AŞK PEYGAMBERİ- Semiha Cemal 2.Bölüm

aşk peygamberi

(Milli Roman)

semiha cemal ktb

AŞK PEYGAMBERİ- Semiha Cemal 1.Bölüm

3

Şarkta sıcak bir temmuz gecesiydi. aydınlık geniş semânın altında, büyük havuzun başında, dört beş kişilik bir meclisi toplanmıştı.

“Aşk Peygamberi”, yanında yeşil gözlü, küçük ve güzel bir kızla aynı koltukta oturuyordu.  Elindeki müzehhep yeşil kâseden ara sıra, bir yudum melisa şerbeti içiyor, bazen onu ağır ağır sarı saçlı genç kızın dudaklarına götürüyor, fısıldayarak içiriyordu.

Etrafında dört kişi daha vardı ki, hepsi de yerde idiler. Zeliha havuzu mermerlerine dirseğini dayamış, ayın yuvarlak bir duru haline bakıyordu.

 beyaz kuğular sessizce yüzerek, bazen bu sarı gölgeyi dağıtıyorlardı. o vakit çalkalanan suda küçük altın şimşekler çakıyor, ay kırılmış erimiş gibi bir zaman titriyordu.

Sühâ orada idi. asılı rengi belli olmayan muhtaç ve hisli gözleri ile afakı arıyordu. Tarhın üstünde uyur gibi sessizce oturuyordu

 “Aşk Peygamberi” dalmıştı.  Kolunu Zehrâ’nın ince beline dolamıştı, yavaş yavaş kulağına böyle söylüyordu:

-Gidecek misin, nereye gideceksin? Ben, senin için geldim.

-Benim için mi geldiniz? Bu muazzam güneşin zemine inmesi kadar muhalif bir şey!…

Nefesi, küçük kızın yüzüne yakıyordu. Zehrâ çekilmek kaçmak istiyordu. fakat o belini sarıyor, ellerini tutuyordu.

 “Aşk Peygamberi” bu gece ne kadar kuvvetliydi!

-Demek ki “Aşk Peygamberi”ni bırakmak istiyorsun?  Sonra bana şerbetimi kim getirecek?

-Evvelce annem getiriyordu. Bundan sonra Zeliha getirir.

-Yok Zehrâ yok. Ben senin bildiğin gibi vefasız değilim

***

 “Aşk Peygamberi”  şarkının daima şiir söyleyen latif toprağında, Rumeli’nin bir köyünde dünyaya gelmişti, fakat onun çöl çocuklarına benzeyen ve ateşin bir mizacı vardı. o kadar taşkın bir yaramazdı ki kimse başa çıkamaz, sırf tatlı ve sevimli olduğu için çekilen yaramazlıklarına tahammül etmekten, boyun eğmekten başka çare bulamazlardı. Evin dar hududuna sığmaz, açık havada gezer, bu vesile ile hemen köyün yarısının bu müthiş yaramazın elinde çekmediği kalmazdı.

Böyle olduğu halde, sabahları o kapıların önünde boynu bükük bekleyenlerde çoktu.

güya başlarına gelecek ihtiyaçları varmış gibi, yolunu beklerlerdi. köyün büyücek kızları ona gönül verir, tenha yerlere götürmek isterlerdi. “Aşk Peygamberi” bu köyde dokuz yaşına kadar kaldı. Esasen İstanbullu olan pederi onu alarak İstanbul’a mektebe getirdi. İstanbul’da uzun mektep hayatı geçti.  “Aşk Peygamberi” mektep arkadaşları tarafından sevilirdi. O’nun birçok eziyetlerine şikayetsiz katlananlar vardı.

O, her yerde iştiyakla karşılanmış, daima aşk görmüştü. aşk kendini temaşa için ondan zuhura gelmiş. ona hayran olmuştu. “Aşk Peygamberi”nin meftun yüreklerden örülmüş gözle görülmez bir tahtı, aşk ateşinden bir tacı vardı.

***

Bir “donanma gecesi”ydi. [Bayramlarda, sevinçli günlerde bayrak, ışık kullanılarak, havai fişek atılarak yapılan şenlik, donanma, donanma şenliği]  Hep çiftlikte komşular bir olmuşlar, daha ziyade muhterem bestekarın şerefine çiftlikte büyük bir şenlik tertip etmişlerdi. bahçede rengarenk fişekler, çarhı felekler yanıyor. Saz kâh millî havalar, şarkılar, kâh güzel valsler çalıyordu. Ağaçlarının aralarında yanan şekil şekil japon fenerleri çiftliği hayal âlemlerine benzetiyordu. Gölde birçok çiçeklerle süslenmiş sandallar yüzüyordu.

Zehrâ balkonda yalnız oturuyordu. hava açık bulutsuzdu. yine gökte sahabeler bile görünüyordu. bütün bu ışıklar, nağmelerle alakadar değildi. annesini düşünüyordu. Acaba yine, niçin bu kadar kederliydi.

İşte, orada minderin üstünde yatıyordu. Ve alnındaki saçlarla oynuyordu. yalnız başında o mavi işlemeli, kırmızı yastık yoktu. 

Birdenbire balkonun kapısı açıldı.  “Suzân” gözlerinden ayrılmayan düşünceli bakışıyla balkona geldi.

-Orada için oturuyorsun “Aşk Peygamberi”nin yanına gitsene, dedi.

-Anne, bırak beni,  buradan ne güzel etrafı seyrediyorum.

-Olmaz,  yukarıda seyret, haydi!

Zehrâ başını eğdi. Salona gitti. Yukarı çıkmayı hiç istemiyordu. sofada küçük, pek hafif bir kandil yanıyordu. Ağır perdelerde, duvarlarda gölgeler bükülüyordu. Vücudu çok yorgundu. Oraya sedirin üstünde yatıyordu.

Kulağına fişek seslerini,  bütün gulguleyi istiab eden bir kemân sesi geliyordu:

“Yoktur emeli aşkın o parlak seherinde

Var başka hayat arzın o solgun kamerinde

Şebnemleri, bülbülleri hep eski yerinde

Kır saçları sevdama güneşler saçıyorken”

Musiki döşemenin tahtalarından sızarak bütün vücuduna sirayet ediyordu. yumuşak halıların üstünde tekrar ayak sesleri işitti. Annesi geliyordu.  Biraz sonra “Suzân” ona sert ve kuvvetli sert ve kuvvetli nazarla emrediyordu.

 -Zehrâ, yukarı çabuk çık.

Evde herkes pencereleri üşüşmüş yahut bahçeye, yol kenarına gitmişti. Ortada hiç kimse yoktu. Merdivenleri beraber, karanlıkta çıktılar.

“Aşk Peygamberi”, büyük geniş bir kötülükte pencerenin önünde oturuyordu. Yanında Zeliha vardı. Zehrâ Zeliha yı görünce, dönmek için ısrar etti.

Fakat “Aşk Peygamberi” nin en har (ateşli) gecelerinden biriydi. Bazen elindeki tesbih ile uyanıyor, bazen Zehrâ’nın saçlarını okşuyordu.

Müzika bir aralık durdu.  Yine uzaktan sermest, tahammülsüz bir tambur sesi geldi. Kadir, haşmetli aşk neşreden, yüksek başında muhrik [Yakan. Yakıcı. * Çok acıtan. İhrak eden ] bir yıldız,  parlayan “Saba” güya küçük bir kızın taze dudaklarından öpüyor ve ona böyle damla damla, aşkı anlatıyordu. Birdenbire “Aşk Peygamberi” Zehrâ’nın omuzunu sıktı.

-Bu peşrevi seviyor musun?     Dedi. Güya hala dedi ki:

-Ben onun nağmeleri arasında yaşıyordum. onun teranelerinden, onun aslından ibaretim.

Kamere doğru, göle kadar yürüdüler. Yolda fişekler, mehtabların yorgun ziyaları arasında “Aşk Peygamberi” küçük kıza:

-Sen gönlümün yıldızısın! Dedi.

Hala fıskiyeden rengârenk sular dökülüyordu. Hala “saba” (yıldızı) göklere doğru yükseliyordu.

……Ertesi sabah, soğuk bir sonbahar güneşi Zehrâ ile Zeliha’nın dağınık odasına utana utana girdi giriyordu. çünkü ikiside yarı çıplaktı. Biri yatakta gözlerini ovarken, diğeri aynanın önünde saçını tarıyordu.

Zeliha yataktan indi, gözlerini ovuşturarak:

-Zehrâ “Aşk Peygamberi”ni rüyamda gördüm, dedi. bana dün gece söylediği cümleyi tekrar etti. hem göğsüme çok kokulu hiç tanımadığım bir çiçek taktı.

Zehrâ, dudaklarını büktü. Yuvarlak, pembe omuzundan kayan gömleğinin kurdelesini kaldırdı:

-Dün gece ne söyledi? Dedi.

-Hiç… bir şey değil!… “Sen” gönlümün yıldızısın! demişti.

Zehrâ kızardı, saçlarını biraz fazla örseledi. Mermerin üstüne birçok sarı tel döküldü. o sırada Zeliha şarkı söyleyerek panjurları açtı. rüzgar saçlarını etrafa dağıttı.  Pencerenin içinde eşi ile konuşan serçe, birdenbire uçarak kaçtı. Zeliha şarkı söyleyerek menekşelere su verdi.

Bahçeye çıktılar. güneş epey yükselmişti. Nemli topraklarını üstünde şebnemler parlıyor; akşam safaları yüzünde temiz berrak damlalar titriyordu.

 “Aşk Peygamberi”nin pencereleri sımsıkı kapalıydı. perdeleri hala açılmamıştı. Hâlbuki her sabah pencerelerine taş atarak onları “Aşk Peygamberi” uykudan kaldırırdı.

Birdenbire yeşil perdelerden birinde ufak bir hareket oldu. Zehrâ’nın yüreği acı acı çarptı. Zeliha’yı orada yalnız bırakarak koşa koşa taflanların arasına karıştı.

İşte bu vakıadan beri Zehrâ “Aşk Peygamberi”nin yanına sokuluyordu. eskisinden daha vahşi duruyordu. hatta çiftlikte herkes görünüyordu…

…Bir akşamdı… derede “Aşk Peygamberi”nin emrine amade olan sandalcı Ahmed Ağa sabırsızlanıyordu.

Ay hayli yükseldiği halde, daha hiç kimse yoktu. acaba bu akşam ne için geç kalmışlardı?  Ahmed Ağa sandalın koyu eflatun döşemelerinden, aynı renkteki elbisesiyle hemen ayrılmıyordu.

Bir zaman böyle hareketsiz dudu. durgun sularda balıklarının dalıp çıkararak açtığı yuvarlaklara daldı ve bekledi. Hala gelen giden yoktu.  Ahmed Ağa şapkasını, sırmalı ceketini sandalın döşemelerine çıkardı. kollarını sıvayarak derenin suyuyla sandalını yıkadı.  tekrar yerine oturduğu zaman etrafına birçok ördek toplanmıştı. küçük heybesinden bir ekmek parçası çıkardı ufalayarak hayvanlara attı. Kendi kendine derenin içinde kürek çekerek gezmeye başladı.

Bu askerlik meselesi amma fenaydı. o giderse kadını çocukları ne yapacaklardı?

Nihayet karşıdan kollarında bir kucak çiçekle Behice göründü. Ahmed Ağa sordu:

-Neredeler?

-Bu akşam yalnız bir kişi gelecek. Sandalcı mahzun olmuştu. hemen günaşırı gezdirdiği bu güzel çifte acaba ne olmuştu? Destisini dikerek kana kana su içti. Behice kucağındaki çiçekleri uzattı:

-Sen şunları koyuver.  Ahmed Ağa demeti aldı. çiçeklerle süsledi. Bu akşam “Aşk Peygamberi” derede yalnız gezdi. Zehrâ’ya gelince bu bir saat zarfında odasında kalbi çarparak gizli gizli ağladı…

Güller geçiyordu. Zehrâ’nın vaziyetini gizliyemiyordu. bütün dünya “Aşk Peygamberi”nin muhabbetiyle yanıyor, ondan başka herşey müthiş bir süratle eriyip gidiyor. Zehrâ onu görmezse, artık yapamayacağını biliyordu.

Yine bir geceydi…. çiftlikten yirmi dakika kadar uzakta, sahilde, deniz kumlara doğru yavaş yavaş küçük dalgalarla çarpıyor.  İnce narin kamerin ziyasında parlayan kumsalı okşuyordu.

Deruni bir sadâ, sular kumlara çarptıkça, sükûnet huşu içinde aşkı tekbir ediyordu.

Orada küçük bir kız şalına sarılmış ayaklarını ıslatan dalgaları hissetmeyerek ürkek ürkek dolaşıyordu. Birini bekliyor gibiydi.

Beş dakika sonra güzel münevver çehreli, vücudu adeta dağlara kadar, ziya veren latif bir erkek, süratli adımlarla yaklaştı.

Küçük kız da ona doğru yürüdü. O genç kızın ellerini tuttu. yüzünü yüzüne yaklaştırdı.

-Sevgilim, ben senin için geldim! Dedi.

Genç kız kendine yaklaşan bu güzel çehrenin gül kokan ve ateşin nefesiyle iki kere sarhoş gibi sallandı….

Beş on adım yürüdüler. Orada beyaz yelkenli küçük bir kayık duruyordu. Mehtabın saf ziyasi altında, oda aşkla mest olmuş gibi, ilahi bir sükûn içinde bekliyordu.

 “Aşk Peygamberi” Zehrâ’nın elinden tuttu. Kayığa bindiler. Yan yana oturdular. “Aşk Peygamberi” kolunu Zehrâ’nın omzuna koymuştu. yavaş yavaş sahilden açıldılar…. Gittikçe uzaklaşıyorlar, köyün hafif ışıkları birer birer dinleniyor, engine doğru parlayan sakin denizde gittikçe açılıyor, genişliyordu

-Zehrâcığım, o semavi gitarı çalıp aşka davet edenin kim olduğunu anladın mı?

Zehrâ hayret içinde:

-Siz, bunu nereden duydunuz?

O gülerek:

-Senin kalbinle aramda o kadar rabıta bulunmasın mı? Senden duydum.

“Aşk Peygamberi” yalnız aşkın verdiği bir salahatiyle Zehrânın kalbine tasahub [Sahip çıkma, benimseme. * Koruma. * Arkadaşlık etme ] ediyordu.

Zehrâ bu gece büsbütün sarhoştu. esen bahar rüzgarından, o daha güzeldi. Her şeyden; suyun latif sadâsından, kamerden, denizden onun aşkını dinliyordu.

-Bu gece ne kadar solgun!

-Niçin Zehrâcığım? Bilemiyorum ki!

Zehrâ bilmiyor değildi. “Aşk Peygamberi” nin güzel çehresini gördüğünden beri kamer solmuş, tahtından inmişti.

Fakat bunu ona söyleyemiyordu…

Öyle bir an geldi ki; aşk bu beyaz yelkenli kayığı hiçbir noktasını boş bırakmaksızın ateşiyle istila etti. “Aşk Peygamberi” dümeni elinden bıraktı. Kayık, bi-payan afaka doğru, kendi halinde doğrudan doğruya aşkın tasarrufunda akıp gitmeye başladı.

 

4

ZEHRÂ’NIN DEFTERİ

Niçin, böyle etrafımda dolaşıyorsun?

Bu yakıcı sadânla burada ne arıyorsun?

Gözlerindeki ilahi ateşle, sen buraya nereden geldin?

Bazen gözlerim senden başka hiç bir şey görmeden uzaklara doğru dalmış, bazen kalbimi halecan [Titreme. Kalb çarpıntısı. Heyecan ] içinde buluyorum.

Kendimi avutmak için gözlerime kameri, dağlardan inen narin suyu, gökteki mavi yıldızları gösteriyorum. Lakin gönlüm söz anlamıyor, kameri fersiz buluyor. baharda açan güle bin kusur buluyor. çağlayan suya dönüp bakmıyor bile….

Kendime gelince senin hayalinle gönlümü rahatsız buluyorum. bütün aile sema bana âteşîn bir lisanla senden bahsediyor, seher vakti esen rüzgar, senin aşkla meşbu’ [doymuş.] esiyor.

Seni gördüğümden beri cihan bana renksiz geliyor.

Doğan güneş, geceleri parlayan yıldızlar bakamıyorum. Çünkü senin nefeslerinle, serapa aşık olan tenin hararetiyle teshir edilmiş o ilahi havayı teneffüs ettim. baharda açılan gülü koklayamıyorum.

Her taraf yine bana ateşin geliyor. sen yanımdan gidince böyle ellerim, gözlerim, bütün zerrât (zerrelerim) vücudum yanıyor. Kendimi de adeta ateş zannediyorum. Ah o ateştir. İnanamayan bir kere temas etsin.

Senin muhabbetinin nuru içinde Zehrâ’yı bulamıyorum. Onun rayihası sensin. Teni ve canını sensin. Aşkı olan rayihası sensin. başka ne kaldı güzelim?… Benim her şeyimi al.  Bana talik (alakalı) eden hiçbir şeyi bende bırakma. ah yalnız şuraya, gönlüme dokunma. Çünkü orada sen varsın!

Çobanı mı? Çobanı severim. Çünkü onun sevdiğime bir cihetten şeklen nispeti vardır! İnce ayın taze aydınlığında geceleri sürüsünü otlatan çobanı gördükçe, içim titrer. aşk sürüsünün başında sevdiğimi tahayyül (hayal) ederim. “Ay”a benzeyen sevdiğimi tahayyül ederim.

Demin o mukaddes geceyi, seninle ilk defa temas ettiğimiz şenlik gecesini okumak için defterimi açtım.

Hürmetle diz çöktüm. öyle okumaya başladım. ben o zamandan beri ne kadar değişmişim. o vakit çok kuvvetliymişim.

Dinle dinle, bana senden başka dünyada bir şey kalmadı. Seninle buluştuğumuz bu odada,  demin yine mumu yaktım. Yatağa yaklaşıyordum.  Seni orada göreceğimden ümitvardım.

Bir müddet oraya baktım, göremediğim mumu üfledim. bir zamanda karanlıkta vasıtasız görmeye çalıştım. Niçin gözlerime de kalbim gibi görünmedin.

bu gece aya ne olmuş?  Yanında yalnız bir yıldız var. her gece tahtının etrafını dolduran binlerce güzel içinde seyran eden muhteşem aya ne olmuş? bu gece yanında bir tek yıldız var.

Tekmil sema nurlar içinde. Derinlerde bütün yıldızlar sönmüş. Yalnız ikisi etrafı unutarak sevdaya gark olmuşlar.

***

Sühâ, bir sabah Zehrâ’yla Zeliha’nın siparişleri için İstanbul’a inmiş.

 Vasıl olduğunun ikinci günü, birçok mağazalara girdi çıktı. yorgun bir halde istasyona giderken eski lise arkadaşlarından “Fahri” ye tesadüf etti: Bu o vakit, kansız, zayıf bir şeydi. Şimdi Sühâ’nın karşısında gördüğü bu düzgün kıyafetli, şişman vücutlu adamla, o çelimsiz çocuk arasında ne kadar fark vardı…

O, Sühâ’yı niye hiç değişmemiş buldu. Filvaki Sühâ’nın gözlerindeki serazad [serazat, özgür, hür bir şeye bağlı olmayan] çocuk saffeti daha sönmemişti

Beraber yürüdüler, hava karanlıktı. şiddetli bir rüzgar esiyordu. caddeden toz tufanları kalkıyor, sarı çürük yapraklar mütemadiyen dönüyordu. Herkes yağmura tutulmamak için fırtınanın sevkiyle koşuyordu.

“Fahri”, ticaretle uğraştığını söyledi. Tavırlarına hakimiyet ve itimat gelmişti. Artık eski “Fahri” gibi sakin çekingen durmuyordu. Para ve latif hayat onu güldürmüş olacaktı. Maziden bahsederlerken, Celâl’de ait olan ufak bir hatıra geçti; bir gün üçü beraber coğrafya dersinden kaçmışlardı. Fakat su fıçılarının arkasında yakalanmışlardı. aldıkları tevkifler [Alıkoyma, tutma. Hapis olarak bekletme.] o vakit ne kadar acı gelmişti.

Fakat Fahri Celâl’den biraz değişik, şüpheli bir sesle bahsediyordu. Sühâ, acaba hasta falan mı, diye merak etti, sordu. Fahri’nin gözleri mantosunun etekleri uçuşan esmer bir kadının bacaklarında tamamen onunla meşguldü. Dalgın dalgın cevap verdi.

Celâl bir vapur seyahatinde bir hafta evvel kalbinden ölüvermişti. Sühâ hayretten isyana, elemden tevahhüşe kederden kedere düşerek, bir zaman daldı, düşündü.

İnanamıyordu, ya rabbi, o kadar zaman beraber yaşamışlardı. o kadar zaman kadar kanlarının harareti birbirine geçmişti. Nasıl, Celâl aynı hayattan kopup giderilirdi? Sanki ruhunun yarısı uçmuştu.  kendi sesi başka bir sesmiş gibi, yabancı uzak geliyordu.

-Fahri bana tahsilat veremez misin?

Fahri onu şimdi, bir şekerlemeci dükkânına doğru çekiyordu. Sühâ taaccüp etti:

-Burada ne yapacağız? Dedi. Fahri camekânlardaki şekerlemeleri süzüyordu:

-Soğuğu duymuyor musun?  Rüzgâr bizi uçuracak. şurada oturalım! hem konuşur, hem de yeriz…. bu sözden büsbütün müteessir olan Sühâ’yı kolundan çekti. Zorla içeri soktu.  O, Fahri’nin gözlerinden, dudaklarından, vücudundan iğreniyordu.

Deniz, karşıda isyandan morarmış, köpürüyordu. yağmur gökten toplanarak, teessür anlarında gözlerde birikipte akmayan yaşlar gibi hala yağamıyordu. Fahri hem şekerleme yiyor, hem anlatıyordu.

“Medaniye” ye beraber seyahat ediyorduk. Gece yarısı, sıcacık yatağımdan fırladım. Zaten fırtınanın gürültüsünden, sallantıdan daha yeni dalmıştım. biri kapıyı vuruyordu. Açtım. Bir amele Celâl’in hastalandığını haber verdi. Koştum Celâl’in kamerasına girdim. kalbi durmak üzere idi. yarım saat yaşadı. Ertesi gün Medaniye’ ye yakın bir mezarlığa gömdük.

Fahri birden bire bir şey hatırlayarak durdu.

-Oh pek iyi oldu da, seni gördüm. Celâl bana sana söylenmek üzere bir haber havale etmişti. ölüm halinde bana dedi ki… dur bakayım, evet dedi ki:

Sühâ’yi görürsen söyle… eğer Yusuf Cemal Bey’e bir gün  rast gelirse, onu görmeden, öleceğim için, gözlerimin arkada kaldığını söylesin, beni kalbinden çıkarmasın! Kuzum Sühâ; bu Yusuf Cemal Bey de kim? tuhaf çocuk.

Bu üç dört cümle ile şekerleme yiyerek anlatılan ölüm hikayesi Sühâ’nın kalbine bir ok gibi yaktı.

Sanki tekrar çocuk oluyor, mazide tekrar yaşıyordu. Mektep, bahçe, kumluk… Hepsi gözlerini yaka yaka tekrar ö güne geliyordu. Yalnız bütün bu eski şeylerin, uzak ve geçmiş günlerin hatırasına

Şimdi büsbütün tahammül edemiyordu. Artık hepsi yarı yarıya ölümün göğsüne çekilmişlerdi. Bugün Sühâ’nın çok gamlı, çok zayıf bir günü oldu. Çiftliğe döndüğü zaman, gözleri soğuk ve yaştan kızarmış, kalbi atmaktan yorulmuş gibi yavaşlamıştı

Akşam yemeğinden sonra, “Aşk Peygamberi” Sühâ’yı yanına çağırttı. kameriyenin altında ayakta duruyordu. bu gece, boyu her zamandan daha uzun görünüyor, vücudu büyük bir ihtişam içinde yükseliyordu. gözlerinde şaşaaların,  fusunların mağbudu olan rabbani güneş vardı. arkasına uzun siyah bir manto giymişti. çehresi bakılamayacak kadar kuvvetliydi.

Hiç kımıldanmıyor ve insan karşısında yok olmaktan korkarak küçülüyor, küçülüyordu.

Zaten bugün, zavallı Sühâ’nın çok karanlık, çok hicranlı bir günüydü. Şekerleme yiyerek, rüzgardan açık kalmış bir kadının bacağına bakarak tasavvur edilen ölüm hikayesi, ruhunu yara içinde bırakmıştı.

Şimdi Sühâ büyük peygamberin kalbinden doğan gözler önünde feda edilmeyecek mukaddesat tasavvur edemiyordu.

 “Aşk Peygamberi” onun bütün melalini bütün zaafını biliyordu. Şefik ve rehâkârdı. zevk verici yumuşak eliyle Sühâ’nın saçlarını okşadı. daima büyük hislere hitap eden serazad bir sesle:

Sühâ dedi. Sonra, güzel sesini biraz daha alçalttı ve kalbini titreten bir ahenkle tekrar etti:

-Sühâ?

Sühâ sakindi, bilhassa Celâl’in ölümünden çok müteessir olmuştu. “Aşk Peygamberi” beraber gezmeyi teklif etti. Gök tamamıyla bulutlara örtülüydü. Sık sık şimşek çakıyor, gök gürlüyor içinde ağaçlar çatırdıyordu.

Tekmil Celâl’ içinde olan etrafı, bütün bu şiddeti ile beraber gözledi. “Aşk Peygamberi”nin yüksek bir mevzun vücudu bu fırtınalar ortasında bir kat daha güzelleşiyordu.  İhtişamı daha aşikar görünüyordu.

Sühâ’nın elinde elektrik feneri, beraber yanyana yürüyorlardı. Şuradan buradan konuşa konuşa habersizce “Kör Irmak”a kadar gelmişlerdi. burası çiftlikten epey uzaktı.  iki küçük dağın arasında kuru bir mağara halini alan “Kör Irmak” vaktiyle akarmış.

Kayaların üzerinde suyun oyup bıraktığı öyle nakışlar öyle güzel şekiller vardı ki, sanatkâr onu yıllarca uğraşarak belki meydana getiremezdi.

“Aşk Peygamberi”nin burası pek hoşuna gitmişti.

Ne güzel! ne güzel! Diyordu.

Ay bulutlardan kurtulmuş, altın ağını zemine tekrar atmıştı

Fırtınada biraz hafiflemişti. kaarlarının bazıları o kadar incelmişti ki, adeta dağılacak gibiydi.

insan bu oymaları, bu rakik nakışları gözüyle incitmekten korkuyordu.

-Burası nedir, Sühâ?

-Köylüler “Kör Irmak” diyorlar. vaktiyle içinde bir ırmak varmış, kurumuş.

“Aşk Peygamberi” birdenbire onun sözünü kesti.

-Bak Sühâ, dinle!….. bir ses… işitiyor musun?

Sahiden bir ses, tatlı bir su sesi geliyordu. sadânın geldiği cihete doğru gittiler. Kayaların arasında damla damla bir su akıyordu.

Sühâ; bir suya, bir “Aşk Peygamberi”nin dağların, eflak’ın aşık olduğu yüksek vücuduna bakıyordu. Ya Rabbî,  bu kör ırmağa hayat getiren onun aşkına temasül olan bu har (canlılık-ateş) vücudu mudur?

Sühâ onun gibi tavsife gelmeyen güzel görmemişti. Bu letâfet ve füsun onun vücuduna münhasır değildi, bu ateş nereden geliyordu?

Bu yalnız tenin güzelliğinden ibaret olamazdı. onda öyle bir harikulade bir tesir vardı ki, insanı beşeri hislerden uzaklaştırıyor,   ilahi bir şelalenin suyundan çehresini, gözlerini yıkıyor, keşfedilmemiş rabbani bir vadinin ateşi afakına atıyordu.

Pırıl pırıl ne güzel bir su!….  Bir müddet daha dinlediler küçük ince sadâsına doyulamıyordu.

 “Aşk Peygamberi”:

-Su…… Ne güzel şey! bak deminden beri sadâsını dinliyoruz. hiç usandık mı?

Mağaradan çıktılar. Lakin daha kestirme olsun diye, dağın üzerinden geçmek istediler. yarı yolda bir uçurum önlerine çıktı.

“Aşk Peygamberi” bir anda uçurumu geçti. Sühâ’ya elini uzattı. Fakat bu hal Sühâ’nın gururuna dokundu, uzatılan eli tutamadı.  O da kendini attı.  ayağı bir çalı yığınına takıldı.

Bir kayaya zor tutundu. az kaldı, büsbütün yuvarlanıyordu.

“Aşk Peygamberi” onu elinden tuttu, çekti. fakat Sühâ zor doğrulabildi. çünkü bir dizi yaralanmıştı.

***

Aradan birkaç hafta geçmişti. Sühâ ateş kayanın üzerinde oturuyordu. havada yağmurla karışık soğuk bir rüzgar esiyor, yavaş yavaş “yolcu çeşme” nin sesi geliyordu.

Ah askerlik mi?  demek ki Sühâ askere gidiyordu…. sonu meçhul olan bu gidişten  adeta ürküyordu.

Onlar gideli artık üç gün oluyordu. etrafta ne derin bir sessizlik ve matem vardı.

Zehrâ. Zehrâ, şimdi onunla ruhani aşinalığı olan fakat hüviyetinin mütehakkim nüfuzundan büyük bir kısmını da yavaş yavaş kaybetmiş olan bir vücuttu.

Sühâ, yalnız düşünüyordu. Hayatında sevdiği değil de sevmeye özendiği kadınlar kıvılcım ziyasi gibi kapanıp kapanıp gidiyormuşlardı.

Kendine en fazla yakın bulduğu Zehrâ da, işte haberi olmaksızın kalbinin büyük bir kısmını boş bırakmıştı. Ona adeta tarif edilmez bir yakınlık muhabbetle merbuttu (sevgiyle bağlıydı).  Lakin bu aşka pek benzemiyordu. 

bu gece acaba için bu kadar mahzundu. Kalbinde tahlili pek müşkül bir acı, bir yara vardı. Bu yara nerede açılmıştı?

Bir aralık “Kör Irmak” a kadar gitmek için bir arzu hissetti.  Niçin bundan da haberin yoktu. Ne olur, “Aşk Peygamberi” gitmeseydi. Onu etrafın  yalnızlığı içinde sesle söylerken, kendi de taaccüp etti. fakat kalbinden mukavemet edilmez bir arzu geliyordu.

-Keşke, o gitmeyeydi! Onun sesinde, sözlerinde, çehresinde Sühâ’yı teskin eden, ruhi ruhunu yıkayan bir hal vardı.

Şimdi pek yalnızdı. hiç kimsesi yoktu.  yavaş yavaş kalktı. biraz avunurum, ümidiyle yürüdü. Zeliha’nın odasına gitmeye karar verdi

Zeliha’yı odasının penceresinde bir iskemle üzerinde buldu. rengi sapsarıydı. hiçte uyuyamadığı anlaşılıyordu. Sühâ, Zelihacığında ona, o “Aşk Peygamberi”ne gönlünü verdiğini biliyordu.

Nedir bu, herkes onu bu kadar niçin seviyor? işittiğine göre

Onu böyle aşkla sevenler pek çokmuş. o sırada gözü Zehrâ’nın yatağına ilişmişti. Köşede üzeri örtülü duruyordu.

Bu birçok hatıralar saklayan odadan bilhassa hatıraların en canlısını söyleyen Zeliha’nın gözlerinden kaçtı. arkasına bakmadan odadan çıktı…

 ……. Ertesi günü, Sühâ evrakı cebinde İstanbul’a gidiyordu. “Yolcu Çeşme”nin önünde geçerken adımlarını yavaşlattı. o siyah yıldırmalı köylü kadını tekrar göreceğim, zannediyor ve eski sözlerini tekrar işitir gibi oluyordu.

Hava soğuk, çok soğuktu. bulutlar bazen aralanır gibi oluyor, bazen seyrek seyrek yağmur yağıyordu. omuzlarını yakasını kaldırmıştı. İhtiyar bir sokak köpeği, kâh arkasından, kâh önünden mütemadiyen koşuyordu. Tüyleri sırılsıklam olmuş, üstündeki tozları ıslanarak tahvil etmişti. dili dışarıda, gözleri bi-dermandı. acaba böyle nereye ve niçin koşuyordu?

Sühâ, Çağlayan’ın köprüsünden geçerken ellerini ceplerine soktu, fakat birdenbire soğuk bir cisim parmaklarına temas etti. bu evrak zarfıydı. Çıkardı. elinde muayene ederken rüzgar esti,  zarfı uçurarak suyun içine fırlattı.

Sühâ sahile çıktı. Kâğıt, bir taşa ilişmiş duruyordu. Bastonunu suya batırarak dayandı ve zarfı aldı. üstündeki yazılar dağılarak bozulmuştu. Bir ağacın kökündeki yosunlu taşın üstüne oturdu.  Zarfı kurutmak için bir taşa tutturdu. Düşünüyordu:

Ölüm mü?….

bunu hayatında daha hiç tahlil etmemişti. mümkün değil, Sühâ, ölemezdi. Yaşayan, hisseden….. Seven bir adam ölemezdi.  Oh ne mümkündü?….. İşte, kalbi atıyordu. gözleri suyun akışını, yaprakların titreyerek döküldüğünü görüyordu.

Ölüm gayri kabil tahkik bir seraptan ibaretti.

Böyle düşünürken eliyle yerdeki çamurları kazmıştı. Ve bir cam parçası parmağını kesmişti. şimdi yerler kan içindeydi. Elini suya soktu, yıkadı, sonra mendiliyle yarasını sardı……….

Dairenin önüne geldiği zaman, ihtiyar bir adam çamur sellerini ve yaprak döküntülerini süpürüyordu. O geçerken bekler gibi yaptı. Sonra hemen işe devam ederek Sühâ’nın üstünü büsbütün kirletti, çamur içinde bıraktı.

Merdivenlerden düşkün kıyafetleri adamlar telaşla inip çıkıyorlardı. O, hala endişesizdi. İkinci katta kumandanın oda kapısının önü, insanla dolu idi. karanlık koridoru zayıf bir elektrik lambası yarı yarıya aydınlatıyordu. Sühâ kalabalığa yaklaştı. kapının arkasında hademe oturmuş, esneyerek saatini kuruyordu. 

Bir müddet, hemen yarım saatten fazla orada nöbet bekledi. nihayet içeri girdi. Yazıhanede oturan paşaya zarfı uzattı

Bu iri vücutlu, biraz laubali tavırlı bir adamdı. temiz sarı gözleri Sühâ’ya dikkatle bakıyordu. Bu, herhalde iyi bir insandı. halinde bir kumandan sertliği görülmüyordu.

Bir mücevherci ihtimamıyla gözlüklerini düzeltti. zarfı şişman elleriyle yırtarak, yazıyı tetkik etmeye başladı. kulağına musallat olan uyuşuk bir sineği, küçük bir tokatla öldürdü. Kalpağını arkaya attı. biraz düşündü sonra kâğıdı masanın yeşil çuhası üstüne koyarak, Sühâ’nın yüzüne lakaydane, şöyle bir baktı. yukarıdan aşağıya süzdü. sonra bir sigara yaktı.

Sühâ ayakta, demir sobanın uyuklarına biriken tozları dağıtıyordu. Bir hafta sonra Erzurum cephesine sevk edilecekti…. muhtez [Titreyen, ihtizaz eden ] müteheyyiç kalabalık gittikçe sabırsızlanıyor. artık kapı vuruluyordu. o sırada, iri iri kar yağmaya başladı. pencerenin önüne iki firari kuş kondu.

Kumandanın pek, yeni mühim bir mesele aklına gelmiş gibi, kağıdı çekmeceye attı gözlüklerini düzelterek kapıya doğru:

-Gir dedi …. tabi bu, aynı zamanda: çık demekti.

Sühâ, kendi sokakta bulduğu zaman her yer bembeyazdı. Hava, iyiden iyiye karışmıştı. Kar gözlerinin içine giriyordu. öyle soğuktu ki, rüzgar yüzünü ellerini yakıyordu.

İşte artık herşey bitmişti. yarın öbür gün, büsbütün asker olacaktı. Belki daha hiç dönemeyecekti.

Eski neşesi tamamen sönmüştü. sanki bir harabenin altında çıkmıştı. Uzun bir baygınlıktan sonra yaralar içinde ızdıraplar içinde hayata yeniden doğmuştu. bütün vücudu ızdırab içinde, ruhu melal içindeydi

 Ah dünya pek acı zalim idi.

Kardan bembeyaz duran yolların ötesine berisine dükkanların ışığı vurarak yer yer garip parıltılar hasıl oluyordu. Yüzü, bilekleri erimiş soğuk kar parçalarıyla doluydu.

Böyle bir zaman yürüdü. Habersizce “Karaköy”e kadar gelmişti. vakit geçti, artık bir yere gidip yatmak lazımdı.

En yakın yer “Beyoğlu” ydu.  Tünele (tramvaya) bindi. İçeride beyaz saçlı, matem kıyafetli bir madam şapkasındaki karıları silkeliyordu.  Yanında sarışın,  hırçın bir oğlan çocuğu huysuzluk ediyordu.  Mutlaka camları açtırmak istiyordu.

Tünelden üşüye üşüye çıktı. Büyük mağazaların önünde, tenha  insan cereyanı içinde, o da yürümeye başladı

Kadınların iltifatını celbeden tatlı çehresinden bi-haberdi. bütün bu tanımadığı vücutlardan sıkılıyor ve onlara temas etmekten çekiniyordu

Yalnız camekânlarda hasta benizleriyle boyunlarını büken karizantemelere [Kasımpatılara] karanfillere hasretle bakıyordu. ara sıra koşan otomobillerin arabaların içinde iki süslü gençbaşı toylar gözler içinde birbirine yaklaşıyor ve belki aradığını bulmak için nafile ile yanıyordu.

Bu gece Sühâ’nın ruhunda garip, vahşi tahavvül [değişme, değişkenlik, dönüşme, dönüşüm] vardı. O hiçbir vakit şiddetle mecbur olmadıkça böyle avare kalabalıklar arasında gezmezdi.

Halbuki şimdi otelleri önünden geçtiği halde içeri giremiyordu.  Çünkü yalnız kalmaktan korkuyor

Bir aralık dar, mazlum (karanlık-kötü yer) sokaklardan birine saptı. Burada sıra ile birçok meyhaneler vardı. her taraf sarhoş ağzı gibi içki kokuyordu. onun ayakları dolaşıyor, layenkatı [Kesintisiz, aralıksız ] çukurlara batıyordu. Kaldırımın üstünde durdu.  Karşıdaki meyhaneden kirli bir ışık taşıyordu. İçerisini bir zaman seyretti.  Birkaç şapkalı masaların birinde kumar oynuyordu. Diğeri de, iki Türk delikanlısı bir rum kızıyla şakalaşıyordu.  hiçbirisi kırık ve isteksiz değildi.

Bir dakika sonra camın önüne çehresi oldukça muntazam tirşe [gökyeşil (Farsça) teraşe] fanilalı, kabarık saçları boyalı boyalı bir kız geldi.

Sühâ’yı görerek dudakları ve elleriyle işaret etmeye başladı. Sühâ titriyordu ve gönlümde kendine yabancı, karanlık rüzgârlar esiyordu. Yürüdü. Kapıyı açınca yüzüne bir sıcaklık vurdu. birkaç gözün kendisine teveccüh ederek tekrar çekildiğini hissetti. etrafına bakmakdan ocağın önündeki masanın başına gitti. üstündeki karlı karları silkeledi. Sonra koltuğundaki bezle masanın tozunu alan tirşe fanilalı sarhoş kıza:

-Şarap dedi.

………………..

 Gözlerini açtığı zaman sabah olmuştu. kirli bir yatağın içindeydi. haline inanamayarak, acıtıncaya kadar gözlerini  ovdu. Burası küçük, beyaz badanalı bir oda idi. yerler çıplaktı. Köşedeki sandığın üstüne birkaç parça kadın çamaşırı ile tirşe renkli bir fanila atılmıştı.  Kalktı, oturdu. bu tirşe fanilanın sahibi kimdi? Hayal mi, hakikat mi kendisinin de bilmediği acı bir sahne, gözlerinin önüne geliyordu.

Tekrar yatağın içine baktı. yanında kimse yoktu. fakat yastığın üstünde kirli bir baş izi vardı. Bir iki gecelik şey olamazdı. kim bilir kaç haris baştan levsle bu hale gelmişti .

Ya Rabbi, Sühâ’nın burada işi neydi? karyoladan indi. Elbisesine iğrenmekten, ellerini bile süremiyordu. dışarıdan kadın erkek kahkahaları, tabak çatal sesleri geliyordu. bütün bunlardan başka ağır sefil bir koku nefesini boğuyordu. Sühâ, buraya için geldiğini düşünüyordu.  evet buraya nasıl gelmişti? Fakat onu buraya fart furt [aşırılık, fazlalık] elem mi onu buraya sürüklemişti.

Bereket ki şarabın tesiriyle akşamdan sarhoş olmuş kız, onu yatağına yatırmıştı. sabaha kadar uyku ile geçen bir gece ile siyanet [muhafaza-saklama] edilmişti.

Sühâ fevkalâde müteessirdi. Bu sırada karşısında “Aşk Peygamberi”ni gördü. Ona kalben nüfuz eden münevver nazarıyla bakıyordu. Sühâ büsbütün kendini tutamadı. yere kapandı, hıçkıra hıçkıra ağladı…..[manevi yardım gelmişti. Yaptığını zannettiği şeyi, yaptırmayan “Aşk Peygamberi” ydi.] … neden sonra kendine geldi. Birden kalktı, süratle giyindi. Karanlıkta koridora çıktı. Lakin yolun ortasında şaşkın şaşkın dura kaldı. Orta yerde yarı çıplak iki kişi birbirine sarılmış yatıyordu. Kadın dün gece Sühâ’nın yatağına giren kadındı.  Sühâ nefret ve istikrah ile olduğu yerde döndü. Erkek iri yarı bir Rum’du. Kadının üzerinde de yalnız gömlek vardı.

Köpekler gibi böyle yol ortasında,… Aman Ya Rabbi,  insaniyet nerede? Kadın Sühâ’ya arsız bir kahkaha atarak baktı.  Ondan herhalde kendi lisanınca bir küfür bekliyor gibiydi. Sühâ şiddetli arkası döndü. koşa koşa merdivenleri indi.

yola çıktığı zaman her yer donmuştu.  Saçaklardan iri buzlar sarkıyor, bacalarının dumanları bu azim (büyük-muhteşem) beyazlık içinde birdenbire yok oluveriyordu. henüz pek erkendi. Caddeden pek nâdir yolcular geçiyordu. Onların daha bıyıkları ve sakalları buz tutmuştu.

Sühâ, diyordu ki: Ah Celâl bu geceyi sen görmeliydin ne kadar asabileşir, bana darılırdın.

Celâl’in muazzez hatırası gözlerini yaş içinde bırakmıştı. … trenden indikten sonra çiftlik civarındaki dağlarda şiddetli bir tipiye yakalandı.

Gözleri bir adım ötesini bile seçemiyordu. Yolu kaybetmekten korkuyordu, her saniye bir taşlığa,  bir uçuruma yuvarlanmak tehlikesi vardı.  ara sıra kulaklarını dolduran uğultu arasında çakal sesleri işitiyordu.

O vakit cesareti büsbütün kırılıyor, karların içine yuvarlanmamak için kendini zor zapt ediyordu….

 Gerçi bu havada bu yol arabasız geçilemezdi. Hâlbuki Sühâ’nın aklı başında değildi.

On beş, yirmi dakika sonra tipi başladı. Biraz etrafı açılmaya başladı. Fakat şimdi de gittikçe hava kararıyor, gece yavaş yavaş bastırıyordu. kar bütün durdu. çiftliğin ağaçları beyaz birer top halinde gözükmeye başladı

Çiftliğe gitti zaman kapıdan, Süleyman karşıladı. Zeliha rahatsızlanmıştı.  Sühâ ıslak elbiselerini çıkardı, Zeliha’nın yanına koştu. Gözleri ateşin içinde idi, yatıyordu.

-Nasılsın Zeliha, ne oldu?

-Hiçbir şey yok.  Biraz başım ağrıyordu.

Bu bir başarısı değildi. ah bu “Aşk Peygamberi”! Zeliha kendi hastalığını unuttu. Çünkü Sühâ titriyordu. Arkasına göğsüne fanilalar sokturdu. Ihlamur kaynattırdı. Onun yanına, ocağın karşısına şezlonga yatırdı. [Üzerine uzanılabilecek biçimde ayarlanan, döşeme yerine bez gerilen bir tür taşınabilir koltuk]

Zavallı Behice sıkıntıdan terliyor, Sühâ’yı ısıtmak, Zeliha’ya bakmak için oraya buraya koşuyordu. Sühâ ocakta titreşen alevlere gözleri dalarak düşünüyordu.  Zeliha’yı burada bir başına nasıl bırakacaktı.  Gerçi Behice ile Veli Ağa vardı. Fakat bunlar bir anaya babaya bir kardeşe benzeyebilir mi? Zeliha adamakıllı hasta idi.

**

Bir hafta sonra idi. dehşetli bir ayaz olmakla beraber, kar durmuştu. iki kardeş sümbül tarlasına kadar gittiler. yerler yüzden çatırdıyordu. Ağaç dallarından ağılın damından sarkan buzlar, güneş ziyası görmeyen tahtelarz [yeraltı] tuz mağaralarını hatırlatıyordu. Ağaçlar çiftliğin binası, bulutlar bembeyazdı.

-Zeliha, şuraya bak! ben burasını ömrümde bu kadar hazin bulmadım…. fakat sen üşümeyesin. şöyle atkıyı boynuna iyi sar!…

Burası iki dağın kavuştuğu yerde, derenin kenarında çiftliğin en güzel yeriydi.  bilhassa “Aşk Peygamberi” burasını çok severdi

Zeliha dalgın dalgın etrafına bakıyor, sanki burada birini arıyordu.  Dere donmuştu. Sümbül tarlasının yerinde yüksek yer kar tabakası vardı. Güya kar onu da kıskanarak örtmüştü.

Zeliha bir aralık mutadı hilafında şedit tesirle [adeti olmadığı bir şekilde sert bir şekilde] dedi ki:

Ah keşke Sühâ, Erzurum’a senin yerine ben gideydim!

Sühâ, hiç sormadı. Derin bir sükûttan sonra yürüdüler. Derenin köprüsünden geçtiler. yamaçtan dağın zirvesine doğru ikisi de dalgın ilerliyorlardı.  Zeliha: 

Sühâ sana bir şey söyleyeceğim. fakat evvelden söyleyeyim, beyhude (boşuna) itiraz etme. nasıl olsa, bence takrir etmiş bir fikir. beni bu karardan vaz geçirmeyeceğin için beyhude yorulma. sen on güne kadar gidiyorsun. Bende kendime gidecek bir yer buldum.

– Nasıl gidecek bir yer?

-Hiç… uzak köylerden birine bir mektepte müderris olup gideceğim. hem her şey hazır. Senin uğraşmana, yorulmana hacet yok. İstidayı (dilekçeyi)  ben geçen gün götürüp kendim verdim.

Birkaç gün içinde, bugün yarın tayin edileceğinden eminim.  Çünkü neresi olursa olsun razı olacağımı söyledim.  Hiç hayret etme. Bunda şaşılacak ne var? Çiftliği Veli Ağa ile, dadıma bırakırız.

Sühâ biraz kendini toparlayarak…

-Zeliha, kardeşim ben seninle konuşmak istiyordum. birazda üzerinde ağabeylik hakkım yok mu?

-Ne konuşacağız? Bunda konuşulacak bir şey yok ki…. sen gidince yalnız kalmak istemiyorum. hepsi bu kadar

Zeliha konuşmak istemiyor, hatta gözlerini bile Sühâ’nın gözlerinden kaçırıyordu…

İki gün Sühâ kardeşini bu kararından vazgeçirmek için bütün kuvvetiyle uğraştı. bir kere narin vücudu cefaya nasıl tahammül edecekti. Elbette yalnızlık, gurbetin ümit edilmez birçok mihnetleri olur.  Zeliha bunlara karşı gelebilecek miydi?

Fakat Zeliha hiç söz dinlemiyordu. sözleri tebessümle karşılıyor, ekserisi ne cevap vermiyordu.  İki gündür büsbütün sararmış, erimişti.

  Nihayet tayin emri geldi. Sühâ artık söz geçirmeyeceğini anladı. Ne şu bir, iki senelik askerliği bitince avdet ederek (dönünce)  beraber geçirecekleri günlerin hayali va’di, ne Zehrâ’dan bahseder gibi yaparak, “Aşk  Peygamberi” nin bir gün tekrar buraya gelmesi ihtimali, hiçbir şeyi onu fikrinden vazgeçiremiyordu.

 Veli Ağa bir tarafta, Behice bir tarafta ağlıyor,  Süleyman ise: bende küçük hanımla  beraber gideyim,…diye yalvarıyordu. Zeliha onu da almak istemedi.  Bavulunu hazırlattı.  Hep beraber Sühâ, Süleyman, biçare Veli Ağa, Behice iki kardeşi selametlemeye İstanbul’a indiler

Yoldan Zeliha’dan başka herkes ağlıyordu. Sühâ’nında daima gözleri, daima nemli duruyordu. zaten onunda sevki yakındı.

Vapurun güvertesinde hareket zamanını bekliyordu. Sühâ, Zeliha’ya dedi ki:

-Bak, Zelihacığım. Yazık ediyorsun. beyhude kendini harab edeceksin. Sen, o yalnız hayatı kolay mı zannediyorsun? Daha çocuksun, aklın ermiyor. Ben elbette inşallah gelirdim? Sonra, teyzem, Zehrâ, “Aşk Peygamberi” de gelecek yaza mutlaka gelirler. Bizi elbette bırakmazlar. o vakte kadar şurada ne kadarcık zaman kaldı? Ne olur, sabredeydik.

Zeliha dalgındı. İki günü hep gülerek geçirdiği halde, şimdi durgundu. bu sözleri biraz oyalanır gibi dinledi.

Sühâ, belki vazgeçer de döneriz diye, hala ümid ediyordu. Kendi kendine, Ya Rabbi, sen bu çocuğu muhafaza et, diyordu.

Şimdi, kendini de itham ediyordu. daha şiddetle için ısrar etmedim, onu ne yapıp edip vazgeçirmeliydim, diyordu.

Vapur son düdüğünü çalmıştı. iskeleleri almaya başlıyorlardı. Zeliha dudaklarını, bembeyaz olan dudaklarını ısırıyordu. Gözlerinde fevkalade derin bir teessürle Sühâ’ya bakıyordu. hepsi ayağa kalktılar.

-Sühâ sakın bana mektup yazma. Yalnız ben bir iki kelimelik telgrafla çiftlikten senin sıhhatini öğrenirim.

-Niçin Zeliha? Büsbütün dünyadan çekilmek mi istiyorsun? Niçin yazmayayım?  Hem ben eminim ki, askerliğim çabuk bitecek, yine inşallah ikimizde çiftliğe döneriz.

Zeliha son cümleyi mahvolmuş, iade olunmak ihtimali kalmayan bir hülyadan bahsedilmiş gibi, mükedderâne ümitsiz bir sükûnetle karşıladı.

Kamarot geldi. Ayrılmaları lazım geldiğini son iskelenin alınacağını söyledi.  Çımacılar bağrışıyorlardı. Zeliha Sühâ’nın boynuna sarıldı.

Veli Ağa, Behice sandalda bekliyorlardı. Behice dizlerine başını koymuştu.   Sühâ merdivenden indi. sandala atladı. Kabaran denizköpüklerini üzerlerine atıyordu. Zeliha güvertenin demirlerine dayanmıştı. onlara bakıyordu. Sühâ onun bu yalnız haline tahammül edemiyor, yukarı gözlerini kaldıramıyordu.

Kimi köpükler yüksel püskürerek kımıldadı. yavaş yavaş açılıp, süratlenmeye, denizi yararak uzaklaşmaya başladı. Sandal dalgalardan şiddetle sallandı. Sühâ ellerini gözlerine kapadı.

5

ZELİHA’DAN SÜLEYMAN’A TELGRAF

 Süleyman, çiftliğe geldiğini haber aldım. Sühâ’yı çok merak ediyorum. Kuzum Süleymancığım, bana, iyice olduğu gibi yaz. Sühâ niçin gelmedi. Senin avdeti (dönüşüne) ne kadar sevindiğimi tasavvur edersin. bu kadar sevenlerin varken, bilhassa mukaddes bir maksat için kurban edilen şeye mükedder olmaktan mümkün mertebe kaçınacağını bilirim.

Zeliha

SÜLEYMAN’DAN ZELİHA’YA MEKTUP

Sevgili Küçük Hanımcığım,

Hala gelmeyecek misiniz?

Size yazık değil mi?

Ne olur artık dönseniz!

Fakat küçük hanımcığım, sakın küçük beyi merak etmeyin. Bir kere halinde acınacak, çok üzülecek hiçbir şey yok. hem keşke onun yerinde ben olaydım. Ona gıpta ediyorum.

Beş sene evvel ordugâhta buruşmuştuk. Onu ilk gördüğüm zaman, epeyce hayret ettim. Çehresi adeta solmuştu. Fakat bilmem ki nasıl, evvelce derinden bakmaya lüzum görmediğim gözlerinde, lakayt görünen etvarında, şimdi beni cezbeden bir tahavvül hissediyorum.  Süleyman deyişinde bile mahzun bir şikayet hissediyorum. Küçükbey benimle buluşmazdan evvel, “Nihal” isminde bir çerkez kızını sever. bu kadın yüzünden iki defa ordugâhtan kaçar. Bereket ki kumandan küçükbeyi çok sevdiği için affeder. kadın hakikaten çok güzelmiş. O da küçükbeye sözde büyük bir alaka gösteriyor.  Lakin biraz fazlaca paraya meftunmuş. Küçükbey yüzüklerini, saatini satar. bir koyun tüccarı, zengin olduğunu bildiği için, küçükbey bir müddet ikraz [Ödünç vermek. Borç vermek. * Kesip ayırmak ] eder.

Lakin yollar kapanınca korkar. oda parayı keser. Sühâ bu halden büsbütün müteessir olur. tam o sırada, yosma  çerkez bir akşam, Sühâ’nın gizlice girdiği kapıyı yüzüne kapar. Üç gün sonra da bir fabrika amelesiyle meçhul bir semte kaçar.

İşte etraftan duyabildiğim bir macera…. buradan sonraki kısmı da benden başka kimse bilmiyor.

bir kere o kumandanın iyiliğini unutamayız. Sühâ’ya, bana, çok fevkalâde müsaadelerde bulundu. Sühâ’ya büyük bir şefkat gösterir, onun rahatsızlığından bahsederek, müsaadelerini etrafa mazur gösteriyordu….

bir gece Sühâ yine dışarı çıkmıştı. bir müddettir, adet etmişti. Geceleri ayazda ne beni,  ne kimseyi dinler, böyle ordugâhın karşısında dağlarda gezerdi. O gece bende kaputumu arkama aldım.  Arkasından gittim, onu bir daha geçidinde buldum. Yetişmek için koşmuş terlemiştim. Beni gördü, pek canı sıkılmadı.

-Süleyman sen misin? Dedi. Sonra;

-Gel şurada oturalım! Diye, bana bir taşın üstünü gösterdi. saat 11’i geçmişti. Bilhassa şiddetli bir soğuk yüzümü, ensemi yakıyordu.

-Peki ama, bu vakit bu ayazda burada oturalım mı? dedim.

-Kuzum Sühâ, haydi ordugâha dönelim. istersen uyumayız, oturur konuşuruz.

Kabil değil sözümü dinlemiyordu. öyle ısrar etti ki, nihayet beni de oturttu. zaten başkada çare yoktu. Onu, dağ başlarında yalnız bırakmaya gönlüm razı olmuyordu. ikimizde kaputlarımıza sarılmıştık. O

-Süleyman! Dedi. sende herkes gibi, niçin böyle dağlarda yalnız gezdiğimi, niçin bazı geceler ağladığımı bilmiyorsun. Değil mi?  hiç kimseye söyleyemediğim derdimden, bir zerre şikâyet edemem. Çünkü senin saf bir kalbin var.  Bilhassa o bir gün senin saçlarını okşamıştı.

o saçlarımı okşamak… Sühâ “Aşk Peygamberi” nden bahsediyordu. hayretten dona kalmıştım. bende belki çerkez güzelinden bahsedecek diye bekliyordum.

– Biliyorsun değil mi? bugün ismini bile anmak istemediğim, o bayağı kadınla olan macerayı, sende duydun. fakat bu kadın, benim muhabbetim iyi rehberlik ettiği cihetle, onu tevkir [Tazim. Hürmetle anmak. İhtiram etmek. ]  ederim.  Acaba, felaket kadar büyük ve müessir bir ders olur mu?

O meyus günlerimdeydi. Nihal gideli on beş gün kadar olmuştu. Kumandan beni daha serbest bırakıyor, bazen karşısına alarak benimle uzun uzun konuşuyor, teselli etmeye çalışıyordu. Bana on beş gün izin verdiler. bir pansiyonda oturuyordum. bu yalnız günlerimde büsbütün kendimi dinliyor, daha ziyade meyus oluyordum. Nihal’in ihanetiyle kalbim bütün dünyadan büsbütün boşalmıştı.

Bir sabah, tren yolunda geziniyordum. Vagonlardan boşanan yolcular, dağılıp bitmek üzereydi. elinde küçük bir yol çantasıyla, bir yolcunun bana doğru geldiğini gördüm. Yakasını kalkıktı. uzaktan çehresi pek de görünmüyordu.  Fakat yaklaşınca haykırdım

-“Aşk Peygamberi”!

 İşte Süleyman, tam bir haftayı beraber geçirdik. ah o geceler…. Sabahlara kadar oturur, onunla konuşurduk. ben hayatımı anlatırdım. o dinler, sonra o da bana çok güzel vakıalar söyler, bazen tam gitar çalardı. kendi valslerinden bir iki parça söylerdi: Zehrâ ile teyzemi orada bırakmış, nerede olduklarını söylemedi. Yalnız beni bir gün için görmeye geldiğini söyledi. Halbuki bir hafta kaldı.

Beni o kadar iyi anlıyordu ki, aramızda bu süratle hasıl olan irtibata hayret etmeye bile vakit bulamıyordum. Şimdiye kadar hiçbir kadın vücudunda dinlenemeyen kalbim, böyle sırf ruhi bir muhabbetle sükûn bulmuştu. ona bir üstadın, bir babanın fart (sırf) muhabbetine benzer bir muhabbetle aşıktım. Yarım saat görmemeye tahammül edemiyordum. Kaç yıldır, hatta daha doğrusu kaç asırdır, berabermişiz gibi, şiddetli bir ünsiyet hissediyordum. Bütün mazi, bütün hayat kalbimden silinmişti. yalnız onunla meşguldüm. o bütün âlemi benim eski telakkilerimden pek başka görüyordu. benim söylediğim gibi, mazi ile bir alakam kalmamıştı. bende onunla beraber düşünüyor, beraber yaşıyordum. ona göre, bu alemde aşktan başka hiçbir şey yoktu.

nihayet vakit geldi. Ayrılırken fevkalâde mükedderdim.  ruhum vücudumdan uçuyor zannediyordum.

Aradan epeyce geçmişti.  “Aşk Peygamberi”nden hiçbir haber alamıyordum. Kalbim ziyasız kalmış gibiydi. Aylar geçtikçe, kendimi daha ziyade meyus hissediyordum. hayatın bana gösterdiği açlıklarından canım yanmıştı. bütün insanlığım da adeta mahvolmuştu. kendimi bir hayvandan farksız buluyordum. o sırada cephe sevk edilmemiz ihtimali de ağızdan ağıza dolaşıyordu. lakin ben beklemeye vaktim yoktu. bir gün, fırsat buldukça, kalabalıktan kaçarak, dertleştiğim şu dağların arkasındaki derenin başına gittim. Bir çok defalar bu köpüren sulara bakarak, kendimi onların içinde bu muhayyel (hayal) etmiştim. Her vakit derdim ki: şunların içine kendimi atsam, ne olur? Bir an o taşan dalgacıklar açılır, biraz suyun cereyanı karışır gibi olur, sonra yine  o eski hal, hiçbir şey olmamış gibi suların daimi çağıltısı  devam eder giderdi. o gün, yine başına oturdum. henüz yeni bahar açan ağaçlarla, kalbim ne kadar zıttı. bende artık ne arzu, ne emel, ne de ümit kalmıştı. hiçbir şeyden zevk almıyordum. Hiçbir şeyle oyalanamıyordum. başıma yedi cihanın ikbal taçları ne giydirseler, bunların nice bir çöpten farkı yoktu. böyle hissiz ve ümitsiz, kalpsiz bir insanın yaşamasından daha ne beklenebilirdi? ufuklara kadar uzanan, pembe ve beyaz görünen hayal gibi ağaçlar, yemyeşil kokulu çayırlar, bir aralık beni sarsar gibi oldu. ruhumda bir hatıra, “Aşk Peygamberi”nin hatırası uyandı. küçük bir odada, etrafını unutarak, fevkalâde temiz bir muhabbetle geçen saf, ulvi geceler gözümün önüne geldi.

Fakat bu safhaları kendi ellerimle örtmeye çalıştım. Kaç aydır içimdeki zehrin, son damlasına gelmiştim. Yavaş yavaş soyunuyordum. Ceketimi, gömleğimi çıkardım. Bu önümde çağlayan suya, yıkanır gibi girecektim. Sonra yavaş yavaş, dalgacıklarla oynaşarak, kendimi suyun yüzüne bırakacaktım…

Ayaklarımı suya sokmak üzereydim. arkamda bir el, kuvvetle bileğimi tuttu:

-Nereye gidiyorsun?

Başımı çevirdim, başucumda kimi göreyim biliyor musun, Süleyman?

Ben haykırdım:

-“Aşk Peygamberi!”

Dağlarda bu sadâyı tekrar etti. 

“Aşk Peygamberi!”………………

“-Kendimi biraz evvel gördüğüm rüya içinde zannederek, bunu  baharın ilham ettiğini bir hayal zannettim. Gözlerimi ovdum. Ellerimi uzattım. fakat ellerim onun vücuduna temas etti….

Ona bakarken cihan’ı unuttum. işte benim hakiki aşinam!… diyor ve taabbüdle onu seyrediyordum.

 “Aşk Peygamberi” yalnız dediki:

-Sühâ bugün senin için geldim!

bu sesten büsbütün sarhoş olmuştum. Elini tutuyordum. fakat o:

-Beni trende Zehrâ’yla, Suzân bekliyorlar. allahaısmarladık Sühâ! dedi ve hızlı hızlı uzaklaştı. orada kendi kendime tekrarlıyordum.

-Nereye gidiyorsun?

Birgün yine Sühâ’yla konuşuyorduk. Ben dedim ki:

-Sühâ, senin “Aşk Peygamberi”ni bu kadar sevdiğini görenlerden bir kısmı da hayret edecektir, değil mi?

O sözümü keserek, heyecanla:

Aman… aşktan anlamayanlar, belki böyle zannedecektir. fakat aşkı, yalnız vücudun ihtirası zannedenler…. halbuki ben. onun ruhuna aşıkım. Fazilet ve ulviyetine aşıkım. Ben, daha ziyade bir şakirdin hocasına olan muhabbetine benzer, bir muhabbetle ona merbudum. (bağlıyım) ben onu görmeyince, bu kâinatı halk (yaratan) izhar eden “aşk” a iman etmedim.

Onu görüpte hiçbir şey anlamayanlar da olabilir. Lakin ateş yanma istidadı olan her şeyi yakar, değil mi? Bundan onun ateşliliğine halel gelir mi?

aylar geçiyordu. Sühâ günden güne daha dalgın görünüyordu. artık benimle de konuşamıyor, yalnız başına uzaklara gidiyor, saatlerce görünmüyordu.

 Ordu cepheye gidecekti. Fakat o sırada Sühâ’yı muayeneye tabibliğinden sonra askerlikten ihraç ettiler. Çünkü gözlerine hafif bir perde gelmişti. yarı görmüyordu.

Ah küçükhanım, çünkü geceler uyuyamıyor, saatlerce ağlıyordu.

Birkaç ayın içinde saçları ağarmıştı. herkes onun halinden müteessir oluyor, aşkına hürmet ediyordu. küçük çocuklara, yaşlılara kadar hepsi onu tevkir ediyordu. Bir sabah gözlerinden bahsediyorduk. Sühâ doktorun verdiği banyoları ihmal ediyordu. Ben, canım sıkılmış, ona darılıyordum. Sühâ, söz arasında dedi ki:

-Süleyman bu gözyaşları bana insanlığımı buldurdu. insanlığıma yol açtı. ben taptığım için dökülen bu gözün yaşlarından hiçbir vechile şikayet etmiyorum.

Sühâ “Aşk Peygamberi” ile buluştukları pansiyonun etrafını, ekseriya gider, dolaşırdı.

Nihayet küçük hanımcığım,  işte cepheye sevk edileceğimiz gündü. şafak henüz söküyordu. ordugâhın önündeki meydanda, hayli ilerlemiştik. onun halinde bir beşaret görüyordum. Bana dedi ki:

-Süleyman, ben gidiyorum.

-Nereye?

-Arabistan’a artık dayanmayacağım, aramaya gidiyorum.

ben şaşkın şaşkın:

-Katiyen olmaz. ben seni pansiyona bırakacağım. İki ay sonra, Ahmed Çavuş’la İstanbul’a gideceksiniz. Ahmed Çavuş iki ay sonra, gidecekmiş. Seninle beraber döneceğini bana vaat etti.

Sühâ cevap bile vermedi.

-Böyle elinde bir bastonla gözlerin yarı görmeyerek ben seni nasıl bırakayım?

Evet elinde yalnız baston vardı. bu halde nasıl, nereye gidecekti. O tan yerine doğru baktı:

-Kalbimdeki aşk kafi değil mi? dedi.

İşte küçük hanımcığım o gün Sühâ’yı yollarda bıraktım. düşünün Erzurum nerede, Arabistan nerede?…….

Sonra o gün dolabında bulduğum bir kâğıttan başka hiçbir haber almadım. kağıt hala bende duruyor. içinde işte böyle yazılı:

“Ey  akşam rüzgarı, o aşk  Allah’ına benim selâmımı  ve dinim olan aşkımı götür!

Ey dağların asude, saf kokularını getiren rüzgar, ne kadar latif olsan da seni istişma (koklama) kuvvetim kalmıyor. Git, Onun bir daha dizlerine sürün ve bana onunla meşbuğ olarak avdet eyle. (dön) çünkü başka bir rayiha duymak, velev (şayet) bir saniyede içinde olsa beni tesmim [zehirlemek] eyler. Git ban onunla meşbu olarak gel.

Ey, yardan uzak geçmiş gecelerde, etrafımı alan renkler, rayihalar, sadâlar ben yanıyorum. Gelin, bana sizde onun ateşinden getirin. ve avuçlarınız dolu olarak yanıma yaklaşın.

 Dereler denizlere, yıldızlar yıldızlara kavuşuyor. benim iştiyakımın, yoksa nihayeti yok mu?

 Bir tane küçük hanımcığım, ne olur bıraksanız da ben gelsem. Bir haftacık kalır, dönerim.

 Hem daha mufassal (ayrıntılı) konuşurduk. pek çok ellerinden, eteklerinden öperim

Süleyman

****

Semiha Cemal

Eylül -1923

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s