“BUKAĞI” Niyâzi-i Mısrî kaddesellâhü sırrahu’l âlî 6. BÖLÜM

12

Deniz seyahati sakin geçti; Mısrî, Azbî Çavuş’la ve kendisini merak eden yolculardan bir kısmı ile bol bol sohbet etti. İnsan hakkında, İslamiyet ve Osmanlı hakkında bol bol konuştu, Osmanlının, kendisinin yetişemediği parlak devirlerinden bahis açtı. Öfkeden ziyade hüzün vardı konuşmalarında. İstek üzerine bazı şiirlerini okudu onlara. Bir hasta kadını, nefesi ile iyileştirdi. Birçok deniz tutana okudu, onlar da iyileştiler. Bir gün fırtına oldu, güneş sabahtan beri yüzünü göstermemiş, kara kara bulutlar gökyüzüne kümelenmişti. Şiddetli bir fırtına oluyor, zorlu dalgalar vapuru fena hâlde sallıyordu. Yolcular korkulu, kaptan endişeli idi… Onun sohbetinde bulunan ve hemen hiç konuşmayan bir adam Mısrî’nin yanına gelerek fırtınayı durdurmasını rica etti. Mısrî:

—           Şimdiye kadar hiç fırtına durdurmadın, ama senin hatırın için, (havaya doğru elini sallayarak) haydi dur ey mübarek, dedi…

On, on beş dakika sonra bulutlar dağılmaya, güneş yüzünü göstermeye başladı, sular duruldu… Bir saat sonra gökyüzü yine masmaviydi. Adam gelip:

—           Allah senden razı olsun, dedi.

Mısrî gülümsedi:

—           Ben yapmadım senin hatırın yaptı, diye cevap verdi.

—           O hâlde doğru bir kanala rica etmişim efendim, dedi adam.

—           Her mürşit her zaman doğru bir kanal değildir oğlum, dedi. Biz cümlemiz O’na bağlıyız, canı isterse gemiyi batırır, istemezse böyle kurtarır. Ölüm vaktimizi yalnız O bilir, duaların kabul olunup olunmayacağını da. O ne güzel bir Allah’tır ki, bu kez senin yüzüne baktı, saf ve temiz gönlünün ricasını geri çevirmedi. Yoksa benim elimde bir şey yok, ben sadece senin hatırın için fırtına dursun diye O’nun rızasını istedim. Hiçbir mürşidin elinde bir şey yoktur, velev ki Yüce Mevla istemesin, her şey olur, yalnız Rabb’im “Ol” deyince.

***

Azbî Çavuş, gözetimde bulunan bir görevliden ziyade, bir mürit gibi ona hizmet ediyordu. Mısri’yi, onun ayak bileklerine hemen bukağı taktıran kale komutanına teslim ettikten sonra Edirne’ye dönmesi gerekiyordu, ama Edirne’ye istifasını gönderdi ve artık mürşidi olan Mısrî’ye hizmet etmeye adadı kendini…

Kısa bir süre sonra kale komutanı, Mısrî’nin ziyaretçilerine kapısını açtı. Aynı zamanda Rodos’a sürülmüş fakat adada dolaşması serbest bırakılmış Kırım Hanı Selim Giray başta olmak üzere, pek çok ziyaretçisi oluyordu Mısrî’nin. O, sanki ayak bileklerinde bukağı olan bir kalebent sürgün değil, kendi tekkesinde kendi postuna oturmuş bir mürşit idi. Onun şöhretini duyan Hristiyanlar da ziyaretine geliyorlardı. Mısrî bütün ziyaretçilerini gönül hoşluğu ile karşılıyor, onlarla uzun uzun sohbet ediyordu.

Selim Giray Han, Mısrî’ye her gün on iki çeşitli bir yemek tepsisi göndermeye başlamıştı. Mısrî bu yemeği sadece iki çeşide indirtti, kendisine gelen yemeğin büyük kısmını zaten Azbî Çavuş’a ayırıyordu. Sohbetlerin dışında sadece namaz, niyaz ve zikirle meşgul oluyordu; ne şiir ne de nesir yazıyordu. Arada sırada yanında olan mecmuasına hatıralarını kaydediyordu, ama bu mecmuayı daha ziyade karışık cifır hesapları için kullanıyordu. Bir süre sonra kale komutanı, ayağındaki bukağıları çıkarttırmış, bir bakıma onu rahatlatmıştı, lâkin Mısrî’nin bu rahatlığa da pek aldırdığı yoktu.

***

Bir gün Selim Giray Han gelip:

—           Şeyhim, dedi, beni kendi hanlığım sürgüne gönderdi, ancak şimdi, Osmanlı beni, İkinci Polonya Seferi için çağırıyor, yine Kırım Hanı sıfatıyla gideceğim.

—           Demek zaman zaman, Osmanlı da adamın kıymetlisini tanıyor, dedi Mısrî ve gülümseyerek, git oğlum, dedi, seferiniz kutlu olsun, zaferle döneceksiniz inşallah.

Mısrî, Selim Giray Han’ı gülümseyerek yolcu etti lâkin burada kendisini anlayan birkaç kişiden biri olan dostunun gitmesinden hüzünlenmişti. “Keşke Osmanlı’nın tahtına bu Tatar hanları otursaydı.” diye düşündü. Polonya Savaşının yine zaferle neticeleneceğini gönül biliyordu, ama Mısrî bu zaferi küçümsüyordu. Onca bu, fakir fukara bir adamın bir gün için kuzu budu yiyip sevinmesi gibi bir şeydi!.. Buna rağmen zafer için dua etti.

***

Aslında Polonya; Almanya ve papanın yardım vaatlerine güvenmiş ve kış içinde Başkomutan Sobiesky, Lublin ve Lwow’u Osmanlı’dan geri almıştı. Çünkü, kasım ayında Osmanlı ordusu, Hacıoğlupazarı’nda kışlağa girmişti. Vaatlerle heyecanlanan Sobiesky, bu yüzden ortalığı pek boş bulmuştu.

Haziran ayında ordu padişah ve sadrazamla birlikte, Hacıoğlupazarı’ndan hareket etti. Ukrayna ve Podolya’ya girildi, ümduğu yardımlar gelmeyince de Başkomutan Sobiesky, barış istedi. Podolya ile Ukrayna arasında Bug İrmağı üzerinde Ladyzyn’de otuz iki gün kalan sultan, barış esasları kararlaştırılınca Edirne’ye döndü. Yıl 1674’tü.

Antlaşmaya göre; Hotin, Podolya, Lwow, Ukrayna Osmanlı’da; Galiçya ile Lublin Polonya’da kalıyordu. 1676’da yapılan bu antlaşma ile, iki devlet arasında yedi yıllık bir barış sağlanmış olacaktı…

Aynı yıl Fazıl Ahmet Paşa öldü, yerine sadrazam olarak Merzifonlu Kara Mustafa Paşa atandı. Fazıl Ahmet Paşa’nın kırk bir yaşında ansızın vefatı, sarayda pek çok kimseyi mateme boğmuştu.

***

Mısrî de, onu bu sürgüne yollayan Fazıl Ahmet Paşa’yı çoktan bağışladığı için, Osmanlı’nın hayrına gördüğü bu adamın böyle genç yaşta ölmesine üzüldü, onun için uzun uzun dua etti…

Rodos’a geleli sekiz buçuk ayı bulmuştu. Mısrî, Kâsım’dan ilk mektubunu aldı. Acılı bir mektuptu, acı haber veriyordu. Hiçbir sağlık meselesi olmayan Derviş Ağası, bir gece yatağında sessizce gitmişti… İşte bu acı çok fazla geldi Mısrî’ye. Şeyhi Sinan Ümmî’nin kaybını bir kez daha yaşadı, mateme büründü. Kâğıdı kalemi eline alıp onun vefatına tarih düşürdü, ona hasretini, sevgisini dile getirdi, ne büyük bir terbiyeci olduğunu söyledi.

Artık sihir bozulmuş, Mısrî kalemi kâğıdı eline almıştı ve belki matemine deva olur diye, Şeyh Ağasının da pek sevdiği, Yunus Emre’nin “Çıktım erik dalına anda yedim üzümü” mısrası ile başlayan şiirini, “Şerh-i Nutk-ı Yunus Emre” ismiyle şerh etti, onun ruhuna hediye etti.

Rodos’a gelişinin dokuzuncu ayında gemi, Mısrî’nin affını ve geriye çağrılma emrini getirdi. Aynı gemi ile ve Azbî Çavuş’la birlikte İstanbul’a, orada hiç eğlenmeden Bursa’ya geri döndü.

Affı ve dönüş haberi, ondan evvel gitmişti Bursa’ya. Başta kendisine vekil bıraktığı Şenikzade Mehmet Efendi olmak üzere, bütün dervişleri ve büyük bir sevenler grubu onu karşıladı. Doğru tekkeye gidildi, herkes Bursa’da Mısrî’ye karşı birikmiş olan kinin artık bittiğini söylüyordu, düşmanları sevenlerinden olmamıştı ama, artık Mısrî davası gütmüyorlardı…

Ancak geç vakit evine dönen Mısrî, karısının saçlarını okşadı, alnından öptü; oğluyla kızını birer dizine oturtup, onları sevdi okşadı, ikisiyle de ayrı ayrı konuştu. Kocasının rahat ve neşeli hâlinden cesaret alan Gülsüm, yine de çekinerek tüy gibi ince, zarif ellerini onun sakallarında gezdirdi:

—           Şeyhim, dedi, ne olur, çocukların için hiç olmazsa, daha tedbirli olamaz mısın artık? Hiç politika yapmadan, devlet adamlarına çatmadan, vahdet sırlarını açmadan, sadece zahir din konularında vaaz ve nasihat edemez misin?.. Bana ve çocuklarına acımaz mısın? Senin yokluğuna dayanmak hepimiz için zor oldu.

—           Mustafa ağabeyin sizlerle meşgul olmadı mı?..

—           Oldu, olmaz olur mu! Ama elbet senin yerin başka.

Mısrî yumuşak bir sesle:

—           Bak Gülsüm Hanım, dedi, Allah nasıl isterse öyle olur. Edirne’de o konuşmayı yaptığım zaman, yemin billah olsun ki, o sözleri sarf etmeye hiç niyetim yoktu. Fakat bana bir şeyler oldu, ne oldu ben de bilemem… Bunu da unutma ki, benim ağzımdan konuşan O’dur.

—           Hiç olmazsa bana bir söz versen ya da yemin etsen, bilmem ki…

Mısrî ciddileşti:

—           Gülsüm Hanım, benim gibi Cenab-ı Hakk’ın kaderine, kazasına boyun eğmiş biri için, bir dünyevi konuda söz vermek, yemin etmek yakışır mı? O nasıl isterse öyle olur. Sen tasa çekme, görelim bakalım Allah neyler. Yok mu bir sıcak çorban?

Gülsüm yer sofrasını hazırlarken, gözyaşlarını içine akıttı.

Mısrî, mum yapma işine de tekrar başladı. Fakat ilk ziyareti Miskinler Mahallesine oldu, yine eskisi gibi onlara sepet sepet meyve götürdü. Bu sepetleri mahallenin sınırına kadar gelen dervişleri taşıyorlardı. Şeyhleri, onları daha içeri sokmuyordu.

***

Havalar ısınmış güzelleşmişti, dervişleri ve fakir fukara ile arada sırada yaptıkları kır sohbetlerinin, eğlencelerinin vakti gelmişti. Mısrî bu kır gezilerine özellikle fakir fukarayı davet ediyor, onların midelerini ve gönüllerini odun ateşinde çevrilen kuzular, bir, bazen birkaç kazan pişen pilavlar ve sohbetleriyle hoş ediyordu. Bu kez esnaftan kişiler de karıştı Uludağ eteklerinde yapılacak olan kır gezmesine…

Sabah namazından sonra yola çıkıldı. Malzemeyi ve kazanları, üzerinde oturup yatacakları kilimleri, kurulacak çadırları eşekler taşıyordu… Mısrî’ye her zamanki gibi at teklifi yapıldı, o da her zamanki gibi reddetti. “Sizlerle beraber yürümek daha güzel.” dedi.

Uzaktan bir bulut halesi içinde Uludağ görünüyordu. Çiçek, özellikle hanımeli kokusu ile sarılmışlardı… Papatya, gelincik, sarı çiçek tarlalarından geçip tırmanmaya başladılar. Şimdi daha çok kekik kokusu vardı; bir kısmı, dönüşte evlerine götürmek için kekik topluyordu… Karanlık ulu ormanlarla kaplı dağın yamacında bir süre mola verdiler. Buradan, Bursa yeşil bir fon içinde, yüze yakın beyaz minaresi, bir o kadar kubbesi, kırmızı damlı evleri ve dev gibi ceviz ağaçlarının, çınarların, selvilerin aralarından kıvrıla kıvrıla akan Nilüfer Çayı ile bir çocuk masalından fırlamışçasına güzel görünüyordu.

Tekrar yürümeye başlayınca epey zengin bir esnaf olan, zenginliğinden de gizli gizli pek gurur duyan, adı “pinti’ye çıkmış Burnu Büyük Kemal Efendi, Mısrî’nin yanına gelip onunla yürümeye başladı ve sordu:

—           Şeyhim, Yüce Allah’a daha yakın olmak isterim, ama işimi gücümü bırakıp derviş de olamam, ancak namazımı kılabiliyorum. Başka ne yapabilirim?

—           Yüce Allah’a yakın olmak istemen, hayırlı bir arzudur Kemal Efendi. Ancak derviş olmak için iş güç bırakmak gerekmez, bunu bilmen lazım.

—           Bilirim de efendim, benim işim büyüktür, çevirmesi kolay değildir, öyle herkese güvenemem, hırsız riyakâr çoğaldı zamanımızda. Yani efendim oğullarım büyümeden kimselere emanet edemem işimi… Dervişlikten başka ne yapabilirim acaba?

—           Yaa. peki, o hâlde şunu kesin olarak söyleyebilirim; Allah a yakınlaştırıcı sebeplerin en kuvvetlisi alçak gönüllülüktür. Uzaklaştırıcı sebeplerin en kötüleri ise kibir ve şöhrettir. Bir de şöyle bir Kutsi Hadis vardır, der ki: “Benim velilerim, benim kubbelerimin altındadır, onları benden başka kimse bilemez.” Bunu biraz açalım; yani Allah Teala’nın örtüsü ile ayıp kubbelerinin altında gizli olan velileri kimse bilemez. Sen onu ayıplı görürsün, ama o bir velidir! Bizler birçok kimseye, pek düşünmeden ve emin bile olmadan; zındık, asi, riyakâr, hırsız yaftalarını çok kolay yapıştırabiliriz, ama bu kişiler yaptıklarından ötürü kalplerinde bulunan derin üzüntü, Allah’ı bilme, kendi nefsi ve diğer kullar hakkında iyi zan besleme, herkese alçak gönüllü davranma gibi sebeplerden biri, birkaçı ile Allah’a yakınlaşmış olabilirler… Bizler bilemeyiz, onun için kim olursa olsun, ne şekilde olursa olsun, onun karşısında bir gurura kapılmadan, “Ben senden daha iyiyim, şuyum buyum…” demeden, böyle bir şeyi içinden bile geçirmeden, hakkında iyi zan beslemeliyiz. Ve hayır yapmalıyız, bol bol hayır; örneğin çeşmeler, köprüler, sıbyan okulları, mescitler yaptırmalıyız… Anladın mı Kemal Efendi?

Kemal Efendi suçlanmıştı, başını önüne eğdi:

—           Anladım şeyhim, dedi ve izin alarak uzaklaştı yanından…

Vakit öğleni bulmuştu, Mısrî, dervişlerine:

—           Daha fazla tırmanmayalım, dedi, şuralarda bir akar su bulup yerleşelim.

Öğlen namazında Mısrî imamlık yaptı. Kuzular cemaatten uzak bir yerlerde kesildi, fazlalıkları toprağa gömüldü, ateşler yakıldı. Kuzular ateş üzerinde dönmeye, kazanlarda pilav suyu kaynamaya başladı. Bazı evli dervişler, hanımlarına börek, dolma falan yaptırmışlardı, onlar çıktı ortaya. Acıkan birçok kişi bunlardan nasiplendi.

Yemekler yenip akşam namazı da kılındıktan sonra yatsıya kadar ney, bendir ve kudüm eşliğinde zikir yapıldı. Yatsıdan sonra ise bir büyük ateşin karşısına çepeçevre oturdular… Herkes konuşmak istiyor fakat kimse lafı açmaya cesaret edemiyordu.

Nihayet Kasap Zikrettin Efendi:

—           Şeyhim, dedi, zamanımız pek kötü oldu, kıyamet mi yaklaşıyor nedir… İnsanlarımız işi gücü bırakıp boş laflara dalmayı iş edindiler. Kahveler adam almıyor, birbirlerine gidip gelmeler pek sıklaştı. Bu kadar konuşup, dertleşecek ne bulurlar bilmem. Sanırım hep boş lakırtı, sanki koskoca Osmanlı Devleti’nin işlerini bunlar halledecek!..

Mısrî, hafifçe tebessüm etti:

—           Zikrettin Efendi, dedi, bir adam sebebi bilinmeyen, teşhis dolayısıyla tedavi yapılamayan bir hastalığa yakalanınca akıl öğreten çok olur, âdettir. Osmanlıyı dillerine düşürmeleri onun yakalandığı hastalıktandır. Bu hastalık iyileşir de iyileşmeyebilir de, hemen Cenabıhak yüzümüze baksın… Birbirine gidip gelme deyince, şunu bilelim ki; Yaradan, bütün insanları tek bir nefisten yaratmıştır. Bundan dolayı birbirine gidip gelmeler, aralarındaki sevgiyi artırır. Sevmek ise sevaptır. Çünkü Allah, insanları sevgisinden, sevgi ile yaratmıştır. Bu yüzden Allah için sevmek gerekir… Evet Allah için sevmek, bazen de yine Allah için kızmak gerekir. Lâkin bu kızma, fevkalade ince bir husustur, kıl gibi, kıldan da ince bir nokta… Emin olmadan açık açık görüp bilmeden bu yapılamaz.

Berber çırağı sordu:

—           Yani neden emin olmadan efendim?

—           Eğer bir adamın küfre, şirke, Allah’a isyana battığını, dediğim gibi açık açık bilirseniz, kanıtları gözlerinizle görmüşseniz, ona kızabilir, yüzüne karşı öfkelenebilirsiniz; kimin için?

—           Allah için şeyhim.

—           Evet… Sabahleyin Kemal Efendiye de söyledim, yoksa insanlar için kötü zan beslemek olmaz; kötü zan, sadece sahibini kötüye götürür. Bütün bunlara dikkat etmek lazım gelir.

Gençten bir ayakkabıcı çırağı:

—           Şeyhim, dedi, söz arasında geçer; ihlaslı adam denir, hani ben de kullanmışımdır belki, fakat ayıptır söylemesi ihlas nedir bilmiyorum, bir açıklar mısınız?

Mısrî derîn bir nefes aldı, ayakkabıcı çırağının temiz, saf yüzüne bakıp tebessüm etti:

—           Oğlum, dedi, halk “ihlas”ı genellikle içtenlik anlamında kullanır, temizlik, saflık anlamında kullanır, yanlış değil… Çünkü Kur’an’da da saflık, temizlik, katıksızlık, riyanın zıddı olarak geçer. Tasavvufta ise ihlas; Allah’ın rızasını gözetme, sözün öze, özün söze uyması, riyakâr ve ikiyüzlü olmamak anlamını taşır. Ne demiş Hazreti Mevlâna: “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.” Burada en önemli nokta, yaptığımız her işi, Allah’ın rızasını kazanmak için yapıyor olmamızdır. Eğer bunu içtenlikle becerebilirsek, zaten göründüğümüz gibi olur, olduğumuz gibi görünürüz… Bilir misiniz O, cenneti verirken, yapılan iş ve hareketlerin, tutum ve davranışların ihlaslı olmasına bakar. Fakat ahirette Allah’ın yüzüne bakabilmek tamamıyla O’nun kullarına olan sevgisinin bir neticesidir, O’nun lütfudur… Kutsi Hadis’te: “Onu sevdiğim kulumun kalbine koyarım.” der, böyledir.

—           Sağ olun, anladım ama bir de şeyhim, dedi ayakkabıcı çırağı, siz bilirsiniz bu sülük, salik nedir yani derviş salik mi oluyor?

—           Epey meraklısın sen, aferin Arif, böyle aklına geleni hep sor, sormak daima faydalıdır. Evet, sülük; bir manevi yola girmek demektir, yani Allah’a ulaşmak için, ahlakını, nefsini temizleme yolu. Manevi yola, gönül yolu da diyebiliriz. İşte salik; kalbi bu yola düşen kimseye denir. Salikin yaptığına seyr-ü sülük da denir. Sülük; parça ruhun, Bütün’e ulaşmasıdır da denebilir. Söyle bakalım parça ruh nedir? Bütün nedir?

—           Sanırım şeyhim, şey… Burada Bütün, Allah oluyor, o hâlde parça ruh da insan…

—           Tamam, anlamışsın, arada sırada tekkeye de uğraşana sen Arif. Şunu da hiç unutma ki, aslında, şu evrende aklına gelen her varlık, bir şekilde seyr-ü sülük yapmaktadır. Kendi çapında kemale yani olgunluğa doğru hareket halindedir.

Kâmil Efendi söze karıştı:

—           Herhâlde peygamberler sülük yapmazlar.

—           Hayır, peygamberler de süluke tabidirler, dedi Mısrî ve sordu:

—           Başka suali olan var mı?

Artık gelen bütün sorular şeriatla ilgiliydi. Gece kapanmak üzereyken, orta yaşlı fakat güçlü kuvvetli ve küçük bir bakkal sahibi olan sol gözü kör Selim Efendi, hanımından bahis açtı:

—           Şeyhim, dedi, benim bir derdim var. Burada kimseyi ilgilendirmez, ama sizi bulmuşken anlatayım istedim… İlk eşimin vefatından sonra, kız kardeşlerim bana bir hanım buldular. Hem yaşı genç hem de pek güzel bir hanım, ama kendi isteği ile vardı bana. Uzaktan göstermişler beni, bir gün de peçeli falan bakkalıma gelip zeytin almış, bunlardan haberim yok. Meyse lafı uzatmayayım, bu hanımla evlendik, fakat o kendi güzelliği ile çok böbürlenen biri, güzellikten başka önem verdiği bir şey yok… Beni de çirkin bulduğu için olsa gerek, sürekli başıma takaza oluyor. Beni tek gözlü olduğum için küçümsüyor, burnumu eğri buluyor, saçlarımın dökülmeye başladığını söylüyor, yani bir gün geçmiyor ki yeni bir kusurumu bulmasın… Fena hâlde bunaldım, derdimi de kimselere açamıyorum, şimdi size danışmak istedim, gönlüm hiç elvermiyor ama acaba onu boşasam mı?

—           Yaa, dedi Mısrî, sen de Selim Efendi çarelerin en zorlusunu bulmuşsun! Boşanmak çare değil, onunla güzel güzel konuşman lazım önce. Hele boşanmaya gönlün de el vermiyorsa, ayrılık düşüncesini at kafandan. Onunla konuş ve anlat ki; güzellik ve kuvvet geçici şeylerdir. Şunu bilsin; güzellik de, kuvvet gibi her insanda vardır, çocukluktan yirmi yaşlarına kadar, Allah’ın bu bağışı her insanda giderek artar (durdu, derin bir nefes alıp boşalttı, devam etti) ve sonra da giderek eksilmeye başlar. Hatta kuvvet ömür ortalarına kadar artar ve sonra eksilmeye başlar. Şöyle bakınca sende güzellik var, fakat gücün kuvvetin daha çok yerinde. Söylediğin üzre güzel olan eşinin, gücü kuvveti sana denk değildir, yani senin de ondan üstün tarafın var, bunu böylece bil, eşine onu küçümsemeden bu gerçeği hatırlat. Evet ne diyordum, yeter ki insan, bu güzellik ve gücün Allah’ın kendisine vermiş olduğu emanetler olduğunun idrakine varsın ve bütün şeyler gibi tekrar O’na döneceğini bilsin. Ve güzelliği ile de gücü ile de asla böbürlenmesin. Zira insanın kendisinde bulunan emanet ve ariyetlerle başkalarına kibretmesi (gülümsedi); ahmaklıktır!.. İnsanlarda daha bunlara benzer hâller çoktur, her güzelin, daima daha güzeli, her güçlünün efendim her akıllının daha güçlüsü ve akıllısı vardır, bulunur… Bunları eşine, güzel güzel anlat; böbürlenmenin, kibrin, bunlarla başkalarına takaza etmenin, Allah önünde günah olduğunu söyle, (tekrar nefes aldı ve boşalttı ve adamların yüzlerine dikkatle bakarak) Şimdi söyleyin bana, dedi, bu anlattıklarım doğru mu, eksiği var mı?

Hemen hepsi, hep birden:

—           Doğrudur, eksiği yoktur, dedi.

—           Anlattıklarım doğrudur fakat eksiği vardır, dedi Mısrî, çünkü her insanda, hem de hiç geçmeyen yani giderek eksilmeyen fakat arttıkça artan bir güzellik bulunur, bulunması gerektir.

Dervişleri anlamışlardı, yüzlerinde hafif tebessümler uçuştu, öbürleri boş boş baktılar. Mısrî:

—           Hem de Allah’ın izni ile bizim yapabileceğimiz bir güzellik (adamların gözlerine baktı tek tek, bu gözler boştu, umutsuzca tebessüm etti). İç güzelliğinden bahsediyorum, dedi.

Adamlar rahatladılar birden:

—           Haklısın şeyhim, dediler, biz düşünemedik.

—           Sen de düşünemedin mi Selim Efendi?

—           Aklımdan geçti şeyhim ama ya yanlışsa diye, sesimi çıkaramadım.

—           Benimle konuşurken içinizden ve aklınızdan geçeni, edep dairesinde söyleyin, seslendirin onu, dedi, anlaştık mı?

—           Anlaştık, dediler.

—           Eveet Selim Efendi, aslında eşine ilk söyleyeceğin bu olmalı. Maddi güzellik geçicidir, geçici olmayan tek güzellik ve hatta güç, yalnız; iç güzelliği ve iç kuvvetidir. Geçici yüz güzelliği ile övünmek, işte bu yüzden budalaların işidir. Haydi bakalım şimdi ateşi dinlendirelim, yavaş yavaş yatıp uyuyalım. Sabah namazında görüşürüz inşallah.

Mısrî’nin hemen yatıp uyumayacağını, ibadet edeceğini biliyorlardı dervişleri, ama o “dinlendirelim” dediği için, ateşi söndürdüler.

Ertesi günü, ikindiden sonra, dudaklarında ilahiler, ağır ağır indiler dağdan… Herkes mutluydu, Selim Efendi bile. ***

Mısrî, Rodos sürgününden önce yaptığı gibi, yine tekkesinde adam yetiştirmeye çalışıyor, yine Olu Cami’de vaazlar veriyor, nasihat ediyordu… Fakat yaptığı halvetlerin etkisiyle giderek cezbesi artmaya başladı, yine cifir hesaplarına döndü; yine Hazreti Hasan ile Hüseyin’in elçiliklerinden bahsetmeye, yine devlet büyüklerine çatmaya başladı. Kürsüde halkın anlayamayacağı, çözüp sonuca varamayacağı sözler söylüyordu. O kaybolmuş olan Mısrî düşmanlığı, yeniden baş gösterdi. Vanî Efendinin adamları zaten hiç boş durmuyor, Mısrî’nin her yaptığını saraya jurnalliyorlardı. Hatta onun Miskinler Mahallesine ziyaretlerini bile: “Cüzzamlıları da ayaklandırmak istiyor.” diye ihbar etmişlerdi.

Vanî Efendinin en büyük isteği; Mısrî’yi tekrar sürgüne yollamak, böylece sesini kesmekti. Haberleri, Padişah IV. Mehmet’e ulaştırıyordu. Sultanın inanmadığı bir tek cüzzamlıları ayaklandırma meselesiydi:

—           Hoca, dedi, senin adamların da meseleyi abartıyorlar; cüzzamlılar ayaklansa ne olur, ayaklanmasa ne olur!.. O kaderin sillesini yemiş zavallı adamları, elbet Mısrî, merhametinden ziyaret ediyordur, kimsenin yüzlerine bakmadığı, onlardan bucak bucak kaçtığı bir zamanda, Mısrî, gönüllerini hoş ediyor demek ki… Söyle adamlarına böyle saçma sapan ihbarlardan kaçınsınlar, yoksa hepsini sürerim.

“Başüstüne Sultanım” dediyse de hocası, daha akla yakın olan ihbarları, ona nakletmeye devam etti.

***

Mısrî, bir gün de sadece özel sohbetlerinde konuştuğu bir şeyi kürsüden, halka söyleyiverdi. Kırım Hanlarını övdükten sonra:

—           Osmanlı’nın tahtına onlar daha çok yakışırdı; bizim saltanata da yeni, taze bir kan aşılaması olurdu, dedi.

Bu sözler, onun düşmanlarının arayıp da bulamadıkları bir şeydi.

Böylece Mısrî durmadan halkı şaşırtırken, düşmanlarının ekmeğine yağ sürüyor, onları sevindiriyordu. Bu arada onun çok içten duyduğu Hazreti İsa sevgisini şiirlerinde belirtmesi ve yaptığı Osmanlı aleyhtarlığı Avrupa’da da tanınmasına vesile olmuş, birçok şiiri Almanca ve Fransızcaya çevrilmişti.

O günlerde, Kâsım’dan bir mektup aldı: ‘Ağam,” diyordu Kâsım, “Bursa’da bir kısım halkın söyledikleri, padişahın ağzında gezermiş, güya sen Kırım’ın Tatar hanlarını, bizim Osmanlı sultanlarına tercih edermişsin! İnanılacak gibi değil! Oysa biliyorsun sultan da Halvetidir ve ramazanlarda hep senin ilahilerini dinler, yani sana karşı bir sevgisi vardır, fakat şimdi iki husustan öfkeliymiş. Bir de yine cifir hesaplarına dönmüşsün. Bu kez Hazreti Hasan’la Hüseyin’in peygamberliklerini daha şiddetle iddia edermişsin. Yapma ağam, kendin bütün bunlara inansan bile içinde kalsın, elaleme söyleme. Senin söylediklerini saraya nakledecek kim bilir kaç casus vardır orada! Unutma ki, ağzından çıkan her söz, İstanbul’dan işitiliyor.”

Mısrî, Kâsım’ın mektubuna, bir şiirinden, bir beyitle cevap verdi:

Halk içre bir âyineyim, herkes bakar bir an görür

Her ne görür kendi yüzün ger yahşi ger yaman görür

13

Yine de Vanî Efendi’den gelen şikâyetler değil, bizzat Bursa Kadısı Ak Mahmut Efendinin durumu resmen devletin merkezine bildirmesi sultan üzerinde etki bıraktı. Bu kez Mısrî, Limni Adasına sürüldü, altmış bir yaşındaydı.

Tekkeden alıp, yine ayak bileklerine bukağıları takıp apar topar götürdüler.

Mısrî ancak, Şenikzade Mehmet Efendiyi kendisine vekil tayin edecek ve karısının ağabeysi Mustafa ile evine selam yolla&p, ondan kız kardeşine ve çocuklara göz kulak olmasını isteyecek vakti bulabildi. Bir de arada sırada hatıralarını ve fikirlerini yazdığı, türlü cifir hesapları yaptığı Mecmua adlı eseri ile bazı risalelerini ve bazı kıymetli kitaplarını yanına aldı. Dervişleri de onunla birlikte gitmek istedilerse de Mısrî müsaade etmedi.

Gemiye giden yol boyunca öfkesi arttı. Yalnız, padişaha, Vanî Efendiye, Bursa kadısına değil, pek çok kimseye, pek çok şeye kızıyordu. Nihayetinde o. kendi fikirlerini söylemişti. Kendi fikirlerini söylemenin bir suç olmaması gerekirdi, çünkü Mısrî rastgele bir adam değil; Allah’ın yoluna erişmiş, Bir’le tekrar tekrar bir olmuş bir şeyh, bir bilgindi. Bilge idi. Sözlerinin dinlenmesi, değerlendirilmesi lazım gelirdi. Padişahın adamları ise ne yapıyor, onu bilmem hangi adaya sürgüne gönderiyordu!

Böyle düşünüyor, hemen hiç konuşmuyor, pek az yiyip içiyor, yahut oruç tutuyordu…

Onu yarı vecd hâlinde gemiye bindirdiler. Üç günden beri ağzına bir lokma koymamış, bir damla su içmemişti. Ve gemide öfkesi taştı; yanında getirdiği birçok kıymetli kitabı, kendi risalelerini parçalayıp yırtıp dalgalara attı. Yol boyu oruç tuttu, o çok sevdiği denize bile bakmadı, zikirle meşgul oldu. Sonra yavaş yavaş öfkesi dindi, sanki halvete girmişçesine yumuşadı, rahatladı. Eğer Allah istemese, böyle bir şey başına gelmeyecekti elbet. Ve Mısrî, ne zaman Allah’ın takdirine karşı gelmişti ki, bu sefer gelsin! Yolculuğun sonuna doğru, herkesle ahbap olmuş, onlara vaazlar vermiş, nasihat etmişti. Birçok yolcu derdine dermanı onda buldu, çevresi sevgi ve saygıyla kuşatıldı…

***

Limni kalesindeki yarı karanlık taş odasında halvete girdi… Halvetten çıktıktan sonra tam rahatlamıştı, yine insanlarla konuşmak, kaynaşmak, yine onları “doğru yol”a çekmek arzusu içini doldurmuştu. Bir şekilde buraya, adadaki Müslüman ve Hristiyanlar için görevli geldiği inanandaydı. Kale muhafızlarının başı olan komutandan, adadan isteyenlerin kendisini ziyaret etmeleri için müsaade vermesini istedi. Komutan, bir hayli düşünüp Mısrî’yi küçültücü bakışlarla süzdükten sonra kabul etti.

Önce pek ziyaretçisi olmadı, fakat giderek taş odası gelenlerle doldu taştı.

Bir zaman sonra manevi yolunda yoldaşı, fakat hiç tanışmadıkları İstanbul’dan Şeyh Karabaş-ı Veli de Limni Adası’na sürgün edildi. Yalnız o, kalebent değildi; kendi tuttuğu bir evde kalıyordu. Mısrî’nin odasının ziyaretçilere açık olduğunu duyunca, oğlu Mustafa ve dervişi Üsküdarlı Nasuhi ile ona okuması için, kendi risalelerinden birkaçı ile İbn Arabî’nin “Fûsus-ül Hikem”ini gönderdi; fakat kendisi ziyaretine gelmedi… Bu ince ayrıntıya dikkat eden Mısrî, misafirlerine alaka gösterdi, onlara itibar etti. Ancak gönderilen kitapları önemsemezmiş gibi bir tavır takındı. Aslında Karabaş-ı Velinin kendisine karşı bir Osmanlı casusu olduğundan da şüpheleniyordu. Bu şüphesini Mecmuasına kaydetti, fakat oğluna bir şey söylemedi. O günden sonra Mustafa onun devamlı ziyaretçilerinden oldu. Bir bakıma Karabaş-ı Veli’nin oğlu, manevi yolda babası tarafından değil, fakat Mısrî tarafından şekillendirilmeye başladı. Ve bir gün Karabaş-ı Veli de onun ziyaretine geldi, aynı yolun yolcusu olan iki mürşit, tasavvufi bahislere dalıp, ahbap oldular.

Bu arada Mısrî, Hazreti Peygamber’in: “Olmuş olanda hayır vardır.” sözünü düşünerek, “Zaar Limni’de Halvetiye yoluna ihtiyaç vardır.” diye, bir gün “Bismillah” çekip, kendisini ziyarete gelen Müslüman ve Hristiyan ziyaretçilere, Halvetiliği anlatmaya başladı.

***

Ancak, çabalarına rağmen. Hristiyanları kendi tarafına çevirememiş olan ada kadısı; bir sürgün mürşidin bu kadar alaka çekmesi ve Mısrî’nin onlara tarikat ve hakikat dersleri vermesini kaldıramıyordu, gidip ada emiri ile görüştü.

Emir Hüsamettin de bir siyasi mahkûma karşı gösterilen ilgiden rahatsızdı. Kadının sızlanması ona iyi geldi.

—           Muhterem Kadı Efendi, dedi, ben bu adamın bir siyasi mahkûm olduğunu biliyorum, o kadar. Fakat Bursa’da ne yapmış, hangi suçu işlemiştir bilmiyorum, ancak orada yakınlarım var, isterseniz yazıp sorayım, öğrenelim. Eğer tehlikeli ise elbet komutan ile görüşüp şu ziyaretçi iznini kaldırabiliriz.

—           Emirim efendim, dedi kadı, hatta şimdiden şu izni kaldırsak, sonra Bursa’dan gelecek mektubu beklesek olmaz mı? Tehlikeli olmasa zaten ta buralara sürülmezdi.

Her şeye rağmen adaletli biri idi Emir Hüsamettin:

—           Bursa’dan gelecek haberi bekleyelim merak etmeyin, ben mektubu yarın kalkacak olan gemiye yetiştiririm, dedi.

Kadı gittikten sonra da meseleyi düşünmeye devam eden emir, onun ziyaretçilerinden birkaç kişi ile konuşmaya karar verdi…

Aldığı cevaplar hep Mısrî lehine idi, bu pirifâni; onlara İslamiyetin temiz yollarını açıklıyor, Halvetilik dersleri ile dinimizin gülümseyen, ferah ve derin yüzünü öğretiyordu; birkaç Hristiyan şimdiden Müslüman olmaya karar vermişti.

Emir içi rahatlayarak Bursa’dan gelecek mektuba pek de aldırmayacağını düşündü; o ki Hristiyanları Müslüman edecekti bu adam! İçinden kadının Mısrı’yi kıskandığı geçti, kıs kıs güldü…

***

Beş ay sonra Bursa’dan mektup geldi; Mısrî’nin şehirde dedikodulara sebep olan bütün vaazları anlatılmış, pek çok vaizin öfkeli sözleri nakledildikten sonra, Mısrî’ye karşı olan iki şeyhin isimleri de verilmişti; biri Sivasîzadelerden Muhammed Nazmi, diğeri ise Halvetilerden Selami idi.

Hele hele bir Halveti şeyhinin de ona karşı olması epey düşündürdü emiri. Yine kendisine yakın bazı ziyaretçiler ile konuştu, şeyhin ağzını aramalarını Hazreti Hasan ve Hüseyin konusunu açmalarını falan söyledi… Cevaplar yine olumlu idi ve adada Hristiyanlar birer ikişer Müslüman olmaya devam ediyordu. Bir gece uykusu kaçtı; bir tarafta kadı, bir tarafta ada halkının bu kadar sevdiği Mısrî… Doğrusu bu halkın öfkesini çekmek istemiyordu, hele burada işlenmiş hiçbir suçu yokken ziyaretçileri menetmek için bir sebep bulamıyordu. Yani kendisini Kadı Efendi’nin kıskançlığı mı yönetecekti? Kadı ile konuştu ve Bursa’daki tanıdıklarının Mısrî hakkında pek bir şey bilmediklerini, bir suç olmayınca da ziyaretçileri yasaklayamayacağını söyledi. Lâkin Mısrî hakkında ziyaretçileriler nezdinde sürdürdüğü ilgisini hiç kesmedi, daima ondan haberler aldı.

Öte yanda Mısrî, emirin bu sorgulamalarından haberdar olmuş, onu padişahın yönettiğini düşünerek emirden de memnun kalmamıştı. Zaman zaman kendi başına geçirdiği hâller içinde, emire de kızıyordu. Bu İlahî hâllerde iken, Emir Hüsamettin ve başka kızdıklarının gelip görünmelerini Mısrî de pek anlayamıyordu; bunlar ne türlü hâller idi ki, onu dünya meseleleri ile böylesine ilgili kılıyorlardı! Velhasıl kendisini melekût âleminde de bulsa, bir küçücük yanı ile dünya içindeydi. Ve bu küçük yan, zaman zaman pek önemli oluyor, onun Mecmuasını cifir hesapları bazen de küfürlerle doldurmasına sebep oluyordu. Ancak ziyaretçiler yanında son derece temkinliydi; o, buraya Halvetiliği öğretmeye gelmişti ve sadece bu verilen görevi yapacaktı. Kendi doğru bildiği fakat kabul görmeyen değişik inançlarının veya Osmanlıya sövmenin burada yeri yoktu. Ha belki daha sonra! Hele bir yıllar geçedursundu…

Yıllar geçedurdu; Mısrî Limni Adası’nda yeni müritler kazandı ki, biri Hristiyanlıktan dönme idi. Onlardan pek çoğunu Müslüman etmişti, ama içlerinden sadece birini mürit olmaya layık görmüştü. Manevi yönden hayatından memnun idi, fakat zaman zaman kale muhafızları, emir ve kadı başta olmak üzere ada idarecilerine karşı duyduğu şüphe ve öfke onu yıpratıyordu; buhranlı gecelerinin sabahları, yüzü gözü şiş kalkıyordu… Bir ara kale muhafızlarının kendisini zehirleyeceklerini düşündü; arada sırada ikram ettikleri kebap, kestane, haşlanmış mısır gibi yiyeceklerden kaçınmaya başladı. Ama yiyeceklerini reddettiği adamlar, gece onun boğazından, midesine yılan kaydırabilirlerdi! Geçirdiği ve ulaştığı manevi hâllerin ağırlığında, ara ara bunları da hayal ediyor ve Mecmua’sına notlar alıp duruyordu. Hayatından endişe ediyordu, tam da adadaki manevi görevinin daha başlangıcındayken olmaması gerekendi bu! Yedi kat göklere uçtuğu, fakat bazen de yedi kat yerin dibine gömüldüğü hâllerdi bunlar ve vücudu; yüzü gözü kızararak, şişerek, bitkinleşerek, olmadık yerlerinde sivilceler çıkartarak tepki veriyordu.

İki yıl geçmişti…

Bir gün Mısrî, İstanbul’dan gelen bir emirle serbest bırakıldı…

Fakat o, Bursa’daki dervişlerini, ailesini pek özlemesine rağmen, Halvetiliğin güzel tohumlarını ektiği, taze müritler kazandığı, İslamiyetin rahmet ışıklarını saçtığı Limni Adasından ayrılmadı. Buradaki görevini tamamlamak, hiç olmazsa arkasında bir, birkaç kâmil halife bırakmak arzusundaydı. Eğer Bursa’daki dervişleri de onu özlemişlerse, artık korkmadan buraya ziyaretine gelebilirlerdi. Kaleden İskele Camii’ne taşındı, orada minberin altında bulunan küçük odada halvete girdi. Ömrü boyunca yaptığı kırk günlük halvetlerinin kırkıncısıydı bu.

Buradaki müritleri ona bir tekke hazırlamayı düşünüyorlardı. Bu kırk günlük halvet onlara fırsat yaratmıştı. Alelacele İskele Camii yakınlarında yer arandı; nihayet Yalı Caddesi üzerinde bir binada namazgâhı, çilehanesi ve tevhidhanesi ile tekke hazırlandı.

Mısrî için hoş bir sürprizdi bu. Yeni tekkesinde canla başla çalışmaya başladı. Burada da tıpkı Bursa’daki gibi dervişlerini yetiştiriyor, gelen ziyaretçileriyle sohbet toplantısını yapıyor, bazen onlarla deniz boyu ağır ağır yürürken, Bursa’daki kır toplantılarında olduğu gibi halktan kimselerin sorularına cevaplar veriyordu. Ney ve kudüm eşliğinde zikir ve devran meclisleri de başlamıştı.

***

O, Bursa’daki dervişlerini bekliyordu, ama ilk ziyaretçileri Kâsım’la kardeşi Melekşan oldu… Melekşan, şeyhinin yanında peçesini kaldırdı; yaşlanmıştı, ince ve mahzun yüzünde kırışıklar peyda olmuş, rengi solup sararmıştı… fakat lacivert gözleri ateş içindeydi, şeyhiyle özel konuşmak istediği için ağabeysinin dışarı çıkmasını istedi. Melekşan’la şeyhi halvet oldular, hayatlarında ilk defa yalnız kalmışlardı. Yaşlı kadının anlattıklarını dinleyen Mısrî, onun gönül hayatının zenginliği karşısında şaşkına döndü. Bekliyordu ama bu kadarını değil! Nefis mertebelerini aşmakta şeyhliği gereği, mektuplarla ona yardımcı olmuştu bittabi; Melekşan da bütün nefis mertebelerini aşmıştı, manevi yolunda fevkalade bir ilerlemeydi bu! Artık onun çok ileri bir derviş olduğunun idrakine vardı.

—           Seni kendime halife yapmak isterim, dedi ona.

Fakat yaşlı kadın bu görevi almak istemedi:

—           Efendim, dedi, bu, zamanımızda görülmemiş bir şeydir. Halifeliği taşıyabilirim, ama halkın kuşkulu fakat bilhassa kötü tepkilerini kaldıramam. Benim mürit yetiştirmeme engel olurlar, türlü çirkin sözler söylerler ve eminim iftiralar atarlar. Sizin hakkınızda söylenenleri bir düşünün, siz hamdolsun kaldırabiliyorsunuz, ama ben bu konuda zayıf olduğumu biliyorum. Bırakın bir isimsiz derviş olarak kalayım; Allah’ımın rızasının meyvelerini, öbür hayatımda toplayayım. Bu dünya hayatında bana halifelik vermeniz demek, beni bağışlayın ama, birtakım sureti insan, içi hayvan olanların önüne atmanız olur ki, eminim bunu siz de istemezsiniz.

Mısrî, uzun uzun düşündü; yuvadan bir kuş uçurmuştu ama o, kendi başına kalmak istemiyordu. Melekşan’a hak verdi:

—           Bilir misin Melekşan Hanım, dedi. İbn Arabî’nin ilk on beş dervişinin, on dördü kadındı, içlerinde halifelik verdikleri de oldu… Ama haklısın, zamanımız bunu kaldıramaz. Sen çalışmalarına devam et, eskiden olduğu gibi arada sırada bana yaz, durumunu anlat. Sana tavsiyelerim olacaktır.

—           Emirleriniz başüstüne, dedi yaşlı kadın, peçesini örttü.

Mısrî, kapı önünde bekleyen Kâsım’la birkaç dervişini içeri aldı. Bir zamanlar, kendisi hiç farkında olmadan Mısrî’nin Allah aşkına basamak olan bu kadın, şimdi kendisi Allah aşkı ile yanmaktaydı. Mısrî’nin içine, kendisinin de ona, bir erkek olarak basamak olduğu doğdu, fakat bunun üzerinde durmadı. Yuvadan uçan fakat şeyhinden ayrılmak istemeyen Melekşan namına pek memnundu. Erkekleri içeri alırken bunun için Allah’a hamd etti.

Melekşan, gruptan uzak bir köşeye çekilip peçesinin altından gözlüklerini taktı ve Mısrî’nin kitaplığından seçtiği bir risaleyi okumaya daldı. Erkekler, dış politika konuşuyorlardı.

Mısrî:

—           Hele bir anlat iki gözüm kardeşim, demişti Kâsım’a, bizim burada bir şeylerden haberimiz yok, Osmanlı ne yapmaktadır. Yalnız Köprülü’nün öbür oğlu Mustafa Paşaya vezir payesi verildiğini işittim, bu hayırlı olmuş. Almanya’ya da savaş açmışız, ne diyorsun?

Dervişler yanlarında olduğu için, Kâsım da Mısrî’ye; ‘’şeyhim” diye hitap etti:

—           Şeyhim, dedi, Mustafa Paşanın vezir olması hayırlıdır. Ancak hâlen sarayın en güçlü adamı Sadrazam ve Başkumandan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’dır ki, aklını Almanya’ya fena takmıştır. O, ordunun hâlâ cennetmekân Kanuni zamanındaki kadar kuvvetli olduğunu ummaktadır. Gerçi üzün İbrahim Paşa’nın. Güney Slovakya’yı baştan başa işgal etmesi, pek fevkalade olmuştur, ama Macar milliyetçisi ve Almanya düşmanı Tökeli İmre’ye, ‘‘Orta Macar Kralı” unvanı verilmesi Viyana’da büyük telaşa sebep oldu. Aslında Almanya, Osmanlı ile bir savaş istememekte. Bunu çeşitli yazışmalarından ve tavırlarından anlamak mümkünken Kara Mustafa Paşa’nın, divanı ve padişahı ikna ederek Almanya’ya savaş açması, bence ve birçoklarınca büyük hatadır. Me yapmak ister sadrazam, yoksa ikinci bir Viyana Kuşatması mı, bilmiyoruz.

—           Eğer böyle bir niyeti varsa son derece tehlikelidir, dedi Mısrî.

—           Niyeti şimdilik bilinmiyor. Sultan Mehmet iki şehzadesi ile birlikte Edirne’den kalkıp Belgrat’a geçti, lâkin bu sadece bir Almanya-Osmanlı savaşı olacağa benzemiyor. Daha şimdiden Fransa, Ren üzerindeki bütün kuvvetlerini çekip Almanya’nın emrine vereceğini bildirmiş, ayrıca bir de tümen yollayacakmış. Polonya ve Venedik’in boş duracakları sanılmıyor, onlar da gelecek bizim üstümüze, ne de olsa bizden alacakları intikam vardır. Endişemiz şudur ki, bu bir Almanya-Osmanlı savaşından ziyade; bir Hristiyan-Müslüman, bir Haçlı-Hilal, bir Avrupa-Asya savaşına dönecek ve çok uzayacak.

Mısrî başı önünde, yerdeki kilimin nakışlarına dalmış gibiydi. Birden başını kaldırdı, içini çekti, Kâsım’ın gözlerinin içine bakıp:

—           Hemen Allah hakkımızda hayırlısını yazsın, dedi ve esefle başını salladı. Galiba yazmayacak!.. Yine de dua edelim, çünkü O buyurur ki: “Allah bir topluma perişanlık dileyince de artık onu geri çevirecek güç yoktur. Ve onlar için Allah dışında koruyucu ve dost da olmaz.” Evet yapmamız lazım gelen dua etmektir… Araf suresinde de: “Her ümmet için belirlenmiş bir süre vardır, süreleri dolunca ne bir saat geri kalırlar, ne de öne geçerler.” buyuruyor. Evet dua ecf&im… (içini çekti) Tarhan Valide Sultan’ı hastadır diye işittim.

—           Öyle maalesef… Valide Sultan, ta Köprülü Mehmet Paşa zamanından beri politikadan elini eteğini çekmesine rağmen, onun oğlu üzerinde mutlak hayırlı tesirleri, nasihatleri, uyarıları vardır. O giderse padişah pek yalnız kalır. Evet şeyhim, kendimizi aldatmaya gerek yok; Osmanlı her bakımdan duaya muhtaçtır…

İçine düştükleri ağır, ezici, hüzün dolu havadan yine Kâsım çıkardı onları. Saraya, şehzadelere dair komik anılarını anlattı, kendi meşhur kahkahasını attı, Mısrîyi ve dervişleri tebessümlere boğdu.

Melekşan’la Kâsım, tekkede pişen kuru fasulyeli pilav ile karın doyurduktan sonra gemiye döndüler. Ertesi sabah erkenden de gemi, İstanbul’a yelken açtı.

***

Mısrî’nin günleri birbirine benzer görünen, fakat hepsi ayrı bir, birkaç mânâda geçip duruyordu. Günler aylara dönüyor, aylar yılları getiriyordu. Çok seyrek de olsa Karabaş-ı Veli ile buluşup denize yakın bir yerde bir çınar ağacının altında sohbete dalıyorlardı. Birkaç kere de beraberce hamama gittiler… Aslında Karabaş-ı Veli’nin yetiştirmesi olan, Mudurnu, Sunnullah Tekkesi mürşidi Üsküdarlı Nasuhi Efendi, buraya kendi şeyhini ziyarete gelmişti, fakat Mısrî’ye de hizmetlerde bulundu; iki şeyhin birden dualarını aldı… Ayrıca iki şeyhe de para yardımında bulundu ki, gerek Karabaş-ı Velinin gerekse Mısrî’nin böyle bir yardıma çok ihtiyaçları vardı.

Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Viyana’yı kuşatmadan sadece altı gün önce padişahı haberdar etmiş; IV. Mehmet de, Sadaret Vekili Vezir İbrahim Paşa’ya: “Bu haberi önceden bilseydim, rıza göstermezdim.” demişti…

Viyana Kuşatması; 1683 yılında bozgunla neticelendi. Oğluna her bakımdan yardımcı olan Tarhan Valide Sultan; bozgundan birkaç ay önce ölmüştü. İstanbul halkı: “Devletin büyük direği gitti!” diye ağıtlar yaktı… Birleşik haçlı ordusu ile savaş devam ediyordu; Almanlar Budin’i kuşattılar…

***

Kâsım ve Melekşan’dan sonra, Mısrî’nin misafirleri, Bursa’dan birkaç dervişle, kardeşi Ahmet ve kayınbiraderi Mustafa oldu. Gelenler, onu tahmin ettiklerinden daha güçlü ve neşeli buldular, etrafında bir sevgi halesi vardı. Yerli halk, birçok ada Venediklilerin işgaline uğradığı hâlde, Limni’ye dokunulmamasını Mısrî’nin bereketine, yüksek manevi derecesine bağlamaktaydılar. Gerçi, ada kilisesinin papazı, Hristiyanlara Mısrî ziyaretini yasaklamıştı ama, onlardan da bu yasağa uymayanlar oluyordu. Dervişlerden biri: “Çölde susuzluktan ölmek üzere olan insanlar gibi, su bulmaya tekkeye koşuyorlar.” diyordu…

Mısrî, Ahmet ve Mustafa’nın ziyaretlerinden çok memnun kalmıştı. Kardeşine:

—           Çocukken seninle pek arkadaşlık edemedik lâkin, ikimiz de bir kardeşimizin olduğunu hiç unutmadık… Seninkileri bilmem ama benim dualarımda hep var oldun, dedi.

—           Ben de senin için dua ederim ağabey, dedi. Doğru, çocukken pek beraber olamadık, ben babamın oğlu idim, sen de sanki Koca Derviş’in. Sonra Kâsım vardı senin sırdaşın; bazen ikinizi kıskandığım olurdu, ama ben babamın elini bir türlü bırakamadım, sen de o ele hiç yaklaşmadın!

Mısrî, hafifçe tebessüm etti:

—           Niye yaklaşmadım o ele bilir misin? dedi. Çünkü babam tercihini yapmış, oğulları arasında seni seçmişti! Mesela bana okuma yazma derslerini Şeyh Ağama verdirdi, beni ona teslim etti, lâkin seni kendisi okuttu, seni kendisi teslim aldı. Ben de seni kıskandım sanırım, babamla ilişkini… Fakat onun bu tercihine saygı gösterdim, ikinizin aksına girmeye çalışmadım.

—           Ben zayıftım ağabey, dedi Ahmet, senin gibi kişilik sahibi, kendi başıma buyruk değildim; babamın bana ilgisi daha çok merhametindendi sanıyorum. Kim bilir… Fakat ne yazık ki, ikimiz de onun istediği gibi müritleri olmadık.

—           Bütün bunlar nasip meselesi kardeşim, dedi Mısrî, annem ve ablalarımız iyi Nakşi’ydiler.

—           Ablalarımız hâlâ öyledirler, evvelki yıl ziyaretlerine gitmiştim.

—           Aferin sana, benim isteyip de yapamadığım şeyi yapmışsın. Gerçi pek arada sırada mektuplaşıyoruz ama… Nasıllar?

—           İyiler şükür, çoluk çocuk, torun tosun işte yuvarlanıp gidiyorlar. Tekkemiz hâlâ hizmete devamda… Yalnız senin hakkındaki dedikodulardan ve en son buraya sürülmenden haberdar olmuşlar, tek dertleri sensin gibi geldi bana.

—           Onlara yazmalıyım, dedi Mısrî sonra kayınbiraderine dönüp, eh Mustafa Derviş, hanede işler nasıl gitmekte?.. diye sordu.

Mustafa önüne baktı, içini çekti:

—           Şeyhim, dedi, üzücü bir haberim var; Fatma Kız, Hakk’ın rahmetine kavuştu, ince hastalık dedi hekim.

—           Yaa! dedi Mısrî, kalakaldı bir süre, konuşamadı. Gözlerinden iki damla yaş düştü. Pek de tanımak imkânını bulamadığı bu küçük kızı sevmişti aslında. Allah rahmet eylesin, dualarını yaparım, siz de gerekeni yapmışsınızdır zaten.

—           Pek tabii şeyhim.

Mısrî, içini çekti:

—           Annem de ince hastalıktan gitmişti, dedi, annesi nasıl?

—           O, o kadar üzüldü, dertlendi ki, annem biraz bizimle yaşasın diye eve aldı. Hâlen bizdedir, daha iyidir. Fakat Ali, çok iyidir, Ali sizin yolunuzda çok sıkı çalışarak yürüyor. Şu yaşında herkes tarafından sevilip sayılıyor… Artık genç bir adam oldu, maşallah.

—           Maşallah, dedi Mısrî… Onu emin ellere emanet etmiştik.

Dervişler, Fatma’nın vefat haberi karşısında suspus olmuşlardı. Mısrî, onlarla konuşmaya başladı, konu değişti. Dervişler Mısrî’yi çok özlediklerini, şeyhlerinin artık dönmesini istediklerini söylüyorlardı.

—           Zamanı gelince, dedi Mısrî, vakti saati dolunca elbette gelirim.

Sonra sohbete devam etti…

Böylece Bursa’daki dervişleri, bazı sevenleri akın akın şeyhlerini ziyarete gelmeye başladılar. Hiçbir gemi gelmiyordu ki içinden Mısrî’ye ziyaretçi çıkmasın! Adadaki müritleri ise Mısrî’nin bu kadar sevilmesinden memnunlardı, ama az buçuk da onu, eski müritlerinden kıskanmaya başlamışlardı. Onlar, Mısrî’nin Bursa’ya dönmesini hiç istemiyorlardı.

1686’da Budin düştü ve Lorraine dukası, Macaristan’ın önemli bir kısmını işgal etti. Türk askerinin morali son derece bozuktu. Müttefik düşman ordusu Mohaç’a çekildi. Sadrazam Sarı Süleyman Paşa Mohaç’a geldi, ancak yirmi bin şehit verince savaş meydanını terk etti.

Mohaç Muharebesi, Hristiyan âlemi ve Almanya için büyük faydalar sağlamıştı, ama sultan için büyük felaketlere zemin hazırladı. IV. Mehmet, üzüntüsünden üç gün yemek yiyemedi. Avrupa’daki bu kayıplardan, İstanbul halkı da son derece huzursuzdu, ayrıca padişahın İstanbul yerine Edirne’de oturması da İstanbul halkının huzursuzluğunu ve öfkesini artırıyordu.

Sadrazam ve Başkumandan Aynacı Sarı Süleyman Paşa zalim ve yetersizdi. Orduda disiplin tamamıyla bozulmuştu. Askerler isyan edip Süleyman Paşayı linç etmek istediler, ama olacağı haber alan paşa, İstanbul’a kaçıp, 1687’de istifa etti. Ordu düzeni giderek daha çok bozuluyordu, asker ayaklandı. Birtakım küçük rütbeli yeniçeri subaylarının kurduğu cuntanın emriyle padişahı tahttan indirmek; Köprülü Mehmet Paşa’dan önceki zamanlarda olduğu gibi, devlete tahakküm edip milleti soymak istiyordu. Savaş bu orduyu hiç ilgilendirmiyordu.

Vezir Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa ise sultana ve iki oğluna cephe almış durumdaydı. 1687 kışında Padişah IV. Mehmet’i tahtından indirdi. Meşru veliaht, sultanın büyük oğlu Mustafa idi. Fakat Fazıl Mustafa Paşa, IV. Mehmet’in hayattaki iki kardeşinden büyüğü Şehzade Süleyman’ı, “III. Süleyman” olarak tahta geçirdi. Böylece Osmanlı hanedanının veraset kuralını bozmuş oldu. Sarayda muhalifleri vardı, fakat paşanın korkusundan ses çıkaramıyorlardı.

1688 yazında Osmanlı’nın Almanya cephesi çöktü. Almanlar, Belgrat yakınlarına kadar sarktı. İstonli iyi savunulmasına rağmen düştü. İstonli’den sonra Belgrat Kalesi de Almanların eline geçti.

Polonya ve Rusya cephelerinde ise zafer Osmanlı’nın oldu. Venedik, Mora ile yetindi. Mora’daki son Osmanlı kalesi Benefeşe, on dört ay Venediklilere karşı koyduktan sonra, teslim oldu…

Bu haberleri alan Mısrî, garip duygular içindeydi, Osmanlı’nın gittikçe çökeceği kendisine malum olmuş, sonra düşünüp araştırmış ve bu konuda vaazlar vererek sultanı, sadrazamları uyarmak, bir şekilde devleti sarsmak istemişti… Ama iyi niyetinin karşılığında iki kez, ayaklarında bukağılarla sürgüne gönderilmişti. IV. Mehmet’ten hoşlanmıyordu, onun düşmesine memnun olmuştu; III. Süleyman’dan da pek umudu yoktu. Şimdi, kendi sözlerinin bir anlamda doğrulanmasına zayıf bir sevinç duymakla beraber, üzüntü içindeydi. Keşke bilmeseydi… Keşke söylemeseydi ve Osmanlı bu hâllere düşmeseydi! Göğsünde bir yerlerde gönlü üşüyordu, büzüşüp kalmıştı… Kendisine yabancı olan bir iç sıkıntısı gönlünü tutsak almıştı sanki ve dayanabilmek pek zordu. Bu hâlin ilacı belki de sohbetti. Bursa’dan gelen ve buradaki dervişlerine ve de halktan kendisini sevenlerden bir gruba, yatsı namazından sonra:

—           Sorun, dedi, şimdi sormak vaktidir! Aklınıza gelenleri hiç çekinmeden sorun.

Halktan biri:

—           Efendim, dedi, Allah bir, din bir olduğu hâlde zahir ilim bilginleri ile tarikat ilminin yahut sizin tabirinizle gönül ilminin bilginleri pek geçinemiyorlar. Acaba nedendir?

—           Bu konulan çok konuştuk ama yine de sana bunu, bahar ve kış örnekleriyle anlatayım; o da mevsim diğeri de mevsim bakarsan ve aslında kış, baharın bütün eserlerini, efendim bahçelerini, çiçeklerini, meyvelerini görmeye âşıktır, onlara hasret doludur. Lâkin Yüce Allah tarafından, kışın tabiatı, bahara zıt olduğu için onu göremez ve anlayamaz. Zira çiçekler soğuğu gördükleri zaman başını eğer, iyice saklanır. Ve soğuğun gittiğinden tam emin olmadan başlarını çıkarmazlar. İşte zahir ilim bilginleri ile gönül ilminin bilginleri de böyledir. Çünkü zahir ilim bilginleri; birtakım davalardan, varlıktan, gösterişten, kavgadan kurtulamaz. Çünkü ilimlerini ancak bunlarla göstereceklerini sanırlar. Ama diğer sınıf bilginler, o kadar alçak gönüllüdürler ki; varlığı, dolayısıyla gösterişi, kavgayı terk etmişlerdir. Onların bu terk edişleri ile birlikte, gönüllerinin bahçeleri bilgi çiçeklerini verir, kalplerine türlü şeyler doğar. Bunlardan çeşitli ilim ve gözlem çıkarırlar ve bunların bir kısmını açıklar, bir kısmını kendi özel bilgileri olarak gönüllerinde tutarlar. İşte bu açıkladıkları ve sakladıkları onların tekâmülüne yardımcı olur… İşte bu gönül ilminin bilginleri kazaen zahir ilim bilginleri ile, gösteriş ve kavgada karşılaşsalar, onların fikirlerinden biri bunların gönüllerine düşse; kış, bahar çiçeklerini gidermek için ne yaparsa onu yapar, kalplerine soğuk rüzgârlar eser. İşte bu yüzden bu iki sınıf bilgin anlaşamaz, çünkü kış ve bahar misalidir.

—           Bu benzetmeden zahir ilim bilginleri asık suratlı, gönül ilminin bilginleri neşeli ve güler yüzlüdürler diye bir anlam çıkarabilir miyiz?

—           Evet mümkün, dedi Mısrî.

Limni’deki dervişlerden biri söz aldı:

—           Şeyhim, dedi, “Cennet sıkıntılar, kötülükler ve dertlerle süslenmiştir.” diye bir söz işittim. Bu ne demek oluyor?..

—           Evladım, bu sözde şu hakikate işaret ediliyor; bir kâmilin yani bir erenin adı uzaktan işitilir ve onunla buluşmak istenir. Fakat bu kişi, o zatın yakınına geldiği zaman, onu düşmanlarla çevrili bulur. Öyle ki her düşmanın elinde, ötekine benzemeyen bir mızrak vardır. Bu mızrakları o ereni görmeye gelenlere atarlar, o kâmil hakkında iftiralar ederler, o kişinin ziyaretini engellemeye kalkarlar. Bu, Âdem Aleyhisselam’dan bugüne kadar böyle gelmiştir. Gerçekte kâmilin etrafında bulunan bu düşmanlar, yetenekli olmayan kimseleri kemal sahibinin yanına sokmamak için bir anlamda vazifeli bekçilerdir. İşte o eren böylece dertler, sıkıntılar, kötülüklerle çevrilmiş bulunur. Onun yanma ancak mânâda güçlü olanlar girebilir. Nitekim o kâmil de bilgi cennetine ve kendisine uygun ihvanla toplanma zevkine; düşmanlarının verdikleri ıstıraplara, hasetçilerin sebep olduğu üzüntülere sabretmek suretiyle erebilmiştir. Çünkü ariflerin meclisi cennet gibidir. Bir hatıramı nakledeyim. Büyüklerden biri Belgrat’tan Bursa’ya bizi ziyarete gelmişti. Önce bu fakirin hasetçilerinin, düşmanlarının çokluğunu görerek bana acıdı. Fakat, cuma gecesi toplanan ihvanı görüp onların vecd ile birtakım İlahî hâller ile zikretmelerini görünce ağlamaya başladı ve bana şöyle dedi: “Bırak diğerleri istedikleri kadar hainlik etsinler o kişilerin ezalarına sabret, çünkü bu nur onların üflemesiyle sönmez, bilakis artar. “Sonra Allah Teala’nın Saf suresinde buyurduğunu, söyledi: “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Hâlbuki Allah, kâfirler istemese de, nurunu muhakkak tamamlayacaktır.” Ve ilave etti: “Bu insanların, buranın çevresindeki dert, sıkıntı ve kötülüğü yarıp buraya girme ye kudretleri olmadığından, hasetleri ve düşmanlıkları artmaktadır. Bilmezler ki onların hasetleri ne kadar artsa bu nur da o kadar artar. Dostum sakın senin hakkındaki davranışlarına üzülme.” İşte cennetin, sıkıntı ve kötülükle süslenmesine bir örnektir bu.

Sevenlerinden biri sordu:

—           Şeyhim, Kehf suresi, yirmi üçüncü ayette: “Hiç bir şey için, ‘Ben bunu yarın kesinlikle yapacağım, deme.” deniyor. Açıklar mısınız?

—           Onu takip eden ayette de; nasıl söyleneceğini gösterir, şöyle: ‘“Allah dilerse’ şeklinde söyleyebilirsin.” Demek ki yapan eden biz değil, yalnız ve yalnız O Sevgili’dir, O’dur. Önemli olan varlıkta tasarruf edenin, yani kendisinde kullanma hakkı bulunanın kim olduğunu bilmektir. Biliniz ve unutmayınız ki; bütün fiiller Hakk’ındır. Enfal suresi on yedinci ayete dikkatinizi çekerim, orada buyurur ki: “Attığın zaman sen atmadın fakat Allah attı.”… Fakat ne yazık ki, kulun suretinde Hak’tan başka bir mutasarrıf olmadığını kul bilmediği yahut unuttuğu için; kendisinin iradesi olduğunu, Hak’tan ayrı bir vücudu olduğunu sanır. Mesela varlığı Allah’tan olan sanatçı, kendini bir varlık zannetse, gaflet hâlinde kendisini “yapan” zanneder. Bu kötü zan gafletten ileri gelir… (durdu, derin bir nefes aldı, sanki, devam etsem mi, gibi düşündü ve devam etti) Lâkin kendisini Hak bilerek, fiili ve seçimi kendisine dayandırsa, bu kötü değildir. Çünkü fiil, suretten çıkmıştır. Çünkü o fiili o surette ve o mertebede görünen Hak yapmıştır.

Yine sevenlerinden bir delikanlı sordu:

—           Efendim, Allah izin verirse, ilim tahsil etmek istiyorum; fakat zahir ilmiyle, bâtın ilminden hangisini seçeceğimi bilmiyorum, siz ne tavsiye edersiniz?

—           Ben ikisini birden öğrenmeye çalıştım oğlum ve bundan da hiç pişman olmadım. Sana pek kısaca ikisini de anlatayım, Allah’ın izni ile sen karar ver. Nasıl su necaseti, pisliği, çeri çöpü temizlerse zahir ilmi; kalbi, üzerine çöken cehalet kirlerinden arındırır. Ve de kuyumcu nasıl ateşte altını diğer karışımlardan ayırırsa, bâtın ilmi, ben gönül ilmi derim, evet gönül ilmi de öylece nefsi, ona yerleşen kötü sıfatlardan temizler. Anladın mı?

—           Evet efendim; biri şekilde, öbürü gönülde.

—           Ben, doğum yerim olan Malatya’da iken ilk ilim talebinde bulunduğum sırada kalbimde sufilerin yollarını bilme arzusu vardı. Çocukken, ancak bir Nakşi şeyhi olan babam mecbur ettiği için onların meclislerine katılırdım, ama sohbetleri bereketiyle günden güne arzum çoğaldı ve mecburiyetten değil, gönül arzumla gider oldum. Ve nihayet, iki gözüm bir Halveti şeyhine biat ettim. Sonra şeyhim Malatya’dan İstanbul’a geçince ortada kaldım. Neyse uzun hikâye, bunu bırakalım. Sen şimdi gönlünü dinle, gönlünden ne geliyorsa onu yap.

—           Efendim şimdi sizi dinleyince benim de gönlümden iki ilmi birden yapmak geldi. Acaba becerebilir miyim?

—           Bu, gönül arzunun şiddetine bağlı, şiddeti fazlaysa becerebilirsin. Şunu unutma, elde edeceğin her hayır, mutlak doğru bir çaba sonucudur. O Sevgili’nin düzeninde hiçbir şey bedava değildir. Kur’an-ı Kerim’de belirtildiği gibi; Hazreti Meryem doğum sancısı çekerken karnı acıkmış, işittiği ses; ona ağacı sallamasını söylemiş. Yani ona bile, dikkatinizi çekerim, Kur’an’da övülen tek kadın Hazreti Meryem’dir, evet, o bile doğum sancısı çekerken karnını doyurmak için bir uğraş vermiş, yoksa gökten zembille ona hurma inmemiş!.. Velhasıl oğlum, eğer iki ilim sana nasip edilmişse Allah gönlüne şiddetli bir arzu koyar, sen de yaparsın.

—           Demek nasip meselesi.

—           Evet tabii, ama senin de çaba sarf etmen gerekir.

Yeni dervişlerinden biri de sorulanlardan cesaret alıp:

—           Şeyhim, dedi, Vahdet-i Vücut fikrini pekiyi anlayamıyorum, bir kere daha açıklar mısınız?

Mısrî bir düşündü; hemen bütün konuşmalarında, şiirlerinde ve düz yazılarında bu fikrin bütün akisleri mevcuttu, lâkin belki hepsine isim koymamıştı. Ve yine vecd içinde konuşmaya başladı:

—           Vahdet-i Vücut yani Vücut Birliği; inandığım (sesi biraz yükseldi) iman ettiğim bu hakikat şunu der: İçinde on sekiz bin âlemi barındıran şu koskoca âlemde yalnız bir tek Vücut ve O Vücut’un bir Tek hakikati vardır; o Yüce Allah’ın vücudu ve hakikatidir. On sekiz bin âlemin aslı ve esası O Bir’dir… “Ya biz insanlar, çokluk ne oluyor?” dersen, derim ki; onların hepsi birbirine görünür ve görünmez bağlarla bağlanmış O’nun tecellilerinden ibarettir. Yaradan’ın varlığının sebebi, önü ve dahi sonu yoktur. O’nun eşi ve benzeri yoktur, O, hiçbir şeyle mukayese edilemeyen Tek’tir. Ve o Tek’ten başka hiçbir varlık yoktur. “Bizim de varlığımız var.” demek (sesi tekrar yükseldi) yalnız insanlara mahsus bir budala zandır… Tek varlık olduğuna dair bir delil olarak da; Allah’ın selamı üzerine olsun Peygamber’imiz Efendi’mizin şu sözü gösterilir, demiştir ki: “Allah vardır, Onunla beraber hiçbir şey yoktur.” İşte varlığı aşktan gayri bir şey olmayan Allah’ın, kendisini bildirmek ve sıfatlarını göstermek istemesi, yani tecellileri aşkla başlamıştır; yarattıkları ise aşk ile, aşk için yaratılmışlardır. Evet özeti şu; Hak’tan başka varlık yoktur ve Hak’tan başka şeyler izafidir, görecedir. O koca şair Yunus Emre’ye göre; Tanrı görünen olduğu hâlde, kendisini Hak’tan gayri her şeyle gizlemiştir.

Ve sohbet, böylece uzayıp gitti… Ta sabah namazına kadar.

***

Mısrî, derviş yetiştirmeye, Hristiyanları Müslüman yapmaya, Limni halkının sevgisini kazanmaya devam ediyor, aylar yılları kovalıyordu. Kâsım’dan bir mektup aldı; önce yazısının her zamanki gibi özenli olmadığına dikkat etti. Kâsım diyordu ki: “ Sana havadis vermek için yazıyorum, fakat ne anlatacağım, hiç şevkim ve hevesim yok. Seninle konuşma ihtiyacında olmasam zaten yazmazdım… Bilmem biliyor musun padişahımız III. Süleyman, Sultan İbrahim’in büyük oğlu. Fazıl Mustafa Paşa, III. Süleyman ile kardeşi Şehzade Ahmet’in Edirne-İstanbul seyahatlerinde onlara muhafızlık etmiş, ikisini de yakından tanıyıp sevmiş ve bu yüzden III. Süleyman’ın tahta çıkmasında fevkalade etkili olmuştur. Fazıl Mustafa Paşaya bir hâl olmazsa, bundan sonra da padişah olarak, II. Ahmet olarak, Sultan Süleyman’ın kardeşi Şehzade Ahmet gelecektir. Aslında kendisi tahta çıksaydı, yani Fazıl Mustafa Paşa tahta çıksaydı, bana göre Osmanlı için daha hayırlı olurdu. Gerçi sarayda giderek IV. Mehmet yahut büyük oğlu Mustafa’yı tahta çıkarmak isteyenler artıyor, lâkin Fazıl Mustafa Paşa korkusundan bir şey yapamıyorlar. Bu yüzden saray çalkalanmakta… Fakat doğrusunu istersen, bu entrikalar, dedikodular artık beni hiç ilgilendirmiyor çünkü koca devlet çoktan yokuş aşağı inmeye başladı. Benim yegâne arzum; saraydan ayrılıp evimin hat çalıştığım odasına sığınmak, bu odanın güzel ve sakin havasında ömrümü tamamlamak. Yetmişe basıyoruz farkında mısın? Fakat benim hattat olduğumu sultana duyurmuşlar. Kendisi ve kardeşi de hattattırlar. Sultanın hocası Tokatlı Ahmet, hattatlar arasında sevilip sayılan bir kişidir. İşte sultanın ondan sülüs ve nesih diplomaları varmış. Kendisi benim hatlarımı görmek istedi, sarayda tuttuğum bazı levhalarımı arz ettim. Bana iltifatlar etti. Sağ olsun da, onun bu ilgisi yüzünden, maalesef daha kâtipliğime devam etmek mecburiyeti hasıl oldu. Sultanın çevresinden biri olarak artık kâh Edirne’de, kâh İstanbul’da yaşıyorum onunla beraber.

Sadrazamlar değişip durmakta. Köprülü Mehmet Paşa’nın damadı Sadrazam Siyavuş Paşaya ve yüz elli adamına ihtilalci askerler kıydılar ki çok becerikli olmamasına rağmen, bu muameleye asla layık değildi. Gece, sarayını basmışlar. İhtilal cuntası daha çok canlar alacaktır, eğer Köprülü gibi bir adam sadrazam olmazsa. Sarayda Fazıl Ahmet Paşa’nın sadrazam olmasını isteyen pek az kişi var; diğerleri, o gelirse çıkarları elden gidecek diye çok korktukları bu birinci sınıf teşkilatçı zata karşı çıkıyorlar.

Evet, saray ve İstanbul bu kadar perişan durumda iken, Macaristan’da kan gövdeyi götürüyor. General Caraffa, eyalet merkezi Eğri’yi, vire ile aldı. Diyorlar ki, Beylerbeyi Osman Paşa’nın şehit düşmesi üzerine böyle vire ile kalenin kendiliğinden teslim olması, şehirde çok fazla Müslüman’ın bulunmasındandır. İşte böylece Müslüman nüfus selametle Eğri’den ayrılmış. Fakat yine diyorlar ki Almanlar şehirdeki kırk bir camiyi ve çok fazla bulunan bütün Osmanlı bayındırlık eserlerini yerle bir etmişler… Bu arada Mora’yı fetheden Morosini, Venedik cumhurbaşkanı seçilmiş. Dalmaçya’nın hemen tamamı Venediklilerin eline geçmiş… Evet Avrupa’daki geniş topraklarımız bir bir düşmekte, ne kalıyor ki Osmanlı’ya!.. Sen vaazlarında Osmanlı’nın karanlık geleceğine işaret ederken herhalde şu durumları kastediyordun… Fakat hani nerede dualarımızın bereketi, kabul olması? Evet, “Bir ümmetin zamanı geldiği vakit…” böyle şeyler oluyor işte ve ben artık şu ileri yaşımda, bütün bu haberlerden uzak kalmak, çok uzak kalmak; tek cümle, tek kelime bile işitmek istemiyorum. Sen ağam, hâlâ ilgileniyor musun?”

Mısrî, Kâsım’ın neşeli mizacının çözülmesini, kendini karamsarlığa kaptırmasını anlıyordu: “Ama ben hâlâ ilgileniyorum.” diye düşündü. O anda bir perde açıldı sanki ve Osmanlı’nın sadece batıda değil fakat doğuda da çok toprak kaybedeceğini, bütün Arap dünyasının elden çıkacağını gördü. Kendine geldiği zaman, ona Osmanlı’nın sonunu gösteren Allah’a hamd etti; ağzı kurumuş, midesine kötü bir sancı saplanmıştı, âdeta kendisine teselli verircesine, “Ama bu çok sonra, çok sonra!” diye düşündü. Fakat, Osmanlı tükendikten sonra, bu halk ne olacaktı?.. Sadece Anadolu mu kalacaktı Türklere? Bundan bile emin olamadı. O gece seccade üzerinde sabah namazına kadar oturdu; O Sevgili’sinin Türklere merhamet etmesini diledi. Bir ara uyku ile uyanıklık arası bir hâlde Allah’ın artık kendisini çağırdığını kuvvetle hissetti. Sabah namazını kıldıktan sonra, içinden seller sular gibi gelen kelimeleri kâğıda döktü:

Hudâ da’vet eder elhamdülillah

Bu can Hakk’a gider elhamdülillah

Hakikat şehrine çün nhlet oldu

Gönül durmaz iver elhamdülillah

Yakın geldi tulu’â şems-i ruhum

Bugün günüm doğar elhamdülillah

Ölüm dedikleridir halvet-i yâr

Kamu ağyar gider elhamdülillah

Şahâdet mansıbıdır âli mansıp

Bize veriliser elhamdülillah

Gözüktü ma’nî yüzünden cemâli

Bozuldu hep suver elhamdülillah

Biliştik bunda hem ihsanlar etti

Nasibimiz kadar elhamdülillah

He gam giderse dünyâdan

Niyâzî Visâline erer elhamdülillah

Yazdıktan sonra şiirini okuyan Mısrî’nin gönlüne, daha biraz vakti olduğu doğdu, fakat o yazdıklarının tatlı heyecanına kapılmıştı, gönlüne doğanın üzerinde durmadı… Ancak o gün Limni’de, öleceğini anladı ve defnedileceği yeri keşfetti; toprağı Baltacı Mehmet Paşanın kabrinin hemen yanındaydı… Birkaç halife ve dervişine şiiri okuyup o yeri gösterdi: “Fakat tam da zamanı belli değil,” dedi, “ama yakında elhamdülillah.”

1688 yılında Osmanlı’nın Almanya cephesi tamamıyla çöktü. Doç Morosini’nin Ağrıboz’u alma teşebbüsü ise geri püskürtüldü, lâkin Mora’daki son Osmanlı kalesi Benefşe, düşmana on dört ay kahramanca karşı koyduktan sonra, yetmiş sekiz topu için, artık atacak gülle kalmayınca teslim oldu… Doç Morosini, birkaç kez donanmasını Anadolu kıyılarına gönderip Osmanlıya gözdağı vermek istediyse de, bütün çabaları Osmanlılar tarafından şiddetle kırıldı…

Sultan III. Süleyman hasta idi.

Son bir ümit olarak Almanlarla meydan savaşı yapılmaya karar verildi. Ancak Başkomutan Arap Recep Paşa son derece yetersizdi. Meydan savaşı 1689’da kaybedildi. Almanlar Sırbistan’ı aldılar, Vidin’i de düşürerek Bulgaristan’a girdiler, Üsküp’e, Makedonya’ya ve Arnavutluk’a yaklaşmaya başladılar. Venedikliler durdurulmuş, Lehliler ve Rusya devamlı şekilde bozulmuştu. Ama Almanları durduracak hiçbir kuvvet yok gibi görünüyordu.

Edirne’de saltanat şurası, oy birliği ile tek çarenin Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşanın sadrazam ve başkomutan yapılması olduğunu padişaha arz etti.

Fazıl Mustafa Paşa, Sakız muhafızı idi, 1689 sonbaharında Edirne’ye çağrılarak sadrazam yapıldı…

Mısrî, Limni’de pek çok derviş ve birkaç kâmil halife yetiştirmişti, artık Bursa’ya dönebileceğini düşünüyordu. Fakat zaman zaman da aklına burada gömüleceği geliyor tam bir karara varamıyordu. Bir zaman sonra Kâsım’dan bir mektup aldı. Zarf hayli kabarıktı, Mısrî merakla açtı, içinden arkadaşının mektubu ile, Sadrazam Fazıl Mustafa Paşanın resmî tebliği çıktı. Sadrazam, artık onun Bursa’ya, tekkesinin başına dönmesini istiyordu. Bu bir emirden ziyade bir rica idi ve çok içten bir üslupla yazılmıştı… Ve Mısrî’nin dönme niyetini perçinledi. Kâsım ise kendisini toparlamıştı, mektubunda umut doluydu, Fazıl Mustafa Paşa’dan bahsediyor: “Ağam,” diyordu, “benim ve koca Osmanlı’nın artık tek umudu yeni sadrazamımızdır. Fakat o, kendi ordusunun ağırlıklarını, savaş meydanında, düşmandan alınmış ganimet gibi yağmalayan bu rezil askerlerle savaşamayacağını, fakat onları düzene sokmak için de elinde sadece bir tanecik kış bulunduğunu da biliyor. Bunun için vallahi geceleri uyumadan, gündüzleri istirahat etmeden devlet ve orduyu düzene sokmaya çalışıyor. Ve bütün bu işlerinin arasında, biliyorsun saraydaki namım ‘Hazreti Mısrî’nin arkadaşıdır, beni çağırtıp şu içinde bulunduğumuz zor zamanlarda insanlarımızın kuvvetli mürşitlere ihtiyacı olduğundan bahsederek, sana gönderilmek üzere ekteki tebligatı yazdırdı. Onun teşkilatçı dehasından bahsedilirdi de bu kadarını tahmin etmemiştim… Söylediklerini yazarken gözlerim doldu. Bunu benden beklemezsin, ama onun yanında da kahkahayla gülecek hâlim yoktu ya!.. Biliyorsun ben gülme zamanında da gülerim, ağlayacak olduğum zamanlarda da. Allah bana kahkaha bahşetmiş, ne yapalım! Artık dönüyorsun değil mi iki gözümün nuru ağam?”

***

Fazıl Mustafa Paşa, Temmuz 1690’da ordusuyla Edirne’den ayrıldı. Tuna ince donanmasının amirali Hüseyin Paşa, otuz dört kadırga ile Belgrat’a ilerlerken, o da üç günde Edirne’den Şehirköyü’ne gelerek, bu kaleyi Alınanlardan aldı. Alman İmparatorluğu, ordusu yenilmiş olarak geri çekildi. Paşa ilerleyerek; Musapaşa kalesini, Niş’i, Semendire’yi, Vidin, Orşova ve Fethülislam’ı aldı. Kuzeye doğru yürümeye devam etti… Dokuz katlı, yüz on altı kuleli, kat kat surlu Belgrat kalesini yedi günde düşürdü. Beş bin kadar şehit verildi, Almanların on beş bin civarında kaybı oldu, üç yüz doksan altı Alman topu, Tuna üzerinde on iki harp gemisi ele geçirildi, binlerce Alman esir düştü. Böylece Belgrat’ta 188 yıllık, yeni bir Osmanlı dönemi başladı… Vardar’dan Drava’ya kadar olan altmış bin kilometre karelik toprak geri alındı. Düşman, Bosna ve Bulgaristan’dan tamamen çıkarıldı. Sırbistan’ın tamamı geri alındı. Sırplar Almanlarla iş birliği yapmışlardı. Fazıl Mustafa Paşa, Sırpları bağışladı; bedava tohumluk, hayvan ve kıtlık olan bölgelere tahıl dağıttı. Sırplar bir asır Osmanlı aleyhine düşünemeyecek kadar memnun edildiler.

Zafer haberi üzerine hasta padişah Edirne’den İstanbul’a geldi. Köprülüzade İstanbul’da büyük törenlerle karşılandı. Sarayda III. Süleyman, sırtındaki hırkayı çıkarıp Fazıl Mustafa Paşaya giydirdi ve ağlayarak dua etti.

Böylece Niş, Vidin, Semendire ve Belgrat Fatihi, gelecek yıl Macaristan’ı geri almak üzere hazırlığa başladı… Almanlarda korku arttı; Budapeşte’den sonra Viyana’daki kale de tamir edildi.

***

Mısrî dönmeye karar vermiş olmasına rağmen, ölümü bekleyerek, gidişi bir hayli geciktirdi… Sonra da: “Ben bilmiyorum Allah biliyor, hele bir Bursa’ya varalım bakalım!” dedi.

Bursa’ya varışıyla bir büyük törenin içine düştü. Halifeleri, dervişleri ve halk tarafından; davul, kudüm eşliğinde kendi ilahileriyle tevhid ve tekbir sesleriyle karşılandı. Onu bir tahtırevana bindirdiler, iki yanında sevenleri gözyaşları ve neşe ile yürüyorlardı…

Bursa’da ünlü hoca Ahmet Gazzi, Mısrî hakkında pek çok olumsuz söz işittiğinden, öğrencilerine Mısrî’nin gelişiyle ilgilenmemelerini tembih etmişti.

O gün Ulu Cami’de her zamanki gibi dersine başladı. Biraz sonra Mısrî’yi getirenlerin tevhit, zikir, ilahi seslerini duyunca bir süre durup bekledi, sonra sanki Hak tarafından dışarıya doğru çekildi ve caminin önüne çıktı. İşte orada, tahtırevanın üzerinde Mısrî bütün görkemi ile oturuyordu. Ahmet Gazzi, ne yaptığını pek de bilemeden ona doğru yürümeye başladı… Mısrî, tam yanından geçerken ona gülümseyerek içten bir selam verdi ve Ahmet Gazzi de ilerleyip onun elini öptü, tahtırevanın yanında yürümeye başladı. “Onun heybetine kapıldım.” diye geçti içinden ve bundan dolayı ne kadar memnun olduğunu düşündü; Mısrî artık onun da şeyhi olmalıydı… Mısrî’nin ise ona bunca içten selam vermesi, ileride Ahmet Gazzi’nin Mısrîye’nin büyük bir mürşidi olacağını hissetmesi miydi?…

Onun dönmüş olmasından dolayı duyulan sevinç, akşamdan sabaha devam etti. Tekke dolup dolup boşaldı ve Mısrî, ellerini, yüzünü öpenlerin çokluğundan, oğlu Ali ile kucaklaşabilmek için birkaç saat beklemek zorunda kaldı. Ali, ona annesinin evde kendisini beklediğini söyledi. Sabah namazından sonra Ali ile birlikte eve döndükleri zaman, Gülsüm’ü hiç uyumamış, hâlâ bekler buldular. Zaten zayıf olan Gülsüm iyice süzülmüş, kızının kaybı yüzüne çizgiler çekmişti, mahzundu ama kocasının on beş yıl sonra nihayet eve dönüşünün memnuniyeti, gözlerine parıltılar hâlinde düşmüştü. Onun elini öptü, Mısrî de karısına sarılıp alnından öptü. Sabah çorbasında, söz Fatma’dan açılınca Mısrî:

—           Onun yeri şimdi cennette meleklerle birdir, dedi. Çocuğun kaybı ana baba için çok zorlu bir imtihandır, Allah’ın hayırlı bir imtihanıdır, sen sabrınla bu sınavdan geçmişsin Gülsüm. Ayrıca beni de on beş yıl, umudunu kesmeden beklemen, benim her hâlime gösterdiğin sabır için de Allah senden razı olsun. Razıdır… Ali’yi gelişmiş buldum, hocaları ondan çok memnundurlar, Ali’nin bu başarısı yalnız kendinden değil, bir anne olarak onu çok iyi yetiştirmiş olmandandır… Ben çocuklarımla hiç meşgul olamadım, bu biraz da sana olan güvenimdendir Gülsüm.

Kocasının sözleri, Gülsüm’ün yüreğini ısıttı:

—           Yüce Allah’ın doğru yolundan ayrılmamaya çalışıyorum şeyhim, dedi, hemen O, kabul etsin. Evine hoş geldin, sefalar getirdin.

***

O sıralarda Bursa’da, Yunus Emre’nin kabrinin yeri konuşuluyordu. Elbet konuşanların hepsi de bu kabrin Bursa’da bulunmasını temenni ediyordu… Mısrî’ye de sordular, o:

—           Yunus Emre’nin kabri yalnızca gönüllerdedir, ona dünya yüzünde somut bir yer aramayın. O bir aşk, o bir mânâ eriydi; hep gönüllerde yaşadı ve gönüllerde kaldı, dedi, ama başka bir Yunus’un, Aşık Yunusun kabrini sizlere gösterebilirim, kalkın yürüyelim…

Mısrî ve yanındakiler yürüyerek Şiblî Mahallesine geldiler. Oradaki Sa’diye tarikatının Kara Abdürrezzak Dergâhını buldular, Şeyhi ile selamlaşıp hoşbeş ettikten sonra

Mısrî, yanındakilere mescidin batısında bulunan üç mezardan birini işaret ederek:

—           İşte burası Makam-ı Âşık Yunus’tur; biz dualarımızı her iki Yunus için de burada yapalım, dedi.

Orada iki Yunus için dua edilmesi, sonradan halk arasında: “Yunus Emre burada yatmaktadır.” şekline girdi ve de söz, yürüdü gitti…

Tekke o kadar kalabalık oluyordu ki, Mısrî her zamanki vazifesini geciktirdi, Miskinler Mahallesini ancak bir ay sonra ziyaret edebildi… Bir şekilde işitilmişti onun Bursa’ya döndüğü, cüzzamlı dostları da bekliyorlardı… Mısrî’yi, onun bir ilahisini söyleyerek karşıladılar.

Halk Mısrî’nin yine Ulu Cami’de muntazam vaaz vermesini istiyordu. Fakat Mısrî öyle düzenli bir şekilde değil de arada sırada vaaz vereceğini söyledi. Bir gün Ali:

—           Şeyh babam, dedi, camide yapacağın vaazda, neden Allah’ın doğru yolundan bahsetmezsin, sence zamanımız insanlarının buna ihtiyacı yok mudur?

Oğlunun bu ilgisine ve kendisine fikir vermesine biraz şaşırdı Mısrî, fakat çok da hoşlandı ve ilk vaazında; doğru yoldan bahsetti:

—           Abdullah İbn-i Mesud’un şöyle söylediği rivayet edilmiştir, dedi yine kendisini dinleyen kalabalığın yüzlerine bakarak: “Resulullah, kuma bir çizgi çizdi ve bize, bu Allah’ın yoludur.” dedi, sonra sağına soluna birtakım eğri büğrü çizgiler çizdi ve dedi ki: “Bunlar da yollardır, fakat bu yolların her birinde bir şeytan oturmuş, insanı çağırır…” Ve okudu: “İşte benim doğru yolum budur, buna tabii olun. Muhakkak sizin davranışlarınız, tutumlarınız çeşitlidir. Kiminiz ilimle hareket eder ve cennete gider. Kiminiz cehalet ve nefis arzularıyla karanlığa koşar da cehenneme gider.

Bakara suresinde şöyle buyrulur: “Herkesin uyduğu bir yönü vardır. Hayır işlerine koşunuz. Nerede olursanız, Allah, hepinizi toplu olarak bir araya getirecektir”

Şimdi bilin ki insan hareket ve çalışmalarının çeşitli oluşu, insanların dört ayrı merhalede bulunuşlarından dolayıdır. Bunlar, hayvanlar âlemi, yırtıcılar âlemi, şeytanlar âlemi ve melekler âlemidir. Doğumdan hemen sonra insanın ilk âlemi başlar ki; bu “hayvanlar âlemi’dir. Bu âlem onu yemeye içmeye, helal ya da haram birleşmeye sevk eder. İnsan orada sebat eder; imana ve imanın gerektirdiği tutum ve davranışlara dönmezse, onda dünya sevgisi üstün gelir. Dünyadan her istediğini de pek tabii elde edemez ve sonuçta “yırtıcılar âlemi”ne girer… Kibir, kin, haset, intikam ve belki katil ile vasıflanır ve o insanın iç âlemi yırtıcı hayvanlara döner. Eğer bundan imana ve gereken tutum ve davranışlara dönemezse; mevki hırsı öne çıkar, muradına ancak hileler ile ulaşır ve sonunda devler ve şeytanlar âlemine girer. Hile, aldatma, yalan, gıybet ve iftira ile İblis gibi, halk arasına fitneler düşürmek gibi huylarla vasıflanır. Orada kalırsa, “aşağıların en aşağısında kalmış ve insanların en sapkını olmuştur…” Ama mutluluğa ulaşıp melekler âlemine dönerse ki; bu âlem zikir, tevhit, tövbe istiğfar âlemidir… O kişi, herkesle iyi geçinir ve güzel ahlaklı olur, güzel ahlak insanın olgunluğudur, işte o, bununla meleklerden üstün olur. Çünkü böyle insanlar oraya; hayvanlar, yırtıcılar, dev ve şeytan âlemlerinden mücadele ederek geçip, ibadet, iyi tutum ve davranışlarla yükselmişlerdir. Fatır suresinde Yüce Allah şöyle buyurur: “Güzel söz O’na çıkar, salih amel O’na yükselir.”

Şimdi, şu gördüğümüz yahut görmediğimiz insanların her biri, mertebelerin birindedir; hayvanlar âleminden, melekler âlemine kadar. Bazıları ise, merhaleden merhaleye seferini tamamladıktan sonra, daimi olarak bir hâlden diğer hâle geçmek üzere bulunur. Şimdi ey insanlar bakın görün, nefsiniz bu otlakların hangisinde otlamaktadır?.. (durdu, cemaati süzdü ve ahenkli sesini biraz yükselterek devam etti) Eğer insan isen, nefsini, çalışmalarını; hayvanların, yırtıcıların ve İblis’in gittiği yönden çevir, doğru yolu bul, Yüce Allah’a koşman, yolların en yükseği olsun. Çünkü Allah’a giden yollar, yaratılmışların nefes sayısı kadar çoktur. Önce nefsini tanı, onun tabiatını, huyunu suyunu, eksikliklerini tespit et, sonra mücadeleni ver. Eksiğini gediğini kapa, hayvanın, yırtıcının, İblis’in eğri yollarından ayrıl; güzel huylarınla doğru yola eriş… unutma doğru yol, Allah’ın yoludur, çünkü O, doğru yol üzeredir. Şunu da unutma, nefsi bilmeye çalışmak; insanı, Allah’ı ve gayelerin en yükseği olan tevhid mertebelerini bilmeye götürür… Yüce Allah, cümlemize bunu nasip etsin, âmin.

Mısrî vaazını böylece bitirip kürsüden yere indikten sonra çevresini bir kalabalık sardı. Onu tekrar Ulu Cami’de gördüklerinden ne kadar memnun olduklarını anlatıyorlardı. Nasıl da özlemişlerdi içten konuşmalarını… O sırada genç bir adam, kalabalığı yarıp Mısrî’nin tam önüne geldi:

—           Efendim siz, dedi, Allah’ın insanların yüzünde, gözünde veya eşyada görünebileceğini söylermişsiniz. Ben göremiyorum, nasıl oluyor, söyler misiniz?

—           Yavrum, dedi Mısrî, etrafına gönül gözüyle bakmayı bilirsen, gerçekten her yüzde, gerçekten her gözde ve gerçekten her şeyde, O Erişilmez Olan’ı görürsün.

—           Gönül gözüyle bakmak nasıl oluyor?

—           Önce nefsinin temizlenmesi lazım, o kadar ki insana ve her şeye daima sevgi gözü ile bakacaksın; gönlünde sevgiden, sevecenlikten gayri bir şey bulunmayacak. Yani tam bir gönül eri olacaksın.

—           Fakat bu çok zor!..

—           Ben de O’nu görebilmenin kolay olduğunu söylemedim…

—           Nefsimi nasıl temizleyeceğim?

—           Bir mürşit eli öperek, onun verdiği virdi yaparak, zikrederek ve çalışarak, daima çalışarak ve sevmeyi Öğrenip severek.

Delikanlı, sağ elini bağrına basıp sessizce uzaklaştı. Mısrî’nin etrafında birkaç kişi sinirlendi ve şeyhlerine yaranmak hevesiyle çocuğu küçümsedi. Biri dedi ki:

—           Sizi nasıl da saçma sapan sorularla rahatsız ediyorlar! Bu gibi gençleri camiye sokmamak lazım.

—           Beni rahatsız etmedi, bu bir, dedi Mısrî, sorusu çok güzeldi, herkesin aklına takılıp da ürkekliğinden yahut kendisini bilir göstermek için soramadığını sordu, aferin ona, bu iki. Bir şeyler öğrenmek için sormak gerek. Ve bilir misiniz kişi, son nefesine kadar öğrenmelidir, yani düşünüp soru sormayı bilmelidir.

Bu sefer:

—           Haklısınız efendim, dediler.

***

Haziran 1691’de Fazıl Mustafa Paşa, İkinci Almanya Seferi için Edirne’den ayrıldı. Hastalığı gittikçe ağırlaşan Padişah III. Süleyman bu tarihten sekiz gün sonra vefat etti… Fazıl Mustafa Paşa, giderken bütün devlet adamlarını âdeta tehdit ederek; Sultan Süleyman’dan sonra, kardeşi Ahmet’in, II. Ahmet olarak tahta geçirilmesini istemişti. Oysa bu devlet adamlarının mühim bir kısmı, IV. Mehmet’i tekrar veya onun büyük oğlu Şehzade Mustafa’yı tahta çıkarmak istiyorlardı. Ancak Fazıl Mustafa Paşa, çalışmaları ve Almanlara karşı kazandığı zaferlerle büyük bir kahramandı, ondan çekiniyorlardı. Mecburen Şehzade Ahmet’i, II. Ahmet olarak kabul ettiler.

Almanlar çok iyi hazırlanarak ve çok yardım alarak kışı geçirmişlerdi. Fakat bir yıl önceki bozgun ve Köprülü isminden dolayı tereddütte idiler… Sefer eden Osmanlı ordusuna Macar Kralı Tökeli de katılmıştı, Kırım Hanı ise orduya katılmak üzere yoldaydı…

Düşmanın dikkatli tutumu, temkini Osmanlı kurmaylarını, yedi saatlik mesafede olan Kırımlılar gelmeden taarruza kışkırttı… İkindi vakti iki tarafın top atışlarıyla meydan muharebesi başladı. Almanlar iyi savaşmalarına rağmen, birkaç saat içinde saflarını çözerek geri çekilmeye başladılar. Fazıl Mustafa Paşa, kesin neticeyi almak için kılıcını çekip ön safa geldi ve o anda bir kurşun alnına isabet etti. Çevresindekilerin, başkomutanın şahadetini âdeta orduya duyurmak için feryadı üzerine Türk safları bozuldu. Durumun değiştiğini gören Alman komutanı tümenlerini toparlayıp taarruza geçti.

Böylece çok fazla zayiat veren Almanlar, az şehit veren Osmanlılardan muharebe meydanını aldılar…

***

Bir gece evvel Mısrî bu olayı işaret eden rüyayı görmüş; fakat en yakınlarına bile anlatmamıştı, huzursuzdu… Yalnız savaş hakkında konuşan dervişlerine:

—           Savaş elbet kanlı, gürültülü, karmaşık bir olaydır; fakat aynı zamanda çok ince ve küçüktür. Bazen atılan bir kurşun bile koskoca muharebenin kaderini değiştirebilir. Dua edelim hemen Hak Teala yardımcımız olsun, dedi.

O gece toplu dua yapıldı, ama zaten olan olmuştu…

Çok daha sonra haber Bursa’ya ulaşınca, dervişler “tek kurşun’un mânâsını anladılar ve şeyhlerinin kerametine bir kere daha tanık oldular.

Kâsım gönderdiği mektupta Fazıl Mustafa Paşa için kan ağlıyordu…

Mısrî, cevabi mektubunda onu teselli ediyor ve paşanın öbür dünyadaki yerinin ne kadar güzel olduğunu anlatıyordu. Mısrî mektubu bitirip imzaladıktan sonra imzanın altına birkaç satır daha ilave etti, dedi ki:

“Atalarımız zamanında cennetmekân padişahlarımız, savaşa giderken yanlarına hocalarını, şeyhlerini, bazı dervişleri alırlardı. Bilirsin IV. Murat bile, Bağdat Savaşı’nda yanında şeyhülislamı bulundurmuştu. Osmanlı mülkü böyle böyle genişledi; İslamiyetin bayrağı böyle böyle, elin illerinde dalgalandı. Almanlarla hesabımız bitmemiştir, yeni bir savaşta sultanımız neden bizim gibilerden yardım ummaz? Bunu kendisine söyle, benim yazdığımı söyle, eğer mümkün olursa…”

***

II. Ahmet; Mevlevi, yazar, bestekâr, şair ve ağabeyi gibi hattattı, güzel yazıya meraklıydı. Sarayda Kâsım’ı âdeta ağabeyinden kalan bir yadigâr gibi benimsemişti. Ekseri fermanlarını ona yazdırıyor, bazen yanına çağırtıp hat, hattatlık üzerine konuşturuyor, bazen de, Kâsım’ın hatlarını inceliyor, kendisininkileri de ona gösteriyordu.

Mısrî’nin mektubunu alan Kâsım, arkadaşının teklifi üzerine uzun uzun düşündükten sonra, padişaha söylemeye karar verdi. Yine onun yanına çağrıldığı bir akşamüstü, müsaade alıp II. Ahmet’e Mısrî’den ve mektubundan bahsetti.

—           Şehzadeliğim sırasında Mısrî Efendiyi işitmiştim, dedi sultan, hatırladığıma göre büyük bir mürşit imiş, fakat Osmanlı’yı pek sevmezmiş. Şimdi bu teklifi neden yapar acaba?

Kâsım, edep dışına çıkmadan, sakin sakin Mısrî’yi savundu ve onun niyetinin iyi olduğuna dair inancını kısaca anlattı. Sultan:

—           Kendisine yaz, dedi sultan, bize atalarımız efendilerimizin güzel âdetlerini hatırlatmışlardır, memnun olduk… Sefer mukadder olunca, onu hatırlayacağız… Kaç yaşındadır kendisi?

—           Aynı gün doğmuşuz efendim, yetmiş dördündedir.

—           Aynı gün ha, yoksa bu dostluk çocukluktan mı başladı?

—           Evet efendim.

—           Pekâlâ, benim için Mısrî Efendinin sevdiğin bir mısrasını yahut beytini güzel yazınla yaz bakalım. Görelim bu sevgini nasıl ifade edeceksin?

Kâsım, padişahla konuşmasını kısaca anlatan bir mektuptan sonra Mısrî’nin bir beyti üzerinde çalışırken, sultan da, Mısrî’nin teklifinden, Sadrazam Çalık Ali Paşa’ya bahsetti. Sadrazam yüksek ahlaklı, değerli bir yöneticiydi, fakat Mısrî’nin teklifine sultan kadar hoşgörülü bakmadı:

—           Müsaade buyurulursa sultanım, dedi, bu zat pek büyük bir mürşit olabilir, ama aynı zamanda Osmanlı düşmanıdır. Bir keresinde bir vaazında Kırım hanlarını övmüş ve Osmanlı tahtına onların daha layık olduğunu söylemiştir. Gerçi çok yıllar önce sürgüne gönderildi, on yıldan fazla Limni’de kaldı, bilmem ki şimdi ona güvenebilir miyiz?..

—           Yaa, dedi padişah ve konuyu değiştirdi.

1691 sonbaharında savaş devam etmişti. Kral Sobiesky Komaniçe önünde, Kahraman Paşaya, Almanlar Lippa önünde Tameşvar Beylerbeyi Topal Hüseyin Paşa’ya yenildiler… Alman imparatoru, Türkçeyi iyi bilen Kont Marsingli’yi barış için padişaha gönderdi. Bu zat Edirne ve İstanbul’da II. Ahmet tarafından kabul edildi. Fakat müzakerelerden bir sonuç çıkmadı… 1692’nin sonunda Kırımlılar, Galiçya ve daha kuzeyini ve bu arada Lwow şehrini tahrip ettiler.

Venedik-Malta-Papalık-Floransa donanması Amiral Morosini’nin komutasında Girit’e gelip Hanya’yı kırk bir gün kuşattıktan sonra, dört bin asker kaybedip 1691 yazında çekildi.

Dalmaçya tarafından Venedik; Hırvatistan tarafından Alman orduları Bosna’ya girdilerse de, geri püskürtüldüler.

Sadrazam Çalık Ali Paşa, ancak bir yıl bir gün sadaret yükünü çekebilmiş ve istifa etmişti. Yerine yine yüksek karakterli bir zat olan, Merzifonlu Kara Mustafa Paşa yetiştirmesi Bozoklu Bıyıklı Mustafa Paşa getirildi…

1693’te Edirne’de Bıyıklı Mustafa Paşa, Erdel’i geri almak için hazırlık yapıyordu. Sultan II. Ahmet de Edirne’deydi.

***

Savaş hazırlıklan Bursa’da işitilmeye başlayınca, Mısrî içinden gelen ani bir kararla, “Bu sefere katılmalıyız.” diye düşündü. Son zamanlarda gönül, hep seferin yakın olduğundan bahsetmişti. Mısrî, Gülsüm ve Ali ile vedalaşırken; gönlünün bahsettiği seferin, işte bu Erdel Seferi olduğunu düşünüyordu. Aklı öyle hükmetmiş ve artık gönül susmuştu.

Mısrî Bursa’nm dışında, kaplıca civarında Bademlibahçe’de çadır kurarak: “Düşman ile savaşta sevap kazanmak isteyen benimle gelsin.” diye ilan etti ve günler geçtikçe, başta Ahmet Gazzi olmak üzere, çevresine üç yüze yakın mürit toplandı.

Ancak haber saraya tez ulaştı, Sadrazam Bıyıklı Mustafa Paşa; Mısrî’nin özellikle üç yüze yakın adamıyla, Edirne’ye doğru yürüyüşe geçme hazırlığında bulunmasından son derece rahatsız oldu. Onun bir sözü ile kitleleri harekete geçirebileceğinden hiç kuşkusu yoktu. Ve bu sözün Osmanlı hanedanı aleyhine olacağını tahmin ediyordu. İsyan çıkarıp padişahı devirebilirlerdi. Tam da sefer hazırlığı içindeyken böyle bir iç isyanla uğraşmanın hiç zamanı değildi. Bu işin engellenmesini, Şeyh Bedrettin isyanını hatırlatarak, bizzat padişahtan rica etti.

Ve Mısrî, Kâsım’ın el yazısı ile padişahtan bir mektup aldı. Sultan II. Ahmet, selamından sonra, Mısrî’nin sefer hazırlığı içinde olduğunu işittiğini: “Sefere katılmanızdansa halvetinizde dua ile meşgul olmanız daha hayırlıdır.” diyor, onun yerinden ayrılmasına izin vermediğini söylüyor ve zafer kazanmaları için yalnızca dua etmesini istiyordu. Mısrî bu mektuba fena hâlde öfkelendi. Gönül: “Sefer!” demişken, bir “sultancık” mı onu engelleyecekti? Çevresine daha çok adam istedi, gelenlerle üç yüz oldular. Bundan sonra Mısrî’nin öfkesi azaldı ve oturup sultana cevap mektubunu yazabildi:

“Padişah’ım,” diyordu, “olmayacak şeye ferman kesmek akıllı işi değildir. Bir yıldıza doğmasın diye ferman versen doğmaz mı, yahut ağrısı tutmuş kadına, ‘Doğurma’ desen de doğursa padişaha asi olur mu? Padişahım ben seni esirgerim, benim sana kötülük yapmam söz konusu değildir. Yalnız senin hayrını isterim. Ancak senin düşmanların, beni sana yanlış bildirirler.

Bunu bil ki; peygamberlerde ve evliyada yalan ve aykırı işler olmaz, dalkavukluk hiç olmaz. Bizim sana kötülüğümüz dokunmaz. Dediğime güven… Çevrendeki binlerini görevden al yahut idam et, demem. Çünkü bu, senin hizmetine layık değildir. Biz ancak genel olarak, adaletle davran, diye nasihat ederiz. Kabul edersen senin gücün artar; aziz olursun. Kabul etmez isen, zararı kendin çekersin.

Sonuç olarak seni peygamberlere muhalif olmaktan menederim. Nasihati kabul edersen tahtında kalırsın. Nasihatim budur. Bu mektubu kendi şeyhine gösterme ve onun görüşlerine uyma. İlle göstereceksen şeyhülislama ve ulemaya göster, onların görüşlerine uy!

Seni Yüce Huda’ya emanet ederim!”

Mısrî, üç yüz yoldaşı ile, bir sabah namazından sonra Edirne’ye hareket etti…

Uzun yürüyüş, molalarla Tekfur Dağı’na kadar sürdü. Orada, sultanın gönderdiği Silahşor Beşir Ağa ve adamlarını, kendilerini bekler buldular. Padişah, Mısrî için bir araba, dervişlere para yollamış ve geri dönmelerini istemişti. Buralara kadar gelen Mısrî, “sultancığın” arzusuna uyacak değildi!.. Arabayı ve dervişlere gönderilen parayı reddetti, yanındakilere:

—           Yeteri kadar dinlendik, kalkın yürüyelim, dedi.

***

Silahşor Beşir Ağanın Mısrî ile buluşması, Edirne’de heyecana ve dedikodulara sebep olmuştu. Birtakım sözü dinlenir adamlar halka: “İşte Mısrî Hazretleri geliyor, gelişinde hayır vardır, çünkü o padişaha iş başında bulunan bütün hainleri tek tek bildirecek.” diyorlardı.

Halkın heyecanı Edime Sarayına aksedince, bu sefer Mısrî’yi yolda karşılamaya Mirahor Dilaver Ağa ile Kâsım gönderildi…

Yetmiş beş yaşına yaklaşan Kasım atın üzerinde dimdik duruyordu. Ta uzaktan cemaatin sabah namazını kıldığını görüp, beklediler. Namaz bitti, ilerlediler… Kâsım, Mısrî’yi seçince atından indi, Dilaver Ağa’ya da inmesini söyledi. Yürüyerek yaklaştılar Mısrî’ye; o ise Kâsım’ı gördüğüne bir an sevinmesine rağmen, yine aksileşti ve:

—           Ne o, dedi, bizi seferimizden alıkoymaya padişah bizzat gelecek galiba, baksana önce dalkavuklarını göndermiş!

Kâsım, onu duymamış gibi kollarını açarak yaklaştı ve Mısrî’ye sarıldı. Mısrî önce mukavemet etti, kolları iki yanında sallandı ve sonra dayanamayıp o da sıkı sıkı sarıldı Kâsım’a.

Dilaver Ağa, biraz ötede onları seyrediyordu, bütün dervişler onları seyrediyordu. Nihayet Mısrî dervişlerine dönüp Kâsım’ı tanıttı:

—           Altmış sekiz yıllık yoldaşımdır, kan kardeşim, sırdaşımdır Kâsım Efendi. Bizi yolumuzdan döndürmek için onu yollamışlar üstümüze.

—           Etme ağam, dedi Kâsım usulca, etme. Ben sana yalvarmaya geldim. Yıllar önce bana, hatırını ortaya koyma demiştin, işte günü geldi, hatırımı da, kafamı da, gönlümü de ortaya koyuyorum. Gel vazgeç seferden; dervişlerini topla, geri dönün. Edirne’de halk ayaklanmak üzere, bu mu istediğin? Zaman, düşmana sefer zamanıdır, şimdi padişaha asi olmanın vakti değil… Gel girme Edirne’ye. Geri dön, bir kez olsun kafanın dikine gitme, beni dinle.

—           Dinlemesem ne olur Kâsım? Keser misin benimle dostluğu?

—           Hayır, elbette hayır, sen beni dayaktan kurtardığın günden beri dostumsun Mehmet Ağa’m, bu dostluğu kesemem. Velakin yine seni sürgüne yollamalarından korkarım, yoksa bu mu istediğin?

Birden duraladı Mısrî, yavaşça:

—           Bilir misin, dedi ölüm yerim Limni’dir, toprağım hazır orada beni beklemektedir, Baltacı Mehmet Paşanın yanı başında. Ama önce sefere, seferim var Kâsım, beni engelleme! (bir durdu, sonra sertçe tekrar etti) Beni engelleme!

—           Bağışla, sana her şeyimi koydum ortaya diyorum. Bir damlacık da mı kıymetim yoktur gözünde? Yapma ağam, yapma!

Mısrî birden sakinleşti, Kâsım’ın kolundan tutup:

—           Şöyle yürüyelim, dedi, sonra Dilaver Ağa’nın yüzüne bile bakmadan, eliyle onu işaret edip dervişlerine hitap etti:

—           Efendi, misafirimizdir, ikramda bulunun.

Ağır ağır yürüyüp gruplardan uzaklaştılar, Mısrî hâlâ Kâsım’ın kolunu tutuyordu. Bir kaya parçasına rastlayınca:

—           Otur, dedi ona, kendisi de yanına oturdu.

Bir süre hiç konuşmadılar, sonra Kâsım:

—           Sultanımız, dedi, senin hakkında şefkatlidir ve iyi düşünmektedir, o mektubuna rağmen. Adamın yaptığına, “akıl işi değil” demişsin, “seni menederim” demişsin, mektubu bana okuttu. Her neyse, o hâlâ sefer için senin duanı alma arzusunda. Tek isteği var, senin adamlarını toplayıp geri dönmen, o kadar.

Mısrî sanki arkadaşının söylediklerini hiç işitmemiş gibi:

—           Bilir misin, dedi, kime, neye bir ders almak arzusuyla bakarsan, onu yaratılmış olduğu maksada doğru yolcu bulursun. Aslında yalnız kendine, çevrene baksan da öyle; herkesin, her şeyin gideceği bir yer vardır, gideceği bir menzil vardır, ta ki o menzil onun son menzili ola, orada Hakk’ın rahmetine kavuşa… İşte o, kendi menzilidir. Fakat oradan da geçip giderse bil ki bir başka konağa doğru yol almaktadır. O Sevgili’nin düzeni böyle işte…

—           Fakat Mehmet Ağa’m, bu iş tam anlamıyla senin elinde. Eğer istersen şimdi dervişlerini toplayıp dönüş yoluna geçebilirsin.

—           Evet, belki öyle görünüyor… Fakat hiçbir şey benim elimde değil (eliyle gökyüzünü işaret etti) O Sevgili bilir… Hem yarın bir iki dedikodu yüzünden hünkârın gazaba gelmeyeceği ne mâlum! Kafasına eser sürer beni Limni’ye. O zaman işte kendi menzilime kavuşmuş olurum…

Kâsım’ın gözlerinden yaşlar akmaya başladı:

—           Toprağım orada diyorsun, dedi.

—           İşte böyle olduğu için, şu Limni Seferi’nden önce, son görevimi yapıp, küffar üzerine gitmek isterim, (gözlerinden iki damla yaş düştü, sesi yalvardı) Bana yapma etme, deme adamım, deme… Adamım! Hatırım için deme! Umarım Yüce Allah, bana önce düşman seferini yazmıştır… Yazmıştır ki, son zamanlarda gönül hep; “Sefere doğru!” dedi.

Kâsım ses çıkarmadı, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Çocukluklarından beri ilk defa görüyordu Mısrî, onun ağladığını.

Birden Kâsım gözyaşları arasında gülümseyip:

—           Var mısın bir güreşe, kim kazanırsa, ha?

Mısrî’nin gözyaşları tekrar düştü yanaklarına:

—           Artık güreşi aşmadık mı biz adamım, kıymetlim! dedi.

***

Aynı dakikalarda, Bozoklu Mustafa Paşa, sultanın huzuruna çıkmıştı:

—           Padişahım, dedi, eğer bu meczup adam buraya gelirse tam bir fitne çıkacaktır. Kalabalıklar toplanmaya başladı bile, onun bir sözü ile bu halk saraya doğru harekete geçer. Vallahi kendi başım umurumda değildir, ben yalnız sizi düşünürüm, çıkmamız lazım gelen seferi düşünürüm.

—           Çocukluktan dostu Kâsım Efendi’yi yolladık. O herhâlde meseleyi halledecektir.

—           Onun gözü dost most görmez padişahım. Emrinizi dinlememekle bir kere size asi olmuştur, sonuna kadar gitmezse, başını alacağınızı bilir… Bu yüzden sonuna kadar gitmek isteyecektir, kendi kafasına karşı, sizin kafanız vardır artık… Başka bir şey düşünemez.

Sultan II. Ahmet ses çıkarmadı, başını önüne eğip uzun uzun düşündü sonra içini çekti, nefesini boşalttı ve:

—           Allah ikimizi de affetsin, dedi, bir büyük mürşide bunu yapmak istemezdim; eğer Edirne’ye kadar gelirse, derdest edip Limni’ye yollayın. Ancak Edirne’ye gelirse…

Bozoklu Mustafa Paşa, derin bir nefes alıp rahatladı.

***

Kâsım kayanın üzerinden kalktı, usulca:

—           Öyleyse git seferine, dedi, git!

Mısrî de kalktı, birbirlerine sarıldılar, bir süre öyle kaldılar. Sonra Kâsım çözüldü, arkasını döndü yürümeye başladı. Mısrî onu, atının yanma kadar yolcu etti, Dilaver Ağa da gelmişti. İkisi de atlarına atlayıp dörtnala sürdüler Edirne’ye doğru…

Mısrî uzun uzun baktı onların arkasından… Neden sonra yoldaşlarına dönüp:

—           Haydi, dedi, öğlen namazından önce varalım Selimiye Camiine.

***

Edirne halkı, Mısrî ve dervişlerini şehrin varoşlarında tekbirler, salavatlar ve tevhitlerle karşıladı, hep beraber Selimiye Camiine doğru yürümeye başladılar… Caminin içi ve dışı, cami civarındaki bütün sokaklar dolmuştu. Sanki bütün Edirne oradaydı. Daima Mısrî’nin yanında duran Ahmet Gazzi’den başka dervişler girememişlerdi içeri… Mısrî caminin içinde, mihrabın yanına çöküp yanındakilere:

—           Önce namaz kılarız sonra kısa bir vaazdan sonra padişahın yanma varıp sefere doğru yola koyuluruz, diyordu.

O sırada padişahın, Limni’ye sürgün fermanı ile Edirne Kaymakamı Osman Paşa, arkasında yeniçeri ağası ve bir bölük yeniçeri ile kalabalığın arasından yavaş yavaş sıyrılarak girdi, Mısrî’nin önüne kadar gelip dedi ki:

—           Haydi şeyhim, Padişah’ımız Efendimiz sizi bekler, dedi.

Mısrî yerinden kıpırdamadı:

—           İnşallah namazdan sonra varırız, dedi.

Ama kaymakamın arkasındaki yeniçeri ağası ve bir bölük yeniçeri birden yaklaştı ve Mısrî’yi koltuklayıp hızla halkın arasından geçirdiler ve arabaya bindirdiler. Mısrî böylece, arabanın yanında bekleyen Mirahor Dilaver Ağa’ya teslim edilmiş oldu. Araba hızla hareket etti; dervişler ve halk koşarak, yürüyerek onu takip ediyordu. Hepsi şaşkınlık içindeydi. Hepsi bir kere daha Mısrî’nin nur kaplamış yüzünü görmek istiyordu.

Derdest edilip götürülürken çok öfkelenen Mısrî’nin öfkesi, yavaş yavaş geçmekteydi; işte Limni yolu görünüyordu, işte toprağı ona kucak açmış bekliyordu…

Mezarlıktan geçerlerken, bir kabrin başında dua etmekte olan Şeyh Ali Gülşenî ve dervişi Hasan Gülşenî ile karşılaştılar. Kalabalıktan birilerine sorup ne olduğunu öğrenen şeyh, yanındaki dervişine:

—           Koş evladım, dedi, o mübareğin arabasına yetiş, önüne yatıp durdur ve nazırını celalden, cemale çevir.

Hasan Gülşenî koştu, denileni yaptı; Mısrî pencereden başını çıkarınca; hâlâ yerde yatmakta olan derviş:

—           Hazretim, dedi, Şeyhim Ali Gülşenî ve ben fakir rica ederiz; nazarınızı öfkeden çekip güzelliğe çevirin, Allah aşkına.

Mısrî meseleyi anladı ve hafifçe tebessüm edip arabadan aşağıya atladı; yeniçeri bölüğü tetikte bekliyordu, Dilaver Ağa huzursuz olmuştu, fakat Mısrî’nin yüzündeki tebessüm onu, olumsuz bir emir vermekten alıkoydu.

Şeyh Mısrî:

—           Evladım, dedi, bizim öfkemiz devam etseydi, Edirne’nin altı üstüne gelirdi.

Ve, bir mezar taşının baş tarafını sağ koluyla hafifçe kavrayıp sarstı, o anda Edirne sallandı, orada bulunan herkes sallandı. Kısacık bir depremdi, fakat hepsi çok korkmuştu… Mısrî, Hasan Gülşenî’ye dönüp:

—           Evladım kalk artık yerden, sen yüksek makamlara sezâsın, dedi.

Genç derviş kalktı, Mısrî’nin elini öptü ve o günden sonra Hasan Gülşenî’nin ismi Hasan Sezâî Gülşenî kaldı…

***

Mısrî, kıyı yolu ile şehirden çıkarılıp; Boğaz Hisarı’nda Kaptan Paşaya teslim edildi ve ayak bileklerine bukağı takıldı… Ahmet Gazzi, onunla Limni’ye gelmek istediyse de Mısrî:

—           Var git Ahmet Efendi, buradaki dervişanı da al, Bursa’daki tekkemde, onların terbiyesi ile meşgul ol. Oğlum Ali ve dervişanım sana Allah’ın emanetidir, cümlesine benden selam söyle. Ha Ali’nin zahirî ilim tarafı zayıftır, ona o yönden de hocalık et, dedi.

Onunla gelmek isteyen dervişlerinden on kadarını yanına aldı, diğer bekleyen dervişlerine ve oraya kadar takip edip gelmiş halktan kişilere:

—           Sizler de Allah’a emanet olun, hepinizi O Sevgili’me ısmarlar ve vasiyetimi yapmak dilerim. Orada ölecek olursam, ayaklarımda bu bukağılar ile gömülmek istiyorum. Bu vasiyetim için hepinizi şahit tutuyorum, dedi yüksek sesle ve gemiye doğru yürüdü.

Arkasından feryatlar duyuldu… Az sonra bütün feryatlar tekbire dönüştü…

***

Mısrî’nin Limni’deki tekkesi Şeyh Mahmut Efendi’nin yönetiminde yürüyordu…

Mısrî tekkeye uğramadı, kimseyle görüşmedi… Adadaki son bir yılını, İskele Camii minberinin altındaki küçük odada; yemeden içmeden kesilmiş bir hâlde, en önemli eseri olan “İrfan Sofraları”nı yazarak ve sadece ibadet ederek geçirdi…

Ve 1694’ün 16 Martı Çarşamba günü, miladi tarihe göre yetmiş altı, hicri tarihe göre yetmiş sekiz yaşında, kuşluk vakti, seccadesinin üzerinde, elinde tespihi, dilinde zikri, sefer etti; Hakka yürüdü.

12 Nisan 2003 Tanaşa/ Bandırma

12 Ekim 2003 Ankara

Kaynak: Emine IŞINSU,  Bukağı, Niyâzi-i Mısrî Hayatı, 1. Baskı: Nisan 2006 ANKARA

(Not: Niyâzi-i Mısrî kaddesallâhu sırrahü’l âli Efendimizin Limni’deki kabri hakkında devletimiz acilen yapılması gerekeni yapmalıdır. Eğer bu hizmet gecikirse Anadolu’nun parçalanacağı hakkında işaretler vardır. Turgut Özal döneminde teşebbüsler oldu. Fakat akim kaldı. Mondorosta Osmanlının yıkılışının Limnide imzalanması, Niyâzî-i Mısrî’ye devlet eliyle yapılan hatanın sonucu idi. Şimdi devletimiz bu hususu düzeltmelidir. Hazretin kabrini aşikâr kılmak o kadar zor değildir. İhramcızâde İsmail Hakkı)

 

” BİR VELİNİN OSMANLI İMPARATORLUĞUNU YIKAN AHI”

 

NİYÂZÎ-İ MISRÎ KASÎDE-İ BÜRDE TESBÎİ

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s