GORGİAS- Semiha Cemal

semiha cemalİstanbul Kız Muallim Mektebi
Ruhiyat Muallimi
1936

AŞK VEYA ZİYAFET

İKİNCİ KISIM

Kalikles — Zevkleri birbirinden ayırt etmek lâzım değil midir ?

Sokrat — Bizi bu mevzua götüren kim? Ben mi yoksa kemali huzurla, hangi kısımdan olursa olsun hazzın saadeti teşkil ettiğini söyleyen ve zevkler içinde iyileri kötülerden tefrik etmeyen sen mi? Bütün hazların iyilik hususunda müsavi olduğunu, bazı hazzın iyi bazısının fena olduğunu kabul edip etmediğini bana bir kerre daha söyle.

Kalikles — İkisinin de bir olduğunu inkâr etmekle ilk söylediğimi cerh etmemek için sözümde sabitim.

Sen ilk vaziyeti yıkıyorsun, eğer bu düşüncene muhalif bir şey söylersen, benimle beraber hakikati aramak sıfatını kaybedersin, Kalikles.

— Bunu yapan asıl sensin Sokrat.

— Eğer bunu yapıyorsan, senin gibi ben de kabahatliyim. Fakat aziz dostum şunu hatırına getir ki, hayır, her türlü haz demek değildir; Çünkü eğer öyle olsaydı, demin ima ettiğim utanılacak neticeler, ve daha bir çokları yekdiğerini veylederdi.

— Bu senin fikrin Sokrat.

— ifadende cidden sabit misin.

—Elbette

—öyle ise onu ciddî surette münakaşa edelim.

Kalikles — Hiç şüphesiz.

Mademki böyledir, benim sualime doğru cevap ver: Senin ilim tesmiye ettiğin bir şey var mıdır?

— Evet

— ilimle beraber demin söylediğim cesaret te varımdır ?

Evet.

Sen bize ikisinden bahsederken cesaretin, ilimden ayrı olduğumu söylemek istedin.

Tamamıyla ayrı olduğunu.

Peki şimdi de bana şunu söyle, hazla ilim ayrı ayrı şeyler midir, yoksa ikisi de bir midir?

Ey mahir adam, hiç şüphesiz ayrı şeylerdir.

— Ya cesaret hazdan ayrı mıdır ?

— Meydanda !

— Öyle ise Aşarn’lı Kalikles’in, hayır ile hazzın aynı şey olduklarını, fakat ilimle esaretin birbirlerinden ve hayırdan ayrı olduğunu söylediğini hatırda tutalım.

Alopes’li Sokrat bunu kabulden imtina mı ediyor?

— İmtina etmiyor; fakat zannediyorum ki Kalikleste onun fikrini daha yakından tetkik ederse oda bunu kabulden imtina etmeyecektir. Bana söylesene, saadetle felâket ayrı ayrı haller değil midir ?

— Evet.

Bunlar yekdiğerine sıhhatle hastalık kadar muhalif midir? Benim bildiğim insan aynı zamanda hem hasta, hem sıhhatte olamaz, ve ikisinden de birlikte kurtulamaz.

— Ne demek istiyorsun?

— Meselâ vücudun her hangi bir kısmını ayrıca nazarı itibara alabilirsin, insanın gözleri hasta olabilir ve buna göz iltihabı, derler.

— Şüphesiz

— Bu gözler, o halde iyi bir halde değildir

— Meydanda.

— Pekâlâ ! Eğer bir insan göz iltihabından kurtulacak olursa, gözlerin sıhhatinden da mahrum olur, ve her iki şey de birden mi kaybolur?

Asla.

— Böyle olaydı, bu bir garibe, bir münasebetsizlik olurdu, değil mi?

— Tamamıyla

— Sıra ile, bu iki halden biri gelince biri gidiyor.

— Doğru.

— Bu, kuvvet ve zafiyet hakkında da böyle değil mi?

— Evet

— Sürat ve bataat ta böyle.

— Hayhay.

— Ya hayırla saadet ve onların zıttı olan fenalıkla felâket te münavebeyle kazanılıp kaybedilmez mi ?

— Bu aşikârdır.

— Eğer aynı zamanda sahip olduğumuz ve zayi ettiğimiz bir $ey varsa, elbette bu hayır, şer olmayacaktır, cevap vermeden evvel düşün.

Tamamıyla senin fikrindeyim.

— Şimdi geçen ifadelerimize gelelim; sen ne demiştin? Açlık binefsihi hoş mu, yoksa zahmetlidir mi demiştin ?

— Ben onun zahmetli olduğunu ve fakat acıkıldığı vakit yemenin hoş olduğunu söylemiştim — Anlıyorum, fakat kat’î bir surette bir daha söyle açlık hoş mudur, zahmetli midir ?

Kalikles — Zahmetlidir.

Susuzlukta böyle mi ?

Tamamıyla.

Suallerimi daha uzağa götüreyim mi, yoksa, her arzunun, her ihtiyacın zahmetli olduğunu kabul ediyor musun?

— Kabul ediyorum; suallerini artık kes

— Peki, fakat susandığı vakit su içmenin hoş olmadığını söyleyebilir misin?

— Elbette söyleyemem.

— Maamafih senin söylediğin tarzda susamak hali, şüphesiz zahmetlidir, değil mi?

— Evet

— Fakat içmek işi, bir ihtiyacın ve bir hazzın tatmini değil midir?

— Evet — Demek ki, içildiği zaman haz duyuluyor.?

— Elbette.

— Fakat ancak susandığı vakit değil mi?

— Öyle.

— Yani iztırap duyulduğu vakit.

—Evet.

— Nereye vardığını görüyormusun? Susandığı vakit su içildiğini söylemekle, aynı zamanda hem haz hemde iztırap duyulduğunu söylemiş oluyorsun; zaten bir rüchaniyetleri olmadığından ister cisimde ister ruhta diyelim, bu muzaaf tesirin birden husule gelmesi vaki değil midir? Öylemi, değil mi?

— Doğru.

— Maamafih sen aynı zamanda hem mes’ ut, hem karabahtlı olunamaz diyordum. Gene öyle diyorum. Fakat diğer taraftan bir insanın aynı zamanda hem haz, hem iztırap duyduğunu söylüyorsun.

Orası öyle.

— Demek ki, haz bir saadet, elem de felâket değil miş, bu halde hoş olan şeyde nihayet iyi ve güzel bir şey değil miş.

— Senin safsatalarından bir şey anlamıyorum.

— Pekâlâ anlıyorsun, Kalikles, yalnız anlamamazlıktan geliyorsun. Fakat ilerlemekte devam edelim.

— Bu saçmalar neye müncer olacak?

— Beni muahaze eden sana karşı ne mahir bir adam olduğunu isbat etmeye! Susamamız kesildiği vakit, içmekten lezzet duymadığımız doğru değil midir?

— Ne demek istediğini anlamıyorum.

Gorgias — Böyle söyleme. Kallikles, münakaşamızın gayesine varmak için, bizim menfaatimiz namına cevap ver.

Kallikles.— Fakat, Gorgias, bu Sokrat, hep aynı Sokrat; manasız bir çok sualler sorarak sizi sıkıyor.

Gorgias — Sana ne, onları takdir edecek sen değilsin ki onu, seni istediği gibi isticvap etmekte serbest bırak.

Kallikles — Pekâlâ Sokrat, mademki Gorgias böyle düşünüyor, âdı ve ehemmiyetsiz sorgularında devam et.

Doğrusu Kalikles, Küçük esrara mahrem olmadan büyük Esrara vakıf olduğun için çok bahtiyarsın; Ben buna müsaade edeceklerini zannetmiyordum. Her ne ise, işi bıraktığın yerden alalım, hepimizde içmek hazzının, susamanın kesilmesiyle bitip bitmediğini söyle.

Eyet.

Açlık ve sair arzuların nihayet bulmasıyla haz da beraber bitiyor, değil mi? Doğru.

O suretle ki, elem ve haz birlikte kayboluyor.

Evet.

Bilâkis hayır ve şer, bunlar, birden kaybolmuyor: bunu biraz evvel böyle biliyordun; gene öylemi düşünüyorsun?

Elbette. Sanki bundan da ne çıkarmak istiyorsun?

— Dostum, şunu çıkarmak istiyorum ki iyi hoşla, kötü zahmetli olan şeyle bir değildir. Filhakika bir halde iki zıt birlikte kayboluyor, bir başka halde ise tab’an aykırı olduklarından öyle birden kaybolmuyorlar. O halde hoşu iyiye, hoş olmayanı fenaya nasıl benzetmeli? Fakat eğer sen istersen, mes’eleyi bir başka şekilde tetkik et. Zannediyorum ki, burada vak’lar senin fikrine uymuyor. Güzel şeylerin güzelliği zatında olan iyilikten ileri geliyor değil mi?

-Şüphesiz. Öyle ise akılsız veya alçak bir kimseye iyi dermişin: Demin bunu reddediyordun ve iyinin mert ve akıllı olduğunu söylüyordun, değil mi, iyi diye, buna demiyor muydun?

Muhakkak.

Diğer taraftan, akılsız ve aynı zamanda mesrur bir çocuk gördün mü?

Gördüm.

Sokrat — Ya sürür hisseden akılsız bir insan?

Zannederim; fakat hangi neticeye varmak istiyorsun?

Hiçbir neticeye; sen sade cevap ver.

— Pekâlâ, gördüm.

— Yahut bilâkis elemli ve neş’eli elan akıllı bir adam gördün mü?

Evet.

Fakat elem ve sürura sebep olan hangisidir, akıllı olmak mı, akılsız olmak mı?

Aralarında büyük bir fark olacağını zannetmiyorum.

Bu bana kâfi.Ya sen hiç muharebede bir korkak gördün mü?

— Gördüm ya !

— Ric’at etmekte olan düşman karşısında korkaklar mı, yiğitler mi daha ziyade meserret duyar?

Bana kalırsa, her ikisi de ayni süruru duyar, veyahut aralarında fark pek azdır.

Farkın ehemmiyeti yok; her ne olursa olsun, korkaklar bile bir sürür duyarlar değil mi?

— Hatta pek büyük bir sürür.

— Akılsızlar da böyle olmalı değil mi?

Evet.

Fakat düşman ilerlerse, yalnız korkaklar mı buna teessüf eder, yoksa mertler de müteesssir olur mu?

Hepsi kederlenirler.

— Ayni derecede mi?

Korkaklar belki daha çok.

Ya düşman ric’at ettiği vakit de böyle memnun olmazlar mı?

Belki.

Demek oluyor ki, sürür ve keder akılsızlarla akıllılar, korkaklarla yiğitler tarafından da ve senin fikrine göre korkaklar tarafından yiğitlerden daha fazla hissolunabilirmiş.

Evet.

Maamafih akıllılar ve yiğitler iyidirler. Halbuki akılsızlarla korkaklar kötüdürler.

Öyle.

Binaenaleyh sürür ve keder kötüler tarafından da iyiler tarafından da hemen ayni derecede hissolunabilirmiş.

Kabul ediyorum.

İyiler de, kötüler gibi hem iyi, hem kötü, hatta kötüler iyilerden biraz daha iyi olacaklar.

— Zeus’a yemin ederim, ne söylediğini anlamıyorum. Sen artık iyilerin iyi bir şeyin mevcudiyetiyle, iyi kötülerin de kötü bir şeyin mevcudiyetiyle kötü olduklarını, ve iyi şeylerin hazdan, kötü şeylerin de elemden ibaret olduğunu bilmiyor musun?

Biliyorum.

İnsan sürür duyduğu vakit kendinde iyi bir şeye ve sevindiğine nazaran da bir hazza malik oluyor demektir.

Öyle ya.

İyi bir şeyin mevcudiyeti, sevineni de iyi yapıyor.

Evet.

Diğer cihetten, elem duyulduğu vakit, insanda kötü şey, yani ıztırap uyanmaz mı?

Şüphesiz.

Demek oluyor ki sen, kötü olanları kötü şeylerin mevcudiyeti kötü yapıyor, diyorsun. Bu ikrarında duruyor musun?

— Evet.

Öyle ise sevinenler iyidir, mükedder kimseler fenadır, öyle mi?

Elbette.

Bunların bu duyguları kuvvetlendikçe, iyilik ve kötülükleri de artar, az ise azalır, orta ise orta olur.

Evet.

Sen demek ki sürür ve kederin akıllılarda da, akılsızlarda da, mertlerde de, korkaklarda da, yalnız belki bunlarda hafif bir tefevvukla, hep bir olduğunu söylemek istiyorsun.

Evet, öyle diyorum.

Güzel şeyleri iki üç kerre tekrar etmek iyi olduğunu söyledikleri için, biz de sözlerimizi hulâsa edelim. Diyorduk ki, akıllı ve cesur iyi kimselerdir» değil mi?

Evet.

Halbuki korkak ve akılsız kimseler kötü kimselerdir.

Öyle.

Sürür duyan iyidir.

— Evet.

— Elem duyan fenadır.

Tabiî.

Bundan başka, sürür ve keder, iyi için de kötü için de birdir, yalnız belki kötü için hafif bir tefevvuk vardır.

Evet.

Bu halde, kötü de iyi kadar, yahut belki biraz daha fazla hem kötü, hem iyi olmuş olur. Evvelâ hoş ve iyinin ayni şey oldukları kabul olunduğu surette, kaziyenin suğra ile kübradan ibaret olan mukaddemlerinden yahut mukaddem ve taliden bu netice çıkmış olmuyor mu? Bu zarurî değil mi, Kallikles?..

İşte Sokrat, seni çoktan beri dinliyorum ve sana en küçük bir müsaade verildiği surette bir çocuğun sevinci gibi, hemen ona kapıldığını bildiğim için istediğini bahşediyorum. Sanki ne benim ne senin, ne de başka birinin az, çok hazları tefrik etmeyi unutmadığımızı bilmiyormuşsun gibi…

— Oh ! Kallikleş ne kadar hilekârsın! Beni bir çocuk yerine koyuyorsun! Beni şaşırtmak için bazan bir şey, bazan başka bir şey söylüyorsun. Mamaafih evvelce beni aldatmaktan zevk duyacağını tasavvur etmiyordum, çünkü seni dostum zannediyordum; fakat yanıldığımı görüyorum, bana düşen şüphesiz, söylendiği gibi sabretmek ve bana verdiğini almaktır. Şimdi eğer aldanmıyorsam hazların iyiside kötüsü de var diyorsun değil mi? Evet iyi olanlar, faydalı, kötü olanlarda muzırdır değil mi?

— Öyle ya!

Bir hayır husule getirene faydalı, bir şer hasıl edene de muzır diyoruz değil mi?

— Öyle düşünüyorum.

— Biraz evvel bahsettiğimiz yemeye içmeye müteallik hazları misal olarak alalım. Bunlar arasında sen, vücuda sıhhati, kuvvetli vesair maddî evsafı temin edenlere iyi ve aksi tesiri yapanlara da fena mı diyorsun?

— Tamamıyla böyle.

— Elemlerde ayni şerait içinde olup bazıları iyi, bazıları fenadır, değil mi?

—Tabiî.

— Demek ki aranılacak şeyler iyi hazlar ve iyi elemler olmuş oluyor.

— Şüphesiz.

— Fakat kötüler değil.

— Evet.

— Eğer hatırlıyorsan Polos la ben her şeyde iyiyi kastederek hartket etmemiz lâzım geldiğini kabul etmiştik: Bütün ef’alimizin son gayesinin hayır olduğunda ve hayra nazaran bütün sair hareketlerimizdeki maksatların madun olup, hayrın bu maksatların aşağısında olmadığında sen de bizimle mutabık mısın? Bu iki reyimize de iştirak ediyor musun?

— Evet.

— Demek oluyor ki hoş olan şey sairleri gibi hayır için aranır, yoksa hayır hoş olan şey için aranmazmış ne dersin?

— Elbette.

— Fakat hoş olan şeylerin içinde iyi olanlarla kötüleri tefrik etmek her önüne gelen kimsenin yapacağı bir iş midir? Yoksa bu ayrı bir ihtisas meselesi midir?

— İhtisas elzemdir.

— Öyle ise, benim Polos ve Gorgis’a söylediğimi hatırlıyalım. Ben diyordum ki, muhtelif san’atler arasında bazıları hazza irişir ve yalnız bunu hâsıl edebilip, âlâ ile betteri bilmez, halbuki bazıları hayrı ve şerri bilir.

Hayra müteallik olanlar arasına koyduğum tababete muhalif olmak ve hakikî bir san’at değil, bayağı pratik bir şey almak üzere hazza müteallik san’atler arasınada açıcılığı koymuştum. Muhabbet ilâhı namına, Kallikles, kendinde benimle eğlenmek ve bana aklına gelecek ilk fikrin aksine cevap vermek salâhiyetini görme, benim lisanımı bayağı bir eğlence talâkki etme çünkü şimdi mübahase ettiğimiz mevzuun azıcık aklı olanları düşündürecek kadar mühim ve vasî olduğunu gürüyorsun. Ne cins bir hayatı tercih edeceğimizi bilmek lâzım geliyor: Senin bugün yaptığın ve beni de teşvik ettiğin ve dediğin gibi insanca hareket ederek halka söz söylemek ilmi beyanı mütalaa etmek ve siyasetle meşgul olmak mı; yoksa benim gibi kendini felsefeye vakfetmek mi iyi? Belki en iyi cihet, benim denediğim gibi, bunları ayırmak, sonra da bu iki nevi hayatın ayrı ayrı şeyler olduğunu hep birden kabul olununca, bu ayrılığın neden ibaret olduğunu ve bu ikisinden hangisinin intihap edilmesi lâzım geldiğini tetkik etmektir. Fakat belki ne demek istediğimi iyice kavrayamıyorsun.

Evet hiç.

—Daha açık olmaya çalışacağım. Mademki ikimiz de iyi ve hoş olan şeyin mevcut olduğunda, ve hoşun iyiden başka bir şey olduğunda ve her birerinin iktisabı bir nevi usule bağlı olduğunda, biri süruru diğerinin de hayır takip ettiğinde mutabıkız yalnız bu birinci nokta hakkında benim gibi düşünüp düşünmediğini söyle. Haydi, evet mi ?

— Evet.

Şimdi benim Gorgias ve Polos’a söylediğim şeylerde hakikati söyleyip söylemediğimi bana temin et. Ben onlara diyordum ki aşçılık tababetten farklı bir sat’at değil, bilgi ve tecrübeyle kazanılmış bir meharettir, tababet bir hastayı tedavi ettiği vakit hastanın tab’ını mütalâadan başlar ve niçin, nasıl hareket ettiğini bilir ve bütün teşebbüslerini tahakkuk ettirebilir, halbuki bütün sa’yi, hazzı istihdaf eden öteki ise, kendi gayesine sanatsız, hazzın tab’ını ve onu husule getireni mütalâa etmeksizin sıf bir tesadüfe terk olunarak, hesaptan ari bir halde varabilir, ancak görenek bir pratikle, itiyatla yapılan şeyi hatırda tutarak ve aynı vasıtalarla hazzı hâsıl etmek için o gayeye yürür.

Bak evvelâ şu sözümü doğru buluyor musun; yukarda söylediklerime mümasil ruha ait olmak üzere iki san’at daha vardır ki biri, san’attan sudur ederek ruhun en büyük hayrını tehiyye etmeyi düşünür, öteki de hayra karşı lâkayt ve burada ruha haz veren düsturlarla meşgul olur, hangi hazzın yüksek, hangisinin kötü olduğunu bilemez. Hatta bunu öğrenmek için sormaya bile lüzum görmez. Her vasıta ile zevklenmekten başka bir meşguliyeti yoktur, kendi hakikî menfaati ve ziyanı kaygusunda değildir. Bu hususta benim fikrimi kabul ediyor musun, yoksa etmiyor musun?

Kalikles — Onu reddetmiyorum, Sokrat, bilâkis Gorgias’a hoş görünmek ve münakaşayı ileriletmek için kabul ediyorum.

Bu bahsettiğim müdahene yalnız tek bir ruha mı, yoksa iki ve yahut bir çok ruhlara karşı mı yapılır?

İki ruha da bir çok ruhlara karşı da yapılır.

Demek ki bir insan kalabalığının menfaatları endişesinden uzak olarak onlara müdahene etmek istenebilir, öyle mi ?

Zannederim

— Bu şeyleri istihdaf eden mümareseleri bana söyleyebilir misin? Yahut istersen, sana bunları ben sorayım, söyleyeceğim mümaresenin bu makuleye girdiğine kani olursan, bana evet dersin yahutta hayır, dersin. Peşin flavta çalmayı ele alalım, o bu meyanda mıdır ? o sade bizim zevkimizi istihdaf edip başka hiç bir şeyi istihdaf etmez mi dersin ?

Benim fikrimde böyle mümareseler de böyle, meselâ konkurlarda gitara çalmak.

Evet.

Söyle bana; kara talimlerinde ve ditiramp [O vakitler şarap ilâhı Bakus için okunan şiirler.] şiirlerinde aynı karakteri bulmuyor musun? Melesin oğlu Binesiasın dinleyicilerine, yahut halka yalnız hoş gelebileni dinletmek endişesinde bulunduğunu kabul eder misin ?

— Sokrat, bu Binesias için bedihîdir.

— Ya babası, Meles gitara çaldığı vakit iyi ve hoş kaydında mıydı ? Doğru söylemek lâzımgelirse bu eğlence için bile denemez çünkü ahalinin başını ağrıtıyordu. Fakat düşün, bütün gitare ve ditramp şiirleri zevk ve haz husule getirmek niyetile vücude getirilmiştir.

— Evet.

Şiirin fevkalâde ve muhterem bir şekli olan trajedinin maksadı ne olduğunu da düşün. Yalnız benim zannettiğim gibi hoşa gitmek için mi; yoksa fena olup ta seyircileri eğlendirmeye ve okşamaya kabiliyetli bazı fikirleri susturmaya mı gayret eder ve bazı nahoş fakat faydalı fikirleri seyircilerin hoşuna gitsin, gitmesin söylemeye ve teganniye gayret mi eder? Trajedi bu iki türlü hareketten, sence hangisini takip eder ?

— Sokrat elbette o, seyircilerin eğlence ve zevkine matuftur.

— Bir ay evvel bunun bir müdaheneden ibaret olduğunu söylememiş miydik ?

— Tabiî.

— Fakat şiirden musiki vezin, ahenk kaldırılırsa, lisandan başka bir şey kalır mı ?

Kallikles — Tabiî öyledir.

Binaenaleyh bu lisan millete ve halka hitap etmiyor mu?

— Evet-Demek oluyor ki, şiir millete karşı nutuk olmuş oluyor.

Doğru.

— Öyle ise bu ilmi beyandan neş’et eden bir nutuktur; o halde, şair de hitabet san’atmı bilmiş oluyor.

Zannederim.

İşte erkeklerin yanında çocukların ve kadınların, hürlerin yanında esirlerin karma karışık oturdukları bir toplantıda kullanılan bir ilmi beyan; bizim için bir müdahenedir; o halde bu az itibar edilmesi lâzım gelen bir şey olmuş oluyor.

 —Hakikaten oluyor.

Pekiyi, fakat Atina halkına ve sair beldeler ahalisine, yani hür adamların toplantılarına hitap eden ilmi beyan hakkında ne düşünmeliyiz? Hatiplerin büyük hayrı istihdaf ettiklerine ve daima nutuklar ile vatandaşları yükseltmek endişesile söylediklerine mi kalsın, yoksa avamın hatırını haşlayarak kendi menfaatları için umumun menfaatini feda ettiklerine, ve bu hareketlerile iyi veya fena yaptıklarını düşünmeyerek ahaliyi her şeyden evvel hoşlarına gitmek istedikleri çocuklar gibi tuttuklarına mı kanisin?

Bu mes’ele daha muğlak! nutukları ammenin menfaatlarıdan mülhem olan hatipler de vardır, senin dediğin gibi yapanlar da vardır.

Kâfi: Eğer iki nevi siyasî belâgat varsa onlardan biri müdahene ve çirkin bir şeydir; güzel olan öteki ise, vatandaşların ruhlarını ıslaha çalışan ve dinliyicinin hoşuna gitsin gitmesin, daima en âlâyı söylemiye gayret edendir. Fakat sen hiç bir vakit bu belâgata tesadüf ettin mi? Eğer hatipler içinde bunlardan misâl biliyorsan, bana çabuk söyle.

Bugünküler içinde sana gösterebilecek birini görmüyorum.

Pekâlâ ya eskiler içinde sözünü dinletmeye başladığı andan itibaren Atinalıları olduklarından daha iyi bir hâle getiren bir hatip söyleyebilir misiniz. Ben böyle bir hatip bilmiyorum.

Ne diyorsun? Temistokel, Simon, Miltiad ve yakında ölen ve bizzat senin de dinleyicisi olduğun Periklesin şöhreti ve liyakatlerini hiç işitmedin mi?

Kallikles eğer senin demin söylediğini yapmak, yani kendisinin ve başkasının ihtisaslarını tatmin etmek iyi bir meziyet ise, diyecek yok; fakat eğer böyle değilde, bizi daha fena değil, daha iyi yapan ve arzularımızı tatmin etmek iyi bir şey ise, buna da diyecek yok, bu hatibler içinde bu şartları haiz birini bana gösterebilir misin?

Sana ne söyleyeceğimi bilemiyorum.

—İyice ararsan bulursun. Bu halde sükûnetle tetkik edelim. Onlardan biri bunları tahakkuk ettirmiş mi görelim: Bütün dediklerini en büyük hayrı için söyleyen faziletli adam rastgele mi söyler, yoksa bütün sözlerinde muayyen bir gaye mi vardır?

O, sade kendi işine bakan, malzemesini rastgele alıp kullanmaktan uzak olarak bir plân daresinde yapmak istediğini tahakkuk ettirmeyi istihdaf eden sair san’atkârlar gibi değil midir?

Meselâ ressamları, mimarları, gemi inşa edenleri vesair sanatkârlardan hangisini istensen ele al, bunlardan her birinin eserlerinin mütenevvi unsurlarını ne metin bir intizamla kullandıklarını ve nihayet heyeti mecmuanın güzellikle tertip ve tanzim olunması için biribirine ahenkle uydurmaya çalıştıklarını görürsün. Daha evvel bahsettiğimiz şekilde vücutle meşgul olan hekimler pedotripler de ayni suretle vücuda muvafık tenasüp güzelliğini vermeye gayret ederler. Bu maksada mutabık mıyız?

Öyle diyelim.

Demek oluyor ki, intizam ve tenasüp bir ev için iyi bir vasıftır ve intizamsızlıkla onun kıymeti kalmıyor değil mi ?

Evet.

Sokrat — Bir gemi içinde böyle, değil mi?

Evet. Vücutlarımız içinde böyle değil mi?

—Yine öyle.

—Ya ruhumuz? Ahlâk fesadile mi kıymetlenir, yoksa bir nevi intizam ve ahenkle mi?

— Evvelce kabul ettiğimiz şeylere nazaran intizam ve ahenkle kıymetlendiğini tasdik etmeli. —Vücutta tenasüp ve intizamı mucip olan şeye ne denir?

Şüphesiz kuvvet ye sıhhattan bahsetmek istiyorsun.

Tamamıyla. Ya ruhta bunları husule getirene ne denir? Ötekini nasıl söyledinse, bunu da öyle bulup söylemiye çalış.

—Onu sen kendin neye söylemiyorsun, Sokrat?

—Eğer münasip görürsen söylerim. Yalnız bakalım, sen benim söyleyeceğimi kabul edecek misin? Eğer kabul etmezsen hatıra gönüle bakmadan reddet. Ben diyorum ki, vücutta intizama sağlamlık denir ki diğer bütün maddî vasıflarla birlikte sıhhati husele getirir. Doğru mu, değil mi?

Çok doğru.

Sokrat — Ruhta, intizam ve ahenge disiplin ve kanun denir ki, namuslu adamlar ve iyi yurddaşlar meydana getirir, ki adil ve hikmeti vücuda getiren de budur, mutabık mıyız ?

—Evet.

—Pekâlâ bu söylediğim san’at ve hayır dairesinde hareket eden hatip, bunları nazarı dikkate almakla her fırsatta sözlerini ruhlara arzedecektir. Milletle alış verişi, daima yurttaşların ruhlarında adaleti tevlit, zulmü ve intizamsızlığı giderip hikmeti hâsıl etmekten ibaret olacak hâsılı yegâne maksadı, ona bütün faziletleri vererek kötülüklerini izale etmekten ibaret olacaktır. Bunu kabul ediyor* musun, etmiyor musun?

— Kabul ediyorum!.

— Kallikles, hasta ve düşkün bir vücude fayda temin etmeyen ve belki de bilâkis onu daha fena yapan bol gıdaları leziz içkileri, her türlü lâtif şeyleri vermek neye yarar ?

Zarardan başka bir şeve yaramaz.

—Sefil bir vücûtla yaşamak faydalı bir şey değildir. Çünkü bu suretle hayatta zarurî surette sefil olur. Sen de benim gibi düşünmüyor musun?

—Evet.

—Hekimlerin afiyette olan bir kimsenin arzularını tatmin etmesine, meselâ susadığı veya acıktığı vakit istediği kadar yiyip içmesine müsaade ettikleri halde alelumum hastaların bilâkis arzularını hemen icradan menetmeleri bundan dolayı değil midir? Sen de böyle mi düşünüyorsun?

—Evet, tabiî.

— Ruh hakkında da kaide ayni değil midir? O cehalet, ifrat, zulüm veya dinsizlikle bozulduğu vakit, onu arzu ettiğinden mahrum etmek ve ancak kendisini iyileştirecek şeyleri yaptırmak lâzım gelmez mi?

—Öyle.

—Ruh için iyi olan, bu değil midir?

—Hiç şüphe yok.

—Fakat onu arzusundan menetmek, onu cezalandırmak değil midir?

— Elbette.

— Demek oluyor ki, ruh için ifrattan senin demin tercih ettiğin mücazat daha iyidir.

Ne demek istediğini bilmiyorum, Sokrat; bana başka bir şey sor.

Bu Kallikles kendine hizmet edilmesine tahammül edemiyor! Beraber konuştuğumuz mücazatı bile kabul etmiyor!

— Doğrusu, senin söyleyeceğin şeyi merak bile etmiyorum, ben ancak Gorgias’a cemile olmak için sana cevap verdim.

Pekâlâ canım öyle olsun, fakat ne yapacağız, bir netice vermeden muhavereyi kesecek miyiz?

Nasıl istersen öyle yapalım.

Bir hikâye bile ortada bırakılamaz, münakaşamızın böyle başsız bir halde kalmaması için ona bir baş koymalı, onu tamamlamamız için sen bana cevap vermekte devam et.

Ne müstebitsin, Sokrat! Ya bu münakaşayı burada kes, yahut bunu takip edecek bir başkasını bul!

— Pekâlâ, kim gelecekse gelsin, ben sohbetimi yarım bırakmam.

Sen kendi kendine bir monologla, yahut ta sualini ve cevabını kendin söyleyerek bunu tamamlayamaz mısın?

Demek ki, sen bana Epişarm’ın dediği gibi iki kişilik işi yalnız tamamlatmak istiyorsun ha! Ben bu işten de kaçınmam. Fakat zannederim ki bizi meşgul eden meselede hakikatin veya hatanın nerede olduğunu keşfetmekte şiddetle rekabet etmeliyiz. Çünkü bu noktayı vazıh olarak görmekte her ikimiz için de ayni menfaat vardır. Ben bu hususta ne düşündüğümü arzadeceğim, eğer içimizden birimiz benim doğru olmayan bir reyde bulunduğuma hükmederse müdahale etsin ve beni cerhetsin, çünkü ben, bir hakikat diye söylediğim şeyin mutlak hakikat olduğunda İsrar etmem onu sizinle birlikle ararım, o suretle ki eğer muarızının haklı olduğu bence tebeyyün ederse silâhlarımı ona en önce ben teslim ederim. Size bu teklifte bulunmamın sebebi, münakaşanın ikmali iyi olacağı zamanda bulunduğum için dir; eğer siz böyle düşünmüyorsanız, bunu bırakalım ve ayrılalım.

Gorgias — Hiç te ayrılmak taraftarı değilim, Sokrat fikrini bildirmeni isterim ve öyle zannediyorum ki, bütün burada hazır bulunanların reyleride böyledir. Ben, bu tetkiki bitmiyen şeyi senin tek başına meydana çıkarmanı çok istiyorum.

Sokrat — Ben de, Gorgias, Amfion’un şiirini Zetos’un şiirile mübadele edinciye kadar Kallikles’le dialoğu takip etmekten zevk duyacağım. Mademki, Kallikles sen muhavereyi nihayete erdirmeyi istemiyorsun, sonra doğru görünmeyecek bir şey söylediğim vakit sen yalnız özümü kesmekte kusur etme. Eğer benim hatamı isbat edersen, senin bana yaptığın gibi gücenmek şöyle dursun, seni en büyük velinimetim, sayarım.

Kallikles — Azizim, sen kendin söyle ve bitir.

Sokrat — Öyle ise beni dinle ve hepsini baştan almama müsaade et. Hoşla iyi aynı şeyler midir ? Kallikles’le beraber kabul ettiğimiz gibi, hayır değildir. Hoşu iyi niyetile mi, yoksa iyiyi hoş maksadile mi yapmalıdır. Hoş mevcudiyeti bizi mesrur eden şey midir ve iyide mevcudiyeti bizim iyi olmamızı temin eden şey midir ?

— Evet — Öyle ise iyi olan şeylerle biz bir nevi kalitenin mevcudiyetile iyiyiz bu böyle mi ?

Bu bana muhakkak böyle görünüyor. Kallikles..

— Fakat her şeye meselâ cisme ruha, herhangi bir hayvana hâsolan vasıf ona tesadüfi olarak gelmiyor. O bu şeyin tab’ına uydurulmuş bir nevi intizam, sıhhat ve san’attan ileri geliyor, doğru mu ? Ben kendi hisseme bunu tasdik ve kabul ediyorum.

—İşte bu suretle her hangi bir şeyin fazileti bir intizamdan ileri gelen mes’ut bir tertip ve kabiliyete mütevakkıftır. Ben bunda ısrar edeceğim.

Binaenaleyh, mevcudiyetile bir şeyi iyi yapan her şey, kendi tab’ına has olan bir güzellik ahengi değil midir?

Öyle zannediyorum.

Bu halde ruha muvafık olan intizamı ihtira eden bir ruh ta bu intizamın bulunmadığı diğer bir ruhtan daha âlâdır. Öyle mi?

—Tabiî.

halde intizama malik olan bir ruh, pek muntazam bir ruh demektir, değil mi ?

Şüphesiz.

Pek muntazam olan bir ruh ta perhizkâr ve akıldır, öylemi?

— Bütün zaruretile. Demekki perhizkâr olan bir ruh iyidir.

İşte aziz Kallikles’im, bunlar benim hiçbir noktasını değiştirmek istemeyeceğim mes’eleler, eğer senin bu hususta bir itirazın varsa, söyle.

Kallikles — Devam et azizim.

Sokrat — Diyeceğim ki, perhizkâr ve âkil olan ruh iyi ise, aksi, karakterde bulunan ruh ta fenadır. Binaenaleyh birinci ruha zıt olan ruh, intizamsız ve şuursuz olandır.

İtiraz yok.

Hakîm bir adam ilâhlara ve kendine uygun olanlara teveccüh eder; eğer kendine yakışanı yapmazsa akıldan mahrum olması lâzım gelecektir.

— Tabiî.

— İnsanlara karşı lüzumu olduğu veçhile hareket etmek, adalete riayet etmek demektir; İlâhlara karşı yapılan bu hareket, takvada bulunmak demektir, binaenaleyh adalet ve takvayı göz etmek şüphesiz âdil ve mütekki olmaktır.

— Bu böyledir.

— Aynı zamanda cesur da olmak demektir; çünkü takip edilmesi lâzım gelen şeyi takip etmemek ve kaçılması icabeden şeyden kaçmamak, hakîm bir adamın kârı değildir. Hakim olan kimse, gerek insan gerek eşya, ve gerek sürür ve kederler içinde lâzım geleni takip ve lâzım gelmeyenden kaçar ve o, vazifesinin emrettiği şeye tahammüllü bilir. O kadar ki, Kallikles, gösterdiğimiz gibi, âdil, cessur ve mütteki olan hakim zatın tamamıyla iyi olması ve her şeyde hayır işlemesi lâzım gelir; o zatın böyle lâzım geldiği veçhile iyi hareket etmekle saadet ve muvaffakiyete erişmemesi kabil değildir, fena adam ise, fena hareket ettiği için sefildir. Binaenaleyh, bu fena adam ötekinin tamamıyla aksidir. O, intizamsız ve müfrit bir adamdır, halbuki sen onun saadetinden bahsederek, onu methediyorsun.

İşte benim kabul ve muhakkak telâkki ettiğim, budur. Eğer bu doğru ise, bana öyle geliyor ki, mesut olmak için perhizkârlığı aramamız ve onu kendimize iş edip ifrattan sakınarak, bir cezaya müstahak olmaktan. olanca kuvvetimizle kaçmamız lâzımgelir; fakat bizim, yahut bize mensup olanlardan biri için buna ihtiyaç görülmezse, o halde mesut olmanın yegâne vasıtası, hatalarımızın cezasını çekmemizdir.

İnsanın hayatını idare etmesi için daima gözlerinin önünde bulundurması lâzım gelen gaye, işte budur. Herkesin bütün kendi kuvvetlerini ve Hükümetin kuvvetlerini saadetin şartı olan adalet, ve perhizkârlık iktisabına sarfetmesi ve ona muvafık ef’alde bulunması iktiza ettiği gibi ihtirasların da Ölçüsüz hükümran olmasına müsaade etmemeli, ve, bir haydut hayat ı yaşamış olmamak için onların doymak bilmeyen hırslarını tatmine razı olmamalıdır.

Böyle bir adam ne ilâhlar ve ne de başkaları tarafından sevilmediği gibi bu adam aynı zamanda cemiyetsiz, gayri munis, dostluktan uzak bir adamdır. Kallikles, âlimler dostluk, intizama hürmet, itidâl ye adaletle birbirine bağ lıdırlar, ve bu sebepledir ki, onlar kâinata intizamı eşya tesmiye ederler, yoksa intizamsızlık, tertipsizlik demezler. Her ne olursa olsun, ya benim arzettiğim tezin yanlışlığına kail olmalı ve adil ile perhizkârlığın mesut olanların saadetine, fenalığın da karabahtlı olanların sefaletine sebep olmadığını isbat etmeli; yahut bu şeyler doğru ise, onlardan zuhur eden neticeleri tetkik etmelidir. Kalikles sen bana, hata vukuunda insanın kendini, çocuğunu ve dostlarını ittiham etmesi lâzım geldiğini ve ilmi beyanın bu hususta hâdim olacağını söylediğim vakit ciddî söyleyip söylemediğimi sordum, işte bu neticeler bu sualine karşı bir teyitdir. Bu sözler zulüm yapmanın ona maruz olmaktan daha çirkin olduğunu ve aynı zamanda muzır olduğunu ve hattâ Palos bunu kabul ettiği için muaheze ettiğin bu şeyin bir hakikat olduğunu sana isbat eder. Bu malûm olunca, şimdi senin haksız itaplarının değerini tetkik edelim. Sen benim büyük muhataralarda gerek kendimi gerek dostlarımı ve yakınlarımı kurtarmaktan âciz olduğumu söylüyorsun. Kuvvetli ifadene göre başkaları tarafından tokatlanıp servetleri gaspedilen, şehirden sürülen ve nihayet öldürülen ve alçaklığile şöhret bulmuş alelâde insanların arzusuna tabi olduğumu ve bu halin pek ayıp olduğunu söylüyorsun. Senin fikrin bu. Şimdiye kadar bir çok def’a söylediğim halde, gene tekrarında mahzur görmediğim benim de fikrim, işte budur.

Bence Kallikles, bence bir insan için en utanılacak şey, haksız olarak tokatlanmak, yahut serveti gasbedilmek değildir. Ben iddia ederim ki, soyulmak, esir olmak eve süklüm püklüm dönmek hülâsa bana ait şeylerde her hangi bir haksızlığın kurbanı olmak, benden ziyade o haksızlığın faili için çirkin ve zararlıdır. Benim müdafaa ettiğim ve bütün şimdiye kadar

söylediğimiz sözlerle isbat ettiğimiz bu hakikatler biribirine merbut ve mahfuzdur. Eğer bu rabıtaları sen veyahut senden daha kuvvetli biri çözmiye muvaffak olamazsanız ohalde demek oluyor ki benim sözlerimden daha doğru bir söz olamaz. Ben aynı fikirde ısrar ederek tekrar ediyorum ki, tesadüf ettiğim muhataplardan hiç biri hiç bir vakit benimle gülmeden konuşmadı.

İşte hakikatin böyle olduğunu ilân ediyorum. Bu iki fenalık, yani haksızlığı irtikâp ve ona maruz kalmak fenalıkları malûm olduktan sonra, en büyük fenalığın onu işlemek ve en küçüğünün de ona maruz kalmak olduğunu söyledik, öyle ise haksızlığı irtikâp etmek, veya ona maruz kalmak fenalıklarından birine karşı, insanın kendi kendini kat’î bir surette müdafaa etmesine yarıyacak prensipler hangileridir? Kuvvet mi, irade mi? yani haksızlığı irtikâp etmemek için, onu istememek kâf imidir, Kallikles, yoksa içtinab için kuvvetli olmak mı lâzım gelir?

Kallikles — Kuvvetli olmak lâzım geleceği muhakkak.

Sokrat — Ya haksızlığı irtikâb eden için, nasıl? Onu irtikâb etmemek arzusu hakikaten irtikâb etmemiye kâfi midir? yoksa haksız fiillere sevk edilmemek için bilinmesi ve ihmal edilmemesi lâzım gelen bir sanat ve ya kuvveti elde etmek mi lâzım gelir ? Bu nokta hakkında bana cevap ver Kallikles, demin Polos’la ikimiz, istiyerek asla haksızlık yapılamayacağını ve fenalık yapanların bunu istemeyerek yaptıklarını kabul etmek mecburiyetinde bulunmuştuk bunda haklı olup olmadığımızı bana söyle.

Kallikles — Sokrat, bu noktayı kabul edilmiş farzet de nutkunu artık bitir.

Sokrat — Demek oluyor ki, bir haksızlık yapmamak için bir kuvvet veya san’atın iktisabı lâzım geliyormuş öyle mi?

Kallikles — Evet

Sokrat — Öyle ise haksızlığa ya hiç, veyahut mümkün olduğu kadar az duçar olmamızı temin edecek san’at hangisidir? Hadi bakalım, sen de benim fikrimde misin ? Bana kalırsa bunun için, memleket içinde iktidar sahibi olmak, ve hatta zulüm yapabilmek, yahut ta hiç olmazsa mevcut hükümetin bir dostu olmak lâzımdır.

Kallikles — Sokrat bak haklı olduğun vakit seni ne çabuk tasdik ediyorum! Bu şimdi söylediğini tamamıyla haklı görüyorum.

Sokrat — Bundan sonra söyleyeceklerimin de sana doğru görünüp görünmeyeceğini tetkik et. Ben öyle zannediyorum ki en sıkı dostluk, eski hâkimlerin söyledikleri gibi benzerin benzere karşı olan dostluğudur, sen ne düşünüyorsun ?

Tabiî öyle.

Bu halde, iptidaî ve kaba bir zalimin elinde iktidar bulunduğu vakit, şehirde kendisinden çok âlâ bir adama tesadüf edince korkacak ve onun samimî dostu olamayacaktır, değil mi ?

Doğru.

Fakat zalimden daha çok fena bir adam da yine onun dostu olamayacaktır; çünkü zalim ondan nefret edecek ve onun samimî dostluğunu istemeyecektir.

Bu da doğru.

Demek ki, onun dostluğuna kıymet verebileceği bir tek adam kalıyor; onun karakterinde olup, ayni şeyleri seven ve takbih eden. Binaenaleyh onun önünde eğilmeye ve ona itaata müheyya bir insan. Bu adam şehir içinde nafiz olacak ve bir kimse ona hakaret edecek olursa mutlak cezasını görecektir. Ne dersin ?

Öyle — Eğer bir delikanlı bu memleket içinde kendi kendine: « Ben nasıl nafiz olabileceğim ve kimseden korkmamıya muvaffak olacağım?» dese, anlaşıldığına nazaran mümkün olduğu kadar ona benzemek için ayni yolu takip etmeye -ve gençliğinden itibaren efendisinin hoşlandığını yap mıya ve hoşlanmadığı şeylerden kaçmıya alışacaktır. Doğru mu ?

Evet — İşte zulümden uzak olmaya ve dediğimiz gibi en nafizlerden olmaya muvaffak olacak kimse budur. —Tamamıyla— Zulmü yapmamakta da muvaffak olacak mıdır? Bilâkis bunun ihtimali yok gibidir. O, efendisinin her türlü lûtfuna mazhar olmuştur ve ona benzer. Bana kalırsa onun bütün mesaisi mümkün olduğu kadar zulüm yapmaya matuf olacak ve hatalarının cezasını çekmeyecektir. Doğru değil mi ?

İhtimal.

Demek oluyor ki en büyük fenalık onda olacak, yani efendisini taklit ettiği için, onun nüfuzu tesirile kötü ve murdar bir ruhu olacaktır.

Bütün muhakemeleri böyle altüst etmek için ne yaptığını bilmiyorum, Sokrat! Zalimin mukallidi, isterse bu taklide kail olmayan kimseyi mahvedeceğini ve onun servetini gasbedeceğini bilmiyor musun ?

Biliyorum Kallikles. Bunu birçok defalar senden, daha evvel de Polos’tan, Atinalılardan, ve hemen herkesten işitmemiş olmak için sağır olmalıyım. Fakat sen de bunu bil ki: hakikaten bu adam, isterse öldürür, fakat o, namuslu bir adamı öldüren bir şerir olur!

— İşi daha ziyade tahammül olunmaz bir hale koyan da bu değil mi ?

— İspatı kolay ise de hakkaniyet nazarında değil. Mahkeme huzurunda bizi müdafaa ettiği için öğrenmemi tavsiye ettiğin ilmibeyan gibi uzun bir ömür sürmemizi temin eden ve bizi tehlikelerden saklıyan san’atlar mı sâyimizi teşkil etmelidir ?

— Elbette, Zeuse yemin ederım ki, nasihatim pek yerindedir.

— Ey azizim, yüzmek san’ati sence mutena bir şey midir?

—Zeuse and içerim ki hiç değil

— Maamafih bu san’at yüzmek bilmeye ihtiyacı olanları ölümden kurtarır. Öyle ise gemicilik fenni ilmi beyan gibi sade ruhları değil, cisimleri ve servetleri de en büyük muhataralardan saklar. Mısırdan, Pont’tan ve daha uzaklardan bize getirmek suretile bize yaptığı büyük hizmet için, demin de söylediğim gibi şahsımızı, çocuklarımızı, servetlerimizi, kadınlarımızı kurtarmış olmasına karşılık karaya çıkmak için bizden iki drahmi istiyor; ve o vakit bu büyük şeyleri san’atile tahakkuk ettiren kimse, karaya ayak basılınca, deniz kenarında yahut gemisinde hiçbir şey olmamış gibi gezinir durur. Yolcuların boğulmalarına mani olmakla hangilerine iyi, hangilerine fena hizmette bulunduğunu hiç kimsenin bilemeyeceğinden emindir. Hakikaten o, onları hem vücutça, hem ruhça evvelce gemiye aldığı vakitten daha iyi bir halde karaya çıkarmadığını bilir. İşte bu sebeplerdendir ki, süvari her ne kadar bizi kurtarsa da, san’atile övünmez. Bu böyle olduğu gibi, bazan memleketleri kurtaran ve yapabileceği hizmetin ehemmiyetile yalnız süvariden değil, hiç kimseden geri kalmayan makinacı da böyledir. Sen adlî hatip için bu kadar söz söyleyebilir misin?

Maamafih, Kallikles, bu makinacı sana imtisalen kendi san’atini tebcil etmeye kalkışsa, seni bir çok salâhiyetlerle ezebilir ve senin de kendi gibi hareket etmeni ister ve bunu tavsiye eder, bundan başka ne varsa boş olduğunu isbat eder. Onun bu hususta vesikaları da yok değildir. Buna rağmen, sen ondan istikrah ediyor, ve san’atini hor görüyorsun. Elbette oğluna onun kızını almayacak, kızını da onun oğluna vermeyeceksin. Senin övündüğün meziyetlere gelince, ne hakla makinistten ve biraz evvel söylediklerimden istikrah ediyorsun? Onlardan ve onların şeceresinden daha âlâ olduğunu istişhat edeceğini biliyorum. Fakat hakikaten âlâ olan şey benim söylediğimden başka ise, ve faziletin cevheri, nefsini kurtarabilmek ve servetini müdafaa etmekten ibaretse, san’ati selâmetimize bais olan makinisti, hekimi rüsva etmen gülünç olur.

Azizim, ruhun necabeti ile hayrın sade nefsini ve başkalarını tehlikeden kurtarmasını bilmekten ibaret olduğunu kabulden ihtiraz et. Hayat müddeti kısa veya uzun olsun, hakikaten insan olan bir adamı meşgul etmeye değmez. Ona aşkla merbut olmaktansa bütün bunların tedbirini ulûhiyete bırakmak muvafıktır, hatta kadınların dedikleri gibi, hiç kimsenin mukadderatından kaçamayacağına iman etmelidir. Sonra yaşayacağımız günleri en iyi surette kullanmanın çaresini aramalı ve yaşadığımız memleketin siyasî bünyesine kendimizi uydurup uydurmamak lâzım geldiğini kendimize sormalıyız, bu halde memlekete iyi görünmek ve beldede itibar kazanmak için mümkün olduğu kadar Demos’a benzemek lâzım gelecektir.

Tesalyalıların başına gelen musibetin bize de isabet etmemesi için, her ikimiz içinde böyle hareket etmenin faydasını düşünmeliyiz. Atinanın Demos’u ile ve hattâ Zeus ile, Pyrilamp’ın oğlu Demos’la metin ve cinsî bir dostluk kurmak istiyorsan onların huylarına benzemelisin. İşte seni istediğin gibi bir siyasî ve hatip yapacak olan şey seni onlara benzetecek olan şeydir. Zira onların hoşuna giden şeyin senin nutuklarında onların fikirleri bulunmasıdır. Her yabancı fikir onları gücendirir. Bu malûm olunca, ey aziz dost, senden muhalif bir rey zuhur etmeyince itiraz edecek bir şey kalır mı?

Niçin bana haklı göründüğünü bilmiyorum, Sokrat. Fakat ben diğerleri gibi kendimi tamamıyla mutmain hissetmiyorum.

Bu senin ruhunda yerleşmiş ve benimle mücadele eden Demos’un aşkından ileri geliyor. Fakat bu meselelerin derinliğine varacak olursak, mutmain olursun. Şimdilik, biri hazla, diğeri her türlü mülâyemeti reddedip şiddet istimal ederek âlâ ile meşgul olan cisim ve ruh için iki metod kabul ettiğimizi hatırla. Bunlara böyle karar vermemiş miydik?

Tamamıyla böyle.

Ve bunlardan birinin, yani hazzı istihdaf edenin haysiyetsiz bir müdahenede bulunduğunu söylemiştik değil mi?

Mademki böyle istiyorsun, böyle olsun.

Diğeri ise bilâkis, meşgul olduğu şeyi, gerek cisim, gerek ruh olsun, mümkün olduğu kadar mükemmelleştirmeyi istihdaf eder.

Evet.

— Biz de beldeye ve fertlere karşı gösterdiğimiz ihtimamlarla vatandaşları mümkün mertebe mükemmelleştirmek mecburiyetinde değil miyiz?

— Öyle istiyorsan, elbette öyledir. Şimdi Kailikles, umumun işlerile meşgul olmağa karar verdikten sonra, yekdiğerimizi inşaata yani duvar, tersane ve mabetler yapmağa teşvik ettiğimizi farzet; biz san’at, mimarlık ve bize bunları öğretenlerle kendi bilgi ve cehaletimiz hakkında kendimizi isticvap etmeğe mecbur değil miyiz? Böyle hareket etmemiz lâzım mı, değil mi?

— Evet, şüphesiz.

— Bundan sonra, evvelce dostlarımız veya kendimiz için hususî bazı inşaatta bulunup bulunmadığımızı ve bu inşaatın güzel olup olmadığını tahkik etmek lâzım değil midir? Nihayet bu tahkik neticesinde üstatlarımızın çok iyi ve meşhur kimseler olduğunu ve evvelce onlarla birlikte ve sonra da yalınız olarak birçok binalar inşa ettiğimizi anlarsak o halde umumî teşebbüslere makul olarak yanaşabiliriz. Eğer bu hususta gösterecek bir üstadımız, hatırlanacak geçmiş inşaatımız, yoksa, o halde umumî büyük işlere kalkışmak ve bu hususa teveccüh etmek manasız olurdu. Haklı mıyım, değil miyim?

— Tamamıyla haklısın.

— Her şey hakkında da böyle. Meselâ ikimizden birimiz halk doktoru vazifesini almak istesek buna karar vermezden evvel mütekabilen tetkik etmeye başlamamız lâzım gelecek. Evvelâ Sokrat’ın kendinin sıhhatini tahkik etmek, sonra da Sokrat’ın hür veya esirlerde hiç kimseyi tedavi edip etmediğini aramak lâzımdır. Ben şüphesiz senin hakkında da böyle muamele edeceğim. Bundan sonra, eğer yabancı olsun, Atinalı olsun, kadın, erkek bizim müdavatımıza medyun hiç kimse olmadığı kanaatına vasıl olursak, o vakit Kallikles, bir adamın böyle manasız bir projeye teşebbüs etmesi, bir istihza olmayacak mı?

— Evet öyle — Ya benim aziz dostum sen siyasî hayata henüz başlıyorsun, madem ki beni oraya davet ediyor ve ona iştirak etmediğimden beni muaheze ediyorsun, şimdi birbirimizi imtihan etmenin ve şu sözleri söylemenin tam vakti değil midir? Kallikles bir vatandaşı ıslah etmiş, mıdır? Ecnebî, vatandaş, esir, yahut hür insanlar içinde hiç biri evvelce namussuzluk, ifrat ve belâhatla muttasıf iken Kallikles’in sayesinde namuslu bir adam olabilmiş midir? Söyle bana Kallikles seni bu hususta imtihan etseler, ne cevap vereceksin ? Muarefede bulunduğun kimseler arasında ıslah ettiğin bir insanı söyleyebilir misin? Kendine mahsus bir eserin varsa, umumî hayata atılmadan evvel niçin cevap vermekte tereddüt etmeli ?

— Ne muzipsin, Sokrat!

— Hayır, sualim muziplikten ilham almıyor. Sadece, Atina’da siyasî hayatın ne olması lâzım geldiği hakkındaki fikrini bilmek istiyorum. İş başına gelince, bizi mümkün olduğu kadar mükemmel vatandaş yapmak endişesile hareket etmeyecek misin ? Bir hükümet adamının vazifesi bu olduğunu, kaç defa beraber tastik etmedik mi ? Söyle ettik mi, etmedik mi? Ben senin hesabına cevab veriyorum: Evet tastik ettik. Namuslu bir adamın memleketine yapmaya mecbur olduğu iyilik bundan ibaretse, demin bahsettiğin insanlar hakkında söylediğin şeyleri hatırla, Perikles’ler, Simon’lar, Miltiadlar, Temistokl’lerin daima iyi vatandaşlar olduğunu kabul eder misin, bane söyle.

— Elbette kabul ediyorum.

— Eğer bunlar iyi isele, tabiî her biri kendi yurttaşlarını evvelki hallerinden daha iyi bir hale getire* çeklerdi. Onlar, bunu yaptılar mı?

— Evet — Atinalılar Perikles’in son nutuklarında, millete ilk nutuklarile hitap ettiği zamandan daha kıymetli idiler değil mi?

— Olabilir

— Fakat bu konuştuğumuz şeylere nazaran eğer Perkles iyi bir yurttaş ise, burada imkânın değil zaruretin yeri vardır.

—Bu ne biçim netice?

— Yalnız buna onu söyleki, Atinalılar Perikles tarafından ıslah edilmiş mi sayılır, yoksa o onları bozmuş mudur ? Ben kendi payıma, umumî memuriyetler için bir ücret koyduğu için Perikles’in Atinalıları, korkak, tembel, geveze ve para harisi yaptığını tekrar ederim. Bunu sanaj mutlak bizim kulağı yırtık, kısa sözlüler söylemiştir !

— Hayır, bunu ben işitmekle öğrenmedim onu senin gibi müsbet olarak biliyorum. Perikles’in evvelce şöhret ve itibari büyüklüktü ve Atinalıların kıymetleri az olduğu zannında, o kendini terzil edecek hiç bir hükme maruz kalmadı. Fakat onun gayretile Atinalılar namuslu insanlar olunca, kendisini hırsızlıkla mahkûm ettiler ve hatta az kaldı, fena bir vatandaş adderek, öldürmeye karar vereceklerdi.

— Pekâlâ bu Perikles aleyhinde neye delâlet eder ? Meselâ eşek, beygir veya öküzler evvelce çifte ve boynuzla vurmadıkları halde bu hayvanlara bakan adam tarafından bu hareketleri yapacak kadar vahşî bir hale getirildikleri isbat edilmiş olsa, bu adamın fena olduğunu her halde kabul edeceksin. Hakikaten bazı hayvanlara bakıp onları daha vahşî bir hale koyan bakıcı, senin fikrince fena değil midir?

— Seni memnun etmek için kabul ederim.

— Öyleyse şu suale de cevap vermek lûtfunda bulun: İnsan nev’i, bir hayvan cinsi midir, değilimdir?

— Şüphesiz hayvan cinsidir.

— Ya Perikes insanları idare etmemiş miydi?

— Evet.

— Pekâlâ eğer Perikles bu insanları idare etmek için siyasî faziletlere mâlik olmuş bulunsaydı, bizim düsturlarımıza nazaran onları daha muhik ve munsıf yapmış olmaz mıydı? Elbette. Demek oluyor ki, onlar, Hommer’e nazaran, mülayim adamlardır. Ne düşünüyorsun? Senin fikrin de böyle mi ?

— Evet.

— Halbuki, o onları evvelce aldığından daha vahşî bir halde terketti. Bu sözünü kabul etmemi mi istiyorsun ?

— Beni haklı buluyorsan, öyle.

— Öyle olsun.

Eğer bunlar daha vahşî olmuşlarsa, demek ki daha zalim ve better oldular, değil mi ?

— Hiç olmazsa senin fikrince

— Fakat evvelki ifadene bakılırsa senin fikrince de böyle olması lâzımgelir. Şimdi Simon’dan bahsedelim. Simon idare ettiği kimseler tarafından on sene sükûte mahkûm edilmemiş miydi? Ya Temistokl, o da bu suretle muamele görüp hatta nefyedilmemiş miydi ? Maratom muzafferi, Miltiad’a gelince, bunun hakkında da Prytan şefinin mümaneati olmayaydı bununda çukura atılmasına pek az kalmıştı. Maamafih, bütün bu adamlarda senin atfettiğin liyakat mevcut olsaydı, bu yolda muamele görmemeleri lâzımgelirdi. Evvelâ mevkiini muhafaza edip te koşularını koştuktan ve bizzat tecrübe gördükten sonra yerinden veya attan düşen hiçbir iyi arabacı yoktur. Bu hal, hayvanları sevketmek hususunda olduğu gibi başka hallerde de böyle değil midir ? Aksini mi iddia ediyorsun ?

— Hayır

— Binaenaleyh, Atinanın hiçbir vakit iyi ve hakikî bir hükümet adamına malik olmadığını kabul etmekte haklı olduğumuz geçen sözlerimizle sabit oldu. Sen eskileri methediyor ve bugünküleri, bir tarafa bırakıyordun.

— Bugünkülerin geçmişlerden herhangi birinin eserine kıyas olunacak bir şey yapmaları ne kadar uzak, Sokrat!

— Azizim Kallikles, ben de onları hükümete hizmet ettikçe takbih etmiyorum. Hatta bugünkülerden daha çok hizmet ettiklerini ve beldenin istediği şeyi daha ziyade husule getirdiklerini de kabul ediyorum. Beldenin arzularını tadil ve mukavemet» yahut icbarla beldeyi ikna ve vatandaşları en âlâ kılacak en münasip vasıtalara sevketmekte doğrusu onlarla bunlar arasında hiçbir fark yok. İyi bir vatandaşın asıl vazifesi budur. Evet, gemi, duvar, tersane ve bu kabilden şeyleri vücuda getirmek için onların bugünkülerden daha mahir olduklarını itiraf ederim. Fakat biz münakaşamızda oldukça gülünç bir şey yapıyoruz. Çünkü muhavereyi bir uçtan bir uca kesip daimî bir anlaşılamamazlık dairesine sokuyoruz. Maamafih birçok defalar vücuda ve ruha ait ihtimamlar içinde birbirinden farklı iki tedavi usulü gördün ve anladın zannediyorum. Bunlardan biri süflî olup onun vasıtasile, vücudumuz aç olduğu vakit gıda, susadığı vakit içilecek şey, üşüdüğü vakit elbise, örtü» ayakkabı, hasılı vücut için bir arzunun sebebi olan her şeyi istihsal edebilir. İyi kavraman için ayni misalleri gelişi güzel kullanıyorum. Bu eşyayı toptan ve perakende meydana koyan tüccarlar ve bunlardan her birini hazırlayan sanatkârlardan fırıncılar, aşçılar, dokumacılar, kunduracılar ve debbağlardır. Jimnastik ve tababet san’atlarının vücudun hakikî kültürünü teşkil ettiğini ve diğer san’atlara hâkim olup onların mahsulünü kullandığını bilmiyen bu san’at sahiplerinin yalnız kendilerine itibar etmeleri tabiîdir. Vücut için kullanılması faydalı gıdaların ve içkilerin ne olduklarını bunlar bilirler, diğer san’atkârlar bunu bilmezler. Vücuda ait olan san’atlar içinde birincilerinin süflî olduğunu, halbuki jimnastik ve tababetin haklı olarak ötekilerin âmiri olduğunu teslim ediyoruz.

Ruha ait olan şey de ayni surettedir, bunu sana söylediğim vakit bazan fikrimi anlamış gibi görünüyorsun, biraz sonra beldenin namuslu adamlarla dolu olduğunu söylüyorsun.

Ben sana desem ki: dostum, sen Atinalıların bütün arzularına hizmet etmekle onları eğlendiren adamları methediyorsun. Diyorlar ki, bunlar Atinayı yükseltmişlerdir. Fakat bu büyüklüğün zararlı bir şişkinlikten ibaret olduğunu görmüyorlar. Bizim eski büyük adamlarımız hikmet ve adaletle meşgul olmayarak, sade şehri limanlar, duvarlar, tersaneler, yergiler ve sair lüzumsuz şeylere boğmuşlardır; zaaf aksesi kendini gösterdiği vakit onları itham edecekler ve bütün fenalıkların müsebbibi olan fakat Temistokl, Simon ve Perikles’leri tebcil edeceklerdir. Yeni kazançlarla eski iyilikleri kaybedince ayağını denk almazsan sana ve dostun Alkibiyat’a da hücum edeceklerdir, hakikatta kabahatli olduğunuz için değil, yalnız yardakçılık ettiğiniz için bunu yapacaklardır.

Maamafih işte bugün şahidi olduğum ve geçmiş adamlar hakkında söylediğim manasız bir şey de bu dur ki: belde kendi hükümet adamlarından bazı kimseleri bazı hataları yüzünden dava ederse, müttehemlerin kendilerine karşı yapılan haksızlıktan dolayı infial ve isyan ettiklerini ve hükümete bu kadar hizmet ettikten sonra kendilerini mahvetmek istemelerinin bir cürüm olduğunu bağıra bağıra ilân ederler. İşte bu baştan başa yalan! Bir hükümet reisi kendinin riyaset ettiği belde tarafından mahkûm edilemez. Sofistler gibi sanki bir çok cihetlerde âlim olan bunlar bazan garip hatalar yaparlar, kendilerini fazilet hocası addederler, bunların şakirtlerini ücret vermediklerinden veyahut hayırhahlıklarına karşı minnettarlık göstermediklerinden dolayı kabahatli çıkardıkları nadir değildir. Böyle bir lisan kullanmak kadar mantıksızlık mı olur?

Kendilerini adaletsizlikten kurtaran ve bir hoca sayesinde iyi ve âdil olan şahıslar bir kere adalete tesahup ettikten sonra nasıl olur da kendi hocalarına karşı kabahat işleyebilir? Bunu garip görmüyor musun, azizim? Kallikles, bana cevap vermediğin için, bu sefer beni siyasî bir nutuk söylemeğe mecbur ettin.

Ben cevap vermeden sen kendin söyleyemez misin kuzum?

Fakat dostluk ilâhı aşkına, iyi yetiştirildiği iddia olunan bir adamın biraz sonra fena olduğu nasıl söylenebilir? Fazileti öğretmek iddiasında bulunan kimselerin ağzından bazan bu sözleri işitmiyor musun? Evet; fakat hiç ehemmiyetleri olmayan bu adamlara neden ehemmiyet vermeli? Peki, memleketin tekemmülüne delâletle mükellef oldukları halde, fırsat düştükçe onu bilâkis bütün seyyiatile ittiham eden bu şehir şefleri hakkında ne diyeceksin? Bunlarla onlar arasında küçük bir fark görüyor musun?

— Sofistlik ile ilmi beyan arasında her şey, veyahut Polos’a söylediğim gibi hemen hemen her şey bir örnektir. Senin bu iki şeyden birini, yani ilmibeyanı güzel bulup ta ötekinden nefret edişin yanlıştır. Esasen mevzu kanunlar usulü muhakemeden, jimnastik te tababetten nasıl üstün geliyorsa, sofistlik te öylece güzellik cihetiyle ilmibeyandan üst geliyor. Ben siyasî hatiplerin, mürebbisi oldukları kimseleri takbih etmek hakkını haiz olmayan Sofistlerle bir olduklarını zannediyordum Sofistler şakirtlerini fenalıkla ittihama kalkışsalar kendilerini ittiham etmiş olacaklardır, hem de bu suretle şakirtlerine yaptıklarını iddia ettikleri hizmeti hakkile ifa etmeyi bilmediklerini de isbat etmiş olacaklardır. Doğru değil mi?

— Öyle.

— Eğer vaitlerine bakılırsa bunlar ayni zamanda hizmetlerine mukabil kendilerine ücret verdirmeden itimat veren yegâne insanlardır. Predotripin muavenetine muhtaç olan, kimse koşmakta hafifliğe ve diğer hizmetlerde sür’ata karşı evvelce bir mukavele ile bir meblağ tesbit etmemişse, talebenin hocaya verdiği itimat dersleri için şükran nimetinden mahrum etmek istediği anlaşılacaktır. Haksız olmanın sebebi, filvaki, koşuda betaat değil; haksızlıktır. Doğru mu?

— Evet.

— İşte böylece, hocanın haksızlığı kaldırdığı takdirde, kendi şakirdinin haksızlığından korkmasına mahal yoktur, ve eğer hoca hakikaten doğru bir adam yetiştirmeğe muktedirse, garantisiz bu cinsten bir hizmet ifasında iktidar sahibi olan yalnız o demektir. Kabul ediyor musun?

— Kabul ediyorum.

— Demek oluyor ki diğer hususlarda, meselâ inşaat veya sair işlerde de, nasihatlerine mukabil ücret verdirmek ayıp değildir. Öyle zannederim.

— Fakat namuslu adam olmak, evini veya beldeyi idare etmek için en iyi vasıtaları bilmek istiyen bir kimseye paraya mukabil nasihat verilse veyahut yol gösterilse efkârı umumiye böyle yapan kimseyi terzil eder. Doğru mu?

— Evet.

Sokrat — O halde beni Atinalılara karşı ne türlü hizmetlerde bulunmağa davet ediyorsun? İzah et. Onları, daha âlâ bir hale getirmek için bir hekim gibi mücadele etmeye mi, yoksa onlara karşı bir hizmetkâr ve müdahin vaziyeti almaya mı? Bana doğrusunu söyle. Kal’ikles, başladığın gibi benimle açıkça konuşmalısın; açık ve korkusuz söyle. Pek âlâ işte söylüyorum; millete hizmet.

Asıl dostum, demek ki sen beni bir müdahin vazifesi görmeğe davet ediyorsun ha?

İstersen, bir Mysien [Mysien esirleri bilhassa itibarsız kimselerdi. Kallikles, bu sözü ile burada her ne kadar nefret te etsen, gene bu vazifeyi yap! ödemek ister gibi görünüyor.] vazifesine Sokrat yoksa…

Bir kimse tarafından öldürüleceğimi bana artık tekrar etme, çünkü o vakit ben de sana bir alçağın namuslu bir adamı öldürmüş olacağını tekrar etmeğe mecbur olacağım, beni soyanın bir şey kazanmayacağını bir kere daha tekrar edeceğim, ben servetimden mahrum olsam da, o bunları haksız kazandığı için haksız olarak kullanacaktır; haksız ve meşum olduğu için de mâyup olacaktır.

Sokrat, böyle bir hâdiseden uzak yaşadığı için buna benzer bir şey başına gelmeyeceğinden ve her cihetle namussuz ve menfur bir adam tarafından mahkemeye cebredilmeyeceğinden pek garip bir surette emin olduğunu görüyorum!

— Kallikles, Atinada bir kimsenin böyle bir musibetten âri olabileceğine senin dediğin gibi inanabileydim, hakikaten akıldan mahrum olmuş olurdum. Fakat pekâlâ biliyorum ki bir gün senin bahsettiğin kabahatlerden birile ittiham olunup ta muhakeme huzuruna çıkarsam, beni oraya çıkartmaya sebep olacak kimse bir namussuz olacaktır, çünkü namuslu bir adamın masum bir adamı mahkeme huzuruna çıkartması kabil değildir. Ben ölüme bile mahkûm edilsem yine hayret etmeyeceğim, niçin olduğunu söyleyeyim mi?

Söyle ya!

Ben hakikî siyaset san’atına hizmet ettiğimi ve bu san’atı bugün tatbik eden yalnız kendisi olduğunu söylemiyen nadir Atinalılardanım, ben hiç bir vakit lisanımla hoşa gitmiyi aramadığım ve gözümün önünde hoş olanı değil iyi olanı bulundurduğum için, bana tavsiye eıtiğm bu güzel şeyleri yapmaya razı olmuyorum, mahkeme huzurunda cevap verecek bir şeyim yok. Binaenaleyh Polos’a söylediğimi sana da tekrar ediyorumki,ben bir aşçı tarafından mahkeme huzuruna celbedilen bir hekim gibi muhakeme edileceğim. Böyle bir mahkûm böyle bir çocuk mahkemesine celbolunduğu vakit müddei: «Çocuklar, bu gördüğünüz adam hepimize birçok def’alar fenalık yapmıştır! o sizin içinizden en gençlerinizin bile, demir ve ateşle şeklini değiştiriyor, zayıflatıyor, size eziyet veriyor, sıkıyor! Acı şeyler içiriyor, açlık ve susuzluğa katlanmıya sizi icbar ediyor, o benim gibi değildir, ben size daima en leziz ve en değişik yemekler veririm!» diye iddiasını serdetse, mahkûmun buna karşı vereceği cevap fennen şudur. Böyle elemli bir sergüzeşti olan hekim başka ne ceyap verebilir? Doğruyu söyliyip: «Çocuklar, ben bunları hep sizin sıhhatiniz için yaptım!» dese mahkemede ne patırtı kopacak! Bu yaygaranın pek dehşetli olacağını zannediyor musun ?

— İhtimal.

— Onun kendini haklı çıkarmak için çok sıkılacağını kabul ediyorsun değil mi?

—Elbette.

— Öyle ise, bende hâkimlerin huzuruna çıkarsam, aynı şeye maruz kalacağımı biliyorum. Ben onlara karşı kendileri için iyilik ve hikmet addettikleri bu lezzetleri hasıl etmekle öğünemiyeceğim, ben onları husule getirenlere, ne de onların taliplerine gıbta etmeyeceğim. Eğer beni gençliği sorgularımla işkenceye koymak, onların şekillerini değiştirmek ne ihtiyarlara gerek hususî snrette, gerek halk içinde şedit tekliflerde iyi birşeylerde bulunmakla ittiham ederlerse: O vakit ben: «Ey hâkimler, benim söylerim doğrudur ve hareketim sizin menfaatlarınıza uygundur!» diye cevap veremeyeceğim ve başka türlüde söyleyemeyeceğim; çaresiz olarak mukadderatıma boyun eğeceğim.

— O halde sen bir kimsenin kendisini vatanında müdafaa edememesini iyi bir şey mi telâkki ediyorsun, Sokrat!

—Evet, Kallikles, şeninde birçok defalar tastik ettiğin gibi, insanlara ve ilâhlara karşı muahazeye lâyık hiç bir hatamız olmamak şartile! çünkü bu şekildeki nefsini müdafaa usulü, çok defalar mutabık kaldığımız gibi, usullerin en âlâsıdır. Eğer benim bu tarzı müdafaayı gerek kendi nefsime, gerek başkalarına karşı teminden aciz olduğum bana isbat edilirse, büyük veya küçük bir dinleyiciler zümresi önünde ve hatta başka başka bile olsak böyle itham edildiğim için kızarır ve bu aciz benim ölümüme sebep olacak olursa, meyus olurdum; fakat benim ölümüm ancak dinleyicilere karşı müdahale etmeği bilmemekten ileri geliyorsa; kısmetimi sükûnetle kabul edeceğimden eminim. Ölmek hadisesinin haddi zatında tevahhuş edilecek birşeyi yoktur; ondan ancak şuursuz ve alçaklar korkar. Ölümden ancak mücrim olanlar korkar. Çünkü eğer ruh cürümlerle yüklü olduğu halde Hades’e inerse felâketi nihayetsizdir. İstersen bunu şana isbat edecek bir hikâye söyleyeyim.

Pekâlâ, mademki öteki noktaları bitirdin, bunu da söylemekten geri durma.

— Belki senin bir masal diye kubul edeceğin, fakat benim hakikî diye telâkki ettiğim güzel bir hikâye nahlederler, dinle; söyleyeceğim şeyler doğrudur:

Homer der ki: Zeus, Poseidon ve Plüton imparatorluğu babalarından alarak, beyinlerinde taksim ettiler. Kronos zamamında olduğu gibi bu gün de ilâhlar arasında insanlara ait bir kanun vardır; tamamıyla âdil ve kudsî bir hayat yaşadıktan sonra ölen bir adam ölümden sonra «Bahtiyarlar adası» na gider ve orada her türlü fenalıktan masun olarak mükemmel bir saadete kavuşur, hâlbuki dinsiz ve zâlim bir ruh Tartar ismindeki azap ve sıkıntı yerine gider. Keronos zamanında ve Zeus’ün hükümran olduğu vaktin başlangıcında, dirileri gene başka diriler muhakeme ederler ve cezalarını bunların ölecekleri gün verirlerdi. Halbuki o vakit hükümler fena veriliyordu. Hem Plüton, hem bahtiyarlar adasının bakıcıları her iki tarafa da buralarda bulunması lâzım gelmeyen kimselerin geldiklerini, gördüklerini haber verdiler. Zeus: «Ben bunun önünü alacağım, dedi. Eğer hükümler şimdiye kadar fena verilmişse, bu, şimdi hükmün insanlara giyinmiş oldukları halde verilmesinden ileri geliyor, çünkü onları hayatlarında muhakeme ediyorlar.

Böylece birçok adamlar, ruhları fena olduğu halde haklarında hüküm verileceği gün, güzel giyiniyorlar, zenginlik gibi şeylere bürünmüş olduklarından, kendilerinin adalete muvafık olarak yaşadıklarını işhat ede cek bir alay şahitlerde getiriyorlar. O vakit hâkimlar bu tezahür karşısında şaşıp kalıyorlar ve onların böyle bir cihaz içinde bulunduklarından ve ruhun karşısında gözler, kulaklar ve onları ihtiva eden bütün bir vücut bulunduğundan gerek bunların sahipleri gerek hükmedecekler için bütün bu şeyler bir mania teşkile diyor. Yapılacak ilk şey, insanlardan ölecekleri saatin bilgisini kaldırmaktır; çünkü onu şimdi evvelden görüyorlar. Ben Promete’ye buna nihayet yermesi için emirler verdim. Onları bütün bu cisimden mücerret olarak yani öldükten sonra muhakeme etmelidir. Hâkim de çıplak ve ölmüş olacak, onun ruhu başkalarının ruhunu ölümden sonra akrabalarının huzurundan ve arzda bırakacakları bütün debdebelerinden mücerret olarak doğrudan doğruya muhakeme edecektir; yoksa yaptıkları adalet olmaz. Ben bütün bunları sizden evvel taniyordum; bunun için hâkim olmak üzere kendi evlâtlarımı tâyin ettim ki bunlardan ikisi Asyada Minos ve Padamant, biri Avrupada Eak’tır. Bunlar öldükleri vakit hükmü kırda[Şüphesiz bu Asfodeles kın olmalıdırki Homerce de burası ruhların, ölülerin hayallerinin makarrı idi.] dörtyol ağzında göreceklerdir. Biri Bahtiyar adalarına giden; diğeride Tartara [Kaynar su nehri.] varan iki yol buradan gider. Radamant Asya’da Eak’ta Avrupa’da muhakeme edecektir; bu iki hâkim insanları bu tarafa, veya o tarafa göndermek hususunda tamamen âdilâne hükmetmekte tereddüt ettikleri vakit son hükmü vermek vazifesini Minos’a veriyorum.»

İşte, Kallikles. bana naklettikleri ve benim de doğru addettiğim hikâye bu. Ben bundan şu neticeyi çıkarıyorum:

Bence ölüm, iki muayyen şeyin, yani ruhle cismin biribirinden ayrılması ve ayrıldıktan sonrada her birinin oldukça hissolunacak bir surette hayattaki halini muhafaza etmesidir. Cisim maruz kaldığı kazaların görünen âlâmetlerini, gösterdiği müdavatla kazandığı hasiyyeti muhafaza eder. Meselâ insan hayatında gerek tab’an gerek iyi tagaddile yahut bu her iki sebepten dolayı uzun bir boy kazanmışsa, onun kadavrası da uzun boylu olarak kalır; şişman idise, öldükten sonra da şişman kalır ve ilh. Eğer saçları uzun ise gene uzunluğunu muhafaza eder; eğer üzengi kayışlarına maruz kalmışsa ve kamçının darbeleri üzerinde izler bırakmışsa, yahut başka yaralara maruz olmuşsa kadavrası da gene aynı manzarayı gösterir; azâlarından bazıları zayi olmuş, yahut şekli değişmişse aynı şeyler kadavrada da görülecektir; hülâsa, cismin hayatta iken kazandığı muayyen şeylerin hemen hepsi kadavrada da bir müddet görülür. Ruh için de böyledir, cisimden ayrılınca yaşayış suretlerine göre maruz olduğu ve bunlara nazaran her tesadüfte topladığı bütün tabiî hatlar ve değişiklikleri kendisinde görülür, ben böyle zannediyorum, Kallikles Ölüler hâkimin huzuruna geldiği ve Asya’dakiler Radamant’ın huzuruna çıktığı vakit, Radamant onları tevkif eder, her ruhu kime ait olduğunu tanımaksızın nazarı itibara alır, ellerini ekseriya Büyük Hükümdarın yahut bir prensin üzerine koyarak onun ruhunda sâlim bir şey olmadığını ve yaptığı hareketlerin her defa da biraktığı izlerle yarık ve çıbanlar içinde olduğunu görür ve onda, yalanla, tefahurla her şeyin bozulduğunu, hakikatten uzak yaşadığı için kendisinde doğru bir şey bulunmadığını nihayet hareketindeki hadden ziyade serbestlik rehavet, kibir ve itidalsizliği onu çirkinlikler ve intizamsızlıklarla doldurmuş olduğunu isbat eder, bu hesab görüldükten sonra onu kendisine tahsis olunan cezaları çekmek üzere hapse gönderir.

Binaenaleyh tecziye olunan her mahlûkun mukadderatı, eğer ceza doğru olarak tatbik olunmuşsa, bunun ya daha âlâ olması ve cezasından fayda görmesi yahut gördüğü cezaların korkusuyla halini düzeltmesi ve diğerlerine örnek olması içindir. Fakat, gerek ilâhlar, gerek insanlar tarafından verilecek cezaları çekip te bunlardan istifade edecek olanlar, ancak hatalarının tedavisi kabil olan mahkûmlardır. Maamafih bunlar arzda da, Hades te de iztırap ve elemlere mühtaçtır, çünkü bunsuz haksızlıklar tedavi olunamaz. Büyük cürümler işliyenlere ve bundan dolayı şifa bulmayacak olanlara gelince, bunlar misal olmaya yararlar, kendileri şifa bulmaz bir halde oldukları için ıztıraplarından hiç bir istifadeleri olmazsa da başkalarının istifadesine sebep olurlar. Hakikaten başkaları, onların cezalarından dolayı dehşetli ve nihayetsiz azaplara duçar olduklarını, ve Hades hapsında buraya girecek her yeni kimseye bir ihtar ve tenbih mahiyetinde olmak üzere bir korkuluk gibi asılı olduklarını görerek istifade ederler.

Bence, eğer Polos doğru söylemişse, Arkelaos ve ona benzeyen her gaddar va zâlim de işte bu sefillerden biri olacaktır. Esasen sairlerine ibret olmaya yarıyan bu mücrimler başlıça Müstebitler, kıratlar, küçük hükümdarlar, belde şefleri arasında bulunur; çünkü, onların nafiz kuvvet ve kudretleri onlara sair insanlardan daha iğrenç, daha ahlâk ve adalete mugayir cürümler işletir. Homer de buna şahid olarak Hades te nihayetsiz azaplar çekenlerin Tantal, Sisyf, Tütyos gibi kırallar ve prensler olduğunu gösteriyor. Terist’e gelince, bunu şifa bulmaz büyük cezalara duçar olduğunu gören yoktur, belki bunun fenalık yapmıya iktidarı yoktu ve bu suretle o, bu kudrete malik olanların hepsinden daha ziyade mes’ut oldu.

Maamafih, Kallikles, eğer en fena olanlar en çok iktidara sahip olanlar meyanında ise bu hal gene bunların arasında namuslu kimselerin bulunmasına mani olmaz ve bunları sairlerinden daha ziyade takdir etmek çok doğru olur; çünkü Kallikles bir insanın bütün hayatında fenalık yapmak için her iktidar ve kuvvete malik olduğu halde bunu yapmıyarak âdil kalması güç ve bilhassa takdire lâyık bir şeydir. Maamafih zannederim ki bunlar müstesnadır. Kendilerine tevdi edilen işleri adaletle icra edecek oldukça fazileti ve namuslu adamlara burada da, başka yerde de tesadüf olunur ve olunacaktır: Bunlardan en meşhuru bütün Yunanistan tarafından izaz edilmiş olan Sysimak ın oğlu Aristiddir; fakat aziz dostum, söylediğim gibi iktidar sahiplerinin çoğu, fenadır.

Sana demin de söylediğim gibi, Radamant bunlardan birini eline geçirdiği vakit, ne ismini ne de ailesini tanır; hiç bir şeyini tanımaz, onun hâin olduğundan emin olunca tedaviye kabiliyeti olup olmadığını işaretle Tartar’a gönderir; işte kabahatli burada istihkakı olan cezayı çeker.

Bazan hakikat ticaretinde, saf ve temiz olarak yaşamış, nüfussuz ve fakir bir vatandaşı, yahut bir başkasının ve zannederim Kallikles en ziyade kendi vazifesinden başka bir şeyle meşgul olmamış etliye sütlüye karışmamış ve müddeti hayatında akim bir çarpışmayla kendini dağıtmamış bir filozofun ruhunu da görünce, güzelliğini takdir eder ve onu bahtiyar adalarına gönderir. Elinde bir değnek tutan Eak’ın da vazifesi Radamant gibidir. Bu hükümlere nezaret eden Minos’a gelince Ülysen’in bize gördüğünü söylediği gibi elinde altından bir asa vardı.

«Elde altundan asa,

mevtalara verir ceza»

Ben kendi payıma, Kallikles, bu rivayetlere inanıyorum ve mümkün olduğu kadar hâkime sâlim bir ruh göstermeye çalışıyorum. Birçok kimselerce makbul olan şereflerden müstağni olup hakikati arayarak, hayatta ve ölüm birden çattığı vakit te ölümde elimden geldiği kadar kendimi mükemmel bir halde bulundurmağa çalışacağım. Kudretim yettiği kadar bütün diğer insanları ve Kallikles bana verdiğin nasihatlara rağmen seni de bu nevi hayatı tâkip etmeye teşvik ediyorum. Çünkü biraz evvel söylediğim bu muhakeme ve davanın vakti gelip te sorguya çekildiğin vakit kendini müdafaadan âciz kalırsan seni kabahatli bulurum. Muhakeme olunmak üzere Egin’in oğlunun karşısına çıktığın vakit ağzın açık ve başın çevrilmiş bir halde kalacağını düşünmekle üzülüyorsun. Benim burada olduğum gibi, sen de orada tam bir ıskatı hak içinde tokatlandığını ve her türlü hakaretlere maruz kaldığını göreceksin.

Belki sen bu söylediğim şeyleri nefret ettiğin koca nine masalları gibi telâkki ediyorsun, eğer araştırmalarımız bize daha iyi ve daha kat’î neticeler buldurmuş olsaydı belki dediğin gibi onlardan nefret etmeye hakkınız olabilirdi. Halbuki bugünkü yunanlıların en alimi olan üçünüz, Gorgias, Polos, ve sen bundan daha iyi olmak üzere ölüler için bize faydalı bir başka hayat tarzı isbat etmekten uzaksınız. Siz bundan uzak olmakla beraber uzun münakaşalarımız, bütün nazariyeleri yıktığı halde, yalnız şuna ilişmedi ki: haksızlığa maruz olmaktan ziyade onu yapmaktan sakınmak lâzımdır, ve her fert, her şeyden ziyade gerek hususî, gerek umumî hayatında riya ve gösteriş yapmaktansa iyi olmaya gayret etmelidir. Bir insan bir şeyde fenalık yaptıysa, mücazat görmeli ikinci hayır ve hatasını mücazat ile ödemelidir; gerek kendi nefsine gerekse başkalarına karşı az çok her türlü müdaheneden (Münâfıklık ) çekinmeli; nihayet ilmi beyan da başka şeyler gibi hayır için kullanılmalıdır

Binaenaleyh benim nasihatlarımı tut, ve bana aklın isbat ettiği gibi hem hayatta hem öldükten sonra saadeti bulacağın cihette bana refakat et. Bırak senden nefret etsinler, sana şuursuz desinler hatta ister* terse hakaret etsinler ve dövsünler; buna tahammül et.

Zeus’a and içerim ki, bu senin için haksız olmaktan iyidir. Eğer hakikaten fazilet icrasına çalışan bir adamsan, hiç bir elem duymayacaksın.

Biz ne vakit bunu kâfi derecede yaparsak, o vakit istediğimiz gibi siyasete yanaşabiliriz. Yahut başka bir §ey bizi tekrar cezbederse, bu günkünden daha kudretli bir halde müzakere edebiliriz. En ağır mes’elelerde bile mütemadiyen fikir değiştirecek kadar cahil olduğumuz halde kendimize bir süs verirsek, mahcup olmalıyız. Bunun için önümüze çıkan ve hayatta da ölümde de en iyi yaşama tarzının adalet ve fazileti icrada olduğunu bize öğreten hakikatlere teslim olmalıyız. Onların davetlerine icabet edelim ve onları başkalarına da duyuralım. Fakat seni aldatan delilleri dinlemiyelim. Çünkü onlar değersizdir.

Kaynak: Semiha CEMAL,  AŞK VEYA ZİYAFET- GORGİAS Devlet Matbaası, 1936, İstanbul
Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s