ŞEYTANLA KONUŞMALAR- Hilmi Ziya ÜLKEN

HAKKINDA

hzl: Fatma ÇİFT

Hilmi Ziya Ülken ‘in bu eseri edebiyat ve düşünce dünyamızda pekte rastlanılmayacak türden bir eserdir. Kitap bir eleştiri hatta daha da öteye bir özeleştiri kitabıdır. Bu çerçevede yazar hem dönemini hem de kendini eleştiriye tutar ve eksiklikleri göz önüne sermeye çalışır. Peki, şeytan bunun neresindedir? Eserin pekte rastlanılmayacak türden bir yapıt olduğunu belirtmemin asıl sebebi de aslında buradan gelir. Çünkü yazar eleştirilerini yaparken karşısına muhatap olarak şeytanı alır ve onunla girdiği münazara çerçevesinde eser şekillenir. Şeytan olumsuz bir şey söylemez fakat eleştirileri oldukça kuvvetlidir. Yazardan daha korkusuz daha açık sözlü davranır. Yani yazarın gerçekçi yönünü aslında şeytan temsil etmektedir.

Eserin yazarla şeytanın diyalogları etrafında şekillendiğini söylemiştik. Peki, nedir bu eleştiri konuları? Fazilet, telif ve tercüme, aşk, nizam-ı alem( dünya düzeni), nesir, şiir, tiyatro, övünme, fikir ve hareket, iştikak( kökenbilim), roman, kitap ve hayat, resim, tembellik, tenkit, geçmiş zaman, akl-ı selim( sağduyu) olmak üzere tam on yedi konu üzerinde; bunların dünya çapındaki yerlerine ve ülkemizdeki durumlarına ait şeytanla çekişmeler ve konuşmalar etrafında fikirler ortaya konulur.

Yazar, her konusunu farklı bir bölümde incelediği kitabını on sekiz bölümde ele alır. Takdim başlığı ile ortaya konulan birinci bölümde Hilmi Ziya’nın Şeytan’la karşılaşması ve Şeytan’ın kendini takdim etmesi yer alır. Hilmi Ziya çalışma odasında iken nereden çıktığını anlayamadığı şeytan içeri girer ve ona kendisini tanıtır. Hilmi Ziya şeytanı kovmaz, çünkü onu izlemeyi eğlenceli bulur. Bundan yüz bulan şeytan odaya iyice yerleşir. Önceleri çekimser ve soğuk olan hava ıhlamur servisiyle yerini akıcı münazaralara bırakır. Bu girizgâhtan sonra Hilmi Ziya ikinci bölüm olan fazilet konusuna geçer.

Fazilet konusunda önce konu ilahi dinler çerçevesinde tartışılır. Burada Hz. Muhammed, Hz. Davud, Hz. İsa gibi peygamberlerden örnekler verilir. Ve şeytan onların aslında erdemli gibi görünüp erdemsiz olduklarını söyler ayrıca onları riyakâr olmakla suçlar. Şeytan bu bölümde şunu savunur: Önemli olan düşünmek değil, düşüncede samimi olmaktır. Bunu ortaya çıkarmak için de düşünenle işe başlanılmalıdır. Bu sözler Hilmi Ziya’ya cazip gelir. Daha sonra Hilmi Ziya Eflatun’un Menon diyaloğuna atıfta bulunarak meseleyi açıklamaya çalışırken şeytan araya girer ve şunları söyler: Ben Eflatun’u tanırım. Söz aramızda onun bu hususta çok kurnazlığı vardır. Daima kaçamaklı lisan kullanır. Kâh Sokrat’ı haklı çıkarır, kâh sofistleri. O iki katlı bir bina kuruyordu. Fakat birinden ötekine geçecek merdiveni unutmuştu. Hilmi Ziya’nın Hegel bu iki katı birleştirmedi mi sorusuna ise şöyle cevap verir: Haklısınız, yalnız onunda kendisine göre hilesi var. Tereciye tere satılmaz. Kendisine bunu açtım. ‘Bir yüzü madde bir yüzü fikir olan bu iki yüzlü âlemde ne oluyor? Dedim’. Kulağıma eğildi. ‘Birbirimizi ele vermeyelim, senin de ne marifetlerini biliriz. ‘dedi. Konuşma böylece devam eder ve bu bölümde fazilet konusu dini ve felsefi yönden tartışılmış olur daha sonra bir diğer bölüm olan telif ve tercüme konusuna geçilir.

Hilmi Ziya’ya göre telif ve tercüme meselesi Sabık Maarif Nezareti zamanından beri halkı neredeyse en fazla meşgul eden konudur. Hilmi Ziya bu konu hakkındaki düşüncelerinde özellikle Namık Kemal ve Ziya Paşa’ya değinir. Ona göre onlar az da olsa yazın hayatımızda kımıldanışlara sebep olmuşlardır. Hilmi Ziya burada Babıali’den ve batılılaşma yolunda özellikle yayın hayatımızda ne kadar önemli olduğundan bahseder ve şeytan burada konuşmaya dâhil olur. Telif konusunda şeytan önemli yazarların ve fikir adamlarının yazdıkları eserleri özgün bulmaz hepsinin çalıntı olduğunu belirtir. Kamus-ı Felsefe’yi Baldwin’in Vocabulaire Philosophique’in biraz çeşni katılmış hali olarak görür, terakki fikrinin Henri Delvelle’den alındığını söyler. Ayrıca beynelmilel olma anlayışını da eleştirir, allameleri yani derin bilginleri hiçe sayar. Telif meselesinde şeytanla anlaşamayacağını gören Hilmi Ziya bu konuşmalardan sonra tercüme meselesine geçer. Şeytan tercüme ve tenkidin bir arada var olduklarını belirtir ve edebiyatımızdan şu örnekleri verir: Mehmet İzzet’in İçtimaiyat tercümesine Mehmet Ali Ayni’nin eleştirisi, Köprülü Fuat’ın Le Bon’dan tercümesine Selim Sabit eleştirisi, Mehmet Emin’in Bergson tercümesine Nurullah Ataç’ın eleştirisi ve daha birçok örnek… Buna cevap olarak ta Hilmi Ziya Şekip Tunç, Hüseyin Cahit ve Nurullah Ataç ‘ı çok beğendiğini belirtir. Ayrıca ona göre her tercüme bir ameliyattır, öldürmese bile zedeler yani aslından çeviri elbette metine bir parçada olsa zarar verir Hilmi Ziya Ülken’e göre, oysa şeytana göre aksine tercüme demek yeni elbise dikmektir, hem çevirecek hem de ekini belli etmeyeceksin der şeytan.

Hilmi Ziya Ülken telif ve tercüme hakkındaki konuşmalarından sonra sıhhat ve aşk konularını incelemeye alır. Önce sıhhat konusunu ele alır. İnsan hasta olunca onda bir tek şeyin arzusu olur der, o da iyileşmek. Bunda başka hiçbir şeyin insanın gözünde bir manası kalmaz düşünüre göre. Sıhhat konusunda kısaca bunları belirttikten sonra aşk konusuna geçer.

Genel olarak aşk konusu ilahi bir manada değil de daha ziyade beşeri türden bir aşk olarak ele alınır. Hilmi Ziya’ya göre aşk, oyunların en tehlikelisidir. Aşka bu manayı yükleyen düşünür, Stendhal’in aşkı dörde ayırmasından bahseder. Birincisi, Portekizli rahibede ( Diderot’un La Religiuse adlı eserinden ) , Abelard’a karşı Heloie’de yahut bizde Leyla’ya karşı Mecnun’a görüldüğü gibi ihtiras-aşk, ikincisi 1760’da Paris’te hüküm süren ve bu devrin hatıraları ve romanlarında görülen zevk-aşk. Üçüncüsü maddi aşk. Avda ormandan kaçan güzel ve taze bir köylü kızı bulmak. Ona göre bu nevi haz üzerine dayanan aşkı herkes bilir. İnsanın karakteri ne kadar kuru olursa olsun, on altı yaşında bununla başlanır. Dördüncüsü, tefahür aşkıdır. İnsanların en büyük kısmı, güzel ve modaya uygun bir kadına sahip olmak ister. Bundan sonra düşünür aşkın ruhta nasıl başladığına değinir. Bunlar sırasıyla şöyledir: Hayranlık, öpüşme duygusu, ümid, ve nihayet aşk doğar, ardından da ilk tebellür yani billurlaşma; burada da insan aşkından emin olduğu bir kadını zihninde bin bir olgunluk ile süsler. Altınca safhada şüphe doğar. Yedinci kısımda ise ikinci billurlaşma olur. Aşkın bu aşamalara sahip olduğunu belirttikten sonra da aşığın üç farklı fikir aşamasından geçtiğini söyler. Bunlar da şöyledir: Bütün mükemmellikler ondadır, o beni seviyor, aşkın en büyük delilini ondan elde edebilmek için ne yapmalı? Aşk konusunda bunlar konuşulduktan sonra bir başka bölüm olan nizam-ı âlem yani dünya düzeni konusuna geçilir.

Bir önceki bölümde hastalık halinde olan Hilmi Ziya bu bölüme nekahet zamanını seyahatte geçirdiğini belirtmekle başlar. Bu sayede Anadolu şehirlerini gezer. Gördükleri Evliya Çelebi’nin anlattıklarına hiç benzemez. Çünkü artık Amerika keşfedilmiş ve Süveyş kanalı açılmıştır. Bu nedenle o zengin ve bereketli topraklar artık gözden düşmüştür. Artık bu topraklarda kerpiçten evler, eğri büğrü yollar, bataklık dereler vardır. Bu gezi Hilmi Ziya’nın gözünü açmıştır. Geziden dönünce şeytanı onu evde hazır halde bekler bulur ve seyahatleriyle ilgili konuşmaya başlarlar. Hilmi Ziya şeytana katı şeyler söyleyeceğini açıklar ve şeytan da cevap verir: hikmet yalnız hakikattir. Ahlakın bütün kanunları tek bir kelimeye indirgenir; hakikat. Şeytan devam eder: bütün fenalıkların kaynağı olabilirim fakat asla yalan söylemem. Hakikati söylediğim için Allah beni meleklerin arasından kovdu der. Ziya şeytana dünyayı ıslaha mı kalktın diye sorar. Şeytan cevap verir: doğru söylemek âleme niza vermek değildir. Yol göstermek benden, yapmak sizden. Nizam-ı âlem başka iştir. Şeytan bu konu hakkında iki ismi dile getirir. Bunlar Nazmi Acar ve Mükrimin Halil’dir. Şeytana göre bunlar nizam taifesini âleme ilan etmişlerdir. Buna göre insanlar; eski bilgeler, namuslu kişiler, doğulu kötü kişiler ve şiş olmak üzere dört kısıma ayrılmaktaydılar. Bu nizam taifesi genelde evliyadan olur. Cezbeli ve Tanrısaldırlar. Dürüst kişilerden değildirler. İlhamları Tanrıdan gelen coşkulu esinlemedir. Tanrısallığa yükselmiş kişilerden birkaç isim sayar şeytan ve artık bu taifeden kimsenin yetişmediğini söyler. Bunun sebebi de ona göre gafletten başka bir şey değildir. Tarikatlar kalkalı bu taife halkın arasına karışmıştır; bunlar Batı ülkelerini gezip, alafranga terimlerle milletin gözünü kamaştırmışlardır.

Şeytan buradan itibaren Hamdi Başar’ın Değişen Dünya romanıyla ilgili konuşmaya başlar ve onun şu cümlelerine dikkat çeker: İnsanlığın asıl yapacağı inkılâp yalnız insanların doğal kuvvetlere hükmetmesi değil, bu kuvvetlerin insan cemiyetine hükmetmemesidir. Nasıl ki bütün dünyayı tanıdıktan sonra insanlık bugünkü doğal kuvvetlere en çok emrettiği yüksek dereceyi bulmuşsa, tarihin iki ayrı devreden ibaret olduğunu ve bunların ayrı ayrı dünyalardan ibaret bulunduğunu anlamak, bu iki âlemin kanunlarını, kıymet hükümlerini, hatta lisanını ve ahlakını ayrı ayrı şeyler diye kabul etmek suretiyle de tarihe ve bizzat tabiata hükmedilmiş olur. Yazara göre ise gelecek devir, liberalizm, kapitalizm, sosyalizm gibi düşünceleri ortadan kaldıracak ve yeni bir hürriyet devri başlayacaktır. Bu bölüm bu düşünceler etrafında şekillenir ve beşinci bölüm olan nesir konusuna geçilir.

Bu bölüm şeytanın düşünüre yaptığı bir aldatmaca ile başlar. Şeytan Hilmi Ziya’nın karşısına sevimli bir bilge olarak çıkar. Şeytana göre nesir bize Latinler’in hediyesidir. Bu tür Latinler tarafından bulunmuş, önce İtalyanlar daha sonra Fransızlar almış son olarak ta bize geçmiştir. Nesir şeytana göre, insanın ve tarihin bir aynasıdır, bunu da verdiği çeşitli örneklerle açıklamaya çalışır. Hilmi Ziya’nın bütün karşı çıkmalarına rağmen şeytan nesrimizi eleştiri yağmuruna tutar. Ona göre nesrimiz nazmın gölgesinde kurumuş ota benzemektedir. Sinan Paşa’yı ümmi konuşması bakımından eleştirir, Fuzuli’yi ise içi boş kelime zincirleri kurmakla itham eder bu eleştirilerinden Kınalızade de laf kalabalığı yapmasıyla nasibini alır. Çağdaş yazarlardan Yakup Kadri, Falih Rıfkı ve Peyami Safa’yı da beğenmez. Hilmi Ziya’nın tartışma boyunca nesir tarihimizi örnekler vererek övdüğü şeytanın ise ters bir tavır takındığı görülür.

Düşünür sıradaki bölümde bir önceki bölümü tamamlayıcı nitelikte bir konu üzerinde durur. Bu elbette şiirdir. Bu bölümde de yine Hilmi Ziya’nın övdüğü şeytanın ise yerdiği bir şiir tarihi karşımıza çıkar. Şeytan’ a göre şiir İngiltere’de Milton, Shelley, Byron, Keats, Fransa’da Baudelaire, Rimbaud, Valery ile devam etmesine ve muazzam örnekler ortaya koymasına rağmen bizde böyle güçlü şiirler ortaya konulamamıştır. Bizim şiirimize gelince ise; şeytana göre Mesnevi’den başka güçlü bir örnek görmek olanaksızdır. Şevket Buhari, Baki, Nedim, Nef’i, Galip gibi şairler sadece kendi çağında rağbet görmüş fakat bu ileriki zamanlara taşınamamıştır. Galip’ten sonra şiirimizde büyük bir çöküntü olmuştur. Yahya Kemal ise Galip ile çağımızda bir köprü görevi kurmaktadır. Bundan sonra da Nazım Hikmet ve Ahmet Haşim’in şiirleri üzerinde durulur ve bölüm bitirilir.

Sıradaki bölüm tiyatro üzerinedir. Bu bölüme Shakespare’nin “Dünya bir tiyatrodur, bizde aktörleriz.” Sözlerinin artık geçersiz olduğundan bahsedilerek başlanır. Hilmi Ziya’ya göre âlem artık hem aktör hem de seyircidir. Çünkü insanlık artık içinde bulunduğu konum çerçevesinde hem suçludur, hem cezalandırıcı, hem onurludur, hem haydut. Onun bu kararı vermesindeki etken kitabın basım yıllarına da bakacak olursak ikinci Dünya Savaşı’nın getirmiş olduğu buhranlı havadır. Şeytana göre ise artık dünya kendini inkâr ve tasdik eden şeytanın kendisidir. Şeytan’a göre tiyatro diğer sanatlardan farklı olarak halkı eğitme amacı gütmesi açısından çok başka bir yerdedir. Ona göre oyuncular öğretmen, izleyiciler ise öğrencilerdir. Bunun yanı sıra şeytan tiyatro’nun birçok kökü olduğundan bahseder. Klasik tiyatro ile gelen Yunan kökü, ortaçağın Mirakl ve Martirleriyle gelen dini kökü, halk oyunları… Ona göre Batı’nın büyük eserleri bu köklerden gelmektedirler. Şeytan’a göre bunlar örnek alınarak Türk tiyatrosu da kurtarılabilmektedir fakat Hilmi Ziya bunu kesinlikle reddeder. Böylece tiyatro bahsi de kapanmış olur.

Bir sonraki bölümde en temel insani duygular tevahür (övünme) ve acze düşme felsefi ve ahlaki olarak tartışılır. Şeytana göre kumar, aşk, sanat, siyaset, para, ilim, fazilet, nefsi feda etmek her şey övünmeye vesiledir. Hilmi Ziya’ya ise şeytanın bu sözlerini insanlığa atılan bir iftira olarak görür ve kabul etmez.

Dokuzuncu bölüm; fikre ve harekete dairdir. Hilmi Ziya’ya göre fikir dediğimiz şey hem umumi hem de soyut olmalıdır. Düşünür ortaya koyacağı fikrin her zaman müdafaa edebileceği bir fikir olması için çabalar şeytan ise buna insanların fikirleri sürekli değişebileceği açısından karşı çıkar. Ona göre maksat fikirle hareketin uymasıdır. Hilmi Ziya ise bunu bu şekilde kabul etmez. Ona göre insan bir fikirden başka bir fikre geçerken âleme ve kendi kendine hesap vermeye mecburdur. Bu geçiş hangi sebeplerden doğmuştur? Eski fikirlerini niçin tamir etmeye lüzum görmüş; bu gelişme kendini yenileme midir, tekrar mıdır, ilave midir? Fikir adamı bütün okuyuculara ve kendi kendisine karşı bunu cevabını vermek zorundadır. Şeytana göre ise fikir dediğimiz şey elbise gibi giyilip çıkarılır. Ne derler, ne diyecekler diye etrafına bakınanlar hiçbir şey yapamazlar.

Fikir kelimeyle ifade edilir. Bunun için fikir kelam demektir şeytana göre; eşyanın kendi başına manası yoktur, ona sihrini veren isimlerdir. Fikirler de bu isimlerden doğar. Bunun yanında kelamın iki türlü olduğunu da belirtir: kelam-ı melfuz, kelam-ı mahfuz. Birincisi büyük zatların düşünüp söylediği şeyler ki hiçbir değeri yoktur. İkincisi, henüz düşünmediği, söylemediği ve belki de söylemeyeceği şeyler ki asıl deha eseri onlardır. Hilmi Ziya fikir adamının ısrarcı olmasını vurgular şeytanda burada ilginç bir reçete hazırladığını belirtir ve bunu açıklar: soldan sağa okunursa demokrasi, sağdan sola okunursa aristokrasi; yukarıdan aşağıya okunursa komünizm, aşağıdan yukarıya okunursa anarşizm müdafası ortaya çıkıyor. Dolayısıyla kim neyi savunursa o meşru olur. Bu duruma şeytan Ziya Gökalp’i örnek verir. Şeytana göre hadise ne tarafa dönerse o da dönerdi: Diyarbakır’da bilmemnecilik, Türkocağı’nda Türkçülük, Merkezi Umum: İttihadcılık, Rus Çarlığı yıkılır: Turancılık, Sovyet devleti çıkar, küçük Türkçülük, Enver Paşa Sarıkamış’a yürüyor: Hakancılık… Bunları ve daha fazlasını Ziya Gökalp’ e atfeden şeytan, onu kendi bulduğu reçeteye en fazla uyan insanlardan biri olarak görür.

Sıradaki bölüm iştikaka yani etimolojiye ayrılır. Kelimeler fikirleri yaratır, fikirler de âlemi. Peki, kelimeler nasıl ortaya çıkar? Şeytan bunu şöyle açıklar: kelimeleri yaratan harflerdir. İşin marifeti heceleri yan yana getirmektir; onlardan bin bir şekil ortaya çıkar. Her birinden ayrı bir âlem görünür. Dağıtın tekrar birleştirin, üst üste yığın, sırayla dizin, küme yapın, halkalar, haçlar, zincirler, kordonlar yapın; bir avuç çakıl taşı kadar harften dünyalar çıkar der.

Etimolojinin tarihine bakacak olursak ise şeytan iştikak ilminin vaktiyle ilimlerin en asili olduğunu söyler. Fakat daha sonra yine onun tabiriyle iş ayağa düşünce bu ilim tahtından iner. Dokuzuncu Şarl’ a kadar bir köşede kalan konunun bu dönemde tekrar üzerinde durulmaya başlanır. Daha sonra Ebulgazi Bahadır Han Türk şeceresi ile ilgili araştırmalarda bulunur. Bunun yanı sıra Ahmet Vefik Paşa, Ali Suavi ve Şemsettin Sami gibi isimlerde bu konu hakkında araştırmalarda bulunurlar. Bu sayede şeytana göre etimoloji eski değerini kazanmış olur.

Romana dair bölümde, öncelikli olarak romanın Fransız ve Rus romancılığı etrafındaki tarihsel gelişimi açıklanarak bir giriş yapılır ve buradan Türk romancılığına geçilir. Hilmi Ziya’ya göre roman bizde gittikçe kuvvetlenmektedir. O nesir sanatlarının en yenisi ve en bereketlisidir. Şiir ve destan eski önemlerini yitirdikten sonra yazın dünyasına hükmeden romandır. Nesrin bütün maharetleri orada kendini gösterir. Şeytana göre ise romanımız emekleme devrindedir ama gitgide yürüme aşamasına gelecek ve nihayetinde bunu da gerçekleştirecektir. Son romanlarımız hakiki manada bir kriz geçirmektedirler. Burada şeytan Yakup Kadri ve Halide Edip’i eleştirir. Buradan kitaba ve hayata dair olan bölüme geçilir.

Kitaba ve hayata dair olan bölümde metnin genel akışına ters bir tavır görülür. Burada olumsuz olan Hilmi Ziya iken; kitapları öven ve onların ne kadar değerli olduğunu anlatan şeytanın ta kendisidir. Bu bölümde tarih boyunca kitabın geçirdiği maceralar bu bakış açılarıyla ele alınmışlardır. Tarih boyunca yakılmalarına, çalınmalarına, hasar görmelerine rağmen burada suçlu kitaplar değil, insanlardır sonucuna varılır.

Bu bölümde karşımıza resim konusu çıkar. Burada şeytan İle Hilmi Ziya bir tartışma içine girmez. Adeta zaman içinde bir resim gezintisi yaparlar. Louvre, Berlin Müzesi, British Museum ve Vatikan gibi önemli sanat merkezlerine yolculuk yaparlar ve dünya tarihinde resmin hangi şekillerden geçtiğini anlatırlar. Yalnız burada diğer bölümlerden farklı olarak bizim resim tarihimizden hiç bahsedilmez.

Resim konusundan sonra düşünür tembellik konusuna değinir. Burada tembel ve çalışkan insanların ne tür özellikler taşıdıkları belirtilir. Şeytana göre tembel insan en az emekle en fazla kazanca sahip olmak isteyen insanlardır. Bunlar her çağda vardır ve bundan sonra da olacaklardır. Himayelerindeki büyük halk kütleleri ise afyonla uyutulmalı ve gerçeğin farkına bu şekilde varmaları engellenmelidir. Hilmi Ziya’ya göre ise böyle bir durum asla uzun sürmeyecek ve bu geniş halk kütleleri elbet gerçeğin farkına varacaktır.

Sıradaki bölümümüz tenkid üzerinedir. Burada tenkid edecek kişilerin özelliklerine değinilir. Şeytana göre bu konuyu ortaya çıkaran ve insanların bununla uğraşmasını sağlayan kendisidir. bu konuyla ilgili birkaç örnek verilerek bölüm bitirilir. Örnekler arasında; Koçubey’in sultanları sorguya çekmesi, Sarı Mehmet Paşa’nın savunduğu gerçekler uğruna canından olması gibi örnekler yer alır.

Düşünür tenkid bölümüne kısaca yer verdikten sonra bir başka konusu olan geçmiş zamana geçer. Bu bölümde bir tartışma olmaz. Şeytan gayet ağır bir dil ile yazılmış, geçmiş zamana ait bir hikâyeyi okur ve usulca Hilmi Ziya’nın odasını ter eder.

Ve nihayet kitabın son bölümü olan aklı-ı selime yani sağduyuya geçilir. Hilmi Ziya’ya göre sağduyu basit bir kuvvet olmasına rağmen tam arandığı zaman pek ender bulunmaktadır. Sağduyuyu zekâ ile ilimle, ihtisasla, servetle ve dahi hiçbir şey ile satın almak mümkün değildir. Abdullah Cevdet rahip Meslier’in kitabını tercüme ederek sağduyunun ne kadar önemli olduğunu gözler önüne sermiştir. Fakat Hilmi Ziya’ya göre bu kitaptan değil de hayattan çıkarılabilecek türden bir duygudur. Şeytana göre ise Abdullah Cevdet bu eseri tercüme edeceğine Shakespare’nin tercümelerinden vazgeçseydi sağduyuya daha çok hizmet etmiş olacaktı. Ona göre Abdulhak Hamit sağduyu konusunda emsalsiz bir örnek olmuştur.

Hilmi Ziya aynı zamanda sağduyunun yani akl-ı selimin akıl olmadığına da değinir. O aynı zamanda halkın bilgisi de değildir. Ona göre sağduyuya en uygun olan ilimdir. Fakat ilim nazari, sağduyu ise pratiktir. Birincisi teklif ederken ikincisi seçme ve uygulama ister.

Bölümün son kısmında Hilmi Ziya şeytana ‘ akıntıya kürek çekmek sağduyuya uyar mı?’ diye bir soru yöneltir. Şeytan da şu şekilde cevap verir: ‘ Akıntıya doğru gitmek iradeyi elden bırakıp kör kuvvetlere esir olmaktır. Fakat akıntıya tek başına meydan okumak isyan etmektir. Akıntılar daima karşı karşıyadır. Birine meydan okumak için ötekine takılmak gerek. Suların karşılaşacağı yerde kayıklar alabora olur. Çarpışanlar, kırılanlar, girdaba karışanlar vardır. Hakiki kahraman tek başın akıntıya kürek çeken değil, çarpışan akıntıların başında büyük yolu açacaklar için şehit olandır. Tek başına kürek çeken Don Kişotlara sağduyu değil, bir parça akıl isteyiniz.’ Der ve yine geldiği gibi sessizce düşünürün odasını terk eder. Herhangi bir sonuca varılmadan da kitap sonlandırılır…

Fatma ÇİFT

Sh: 64-76

Kaynak: “Hilmi Ziya Ülken” Çağdaş Türk Düşünürleri – II,
T.C Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü, Ankara 2013

ŞEYTANLA KONUŞMALAR
Hilmi Ziya ÜLKEN

(1 . BÖLÜM)

TAKDİM

— Size kendimi takdim edeyim: Ben, mukaddes kitapların cennetten tardettiği, Allah’ın en menfur mahlûku, insanları baştan çıkarıp, kötü yollara sevkeden, bu dünyada hastalık, fenalık, delilik, aşağılık namına ne varsa onlara musallat etmeyi kendine başabaş iş edinmiş olan kimseyim. Bu saatte sizi rahatsız ettim diye kusura bakmayın. Çünkü benim için erken veya geç, gece ve gündüz, çalışma ve dinlenme zamanı yoktur. Ömrümde bir dakika gözüme uyku girmedi. Şu kuru kafamın ortasında iki soğuk fener gibi parlıyan gözlere bakın! Bunların bütün işi gücü, işte böyle her zaman fal taşı gibi açık durmak ve aydınlıkta, karanlıkta etrafı gözetlemektir.»

Tabiin kesesine, heveskâr ve çabuk usanan okuyucumun zevkine, günün ihtiyacına, sansürün müsaadesine uygun yeni bir mevzu bulmak ümidile masamın başında kâğıtlar arasında kaybolmuştum ki, birden pencereden mi, kapıdan mı girdiğini ferketmediğim bu, paçavralar içinde, kupkuru, fakat inadına parlak ve keskin bakışlı adam çıkıverdi. İnsan geceleyin, yapayalnız bir odada çalışırken, ummadığı bir zamanda tanımadığı hattâ sevimli bir yüzle bile karşılaşsa soğukkanlılığını muhafaza edemez. Nerede kaldı ki bu hakikaten çirkin denecek kadar lânet suratlı bir adamdı. Gözlerinde parlıyan ışık İnsanî zekâdan ziyade karanlıkları delen bir projektöre benziyordu. Fakat nedense bu adamdan korkmadım. Zaten kendini takdim etmemiş olsaydı onu yine tanıyacaktım. Ne üzerinde kızıl esvabı, ne tepesinde boynuzları, ne arkasında kuyruğu vardı. Ne gelirken yerden ateşler çıkmış, ne etrafımda korkunç oyunlar oynıyarak beni ürkütmeye çalışmıştı. Kapıda atı arabası, arkada – kendi cinsinden et’bâı yoktu. Bununla beraber onu gözlerinden tanıdım: O Şeytandı! Kur’an’ın her sure başında şerrinden korununuz, dediği Şeytan; Faust’a «insanın öteki yarısı benim!» diyen Şeytan; Isa çarmıhta iken gözlerine görünen, Musa’nın kavmini Sina yolunda çeviren, Altın buzağıyı mabut yaptıran, Nemrudu göklere çıkaracak kuleyi kurmak için zincirli esirlere kırbaçla taş taşıtan; Âdemi cennetten kovduran; ve Hallacın ruhuna aşk, aziz Augustinus’un kalbine şüphe olarak giren, katolik kilisesinde endüljans biletlerinin ortağı, sultanların gizli şeriki, Le Sage’ın «Topal Şeytanı»; Voltaire’in kalem arkadaşı, dindarların ürktüğü, dinsizlerin inkâr ettiği; Karamasov’un dışında gördüğü, Freud’un içten çıkardığı; kimine şerir, kimine mültefit, kimine hasis, kimine cömert olan; kiminin gözlerini bağlıyan ve kiminin karanlıkta yolunu aydınlatan Şeytan!

— Hayır ola? Bu vakitsiz ziyaretin sebebi de nedir?

Diyerek kalemi bıraktım. O buradayken artık çalışmıya imkân yoktu. Yine kimbilir nelerden bahsedecekti! bu kış gecesinde paçavralar içinde titrerken onu koğamazdım. Ne diyecekse bir an önce söyleyip gitmesi için lâfı kısa kesmeye çalışıyordum.

— Mukaddemeye lüzum yok.

— Hayır, öyle uzun mukaddemeler filân yapacak değilim. Hülâsa karnım aç. Biraz da boğazım kurumuş.

Şaraptan başka şey içmediğini bildiğim halde ona ıhlamur pişirdim. Şaraptan başka şey diyorum: Yanılıyorum. O pek âlâ rakı da içer. Bu hususta hiç müşkülpesent değildir. Geçtiği bütün memleketlerin içkisine alışıktır. Bir dostunun dolabında likör, konyak, votka veya viski bulursa onları biribirine karıştırmaktan, ve bu suretle zihnindeki bütün mevzuları sarhoş edip Diyonizos âyininde rakseden satirler gibi bi-edep ortaya çıkarmaktan zevk alır. Cizvitlerin mahzeninde Porto ve Malaka şaraplar ile kafasını dumanlar; Benedikten ve Şartröz rahiplerinin fıçıları dibinden ayrılmaz. Bu sırada durmadan dinlenmeden dedikodu yapar. En çok sevdiği, ve en çok bildiği şey budur. Bütün ömrü yani dünya kurulalı beri bir yerden aldığını öteye nakletmek, insanları çekiştirmek, biribirine düşürmekle geçmiştir.

Bazı halleri doğrusu – hoşuma gitmiyor değildi: Bilhassa sarhoş olduğu zaman! Hiç bir şaklaban, insanı ondan iyi güldüremez. Kralların maskaraları, canbazhane kapılarında halkı çıngırakla toplayan palyaçolar, bu sırada onun kadar gülünç değildir. Asıl meziyeti bu işe hiç bir tasannu karıştırmamasıdır. O sanatı sanat için yapar. Kahkahalarla güldüğü zaman, âşık olduğu zaman, havladığı zaman, hüngür hüngür ağladığı zaman, «Bimehâba» birinin silsilesine, ecdadına küfrettiği ve sonra onun hizmetine girdiği zaman, bütün bunları yaptığı ve reddettiği zaman, kendi kendini nakşettiği, her an sözünden caymayı bir iftihar alâmeti gibi ilân ettiği zaman, büyük bir şairi zemmettiği ve sonra ayaklarına kapandığı; kariin (okuyucu) sabrını, çocukların gafletini, mütefekkirlerin müsamahasını son haddine kadar suiistimal ettiği, cemiyeti kendine maskara ettiğini zannettiği sırada cemiyete maskara olduğu ve ipliğini pazara çıkarmayı bir meziyet gördüğü, oyuncağını kıran çocuk gibi huysuzlandığı, dam aktaran adam gibi insanları küçük gördüğü için kendini bir mal zannettiği zaman o daima samimidir.

Fakat çekiştirme faslı geldi mi, dayanamaz. O dünyada insanların icat edebilecekleri nakil vasıtalarının en mükemmeli ve en ucuzudur. Bu çenesi düşük kocakarı ağzında neler taşınmaz! Ayağına kapanılan sultanların zulmünden, eteği öpülen nazırların alçaklığından, huzurunda «kemali edeble» oturulan âlimlerin cehlinden bahsedebilmek için bundan güzel vasıta var mıdır? Dedikodu en tatlı bir kumar gibi Şeytanı mı sarar. Hiç bir oyun onun kadar Şeytanı mı sersem etmez. Bir kere ona daldı mı, artık kendini tamamen kaybeder: Bazan fassalliğin [Dedikoducu. Herkesin kusurunu sayıp döken. * İnsanları medh ü sena eden kimse ] verdiği sarhoşluk içinde kendi kendini tehlikeye koyduğunu bile unutur. Bununla beraber benim topal ve ihtiyar Şeytanımın asıl kuvvetli tarafı – bütün şöhretine rağmen – zekâsı değil insiyakıdır. İçki ve kumarda olduğu gibi lâf ebeliğinde de o kadar kendini kaybeder ki, etrafa saçtığı zehirler nihayet harap etmiye başlar. Kaç kere bir vebalıdan çekinir gibi insanların ondan kaçtığını, ve bucak bucak zehirini dökecek bil yer, içini boşaltacak bir kulak arıyarak gezdiğini gördüm! Zavallı Şeytanın bu hali yürekler acısıdır. Delilik ve hastalığın verdiği humma nöbeti içinde daima alev saçan gözleri insana zekâ gibi görünür; fakat zavallı Şeytan, bazan yoruldu mu, bacağını sürüyerek köyden köye dolaşırken zehrini dökecek bir yer bulamadı mı hali yamandır. Birden bu parlak gözler donuklaşır; sanki içinde her zaman Vestal rahibelerinin yaktığı İlâhi bir alev yanar gibi duran kafa birden bire boşalır; kap karanlık, tamtakır, kuru kafa, mânâsız, aptal bakışlarla içi rutubetten romatizma saçan boş bir mahzen halini alır. Onu kaç kere bu halinde köyden köye bacağını sürüyerek giderken gördüm.

Ben onu ne tasdik ederim, ne red! Yalnızca bir bakteri faaliyetine bakan hekim gibi ona bakmaktan zevk alırım. İçinde insanlığımızın reziletleri kaynıyan bir kazanı görmek meraklı değil midir? Mikropların sirayetine karşı bizde bir nevi mukavemet vardır. Onu kaybettiğimiz zaman okkanın altına gideriz. Şeytanı seyretmek ve dinlemek – fakat kabul ve reddetmeden – bizi kendi kendimize karşı hâkim kılmaz mı? Bilmem, ben hep böyle düşünürüm; ve bunun için olacak, bir çoklarının ürktüğü, nefret ettiği veya tuzağına düştüğü Şeytanı uzun uzun dinledim ve zarar görmedim.

Evet, Şeytanın asıl kuvveti insiyakıdır, demiştim. Zaten böyle olmasa, o sarhoş kafası, kör gözü, topal bacağile içinde bu kadar düşmanı olan insan nevine karşı kendini nasıl korurdu? Kuvvetliyi medheder, şöhreti alkışlar, bayağı bulduğu yükselince arkasından koşar, eteğine yapışır, arkasında yumurta küfesi yoktur: Onun için cebîne kahraman, ve âdiye asîl demek kadar kolay bir şey olamaz. Bu kadar anî değişmeyi idare eden ne karmakarışık kafası, ne ömründe hiç nasip olmıyan iradesidir. Bunu yapan yalnız köpekler gibi pek uzaktan koku alan, ve yalnız tehlikenin kokusunu alan insiyakıdır- Tehlike, «silâh başına!» işareti gibi bütün hayatî kuvvetlerini harekete getirir. Kör, topal, kötürüm, sarsak aklı, yıldırım hızile giden bir lokomotif arkasına takılmış kırık araba gibi sarsılarak, yuvarlanarak gider; fakat gider. O hele sırtını sağlam bir duvara verdi mi, keyfine payân yoktur! Eski dostlarını bir anda inkâr etmek, artık çekinmediği insanlara kahramanlık göstermek, âcizlere ve miskinlere hücum etmek, zaten beğenilmeyeni beğenmemek, zaten tekme yiyene bir tekme daha vurmak, piyasada ne varsa onu satmak, ve piyasayla beraber malı değiştirmek, fırıldağın ucunu rüzgâra vererek onunla beraber dönmek, günün ihtiyacına en uygun bir fırıldak, tam bir fırıldak olmak işten bile değildir.

Bu huylarını bildiğim için ona yüz vermek istemem. Kim bilir yine kaç kapının mandalını çalarak gelmiştir diye onu ıhlamurla savuşturmaya çalışıyordum. Fakat öyle pek gideceklerden görünmüyordu. Bilâkis yerleşiyor, gelişiyor, hattâ oturduğu yerde bağdaş kurup cebinden bir şeyler çıkarıyordu: Bu bir topaçla, hacıyatmazdı. Masamın üzerinde hızla topacı çevirmeğe başladı. Bu sırada kahkahayı atıyor, muvaffakiyetinden pek memnun görünüyordu. Bir taraftan da hacıyatmazı ileri sürdü.

— Görüyor musun? dedi, bu hiç bir yerde durmuyor. İstediğin tarafa doğru dönüyor.

— Ya hızı bitince?

— Baştan çevirirsin. Bu sefer istediğin tarafa doğru: sağdan sola, soldan sağa! Kâh ağır kâh çabuk.. Topaç dönüşünden mesul değildir. Bütün âlem gibi o da dönüyor. Sehabeler, sistemler, yıldızlar, dünya, ay, güneş, bütün âlem. Vaktile mevlevîler de dönerdi. Yalnız onların bir kusuru var: Ayakları yerden kesilinceye kadar hep bir tarafa dönüyorlar. Bu suretle başları dönüyor, Allaha yükseldik diyorlar. Halbuki benim topaç istediğim tarafa döner, istediğim yerde durur. İstediğim zaman geri döner. Ayağı yerdedir: yer yüzü böyle istiyor.

Ben hacıyatmazı göstererek :

— Ya bu ne oluyor? dedim.

— O da benim ikinci marifetim. Görüyor musun şu haspayı? Ne yapsan ayaktadır. Tepesi aşağı yere at, yine ayakta. Sırtını yere getir: yine ayakta. Nerede olsa, hangi devirde gelse yine ayakta. Bu hacıyatmazı çok eskiden aldım. Bitpazarında satıyorlardı. Yok pahasına ele geçirdim. Halbuki bence dünyalar değer. Bak! Ne yüksekten fırlatıyorum. Hop!..

Tepe taklak geldi.. – Zannedersin değil mi? – Yağma yok! Yine ayak üzerindedir. Sultan Mecit devrinde Kuleli vakasından sonra bunu yere attım: herkes devrildi, o ayaktaydı. Sultan Aziz zamanında yine öyle. Adamcağızı kestiler mi, kendini mi vurdu, ortalık karmakarışık oldu. Düşenin, devrilenin sayısını Allah bilir: Bizim hacıyatmaz yine ayakta. Ali Suavi vakasında da hacıyatmazım oynadı.

Sultan Hamit geldi, işler değişti: Ahmet Vefik paşa falakayla «Meclisi Mebusan» ı idare etti. Derken Sultan Azizin katilleri aranmıya başlandı; mahkeme kuruldu: Süruri Efendi reis, hafiyeler etrafı sardı. Meşrutiyet budalaları yere serildi. Bizim hacıyatmaz yine ayakta! Genç Osmanlılar Avrupaya kaçtı: «jön Türk» oldular. Mısırda, Pariste gazete çıkardılar. «Hürriyet» fedaileri Resneden Manastıra indi. Beyazkulede bayraklar asıldı. Zincirlere bağlı meşrutiyet perisi baştan tahta çıkarıldı. Hafiyeler zindanlara doldu. Fakat onların içinden bizim hacıyatmaz sıyrılarak yine ayakta kaldı. Cihan harbi geldi: Kıtlık başladı. Millet açlıktan kırıldı. Hacıyatmaz «Enverland» vagonlar ile gelen şekerleri yedi, zincirleme, menbai ihtikâr, millî iktisat., bizim hacıyatmaz yine ayaktaydı. Mütareke geldi çattı: Düşmanlar baskın etti. Hazreti Meryem cami avlularında İngiliz mandası için ağlıyarak miting yaptı. Koca kavuklar gangsterlerle bağdaştı. Kırk yıllık hesaplar soruldu, sehpalar kuruldu: fakat bizim hacıyatmaz yine ayakta kaldı!.. Sen böyle oyuncağı nerede bulabilirsin? Bunlar bende oldukça dünyanın sonuna kadar can sıkıntısı nedir bilmiyeceğim. Kimin böyle marifetleri var, kimin?..

Ve Şeytan bir elile topacını çevirip öbürile hacıyatmazı fırlatarak masanın üzerinde – aklı sıra – marifetler yapyor, gözünden yaşlar gelecek kadar kahkahalarla gülüyordu. Artık canım sıkılmağa başlamıştı. Kâğıtlarım dağılmıştı. «Yarın benden yazı bekliyorlar, diye düşündüm, bu münasebetsizi bir an evvel defetmenin çaresine bakmalı!»

— Anlaşıldı, dedim. Haydi artık beni rahat bırak!

O yerinden – biraz kızgın ve mahcup – kalktı; kapıya doğru geriledi. Boynunu bir tarafa bükmüş, ellerini göğsüne kavuşturmuş, yalvarır gibi duruyordu.

— Ne var, bir şey mi diyeceksin?

— Hayır, şey.. Ben asıl size bazı havadisler getirmiştim de..

Onun ne mel’un bir müfteri, ne şerir bir riyakâr olduğunu herkesten iyi bildiğim için sözünü bitirmesine meydan vermedim :

— Havadislerin senin olsun! Haydi bakalım, çek arabanı.

O, bu kat’î kararım üzerine gitmeden başka çare olmadığını anlamış gibiydi. Kapının tokmağını çevirirken tekrar geri döndü, parmağını söz ister gibi uzattı :

— Bir kelime..

— Söyle bakalım, fakat bu son defa.

Sonra birdenbire Şeytana kızmakla – kendi hesabıma – hiç de iyi hareket etmediğimi düşünerek ilâve ettim :

— Yani böyle çalıştığım zamanlarda demek istiyorum..

— Bana karşı nihayetsiz iltifatınızı bilirim. Kimse sizin kadar beni dinlemeye tahammül etmemiştir. Bir şey itiraf etmeme müsaade ediniz: Ne beni sevenleri, ne de benden korkanları sizin kadar seviyorum. Bu haliniz ilk önce – ne yalan söyliyeyim – biraz beni çileden çıkarıyordu. Fakat mağlûp olma-dığınızı gördükçe size karşı hürmetim arttı. Ve bilirsiniz ki çalıştığınız zamanlar sizi rahatsız etmemişimdir. Bu sefer de, şüphesiz.. Çalışmak istediğinizi hattâ bir mevzu aradığınızı biliyordum. Benden korkmayan, beni sevmiyen; ne hilelerime kapılan, ne benden kaçan bir kimse için sözlerimin faydalı olacağını zannediyorum. Neler yazmak istediğinizi tahmin ediyorum. Bırakın duyduklarımı, bildiklerimi söyliyeyim. Siz yine dilediğiniz gibi hareket edin. İhtimal bunlardan hiç birine inanmazsınız. Yahut belki de bu kadar boş söz arasında bir kaç hakikat tanesi bulup çıkarırsınız. Bunu sizin dirayetinize bırakıyorum. İkimiz de biribirimizi kâfi derecede tanırız.»

Bu sözler üzerine düşündüm: Şeytanın – galiba – hakkı vardı. Cidden ben bazı şeyler yazacaktım. Mevzularım az çok muayyendi. Fakat henüz nelerden bahsedeceğimi pek iyi bilmiyordum. Bu sahtekâr ve bunak mahlûku dinlemede ne zarar olabilirdi? Saçmalıyorsa onu kovmak elimde değil miydi? Kabul etmediğim yerleri pek âlâ hazfedebilirdim. Böylelikle yavaş yavaş yumuşadım. Onun tekrar odaya girmesine, sobanın kenarında ısınmasına müsaade ettim. İçecek başka hiç bir şey olmadığına inanmamakla beraber, nezaketen ıhlamura razı oldu. Ona pasta yerine yulaf ekmeğinden tirit yaptım. Üstü başı içime dokunuyordu. Neredeyse dolaptan, eski ceketlerimden birini verecektim.

— Bunca maharetine rağmen, nedir şendeki bu hal? diye sordum. Dişlerinin kesebildiği tiritle karnı doymuş taklidi yaparak yerine yerleşti:

— Soyumuz sopumuz çoktur bilirsiniz dedi. Akrabamdan bir çok zengin şeytanlar var: Çift çubuk sahibidirler. Kapılarında uşaklar, arabalar durur.

— E!.. Sen niye böyle kaldın?

— Onlar ortalığı soyup soğana çevirmek için benden çok akıl kullandıklarımı zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Hepimiz ayni kumaştanız. Yalnız benim bir kusurum var: Gevezeliğim! Bilirsiniz, lüzumlu lüzumsuz her yerde söylerim. Bir yerde yaptığımı ötede bozarım. Bin bir hile çeviririm, insanları biribirine katarım, bir de bakarsınız tam çatı kurulacakken bir sözle bütün yaptıklarım bozulur. İşte bu da benim zaafım! Ne yaparsınız elde değil. Bu yüzden diyar diyar, kapı kapı dolaşıyorum. Dünya kurulalı hâlâ bir dikili ağacım yok. Bir taraftan yapıp bir taraftan yıkıyorum…

Dalgın dalgın durdu. Meyus görünüyordu. Fakat hakikatte bu onun gevezeliği ve sarhoşluğu tükendiği zamanki tabii haliydi.

— Şu elimdeki marifetler de benim tesellîm! diye oyuncaklar ile oynamıya başlayınca yeniden gözleri parladı. Artık makaraları çözülecek hale gelmişti. Onu söyletmek için ufak bir işaret kâfiydi. Kâğıda bazı hareket noktalarını kaydederek ona sormak istedim: İşin doğrusu, kendim düşünüyordum: «Ben istediğim kadar müstakil olduğumu iddia edeyim, arzuma rağmen yine maharetle içeri girdi ve kendini dinletmeye muvaffak oldu ya! demek ki onun hilesinden korunmak kabil değil. Fakat ne olursa olsun, mademki bu dakika ona ihtiyacım var, varsın öyle olsun!»

FAZİLETE DAİR

— Neden bahsedeyim? Önümde bir yığın dokunulmamış mevzu var. Hiç birine yaklaşmıya cesaretim yok. Bir bakımdan didik didik olmuş, tutulur yeri kalmamış; bir bakımdan her biri Betul gibi bakir duruyor: İşte dil bahsi, terceme bahsi, işte nesrimiz, şiirimiz, hikâyemiz, romanımız; işte resmimiz, heykelimiz, musikimiz, nihayet işte hepsinin bir nevi hülâsası veya posası demek olan tenkidimiz…

Şeytan sözümü kesti :

— Müsaadenizle, bunlardan ne suretle bahsetmek istiyorsunuz?

— Yani bizde neler olup bitiyor; sanat hayatımızın bir plânçosu; yahut krokisi.

— Doğru bulduğunuz bir sanata göre bu kopyeleri hivic mı edeceksiniz? Yoksa dostlarınızın koltuklarını mı kabartacaksınız, kötü yolda daha rahat yürüyebilmeleri için onlara cür’et mi vereceksiniz, çürük malların üzerini boyayıp damping mi yapacaksınız? Ben kendi hesabıma bu İkincisini tercih ederim.

— Allah belânı versin! Bütün işin bu değil mi zaten. Fakat dur bakalım; zihnimi bulandırıyorsun. Hiciv etmeye hiç de niyetim yok; esasen bu benim yolum değil. Sonra, canım!

– kendim de dahil – kimi hicvedeyim? Emekliyen bir hareke-tin içindeyiz. Kabahat bizde mi? Sen de bilirsin. Şu eski Yunanlılar – tarihin cilvesi – hepimize hocalık edip duruyor. İnsafla düşünülse bizim çektiğimizi bir Allah bilir. Onlar Homeros’u okuyup bir de jimnastik yaptılar mı kendilerini âlim zannederlerdi. Talih bu! Bir kere hocalık kürsüsüne oturmuşlar. Acemi kavimler bu kapıdan girdiler mi, mutlaka önlerinde diz çökmeye kendilerini mecbur görüyorlar. Hâdiseleri tersine çevirmek kimin elinde! Dünyada bir ihtilâl kopsa ve bütün çocuklar öğretmenler ile, erler subaylar ile rollerini değiştirse, yine bu mirasyedi ve şımarık üstadı kürsüsünden indirmek kabil değil-

— Neden mirasyedi oluyormuş?

— On binlerce yıllık eski medeniyetlerin mirasına konduğu halde, hiç birisini tanımıya tenezzül etmediği için. Bize gelince, biz Lâtinler, Cermenler, İslâvlar, Türkler Homeros’tan veya Eflûtundan icazet alacağız diye uğraşıp duralım!

Şeytan bu noktada derin derin düşündü. Can alacak bir yerine dokunmuş olmalıydım. Belki de mütemadiyen söze başlamak istediği sırada fırsat bulamadığı için somurtuyordu. Artık gülmüyor, şaklabanlık etmiyor, yaradılışının asıl hikmeti olan âlemi maskaralıklar ile güldürmek – bazan taklit yaparak, bazan hicvederek, bazan ağlıyarak ve bazan yaş ile baş ile nisbetsiz melodramatik ahmaklıklara düşerek – daima güldürmek elinde değilmiş gibi ciddî ve mütefekkir görünüyordu. Onun bu haline hiç alışkın değildim. Beş dakika bir mevzu üzerinde duramıyacak kadar hoplayıp zıplamayı âdet edinmiş olan bu ihtiyar hokkabazdan ağır başlı şeyler dinlemek – doğrusu – tuhafıma gitti. Hiç Beberihuyi Romans çalarken, ve palyaçoyu

fikirlerin menşeine dair nutuk verirken dinlediniz mi? Kahkahalarla gülersiniz. Fakat bu sırada gülünç olan fikirler değil zavallı palyaçodur. Bununla beraber bizim Şeytanı – ne olursa olsun – söyletmeye karar verdim.

— Sen ne dersin bu işe?

— Doğrusu pek de sizinle beraber değilim. Ben o çıplak tepelerde zeytin yetiştiren fakir balıkçı kavmini çok iyi tanırım. Atik sırtları eskiden de kayalıktı. Altın babası şehirler, onları kapılarından dilenci gibi koğmuştu. Eli bayraklı filozofları gücendirmemek için hepsini birden kabul eden basiretli ve korkak Taine, bu Yunan mucizesini anlatırken torbasından neler çıkarıyordu? Kan! Kırmızı kürreciklerimi saydınız? Zaman! bu, herşeyi elinde yoğuran mabut, Elenlerin Chronos’u mudur? Hani yeryüzünde yüz binlerce sene dolap beygiri gibi aynı yerde dönen kavimler? Mekân! Güzel toprak.. Bol nehirler, yeşil vadiler, mavi gök ve şairane hülyalar… Coğrafya insanları ne kadar da çabuk sersemletiyor. Bırakın efendim! Bu Yunanda eskiden de çıplak fakir, balıkçı köyleri vardı.

Fakat hepiniz ona çıraklık etmeye mecbursunuz. Zeus’in elinden ateşi çalan ve insanlara can veren bendim. Dionysos’u sarhoş eden ve Aphrodite’e emsalsiz cazibesini veren, peşinden Pan’lar ve Satyre’leri deli gibi koşturan, Athena’ya vekarı, Apollon’a cesareti, Hermes’e sürati, Eros’a kalpleri yaralıyan oku, ve Plüton’a altınları, Junon’a bereket ve bolluğu; ve nihayet insanlara bütün bunlara karşı bitmez tükenmez hırsı, iştihayı, hasedi bahşeden bendim. Bir külçe altın yüzünden onları boğazlaştıran, alçaklığın, ihanetin, kuvvetin, zaferin ve şöhretin tadını onlara tattıran bendim. Bu küçük balıkçı köylerinden bir hayal dünyası yaratan, rüyayı hakikatten daha büyük ve daha kudretli yapan; dilencileri, fakirleri, işsizleri, hastaları onunla teselli eden bendim. Beni orada kimse hor görmedi. Cinayette bile benim maharetimi alkışladılar. Ve sizler, benim ilk yetiştirdiğim bu usta evlâdımın çırakları, ondan başka ne yaptınız? Bu fakir balıkçıların kurduğu hayal dünyasını meydana çıkarmak için, onlara zihnin göklerinde oynattığım dramı yeryüzüne indirmek için, gerçekten sarhoş olmak, alüfteler peşinde koşmak, sür’ati cinnet haline getirmek, altın yüzünden caniliği kahramanlık saymak, hamakatinizin bütün mahsullerini vitrinlerde sefalete seyrettirmek için varınızı yoğunuzu sarfettiniz. Ve sonra o riyakâr İsrail Nebî’lerinin sahte vaazlerini milyonlarca nüsha çoğaltarak halka afyon diye dağıttınız!

— Yine edepsizliği ele aldın. Artık bu kadarını çekemem!

— Hakkınız var, çok ileri gittim. Bunaklığıma bağışlayın. Sizden başka, zaten beni kim çeker! Arada bir saçmaladığıma bakmayın. Gençliğim hatırıma geldi de.. Ah, neydi o zamanlar! İşte hakikaten yüzüm buruştu, dişlerim döküldü, âlemi güldürmek için cambazhanelerde kendimi teşhir etmeden başka yapacak şeyim kalmadı… (Bir müddet durdu, sonra birinden çekinir gibi etrafına bakınıp alçak sesle ilâve etti) Şu İsrail Nebî’lerine riyakâr dediğime cidden kızdınız mı?

— Mesele bu değil a canım! dedim, bana ne onlardan.. Dünyada mürai istatistiği mi yapacağız- Başka şeylerden bahsediyorduk-

— Şu halde iş değişiyor! Demek insanların hırsını takbih ettiğim için kızdınız. Bu belki doğrudur. İhtimal bundan beni mesul tutacaksınız. Varsın öyle olsun. Fakat – şunu itiraf etmenizi isterim – Bütün kötülüklerin menbaı ben olsam bile, hiç olmazsa bir meziyetim var: Samimiyim! İnsanlara şehveti ben öğrettim, aşkın, içkinin, kumarın, altının, debdebe ve tantananın, şöhretin, hiç bir şeyden doymamak ve her şeyi araştırmanın, ebedî olmak rüyasının sarhoşluğunu ben tattırdım. Eğer bu yüzden onlar boğazlaştılarsa, ve tımarhaneler, hapishaneler, menfalar bu yüzden dolduysa; eğer bu yüzden sefalet sokaklarda çırılçıplak dolaştıysa kabahat bendedir.

Ama gel gelelim, hakikatte ben mesul değilim: Eski Yunana çıplaklığı ben öğrettim. Güzelliğe, doğruluğa, iyiliğe ibadeti ben gösterdim. Orada benim namıma âyinler yapıyorlardı. Mabutlar bana kızıyor, fakat insanlar beni seviyordu. Hattâ mabutların bile bir kısmı benim dostumdu. Bu dünyada canlılık, yaratıcılık, neşe ve saadet namına ne varsa benden geliyordu. Sonra karanlık devir geldi. Riyakâr İsrail Nebî’leri güzel vücutları örttüler. Neşe ve saadet yasak edildi. Abus, kasvetli yüzler insanlara dünyayı zindan etti. Davut, çeşme başında su dolduran kadına haris olduğu için kocasını harbe yolladı ve cebhede vurdurdu. Süleyman ın cariyeleri yıldızlar kadar sayısızdı. Alnıma Şeytan damgasını vurarak beni şehirlerin kapısında taşlattıktan sonra kendileri neler yapmadılar!

«Bir yanağına tokat vururlarsa ötekini çevir!» diyen İsa, eline biraz kuvvet geçer geçmez mabedin kapısında esnafın tezgâhlarını devirdi, çocuk denecek bir yaşta Roma kanunlar ile çarmıha gerilmeseydi kimbilir daha neler yapacaktı! Ve papaslar, bu Allah koyunlarının çobanları, hakikî çoban olmak için neler yapmadılar! Saraylar kurmak için salhaneye sürükler gibi sürülerini Haçlı Seferlerine şevkettiler. Firavunlara taş çıkarttılar. Endüljans biletlerile ahretten arsa sattılar. Esir ticareti yaptılar. Müstemlekelerde halkı boğazlamak için fetvalar çıkardılar. Hindistanda mücevher ticareti yapmak için topukları altında elmas taşıdılar, ve «Avrupanın servetini ayaklar altına alıyoruz» dediler. Mağmum suratları ve kapkara esvapları içinde şehvetin, hırsın, kinin, ihanetin, canavarlığın yılanlarını sakladılar. Alnıma sürdükleri lekeyi kendi alınlarındaki başlıkla gizlediler. Cinayetin en korkuncunu işlerken kendilerine melek süsü verdiler. Ya ben biçare Şeytana iftiraların en feciini ettiler. Beni sahtekârlıkla itham ettiler! (Sesi gittikçe yükseliyordu. Heyecandan şakaklarında terler birikmişti. Bitkin bir halde koltuğa çöktü. Sonra yavaş yavaş yine sözüne devam etti:) Evet, insanlara fenalık etmiş olabilirim. Şehvetin olduğu kadar aczin, servet kadar sefaletin, güzellik kadar çirkinliğin, ilim kadar cehlin de babası benim. Kâşanelerinde zevk süren zenginler namıma neşideler okurken, mezbelelerde sürünen sefiller bana lânet yağdırır. Fakat riyakâr, asla!.. Bu ünvanı Nebî’lere ve rahiplere bağışlıyorum. Allah’ın ve insanların lânet için verdikleri Unvanlar bana kâfidir.

Boccacio’nun Decameiron’unu okuyun; Diderot nun «Rahibe» sini okuyun; Hasan Sabbah’m hayatını okuyun; bektaşi âyinlerini okuyun; zulme fetva veren yobazları okuyun; Cinci Hoca’ları, Ebülhüda’ları, Sebil-ür-Reşat’ları, hilâfeti ilga eden fıkıh müderrislerini, piçlere miras kazandıran kavukluları okuyun; saçının bir kılını gösterene yetmiş bin yıl cehennem ateşi tehdidi savuran vâizleri okuyun; cerrarları, hüllecileri, faizcileri, yalancı şahitleri, Sait Molla’ları okuyun. Din, ahlâk ve fazilet namına yapılan bu reziletlere takılacak en güzel isim riyakâr değil de nedir?

«Fazilet! Meğer, ne boş bir sözden ibaretmişsin!» diyen Caton ne kadar haklıymış. Yer yüzüne kötülüğü, hastalığı ve cinneti indiren ben Şeytan, bunu size öğretiyorum. Bu sahte kahramanların yüzlerinden maskeleri indirmek vazifesi bana düşüyor: Onların iç yüzünü hepinizden iyi ben bilirim. (Tekrar cebinden topacını çıkardı. Bütün kuvvet ile masanın üzerinde çevirmeye başladı. O dönerken gözleri bir deli neşesile parlıyordu) Bak, bak!.. Nasıl da dönüyor. Şimdi gelin de sizinle bunun gibi dönen insanları gözden geçirelim.

Asabi, ayağa kalktım :

— Alay edecek vaktim yok, dedim. Görüyorsun a, yarma bir yığın işim var.

— Ben de zaten onun için söylüyorum ya! Bir takım mevzularınız vardı değil mi? Dil, tercüme, şiir, roman, resim tenkit… Bunları yazmak istiyorsunuz, ve bir türlü başlıyamıyorsunuz. Çünkü bu meseleler daha doğmadan ihtiyarlamış, foetus olmuş. Sebebi? İşte bu topaç!.. Bütün bunları konuşmak için evvelâ karakter üzerinde durmalıyız. Diyelim ki, güzel fikirleriniz var, fakat onları tatbik edecek kimdir? Öyle veya böyle.. Mesele orada, değil, yapacak adam kimdir, ona bakın! Şarap veya su getirmek istiyorsunuz, ama destiniz delikse! Şu halde mesele ne şarapta, ne de suda. Her şeyden evvel destidedir.

— Biz şarabı inkâr edip suyu kabul ediyorsak, ona ne dersin?

— Kırık testi ile suyu dökersiniz derim.

— Bu su nedir biliyor musun?

— Şüphe mi var? Bütün İçtimaî kanaatiniz, imanınız.. Bütün felsefeniz. Ben size suyu şarapla karıştırın demiyorum. Bu hilekâr satıcılardan kendinizi koruyun. Fakat halis şarap satanlara daima inanabilir misiniz?

— Mademki halistir, neden inanmıyayım?

— Evet. Fakat onu avucunda vermiyecektir.. Demek istiyorum ki fikirler havada durmaz. İş içinde insanlara dayanılır. Sizin gibi düşünen, veya böyle söyliyen insanların arasında sizi yarı yolda bırakacaklar, sözünden dönecekler, bir pula satacaklar yok mudur?

— Eğer düşüncelerinde samimi iseler?..

— Görüyormusunuz! Demek ki mühim olan düşünmek değil, düşüncede samimî olmaktır. Affedersiniz ukalalık ediyorum- Size yeni şeylerden bahseder gibi konuştum. Bunlar zaten hep malûm değil mi? Şüphesiz!-. Fakat – müsaadenizle – tatbikatta hiç de öyle değil. Biraz önce bu besbelli gözüküyordu. Şu halde meselemize geliyoruz: Demek ki mühim olan düşünce değil, düşünendir. Düşünen kimdir? Bizim gibi etten kemikten yapılmış insan.. Onu hangi şartlar yetiştirmiş, hangi kalıplarda dökülmüşse ona göre kabiliyetli oluyor. O zaman ayni düşünce bu kuklalarımızdan birinde parlıyor, birinde yanıp sönüyor. Birinde mütemadiyen renk değiştiriyor. O zaman bizim için mühim olan düşünen insanı bütün bir varlık olarak tetkik etmektir. İsterseniz -sizin İlmî tâbirlerinizle- onu meydana getiren biyolojik ve sosyolojik âmilleri araştırmaktır. Fakat siz bu araştırmayı yapadurun. Aksiyon karar ister. Onun istatistik toplamıya vakti yoktur. Ve aksiyon hüküm verir. Onun uzvî, ruhî, İçtimaî sebeplere irca eden deterministin iradesizliğine tahammülü yoktur.

— Ya sen, determinist değil misin?

— Elbette! Hem de ne kadar!.. Fakat bu bizi karardan alıkoyamaz. İş başında bu testi işe yarar, bu testi yaramaz hükmünü derhal vermeye, ve yaramıyanları bir tarafa atarak ötekilerle işe girişmiye mecbursunuz. Sonra vaktiniz varsa yaramıyan testileri tamir edebilir, veya ileride yapılacak testilerin daima işe yarar olmasını temin için eskilerin işe yaramaz olmasındaki âmilleri hesaba katabilirsiniz. Fakat bu, sonraki iş.

— Şu halde sence, her şeyden evvel düşünce ile değil, düşünenle işe başlamalı, ve düşünenin karakteri hakkında aksiyon zaruretine göre karar vermelidir.

— Tamamile!

— Ve demek ki, karakteri tayin eden ölçü aksiyondaki dayanıklılık olacaktır.

— Bundan iyi ifade edilemez.

— Fakat bu dayanıklılığı temin etmenin çarelerini araştırmada da bir mahzur yoktur.

— Şüphesiz! Hattâ zarurîdir demelisiniz. Determinizm ancak aksiyon içinde verdiğimiz hükümleri kolaylaştırmak için bize ışık vazifesini görecektir.

— Şu halde, demek oluyor ki sence ahlâk meselesini ilim meselesinden ayırmıya imkân yoktur.

— Çok güzel söylüyorsunuz! Ancak bu noktayı sarihleştirmek şartile. (Şeytanın bu ciddî tonu o kadar tuhafıma gitti ki, gülmeden kendimi alamadım- Bununla beraber, o mevzuuna tamamen dalmış görünüyordu. Ayni tonda devam etti:)

— Eflâtun ahlâkı ilme bağlıyordu. Kant ilmi ahlâka bağlamak istedi. Sizin şu yeni Amerikan filozoflarınız ilmi doğrudan doğruya Aksiyondan çıkarmak istiyorlar. İki bin senedir; görüyorum, insanlar bu çıkmazın içinde dolaşıp duruyorlar: Nazariye mi ameliyeden çıkar, ameliye mi nazariyeden? Halbuki, bence, meseleyi bu şekilde koymak yanlıştır. Nazariye ve ameliye, isterseniz ilim ve ahlâk yine biribirinden müstakil kalırlar. Ancak ameliye, düsturlarının bütün unsurlarını nazariyeden çıkardığı gibi, nazariye de daima ameliye sayesinde yürür ve kontrol edilir. Ben âdeta ameliyeyi şöyle tarif edeceğim: O, karanlıkta kullandığınız el fenerleri gibidir ki nerede iseniz orayı aydınlatır; zaman dediğiniz güzergâh üzerinde bu noktanın yeri mütemadiyen değişecek ve onunla beraber aydınlanan saha da genişliyecek ve değişecektir, işte aksiyon budur. Bizzat yürümenin mekanik, ruhî veya İçtimaî kanunlarını arıyabilirsiniz. Fakat bu yürüyüşün o kanunları bulma üzerinde oynadığı rolu değiştiremezsiniz.»

Şeytanın aksiyon hakkında söyledikleri bana biraz mübhem görünmekle beraber, hayli cazip geldi. Eskidenberi zihnimde çözülemiyen en büyük düğümlerden birine, hürriyet meselesine temas ediyordu. Onu cennetten tardedildiği vakittenberi bu metafizik meselelere kimse sürüklememiş olmalıydı.

— İnsan bu aksiyonda hür müdür?

— Ne demek istiyorsunuz?

— Yani insan aksiyonu esnasında ondan evvelki sebeplerden müstakil olarak dilediği yolu seçmek iktidarında mıdır?

— Hayır! Bu şekilde hürriyetin mânasını anlamam. Ne ben Âdemi iğva ederken, ne Allah beni cennetten tardederken, ne insan günahının cezasını çekerken – bu sizin anladığınız manada – hür değillerdir. Ancak aksiyon mütemadi bir terkip, ve her terkip bir yaratıştır. Ve zamanın seyrinde aksiyon bir yaratış olmak bakımından – isterseniz – hürdür diyebiliriz.

— Fakat bu yaratış halindeki aksiyondan ayrı bir realite var mı?

— Hayır! Bütün realite ondan ibaret. Yalnız biz bu cereyan halindeki âlemi daima iki zaviyeden görüyoruz: Ya onu mütemadi yeni terkibi ve yaratışları esnasında kavrıyoruz. Bu aksiyonun kendisidir. Yahut bir an için bu cereyanın, maktamı görüyoruz. Bu da nazariyedir. İş e fazilet bu içtima? fikirlerin aksiyon bakımından görülmesidir.

—Eflâtun Menon’da fazileti târif eder. Çiftçinin, hâkimin, kadının, esirin faziletleri üstünde değişmeyen mutlak bir fazilet olduğunu söyler. Protagoras da bu faziletin terbiye ile öğrenilebileceğini ifade eder. Bunlara ne dersin?

— Ben Eflâtunu tanırım. Söz aramızda onun bu hususta çok kurnazlığı vardır. Daima kaçamaklı lisan kullanır. Kâh Sokratı haklı çıkarır kâh Sofistleri. Hakimin maksadı bana anlattığına göre – ideal bir fazilet imanını talim etmekti. Herkes kabiliyetine göre az çok una yaklaşır. O daima bulutların üze-rinde erişilmez bir gaye olarak kalır. Kendisile bu meselede çok münakaşa ettik. Ona Heraclite’den delil getirdim. «Zaten dayandığın bir direk de o değil mi?» dedim. Üstad bana hak verdi; fakat başı sıkıştıkça Parmenide’e başvuruyordu. O iki katlı bir bina kuruyordu. Fakat birinden ötekine geçecek merdiveni unutmuştu. Aşağıdakiler yukarıya hayranlıkla bakacaklar ve yukarıdakiler aşağıya inemiyecekler.

Hegel bu iki katı birleştirmedi mi?

— Haklısınız! Yalnız onun da kendine göre hilesi var. Tereciye tere satılmaz. Kendisine bunu açtım: «Bir yüzü madde bir yüzü fikir olan bu iki yüzlü âlem de ne oluyor?» dedim.

Kulağıma eğildi: Birbirimizi ele vermiyelim, senin de ne marifetlerini biliriz, dedi. Şunu doğru dürüst söylese iş düzelecek: Temeli yaradış halinde fikir olan âlem; yahut temeli yaradış halinde madde olan âlem.

— Eee!… Topal şeytan! Sen hangi taraftasın bakalım, diye sordum.

— Pek sıkıştırmayın, dedi, birazı da bana kalsın. Yalnız şu kadarını söyliyeyim. Hayli zaman var ki, bu yaradış halinde fikir olan âlemi tecrübe edip duruyorum. Bir neticeye varamadım. Durduğum yeri âlemin merkezi zannediyorum. Örümcek ağına düşen sinek gibi bocalayıp duruyorum: eğer âlem fikirden ibaretse, fikir de bende varsa âlem benden ibarettir. Hiç olmazsa kabul etmek lâzımdır ki başka insanlar da vardır (fakat bunu neyle isbat edebilirim!) O zaman ne kadar insan varsa o kadar âlem olması icap eder ve bu âlemlerden hiç biri diğerine merkez olamaz. Böyle bir kâinatta bilginin ve isbat etmenin mânası nedir? Size bir şey itiraf etmeliyim: – Fakat bunu yalnız size söylüyorum – Eflâtun idealizmi icat ettikten sonra beni yere vurmuştu. Ondan intikam almak için papasları bu ağa ben düşürdüm. Haydi bakalım uğraşıp dursunlar!..

— Demek sen maddecisin! Pekâlâ., ya bu fazilet nazari- yenle bunu nasıl uzlaştırıyorsun?

— Bence fazilet bir put değildir. Hele insanların müşterek rüyası hiç değil. Bununla beraber o Caton’un dediği gibi isimden de ibaret değildir. Pyrenes’lerin aşağısında doğru, yukarısında yanlış diyen Pascal’a inanmayın! İnsanları birbirine düşürmek istediğim zaman kullandığım silâhı size karşı kullanmıyacağım. Fazilet aksiyonun sıhhatidir. İyi işleyen bir makine, meyve veren bir ağaç, sağlam bir vücud gibi sağlam bir aksiyon da mutlaka kendi dünyası için faziletlidir.

— Machiavelisme’e ne buyurulur?

Machiavel kendi adamlarını kandırmaya kalktığı gün okkanın altına gider, kimse tek başına peygamber olamaz. Ve kendi fikrine ihanet eden mahvolmuştur.

— Şu halde sen yalanı takbih ediyorsun?

— Bana tuhaf şeyler söyleteceksiniz dostum! Şeytan bu, hiç yalanı takbih eder mi? Daha açık mı söyliyeyim istiyorsunuz? Pekâlâ, öyle olsun!. Sözün kısası: ben şu insanlara üç şey hediye ettim: delilik, yalan ve fazilet. Yeni bir yalan söylediğimi zannederek gülüyorsunuz değil mi? Yaradılış ve mahvoluşun üzerine kasem ederim ki doğrudur! Gerçekten üç hediyem var, birbirini tahrip eden üç kuvvet, ayni babanın üç düşman oğlu. Bir tohumun üç zıd meyvesi!

Ben tabiate tezadı getirdim. Allah’la nizaımız buradan çıktı. O istiyordu ki her şey süt liman olsun. İşler onun dediği gibi gitseydi ne hareket, ne çarpışma, ne hastalık, ne ölüm, ne şuur, ne ıztırap, ne saadet, ne çoğalma, ne eksilme olacaktı! Her şey Zenon’un rüyasında olduğu gibi hareketsiz, mutlak bir sükûndan ibaret.. îstemiyen, değişmiyen, kendi kendini bilmeyen, ne kabul, ne red, ne de şüphe eden bir sükûndan ibaret.. Buna varlık demek caizse, mutlak bir varlık! Fakat ben tabiate tezadı getirdim; çarpışmalar başladı. Oradan hareket, tahavvül, yaradış, şuur ve şüphe uyandı. Oradan ıztırap, rüya ve saadet doğdu, oradan hatıra, tahassür ve zaman çıktı. İnsanda bu tezadı büyülttüm: açlık ve şehveti onları tutuşturan iki meş’ale gibi kullandım. Zümreleri çarpıştırdım. Sınıfları doğurdum. Sınıf iradeleri yaptım- İsteklerle iradeleri karşı karşıya getirdim.

Bu çatışmadan türlü türlü insanlar çıktı: İstekler ve iradeler birbirini ezdi: delilik doğdu. İstekler iradelerin altında gizlendi yalan doğdu. İradeyle istekler kavuştu: fazilet doğdu. Her zümrenin, her sınıfın kendi deliliği, kendi yalanı ve kendi fazileti var. Fakat bu koskoca âlemde çekicimle örsüm arasında dövülen insanlar bir tohumdan geliyor: tezadın tohumundan. Toprağına, havasına, gübresine, gününe göre kimisi deli, kimi yalancı, kimi faziletli oluyor. Elinde fenerle bu karanlık yolda gidecek kimse, adamını seçmeye mecburdur. Ona düşen, aksiyonun sağlam olmasıdır. Ben bu kadarını yapabilirim, ötesi sizin bileceğiniz..

— Anlaşılıyor dedim, bu seçme işinde de bir şeyler söyli- yebilir misin?

— Aman dostum, onu da anlatırsam, sonra size ne kalacak? diye güldü. Oyuncaklarını koydu. Pertavsızla tetkik eder gibi masaya doğru eğildi; ve sözüne devam etti:

— Metamorfoz!.. Hindlilerin tenasühü değil, Darwin’in tekâmülü değil, Ovide’in anlattığına benzer bir şey, insanların şu beş günlük dünyada kalıptan kalıba girişi, karakter değiştirmesi! Bu işin aleyhinde değilim- Çünkü onun üstadı zaten benim. Kendim kalıptan kalıba girerim, ve insanları kalıptan kalıba sokmak için de onlara neler öğretmedim! Metamorfoz iki türlüdür: birinde insan durur, kalıbı değişir. Ötekinde kalıbı durur, insan değişir. Bakarsın dün sarıklı sakallıdır, medreseler kalkar sarık sakal gider, yarın bıyık düşer, frak giyilir, camiden çıkmayan adam balolardan eksik olmaz; Halifeye, Hükümdara, Mebusana, Reisicumhura sadakat yeminleri edilir. Fakat kalıbın içinde insan yine o insandır. Pususunda bekliyen aç, haris, alçak, müraî, hilekâr, sinsi ve ahmak insan! Her devre göre fetva verilir, her kalıba göre dua edilir, eski dostlar bir pula satılır. Bir cemiyet bir lokma için alçakça düşmana teslim edilir, bu Allah’ın yarattığı en kötü çamurdan, benim yuğurduğum maskara ve rezil insan! Bazan da kalıb durur, insan değişir. İçerdeki pandomimadan haberiniz yoktur. Ayni fikir, ayni dava gidiyor zannedersiniz. Öteki çoktan sizi satmıştır. Birlikte yola çıkarsınız; ona güvenir, tehlikeli işlere girişirsiniz. Birdenbire bakarsınız ki bir taraf çöküvermiş. Bu yıkılış hepsinden fecidir! Ölümlerden ölüm beğenin, işte size iki metamorfoz! Burada iktisat âlimi ile sarraf arasındaki farka benzer bir fark meydana çıkıyor. Kalp akçeyi sağlamından ayırmak için iktisat âlimi olmak yetmez; adam sarrafı olmalı. Size insanın iç oluşundan, hakikî tekâmülünden bahsetmiyorum. Size yalnız çapraşık ve kötü çamurlardan yapılmış insanların metamorfozunu söylüyorum. Öyle somurtup durmayın! Haliniz benimle birlik değilsiniz gibi gösteriyor, yani demek istiyorsunuz ki: ben deterministim, kötü insanları bu hale koyan sebepleri biliyorum. Vesaire vesaire… Pekâlâ efendim, öyle olsun. Haydi bakalım, şu bizim sarraflık işinden vazgeçin de Ulemalığınızla meseleyi halledin görelim! Yahut diyeceksiniz ki: bir kuvvetli adam çıkar; kırbaçla, yalanla, dolanla, telkinle insanları bildiği yola götürür. Önce ona kızanlar sonunda hep onunla birlik olurlar. Kötü diyenler onu alkışlarlar. Hani kötülük nerede kaldı? Bugünlük epeyce kafanızı şişirdim. Size işin başından bahsettim. Ötekine gelince, onu da ayrıca konuşuruz. Şimdilik şu kadarını söyliyeyim ki: şu sizin levhaları tersine çeviren (F. Nietzsche.) ve eşeği boyayıp pazarda satan Kayserili kahramanınızın ipliği pek çabuk pazara çıkacaktır. Yağma yok! kimseye levha yazdırmıyoruz. Levhalar kendiliğinden yazılıyor, ve birbirine çarparak kınlıyor, yerine yenileri, daha büyük daha geniş ve kuntları çıkıyor. Orkestra şeflerine aldanıp konseri unutmayın!

Şeytan kapıdan mı, pencereden mi, bilmem nereden, birdenbire sırlara karıştı

TELİF VE TERCÜMEYE DAİR

Bu gece, çok şükür kendimle baş başayım. İstediğim gibi, dilediğin mevzu üzerinde düşünebilirim. Artık kimseden akıl danışmaya ihtiyacım yok. Asırların fitnesini kafasında taşıyan şeytan, zihnimi alt üst etmeyecek; şuracıkta tesbit ettiğim bir kaç meseleyi sırasile ele alacağım. Diyorum ki, ilk önce, bizim telif ve tercüme işinden başlayayım. Sabık Maarif Nezareti zamanından beri hepimizi en çok meşgul eden bir mesele. Bâbıâli yokuşu oradan çıkmadı mı? Tanzimatta kuvvet Divanı hümayundan Bâbıâliye geçtiği zaman, «Gülhane hattı» nın bir haşiyesi gibi bu yokuş da meydana çıkıverdi. Basiret, İbret, Tasviri Efkâr yeni fikirlerin bayraktarlığını yaparken Osmanlı saltanatında üçüncü bir kuvvet beliriyordu: sokak! Fransız ihtilâlinde Tiers etat’nın oynadığı büyük rolü acemi bir aktör gibi üzerine alan kuvvet.

Mütevazı mi? orası şüpheli! Şinasinin iddiası Littre’den aşağı değildi. Nâmık Kemalin tonu Danton ve Hugo ile bir perdeden çıkıyordu.

Çekildik izzet ü ikbal ile babı hükümetten

Yahya Kemalin dediği gibi, bu mısra insana Bâbıâlide ta-kip ettiği işleri yolunda gitmiyen celalli bir memurun, karşı kahveye çekilip hiciv yazmasını hatırlatıyor. Sokak henüz pek küçüktü. Ne Nâmık Kemal, arkasında Anadolu ve Rumeliyle koca bir vatanı alan bütün halkı temsil ediyor; ne de sokak Balzac’ın romanlarındaki kadar köklü, onlar kadar sağlam bir burjuvaziye dayanıyordu. Bu, henüz bir taslaktı. Bununla beraber azlıkların Avrupa yardımıyla kımlıdanmasından sonra onları takip eden ve günden güne, «Hayriye esnafı» namile eski gediklerin, loncaların yerini tutmaya başlayan bir kuvvet vardı. Ne vazih bir burjuvazi teşekkülü, ne köylü hareketi, ne sosyalizm cereyanı, hiç birşey kapitalizme doğru giden Türkiyenin İçtimaî kımıldanışını açıktan açığa ifade edemiyordu. Fakat ortada yine bir şey vardı. Kırıkdökük matbaasına, çoğu azlıklardan üç beş dükkânına, iki yapraklı heveskâr mecmuaları gibi imzalı imzasız fıkralarına rağmen bu küçük sokak bir kımıldanışın başlangıcı idi! Biz hâlâ Nâmık Kemalleri, Ziya Paşaları fikirlerine ihanet etmek, devletten memuriyet kabul etmekle lekeliydim. Hâlâ onları ahlâk zâafı ile, cehaletle, kuvvetsizlikle itham edelim. Onlar, koskoca bir feodal imparatorluğun içinde bin senelik dünyaya karşı yeni kıpırdayan hareketin tecrübesiz, zayıf öncüleridir. Karşısında bütün bir hilâfet âlemi, bir İslâm dünyası, bir kapalıçarşı; tekkeleri, medreseleri, imaretleri, Cevdet Paşaları, Ahmet Vefik Paşaları, Hoca Zihni Efendileri ile bütün bir âlem varken, bir küçük sokağın kenarına ilişmiş, iğreti bir matbaası ve iki yaprak gazetesile, bütün güvendiği «dünyanın değişmesi» olan sokaktan yetişme iki Bâbıâli genci daha ne yapabilirdi! Luther kiliseye meydan okurken sırtını Teuton şövalyelerine vermişti. İhtilâlciler, sarayı gırtlağına kadar borca sokan zengin burjuvalara dayanıyordu. Bizde kitap hayatın kenarına dokunarak duruyor; yoksa bütün hayatın üzerinden fışkırmıyordu. Bize Avrupa kapılarını açmak istiyen kitap, bir mucize ile ayağa kalkıp dev adımlar ile gitmedi. Emekleye emekleye yürüdü. Her şey, onun yürümesine mâni olurken, yine ayakta kaldı. Kıymetli olan eser değil, cidâldir! Bâbıâli yokuşu, bütün sakatlıkları, acizleri, çolaklıklar ile, mütemadiyen kendi karnını deşen acayip bir mahlûk gibi buhranlar ile, bütün biçareliği, hiçliği ile mühim bir varlıktır: o bizim cidalimizdir; biz onun emeklemelerinden doğuyoruz.

Birdenbire şeytan çıktı ve kulağımın dibine gelerek şöyle fısıldadı:

— O bir foetus doğuruyor!

— Cehennem ol karşımdan, uğursuz mahlûk! yine mi geldin? Bir gün de şöyle rahat rahat düşünmek kısmet olmayacak mı? Sana soran var mı ki söze karışıyorsun?

Hiddetimi teskin için yerlere kadar eğildi; geniş reveranslar yaptı; bir müddet sükûnet bulmamı bekledikten sonra yavaş yavaş yaklaşarak en hafif tonile yine başladı:

— Telif ve tercümeden bahsediyordunuz. Düşüncelerinizi ortasından kesmeyi aklımdan bile geçirmedim. Buyurun, devam edin. Size ufak bir yardımda bulunmak benim için ne saadet! Sorulmadıkça hiç bir şey söylemiyeceğim. Sizi dinlememde bir mahzur görür müsünüz? Zannetmem, pekâlâ, öyleyse.. Ne diyordunuz? Evet.. Garblaşma yolunda Bâbıâlinin medhiyesini yapıyordunuz değil mi?

— Evet, tamamiyle.

— Hürriyet istiyen Nâmık Kemal Bâbıâlide miydi?

— Şüphesiz.

— O ayni zamanda Müslüman bankası kurmak ve İttihadı İslâm yapmak istemiyor muydu?

— Olabilir. Hürriyeti Monarka karşı istiyordu, ittihadı devlet için teklif ediyordu.

— Ya Sıratı müstakim, ya Sebilürreşad, ya Turan Bağları, ya Kızıl elmalar?

— Bunlar hep ayni cidalin safhalarıdır.

— Ya Diyarbekirli Ziya? Dicle mecmuasından Selâniğe geç-tikten sonra..

— Bâbıâliye geldiği zaman bütün bu kuvvetleri topladı.

— Bu dağınık kuvvetleri değil mi? Renk renk, parça parça.. Kürd elifbasını yazmaktan vazgeçtiği için Ziya Beyi tebrik ettim. Bâbıâliye geldi, şimdi doğru yolu buldu, dediler. «Gökalp» olunca işler değişti. Bütün mesele bir şeyin esasını bulmada. Siz hiç esas kurdunuz mu? Benim san’atım çatı çıkmaktır. Başlanan binaları tamamlarım. «Gokalp» hep esasa merak ediyor: İslâmcıları, Türkçüleri, Turancıları, Osmanlıcıları, Avrupacıları topladı. «Türkçülüğün esasları» nı kurdu. Bu küçük küçük kuvvetler eskiden mühim bir şey değildi. Bilirim, hepsi aşağı kalitedendi. Onları birleştirince yüksek kalite meydana çıktı. Sıfırları cem edince ne olur? Muazzam bir sıfır değil mi? İşte öyle bir şey..

— Yani ne demek istiyorsun?

— Demek istiyorum ki, bu Ziya Gökalp bir dehâydı. Emsalsiz, asırların görmediği bir dehâ! Merkezi Umumiden tahsisat alıyordu. Kâğıdı vardı. Birbirine hiç bir hususta benzemiyen çoluk çocuk bir yığın muharriri vardı: Beş, elma, dokuz ceviz, on mandayı cem et. Ne eder? Çocuklar bu yüzden ekseri dayak yerler. Halbuki Ziya Gökalp dehâsı sayesinde iltifat gördü, millî Ebussuud oldu.

— Beğen miyor musun?

— Estağfirullah! Ne münasebet. Böyle muazzam işleri tenkide kim cesaret eder? Hüseyinzade Alinin 1905 de Bakû’da yazdığı Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak fikirlerini ondan daha iyi kim benimseyebilirdi. Vak’aların arkasından koşarak tam zamanında kim yetişebilir, ve olan işleri olacak şeylerin en mükemmeli diye ondan iyi kim gösterebilirdi? Şuradan buradan toplanmış biçare muharrirlerin ağzını tıkayıp miraslarını ondan iyi kim toplayabilirdi? Sarıkamış ve Bulgurpalas zaferleri için ondan iyi kasideler kim yazabilirdi? Sözün gümüş ve sükûtun altın sayıldığı bir yerde ondan iyi kim susabilirdi?.

— Halt etme! Söyleyince de tam söylüyordu ya!

— Bunda zerre kadar şüphem yok. Evet, o peygamberler gibi telif ve tercümeye tenezzül etmedi. Ayet gibi söyledi, ve fetvâ gibi yazdı. Cebrail Merkezi umumiden yanlış haber ge-tirdiği zaman âyetler ibresini değiştiriyordu: büyük Türkçülük, küçük Türkçülük, Teslisi İçtimaî, Hükümeti müsennâ…

— Bunlar da ne oluyor?

— İttihad ve Terakkinin siyasî fırıldağı ne tarafa dönerse orada yeni bir levha çıkıyordu. Fakat Ziya Beyin sarsılmaz kaya gibi duran bir tarafı vardı: millî cephesi. Dünya değişebilir; fakat o değişmezdi. Fetvânın başına Besmele yazılır ve arkadan millî sıfatı gelirdi: millî iktisat, millî banka, millî din, millî yobaz, millî zengin, millî muhtekir, millî dolap, millî yağma…

— Yine hezeyana başladın!

— Yanlışsa fetvâlarına bakın! Harikulâde bir kafa, Ebul- hevl gibi duruşuna bakmayın. Müthiş ve kıvrak bir intibak kabiliyeti vardı. Mütarekede yazdığı manzumeyi unuttunuz mu?

Sevin çoban sevin! Elin sâf kaldı Öğün çoban öğün! Dilin sâf kaldı.

— Kimbilir bununla ne demek istemiştir! Böyle evliya gibi adamlara ne diye dil uzatırsın. Seni buraya kim çağırdı, yine zihnimi karıştırmaya başladın!

— Hayır efendim, mevzuunuz telif ve tercüme değil miydi? Müşarünileyh böyle ufak tefek şeylere hiç tenezzül etmediği için hatırıma geldi de., isterseniz bahsi değiştirelim: Telif ve tercüme bahsinde yektâ kimselere geçelim. Meselâ.. Zatı âliniz!

— Haydi oradan! Dalkavukluğu bırak. Keyfim yerimde değil, bozuşuruz. Ciddî konuşacaksan.

— Ciddî.. Evet ciddî. Telife dair değil mi? Öyleleri var ki emsali nâdir bulunur. Fakat düşünüyorum da, bir türlü aklıma gelmiyor, tuhaf değil mi?

— Canım, şu Gazalî, Farabî hakkında eserlerimiz..

— Ha.. Onlar telif mi ya? Carra de Vaux’nun kitapları değil mi?

— Kamusu felsefe?

— Baldwin’in Vocabulaire philosophique’ine biraz çeşni katılmış.

— Ya Küçük Muztaripler?

— Büyük Muztaripler diyeceksiniz galiba? Kitap küçük amma içindekiler büyük. Suarez’in Trois hommes’ini okudunuz mu?

— Ricali İhtilâl?

— Onun da hikâyesini anlatırım

— «Terakki» fikri?

— Henri Delvelle.

— Örhon kitabeleri?

— Aslını Şemseddin Saminin kızından sorun.

— Ya Kant.

— Ruyssen’den.

— İnsaf et canım! iç sahifesini okumadın mı?

— Ona bakarsan, telifleriniz epeyce azalacak galiba! «Ruhiyat Dersleri» nin iç sahifesini açtım: bir köşede Cuvillier’nin adı yazılıydı. Mülâzimin romanını okudum. Son sahifenin dibinde pertavsızla görülen Madam falanın adını buldum. Nezaketle adaptasyon denmiş. Böyle hiç itiraf edilmemiş, yarı itiraf edilmiş, baş sahifede iki puntoyla adapte denerek müellifi meçhul bırakılmış, bâzen çalakalem yazılıp meçhul bir müellifin telkin ile karie kabul ettirilmiş nice eser var. Bunların hepsi telif değil mi?

— Bire habis ruhlu şeytan! Aleme iftira etmek ve dil uzatmaktan başka san’atın yok. Şurada bir dakika rahat düşünmek nasip olmayacak mı? Herkesi kötülüyorsun. Muhalled eserlerimizi ne çabuk unuttun! Hüseyin Cahit amcasının göklere çıkardığı ve frenkçeye çevrilen bir «Tereddüd» ün romanını, «Tarih din İslâm» ı, «İlk mutasavvıflar» ı, «Mukadderatı tarihiye» yi bilmiyor musun? Daha sayayım mı?

— Kâfi! kâfi!… Bilmez olur muyum. Kendi «zadei fikrim» olan bu eserlerle iki cihanda iftihar edip duruyorum. «Bir Tereddüd» ü bilâ tereddüd frenkçeye çevirdiler: Mariez – vous mon enfant parçasını Fransızlar ne çabuk tanıdı. Henri Ardel Le Coeur d’un sceptique’ini oradan almış diye iddia ettiler. Andre Terives’in iftiralarına elbette kulak asacak değiliz. Hangi Frenkçe eserin bu «Tarih dini İslâm» dan çevrildiğini bulamadım. Fakat içerisinde «İbadiler » faslının «İbadiler» diye geçmesi bu işte şüphe bırakmıyor. «İlk mutasavvıflar» muazzam bir kitap! Kalın kâğıtla dört yüz sahife. Dörtte üçü haşiye, geri kalanının yarısı nota. Haşiyeler kitap ismi ve Nefehat, Bosnavî şerhi gibi kitaplardan nakille dolu; bu tebahhur başka şeydir azizim.

— Mütebahhirleri beğeniyorsun demek!

-— Hem de ne kadar! Dünya öküzün boynuzunda durduğu gibi ilim de onların üzerinde duruyor. Haşiye mühim iştir azizim. Bir mesele hakkında yazılmış bütün kitapları saymak ve arada bir onları paylamak!.. Kürsüden müsteşriklere «Eşek herif» gibi – haşa – bazı ince tâbirlerle İlmî harfendazlıkta bulunmak. Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, Fince, Danois’ca bildiği, bilmediği, ilerde bileceği, bilmiş olsaydı iyi olacağı kitaplardan bahsetmek. Hattâ bilmediği dilden koskoca bir eser tercüme etmek, ve haşiyesinde bu eseri bilmediği dillerdeki kitaplara dayanarak yere sermek! Bazı eserlerin dilinize nakli – bu hususta – işe yarıyor: Hüseyin Cahidin Deguignes tercümesi, bu kâfirin «Türk tarihi» ne ait hangi yeni eserimizden kopye ettiğini meydana çıkarmadı mı?

— Kötü ruhlu, kötü dilli şeytan! Sana kalsa tutulacak eserimiz yoktur değil mi? «Mavi ve siyah» muharririni ne yapıyorsun? «Şekaveti edebiye», «Ben Deli miyim?» muharriri ne güne duruyor? «Roman», «Yaban» muharrirleri, «Milliyet nazariyeleri» muharriri, «Açık deniz» muharriri, «Piyale» muharriri, 835 satır, «Bedreddin destanı», «Kafatası», «Maarif projesi» (1926 da Maarif Vekâleti mecmuasında imzasız olarak neşredilen Sadreddin Celâl’in raporudur.), gözüne gözükmüyor mu? Daha sayayım mı?…

— Bunları kim inkâr eder! Âcizlerinin maksadı bildiklerimizi tekrar etmek değil, fakat bazı noktaları aydınlatmaktı. «Mukadderatı tarihiye» muharririnin bazı hikâyelerini Vells’ den kopye ettiğini bilir misiniz? Haşimin şiirleri hakkında da bu söylendi. Plagiat yani «edebî sirkat» in «kitap hırsızlığı» gibi mübah olup olmadığını münakaşa edenler var. İntihal de intihar gibidir: ortada bir cürüm var, fakat tecavüze uğrayan, mahvolan mücrimin kendisidir.Bence intihal, bir edebî nevidir. Şiir gibi, tiyatro ve nesir gibi onun da kendine mahsus incelikleri ve mahareti olmalı. İntihali medhedenler, hiç olmazsa mazur görenler Plaute’un Aristophane’den, Moliere’in Plaute’den, Sheakespeare’in Lope de Vega’dan, Ramon Marti’nin Gazalî’den, Pascal’in Ramon Marti’den aşırdığını delil olarak gösterirler. Fakat mesele biraz âlimane ve mürekkeptir. Üzerinde durulmaya değer. Klâsiklerde bir eseri taklid etmek sirkat değil, vazifeydi. Yeni san’atkâr üstadların çığırından yetişir. Onu kopye eder ve sonra eğer gücü yeterse, yavaş yavaş onu aşmaya çalışırdı. Bu misallerden hiç birisi zamanımızın ince san’atı ile kıyas edilemez. Moliere «Zor nikâhı» ndaki meşhur muhavereyi Rabelais’den çıkarmıştı. Fakat öyle güzel bir yere yerleştirmiş ki onu mazur görmemek kabil değil. Haşimin makalelerini Remy de gourmont’dan, şiirlerini Regneir’den mülhem olduğu söylenir. Hâmidin Makber- de Hugo’dan hayli şeyler aldığını kendi dostu ilân etmişti. Eğer hakikaten yeni bir eser meydana getirmişlerse, varsın yapsınlar. Ortada cinayet yok a!

— Üstadı taklidden ibaret olmıyan Plagiat hakkında ne düşünüyorsun?

— Yassıya kadar yanan mum hakkında ne düşüneyim! Bu, başkasının sarayında saltanat sürmektir. Sultanahmedde dilenip Ayasofyada sadaka vermektir. Babaları debdebeyle yaşamış bütün müflislerin âkıbeti budur. Sahte burjuvazi gücünden büyük görünmek için gırtlağına kadar borca girer; başkasının fermanlariyle öğünür, ve başkasının nişanlarını takınarak, başkasının koltuklarında, yarın iflâs edeceğini bildiği kısa bir saltanat zevki sürmek için kurulur. Hakikî emek meydana çıksın diye sahtelerin maskesini düşürmelidir. Dayandığınız toprağı bilmeli, sağlamı kalbdan ayırmalıdır ki dayanıklı ve emin iş göresiniz! Bana kalsa, en büyük eğlencem onları kandırmaktır. Neme gerek! Varsın sahte mal kullansınlar.

— Seni müfsid seni Bundan kendine ne kârlar çıkardığını bilmiyor muyum zannedersin! Muharriri kolay şöhret için kandırır, bu eserleri yazdırırsın. Sonra gidip kariin (okuyanın) kulağına fısıldarsın. Hem muharririn kanına girersin hem kariin! Yeni doğan bir sınıfın içine fesad sokarsın. Zayıf buldun mu, çekinmeden yere vurursun. Kuvvetlinin önünde köpeklenirsin! Rousseau’nun Nietzsche’nin, Dostoiewsky’nin, J. Carlyle’in, Selliere’in, Dukheim’in Hugo’nun, Kipling’in müdafiiliğini yaptığı vahşî ve çıplak burjuvaziye dişin geçiyor mu? Marx’m, Engels’in, Plekhanov’m Barbusse’un, Jules Romain’in Upton Sincler’in, Maıakowsky’nin, Malraux’nun bayrağını taşıdığı haşin ve dişli sosyalizme ne yapıyorsun? Ah.. Bilirim ben seni, sen ne malsın! Kuvvetlinin dostu, zayıfın düşmanısın. Mahşer gününde İsrafil sûru çalındığı, ve Bâbil kulesinin bütün kavimleri, Nemrudun zincirli esirleri, Ehramlara taş taşıyanlar, Allah’ın kuzularını soyan çobanlar, Amerikanın altınlarile gözü kamaşan papaslar, Rousseau’nun faizcileri, inkılâbdan doyanlar, Babeuf’in katilleri, Gangsterler, fraklı ve pırlantalı eşkıyalar bir meydanda toplandığı zaman bütün hesaplar görülürken, senin hesabın da görülecektir!

— O bütün tezadların çözüldüğü gün, duman olup havaya savrulacağım.

— Demek o gün bütün âlem şeytandan kurtulacak?

— Bir müddet için! diye ellerini uğuşturmuş, başını bükmüş, yine her zamanki gibi sahte tevazuu ile yerlere kadar eğilmiş, cevap verdi: «Sonra tekrar başka bir taraftan yeni tezadlar yaratarak meydana çıkacağım. Her nihayet yeni bir başlangıç olacak!

Neş’em birden kırılmıştı. O kahkahalarla gülüyor ve elile uzakları, çok uzakları gösterir gibi işaret ederek duruyordu. Bu haline içerlememek kabil değildi. O yalnız bizimle, kendi dünyamızla, bugünün insanlarile değil, bütün insanlıkla eğleniyor gibiydi. «Yüz vermeye gelmez!» diye düşündüm, ve somurtmağa başladım.

— Affedersiniz amma, siz bir kadehde fırtına yapıyorsunuz. Uç kişi yazmış, beş kişi dinlemiş, okkalarla kâğıtçıya satılmış, ayaklar altında sürünmüş, her sene yüzlercesi çıkıp unu-tulmuş olan bu hokkabaz oyununu seyreden kim? Dünya zannettiğinizden daha ihtiyardır.

— Yanılıyorsun. Biz zaten sınırları aşmıyan şöhretlere kıymet vermiyoruz.

— Sınırları aşmak!… Bu da ne demek? diye şeytan çene-sini avucuna alarak düşündü. Buna siz «Beynelmilel» olmak diyorsunuz, evet, işidiyorum. Aranızda pek moda bir kelime. Beynelmilel sporcu, beynelmilel gazeteci, beynelmilel şair, beynelmilel romancı, beynelmilel âlim. Ölçünüz çok keskin. Bir a- dam kendini başka milletlere kabul ettirdi mi? önünde eğiliyorsunuz. Falan kongreden elinde bir kâğıtla gelirse çehreniz değişiyor; yerden selâmlar, iltifatlar. Fakat aranızda kaldı mı onun değeri yok, değil mi? Bu ne biçarelik, ne düşkünlük! Kendinize itimadınız yok. Sizden çıkanın mutlaka sakat olacağından şüpheleniyorsunuz. Hele gitsin de kendini büyük meclislere tasdik ettirsin. Sorbonne’da ücretle en ufak bir iş görsün, yeter ki oradan olsun: sonra döndü mü istediğini söyliyebilir.

Aziz dostum, beynelmilel olmanın hangi çeşidini istersiniz: bu iş için mahsus seçtiğim, çekirdekten yetişme bezirgânlarım var. Bir adamı tanıtmak mı istiyorsunuz, onları harekete getireyim. Değersiz bir muharriri büyük bir şöhret haline getirmek mi istiyorsunuz, bütün dillere tercüme ettireyim. Hakkında makaleler yazdırayım; duvar ilânları yaptırayım; İngiliz dostlarımla anlaştığım ve Hindistanı tutmak istediğim zaman Tagore’u Goethe haline getiririm. Gandhi’yi Isa yaparım. Ve büyük istidatları okkanın altına atarım. Bütün ağızları kapatırım, üzerinden unutmanın korkunç örtüsünü geçiririm. Göklere çıkardığım bir adamı artık bırakmak mı lâzımdır? Bana haber verin! Herkes elini ondan çekecektir. Komisyoncularım, yahudilerim, Mason localarım, büyük ilân şirketlerim, fabrikatörlerim, faizcilerim, gazetecilerim, devlet adamlarım, şarlatan ve gürültücü reklâmcıların bu iş için emrinize hazırdır. Sihirbaz değneği ile dokunulmuş gibi her şeyi değiştiririm. Ol! derim, olur. (Künfeyekûn) çünkü şöhret, benim zengin atlı arabalı soyumun elinde bayraktır.

— Ben o şöhreti kasdetmiyorum. Senin çıngırağınla duyulmayan ve senin dolaplarınla unutulmayan şöhretler yok mu? Eflâtunu sen mi reklâm ettin? Muhammedin bayrağını sen mi taşıdın? Marx’ın eserlerini sen mi dağıttın? Ve bunların çoğuyla boş yere pençeleşmedin mi? Onları unutturmak için bütün hilelerini kullanmadın mı?

Şeytan ellerini uğuşturarak kulağıma eğildi;

— Onlarda bile biraz., dedi, bununla beraber nerede o kabadayılar? (Biran durdu; düşündü ve ilâve etti) Eh!.,. Sizdekiler de pek yabana atılmaz a!.. Les prosateurs turcs sayesinde ne gizli hazineler keşfedildi! Gabriel’in sizden ettiği istifadeler sayesinde ne allâmeler sahneye çıktı! Doktora tezleri sayesinde nice talebeler allâme kesildi! Alafranga Reşad Nuri sayesinde nice meçhuller malûm oldu. Amma diyeceksiniz ki bunları yeryüzünde kaç kişi biliyor, dinliyor? Nenize gerek! Kimse kendi şehrinde peygamber olamaz. Ellerine liyakat beratını aldıktan sonra kendi çöplüklerinde pekâlâ ötebiliyorlar a! Şimdilik bu kadarı kâfi.

— Aksi şeytan! Telif meselesinde seninle anlaşamıyacağız, bırakalım da şu tercüme meselesine geçelim. Mademki telifleri beğenmedin, şöhretleri kıskandın, allâmeleri hiçe saydın; öyleyse, gel de bari şu tercüme yapanların değerini tasdik et.

— Affınızı niyaz ederim, son derecede müteessirim.

— Neden icap etti.

— Bu meselede de sizi kızdıracağımı hissettiğimden.. İsterseniz şimdiden susayım.

— Hayır, söyle! dedim. Mademki bir kere başlamıştık, her ne olursa olsun onu dinlemeye karar vermiştim. Zaten bu meselede kim şeytanla beraber değildir? Orta mektep çocuklarına kadar bir sürü muharrir türedi: en az yorulup, en çok gürültü çıkaran saha.

— Niye kızıyorsunuz? Kuyruk acısı mı var?

— Yok canım! dedim, o itibarla söylemiyorum. İnsan olur da kusuru olmaz mı? Yalnız – dikkat ederseniz – yazanlarla saldıranlar iki ayrı tip oldu. Yazanlar – az çok kusurla – dağ gibi cildleri deviriyorlar. Fakat saldıranlar yorulmuyor, ve en küçük gayretle çomak oynamaya kalkıyorlar.

— Bu cildlerî devirirken galiba çam da devirenler oluyor.

— Bununla beraber dedim, ne de olsa bu tenkidler mütercimi uyandıracak ve ilerisi için daha mükemmel işlerin çıkmasına yardım edecektir.

— Bu kadar iyi niyete şükür etmemek kabil mi?

— Bana kalırsa dedim, tercümenin adabı olduğu kadar tenkidin de adabı olmak gerek. Goethe, Fransızcasından evvel «Rameau’nun yeğeni» ni tercüme etmişti. Asliyle karşılaştırınca bazı yanlışlar ve bir çok eksiklere rastlanıyor. Aristo Fransızcaya Cousin, B. St. Hilaire ve daha sonra birçokları tarafından tercüme edildi. Hiç birinin ötekine küfür ettiği görülmemiştir. Yeni tercümeler çok defa eskilerin kusurunu tamamlamak, yanlışlarını düzeltmek için yapılır. Abbasîler zamanında bir Tercüme humması oldu: ayni eser tekrar tekrar tercüme ve şerh edildi. Fakat kimse kimseye hakaret etmedi.

— Efendim, bunu zamanın zarafetine bağışlayın diye şey-tan yine dil uzatmıya başladı. Vaktile sizin Hüseyin Cahit tercümeleri hakkındaki yazılarınızı okudukdu (1925-26 M. V. mecmuasında.). Mehmet Ali Aynî’nin yazılarını da hatırlıyorum- Bilmem bunları unuttunuz mu? Yine bu zatın M. İzzet tarafından yapılan içtimaiyat tercümesine ait tenkidini, bu münasebetle iki eski müderris arasındaki münakaşayı hatırlıyorum. Hakkı Bahanın M. Şekip hakkındaki makalesini hatırlıyorum: Ribot tercümelerine hücum ediyordu. Köprülü Fuad’ın Gustave Le Bon’dan tercümesini Selim Sâbit tenkid etmişti. Mehmed Emin ve Baha Tevfiğin Boirac tercümelerine evvelce hücum edilmişti. Nurullah Ataç, bir gazetede roman tefrikası halinde Mehmed Eminin Bergson tercümesine hücumlarını neşretti. Peyami Safa ve Agâh Sırrı Nurullah Ataç’ın Madam Vovary tercümesini tenkit ettiler. Mehmed Ali Aynî Nasuhi Baydar’ın «Görünmeyen adam» tercümesini tenkit etti; bunun etrafında bir çokları konuştu. Ziya Paşanın yarım bıraktığı Emile tercümesini son zamanlarda İhsan Sungu tenkit etti. Bunca tercüme ve tenkidi ve daha şimdi hatırımda olmıyan bir çoklarını (Meselâ Kerim Sadi adiyle yazan Nevzad Mahmudun size ve Sadi Irmağa hücumunu) zikretmemin sebebi bu meselenin oynadığı rol üzerine dikkatinizi çekmek içindir: tercümenin bol olduğu devirde tenkidin de bol olması – şüphe yok ki – en faydalı iştir. Bu ten-kitlerden bir kısmı ciddî bir alâkadan doğuyor, mütercimleri mühim bazı noktalar üzerinde uyandırıyor. Bir kısmı hafif dargınlığın, biraz küskünlüğün, yahut belki daha derin bir husu-metin neticesinde yapılıyor. Bir kısmı bedava şöhret merakiyle büyük gayretlere çarparak akranlar içinde «Bravo be!… Bak kime de çatıyor!» tahsinini kazanmak için yapılıyor- Bir kısmı çocuklukla, bir kısmı şaşkınlıkla, bir kısmı intikam ve kin sevkile yapılıyor. Bunca gayeyle yapılan sokak gürültüleri ve Bâbıâli şamatalarını tek bir kadroya sığdırmak kabil mi? Hesapta kaidedir: aynı cinsten olmayan şeyler cem edilemez.

— Azizim şeytan efendi! Sen bunamaya başladın. Neden bahsediyorduk, nereye geldik! Bu bir yığın lüzumsuz havadisi nakletmenin ne mânası var?

— Hiç!. Aklıma gelmişken söyliyeyim dedim, belki işinize yarar diye.. Bu tercüme vadisinde siz ne buyuruyorsunuz, kimleri beğeniyorsunuz?

— Şekip Tuncun tercümelerini pek severim. Hüseyin Cahit yamandır. Hele Nurullah Ataca bayılırım.

— Yanılıyorsunuz! Şekip Tuncun değil asıl Baltacıoğlu’nun tercümeleri mühimdir. Ondan sonra Mülkrimin Halilin tercümeleri gelir.

— Doğrusu ben bu zatların tercümeyle uğraştıklarını duymadım.

— Bir geyi duymamak onun olmadığını isbat etmez. Nitekim bir şeyi duymak da onun olduğunu isbat etmez. Mükrimın Halil Fransızca tercümeleri okur, ermeniceden tercümeler yaptırır, Osmanlıcadan tercüme öğretir. Daha ne istiyorsunuz?

— Ötekileri beğenmeyişine hayret ettim.

— Hâşâ! Öyle bir şey söylemedim. Yalnız ehemmiyet sırasına koydum. Şekip Tuncun Türkçesi tatlıdır; fakat «Yaratıcı Tekâmül» ün başlarında bir cümleye şöyle diyor: «O tarih bize anlamak melekesinde hareket etmek melekesinin bir devamını, gittikçe daha sarih, daha mudil bir intibakım, canlı varlıkların kendilerine has yaşamak şartlarının şuurunu gösteriyor. Halbuki o şöyle olacak: «O tarih bize anlamak melekesinde işlemek melekesinin bir lâhikasını, canlı varlıklardaki şuurun kendilerine ait mevcudiyet şartlarına gittikçe daha sarih, gittikçe daha mudil intibakını gösteriyor.

Daha ileride şöyle diyor: «İçinden çıktığı, yahut sadece bir parçasını teşkil ettiği: — Halbuki şöyle olacak; yalnızca bir tecellisi veya bir manzarasından ibaret olan…»

Bir kaç satır ileride gaiyet diyor «şuurlu gaiyet» olacak. «Fakat yapılacak bir fiil ile bundan gelecek mukabil bir tesire doğru uzanmış olan ve her an harekete getirecek bir intiba almak için eşyayı yoklıyan bir zekâ herhalde mutlak bir şeye «dokunuyordu.» diyor. (S: 4). Halbuki şöyle olacak: «Fakat her an müteharrik intibaını almak için, mevzuunu yoklayarak, vaki olacak aksiyona ve ondan çıkacak reaksiyona doğru teveccüh eden bir zekâ, mutlak bir şeye temas eden bir zekâdır.» «Ve ona göre kadroları teşekkül etmemiş canlı varlıklara» (S: 4). Halbuki şöyle olacak: «Ve binaenaleyh kendileri için kadrolarımız teşekkül etmiş olmayan mevzulara-••»

«İşte mevcudiyetimin uğradığı değişiklikler, ve vakit vakit boyandığı renkler bunlardır. (S: 9). Halbuki şöyle olacak: «İşte mevcudiyetimin bölündüğü ve zaman zaman ona renk veren değişiklikler bunlardır.»

— Bütün söyliyeceğin bu kadar mı?

— Baştan bir kaç sahife okudum. İleride kimbilir neler var.

— Haltetme topal şeytan! Bunlara yanlış denmez. Sen böyle demişsin, o öyle demiş. Ufak tefek şeyler. Ömründe dünyayı gezmemiş, başka milletlerin kütüphanesini karıştırmamış gibi konuşuyorsun da hayret ediyorum. Biz bir Aristo semineri yaptık; Almanca, İngilizce, Fransızca ve Türkçeden bir çok tercümeleri Von Aster yunanca asliyle karşılaştırdı. Her birinde ne büyük farklar meydana çıktı. Kelime atlaması, cümle kırması, mefhum ilâvesi, bazan düpedüz yanlışlar gözüküyordu. Bu milletler asırlardanberi bu işe devam ederler; bir gün de «mahvolduk!» diye bağırdıklarını duymadık. İtalyanlar: «Traduttore, traditore» derler: Her tercüme bir ameliyattır. Öldürmese bile bir parça zedeler. Buna katlanmak lâzım. Abdullah Cevdete Sheakespeare’i katletti diye bağırdılar. Şimdi de aynı iftirayı Şehir tiyatrosuna atıyorlar. İş bu kadar kolay olsaydı, bu garp milletleri bir eseri beş on defa tercüme zahmetine katlanmazlardı.

— Öyle görünüyor ki siz hep mütercimlerin tarafından çıkıcaksınız. Bu işte alâkanız var anlıyorum. Pekâlâ ya Türkçe bahsine ne buyurulur? «Kırmızı ve siyah» tercümesinde Bay Nurullah Ataç Türkçede örnek olacak işler yapıyor.

Tercüme demek yeni elbise dikmek demektir. Hem çevirecek, hem de ekini belli etmiyeceksin! «Bu halim selim hanımcağızın» diyeceksin; meydan isimlerini, sokak isimlerini çevireceksin.

— Yine mi cümle dersine başladık?

— Hayır bir misal diye söyledim. Maksadım Türkçeye ait parlak nümuneler vermek. İlk sahifede; «Hakikat, şu buruk buruk hakikat».

— Muşmuladan mı bahsediliyor?

— Acı, haşin, sert demek istiyor. — Üstü başı kurşunîdir.»: Bu üst baş tâbirini biz yalnız muayyen yerlerde kullanırız: üstü başı perişan; üstüne başına bakmıyor gibi. Elbise yerine geçer mi?

Türkçede fâil cansız ise cemide «ler» gelmez. Halbuki «Yirmi çekiç inerler» dediği halde.. Güzel ve teni parlak kızlar… koyar» diyor.

— Ya «Küçük para çıkarları havasını» necedir?

Şu cümleyi ibret gözüyle dinleyin: «Ehemmiyeti Bayım, ne beğenmiyorsunuz. Ahmakların saygısını, çocukların ağız açık hayranlığını, Arif kimsenin de hafifsemesini hiç sanırsınız.» Aslını karıştırmaya lüzum yok!

Bazan şöhrete ün, muhtereme saygı değer, tarafa yön dediği halde; bazan da Belediye meclisinin muhalefetine bakmı- yarak.., «Mütedahil tekaüt maaşlarını», diyecek kadar eski ifadeye sadıktır. Dil, bazan öz türkce, bazan lâubali, bazan resmîdir. Fransızca sokak ve nişan isimleri bazan tercüme ediliyor; bazan aynen saklanıyor. Ayni cümlede hapis evi derken yanı- başında hastahane denebiliyor. Zaman zaman Bay ve Bayan, Mösyö ve Madam yer bulabiliyor. Hekime tabib deyecek kadar gevşek bir ifade içinde «İlçebayı» nın yeri var mıdır? İkide bir medreseden bahsediliyor. İnsan kendini bir müslüman şeyrinde zannedecek. Çok şükür ki ben bir lâhzada kıt’aları kat- ettiğim için bunu o kadar yadırgamıyorum.

— İllâllah senden! Adam beğendiremedik gitti. Evlenecek olsan şimdiye kadar bekâr kalırdın. Bir İspanyol komedisine göre adam yaratılınca uzun bir dua okumuş. Allah da: «Bu kadar geveze bir kulu yarattığım için pişmanım!» demiş. Bu kul sen olacaksın. Bari şiir okumasını bilir misin! Bazılarını susturmak için yegâne çare budur.«

Gevezeyi cehenneme atmışlar; «Odunlar yaş!» diye bağırmış.

Bilmediğini bilmeyenlere Şeyh Sa’dî’nin şu beytini oku:

.An kes ki ne daned ve ne daned ki ne daned

Der cehli mürekkeb ebedüddehr bimaned.

Muhterem Şekip Tunca, saygı değer Nurullaha, gayretli Hüseyin Cahide ağız açtırmam. Telif ve tercüme hakkında karma karışık şeyler söyledin, bir yığın sözle zihnimi bulandırdın. Goethe’nin dediği gibi: «her nazariye bulanıktır, yalnız hayatın altın ağacı renklidir.»

Sh: 5-49

Kaynak: Hilmi Ziya ÜLKEN, Şeytanla Konuşmalar, Ülkü Matbaası ,1942, İstanbul

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s