NESRE DAİR- Şeytanla Konuşmalar- Hilmi Ziya ÜLKEN

(3. BÖLÜM)

İyiliğe yüz tuttuğumu görünce, şeytan ziyaretime geldi. Bu sefer çehrelerinden en sevimlisiyle, Thais’de Paphnus’a görünen, reziletlerini güzelliğin himayesinde huzura çıkarmış Lucifer şeklindeydi. Cildinde öyle bir tatlılık, ve rahatlık vardı ki insan ona baktıkça ferahladığını, içinde bütün düğümlerin çözüldüğünü, huzurun sonsuz lezzetine kavuştuğunu hissederdd. Deniz rengi gözlerinde endişeden, ihanetten, içi kıvrantı ile harap olmuş insanlarda görüldüğü gibi mağmum, dumanlı bakıştan eser yoktu. Zaten bir azabınız, içinizde dağılamamış bir üzüntünüz, yahut pek eski zamanlara ait silinmiye başlıyan bir hatıranın bulutu ile tehdit edilmiş fikir ufkunuz varsa, o teninizi okşıyan sessiz saba rüzgârı gibi usul usul bütün duygularınızın, düşüncelerinizin âlemini doldurarak bu azabı siler, bu üzüntüleri dağıtır, bu müphem bulutları ufkunuzdan alır götürür. Size öyle bir çehre tasvir ettim ki, gözlerinde tefekkür temaşa halindedir. O bütün genişliğile kâinatı görüyor; ve sanki bu görüşte görünen, görünmeyen bütün varlık, Vatican tavanlarındaki insan ve ilâhlar dünyası gibi; renkleri mesafeleri, sonsuzluklarile toplanarak bir küçük âlem, varlığın keyfiyetleri ve tezatlarının imtizaç ve ahenk içinde eridiği sırf mâna ve tasavvurdan ibaret bir büyük nüsha oluyordu. Cennet, eğer varsa, o gözlerde; saadet, eğer tadılması mümkünse, yalnız o bakışta karar kılabilirdi. Ona müphem bir hayranlıkla kanmadığım için, ancak küçük bir zerresine sahip olduğum hayalen yaşamak kudretini, yine hayalen bütün mevcudiyetimize yaymadan, ve böylelikle nihayet ondan ibaretmişiz gibi bir his içinde aldanmadan zevk alabilirdik. Bu âlemde Phidiasların, de Vinci’lerin, Goya’Iarın, Velasquez’lerin, Raphael’lerin, Murillo’ların; ilâhlar sofrasındaki leziz şaraplardan masum çocukların tebessümüne kadar sükûn ve safiyetin vecdini veren her şey vardı. Şayet bu anda beni biri gelip de bu mâna âleminden uyandırmış olsaydı, hemen onları ellerinden tutarak birlikte seyahate davet eder, «Bütün gördüklerin rüyadan ibarettir, hakikat buradadır!» diye gözlerinin önünde ayni hayali canlandırmıya çalışırdım. Bir gözde veya sihirli bi: aynada âlemi aksettiren ve intihalarının hatırasını saklıyanlar, Hoffmann yollu hayal fantezilerinde en güzel mevsimlerini, en mes’ut günlerini en lâtif anlarını kaydetmişlerdir. Bu lezzet bütün lezzetlerden üstündür. Orada afyon tiryakileri gibi bu dünyadan ayağınız kesiliverir. Gördüğünüz bulutlar bu bulutlar değildir; gök bu gök, deniz bu deniz, yıldızlar bu yıldızlar değildir; orada parlak tenli periler süzgün gözlerile bakarlar. Güzeller aşkı gurursuz, ihanetsiz kabul eder, ve siz hırsı, kıskançlığı, ve nedameti tanımadan onlarla tanışırsınız; orada şehvet zehir değil, istiğrak, orada sitem hançer değil, İlâhidir. İstemek vasıl olmaktır, ve vasıl olanlar nihayetsiz visal için yeniden yola çıkarlar. Ölüm şehvetlerin en ulvîsi, ve şehvet varlığın sırrıdır. Kapanan gözler bitmiyecek bir âleme kavuşmak için açılır; ruhlarda birbirile kavuşmak, bir varlık içinde tek bir ruh olmak iştiyakı yanar. Bu rüya âleminde etrafımı periler sarmıştı. «Ormanda uyuyan güzel kız» ı gördüm. Başımın üzerinden parlak kanatlı medar kuşları uçuyordu. Mevzun bacaklı, ince belli, taze ve dolgun göğüslü, dudakları alev gibi kızıl, közleri yosun rengi bir kız baş ucumda yelpazeleniyordu. Önünde meyveler, içkiler ve kadehler vardı. Mest olmadan gözleri yarı kapalıydı; ve şehvetten dudakları yarı açıktı. Kolları davetle uzanmıştı. Alem bu sofradan, bu arzudan, bu sarhoşluktan, bu visalden başka neydi! Zihnim Lucifer’in gözleri içindeki âleme öyle dalmıştı ki, bu huzurun, vecdin, ahengin, bu İlâhî ve nihayetsiz temaşanın dışında bir şey olabileceğini tasavvur etmeme imkân kalmamıştı.

Şeytan kaşlarını çattı: Birden bu âlem değişti; göklerden yere ani bir sukut ile düştüm. Kendimi eski yerimde tahta masam, penceremden görünen yıkık bir dam, gübrelikler ve ötede çekişen, bağrışan insanlar arasında buldum. Lucifer artık lâtif değildi. Gittikçe yüzündeki güzel hatlar siliniyor, yine her zamanki lânet suratı ile karşıma çıkıyordu. Yüksek bir yerden atılmış gibi her tarafım ağrıyordu. Kendime geldikçe onu daha iyi tetkike fırsat buldum. Acaba ben mi aldanmıştım?

—         Gözüme niye böyle göründün mel’un mahlûk? Niye tekrar beni yerlere attın?

O parlak gözler, o sivri burun, o müstehzi ve ince dudaklar, o yuvarlak baş yine her şey eski yerinde idi; fakat manası değişmişti. Hâlâ bana ayni gözler hürmetkâr, nazik, hilekâr, çekingen ve hain bakışlarile, o her zamanki bakışlarile bakıyordu.

—         Yanılıyorsunuz! dedi, ne göklere çıktınız, ne yere düştünüz. Hep eski yerinizde ve toprağın üzerindesiniz.

—         Ya gördüklerim neydi, o cennet âlemi, o temaşa, o vecd, o istiğrak, o arzu, o şehvet ve hırs, nihayet lezzet ve sarhoşluğun son haddinde o birdenbire sukut?

—         Anlatacağım, telâş etmeyin. Sırasile.. Hepsi bu dünya sahnesinin levhaları. Size küçük bir kaleidoskop içinde neler gösterdim! Sabredin, bunların ardında ne âlemler var!

—         Bütün kötülüğünle beraber, bugün beni memnun ettin. Söyle, dinliyorum.

—         Önce gözünüzle renkler ve şekiller dünyasını yaşadınız. Bu temaşa sizi cezbetti. Sonra kulağınızla sesler dünyasına girdiniz. Bu temaşa sizi yükseltti. Burnunuzla rayihalar âlemine daldınız, ayağınız ve elinizle eşyaya dokundunuz; mesafeler âlemini gördünüz. Uzaktan şarıltısını işittiğiniz ve pembe, kızıl, mavi akislerine hayran olduğunuz içkileri tattınız. Size kadınları, bütün hassalarınızın kavradığı bu dünya gıdalarını verdim. Size ziynetleri, sofraları, ziyafetleri, size bunların menbaı olan hâzineleri açtım. İçinizde, nihayetsiz arzular uyandı. O temaşa vecd, ve o vecd hırs ve şehvet oldu. Artık âlemi seyretmiyordunuz, yaşıyordunuz. «Ne leziz âlem!» diyemiyordunuz; o apsent kadar keskin ve cin gibi çarpıcıydı. Hırslarınız birbirile çarpıştı, onu kıskançlıklar, yeisler, kinler, husumetler, intikamlar, ihanetler takip etti. İşte dram başladı! Siz o dıramın içindeydiniz; bütün perdeleri indirmiştim. Onlar birer birer kalktıkça âlem gözünüzde canlanıyordu. Perdelerden çoğunu kaldırdım: Şimdi artık görüyorsunuz. Sahne yine eski sahnedir. Rüyası, cenneti, sükûnu, temaşası, refah ve saadeti perde perde açılan ve son perdede dramatik aksiyonla biten sahne!

—         Hassalarımın cennetinden, hayatın acı lokmasına beni niye düşürdün?

—         Nesrin ne olduğunu söylemek için! Bu sefer, hiç düşünmediğiniz bir mevzua sizi ben götürüyorum. Bourgeois gentill’homme’da «Meğerse bilmeden nesir söylüyormuşum» diyen

Moliere hayatın bu acı lokmasını ifade etmişti. Nesir bize lâtinlerin hediyesidir. O Yunanda öyle zannettiğiniz kadar zengin değildi: Fakat tarihi, hatıratı, hikâyesi, tiyatrosu, felsefesi, tenkidi, kanunu, belâgati, nutku, hicvi ve methiyesile nesir, insan cemiyetinin bütün inceliklerini, bütün derinliğile kuşatan bu büyük sanat size asıl lâtinlerin mirasıdır. Rönesansda İtalyanlar bu örnekler üzerinde meşkettiler: Dante, Petrarca, Boccacio, Bruno, de Cusa bu suretle yetişti. Şimalde Erasme, Reuchlin, Luther, Zwingli, Melanchton, Calvin; İspanyada Calderon, Lope de Vega, Cervantes bu nesrin üzerinde işliyerek üstat oldular. Ya Fransada Chanson de geste’lerle başlıyan ilk tecrübeler Roman de la Rose’da gittikçe gelişmiş, Rabelais- de, Montaingne’de, Le Sage’da, nihayet Descartes ve Pascal- da kemale gelmişti. Britanyada trajedi ile komedinin yanında ona dram katıldı. Nihayet son çocuğu roman, en büyük hazinesile kervana girdi.

—         Batırınca yerin dibine geçirirsin; çıkarınca da göklere yükseltirsin. Bu da ne oluyor?.. Dünyada varsa yoksa nesir deyip çıktın. Kasidenin bu kadarı da olur mu?

—         Durunuz! Daha bir şey demedim. Maksadım sadece mevzuumu takdim etmekti. Nesir, bu bizim her gün çarşıda pazarda, mal memuruna yalvarırken, karımızla kavga ederken, yerden selâm verirken, kumarda küfür savurur, dostlarımızın arkasından çekiştirip yüzlerine gülerken, ve kirli çamaşrlarımızı gazete sütunlarına sererken ve pokerdeki borcumuzu kapatmak için gündelik fıkra yetiştirirken; sonra da – büyük kütleleri coşturmak için nutuklar, inkılâpları mühürlemek için kanunlar, mahkeme salonlarını doldurmak için hicivler, masum kızları kandırmak için işveler, ricalar ve niyazlar halinde söylediğimiz, okuduğumuz, yazdığımız sayısız sahifeleri olan bü yük destan; sade gözümüzle veya dilimiz ve kulağımızla lezzetini tattığımız bir rüya âlemini değil, bu hassaların bütün verdiklerini bize tefekkürün adesesinde büyülterek aksettiren üç buutlu ve facialı dünyanın ta kendisidir.

—         Mübalâğada o kadar ileri gittin ki, neredeyse başka sanatlara lüzum kalmıyacak.

—         Bir bakımdan öyle görünüyor. Bir bakımdan da bu halinden dolayı onu sanat saymıyanlar var. Asıl sanatkâr, meselâ şair veya bestekâr kendi sanatının rahibidir: Ona âdeta ibadet edecek ve bu rüyadan uyanmıyacaktır. Halbuki biz öyle miyiz? Rubens’in, Rodin’in, Beaudelaire’in yarattığı bir sam içinde yaşadıktan sonra tekrar arzımıza dönmez miyiz? Sanatın büyük tesellisinden sonra yine eski kavga kıyametimize kapanmaz mıyız?. Ve bu temaşaların vecdini çok defa unutup hayatın acı yemişini kabuğile ısırırken dişlerimizi kırmaz mıyız? Sanatkârın bize seyrettirdiği âlemlerin içinde kaynıyan gayri meş’ur hırsı, buhranı duymuş olsaydık kendi dünyamızın dramını daha iyi duymıyacak mıydık? Ve Sanatın mabetlerine (profane) yabancı gibi girerek hassaların mucizesini anlayan, bu mabetlerden müminin bütün ustalıklarile çıkan için artık dünya dıramını en büyük adese içinde görmek mümkün olmıyacak mıdır? Ve bu suretle rüya dediklerimiz birer hakikat manzarasından başka bir şey olmadığı ve asıl hakikatin bu rüyalarla daha derinden, daha canlı görüleceği anlaşılmıyacak mıdır?

—         Söylediklerine göre, öyle görünüyor.

—         O halde nesir sanatların tefekkürle birleştiği nokta, hayatın adeseden görülüşü ve bunun için büyüktür. Böyle düşününce kendi birsaminin dünyasında uyanık olduğunu zanneden sanatkârın «prosaıque» demesi insafa sığar mı?

—         Daima bersam içinde ise haklıdır; bazan diğer mabetlere giriyor ve arza iniyorsa hakikî sanatkârın böyle düşünmesine zaten imkân yok?

—         Bir de sanatkâra sorun: Agora’ya çıkmıya tenezzül eder mi? «Böyle konuşmuş olsaydım ciltler doldururdum» diyeceği muhakkaktır. Acele etmeyin, onların hepsini biz Agorada yakalıyacağız.

—         Kaç türlü nesir bilirsin?

—         içinde dünyayı aksettiren kaç türlü ayna varsa.. Eflâtun gibi mi konuşursun? Üstadı evvel gibi mi konuşursun? İsa gibi mi konuşursun? Seneque gibi mi konuşursun? Montaingne, Pascal, Voltaire, Chateaubriand, Goethe veya Baudelaire, Proust veya Gide gibi mi konuşursun? Üzerinde buğulu çiğdemi renk ve ziya içinde yüzen yeşil sırtlarda katır tırnaklarının parladığı; fundalardan yaban çiçekleri halinde hayat fışkırdığı; ağıllardan boşalmış davar sürülerinin köpüren dalgalan ovayı doldurduğu; ve ağızların taze vücutlara iştiha ile açıldığı, çağlıyandan akan suların ummana karışması gibi bitecek ruhların varlık hasretine karıştığı: yok olup gitmenin kıvrantısı içinde ölümün şehvet olduğu; kâşanelerin yıkıldığı; lortların, papasların, «mefkûre» simsarlarının, tahta kılıçlı kahramanların, tufanda boğulduğu gün hangi dille istersen konuş! O zaman ne Kayser kalır, ne İsa; ihtilâllerin bayrağım elinde taşıyan coşkun bir lisan kalır.

_— Benim ihtiyatkâr ve kibar dostum! Zarif kalemine bu halk ağzı gürültüleri yakıştırmam. İsterim ki her zaman Marlowe’la konuştuğun kadar hakim, Goethe’ye söylediğin gibi zeki, Lenau’a göründüğün derecede hilekâr olasın. Bunca hikmet yumurtlamış maharetli lisanına böyle başıbozuk edebiyatını sokmak, altın ve gümüş vazolara süprüntü doldurmaktan başka nedir? Sana ne âlemden! Varsın dilediği gibi çalkansın. Yine sen desise kazanını karıştır; buhurdanlarından hırs ve ihanet cazuları çıksın! Yine her zamanki ilim, hikmet, samimiyet, şefkat, insanlık, sanat maskelerini tak; yine her zamanki canavar yüzünü melek gibi göster. «Şeytan yer yüzünden kalktı, fakat şeytanlar çoğaldı» dedikleri zaman aldırma! Mademki herkesin içinde varsın, seni tanıyamazlar; ve eğer bir kaç hane harap bu nizamı bozmak için sağdan soldan feryat edip durursa yol ver geçsinler: Sarhoşlara yol veren saman arabası gibi. Zaten seslerini kimse dinlemiyecek, biraz ileride kıvrılıp kalacaklardır! Dünyadan sana ne! Sen nesre bak, nesre: Bir prose metrique, bir de prose rythmique vardır. Sen bunların hangisini seversin?

—         Zamanına göre, bazan coştuğum sırada birinden ötekine geçtiğim olur.

—         Nesrimiz hakkında ne düşünüyorsun?

—         Nazmın gölgesinde kurumuş ota benziyor. Bahri tavil, müsecca nesir, «tetabuu izafat», haşiv, itnap, tekrar, mefhum kıtlığı, sıfat bolluğu, fikirsizlik, gıdasızlık, kansızlık-.

—         Neredeyse ölüm diyeceksin! Acele etme. Sınan Paşaya ne dersin?

—         Ummî konuşması derim.

—         Ya Fuzuli?

—         İstid’ası mı? Nüktelerini ka’dırırsanız, içi boş kelime zinciri kalacak.

—         Kınalı Zade?

—         Asıl fikrini bulayım dedim; beş yüz sahife beş sahifeye

indi.

—         Mücelleye de bir şey diyemezsin a!

—         Atalar sözüne nesir derseniz, mesele kalmaz.

—         Anlaşıldı! Bizi beğenmiyorsun. Daha yenilere gelince, alafranga taklidi deyip geçeceksin. Kimi tekke ağzı, kimi medrese kokuyor; kimi kanun maddesi, kiminde Bâbıâli edası; kimisi lâübali, kimi fazla ciddi; kimi kelime canbazı, kimi belâgat budalası; kimi tekrar meraklısı, kimi İncil kopyası; kimi tersine çevrilmiş frenk elbisesi, kimi külhani, kimi mahalle ağızı, kimi burjuva taklidi, kimi proletarya! Sana bir türlü adam beğendiremiyecek miyiz ?

—         Canım efendim, niçin kızıyorsunuz? Ortada bir şey yoksa kabahat bende mi?

—         Neden olmasın, pek âlâ var. Kulağın sağırsa gözünü aç da etrafına bak. Gazeteler bangır bangır bağırıyorlar. Daha duymuyor musun?

—         Meselâ?

—         Meselâ.. Meselâ.. Bir kısmına göre Yakub Kadri, Falih Rıfkı; bir kısmına göre varsa yoksa Peyami Safa; Nurullah Ataç’a göre evvelâ Abdülhak Şinasi sonra kendisi..

—         Hakkı var.

—         Neden?

—         Kozu oynıyanın bir rol bulması lâzım! Bence en iyisi onun yolu; nesrinin mükemmel olduğunu ispat için kapı kapı dolaşıp ziyafet çekmeden, her dilde reklâm yaptırmadan, sokak ortasında tokat atmadan, cümleleri tersine çevirmeden, bayat mallan işportaya çıkarmadan, tereciye tere satmadan sa; köşeşine çekilip kendine inanmak ve rahat etmek elbette bin kere hayırlıdır.

—         Sözlerinde ufacık bir sitem edası var amma, demek onu beğeniyorsun?

—         Ona ne şüphe! Saadetlerin en büyüğü, «saadeti uzma» veya «tuba» değil midir? Oda Serenite ile elde edilir; bu mertebeye vasıl olmak için kendine inanmalıdır. Vasıl illallah olanlar Enelhak dedikleri gibi bu mes’ut adamlar da Ene edebiyat derlerse hakları yok mu? Bir istifham burgusile içlerini deşen insanların yanında burguyu mütemadiyen başkalarının karnına batıran ve kendileri Serenite koltuğunda manevi göbeklerini şişiren mes’ut adamlara hak vermez misiniz?

—         Şunu bunu bırak amma, bu Nurullah’ın eserini ben cidden beğeniyorum.

—         Nesini beğeniyorsunuz?

—         Samimidir, tabiîdir, aklına gelen şeyi istediği kadar genişletmesini bilir; şairanedir, âşıkanedir, tefelsüf eder; hülâsa, zaten nesir ne demek, maksadını doğru dürüst ifade değil mi? Serbest tedai ile bir sözden ötekine geçerek bunu ne güzel de yapıyor. Sırf şu belâgat düşmanı olması bile sempatik olmasına kâfi değil mi?

—         Doğru söze ne denir! Yerden göğe kadar hakkınız var. Yahut daha doğrusu onun da hakkı var, sizin de! İbrahim bütün putları kırarak baltayı en büyük putun boynuna astığı gibi, ben de baltayı birinizin boynuna mı asayım? Haydi isterseniz asayım? Galiba o daha hevesli.. Fakat bana bakm aziz dostum, ben şeytanlığımı unutup size çıplak hakikati göstermiye mecbur olacağım! Eğer herkes haklı olsaydı, herkesin kendi komşusuna hâkimlik etmesi lâzım gelirdi; o zaman arz üzerinde ne iktidar olurdu, ne otorite, ne de umumî nizam; zira bir adam başka birinin hata yaptığına hükmeder etmez onu bizzat cezalandırmıya kalkardı. Bu hakkı size ne Allah vermiştir, ne cemiyet! Ben bu Şeytanlığımla, buna bir türlü razı olamam. Hayır, ne sizin hakkınız var, ne onun! Bir çıkmazın içindesiniz. Ressam, şair, bestekâr ve mimar nasıl coşuyorlarsa naşir de öyle coşmalıdır; onun da buhranları, fırtınaları, tezatları ve feryatları olmalıdır. Onun da sesi bütün bir meydanı doldur- malı, halkı ardından cûşu huruşla sürüklemelidir! Kelâm yerleri, gökleri, bütün âlemi yaratmışsa; sözünüz bâri kendinizi yaşatmalıdır. Elinde balta olmıyan ve putlara hücum etmiyenin sesi çıkar mı? Bir dava için coşmıyan ve bir iman uğruna kütleleri coşturmıyan ses duyulur mu? Kirli çamaşırlarınızı kim seyreder? Mehtaba, guruba, Boğaziçine ve Yenicami aptest- hanesine hayranlığınızı kim dinler? içinizde dıram yoksa, gözünüzü fal taşı gibi açın da şu dışarıdaki dıramı seyredin! Onu da görmüyor musunuz? Kulağınıza sesler gelmiyor mu? Bu hümmalı âlemde bütün hassaları tıkanmış; Ebülhevl gibi mi duruyorsunuz? Hâlâ kitap sizi yiyecek mi? Hâlâ hayata baliğ olmamış bir çocuk saflığı ile bakacak mısınız? Hâlâ tereddüdünüz çikolata ile şeker arasındaki tereddüt, hâlâ husumetiniz kaydırak oyunlarının darılışı, hâlâ muhabbetiniz köşe başı sohbetini geçmiyecek mi?

—         Eyvah!.. Bizden ümidi kesmiş gibi söylüyorsun, dostum!

—         Şeytan yeis demektir. Ben yalnız fenalıkları görür ve gösteririm. Fakat – bilirsiniz – sizi severim; beni inkâr edin, reddedin. Haksız olduğumu delillerile ispat edin. Acı söylenmesine katlanamıyorsunuz; yalandan olsun, alkış, medih, takdir ve riya istiyorsunuz! Kafanıza girdiğim, şüphe ve azap olduğum, içinizi kemirdiğim zaman kendinize inanmak ve şairane kulenize çekilmekle beni yendiğinizi zannediyorsunuz. Benim küçük sempatik kuklalarım! En büyük haileniz beğenilmemek korkusudur. En büyük saadetiniz kendinize inanmak ve bir kaç budalayı inandırmak olacaktır. Her büyük sanatkârın kendi cihanı var, kaçak eşya gibi huduttan soktuğunuz bu tersine çevrilmiş elbiseler hiç bir vücuda uymıyacaktır. Sıska vücudunuzla Achille’in mantosuna bürünür gibi kumaşın bol zamanında kesilmiş bu kat kat cümlelerin içinde cılız duygularımız kaybolacaktır. Siz mazide yaşamayın, mazi sizde yaşasın. Fosil olmaktan kendinizi koruyun! Gözünüzü faltaşı gibi açın; önünüzde hummalı bir âlem var. Fırtınalı bir denizin ortasında yelkenleriniz uçmuş, ve kürekleriniz kırılmıştır. İnci dizecek vaktiniz yoktur! Bu kıyamet gününde yapacak hiç bir şeyiniz yoksa, kaleminizi kırın ve ağzınızı kapayın!!

ŞİİRE DAİR

Şeytan, elinde bir lyre’le geldi. Çirkin sesler çıkarıyor, tatsız şarkılar söylüyordu. Üstü başı perişan ve saçları karmakarışıktı. Bir sarhoş sofrasından yeni çıkmışa benziyordu. Sabahçı kahvesinde iskambilden sistem kuran genç filozoflar, üstünden dökülen mısraları kapışmak için ciğer bekliyen aç kediler gibi etrafını sardılar. Ağzından çıkanı mutlaka kulağı işitmiyordu: İçlerinde buz gibi titretenleri, alev gibi yakanları, şarap gibi mest edenleri, biber gibi acıları, çürük kestane gibi iç bulandıranları, ağlatanları, güldürenleri, merhamete, hiddete, nefrete, can sıkıntısına, rehavete, aptallaştırmıya, cevaptan âciz bırak- mıya sebep olanları, isyan ve hiddete bile lüzum kalmıyan bir boşluk içinde uyuşturanları, beşik gıcırtısı gibi muttarit bir ses dalgasından sonra afyon tesiri yapanları vardı. Bir alev parladıkça zaman zaman yerimden fırladığım olurdu; ağzı açık ve gözleri kapalı hayranların ortasında gitgide ağırlaşan bu gıcırtıya nihayet alıştım- Artık onları görmez, işitmez oldum. Yine kahve duvarlarına asılı Şah Meran ve Hazreti Ali tasvirlerini, koca sakallı Namık Kemal çıkartmasını, «Yedi gün» den kesilmiş Hollywood yıldızlarının tavandan aşağı istilâsını, Vatikan kubbesindeki meleklerin 1941 yılında fukara muhayyelesine yaptığı bu müthiş istilâyı, sinemanın kuru ekmeğe katık olduğu bir devirde cazuların ve cinlerin damarlarımızdaki kanı emdiklerini seyrediyordum ve sokakta bir tefeciyi polis kovalıyor, iki namuslu zengin geçiyor, ve üç murdar dilenci sürünüyordu. Şeytanın ninnisinden insanı uyandırmak için kazma dişli ayyaş kocakarı ağzına benziyen sokakta, satıcılar, araba tekerlekleri ve belediye memurunun kulak zarını yırtan musikisi kâfiydi. Kırk katırla kırk satır arasında bir muvazene bulmak için yerimden kalktım. Şeytan :

—         Buyurun! Dinlemez misiniz? diye davet etti.

—         Söylediklerin o kadar zayif ki bazısı beynime, bazısı ancak kulağıma kadar geliyor. Fakat hiç biri kalbime giremiyor dedim.

—         Size tonlarla kömür getirdim. İçinden elmas çıkarmak bizim işimizi

—         Mehdiyi bekler, yağmur duasına çıkar gibi Dâhiyi aramiya sabrım yok. Bir dirhem bal için bir çeki oduna katlanamam (Sultan Azizin Keçiboynuzu için söylediği.). Şöyle işlenmiş mücevherlerin varsa onları göster.

—         Hangi cinsten isterseniz; müşterisine göre malım var. Kimini kapılardan çıngırakla çağırıyoruz. Kimine işporta malı veriyoruz. Kimine reklâmlar gönderiyoruz. Kimi de geliyor, bizi antikacı dükkânımızda bin minnetle arıyor. Böylesine kendimizi ağıra satıyoruz. Yüksek fiyatlı alüfteler gibi naz ve istiğna gösteriyoruz. Yalvartıyoruz, rica ve istirhamlardan sonra şöyle bir köşecikten iki tozlu mısraı ceketimizin yeni ile parlatarak ve önce kendimiz bu parıltıya hayran olarak okuyoruz.

—         Böyle edebî ziyafetlerinde ben hiç akima gelmez miyim?

—         Estağfurullah siz aklıma gelmezsiniz, aklım size gelir. İşte huzurunuzda bu marifetlerimi göstermeye hazır, duruyorum. Bırakın şu gençler iskambilden şato kurmaya gitsinler; biz yine sizinle baş başa güzeli çirkinden ayıracak bir elfeneri buluruz. Herkesin elinde o kadar çok meşale var ki ışıktan gözlerimiz kamaşıyor; sizinle doğru dürüst bir iki kelime konuşmak için biraz karanlığa çekilelim.

—         Yeni şiir için ne dersin?

—         Çocuk kafalarının dumanından çıkan bütün bu hokkabazlıkları bir tarafa bırakalım. Sizinle konuşacak daha ciddî şeylerimiz yok mu? insan hislerinin derin kaynağı, bunların hayal ve rüya dünyası haline gelişi, kelimelerin musikisile bu dünyanın izdivacı, ressam ve bestekârın şâirin kaleminde birleşmesi. Şâirin Agora’daki yeri…

—         Bir yığın felsefî mesele… Bunların halli için cildler devirmeli. Buna ne senin, ne benim vaktimiz elverir. Gel de seninle biraz havadan sudan bahsedelim. Sence şiirle fikrin münasebeti nedir?

—         Bence şâirin en mühim vasfı rüya halinde olmasıdır. Şâir zekâsını, iradesini, bütün şahsiyetini bir telkin havası yaratmak ve kendini bu hava içinde uyanık rüya görmek için kullanacaktır. Rüyasını yazması için son derecede uyanık olması lâzım! Afyonun verdiği sarhoşluk gibi rüya onu uyuşturmaz (Baudelaire, Les Paradis artifieiels.). Fan teziler âleminde yeni keşifler yapmak için son derecede canlı bulunduracaktır. Fikri bu bakımdan onu loş dünyasına götürmek için geçtiği lâbirentlerde bir fener gibi kullanacak, fakat yolu bulunca onu bırakacaktır. Ressamın malzemesi boya ve insanın değiştirdiği tabiat olduğu gibi, şâirin malzemesi de kelimeler ve insanın değiştirdiği tabiattır. İşte bu Quincey’in, Poe’nin, Bandelarie’in şe’niyeti tamamlayan rüya âlemi dedikleri şeydir. Fakat hakikatte bu rüya da şe’niyetin kendisidir. Çünkü şâirin rüyası insanın değiştirdiği ve kendine göre gördüğü tabiattir. Şâir için birsamlar, illusion’lar, uyanık rüyalar, muhayyile oyunları, ma’şerî rüyalar asıl idrâkler kadar hakikidir ve asıl idrâkleri tamamlayarak âlimin ve filozofun dünyasından çok farklı bir dünya haline gelir. Fakat şâir bu fildişi kulesinde mahpus değildir. Oraya bir el merdivenile çıkar, renkli fenerlerini yakar, bersamlarını yaşar; stratosphere tabakasına yükselen bir heyetci gibi bu âlemden uzakken bile ayağı yerden kesilmemiştir. Tekrar kulesine iner; ve prosa’ique dünyada acıların ortasında eserini bu dünya için hazırlar.

—         Dediğine bakılırsa, şâirin iki ayrı hayatı var. Bu marazı çift şahsiyetle sağlam eser nasıl meydana gelir.

—         İfade edemedim, çift şahsiyet.. Asla! şe’niyet ve rüya, yalnız şâire mi mahsustur. Onu hepiniz yaşarsınız. Arzularla zaruretlerin çarpışması şuuru doğurmadı mı? ve şuur – isterseniz gayri şuur – rüyayı yaratmadı mı? Rüya, insiyakların dolduramadığı boşluğu kapatmak için tabiatın size bahşettiği lütuf değil mi? Öyleyse herkesin kendi rüyası var; ve herkes bu uyanık rüyayı şe’niyetin sırtında taşıyor. Şâir, onu herkesten iyi tanıyacak; bir rahip imanile o âleme girecek, zekâ ve iradenin bütün âletlerile onu işliyecektir.

Şâirin Agora’ya borcu nedir? diyeceksiniz, değil mi? Bu borç büyüktür. Çünkü yalnız o zekâsını ve malzemesini değil, «kendine göre gördüğü tabiat»  yani en fazla şahsî olan tarafını – oradan almıştır. Rüyalarınız sizin değil, uzviyetin ve cemiyetindir. Hangi cemiyetin? – onu siz bilirsiniz – Her halde birinindir! Eflâtunun mythe’leri, Homeros’un destanları, Dan- te’nin «Cehennem» i, Baudelaire’in Sokağı, Şarabı, Kadını, Buhranı, Claudel’in Gotik mâbedleri ve Maiakowsky’nin Dumanları, Rayları ve Tayfaları kendilerinin değil, kendi dünyalarınındır.

—         Öyleyse şair bir fikrin kahramanı mıdır?

—         Hayır; bir dünyanın kahramanıdır! Bu mukadder vazifesini bazan müphem olarak, bazan açıkça bilir. Bu onun değerini düşürmez. Fırka programları yapan siyasiler, kaideler getiren ahlâkçılar, sistemler kuran filozoflar, keşifler yapan âlimler gibi değil; fakat eserile bütün bir âlemin şe’niyet ve rüyasını yaşayarak, bizi o âlemin birsamı içinde kendimizden geçirterek mukadder vazifesini yapar.

—         Ya eserinde uzun uzun fikir müdafaaları yapan şâirlere ne dersin? Lâtinlerde Ceorgiques ve Eneide, Rönesansta Divine Comedie, yeni devirde Faust, bizde Mesnevi gibi büyük eserler asıl san’atın yanında yeni bir fikir ve hikmet de getirmiyor mu?

—         Şüphesiz, bu büyük dehâları hürmetle hatırlıyorum. A- sırların üzerinde âbideler gibi duran eserleri insana Ehramlar ve Süleymaniye karşısındaki san’at huşuunu verir. Fakat nesir bu yükü gittikçe şiirin üzerinden almaktadır. Faust bu nevi eserlerin sonuncusudur. Onu Goethe’ye ben tavsiye etmiştim; fakat altmış seneye mal olan zahmetten sonra yine eksik kaldı ve – doğrusu – itiraf edeyim ki ben de hem kendisine, hem de Almanlara karşı bu İsrarımdan dolayı mahcup oldum. Bu hikmeti felsefe, ve bu tasviri roman pek âlâ yapıyor. Görmüyor musunuz ki o zamandanberi bütün dünyada şiir gittikçe rüya ve şe’niyet dünyasına ait bir kelimeler musikisi olmuştur. Ingilterede Milton’dan sonra kimse bir daha böyle bir zahmete girmedi. Shelly Byron, Keats, Woodsworth; Almanyada Stephan George,

Rilke; Fransada Baudelaire, Rimbaud, Verlaine, Valery asıl vazifesini kavramış olan şiirin şaheserlerini verdiler (Geçen asrın birbirine pek az benzeyen bu individüalist şairleri devirlerinin hastalığını ifadede birleşerek yeni dünyanın sosyal şiirini hazırladılar.).

—         Ya bizim için ne düşünüyorsun?

—         Ooo!… Bu hususta bak, sizin cidden bir imtiyazınız var. İranın Firdevsî’si ve sizin Mesnevî’nizden başka böyle büyük fikir davasına kalkanlar görülmüyor. Hafız, Kaânî, Şevket Buharı, Mütenebbî, İbni Fârid, Fuzulî, Bâkî, Nef’î, Nedim, Galip bu san’at şahikaları size vazetmeyen kaside ve ga- zellerile kendi dünyalarım en keskin vaizlerden daha iyi telkin ederler.

—         Ya bugün?

-— Bugün de, bundan sonra da öyle. Galipten sonra şiirinizde büyük çöküntü vardı. Sanki Beyoğlu sarrafları İstanbul’a hüküm edince onunla beraber bütün bir san’at da yıkılmıştı. Bir asırdır etrafı bir yığın tatlısu edebiyatçıları kaplamıştı. Fakat şükr edin, bu çöküntüyü dolduran bir köprü kuruldu. Yeni dünyanızın maymun ve mukallid olmaması için bu köprü size çok şeyler getirmiştir.

—         Hangi köprüden bahsediyorsun?

—         Yahya Kemal.

—         O!-.. Bizim üstad mı? Yok canım, sence hakikaten o kadar mühim mi?

—         Hem de ne kadar! Ben onu sayısı pek mahdut eserile, kendi dünyanızın yetiştirdiği bu dağlar zincirinin son zirvesi gibi görüyorum.

—         Affedersin amma, doğrusu anlıyamadım. Üstada hepimiz hürmet ederiz; fakat neden işi bu kadar büyütüyorsun? Zannımca onun şeytanla bir alış verişi olamaz.

—         Orasını ben bilirim. Fakat müsaade ederseniz, bu noktayı aydınlatayım: san’at, en inkılâpçı şeklinde bile her şeyden evvel an’anedir. San’at bir ustalık ve çıraklık zinciridir. Çırak ustasını yenebilir, günün birinde inkâr edebilir. Fakat bütün maharetleri oradan almıştır. Çin fağfurlarını yapan ustalar, eserlerini işledikleri lüleci hamurunu bir asır evvelki dedelerinin koyduğu kuyulardan çıkarır ve onlar üzerinde çalışırlardı. San’at bu şe’niyetle rüyadan örülen âlemi duymak için kulağını ona vermek, asırların inkılâplarla süze süze getirdiği en saf ve halis sesleri dinlemektir. Kulağını bu sese vermeyen, bir dilin dehâsını keşfedecek kadar hassalarım işletecek çıraklık sabrından mahrum olan, san’atkâr olamaz. Galipten sonra yıkılış vardı; çünkü Beyoğlu sarraflarının cemiyeti, dilin dehâsına karşı kulakları sağır ve gözleri kör etmişti. Şükür edin ki garbı tanıdıkça, kendinizi tanımanın yollarını öğrendiniz. Dalaleti bir asır sonra fark edebildiniz, fakat ettiniz: Yahya Kemal geldi. Kulağını asırların yuğurduğu bir lisanın derunî rythme’ine vererek, oradan garbın size öğrettiği poeme mimarîsini çıkarmaya muvaffak oldu. Arkasından nesiller yetişti, ve yetişecektir. Onu aşmak istiyecekler, kendi kendilerine istiklâllerini inandırmak için onu inkâr edeceklerdir. Varsın etsinler. Zaten bu böyle olur. Hele inkılâp devirlerinde zamanın her anı dörtyol ağzıdır. Akıp giden vak’aların tek hatlı oku üzerinde o bütün rüzgârlara açık durur. Fakat zincir kırılmamalıdır. Varsın ihtilâl olsun, varsın çırak ustasını inkâr etsin; şekilleri kırsın, şahsiyeti mutlak yeni şekillerde zannetsin. Bu vehme kapılan yâlnız sizinkiler mi? Şimdi san’atkâr şahsiyeti yeni şekilde arıyor.

—         Her büyük artistin kendi şeklini yarattığını söylüyorlar, buna ne dersin!

—         Her devrin yeni ihtiyaçlarla yeni kalıplar getirdiği muhakkak! Fakat o iddiada ben bir hakikat hissesi göremiyordur Sheakespeare kalıpları kırmıştır derler. Halbuki müşarünileyh eski tiyatroları az çok değiştirerek oynamakla işe başlamıştı. O- nun kökleri Şofocle’e, Lope de Vega’ya, seyyar tiyatro truplarına, folklor ve halkta kökünü muhafaza eden bu her devrin tulûatçılarına kadar gider. Teknik zaruretler, yeni keşifler, icadlar, yeni sosyal ihtiyaçlar yeni sanat nevileri doğuruyor. Bunlar bazan bir nevi iflâsa götürürken bir yenisini canlandırıyor Büyük san’atkâr bu değişiklikler içinde gelmişse, onlarla beraber teşekkül eder. Fakat onu dilin dehâsına bağlıyan rabıtalar kırılmamıştır.

—         Yahya Kemalde yeni şekil var mı?

—         Ona ne şüphe! Asıl şekil Türk şiirini mısradan poeme’e yükseltmektedir.. Serbest nazım, kafiyesiz nazım, müstezad gibi anarşik şekiller eskidenberi vardı: Bunları Hâmid, Fikret, Fecri Âti bol bol tecrübe etti; fakat muvaffak olamadı. Çünkü mühim olan anarşik veya muntazam vezin tarzları değil, şiirin construction’udur.

—         Ya Haşim’e ne dersin?

—         İyi şâir derim. Birçok safhaları var: önce Fecri Âtinin tasannulu ve köksüz lisanile başladı. Sonra çöl ortasından yenilikler getirdi; ince ve güzel şiirleri vardı. Hâleti ruhiyeleri avlamasını ve fırça darbelerile psikolojik peyzajlar çizmesini biliyordu. Fakat henüz lisanı çetrefil, ve souffle’u kifayetsizdi.

Yahya Kemalle temastan sonra büyük değişiklikler oldu. Son yazıları bu merhaleyi gösterir.

—         Ya Nâzım Hikmet?

—         İhtilâlci şâir; fakat sesi Kemalden gelir, nazmın ihtilâline, makineye, yeni hamleye, Maiakowsky aşısına rağmen divan ve halk şiirinin derunî rythme’ine kulağını vermesi onu yaratmıştır.

Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik

Diyen Kemalin heroi’que sesi Nazımda başka bir tarzda devam ediyor.

Atlılar, atlılar kızıl atlılar Atları rüzgâr kanatlılar.

«Deniz» in, «açık deniz» in, «ses» in, bu gittikçe yükselen, kesilmiyen ve bütün bir manzumeyi dolduran nefhasi, mısra mahareti, belâğat ve küçük haleti ruhiye şiirinde kalan nesilleri birdenbire toplayıp arkasından sürükledi. Herkes gücü yettiği kadar, onu takip etti. Kimi kötü kopyesini yaptı. Kimi taklid etti, kimi ondan kuvvet aldı ve kendi şahsiyetini kazanmıya başladı. Yahya Kemal baştan başa bir edadır.

—         Eda da ne demek?

—         Söyleyiş tarzı? Sesin. yükselişi, lirizm, iç hayatının taşma kuvveti.. İşte şiirin asıl kökü budur. İmajlar, fanteziler, fikirler, buluşlar bu büyük temelin üzerine işlenen nakışlardır. Asıl kök olmadıkça havaya çizilmiş nakışlar neye yarar?

—         Nakışa kıymet vermiyor musun?

—         Biraz mübalâğa ederek, hattâ evet bile diyeceğim. Siz hiç askerî müzenin önünde duran eski toplan gördünüz mü? Üzerlerinde nasıl bu âletin göreceği işle alâkasız bin bir nakış vardır. Bir de yeni toplara bakın: namlular dümdüz çelikten ve tezyinata tenezzül etmiyecek kadar sade! Sebebi: çünkü asıl maksadını hakkile yapamadığını gören topçu ustası eserini bir yığın lüzumsuz nakışla doldurmuş. Bu, psikolojik bir haldir. Plândan, vahdetten mahrum olan Endülüs binalarına bakın! tezyinat içinde kaybolmuştur. Fakat ya Mısır mâbedleri, Partenon, Süleymaniye! Mimar maksadına o kadar emniyetle ulaşmış ki, ziynet onun eserinde imza kadar yer tutar. Yahya Kemalde imaj, san’atkârın psikolojik buhranından doğan bir didinme değil; eserin plâstik kemalini tamamlayan ziynet; ses en yüksek merhalesine çıkarken onu perçinleyen bir çividir.

—         Demek oluyor ki, sence san’at her şeyden evvel İçtimaîdir.

—         Bu kelimeden neyi kasdettiğimi eğer iyi anlatabildimse, muhakkak!

—         Yeni şâirlere ne dersin?

—         Şu edebiyatımızda «inkılâp» yapanlara mı? Gül ve mehtabı bırakıp nasır ve çamaşırı almakla bir mahalleden ötekine taşınıyorlar. Canları sıkılmış olacak.

—         Ya Hiyeroglifden alnmış cümleler, tepeden inme buluşlar, ya sokakla ev arasındaki gündelik vak’alar? Bunlar hep yenilik değil mi? Unutma ki bunları yapanlar eskiyi yapmasını pekâlâ beceriyorlar. Zaten bunu isbat için ikisini ayni zamanda neşretmiyorlar mı? Önlerinde koskoca bir üstad, Picasso var: o da resimde De Vinci’lere yaklaşan klâsik çizgiler çizerek sonradan bu pergel ve mingale resmine geçmedi mi?

—         Resim ayrı bahis; onu başka bir gün konuşuruz- Şimdilik şiirde kalalım: Oyuncaklarım kırmak, taşların yerini değiştirmek, bir mahalleden ötekine taşınmak inkılâp değildir. Eğer eski edebiyatın kusuru bir kaç hayal içinde mahpus kalmaksa, bunlar da başka bir yoldan ayni hataya düşüyorlar. Fakat, bu yeni edebiyat eskiden alınacak kuvvetli tarafı, yüksek nefhayı, coşkun sesi, lirizmi, kaybetmiştir. Aramak fena şey değil; yalnız, karanlıkta el yordamile giderken elindekileri kaybetmek ol-masa! Yeni şiir, bir kaşık suda fırtına yapan ve aklına geleni kâğıda geçiren şiir değildir. Yeni şiir, eskinin içinden doğan, o- nu aşmak için yeni cemiyetin davalarını duyan, onların rüyasını gören, ıztırabını çeken, onların buhranını kendi buhranı haline getiren şiirdir. Geçen gün konuşurken, dediklerimi tekrar edeceğim. Kusura bakmayın! Yeni bir şey söylemek dünyayı yeniden yaratmaktır. İncil «İptida her şey kelâm idi» diyor. Faust, «iptidada her şey Aksiyondu» demiş. Biz de diyelim ki: «İptidada her şey tezad idi.» Bu tezadlar arzı kaplıyan bir tufan haline gelmiştir. Fırtınalı bir denizin ortasındayız. Yelkenlerimiz uçmuş ve küreklerimiz kırılmıştır. Belâ kayalarına çarpıp kırılmak belki de mukadderdir. İnci dizecek vaktiniz yoktur! Bütün hassalarınızla arzın üzerinde kopan kıyametlere bakın, şe’niyeti ve rüyasile onun şiirini yazın!

TİYATROYA DAİR

—         Kafa buhranlarını asıl derinleştiren, vahimleştiren, bu buhrana düşenin içinde bulunduğu haldir. 1941 yılında dünyanın içinde bulunduğu hali tarife ne kuvvetim, ne de zamanım var. Maziyle hesabı kesmek, istikbali kurmak, fakat birçok malzemesini yine maziden alarak! maziyi inkâr ve kabul etmek. Uçurum önünde durur gibi ileriden ürkmek, fakat gözlerini kapatarak ona atılmak! Bu dünya Arenasında artık seyirci kalmadı. Sheakespeare diyordu ki: «Dünya bir tiyatrodur ve biz onun aktörleriyiz.» Zaman zaman sahneden inmeye ve seyir etmeye imkân kalmadı. Bütün âlem artık hem aktör hem seyircidir.

Mücrimiz, cezayı biz veriyoruz; kahramanız, alnımıza defneler koyuyoruz. Namuslu haydutlarız, kendimizi biz hicv ediyoruz. Sefilleriz; bize biz acıyoruz. İntikamı kendimizden alıyoruz; ve kendi cehennemimizin odununu sırtımızda taşıyoruz. Dünya, haçıyla Golgotaya çıkan bir İsa’dır. Hayır, dünya kendini inkâr ve tasdik eden bir şeytan!

—- Yahudiler niçin Yüksek kaldırımda oturur?

—         Her gün bu yokuşu tırmanarak İsanın kefaretini çekmek için.

—         Demek dünya bir şeytandır, diyorsun?

—         Evet, İsa ile şeytan ayni şeydir. Çadmıhta «Beni niye terkettin?» dediği zaman, gözüne görünen şeytan kendisiydi. Şeytan İsa suretine girdi ve insanlara ayni zamanda hem canî hem mazlum olmasını öğretti. Geçmişteki facialar gelecekteki facialara gebedir. Müverrih ve peygamber ayni torbadadır.

—         Bu facialar kasırgasında bir selâmet kıyısı bulamadın mı? Hangi devirde kalmak isterdin?

—         Hiç birinde! Bu ebedî seyahatim durunca her şey bitmişdir. Her devirde sofraları deviren ve sarhoş kadınlarla divanlarda yuvarlanan; çelengin, hançerin ve ölümün şehvetini tadan; Nemrud’un huzurunda sürü sürü gözlerine mil çekilen; Ehramlara kırbaçla taş taşıyan; haydut Oedi- pe’ken kral diye alkışlanan, kendi gözlerini kendi oyan ve Antigone’le sahralara düşen; kilise kapılarında dilenen; Borgia’ların hâzinesine giren; Jean Husse’de isyan, Luther’de ihtilâl olan; 89 da hürriyet için insanları boğazlıyan; Babeuf’in katili. Blanqui’nin mahkeme reisi, fakat açların ağzında feryad, mazlûmların kafasında intikam; 1941 de bütün Kabillerin elinde hançer, bütün Habillerin sırtında yara halinde görünen bendim.

—         Yeter artık şom ağızlı şeytan!

—- Keyfinizi kaçırdım, affinizi istirham ederim. İsterseniz size levhanın tersini çevireyim. Bakın nasıl yüzünüz gülecek, gözleriniz parlayacak; orada yalnız sizi eğlendiren ve mesut eden şeyler göreceksiniz. Bu sihirbazın aynasıdır; onu Kafdağındaki mağarasından aşırdım. İşte bakın! Ne maharetle her şey değişti: Şu Karnak sütunlarındaki azameti seyredin; şu Ba- bil bahçesinin ihtişamını; şu Parnasse’in heybetini; şu Parthenon’un kemalini; şu Dannae’nin zarafetini; şu Eflâtunun hikmetini; şu Alcibiades’in şeytanî güzelliğini; şu Caligula’nın sofrasındaki zevki; şu İskenderiye rakkaselerini; şu gotik mâ- bedlerin Allaha yükselişini, şu Papaların debdebe ve kuvvetini, şu Apollon’un halefi İsa ve Afrodit’in hicabla örtündüğü Meryem tasvirlerini; bu mucizeler devrinin âbidelerini seyredin. Şu Rus baletlerinin, Hollywood yıldızlarının, elektriğin, radyonun, operanın, cazbandın ve koca fanfarlı marşların aydınlattığı, ses dalgalariyle doldurduğu dünyayı seyredin. İşte size iki âlem!

—         Benimle alay mı ediyorsun?

—         Ne münasebet! Sünnet çocuğunu avutan çıngırak seslerini dinletiyorum.

—         Var olmak veya yok olmak! İşte mesele burada. Hamlet’in meşhur şüphesi. Tolstoi’de bu şüphe çözülüyor: harp ve sulh; olmak ve olmamak; başka tâbirle her an ölüp yeniden doğmak, bu akıp giden âlemin içinde her lâhza parlayıp sönen bir vak’a olmak; bir vak’a ki oluşun içinde ebediyet fakat kendi başına yokluk.

—         Yine Hamlet’in kafasındaki düğüme döndün. Sopocles bir trajedisinin monologunda «Var olmak!» diye başlıyordu. Shakespeare buna yalnız tek kelime ilâve etmiş. Bütün yaptığı bundan ibaret. Sanki mühim bir şeymiş gibi kıyamet bunun etrafında dönüyor.

—         Mühim olmasa Şehir tiyatrosuyla gazeteciler birbirine girer miydi?

—         Ya! demek sizde muharrirler metafizik uğruna kurban oluyorlar. Ne şerefli iş! Benim bildiğim – usuldendir – insanlar körü körüne boğazlanır. Gözlerine mendil bağlanır. Sürülerle sirka sürülür. Niçin ve kimin için olduğunu bilmeden vahşî hayvanlara parçalatılır. Atların altında ezilir, birbirini boğarlar. Nâdiren metafizik şehitleri de olduğu vardır. Hatırlarım; mahşerde ruhlar Beytullaha toplandığı zaman, o daracık yere nasıl sığacak diye bir mesele doğmuş ve papaslar iki felsefî mezhebe ayrılmıştı. Bir kısmı ruhların üst üste çıkarak göğe yükseleceğini iddia etmiş; bir kısmı ruhlarda ademi tenafüz yoktur, iç içe girebilirler, diye itiraz etmişti. Bu akide ihtilâfından aralarında ne kanlı döğüşmeler oldu! Hamlet davası da böyle bir metafizik ihtilâfdan doğuyorsa, beşeriyet tarihine altın kalemle yazılmalıdır.

—         Altın kalemi ilerde başka davalara sakla da, şunu biz gel gümüş kalemle yazalım. Bizim varlık – yokluk davamız daha beşerî, daha hakikî, daha makul. Mesele bazı aktörler ve muharrirler arasında geçiyor. İşin metafizik cephesi «kendimizi göstermek için bir vesile lâzım mı değil mi?» davasıdır. Biz var mıyız, yok muyuz? Eğer varsak, kendimizi göstermeliyiz. Kendimizi göstermek için her vesileden istifade etmeliyiz. Eğer kendimizi gösteremezsek yokuz demektir. O zaman vay halimize! Asıl mesele, bu «varlık – yokluk» davası gülmek, ağlamak gibi dehşetli sarî: herkeste bir şüphe uyandı: «Acaba ben var mıyım? yok muyum? Varsam kendimi göstermeliyim, yoksa vay halime!» ve eline kalemi alan meydana çıktı; kalemlerini mızrak, yüzlerini kalkan gibi kullananlar kavga meydanına koştu. Çok şükür yaralılar falân, pek az. Çünkü herkesin kab kanı sağlam, kalemlerin ucu çabuk bükülüyor.

—         Bu meseleye çok merak ettim.

—         Sana Hamlet kahramanlarından Muhsin Ertuğrul’un müdafaasından bir kaç satır okuyayım belki işine yarar:

(Aslını tahkik etmedim, günah söyleyenin boynuna).

«Ben Celâleddin Ezineyi ticaret âleminde müseccel bir yazıhanede Müsevi bir bankerin ortağı olarak faizcilik ederken tanıdım. Uzun seneler kendisi bu işte, bu meslekte kaldı. Bu bakımdan san’at meselelerinde kalem oynatmağa ve söz söylemeğe salâhiyetli olduğunu kabulde mazurum. Hele bir tek neşredilmiş romanı olduğunu bilmiyorum. Günün birinde Celâleddin şöhret merakına düştü ve basamak olarak Şehir tiyatrosunu hatırlamış olacak ki elinde bir piyesle bana geldi. Piyesin o aralık hazırlamakta olduğum bir ecnebi eseri her bakımdan hatırlattığını söylediğim zaman Celâleddin Ezine bu ecnebi piyesin temsilinden vazgeçmemi istedi. Tercüme ettirmiş, hazırlatmıştım. Oynatmağa mecburdum. Nitekim evvelâ eserin aslı, sonra da Ezinenin ki oynandı. Birincisini seve seve seyreden halk İkincisine rağbet etmedi ve dostumuz Celâleddin o gündenberi düşmanımız oldu.»

—         Ya bu aslın adını niçin vermiyor?

—         Söyliyeyim: Asmodee (Le sage’in «Topal şeytan»ına verdiği isim.). Devam edeyim mi?

—         Kâfi. Dedikodudan ne de hoşlanırsın! Herkesin hususiyetine karışmıya ne hakkın var?

—         Canım efendim, bütün gazeteler, mecmualar bu mesele için haftalardır sahifeler doldurdular. Mısırdaki Sağır sultan duydu! Garp matbuatında da akisleri olmuş diyorlar.

—         Varsın olsun: uzaktan davulun sesi hoş gelir. Dostluk nedir bilmez misin ayol! Dünya yerinden oynasa kulaklarını tıkayacaksın. «Duymadım, bilmiyorum, ne üstüme vazife!» diyeceksin. Ortada bir müellif var: üç yüz sene evvel ölmüş. Bir dünya var: böyle davalara küs dinlemiş. Bir mahkeme var: işi başından aşmış. Geri kalanlar da, bırak heveslerini alsınlar. Ya şu tiyatro hakkında ne dersin?

—         Hangisi, Hamlet mi? Kitabın lisanı eskidir diyorlar.

Baştan biraz okudum: eskidenberi gayretle okumaya alışmamışım, bir kitabı bitirmek için tırnaklarımı yiyemiyorum. İlle de zevkime gitmeli! Esat Mahmudun bir hikâyesile beraber başlamıştım. Ötekini bıraktım, bunu bitirdim.

—         Ya temsil?

—         Görmedim; mademki aktörle muharriri beğeniyor, o halde iyidir. Mademki otoriteler böyle diyor, o halde doğrudur.

—         Ne o, ne o!.. Otoritelere hürmetsizlik mi?

—         Haşa! Böyle bir şey kimin aklından geçer. Otorite ya Avrupa’dan gelir, ya orda tasdik edilir, yahut hususî ziyafetlerde birbirini tasdik eder. Şehir tiyatrosuna gelince, orası çöplükte bir güldü. Belediye onu saksıya koydu. Şimşir tarak gibi sağlam, sapasağlam bir müessese. Eskileri bir görseydiniz, çoktan buna rahmet okurdunuz.

—         Gedikpaşadaki Güllü Agobu mu söylüyorsun? Feyziye kıraathanesindeki Abdürrazzakı mı söylüyorsun? Tiyatromuzu ıslaha gelen Bernard’ı, Manakyan taifesini, Kel Haşanı, Dava- laciro kahramanı Burhanettini, Kuşdili yârânını, Naşidi ve tulûatçılarını, hem gülen hem ağlayan Fahimi, Ermeniceden tulumbacı ağzına, frenkceye kadar bu birbirinin nihayetsiz çıkartması orijinal tek nüshayı mı söylüyorsun?

—         Şüphe mi var? Bir alay tulûatçı süpürüldü de fena mı oldu? Neydi o sayın azlıklar gibi konuşmalar, o kocakarı ağızları, o külhanbeyi cakaları? Çok şükür memleket sahne gördü. Bedava gidilmiyor, insan dram seyretti mi ağlamalıdır. Ses -melodramatik – titremeli, her cümle mutlaka inler gibi çıkmalıdır. Kat’iyyen müptezel olmamaya dikkat etmeli, ve insan kızdığı, hayret ettiği, yese düştüğü zaman nasıl söylerse onlardan hiç birine benzemiyen tamamen orijinal bir tarzda söylemeye dikkat etmelidir. Cümleleri yanlış okumadan, edebî eserlere uydurma cümleler katmadan çekinmemelidir çünkü aktör lâyuhtîdir. Mademki oyun öyle icap etmiş, öyle oynanacaktır. Ne çabuk unuttunuz! «Tiyatro bir mektebi edebdir» orada aktörler muallim ve halk talebedir. O sıraları neye koymuş farkında değil misiniz? Şaheserlerin gölgesinde millete medeniyet dersi vermek için. Bu mektebin tek sınıfı ve falakalı bir hocası olacaktır; çocuklar söz dinlemedi mi tokat inecek; ve bir yanağına tokat yiyenler Hazreti İsanın emrini yerine getirmek için derhal öbür yanağını uzatacaktır. Bir ağızdan çıkan ses en kıdemli talebeden kapı yanındaki afacana kadar ayni perdeden tekrar edilecektir: bu mektepte Standard eşya gibi yalnız bir ton, bir ses, bir eda, bir hareket olacaktır; bu eda, mutlaka hassas olduğunu isbat için sesini titretecek, inleyecek, orijinal olacak, herkes gibi konuşmayacak, ve dehâsını bu suretle isbat edecektir.

—         Amma da yaptın ha! Tiyatro da diğer san’atlar gibi bir san’at şubesi değil mi canım?

—         Evet, tiyatronun kendisi öyle! Fakat oyuncuları.. Onların cemiyetteki rolü sahnedeki rollerinden çok büyüktür. Bir san’at eseri alkışlanır, beğenilmez, sükûnla karşılanır, hücuma uğrar. Oyuncularsa – öyle mi ya? – halkımıza neler öğretiyorlar: Sphocles’den Musahipzadeye kadar! İşlerinin ciddiliğile mütenasip tam bir itaat lâzım.

—         Kötü bir şarkıcıyı ıslıkla indirirsek, ikide bir falso yapan bir kemancıyı zorla susturursak, kulağımızı yırtan bir sesi, soğuk bir aktörü, rolünü ezberlememiş, oynadığı eserin farkında olmayan şımarık bir aktirisi, nihayet sahneyi terketmeye mecbur edecek kadar şiddetli hücuma uğratırsak fena mı yapmış oluruz?

—         Elbette! Hürmetsizlik, haddini bilmemek, çizmeden yukarı çıkmak! Sizin vazifeniz öğrenmek, onlarınki öğretmek! Elinizde bir seyahat bavulu, göğsünüzde madalyalar, ve cebinizde belediye cüzdanı varken kim size ferman okuyabilir? Shakespeare ve Moliere gibi dühatın (Şeytan bir türlü ölü kelimelerden kurtulamıyor.) postlarını sırtına geçirdikten sonra haddiniz varsa ağzınızı açın!

—         Bu zorbalık daha ne vakte kadar sürecek?

—         Müellif aktöre hükmedinciye kadar. Ona da hayli uzaksınız. Garbın büyük cedleri 2500 yıl evvel Arenalarda Diyonizos oyunlarını maskeyle sahneye koyarlardı. Eshylos’dan- beri bu sahne ne kahramanlar gördü! Lâtin filozofu Seneca büyük dramlar oynatmıştı. Lope de Vega iki bin eserle geldi. İspanyolları meşkeden Fransızlar ve İngilizler artık sahneye tamamen hükmettiler. Yunan temsilleri, kasaba trupları, Miracle’ler, Passion’lar (İsâ’nın şehadetine dair açıkta temsiller.), tulûatlar birleşerek İngilterede Shakespeare ve Almanyada Goethe oldu. Dram muharriri sahneye o kadar hükmeder ki, bazan Moliere ve Shakespe.are’deki gibi bizzat aktör olur; bazan Goethe, Wagner’de olduğu gibi rejisör, ressam ve bestekârdır. Büyük dram müellifi sahnesini kendisi yaratır. Perdelere kendisi şekil verir; aktörlerini kendi seçer; eserini istediği tarzda oynatır. Arslanlar sahneden çekildiği vakit elbette çakallar ortalığı kaplıyacaktır.

—         Demek tiyatronun bir çok kökü olduğunu söylüyorsun?

—         Evet, bir kaç., klâsik tiyatro ile gelen Yunan kökü, ortaçağın Mirakl ve Martirlerile gelen dinî kökü; halk oyunları, tulûatlar… Garbın büyük eserleri bu köklerden geliyor.

—         Öyleyse bizde de büyük eserler doğması için bu kökleri aramalı! Meselâ Orta oyunu; Kavuklu, Pişekâr ve Zenne, daha neler vardır… Sonra Karagözün Hacivat’la Beberuhisi, alafrangadan geçen kukla. İşte sana tiyatromuzun falklor kökleri! İstersen «Vak’ai Kerbelâ» yı da al, ver bunları ülemamıza, tetkik etsinler. Elbet günün birinde dühattan bir ehli merak çıkar, bunları birbirine katar ve yeni Türk tiyatrosunu yaratır.

—         Olmaz!

—         Neden olmasın. Mademki frenklerin bu işi nasıl yaptıklarını öğrendik, biz de ayni şeyleri yaparız, olur biter. Mademki Wagner’i meydana getiren âmilleri öğrendik, bu âmilleri bir araya getiririz, kendiliğinden Wagner meydana çıkar.

—         Çıkar amma, bu istediğiniz Richard Wagner değil; Faust’un budala ve küçük Wagner’idir. O halk motiflerini toplar; Karagöz oynatır, parça bohçası yapar, fakat ortaya eser çıkmaz, humunculus çıkar. Aziz dostum! Zamanı tersine akıtmak elinizde değildir. Bir defa olan bir daha olmıyacaktır. Bugün yeni şartlar, yeni tezadlar içindesiniz. Sahneniz olsa olsa bunların evlâdı olacaktır. Hiç bir san’at, hayatı kısaltılmış bir zaman içinde onun kadar canlı olarak karşımıza koyamıyor. Shakespeare’in dediği gibi eğer dünya bir sahne ise, sahne de bir küçük dünyadır. Orada oynanan, dışardaki dramın zübdesi ola çaktır. Dışarda dünya hâlâ Karagöz mü oynatıyor? Orada hâlâ kavuklu mu geziyor? Dışarda insanın bağrını deşen büyük meseleler yok mu? Dışarda kaltaban muharrirler, dalkavuklar, bezirgânlar, namuslu haydutlar; dışarda arzularla mânilerin dramı, ümidlerin, yeislerin çarpışması; açlık, riyakâr merhamet, acı, acıların hafızası ve kudret yok mu? Dışarda kurtların devler gibi boğuşması, şuur aynalarında ümid, ıztirap, yeis, nedamet, kin, intikam, tekrar ümid, tekrar ıztırab olarak bin bir akisler yapan benim şeytanî oyunum yok mu? İşte! sahneye bunları aksettireceksiniz. Eski oyuncular geçtiler, bize büyük adeseler bıraktılar. Shakespeare’den (bilmem kime) kadar bütün üstadların oyunlarını seyrettik. Hepsinin sahnesinde ipleri ben çekiyordum; kader oluyordum, ihtiras oluyordum, iblis oluyordum, şüphe oluyordum, istibdad oluyordum, taassup ve cehalet oluyordum; şimdi dünyada kana susamış bir sırtlan olarak locaları, borsaları, esir pazarları; bir lokma için arzı kana boğan bütün keşifleri ve icadlariyle dev gibi kapital oluyorum.Nemrud’un zulmü bunun yanında şefkattir; Firavunlar kapitalimin elinde birer köşe bakkalıdır. Roma saraylarının sefahati açlıktan boğazı kokan kapitalimin masrafı yanında çocuk harçlığıdır. Martirler onun kurbanları yanında hafif nezleliler, Pascal’ın girdabı onun açtığı uçurum yanında bulaşık çukurudur. Metafizik buhran, bu muazzam buhrana göre iç bulantısıdır. Bir kaşık suda fırtına yapan ahmakları ve «metafizik buhran» afyonunu kütlelere bedava dağıtan kalpazanları bir yana bırakın! Sophocles’den bilmem kime kadar bütün sahne üstadlarımın size verdiği adeseyle gözünüz önünde oynayan büyük faciaya bakın! Yeni sahnenin şaheserlerini oradan çıkaracaksınız.

Sh: 79-111

Kaynak: Hilmi Ziya ÜLKEN, Şeytanla Konuşmalar,  Ülkü Matbaası ,1942, İstanbul

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s