SIHHATE VE AŞKA DAİR- Şeytanla Konuşmalar- Hilmi Ziya ÜLKEN

(2. BÖLÜM)

İnsan sıhhatte olunca, bütün yelkenleri rüzgârla kabaran bir gemi gibi bütün ihtiraslarile yaşar; fakat hastalanınca tek ihtiras kalır: iyileşmek arzusu. O zaman ne aşkın, ne hırscahın, ne san’atın, ne ilmin mânası vardır. Onu rüya âleminde, ayağı yerden kesilmiş gibi yaşatan bu kanatlar kırılınca birden acı hakikatin toprağına düşer. Fakat bu sukut, en kötü mânasile realisttir. Orada insan kendi derdlerile baş başadır; onların tuzağına girer; dünyası küçülür, küçülür. En dar manasile egoizm, insanın kahraman tarafını katleder. Spor meraklısı Veliefendi yarışları kumarına düşer, kitap meraklısı reçeteleri okur, ilâç ilânlarından dosya yapar. İşi gücü yalnız hastalıktır. Öksürük, ter, diz kesikliği, baş ağrısı, bir diziyem ateş, yüz kilogram onun gözünde bir kıt’anın fethinden, bir kavmin ıztıraptan, büyük bir keşiften daha mühimdir. Hastalıklarına rağmen kendine düşmiyen ve dünyayı unutmayan insan ne azdır!

Bu sabah yataktan her tarafım kırıklık içinde kalktım. Göğsüm katlanılamıyacak kadar şiddetli ağrıyordu. Günlerdir süren bir öksürüğün başıma iş açacağından korktum. Bu tehlikeli bir ağrı olabilirdi. Artık yazılarımı düşünecek halde değilim. Beni erkenden hastahaneye kaldırdılar. Burası Çamlı- canın yüksek bir sırtında Marmaraya bakan güzel bir binaydı. Genç, yaşlı, çocuk bir hasta bölüğü ve onlara kumanda eden doktorlar, hemşireler. Orada yalnız derdden ve dermandan bahsediliyordu. Parmağımdan, kolumdan kan aldılar. Türkrüğümü muayene ettiler. Göğsüme X şuaı ile baktılar. Güneşe karşı yatılan bir balkonda sabahtan akşama kadar dinlenmeye mecbur ettiler. Teneffüs zamanları üç beş kişi bir araya gelince hastalıktan, yalnız hastalıktan konuşuluyordu. Bir kaç gün sonra ben de bu muhitin âdetlerine alıştım. Bütün kıymetlerin ölçüsü artık kilo olmuştu. Tiryakisi olduğum kâğıt kalemden uzak düştüm diye üzülüyordum. Rahatım tamamen yerindeydi. Önümüze uzanan geniş bir vadinin sonunda Haydarpaşa ve Kadıköyün silueti büyük Amerikan şehirlerini andırı-yordu. Marmaranm üzerinde Hayırsız adalar; mavi, beyaz, kızıl ve turuncu renklerle yağlıboya tabloya benziyen gök ve deniz. Bu şehirden uzak ve münzevî köşe insana yunan üsture- lerine yakın, Shelly’in şiirlerindeki hayal dünyasını yaşatıyordu. Elimde olsaydı bu güzel dünyada senelerce kalmayı, bir afyonkeşin rüyası gibi onunla kendimi avutarak yaşadığımız buhranlı âlemin azaplarına dönmemeyi çok isterdim. Fakat ne hafızamda devam eden cemiyet, ne içinde yaşadığım hastalık muhiti buna imkân bırakıyordu. Termometreler, nabız saymaları, doktor muayenesi, bizim gibi içine katlanmış evhamlı ve hodkâm insanların telkin havası; bu radyolar, havadisler, gazeteler, uzaklardan büyüyerek, şeklini değiştirerek gelen haberlerin kâbusu beni bir an için daldığım rüyalardan uyandırıyordu.

İnsan ancak kendine düştüğü zaman, saadetin kendini terketmeden başka yerde olmadığını anlıyor; bir insan için, bir heyet için, bir ideal için, en yüksek hattâ en mütevazi maksatlar için kendini terketmede! Yalnız kendi derdine düşen, ve nabız saymaktan başka endişesi olmayan insanın mes’ut olmasına imkân var mı? Voltaire’in dediğine göre heyetciler yıldızları rasad ediyorlardı. Bir köylü: «Boşuna uğraşıyorlar, onlar hiç bir zaman bize daha yakın olmıyacaklar…» dedi, saadet hakkında muhakeme yürütenlerin hali de asıl saadetin yanında bundan farksızdır. Saadeti arayan insanlar, evlerini bulamıyan, fakat bir evleri olduğunu bilen sarhoşlar gibidir. Ulysse’in önünden daima kaçan Ithaque adasma benzer. Böyle düşünerek, bu boş muhakemeleri zihnimden koğmaya çalıştım. Yavaş yavaş kendime geldikçe kâğıt kaleme el uzatmaya başladım. Yine mevzularımı hatırlayınca ilham perisini çağırdım, fakat her zamanki gibi onun yerine aksi şeytan karşıma çıktı.

—         Çoktandır ziyaretinize gelemiyordum. Okuma yazmanın menedildiğini duyduğum zaman şükür bu derdden kurtuldu diye sevinmiştim. Nenize gerek! başka işler yok mu Allah aşkına? Bir kavim vardı; mürekkeplerini kuruttuğum için, kalemlerini gözyaşına batırarak yazdılar. Yüz deve yükü şikâyetname ile Allah’ın huzuruna bana iftiraya çıktılar. Ağızlarını kapasın diye dünyanın bütün eğlencesini vadettim, ziyafetler çekerek patlaymcaya kadar yedirdim. Bu kavmin farelerinde bile mütalea zevki vardı. Kütüphaneler didik didik olmuştu- Ciddiyat- dan kurtarmak için kurd masalları anlattım. Yine bir türlü maden suyu şişelerinin üzerindeki ilânları okumadan, salçayla peçetelere yazmadan menedemedim. Ellerini bağlattım, çeneleri işledi. Hiddetimden arzın en soğuk memleketlerine sürdüğüm zaman, yine durmak bilmediler. O kadar soğuk vardı ki ağızlarından çıkan kelimeler donuyordu.

Fakat bir kavim vardı, ciddiyi şakayla mezcederek Allahı da beni de memnun etmesini bilirdi. Kalemleri istihza kadar keskin ve zekâ kadar parlaktı. Kitapları meyhane gibiydi: içinde gönle ferah veren tatlı şaraplar, baş döndüren keskinler, ve deli divane eden müskirler vardı. Kitaplarında boş yerler bırakip mânâsız şeyler yazacak yerde, Homeros gibi güzel söz-leri ikide bir tekrarı tercih ediyorlardı. Bunlar da deve yükle- rile dünyayı doldurdular; fakat kahkahalarla güldürdüler, hiç- kırıklarla ağlattılar. Zevki, neş’eyi, ıztırabı ve aşkı öğrettiler. Zengin bir cemaat hasedinden bu kavme hücum etti. «Gürültülerinden durulmuyor, dünyada bize huzur kalmadı!» diye Allaha şikâyet etti. Kendilerini şöyle müdafaa ettiler: «Onların kitabında altın gürültüsü, bizim kitabımızda buse gürültüsü işi- dilir.» Bu kibirli ve boş kavmin kütüphaneleri başkalarına ait eserlerle doludur. Bir şey yaratamamakla ve onlara hayran olmakla iftihar ederler. Eflâtun ve Kant’ın heykelini salonlarında bulundurmak ve etajerleri yanında Descartes’in büstünü cehle karşı nöbetçi gibi tutmak onlar için kemal alâmetidir. Bu ülkeyi terkettim: orada hamakat kürsilerde vâzeder, ve meclislerinde köleler parmak kaldırır. Ben o şehirde ne yapayım? Kötü bir eser okunduğu zaman yalan söylemesini bilmiyorum. Ne onu takdir ediyorum, ne kopyesini çıkarıyorum. Ben bu şeytanlığımla onların yanında yalanı, müdahaneyi, yerlere eğilmeyi unuttum. Zaman onların ülkesinde bunak bir cadi karısıdır. Bütün eski yaptıklarım bozuyor; ve mütemadiyen saçma şeyler söyleniyor. Zannederim yeryüzünde bir zaman Hi- cab oturmuştu. Fakat bu kavmin şerrinden o şimdi başka seyyarelerde seyahate çıkmıştır. Bu insanlarla ülfet etme de ne yaparsan yap! Varsın sana rağbet etmesinler. Yaşamak için az şey kâfidir. Bu da olmayınca köpeklere atılan ekmekleri yiyerek köprü başlarında dilenemez misin? Bu asır, fuhuş ve sefa- hetle bunamış bir ihtiyar sultandır. Gazabımdan o diyarı terkettim. O memleket halkına ekmek ve kundura yerine yüz da-ğıtmalı; çünkü hepsi yüzsüzdür. Sizlerse biçare ve perişan bir hale gelmişsiniz. Şikâyete gücünüz yetmiyor. Hastalıktan, meskenetten derdinize düşmüşsünüz. Zuâfanın zalimlere karşı kullanacak tek dişi bile kalmamış. Bilseniz ki bu altın bunak-ları sefahatten tahtlarına göçmüşlerdir; tefahür ve içkinin sarhoşluğu başlarında derman bırakmamıştır; ateş saçan kaleminiz yüreklerine Neptune’un oku gibi saplanacaktır. Delilik Plutus’- un oğludur, Plutus ise zenginlik ilâhıdır. Âdi bir kalem harbinde korkudan ölen bu insanlar, kılıcı ellerine aldıkları zaman ne yapacaklardır? Hasta veya sağ demeyin, kalkın; o güzel ve ahmak ilham perisini koğun! Ne de olsa eski dostunuz, ben topal şeytanla baş başa düşünüp taşınarak bu rezalete nihayet veımek için yeniden kalemi elimize alalım.

Şeytan dehşetli taşkındı. Her zamanki haline benzemiyordu, o kadar hiddete alışmıştı ki, sakinleştiği zamanlar, insan kızmaya başlıyor zannederdi.

—         Tefahürün sarhoş ettiği bu adamlara hücum edin! diye tekrar başladı. Allah hiddetli bir zamanında, bu adamları te-bessümden mahrum yaratmıştır. İnce sözler, nükte, zarafet bir dev uykusunda sivrisinek vızıltısı gibidir. Önlerinden davul zurnalarla geçmeli, rezaletlerini âleme ilân etmelisiniz. Bu adamlar altın için karılarını, hattâ öküzlerini vermekten çekinmezler. Zaafın karşısında Nemrud kesilir; kudretin önünde yerlere kapanırlar. Küpler dolusu para biriktirir ve açlıklarından ölürler; o- ğulları bu serveti fuhuş ve rezaletle israf ederken, bir başka kavmi açlıktan öldürürler. En büyük küçüklükleri budur! Sultanları sefahatten bunamış bir müstebiddir. Bizde şahane demek med- hiyeydi. Onlarda bu kelimenin büsbütün başka mânası var: Şahane sarfetmek, iflâs etmek; şahane yaşamak, sefalet çekmektir. Bu kavmi levm etmek şeytanın şerefi olacaktır?

Öyle coşkun söylüyordu ki, hastalığımı unuttum. Yatağımdan fırlayarak eski halim gibi heyecanla odada dolaşmıya başladım. Artık kendimden, kurtuluyordum. Nihayet saadetin kadehini ele geçirdim; fakat yazık ki dolamıyacak; çünkü çat-laktır. Çünkü dizlerimde eski derman yok. Parmaklarım satırların üzerinde eskisi gibi yürümüyor. Bu iş benim kârım değil! diye tekrar yeisle koltuğa çöktüm.

Şeytan acı kahkahalarla gülüyordu: beni derin derin süzüşünde; renksiz tenimi, çökük ağzımı, pörsük derimi tetkik edişinde beni çileden çıkaran bir hali vardı. Bir müstehaseye bakar gibi mi bakıyordu? Dişleri sökülmüş vahşî bir hayvanın etrafını saran aptal bakışlı köylüler gibi mi bakıyordu? Asırlardır elinde yuğurduğu binlerce insan hamurundan bir tanesi gibi evirip çevirdikten sonra bir başkasını yuğurmak için beni fırlatmıya mı hazırlanıyordu? İnsan nevinin yıpranışmdaki acıyı ona duyurmak kabil değildi. Iztırabımızda, yesimizde, düşkün zamanımızda, ölüm döşeğimizde o her zaman bizi böyle soğuk gözlerle karşılamış; anlamanın verdiği büyük sürurıı hiç bir zaman tadamamıştır. Ona dehşetli gazabım olduğu halde, bu zâafını düşünerek sevindim.

—         Haydi bakalım! daha içecek suyunuz var. Ne çabuk da kendinizi bıraktınız! Alın elinize kalemi, ha!… Şöyle, pilâvdan dönenin kaşığı kırılsın. Ben de sizinle beraberim, bu mel’un taifeyi hicvetmek mi; sizinle beraberim; aşktan, eğlenceden, ilimden, kitaplardan bahsetmekmi? sizinle beraberim; tâ dizleriniz sizi çekemiyecek hale gelip te, perişan yatıncıya kadar, gözünüzdeki son ışık parlayıncıya kadar beraberim.

—         Boş yere kalemi oynatıyordum.

—         İhtiraslarım beni sürüklemiyor! dedim. Yelkeni şişirecek bir rüzgâr buldummu, hedefim ne olursa olsun giderim:

—         Ya şimdi Okyanusta rüzgârsız mı kaldınız? Hakikî mevzu olmadığı zaman ben dostlarıma sahtelerini tavsiye ederim. Tâ ki gemi pupayelken olsun! Bu mel’un taifeyi hiciv edemezsen çocukları haşla; genç şairlere çıkış; şehir tiyatrosuna hücum et! Bu da olmazsa gölgenle güreş; hiç bir müdafii olmayan bir kimse de bulamaz mısın, git ona çat! Hakikî aşkı yaşayamazsan, hayalinde sevgililer uydur, git onları tavaf et! Hakikî şiiri yazamazsan bütün divanları, destanları oku! Onları öyle coşarak, öyle kendinden geçerek oku ki, senin zannetsinler! Hakikî fikre erişemezsen, zarar yok, kelimeleri yan yana getir; aklından geçenleri söyle; korkmadan her şeyden bahset; ilim, felsefe, tasavvuf dediğin nedir? Düşünürsen buna benzer şeyleri bulamaz mısın? Mahalle kahvesinde herkesin kendi «felsefesi» yok mu? Senin neden olmasın? Varsın omuzun çökmüş, yüzün buruşmuş olsun; elinde kalem yok mu? Kelimeler, kelimeler ne güne duruyor? Hançereden, boğazdan, damaktan, dilden yirmi sekiz ses çıkaran o saksağan gibi tadsız, gürültücü; musikilerin en feciini veren kelimeler ne güne duruyor?

—         Ben bu işe razı değilim.

-— Beğenemediniz mi beyim! Bu yaştan böyle düşkünlükten sonra nenize yetmez! Aç tavuk kendini arpa ambarında sanır.

—         Yok!.. Böyle bir iddiam yok. Yalnız sıhhatin hasretini çekiyorum. Hakikî ihtirasları yaşamayınca, sahtelerine razı olamam: hiç yoktan mesele çıkarmak; bir bardak suda fırtına yapmak; büyük, parlak sözler söyleyip hiç bir şey ifade etmemek! Eski zamanların bir hatibi san’atini şöyle tarif ediyordu: küçük şeyleri büyük göstermek ve bulmak. Montaigne’in dediği gibi, bu küçük bir ayağa koca kunduralar ısmarlamaktır. Demagojinin azdığı devirler bu san’at revacdadır. Demosthene’den Ciceron’a, Gambetta’dan Jaures’e kadar halkı sürüklemenin mucizesine erişen en büyük hatipler bile bana boş geliyor!

—         Beceremediğiniz şeylere karşı ne güzel tavrınız var! La- fontaine’in tilkisi gibi..

—         De ki öyle olsun! Bazı şeyler vardır ki seyri hoşa gider; fakat bir an için onu tekrara tahammül edilemez. Soytarının maskaralıklarına gülersin! Fakat… Meselâ sen, pekâlâ hoşuma gitmiyor değilsin. Fakat yerinde olmak, maazallah!-..

—         Ya!., demek hatipleri beğenmiyorsunuz. Ya fıkracılar, ya güzel buluş sahipleri, ya asrî meddahlar, ya fikir fantezileri ve his denemeleri?…

—         Anlatamadık vesselâm! Hiç de gününü iyi intihap etmedin şeytan. Şaka edecek halim yok. Hülâsa beni eğlendiren her şey hoşuma gider. Yalnız bu asrî meddahlarını? asrî karagözler, orta oyunları, artık sokaklarda rastlıyamadığımız için üzüldüğüm çingenelerin ayı ve maymun oyunları, şehir şehir dolaşan sirklarda soytarılar, ve palyaçolar… Heine’nin Atta Trol’ünü bilmiyor musun?

—         Unutmuşum.

—         Bak sana hatırlatayım: bir çingene ayısiyle bütün Avrupayı dolaşıyor. Herkes ona gülüyor; kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar onu kahkahalarla karşılamak için kapılara, pencerelere üşüşüyor. Fakat bütün kıt’ayı eğlendiren, bu çingeneyle ayısına kimse kapısını açmıyor: kimse ona selâm vermiyor; ona en küçük iltifat eden hakarete uğruyor.

—         Demek siz de Heine’nin ayısını tahkir ediyorsunuz?

—         Bilâkis! ona acıyorum, hattâ seviyorum. Fakat onu gizli gizli seviyorum. Henüz sesimi yükseltecek kuvvetim yok. Fakat elbet sırası gelecek!.. Onu seviyorum, fakat bu hale düşmek istemem.

Şeytan sözü değiştirmek için sabırsızlanıyordu. Bir cümle sonu bulunca atıldı:

—         Hicvi ne yapacağız?

—         Sırası gelince söylerim.

—         Öyleyse aşktan bahsedelim.

—         Ne hatıralarımı nakledecek kadar yaşlıyım, ne de harekete geçecek kadar dermanlı.. Aşk oyunların en tehlikelisi, fedayı nefislerin en cür’etkârıdır. Bir insan için her şeyi feda edebilmek, ve yalnız bu fedayı nefsin değil, bu fedaya mevzu olan insanın sevildiğini bilmek, fakat bunu öğrendiği anda sukuta başlamamak; içinde istiğrak ve cezbe namına ne varsa bütün hızıyla sarfedebileceği şahikaya ulaştıktan sonra birlikte orada kalmak ve sukuta başlamamak; bu istiğrakın süruru içinde ebediyeti bir ane sıkıştırabilmek için ölmeyi hazların en büyüğü haline getirmek.. İşte hissettiğime göre, aşk bu olacak!

—         Güzel!., ama Aristokratik bir tarif. Bu tehlikeli oyunun şampiyonlarını sevindirir. Fakat benim gibi fakir şeytanları düşünün! Herkes ip cambazlığında tehlikeyi göze alsa da, yükseklere kadar çıkabilir mi? Yarı yolda düşenler, aşağıda hayranlıkla seyreden, coşan ve bir türlü girişemiyenler yok mu?

—         Gayeden bahsettim. Oraya varmak, orada kalabilmek başka mesele. O kadar bitkinim ki, bu muazzam mevzuun bahsi bile başımı döndürüyor: alâkalar, sempatiler, heyecanlar, ü- midler, vâidler, takipler, buluşmalar; tehlikeler, rakipler, tehditler, kıskançlıklar, şüpheler, tereddütler, yeisler; tekrar ümidler, hava boşluklarında anî sukutlar ve alçalıp tekrar tekrar yükselmeler, nihayet istiğrak ve vecd içinde kendinden geçmeler, ebedîlik hisleri, iman derecesinde bağlanışlar, zaferler.. Her macera kavsini böyle tamamlamış olsa dünya şampiyonlarla dolardı. Kıt’aları keşfe çıkan seyyahlar gibi kaç yolcu yollarda kalır, kaçı kurban gider! Bu perişan halimde seferlere girişmek değil, onun merhalelerini düşünmek bile başımı döndürüyor.

Bilirsin Stendhal aşkı dörde ayırır. Onu tekrar yaşamak kuvvetini kendimde bulamıyorum, bari hasbihalini yapayım — Birincisi, Portekizli rahibede (Diderot, La religieuse.) Abelard’a karşı Heloise’de yahut bizde Leylâya karşı Mecnunda görüldüğü gibi ihtiras – aşk; İkincisi 1760 a doğru Pariste hüküm süren ve bu devrin hatıraları ve romanlarında, meselâ Crebillon’da, Lau- zun’da, Duclos’da, Marmontel’de, Chamfort’da Madam d’Epi- nay’da görülen zevk – aşk – ki bu her şeyin gölgelere kadar gül penbe renginde olması lâzımgelen, ve ne bahane ile olursa olsun hoş olmıyan hiç bir şeyin karışmadığı bir tablodur. İhtiras – aşk bizi bütün menfaatlerimizi fedaya sevkettiği halde, zevk aşk onlarla pekâlâ uyuşuyor. Bu zavallı aşktan tefahürü kaldıracak olursanız geriye pek az şey kalır; o bu tefahürden mahrum kalınca, neredeyse sürünecek hale gelen bitkin bir nekahat hastasıdır. Uçüncüsü maddî aşktır. Avda ormandan kaçan güzel ve taze bir köylü kızı bulmak. Bu nevi haz üzerine dayanan aşkı herkes bilir. İnsanın karakteri ne kadar kuru olursa olsun, on altı yaşında bununla başlanır. Dördüncüsü, tefahür aşkıdır. İnsanların en büyük kısmı, tıpkı güzel bir beygire, genç bir adamın ziyneti için lüzumlu bir şey gibi alamod bir kadına sahip olmak ister. Az çok koltuklanan, az çok pique edilen tefahür münasebetler doğurur. Bâzan işe maddî aşk da karışır, fakat daima değil; ekseri maddî aşkdan eser bile yoktur.

Bu münasebetlerin en mesudu maddî hazzın itiyadla yerleşen ve artanıdır. Hatıraları onu aşka benzer bir hale getirirler. Terkedilince izzeti nefsi kırılır ve keder başlar. Ve romanlardan kalma fikirler zihne hücum ederek insan kendinin âşık ve melânkolik olduğunu zanneder, zira tefahür kendinin büyük bir ihtiras olduğu vehmindedir. Muhakkak olan cihet, insan hangi nevi aşktan haz duyuyorsa, ruh kendinden geçtiği zamandan beri, bu, hazzın canlı ve hatırasının sürükleyici olmasıdır; halbuki bu ihtirasta, diğerlerinin aksine olarak, kaybedilen şeyin hatırası istikbalde beklenen şeyden daima üstün görünür. Bazan, tefahür aşkında itiyad veya daha iyisini bulmaktan meyus olmak, bir nevi dostluk doğurur ki bu, bütün nevilerin en sevimsizidir.

Maddî haz, tabiatta mevcut olduğu için herkesçe malûmdur, fakat müşfik ve muhteris ruhlar nazarında aşağı bir derecesi vardır. Bu ihtiraslı ruhlar her ne kadar salonda gülünç bir mevkie düşerler, ve ekseriya kibar kimseler entrikalarile onları biçare bir hale koyarsa da, tefahür veya para için çarpan kalblerin duyamıyacağı hazları yalnız onlar duyarlar. Bazı faziletli ve müşfik kadınlarda maddî hazlara dair hemen hiç bir fikir yoktur. Eğer demek caizse, onlar kendilerini bu hazza nadiren bırakırlar, ve o zamanda bile ihtiras – aşkın münasebetleri beden hazlarını hemen hemen unutturur. Cehennemi bir gururun, bir Alfieri gururunun kurbanı ve âleti olan adamlar vardır. İhtimal Neron gibi bütün insanları kendilerine kıyas ederek titerdikleri için zalim olan bu kimseler, mümkün olan en büyük gurur tatmini ile beraber bulundukça, yani haz arkadaşları üzerinde vahşetler yaptıkça ancak maddî hazza ulaşabilirler. Justine’in dehşetleri gibi.

Aşk ruhda nasıl başlar:

1—       Hayranlık,

2—       Öpüşmek arzusu,

3—       Ümid,

4—       Aşk doğar,

5—       İlk tebellür (Cristallisation): insan aşkından emin olduğu bir kadını, bin bir kemal ile tezyin eder. Salzbourg tuzu madenlerinde, madenin derinlerine, kışın yeşermiş bir ağaç dalı bırakılır. İki üç ay sonra, o kuyudan parlak billûrlarla kaplı bir halde çıkarılır: en küçük dallan, bir arı kuşu pençesinden daha kalın olmayanları müteharrik ve göz kamaştırıcı namütenahi elmaslarla müzeyyendir. Artık evvelki dal tanılamaz bir hale gelir. Burada Stendhal’in tebellür (billûrlaşma) dediği şey zihnin sevilen mevzuda işliyerek, ona mütemadiyen kattığı en mükemmel vasıflardır.

6—       Şüphe doğar. On on iki bakıştan sonra evvelâ ümidler belirmiş ve kuvvetlenmiş, ilk hayretinden uyanan ve saadetine alışan, yahut – ekseri – yalnız elde edilen kolay kadınlarla meşgul olmak lâzımgeldiği nazariyesinin rehberliğinden istifade eden âşık, daha müsbet teminat ister ve saadetini ileri götürmeye kalkar. Karşısına alâkasızlık, soğukluk, hattâ fazla emniyet gösterirse hiddet çıkar; âşık umduğu saadetten şüphelenmiye başlar. Hayatın diğer hazlarına kendini vermek ister. Onları tükenmiş bulur. Müthiş bir felâket ve ayni zamanda derin bir dikkat onu kaplar.

7—       İkinci billûrlaşma. O zaman şu fikri teyid eden elmaslarla müzeyyen ikinci billûrlaşma başlar: beni seviyor. Şüphelerin dördüncüsünü takip eden gece her çeyrek saatte bir, müthiş bir felâket anından sonra âşık kendi kendine şöyle der: evet, beni seviyor: ve billûrlaşma yeni sihirler keşfetmeye doğru çevrilir. Sonra şaşkın bakışlı şüphe onu ansızın yakalar. Göğsü şiddetle solur. O zaman da: fakat beni seviyor mu? diye sorar. Bu birbiri arkasından bir harap edici ve bir tatlı heyecan ortasında zavallı âşık kuvvetle şunu hisseder: dünyada yalnız kendisinin bana verebileceği hazlan verecektir, ikinci billûrlaşmanın birincisine bu kadar faik olmasını temin eden bu hakikatin bedihiliğidir, bir taraftan korkunç uçurumun yanıbaşından giden ve diğer elile tam saadeti tutan bu kanaattir. Âşık şu üç fikir arasında mütemadiyen dolaşır durur:

1—Bütün mükemmellikler ondadır.

2—O beni seviyor.

3—Aşkın en büyük delilini ondan elde edebilmek için ne yapmalı? Henüz genç olan aşkın en harap edici anı, yanlış bir muhakemede bulunduğunu ve bütün bir billûrlaşma pan’ını yıkmak lâzım geldiğini farkettiği andır. O zaman billûrlaşmadan da şüphe edilir, ve her şey biter.

Şeytan bu uzun ve ciddî bendi nasıl dinledi, şaşıyorum. Yalnız sözümü bitirir bitirmez, sanki bunları hiç duymamış gibi yine bana döndü:

—Boşuna kendinizi üzüyorsunuz, bir şeyiniz yok! Biraz silkinin bakalım. Doktor Coue’leri, Gason’ları okumadınız mı? Bir şeyim yok, iyiyim deyin. Kalkın, yürüyün; iyi olursunuz.

Ve bunları tatbik için elimden tuttu, beni ayağa kaldırdı. Bir an, irademi ona terketmiş gibi beraber yürüdüm, bahçeye kadar çıktık. Bana yeşil tepeleri, ve kır çiçeklerini, mavi gök ve denizi gösterdi, iyileşmek için her şey hazırdı. Sanki bir an kuvvetlerim geri dönmüş gibi oldu. Fakat birden kesildiğimi hisset’ tim; bir taşın üstüne çöktüm.

—Nafile şeytan! yapamıyacağım. Bütün iyi niyetlerimize rağmen daha fazla yapamıyacağım, dedim. Sıhhat telkinle kazanılır diyorsun. Yüz metre kuyuların dibinde çalışanlar yüz metre yukarıda olduklarını telkin edebilir mi? Sefalet çekenler, sürünenler, zekâsı olan ve bağrında acı duyanlar bu acıyı telkinle sökebilir mi? Açlıktan ölenler, kurşuna dizilenler, taunların, dampinglerin ve istilâların kemirdiği insanlar; ekmeği elinden giden ve bir zafer için midelerini satan komisyoncular, muhtekirler, tok haydutların elinde sıtma ve trahomdan kıvranan; sefaletle veremi mâşerî bir vazife diye kabul eden insanlar telkinle şifa bulur mu? Hayır! nasihatlerin hoşuma gitmedi. Bugün sen pek mülâyimsin, ve ben pek haşinim. Dostluğuna teşekkür ederim, fakat beni -insan arasına çıkabileceğim zamana kadar- kendi derdimle yapayalnız bırak.

«NİZAMI ÂLEM» E DAİR

Nekahat zamanımı seyahatte geçirdim: Anadolu şehirleri insanı tedavi etmese de gözünü açıyor. Gördüklerim Evliya Çelebi’nin anlattıklarına hiç benzemiyordu. Amerikanın keşfinden, hele Süveyş kanalı açıldıktan sonra büyük kervan yolları terkedilmiş, eski mamur çarşılar harap olmuş, zengin şehirler pej rişan kasabalara dönmüştü. İnsan yakın şarkın bugünkü halini görünce, eskilerin Acem mübalâğası ettiklerini zannediyor. Halbuki bir zamanlar gerçekten dünyanın cenneti, üç kıt’anın birleştiği bu ülkelerdi. Arazi İmam Müsliminindi. Ahali «Gaile» sini, hükümet hasılattan hissesini alırdı. Fatih çocuklarına arazi mukataa suretile verilmişti. Sonraları kısmen mukataa, kısmen satılık, kısmen vakıf oldu. Memleket kendi hasılatile bol bol geçiniyordu. Mücevherler, ipekliler, halılar, baharat Hindden garba bu yoldan geçiyor, kervanların uğradığı yerler mamureye dönüyordu.

Şimdi bu rüyasını gördüğüm şehirlerin yerinde kerpiçten evler, iğri büğrü sokaklar, bataklık dereler var; sıtmanın, trahomun, frenginin alev gibi kavurduğu insan vücutları! Yirmi sene çalıştık: açları doyurmak, çıplakları giydirmek istedik. Hasta benizlere can katmak istedik. İnsan iradesi usul ve ilimle birleşirse nelere kâdir değildir! Aşılacak büyük menziller var. İyi iş görmek için gözü açık yürümelidir. Bu seyahat gözlerimi fal taşı gibi açtı. Ne kadar yol aldık, önümüzde kaç konak var; gereği gibi görüyorum. Afyonkeşin rüyasında gördüğü dünya herhalde bu değildir. Bu bizim baobab (ağacı) gibi binbir kökle bağlandığımız, acı ve sevgili dünyadır.

Dönüşümde şeytan beni evde hazır buldu.

—         Yeni bir hasbihale mi geldin!

—         Seyahat intihalarınızı dinlemeye.

—         Katı şeyler söyliyeceğim.

—         Zaten buna hazırdım. Hikmet yalnız hakikattedir. Ahlâkın bütün kanunları tek bir kelimeye irca edilir: hakikat.

—         Yalanlarınla âlemi baştan çıkarırken, bunu söylemeye nasıl cür’et ediyorsun?

—         Bütün fenalıkların menbaı olabilirim. Fakat yalan, asla! Hakikati söylediğim için Allah beni melekleri arasından tardetti. Doğru söyliyeni dokuz köyden kovarlar. İnsanların benden ürkmesi de bundan değil mi? Hata aksiyonda mütemadiyen kendini gösterir. Onunla mücadele için, her türlü tard ve teb’idlere, menfalara, hapislere katlanarak hakikati bıkmadan, yorulmadan tekrar etmelidir. Eski dostum Goethe şöyle diyor: «Zararlı hakikati faydalı hataya tercih ederim. Zararlı bir hakikat bir müddet için zarar vereceği, ve derhal daha faydalı olacak hakikatlere sevkettiği için faydalıdır. Halbuki faydalı bir hata zararlıdır: çünkü ancak bir an işe yarayabilir, ve daima daha zararlı olacak diğer hataları davet eder; hakikat çok basit, fakat yakıcı olduğu için insanlar kızarlar. Hakikat bir meşale, fakat muazzam bir meşaledir. Bunun içindir ki ona yaklaşınca yanmak tehlikesi vardır.» — En büyük düşmanlarım cizvitler ve pragmatistlerdir. Bu hilekâr ve dar beyinli filozoflar sizi değil, beni bile uçuruma sürükliyebilir. Papaslar, dindarlar ve bazı filozoflar bunun için bana iftira eder ve halkı aleyhime sürüklerler.

Şeytanın bu ciddî tavrına, hele sıkıntılı zamanımda hiç katlanamıyordum.

—         Yoksa dünyayı ıslaha mı kalktın? dedim.

—         Doğru söylemek, âleme nizam vermek değildir. Yol göstermek benden, yapmak sizden! (Gülerek ilâve etti): «Nizamı âlem» başka iştir. Onun ayrı mütehassısları var.

—         Bu nasıl bir iş?

—         Ya, demek «nizam» taifesini bilmiyorsunuz? Hayret! Nazmi Acarla Mükrimin Halil bunu âleme ilân edeli yıllar oluyor.

—         Şöyle biraz bahset bakalım.

—         Efendim, insanlar «hükemayı kadîme» ye göre dört tarifeye ayrılıyormuş: Ehli ırz, Nizamı âlem, Esafili şark, Şiş.

—         Olur şey değil! Bunlar da nedir öyle?

—         Sırası geldikçe tafsil ederim. Bu nizam taifesi, ekseriya «Mazanna» dan olur (Eskiden Evliyaya «Mazanna», ve eşkiyaya «mazannei su’» derlerdi.). Cezbeli ve celâllidirler; ehli muvazeneden değildirler. Keşifleri akıl ve hikmete dayanmaz, şöyle bir eseceği tutar. İlhamları benden olmadığı için şeytanî denemez; birinden sordum, Rabbanî de değildir dediler. Bu sebepten ona ilhamı cezbanî demek muvafıktır. Nizamın bazısı ayni zamanda ehli ırzdandır; fakat çoğu Esafil şark ile karışır. Bu eski tarikatlar zamanla birbirine girmiş, şimdi tefriki bir hayli müşkül oluyor.

—         Bu nizam taifesinden kimleri tanırsın?

—         Eskiden mi, yeniden mi?

—         Her ikisinden.

—         Evliyaullahdan nice niceleri var. Baba İshak, Baba Ilyas, Burak Baba, Geyikli Baba, Bedreddin mensuplarından Torlak Hokmal, Börklüce Mustafa, zaman zaman imarethane, şifahane, bimarhane gibi yerlerde konak veren nice nice meczublar.. Bazıları Hasan-üI-Kâfî’nin «Usulülhikem fi Niza- mülâlem»inde olduğu gibi makul görünür; bazıları Enderuna lâyihalar takdim eder, cihanı islâh eden bin bir tedbir gösterir. Bilseniz hasıraltı edilen bu lâyihalar içinde ne dâhiler kaybolmuştur! Size tavsiye ederim, tarih meraklılarını teşvik edin, arşivlerden bu lâyihaları bulup çıkarsınlar, neşretsinler. Gelecek nesillere ibret olacak ne garibeler bulursunuz!

—         Artık bu taifeden kimse yetişmiyor mu?

—         Nerede o eski günler! Bu sahada da kıtlık başladı. Binde bir yetişecek diye dörtgözle bekliyoruz.

—         Buna sebep nedir acaba?

—         Buna sebep gafletinizdir. Tarikatler kalkalı bu taife halkın arasına karıştı; frenkçe öğrendi; diyarı küfrü gezip geldi; alafranga terimlerle milletin gözünü kamaştırdı. Makineden, teknikten, endüstriden, kapitalden, otarşiden, randımandan, marjdan, krizden, diktatörden, regülâsyondan, ve daha bunun gibi ilim boyasile boyanmış ve cilâlanmış kelimelerden bir elbise giydi. Meydanlarda çıngırakla kalabalık toplayan, ve henüz bu kelimelerin dünyasına alışmamışları ağzı açık bırakan, lâyihalarını Enderunda kapatmayıp top top kâğıt ve Gütemberg’in cinayeti sayesinde menenjit mikrobu gibi tütüncü dük-kânları ve safdil ülema evlerine yayan; ve sizin gibi setre pantalon bazı terbiyeli, bazı küstah, bazı nazik, bazı mültefit; bazı mağrur, bazı hain hepinizin içine karışan bu taife, cezbeyle hileyi meczeden yeni nizam tarifesi, artık eskisi gibi kolay kolay tanılamıyor.

—         Şöyle bir hatırla bakalım?

—         Nerede eski hafızam! Dün gördüğümü unutuyorum. Adı olanı adiyle, adı olmayanı sıfatı ile anlatmaya çalışayım. Bir kısmı lâboratuvarda kan tahlili ile meşgul: rivayete göre saf kam karışık kandan ayırınca işler düzelecekmiş! Saf Türk kanını bulmak için kimyevî teamüller kâfi gelmemiş; şecere, tomar, ensab, yemin, rivayet, vallahi, billâhi.. gibi teamüllere baş vurulmuş. Yakında bu tetkikler bitince herkes kendi haddini bilecek ve âlem intizama girecekmiş. İş böyle himmet erbabına düştükten sonra, istikbalinizden emin olabilirsiniz.

—         Lâboratuvarda çalışanlar kim?

—         Gönülsüz bir kaç fedakâr canım. Kendilerini düşündükleri yok: derdleri günleri milletin kanını saymak. Fedakârlıkta o kadar ileri gitmişler ki, bazısı Kürd, bazısı Arab aslından olduğu halde – pîr aşkına – Türk kanını saymadan üşenmiyorlar. Böyle giderse kıpırdamanıza bile lüzum kalmıyacak. Her şey kendiliğinden yoluna girecek..

—         Ya bu tomarları falan bulamazsak?

—         Biraz geriye kalırsınız… Rivayet mi yok canım efendim? Bu taife çalışadursun ötede pîr aşkına başka bir taife de kafataslarımızı ölçmekle meşgul.

—         Ya bunlar nedir?

—         Ayni soydan. Başka yollardan hep bir kapıya çıkıyorlar. Bunların ölçüsü berikilerden daha geniş. Daha doğrusu ellerinde lâstikli bir metre var: istenildiği kadar uzanıp kısalıyor- Bazan bütün dünya bir kalıba giriyor; bazan ortada beş on kişi kalıyor. Zamanına, ihtiyacına, havasına göre…

—         Ya başka, başka?

—         İsa’ya dayanıp İsa yı çarmıha gerenler; Marx’a dayanıp Marx’ı taşa tutanlar; bulanık suda balık avlayanlar; dumanlı havada pusu kuranlar; teneke takırdısiyle mahalleyi uyandırır gibi kelime hercü merci ile huzur ve refahı kaçıranlar; daha ister misin?

—         Anlıyamadım: hani bunlar âleme nizam verecekti.

—         Şüphe yok! Onlarda hâkim olan samimî bir hile veya hilekâr bir samimiyetdir. Bütün düşündükleri evvelâ kendilerini, sonra kendilerini, nihayet yine kendilerini selâmet kıyısına çıkarmaktır. Bir kere bu oldu mu, ötesi çorap söküğü gibi gelir: vatanperverlik, insaniyet, mefkûre ve arkalarından soluk soluğa hedefe varmak için onları takip edenler…

—         Mutlaka sen bu taifenin beynine girmiş olmalısın! Yoksa bu kadar zıd kuvvetleri böyle maharetle nasıl olur da birleştirebilirler. Şaşılacak şey! Zıdları birleştirmek Allaha mahsustur (Allah camii azdaddır, derler).

Şeytan:

—         İnanmayın! dedi. Bu söz, mutasavvıfların icadıdır. Zıdları yaratan ve insanda onları birleştiren benim! Cinnetle hikmeti, kurnazlıkla hamakati, saflıkla hayasızlığı, samimiyetle riyakârlığı benim kadar kimse bir araya getiremez ve bir kalıpta dökemez.

—         Kimse onları tenkit etmedi mi?

—         Öyle bir meydanda çıngırak çalıyorlardı ki, insanlar uzun bir rüyaya dalmış gibi ses seda çıkmıyordu. Bu meydan teselli kadar boşdu, orda uyananlar bu rezaletin parlaklığından gözleri kamaştığı için etrafı göremez olmuştu. Bir kaç münekkidin attığı taş, müstehzi bir kahkaha gibi çınladı. Fakat onlarda kulaklar işitmek, gözler görebilmek ve burun koku almak gayesile yaratılmamıştı. Bu cemaat, tabiatte «illeti gaiye» nin olmadığını isbat için uzuvlarının vazifesini terkettiler. Hakim, aralarından pertavsuziyle insan aradı; ve «bulamıyorum!» diye feryad etti. Vahdet şarabile sarhoş bir sofî Allah sanarak ona hitap etti:

«— Bizim gözümüzden gören şendin, bizim kulağımızdan işiden şendin. Şimdi artık duymuyor ve görmüyoruz. O halde sen de yoksun!

Sen namütenahisin, yani hiç birşeysin! Sen bizde zuhur ettin; biz sende fena bulduk. O halde sen de bizimle beraber yok oldun.»

Hakim ona bir tokat aşkederek vahdetin sarhoşluğundan uyandırdı. Ve gözleri faltaşı gibi açılan sofî bu körleri, burunsuzları, sağırları, dilsizleri, bunlar arasında çıngırak çalan ve bir kaç sarsağı sürükliyen nizam taifesini gördü.

«Meğer hakikat bu fâni dünyadaymış. Tabiat ne büyük şeydir! Bir sineğin vızıltısı ve bir pirenin ayakları onun büyüklüğünü göstermeğe kâfi! ‘Bütün bu adamlar delimidir ki değirmen gıcırtısı dinliyen beygirler gibi etrafına toplanmışlar? Sofî akıllanalı beri nizam taifesinden fersah fersah kaçıyor ve elinde çıngırakla kürsilere çıkıp davalarının iç yüzünü şerhe çalışıyor. Nizam taifesi el birliği edip sofinin elini ayağını bağladılar. Onu bir kafese tıktılar. Sırtında gömleği olmıyan hakim onun imdadına koşamadı. Bırakıyorum, zıdlar son haddine gelsin; o zaman cemaatin gözlerini, kulaklarım ve dilini açacağım. Elbette içlerinde görenler, işidenler ve feryad edenler olur.. Bu buhran devirlerinden sonra, yeni bir buhran devrini doğuracak sükûn ve refah devirleri gelir.

—         Hepsi bu kadar mı? diye sordum.

—         Seni uzun saçlı, uzun tırnaklı, dağlarda gezen felsefe meraklısına benzeten bir ilköğretmen kaçkını vardı: Marx’a çömezlik ederken Türk inkılâbının çığırtkanlığını yapmak için esvabını tersine çevirdi. Dostlarını bir pula satan omuzdaşile beraber sağa sola küfürler savurdu. Marxiste nazariyesile faşizm yapmanın bu safdil şekli onu dostlarile ayni kadro içine kapattı.

—         Bu geçmiş şeyleri bırak! Sana el âlemin faziletini rezaletini kim soruyor.

—         «Değişen dünya» yı gördünüz mü?

—         Filim mi?

—         Yok canım kitap .

—         Mutlaka roman olacak.

—Onun gibi bir şey. Ayni şeyleri evirip çevirip güzel söyliyen bir kalem: gurub oluyor, dünya batıyor. Ortada fecirle beraber yeni bir dünya doğuyor. Şâirane imajlar.. İfade müthiş peygamberane!.

—         Demek tavsiye ediyorsun?

—         Ne demek! Derhal okumalısınız. Dünya iki devre ayrılıyor: biri peygamberin bu yeni hakikati tebşir etmeden evvelki cehalet ve karanlık devri; diğeri onu ilân ettikten sonraki aydınlık ve kurtuluş devri. Birincinin arkasından gidecekler için cennet şimdiden tebşir edilmiştir.

—         Seni müzevir şeytan seni! Yine mübalâğaya başladın- Elinde bir damla tufan ve bir kıvılcım yangın oluyor. Neredeyse «Aserei mübeşşere» diyip çıkacaksın. Bu romanın müellifi kimdir bakalım?

—         Hamdi Başar.

—         Ne!.. Şu bizim limancı Hamdi mı? Dostumuz, ahbabımız.. Bana bak! Sana öyle, ulu orta sözler söyletmem anlıyor musun? Kimseye dil uzatmaya hakkın yok.

—         Efendim bir kere okuyun da, ondan sonra konuşuruz; ben dilimi tuttum, diyerek çekildi. Şeytanın zoruyla bu kitabı okudum. Tam zamanında, bilmiş gibi, yine yetişti.

—         Nasıl buldunuz?

—         Nesi var? Pekâlâ kitap. İfadesi yerinde, cümlesinde düşüklük yok. Muntazam bablara, fasıllara ayrılmış; okuyucuya kolaylık olsun diye ayni cümleyi evirip çevirip söylüyor. Muharrir dediğin en kalın kafalı okuyucusuna göre yazmalı: Ettekrar ahsen velev kâne yüz seksen. Bir kusurcuğu var: başı sonunu tutmuyor. Bunun da ne ehemmiyeti var efendim, ilimlerin iflâs ettiği devirde böyle derin ilham eserlerine ihtiyacımız ne kadar büyük! İlham akıldan gelmez, menbaı başka menbadır. Kalkıp bu gibi peygamberane eserlerde bir de tenakus ararsın! O senin tenakus dediğin mantıkta olur azizim, burada muharrir haline, ihtiyacına, mevsimine göre tefsir edecek. Bunu sen anlayamazsın!

—         Demek siz bu kitabı beğendiniz?

—         Bundan şüphe mi ediyorsun? Baksan a, tam oturduğum sırada postadan bir risale çıktı: hani şu meşhur Ferid Arbil (necidir, sen bizden iyi bileceksin) Hamdi Başarın kitapları hakkında bir koca destan yazmış. Kimler de neler söylememiş a canım! Sende yüz olsa bu imzaların önünde hürmetle eğilir ve ağzını açmazdın. «İktisadî devletçiliğin bu dört kitabı fikir hayatımızda başlı başına bir hâdise teşkil eder» diyor.

—         Eser de bir şey mi, müessirin kendisi ne hâdisedir bilseniz? insan insanın hem şeyhidir, hem şeytanı. Benim beceremediğimi o çapkın yapmış desenize! Damarınıza öyle bir giriş girmiş ki: bu adamda sevi tüyü mü şar nedir anlayamadım; ne yapsa etse yine herkesi memnun eder.

—         Peki, ya sana ne oluyor aksi şeytan? Bir türlü şöhretleri hazmedemezsin, istersin ki yalnız senden bahsedilsin. Senin medhü senanda bulunulsun.

—         Hakkımda böyle bir fikir hasıl olmuşsa kusur bendedir, affedersiniz. Mademki siz beğendiniz, bana ne oluyor! Pek âlâ, münasip, Allah daha âlâsını versin; yeni yeni kerametler nasip etsin.

—         Bu keramet de ne oluyor?

—         Mademki sordunuz, işte size bir tane: hem de tarihin seyrini değiştiren bir mucize! Ölüleri diriltmek, cüzamlıları iyi etmek, ayı ortasından bölmek bunun yanında çocuk oyuncağıdır: okuyorum «İnsanlığın asıl yapacağı inkılâp yalnız insanların tabiî kuvvetlere tahakkümü değil, bu kuvvetlerin insan cemiyetine tahakküm etmemesidir diyor. Nasıl ki bütün dünyayı tanıdıktan sonra insanlık bugünkü tabiî kuvvetlere en çok tahakküm ettiği yüksek dereceyi bulmuşsa, tarihin – yukarıda işaret ettiğimiz veçhile – iki ayrı devreden ibaret olduğunu ve bunların ayrı ayrı dünyalardan ibaret bulunduğunu anlamak, bu iki âlemin kanunlarını, kıymet hükümlerini, hattâ lisanını ve ahlâkını ayrı ayrı şeyler diye kabul etmek suretile de tarihe ve bizzat tabiata tahakküm edilmiş olur.»

—         ?

—         Görüyor musunuz? İnsanlık iki büyük devreye ayrılıyor: Biri Limancı Hamdiye kadar olan devir, diğeri Limancı Hamdi- den sonraki devir. Artık takvimi ona göre hesaplamak lâzım, insanlar bugüne kadar tabiata tahakküm etmesini öğretmişler; yeni peygamber şimdi de tarihe tahakküm etmesini öğretiyor! Bundan büyük mucize mi istersiniz? Eğer gafil beşeriyetin bu büyük keşiften haberi olsaydı bunca felâkete mahal kalırmıydı? Bakın sizin sempatik Hamdiniz ne diyor: «Tarihin bir buhran ve intikal devresinde bulunduğu bu milletlerce farkedilmiş ve o devrenin ayrı dünya görüşü, ayrı rejimi olduğu anlaşılmış olsaydı, bu harp yapılmaz, insanlar ve milletler böyle harcanmazdı.»

—         Demek bizim dostumuz Lumiere devrinin filozofları gibi hâdiseleri tanzim eden kuvvetin akıl olduğuna kani?

—         Haydi canım; kitabı baştan savma okumuşsunuz galiba! Ya bu mucize nasıl meydana çıkıyor? Büyük bir keşifle: «Tarihin biri sükûn ve refah, diğeri buhran ve intikal diye iki devreye ayrıldığını» duymadınız mı? Öyleyse vay halinize!.

—         İki devreye mi, yoksa birbirini takip eden devirler serisine mi demek istiyorsun?

—         Canım işte öyle olacak, siz hocanın dediğine değil demek istediğine bakın. Bunlardan birincisinde hürriyet, İkincisinde diktatörlük idareleri varmış. «Diktatörlüklerden sonra hürriyet esasına dayanacak yeni rejimler teessüs edecekmiş. Fakat yine bu Limancı peygambere göre bugün kapitalizmin batışını, yani bir diktatörlük devrini idrâk ediyoruz. Halbuki kapitalizm, liberalizm, sosyalizm ayni devrin muhtelif isimleridir. Gelecek devir bunların hepsini tasfiye edecektir.

—         Ne yapacaktır?-••

—         Yani «temizliyecektir» demenin nazikcesi. Liberalizmi temizliyecek, fakat yeni bir hürriyet devri bağlıyacak, anlıyor musunuz ne derin mânalar! Limancı peygamber hürriyeti tarif ediyor: bu dünya cennetinde sakın hürriyeti insanların istediklerini diledikleri gibi yapmaları zannetmeyin. Bu hürriyet, nizamlı ve ana prensipler içinde tahdit edilmiş bir hürriyettir. Anarşistlere, Cynique’lere ne güzel hücum ediyor! Eski yunandanberi hukukçuların, mukavelecilerin, sosyalistlerin, sosyologların doğrusu bu hiç de aklına gelmemişti. Siz Amerikanın yeniden keşfedilmesindeki sevinci tasavvur edebilir misiniz? İnsan her gün eski hakikatlerden birini yeniden bulsa, her gün yeni bir keşfin sarhoşluğu ile sokağa fırlasa, – varsın bunların malûm olduğunu sonradan öğrensin! – böyle bir hayat ne kadar neş’eli, ne heyecanlı bir hayattır! Bütün düşündüklerinizin zaten malûm olduğunu bilmek ve heyecansız yaşamak mı iyi; yoksa! Uyanmanın nedametlerini yeni rüyalarla tamamlamak için rüya içinde yaşamak mı?

—         Ey kırk kapının mandalını çalarak gelen, asırların sefahet ve sefaleti ile bunamış müzevir şeytan! Yine haddini aşmaya başladın!

—         Emredin. Şimdi susayım! Fakat bahsin mühim yerindeyiz. Kimsenin şöhretinde, servetinde gözüm yok; bahusus Hamdi Beyiniz gibi kanâatkâr, mütevazi küçük sermaye ve hürriyet taraftarlarının: Bakınız âdeta Nâmık Kemal konuşuyor: «Hürriyet o kadar tatlı bir şeydir ki, uğrunda hayat dahi feda edilir» — «Bir kere küçük mülkiyetin muhafazası hususunda hiç tereddüt caiz değildir; çocuklarına kalabilecek bir ev, bir bahçe, bir köşk, bir ailenin kiralık bir iki dairesi, hattâ apartımanları, bir iki dükkânı, bankada bir miktar parası, hisse senetleri, mücevherleri, menkul eşyası, otomobili, hattâ kotrası, ilh.,» — Dehşet! Memleketin umumî ölçüsüne göre bu mülkiyet küçük müdür, orta mıdır, büyük müdür? Artık siz hüküm verin. — Dostunuza bakılırsa «mutlak surette mülkiyet aleyhindeki doktrinler kadar, mutlak surette mülkiyet lehindeki doktrinler de yanlıştır». Çünkü onun eski pirî Marx’cılardan öğrendiği ana fikir, her şeyin değişmekte olduğu fikri bunu emreder. Ona şu noktayı hatırlatınız ki, her şey değişir, fakat değişme değişmez. Ve her şeyin değiştiğini kabul eden maddeci felsefenin esas tezi, tıpkı idealizmin esas tezi gibi değişmez.

—         Yanılıyorsun! Benim bildiğim Hamdi Marxiste değildir; hattâ bu kitabında uzun uzadıya Marx’ı reddediyor: «Dünya ihtilâli, iktidarın amele eline geçmesi gibi lâflar profesyonel politikacıların ve amele sırtından geçinen, sözde ihtilâlci avantüryelerin, işsizlerin davasıdır. Bütün dünyada-Birçok sosyalistler, Marxiste’ler, şunlar ve bunlar dayandıkları amele teşkilâtları tarafından terkedilmiş, sürülmüş, hakaret görmüştür.»

—         Vakıa ifadesine bakılırsa, biraz hakkınız var. Fakat hatırımda kaldığına göre yukarda da Marx, kendi zamanında mümkün olabilen her şeyi yapmıştı diyordu. Sizin şu Hamdi Beyiniz, bir teviye «İçtimaî tezadlar» diye bir şey tutturmuş gidiyor. Bunlar ne imiş: sınıf tezadı, farklılık tezadı, müstemleke- Metropol tezadı! İnsaf ile söyle Allah aşkına! Bu İçtimaî tezadlar fikri nereden geliyor. Bu üç nevi tezad arasında mahiyet farkı var mı?

Marx’ın müfessirlerinden olan Lenine «kapitalizmin son merhalesi emperyalizm» de müstemleke – metropol tezadını izah etmiyor mu? Hattâ bunu sınıf tezadının en son ve en aktüel şekli olarak göstermiyor mu? Farklılık tezadı da bizzat büyük temerküzler arasındaki rekabetten doğmuyor mu?

—         Canım efendim Hamdi Bey bunları duymamış olabilir!

—         O başka! duymamışsa keyfini kaçırmayın, varsın söylesin. Elbet bir gün duyar. Esasen devir açan büyük eserlerde âdet hiç kimseye istinad etmemek değil midir? Baksanıza, bütün kitabında bir menba bile zikredilmiş mi?

—         Elbette! Şevket Süreyyanın «Kadro ve İnkılâb» mı görmedin mi? Ya kendi eserini.

—         Peygamberler ancak birbirlerile konuşabilirler. Dostunuz böyle usullere çok riayet eder. Bununla beraber 1932 felsefe cemiyetinde iktisat Müderrisi Münir Beyin verdiği makine konferansını hatırlarsınız? O zaman Ağaoğlu İktisadî müsavatsızlık fikrini demokrasilerdeki hukukî müsavilik fikrine dayanarak tenkit etmiş ve hatırımda kaldığına göre Ahmed Hamdi de «Hükmen bir adam ameleyken patron olabilir. Kanun bunu men etmez. Fakat filen bu mümkün değildir!» diye mukabele etmişti. Bakınız, bu kitabın 104 üncü sahifesinde ne diyor: «Bir kere hakikî mânasında kapitalizmde sınıf yoktur. Bugün amele olan bir adam yarın patron olabilir. Bir amele, bir piyango isabeti ile kâşanelere malik olabilir, ilh…»

—         Ne diye bunları sayıp döküyorsun? O zaman öyle, şimdi de böyle düşünür a! Benim anladığım, Ahmed Hamdi bu İçtimaî tezadlar fikrini uzvî dinamizmden çıkarıyor. Hattâ bunun için bir yığın da misal vermiş ( Bazen sınıf fikrini şevki tabiye bağlamak istiyor ; hayvanlarda da ayni halin bulunduğunu kasdediyor: «Beş parmak bir olur mu?» Delinin yeni bir şekli, halbuki bazen eski bildikleri aklına gelerek hayvan cemiyetleri tabiî bir ahenk bulduğu halde, insan cemiyetlerinin boğazlaştıklarını söylüyor: Bu suretle sınıfın tarihi bir vetire olduğunu hatırlıyor.).

—         Bir kaç sahife ilerde de madde âleminin tezadlarından bahsediyor. Şu halde «organik dinamizm» işe başlamak için kullanılan bir nevi tâbiyedir: sınıflar arasında ihtilâl, milletler arasında harp, müstemleke – metropol tezadı, sermaye terakümü, bütün bu tâbirler Marxiste edebiyattan doğrudan doğruya aktarma! ve bunlar, beynelmilel yeni bir nizamı, (millî inkılâbımızı da şöyle arasıra hatırlamak şartiyle) yeni emperyalizmi, küçük burjuvaziyi, rahatını, huzurunu, refahını, istikbalini tefsir için kullanılan silâhlardır.

—Defol git oradan bunak şeytan! Herzelerinle kafamı dolduramam. Anlaşıldı, seni ben ikna edemiyeceğim. Ona göndereyim de anlaşın.

—         Emredersiniz efendim! diye reveranslarla geri geri çekildi. İş ona kalsın, biz çabuk anlaşırız. Bende Marxiste metodla İngiliz emperyalizmine hücum edenler, fakat başka herhangi bir emperyalizmin müdafaasını yapmak istiyenler için türlü türlü reçete var. Ayni metodla isterseniz büyük sermayenin, isterseniz küçük sermayenin, isterseniz mili înkılâbın, isterseniz beynelmilel hareketlerin müdafiiliğini yapabilirim. İsterseniz bunlardan ikisini veya üçünü birbirile barıştırabilirim. Bu şekilde daha ihtiyacı olanlar varsa onlara da haber vermenizi rica ederim. Fıkarayım, hem ben, hem onlar için faydası olur, Bu sefer hatırınızı kırdım, bir dahaya – inşaallah ı- gönlünüzü alırım. Hoşça kalın.

Sh:50-78

Kaynak: Hilmi Ziya ÜLKEN, Şeytanla Konuşmalar,  Ülkü Matbaası ,1942, İstanbul

 

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s