KİTABA ve HAYATA DAİR- Şeytanla Konuşmalar- Hilmi Ziya ÜLKEN

(5. BÖLÜM)

Büyük bir seyahatten dönüşte şeytan kütüphaneme uğradı. Hayli vakittir görüşmek kısmen olmadığı için, yine her zamanki iptilâma dalmıştım: faydalı faydasız bir yığın şey okuyordum. Kafam kazana dönmüştü. Kitap faresi gibi yaşamadansa, dünyada işe yarar her hangi bir adam olmayı bin defa tercih ederdim. Ne bende Faust gibi sakalını kesip meyhaneye gidecek kudret vardı, ne de şeytanımda beni bu yoldan çevirecek derman! Dünya eskidikçe o da galiba kitapların esiri oluyordu. Ben onu görür görmez gözlerim parlar; «Hah! işte geldi, bu sefer beni mutlaka kurtarır. Elimden tutar, dünyaya çıkarır» diye sevinirdim. Fakat o, etrafımı saran bu dağ gibi kâğıt yığınlarına tiksinerek bakar; «Bırak bunları canım! Biraz kafanı dinle, gidip şöyle bir dolaşalım» diyecek olur; derken şuracıkta iskemleye ilişiverir; nefretle baktığı bu ciltlere dokunur; bazılarına el atar, birinin yapraklarını karıştırmaya başlar, meraklı bir yere gelince neredeyse saatlerce dalıp gideceği tutardı. O sırada bir daha aynı teklifi yapmak şöyle dursun, benim şikâyetimden korkarak bahsi yalnız kitaba, kitaplara çevirirdi. Bu sefer, her zamankinden daha merakla – sanki aylardır ayrı kaldığı bir sevgiliye kavuşmuş gibi – benimle konuş, maya bile vakit kalmadan kitapların içine dalmış; kiminin resimlerini karıştırarak, kiminin yapraklarını çevirerek, bu âleme doğru çevrilen parlak, donuk, keskin, zayıf binlerce gözlükle eşyaya bakıyordu, nihayet dayanamadım:

—         Hastalığımı biliyorsun! dedim. Bir türlü kendimi kurtaramıyorum. Bütün ümidim şendeydi. Bırak onları da, dışarı çıkalım.

O rehavetle kitaplar arasına yerleşerek dizinde koca bir Rübens kataloğu olduğu halde:

—         Vazgeçin! Dışarda ne yapacaksınız? İşte pekâlâ rahat oturuyoruz, dedi. Hayatın kendisinden beklediğiniz kadar size vereceği şey yoktur. Arzularınız öyle keskin ki, onun donuk sathında binbir renk oyunu yapıyorsunuz. Bu fantezilere tutuluyor, arkalarından koşuyorsunuz. Tam elinize geçecekken uçup gidiyor; bu ağaçlar, bu çiçekler, bu kadınlar, bu altınlar mefhumlardır. Onları dışarda kovaladığınız zaman Sphinx oluyorlar. Her yerde görünüp kayboluyorlar, size cevap vermiyorlar, size binbir sual soruyor ve mütemadiyen önünüzden kaçıyorlar. Denizlerin kesilmiş ve başınız harap, bir çölün ortasında kalıyorsunuz. Bırakın onları! Bu kâğıtların arasından ayrılmayın. Ben artık sual sormadan ve dünya gıdalarının peşinde koşmadan yoruldum. Burada bir parça rahat bulurum diye dinlenmeye geldim.

—         Delimi oldun? diye bağırdım. Kitaplar!.. Bunlar mı seni kurtaracak? Fıçısına lânet eden sarhoş gibi onlara lânet ediyorum. Bütün kıtallerin başında onlar yok mu? Abbasî halifeleri onları boş yere yaktırmamış! Papalar onları boş yere, denizlere döktürmemiş, boş yere on binlercesi Unter den Linden meydanlarında tahrip edilmemiş! İnsanlığın kafasını temizlemek için bu kitapları yer yüzünden kaldırmalıdır. Şeytan! ya sen bunadın veya benimle lâtife ediyorsun.

—         Emrinize amadeyim! Sizinle istediğiniz yere gidebiliriz, dedi, fakat müsaade ediniz de şu kitapları mahkûm etmeden vazgeçmenizi rica edeyim. En büyüklerinden deli saçmalarına kadar insanlığın beş bin yıllık bütün eserini bir yere toplamış olsanız ancak bir bina dolusu kâğıttan fazla yer tutamaz. Bir bina dolusu kâğıt, yani öldürdüğünüz insanların, tahrip ettiğiniz şehirlerin yanında damla gibi küçük bir küme. Bırakın, bunca canavarlık ve rezalet olurken bu damlacık yerinde dursun. Orada binlerce pencereden âleme ayrı renklerle bakmak istiyen, dışarda boğuşan ahmak beşeriyetten daha hakîm beş on kişi vardır. Bu sun’î, fakat masum dünyanın içinde..

—         Masum mu? Bu kitaplar mı?.. Asıl cinayet onların eseri.. Bir kitap binlerce mü’mini ardından sürükliyor; milyonlarca insanı sahneye götürüyor.. îman namına insanlar birbirini yiyor.

—         Hah hah! diye şeytan kahkaha attı. Onu bu kadar müstehzi görmemiştim. Tıpkı Hugo’nun Sefillerindeki Gavroche’e benziyorsunuz! Fransız ihtilâlinde bir ağaç dalma çıkıp:

Kabahat Voltair’in

şarkısını söylerken, ihtilâlin bütün yükünü Voltaire’in omuzuna atmak istiyen budala halk hikmetinin tercümanı olan külhaniye!.. Siz de şimdi tıpkı o külhaniye benziyorsunuz.

Kabahat Muhammed’in

Kabahat Marx’ın

diye bir nakarat tutturarak bu âlemin kanunlarını bir insanın idare ettiğini zannedecek kadar gaflete düşüyorsunuz. Kitaplar, gözlükler, dürbünler, hurdabinler, isterseniz – en büyükleri – rasadhanelerdir. Fakat o kadar! Eşyayı ancak doğru, yanlış, açık, bulanık, küçük, orta, büyük veya çok büyük göstermeye yararlar. Oradan bakan eşyayı görür; fakat ona hükmetmez. Siz onlarda bu mucize kudretini nereden çıkardınız? Siz tıpkı annesine kızan ve oyuncaklarını kıran çocuğa benziyorsunuz- Hâdiselere kızıp kitaplan yakmak istiyorsunuz. Ve bütün bu tahribatı yapan gafil koca çocuklar gibi.. Kitapları seviniz! Sarhoşun içkiden nefret ettiği gibi ondan kurtulmaya çalışmayın. Ben Aristo’yu, Ciceron’u, Eflâtun’u ve Lucrece’i okurum. Onların hepsini ayrı ayrı yaşarım; hiç biri bana hükmedemez. Beni ne çileden çıkarır, ne sarhoş eder, ne de hiddetime sebep olurlar. Bir şarap degustateur’ü gibi hepsinin lezzetine bakarım; bana her biri ayrı bir zevk verir; ayrı bir dünyanın kapısını açarlar. Neş’esiz hiç bir şey yapmam. Eğer bir kitap beni kızdırırsa, elime başkasını alırım. Eskiler dururken yenilere tenezzül etmem, fakat eskilerden bıkıp yenileri de tercih ettiğim olur. Onlar bana Bazilik sütunları gibi yekpâre ve bütün sistemleri anlattıkları zaman kendilerinden kaçarım. Bu büyük bir mimar elinden çıkmış âbidelere benzeyen mantıkî binalardan ürkerim, içlerinde soğuk bir mâbedin haşyeti ile dolaşırım; onlar bana hiç de yakın gelmezler. Sağlamlıklarında gurur ve azamet duyduğum için onlara tahammül edemem. Sanki her biri içlerinde dolaşırken dik başlarile beni istihfaf ediyorlarmış gibi gelir. Onları toptan inkâr etsem ne çıkar. Bütün parçaları birbirine o kadar iyi kenedlenmiştir ki, toptan kabul veya red edebilirim. Şu halde bu soğuk binaların azametine niçin katlanacakmışım: onları elbette reddederim. Bana munis gelenler küçük, sevimli köşkler ve ağaçlar arasına serpilmiş kır evleri gibi dağınık fikirlerdir. Çünkü onlardan her parçayı ayrıca beğenebilirim; tadına bakar ve benimseyebilirim. Hoşlanmadıklarımı atabilirim. Bir kere bana senpatik göründüler mi, artık yavaş yavaş fenalarına da katlanmaya başlarım; bir günüm bir günüme uymadığı için zevkime göre bugün bana mânâsız gelen bir köşesi başka bir gün harika görünebilir. O halde o binaların her odasında ayrı ayrı oturarak, kâh takdir kâh reddederek, her tarafını hayatımın muhtelif anlarına göre ayrı bir zevkle yaşar ve severim. Plutarque’ı bunun için severim, Martial’ı bunun için severim, La Rochafoucauld’u, Beaumarche’yi, Mertaigneyi, Chamfort’u, Shakespeare’i, Saint Simon’u, Sainte Beuve’ü, Emerson’u, John Ruskin’i bunun için severim.

—         O halde sen kitapta yalnız eğlenceye bakıyorsun. Onların hayatına tesir eden bir kuvvet olduğunu kabul etmiyorsun. Dünyayı değiştirmeseler bile hâdiseleri keşfederek onlara istika* met verdiklerini de kabul etmez misin?

—         Yaşım bu işlere hüküm verecek kadar büyüktür. Müsaadenizle, bunu reddedeyim: Mısırda Harpedonaptes rahiplerinin Adetler ibadetine dair kitaplarını gördünüz mü? Pytha- gore’un ondan öğrendiklerini ve yahudilerin Zohar’ını bilir misiniz? Sabiî’lerin kütüphanesini, Heramise’yi ve Harran mektebini Asûrîlerin ilmi nümucunu, Hindin cifrini, garba aynı ilimleri öğreten Ahmedülmecritî’nin «Gayetülhakim» ini, Paracelse’i, Nos- tradamus’u Swedenborg’u, Theosophe’ları, Anthroposophe’ları, Parapsychologie’yi, Metapsychique’i, gaibden haber verenleri, fala bakanlan, esrar âlemile konuşanları, ispirtizmacıları, büyücüleri, asrî müneccimleri, sihirbazları, hokkabazları bilir misiniz? Bütün bu kitapların arasından geçtim; hepsinin içindeki rüyaya girdim. Muhiddin Arabi’den Ch. Richet’ye kadar hepsi eşyaya tasarruf etmek ve ruhlara hükmetmek iddiasındadır.

—         Netice?

—         Sıfır! Eşyaya değil, kendi nefislerine, hattâ en küçük heveslerine bile hükmedemediler. Bunun için, kitaplardan korkmayın, onları sevin ve içlerinde gezin diyorum.

—         Bana öyle geliyor ki, sen bu hayal binalarile fikir binalarını birbirine karıştırıyorsun. Hayal binaları dünyaya hükmetmek iddi asındadır. Fikir binaları dünyayı görmeye, tahayyül etmeye ve göstermeye gayret eder. Azizim şeytan, arada küçük bir fark var zannediyorum, ve bu fark senin gafletini doğuruyor. Kitaplar hayata hükmetmiyor, fakat onu aksettirerek yeni hızlar veriyor; bu yüzden biz kitapların, hem de perişan olmayan kitapların ardından gidiyoruz.

—         Siz iddiaların kurbanısınız. Ben düşüncelerin meftunuyum. Bütün iddialar yüzde elli doğru, yüzde elli yalandır.

—         Rakı derecesini söyliyen meyhaneciye benziyorsun. (Bu sözün de bir iddiaya benziyor). Öyleyse o da % 50 doğru ve % 50 yanlıştır. Benim bu sözüm de % 50 doğru ve yanlıştır. Ve bu ilânihaye.. giderse sözlerimiz ancak % Δ doğru % Δ yanlış olur; yani doğruluk ve yanlışlık nisbeti asgar namütenahiye iner. Cepheyi dağıtmak için bizim hesabımıza bu hoşuna gidiyor değil mi? Fakat kendi hesabına yüzde yüz doğrudan bir grada inemezsin.

—         Kat’iyyen! reddederim.

—         Reddederken bile tonun yüzde yüz hükmediyor. Değiş, mene bir şey demem; fakat her anına ayrı ayrı hükmeden keyiflerinin eserisin: reddederken, kabul ederken, hakaret eder, tezellül eder, hayran olur ve inkâr ederken daima dogmatiksin! Ömründe bir defa cinayet yapan ve onun nedameti ile selâmete erişenlere lânet ediyorsun halbuki fikirleri her an katlediyor ve heı an sürünüyorsun. Şeytanın nasibi, şüphenin ihtiyatı ile doğru yolu aramak değil; bir an yaptığını ötekinde bozarak mütemadiyen sürünmektir.

RESME DAİR

Odam tavana kadar levhayla doluydu: Hacı Kâmil Efendinin, İsmail Çavuşun, Haydarın, Galibin, Yesarînin sülüs, tâlik, nestâlik, kırma, divanî, kûfî türlü türlü hattı, büyük babalarımdan beri birikmiş ne kadar âyet, hadîs, kelâmı kibar varsa dört duvarı doldururdu. Bu odaya melekler girmez diye Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’den başka tabiat resmi bile asılamazmış. Çocukken kibrit kutularının üzerindeki terazi resmine bakardım. Bir gün paket kâğıtlarını devşirirken Ahmet Refikin okkaya verilmiş bir kitabındaki yunan ilâhelerini gördüm. Zihnim onlara takıldı. Artık gözüm satırların üzerinde yürümez oldu. Elime geçirdiğim bir kalemle her tarafa insan vücudları resmetmeye başladım. Gözlerin canlılığı, yüz çizgilerinin mânası, omuzlar ve bacakların kıvrılışı; bütün bu hayatı, kuvveti ve arzuyu ifade eden hatlar iç hayatımı o kadar doldurdu ki, odamdaki kara çizgiler onların hücumu karşısında karınca yığını gibi bir kenara siniverdi.

Yazım fena değildi. Beceremeyenleri hazırlamaya hocam beni memur etmişti. Rıkkadan tâlika atladım. Bu inhinalar, bu kıvrılışlar, bu baygın serilmiş çizgiler, bu narin elifler ve rılar; bu büyük kavislerle dönen lâmlar, nunlar; bu bir rakkase gibi göğsünü kabartan ve eteklerini havalandıran şatlar galiba gayri şuurumda bana insan vücudlarının bitmez tükenmez sırrını ifşa etmiş olacak ki; yazı benim için yalnız bir vazife, bir eğlence, bir süs değil, hayatın kaynağı ve gizli şehvetiydi. Büyük hattatların levhalarına dalarak duyduğum vecd içinde gezip dolaştıkça havaya parmağımla kavisler çizer ve zihnimde levhalar yazardım. Küçük tecrübelerle başlayan bu hararet gittikçe alevlenerek mektep camiinin duvarlarını dolduran tezhipli âyetlere kadar yükseldi. Dindar bir arkadaşım beni coşturan bu san’at zevkini kendi imanile karıştırarak bütün kalbile bana bağlanıyordu

Harflerle kelimelerin yerini insanlar ve eşya aldı. Dostumla aramızdaki mesafe de gittikçe büyüyordu. O bir tarikat şeyhinin kapısında rahmanı aradı; bense şeytanı rehber edinmiştim. Nuh’un gemisinde «günahkâr olanı atınca fırtına durur!» demişler. Fırtına gemiyi karaya vurdu. Kimin günahkâr olduğu belli değil. Şeytanın talim ettiği hak yolu imiş. Zamanla güneş her tarafı aydınlatınca, kafesler, perdeler, çarşaflar kalkınca; eşya ve insanlar tabiatın bahşettiği bütün güzelliklerile meydana çıkınca maddenin, hayatın ruhun ve insanlığın hakikati birleşti. Şeytanla rahman ayni yola çıktı.

Aradan seneler geçti; resmi unutmuştum. Bir gün ansızın şeytan ziyaretime geldi.

—         Çoktandır sizi arayamadım, nelerle meşgulsünüz?

Önümde bir mantık kitabının müsveddeleri yığılıydı: bir taraftan Organon’dan ihtimaliyet lojiğine kadar bir sürü eser, bir tarafta ilim tarihleri, yeni fizikler ve Osmanlı devrine dair irili ufaklı mantık risaleleri.

—         Atın bunları bir yana! Benimle beraber gelin; size ışık ve renk dünyasının güzelliklerini göstereyim, dedi.

Ne vakittir kapanıp kaldığım tozlu rafların arasından kurtuldum. Birlikte galerileri gezdik. Louvre’u, Berlin müzesini, British Museum’u, Vatican’ı gördük. Primitiflerden başladık. Henüz prespektivin iyice sezilmediği ve resmin dekorasyon halinde göründüğü bu saf, temiz şaheserlerden rönesansa yükseldik. Giotto ve çıraklarının san’ati resmin terakkisinde ilk büyük adımdı. 15 inci asrın Floransa üstadlarına geçtik: ressamlar tabiatı tetkik etmişler, hattâ san’atlarmın temelini tabiat kanunlarında aramışlar. Şekillerin mekân içindeki görünüşünü anlamak için prespektivi, insan vücudunu doğru resmetmek için teşrihi incelemişler. Tunç ve mermeri yontan heykeltıraşlar ressamlara bu yolda rehberlik etmiş. Masolino ve Castagno kudretli netüralisttirler. Fra Lippi ve Fra Angelico hissi ifadede daha büyük incelik göstermişler. 15 inci asrın sonlarında büyük ressamlar çoğalıyor: Boticelli, Verocchio ve nihayet en büyük üstad Leonard de Vinci vücud çizgilerinde dehaya yükselmiş. Bütün bu ressamların kendilerine mahsus şahsî üslûpları olmakla beraber resmin tekemmülü için elbirliği ile çalışmışlar; asrın sonunda Leonard de Vinci’nin eserinde, bu san’at düşüncenin inceliklerini ifade edebilecek oldukça souple, ifade itibarile çok zengin bir hale gelmiş.

On beşinci asırda Floransa en canlı resim kaynağı olduğu halde, yegâne değildi. Milânoda, Padova’da, Venedik’te yeni mektepler doğuyor. Ombria ressamları Floransa tesirile yetiştiler. Padoua dâhi bir artist çıkardı: Mantegna. Üslûbu yukarı İtalyada uzun müddet hüküm sürdü. Floransanm ilmine tarih ve arkeoloji alâkasını kattı. Onun tesirile Venedikte Bellini’ler yetişti. Rönesansın İstanbul’daki biricik aksi sedası olan bu ressamları nasıl tanımayız! Giorgione renklerin ateşli şehvetini keşfetti.

16 ıncı asırda Floransa mektebi de Vinci ile zirvesine ulaştıktan sonra Andre del Sarto’da çok ince bir zarafet, ve Michel Ange’ın kudretli çehrelerinde «dev gibi» bir san’at halini aldı. Papalar Raphael’i ve Michel Ange’i çağırtarak Vatikanın duvarları ve tavanlarını dolduran muazzam eserleri yaptırdılar. Vatikanın dekorasyonlarında Raphael Italyan san’a- tının en güzel vasıflarını kendi dehasına mahsus bir ahenk ve cadence ile terkibe muvaffak oldu.

Floransa mektebi son sözünü söylerken Venedikte yeni bir dünya keşfediliyordu. Onlar ışığı ve renkleri şiir haline getirdiler. Titien, Tintoret ve Veronese bu mektebin üç büyük dehasıydı. Bu mektebin harareti uzaklara kadar yayıldı. Parme’de Correge onun tesirini hissetti.

İtalya resmin fecri oldu. Fakat güneş doğarken başka diyarlara da akisler yaparak büyük bir yelpaze halinde açıldı. Şimalde Gotik san’atı resmi camcılık ve minyatür haline indirmişti. 15 inci asırda şimal denizi kıyılarında yeni ışıklar belirdi: Flaman mektebi uyanıyordu. İlerde yetişecek büyük ressamların ilk üstadları Van Eyck, Memling hıristiyan imajlarına mem. leketlerinin ve zamanlarının projelerini soktular. Yine 15 inci asırda Fransada Froment, Almanyada Schongauer, İspanyada Dalman gibi primitifler yetişti.

16 ıncı asırda Flaman resminin büyük bir hamlesi daha var: bunların içerisinde en çok ihtiyar Brueghel üzerinde durmak lâzım. Resmin Balzac’ı olan bu büyük terkipçinin tablolarına bütün bir cemiyeti en ince teferrüatile beraber nasıl sokabildiğini görmek için «Kasaba düğünü», «Beytüllahm», «Körler», «Masunların kitabı» gibi levhalarını hatırlamak kâfidir.

16 ıncı asırda büyük Alman ressamları da yetişmeğe başladı: Albrecht Dürer hakkâk resmi ile, tahlilci natüralizmi ile, buhranlı ve kudretli san’atı ile Alman mistisizmine mahsus en bariz vasıfları taşımaktadır. Fakat o aynı zamanda İtalyan eserlerini tetkik etti, onların asudelik ve güzelliğine ulaşmaya çalıştı. Ötekinden daha souple bir deha olan Holbein Alman san’atının tahlilci tarafı ile Floransanın zarafetini mezcetmeye muvaffak oldu.

16 ıncı asırda Fransada büyük bir şey görülmüyor. Bu asrın sonlarına doğru Bologne mektebinde şimal ve cenup hemen hemen birleştiler. Bu devirde bütün Avrupa Italyan resmini taklid ediyordu. Bu devirde bir taraftan isimlerinden ziyade müşterek gayretleri unutulmaz olan bir yığın Bulonya ressamı ve bilhassa Caravage modern resmin başlangıcı sayılmalıdır.

17 inci asırda İspanyada bulutlar dağıldı. Ateşini yine İtal- yadan alan bu cereyan yeni resmin ilk büyük üstadlarını yetiş, tirdi: Tolede (Tuleytule) nin büyük ressamı Greco, katolikliğin ateşli ve kanlı mistisizmi içinden göğe doğru yükselen çizgiler dünyasını çıkardı. Caravage’in natüralizmi Ribera ve Zurbaran’m eserinde kabalığa kadar giden sağlam bir eda aldı. Bütün yabancı tesirlerden sıyrılan ilk üstad Velasquez’dir. İspanyol mektebinin kemali sayılmakla beraber büyük eserinde büsbütün yeni bir şey bulmak güçtür. Murillo bütün eski resmin izle rini taşırken tablolarına yemişleri ve neş’eli, obur çocukları sokarak lezzet dolu bir realizme girdi, fakat İspanyol dehasının büyük kudreti tükenmemişti. O en büyük hamlelerinden birini, yeni resme atlayan cür’etli teşebbüslerinden birini Goya’da buldu.

Artık güneş doğmuştu. Garp resmi dört taraftan elbirliği yapan mekteplerin eserlerile Fransaya doğru yürüyordu. Fransız krallarının himaye ettiği Flaman zadeganında Rubens masalları dünyasında yaşadığı halde bütün canlılığı ve şehveti ile saf bir natüralist kalmaya muvaffak oldu. Kudretli bir kanat dar. besile şe’niyeti masallar dünyasına bağladı. Bologne mektebinin sislerini dağıttı. Işık dolu olan Kermesse’leri, efsanelerin çıplak kadınları; şehvetle, bereketle, canlılıkla kaynayan sayısız levhaları Rubens’in arkasından bütün yeni resmi sürükledi. İzleri Renoir’de, Cezanne’de bile canlanan bu hayat kaynağının içinden Jordans, Van Dyck gibi üstadlar doğdu.

17 inci asırda Hollanda mektebi Flamanların uzanan bir dalı halinde başlayarak nihayet garp resminin en güzel meyvelerini vermekte gecikmedi. Bu mektebin yetiştirdiği sayısız peyzajcı- ların harikalarını burada saymaya imkân yok. Suyu, bulutları, denizi, ormanı tabloya sokanlar; şimalin mağmum havasını, müphem pespektivlerini klâsik peyzajların en hâkim temi haline getirenler; kumsalları, kanalları, değirmenleri, tutulmaz grup renklerini, sürüleri ve atları ile bütün bu yarı sisli ve güneşe hasret çeken şimal havasının dehasını ifade edenler hakikaten sayısızdır. Hollandalı köylü kadınlar, portreler ve enteriyörler resmin ufkunu gittikçe açıyordu. Hollanda mektebine yapılacak biricik sitem ilhamının cidalsiz ve sakin bir gamlı hava içinde kalmasıdır. Nitekim bu mektebin en büyük üstadı Rembrandt rüya ile şe’niyetin birbirine nüfuz ettiği, dramatik ve esrarlı şimal dünyasile ışıklar âleminin karşı karşıya geldiği bir «gölge – ışık» harikası olduğu için, mektebin monoton havasının ortasında bir şahika gibi durmaktadır.

17 inci asırda Fransa yeni cereyanlara geniş kapılar açtı; dindar ressam Le Sueur; Hollandalılar kadar sadık natüralist olan Le Nain; Garavage’in iyi bir talebesi olan Valentin, tarih zevki ile natüralizmi mezceden üstad Poussin’i bunlar arasında hatırlamamak kabil değildir.

18 inci asırda, resim Ingilterede de Hollanda, Flaman ve Fransız mekteplerinin tesirile belirmeye başlaidı. Reynold, Lavvrence, Constable Ingilterede tabiatin yeşil serinliğini, sisli suları, ve müphem güneşleri yaşattılar. 19 uncu asır ortalarına kadar yaşamış olan Tumer cenubun parlak güneşi ile şimalin sisli havasını birleştirmeye muvaffak oldu. Bu yeni peyzajlar 19 uncu asır içerisinde doğacak empresyonist resmin, Monet’nin, Pissaro’nun üzerine tesir etti.

18 inci asırda Fransada burjuvazinin inkişafı ve sarayın tantanası yeni bir ufuk açtı; Papaların himaye ettiği eski dinî resim yerine şimdi kralların himaye ettiği zengin bir burjuva resmi doğuyordu. Vatteau zamanının müsrif ve şehvetli cemiyeti ile ahenkli spiritüel san’atmda resimle şiiri karıştırmaya doğru gidiyordu. Boucher’nin dekorasyonlarında, La Tour’un pastel portrelerinde devrinin keskin akislerini görmemek mümkün mü? Chardin, küçük burjuvazinin hayatını tasvir ediyor. Asrın ikinci yarısında ve inkılâba yakın san’at gittikçe daha «hassas» olmaya başlıyor: Greuze’de, Fragonard’da, Madam Vigee-Lebrun’de bu hassasiyet burjuvazinin refahı ile mütenasip çok ince bir zarafet halini aldı.

İnkılâp ve imparatorluk devrinde David’in resmi hüküm sürmektedir. Eski dünyaya karşı muhabbeti ve Rönesans resmine hayranlığına rağmen David büyük kompozisyonlarında devrinin aynası olmaktan geri kalmadı. Onu takip eden birçok ressamdan sonra Prudhon ve Gros gibi tesirinden kurtulmuş iki kudretli san’atkâra rastlıyoruz. Prudhon melankoli ve şehvet şairidir. Gros Napolyon destanının hakikaten destanî şairi idi. Bu iddialı ve haris üstadların aşağısında, zamanlarının eğlenceli imajlarını yapmış olan Boilly gibi Hollanda mektebi tar. zında küçük natüralistler vardır. Devrin en büyük ressamı olan David’in hayatını keskin hatlarla iki kısma ayırmak mümkündür: birincisi inkılâbın ressamı olan ve Marat’nm ölümünü tasvir eden ressam; İkincisi Napolyona intisap ettikten sonra debdebe ve haşmetin hayranı statique ressam: imparatorun tac giyişini tasvir eden kompozisyonu çıkartma insanlarla dolu büyük bir dalkavuklar sahnesidir.

Romantizmin hissî inkılâbı edebiyat ve musikiyi olduğu gibi şiiri de alt üst etti. San’ata idealist iddealar, bir yığın belâğat ve edebiyat vermiş olan David resmin esasını çok fakirleştirmişti. Onun çığrından gidenlere karşı reaksiyon şiddetli oldu. Gericault şiddetli bir natüralistti. Sonra, resimde romantizmin büyük üstadı Delacroix, bu san’ata taşkın hassasiyetini ilâve etti. Renklerinde ihtiraslı bir lirizm vardı. Romantikler millî tarihi, Ortaçağı seviyorlardı. Napolyon harpleri onların en mühim mevzuu idi. Romantizme karşı yükselen tek ses Ingres idi. O, lirik ve şahsî san’at doktrinine karşı ideal ve asude güzellik telâkkisini müdafaa ediyordu. Kompozisyonları biraz karanlık olmakla beraber üslûbu çok kat’î bir safiyet gösteren portreler ve insan vücudları bırakmıştır. Talebelerinin en iyisi Flandrin’dir. Bu suretle resim iki esaslı cepheye ayrılmıştı. Bununla beraber bazı ressamlar iki cephe arasında kararsız, kâh ona kâh buna gidip geliyorlardı.

Klâsiğe doğru dönüşle romantizmin arasında yeni bir ta. biat resmi doğmaya başladı: artık Hollanda mektebi gibi münzevî ve sakin tabiatı tercih eden san’atkârlar çoğalıyordu. Co- rot’nun, Rousseau’nun Daubigny’nin ormanları, vadileri, yeşillikleri, nihayet Millet’nin çoban hayatı ve sürüleri. Şehirden köye dönüş filozof Rousseau’danberi edebiyatta inkişaf eden bu «tabiata dönüş» temayülünün resimde biraz gecikmiş akisleri olarak görünüyor. Courbet ve Manet ile beraber saf natüralizmin başladığını söyleyebiliriz ki, bunlar «empresyonist» resmin hazırlayıcıları olmuştur.

19 uncu asrın sonunda bu yeni cereyan alıp yürürken, Fransız resminde iki büyük artist zümresi vücud buluyordu: bir kısmı eski san’atın, müze resminin tesiri altında idi. ikinci İmparatorluk devrinde bile büyük binalar kuran mimarinin tesiri altında, Rönesansta olduğu gibi dekoratif resme doğru dönüş sezilmektedir. Delaunay, Paul Baudry ve diğerleri de Ingres va- sıtasile İtalyan freskcilerine bağlananlardı. Bunlardan en büyüğü Fransız resminde bir devir başı sayabileceğimiz Puvis de Chavannes’dir. Nihayet Moreau, Meissonnier ve Fantin – Latour gibi bir çok mühim ressamlar eski İtalyan, İspanyol ve hattâ Hollanda resminden kendilerine kökler aradılar. Bu devir ressamlarında hâkim olan vasıf yaratıcılık ve yenilikten ziyade araştırmalar yapması ve eclectique olmasıdır.

Empresyonist mektep natüralist hareketin son merhalesini teşkil eder. Resim nihayet «Tabiatın bize verdiğini» her şeyin üstünde görüyorsa, eski zamanın büyük natüralistleri şe’ni- yetin en mühim taraflarından birini unuttuğunu söylememiz lâzımdır. Resim eskidenberi az çok bir atölye işi idi. Halbuki gündüz ışığını açıkta resmetmek doğru olacaktı. Resim bu yeni meselede büyük müşküllerle karşılaştı: bu yeni ihtiyaçlara göre an’anevî tekniği değiştirmek lâzımdı. Empresyonist telâkki ile an’anevî görüş arasındaki esaslı fark «olmak» ve «görünmek» arasındaki farktan geliyor. Empresyonist asıl mevzuunu tarif etmeye çalışmaz, yalnızca ondan aldığı «intiba»ı tesbitle iktifa eder. O halde ortada ışığın tesirleri kalıyor. Bu yeni âlem, tabiatı görüş tarzımızı yenileştiren bir tasvir zenginliği verdi. Empresyonistler bilhassa peyzaj yaparlar. Çehreler de tabiatın diğer unsurları gibi ârızî şeylerdir. Bu resmin en büyük üstadları Claude Monet, Sisley, Pissaro ve Renoir’dir. Degas dahi dessin itibarile değil, fakat ışık araştırması bakımından empresyonisttir.

Fizikte Helmoltz’un mevce nazariyesinin tecrübî akisleri ve Fransada Chevreul tarafından bu meselenin incelenmesi empresyonistlere cesaret verdi: yeni empresyonistler fikirlerini sistemleştirirlerken bu ilim hareketinden istifade ettiler. Bu husus” ta Seurat’nın, Signac’ın, Bonnard’ın mühim rolleri oldu. Fakat bu cereyan aslından İlmî hareketin neticesi değildir. Yukarıdan, beri gördüğümüz resim tekâmülünün neticesi olarak doğmuştur.

19 uncu asır sonlarında idealist ve millî resmin aksülâmeli olmuştur. Müfrit fertçilik, tabiatcilik ressamı cemiyetten uzaklaştırıyordu. Ressam, kendi inzivasında yaşıyor; yalnız cemiyetten değil, müzeler ve galerilerden bile kaçıyordu. Şimdi onun biricik üstadı «Güneş» di.

Empresyonist resim de kendi antitezini meydana çıkarmada gecikmedi: bu da expressionisme’dir. Aynı prensiplerden hareket eden expressionisme, artık bize görünen tabiatı değil, fakat hislerimiz ve heyecanlarımız arasından bizim gördüğümüz tabiatı vermeye çalıştı. Ona göre ressamın vazifesi tabiatı taklit etmek değil, insanın gördüğünü göstermektir. «Mizacın arasından görülen tabiat» (Homo additus naturae) onun prensipidir. Hal. buki biz eşyayı hiç bir zaman olduğu gibi göremeyiz. İdrâklerimiz daima heyecanların, temayüllerin ve ihtirasların tesirile az çok değişik bir haldedir. Bundan dolayı ressam eşyanın sadık kopyelerini değil fakat karikatürlerini görecektir: resmin esas kaidesi deformation’dur. Bu eğer deformation subjective ise ona biz «ifade» diyoruz. Eğer deformation objective ise «dekorasyon» diyoruz. Bernard dekorasyon kanunlarını, Seurat da ışık bahsi ve sübjektif tarafı tetkike çalıştılar.

Expressioniste’ler her şeyden evvel eşyanın teferrüatını değil bütününü görmek iddiasında idiler. Bu suretle ışık – gölge oyunlarından ziyade keskin hatlara ve contour’lara ehemmiyet verdiler. Onların kökünü Puvis de Chavaunes’e kadar çıkarmak mümkündür. Manet’nin Olympia’sı bu mektebin ilk büyük adımlarından biri sayıldı. Ondan sonra Cezanne, Van Gogh, Gau- guin, Matisse bu mektebin en cür’etli ve temiz eserlerini verdiler. Evini barkını bırakıp Martinik adalarına giden, Antiller- de yaşayan Gauguin «Sarı İsa» sı ile yeni bir dünyaya giriyordu. Resimde exotisme, beyaz ırka nazaran nisbetleri değişen yüzlerin ve vücudların güzelliği bu mektebin iddiasına uygun mevzular veriyordu. Fakat resmin Pierre Loti’si renklerin tezadı ile bir nevi resim musikisi yaparken Van Gogh da peyzajda harikalar veriyordu. Matisse’in «Odalık» ı ve «Çıplak kadın» ı hafif boyaları ve renklerile dekorasyona doğru gidiyordu. Expressi- onisme’in esas prensibinin ileri götürülmesinden, yeni resme ilk bakanlar için garabet görünen bir çok cereyanlar meydana çıktı: cubisme, pointisme, surrealisme her gün bir tanesi doğup sönmekte olan daha bir çok cereyanlar.

Cubisme evvelâ Braque ve arkadaşları tarafından yalnız objektif deformasyon olarak alındı. Fakat sonra münhanilerin yerine münkesirleri koyan bu mektebin en cür’etli mümessili Picasso ortaya sübjektif deformasyonlardan ibaret muammalar çıkardı. Metempsychose’i anlamak için bizzat Picasso’nun kafasına girmek veya her seyirciye bir konferans vermek lâzım gelecektir. Edebiyatta Marinetti’nin ortaya attığı futurisme davası ile ekra- ba olan bu cereyanın eserleri eski resimlerle tesbit edilemiyecek kadar kısa zamanlarda eskiyerek «passeisme» haline geliyordu: Marinetti’nin kendisi de zaten Akademiye âza seçildikten sonra artık maziye karışmadı mı?

Bu cereyanı en iyi ifade eden Theodor Daübler Der Neue Standpunkt adlı eserinde (1919) anarşizme kadar giden bu müfrit ferdiyetçi san’atı dağınık İçtimaî atomlar san atı olarak tarif ediyor: «Âlemin merkez noktası her bende, ve her benin eserindedir.» Böyle bir görüşle içine katlanmış bir telâkkiye ve mistisizme kadar gidileceği meydandadır. Felsefede idealizmin buhranından her ferdi ayrı bir âlem farzeden Solipsisme doğduğu gibi, resimde de aynı buhran bu müfrit expressionisme’i meydana çıkarmıştır.

Galeriler ve devirler arasından yaptığımız bu uzun seyahatten sonra şeytana bazı noktaları sormayı düşündüm:

—         Resmin ihtilâli, kendi tâbirlerile «sol» ve «ileri» denen bu hareketler hakikaten eskiden geleni yıkıyor mu?

—         Şüphesiz onlar güneşi keşfettiklerini iddia edeceklerdir. Halbuki Rönesansa gidin; Giovanni de Paolo’da atölyeden taşan güneş iştiyakını bulursunuz. Deformasyonları keşfettiklerini zannederler: Delacrok’nın şark hamamında kadınların fıkra kemikleri hakikaten fazladır. Michelange’da adaleler şe’niyetle nisbetsiz derecede şişkindir. Primitifler perspektivi ihmal ederlerdi. Yeni resim bu güzel ihmalleri sadece sistemleştirdi. Fotoğraf resmin yerini aldıktan sonra artık tabiatı taklidin manasız bir şey olduğu besbelli. Fakat herkes kendi başına giderse bu karışıklıkta kimse kimseyi dinlemiyecektir.

—         Öyleyse resmin âkıbetinden şüphe mi ediyorsun?

—         Bilâkis! Resmin ihtilâli yeni bir ahenk kurulması içindir. Bir Van Gogh’un veya Gauguin’in barbarlığı ve safiyeti galerilerin küflenmiş havasını temizledi. Fakat bu âsi ruhlar muvazeneyi bulmak için yine asırların içinden bir şeyler çıkarıyor. Mallarme’nin Herodiade’i Racine’in Berenice’ine ne kadar şey borçlu ise Cezanne de Veronese’e o kadar borçludur.

—         Şu halde resimde bir nevi irticaın hâkim olacağına kanisin?

—         Kat’iyyen! bazı yeni klâsikler işi buraya kadar götüre-bilirler. Fakat onlarda bile galerilerin resmi ile yeni nazariyeler arasında ne kanlı mücadelelerden doğan kaynaşmalar var! Pi- casso’dan sonra bir Andre Loth veya Maurice Deniş bize irtica gibi görünüyor. Fakat onları doğrudan doğruya eskilerle; hattâ o kadar geriye gitmeyin, empresyonistlerle veya Ingres’le mukayese edin: deformasyonla ahengin nasıl birleştiklerini görürsünüz.

Çocuğun, hastanın, delinin, anormal anların gördüğü dünyadaki deformasyonları, sırf fantezi olsun diye yaptığımız deformasyonları herkese nasıl kabul ettiririz? Eşyayı bir çok ruhî haller tesirile olduğundan başka gördüğümüz muhakkak. Fakat mesele bunun müşterek noktalarını bulmaktadır. Ressam cemiyetin gözündeki falan deformasyonu keşfedecektir.

—         Güzel! ya resmin İçtimaî gayeye hizmet etmesini ıstiyenlere ne dersin?

—         Onlara hücum mu edeyim istiyorsunuz? Resmi reklâm vasıtası ve ilâncılık haline getirdikleri için onlara güleyim mi? Allahı medhettikleri ve meleklere hayran oldukları için, kralların ayağına kapandıkları, metreslerini Allah gibi tasvir ettikleri, zalim hükümdarların zaferini tebcil ettikleri, sefahat sofralarını göklere çıkardıkları için onları âleme teşhir mi edeyim? Paletlerine muzahrafat dolduğu ve resimlerine yaklaşmak için esanslar sürünmek lâzım olduğu, fahişeler gibi rezaletin ve inhitatın yüzünü boyadıkları için onların yüzlerine mi tüküreyim?

Bıraksam kimbilir daha neler söyliyecekti!

—         Haltetmişsin, dedim. Sana kalsa, san’atı gün görmez mahzenlerde küflendirirsin. Demokrasiyle müzeler salon, salon sokak, çarşı, hattâ dünya oldu. Soluk benizli Eros’un yüzüne güneş yanığı, gözlerine hayat parıltısı geldi. Aradığın «Resim bizatihi» yi şimdiye kadar kimse bulamadı ve bundan sonra da «bilinemez» olarak kalacaktır.

Eskiden dinî merasim vardı: cemiyetin sembolleri olan ilâhlar ve onların yerini tutan İsa ve Meryeme hayranlığını göstermek için en güzel erkek ve en güzel kadın tasavvur edilirdi. Fakat bu ideal örneklerin içinde insan hırsları söndürülmemişti- Bütün vücudları kini, öfkeyi, hasedi, şehveti, gurur ve azameti, hüznü ve merhameti ifşa ederdi. Onlar hayalî bir cemiyetin sabit örnekleri değil, fakat sınıflarının örnekleriydi. Bizansın durgun minyatürlerinden sonra Apollon kadar güzel ve kuvvetli İsâ, Venüs veya Lucrece Borgia kadar haris ve şehvetli soyunmuş Meryem çıktı. Savonarole’lerin, Luther’lerin hiddetine sebep olan papalar kadar, onların bu gökteki cürüm ortaklarıydı.

İnkılâpların sonuna erdiği, kütlelerin uyuştuğu devirlerde resim ılık banyo haline gelir. Sixtine’in kubbesini örten yaradılış hikâyeieri yerine, saray duvarlarını hanedan ve kuklaların çıkartmaları doldurur. Goya ve Velasques ahmak kralları, şımarık ve bayağı prensesleri, dejenere kumandanları, cüceleri resmeder. David bir hokkabaz oyuncusu gibi tablosunu tac giyen cellâdların dalkavuklarile doldurur. Nattier odalıklara varıncıya kadar Fransız sarayını; Boucher yataklıkların müstehcen güzelliğini tasvir eder. Ve bu sırada uyuşan kütlelere ninni söylemek için Corot ormanları, Greuse masum güzellikleri, Millet çobanları ve Rüstik şiiri fırçasına katar.

Fakat kütleler kaynaşmaya başlayınca resimde de ihtilâller kopar: El Greco’da Toledo’nun din’ ıztırabı, Goya’da Napolyon istilâsına karşı nefret, o ölmez «Harp faciaları», Rembrandt’da gölge – ışıkların arasından görülen sefaletle mücadele ve inzivanın melânkolisi, Breughel’de körlerin, topalların, fıkara hacıların sırtından geçinen madrabazların, Babil kulesini yükselten Nem- rudların ve küçük balıkları yutan büyük balıkların dramı ne kadar açıktır! David bile – o Sultanlara tac giydiren büyük dalkavuk! . Marat’nın ölümünde ne kadar canlıdır! Delacroix ve Turner, emperyalizmin bu iki büyük çıngırakçısı, kafalarında romantizmin dumanlı şiiri Deniz harplerinde, Şark zaferlerinde, Sardanapal ve Odalık rüyalarında kapitalizm istilâsının akislerini bulurlar. Ve onlara karşı nefret sedaları yükselmede gecikmez: Van Gogh deliren muhayyilesine şifayı kırlarda bulur. Daumier «ikinci ve üçüncü mevki yolcuları» nda, «1834 Transnonain sokağı» nda, o karikatürü, hicvi ve realizmi toplayan harika resimlerinde; Forain, Crotz ve Ensor hicve kaçan dessin’lerinde, Go- guin kolonilerin hüznü ve ıztırabına sığınan buhranlı ruhunda; Dubout’nun Balzac’ı hatırlatan burjuvaziye ait mahşer gibi kalabalık karikatürlerinde, ve kütle hareketlerini, büyük kaynaşmaları gösteren daha bir çoklarında isyanı duymak mümkündür!

Söyledikçe söyliyeceğim geliyordu. Bu mevzu beni hicvin en keskinine götüreceği için sustum. Hele mevzu bir heykel bahsine geçse daha kimbilir neler konuşacaktık. Phidias’dan, Praxitele’- den başlayarak Rodin’e ve Aristide Maillot’ya kadar bütün heykel galerilerini gözümüzden geçirecektik. Yunanın sükûn içindede ilâhlarını, Michelange’ın kudret ve hareketli kahramanlarını, Puget’nin mânasını, Canova’nın imparatorluk devrine ait zarafetini, Rodin’in «Cehennem kapısı» ve «Gand burjuvalarında, «Balzac» da ve «Düşünen adam» ındaki ruhî buhranı, kadınlarındaki cinsiyet taşkınlığını ve hırsı, taşı cemiyet ve ruh haline getiren dehasını deşmeye gelmezdi. Bu ayrı bahse kapı açmadan şeytanı savdım ve çoktandır hasretini çektiğim bir tembelliğe daldım.

TEMBELLİĞE DAİR

Tembelliğe bayılırım. Derin derin düşündüğünü zannederek bir yığın saçma karıştırmadansa bütün bir günü bomboş, hiç bir şey yapmadan, bir şey düşünmeden, sırt üstü yatıp geçirmek ne güzeldir. Hele bu boş geçen günler başkalarının sırtından rahat yaşamayı temin ederse!.. Sefalet içinde geçen tembelliğe acırım. Ya çalışamadıkları için, yahut çalışsalar da bir şey kazanamıyacaklarnı bildikleri için boş duran adamların halinde acı bir hikmet vardır. Çalışmış olsalardı ne yapacaklardı. Dolap beygiri gibi döndükleri halde bir damla su taşımaya güçleri yetmeden, her gün yeni bir ümidle uyanıp her gece yeni bir yeisle uyumak için mi? Belki de hiç bir şey yapamıyacağını anladığından bu dolap beygirinin sersemliği içinde ömrü doldurarak, nihayet ahmakça gözlerini açtığı bu dünyadan ahmakça ayrılmak için mi? Güzel zannettikleri bir iki mısraı bulmak için cildlerle kitabı fareler gibi kemirmek ve kahve kahve gecelere kadar bunlarla aşır okumak için mi?

«Bu dünya kime kalmış ki sana da kalsın!» diye bir halk hikmetine kulak verip rahat yaşamadan nefret eden ve sade suya bolluk zamanında oruç tutanlara acırım. Fakat bu yaz güneşinde kırlara uzanmada, bol bol yiyip içmede, bol bol uyumada, zihninden geçen fikir sineklerini kayıdsızlığın yelpazesile koğarak tertemiz, bomboş bir hava içinde hatıraların yarı hüzünlü zevkine bile kapılmamada; her an içinde bulunduğu anı yaşama ve geç- iniş, gelecek hiçbir şeye bağlanmamada, sonra bu boşluk içindeki dünyaya metelik vermeden rahatça göç edebilmek için arasıra bazı maharetler tasarlamada hakikî zevk yok mudur? Yaşamak, eğer ölü hatıralara bağlanmak, henüz olmamış şeylerin tehlikeli girdabı kenarında titremek değilse; yaşamak eğer iki ölüm arasında her an yenileşmekte olan bu anı duymak demekse, hakikaten yaşayabilmek için tembellikten başka çare var mıdır? Kitabın, radyonun, gazetenin, ahbabın, dostun, düşmanın kafalarını şişiren bütün tasalarından kurtularak istediğim gibi, keyfime göre şöyle rahat rahat yaşamak için..

Bunları düşününce şeytanı hatırladım. Bu eski kurddan daha iyi bana kim rehber olabilir? Ne dostlarım – ki onlar derdimi tazeleyeceklerdir – ne düşmanlarım ki bütün zevkleri düştükleri çukura beni daha çok çekmektir – ne de kendim – ki zaten dünya denen bu muammanın içinde kaybolmamak için bir tahta parçası arıyorum. –

Şeytan geldi; düşüncemi tebrik etti; bana tembellik yolunda rehber olmaya çalıştı:

—         Dünyaya hükmedenler âni yaşayanlardır! dedi. Bu fikir – galiba pek hoşuna gitmiş olacak  ikide bir tekrar ediyordu:

—         Sırt üstü yatmak ve başkasının sırtından geçinmek.. En az çalışıp en çok kazanmak; o kadar ki çalışma sıfıra indiği zaman kazanç namütenahi olur. Bu iki imkânsızın arasında herhalde şu mümkündür: çalışmayı mümkün olduğu kadar sıfıra yaklaştırmak ve kazancı en yüksek rakama çıkarmak.

Bir riyazî gibi konuşuyordu, işçinin iş saatini indirmek için gayretini, patronun oturduğu yerden milyonları kıvırmasını, âlimin çömezleri çalıştırıp cildler çıkarmasını, san’atkârın bir kalem darbesine «şaheser» dedirtmek için tenkit denen ahmak devin kulağından tutup sürüklemesini, ve siyasînin oturduğu yerden dün- yayı ayağına getirmek için efkân umumiye denen heyulanın iplerini oynatmasını izah edecek Laplace’ın «Dünya sistemi» yolunda muazzam bir izaha girer gibiydi. Bense ciddiden usanmıştım. Onu her zamanki halile görmek istiyordum.

—         Şu hesaplarım bırak da tembelliğin çarelerini söyle bakalım! dedim.

Çenesini avucuna alarak düşünceye daldı. Sonra birden, bir şey keşfetmiş gibi yerinden sıçrayarak masanın kenarına geldi. Elile büyük daireler çizerken âdeta muhayyel bir binayı görüyordu.

—         Şuna bakın! dedi, görüyor musunuz? İşte bu hayatın kâşanesi. Yaşamak ve tembellik birbirinin aynı iki kelime, fakat o- raya girmek lâzım. Bakınız: bütün kapılar kapalı! burası servet kapısı: üzerine miras, yorgunluk ve talih anahtarları asılmış. Şurası sıhhat kapısı: üzerinde bünye ve zaman anahtarları takılı. Uzakta – bakın – başka kapılar da görüyorum: galiba şöhret, ikbal ve hikmet olacak. Fakat hepsinin üzeri sıkıca mühürlü ve kilidli..

Şeytan ellerini uğuşturarak bu muhayyel kâşanesinin etrafında dolaştı. Âdeta girilecek bir küçük menfez arıyordu.

—         Her halde oraya girmek lâzım! dedi. Bana kalırsa, bunun yolu yine bir nevi çalışmadır. Dolap beygiri gibi ömür boyunca dönmedense bir an büyük bir gayret sarfedip sonradan dinlenmenin yolunu aramalı. Bütün gayretinizi hileye vereceksiniz. Bununla beraber en çok itimat edilir ve en samimî görünmeye çalışacaksınız. Şeytan olduğunuzu kat’iyyen hissettirmiyeceksiniz. Daima «sureti hak» dan görüneceksiniz. Hacının yanında hacı, hocanın yanında hoca olacaksınız. Mü’minle mü’min, kâfirle kâfir olacaksınız. Fıkaraya sadaka verecek, evde teravihlere kadar namaz kılacak ve teşbihi elden bırakmıyacaksınız. Fakat bayram sabahı hafızlarla rakıdan mestolacaksmız- Fahişeleri kapatıp müteahhitlere ziyafet çekeceksiniz. «Koyunun geldiği yerden kazı» esirgemiyeceksiniz ve faizden halkı kırdırırken ramazan günü kurban dağıtacaksınız. Kapınızda Tanrı fıkarasını besleyip «hayır dua»larını alırken, onları hayvanlar gibi çalıştıracaksınız. Herkesin gönlü hoş olacak- Ne şiş yanacak ne kebab! Dünyanın dizginini elinize alıp halkı hesabınıza taş kırdıracak, ölmüşü ve doğacağı düşünmiyecek, her günün zevkini kendinden çıkara- caksınız. O zaman sizden iyisi, sizden doğrusu olmıyacaktır.

Şeytan bu tasvirinden çok memnun görünüyordu. Sanki hayalî kâşanesine girmiş de bu saadete kavuşmuş gibi bir koltuğa kuruldu. Etrafındakilere emirler veriyor ve görünmeyen misafirlerle kadeh tokuşturuyordu.

—         İşte böyle çok rahat! dedi. Dünya hakikaten yaşanılmaya değer. Bu vakte kadar aklınız neredeydi aziz dostum. Niçin bana bunları sormadınız? Geç de olsa zararı yok. Ford kırkından sonra yükünü yapmış diyorlar; hem de daha doğru yollardan.. Bir de bakın, şunu söylemeyi unutuyordum. Bu işin metodu zaman ve mekâna göre değişir. Bir derebey cemiyetin, de misiniz? gayretinizin nevi başkadır. Bir saltanatta mısınız? yine başka.. Zengin mi olmak istiyorsunuz? Yoksa maksadınız sadece ilim, şiir ve hikmette meşhur olmak mıdır? Hepsinin kendine göre âdabı var. Diyeceksiniz ki bir gün hileniz meydana çıkarsa bu servet, bu ilim, bu hikmet nerede kalır? O kadar derin düşünmeyin. Ömür kısadır. Siz anınızı yaşamaya bakın. Gün güzel geçti mi, yerine başka günler gelir. Onu ayrı düşünürsünüz. İlminiz iflâs ederse yeni ilim kurmaya bakın. Adınız dillere destan olursa malınıza başka pazar arayın. Hele siz öldükten sonra söylenecek sözlerin ne kıymeti var! Varsın «bu herif madrabazın biriydi! ilmi sahteydi, hikmeti..» şöyle böyle desinler. Kalan sizin zevk ettiğiniz günlerdir. Gerisi hep masal olur. Firavunlar Ehramı kurdukları zaman çok adamın burnu kanamıştır. Arkalarından levmedenler ve ıztırap çekenlerin sesi kaldımı. Uzaktan her şey güzel görünür. Firavun zevketti, biz onun âbidesini tebcil ediyoruz. Geri kalanlar hep masal oldu gitti. İşte size yaşamanın ve tembelliğin hikmeti!

Çok derin söylüyordu. İtiraz etmek ve her zamanki gibi başımdan defetmek güçtü. Bu iş beni bir hayli düşünceye şevketti. Düşünmeden kurtulayım derken daha çok içine düştüğüm için üzülüyordum.

—         Peki amma bütün bu işler ne zahmete malolur biliyor musun? dedim.

—         Zannettiğinizden çok daha az! dedi. Orta akılda bir adamın ciddî ve namuslu bir işi başarmak için sarfedeceği enerjinin onda birine.

Şimdi de fizikçi gibi konuşuyordu. Bu enerjiyi ne zaman, neyle ölçmüştü de bu hesabı yapıyordu.

—         Atıyorsun! dedim.

—         İnanmıyorsanız, siz de bir ölçün, dedi. Tıpa tıp onda bir! Verime gelince: o da namuslu ve ciddî adamın veriminin on mislidir. Netice 10X10=100.

Baktım, hesap kuvvetli; diyecek yok. «Gel sen ölç!» dese hakikaten cevap veremiyeceğim; ister istemez kabul ettim. Yalnız bir nokta kalıyor: ya bu kazancın sonu ne olacak? Ona da çare hazır: yarını düşünmemek! Dünyada kafese konacak insan mı kalmadı? Biri olmazsa ötekini denersin. Bir köy duyarsa başka köye, bir şehir duyarsa başka şehre geçersin. Allah’ın levmettiği «Serseri yahudi» (Eugene Sue, Le juif errant.) gibi diyar diyar gezerek elbet bir gün konaklıyacak bir yer bulursun.

O zaman aklıma şöyle geldi: «Ya bütün dünya duyarsa! Başka seyyareye mi göçmeli?» zaafıma verir diye bunu bir türlü şeytana ifşa edemedim. Bu hesaplara dalmış duruyordum ki, birden kulağıma fısıldayınca kendime geldim:

—         Sanırım dünya duyarsa ne yaparım diye düşünüyorsunuz değil mi? Ve cevaba fırsat vermeden devam etti:

—         Merak etmeyin! insanların çoğu gafildir. Körün bellediği değnek gibi ciddî iş ardından koşacaktır. Siz, bu hesabı bilenler, aranızda çabuk anlaşırsınız. Elele verir, birbirinizi işa. retle tanırsınız. Kendiliğinden Tembeller ve hilekârlar cemiyeti kuruluverir. Üst tarafı malûm: birbirinizi tutarsınız. Enerjiden nefret, zamandan tasarruf, verimden büyük kazanç, şöhret, reklâm, her şey ard arda gelir. O zaman topla döğseler sırtınız yere gelmez. Maziye hasret etmeden, iyi günlerden mükemmel bir maziniz olur. Gelecek endişesi olmadan geleceğiniz sigorta edilmiştir.

Bu mükemmel reklâm önünde gevşememek kabil mi? Haydi!.. dese insanın hemen yola çıkacağı geliyor. Sabırsızlıkla cevabımı bekler gibi gözlerimin içine bakıyordu. Feda edilen yalnız şu «doğru söz» den başka neydi? Çocukluğumuzdanberi nice masum yalanın oyuncağı olmadık mı? Babamızı memnun etmek için, hocamıza hoş görünmek için kaçım bir ağızda kıvırırdık. Farzedin de bu biraz büyümüş, daha genişlemiş. Bizi «Aferin! ne kurnaz çocuk» diye alkışlamadılar mı? Masum hi. lelerimizi zekâ eseri diye takdir etmediler mi? Kedi yavrularının küçük marifetleri, sonunda fare avına döndüğü gibi, bizim bu küçük marifetlerimiz neden sonunda bir insan avına dönmesin!

Şeytanın galiba hakkı var. Destiyi kıran da bir doldurup getiren de! Eninde sonunda onun yolunu tutacağız. Bari şimdiden işi düzeltmeli diye düşündüm.

—         Yine damarıma girdin; ne de hoş konuşuyorsun dedim. Pekâlâ, anlaşacağız! Yalnız, bırakır mısın sana küçük bir şey sorayım?

Şeytan tevazula:

—         Buyurun diye eğildi.

—         Diyelim ki tembeller aramızda anlaştık. Sürülerle insanı zincire bağlamak için dünyaları paylaştık. Ya bu gafiller bir gün uyanırsa!

—         Afyon verirsiniz! Beyinleri uyuşturmak için bütün ilâçlar emrinize hazır değil mi?

—         Nihayet, sizin hesabınıza çalışmak için uyanmıyacaklar mı? İşin ve acının kuvveti afyondan üstün gelince hep birden gözlerini açmıyacaklar mı?

—         Subaşıları sizin elinizdeyken kimin haddine düşmüş.

—         Bütün subaşılarında kaynaşmalar olacak. Tembellerin hilesi meydana çıkacak Halkın büyük sesi kulaklarımızı sağır edecek; halkın yaktığı ateş gözlerimizi kör edecek. O zaman kendi kazdığımız kuyuya kendimiz düşeceğiz. Bu gün uzak değildir şeytan!

Bu yola bizi sen sürükledin! diye feryad ettiğimiz zaman seni nerede bulacağız? Hangi cehennemin bucağında? Hangi Tanrının gazabında? Hangi inkârın ülkesinde? Haydi, haydi! gaflet tuzağında avlamak için artık kendine şikâr bulamıyacaksın. Eski kurbanların, o asırlardır tembelliğin medhiyesini yapanlar bile gaflet uykusundan uyanıyor. İsrafil suru çalındığı zaman kaçacak delik arayanlar şimdiden halkın kucağına sığınıyor. Çek arabanı topal şeytan! Tembelliğin şarkısını söyliyerek şehir şehir dolaştığın, halka afyon dağıttığın devirler çoktan geçti.

Şeytanımda cevaba mecal kalmadı. Bir şeyler mırıldandı ve öfkemin kabardığını görünce süklüm püklüm çekilip gitti.

TENKİDE DAİR

—         Allah seni her şeyin kötü yüzünü göstermek için mı yaratmış? Durmadan, dinlenmeden hastalıktan, çirkinlikten bahsedersin.

Müz’iç misafirimi bir an önce savmak için bugün pek şiddetli davranmaya karar vermiştim. Sözü kısa kestim- Bununla beraber hayli nazikti; hiç cevap vermedi. Galiba o günlerde benim yüksek bir yere getirildiğimi duymuş olmalıydı. Başka zaman olsa bütün habisliğini ele alır, mevzudan mevzua girerek aklı sıra zekâ eseri göstermeye çalışırdı. Halbuki şimdi karşımda saf bir çocuk gibi boynu bükük duruyor; âdeta emrimi bekliyordu. Birden aklıma bu ahmağın en kör desteresini meydana çıkarmak geliverdi: onu tenkide dair söyletecektim-

—         Ey zekiler şâhı! dedim, çoktandır uğramadın. Kimbilir torbanda ne keklikler var? yine kaç kapının mandalını çalarak geldin? Dedikodu kazanını karıştırmak için buradan iyi fırsat mı var? Bilirim, durmadan söylemeden hoşlanırsın- Sohbetin bana zevk verir, hele küfre başladığın ve insanları tuzağına düşürdüğün zaman!

Bu öğmeler koltuklarını kabarttı. Onu söyletmek için bir cümle kâfiydi Fakat artık yalnız istediğini, aklına geldiği gibi karmakarışık söylemesine razı olmalıydı. Daha sormaya vakit kalmadan o makine gibi çözüldü: ne gezip tozmadığı yerleri, ne metreslerile barlarda sızan kibarları, ne dalkavukluk yüzünden mamur olan ulemayı, ne o ulemayı rüsum artıklarını – ki sermayeleri bir saatte tükenir -, ne o sahte edipleri – ki hayasız lık ellerinde cür’et beratıdır -, ne o her gün yüzlerine gülmek için köşe başlarında fırsat aradığı «günün adamları» nı bıraktı.

Bıraksam sözünün sonu gelmiyecekti. Onu şımartarak ağzından lâf almak daha doğru değil miydi?

—         Üstadür-racîm! dedim. Dünya durdukça sana muhtacız. Sen olmasan her şeyin aksini söylemeyi bize kim öğretecek? Her Firavunun bir Musası, her velinin bir şakisi, her me leğin bir şeytanı olduğunu bize kim gösterecek? Bulduğumuzu zannettiğimiz an bizi ters yolda hakikat aramaya kim sevkedecek? Huzurun ve saadetin ortasında nihayetsiz aramak hırsına kanatlarını kim takacak? Gel bana şeytanlığının bu sadık dostuna kudretinin bir perdesini olsun aç!.

Bu kadar metholunmaya alışmadığı için yüzüme emniyetsizlikle bakıyordu. Ona ikram ettim. İnanabilmesi için dolabımda şeytanın fıkralarına dair ne varsa gösterdim. Bunca zamanlık ülfetimiz nihayet onu da gevşetmeye kâfi geldi. Hiç bir şeye inanmadığım, hiç bir davam olmadığı, onun soytarı kafasında boğuşan hayallerden başka bir şeye hayran olmadığım hakkında kanaat getirdikten sonra dizginlerini bıraktı.

—         Âlemi neden kötülersin? diye sordum.

—         İçinde nizam ve yaradış olan her şey Allah’ın eseridir. Onu kıskanırım; hased yüzünden, ondan gelen her şeyi yıkmak isterim. Küçükleri iğnelerim, kırbacımla önüme katar, sürür çıkarırım. Gücüm yetmezse Allah’ın kudretli eserlerini musallat ederim. Birini ötekine vurdururum. Ayakta kimse kalmasın diye, imkân olursa son puta gelinciye kadar onları birbirine kırdırırım.

—         Doğru! dedi. Zaman olur, mevki ve şöhret kazanmak için halkı birbirine kattığım vardır. Birinin zayıf bir noktasını bulmaya göreyim. Dilime dolar, kahvede, pazarda söyler dururum. Bütün meclislere girer çıkarım; küfür ettiğim adamların eteğini öperim. Yere vurmak, ne şekilde olursa olsun, bir serçe pehlivanın ulvî saadeti değil midir? San’atımda emsalsiz, tek görünmeye bayılırım. Vakıa (söz aramızda) ben ne mal olduğumu herkesten iyi bilirim. Fakat, neme gerek! Üç günlük ömürde bayrağı elimde taşıyorum a! varsın arkamdan ne derlerse desinler.

—         Diyelim ki bu da doğru olsun! Ya sana zarar verdiğini bildiğin halde yine hücumuna ne diyelim?

—         Fazileti benden bu kadar esirgiyor musunuz? diye sitemle baktı. Şeytan zannettiğiniz kadar fena değildir. Vahşî suratı sizi ürkütür. Onu her zaman kirpi gibi zekâsının dikenleri içine saklı görmeye alışkın olduğunuz için, hakkında insafsız davranıyorsunuz. Nice faydalarım olmuştur da, size bir türlü beğendiremem. Bütün maskeler elimdeyken şu sizin budalalara mahsus sevimli ve kahraman maskelerini takamadığım için beni hor görürsünüz. Ne yapalım! yaradılışın bana en büyük darbesi bu! Birinin hizmetine girdiğim zaman beş on kuruş için ne haltlar ettiğimi benden iyi siz bilirsiniz. Bunu tafsile lüzum görmüyorum. Fakat ayağıma gelen kısmeti teptiğim ve şu sevimli insanların ahmakça bulduğu öyle işlerim vardır ki, o sırada onlara ettiğim hizmetime kimse inanmıyacaktır.

—         Kudretini bilirim, bana rahat rahat bu işlerinden bahsedebilirsin.

—         Dedikodu kazanını karıştırmak için cadı karıların kulağına üflerim. Ortalığı velveleye veririm. Bilmezler ki bu görünmez mikrop nice hastalıkların önüne geçer, insanlara karşılıklı kontrol olurum. Kötü eseri vur aşağı ederim. Sahtekârın maskesini düşürürüm. Bir ideale hizmet ederim: Sokratın dilinde istihza olan ve insanlığa yol gösteren demon bendim. An’aneyi temsil ederim: Aristophanes’in kaleminde hiciv olan ve sitenin kanunlarım koruyan bendim, yapan da bendim, yıkan da ben. Her ikisinde de zekâmın kılıcı İçtimaî tenkit haline gelmiştir.

—         Öyle görünüyor ki, bu senin akıllara hayret veren kudretin tabiatın kör kuvvetlerine benziyor. Maksada göre hem faydalı hem muzır oluyor.

—         Hakkınız var, dedi. En zayıf tarafıma dokundunuz: kuvvetimle ne kadar öğünürsem azdır. Fakat o yakıp yıkan fırtınalar, ve bir ovaya saplanan bataklıklar gibi yalnız kör bir kuvvettir. Bazan an’anenin bekçisi olurum, bazan eski namına ne varsa yakıp yıkan ihtilâl olurum. Bazan «aklı selim», bazan «isyan» olurum. Kâh istihza, ve humour halinde güzel bir eser kılığına girerim, kâh da nezaket, zarafet ve nükte halinde ahlâk postunu giyerim. Kıvılcım gibi aydınlatırken tutuşturabilirim. Hülâsa itiraf edeyim: ben tek başıma hiç bir işe yaramam. Allah beni topal bacağımla ortada bıraktığı zaman kendime daima bir destek aradım. Kimin arabasına binersem onun düdüğünü çalarım. Ordular çarpıştığı zaman hangi saftaysam o- nun namına ortalığı velveleye veririm. Fakat Condotieri’ler gibi beni bir taraftan öte tarafa geçirmek işten bile değildir. Bakın size bir kolayını göstereyim, iki tarafın hizmetine aynı zamanda girdiğim, ikisi için de silâh şakırdattığım çoktur. Görüyorsunuz a! benden size hiç bir zarar gelmez. Tezadlar son haddine geldiği zamanlar bana rağbet artar. O zaman (kusura bakmayın) kendimi biraz da naza çekerim. E!. Ne yapalım, nimet külfete göredir. Alnımın terile kazanıyorum. Varsın düşmanlarınız da faydalansın. Fakat emin olun onlar beni sizin kadar çekemezler. Vakıa altın şakırtısına yüzüm yoktur, dayanamam. Fakat gevezeliğim işi alt üst eder: onları öğmek istediğim zaman kafatasından ehramları, madrabazları, sefihleri, kadın sarrafları, miras yedileri, yağmaları, sarhoş sofraları, vahşileri ve kırbaçlı velileri dilimden düşürmem. Ve sizi zemmettiğim zaman çukura düşen körleri, çulsuzları ve iradesizleri, okkanın altına giden ahmakları, Allah’ın saf koyunlarını tekrar eder dururum. Söyleyin! bu sözden kim zarar eder, kim faydalanır. Benden hayır görmediniz de; ya kimden gördünüz?

Şeytan şımarınca durmadan kendini methederdi. Onu söyletmek için bundan iyi yol olmadığını biliyor ve bu sırada kırdığı potları düşünüyordum: beceremediği işte biri yükselince küplere binerdi. Bir mimarı yere vurmak için ya «Süleymaniye» ye kadar çıkar, ya «garaj» lara kadar inerdi. Bir şâiri devirmek için ya «Bâkı» ye kadar yükselir, ya «Süleyman Efendi» ye kadar tenezzül ederdi.

—         Âlâ! ya heveskârları neden kırarsın? diye sordum.

—         Ortalığı temizlemek için! dedi. Münekkit pertavsızile mikropları tetkik eden adam gibi, halkı gözden geçirir. Kimi karihasının genişliğinden kilometrelerle şiir yazıyor. Kimi inkıbaza uğramış gibi senede bir saçma mısra yumurtluyor. Bıraksanız kızıl salgını gibi bu mikroplar ortalığı kaplıyacak.

—         Ya aylandozlarla bir arada güzel başakları da biçersen?

—         Ölüm kör bir orakçıdır. Yaban otlar arasında en güzel çiçekleri de biçer. Bunca faziletim içinde kusurumu bağışlarsınız.

-— Anlaşıldı! dedim, ya iki mısrala şöyle böyle bir istikbal vadedenleri neden göklere çıkarırsın? Kuş beyinlerine dehâ tacını giydirip aptala çevirirsin? Bunca değerli gencin kanına girersin? ve ümidlerimizi boşa çıkarıp ellerimizi böğrümüzde bırakırsın?

—         Kabahat kimde? şımarmasınlar.. Bunca ulemanız ne güne duruyor. Şeytana uyanın âkıbetini öğretemiyorlar mı? Benim her zaman bir şamar oğlanına ihtiyacım vardır. Dilersem onu göklere çıkarırım, dilersem yerin dibine batırırım. Allah benden insanlara bahşettiği şevki esirgemiş, bir şey yaratamam. Fakat yaratanları elimde oyuncak ederim a! Bugüne bugün bu zevk de bana yeter. Bir külhaniyi dehâ yaparım; sonra cayıp yerlere sererim. Tapulu senetli dehâların tacını devirmek için boyumdan büyük işlere kalkarım.

—         ipliğin pazara çıkmış, boşuna uğraşıyorsun.

—         ipliğimi pazara ben çıkardım Ne zarar var! şaklabanlık da gururumun gıdasıdır. Her mecliste söylerim, her gün söylerim, buradan kovarlarsa başka yerde söylerim. Kulaklarda yer eder, iftira et, yalan söyle! Yeter ki bıkmadan usanmadan her yerde söyle; mutlak bir iz bırakacaktır.

—         Bu maharetine – elhak – diyecek yok! Ya bir teviye dümen kırarak gençleri şaşırtmana ne demeli?

—         Ben âlemin fikrinden mes’ul değilim. Gönlümü eğlen-diriyorum. isteyen beğensin, beğenmiyen küçük kızını vermesin: keyf benim değil mi? Sabah nasıl kalkarsam akşama öyle giderim. İlâhi dostum! şaşarım aklınıza; bir de bende hâlâ fikir arıyorsunuz. Çocuğun oyuncağile oynadığı gibi ben de onların kalıbile oynar ve canım sıkılınca kırarım. Bu yaştan sonra hatır için huyumu mu değiştireyim?

—         Yok canım! böyle bir şey düşündüğüm yok. Ne halt edersen et! Niyetim sana karışmak değil, yalnızca bir hasbi- haldi. Bakıyorum: daima sahnede görünenlerden bahsediyorsun. Âlâ! bu san’atmın icabı.. Amma neden onlara Gulliver’in Lilliput’lere baktığı gibi bakarsın.

—         Maksadım göstermek değil, görünmektir. Mümkün olsa onları yok edeceğim. Yaradığın en küçüğüne bile katlanamıyorum. Benden başka her şey yok olmalı. Küçükleri avucumda hamur gibi yuğururum. Biraz büyüdüler mi şımarmasınlar diye kafalarına tokmağı inerim. Büyüklerine dilim varmaz: birinin himayesine girip ötekini taşa tutarım. Ve böyle her gün efendi değiştirerek sırasile hepsini taşlarım. Hele bir kere onlarla senli benli oldum mu, mesele hallolmuştur: Düşün bir kere koca Balzac, Goethe veya Galip.

Neden olmasın! Başka yerden bulamadığı en büyük tatmini bu gölgesile görüşmeden çıkardıktan sonra.. Don Quichotte mes’ut değil miydi? Hele Sancho Pansa? Hele ukalâların şahı Hacivat? Topal şeytan keyfediyor, bırakın etsin! O sultanları sorguya çeken Koçubey değil a! O hünkâra rüşvet ve zulüm şikâyetleri yağdıran, devlet gemisi fırtınaya tutulduğu gün kaptanının yakasından sarsarak «hünkârım! post elden giderse suç senindir» dediği için kellesini veren Sarı Mehmed Paşa değil a O İngiltere’de Chancelier koltuğuna kadar yükselip hakikati hükümdara bağırmaktan çekinmediği için idam edilen Thomas Morus değil a! Arkasında yumurta küfesi mi var? Varsın söylesin. Bugün Akifi göklere çıkarsın, yarın ayaklar altına alsın. Bugün insanlıktan bahsetsin. Yarın ondan istiğna etsin, ne çıkar! Bu dünyanın yükünü omuzlarına almayan için yaşamak gölgesile güreşmektir. Şeytanın nasibi de varsın bu olsun!

Sh:149-186

Kaynak: Hilmi Ziya ÜLKEN, Şeytanla Konuşmalar,  Ülkü Matbaası ,1942, İstanbul

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s