TEFAHÜR VE ACZE DAİR – Şeytanla Konuşmalar- Hilmi Ziya ÜLKEN

(4. BÖLÜM)

«Tefahür faziletleri büsbütün yıkmasa bile, hepsini sarsar. Başkalarının tefahürünü çekemiyeşimiz, onun bizi kırmasındandır. Müdahene, ancak tefahürümüzle revaç bulan bir kalb akçedir. İzzeti nefs ise müdahinlerin en büyüğüdür…» Aşkı bir nevi tefahür diye tarif eden — La Rochefoucauld’de okuduğum bu satırlar, insanı insan hakkında ne kara görüşlü yapmaya sevkediyor! Pascal da böyle demiyor mu?: «Tefahür insan kalbine o kadar kök salmıştır ki, bir silâhşor, bir haydut, bir aşçı, bir hammal kendi kendisile öğünür ve hayranlar kazanmak ister; filozoflar da bunu isterler; ve tefahür aleyhine yazanlar da iyi yazdıkları için şeref kazanmak isterler; onu okuyanlar da okumuş olmaktan dolayı şeref kazanmak isterler; ve ben bu satırları yazmakla ve ihtimal onu okuyanlar da okumakla aynı zâa- fa kapılırlar.»

Kumar, av, san’at, aşk, siyaset, şöhret, para, ilim, fazilet, fedayı nefs, her şey tefahüre vesiledir. Eğer bu muharrirlere, ve onları takip eden Balzac’a inanılırsa ihtirasların hiç bir nevi yoktur ki insanlığın bu müthiş tuzağından kendini kurtarabilmiş olsun.

Takma dişleri düşmüş, boyaları dökülmüş bu acuze suratı, dünya mıdır? Gerçek buysa, kafaları tütsüliyelim; esrarkeşin rüyasını görelim; diyelim ki biz hayatın sarhoşlarıyız; avın,

san’atın, aşkın cezbesine tutulmuşuz. Varsın sabahın humarı (Sarhoşluğun mahmurluğu.) acı hakikati yüzlerimize çarpsın, her şeyin aslını varsın sonradan anlıyalım; mademki bu seyahati böyle geçiriyoruz, çirkin hakikati görmemek için, gelin dostlar, sonuna kadar çekelim.

Sevgilinin pis kokusu, taze vücudların çürümesi bizi sarhoşluktan uyandırmıyacak mı? Yüzümüze çarpan şamar, hayal fenerinin batağa düşmesi, acı acı bağıran içimizdeki canavar bizi uyandırmıyacak mı? Varsın uyandırsın! Kabrimizi ve nahvetimizi beslemek için ahmaklığımızın mahzeninde eskiyen öğünme şarabı bize ömrümüzce yeter. Uyanış saatleri geçip gider! Sofrayı yeni baştan kurmada, gün ağarıncaya kadar cünbüşü uzatmada ne mâni var!

Böyle düşünürken, şeytan, bildiğim çehrelerinin en riyakârile yerlere kadar reveranslar yaparak karşıma çıktı:

—         insanlığa iftira ediyorsunuz! Size ilk günahı öğrettiğim zamandanberi, tefahürünüzle acziniz boğaz boğaza! Vakıa kendinizi Allah zannettiniz; hayalinize secde ettiniz; eşyayı unutup isimlere taptınız; kasrınıza hırsın kartallarını bağladınız; erişemiyecekleri bir yere taze ceylânlar asarak onları kanatlandırdım.; Allahla yarılmak istediniz; vakıa elinizdeki dev aynasında hılkattan beri kendinizi seyrettiniz; bu karanlık zindan içinde her yandan geri dönen sesinizi âlem zannettiniz; «bütün varlıkta kendimi görüyorum» dediniz. Pascal diyordu ki: «Beni en çok hayrete düşüren herkesin kendi zaafından hayrete düşmemesidir.!» Hâdiseler kötü gidince kusuru kendinizde bulacak yerde; kadere, Allaha, talihe yumruk sıkarsınız. Fakat – şükür! – kafanız demirlere çarpar; zaman zaman rüyadan uyanırsınız. Bu acıyla delirmiş gibi zindanınızdan fırlarsınız, meydanlarda hakikati halka ilân edersiniz; aklı tahtından indirmek için seller gibi saraya hücum edersiniz! Ona tac giydiren sizdiniz; başınıza müstebid sultan yapan da siz! Şimdi kralın sarayında travesti balo var. Aczinizin bütün cüceleri yüzlerine dev maskeleri takmış: hased, rekabet olmuş; iftira kahramanlık; korkaklık ihtiyat ve hikmet; pintilik saltanat; mürailik nezaket; hayvanlık aşk; sarhoşluk vecd; ahmaklık tefahür; gevezelik belâğat; kabiliyetsizlik tenkid ve cahillik felsefe kılığına girmişler. Kabul salonunda muhteşem kadriller, polkalar, valslar, trivio’larda bütün maskeler birbirinin yüzüne gülüyor. Şerefine kadehler yükseliyor, yerlere kadar eğiliyorlar. Fakat bu merasimin alt üst olması için ufak bir işaretiniz kâfi. Birden, camlar kırılır, kapılar ardına kadar açılır; meydanlarda biriken muazzam kütle uğultuyla içeri dolar. Balo mahşere döner; maskeler düşer; kanbur, iğri, büğrü, soytarı ve maskara bütün cüceler çirkin suratlarile ortada kalır. O zaman tacı devrilen, ve tahtının altında kalan akıl meydanı yalnız size bırakır: her biri çil yavrusu gibi dağılmış, miskin ve ürkek cücelerinize! Müdahinler sultana öyle bir saray yaptılar ve duvarlarını o tarzda kurdular ki, hakikat feryad etse sesi kaybolur, hile fısıldasa bin aksi seda gelir-Demirlerini kıran kalabalığınız bu duvarları yıktığı zaman, ortada fırtınalara karşı burun buruna sokulmuş titreşen cüceleriniz kalır. «İnsan tabiatın en zayıf bir sazıdır; fakat düşünen bir sazı. Bütün âlem onu ezmek için silâha sarılmamalı. Bir duman, bir su damlası onu öldürmeye kâfidir. Şayet âlem onu öldürürse, o kendini öldürenden daha asildir; çünkü öldüğünü biliyor, âlemse hiç bir şey bilmiyor.» (*)

* Tefekkür âlemin eseri olacak yerde, sazın öğün- mesi yüzünden nerdeyse âlem tefekkürün eseri oluyor! Pascal’dan sonra bu yeni öğünüşde ileri gidenler dünyayı insan etrafında döndüren bir atlı karınca buldular. Bir kısım saçlı sakallı felsefe çocukları hâlâ bu oyuncağın üzerinde dönüp duruyor.

 İşte cücelerinizin tesellisi! Bu fırtınanın ortasında çırıl çıplak titredikleri zaman bile bu teselli onları ısıtır. Hiç bir güneş ışığı onun kadar sıcak değildir; hiç bir kalorifer onun kadar rahat değildir. «Düşünen saz» olmak! Haydi bakalım yeni bir maske daha! Bu kargaşalığı fırsat bilen cüceler köşelere sinerler, nokta olurlar; yüzlerine yeni maskelerini takarlar: vicdan maskesini! Sokratın, Gazalinin, Abelard’ın, Saint Augustin’in, Pascal’ın Kant’ı takıp çıkardığını! Onu Sokrata kendi Demon’u, yani ben vermiştim; ötekilere ondan miras kaldı. Her biri yeniden keşfederek işine göre kullanıyor: Bu bir maske, ve ayni zamanda bir iptir. Hem cücelerinizi yeni bir dev haline getirir; hem de onunla bir çok şeyleri bağlar, bir çok şeyleri asarlar: tenbelleri, dalkavukları, tufeylileri, papasları, yobazları, apartımanları, locaları, bulanık suda balık avlayanları, Allah namına kıtal yapanları ve ahmak kadınları bağlar. Fakat – aynı zamanda – çıplakları ve aczini bağırmadan utanmıyanları; bu sefaletle ıztırabın teşhir hastalarını; bu yamru yumru kanbur, kötürüm, ve kekeme insanlığı; bu bütün ayıbına rağmen hâlâ âsi insanlığı asarlar! işte size bir maske ve bir ip. Bununla cüceleriniz yeniden dev olur; sirktan boşanmış arslanlara döner; hepiniz bir yana kaçarsınız; o türlü türlü kahramanların yerine şimdi bir kahraman bin bir çeşid faziletiniz yerine ortada bir fazilet at oynatır: vicdan! O zaman, kaçan kurtulsun!… Kapılardan boşalan meydanlara dolar, ve «Dev geliyor! Bin bir başlı dev geliyor!… Bütün cücelerin bir tek maskesi var. Kaçınız! Hepinizi yere vurmak için bu sefer en büyük maskesile geliyor!…» diye bağrışarak kaçarlar. Sırtlarında kocaman maskeyi taşıyan cüceler meydan meydan peşinize düşerler: sizi bağlamak ve asmak için!

Şükür! Her zehrin panzehirini ben veririm: bu maskeninkini de yine ben hazırladım; vicdanlarının sesini dinliyerek kıtal yapanlar, Luther, Calvin ve o yoldan gidenler kimsenin görmediği şeyleri görür, işitmediği sesleri işidir, ve duymadığı kokulan duyarlar. Ve bu yüzden hakikî gözleri kördür, hakikî kulakları sağırdır, ve hakikî burunları koku almaz. İçlerinden gelen büyük sesin gürültüsünde eşyanın ehemmiyetsiz, fakat hakikî yerlerini unuturlar; karanlıkta kördövüşü yaparlar. Bu koskoca maske bin bir başlı devimin üstüne yıkılır; cüceler altında kalırlar. O zaman meydanlarda bağrışarak kaçan sizler, ey insanlar! geri dönünüz, toplanınız! Bu yamru yumru, kanbur, kötürüm ve âciz insanlar! bırakınız ki cüceler koca maskelerinin altında ezilsin. Bırakınız maskeler yırtılsın, ayaklar altına alınsın! Maskeleri yırtan, tahtı deviren, cücelerin ipi ile bağlanmıyan ve onların ipi ile asılmıyan, kaçıp kurtulan, toplanan; yamru yumru, kanbur, kötürüm bütün insanlığı, işte bu hakikati gören sizler, elbet bir kuvvetsiniz! Artık bu kuvveti hiç bir cüce maskesi yere vuramaz! O bir inilti nehri değil, biı isyan seli değil; o güneşe doğru akan, çağlayan, nehirleri kucaklaya kucaklaya; ıztırabı hiddete, hiddeti kudrete kalbeden ışıktan bir deniz olacaktır!

Lekad hâleknalinsane fî ahsenüttakvim

Sümme rededrıâhü esfelüssâfilîn.

[Yemin ederim ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” Tin süresi 4-5)]

FİKRE VE HAREKETE DAİR

Bu sabah erkenden damladı. Daha yazı yazmak için derlenip toparlanmamışım; zihnimde fikre dair müphem, şöyle böyle bir şeyler vardı. Evet, yeni mevzuum fikirdi. Fikirden ve ona bağlı olan hareketlerden bahsetmek istiyordum. Fakat onu ne sıfatle ele almalı: psikoloğ gibi mi? İçtimaiyatçı gibi mi? Filozof gibi mi? Yoksa sadece «fikir» den bahsedenler gibi mi? Bu hususta eskiler ne demişler, şimdi neler biliniyor karıştırmadan; önce kalemi ele alıp «fikir» den bahsetmeye karar vermek ve aklına geleni yazmak şüphesiz en doğru yoldu. Çünkü bu suretle aklıma geleni, istediğim gibi söyliyebilirim. Dilin kemiği yok a, fikre dair neler söylenmez!

Malûm ferasetile, ne yapmak istediğimi hemen anlayıverdi:

—         İsterseniz, yardım edeyim diye karıştı.

—         Şimdilik lüzum yok, dedim, cümlelerim pek âlâ birbirini kovalıyor. İhtiyaç olursa haber veririm- Bak meselâ! Aklımıza birçok şey geliyor, fakat yapmıyoruz. Bir tanesi etrafın pek fenasına gitmezse, hâdiselere de uygunsa kalkıp yapıyoruz: işte fikir hareket halini aldı!’ Aksini yaparsak deli divane diyorlar; öteki beriki ilişiyor.

—         Demek her aklınıza gelene fikir mi diyorsunuz ve bunu yapabilirseniz fikirle hareket arasında uyuşma olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?

—         Onun gibi bir şey.

—         Meselâ aklınıza boza içmek geldi: fikir. Mideniz bo- zulmıyacağı ve kimseye zararı olmıyacağı için bunu yaptınız: hareket. Öyle mi?

—         Yok canım; o kadar değil. Daha umumî meselelere dair demek istiyorum.

—         Meselâ bayram yerlerinde gezinti yapmayı düşünmek ve sonra…

—         Hayır efendim, öyle değil: umumî olduğu kadar da mücerred olması lâzım.

—         At yarışlarında beğendiğiniz bir sürücünün hakkında medhiye yazmayı düşünüyorsunuz ve bunda bir mahzur olmadığı için yazıyorsunuz; yahut enginarlara bayıldığını, ve pencerede yırtık çorapları asılı durduğunu söyleyen bir şairi medhetmek istiyorsunuz ve bir mahzur olmadığı için kalkıp yapıyorsunuz.

—         İlâhi şeytan! Bugün muzibliğin üzerinde. Bu sırf beni alâkadar eden bir mesele. Düşündüğüm aynı zamanda bir kaide olabilecek: yani her zaman için müdafaa edebileceğim umumî ve mücerred bir görüş tarzı olacak.

—         Anlayamadım.

—         Her zaman için müdafaa edebileceğim..

—         Canım ne diye kendinizi yoruyorsunuz! Her zaman için müdafaaya ne lüzum var. Şimdi aklınıza böyle gelir, kaidedir dersiniz yaparsınız. Yarın hoşunuza şöyle gider, yine kaidedir der bozarsınız: bunda ne mahzur var anlıyamadım. Maksat fikirle hareketin uyması değil mi?

—         iyi ama, benim anladığım bir andaki fikirle o andaki hareketin uyması değildir. Iş böyle olsa sansörün, kanunun, âdabin, nezaketin, nezaketsizliğin, aklı selimin, cür’etin, şımarıklığın, gazete sahibinin, akşamki borcun, sarhoşluğun, kinin, husumetin, hasedin, boşboğazlığın, her şeyin müsaade veya emrettiği her şeyi düşünmek ve hemen arkasından yapmak tarife uyardı. Hareketin fikre uygun olması, yani consequent olmak demek muhtelif fikirlerinin birbirini nakzetmemesi, ve devamlı bir fikrin neticelerine katlanmak demektir.

—         Adam sizde!.. Ne kadar kılı kırk yarıyorsunuz. İnsanın arkasında yumurta küfesi yok a! Bugün böyle düşünür, yarın başka türlü. Burda kime karşı mes’ul olabilir?

—         Kendine karşı! insan bir fikirden diğerine geçerken âleme ve kendi kendine hesap vermeye mecburdur. Bu geçiş hangi sebeplerden doğmuştur? Eski fikirlerini niçin tâdil etmeye lüzum görmüş; bu değişme kendini tashih midir, tekâmül müdür, ilâve midir? Fikir adamı bütün okuyuculara ve kendi kendisine karşı bunun cevabım vermekle mükelleftir.

—         İşi amma da ciddiye aldınız ha! Ben böyle adam ve böyle cemiyet görmedim. Fikir dediğin iğreti elbise gibi giyip çıkarılır. Ne soran olur, ne karışan! Ne derler, ne diyecekler diye etrafına bakanlar zaten hiç bir şey yapamaz! Evet, herkesin nesine gerek! Ben nasıl istersem, öyle düşünürüm. Aldırmayın efendim! Cemiyetin hafızası, öyle zannettiğiniz kadar sağlam değildir. Cemiyet insanlar gibi genç olmadığı için hayli bunamıştır. Gündelik hayu huy içerisinde neler güme gitmez! İstediğinizi söyleyin, kim farkına varacak!

—         Haltetmişsin oradan! Sen herkesi kör, âlemi sersem mi zannettin? Okuyanları hiçe saymak sana yakışmaz. O susup da sineye çekenlerin arasında neleri vardır neleri! «Tabiatta hiç bir şey kaybolmaz, ve hiç bir şey yaratılmaz» günün birinde meydana çıkıverir.

—         Müsaadenizle! Bu kanun «münevverler» dünyasında cari değildir. Size ben mi öğreteyim? Kuvvayı milliyenin aleyhinde yazanlar, sonra lehine dönmediler mi? İnkılâbın aleyhinde bulunanlar, sonra onun en hararetli taraftarı kesilmediler mi? Once Dil inkılâbını medheden, sonra zemmeden, daha sonra tekrar medhedenler görülmedi ki? Bir şairi medheden, sonra aleyhinde yazan, sonra göklere çıkaran, sonra medihle zem arasında karma karışık şeyler söyleyenler olmadı mı? Başka bir şairin bir ay önce aleyhinde bir ay sonra lehinde yazanlar, ve her ikisini – maharetle – tevil edenler olmadı mı? Ayni delillerle dün Marksizmi müdafaa eden ve bugün ona hücum edenler, ayni adamı bazan şayanı hayret, bazan mübtezel bulanlar olmadı mı?

—Olabilir. Esasen ben de bunlara fikir sahibi demedim ya! Aklına geleni yazan adam dedim. Fikir adamı muhtelif sözleri arasında irtibat kurar; fikirlerinde ısrar eder; ve onun neticelerine katlanır.

—         O halde – bana kalırsa – yanılıyorsunuz. Târifinize göre bunlardan bir çoğunu hakikî fikir adamı saymak lâzım. Kuvvayı Milliyenin lehinde ve aleyhinde yazanlarda sabit bir taraf var: menfaatlerinin emrettiğini yapmak, Dil inkılâbı hakkında söyleyenlerde sabit bir taraf var: Türk dili hakkında orijinal bir mütalea ileri sürmek, bu esas kat’iyyen değişmez; dün orijinal mütalea o tarzda söylenirdi; bugün bu tarzda. Büyük bir şairle nasır ve çamaşır meraklılarını medhedenlerde de sabit iki taraf vardır: reklâma ve gürültüye hayran olmak; herkesin beğenmediğini beğenmemek. Daha izah edeyim mi?..

—         Yeter, yeter… Anlaşıldı! Demek sen de rüzgâra göre değişen bu hava fırıldaklarında sabit bir taraf görüyorsun. Fırıldağın durduğu demir; hakikaten o hiç kımıldamıyor. Bak, burasını düşünmemiştim. Ya mübtezele hatır için, para için, korku için güzel diyen; ya kendi yazdığı mübtezeli güzel zanneden; kendi hayranlığı ile mestolanlara ne dersin?

—         Sözümü teyit ediyorsunuz. İşte size bir sebat nümunesi daha.

—         Anlayamadım.

—         İzah edeyim: insanda iki esaslı temayül vardır. Biri kendini sevmek, İkincisi kendini sevenleri sevmek. Birinin büyük adamlardaki tezahürüne kendine karşı aptallık derecesinde hayranlık, İkincisinin yine bu nevi zevattaki tezahürüne de gösterilen muhabbetin derecesine, zamanına, şiddetine, müddetine göre değişmek üzere, muhtelif nisbetlerden bazı kimselere karşı aptallık derecesine varan hayranlık denir. Mesele anlaşılıyor değil mi?

—         Evet, şöyle böyle..

—         Bu nevi zevat fikirlerini değiştirmekten dolayı mes’ul değildirler..

—         Neden? anlayamadım.

—         Bunda anlaşılmıyacak ne var! Adlî tıb nazarında «gayri mes’ul» kimseler yok mudur?

—         Ey iblis! Bunları bırak da bize esrar âleminden fikre dair haberler ver.

—         Fikir kelimeyle ifade edilir. Bunun için fikir kelâm demektir – eşyanın kendi başına mânası yoktur, ona sihrini veren isimlerdir – Fikirler de bu isimlerden doğar. Meselâ masanın adı masa olmayıp ta kasa olsaydı, her şey alt üst olurdu.

—         Öyle şey olur mu canım?

—         Farzedin ki olur. İşte fikrin esası bu kelâm olunca, bütün âlem de kelâmdan yaratılmış olur. Kelâm = Logos, Verbe ayni şeydir. Kelâm iki türlüdür: Kelâmı melfuz, kelâmı mahfuz.

—         Ne farkı var?

—         Birincisi o büyük zevatın düşünüp söylediği şeyler ki hiç bir değeri yoktur. İkincisi henüz düşünmediği, söylemediği ve belki de söylemiyeceği şeyler ki asıl dehâ eseri onlardır.

—         Ya bu kelimelerden en mühimmi İncil değil mi?

—         Şüphesiz! Orada söylenmiş, söylenecek ve söylenemiyecek, yaş ve kuru her şey vardır.

—         Demek büyük fikirler?

—         Elbette! Meselâ bak ne diyor: İki gömleğin varsa birini ver. Bir yanağına tokat vurulursa öbürünü çevir. Frenklerin şark için yaptıkları ihracat eşyasından- Bunlar kendi memle ketlerinde geçmez.

—         Ya orada?

—         «Bir gömleği olan buldun mu? sırtındakini al, birine tokat vururlarsa sen de bir tekme vur.

-— Şurada burada dağınık pek çok fikre rastlıyorum. Eflâtunu açıyorsun, bir şeyler diyor. Aristo ondan ayrılıyor. Derken bilgiler büsbütün dal budak salmış; bir kısmı İncille Kur’anın arkasından gidiyor. Bu karışıklığa ne dersin?

—         Sizin gafletiniz! Fikirlerde ayrılık yok ama, size öyle görünüyor. İhtimal tabılar, kâğıtlar, mürekkepler değişiyor. Biraz da söyliyenlerin cakası. Böyle ufak tefek farkları bir tarafa bırakırsanız hepsi bir kapıya çıkar.

—         Nasıl çıkar canım? Birinin kara dediğine öteki ak diyor. Birinin cennetlik dediğine öbürü cehennemlik.

—         Ha!.. Bak, orası biraz karışık. Vakıa böyle şeyler de olmuyor değil. Şu dünya yüzü kuruldu kurulalı bir harp meydanıdır, İki taraf birbirini boğazlıyor. Birinin ak dediğine öbürünün kara dememesine imkân var mı? Aç tokun halinden anlar mı? Ama bunun da bir kolayını buldum.

—         Ne gibi?

—         Bir takım fikir hülâsaları yaptım: âdeta reçeteler. Soldan sağa okunursa demokrasi, sağdan sola aristokrasi; yukarıdan aşağı okunursa komünizm, aşağıdan yukarı okunursa anarşizm müdafaası çıkıyor. Kelimelerin yerini değiştirmiyorsun; fikir hep ayni fikir! Ne taraftan baksan başka türlü görünüyor. Böyle resimler vardır, bilmem gördünüz mü?.. Hah!.. İşte o- nun gibi.. Bu hülâsaları satışa çıkardım. Dehşetli müşteri buldum: kapışan kapışana. Asıl kavga oladursun, bizim Münevverlerin ihtiyaçlarını pekâlâ görüyorum. Maksat da – zaten – uzlaştırmak değil mi?

—         Vaktile Ziya Gökalp de böyle uzlaştırır dururdu: hiç müşarünileyhin makalelerini okudun mu?

—         Hem de ne kadar! Siyasî havadislerle makaleleri beraber okurdum. Tıpa tıp uyardı! Mütefekkir diye buna derler! Hâdiseler ne tarafa dönerse o da dönerdi: Diyarbakırda bilmem necilik, Türkocağında Türkçülük, Musa Kâzım Efendi: İslâmcılık, Avdullah Cevdet: Garpçılık; Merkezi Umumî İttihadcılık; Rus Çarlığı yıkılır; Turancılık; Sovyet devleti çıkar; küçük Türkçülük; Arablarla anlaşırız; Hükümeti müsennâ (Avusturya- Macaristan taklidi); Enver Paşa Sarıkamışa yürüyor: Hakancılık, Mütarekede gidenin arkasından ağlanmaz (Parçalanmanın medhiyesi); Kuvvayı Milliyede: Ufak bir şaşkınlık, tekrar intibak: önce İslâm kongresi, sonra lâiklik ve Cumhuriyetçilik. Çok şükür ki hazret son günleri görmedi: yoksa dinamiko – elâstik nazariye intibaktan intibaka geçe geçe bugünlere kadar gelir; Dünya borsasının telden tele atlayan cambazına ayak uydurur, ve bunların hepsini kuşanırdı. Fikrin bu cevvalliği nerede görülmüştür düşün bir kere?

—         İntibak fena şey mi?

—         Şüphe mi var? Müşarünileyhe, hayatında bir eser telifi kısmet olsaydı da fikirlerini oraya toplasaydı. Yirmi senelik vekayiin yıldırım hızile değişen bütün metamorfozlarını kavrayacağı muhakkaktı. İnsanın değeri eserile ölçülürse, bu zatın da kendine benzer yarattığı irili ufaklı mahlûklar cidden kıymetini isbata kâfidir.

—         Bana öyle geliyor ki, fikir dediğin sistematik olmalı; hâdiselerle eğilip bükülmemeli. Flattâ hâdiselere karşı mukavemet etmelidir. Büyük fikir adamlarının kahraman ve martir olmaları da bundan değil mi?

—         Kahramanlık başka! Fakat martirliği anlamam. İnsan fikir için ölmez; fikir için öldürür. Veya icap ederse fikri öldürür. Görmüyor musun? Lokantalar kapanıyor, yerine her cinsten fikir ve doktrin hülâsaları, hazır şahadetnameler satan İlmî ticarethaneler açılıyor. Zamanın bir müellifi, asri temayülleri şöyle hülüsa edebilirdi: «Kanaatlerimiz üzerimizde gömlektir; kirlenince çıkarır yerine yenisini giyeriz.» Eskileri dinleyin, bakın Montaigne ne diyor: «İnsanların hareketleri birbirini o kadar nakzeder ki neredeyse layni dükkânda satıldığını anlamak imkânsızdır. Genç Marius bazan Mars’ın oğlu, bazan Venüs’ün oğlu olur. Papa Sekizinci Bonifas işe bir tilki gibi başladı, arslan gibi gitti ve köpek gibi öldü. Vahşet timsali olan Neron’a bir zamanlar bir caninin idam hükmü imza için getirildiği zaman, «keşke yazı yazmak bilmeseydim!» demesi inanılacak şeylerden midir. Örf ve âdetlerimizin mütemadiyen değiştiğini fark- etmeyen müelliflerin insanda sabit ve metin bir bünye aramalarına şaşarım. Ben insanların en güç sabitliğine, en ziyade kararsızlığına inanırım. Kudemadan biri hayatımızın bütün kaidelerini bir cümlede hülâsa için şöyle söylüyordu: O daima ayni şeyi istemek ve istememektir. İnsan yalnız rezilette karar kılabilir, o ise kaidesizlik ve ölçüsüzlüktür ve bundan dolayı onda sabit kalmak bile mümkün değildir. Her zamanki halimiz zevkimizin temayüllerine bağlanmak ve rüzgâr nereye giderse oraya gitmektir. Ancak istediğimiz anda istediğimiz şeyi düşünürüz, ve bukelemon gibi rengimizi değiştiririz. Her gün yeni bir fantazı; ve zamanın hareketlerile intihablarımiz ve mizacımız da oynar.

Yalnız vak’aların rüzgârı beni meyline göre çevirmekle kalmaz; ayrıca ben kendi tavrımın kararsızlığı ile de mütemadiyen değişirim. Oraya bakan iki defa ayni hali bulamaz. Kendimden türlü türlü bahsedersem, bu kendime türlü türlü bak- tığımdandır. Mahcub; küstah; geveze; sessiz; çalışkan; nazik; yalancı; doğru sözlü; bütün bu halleri kendimde bir görür bir kaybederim. Ve her kim kendini iyice tetkik ederse, kendinde bu değişiklik ve dalgalanmadı bulacaktır.»

—         Eyvah! rehberin buysa halimiz yamandır. Sokrat fikri uğruna ölümü kabul ettiği için, Eflâtun servetini mahvettiği ve esir pazarında satıldığı için, Aristo İskenderin sofrasını terkettiği ve inzivaya çekildiği için, Jean Husse mahkûm edildiği, Galilee ve Campanalla hapse atıldığı, Luther, Augsbourg da kiliseye meydan okuduğu, Babeuf, Condorcet idam edildiği ve Marx açlıktan öldüğü için, budaladırlar değil mi? Bu fırıldak kafalı rehberinin yanında yaşasın budalalar!

—         Tarihin büyük fenerlerine hürmetim var! Lâtifeyi bırakalım; bulutlara baktığı için burnunun ucunu göremiyen ve çukura düşenlere kahkahalarla güldüm. Fakat tepeye bayrağı asmak için göğsünü kurşuna açanları başımda taşırım. Kahraman bir fikirde kaybolurken yaşar; küçük adam fikri kendinde yaşatırken kaybolur. Benim gayzım buz tutmuş kafalaradır! Gözlerini hayata açmıyan ve kitap içinde kalıblaşan yobazlaradır! Benim gayzım dindar, dinsiz, şarklı ve garplı her cinsten pa- paslaradır! Montaigne de papaslara kızıyor, ve papasa kızıp oruç bozuyor. Koca bir kitapla her cinsten yobazlara hitap eden; şifa verici şüpheyi iman haline koyan, bozulmuş ve bozulacak bütün oruçlar için muazzam doktrin! Mollanın okuduğu «Metali’» şerhine (Molla okusun medresede Şerhi Metali, — Ruhîi Bağdadî —), Rabelais’nin ve Moliere’in doğmatik üstadına; bugünün gözleri kör, kulakları sağır, saksağan gibi öten yeni ezbercilerine karşı şüphe ve tenkidin palasını sıyırmış muazzam doktrin! Bu fikir yobazları güneşin yalnız kendileri için parlayıp Mısırın karanlıklarda kaldığına inanan yahudilere benzerler. Mahzenin rütubeti kendileri için halk edildiğine inanan farelere benzerler. Efendilerinin öğrettiği tek cümleyi bütün lisan zanneden papağanlara; satırları arasına soktukları arabca, lâtince ibareleri hakikat zanneden mütebahhirlere benzerler. Muhteşem dramları seyreden Sainte Beuve’in yanında Hamlet’i gördüm diyebilen ahmaklara benzerler. Shakespeare’le ayni sudan içtiği, Goetheyle aynı güneşde ısındığı ve Rembrandt’la aynı sokaklarda gezdiği için bu suyun, bu güneşin bu soka’kların hakkını istiyen öküzlere benzerler.

—         Sözün hülâsası şeytan! Sen doğmatik misin, septik mi?

—         Gündelik dehalara dair (her gün yanıp sönen) şüphe bulutlarım dağıttığım zaman doğmatik; sizin samimiyetinize inanmak istediğim zaman septiğim!

—         Demek bana karşı itimadın yok.

—         Bilâkis.. Sizde konuşan iki şahsiyetten hangisinin ben olduğumu hâlâ seçemediğim için kararsızım. Ben bu dünya kadar ihtiyarım, ve siz benim bir nefesim kadar kısa! Bu dünya her bahar allanıp pullanarak yaşını saklayan ihtiyar bir kadındır. Onun dedikodularını ben gördüm, ve benim ağzımdan siz konuşuyorsunuz. Fikir kahramanlarını tebcil ettiniz; fikir şehitlerine güldünüz; fikir yobazlarını levmettiniz. Kudretliyi alkışlıyor ve zayıfa bir tekme de siz vuruyorsunuz.

—         Evet! cürüm yapan yalnız zayıflardır. Kudretlinin ve mes’udun ona ihtiyacı yok. Ben sana mücrimin kafasındaki örümcek yuvasından değil; kudretlinin ve mes’udun fikir sarayından bahsediyorum. Fikir, içinde nedimleri ve uşaklarile saltanat sürülen dörtbaşı mamur bir saray olmalıdır. Orada Firavunlar için ibadet edilmeli, orada lord çocukları tenis ve briç partisinden sonra sahabeler sistemine ve mes’utlar cemiyetine dair hayal oyunları kurmalıdır. Fikrin sofraları zengin sauce’lar ve lüks garnitürlerle müzeyyen olmalı; insan huzurunda doymak için değil, seyretmek hazzı için bulunmalıdır. Orda papaslar bu ziyafete çağırılanlara esrarlı şaraplar vermeli; Feodaller ve zenginler bu sofralarda mukaveleler kurmalı, Avrupayı Hindistana köprülerle bağlamlar, kızıl, siyah, beyaz, sarı bütün insanları bu fikirlerden örülmüş zincirlere bağlayarak dünya tarlalarım onlara sürdürmelidir! Fikrin mâbedleri Karnak gibi Vatikan gibi, British Muzeum ve Nevyork Borsası gibi yükselmelidir. Boğazı açlıktan kokan mücrim fikrin orda yeri yoktur; hapishaneleri dolduran, köprü altlarında sürünen, meydanlardan taşan, kıt’aları tehdit eden fikrin orda yeri yoktur. Metreslerin saçındaki pırlantalar dururken, biz açların dişini döken katı ekmeği ne yapalım!

—         Tantana ve ziynet değil, bize ekmek lâzım. Ekmeğin verdiği hazzı hiç bir şey veremez. İştaha yanında köpek açlığı neyse; zevkin yanında ekmek hırsı da o kadar büyüktür. Hikmetin vadettiğini haz veriyor; hikmetin ümid ettiğini ekmek buluyor, biz vadeden ve muktedir olamıyan hikmeti değil; açlığın, ıztırabın ve kudretin fikrini istiyoruz.

—         Muhammed Kur’anda böyle demiyor mu?

Ya eyyühellezine âmenu lime tekulune malâ tefalûn Kebüre makten indallahe en tekulû mala tefâlûn.

[Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük gazaba sebep olur.” Saff, 2-3]

Fikir kahramanları ve şehidleri büyük çığların ortasında ezilip gidecek; fakat feryadları asırların sedlerinde aksederek dünyayı baştan başa kaplayan muazzam bir seda olacaktır. Kimse insandan bahsetmedi: bu kelimeyle kimi Bâdiye halkını, kimi Roma hemşehrisini, kimi Fransız vatandaşını; kimi Hint esirini, kimi Rus işçisini anlıyordu. Fakat dalga büyüyor, kabarıyor, tufan oluyor: insandan bahsedilecek zaman yakındır!

İŞTİKAKA DAİR

         Kelimelerin büyüsünden bahsettin; mesleğine ait bir sırrı ağzından kaçırdın; gel de bunu eski dostuna bir parça izah et. Kelimeler fikirleri doğurur, fikirler de vak’aları ve âlemi yaratırsa, demek kelimelerle sen âlemi yaratıyorsun?

—         Aramızda kalsın; bunu kimseye faş etmeyin. Ben bil sihirbazın mağarasında bu oyunları öğrendim: kelimeleri yaratan heceler, heceleri yaratan harflerdir. «Cavidanı Kebir» de Fazlullah Esterabâdî bunun mükemmelini yapmış. Onlara eski mutasavvıflar ve Harran medresesi mensupları, bunlara da Yahudi cabbaliste’leri öğretmiş. Aslı Pythagore’e ve Mısır rahiplerine kadar gider. İşin marifeti heceleri yan yana getirmektir: onlardan bin bir şekil çıkar. Her birinden ayrı bir âlem görünür. Dağıtın tekrar birleştirin, üst üste yığın. Sırayla dizin, küme yapın, halkalar, haçlar, zincirler, kordonlar, eklentiler, kesik parçalar yapın; bir avuç çakıl taşı kadar harften dünyalar çıkar. Kimi ıslık gibi, kimi gıcırtı gibi, kimi yumurta çal-kalar, kimi tavuk boğazlar, kimi bir torba ceviz sallar gibi sesler çıkarır. Birbirini anlamaz ve kıyametler koparırlar. Halbuki ben hepsini ayni taşlardan yanyana, üst üste, ayrı ayrı dizerek dağıtarak yaptım. Söz aramızda: âlem vak’aları yapar, vak’alar fikirleri, fikirler kelimeleri, ve kelimeler harfleri. Zavallı harfler, tekne kazıntısı oldukları halde okkanın altına giderler. Varlık denen bu büyük cinayette bir mes’ul lâzım! Kimin dili yoksa o yakalanır. Yahudiler harfleri ele vermiş: çeke dursunlar. Allah hiç bir ahi yerinde bırakmaz derler; yahudiler de bunun acısını çekiyor a! Hıristiyanlığın babası, Müslümanlığın büyük babası oldukları halde ahrete kadar oğullarından ve torunlarından dayak yiyorlar.

—         Gelelim kelime bahsine! Hele şu marifetini anlat bakalım.

—         Basit şey canım! Hiç domino oynamadınız mı? Vaktile «ilmi iştikak» ilimlerin en asiliydi. İş ayağa düşünce onu tahtından indirdiler. Eski bir konağın bir köşesinde, inzivaya çekildi. Kimsecikler hatırını sormaz oldu. Felsefe, hikmet, kimya, tarih, riyaziyat ve tabiiyat onun torunları yerinde dünkü çocuklar, kapı uşakları, emektarları, yetiştirmeleri şimdi burunları Kaf dağında eski velinimetlerine kafa tutuyor, bir lokma ekmeği ondan esirgiyordu. Bu hali yürekler acısıydı! Dayanamadım kurtarmaya çalıştım. Bazı ehli himmet kimselere tavsiye ettim. Elinden tuttular, yavaş yavaş sahneye çıkardılar. Şöyle böyle yine eski rolünü oynamaya başladı. Dokuzuncu Şarl’e bütün dünyanın aslı Fransız olduğunu isbat için ne marifetler yaptı. Mes’udî’ye «Müruc üz-Zeheb» de ustalık etti. Ebulgazi Bahadır Hana Türk şeceresinde neler öğretti. Son günlerde insan kadri bilir, gayretli oğullarımın zekâsile kendini âleme gösterdi. Şipka kahramanı Süleyman Paşa «Tarihi Cihan» da Türklüğün şerefini yükseltmek için gayrete geldiği, Ahmet Vefik Paşa, Ali Suavi ve Şemsettin Sami Türke dair ciltler dolusu yazı yazdığı halde onun ustalığından istifadeyi unuttular. Eserleri bu yüzden ihmale uğradı. Ancak Zekâi Paşa benim irşadımla «İlmi celil İştikak» a hürmet etti; hecelerden mâna çıkardı ve dünyanın aslını göstermeye kalktı. O nesilden gelen Ferik Enver Paşa bu altın anahtarla nice açmazları açtı: meğerse Tevrat’taki Tugarmanın aslı Turgarma imiş. O da Turgar yani «Türk er» den geliyormuş. Plini kadîm eserinde Turcaque diye, Herodote «Tourgious» diye Türklerden bahsetmişler. Türkün aslı Tourk imiş, ve K türkcede nisbet ifade ettiği tour da kule ve dağ demek olduğu için Tourk dağlı demekmiş. Touran aslında Tourank imiş; ve dağlık yer demekmiş. Nitekim Irak veya İran ovalık yere delâlet ediyormuş. Uygurca kut ve Almanca Goth, Farisi Hûda ayni mânaya geliyormuş. Mademki hepsinin mânası kudsilikmiş, ve mademki bütün bu milletler şarktan gelmişler, öyleyse Coth ve hüda kut tan çıktığı gibi, Almanlar ve İranlılar da Türklerden çıkmışlar. Üngâr (Un- gar) şark adamları ve Sungar garp adamları demekmiş. Burg türkcede kale ve şehir demek olduğu için Hamburg yani Almanların meşhur şehri Han kalesi mânasına gelirmiş. Man türkcede adam demek olduğu için (Kocaman, Karaman gibi) Ala-man da Al (Kırmızı yüzlü) adam demekmiş. Hukant, yüksek şehir mânasına gelirmiş. Çünkü türkcede aynen fransızcada olduğu gibi Ho = haut yüksek demekmiş. Almancada padişah mânasına gelen König kelimesinin aslı Han imiş. Muharrir bir makalesini şöyle bitiriyor: «Bu tafsilâttan anlaşılır ki yalnız Türk kelimesine istinaden Türk ırkına mensup akvam ve kaba- ili taharri ve tayin eylemek bir hatayı azimdir» (Edebiyatı umumiye mecmuası 1917 — Numara 31-32-36-39.) Yani Türkleri Türklerin içinde değil, bütün dünyada aramalıdır.

Bu esasa göre Irandaki Kerman, ve Almanların asıl adı olan Germen kelimelerinin Türkçe «Girman» kelimesinden geldiği muhakkaktır. Alman kelimesi asker ve leşker manasına halis Türkçe lügattir. Merkez Türkleri olan Turan ahalisinin adı «yüksek yer çocuğu» mânasına Altay ve Hatay veya Çıgataydır. Al, ha ve hu yahut çığa yüksek demektir; tay da çocuk demektir (atların yavrusuna da tay denmiyor mu!)

İlmi iştikakın değerli hâmisi Enver Paşa şöyle söylüyor: «Şu kadar ki bu meseleyi asıl ve esası olmayan bir takım farazî ve itibarî nazariyeleri terk ile bitarafane hal ve fasl eylemek iktiza eder. Eğer bu suretle hareket olunacak olur ise bu barbarların bilâ istisna ırkan eski Türklerden gayri kimseler olmadığı tezahür eder.»

Nitekim bu feyyaz usule göre Gaulois kelimesinin aslı olan Gal ve Galatların Kalac ve Halaclardan başka bir şey olmadığı gün gibi aşikâr olur. Bu münasebetle türkce kel kelimesile fransızca gale kelimesinin münasebetini de zikredebiliriz ve böylelikle makalenin başlığı olan «Eski Türkler Avrupalıların ecdadı olduğu» riyazi bir kat’iyetle isbat edilir.

O biçare ihtiyar ve bakımsız iştikak ilmini insan arasına çıkarmak için – bütün hüsnü niyetine, samimiyetine rağmen – tek bir Enver Paşa kâfi midir? Şımarık kapı uşakları, sonradan görmüş ilim taslakları onu hâlâ alaya almadan vazgeçmiyor, halksa hakikat fecrinin aydınlanması için bir iki kör kandil da- ha bekliyordu. Çok şükür, bunları yetiştirmede gecikmedim! Hüseyin Hüsameddin Efendi hazretleri doğduğu şehrin tarihini yazarken içinde bütün dünyayı karıştırmak lûtfunu esirgemedi (Hüseyin Hüsameddin, Amasya tarihi, 2 nci cild). Fennî iştikak sayesinde yakası açılmamış nice kavim ve kabile isimlerinin soyu sopu belli oldu. Şarkta ve garpta ilişiğimiz olmayan cemaat kalmadı. Şu bizim eskidenberi bildiğimiz ve kısmen Lâtinlerden kısmen Asûrîlerden gelen takvimin aslı keşfedildi: Martın barmak = varmak (vasıl olmak) dan barıt, nisanın, ısınmadan isan, temmuzun cehennem gibi sıcak olduğu için tamuz, ağustosun Oğuzun doğduğu ay olduğu için Oğu- zit aslından geldiği bütün dillerile meydana çıkarıldı.

Bir gün efendi hazretlerini Gökalpın kapısında makale vermek için sıra beklerken gördüm. Ziya Bey ve yaranı «Frenkâ- ne usule muvafık değildir» diye reddettiler. Hocanın kusuru iştikak fennine «tarzı cedid» de külâh giydirmesini bilmemesindeydi. Nitekim merhum Gökalp «Kale imamı Muhammed» yerine «Kale Dürkhayım» ı getirdiği için bu davada muvaffak oldu: Türklerin Totemci olduğunu isbat için ilmi iştikak imdadına yetişti. Eskidenberi Asya ortasında, kolordu nizamında oturduğumuzu isbat için Totem adları aradı. Şimalde Tonguz (domuz) buldu. Çınde Tsin Hanedanını görünce bunun «Tosun» dan geldiğini bir zekâ şimşeği ile keşfetti. «Skit» leri gördü; bu kelimeyi sek + it olarak ikiye ayırdı. Cenupta Çinlilerin Kouei- chouang dedikleri Yuechi’leri buldu: bu kelimenin «kuşan» dan bozma olduğuna ve İranlıların kuşun cem’i olarak kuşan dediklerine kemali dirayetle hükmetti. Bu kadar mahirane alafranga bir iştikak üstadı dururken küflü kafaların yaptığı eski tarzda iştikakları kim dinlerdi?

Devir geçti, yeni yeni tefsirlere ihtiyaç doğdu. Türk, Tatar, Moğol, Mançu bütün Asya saltanatlarının mirasına konanlar iflâs etti. Bozkırların serveti çabuk tükendiği için, garbın cedle- rinde yeni hazineler keşfine çıktılar. Müderris Yusuf Ziya Bey usulü muhakemat kaidelerine göre yunan esatirinin Türkçe olduğunu isbat etti: Apollon’un Ap oğlan = Ak oğlandan; Aphrodite’in avrattan başka bir şey olmadığı açıkça meydana çıktı.

İskenderin harp yaptığı Gordion’un «kördüğüm» olduğu, Adriatique’in «deryayı atik» ve Touareg’lerin Tevarik = Türkler olduğunda; bizzat «Tevrat» in «tür» cezrinden Türke delâlet ettiğinde; Amerika kabilelerinden birçoğunda Türk adlarının bulunduğuna zerre kadar şüpheye mahal kalmamıştı. Vakıa bu iştikak keşiflerinin nuru ile gözleri kamaştığı için, doğruyu görmeden gafil olan bazı muannidler bunca hakikati reddettilerse de zaman ve mekân hakikat güneşinin her şeyi aydınlatmasına ve Jüpiter gibi ışıklarını aç mahkûmların zindanlarına kadar uzatmasına hizmet etti. Tahtından indirilen «ilmi iştikak» yine eski debdebe ve saltanatına kavuştu. Ben de insanlara yapabileceğim hizmetlerin en büyüğünü yaptım. İşin iç yüzünü biliyorsunuz. Dünya her şeyden önce yaldız ve çıngırak istiyor.

ROMANA DAİR

Asmodee, İçtimaî problemlerinden yorulduğum sıralarda bana uzun uzadıya başından geçenleri anlatırdı. Bunlar, gerçekten gördükleri mi, yoksa yalnızca rüyada gördüğü, tahayyül ettiği, hattâ başından geçmiş gibi göstermek için uydurduğu ve bu suretle belki de kendini inandırdığı şeyler mi bilmiyorum. Şu muhakkak ki, anlattıkları birbirine çok uygundu, içlerinde vak’alarin mantıkına ihanet eden aklın almıyacağı garabetler yoktu, insanlar, ihtimal gördüklerimden daha keskin, daha soluk veya daha karışıktı: bir yüzde birçok hatıraları birleştirmek, bir harekette bir çok karakterleri toplamak mümkündü. Bazan da ayni insan bir çok şekillere bürünüyordu. Dev maskesi gibi mübalâğayla büyütülmüş bir yüzde, kendimizi görmek bizi ilk önce şaşırtıyor; hattâ isyana benzer bir reaksiyon uyandırıyordu. Nisbetleri bozulmuş bir çehre bize acemilik ve iptidailik tesiri veriyordu. Bununla beraber, ne o büyütülmüş insanda, ne bu çarpık yüzde, ne bu gölge kadar soluk bakışta bizden başka bir şey bulunurdu. Asmodee mutlaka bu sırada adesesini vak’aların ve insanların bir tarafına çevirmiştir: gerçek, rüya ve fantazinin birbirine o kadar iyi karıştığı ve gerçeğin mantıki içinde o kadar kaynaştığı bu hikâyeleri her gün gördüğüm, işittiğim dünyadan daha parlak, daha cazib renklerile sevmemek, hattâ yaşadığım dünyayı feda edip onu dinlememek kabil değildi.

—         Topal şeytan! yaşadığım eşyanın lezzetini feda edecek kadar tatlı bana neler anlatıyorsun? Bunlar dev masalı değil, peri hikâyesi değil, rüya oyunu değil, bütün mübalâğalarınla beraber bana gerçekten bir şeyler getiriyorsun sana inanıyorum. Sözlerin eşyayı eskisinden daha iyi görüyormuşum gibi bana yardım ediyir, bu çarpık suratlarla, dev maskelerile, bu bir kısmı silinmiş, bir kısmı keskinleştirilmiş vak’alarla dünya bana eskisinden daha hakikî görünüyor. Bu anlattıkların nedir? diye sordum.

—       Roman!.. Kilise lâtincesi yanında eski Fransızcanın konuşulduğu devirde buna «Roman» dili derlerdi. Bu dille yazılan hikâyelere de «Roman» adı buradan kalmıştır: Amadis’- ler, Chanson de geste’ler, Roman de la Rose’ler, Tristan et İseult hikâyeleri..

—         Desene bizim Leylâ ve Mecnunlar, Ferhadla Şirinler, Âşık Garipler de bir nevi roman?

—         Ona şüphe mi var. Mümkün olsaydı bizim dünyanın romanı da bu köklerden çıkacaktı. Amma dalın birisi büyümüş çiçekler vermiş, öteki kavrulmuş kalmış. Ölüyü diriltmek elimizde olsa bu dalı yeniden canlandırırdık.

—         O halde ne yapalım?

—         Gözlerinizi dört açıp öbür dala atlayın: Amadis hikâyeleri, Şövalye masalları 16 ıncı asrı kasıp kavurduğu zaman, bir Cervantes çıktı; keskin kalemile sivrisinek yakalar gibi her taraftan bunları sürdü çıkardı. Ukalâ şâirlerin, sırtı cildler dolu mütebahhirlerin, mutasallıfların, mütekebbirlerin kökünü kurutmak için bir Rabelais onu takip etti. Jngenioso hidalgo don Quixoto de la Manche romanın ilk şaheseri ise, Gargantua ve Pantagruel ikinci şaheseridir. Sorbonne’u ve parlâmentoyu yerin dibine geçiren, papasları küplere bindiren, Kalvinistlere lanet! fetvaları okutan bu eser insan zihninin ferahladığı ilk büyük merhaledir. Reaksiyonun beslediği Pastoral hikâyelere, dinî masallara, Scudery’nin fakir hayalli fantazilerine rağmen tenkid koca kampanasile ortalığı kaplamada gecikmedi: Scarron, «Roman komik» le ve eskilerin amansız bir hicvi olan Virgile travesti ile meydana çıktı. Furetiere Roman bourgeois’sile ardından geldi. Artık İspanyolların yolundan giden yeni muharrirler bitmez tükenmez saray tasvirleri, Babil, Roma ve Ortaçağa ait zamanların birbirine karıştığı çorba gibi hikâyeleri yığmaktan vazgeçiyorlar; vak’alarını burjuva hayatından, gözleri önünde açılıp giden âlemden alıyorlardı.

Bu kuvvetli tenkidi Lesage tamamladı: «Topal şeytan»la, «Gil Blas» Cervantes’den gelen keskin tenkit an’anesini alevledi. Vakıa Voltaire bu eseri Ispanyollardan aşırdığını iddia etmişse de bunu «c’est un vol terre â terre» espirisinin intikamını almak için söylediği ve Gil Blas’ın aslını hiç bir yerde bulamadığını pek âlâ biliyoruz.

—         Peki Voltaire’i ihmal mi ediyorsun?

—         Ne Voltaire’i, ne de onun büyük selefleri olan Marivaux’yu, Prevost’yu, Bcaumarche’yi ihmal edebilirim. Abbe Prevost’nun «Manonlesko» sile Richardson’dan tercümeleri Rousseau’ya Julie’yi ilham etmedi mi? Ve yine bunlar Dide- rot’nun «Rahibe» sindeki kiliseye isyanı ve ihtiraslı aşkı hazırlamadı mı? Romanın asıl üstadları bu suretle meydana çıktı. Bu dünyanın ne boş şey olduğunu söyleyen, ve her «doğme»a düşman Voltaire bile Candide’de, Zadig’de, «Babil Prensesi» inde keskin kalemile felsefî romanın şaheserlerini meydana getirdi.

—         Yine şeytanlığını ele aldın! Görüyorum, yapıcı eserlere değil, sen daha çok yıkıcı olanlara kıymet veriyorsun. Bu kitaplar hiç bir şey kurmuyor, daima yıkıyorlar!

—         Şüphesiz! Ben daima yeni bir bina kurmak için eskinin enkazını temizlerim. Yıkmak oğlumsa, kurmak torunlarımdır. Voltaire yıktıysa Rousseau ve Diderot korudular. Mme. du Stael yıkdıysa; Chateaubriand ve Hugo şato kurdular. La Roch- foucauld ve Flaubert yıkdıysa Balzac, Stendhal bütün realizmi kurdu. Natüralizm yıkdıysa bütün yeni realizm kurmaktadır. Anatole France, Gide yıkdılarsa, Proust, Malraux ve J. Martin du Gard kuruyorlar.

—         Plânı çok geniş tuttun. Nereden başlayıp nerede bitirdiğini takip edemiyorum. Bir nutukla bütün romanın resmi geçidini yaptırmak istiyorsun. Bu dediklerin doğru mu değil mi? Şüpye götürür meseleler. Bunlardan hangisi büyük, hangisi devamlı? Tefsire bakar.

—         Zaten böyle bir şey demedim! Edebiyatın biçare şehitlerinden değil, kalbur üstünde kalanlardan bahsediyorum. Bu hususta ekol münakaşası yaparak kafanızı şişirmek istemem. Bunun için edebiyat münekkitlerine müracaat edin: size bol bol söz söylesinler, bir kutuptan bir kutba atlasınlar; zamana, zevke, barometreye, hiddete göre bir kutbu göklere çıkarıp ötekini batırsınlar; ve sersem kari’ bu büyük ahmakların elinde oyuncağa dönsün; kafasını fırıldağın ucuna taksın, rüzgârla beraber dönsün dursun. Benim işim bu değildir! Ben size gördüğüm ve göreceğim iki hizmetten bahsediyorum: yıkmak ve yapmak; bazan yıkarken yapmak, bazan yaparken yıkmak. Bunlardan hangisi mühimdir, onu bilmem. Bu işi zevkinize bırakıyorum. Benim vazifem size insanlığın büyük masalını anlatanların sahnede yaptığı temizliği göstermektir. Bir Rabelais, bir Montaigne, bir Voltaire ve bir France’in tenkit süpürgesi olmasa, bir Rousseau, bir Balzac ve bir Proust binasını kurmaya imkân olmazdı. La Rochfoucauld’nun şu meşhur Maxime’ini dinleyin: «Bizim için kıymetli bir şahsı kaybettiğimize ağlamak bahanesile, kendi kendimize ağlarız; hakkımızdaki iyi kanaatin-den dolayı ona esef ederiz, insan müşfik desinler diye ağlar; acısınlar diye ağlar; haline ağlatmak için ağlar; nihayet ağlamamak hicabından kurtulmak için ağlar.» — Madam Bovary’yi, «Hissî terbiye» yi, Julien Sorel’i, Madam Renal’ı, Balzac’m büyük bir kısmını buradan çıkarmak mümkün değil mi? O romancıların eline keskin bir pertavsız verdi; insanın sahtekâr ve hakikî tarafını ayırmak için bundan güzel vasıta mı olur!

—         Öyle görünüyor, sen romanın gittikçe kuvvetlendiğine kanisin!

—         Şüphe mi var! O nesir san’atlarının en yenisi ve en bereketlisidir; aylandoz gibi, kavak gibi yetişenleri, çam gibi kök salanları, baobab gibi etrafı kuşatanları var. Şiir fildişi kulesine çekildikten ve destan tarihe karıştıktan sonra ortada hükmeden romandır; nesrin bütün maharetleri orada kendini gösterir. Orası bir şehir panayırıdır. Bir harp meydanıdır; salonlar, düğünler cenaze merasimleri, bayramlar, grevler, mitingler; şeytanın palyaço kılığında çıngırakla halkı topladığı bütün matem ve şenlik yerleri; insanın içinde bir mahşer olan kendi dünyasile, bütün insanlardan uzak yapyalnız kaldığı ölüm anını, topluluğun en taşkınından yalnızlığın en feciine kadar her şeyi kuşatan, kuşatmak iddiasında olan roman! Onu bu iddiasından vaz- geçirtmek için tenkit palasını alıp üstüne yürümek mümkün değil; çünkü bizzat tenkid de romanın bir parçası, o sihirbaz gibi her kılıkta karşımıza çıkar: hikâye, hatıra, masal, tarihî zaman, seyahat romanı, exotique roman, pastoral roman, fantastik roman, hakikî roman, sosyal roman, psikolojik roman, fikir ve tahayyül romanı, romantik roman, tezli roman, tezsiz roman, macera romanı, metafizik roman; bir insanın, bir ailenin, bir sınıfın, beşeriyetin romanı-.. Bütün nevileri saymaya gücüm yetmiyor: sadece roman! İç ve dış âlemlerin med ve cezrini bütün kompleksleri ve tezadlarile veren yeni destan!

—         Sen böyle diyorsun amma, bak başkaları da ne söylüyor: roman kriz geçiriyormuş. Hattâ asıl roman iflâs etmiş; çünkü romancının işi insanları tezad halinde kavramakmış. Allahla insanın tezadı, erkekle kadının tezadı, insanın kendi nefsile tezadı onun mevzuu imiş. Halbuki son nesillerin ruhunda bu tezadlar kaybolmuş. Bugünün insanında artık bir vicdan mücadelesi, bir ahlâk meselesi kalmamış. Bir kenç kadın bunları söyleyen Mouriac’a şu itirafta bulunmuş: «Ben doğrusu Racine’in Phedre’inden bir şey anlamıyorum. Phedre övey oğluna âşık olur, onu kandırır ve These de buna göz yumarsa ne çıkar!.. Şu Kaide mesele kalmıyor: en müstehcen sahneleri yaşamaktan ne çıkar! En çirkin sayılan şeyleri yapmaktan ne çıkar! Allah’ın ve vicdanın rol oynamadığı, tezadsız bir cemiyette romancı ne yapacak? Hayatı aksettirmek değil mi? O zaman roman buhransız, cidalsiz, vicdan azabıyla faziletin rol oynamadığı bir cemiyetin aynası olacak: Paul Morand’ın kafasız, endişesiz, o boş nesli romanı nereye kadar götürebilir. Bir Proust’un iç hayatımıza ait lâubaliliklere ve çirkinliklere kadar sokulan aynası, bir Gide’in hiç bir ahlâk kaidesi tanımayan pervasızlığı, bir Celine’in (Vayage au bout de la Nuit.) bir Joyce’un (Ulysse) umumhanelere kadar giren hayasız kalemi, bir Lawrence’in (L’amant de Lady Chatterlay.) zinayı ilahileştirecek kadar küstah estetiği romanın kriz değil inkıraz halinde olduğunu göstermeye kâfi değil mi? Zinanın, fuhuşun, tabiata zıd duyguların, rezalet ve deboşun, tantana ve zulmün, vefasızlığın, ihanetin, yalanın ve cinayetin ekmek gibi yendiği ve su gibi içildiği bu âlemde romanın vazifesi nedir?

—         Lucilius gibi romanın hicviyesini yapıyorsunuz! O yalnız şairler ve muharrirlere değil, Roma’nın birinci sınıf adamlarına hücum ederdi. Bana diyeceksiniz ki Lucilius bu tarzda lâubaliliklere cevaz verilen bir devirde yaşıyordu. Nitekim Horace gülmenin en büyük tehlike olduğu bir devirde geldiği halde ve sohbetcilerin şahı Fabius’e, fantanskların şahı Tigilius’e, komiklerin şahı Nasidienus’e, sefihlerin şahı Nomentanus’a kalemini batırmadı mı? Her devrin kendi gerginliği (tension) vardır: gururu, imanı, fazileti, cidali ve buhranı vardır. Bu gerginliğin son haddinde, yay kırılır; zaıflar ve şüpheleri maskeler örter; ve tenkit kırbacını bu sahte suratlara indirdiği zaman nihayet maskeler de düşer; sınıf inkıraz eder; rezalet meydanlarda kendini teşhir eder. Tâ ki yeni bir sınıf setlerini yıkarak sel gibi meydanları kaplasın; ve hicvin ağır gürzü rezalet sofralarının enkazını dağıtsın! Virgile Roma’nın şerefiydi, Horace tenkit oldu. Ovide rezalet sofrasını kurdu, Juvenal ve Perse hicvin kırbacile bu yağma sofrasının köpeklerini dağıttılar. Racine ve Corneille krallığın şerefiydi; Moliere ve Marivaux tenkit oldu.

Brantome rezalet sofrasını kurdu ve Voltaire hiciv kalemile soytarıları dağıttı. Hugo cumhuriyetin şerefiydi, Balzac tenkit oldu, Gide ve Proust rezalet sofrasını kurdular; şimdi dünya Fransayla beraber yeni bir Juvenal ve Voltaire bekliyor. San’at her devirde kendi rolünü gördü. Bugün roman onu her devirden daha keskin ve etraflı görecektir. Her devir bir destanla açıldığı gibi, yeni dünya da kendi romanile açılacaktır! Yoksa bir sersemin mürekkeb haline koyduğu küstahlıklarını her devir alkışlıyacak mıdır? Ve kötü muharrirler yazdıklarını dillerile silmeye mahkûm edilecek yerde, yoksa kitaplar bütün ahmaklıkların vatandaş hakkına sahip olduğu taarruzdan mâsun bir sığınak mı olacaktır? Yoksa sırtını bir maaşa ve kendi cinsinden iki kalleşe dayayanlar ortalığı yüksek perdeden velveleye verecek, ve cehennem ateşini halka cennet yemişleri diye ilân etmelerine meydan verilecek midir? Hayır! ben yeryüzünde kaldıkça, ve kılıktan kılığa geçerek ölümün görülmez elinden kurtuldukça hangi sınıf göçse ve yerini hangisi tutmuş olsa şerefiniz, imanınız, faziletiniz, reziletiniz, inkırazınız ve can çekişmeniz benim elimden geçecek ve romanın ezelî mevzuu olacaktır. Görüyorsunuz ki romanda tezad hiç bir zaman eksik değildir: o bazan idealin zaferi, bazan çirkinleşen realitenin meydana çıkması, bazan bu realiteyle idealin boğuşması, bazan idealin büsbütün alt edilmesidir. Romancı rezaleti tebcil ettiği zaman bile eserime başka yoldan yardım ediyor: yıkılan cemiyetin hicviyesini yapmak için bana bol bol madde veriyor. Dante’nin Cehenneminde tenkit olan kalem, Decameron’da rezaleti meydana vurduğu zaman yıkılacak cemiyete en büyük darbeyi indirmiştir.

Bu iddiada doğru bir taraf var: romanın asıl mevzuu insanlığın tezadıdır. Bu Allahla insanın tezadı olabilirdi. Eskiden «Fransa kralsız duramaz» itikadı vardı. 16 ıncı Louis kaçtığı sırada Fransanın yıkılmadığını görenler önce hayrete düştü, sonra yavaş yavaş buna alıştı: demek Fransa kralsız durabiliyormuş! Allahı âlemlerin direği sananlar için de mesele böyledir. Onu çektiğiniz zaman binanın hâlâ durduğunu görenler buna isyan edecek, hayret edecek, ve nihayet alışacaklardır. Biz Allahsız rezaletler kadar, Allahlı rezaletleri de biliyoruz. Bu tezad insanlığın içindedir. Allah, vicdan, sultan ve insan onun icadıdır. Biri tahtını öbürüne bıraktığı zaman eskisinden daha büyük yeni tezad başlar; bu tezad kıt’alar, sınıflar, insanlar arasında, insanın içinde büyük faciasını oynayıp duruyor. Onu görmeyen romanda kriz görür, Cholokhov’un bahsettiği dram yanında Phedre’in hailesi sinek vızıltısıdır.

—         Mauriac’a bakılırsa, bütün kabahat Rousseau’da ve şu hilekâr Freud’de imiş. İnsanlığın ismetini bozmuşlar; samimiyet ve ilim namına günahlarını deşmişler.

—         Günah varsa ismet yok demektir; onların kusuru maskeleri düşürmektir. Bu kabahat çok eskiden başlıyor: Aristophane ve Ovide, Rabelais ve La Roschefoucauld onu vaktile yapmadılar mı? Riyakârın yüzüne kırbaç indirenler ahlâk vaazları verenlerden daha değerli değil midir? (*)

(*) Tobouyu kırmak sanatı mahveder kanaati, «çıplak» resim yapmanın günah olduğunu zannetmek kadar hezeyandır Sanatkâr istediği kadar gayrişuuru aydınlatsın. Yine onu sevkeden insiyakların ve gayri şuurun hükmünden kurtulmaya çaktır. İlim gibi sanatın da bütün ihtirası gözünü daima daha derinlere, daha ince mikyaslara kadar uzatmaktır. Her devir daha keskin âletleri ve daha derin görüşlerile geliyor; her devrin eskilerine katılan yeni b ir mikyası var. Tabouyu kırmak cidali kaldırmıyor; dramı kulisten sahneye çıkarıyor.

—         Mauriac romanı insan kompleksinde görüyor. Ve bunun için kendine üstad olarak değişmez cemiyet tiplerini alan Balzac’ı değil, fakat bütün tezadlarile insanı gören Dostoyevski’yi tanıyor.

—         Bu mesele mühim! Balzac veya Dostoyevski’yi intihap etmek güçtür. Şurası muhakkak ki ne Balzac’ın tipleri zannedildiği kadar sabit, ne Dostoîewsky’ninkiler söylendiği kadar derin ve komplekstir. «İnsanî komedya» nın kahramanlarını kırk cildin içinde bütün çeşitlerile beraber görmelidir. Orada Vautrin’ler, Birotteau’lar, Nucingen’ler, Popinot’lar, Gaudis sart’lar, Bette’ler ve Pons’lar bütün bir burjuvazi dramının cehenneminde, kaynaşan, değişen, kavrulan, kurtulan ve mahvolan tiplerdir. Bette teyze aynı eserde kaç istihale geçirir? Birotteau yalnızca iyi, saf ve haris veya ikbalperest midir? Madam Marneff’in muhtelif âşıklara ve dostlara karşı kaç ayrı cephesi vardır! Balzac hakkında verilen bu toptan hüküm ne kadar yersizdir! Ya buna karşı Dostoyevski, polis vak’aları ve hasta tiplerile her zaman ayni yüksekliği muhafaza eder mi? Onun iki merhalesi var: «Cürüm ve ceza» da Nietzsche ve Standhal’a dayanarak romancı, kahramanının hasta ihtirasını lîsa ile tedavi etmek istiyor. Bu kitapla bütün hayatmca vereceği esere giriş yaptığını ilân ediyor. Fakat Siberya’ya gidince «Ölüler evinin hatıraları» nda İsanın kurtardığı ruhları değil; ıztırap çeken lânetleme insanları buldu; onların eskisinden daha kötü, halledilememiş cemiyetine döndü. İkinci merhalede Dostoyevski küçük burjuva cemiyetinin, anarşistlerin, kararsızların, kozmopolitizm ile Rus milliyetperverliği arasında şaşkın bir neslin içine düştü: «Budala» ve «Cin çarpmışlar» bu merhalenin eserleridir. Biz orada aşkta ve fedayı nefste, idealde, imanda, dinde kararsızlığın, bütün buhranlarını görüyoruz. Orada insanlar bir cephelerile müşfik, hayırhâh, ve saf; öbür cephelerile, vahşî, honhar, müraîdirler: küçük burjuva cemiyetinin bütün buhranı gibi. Rus romancısı Emilie Bronte’den, Tackeray ve Dikens’denberi gelen bu sentimental buhran içinde, yukarısına karşı mazlûm ve masum, aşağısına karşı vahşî ve zalim olan insanlık tasvirinin en son- merhalesidir. Romancı bir sınıfın kahramanlığını, idealini, fedayı nefsini, yine aynı sınıfın vahşetini, zulmünü ve hilekârlığını ne kadar iyi gösterirse o kadar büyüktür. İnsan sınıflarının birbirile en açık cidale girdiği bu devirde romanın en büyüğü bütün genişliğile bu tezadı kuşatacak olan eserdir.

—         Bu eser hangisidir?

—         Henüz daha ondan uzağız.. Fakat Balzac ve Tolstoy denberi Proust, Cholokhov, Martin du Gard, Jules Romain, Malraux ve daha bir çokları bu teşebbüste büyük adımlar attılar. Mauriac endişe etmesin!.. Dünya romanı ruh heveskârlarının, yeni Pascal’ların hatırat defteri; pornografiyi ve sigara içmeyi, çiçekler koklamayı hayatın yegâne işi zanneden derbeder kayıtsızların oyuncağı değildir. Dünya romanı asıl eserini henüz vermemekle beraber, o yolda büyük adımlar atmaya çoktan başlamıştır.

—         Romanımız hakkında ne düşünüyorsun?

—         Emekleme devrinde; ama gitgide kalkıp yürüyecektir. «Leylâ ve Mecnun» a, «Hüsnü aşk» a eski şiirlerinizin romanı diyebilirsiniz. Halk hikâyeleriniz sizde de bunu hazırlamıştır. «Köroğlu» nun kalelibey’le mücadelesi, «Tahirle Zühre» de tabaka farkının doğurduğu hal ile, «Âşık Garip» de sevgilisinin reddettiği fıkara çocuğun para kazanacağım diye yaptığı gayret, «Keremle Asli» de Ermeni ile Türkün, zenginle fakirin tezadı halk masallarında sınıf tezadının ne büyük rol oynadığını göstermez mi? Nâmık Kemal ve Safvet Nezihi ile başlayan yeni romanlara da Türk burjuvazisinin «hürriyet» telâkkisi yanında sınıf şuurunun nasıl barizleştiği farkediliyor

Son romanlarınız – hakikî manasile – bir kriz geçiriyor, «Ankara»da Yakup Kadri determinizmden ütopiye geçmek suretile eseri – zorla – tatlıya bağlıyor. «Sinekli Bakkal» da alaturkayla alafrangayı evlendiren Halide Edib başka türlü bir Compromis’ye eseri kurban ediyor. Kabahat romancı da mı? Kısmen evet, çünkü hayatta bu hayalî cemiyet ve bu izdivaç yoktur. Romancı kariine acı bir lokma vererek eseri bitirebilirdi. Kısmen hayır! çünkü, romancı küçük burjuvazinin emeklediği bir devirde yetişiyor. Romancı yıkılan mazinin içinde yaşamıştır, ve bir hayale muhtaçtır. Mauriac’ın hakkı var. Eserinde Allahı kaldıran san’atkâr ya onun yerine başka bir mutlakı, me-selâ tabiatı, insanlığı, hakikati koymalıdır. Yahut bu değişen dünya içinde hayatın acılığına katlanmasını bilmelidir.

—         Yeni roman nasıl yazılabilir dersin?

—         İç dünya ile cemiyet arasındaki daimî meddü cezrin üzerinde durarak bütün mesleklerin ve mekteplerin getirdiği unsurlara dayanmak; vatan içinde kaynaşan vak’alara basarak insanlığın destanını yapan cidallere kadar çıkmakla!

Boileau’nun roman kahramanları için söylediklerine bir kaç satır da ben katayım: roman kahramanlarınızı Allah önce günahsız ve masum oldukları için cennete göndereyim demiş. Fakat cennetin bütün sakinleri buna isyan etmiş: «Yarabbi! kullarının yarattığı bu çarpık çurpuk kuklaları aramıza sokma. Bir kuklanın fedakârlık taklidi yanında, bizim fedakârlığımızın ne kıymeti kalır!» demişler; Allah da onları cehenneme göndermiş. Fakat cehennemin bütün sakinleri bir ağızdan şikâyet etmişler: «Yarabbi! demişler, bunlar yalan söylemesini, günah işlemesini, cinayet yapmasını bilmezler. Hiç bir şahsiyetleri olmayanları aramıza koyarak bize hakaret etme!» Allah, nihayet bunları Â’raf’a atmak istemiş; fakat â’rafın bütün sakinleri: «Yarabbi! demişler, muharrir ipleri çekildiği zaman bunlar ağızlarını ve ellerini oynatırlar. Hepsinin dilinden aynı adam konuşur. Bu biçare gölgelerin ne kusuru var ki aramızda süründürüyorsun? Mahkûm etmek istersen muharrirlerini gönder!»

—         Bana kalırsa çok ileri gidiyorsun dostum! Aralarında muharririnin elinden kurtulup konuşanlar da yok mu? Sinekli- bakkal’ın imamı, Selim ‘Paşanın karıları, Bahçıvanın oğlu, Kuklacı Tevfik zaman zaman asıl kendileri, kendi hüviyetlerile sahneye çıkmıyorlar mı? İffet’te, Mürebbiye’de, Gulyabani’de, Kesikbaş’ta bütün şahsiyetlerile gözükmeseler bile, halkın birçok tipleri sokakta, mahallede, mezarlıkta, konakta kendi ağızlarile konuşmuyorlar mı? Tanzimat sonunda alafranga ve sun’î cemiyetteki tipler «Mavi ve Siyah» m, «Aşk memnu» un kahramanları değil midir? Roman henüz beşerî mikyasa yükselmediyse, eser bütün halini alamıyor, tipler yalnız tablolarda görülüp kayboluyorsa kusur yalnız muharrirlerde mi? Emekleme devrindeyiz diyen sensin.

Sh: 112-148

Kaynak: Hilmi Ziya ÜLKEN, Şeytanla Konuşmalar,  Ülkü Matbaası ,1942, İstanbul

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s