DÜNYANIN EN ÜNLÜ YAHUDİSİ-Sör Moses Montefiore 1.BÖLÜM

 

Sir Moses Montefiore

Sör Moses Montefiore, 24 Ekim 1784’te Livorno’da doğdu. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Parayla satın alınamayacak manevi zenginliğe sahip bir ailede büyüdü. Goethe’nin söylediği, “Babalarından sana miras kalana sahip olmak için onu kazanmalısın!” cümlesindeki “öz”e ulaşmak için çalıştı, çalıştı… Sonunda, bir Yahudi aydını olarak dünyaya ölmez bir isim bıraktı…
Kazandıklarını kendisi için saklamadı. Her şeyini paylaştı… Yaşamını iyilik yapmaya adadı. Yoksullara ve ihtiyacı olanlara yardımları servetiyle aynı oranda arttı. Yardım elini dünyanın pek çok yerine uzattı: Güney Amerika. Filistin, Suriye, Fas, Bulgaristan, Rusya, Türkiye’de yaşayan Yahudilerle ilgilendi. Bu tutkusundan son nefesini verene kadar vazgeçmedi. Çünkü huzuru ve yaşama sevincinin kaynağı “yardım”dı…
İlk kez bir Yahudi Londra belediye başkanı oldu: Bu Sör Moses Montefiore’ydi… Kral ve Kraliçe Viktorya tarafından onurlandırılarak “Sör” unvanı verilen ilk Yahudi de oydu. Günümüzde de kendi alanında ilk sıralarda yer alan ve dünyanın en eski sigorta şirketi olan Allianz‘ı kurdu. Okullar açtı…
Sıradan bir Yahudi olarak geldiği dünyadan; yardımseverliği, cömertliği, insanlığı, çalışkanlığı, adilliği, dürüstlüğü ve “iyilik tutkusu”yla saygıyla anılan” bir isim bırakarak ayrıldı…
Sör Moses Montefiore 1885’te dünyaya gözlerini yumduğunda bile son sözleri şunlar oldu: “Yapılacak başka bir şey var mı? Varsa yapahm. Bir çek daha yazmam gerekiyorsa, gücüm yettiği sürece yazmak isterim. Şükürler olsun Allah’ıma, bana bunca zamandır iyilikler yapma olanağı verdiği için…”
Yahudi tarihi onun ölmez adını saygıyla ve gururla anar. Onun yaşamöyküsü “derslerle” doludur…
Eugen Wolbe

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

“Babalarından Sana Miras Kalan…”

Çam ağaçlarının karanlıklaştırdığı bir ormandan geçerken ortalık yavaş yavaş aydınlandı ve uzakta, güneş altında parıldayarak göğe doğru yükselen bir doruk göründü. O zaman yolcunun -antikçağ Tanrılarının habercisi ([1]) gibi-sanki ayaklarına kanatlar takıldı, gözleri sevinçle parladı. Haydi ileri, “kızılımsı ışınlar saçan doruğa doğru!” Böyle bir dağ her insanın gözleri önünde yükselir. Herkes olabildiğince en az çabayla ona tırmanmak, sonra da zafer kazanmış olmanın gururuyla tepesinden aşağılara bakmak ister: Evet, güneşli bir yaşta kim erişmek istemez buna?

İsrail’in inancı hem çok yaşlı, hem çok dinç harika bir armağan, bununla adil olanlara ve dindarlara sonsuzluk ihsan edildi. Ve fakat bir sınır da çekildi: “Hayatımız yetmiş yıl sürecek ve eğer daha da uzarsa seksen yıl olacak.”

O halde bir faniye göklerin teveccühü ne kadar büyük olmalı ki, onun bu sınırı aşmasına, gerek bedence gerekse zihince zindeliğini koruyarak doksan yaşına, sonra da hatta yüz yaşına kadar yaşamasına olanak vermiştir.

Yüce yaradanın seçtiği bu kişi, “Sör Moses Montefiore”dir; İsrail’in bir kralı, bir kahramanıdır. Sadece yumruğu demirden bir kahraman, sadece yaratıcı deha sahibi bir kahraman değildi o, “Yahudi yüreğinin” bir kahramanıdır.

Yahudi tarihi onun ölmez adını saygıyla ve gururla anar.

Bu bakımdan onun yaşamöyküsünün sonraki kuşaklara anlatılması, hiç kuşkusuz bir zorunluluk olmuştur.

Montefiore (Türkçesi: Çiçekdağı) ailesi, bu adı İtalya’da Asedi-Piceno ilindeki Montefiore kasabasından almıştır. Aile, Yahudilerin İspanya ve Portekiz’den kovulmasından ([2]) sonra bu kasabaya 16. yüzyılda gelip yerleşmiştir. Aristokratik şövalyeliğin belirleyici bir karakter özelliği olması ve İspanya Yahudilerinde yaygın biçimde görülen Tanrı’ya ibadetin İspanyolca yapılmasına kesinlikle bağlı kalınması, Montefiore ailesinin kökenini gösteren işaretlerdir.

17. ve 18. yüzyıllarda aileyi, Adriyatik Denizi kıyısında Pesaro ve Ancona kentlerinde buluyoruz, daha sonra da o zamanlar Akdeniz’de zengin ticaret kenti olan Livorno’da. Burada Yahudiler, Medici hükümdar ([3]) hanedanınca özel koruma altına alınmıştı; Mediciler Yahudileri aşağılamayı amaçlayan olağanüstü yasalara en olumlu anlamda karşı çıkmışlardır. Bu ünlü hükümdar ailesi, hoşgörülü tutumundan hiçbir zaman pişmanlık da göstermemiştir. Liverno’nun 17. yüzyılın sonlarında sayıları on bine ulaşmış bulunan çalışkan Yahudilerinin de, bu kentin İtalya’nın en büyük ticaret merkezlerinden biri haline gelmesinde katkıları hiç de az olmamıştır.

Monte Piore’ler de tüccardı. Floransa’nın ünlü hasır eşyalarının, özellikle de şapkalarının ithalat ve ihracatını yapıyorlardı. İngiltere tacirleriyle sürdürülen çok canlı ticaret ilişkileri, 18. yüzyılın ortalarında Moses Vita Montefiore ile eşi Esther’in Londra’ya göç etmelerine yol açtı. Fakat onların güneşli İtalya’dan ayrılmaları sadece bir yer değiştirmeden ibaretti; Liverno’daki akraba ve dostlarla eski samimi ilişkiler, mektuplaşmalar ve karşılıklı tekrarlanan ziyaretlerle hep canlı tutuldu.

Moses Vita’nın büyük oğlu Joseph, Londralı bir kıza, hem güzel hem dindar Rahel Mocatta’ya evlilik bağı için elini uzatınca, genç evliler ilk gezilerini de, üzerinde masmavi bir gökyüzünün sürekli gülümsediği ülkeye yaptılar.

Joseph, karısını ailenin Livorno’daki büyük evine götürebildiği için kim bilir ne kadar derin bir heyecan duymuştur? Hele Montefiore ailesinin en yaşlı başkanı elini Livorno’da 24 Ekim 1784’te, bir pazar günü dünyaya gelen erkek evladın başına koyduğu zaman bu olay tümüyle nasıl da mutluluk habercisi sayılmıştı?

Bu çocuk Moses Montefiore idi.

Bir insanın doğduğu ülkenin onun kişiliği üzerinde özellikle etkisi olduğu söylenir. Nitekim Montefiore’de de güney ülkelerinin sıcakkanlı-neşeli meşrebiyle İngilizlerin pratik zekâsı ve kibar çekingenliği birleşmiştir. Bu özelliklerin oluşmasında hiç kuşkusuz babasının etkisi vardı; zira babası hayatı olabilecek haliyle değil de, olduğu haliyle kabul ederdi.

Joseph Montefiore zengin bir adam değildi. Aksine hayatı boyunca hep çok çalışmak zorunda kalmıştır. Hele evliliği, yıllar geçtikçe iki oğul ve beş kız evlatla donanınca, çabalarını daha da artırması gerekmiştir.

Montefiore ailesinin uzun yıllar boyunca oturduğu, Dauxlıall semtinde, Kennington Terasse 5 numaradaki mütevazı evin kapısını zaman zaman tasaların, hatta üzüntülerin bile çaldığı olmuştur. Fakat asla içeri girmek olanağını bulamamıştır. Çünkü ailenin hayatı dinin ateşiyle ısınıyordu; çünkü nerede inanç varsa, orada güven olur ve nerede güven varsa, orada neşeyle dolu cesaret olur.

“Ben ve benim evimin halkı, biz Tanrı’ya hizmet etmek istiyoruz” (Yuşa 24, 15). (*) Josehp Montefiore’nın yaşayış tarzını tümüyle yönlendiren işte bu sözdü.

(*) Yuşa veya Yeşu, Yahudi peygamberidir. Dört büyük Yahudi peygamberinden biri sayılır. Tevrat’ta Musa’ya bağlanan ilk beş kitaptan sonra en önemli kitap onun kitabıdır. Birçok mucizeleri vardır.

Onun için Yahudi inancı, sadece bir ahlak öğretisi değildi, onu daha çok kusursuz, tertemiz bir hayatın ilk şartı olarak görüyordu. Öte yandan bir Yahudi-dinsel dünya görüşünün tüm içeriği de değildi bu. Ona göre ahlak tek başına, “Rabbin avlularına özlem çeken, bu özlemle yanan bir ruha” (Mezmur 84, 3) ([4]) yeterli huzuru veremezdi.

Böylece dinin emirlerini bozmadan, asıl değerli özünü hiç eksiltmeden çocuklarına aktararak Joseph, onlarda çok küçük yaşlardan itibaren Yahudiliğin dinsel göreneklerine, yani dinin soylu kılıfına karşı sevgi uyandırırdı. Eğer bunlar olmasaydı dinin değerli özü, binlerce yıl boyunca varlığını koruyamazdı. Dinin dış kılıfına ilişkin çok anlamlı bu geleneklerin uygulanması, inançlı Yahudiye bir iç huzuru sağlıyor, o zaman Tanrı’nın hoşuna gidecek bir iş yaptığını düşünüyor, özellikle de baskılara ve kovuşturmalara uğrayanlar, çektikleri acıların, gördükleri hakaretlerin tesellisini bunda buluyordu.

Cuma akşamları Şabat günü ([5]) başlarken, babanın çocuklarını teker teker kutsaması, insanı nasıl etkileyen yüce bir andır; sonra da bembeyaz örtüler serili masanın üzerinde Şabat mumları tatlı ışıklar saçarken ekmek ve şaraba ilişkin hayır duasını etmesi de öyledir; ya da Pesah Bayramı (••*) akşamlarında babanın çocuklarıyla birlikte Mısır’dan göçü anlatırken gecenin geç saatlerine kadar Tanrı’ya şükrediş ilahileri söylenmesi de öyledir.

Kutsal günlerdeki ibadetlerde, bir zamanlar Kudüs Tapınağı’nda ([6]) hahamların söylemiş oldukları duayı tören korosu halinde söylemek ve bu sırada -İspanya-Portekiz Yahudileri töresine göreher aile reisinin oğullarını ve torunlarını etrafına toplayıp onların sevimli başları üzerine, bir yandan kutsayarak “talet” denilen dua kaftanını yayması, gençlerin kalplerini bir daha asla unutamayacakları derinlikte etkilemez mi?

Böylesine duygulandırıcı anlarda Moses’in de kalbi mutlulukla coşarak çarpmış, bir bayram bitince öbür bayramı heyecanla beklemiştir.

Çocuğun kalbinde din ateşini alevlendirmek için babası, yapabileceklerini en iyi şekilde yapmıştır. Oğulun sorusunu da İsrail’in, yüce öğretisine derinlemesine nüfuz etmek, aynı zamanda buradan dinsel göreneklerin önemini kavramaya ulaşmak, bu ısıtıcı ateşi canlı olarak sürdürmek, onu umursamazlığın ve hoş görmenin zehirli soluğundan korumaktı.

“Babalarından sana miras kalana sahip olmak için onu kazanmalısın!” (Goethe)

İKİNCİ BÖLÜM

Taşlı Yollardan Zengin Refaha

Moses Montefiore’nin aldığı dinsel eğitim, genel eğitimin çeşitli dallarındaki öğrenimiyle yan yana yürütüldü.

Okul ona geniş kapsamlı bilgiler verebilmiş değildi. Zaten İngilizce okul öğretiminin de böyle bir hedefi ve amacı yoktu. Bununla birlikte öğrenciler, ilgi duydukları ya da gelecekteki meslekleri için gerekli gördükleri dallarda özel eğitimle kendilerini yetiştirme ve geliştirme olanağına da sahiptiler. Örneğin, okulda, yaşayan yabancı diller öğretilmiyordu; ama Montefiore böyle bilgileri özel yoldan edinmeye başlamıştı.

İngiliz şairleri de okulda öğretilmiyordu. Ne var ki onlar, dostlarımız sayesinde meçhul kalmadılar. Defterlere kaydedilmiş geniş kapsamlı şiir derlemeleri bunun somut tanığıdır. Bu defterler içerik zenginliği ve hayatı içtenlikle yansıtması bakımından özellikle ilgisini çekmiş pek çok şairden alıntılarla doludur. Bu tür defterleri, daha sonra günü gününe tutulmuş notların yer aldığı defterleriyle birleştirir. Günlüklerinde, yaptıkları ve düşündükleriyle ilgili olarak hesap verircesine bir tutum göze çarpar. Sayıları kırk sekiz olan günlük defterleri 70 yıllık bir zaman dilimini kapsar. Montefiore ailesinin bir dostu tarafından özet halinde yayınlanmıştır. ([7])

Moses, ilköğrenimini bitirdikten sonra, kendisini mesleğine hazırlayacak yüksekokula girmiştir.

Yükseköğrenimini hevesle yapar. Fakat o zamanlar ülkede, bugün olduğu gibi, her inançtan insanlara eşit haklar tanınmış değildi; daha çok da Yahudilere birçok kısıtlamalar uygulanıyordu. Gerçi İngiltere Yahudileri gettolarda ([8]) yaşamak zilletine asla uğratılmamış ve hiçbir zaman da aşağılayıcı özel işaretler ([9]) taşımak zorunda bırakılmamıştır. Fakat 19. yüzyıla kadar subaylık, öğretmenlik, yargıçlık ve avukatlık gibi meslekleri yapmaları yasaklanmıştı. Tıp öğrenimine de ancak büyük zorluklar çıkarılarak izin veriliyordu. Buna rağmen Hıristiyanlığa geçen Yahudiler çok enderdi; bir görev, bir makam elde etmek uğruna hemen hiç kimse kutsal inancından dönmüyordu.

Böylece Moses Montefiore tüccar oldu ve çalışma alanı olarak da bankacılığı seçti.

“Çıraklık yılları beylik yılları olmaz” diyen atasözünün doğruluğunu Moses de öğrenmiştir. Daha sonraları ulaştığı refaha şükrettiğinde, bunun kökeninde kötü aydınlatılmış, daracık odalarda, ağır çalışma koşulları içinde yetişmiş olması bulunduğunu hep hatırlamıştır. Bu çalışmalar, onu gayretli, enerjik ve titiz olmaya alıştırmış, unutulmaz mareşalimiz Moltke (*) gibi Moses de, çok ileri yaştayken, kendisine bu kadar uzun süre yaşamış olmasının nedeni sorulduğunda aynı cevabı vermiştir: “Öncelikle çok zor geçmiş olan gençlik yıllarımdır” demiştir.

Çok geçmeden Moses sessiz yazı odasını gürültülü borsayla değiştirdi ve burada devlet tahvilleriyle diğer değerli kâğıtların simsarlığını yapmaya başladı. O zamanlar Londra Borsası’nda yalnızca on iki Yahudiye simsarlık izni verilmekteydi. Güvenirlik öngören bu işin göstergesi sayılan madalyonları belediye başkanının elinden almak için de ona, kuşkusuz hayli yüklüce bir para ödemek zorunda kalmışlardı.

Moses, ticari işlerini yoğun tempoda yürütürken, öte yandan bilgisini genişletmek ve iç dünyasını yönlendirmek için yeterince zaman da bulabilmiştir. Yakın ilgi duyduğu alan botanik (bitkibilim) oldu. Bu konuya ilgisi çocuk yaşlarındayken babasının teşvikiyle başlamıştı. Ayrıca “Tartışmacı Gençlik Kulübü” adlı bir derneğe de girmişti; bu kulübün üyeleri, daha sonra üzerinde düşünce değiş tokuşu yapacakları bir konuda sırayla konuşmak zorundaydılar. Montefiore burada mizacından kaynaklanan çekingenliğini aşmayı, bir dinleyici kalabalığı karşısında, önceden hazırlık yapmadan ve herhangi bir yazılı taslak olmadan akıcı ve duru konuşmayı öğrendi.

Böyle toplantılardan, özellikle de siyasal bir konu genç insanların yüreklerini ateşlemişse, Moses’in nasıl heyecan içinde eve gelmiş olabileceğini gözümüzün önünde canlandırabiliriz. Ne var ki baba evinde kendisini bekleyen sevgi bolluğu karşısında herhalde bütün heyecanlarından ve sıkıntılarından silkinmiş olmalıdır; hele gün bir Şabat günüyse, bunlardan tümüyle arınmıştır.

Sevinçle selamlanan barış ve huzur meleği, günün birinde ailenin küçük evi bir yangın felaketine uğrayınca, kim bilir ne kadar çok kaygılanmış, ne kadar çok gözyaşı dökmüştür. Nice değerli eşya, güzel anıların nice yadigârı alevlerin kurbanı olmuştu. O an için acı bir yaşantıydı bu! Fakat aile, dumanları hâlâ tüten yıkıntının önünde yeniden bir araya gelince, çok daha büyük, telafisi mümkün olmayan bir kayba uğradıklarını saptadılar: On beş yaşındaki kızları Esther alevlerin içinde hayatını kaybetmişti. Anneyle babanın ve kardeşlerin acısını kim sözlerle anlatabilir?

“Babam,” diye anlatıyor Moses, “her zaman neşeli ve her zaman hayatından memnun bir insandı; fakat Esther’in yangında ölmesinden sonra onu asla gülümserken gören olmadı.”

Joseph Montefiore evladını kaybettikten sonra uzun süre yaşamadı. İşten elini eteğini çekti; üstelik işte onun yönetimi mutlaka gerekirken bunu yaptı. O sırada Moses gurur duyduğu oğlukendi 14 işinin başındaydı. Bir banka kunnuştu; bir süre sonra kardeşi Abraham da bu bankaya ortak oldu.

Sahiplerinin titiz dürüstlüğü, işbirliği ve akıllıca davranışları, “Montefiore Kardeşler” bankasına yoğun bir rağbete yol açtı. Yahudi cemaatinden saygın kişiler, onlarla iş ilişkileri kurdular. Bunlar arasında Rothschild ailesi de ([10]) vardı. Rothschild’lerin bu ilişkisi zamanla dostluğa dönüştü.

Nathaniel Mener Rothschild, Moses’i kayınpederi Levi Berent Cohen’in ailesiyle tanıştırdı; Amsterdam’dan göç etmiş varlıklı bir aileydi bu. Böyle bir tanışma Moses için hayatının dönüm noktalarından biri oldu; çünkü burada ailenin genç kızı Judith’i gördü ve ona âşık oldu; bunda kızın göz kamaştıran güzelliğinden çok dindar tutumu etkili olmuştur.

Kız, Tanrı’nın bir sevgilisiydi. Montefiore gibi Judith’in kendisi de bunu, “Ben Tanrı’nın özellikle koruması altındayım!” diye dile getirirdi.

Juditlı çok küçük bir kızken iki kat yukarıdan evin koridoruna düşüyor. Böylesi bir düşüş mutlaka ölümle sonuçlanacağı için evin içinde feryatlar kopuyor. Her yandan korku dolu, “Neredesin Juditlı!” diye seslenişler yükseliyordu.

Aynı soruyu Juditlı de, sanki hiçbir şey olmamış gibi taşbebeğine sormaktadır. Zira küçük kızın hiçbir yeri acımamıştır.

Juditlı olağanüstü denilecek bir eğitim görmüştü.

Anne-babası, kızlarının çok küçük yaştan itibaren anadili İngilizceden başka Almanca, Fransızca ve İtalyanca öğrenmesi, resim ve müzik eğitimi görmesine önem vermişlerdi. Fakat en az bunlar kadar değerli gördükleri bir dil de İbraniceydi. Kızları bunu da öğrendi; hem de anasıyla babasını memnun etmek için değil, hayır aksine, duaları ve Kutsal Kitabı ([11]) anlamayı bir an önce öğrenmek, dinsel ayinlere dindar yüreğini ibadet coşkusuyla doldurmuş olarak katılabilmek için büyük bir hevesle girişti bu işe.

Cohen ailesinde Yahudilik sadece öğrenilmiyor, aynı zamanda yaşanıyordu. Burada uyulmak istenen dinsel buyruklar arzuya göre seçilmiyordu; başkaları eskimiştir diye bunları bir kenara bırakırken, burada hepsine uyuluyordu; çünkü onlar binlerce yıllık kullanımlarıyla kutsallaşmışlardı. Böylece Cohen’in çocukları, örneğin yalnızca Yom Kiput’u (*) kutlamakla yetinmiyor, Kudüs’un yıkılışını anma gününü de perhiz, dua ve dinsel murakabeyle kutluyorlardı.

Böyle bir anma gününde genç kızlar yas kılıkları içinde alçak taburelere oturmuş “Yeremya’nın Ağıtları”nı (**) okuyorlardı. Tam bu sırada sokakta yaklaşan bir arabanın sesi duyuldu. Araba Cohen’lerin evinin kapısı önünde durdu. Sırma şeritli bir muhafız arabacı yerinden aşağıya atlayıp arabanın kapısını açtı. Başka zaman genç bayanlar merakla pencereye koşardı; fakat bu sefer ibadet duruşlarını değiştirmediler. Uşak geleni haber verdi: “Ekselans Amiral Sör Sidney Smith!” Ardından da -ailenin bir dostu olan-amiral yanında birkaç deniz subayı olduğu halde odadan içeri girdi.

(*) Yom Kiput: Yahudilerin Perhiz günüdür. İbranice “tövbe günü” demektir. Ekim ayı sonuna rastlayan Yahudi takviminin Tişri ayının onuncu günüdür.

(**) Yeremya: Yahudilerin dört büyük peygamberinden biridir. Jeremia ve Ermiya biçimlerinde de yazılıp söylenir. Kutsal Kitap’taki iki kitap onundur. Bu kitaplardan biri “Yeremya”, diğeri “Yeremya’nın Ağıtları” adını taşır. Onun zamanında Kudüs, iki kez Kalddeliler tarafından alınmış ve İsrailliler de tutsak edilerek Babil’e gönderilmiştir. Ağıtlar bu felaket için söylenmiştir.

Kız kardeşleri ayağa kalktıkları halde Miss Judith yerinden kımıldamadı, sakince oturmasını sürdürdü ve şaşırmış bulunan çok önemli konuktan şöyle özür diledi:

“Ekselansları, ayağa kalkmadığım ve her zamanki gibi kendilerini selamlamadığım için beni bağışlasınlar; fakat bugün Kudüs’ün yıkı-

İkinci bölüm, “Peygamberler” adını taşır ve Musa’dan sonra gelen Yahudi peygamberlerin kitaplarını kapsar. Üçüncü bölüm, “Ketubim” adıyla anılır, “Davut’un Şiirleri”, “Süleyman’ın Özdeyişleri”, “Eyyub’un Öyküsü” gibi metinlerden meydana gelmişti.

lış gününü anma ayini yapıyorduk ve biz Yahudiler için bir yaş günüdür bu…”

“Anlıyorum bunu ve geçmiş zamanların acıklı anılarına gösterilen bağlılığa da saygı duyuyorum; ama sizin şimdi yeni bir yurdunuz yok mu?”

Judith Cohen şu cevabı veriyor: “Bugünkü anma töreninden çıkardığımız bir ders var, ekselans: Atalarımız bir zamanlar Kutsal Topraklarda, en kutsal değerleri uğruna yaptıkları kavgada, bu değerlerine sadık kalmakta son nefeslerine kadar nasıl direnmişlerse, bizim de onların izinden giderek doğup büyüdüğümüz ve bizleri koruyup kollamış olan sevgili yurdumuza da aynı Tanrı korkusuyla aynı sadakati göstermemiz gerekir.”

Amiral bu açıklamadan memnun olmuşa benziyordu. Evet, Judith’le Yahudi inancı üzerine yaptığı söyleşinin sıcaklığı, onu daha da rahatlatmış ve Cohen ailesine duyduğu saygıyı biraz daha artırmıştı.

İşte bu erdemli, duygulu kızla Moses Montefiore, 10 Haziran 1812’de törenle evlendi.

Erdemli Kadının Şarkısı

“Süleyman’ın Özdeyişlerine göre”

Erdemli kadının bağlandığı er kişi,

Bulmuş demektir en değerli mücevheri.

Kocası yürekten güvenebilir ona,

Hiç eksilmeyecektir artık evin bereketi.

Erkeğine göstermeyecek sıkıntının yüzünü,

Hep sevgiyle dolu geçiştirecektir ona günleri.

Neşe dolu coşkuyla yönelir işlere,

İşler yün ve keteni hevesle elleri.

Tüccar gemisi gibidir tıpkı,

Çok uzaktan getirir ekmekleri.

Gün doğmadan kalkar döşekten,

Hizmetçilerle ev için hazırlar yiyecekleri.

Çabasının gelişiyle tarla alır kendine,

Şaraba dönüşür bağında alın terleri.

Zaferler özlerce beline dolar kuşağını,

Neler başarır asla yorulmayan elleri.

Zenginlik, başarısıyla güçlenir yeniden,

Geceleyin hiç sönmeden yanar kandilleri.

Çarçabuk kavrar elleriyle örekeyi,

Ustaca bir çeviklikle döndürür iğleri.

Rahatlatır darda kalanı dostça bağışlarla,

Malından artanı vererek sevindirir fakirleri.

Ev halkı için hiç korkmaz kardan

Vardır herkesin kırmızı kumaştan giysileri.

İnce ketendendir kaftanı, erguvandır rengi;

Tanır herkes kocasını, hem de sayar,

Akıl danışır ona kentin yaşlı erkekleri.

Keteni işler, değerli giysiler yapar;

Satar tüccarlara pahalı kemerleri.

Güzellik ve gücüyle öne çıkar hep,

Gönlü rahattır beklerken gelecekleri.

Bildirir sevgi öğretisini herkese,

Söyler insanlara anlayışla bilgelikleri.

Evin gelişsin diye uğraşır tüm dikkatiyle,

Kınar her çeşidinden tembellikleri.

Çocukları minnetle baştacı eder kadını,

Övgü şarkısıdır mutlu kocasının söyledikleri:

“Pek çok kadın erdemiyle göstermiştir kendini;

Ama sen hepsinin üstünde aşmışsın.”

Boştur naz ve işve, soluverir güzellik,

Dindar bir ruhtur sadece kadının süsleri.

Yararlandırın onu çalışmasının ürününden,

Adını dillerde dolaştırsın hayırlı eylemleri!

Eduard Baneth

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Çeşitli Başarılar

Genç evlilerin taşındığı Neuhof 4 numaradaki ev, inanç ve sevgi üstüne kurulmuş en saf bir mutluluğun yuvası oldu. Bu yuvanın mükemmelliğini yalnızca çocukların eksikliği gölgeliyordu. Bu eksikliği de onlar, elli yıl süren ortak hayatlarını ateşleyen yüce bir sevgiyle giderdiler.

Birleşmelerinin dinsel törenle kutsandığı günü, her yıl yüce bir bayrammış gibi kutlamışlardır. Moses ne zaman önemli bir girişime başlasa ya da ibadete veya insan sevgisine hizmet verecek bir binanın temelini atsa, tören için çoğu kez 10 Haziran gününü saptardı. Batı inanç kökenli bir davranış değildi bu; hayatındaki sevinilecek her olayı birbirine bağlamayı, kendi değişiyle, “Dünyadaki hayatına göksel bir cennet biçimi vermeyi” amaçlıyordu.

Evlenmelerinin 42. yıldönümünde Montefiore günlüğüne şöyle yazar: “Yeryüzünün hiçbir yerinde benim Judith’imden daha iyi, daha sevecen bir kadın yoktur; onun tek bir gayesi vardır: Kocasını mutlu ve memnun etmek. Tanrı ona tüm mutlulukları ihsan etsin!”

Judith kocasının gerçekten bir yardımcısıydı; onun akıllıca tavsiyelerini, Moses bütün girişimlerinde hep dikkate almak gereğini duymuştur. Evliliklerinin ilk yılında Moses, her yıl altı hafta sürecek bir askeri eğitime katılmak zorunluluğuyla karşılaştı. Ona her sabah kılıcıyla eşarbını taktırtan, sonra onun göreve gitmesini pencereden mutluluk dağıtan bakışlarıyla seyreden yine karısıydı.

Montefiore ve askerlik? Nasıl olmuştu bu?

Moses’in Judith’le nişanlandığı sırada I. Napolyon kudretinin doruğundaydı, birçok devleti ve ülkeyi egemenliği altına almıştı. Fransız-İspanyol donanmasının 1805’te, Trafalgar deniz savaşında İngilizlere yenilmesi üzerine Napolyon, İngiltere’ye karşı bir kıta ambargosu uygulattı; böylece de adamın Avrupa ülkeleriyle tüm ticaretini ve ilişkisini kesti. Napolyon’un İngiltere’ye saldırması tehlikesine karşı İngiltere kralı ([12]) bir milis ordusu kurdurdu, eli silah tutan bütün yurttaşlar bu orduya seve seve katıldı. Moses’in birliği, üçüncü yurt savunma alayıydı, burada dört yıl süren hizmetinin sonunda rütbesi yüzbaşılığa yükseltildi.

Bu askerlik hizmetinin, Moses’in mesleki çalışmalarına pek bir zararı dokunmuştur. Rothschild ailesiyle akrabalık ilişkisi kurduktan sonra, bunların bankasında para ticaretine katılmak olanağını bulmuştu. Bu iş, Napolyon savaşlarının etkisiyle çok büyük bir genişliğe ulaşmış bulunuyordu; çünkü her yerde olduğu gibi İngiltere’de de para darlığı vardı. Bankaların problemi, şimdi devlete borçlarını ödeyebilmesi, giderlerini karşılayabilmesi ve memurlarına ücretlerini verebilmesi için olanaklar sağlamaktı. N. M. Rothschild bu doğrultuda kolları sıvayanlardan biri oldu, kıta Avrupası’ndaki akrabalarının da güçlü parasal desteğine sahipti. Henüz telgraf icat edilmemişti; ama o akrabalarıyla bir çeşit telgraf aracılığıyla haberleşiyor ve hatta posta güvercinleri kullanıyordu. Bu sayede de öteki İngilizlerden önce bazı bilgiler ona ulaşıyordu; örneğin Napolyon’un Elbe Adası’na kaçtığını ve Waterloo savaşını müşterilerine herkesten önce bildirebilmişti.

Savaş tehlikesi giderilip de ekonomik kriz atlatılınca, Montefiore yorucu borsacılık işinden çekildi.

Başka planlarla uğraşmaya koyuldu.

Gemiler ve mallar eskiçağdan beri sigorta ettiriliyordu. 1666 yılında 13.000 ev ve 89 kiliseyi küle çeviren büyük Londra yangınından sonra bir yangın sigortası şirketi de kurulmuştu. Lâkin sigorta yaptıranlar yıllarca taksitlerini ödedikleri halde onlara, ödül niteliğinde, herhangi bir prim verilmesi gereği duyulmuyordu. Bu durum Montefiore’de, sigorta olacaklara ya da onların varislerine mutlaka çıkar sağlayacak bir sigorta modeli düşünmesine yol açtı ve bir “hayat sigortası” şirketi kurmaya karar verdi.

Rothschild de planı onayladı; böylece 1824 yılında ilk büyük İngiliz hayat sigortası kurumu “Allianz” çalışmalarına başladı.

Pek çok Yahudi, Allianz’ın listelerine kaydoldu. O dönemin Yahudileri törelere çok katı biçimde bağlı ve ölçülü davranmaları sonucu özellikle çok ileri yaşlara ulaştıkları, sigorta olanlara da paraları hayatlarının sonunda ödendiği için, Allianz’ın önemli kazançlar elde etmesini ve Allianz’la birlikte ölünceye kadar genel müdürlüğünü yapan kurucusu Montefiore’nin bu kazançtan pay almasını doğal karşılamak gerekir.

Dünya çapında geniş kapsamlı başka bir girişim de doğuşunu ve gelişmesini Moses’e borçludur.

Her ne kadar daha 18. yüzyılın başlarında taşkömürünün kurulu borular döşenmek suretiyle dağıtım şebekesi kurulmuş ve aydınlatmada kullanılmaya başlanılmışsa da yüzyıl sonra dahi, bu yeni ışıktan sokakların aydınlatılmasında yararlanmaya hâlâ karşı çıkılmaktaydı. Ancak 1808’de Avusturyalı Winz’ler, Londra sokaklarını gazla aydınlatma iznini alabildi. Fazla aydınlatılma 1814’e kadar İngiltere’nin bütün kentlerinde gerçekleşince, kıta Avrupası da bu tür sokak aydınlatmasını öğrendi; bunu sağlayan da “Imperial” adında bir gaz şirketi oldu.

Kurucusu kimdi bu şirketin, yöneticisi kimdi?

Dostumuz Moses Montefiore!

Ne var ki kıta Avrupası da gaz ışığını başlangıçta İngiltere’de olduğu gibi kuşkuyla karşıladığı için yeni şirket “Imperial” yıllarca zararına çalıştı. Böyle bir girişim çok paraya mal olduğu ve kendisine defalarca şirketi feshetmesi söylendiği halde Montefiore bunu yapmadı. Eserinin eninde sonunda başarıya ulaşacağı inanandaydı. Olaylar onu haklı çıkardı: 1826’da Berlin ve Hannover olumlu karara vardı. Havagazıyla aydınlatılmayı benimseyen kıta Avrupası’nın ilk kentleri oldular. Onları başka kentler izledi; her yerde “Imperial” gaz tesisleri kuruldu. Şirket şimdi, az bir çabayla binlerle para kazanmaktaydı artık.

Avrupa’nın her tarafında şirketin hizmetinde çalışan binlerce görevli vardı. Montefiore bu kentlere gidince, şirket hesap defterleri çok sıkı denetimden geçiyordu. Fakat akşam olunca şirkette çalışanların hepsini, neşeli bir ziyafette etrafına topluyordu; çünkü teker teker herkesle tanışmaya ve tüm personeli birbirleriyle çok iyi anlaşmış halde görmeye büyük önem vermekteydi.

İngiliz Yahudileri, Moses Montefiore’nin iş hayatındaki başarılarını gururlu bir sevinçle izliyorlardı. Moses koyu dindarlığı, dürüst hakseverliği, güven veren kibar davranışıyla onlara, İngiliz Yahudilerinin haklarını koruma etkinliklerinde temsilcileri olmaya layık kişi gibi göründü. Böylece de -henüz genç olmasına rağmen-dindaşları arasında önemli bir rol oynamaya başladı: Londra’daki İspanya-Portekiz Yahudileri cemaatinin başkanlığına seçildi. Bu sıfatıyla da giderlerinin çoğunu kendisi karşılayarak bir cemaat hastanesi kurdu. Keza, yoksul gelinlere çeyiz sağlayan bir derneği de hayata geçirdi.

Ama onun asıl önemli katkısı, cemaatin okullarına kendisini adamasında görülür. Okullara yakın ilgi göstermekten hoşlanıyordu. Bu ilgi, Konukka Bayramı ([13]) kutlanırken okullarda görünmek, sınavlarında hazır bulunarak dönem sonunda öğrencilere yararlı armağanlar vermekle sınırlı kalmıyordu.

Her yıl Purim Bayramı’nda (*) “Gate of Hope” (Umut Kapısı) adlı okulu ziyaret ediyordu; buranın yatılı öğrencileri genellikle fakir insanların çocuklarıydı. Burada her çocuk Purim bahşişi olarak en az bir mark alırdı; -bu bahşiş çocuğun ailesinin yoksulluk derecesine göre belirleniyordu-böylece bazı çocuklar dört veya beş mark da alabiliyordu. Çocukların, içinde para bulunan küçük zarfları, okulun önünde bekleyen annelerine sevinçle vermelerini seyretmek, keyif veren bir manzaraydı gerçekten.

Ama Montefiore sadece, yolunu yüzleri sevinçle parlayarak gözleyenlerin bulunduğu yerlerin konuğu değildi; hayır, cemaatinin evlerinin birinde, ölüm ailenin değerli bir bireyini alıp götürmüşse oraya da hemen koşardı. O zamanlar büyük kentlerde cemaatler henüz çok küçüktü; bu bakımdan ölen biri için son saygı hizmetinin yönetimi, para karşılığında bu işi gören yardımcı elemanlara bırakılmıyordu. Cemaat üyeleri, cenazeyi defnetmek için gerekli hazırlıklara yardım etmeyi boyunlarının borcu bir görev sayıyorlardı; böylece de erkekler basit tabutlar yapıyor, kadınlar kefen dikiyordu. Montefiore de, bir aristokrat, bir zengin, bir cemaat başkanı olduğu halde, Yahudi kardeşlik sevgisinin bu görevlerinden kaçınmamış; keza karısı da, Moses’in planladığı ve yarattığı her işe olduğu gibi bu etkinliğe de anlayış göstererek katılmıştır.

Öte yandan o, kocasının gerek iş hayatında, gerekse fahri hizmetlerinde çok yoğun bir çalışma temposu içinde bulunmasına rağmen, yine de asla savsaklamadığı bilgilenme çabalarına da katılmıştır. Akşamları, şöminedeki ateş tatlı tatlı çıtırdarken mutlu çift, Fransızca, İtalyanca, İbranice çalışır ya da coğrafya ve etnoloji kitapları okurdu. Harita üzerinde şu ya da bu ünlü bir yeri arayıp da buldukları zaman ise, uzun bir gezinin önsezisiyle dolarak bir süre suskun kalırlardı. Ne var ki, henüz Londra ile yakın çevresinden daha öteye gidebilmiş değildiler. Fakat çok yakında Moses ve Juditlı Montefiore, yolculuk keyfiyle dolu Alman şairinin şu sözünü gerçekleştireceklerdi:

“Tanrı birini gerçekten kayırmak isterse, onu uzak dünyalara gönderir.”

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Birinci Filistin Yolculuğu

Günümüzde Kutsal Topraklar’a gitmek isteyen kimse, hızlı bir vapur ve ekspres trenle -her türlü rahatı da sağlanmış olarak-en geç sekiz günde hedefine ulaşmaktadır.

Moses ve Juditlı Montefiore, 1827 yılında, Filistin’e ilk seyahatlerini yaptıklarında, yolculukları hiç de böyle hızlı olmadı; birkaç ay uğraşmak zorunda kaldılar.

Montefiore, Paris’te, 4072 franka bir seyahat arabası yaptırttı. Bu araba Dover’de gemiye yüklendi, Kalais’te karaya çıkartıldı. Fransa bu arabayla geçildi ve Mont Tenis üzerinden İtalya’ya gelindi.

Montefiore çifti Napoli’de, Malta Adası’na gitmek üzere tekrar gemiye bindi.

Malta’ya gelişleri Montefiore’ler için hem ziyaret hem ticaretti. Burada İngiliz ipek şirketinin ipek çiftlikleri vardı; şirketin başkanı da Moses Montefiore idi. Şirkette çalışanlarla şirket için çalışanları toplam yüz kırk kişiyibir şölene davet etti; burada herkes canının istediği gibi yemek ve içmek olanağını buldu.

Dostlarımızın Malta’da az daha hiç arzu etmeyecekleri kadar uzun bir süre kalmaları zorunlu olacaktı; çünkü her an bir Türk-Yunan savaşının çıkmasından korkuluyordu. Bunun sonucu olarak da hiçbir kaptan, Montefiore çiftini İskenderiye ve Yafa’ya götürmeye yanaşmıyordu. Sonunda bir kaptan bulundu; ama yolculuk ücreti olarak da 400 sterling ödemek zorunda kaldılar. Bindikleri “Leonides” adlı yata, “Gamett” savaş gemisiyle dört gemi daha eşlik ediyordu.

İskenderiye’de Montefiore çifti dostça karşılandı. İskenderiye limanında yatan İngiltere’nin Akdeniz filosu komutanı Amiral Codringten ile İngiliz konsolosuna verilen tavsiye mektupları seyyahlarımıza büyük-küçük bütün kapıları açtırmıştı. Kahire’ye kadar da gittiler ve amiralin aracılığıyla Muhammet Ali Paşa’nın huzuruna kabul edildiler; paşa, daha sonra konuklarını birer fincan kahve içmek ve rahatça sohbet etmek için yanında bir süre alıyordu.

Montefiore’ler Moses’ın liman kentinde yılbaşını ve tövbe gününü geçirdiler. Filistin’e gitmek üzere yola çıkmak istediklerinde, hiç hesapta olmayan bir yığın zorluk karşılarına dikildi.

Akka’da veba ortalığı kavuruyordu; Suriye’de iç savaş vardı, buranın Hıristiyanları güvenliklerini sağlamak için dağlara çekilmek zorunda kalmışlardı. Sivrisinek musibeti bu yıl her zamankinden çok daha fazla rahatsız ediciydi. Yunan korsanlar denizi güvensiz bir hale sokmuşlardı. Bayan Judith ateşlenip hastalandı, Moses de kendini pekiyi hissetmiyordu.

Bütün bu olumsuzluklar, çok iyi tasarlanmış seyahat programının üzerine kalın bir çizgi çekmişti.

“Atalarımızınkinden çok daha büyük bir hevesle Moses’dan çıkmak istiyorduk; Tanrı’nın yardımıyla tekrar yurdumuza dönünce, Fesah Bayramı’nda, Mısır’dan çıkış için hiç kimse bizim kadar coşkulu bir kalple Tanrı’ya şükredemeyecektir” diye yazar Montefiore günlüğüne.

Sonunda Yafa’ya gitmeyi göze aldılar. Güvenli olsun diye yolcularımız Türkler gibi giyinmişti; bu sayede yolculuk boyunca hiç rahatsız edilmediler. Uzun uzadıya görüşmelerden sonra Filistin’in kutsal toprağına girme iznini aldılar.

17 Ekim günü, öğleden sonra saat 5’te Moses ile Judith, Davut kapısından Kudüs’e girdiler.

Kutsal kenti gördüklerinde atlarından inmişlerdi. Çünkü atalarının bir zamanlar kanlarıyla suladıkları ve İsrail’den dünyanın dört bir yanına dağılırken üzerinde yürümüş oldukları patikalardan, at sırtında yüksekte değil -yas tutanlar gibi-yayan geçmek istemişlerdi.

Bu yüce kentin bir zamanki görkeminin hazin anıları yüreklerini doldururken, öte yandan şu anda, yer yuvarlağı üstünde milyonlarca Hıristiyanın ve Yahudinin gönüllerinde sımsıcak özlemini duyduğu bu kentte bulunmanın bilinciyle de mutlu oldular. Bundan dolayı da kalpleri minnettarlıkla dolu olarak dua ettiler:

 “Sana şükürler olsun ey ebedi olan, ey Rabbimiz, evrenin hükümdarı; bize hayat ve sağlık bahşettin, bize buralara kadar gelmeyi nasip ettin!”

Ne var ki hayal kırıklığına uğradılar.

Kral Davut’un “rahiplerden bir devlete” egemen olduğu bu yerde, Bilge Süleyman’ın türlü görkemlerdeki sarayının bulunduğu bu yerde şimdi “yanmış, yıkılmış, viraneye dönmüş bir kent” bulmuşlardı. Bunda şaşılacak bir taraf yoktu: Kudüs on altı defa fethedilmiş, yedi defa yerle bir edilmişti. Kutsal Topraklar’ın 19. yüzyılın sonlarında, iki bin yıllık uykusundan uyanmaya başlayacağını o günlerde kimse sezinleyemezdi.

Kentin durumu ne kadar umutsuzsa, halkı da o kadar yoksuldu. Genellikle başka ülkelerdeki dindaşlarının bağışlarıyla yaşamaktaydılar. Bu yolla elde edebildikleri birazcık geliri de, düşük ücret olan Türk memurlar onlardan alıyorlardı.

Montefiore, şubat günü İspanyol Yahudileri Sinagogu’na gelince, cemaatine yüklüce bir para bağışında bulunmak istedi. Cemaat başkanı hemen böyle bir şey yapmamasını tavsiye etti: “Şayet kent yöneticilerimiz bunu öğrenirlerse, vergilerimizi artırırlar!”

“Ağlama Duvarı”na yakın evlerin sahibi Yahudiler yılda 300 lisa -6000 mark-ödemek zorundaydılar; bu parayı da sırf bir zamanların tapınağının bu son kalıntısı önünde Kudüs’ün düşmesine duydukları acıyla ağlamak hakkı için veriyorlardı.

Duvarın önünde dua eden dindaşlarının görüntüsü, iki dostumuzu derinlemesine sarsmıştı. Fakat yine de Tanrı’nın yüce takdirine şükrettiler; Yahudilerin başka halkların arasında kaybolup gitmesine izin vermediği, aksine sadık kulları olarak onların bunca acı ve baskı altında dahi varlıklarını en harika şekilde korumalarını sağladığı içindi şükranları.

Filistin Yahudilerinin acı yazgısını biraz yumuşatmak istemek, Kudüs’te Türk validen Montefiore’lerin tek ricası oldu. Valinin kendilerini kabul etmesi sırasında Doğu ülkelerinde konaklama ilişkileri söz konusu oldu.

“Burada kalmakta olduğunuz yerden memnun musunuz?” diye sordu vali:

“Çok memnunum.”

“Sahi mi? Peki, nerede kalıyorsunuz?”

“Bay Amzalak’ın evinde.”

“Nasıl? Bir Yahudinin yanında mı?” diye bağırdı Doğulu yönetici öfkeyle. “Rum manastırında kalmak istemediyseniz, size kentin içinde bir ev tahsis ederdim; ama bir Yahudinin yanında kalmak, bir Yahudi’nin!..”

“Ekselans!” diye karşılık verdi Montefiore çok sakin bir tavırla. “Yahudi din kardeşlerimden başka hiç kimsenin yanında yaşamak ve ölmek istemem!”

Vali biraz sıkıntılı bir duruma düşmüştü. Gösterdiği apaçık bağnazlıktan dolayı utanmıştı. Hemen, İsrail cemaatine karşı önyargılı davranmayı veya nefret duymayı asla düşünmediğini belirtti. Aksine kendisi, İslami inancından her kişi gibi, Yahudileri, dost ve kardeş olarak görmekteydi. Sonra da, “İslamın on iki yüzyıllık tarihi boyunca Yahudilere uygulanmış herhangi bir baskı gösterebilir misiniz?” dedi.

Montefiore böyle bir baskıyı hatırlamıyordu.

Bu kadarı yeterdi; valinin makamındaki sohbet çok samimi bir mecraya dökülüvermişti.

Sonunda vali -dostum diye hitap ettiği-Moses’e çok saygılı sözcüklerle yazılmış bir izin mektubu verdi; bu mektup kutsal yerleri ziyaretini kolaylaştıracak, hatta bazı yerlere ancak bu sayede girebilecekti.

Kutsal Topraklar’daki Yahudilerin ekonomik sefaletini azaltmak, valinin iktidarında olan bir iş değildi. Burada mutlaka tüm dünya Yahudilerinin katkıda bulunacağı bir yardım yönetimi kurulmalıydı. Bunun için de iki seyyahımız, yoksul Filistinli dindaşlarının yararına tesisler kurmak olanağını düşündüler. Bu amaçla da Kudüs cemaatinin ileri gelenleriyle birçok görüşme yaptılar.

Bazı işler planlandı; iki dostumuzun Kutsal Topraklar’da kalışı birdenbire tehlikeye girmeseydi, bu işleri gerçekleştireceklerdi de. Gelgelelim bazı söylentiler ortalığı kaplamıştı, gelen haberler eskisine oranla çok daha inandırıcı ve huzur bozucuydu; bunlara göre Yunanistan ile Türkiye arasında düşmanca girişimler şimdi gerçekten başlamak üzereydi.

Dostlarımız bu yüzden kutsal kenti alelacele terk edip Yafa’da bir İngiliz gemisine binerek denize açıldılar. Fakat ansızın etraflarının yedi Türk savaş gemisiyle kuşatıldığını görünce, kapıldıkları dehşeti kimse sözle anlatamaz. Silahlar patladı, imdat çığlıkları yankılandı -İngiliz gemisi beyaz bayrak çekmişti; fakat ancak uzun görüşmelerden sonra, sabah şafak sökerken, bir yanlış anlama olduğu açıklandı: Türkler iki direkli İngiliz yelkenlisini, Yunan savaş gemisi sanmışlardı.

Ne var ki iki dostumuzun dert küpü, bu sıkıntıyla henüz dolmuş değildi.

İskenderiye limanına girdiklerinde burası Türk savaş gemileriyle dolmuş bulunuyordu. Birdenbire parlak bir yangın alevi akşam göğünü kızıla boyayıverdi ve gök gürültüsünü andıran sesler havayı titretti.

Ne olmuştu?

Bir Türk kaptan korvetini iki yüz tayfasıyla birlikte havaya uçurmuştu, bunu da çıkartılmak istendiği askeri mahkemeye çıkmamak için yapmıştı.

İngiliz gemisi bu patlamadan hiçbir zarar görmemişti. Fakat yeni tehlikelerin tehdidi altındaydılar. İskenderiye’de dostlarımız karaya ayak basınca, halkın çok büyük bir heyecan içinde olduğunu gördüler: Kısa süre önce Navarino savaşının haberi gelmişti.

Bir savaş ilanı söz konusu olmadığı için kimse böyle bir çatışmayı beklemiyordu. Hayli zamandır korkusu çekilen şey böylece gerçekleşmiş oluyordu.

Savaşın nedeni, Yunanistan’ın Türk egemenliğinden kurtulmak için yıllardan beri yürüttüğü zorlu çabalardı. İngiltere, Fransa ve Rusya bu çabaları destekliyordu; fakat bunu Yunanistan’ın Türk egemenliğini tanıması ve sultanın da her yıl haraç ödemesi koşuluyla yapmaktaydılar. Lâkin Türkiye bundan hoşnut değildi. Müttefik devletler ise Balkan Yarımadası’nda yeniden barış ortamının kurulmasına büyük önem veriyorlardı. Bu amaçla da derhal bir ateşkes yapılmasını isteyerek filolarını Akdeniz’in doğusuna gönderdiler; niyetleri Türk filosunun müttefiki olan Moses filosuyla birleşmesini önlemekti. Fakat bu birleşme olmuştu. Bu sırada bir top atışı oldu. Topu kimin ateşlediği bugüne kadar anlaşılamadı. Bunu herhalde Türkler yapmış olacaktı. Birden gemilerin hepsinde alarm verildi. Bir saatten kısa bir zaman için savaş tüm şiddetiyle başladı. Akşam karanlığı çökmeden önce Navarino’da hilalli bayrağın altında birleşmiş donanmanın tamamı yok edilmiş bulunuyordu. (20 Ekim 1827) ([14])

Her an yeni bir çatışma olabilirdi; buna rağmen Montefiore çifti bir Fransız guletine binerek dönüş yolculuğunu göze aldılar.

Bir tehlikeyle karşılaşmadan hayli yol aldılar. Derken Malta göründü. Kıyıdaki ışıklar çok net görülmekteydi; en geç iki saat içinde limana varılabilirdi. Fakat vakit geçti; karanlıkta kıyıya yanaşmak ise tehlikesiz bir iş değildi. “Ne zararı var? Geceyi gemide geçirelim. Sabah ola hayır ola!”

Birden rüzgâr döndü. Fırtına halini aldı; hayır, fırtına denmezdi buna, bir kadırgaydı; küçük gemiyi çalkalanan denizin üstünde oradan oraya savuruyordu. Her an tekneyi batırabilirdi.

Şiddetli fırtına bir türlü dinmek bilmiyordu. Tehlike her geçen dakika biraz daha artmaktaydı. Tan yeri ağarırken gemi Malta’dan beş İngiliz mili açığa sürüklenmiş bulunuyordu.

Kabaran dalgalar yavaş yavaş düzleşti, gulet doğru rotasını yeniden buldu ve kıyıya yanaşmak hiçbir zorlukla karşılaşılmadan gerçekleşti. Yurda dönüş yolculuğunun bundan sonraki kısmı güzel geçti. Fakat açık denizde Bayan Judith’in deniz tutmasından ötürü, çektikleri sözle anlatılır gibi değildi.

Bizim Moses’in ise, çok sıkıntılı deniz yolculuğundan gözü hiç de yılmış değildi. Aksine yeni yolculuklar için planlar yapmaya başlamıştı bile. Viyana’ya gitmek istiyordu; Berlin, Rotterdam, Cenevre’yi ve gaz şirketinin öteki şubelerini ziyaret edecekti.

Buna karşın Bayan Judith bir yolcuğun, en azından bir deniz yolculuğunun lafını bile artık ettirmedi. Daha sonraları evinin balkonundan, fırtınanın kamçıladığı denize baktığı zamanlar, tüyleri ürpererek hep o korkunç geceyi hatırlar ve yurttaşlarının şu sözleriyle dua ederdi:

“Oh, hear us, when we cry to Thee

For those in perils on the sea.”

Biz de bunu şöyle söyleyebiliriz:

“Tanrım, kurtar, ölümden ve tehlikeden

Vahşi dalgalar içinde çırpınanı!”

BEŞİNCİ BÖLÜM

Özgürlük ve İnsanlık İçin

Moses’in hayalini kurduğu yeni yolculukların hiçbiri gerçekleştirilemedi. Avrupa başkentlerini ziyaretten çok daha önemli işler, Montefiore’nin Londra’da bulunmasını zorunlu kılmıştı.

Etkileyici, saygın durumu, zenginliği, özellikle de güven verici centilmen kişiliği, ona kentte ve devlet katında makam sahibi birçok kimsenin dostluğunu kazandırmıştı. Hatta, Amiral SörEdward Codrington’un tavsiye mektubu üzerine Dük Clarence ile tanışması sayesinde saraya da girmeyi başarmıştı. Bir süre sonra kralın da (*) huzuruna kabul edildi. Bu kabul biraz da Dük Norfolk sayesinde gerçekleşti; bu zat eylemlerinden dolayı dostumuzu takdir ediyordu ve tıpkı Yahudiler gibi hukuksal eşitlik için uğraş veren İngiliz Katoliklerinin önderiydi.

Fakat Moses’in, bütün bu ilişkilerden yararlanarak rütbeler ve makamlar elde etmeye çalışmasının, sadece kendi çıkarı için olduğunu sanmak bir yanılgıdır. Kral saraylarının odalarına ayak basmak olanağını elde ettiği ilk günden itibaren ulaşmak istediği tek bir ereği vardı: Tüm nüfuzunu dindarlarının yararına kullanmaktı bu.

Ne var ki, İngiliz Yahudileri hâlâ çeşitli kısıtlamaların baskısı altındaydı. Gerçi bunlar tüm keskinliğiyle uygulanmıyordu; ama yine de gerek Yahudiler, gerekse ön yargısız Hıristiyanlarca özgür bir ülkeye yasaklamalar olarak nitelendirilmekteydiler. Örneğin, hiçbir Yahudi toprak sahibi olamazdı; alt ya da üst meclise (**) girmesinden geçtik parlamento seçimlerine bile katılamazdı.

(*) Kral Hannovar hanedanından IV. William’dır. (1830-1837)

(**) Alt meclis, İngiltere halkının seçtiği milletvekilleri meclisidir. Ülkemizde Avam Kamarası diye tanınır. Yasama organıdır. Kuruluşu 13. yüzyıla kadar uzanır. Önem kazanması 17. ve 18. yüzyılda olmuştur. 1642-1648 iç savaşı, parlamentonun kralın yetkilerini sınırlandırması için yapıldı ve sonunda kralın kafası kesildi. Avam kamarasının hayatına canlılık getiren partiler kuruldu ve 1688 devrimi patlak verdi. Hannover hanedanından krallar avam kamarasının önem kazanmasına katkıda bulundular. 1832 reformu seçme-seçilme haklarını genişletti. Fakat kadınlara oy hakkı ancak 1928 de tanındı.

Üst meclis, kentsoyluların meclisidir. Ülkemizde lordlar kamarası diye tanınır. Avam kamarasıyla birlikte 13. yüzyılda kuruldu. 18. yüzyıldan itibaren avam karamasının yanında önemi ikinci plana düştü. Viktoria çağında, ülkenin sanayileşmesi karşısında zamanı geçmiş bir toprak aristokrasisinin temsilcisi olan lordlar kamarasının gerilemesi daha da belirginleşti. 1911’de çıkarılan yasayla lordlar kamarasının yasama yetkisi elinden alındı. O tarihten beri kamaranın sadece yasa tasarılarını erteleyici bir veto hakkı vardır. Bir şeref kurulu haline gelmişti. Montefiore’nin zamanında henüz yasama yetkisine sahip bulunuyordu.

 

Bu nedenle Montefiore ile Rothschild hukuksal eşitlik adına bütün kısıtlayıcı yasaların yürürlükten derhal kaldırılmasını öngören bir dilekçeyi parlamentoya sundular. Norfolk ve St. Alban dükleri, Lord Bexley, ülkenin piskoposları, özellikle de büyük tarihçi Macaulay (***) en sıcak şekilde Yahudileri desteklediler. Buna karşın Dük Wellington bu desteği göstermedi. (Napolyon’un yenilgiye uğratıldığı Waterloo Savaşı’nda komutayı Mareşal Blücher’le paylaşmış bulunan) Bu dük, Yahudilerin haklı isteklerinin aleyhinde de konuşmadı; kendisi Yahudilere parlamentoya seçilme hakkı verilmesinden yana değildi.

(***) Sör Thomas Macaulay (1800-1859) İngiliz siyaset adamı ve tarihçisidir. 15 ciltlik “İngiltere Tarihi’ en önemli eseridir. İngiliz dilinin ustalarından biri sayılır.

Yahudilerin dilekçesi başarı elde etti. Yahudi yasalarının kaldırılmasına ilişkin tasarı, alt mecliste hiçbir itirazla karşılaşmadan kabul edildi. Böylece hakkaniyet ilkesi, kökleşmiş önyargılar karşısında bir zafer kazanmış oluyordu. Bu zaferin kazanılmasında Macaulay’in aralıksız sürdürdüğü çabaların etkisi hiç de az değildir. “Yahudilerin yurttaşlığının yetersizliği üzerine” adlı bir yazısında, Yahudilere reva görülen haksızlıkları, çok etkileyici bir dille tüm İngilizlerin gözleri önüne sermişti.

Tasarı, yasa olarak kesinlik kazanabilmesi için, görüşülmek üzere, üst meclise gönderileceği sırada, bakanlık aykırı bir tavır takına-

rak bundan vazgeçildiğini bildirdi. Bu yüzden Montefiore bir defa daha dilekçe verdi.

Bu defa da alt meclis söz konusu tasarıyı 137 çoğunluk oyuyla kabul etti. Fakat Dük Saffex, bu tasarıyı Westminster semtinden aynı görüşteki 7000 kişinin imzaladığı bir dilekçeyle birlikte üst meclise verince, dilekçe reddedildi.

Ne var ki Montefiore ile dindaşları, eşit haklar için yürüttükleri mücadeleden vazgeçmediler. Bu arada kısıtlamalar öngören maddeler şeklen kaldırılmamış olduğu halde, 1835 yılında David Salomon adında bir Yahudi Londra ve Middlesex Şerifi ([15]) seçildi.

Kraliçe Viktoria’nın (*) 1837’de tahta çıkmasıyla İngiltere için umulmadık bir gelişme çağı, İngiliz Yahudileri için de baskılar ve geriye itilmeler çemberinden kurtulma dönemi başladı.

(*) Viktoria (1819-1901), İngiltere Kraliçesi ve Hindistan İmparatoriçesi. 1837’de amcası IV. William ’dan sonra tahta çıktı. Belçika Kralı’nın oğlu Prens Albert’le evlendi. 64 yıl süren yönetimi boyunca, güçlenen burjuva sınıfı karşısında monarşiye yeniden değer kazandırdı ve yıkılmaktan korudu. Radikal, liberal ve muhafazakâr siyasal akımlara karşı tarafsız tutumuyla örnek bir devlet başkanı oldu. Onun zamanında İngiltere, dünyanın en önemli devleti oldu.

Onun yönetimi altında, insanlığın iş yaratma alanlarının tümünde Yahudilerin serbestçe etkinliğini sınırlayıcı son kısıtlamalar da kalktı. O zamandan beri İngiltere’nin Yahudileri, özgür büyük vatanlarının refahını sağlamak ve artırmak yolunda, Hıristiyan kardeşleriyle birlikte yoğun bir yarışma coşkusu içindedir. Devlet ve kent yönetimi hizmetinde, orduda ve donanmada, sanatta ve bilimde, ticaret ve sanayide -kısacası her alanda-Yahudiler en yüksek mevkilerde üstün başarılar gösterdiler ve fakat -çok acı olan da budur-yazılı olmayan yasalar onların yeteneklerini değerlendirmelerini, güçlerini geliştirmelerini engellemişti.

Yahudilerin Hıristiyan hemşehrileriyle eşit haklara sahip yurttaşlar haline gelmesi uğraşında Montefiore’nin hizmetleri tartışılmaz sayılıyordu. Çevresinde büyük takdir görüyordu. Köleliğin kaldırılması şimdiye kadar gerçekleştirilememişti; çünkü köleleri çalıştıranlara, köleleri satın alırken ödedikleri paralan vermek olanağı bulunamıyordu.

Bu zararları karşılama parası toplam on beş milyon Sterlingden (üç yüz milyon mark) fazla tutuyordu.

Devlete kim avans verdi?

Montefiore ile Rothschild. Bunlar borcu üstlendiler ve böylece de yalnız vatandaşlarına değil, tüm insanlığa büyük bir hizmette bulundular.

Montefiore’nin saygınlığı her geçen gün biraz daha artmaktaydı. Ne var ki o, bütün bu siyasal etkinliklerinde, cemaatine yararlı olma ilkesini bir an bile gözardı etmiyordu.

İngiliz Yahudileri kendilerini inançları başka yurttaşlarından ayıran kısıtlamaların kalktığını görünce, İngiliz halkıyla kaynaşmaları yolunda karşılarında duran -dilde ve töredeki-yüzeysel engelleri de ortadan kaldırdılar.

Londra’da İspanyol Yahudileri cemaatinde vaazlar hâlâ İspanyolca veriliyordu. Cemaat makamlarının yazışmaları bir dilde yapıldığı gibi, alınan kararlar üyelere yine bu dilde bildiriliyordu. 1492 yılında İspanya’dan kovulan Yahudiler, gittikleri her yerde İspanyolca konuşarak eskiden yurtları olmuş olan İspanya’ya bağlılıklarını sürdürmüşler, böylece de tarihte benzeri bulunmayan bir sadakat örneği göstermişlerdir. Sonraki kuşaklar, özellikle de Balkan Yarımadası ülkelerinde yaşayanlar, günümüzde dahi, İspanyolcayı ana dilleri olarak konuşmaktadırlar.

Buna karşın 19. yüzyılın başlarında, Londra İspanyol Yahudileri çevresinde yetişen kuşaklar, İspanyolcayı yadırgadılar. İngilizcenin cemaatin dili olması doğrultusunda çok güçlü bir hareket başladı. Bu hareketin öncüsü Montefiore idi. Dinsel buyrukların yerine getirilmesinde gösterdiği ateşli çabayı, İspanyolca vaazların tümünün İngilizceye çevrilmesi girişiminde de gösterdi. Sözleri çok değerli olduğundan zaferi güç olmadı. İspanyol Yahudileri cemaati bu değişime rağmen varlığını korudu ve bugün hâlâ gelişmesini sürdürmektedir.

Bildiğimiz gibi Montefiore bu cemaatin başkanıydı. Görevini öylesine ciddiye almıştı ki yoksullar komisyonunun verdiği raporlara güvenmez, şahsen emin olmak ister, acıları dindirmek, gözyaşlarını kurutmak konularıyla doğrudan ilgilenirdi. Nitekim bir gün, sabah saat 10’dan öğleden sonra beşe kadar, merdivenleri sürekli çıkıp inerek tam 112 yoksul Yahudi ailesini evlerinde ziyaret etmiş, verilen raporların doğruluğundan emin olmak istemişti.

Buralarda gördüğü manzara sefaletti.

Eve döndüğünde cebinde bir kuruş bile kalmamıştı; bütün parasını yoksulların yoksulu olanlara dağıtmıştı.

İnsanları seven bu Yahudi, yüce ruhluluğunu başka mezhepten yardıma muhtaç kişilere de göstermişti.

Montefiore günün birinde kendisinden yardım dileyen bir mektup aldı. Bu mektupta bahtsız biri, içinde bulunduğu çok sıkıntılı durumu anlatıyor ve hayatına son vermeye kararlı olduğunu bildiriyordu. “Bir yabancıya, üstelik başka dinden biri olan size, bir ricayla başvurduğum içim bağışlayınız. Fakat sizin iyi kalpliliğinize ilişkin o kadar çok şey dinledim ki, benim şu son arzumu gözardı etmeyeceğinizi ummak cüretini gösterdim: Benim zavallı karım ile çocuğumu koruyunuz!”

Montefiore durumu hemen soruşturdu ve mektubu yazanın sözlerinin doğru olduğu anlaşılınca, dul kadını derhal himayesine aldı ve erkek olan çocuğunun da bir yetimhaneye yerleştirilmesini sağladı. Bu kadarla da yetinmedi; 1200 İngiliz lirası ödeyerek yetimhanenin yönetim meclisinde üye ve oy sahibi oldu; bunu da çocuğa iyi bakılıp bakılmadığını daha etkili biçimde denetleyebilmek için yapmıştı.

Yoksulun biri işyeri açmak için Montefiore’den 500 İngiliz lirası borç aldı. Girişiminde de başarı sağladı; birkaç yıl sonra da borcunu ödemek üzere sevinçle Montefiore’ye geldi. Fakat onun şu cevabıyla karşılaştı:

“Bu parayı gönül rahatlığıyla geri götürebilirsiniz, sevgili dostum. Bir kuruluşun ortaya çıkarılmasında size yardımcı olabildiğimi bilmek benim için yeterli bir geri ödemedir!”

Altın kalpli bu tutumunu Montefiore bütün insanlara göstermiş, yardımını dilemek için yanına gelen ile onun korumasına hiç ihtiyaç duymayan arasında ayrım yapmamıştır.

Bir gün akşamın geç saatinde kapısı çalındı. Kimdir gelen? Bankada çalışan bir stajyerdi ve kendisine verilen bir görevi yerine getirmek istemekteydi.

“Sabaha kadar vakti yok mu bunun?” diye sordu Montefiore biraz isteksizce.

“Hayır, inayetli efendim. Bana verilen herhangi bir görevi hâlâ yapmamışsam, günlük işimi tamamlamamış olurum. Ertesi güne iş bırakmak yoktur benim çalışmamda.”

“Teşekkür ederim size; gerçekten güvenebileceğim bir gençsiniz!”

Montefiore bu gençle birkaç dakika daha görüşmüş ve gencin tiyatroya meraklı olduğunu öğrenince, Shakespeare’in eserlerinden oluşan lüks baskılı bir takımı ona hediye etmiştir.

Montefiore tanıdığına ve tanımadığına her zaman hep nazik ve yardımseverce davranmıştır.

Londra ile Ramsgate arasında özel bir salon vagonla gidip geliyordu. Öteki vagonların çok dolu olduğunu gördüğü zaman, yolcuların kendi salonundan yararlanmalarına gönüllü olarak izin verirdi. İstasyonda onu özel faytonu beklerdi. İstasyondan ayrılacağı sırada yaşlı, sakat kimseler görürse, arabasına onları bindirir; kendisi ya bir fayton tutar ya da yaya gitmeyi yeğlerdi.

Bu tür yardımseverce davranışları, onu çok geçmeden tüm Londra’da en popüler kişilerden biri yapmıştır.

ALTINCI BÖLÜM

“Kırların Sessizliğinde”

Büyük kentte yaz kış sürekli oturup aynı işi, aynı sıkıcı çalışma koşullarının boyunduruğunda yapan, bir yandan da trafik keşmekeşi içinde bunalan kimse, kasabalarda yaşayanlara gıpta ederek kırsal kesimde -çok küçük de olsa-bir ev sahibi olmayı arzular.

*

“Ne mutlu ona, övmeliyim sevinçle onu,

Kırların sessizliğinde yaşayanı;

Karmaşık çevrelerin hayatından uzaktadır,

Doğanın koynunda çocuklar gibi yatmaktadır;

Dürtücü tutkularını ünlerin ve şanın

Fırlatıp atmıştın üstünden artık;

Geçici hevesler ile hep istenen arzular,

Uyutulmuştur huzur dolu göğsünde.!”

*

diyor Schiller, “Messinalı Nişanlı” adlı eserinde.

Moses ve Juditlı Montefiore, 1822 yılında Londra’nın batısındaki Ramsgate kasabasında, deniz kıyısında, ormanın hışırtılarıyla çevrili yazlık evlerine ayak bastıkları gün, gözlerine ilk çarpan, iki yanında süslü iki küçük kulenin yükseldiği, her yanını yeşillikler kuşatmış beyaz bir bina oldu. Tek katlı ana binanın cephesinde pek az pencere vardı; buna karşın zemin katındaki geniş bir veranda ile bunun üzerinde yer almış kemerli üç camlı kapıyla çıkılan bir balkon, onları adeta davet eder gibiydi.

“East Cliff Lodge”ydi burası!

Küçüktü; ama birbirlerine sevgiyle bağlı bulunduklarının bilincindeki iki insan yeterince büyüktü.

Bu harikulade görünümlü kır evini, yazlık olarak birkaç defa kiraladıktan sonra, 1832 yılında satın aldılar ve evliliklerinin yirminci yıldönümünde de buraya taşındılar.

Canayakın bu çift, son nefeslerine kadar burada yaşadı. Montefiore insan sevgisinin hizmetinde elde ettiği ve yarattığı ne varsa, hepsini burada tasarlamış ve burdan yönetmiştir. Ticari etkinlikleri ve resmi görevleri bir süre Londra’da oturmasını gerektirince, “hayatın depdebeli muhitlerinden” yeniden “kırların huzur dolu ortamına” dönebildiği günü, her seferinde bir bayrammış gibi kutlamıştır.

Ramsgate’de ne eğlence vardı, ne tiyatro, ne de konser. Montefiore çiftine bunlar gerekli de değildi; çünkü günlük yaşayışları, birbirlerini sevgiyle kollamaları, himayeleri altına aldıkları kimselerle ilgilenmeleri, araştırma çalışmaları, akrabalarının sık sık kendilerini ziyaret etmesi onlara yeterince gönül şenliği sağlıyordu.

Ramsgate’de eksikliğini duydukları şey bir sinagogtu.

Bu nedenle daha villanın satışıyla ilgili görüşmeleri yaparlarken, bir tapınağın inşasına elverişli bir araziyi de aramışlardı. 9 Ağustos 1832’de de sinagogun temelini attılar. Ertesi yıl tapınak bitmişti; dışarıdan pek gösterişsiz, üstelik penceresiz bir yapıydı. -Işığını yukarıdan alıyordu. Montefiore’nin günlüğünde belirttiğine göre, içeriden ise “bir cennet”ti.

Bu güzel ibadet yerinin açılış töreni ne zaman yapılmış olabilir?

Bunu hemen kestirebiliriz: Kurucu çiftin evlilik yıldönümünde elbette!

Tören, “Tora tomarı”nın ([16]) villadan sinagogun büyük kapısı önüne taşınmasıyla başladı. Burada Londra’dan gelmiş bulunan Haham Dr. Hirschel tören alayının önünde dua etti:

“Bana adalet kapılarını açın ki içeri gireyim ve Rabbe şükredeyim. Rabbin kapısıdır bu; adil olanlar girecektir içeri.” (Mezmur 118,19 ve 20)

Sinagogun büyük kapısı açıldı. Tören alayı, içerisi parlak ışıklarla aydınlanmış Tanrı evinin eşiğine varınca haham, her Yahudi ayini başlarken söylenen duayı okudu:

“Çadırın ne güzel senin, Yakup; senin evlerin İsrail…” (4. B.M. 24, 5) sonra da Kora tomarı yedi defa dolaştırıldı; bu sırada iyi eğitilmiş bir koro da 84. mezmuru söylüyordu:

“Konutların ne kadar sevimli senin, ey Rabbim! Canım, Rabbin avlularını özlüyor, ona kavuşmak istiyor; yüreğim ve ruhum Rabbime sevinçle sesleniyor. Ne mutlu onlara ki hep senin evinde kalırlar. Ne mutlu onlara ki dayanaklarını sende bulur, hayat yolları sana ulaşır!”

Tora tomarı, kutsal mahfazasına konulduktan ve perdesi kapatıldıktan sonra Montefiore mimbere çıkıp çok içtenlikli, uzun bir açılış duası yaptı. Koronun tekrar ilahiler söylemesinin ardından haham, kral ailesi için, vatan için ve tüm İsrail için dualar etti.

Tapınağın açılışı şerefine Moses ve Judith Montefiore, ertesi akşam villanın bahçesinde bir parti verdiler. Bahçedeki ağaçlara ve çalılara 4000 renkli lamba asılmıştı; çok zengin bir şölen sofrası kurulmuştu. Şenlik bir konser ve baloyla tamamlandı.

Şenlikler neşe içinde kutlanırken ciddi mizaçlı kimseler, hemen her zaman hayatın faniliğini ve türlü güçlüklerini düşünmeye yönelirler; Moses Montefiore de, bahçede eğlenceler sürüp giderken, artık yaşayanlar arasında bulunmayacağı zamanı düşündü. Orkestra neşeli bir marş çalar ve konuklar keyifle kadehlerini tokuştururken Moses, karısını yanına alarak parkın içinde dolaşmaya çıktı ve burada hayat arkadaşına, günü geldiğinde gömülmek istediği yeri gösterdi.

Aslında sadece Yahudiler tarafından kutlanmış olan açılış şenliğinden kısa bir süre sonra Kent Düşesi ile kızı Prenses Viktoria’nın gelişi ise tüm Ramsgate halkı için büyük bir sevince vesile oldu.

Düşes ile prensesin karşılanmasında Montefiore de hazır bulundu ve burjuva sınıfının diğer temsilcileri gibi o da saray balosuna  davet edildi. Burada Saray Nazırı Sör John Conroy ile yapılan bir görüşmeden, hanedandan hanımefendilerin Ramsgate’den hoşlandıklarını, fakat gezintiye çıktıklarında meraklı gözlerden rahatsız olmayacakları bir parkın eksikliğinden yakındıklarını öğrendi. East Cliff Lodge parkının anahtarını derhal saray nazırına verdi. Ertesi gün düşes ile prensesin Montefiore’nin arazisinde dolaştıkları görüldü; daha sonraki günlerde de bu gezintiler sürüp gitti.

Genç prenses kordelası renkli hazır şapkası kolunda, neşeli bir tasasızlıkla düşes annesinin yanı sıra yürürken, iki yıl bile geçmeden erguvan renkli krallık harmaniyesini narin vücuduna dolayacağından habersizdi.

Montefiore çifti, incelik göstererek hanedandan bu yüksek kişilerle parkta karşılaşmaktan kaçındılar. Onların bu çekingen davranışı, düşesi pek memnun etti ve Montefiore’ler kendisine yaklaşmadığı için de, bu yaklaşmayı kendisi yapmak istedi, bu amaçla da ilkin Moses’i yemeğe davet etti.

Montefiore bu olayla ilgili olarak günlüğünde şunları yazmıştır: “Daha önceki hiçbir davette, o gün hanedandan hanımefendilerin yanındaki kadar kendimi rahat hissettiğimi hatırlamıyorum. Düşes hazretleri olağanüstü denilecek nitelikte alçak gönüllüydü; masada oturanların hepsi son derecede güleryüzlü ve konuşkandı. Özellikle de ‘Altes Hazretleri’nin bana göstermek lutfunda bulunduğu’ iltifatlarla dolu davranıştan çok duygulandım.”

Ramsgate sakin bir yerdi -belki de özellikle bundan dolayı- iki dostumuz orada kendilerini pek mutlu hissediyorlardı. Yüz ölçümü 24 morgen ([17]) olan çok geniş parkta harikulade gezintiler yapıyor, bunun için de çiy damlacıklarının otların ve çanak yaprakların üstünde pırlantalar gibi parıldadığı, kuşların neşeli şarkılarının göklere yükseldiği sabahın erken saatlerini seçiyorlardı. Balkondan bakılınca, güneydoğuda bir kalenin gururuyla nöbet tutarcasına yükselen “İngiltere’nin beyaz kayalıklarına” kadar uzanan yeşil bir bitki örtüsü görülüyordu. Bayan Judith denizi seviyordu; ama deniz yolculuğunu asla. Bir düşünelim niçin acaba? Gelgelelim Moses kendini hep güçlü hissediyor; bu yüzden de deniz kokulu bir esinti, keskin soluğunu onun alnına sık sık üfleyip durmaktaydı. Bunun sonucu olarak Bayan Judith kocasının hatırına bir özveride bulundu ve onunla birlikte bir defa daha denizde bir gezinti yolculuğuna çıktı.

Bu eğlence gezisi, onlar için yine büyük bir üzüntü kaynağı oldu.

Sakin bir denizde Margate sahil kasabasına kadar gittiler. Fakat ertesi sabah eve dönerlerken, koyu gri sis yığınları denizi kaplamış bulunuyordu. Sis öğleye doğru açılır umuduyla bekledilerse de umutları boşa çıktı. Aksine sis daha da yoğunlaştı. Bu yüzden de gemi -adı Magnet idi-bir kum bankına bindirdi ve ancak iki saatlik bir uğraştan sonra yeniden yüzdürülebildi. Yanlarından sık sık vapurlar geçmekteydi; bu siste, bunlardan biriyle çarpışmak tehlikesi çok yakındı; o nedenle de sis düdüğünün boğuk sesi havada sürekli yankılanıyordu. Birden bir gümleme, bir çatırdı duyuldu. “Magnet”, “Kızıl Korsan” adlı gemiye bindirmişti. Bu gemi, Magnet yolcularının dehşetle açılmış gözleri önünde, birkaç dakika içinde sulara gömüldü. İçindekiler tam zamanında “Magnet”e alınarak kurtarılmıştı. Lâkin “Magnet” de toslamadan dolayı hayli zarar görmüştü. Pompalarını saatlerce çalıştırmak zorunda kalındı. Bereket versin yakınlarda balıkçı tekneleri vardı; bunlar sayesinde yolcular ve tayfalar esenliğe kavuşturuldu.

“Hayatımızda bundan daha büyük bir ölüm tehlikesiyle hiç karşılaşmadık” diye yazıyor Moses, “ve zavallı karımın yürekliliğine hiç bu kadar hayran olmamıştım”.

Deniz kazasından sağ salim kurtulmaları, dostlarımız için 600 liralık bir bağışa vesile oldu. Bu paradan İspanyol ve Alman cemaatlerinin yoksulları ellişer lira, Filistin’deki fakir Yahudiler ise 500 lira aldı.

Moses’in seyahat hevesi, bu olaydan sonra uzunca bir süre küllenmiştir sanılabilir. Hayır, hiç de öyle olmadı. Şimdi eskisine oranla daha da hırsla yürüttükleri dil öğrenme çalışmaları, eğer dışarıda kış fırtınaları uğulduyorsa, onlarda daha çok yeniden seyahat planları tasarlamak isteği uyandırıyordu.

Bu sefer İtalyanca öğreniyorlardı; ama hemen söyleyeyim: Bu

öğrenimde Judith kocasından daha hızlıydı. Fakat Moses de, İtalya’da doğmuş biri olarak onun kendisini geçmesine izin vermek istemiyordu.

“Benimle bahse var mısın?” diye sordu Judith.

“İtalyanca bir sınavı başarırsan yüz lira alırsın.”

“Sınavı sen mi yapacaksın?”

“Elbette! Başka kim olabilir?”

“Pekâlâ, ben hazırım!”

Sınav yapıldı. Judith soruların hepsini cevapladı ve ödülü kazandı.

 

YEDİNCİ BÖLÜM

Payeler ve Payeler

20 Haziran 1837 günü, sabah saat altıda Prenses Viktoria’ya, geçen gece kralın dünyamızdan ayrıldığı ve artık kendisinin kraliçe olduğu bildirildi. Kraliçe günlüğüne şunları yazmıştır:

“Henüz çok gencim ve her alanda değilse bile, birçok konuda hiç deneyimim yok. Ama doğru olanı yapmak iradesi gösterebilmekte, eminim, ancak pek az kişi benden daha fazla iyiniyet ve daha fazla ciddiyet gösterebilecektir.”

Evet, o gençti -18 yaşına daha yeni basmıştı-fakat “doğru olanın” ancak “adalet” bulunan toprakta çiçek açtığını, bu adaletin ülkenin bütün evlatlarına inanç ve sınıf farkı gözetilmeksizin gösterilmesi gerektiğinin bilincindeydi.

Devletin başındaki kişinin böyle bir zihniyette olmasının hayırlı sonuçlarından İngiltere Yahudileri de yararlandı.

Daha önceki yıllarda düşünülmesi bile olanaksız bir durum şimdi gündemdeydi: Şeriflik gibi yüksek düzeyde bir göreve Yahudilerin seçilmesiydi bu.

Hemşehrilerinin güvenini kazanarak şerif seçilen kimse, bir yıl için, bir kontluğun bu en yüksek sivil makamına atanır. Hükümet başkanı payesinde olur ve bir kontluk bölgesinin adliye ve polisle ilgili bütün işlerini yönetir. Jürilerde yer alacakların listelerini yapar, duruşma günlerini saptar, celp belgelerini düzenler ve verilen cezaların uygulanmasını sağlar. Geliri şeriflik dairesiyle bağlantılı değildir; buna karşın giderleri hayli fazladır. Çünkü şerif, çevrede iyi izlenimler bırakmak zorundadır; yani davetler verecek, davetlere gidecektir. Bundan da açıkça anlaşılır ki, ancak para keseleri tıkabasa dolu, saygın yurttaşlar şerif seçilebilirler.

1837 güzünden 1838 güzüne kadar bizim Montefiore, Londra ile Middlesex Kontluğu’nun şerifi oldu.

Bu fahri görevi Moses, Şabbat ve bayram günlerinde hiçbir iş yapmamak koşuluyla kabul etmişti. Her yıl için işleri aralarında bölüşecek ve gerektiğinde birbirinin yerine bakacak iki şerifin seçilmesi, Moses’e ileri sürdüğü koşullara göre hizmet görebilmesi olanağını vermiştir. Şan ve şöhret basamaklarını böyle yukarıya doğru çıkarken, atalarının dininin buyruklarına uymayı asla ihmal etmedi ve dostları, ona kendisi gibi yüksek mevkilere geçmiş bazı dindaşlarının, Şabbat ve perhiz yasalarına uymakta pek titiz davranmadığını söz konusu edince, Moses hep şu cevabı vermiştir:

“Başkalarının ne yaptığı, beni ilgilendirmez; ama ben hep hoşuma giden şeylerin bana yaptırılmasını isterim: Tanrı’ya karşı görevlerim ve kutsal dinimize olan saygım, bütün öteki görevlerin üstündedir.” Yahudi şerifin dinine gösterdiği bu tutkulu bağlılık, her zaman dindar olan Hıristiyan İngilizlerde büyük bir saygı uyandırmıştı.

Onun Yahudiliğe yüksekten bağlılığını, yüksek düzeydeki görevini yapmasına bir engel olarak görmediler. Bu olgu, iki yeni şerifin takdim töreninde başsavcının yaptığı konuşmada açıkça görülür: “Her ne kadar Bay Montefiore, hemşehrilerinin çoğunluğunun bağlı bulunduğundan başka bir dine bağlıysa da, bizler onun üstlendiği görevleri dürüstçe ve toplumun yararına yerine getireceğinden, bir an için bile kuşkuyla düşmedik.”

Moses, bu güveni hak etmiş midir? Bu soruya gönül rahatlığıyla evet cevabı verebiliriz; görevinde yeterince gayretli olmuş ve hayli büyük bir iş yükünü omuzlamıştır.

Bu döneme ait günlük notlarına bir göz atacak olursak, onun göreviyle ilgili işlerin kapsamı hakkında bir fikir edinebiliriz:

“8.30’da evden hareket, 9’da ağır ceza mahkemesi; orada kahvaltı. Ceza yargısıyla birlikte duruşma. Sonra cezaevi, burada ‘Beyaz Haç’ raporunu inceleme. Belediye başkanını ziyaret; ivedi şikâyetler için toplantı. Saat yarımda tekrar ağır ceza mahkemesi; burada ikinci kahvaltı (Lunclı). Saat 5’e kadar duruşmalar. 6.30’da Judith’le birlikte belediye sarayına gidiş, belediye başkanının daveti. Saat l’de eve dönüş.”

Bütün günleri, bazı ufak değişikliklerle hep böyle geçmiştir. Cezaevi yerine bazen bir hayırseverler kurumunu veya cemaatin başkanlık oturumunu ya da “Allianz” ve “Imperial” şirketlerine gitmiştir. Zaman zaman bir cezaevinin denetlenmesi o kadar çok uzun sürmüştür ki, adliyede duruşmalara katılamamıştır. Böyle denetlemelerde kasvetli binaları bodrumundan tavanarasına kadar dolaşır, tutuklularla teker teker konuşur -bir seferinde bunların sayısı 428 idi-, onların şikâyetlerini ve isteklerini öğrenirdi. Üstelik hapishanelerden ayrılırken müdürlerine, hükümlülerin biraz daha rahat yaşaması için bir miktar para bırakmayı da unutmazdı. Hapiste yatanların olduğu kadar, cezasını çekerek dışarı çıkmış olanların da korunmasını, hayatı boyunca büyük bir şevkle kendisine iş edinmiştir.

Bir mahkûm, bizim iyi kalpli Moses’in bir süre başını ağrıttı: Rickie adında bir katildi bu; içkiliyken subayını öldürmüş bir askerdi ve bundan dolayı da idam cezasına çarptırılmıştı. Bu zavallı günahkâra acıyan Montefiore, idam cezasının ömür boyu sürgüne dönüştürülmesi için her çareye başvurdu. Onun isteğini, İçişleri Bakanı da uygun görerek özel bir at tavsiyesinde bulundu; fakat krallık konseyi bu isteği kesinlikle reddetti ve her iki şerife görevlerini yapmaları uyarısında bulundu; bu da idam gününün saptanması demekti.

Montefiore gerçekten çok üzülmüştü; herhalde bu üzüntü, onun tatlı canını kurtarmak için birisinin böylesine zorlu bir uğraş verdiğinden haberi olmayan katilin üzüntüsünden daha fazlaydı. Bu caninin affı için dostumuz, niçin böylesine kararlı bir tutum izliyordu? Öncelikle insan sevgisinden kaynaklanıyordu bu; fakat öte yandan şeriflik döneminin, bir yıllık görev süresi sırasında tek olay olacak bir idamla anılmasından duyduğu korkunun da etkisi vardı. Bunun için son bir çare olarak kraliçenin nedimelerinden Lady Harriet de Blanquiere’e başvurdu, onun katili hücresinde ziyaretini sağladı ve ondan konuyu kraliçeye arz edeceğine dair söz aldı.

Sözü uzatmayalım: İdam cezası uygulanmadı.

Koruduğu kişi için Montefiore’nin kraliçeye de bizzat ricada bulunduğu kesin; bu amaçla -görev süresi boyunca birkaç defa yaptığı gibi- kraliçenin huzuruna çıkmıştır.

Böyle törensel vesilelerde resmi giysisini giyerdi: Siyah kadifeden ceket, dizde bağlanan pantolon, tokalı iskarpin, tüylü başlık, kılıç ve görev simgesi madalyonlu zincir.

Bu kılığı içinde, belediye başkanının seçilmesi şerefine düzenlenen tören alayına at üstünde katıldığı ya da ülkenin yüksek dereceli görevlileriyle örneğin Lord-Kanzler ([18]), bakanlar, arada bir Londra’da toplanan piskoposlar ve yabancı devletlerin elçileriyle birlikte sofraya oturmak olanağını bulduğu zaman kendini yücelmiş gibi hissederdi.

Böyle fırsatlarda Montefiore, birileriyle yakın ilişkiler kurmaktan hoşlanırdı; bu çeşit yakınlıkların, daha sonraları yapacağı yardım etkinliklerinde, baskıya uğramış dindaşlarının lehine büyük yararını görecekti.

Öte yandan iki dostumuz, Londra’da Park Caddesi’ndeki görkemli konaklarında yüksek aristokrasiden beyefendilerle hanımefendileri ve ülkenin en saygın kişiliklerini karşılamak ve ağırlamak şerefine de defalarca ulaşmışlardır.

Montefiore’nin göğsü, eşinin cana yakın görünüşü ve gerçekten çok zarif tavırlarıyla herkesin kalbini kazandığını gördükçe gururlu bir sevinçle kabarırdı. İnce zekâsıyla eşi, konuklarının her biri karşısında söylenecek en uygun sözü bulmasını biliyor; ne doğuştan kentsoylu birinin önünde aşırı saygıyla divan duruyor, ne para aristokrasisine, ne de ruhban sınıfından soylulara ayrıcalık tanıyordu.

Londra sosyetesinin böyle davetlerinde hayır yapmak amacıyla sık sık para da toplanırdı. Montefiore’nin bunlara seve seve ve yüklüce bağışlarla katıldığını söylemeye gerek görmüyoruz. Bağış yapması için tek söz yeterli oluyor ve Montefiore soruyordu: “Ne maran genemişon?” Sonra da hayli yüksek bir meblağı bağış toplayanlara veriyordu.

Baronin Hannalı von Rothschild’in -Judith’in kız kardeşievindeki partide o sırada Napoli’de başgöstermiş kolera salgını konuşuluyordu. İngiliz hekimlerinden oluşan bir kafile, yardım amacıyla Napoli’ye gitmeye hazır bekliyordu.

“Peki, bu baylar niye yola çıkmıyorlar?” diye sordu Montefiore.

“Paraları yokmuş!”

“Yolculuk için ne kadar gerekiyor?”

“İki yüz lira!”

“Bu parayı ben veriyorum onlara!”

Topluma yararlı bu nitelikteki etkinliklerin, krallığın takdirini kazanması gecikmedi.

Bir akşam Montefiore bir başsağlığı ziyaretinden eve dönmüştü ki sokak kapısının zili çaldı. Hiç de uygun olmayan böyle bir saatte gelen kimdi acaba? Önemli bir nedeni olmalıydı.

Gelen Mr. George Carrol’du. Montefiore ile şerifliğini paylaşan kişiydi. Önemli bir haber getirmişti: Lord, Kanzler, kraliçeye LordMayor’a ([19]) baronluk, her iki şerife de şövalyelik payesi verilmesini önermek niyetindeydi.

Bu sevindirici haber gerçekleşti.

Lord-Mayor’un göreve başlaması töreninde payelerin yükseltilişi ilan edildi. Montefiore bugünü, “Gurur verici bir gün” diye adlandırır ve şunları yazar: “Bugün, Ramsgate’de tapınağımızı açtığımız günü saymazsak en çok gurur duyduğum gün oldu. Umarım, inayeti sonsuz kraliçemizin tevcih buyurdukları bu şeref bizler için ve tüm İsrail için mutluluk müjdesi olur.”

Tören alayında Lord-Mayor, şerifler, belediye meclisi üyeleri -hepsi de gala üniformaları içinde-belediye binasından Guildhall’e ([20]) yürüdü. Burada kraliçe, paye verilecek olanları beklemekteydi. Yapılan bir selamlama konuşmasından sonra kraliçe, Lord-Mayor’un payesinin yükseltilişini duyurdu. Ardından her iki şerif salona götürüldü. Törende hazır bulunanlar hep birlikte ayağa kalktılar. Salonda tam bir sessizlik vardı. George Carrol diz çöktü ve kraliçenin ona kılıçla dokunmasıyla şövalye oldu. Ondan sonra Montefiore diz çöktü. Kraliçe kılıçla onun sol koluna hafifçe dokundu ve yüksek sesle:

“Ayağa kalkın, Sör Moses!” dedi.

Moses, gözlerini yukarıya doğru çevirip bakınca, kendisinin seçmiş olduğu süsün bulunduğu şövalyelik sancağının başının üzerinde dalgalandığını gördü.

Tanrı’nın sözlerinin tüm dünyaya yayıldığı ülkeyi düşünerek Montefiore, şövalyelik arması olarak Lübnan’ın sedir ağacını seçmişti; ağaç, iki çiçek dağının (Monti di Fiori) arasından yükselmekteydi. Arma levhasında bir yüz siperi, devekuşu tüyleri ve taç yer alıyor; levhayı da bir yanından bir aslan, öbür yanından bir geyik tutuyordu. Bu arma hayvanları, üstünde İbranice harfleriyle “jerrusalem” yazan birer bayrak taşıyorlardı. Arma levhasının alt kısmına üstünde Montefiore’nin sloganı bulunan bir bant dolanmıştı. Slogan şöyleydi: “Think and Thank” (Düşün ve Şükret).

Arma levhasının böyle anlamlı biçimde düzenlenmesinin kaynağında Kutsal Kitap’tan sözler vardı:

“Dürüst adam hurma ağacı gibi yeşil olacak, Lübnan’daki sedir ağacı gibi boy atacaktır.” (Mezmurlar 92, 13)

“Gözlerimi dağlara kaldırıyorum. Bana yardım nereden gelecek?” (Mezmurlar 121, 1)

“Bir aslan gibi güçlü ol, göksel babanın isteklerini yerine getirmek için.” (Babaların Sözleri V, 23)

“Bir geyiğin suyu özlemesi gibi, benim ruhum da seni öyle özlüyor, ey sonsuz olan!” (Mezmurlar 42, 2)

Montefiore mutluydu. Mutluluğu, kazandığı bu yüksek şerefin gururunu okşamasından ileri gelmiyordu; hayır, bundan hoşlanmayacak kadar alçak gönüllüydü-mutluydu; çünkü karısının gözlerinde içten bir sevincin parıldadığını görmüştü ve mutluydu; çünkü heyecanla çarpan kalbinde birden, “Benim yaşlı anacığım buna nasıl sevinecektir!” düşüncesi canlanmıştı.

Bu, aynı zamanda onun ilk ziyareti olacaktı.

Kaynak: Dünyanın En Ünlü Yahudisi-Sör Moses Montefiore, Bir Yaşam öyküsü, Yazan: Dr. Eugen Wolbe Çeviren: Esat Nermi Erendor, Temmuz 2000, İstanbul

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s