hakkında başlı başına bir kitap nasıl te’lif edilebilir?

[32]     Bursa Erkek Lisesi öğretmen ve öğrencileri tarafından tertip edilen bir Umre seyahati idi. Her türlü hazırlık yapılmış ancak iki kişinin daha varlığına ihtiyaç duyulmuştu. Hemen yazıldık. Arkadaşım Osman Aşçıoğlu, diyanetteki bir arkadaşına telefon etmiş ve ismimiz, orada bulunan listeye alınmıştı.

[33]     Bu zat, Rize İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Doç. Dr. Kemal Yılmaz idi. Hac mevsiminde hastalandığım günlerde şahsıma karşı samimiyetle yaptığı hizmetleri Yüce Rabb’imin ecr-i cezil ile karşılamasını niyaz ediyorum. İlk tanıştığımızda pek memnun olmuş, hemen elimden tuttuğu gibi, hanımının yanma götürmüş “Bak S… bu hocam Ahmet Lütfi Kazancı’dır, demişti..

[34]     Yusuf Sûresi, 12/ 111 (Son ayet).

[35]     Nitekim Eylül 2006’da İstanbul’daki İsmail Ağa Camiinde saldırıya uğrayıp öldürülen Hoca Efendi tamamen unutulmuş, zaten öldürülmesi gerekiyormuş gibi bir tavır takınılmış, katilin öldürülmesi ön plana geçmiştir. Onun pek saygın ve değerli olan haklarının peşine düşülmüş, fakat ‘Bir de öldürülen hoca vardı, o ne olacak?’ demek gibi bir sual hiç kimsenin hatırından bile geçmemiştir. Bir kaç münasebetsiz yazarın, bu konuyu, “Öldürülen imam insan değil miydi?…” şeklinde dile getirmesi, savsaklanmış, asıl katilin hakkı dururken, hoca Efendinin ölümüyle uğraşma gibi anlamsız bir yol tutulmamıştır..

[36]     Böyle olduğu içindir ki, tashih edilmek üzere önüme gelen ilk nüshada, çıldırtacak, beddua ettirecek derecede fahiş, her sahifede ortalama yedi sekiz yanlışla karşılaşma mutsuzluğunu yaşadım. Üstelik mesela benim, bir Peygamber’in ism-i şerifi geçtiği zaman (s.a.v.) yani sallallahü aleyhi vesellem yazdığım yerlerde (r.a.) yani radıyallahü anh ibaresini koyan, adam, “Neden böyle yaptın?” denildiğinde, “Kötü mü ettim? Peygamber adı geçince böyle denilir, kitabını düzelttim” demez mi? Şurasını hatırlatalım: Yazılı eserlerde Peygamber ismi geçtiğinde (s.a.v.) sallallahü aleyhi vesellem veya (a.s.) aleyhisselam şeklinde işaret koymak, şayet Rasulullah Efendimizin ashabından ise (r.a.) radıyallahü anh diye göstermek bir adet olarak yerleşmiştir. Ashab-ı Kiram’ın dışında kalan bir büyük için rahmetüllahi aleyh denilir.

[37]    2006 yılında idi. Bursa haricinde bir yerleşim merkezinde namazımı kılıp mescitten çıktığımda, altmış beş yaşlarında, uzun sakallı bir kişinin, ayaküzeri sohbet yaptığım gördüm. Hz. Ali’nin evlenmesi konusunu anlatmakta idi. Sevgili Peygamberimiz, kızı Hz. Fatıma ile Hz. Ali’yi nikahlayıp evlerine yerleştirdikten sonra Hz. Ali’nin, kılıcını kuşanıp dışarı çıktığını görür. Sebebini sorar. Hz. Ali,

-Allah yolunda yetmiş bin kafirin boynunu vurmadıkça Fatıma’nın odasına girmeme kararını verdiğini söyler.

Bu cahil adam bunları söylerken, etrafındakiler de, Kur’an ayeti dinler gibi heyecanlı idiler. Ortada ciddi bir sebep yokken kafir ya da müşrik bir şahsın öldürülmesi meşru ölçüler içinde düşünülemezdi. Ayrıca o günkü durumda, Medine, Mekke ve etraftaki yaşayan insan sayısı yetmiş bine ulaşamazdı. Bu gibi cahillerin anlattıklarıyla beslenen insanların bilgi dereceleri konusunda ne denilebilir?.

[38]     Bu sözün anlamı, kazansan da karşındaki insanın hakkını ver. Onu bir vuruşta öldürdüm. Zaten bir vuruşluk canı vardı deme, o da gerçekten iyi vuruyor, yaman kılıç kullanıyordu. Fakat Rabb’imin yardımıyla ben galib geldim demeye alış, demektir. Bu sebeple, başımı dik tutmağa, “Bunları ben yazdım. Bunların hepsi benim eserim,” demeğe dilim varmıyor, hayatım boyunca kazandığımı zannettiğim edebim buna izin vermiyor.

[39]     Şunu da kaydetmem gerekiyor, ne zaman bir Rus edibinin kitabını okuyayım dedi isem, (Misal: Kanser Koğuşu) onların ruhlarının ağırlığı çöktü üzerime. Viktor Hügo’nun Sefillerindeki tadı, Rus yazarlarında bulamadım. Viktor Kravçenko’nun “Hürriyeti Seçtim” isimli eserini seve seve okuduğumu söylemem, bütün Rus yazarları için geçerli olmamalı.

[40]     Buhari, Enbiya 8 (4/ 110); İbn Kesir, Tefsir, 2/ 150

[41]     Müzzemmil suresi, 73/ 17

[42]    Maide suresi, 5/37

[43]     Fâtır suresi, 35/ 37

[44]     “Sevfe terâ izencele’l-gubâru-Eferesün tahteke em hımâru”
(Toz açılıp göz gözü görür hale geldiği zaman, bineğinin at mı eşek mi olduğunu görürsün. – Beytin yazarını bilmiyorum. Rahmetli Server hocam sık sık bu beyti tekrar ederdi.) (Şeyh Bedreddin’in Varidatında geçiyor.)

[45]     Hiç düşünmediğim bir anda hayatımı kaleme almamı hatırlatan Prof. Dr. İsmail KARA beye tekrar teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Rabb’im kendisinden razı olsun, dünyada mutluluklar versin, Ahirette cennet ve cemaline kavuştursun.

[46]     Çollu, benzi soluk, sararmış, güçsüz demek oluyor. Aynı anlamda Börtük de kullanılıyor, Taze fasulyeyi suya koyup bir müddet kaynattığınız zaman henüz pişmemiş ama rengi değişmiş halini anlatırken “börtlettim” derler. Börtük de yüzünün rengi iyice solmuş, buruşmuş olana verilen bir sıfattır. Hoşa giden bir sıfat olmadığını söylemeğe lüzum görmüyorum.

[47]     1 Mart 1998 Emirsultan – Bursa

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s