GEÇMİŞ ZAMANA DAİR -Şeytanla Konuşmalar- Hilmi Ziya ÜLKEN

(6. BÖLÜM)

Şeytan, beni memnun etmek için bu sefer elinde bir tomarla gülerek geldi:

—         Taze havadisten bıktınız. Size mahzeni evrakta bulduğum vesikaları getirdim. Biraz da müverrihin gözlüğile dünyaya bakın.

—         Hangi müverrihin? Bir işaretle Habili Kabil yapanın gözlüğile mi? Çölde mamureler icad eden ve gün görmemiş yer den kavimler çıkaranlarla mı? Yoksa kendini âleme «merkez» farzeden? Vesikalar içinde fânî olan ve pösteki sayanlarla mı? Mahzende gördüklerini rüyada gördüklerine ve hepsini sokakta duyduklarına karıştıranlarla mı Hasmı yere sermek için aynı kitapları hem red hem tasdik için kullananlarla mı? Tac giyen ahmaklara, kişverler fetheden canavarlara imrendiği için gezip tozduğu yerde kendini cihangir zannedenlerle mi? Yoksa fâtihlerin etrafını saran soytarılarla dalkavuklardan dünya dersi alarak gününü hoş geçirmek için her fırsatı ganimet bilenlerle mi? Birinin yaptığını öteki bozan bu kahbe felekte kimseye güvenmeden şüphe ve ihtiyat kovuğuna sığınanlarla mı? Yoksa…

—         Hangi gözlükle bakarsanız bakın. Benim verdiğim tozlar içinde yıpranmış bir kâğıttır. Herkes ona istediği gözlükle baksın. Bırakın onu ben size kendim okuyayım kulak sizin: istediğiniz gibi anlarsınız.

Bu oldukça büyük bir tomardı. Vaktimi bir hayli alacağından korkmakla beraber yine onu dinlemeden duramadım: şeytan baştan başladı. Arasıra sözünü kestikçe telâş ettiğimi anlıyor. Bazı yerden atlıyarak şuradan buradan okumasına devam ediyordu. Tomarın bazı parçalarını zaptedebildim. Onları naklediyorum:

«O zaman Konyada Tartuk sultanı hükümrandı. Dünya hercü merc içinde iken diyarı Rum endişeden uzak, âlem kasdı can ile puyan iken vatan emnü aman halindeydi. Kıpçak eli ihtilâllerle tarumar, İran Şiy’a elinde harap, Frenkistan münazaalarla perişan olmuştu. Arap baş kaldırdı, tedib edildi. Acem isyan etti, kahrü tenkil olundu. Yeryüzünde bu kuvvei galiyeye ne şikâyet edecek bir seda, ne mukavemet eyliyecek bir bilek kalmıştı. Hal böyle iken sultan komşu diyarlarda mahvolan saltanatların mültecilerini kabul etti. Eşraf ve âyan bunu şeamet alâmeti sayarak kararın geriye alınmasını ısrar ile rica ettiler. Bu ricalar sultana tesir ve bunca gayretler icrasına kâr etmedi: muhacirler kabul edildi. Yedi diyarın mezhebi, yedi ik-limin milleti bu dünya cennetini paylaşmak için dört bucaktan sökün etti.

Gelen halkın sefaleti diyarı Rumun merhametine dokundu. Muhacirlerin yıkanması için ırmak ve bendlerin suları yetmedi. Hamamları ısıtmak için civar ormanların ağaçlan tükendi. Vatanın cümle tellâkleri işe girdiler. Çamaşırcılar, köseleciler imdada koştu. Bu beklenmedik misafirler yine bir türlü temizlenemedi.

Hakîm Senaî Akşehirde bu kara haberi duyunca, «Allah devlete zeval vermesin» diyerek Konya yolunu tuttu. Cümle aktarı cihanı gezip yüz fende mahir, bin ilimde mahir olduktan sonra vatanın bir köşesine postu serip duaya başlamak zamanının geldiğine hükmetti. Hakîm, en ziyade ilmi akvam ve edyanda derinleşmiş, kendi rivayetine göre kütüphaneler dolusu telifat meydana getirmişti. Maksadı da, bu şerefli vesileyle Slâv ve Frenk akvamını tetkike imkân bulmaktı. Akşehirle Konya arasında bir tepeye çıkarak, seyli huruşân gibi cereyan eden kafileleri gözden geçirdi. Hakimi bir halkayla kuşatan tilmizleri, bu İlmî temaşayı, suallerile zaman zaman kesiyor ve üstad akvamın itikadları hakkında izahat veriyordu.

Bu geçit, muhacirlerin küçük bir ameliyattan geçerek islâmla müşerref oldukları yerdi Boyunlarında sallanan haçlar gömleklerin içerisine saklanıyordu. Tilmizlerden en zekisi sordu

—         Neden bu haçları atmıyorlar?

Hakîm Senaî, felsefî bir duruşla düşünerek:

—         Belki yol görünür, dedi. Tilmizleri bu remzi bir sene tetebbü ettiler.

Kıymetli Ferzendi Sabir, daha mühim bir cihete dikkat etmişti:

—         Ne için ya Şeyh, şu papasların boynunda ikişer haç sallanır?

Bunda şaşılacak ne vardı? Üstad mesleğine has olan vekar ile:

—         Bunlar Hazreti İsayı iki defa asmışlardır, dedi. O zaman tilmizler arasında bir münazaa başladı. Şeyhin kelâmını tefsir için ilim âşıkları bıçaklarını çekerek birbirine saldırdı. Bazıları yaraladı, bazıları yaralandı. Nihayet üstadın kararile mesele halledildi:

 —        Eskiden hırsızlar haça asılırdı, şimdi haçlar hırsızlara asılıyor. Bu kafile at hırsızıdır: beygirlerinizi başıboş bırakmaya gelmez. Şu gelenler kadın hırsızıdır.. Öteden geçenler akıl hırsızıdır.

Yan çıplak kadınlar arabalarda farkediliyor; önden yalın ayak sıska çocuklar, yanlarında genç erkekler omuzlarında heybe, çamura bulanmış poturlarile arabalar çevreliyor.

Hakîm Senaî bu milletleri daha yakından tanımak için geçidin ağzına kadar indi. Orda, nöbetini savan yolculara kendi dillerile Allah hakkında fikirlerini sordu: Müslüman olmuş bir Bulgar, Allahı şöyle tarif ediyordu:

—         Şipka’nın balkanlarında oturan bir komitedir Herkesten heybetli bıyıkları, herkesten büyük karabinesi vardır.

Bercu Bârûlerile yaklaşan Konya, payansız çölün ortasında tahaccür etmiş bir feryad idi. Haşmet bu şehir için yaratılmış, kelâm bu beldeyi telâffuz için icad olunmuştu. İlim bir su rete girse andan Konya hasıl olur., zafer tecessüm eylese bu şehir meydana gelirdi.

O anda iki kafile, beşerin rızkına minnet etmeyip mâna ile taayyüş eden iki cemaat surun önünde âram etmişlerdi. Bunlardan biri Hakîm Senaî’nin tilmizleri idi. Fânî fi-l-İlm olan bu gayretli cemaatin Bakâ bi l-Cehl mertebesine yükselmesi için teşehhüd miktarı kalmıştı. Bu mahsuldar ovada biçtikleri felsefe, giydikleri san’at ve içtikleri şiirdi. Bir zahıfe gibi sürünerek, bağrı yanık Konyanın ağzındaki feryadı boğmak için gelen diğer kafile «Kocabaş» m sürükleyip getirdiği müteharrik bir mahşerdi.

İnsan bu iki cemaati yanyana görünce, meleğin şeytanla ittifak ettiğine inanacağı gelirdi. Arabalar durdu, çadırlar kuruldu, cehennemi kadınlar çıplak göğüslerile kızgın öküzlerin arasında gezdiler. Gecenin saklayamadığı günahla’rı çadırlar örtecekti? Bu yabancı sahrada biçtikleri sefalet, giydikleri toprak ve içtikleri zehirdi.

Merhamet bu memleketin başmabeyincisidir. Yeni gelenleri de o karşıladı, o ağırladı. Yıllarca kapısında, konaklayan bu tanrı misafirine ambarlarını açtı, erzakını döktü. Bu yüzden halkın maişetine kesad geldi. Şikâyetler başladı. Ehli salibi tenkil eden Haşan Gazi halkın davacısı olmuştu. Erbabı zekâ sultanı iğfal ederek millet aleyhine sevkeylediler: Hasan Gazi Gâvle zindanına hapsolundu.

Fermanı hâkani ile müsavat ilân olunmuştu. Bu fermanda, mutlak müsavat, umumî kanunile zenginlerin dilenmesini meneden Şâirlerin Maliye, filozofların Bahriye nazın olmasını temin eder. Saray, cami, minare ve ezcümle kütüphane gibi lüzumsuz şeyleri ortadan kaldırır. Her vatandaş istediği zaman, dilediği kadar, aklına geldikçe mesleğini değiştirebilir. Bir senede, en ziyade meslek değiştirenlere mükâfat verilir, ilh—» deniyordu.

Artık her iş ucuzlamıştı. Medeniyet o derece inkişaf etmişti ki hiç kimse için çalışmaya ihtiyaç kalmamıştı. Lüzumsuz eski kumaş dükkânları kapanıyor, yerine her cinsten fikir ve akide hülâsaları, şahadetname satan faal ticarethaneler kaim oluyordu. Zihin bu türlü ihtiraları tezyid için çabalıyordu. Zamanın bir müellifi asri temayülleri şöyle hülâsa ediyordu: «Kanaatlerimiz üzerimizde birer gömlektir: İstediğimiz zaman giyer, istediğimiz zaman çıkarırız.» Bu mütaleaya, hür düşünen her mütefekkir iştirâk etti. Yalnız bir noktada tereddüde düşüyorlardı: müsavatı tesis için insanları bir boyda yaratmak kabil değil. Hiç değilse sonradan tesviye etmek lâzım. Acaba hepsini aynı boya getirmek için ayaklarından mı, yoksa başlarından mı kesmek daha münasip olacaktı? Bu mülâhaza, müsavat hakkında iki felsefî mezhebin teessüsüne sebep oldu.

O esnada Hakîm Senaî ve tilmizleri sultana müracaat ederek, Konya şehrinde çalkanan bu inkılâbı azimî tetkik etmek üzere bir eşek derisinin çevrelediği kadar toprak istediler. Hakîm istidasında «Bizler enfası hayriye ile kesbi maişet eden fıkarayı dervişandanız. Kimseye hacetimiz olmaz. Her halü kârda din ve devlet uğruna cehdü ikdam edenlere dua-hân oluruz.» diyerek maksadını temine muvaffak olmuştu.

Yunan kadîmin keçi ayaklı panları olduğu gibi, bu diyarın da o vakitler keçi akıllı insanları vardı, ince bir şerid gibi kesilen deri koca bir meydanı kaplıyacak kadar büyüdü, ilim ve hakikat âşıkları yedi ay geceli gündüzlü çalışacak bu meydanda tosbağa kabuğundan bir Darül irfan bina eylediler. Hakîm Senaî’nin Emin olduğu bu Darülfünuna saksağan belâğat müderris tayin olundu. Ustad, min vechin bu tahavvülâta aleyhtar ise de «elbette zamana hükmolunmaz, akıntıya kürek çekmedense iktiza edip suyuna gitmek münasiptir» diyerek, devrin icabatına riayette kusur etmiyordu.

Merak ve tecessüste kusvaya varan bu heyetten bir kısmı Ademle Havvayı bulmak üzere Hinde, diğerleri Kızılelmaya erişmek için Frenge sefer ettiler. Ne birinden eser, ne diğerinden haber gelmedi.

Muhacir kafilelerinin ardı arası kesildiği yoktu. Bazıları çamurdan yaptıkları heykellere tapar, onlardan şeytanlar gibi ürkerler; bazıları iblisi de te’lih ederek iki mâbude itikad ederlerdi. Halkın tahammülü kalmayıp şikâyet sedaları yükseldiği zaman, Hakîm bu kavmin şaşı olduğunu söyliyerek fetvasını verdi. Kasabanın ve binaenaleyh dünyanın en büyük hakimi bu reyde olduktan sonra itiraza mahal kalmamıştı. Hakîm Senaî’yi takdime hacet yoktur. Sükût onun hakkında en beliğ medhiyedir. Eser mi istiyorsunuz? Onun kum ve su üzerine yazılmış nice şaheserleri var. Biraz talâkati nakıs; fakat henüz yetmiş yaşındadır. Dilindeki kekemelik geçerse ilerde büyük bir hatip olacaktır. Hakîm, sultana minnetini muhacirlere hürmet le ifa etti. Vatana ayak bastıkları günün şerefine tertip edilen bir şiir okudu:

Irmaklar esnedi, dağlar gerindi.

Fadlı kemaline hasedle bakanlara kafası o kadar kalındı ki, bütün tenkit darbelerine rağmen yalçın bir kaya gibi mukavemet ediyordu. O fevkalâde iyi bir adamdı. Çünkü artık dişleri, tırnakları ve dili yoktu. Sanki bir makasla vücudundaki her taarruz kuvveti kesilmişti. Yemek yemez, su içmez, melekler gibi lâfzai Celâl ile taayyüş eder ve bu suretle maddeden mücerred ve münezzeh bir mâna halinde yaşardı. Eğer kendi si erkek ise, mutlaka kitaplan iğdiş edilmişti.

Ustad, bir gün tilmizlerile şehir dışında dolaşırken hoca Nasreddinin dağ gibi yığılmış kaya tuzu kazmakla meşgul olduğunu gördü, ve hayretinden;

—         Hocam, bu tuzu ne yapacaksın? diye sordu. Hoca:

  • Ya şeyh! diye mukabele etti. Şaheserlerinize biraz tad vermek için uğraşıyorum.

Hakîmi âzamin benzi sarardı; teessüründen bayıldı. Şakirdleri itina ile Konyaya naklederek bir haftadan aşırı âfiyetiyle meşgul oldular. Medreseler üç gün tatil edilip bilcümle ilimtalipleri Şeyhülmüderrisini ziyarete şitap ettiler. İlletinden sual olundukta;

—         Daha ne olacak, âyâranı bâsefa? Bu mülkü millete bunca hizmetlerim, cümle gazalardaki manevî himmetlerim ayaklar altına alındı. Kelâmı kibara müstenid hakayiki ezeliye bî mâna ve bî nemek (Mevlâna Gülistan için «binememek est» [tizsuzdur] demiş; Şeyh Saadi de «ve lîk helvast» [lakîn helvadır] diye cevap vermiş.) addolundu. Bundan böyle kadrü kıymetim pamal ve haysiyetim hâkisar oldu. Kimesne ile ülfetime imkân kalmadı.»

Yolunda mukabele eyledi. Hiddetini yenebilmek için, Hocanın dalâletine delil olan hayvanat ve nebatat ıstılahlarım saydı. Muhteşem ve boş sâinin, kuru ve parlak şöhretine istinad ederek bu bî edebin tecziyesi lüzumundan bahsetti. Konya sul tanı kazadan haberdar olunca, derâkap Hoca Nasreddini celb ile emvalini selbeylemeleri için ferman eyledi. Lâkin, Hakîmin hiddetini mucip olan tuz yığınından başka hiç bir malı olmadığı anlaşıldığı zaman, bir miktarı imaret aşhanelerine tevzi ve kalanı icabında sarfolunmak üzere zapt ve yağma olundu.

Kafileler nihayetsiz dalgalar gibi birbirini takip ediyor; başıboş gezenler gittikçe çoğalıyordu. Açlık bu korkunç ejderin gölgesiydi. O sırada sarayı biri rahmanî diğeri şeytanî iki kuvvet ihata etmişti. «Ruhu mutlak» ve «Mefkûrei mahz» olan Hakîm Senaî Mabaadüttabiiyei hey’iyyei hikemiyei felsefiye delâletiyle illetsiz eser olamıyacağını, ve binaenaleyh avalimi mümkinenin en mükemmeli olan bu âlemde efendisi, Konya sultanına ait kasrın kasırların en güzeli bulunduğunu parlak bir surette ispat ediyordu. Bu hizmetine mükâfatan kendisine Kutbu A’zam ve Gavsı Ekber unvanları bahşolundu.

Şöhretinin gürültüsü arabaların gürültüsünü unutturdu. Namının velvelesi milletin azabını sünnet çocuğunu avutan bir çıngırak gibi örtüyordu. Ruhun maddeden müstakil, seyyal bir ay nı sabit olduğunu kani olmıyan bilcümle muannidin ilmü fazlın nimetinden mahrum edildi. İçlerinde her ne kadar bütün ömrünü mütalea ile geçirmiş erbabı merak varsa da, icabı hale uymıyan dik başlıkları yüzünden onlar da metrûk ve harap oldular.

Kutbu A’zam bir gün haşmet ve dârat ile giderken, yolda bu mensî’lerden birine tesadüf ederek;

—         Ne ile vakit geçiriyorsun? diye iltifat buyurdu. «Duayı afiyetinizle» veya «Temennii sıhhatinizle» gibi bir cevap beklerken, o serkeş mukabeleten;

—         Papağanların filozof olup olmıyacağını tetkik ile meşgulüm, demesin mi?

—         Üstadımız, bu bî mâna sözü kailinin hiffet akima hamlederek bilâ teemmül yoluna devam etti. Maamafih şikâyet âvazeleri sarayın samit duvarlarına kadar yükseliyor, bu âlemde her şeyin iyi, her işin hoş cereyan ettiğine dair Hakimimizin mükerrer teminatına rağmen, inkılâbı âzim sultanın nazarından bu türlü uzak bulunmuyordu.

Hakîm Senaî hıfzı can için bununla da iştigalin lüzumuna kani olarak sefaletin felsefesini yazmağa başladı. Eser intişara vazolunduğu zaman, Hoca Nasreddin buna felsefenin sefaleti ile mukabelede bulundu.

Hasılı, bu rahmanı kuvvet ilmü fazlıyle etrafa nur bahşe derken, zevki mutlak ve şaytanı mahz olan diğer kuvvet de saraya çemberini takmış bulunuyordu.

Kocabaş, sultanın huzuruna onun sitayişi için yazılmış destanlar ve medhiyelerle dolu yüz deveden ibaret cesim bir kervanla geldi. Namus bu kafilenin nazarında alınır satılır biı metadı. Faydalı olan her şey mukaddes, zevki temin eden her iş hayırlı sayılmalıydı. Fenalığın ruhu ve ruhun fenalığı bu cemaatte ittihad etmiştir. Bu uşaklar güruhundan bir adam çıkacağını düşünmek deli olmaktan başka ne olabilirdi? Hepsi maymun ve arslan derisi altındaki eşeklerdi. Akıl, bu kafilenin arasından geçerken gözlerine bir avuç toprak atmıştı. Fakat cehennem gibi içten içe tutuşan şöhret ve hırsın ateşi onlara şeytanî hileyi öğretti. Zaten hile, menfaatin kuvvete karşı tabiatın keşfettiği bir muvazene değil midir?

Müdahinler sultana öyle bir saray yaptılar, ve duvarlarım o suretle imal ettiler ki, hile fısıldasa yüz aksi seda gelir; hakikat feryad etse sesi kaybolurdu. Zaman ve nisyan insanlardan daha kadirşinastır. Ziraki ömürlerini vatan uğrunda yağma ve sultan aşkına heba eden nice ehli himmet ihmal olunmakla kalmayıp, her biri bir semte teb’id edildi. Halk ile halikın beynine vasıta koymak nasıl günah ise, sultan ile vatan arasını açmak da o veçhile haram olduğundan, bu tarife ekberi habaisi irtikâp eyledi.

Yeni fermanlarla gelenlere şehirde alacak yer kalmamıştı. Mesele Kutbu A’zama havale edildi. Encümeni kebiri irfan içtima ederek bu derde bir deva bulmak üzere tetebbüata daldılar. Surun dışında bir şehir inşasına, şirki dâidir diyerek cevaz verilmediğinden ergeç bir sureti halle vasıl olmak yolu tutuldu.

Kimi yüz katlı binalar inşasını tasavvur eyledi ise de, Nemrudu âsî’nin kıssasını hatırlıyarak bundan feragat, kimi yer altına hücreler kazmağı teklif eylediği halde cehennem korkusuyla tatbikinden içtinap olundu. Nihayet her zamanki gibi Hakimin hikmeti vaktinde yetişti: ruhlarda ademi tenafüz yoktur. Bir noktada binlercesi karar edebilir; illâ ki şehrin kapısında cesetlerini bırakarak girsinler denildi.

Bu fikir, cümle ihvanın ezcümle sultanın fevkâl-had memnuniyetini mucip oldu ise de, şimdilik tatbikine imkân görülemediğinden «İlmî lâyihalar dosyası» nda hıfzı ile iktifa edildi.

Memleket sulhü sükûn, ahali emnü eman içinde olup bu devre «Devri Süleyman» denilse seza idi. Davacı yüzü görmemekten mahkeme kapıları ot bağlamış, şikâyetçi sesi duymamaktan kadıların kulağı tıkanmıştı. Hasılı işler yolunda idi. Kocabaşın icraatı, feyizli eserlerini vermekte gecikmedi: idarenin güzelliğinden memlekette ademi sükûnu hükümran oldu. Zamanında adaletten şeytan melekle barıştı. Kurt koyunla bağdaştı. Ve üstadı azamin kalemindeki mucizeyle kurdlar koyun ve ahmaklar kâhin oldu. Hakîm Senaî, kudemayı eşhad ederek, bu tarzı idarenin âlemde en güzel idare, ve bunu tatbik eden zatın en âdil hâkim olduğunu delâilile isbat etti.

Kocabaş, ilmi İrana, fazileti Horasana, şiiri Araba, hüsnü Yunana sefir olarak gönderip memleketten uzaklaştırdı. Bir bina inşası için nasıl evvelâ toprağın tesviyesi icap ederse, binayı zulmü kurmak için de ilk önce müsavatı ilân etti. Sonra bu müstevi zemin üzerinde kuvvetin heykelini riya çekicile yapmağa başladı. Fıkarayı doyuran imaret kazanının yerine, milletin başında kaynayan hud’a kazanını getirdi. Bütün bir milleti içine koymak için kuşlan ve yırtıcı hayvanları kafeslerinden çıkardı.

Kocabaş, kisveleri değiştirip halkın başına külâh giydirdi. O zaman küstahın birisi tarla ve toprak yüzünden davacı olmuştu. Kocabaş insafa gelip tahkikini emretti ise de, şahit olmadığından bir neticeye varılamadı. İş yine Kutbu A’zama havale edildi. Encümeni irfanın gayreti de katılarak meseleyi halle uğraştılar. Müttehimin inkârına karşı delil olmadan ne yapılabilirdi. İçindekinin ne olduğunu anlamak için, herifin kafasını kırmaktan başka çare varmıydı? Meclisin en yaşlı âzası ortaya yeni bir fikir attı. Bu adam «kesreti iştigal» ile meşhurdu. O kadar âlimdi ki Türkçeden başka bütün dilleri biliyordu. Dâva münasebetiyle serdettiği mütalea ebediyete malolacak harikalardan sayılmalıydı. Bu âlime göre, insanların kafatası billûrdan olsaydı içinde geçen bütün fikirleri görmek mümkün olurdu. Encümen dâvayı unutup saraydan ihtar oluncaya kadar bu nokta etrafında münakaşaya daldı. Nihayet Hakîm Senaî meseleyi halletti: madem ki müttehimdir, o halde mücrimdir. Mademki kudema söylemiştir, o halde doğrudur.

Kocabaş, durü diraz, tetkik ve tetebbüle verilen fetvâyı şu suretle tatbik etti. Hangisinin haklı olduğunu anlamak için ikisini de bir bataklığa attılar. Önce batanın haksız, sonra batanın haklı olduğunu kabul ettiler. Ve bu suretle dâva – kemali adaletle – hallü fasl edildi. O sırada Hoca Nasreddın, gezip tozduğu yerlerde Kocabaşın ömrüne dua ediyordu. Kimse bu hale akıl erdiremedi. «Hocanın bu taifeyle ülfeti yoktur, belki de içtinap üzeredir.» diyerek bunda bir sır ve hikmet olacağını kestiriyorlardı. Bir gün münasip fırsatta;

—         Ya şeyh, böyle bir zalime ne için himmet edersin? dediklerinde;

—         Elbette dua-hân olurum, diye cevap verdi. Evvel gelenlere beddua ettik, yine daha fenaları çıktı. Bari bu dursun da şerrin bir hududu bulunsun. O zaman bütün millet Hoca Nasreddine hak vererek Kocabaşın ömrüne dua ettiler.

Memlekette ilmü irfan inkişaf ederek ehli kemale rağbet çoğaldı. Hakîm Senaî, akidei ilâhiyesile hakayiki ezeliyeyi halka talim için «serbest dersler» küşadına karar verdi. Hutbe vesaikin kıdemine aitti. Kürsünün üzerinde birçok tozlu şişeler ve kırık anahtarlar duruyordu. Üstad şu sözlerle bahse girdi:

—         Ay en eski vesikadır. Çünkü onu bilcümle kudema ve İsraililer de görmüşlerdi. Ve sonra kendisini lâlühayran dinlemekte olan ahaliyi târihin mevcut vesikaları hakkında tenvire başladı.

—         Bu şişede Mısırın son Firavununun son nefesi vardır. Bu anahtar Süleymanın hâzinelerinin anahtarıdır ilh— gibi.

O zaman halk, bataklığın suları kadar derin ve durgun olan üstadı hararetle alkışladı. Her birimiz kendi hülyasının âleminde Eflâtundur. Hakîm Senaî de böyle bir Felâtunu zaman idi. O kadar mâhirane yazardı ki faciaları kahkahalarla güldürür. mudhikeleri hıçkırıklarla ağlatırdı. Bir insan için bu ne şeref, bir şahsa göre bu ne muvaffakiyetti. Güzelliğine o derece kanidi ki aynaların yalancı şahitlik etmelerine kızarak hepsini kırıp attı.

Maamafih karnında toplanan dehâsından sitayişle bahsolunduğu zaman o muhteşem tevazuu, ve o kudretli zaafı ile «ben san’atın asırlardır yanan ateşine bir avuç günlük attım, yoksa dünyaları saran bu rayiha yalnız benim eserim değil» derdi. Mânâsız ve muzlim bir söz söyleyince, tilmizleri mânidar ve ahmak bir tebessümle anlar görünürlerdi. Gençler ekseri emin olarak yapacaklarını, ihtiyarlar yaptıklarını ve ahmaklar yapmak istediklerini anlatırlar. Hakîm Senaî memleketi imar, Rumeli ile Anadoluyu havaî köprülerle rapt, Kızılelma’ya bir kuv- vei seferiye irsal için muazzam bir lâyiha tanzim ile «Divanı âli» de kıraat eyledi.

Sultan ise sanki dünyada değirmen gıcırtısından başka ses yokmuş gibi bunu dinliyordu. Üstadın edebiyattaki muvaffa kiyetlerinden sonra, cümle nev-heveslerde bir merak uyandı. Bir şâir farelerle tosbağalar arasındaki harbin destanını yazmağa başladı. Diğer biri, tac giydirilen bir merkebin târihini kaleme aldı. Böyle bir çok eserler telif edildi; yalnız insan kalbinin vekayinamesini yazmak kimsenin aklına gelmedi.

Bir gün ihtiyar ve bunak üstad yorgunluktan uyudu. Onu herkes derin bir mürakabeye dalmış zannetti. Rüyada melek suretine giren iblis Hakimi ziyarete gelerek onu fıskü fücura sevk ile iğvaya başladı.

—         Çinü Arab iyşü tarab üzre payıbend, ve cümle insü melek neşve-i felekten hissemend olur iken, ey fahri Rumu Acem, Felâtunu zaman olan üstadı muhterem, lâyıkmıdır ki sen bu ni’am (Burada bahsedilen «nimetler» dünya nimetleri değil, «rüya nimetleri» olacak!) dan cüdâ olasın. Ömrünü mütaleaya hasreyleyen bir biçare, kütüphanede merdivenden düşerek ölen hafızı kütüplerin cetvelini tanzim için eski vesaiki tetkik ederken merdivenden düşüp öldü. Devrin vekayinamesini yazmak için mahzeni evraka girip ömrünü tüketen müverrih, etrafında fırtınalar koparan ihtilâl ve kıymetten bihaberdi. Asîlerin me nakıbiyle, ihtilâlcilerin destanını yazan şâir, yol ortasında bir kıtalin kurbanı oldu. İlmi servet ve «cemi nukud» hakkında muhalled âsar meydana getiren müellif, bu halkın elinde metrûk ve açlığından nâbud oldu. Feragati nefsini talim eyleyen Hakîm, cümle yârandan evvel bu yola girerek evamıri İlâhiyeden fariğ oldu. On senedir hücresine kapanıp tetebbüe dalan âlim, ancak insanların iki ayaklı ve tüysüz olduklarını keşfede- bilmişti. Ötede bir cemaat yarım asırdır hakikatin meydana çıkması için mahzenlere kapatılmıştı: dünya onları unutup nesilleri münkariz olunca hakikatin nerede olduğunu anladılar.

Üstad ona, hiddetle:

—         Sen kimsin? bizden ne istiyorsun? diye sordu.

—         Bendeleri Cenabı hakkın eşref mahlûkatmdan olup sadakat ve ibadetile müftehir bulunan iblisim. Deyince Kutbu A’zamın hayreti kat kat oldu.

—         Böyle tatlı dilli, güzel yüzlü iblis olamaz buyurdular. Şeytan;

—         Malûmu devletleridir ki şeytanı inkâr eden Allahı da inkâr eder yollu bir kelâmı kibar vardır. Hikmeti vücudum «Amentü» nün içinde gizlidir. Beni haktan uzaklaştıran ona olan muhabbetimin şiddetidir. Zira ki firak aşkı tezyid, visal ise anı ademe îsâl eder. Cehennemi anın ateşi aşkile yanmak için ihtiyar, hattâ âbı kevserle cennetine tercih eyledim.

—         Evet, vakıa da öyledir. Fakat sen beni ne cihete sevkeylemek istersin, kasdin nedir?

Diye tekrar buyurdu. O anda iblis üstadın nazarına bir tabiat levhası açarak ona bakmasını işaret etti. Dünyanın en büyük Hakimini baştan çıkaran manzarayı lâlü hayran seyre daldı: solgun ve hararetli çehresi şarkın bütün sihrini ifade ediyor, elbisesi ihtişamile Şehrâzadın masallarını hatırlatıyordu.

Nar gibi tatlı dudakları, zambak hafif inhinalı burnu ve bir vahadaki fidan gibi taze ve lâtif kolları vardı.

Üstadın bu temaşaya mecali kalmadı. Kaçabilmenin bir yolunu ararken, şeytan;

—         Sevmek bir zaâf ise, kurtulmaya çalışmak daha büyük zaâftır, diye yolunu kesti.

Saadet, sultan gibi etba’iyle beraber gelir. Bu şâhane dilber, üstada bin gamzeyle iltifata koyuldu. Dudaklarında renk ve bahar açmış, yüzüne mehtabın nuru vurmuştu. Hasılı onda ha- mızî bir hüsün vardı; ve ilk bakışta Kutbu A’zamı yakarak kendinden geçirdi. Ne yazık ki sarhoş bir hikmet veya hekimâ- ne bir sarhoşlukla mestolan üstad, bütün talâkatı felsefiye ve kudreti İlmiyesini kullanarak sevdasını beyana başladığı zaman, o âfeti devran bir anda merhametsiz bir kalp veya kalpsiz bir merhametle sırrü nihan oldu. Ustad ise şuurunu kaybederek düşüp bayıldı. İblisin gayretile kendine gelince, o sihirli levhadan nişan kalmamıştı.

*

*          *

O zaman kocabaşın hükmü saltanatı kemale gelmiş, Sultan ve Hakim Senaî’nin inzimamı ile bir «Teslis İçtimaî» teşkil etmişlerdi. Her karar bu meclisten çıkar, her emir bu heyetten sâdir olurdu. Ulema beyninde nice zamandır cayi münakaşa olan «Külâhın heyeti» mi yoksa «Heyetin külâhı» mıdır meselesi bir kere heyetin millete giydirdiği külâhlar üzerine tamamen hallü fasledildi (Moliere’in «zor nikâhı»ndaki «külâhın heyeti»ni telmih.). Hakimin irşadile Kızılelma fedaileri gittikçe çoğalmakta, hareket emrini bekliyerek büyük cami meydanında toplanmakta idi. Bir kurban bayramı sabaha karşı teslis İçtimaî bu taifeyi helâllayıp uğurlayarak yola saldı. Elbette menzillerine vâsıl olmuşlarsa da bugüne kadar kendilerinden bir haber gelmedi.

Akşamları şehre nâzır bir kasırda ülema ve fuzalâ ile içtima ederek şatranç oynamak âdetleriydi. Kocabaş cümle şeytaniyat gibi bu fende de mâhir olduğundan veziri ileri götürür, vekili sürer, sipahi kaldırır, iki taarruzdan sonra şahı derdeste muvaffak olurdu. Günlerce devam eden oyun artık tadını kaçırmağa başladığı zaman, Kocabaş taşları toplar ve torbasına doldururdu. İşler bu hâlette devam ederken, ülema kıssadan hisse çıkarmağa ceht ile, şah, vezir ve sipahinin iradei cüz’iyelerile mi seyrü hareket ettiklerini, yoksa bir âmili haricî ilcasile mi sevk ve tahrik olunduklarını durü diraz münakaşa ve münazaraya dalarlardı. Müsadere alelmatlûp kıyası mukassim, cedel, mugaleta ve safsata tariklerile gittikçe tevessü eden bu münakaşal nihayet bütün şehir, hattâ memleket üleması beyninde intişar ederek mukateleye kadar varır, ve cümle erbabı ukulü bîzar ederdi. O zaman herkes bu belâdan halâs için bir çare aramakla meşgul iken, Kocabaş yine hallâli müşkilât olan dehâsile işe vazıyed eyliyerek iki mukabil cemaati huzuruna dâvet, münakaşayı teşci ile gazaplarını tahrik ve bu suretle yekdiğeri aleyhine idam fetvâlarını ahz; birinin fetvâsile ötekini bekaya isal ederdi.

Kocabaş Sultanla müşavere edip Hakîm Senaî’nin cem eylediği kütübü nâdireyi ne veçhile devlete maleylemek lâzım- geldiğini izah etti. Sultan ise icrasına ferman ettikte Hakîm Senaî divanı âliye davet edildi. Kocabaş kemali hürmetle kalkıp üstadı âzami makamına geçirdi. Bir kuzu gibi yumuşak ve bir çocuk kadar muti olan Hakîm, bilcümle kitabını devlet ve millete bağışladığını şahitler huzurunda beyan etti. Lâkin hükemadan Ebu Zeyd Sürucî’nin «Cihan intifa üzredir. Kimesne beyhude amel eylemez.» diyerek kitaplarını otuz bin dinara sattığını duyunca aklı başından gidip gizli gizli âhü zar eyler ise de, zâhirde «Bizler ferağat ehliyiz. Varsın bu âlemi fenanın zevkini sürsünler. Hakîm olan hâkimin şanı zamanı hazerde devletin kaidesine hizmetten ise faidesine himmet eylemektir.» yolunda ibrazı celâdet eylerdi.

Ulûmun dalbudak salmasile hasıl olan hıfz ve talim güçlüğüne karşı ehli dirayet bir usul aramağa kalktılar, içlerinden biri, cümle-i beşer bilgisini ihtiva eden kaşeler imaline muvaffak olmuştu. Bunlardan bir tane yutan o bilgi şubesinde mütehassıs olacaktı. Az zamanda kemal erbabı bütün memlekete yayılarak felsefe ve hikmet harcı âlem oldu. Bunlardan biri sürahilere güneşin ziyasını doldurmak fennini keşfetti. Bu bahiste derinleşen bir yığın çocuk üstadlar yetişti. Hakîm Senaî ise o sırada kilden ve topraktan heykelcikler imalıle meşguldü. Âlemi misalden bir parça ruh aşırarak bu toprak heykellere ilâve edince insan yaratılmış olacaktı. Bütün mesele o âleme hulûl için bir hile bulmaktan ibaretti. Maamafih üstadı âzamin küçük ve orta çapta aleyhtarları ortalıkta türemeye başladı. Hususile ihtiyarlık dimağına sekte verdiği zamandanberi meydanlarda serbestçe dolaşıp at oynatıyorlardı. İçlerinden bazısının boyu Hakimin pabucuna, bazının dizkapaklarına kadar geliyor, lâkin hiç birisi çizmeden yukarı çıkamıyordu.

En cür’etkârı «ruhun bir parçası olmaz» diye söze girişti. Ruh mutlak, küllî ve ezelîdir. Onu bölmek, parçalamak kabil değildir. Hattâ aslında madde bile mevcut değildi. Ruhun te- kâsüfünden husule geldi. Herhalde ruh ile bedeni bitemamiha tefrika imkân yoktur. Havassma gelince, ruh cıva gibidir. Ele avuca sığmaz. Tuttukça kaçar, kaçtıkça kovalar. Bir kalıba girmez. Bir kapta durmaz, durdukça şeklini değiştirir. Bir su retten ötekine istihale eder. Elle tutulmaz, gözle görünmez. Hem vardır, hem yoktur. Hem buradadır, hem başka yerdedir. Şu halde ruhun ilmi olamaz. Kimesnenin anı idrâke mecali yok tur, illâ ki ruhu mahz ola!» diyordu.

Kaşe tedarikine imkân bulamıyan, yahut bulunsa bile hazmetmeden çıkaran bir çok vatandaşlar bu tariki daha salim bularak dörtelle sarıldılar.

O sırada Kocabaş yeni oyunlar icadile uğraşıyordu. Baldırıçıplak takımından parayla tutulmuş beş on kişiyi bayraklarla sokaklarda dolaştırıp öküzlerin boynuzlarını yaldızlıyarak halkın yeni kanuna taraftar olduğunu parlak bir tarzda isbat ediyordu.

Sünnîler Şiîleri kesti, Şiîler Sünnîleri kesti: hürriyeti tefekkürün ilk eserleri bu suretle meydana çıktı. Kocabaşın canı eğlenmek istedi: tahtadan kuklalar yaparak onları bir encümen haline koydu. İpleri çektiği zaman hepsi birden kafa sallıyorlardı. Fakat günün birinde ipi çekince bazılarının kımıldamadığını gördü. O zaman Kocabaşın canı sıkıldı, ve tahtadan oyuncağını kırdı.

Gûya şikâyetler çoğaldı. Tenkid, topal bir eşeğe binmiş, arkasından koşuyordu. Hoca Nasreddine sordular;

—         Kocabaş, niçin bazılarını bu kadar terfi ediyor? Hoca teemmülsüz cevap verdi:

Yüksekten düşüp parçalansınlar, diye.

Hisarın duvarlarından cami meydanında toplanan halkı, münakaşa ve arbedelerini seyrederdi. Bu parlak fikirleri bir kutuya saklayarak kasasına yerleştirdi. Bir müddet sonra açtıkları zaman kutunun içinde kurdların yuva yapmış olduğunu gördüler.

Her cinsten yeni âlimler, taze mütehassıslar bu meydanda toplanıyor, Hakîm Senaî ile mütecavizi arasında icra edilecek felsefî müsaraayı seyre hazırlanıyorlardı. Ustad heybetli gövdesile sandalları yaran bir salapurya gibi kalabalığın içinde ilerledi.

Cılız ve âciz rakipleri, karşı tarafta Bursa kestanesi misillû halkalar teşkil etmişlerdi. Hakîmi ilzama hazırlanan bodur, şişman bir mütefekkir kısmı müşterek a’zam gibi, her cemaate dahil, her taifeye mensup görünüyordu.

Ustad o mahfilde hazır cümle yâranı tarafından davet olunduysa da, «merd olan ferd kalmaktan korkmaz» diyerek teferrüdü ihtiyar etti. Münazara o mertebe hararetlendi ki mecliste hazır kâffei ağyar gayzını izhara vesile buldu. Zaten Hakîm Senaî kocayınca ülemanın maskarası olur demezler mi? Aynı zamanda dört cihetten vâki olan suallerin hepsine birden cevaba kâdir olamayıp, bilâ ıztırar sükûta mecbur oldu.

Efkârı muhtelife eshabı Hakîmi ruhu tarife davet ile söze ağaz ederek,, biri ruh ne için seyyaldir? Diğeri ne için sâbittir? Biri neden daimdir? Diğeri ne sebepten muvakkattir? dediler. Hasılı tahtadan devin elbisesini çıkarınca parça parça döküldü ve ortada, üzerinden düşen kıymetli mücevher ve yakutlar kaldı. Muzaffer kumandanlar, terkedilmiş malları aralarında paylaştılar. İçlerinden bitine üstadı sabıkın muazzam kütüphanesi düştü. Bağ ve hanesile beraber tasarrufuna aldığı bu binaya bir âbidei irfan denilse seza idi. Yaprağı kesilmemiş, sahifesi çevrilmemiş kitaplardan bir dağ hasıl olmuştu. Az zamanda diğerlerinin hırs ve hasedini tahrik ederek, dile düşmek tehlikesi başgösterdi. Lâkin, dâhiyane bir buluşla üstadı lâhik bütün bu emlâki, ilâve ettiği üç beş döküntü kitapla beraber vakfederek mütevelliliğine biraderini tayin ve bu suretle «Millet hâdimi» ünvanını almaya muvaffak oldu.

İlmü fazlın nimetinden mahrum edilen Hakîm Senaî, ayağındaki don, sırtındaki gömlekle Konyadan taşra çıkarak kendisine yeni tilmizler aramaya koyuldu, ilk menzilde Hoca Nasreddine rastlayınca hicabından yolunu değiştirmeye savaştı ise de, ehli dil hoca;

—         İşte şimdi Hakîme benzedin, artık başbaşa geçip konuşabiliriz, diye iltifat etti.

Üstadı sabıkın vârisleri feryada başladı; lâkin aldıran olmadı. Ortada tosbağa kabuğundan mamul Darülirfandan başka bir şey kalmamıştı. Yalnız kitaplara dokunan yoktu. Ekserisi sokaklarda sürünüyor, araba dolusu bakkallara gidiyordu. Tüysüz ülemadan biri, kendisine bu lâkaydinin sebebi sorul duğu zaman:

—         Burada emniyet o kadar ziyadedir ki yere kitaplar serilse, üzerinden geçer de kimse almaz, diyordu.

Maamafih ilme rağbet çoğalmış, Darülirfana «Şeytaniyat» medresesi ismile yeni bir şube ilâve edilmişti. Cümle erbabı kemal, ezcümle reisülülema Ebu Zeyd Sürucî «âlem fıskü fücur içinde puyan, madde ruh ile tev’em olduğundan şübbanı zamanı o halet üzere yetiştirmek zaruridir» diyerek böyle bir medre senin küşadı için sarfı himmet eylemişlerdi. Bu bahiste yeditulâ sahibi pek çok ülema bulunduğundan kürsülerin ihdası hususunda müşkülâta düşülmedi.

Bu meyanda İlmi isbatı iblis, Târihi zenâdık, Usulü İğva, Fenni hile ve hud’a, Tatbiki menahî, ilh.. gibi esaslı dersler bulunuyordu. Bazılarında mütehassıs mevcut ise de, memleketin seviyesi henüz o derecei idrâke vasıl olmadığından şimdilik tehirine karar verildi.»

Şeytanın tomarından birçok bendleri atladım. O kadar yorulmuşum ki tam coşarak yeni nizamını anlattığı sırada ben kendisine yol vererek derin bir uykuya daldım.

«AKLI SELİM» E DAİR

Voltaire, «Rahip Meslier’nindir» diye bu isimdeki kitabı neşrettiği zaman herhalde devrinin, «aklı selim» e şiddetle muhtaç olduğunu hissetmiş olacak! O ne basit kuvvettir! Bununla beraber tam arandığı zaman da ne kadar ender bulunur! Aklı selimi zekâ ile, ilimle, ihtisasla, servetle, hiç bir şeyle satın almak kabil değildir. Ne kütüphaneler devirmiş allâmeler vardır ki ondan haberi yoktur. Nice ülkeler fethetmiş kahramanlar vardır ki ondan nasibi olmamıştır. Bazı koca bir müessese kurulur, toprağa altın dökülür, başında mimarlar, hekimler çalışır. Fakat ufak bir eksiği kalmıştır: su yolu açılmamış veya sobalar kurulmamış, boru delikleri unutulmuştur. Yahut havadar bir sırtın dibinde, gidip bir çukura girilmiştir.

Bazan bir kasaba kurulur, içinde en modern binalar vardır. Fakat toprağı tohum tutmaz. Bu müesseseleri yapmak, bu şehirleri kurmak için ilim, teknik, enerji ve unsur olarak ne isterseniz bol bol bulabilirsiniz. Bununla beraber onları bir araya getirince aradığınıza varamazsınız! Çünkü aklı selim eksiktir.

Adullah Cevdet rahip Meslier’nin bu kitabını tercüme ederken – bilerek veya bilmiyerek – bu ihtiyacın şiddetle duyulduğu bir zamanda yaşadığımızı ifade ediyordu. Fakat ne yazık ki o kitaptan değil, ancak hayattan çıkabilir.

Aklı selim, sade «akıl» değildir. Çünkü nice akıllı adamlar vardır ki ondan mahrumdurlar. Halkın bilgisi de değildir, çünkü halkın bilgisine dayanmakla beraber, bu bilginin aklı selim den uzaklaşması çok mümkündür: sıtmada, trahomda, aşıya karşı mukavemette, duada ve büyüde köylünün inadı gibi.

Esasına bakılırsa aklı selime en uygun olan ilimdir. Fakat ilim nazarî, aklı selim ise pratiktir. Birincisi teklif eder, İkincisi intihap ve icra eder. Bunun içindir ki her âlimin mutlaka iş başında aklı selim sahibi olması lâzım gelmez.

O her şeyden önce aklın pratik işleyişinde doğan bir meleke olduğu için İçtimaî bir hasletdir. Bazı cemiyetler, bazı devirler onu inkişaf ettirirler. Bazıları onu mahvederler. Romantik felsefe miskin entelektüalizm’in piçi diye onu hor görür. Halbuki masalların cücesi gibi bu cüce de devleri yere vuran asıl kuvvettir. Çünkü o bizzat pratik akıl dır.

Pratik akıl, normalleşmeye başlıyan bir cemiyette, muhite iyi intibak etmiş faal insanlarda meydana çıkar. Onu ne laboratuvarlarda, ne kütüphanelerde, ne romantik hülyalarda tedarik etmek kabildir. İnsanları hukukça ve kudretçe müsavi olmayan bir cemiyetin pratik aklı, bazı insanları imtiyazlı sayan adaletsiz, inhisarcı bir nevi aklı selimi inkişaf ettirir. Fakat insan-‘ ları hukukça, kudretçe müsaviliğe doğru gitmek istiyen demokrat bir cemiyetin pratik aklı inhisarsız, âdil, tam ve hakikî aklı selimi inkişaf ettirecektir. Halka dayanan cemiyetlerin bu dünya karanlığında fikir ve siyaset projektörü yalnız o olabilir.»

Gündelik bir gazeteye bu satırları karalarken misal bulmak için çektiğim sıkıntıyı bir ben bilirim, bir de Allah! Mevzu ne kadar cazibdi! Bununla beraber elim kolum bağlanmış gibi hiç bir şey yazamıyordum. Hayalimin kanadlarına kurşun mu ta kılmıştı? Gördüklerimi söyleyemez miydim? Gördüklerim yoksa zihnimde de icad edemez miydim? Bu da olmazsa binbir kitaptan ne masallar, neler okumak elimde değil miydi? Bu sıkıntı içinde tam defteri hiddetle kapatacağım sırada şeytan imdadıma yetişti.

—         Size aklı selimi ben mi öğreteceğim? dedi. Kaderin cilvesine bakın ki bu dünyada ölçüsüzlük, miyarsızlık namına her ne varsa yalnız onları öğretmeye memur olduğum halde, şimdi ağır başlı, ince görüşlü bir üstad gibi konuşmaya kalkıyorum. Mademki nasibim buymuş, haydi öyle olsun. Size her sabah hile, fesad yollarını gösteren, kırk kapının mandalını çalarak gelen ben şeytan, bu garip ukalâ külâhım tepeme geçirince kim- bilir ne maskara olmuşumdur. Kendimi şöyle bir aynada görmek isterdim. Romada komedyalara çıkan yarı maskara «ukalâ» 1ar gibi acaba bu rolü de becerecek miyim? Dikkat edin! Eğer rolümde aksamıyorsam devam edeyim. Çok rica ederim, açık söyleyin. Eğer bu ukalâ rolümün hakkından geldiysem, müsaadenizle ona sık sık çıkmak isterim. Çünkü – itiraf edeyim – ipliğim artık pazara çıktı. Biraz da gözlüklerimle, kır saçlarımla; derin bakışlarım, yüksek perdeden atışlarım, hikmet ve felsefe taslayışlarımla belki yeniden müşteri toplarım. Eğer rolümde muvaffak olursam, sizi temin ederim ki, ahrete kadar kapınızdan ayrılmam.

—         Aklı selime dair söz mü söyliyeceksin; ukalâ taslaklığı mı yapacaksın? anlayamadım.

—         Hem onu, hem ötekini! Daha doğrusu ukalâ olmadan size aklı selime dair uzun uzun bendleri nereden bulabilirim. Nasıl olur da aklım şu kuru kafama yetmezken, onu mezad malı gibi meydanlarda satarım? Bırakınız, önce şu kılığa gireyim. (Nasıl olması icap ederse öyle) giyinip kuşanayım. Sonra istediğiniz kadar nutuk, nasihat, belâğat, marifet birbiri ardından gelir.

Şeytan bir kenara çekildi; çantasından gözlükler, perukalar ve kitaplar çıkararak yeni kılığa girdi. Onu biraz önce görmeseydim hakikaten tanıyamazdım.

—         Bu ne ani değişme! yeni sanatını tebrik ederim, dedim. Hadi başla bakayım.

Sirklerde korkunç oyunlardan önce taklak atarak meydanı dolduran hokkabazlar gibi bir takım maskaralıklar yapacağını bekliyordum. Halbuki o koltuğunu kitaplarla şişirdi. Gözlüğünün üzerinden ve yüksekten gururla etrafını süzdü ve ağır ağır iki yanındakileri küçükseyerek orada dolaşmaya başladı. Gülmemek için kendimi güç tutuyordum. Onun hiç bir hali, ne havladığı, ne yaltaklandığı, ne şiir okuduğu, ne küfür ettiği, ne hıçkırıklarla ağladığı zamanki hallerinden hiç biri bunun kadar gülünç değildi. Gülmemek için yaptığım gayreti görünce müteessir oldu:

—         Demek rolümü beceremiyorum, diye boynunu bükerek bir kenara ilişti. Bense bu ciddî tonun bana yakışacağını zannediyordum. Maksadım güldürmek değil ürkütmekdi. Yüksekten bakmamın sebebi ilmimin heybetini göstermekti; dalgın dalgın duruşumun ve kimseyi görmeyişimin sebebi ne derin tefekküre daldığımı anlatmak içindi. Gözlüklerimin üzerinden bakarak etrafa iltifat edişimin sebebi, ilmin şâhikasından insanlara nasıl tenezzül ettiğimi ifade içindi. Masaya bir mektup koyarak ufuklara bakışımın ve zaman zaman içimi çekerek «Ah! bu memlekette insan kadri bilinmiyor» deyişimin sebebi, dünyanın dörtköşesinde adımın nasıl dillere destan olduğunu ve beynelmilel piyasalarda kaça satıldığımı ilân içindi. Bana bir müel liften bahsedildiği zaman «tanırım, bize hürmeti vardır» veya bir müsteşrikin adı geçince «elimizde yetişti» dememin sebebi, bu işe önce kendimi sonra dünyanın diğer ahmaklarını inandırmak içindi.

Bunca gayretime rağmen dudaklarınızın bükülüşü beni ye’se düşürüyor. Söyleyin, yoksa bu işi beceremiyecek miyim? Eğer böyle ise rolümü değiştireyim. Ne dersiniz? Yakıştıramadımsa bir münasibini söyleyim, onu yapayım?

—         Yok, yok!., dedim, mükemmel gidiyor, sen güldüğüme bakma, şimdi prova yapıyoruz. El âleme karşı seni korumasını bilirim. Bak o zaman nasıl ciddî dururum! istediğin kadar yüksekten at hepsini tasdik ederim.. Her kahve döğücünün bir hınk deyicisi vardır. Ben de ukalânın hink deyicisi olurum, ne çıkar! Geçim dünyası. Sıra gelir, ben de yüksektan atarım, o zaman hink!.. demek sırası sana gelir.. E!… Söyle bakalım, bu işte neler yapabilirsin?

—         Size akıl öğretmek haddim değil amma, yeni tertip «ukalâ» nın nasıl yetiştiğini anlatayım. Bir türlü beceremediğim bu rolü, ben kulunuzdan af buyursanız da sayısız dostlarınıza bağışlasanız daha münasip olmaz mı?

İftirada emsalsiz olan şeytanımı zayıf bir yerinden tutup yere vurmak için sordum:

E, söyle bakalım, kimleri tavsiye edersin?

—         Bana hep böyle emniyetsiz gözlerle bakmakta devam ettikçe cesaretimi kırıyorsunuz. Sanki bir gizli maksadım varmış gibi, neden fıkara şeytanin da doğru sözlü, samimî olacağına bir türlü inanmazsınız? Emin olun ki, o sizin riyakâr dostlarınızın çoğundan bana daha çok güvenilir. Eğer niyetiniz beni söyleterek âleme maskara etmek değilse, müsaade edin de, beceremiyeceğim ve beni zorla sevkettiğiniz bu işte nice ustalar olduğunu size göstereyim.

Eskiden iki cümlede bir arabca beyit zikretmek veya lâtince bilmeden lâtin ibareleri yazmak usuldendi. Bu diller Arşive girdi gireli ukalâya sermaye kalmadı. Şimdi sokak ve kahve ilmiyle sağa sola çatarak nesillere ders vermek; insanların ne olduğu, ne olması lâzımgeldiği, kafalarının içi nasıl dolacağı hakkında nazariyeler kurarak, bu plân üzerine ortalığı tahta kılıçtan geçirmek için kitapçı sokaklarında yazı Donkişotluğuna kalkmak usulden oldu.

Fikirle akrabalığı olmayanlar, Babıâli yokuşunu yaş hesa bile ölçmeye kalksa haklı değil midir? Sakalını değirmende ağartanlar sıralarını savdıkça «onlara artık yol göründü!» demede, ve sakalını değirmende ağartacaklar, telâş içinde sıra bekleyenler kapıyı zorlamada haklı değil midir? Kırklar altmışları, otuzlar kırkları, yirmiler otuzları, ve onbeşler yirmileri yere vurursa «yeni nesil» likte rekor kıranlar, ceplerinde nüfus cüzdanı «artık sabrımız kalmadı, eskiden beşik üleması vardı. Biz kaydırak şuarası olsak ne çıkar!.» demede haklı değil midir? Çifte imzalı kitaplar neşredip alkış kopunca bütün fazileti yük lenmede, hücuma uğrayınca – sıkılmadan – «biz değildik!» diye işin içinden sıyrılmada haklı değil midir?

İsmi fiilden ayırmaksızın sandıklarla kâğıdı ziyan etmek ve halkın gafletini avlamak için kitapçı sokaklarında şunu bunu kafese koyup kitaba aç nesillere pusu kurmada haklı değil midir?

Birbirlerine «allâme» süsü vererek helva sohbetleri yapmada ve dam aktaranlar gibi insanları küçük görmede; karşılıklı riya ve hayli alçakça meddahlıkla vakit geçirip ertesi sabah boynuna sarılacağı «dost» larına zem ve iftira etmede haklı değil midirler?

Meddah Aşki’ler, Süruri’ler öleli neş’e azaldığı, asrı meddahlara gereği gibi ihtiyaç belirdiği bu zamanda fassallık, zemmamlık ve kallaşlık gibi nesli tükenmiş meslekleri ihya etmeye savaştıkları, ve dedikodu kazanını karıştıran cazulara rahmet okuttukları için haklı değil midirler?

Her nenin olursa olsun tersini söylemek onlar için «büyük» lüğün en büyük alâmetidir. Bir çokları yalnız başkalarından değil, kendilerinden bile şikâyetçidir. Onları nasıl susturursunuz? Gülersiniz, ciddilikten dem vururlar. Ağır durursunuz, neş’eye susadık diye bağırırlar. Onları susturmak için bütün kulakları sağır etmelidir. Söz onlarda dörtnala giderek fersah fersah fikirleri geride bırakır. Fakat uçurtmalar gibi rüzgâra savrulan hayallerin bir türlü peşinden ayrılmazlar. Cılız ve ahmak bir fikrin üzerine konmuş binlerce hayal sinekleri!

Bu adamlar üstadlarını lüleci hamuru zanneder, altmışından sonra onlara şekil vermeye kalkarlar: «Şu yolda değil bu yolda yürü!» gibi yavelerle kılavuzluk ederler.. Artık neden kendilerinin «merkezi âlem» olduğunu farzetmesinler! Zekâya, ilme ve hayat ihtirasına oyuncak gibi bakan, ve içindekini anlamayınca hiddetinden kırmaya kalkan bu ahmak çocukları toptan silleye çekmeden başka daha ne yapabilirsiniz!

Bir kitabın baş tarafını okumak, ondan günlerce kahve kahve bahsetmek için kâfi değil midir? ve bilmediği dillerde neşriyat yapmak, bilmediği insanların eserlerini techil etmek yetmiyor mu? Oltada bunca kahraman dururken, bu ağır vazifeyi ne diye benim başıma yükliyorsunuz.

Kötü mısraları, manasız sözlerile halkı tâciz eden bir avare, sizi yol ortasında yakalar. Önce hürmet ve sadakattan bir «girizgâh» yapıp nihayet «şaheser» lerinden birini okumak lûtfunda bulunur. Sonra ilk mektebin irfanına ve yeni harflerin üç kitabına dayanarak size san’at hakkında bitmez tükenmez nazariyesini izaha kalkar. Ve şayet yanılıp da mütalea yürümek gafletinde bulunursanız, mesleğinize, meşrebinize dair büyük çapta nasihatler eder. Divan şiirini hiçe saydığını, Yahya Kemalin beş para etmediğini, körün ışıktan bahsetmesi gibi garp şiirinin «harika» (!) larını, kendi kahvesinde beynelmilel olmuş on beşinde meçhul dâhileri gözünüze sokarak size Han yayı Konyayı öğretmeye kalkar. Yakanızı kurtarmak için bir bahane icad edecek, ve başınızdan defetmek için kestirip atacak kadar cür’etiniz yoksa, bu böyle saatlerce, bir başkasının yakasına yapışmak için keyfi gelip de gidinciye kadar devam eder.

O, nelerden bahsetmeye kâdir değildir! Salâhiyet elinde açık bir bonodur, işportadan tedarik edilmiş üç beş broşürle koskoca nazariyeleri sinek kâğıdına çevirir. Düşen bir daha kurtulamaz. Ve avladığı sineklerle ordu yapıp kendini cihangir farzeden bir mecnun gibi ortalığı birbirine katar.»

Bıraksam, bu kör olası şeytan sabaha kadar söylenip duracaktı. Masaya vurarak onu susturdum. Korkudan gözleri fal- taşı gibi açıldı.

—         Yine hiddetiniz üzerinizde! emrederseniz gideyim •• dedi.

—         Hayır, dedim. Bu kadar gevezelik yeter, istediğini söyliyebilirsin, inanıp inanmamak bana aittir. Ya ukalâların öğreteceği aklı selime ne buyurulur?

—         Onu anlatmaya cildler kâfi gelmez. En çok güvendik lerime danışın: birisinin, bilmediği ilimlerde kâşifleri yere vurmak için «Resimli Küçük Lârus» gibi muazzam hâzinesi var. Biri siyasete musallat olmuştu; dünya bîzar oldu. Onu terkedince cümle «erbabı ukûl» un yüreğine su serpildi. Bu sefer ilme dalmış diyorlar. O zaman bir dostum «Şükür biz halâs olduk. Şimdi artık siz düşününüz!» dedi. O ilme güve gibi musallat olmuştur. Mübarek bir tarafından başlayıp hepsini yeseydi dünya rahat ederdi. Fakat dört köşesini didik didik ederek işe yaramaz hale getirdiği için böyle muzır mahlûkların Allah cezasını versin demeden başka ne çare var!

—         Aklı selime gelelim!

—         Abdullah Cevdet bu isimdeki eseri tercüme edeceğine Shakespeare tercümelerinden vazgeçseydi aklı selime daha büyük hizmet ederdi. Abdülhak Hâmid aklı selimde emsalsiz bir örnek oldu. Davalaciro’ya yer altından cinler çıkarttığı, yanardağların ateşile kutupların buzunu söndürdüğü, «şeytan yediği ve yılan yuttuğu» zaman aklı selim beratını almamış mıydı? Ondan sonra daha kim bu meydanda at oynatabilir? Ne dehâsı nın «Erike» sinde yerlere kapanan Süleyman Nazifler, ne hak kında münacatlar yazmak için mâbud arayan Müştak’lar mübalâğada onu aşabilmiştir.

Bununla beraber Gökalp’ın Turan bağlarını, sancakı şerife çağrılan Cavalı dindaşları, İttihadı anasırı, İttihadı İslâmî, İttihad ve Terakkiyi hatırlamamak kabil mi? Bir kolunu «Ravzai Nebi» ye uzatan, birini «Kerbelâ’da Meşhede atan». Galata sarrafında borçlu, boynunda kapitülâsyon zinciri mirasyedi dedemizin tahayyül kesesinden verdiği vaadları hatırlamamak kabil mi?

Vaktile bir devle bir cüce varmış, dev aklına gelen her şeyi yapmak sevdasında imiş. «İrademe engel olacak hiç bir kuvvet yoktur!» diye bulutlara yükselen bir kule kurmak istemiş. Yedi kavmin kölesini zincire vurup bu kuleyi kurmak için çalıştırmış. Cüce deve nasihat etmiş: «Bu kule başına belâ olacak, gel bu işten vazgeç!» demiş. Fakat yedi kavmin kölesi birbirinin dilinden anlamadığı için kimse kimseyle konuşamadan kat kat üstüne yükselmiş.

Cüce İsrar etmiş:

—         Bu sevdadan vazgeç! köleler başına belâ olacak, demiş.

—         Köleler birbirile konuşamaz. Kimse kimseyi tanımaz. Başım yakında göklere değecek! Diye Dev kırbacını savurarak atlarını sürmüş. Fakat kırbaç ve zincir altında köleler yeni bir dil kazanmış, işaretle, feryadla derdlerini birbirine anlatmışlar.

Cüce İsrar etmiş:

—         Gel, bu sevdadan vazgeç, köleler yeni bir dil kazanıyorlar, demiş.

—         Köleler konuşuncaya kadar ben göklere yükselirim, diye dev kahkahayla atını sürmüş.

Fakat kırbaç ve zincir altında köleler yeni bir dil kazanmış. Hep birden feryada ve isyan sedaları çıkarmaya başlamış. Nihayet zincirler kırılmış, kule yıkılmış, dev enkaz altında telef olmuş.

Şeytan hikâyesini bitirince bir müddet durdu. Bu bahsi kapatmak için ona bir şey daha sorayım diye düşündüm:

—         Akıntıya kürek çekmek aklı selime uyar mı?

—         Akıntıya doğru gitmek iradeyi elden bırakıp kör kuvvetlere esir olmaktır. Fakat akıntıya tek başına meydan okumak tabiata isyan etmektir. Akıntılar daima karşı karşıyadır. Birine meydan okumak için ötekine takılmak gerek. Suların karşılaştığı yerde kayıklar alabora olur. Çarpışanlar, kırılanlar, girdaba karışanlar vardır. Hakikî kahraman tek başına akıntıya kürek çeken değil, çarpışan akıntıların başında büyük yolu açacaklar için şehit olandır. Tek başına kürek çeken Donkişotlara aklı selim değil, bir parça akıl isteyiniz.

Şeytanım bu sefer beni cevaptan âciz bırakan, her zamanki şaklabanlığına hiç uymıyan bir vekar içinde çekilip gitti.

Sh:187-219

Kaynak: Hilmi Ziya ÜLKEN, Şeytanla Konuşmalar,  Ülkü Matbaası ,1942, İstanbul
Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s