PORNOGRAFİNİN TARİHİ – H. Montgomery Hyde

Türkçesi: Feride CİÇEKOĞLU

PORNOGRAFİ NEDİR?

“Birine pornografik görünen, bir başkası için dehanın kahkahasıdır”.

H. Montgomery Hyde’ın Tevrat’tan başlayıp 1960’lara kadar getirdiği yolculuğun ana teması, D.H. Lawrence’ın yukarıdaki sözü. Belki, elinizdeki kitabın yirmi yılı aşkın bir süre önce, 1964’de yazılmasına karşın, güncelliğini yitirmesini önleyen de aynı tema. Kimileri, dehanın kahkahasına pornografi damgasını vurup yasaklatmaya çabaladığı sürece Lawrence’ın özlü deyişi tazeliğini koruyacağa benzer. Tıpkı “Madame Bovary”i, “Lady Chatterley’in Aşığı” nı yasaklayanların unutulmasına karşın, erotizmin başyapıtlarının yaşayıp gitmesi gibi…

Hyde bu araştırmasını, İngiltere’de 1959’da Müstehcen Yayınlar Yasasına getirilen yeni bir yorumun yol açtığı «demokratikleşme» ortamında yayımlamış. Burjuva demokratik hakların 1215’den itibaren adım adım kazanılıp kökleştirildiği bu ülkede, erotizme demokratik bir yaklaşım sağlanabilmesi için daha çok yol katedilmesi gerektiğini vurgulayarak. Ve kitabım, gerçek yaşamda ulaşılamayan cinsel düşler olduğu sürece, pornografinin de daima var olacağı sözüyle bağlayarak.

1960’ların sonlarında tüm dünyada yükselen sorgulama ve başkaldırının da payı olsa gerek, 1970’lerde Avrupa ve Kuzey Amerika’da cinsel özgürlük başını alıp gitti. Bu nedenle, Montgomery’nin çalışması o ülkelerde bugün yalnızca tarihsel bir araştırma olarak önem taşıyor. Ülkemizde ise, elinizdeki kitabın tarih içinde bir yolculuk olmasının ötesinde anlam taşıdığı inanandayız.

1964’de yazılmış olması ve esas olarak Anglo-Saxon kültürünü ele alması, kitabın günümüz ve ülkemiz açısından ancak genel bir bakış açısı kazandırabilmesini sağlıyor, İncil ve Tevrat dışındaki din kitaplarına değinilmemesi, Doğu Kültürlerine ilişkin yalnız Kama-Sutra’dan söz edilmesi («Bahnameler»in adı bile geçmiyor), 1960’lardan sonra giderek dünyayı saran porno salgını konusunda özel bilgileri, yazılış tarihi nedeniyle içermemesi, bu çevirinin dilimize kazandırılacak yeni çalışmalarla tamamlanması gerektiğini gösteriyor.

Anglo-Saxon ülkelerini ilgilendiren özel dava dosyalarına ilişkin bazı ayrıntı ve eklerin Türkçe okuru açısından ilgi çekmeyeceğini düşündüğümüzden çeviriye almadık (örneğin, «Fanny Hill» dava dosyası).

Eski Yunan ve Roma’da yazılan kimi eserlerin, yazılışlarından 2000 yıl sonra A.B.D. ve İngiltere gibi «uygar» ülkelerde yasaklanışını, ama yine de yok edilemeyip yasakçılardan daha uzun yaşayışlarını belgeleyen bu kitabı, günümüz Türkiye’si açısından ilginç olabileceği umuduyla dilimize kazandırmakta yarar gördük.

Feride Çiçekoğlu
Şubat 1986

PORNOGRAFİ NEDİR?

Pornografi sözcüğü insanların çoğuna çirkin gelir. Bilinçli ya da bilinçsiz bir utanç duygusu uyandırır. Kimileri bu sözcüğü kullanırken, çocuklar ya da diğerleri duymasın diye, huzursuzca etrafı kollama eğilimindedirler. Suçluluk duygusu veren bir sırdır sanki bu.

İyisi mi tanım sorunuyla işe başlayalım, öyle bir sorun ki hiç de kolay değil: Pornografi nedir?

Sözcük, yunanca «pornographos» sözcüğünden türetilmiştir ve «fahişelik edebiyatı» anlamına gelir. Yani, asıl anlamıyla fahişelerin ve müşterilerinin yaşamını, tavırlarını ve alışkanlıklarını akla getirir. İngilizce Oxford sözlüğü şu tanımı vermektedir: «edebiyatta, sanatta müstehcenliğin ya da iffetsizliğin ifade veya ima edilmesi». Burada, şehvetin ve uygunsuz davranışın teşvik edildiği yolunda bir ipucu vardır. Derleyen, önceki Webster sözlüğünün örneğini izleyerek, Pompeii’deki ünlü duvar fresklerini pornografi örnekleri olarak belirtmektedir. Bu freskler, Baküs orcileri [Eski Yunan ve Roma’da tanrılar ve özellikle Baküs için yapılan gizli dinsel törenlerde cinselliği uyarıcı şarkılar söyleyip dans etme ve şehvetli hareketlerde bulunma.]  için tasarlanmış odalarda, cinsel birleşmenin her türünü resmetmektedirler.

Genellikle, pornografinin asıl özelliğinin cinsellik olduğu konusunda görüşbirliği vardır. Dolayısıyla, pornografi kapsamına girebilmek için, edebiyat resim veya heykel» cinsel arzuyu uyandırmalı ya da böyle bir amaca yönelmelidir. Sınırlı bir tanımlamayla, bu da, insan bedeninin genellikle kapalı tutulan ve en azından kuramsal olarak cinsel arzu uyandırabilen bölümlerinin yazıyla ya da görsel olarak anlatımını içerir.

Bir sonraki soru, müstehcen ile ne kastedildiğidir. Pornografiden farklı olarak, sözcüğün etimolojisini anlamak güçtür. Cinselliğin bilimsel incelenmesinde büyük öncü olan Havelock Ellis, sözcüğün, latince scena’nın bozulmuş ya da değişmiş bir biçimi olduğunu ileri sürmüştür. Asıl anlamı, sahne dışında olandır, yani normal olarak yaşam sahnesinde sergilenmeyen. Sözlük tanımı yeterince açıktır: «iffeti ve edebi bozan; şehvet düşünceleri belirten ya da öneren.» Ancak bu tanım bizi pek ileriye götürmez, çünkü «edep nedir»? sorusunu çözmeden bırakır.

En zor som şimdi ortaya çıkmaktadır: Bir eserin, pornografik, müstehcen ya da edebe aykırı olup olmadığına nasıl karar verilecektir? Zorluk, terimlerin tamamen göreli ve öznel olmasındadır. Okuyucunun ya da izleyicinin kararı çoğunlukla, yazarın ya da sanatçının adı ve ünü ile bir dereceye kadar etkilenmektedir. Bu konularda bir görüş birliği sağlamak imkânsızdır. D.H. Lawrence, «Pornografi ve Müstehcenlik» adlı denemesinde şöyle diyor: «Bunların anlamı, her zamanki gibi, tamamen kişilerin onları nasıl algıladıklarına bağlıdır.» Ve ekliyor:

«Birine pornografik görünen, bir başkası için dehanın kahkahasıdır.»

İki dünya savaşı arasında, Cenova’da, Birleşmiş Milletler himayesinde, «Müstehcen Yayınların Dolaşım ve Ticaretinin Engellenmesi» konulu uluslararası bir konferans düzenlenmiştir Ancak katılanlar, müstehcen sözcüğünün anlamı üzerinde anlaşamamışlardır. Özellikle İngiliz delegesi konferansın hazırlık toplantısında, sözcüğün tanımı yönünde herhangi bir girişime şiddetle karşı çıkmış ve gerçekten son bildirgede böyle bir tanım yer almamıştır. Konferans sekreteri şöyle demiştir: «Gündemdeki sözcüğün, her dilde farklı bir tanımı olduğunu kavrıyorum. Daha da ötesi, ne kadar ülke, bakış açısı, kavram ve huy varsa, bu sözcüğün de bir o kadar anlamı vardır. Demek ki, evrensel destek görecek bir çözüm bulmak imkânsızdır.»

İngiliz mahkemelerinde kabul edilen ve Amerika Birleşik Devletlerinde genellikle izlenen müstehcenlik kıstası, 1950’lere kadar şuydu: Müstehcen olduğu ileri sürülen resim veya yazı, ortalama bir okullu kızı baştan çıkarabilir veya yozlaştırabilir mi?

Başyargıç Cockburn’un bu ünlü hukuki kuralı, dava konusu eserin ve yazarının tüm edebi ve bilimsel değerlerini ya da eğitsel amaçlarını dıştalıyordu. 1868’de açılan ve adını asıl yargıcından alan Hicklin davası, bu ünlü kurala da adını verecekti. A.BD.’de de katı bir biçimde izlenen Hicklin kuralı, tek bir paragraf olay ya da bir iki müstehcen kelime için bütün bir kitabı lanetliyordu.

Radclyffe Hall’un, Yalnızlık Kuyusu romanının başına gelenler, bu konuda çarpıcı bir örnektir. Romanın İngiliz yayıncıları hakkında 1928’de soruşturma açıldı. Yetkililer soruşturmaya, bir Pazar gazetesi yazarının kitaba isterik bir biçimde saldırmasıyla başladılar. Gazete yazarı James Douglas, sağlıklı bir kız ya da oğlanın eline bu kitabı vermektense, bir şişe asit vermeyi yeğleyeceğini ilan etti ve aym zamanda kitabın toplatılması çağrısında bulundu. Bu aptalca çıkışın acil etkisi, Kamu Savcılığı Yöneticisini harekete geçirmesinin yanısıra, kitabın tamamen sahte bir müstehcenlik arayışı içinde soruşturulması ve bir de, şehvet meraklısı okuyucuları, yasak gelmeden önce telaşla kitapçılara koşturması oldu.

Aslında, başından sonuna kadar, Yalnızlık Kuyusu’nda tek müstehcen sözcük ya da ifade yoktu. Tersine, yayıncıları Londra’da mahkemede savunan Lord Birkett’in açış konuşmasında işaret ettiği gibi, kitap tüm eleştirmenler tarafından övgüyle karşılanmıştı. Yaklaşımının saygınlığı övülmüş ve daha ötesi, bırakalım engellenme gerektirmeyi, kamu yararına olduğu vurgulanmıştı. Savunma makamı, savını kanıtlayabilmek için, sayıları kırktan az olamayan saygın kadın ve erkek toplamıştı. Başta günün önde gelen İngiliz edebiyat eleştirmeni Desmond McCarthy olmak üzere, bu kişiler romanı müstehcen bulmadıklarına ve onu böyle tanımlamakla yargı açısından sözcüklerin yanlış kullanıldığına tanıklık etmeye hazırdılar.

Buna karşılık, yargıç Sir Charles Biron, incelenmesi istenen kanıtların kabul edilebilir olup olmadığı hakkındaki ciddi kuşkusunu dile getirdi. Birkett, «eğer kanıtları getirmeme izin verilmezse, bir yargıcın gerçekte bir edebiyat sansürcüsü olduğu ortaya çıkar» dedi. Yargıç, «mahkemenin karar vermesi gereken bir konu üzerinde fikir beyan etmeye kimsenin yetkisi olmadığını» ileri sürerken, amacının tersine, Birkett’e katılmış oluyordu!

Birkett, müstehcenlik kıstasının yargıcın kişisel görüşüyle sınırlanmaması gereğini dile getirdiyse de bu bir yarar sağlamadı. Yine de sözünü sürdürdü Birkett: «Savunmanın savı, bu kitaptaki temanın, değil yasayı, hassas zevki dahi çiğnemediğidir. Konu, yaşamın bir gerçeği olarak ciddi bir biçimde ve görev duygusuyla ele alınmıştır. Kitabın temasının anlaşılabilmesi için tartışılması gerektiğini savunuyorum.»

Tanınmış bir avukat tarafından bu denli incelikle ileri sürülen görüş, yargıç tarafından yine de paylaşılmadı ve yargıç kitabın imhası emrini verdi. Gerekçe olarak şöyle diyordu: «Kitabın iyi yazılmış olduğu ve dolayısıyla bu tür uygulamalara tabi tutulmaması gerektiği şeklindeki tavır, tamamen mantık dışıdır. Kitabın bazı edebi faziletleri olduğunu kabul ediyorum; işin bu yönü kitabın yasal uygulamaya karşıt getirilemez. Çünkü aksi takdirde, en müstehcen kitapların dahi yasaklanmaması gerektiği şeklinde akıl almaz bir duruma düşeriz. Kafası çalışan her kişi şunu görmelidir ki, müstehcen bir kitap ne kadar iyi yazılmışsa, cazip görünebileceği Kitle de o kadar geniş olacaktır… Elinizdeki örnekte, tasvir edilen dehşet verici eğilimlere sahip hiç kimsenin ufacık bir biçimde suçlanabileceğine dair tek bir sözcük yoktur. Tüm karakterler çekici insanlar olarak tanıtılmakta ve hayranlıkla savunulmaktadırlar. Daha da ciddi olan, bazı davranışların akıl çelici terimlerle tasviridir.»

Bu sırada İngiliz yayıncılar kitabı geri çektiler. Orijinal metnin Paris’te, özellikle İngiliz pazarı için yeniden yayınlanması hazırlıklarına başlandı. Ancak, yayınlanan kitapların İngiltere’ye girerken yakalanan her nüshasına Gümrük’te el kondu.

İmha kararına karşılık yapılan yeni bir başvuru üzerine, soruşturmayı Başsavcı Sir Thomas Inskip üstlendi. Şöyle diyordu: «Kitap yüzde doksan dokuzuyla eleştiriyi haketmeyebilir, ancak tek bir cümle, kitabı müstehcenlik nedeniyle imha edilmesi gereken bir eser halinde getirebilir.» (Aklında, eşcinselliğin övgüsü olarak gördüğü, «Ve o gece onlar kopmamışlardı» cümlesi vardı.) Sonuçta, kitabı «son derece tehlikeli ve yozlaştırıcısı» bularak ilk kararı destekledi. Yayıncıların İngiltere’de yeniden basım yapmanın güvenliğine inanabilmeleri için yirmi yıldan çok bir süre geçmesi gerekti.

Aynı eserin A.B.D.’deki serüveni de ilginçtir. 1929 başlarında, New York «Ayıbın Önlenmesi Derneği» sekreteri, kitabı «Macy’s» mağazasında satan bir satıcı hakkında soruşturma açılmasını istedi. Yasaklanmadan önce altı baskı yapan Amerikan basımı, Havelock Elİis tarafından yazılmış bir de önsöz içeriyordu. Ancak ne bu, ne de İngiltere ve Amerika’daki edebiyat eleştirmenlerinin desteği, kitabı kurtarmaya yetmedi.

New York’ta Yalnızlık Kuyusu nu lanetlerken, yargıcın Londra’daki meslektaşının mantığını ne kadar yakından izlediğini görmek çarpıcıdır. New York mahkemesi şu karara varıyordu:

«Kitabın ahlaki bir değeri olamaz çünkü bir sapığın, topluluğun normal bireylerini kendine kurban seçme hakkını savunmakta ve bunu onurlu ve saygın bir ilişki olarak yüceltmektedir. Sapık özellik ve eğilimlerle cezalandırılmış çılgınlar adına toplumun hoşgörüsü için yalvarmasına karşın, sinsi dürtülerin bastırılması ya da yumuşatılması talebini getirmektedir… Romanın konusu yalnızca topluma karşı olmakla, kamu ahlakını ve saygınlığı zedelemekle kalmıyor, yönteminin, toplumun ahlak dışı etkilere açık üyelerini yozlaştırıp yoldan çıkarmak için özellikle planlandığı anlaşılıyor. Üstelik bu yöntem, aşırı duygusallığı ile çekicidir. Sapık düşünceler ve doğal olmayan kötü davranışlar üzerinde yoğunlaşmakta ve onları meşrulaştırıp idealize etmektedir.»

Yalnızlık Kuyusunun, A.B.D.’de İngiltere’den on vıl önce temize çıkması, Hicklin kuralının Amerika’da daha çabuk yıpranmasından kaynaklandı. Bu sürecin doruk noktası, James Joyce’un Ulysses’inin yargılandığı tarihi davadır. Davaya, Birleşmiş Milletler Mahkemesinin New York güney bölgesinde 1933’de bakıldı. Konu sonradan başka New York mahkemelerince de ele alındı.

Yargıç Woolsey, cinsel konularda normal davranışları olduğuna inandığı iki tanıdığından, eseri baştan sona okumalarım istedi. Okudular. Yargıç şunu belirtti: «Her ikisinin de benim görüşüme katıldıklarını öğrenmek ilgimi çekti. Ulysses’in tümünü okumuşlardı. Ancak, onları etkileyen yönü, cinsel dürtüler veya şehvet düşünceleri değil, yalnızca kitabın, kadınların ve erkeklerin iç dünyaları hakkında, biraz trajik, ancak çok güçlü bir yorumu oldu.»

Yasanın yeni yorumu, üstmahkemede yargıç Augustus Hand tarafından açıklandı: «Her duruma uyacak bir yasanın inşası zor olmakla birlikte, bir kitabın müstehcen olup olmadığı sınanırken, onun ağır basan yönünün vurgulanması gereğine inanıyoruz.» Başka bir deyişle, kitabın asıl etkisi şehvetin körüklenmesi midir? Bu sınamayı yaparken, itiraz edilen kısımların konuya ilişkinliği, kitap yeni ise gözde eleştirmenlerin değerlendirmesi, eski ise tarihin hükmü, ikna edici kanıtlardır. Çünkü, sanat eserlerinin, müstehcen içerikleri dışında dayanakları olmaksızın övgü kazanmaları mümkün görünmüyor.

Kimliklerine göre bu, «sansüre indirilen bir darbe» idi. Ve A.B.D.’de Hicklin kuralının sonunu ilan etti. Yine de bazı federal mahkemeler bindokuzyüzellilere kadar bu kuralı uygulamayı sürdürdüler. Yeni devrimci kavramın İngiliz yasasının ayrılmaz bir parçası haline gelebilmesi için ise, çeyrek asır daha geçmesi gerekti.

1954’te, Stanley Kauffmann’ın Kadın Avcısı romanı için açılan soruşturma bir dönüm noktası oldu. Aynı roman daha önce Gergin İp adıyla basılmış ve bir sorun çıkmamıştı. Kamu Soruşturmaları Yöneticisinin çağrısı ile karşılaşan basımcılar, yargıç ve jüri önünde mücadele etmeye karar verdiler. Soruşturmayı yürüten Justice Stable da, jüri üyelerine, evlerine gidip kitabı baştan sona okumalarını önerdi. Onlara şöyle diyordu: «Yalnızca göze çarpan parçaları, ahlak dışı eğilimler taşıdığına inandığınız bölümleri okumakla yetinmeyin. Kitabı bir bütün olarak okuyun.»

Jüriye yaptığı daha sonraki bir çağrıda Stable, Hicklin kuralının o günün şartlarına göre uygulanması gerektiğini söyledi. Cinsellik konusunda birbirine taban tabana zıt iki düşünce okulu olmasına karşın, saygıdeğer ortalama insanların konumunun bu ikisinin ortalarında bir yerlere düştüğüne işaret etti. Ve jüri kararının, özgürlük ile sınırlama arasındaki çizginin nereden geçeceği konusunda büyük önem taşıyacağını vurguladı. Bir de uyanda bulundu:

«Bu mahkemede, pornografinin, pislikten öte birşey olmayan ve müstehcen gübrenin, yokedilip ezilmesi gerektiğine tüm yüreğiyle inanmayan tek bir kadın ya da erkek olacağını sanmıyorum. Böyle kitaplar edebiyat değildir, bir mesajları yoktur, bir ilhamları yoktur, bir düşünceleri yoktur, hiçbir şeyleri yoktur. Bunlar yalnızca pisliktir ve ezilip yok edilmelidirler. Ancak, sağlıklı bir toplum isteğimizde ceza yasasını çok zorlarsak, gitmesi gereken yerden öteye zorlarsak, bir isyan tehlikesi, yasada bir değişiklik talebi tehlikesi doğmaz mı? Ve o zaman, sarkacın diğer yönde çok fazla hareket edip, şu anda bizim dıştalayabileceğimiz ve önleyebileceğimiz şeyleri sızdırması tehlikesi yok mudur?»

Dokuz erkek ve üç kadından oluşan jüri, savunmayı haklı bularak kitabı temize çıkardı. Yargıcın görüşü ise, ülkedeki aydın kamuoyu tarafından, Hicklin kuralına büyük bir ilerleme addedildi. Oysa aslında Stable’ın tüm yaptığı, kuralın yasal uygulanışında, Viktorya Dönemi kıstasları yerine çağdaş kıstasların kullanılması gereğine işaret etmek olmuştu.

Yasadaki asıl değişiklik, beş yıl sonra 1959’da, Müstehcen Yayınlar Yasası ile geldi. Bu, Justice Stable’ ın korktuğu biçimi almayan bir uzlaşmaydı. Bir yandan, kaba ya da «sapma kadar» pornografik malzeme ile uğraşan yasa uygulayıcılarının gücünü arttırıyordu. Diğer yandan ise müstehcenliğin tamamen yeni bir kıstasını gündeme getiriyordu. «Tüm olarak alındığında, içeriğini görme, duyma ve okuma olasılığı olan insanları alçaltıp yozlaştırma etkisi» olmadığı takdirde, hiçbir eser müstehcen addedilmeyecekti.

Daha da ötesi, bundan böyle, söz konusu eserin edebi yetkinliği ya da diğer hasletleri konusunda uzmanların göstereceği kanıtlar, bilim, edebiyat, sanat veya eğitimin çıkarları açısından kamu yararının savunulmasında kullanılabilecekti. Bu, tam da Birkett’in, Yalnızlık Kuyusu için yapmaya uğraşıp da başaramadığıydı.

Yasadaki bu değişiklikler gelmezden önce, hem İngiltere hem de A.B.D.’de, yazarlar, basımcılar ve yayıncılar aleyhine bazı ilginç soruşturmalar yürütüldü. Örneğin, 1877’de Londra’da, Parlamento üyesi Charles Bradlatgh ve Annie Besant, yüzer Sterlin para cezasına ve ve ek olarak altışar ay hapis cezasına çarptırıldılar: Bugün tamamen masum sayılacak olan, doğum kontrolü üzerine bir kitapçık yayınladıkları için. Onbir yıl sonra, yine Londra’da, Henry Vizetelly yüz İngiliz Sterlini para ve oniki ay hapis cezasına çarptırıldı: Emile Zola’nın Toprak adlı romanının İngilizce çevirisini yayınladığı için.

Soruşturma Avam Kamarasında, «o zamana kadar insan kaleminden dökülmüş daha şeytanî hiçbir şey okumadığını» açıklayan liberal bir parlamento üyesi tarafından kışkırtılmıştı. (Parlamento üyesini özellikle tedirgin eden ve jürinin şanssız yayımcıyı mahkum etmesine yol açan, bir sütçükızın çiftlikte boğaya inek götürüşünün tasviri idi.) Kısa bir süre sonra Vizetelly kitabı bazı değişikliklerle yeniden bastı: Bunlar yetkilileri tatmin etmedi ve bu kez üç ay için yeniden cezaevine yollandı.

1898’de Havelock Ellis’in Cinselliğin Psikolojisi Üzerine İncelemeler adlı ünlü eserinin basılan ilk cildinden tek adet alan bir kitap satıcısı suçlu bulundu ve mahkemeye gönderildi. Kitap gerçekte Avrupa tıp ve bilim kamuoyuna hitab ediyordu ve bu çevrelerde büyük ilgiyle karşılanmıştı. Buna karşılık Londra Günlüğü, yargılama sırasında kitaptan söz ederken, «pislik», «ikiyüzlülük ve sahtekarlık» demekteydi. Kendisi de mahkum olmaktan çekindiğinden, Ellis bir süre için ülkeyi terketmek ve eserinin kalan ciltlerini A.B.D.’de yayınlamak zorunda kaldı.

Cahil bir bürokrasinin, pornografi avcılığına çıktığında nasıl saçma sapan boyutlara varabileceği, İngiliz Gümrüğünün Sahillerimizde Irza Geçme adlı esere el koyuşunda görülebilir. Eserinin başına geleni duyduğunda, yazarı, üslubuna dikkat etmeye çalışmakla birlikte şunları söylemekten kendini alamıyordu: «Bu hayvan gibi insanların ne tür bir kafa yapısına sahip olduklarını bilmiyorum ama umarım kitaptan hoşlanmışlardır. Çünkü toprak erozyonu hakkındaydı.»

Bir kez otorite oldukları kabullenildikten sonra, klasik sayılan yazarların sözleri çoğu zaman tarihi olma gerekçesiyle soruşturmadan kurtulmuştu. Ancak hem Eski hem de Yeni Ahit’te, (Tevrat ve İncil Ç.n.) son yıllarda yok edilmesi emredilen bazı metinlerle kıyaslanabilir bölümler vardır. 1895’te, Clay Center’da yaşayan Wise adlı bir adam, A.B.D. postasıyla müstehcen bir pornografik malzeme yollamaktan suçlu bulundu. Sözkonusu malzeme, İncil’den yapılmış alıntılardan oluşuyordu: soruşturmayı açanlar kaynak saptayamamışlardı. (Incil’de pornografi olmadığını düşünenler Ezeikel Peygamber Kitabının 16. Ve 23. bölümlerini okusalar iyi ederler). Daha yakın bir zamanda, İngiliz kenti Swindon yargıçları yerel bir kitapçıda bulunan, Boccacio’nun Decameron ciltlerine el koyup imha ederek kendilerini gülünç duruma düşürdüler.

Basımın keşfinden önce pornografi, yetkililer için hemen hemen hiçbir sorun oluşturmuyordu çünkü pornografik malzemenin dağıtım olanakları çok sınırlıydı. Bu, yetkililerin, özellikle de Hristiyan Kilisesinin, antik çağda yasaklanmamış davranışların tasvirine veya anlatımına gözyumdukları anlamına gelmez. ilk Hristiyan azizlerin, özellikle Aziz Paul ve müritlerinin öğretileri, tensel haz veren herhangi bir davranışın kötü olduğu ve bastırılması gerektiği şeklindeki yeni-Sofu [Puritan, İngiltere’de Kraliçe Elizabeth zamanında meydana çıkan ve bilhassa ibadette sadelik taraftarı olan mezhebin bir ferdi, Püritan Sofu : Puritanism Sofuluk.]  ruhun temelini oluşturan düşüncenin tohumlarını attı. Macaulay’in belirttiği gibi, Sofular ayı avını, ayılara acı verdiğinden değil, izleyicilere zevk verdiğinden yasaklamışlardı. Cinsel davranış da zevk vermektedir ve biyolojik işlevi dışında hoşgörülmemelidir. Cinselliğin resim ya da yazıyla anlatımı da zevk vermektedir, dolayısıyla günahtır ve yazarları çizerleri cezalandırılmalıdırlar. Uygar dünya burjuvazisine egemen olan tabuların çoğu bu görüşten kaynaklanır. Ancak giderek, cinsellik eğitimin deki insani yaklaşımlar nedeniyle tabular kırılmaktadır.

Tabu anlayışı, özellikle eski Yunan ve Roma ile taban tabana zıttır. Eski Yunanlılar, cinsel organlar da dâhil olmak üzere, çıplak insan bedenine en ufak bir utanma duygusu olmadan bakarlardı. Pompeii’nin ünlü freskleri, her türlü normal cinsel ilişki pozisyonunu içten bir tutumla sergilemektedirler. Ancak bugün bile bunlar istek üzerine ve yalnızca erkek turistlere gösterilmektedir, hem de bekçiye özel bir bahşiş verilirse… Kadınların bunları görmelerine ise hâlâ izin verilmemektedir.

Gözler önüne serilen tablo hayli geniştir. Yunanlıları hiç de rahatsız etmediği anlaşılan eski Atina’daki «Leda ve Kuğu» heykelinden tutun da, bir zamanlar pornografik olarak resmen lanetlenen ama sonradan afişleriyle Londra Metrosunun duvarlarını süsleyen Rodin’in «Öpüşme» adlı eserine, tabaklar ve içki kupalarını süsleyen eski Yunan cinsel ilişki tasvirlerine, Cranach, Rembrant, Boucher, Fragonard, Goya, Manet ve Beardsley’in resimlerine kadar uzanır. Kimi sanatçıların, eserlerine belli belirsiz sızdırdıkları ayrıntılar da gözlenmektedir. Fragonard’ın ünlü tablosu «Salıncak» bunun için iyi — belki de kimilerine göre kötü — bir örnektir. Yalnızca tablonun sol alt köşesinde yatan adam salıncaktaki kadının eteklerini gözlemektedir; zaten kadın, tablo       için sipariş veren bu adamın metresidir. Beardslev’in, Oscar Wilde’m Salome’si için yaptığı desenler, dikkatle incelendiğinde, sürprizlerle doludur. Bu bağlamda, Viktorya döneminde yaşayanların, üstü örtülü pornografiyi beceriyle nasıl sansürden kaçırabildikleri ilginçtir. 1880’lerde, İngiltere’deki Dilke boşanma skandalının en civcivli günlerinde, çok okunan haftalık bir dergi başucunda üç yastık olan bir yatak resmi yayınladı. Resmin altındaki yazı şöyleydi: «Sloane Sokağındaki Sir Charles Dilke’nin Yatak Odası». Buna itiraz eden olmadığı anlaşılıyor.

Ve elbette bir de kitaplar var. Hiçbir zaman okumamış olan çoğunluk da dahil pek çok kimse, Marquis de Sade ve Leopold /von Sacher Mazoch’un eserlerine aşinadırlar. Bunlar, adlarını cinsel sapmanın iki yaygın biçimine vermişlerdir ve eserleri tamamen pornografiktir. Ancak, diğer bazı ünlü yazarlar da, tabiri caizse bir yan uğraş olarak, pornografik ürünler ortaya koymuşlardır. Örneğin, Fransa’da Voltaire, Mirabeau, Alfred de Musset ve Guy de Maupassant; Almanya’da Goethe ve Schopenhauer; İngiltere’de Swinburne. Hatta sonuncusunun son yıllarda yayınlanan mektuplarından ve yasaklanmış romanı Lesbia Brandon‘dan açıkça anlaşıldığına göre, kendisi ancak dövülerek cinsel istek duyabiliyordu. Müstehcen sözcük avcıları, Shakespeare’in eserlerinde bile aradıklarını bulmuşlardır. Basımcı Thomas Bowdler, soyadına uygun bir biçimde İngiliz ulusal oyun yazarının eserlerini «İslah etme»sine (!) gerekçe olarak, bu oyunlarda «silinmesi gerekecek kadar uygunsuz birçok söz ve terim geçmesini» getiriyordu.’ [Bowdlerize: Bir eserden ahlâka aykırı olduğu düşünülen kısımları çıkarmak veya değiştirmek, islâh etmek.] Bowdler’in Aile Shakespeare’i, ilk kez 1818’de basıldı. Önsözde şöyle deniyordu: «Aile içinde yüksek sesle okunamayacak nitelikteki söz ve terimler çıkarılmıştır.» Kraliçe Viktorya döneminde, sansüre uğramış bu biçimiyle sık sık yayınlandı Shakespeare.

İngiliz genel yasalarına göre, pornografik bir kitap ya da resim yayınlamanın daima bir suç oluşturup oluşturmadığı biraz kuşkuludur. İlk kez 1824’de, parlamento tarafından suç ilan edilene kadar, müstehcen yayınlar hakkında bazı mahkûmiyet kararları verildiği bilinmektedir. Örneğin, John Wilkes, 1770’de, Kadın Üzerine Deneme’sini yayınladığı için cezalandırılmıştı. Ancak bu durumlarda, pornografinin daima dine karşı yanı ağır basıyordu ve bu ilk yargılamaların genellikle güçlü dini ve politik nedenleri vardı. Bu dönemlerde hiç kimse, Defoe, Smolett, Fielding ve Sterne gibi yazarları cinsel içerikli romanlarından ötürü yargılamayı düşünmemişti. (Sterne’in Duygusal Yolculuk adlı eserinin yeni basımlarında, son sözcük genellikle … ‘nokta nokta’ bırakılmıştır.)

Bu yazarlar, o günlerde okuryazarlıkla ilişkisi olan üst sınıflar için yazıyorlardı. Daha önceki iki yüzyılın edebi özgürlüğüne karşı gösterilen tepki, İngiltere’de Endüstri Devriminin bir parçası olarak geniş bir okuryazar orta sınıf doğması nedeniyle ortaya çıktı. Her ne kadar sofuluk zinayı şiddetle cezalandırmışsa da, Havelock Ellis’in de işaret ettiği gibi, müstehcenliği yasaklamakla haksız yere suçlanmıştır. Havelock Ellis’in de çok doğru olarak «sansüre karşı yapılmış en zarif itham» diye tanımladığı Areopagitica’nın, edebiyat dünyasının en büyük İngiliz Sofusu John Milton’un eseri olduğunu unutmamak gerekir. «Sofuluk müstehcenliği yasaklayan yasaların hiçbirinden sorumlu değildir. Hatta sofular kendileri de, ‘müstehcen’ diye adlandırabileceğimiz söz ve tavırlara hazırdılar.»

1857’de, genelde Lord Campbell Yasası olarak bilinen Müstehcen Yayınlar Yasasının kesinleşmesi, Viktorya dönemine damgasını vuracaktı. Bu talihsiz yasa yeni bir suç tanımlamıyordu. Bütün yaptığı, «satışa sunulmuş veya dağıtılmış herhangi bir müstehcen yayın hakkında mahkemeye bilgi sunulduğunda», ülke çapındaki tüm yargıçlara, devlet adına imha yetkisini tanımasıydı. Böylece yargıcı, edebi ahlakın bir sansürcüsü durumuna getiriyordu. Yine de Lord Campbell’a haksızlık etmemek gerekir: Yasa Parlamento’da görüşülürken, amacının sanatsal değeri olan eserleri yasaklamak olmadığını, yalnızca kıta Avrupa’sından İngiltere’ye sürekli      ithal edilen ve İngiliz gençliğinin ahlakını çürüteceğinden endişe duyduğu pis /kitap ve yayınları hedef aldığını açıklıyordu. Ancak sonraki yargılamalar hiç de Lora Campbell’in beklentileri yönünde gelişmedi. Yasaya karşı parlamentodaki muhalefetin başını çeken Lord Lynd hurst un görüşmeler sırasında işaret ettiği gibi edebi ve sanatsal değeri hiçe sayan bir sansür uygulaması gelişti.

D. H. Lawrence’ın Lady Chatterley’in Aşığı adlı romanı 1928’de İtalya’da ilk kez yayınlandığında, kitap İngiltere’de son derece pornografik bir yayın olarak suçlanmış ve İngiltere’ye sokulacak her nüshasının imhası emredilmişti. Yazarının o zamanlar işaret ettiği gibi, Ingiliz «kamuoyu»nu özellikle şaşkına çeviren, kimi eski Anglo-Sakson sözcüklerin kağıt üzerindeki basılmış görünümüydü. Buna hiç de alışık değillerdi. İngiltere’de ayıp sayılan «üçharfli» sözcükler üzerindeki tabunun kalkması, sonraları bu kitap sayesinde gerçekleşti.

D. H. Lawrence’ın 1929’da Londra’da açtığı resim ve baskı sergisinin başına da aynı şeyler geldi. Polis sergiyi bastı ve sergilenen malzemenin çoğunu alıp götürdü. Cinsel organların gösterilmesi kesinlikle yasaklanmıştı ama Lawrence’ın o zaman işaret ettiği gibi pul büyüklüğünde bir incir yaprağı «kamuoyu»nu yatıştırmaya yetiyordu. Davanın sürdüğü sırada polis baskınının sorumlusu olan yetkili geride koca bir dosya bıraktığını ileri sürüyordu. Aslında buna da diğerleri gibi elkoymaya niyetlenmişti. Ancak, William Blake’in resimlerinden alınmış reprodüksiyonları içerdiğini görünce caymıştı!

Sonraki bazı değişikliklerle yumuşatılmış olsa bile, Yasa bu konuda tutarsızlıklarla sürüp gitmiştir. Örneğin, Londra’da bir sahnede, neredeyse anadan doğma poz veren bir kadın, eğer bir heykeli temsil ediyorsa buna izin verilmekteydi. Ama «heykel» canlanıp hareketlenirse pornografi sayılmakta ve sorumlu kişiler aleyhine dava açılabilmekteydi. Başka bir örnek: Cinsel ilişki sonucu zührevi hastalıklara yakalananların hastanelere başvurmalarına izin verilmekte, hatta bu teşvik edilmekteydi. Ancak, cinsel sorunlara karşı özel tedavi yöntemlerinin reklamla tanıtılması suç sayılıyordu.

İngiliz yasalarına göre, satışa sunulmadığı sürece, pornografik bir esere yalnızca sahip olmanın hiçbir zaman suç sayılmaması ilginçtir. İngiltere, 1923’de Cenova’da, «Müstehcen Yayınların Dolaşımının Yasaklanması Anlaşması »ın imzalayan kırkı aşkın ülkeden biriydi ve bu anlaşmaya göre, ticaret amacıyla müstehcen yayınları «bulundurmak» da suçtur. Müstehcen yayın bulundurmanın İngiltere’de suç sayılmaması, bazı meraklıların geniş koleksiyonlar yapmalarına olanak sağlamıştır. Bu koleksiyonculardan Ashbee’nin, 1877-1885 yılları arasında çalışarak üç ciltte derlediği ve ‘Pisanus Fraxi’ takma adıyla yayınladığı katalog, İngilizce’de türünün ilk örneğiydi. Aradan geçen zamana karşın, pornografinin kimi yönlerinin tarihsel bir bakış açısıyla incelenmesi için bu katalog vazgeçilmez bir kaynaktır.

1936’da Londra’da, Register Librorum Eroticonım (Erotik Eserler Dizini) adıyla basılan kaynak, ilk kataloğun genişletilmiş bir biçimiydi ve İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca dillerinde beşbinden fazla başlık içeriyordu. Bu başlıklar, Viktorya döneminden itibaren ticari pornografinin dağarcığını doluşturan binlerce broşür, çizim, fotoğraf, film, kartpostal ve benzerlerini içeriyordu üstelik.

Bu muazzam birikime karşın, çeşitli ülkelerde müstehcen yayınların dolaşımım engellemek üzere para cezası, hapis ve yayınlara elkonması da dâhil olmak üzere farklı yasal önlemler alınmıştır. İngiltere’de Lord Campbell’in adıyla anılan 1857 Yasası, yargıçları birer sansürcü yapması gibi, 1873’te de A.B.D.’de sansür yetkisini Posta Denetimi Servisine tanıyan bir yasa çıkarıldı. Adını, yasayı öneren ve Posta müfettişi olarak ateşli bir biçimde uygulayan Comstock’tan alan bu yasa, müstehcen malzemeyi posta yoluyla bilerek yollayan ya da alanlara, 5000 dolara kadar para cezası ve 5 yıla kadar da hapis cezası öngörüyordu. Süçun tekrarlanması durumunda, cezalar ikiye katlanıyordu.

Comstock’un müstehcenlik kıstası, sözkonusu yayının bir çocuğa zarar verip vermeyeceğiydi; isterse çocuk onun ne olup olmadığını anlayamasın! Yaşamının sonlarına doğru, her biri altmış kişilik altmış vagonlu bir treni dolduracak kadar çok insanı mahkum etmiş olmasıyla ve altmışbirinci vagonu da doldurmak üzere olmasıyla övünüyordu. Bu arada müstehcen addettiği 160 ton yayını da imha etmişti! Comstock, Bernard Shaw’un, fahişeliği konu alan Bayan Warren’in Mesleği oyununa da saldırmıştı. Shaw, buna yanıt olarak «Comstockery» sözcüğünü iğneli bir biçimde kullandı. Bu sözcük belli bir zihniyetin ifadesi olarak yaşayıp gitmiştir.

Farklı ülkelerde, ticari pornografiye öngörülen cezaların kıyaslanması da ilginçtir. A.B.D. on yıla kadar çıkan en ağır ceza ile başı çekmektedir. Onu, beş yıl ceza uygulamasıyla İngiltere, Sovyetler Birliği ve Güney Afrika izlemektedir. Daha sonra, üç yıllık ceza ile İsviçre gelir.

Avusturya, Kanada, Japonya, Yeni Zelanda, Norveç ve İsveç’te en ağır ceza iki yıl iken, Belçika, Danimarka, Fransa ve Batı Almanya’da bir yıldır. En hafif ceza ise, daha çok dini nedenlere dayanmak üzere Seylan, Hindistan v£ Pakistan’da uygulanmaktaydın Üç ay.[ Bu cezaların, kitabın yazıldığı 1964 yılına ait olduğunu vurguüamalıyız. (Ç.n.)]

Piyasadaki muazzam pornografik malzeme gözden geçirildiğinde, ilginç bir nokta ortaya çıkıyor. Kadınlar tarafından üretilen örnekler son derece azdır. Erotik yayınların hatırı sayılır bir kısmının, kadınlar tarafından yazılmış izlenimi vermeye çalıştığı doğrudur. Bunların çoğu da, kişisel deneyimleri aktarma havasındadır. Ancak, hemen hepsinin yazarlarının erkekler olduğu bilinir ve zaten içeriklerinde, bunu ortaya koyan ipuçları vardır. Örneğin, cinsel birleşmenin ayrıntılı tasvirleri ve erkek üstünlüğünün övgüleri.

«Elimizdeki verilere göre bunlar, kadınların genelde ilgisini çeken öğeler değildir» diyor. Dr. Alfred Kinsey, Dişi İnsanın Cinsel Davranışı adlı eserinde. «Bu tip yayınlarda, kadın kahramanlar, erkeğin cinsel uzvunu, cinsel üstünlüğünü över; kadının buna ‘verdiği yoğun karşılığı ve doymak bilmez açlığı vurgularlar. Bunlar, erkeklerin çoğunun arzuladığı dişi tipini yansıtmaktadır. Ortalama bir kadının, psikolojik dürtülere vereceği karşılığın tipik erkekçe yorumudur bunlar. Bu öğeler, erkek yazarlar için, hemen hemen tümüyle erkek olan tüketiciler için önemli olduğundan ileri sürülmektedir.»

Kinsey, onbeş yıl boyunca sürdürdüğü araştırmalarda, amatörler tarafından hazırlanmış binlerce belge inceledi. Erkeklerin yazdığı türden erotik öğeler içeren ve kadınlarca yazılmış yalnızca üç belgeye rastlayabildi. Resim alanında ise, kadın sanatçılar tarafından yapılan erotik resimler bir düzineyi bulmuyordu. Kinsey ve araştırma asistanlarının vardığı sonuç şu oldu: Kadınların çoğu, erkeklere hitap eden pornografi türünden etkilenmemektedirler. Kadınların eğilimi, genel duygusal ilişkileri, romantizmi ve aşkı konu alan edebiyat ve sanat eserlerinden yanadır. Genellikle, kadınlar saf pornografiye ilgi duymamaktadırlar. Cinsellik konusuna böyle bir yaklaşım, onlara göre kabadır.

Buradan, pornografi piyasasındaki ister daha kaliteli isterse kalitesiz malzemenin, hemen hemen tümüyle erkek müşterilere hizmet ettiği sonucuna varabiliriz. Açık saçık resimler ya da kitaplarla yaşamının hiçbir döneminde tanışmamış olan yetişkin erkek sayısı herhalde pek azdır. Ama, bunların kendilerine zararlı olabileceğini itiraf etmek akıllarının ucundan geçmezken, kadınlara ya da çocuklara verebileceği zarar konusunda kıyameti koparmaktan geri durmazlar. Tıpkı, pornografi hakkında en suçlayıcı sözleri söyleyenlerin genellikle «yasak» kitap okumakta en hevesli kişiler olmaları gibi!

Gerçek pornografinin toplumsal olarak zararlı olduğu ve yasal olarak yasaklanması gerektiği konusunda genel bir görüşbirliği vardır. D. H. Lawrence bile, bu tür yayınlara sansür uygulanmasından yanaydı. Şöyle diyordu: «Bu pek de zor olmasa gerek. Bir kere, gerçek pornografi çoğu zaman açıkça ortaya çıkmaz. Ayrıca, cinselliğe ve insan ruhuna karşı küçültücü, hakaret edici yaklaşımıyla onu daima ayırd edebilirsiniz.»

Buna karşılık, Havelock Ellis ve Bertrand Russell gibi kimi düşünür ve psikologlarsa, müstehcenliğe karşı yasaların, önlemeye çalıştıkları kötülükleri geride bırakan toplumsal zararları olduğunu savunmaktadırlar. Hatta, Havelock Ellis’e göre, geleneğin baskısını aşabilmek için, her iki cinsten yetişkinlerin, müstehcen kitaplarla rahatlamaya gereksinimleri vardır: tıpkı çocukların peri masallarına gereksinmesi gibi. Bertrand Russell ise bu konuda hiçbir yasaklayıcı yasa olmaması gerektiğini savunmuştur. Hiçbir yasa aynı zamanda iyiyi de yasaklamadan kötüyü yasaklayamaz ve eğer cinsel eğitim akılcı olsaydı, gerçek pornografinin kimseye zararı olmazdı. Şöyle demiştir Russell: «Açık ve utanılmaz olsaydı, gerçek pornografi bile, gizlilik yüzünden ilginç hale geldiği zamankinden daha az zararlı olurdu. Pornografi talebinin onda dokuzu, ahlakçıların cinsellik konusunda gençlerin kafasına soktuğu saçma sapan fikirlerden kaynaklanır. Geri kalan onda bir ise fizyolojiktir ve yasa ne olursa olsun, şu ya da bu biçimde ortaya çıkacaktır.»

«Ahlakî ya da ahlaksız kitap diye bir şey yoktur.
Kitaplar ya iyi yazılmışlardır ya da kötü. Hepsi budur.»

Oscar Wilde, 1890’da yayınlanan tartışmalı romanı Dorian Gray’in Portresi’nin Önsözünde böyle yazıyordu. Beş yıl soma, Londra’daki ilk yargılanmasında, bu görüşü savunup savunmadığı soruldu. Wilde’ın «Evet» yanıtına karşı, yargıç şöyle diyordu:

«O halde, sizin görüşünüze göre, iyi yazılmış bir kitap, ne denli ahlak dışı olursa olsun, iyi bir kitaptır, öyle mi?»

«Evet, bir güzellik duygusu uyandırabilecek kadar iyi yazılmışsa öyledir. Çünkü bu duygu, bir insanın ulaşabileceği en yüksek duyarlılıktır. Kötü yazılmışsa, yalnızca tiksinti uyandırır.»

Oscar Wilde ve bu Viktorya dönemi yargıcı, sanatla ahlak arasındaki ilişki konusunda genellikle kabul edilen iki zıt görüşü yansıtıyorlardı. Wilde sanatın, ait olduğu dönemin cinsel ahlak yargılarıyla yargılanmaması gerektiğini savunuyordu. Yargıç ise, sanatın döneminin ahlak ya da ahlaksızlığını yansıttığını ileri sürüyor ve bu nedenle, Scott ve Dickens gibi yazarları Defoe ve Sterne gibi yazarlara yeğlediğini açıklıyordu. Kendileri onurlu kişiler olsalar da, Defoe Ve Sterne, onsekizinci yüzyılın çürümüş ahlak anlayışını eserlerinde yansıtmışlardı. Oysa Scott ve Dickens’ın eserlerinde, sıradan bir insanın okumaktan utanç duyabileceği tek bir satır yoktu.

Pornografiyi Wilde gibi bir yazarın bakış açısıyla edebi ve sanatsal yönden değerlendirirken kıstas şudur: Söz konusu eser, cinsel isteklerin uyarılmasının yanısıra, genel bir estetik doyum sağlamakta mıdır? Fiziksel öğelerin ağır bastığı ve cinsel ayrıntıların esas hatta tek kaygıyı oluşturduğu durumlarda, gerçek amaç yalnızca şehvet uyandırmak olduğundan, eserin estetik yönden doyurucu olması olanaksızdır. Ancak, bu türden salt pornografik ürünler de, şehvet düşkünlerinin yanı sıra, doktorlar, antropologlar ve psikologlar için, bilimsel inceleme açısından ilginçtirler.

Cassell Edebiyat Ansiklopedisinin (1953) «Erotik Edebiyat» maddesinde, İngiliz antropologu Dr. Eric Dingwall şöyle yazıyordu: «… Dini, yasal ve çoğu zaman tıbbi görüşler nedeniyle, erotik ve pornografik edebiyatın değeri ancak yeni yeni anlaşılıyor… Cinsel konular insanlığın daima ilgisini çekmiştir ve cinsel dürtülerin gizemli sonuçları çok eski zamanlardan beri edebi ve görsel biçimlerde anlatılagelmiştir… ilgi alanları değiştikçe, vurgulanan biçimler de birinden diğerine kaymıştır. Eski Yunan’da aşk kapsamında olan oğlancılık, edebiyatta da ifade bulmuştur; tıpkı kadınlara karşı romantik ve şövalyece yaklaşımların erotik şiirlerin içeriğini renklendirmesi gibi. Ancak, «saf» aşk ve «yalnızca» şehvet arasındaki ayrım ve birleşim daima karışıklığa ve anlaşmazlığa yol açmıştır.»

Elinizdeki kitapta ele alınan konunun tarihsel incelemesi, pornografinin her iki türünü de kapsamaktadır. Öncelik, şu ya da bu düzeyde edebi ve sanatsal değeri olan eserlere tanınmakla birlikte, diğerleri de dışlanmamıştır. Ne denli kaba ve geri içerikli olursa olsun, pornografinin, çağının toplumsal alışkanlık ve geleneklerine ışık tuttuğu düşünülürse, böyle bir yaklaşımın gerekliliği açıktır.

Sh: 9-30

DEĞİŞEN TOPLUMSAL TAVIR

1868’de İngiltere’de uygulanmaya başlanan katı Hicklin kuralı, onbir yıl soma A.B.D.’de de benimsendi. Ancak burada, kısa bir süre içinde etkinliğini yitirmeye yüztuttu. 1913’de, A.B.D. güney New York Bölge mahkemesi yargıcı, kuralı uygulamaktaki isteksizliğini, hayli çarpıcı bir biçimde dile getiriyordu:

«Umarım şunu söylemem yakışıksız kaçmaz: Viktorya döneminin ahlâk kurallarına ne denli uygun düşerse düşsün, öyle sanıyorum ki bu biçimiyle kural günümüzün anlayışına yanıt vermemektedir… Masum düşüncelerin içten anlatımı ileride müstehcen bulunacak mı? Toplumun tümü açısından, gerçek ve güzellik, bunları kendi düzeysiz emellerine alet etmek isteyenlerin çıkarlarına göre kırpılmayacak kadar değerli değil mi? Bunları soruyorum kendime. Aslında bugün bile, cinselliğe yaklaşımımızı bir çocuğun bilgi dağarcığıyla sınırlayacak kadar sığ olduğumuza, ya da utancın bizi daha uzun süre insan doğasının en ciddi ve en güzel yanlarının yeterli bir anlatımından uzak tutabileceğine inanmıyorum.»

Bundan sonraki adım, 1933’de, James Joyce’un Ulysses romanı üzerindeki sansürün kaldırılması oldu. Aynı zamanda, bir kitap hakkında karar verilirken, yalnızca ondan alman kimi pasajların esas kabul edilmemesi gerektiği de ileri sürüldü. Yargıç Hand şöyle diyordu: «Kitap tümüyle alındığında en güçlü etkisi cinsel isteğin uyarılması mıdır? Önemli olan sorun budur, James Joyce‘un eserine gelince, kitabın tümü pornografik değildir. Hiç de az olmayan müstehcen, kaba ve şehvetli yerlerine karşın, düşüncemize göre, şehvet uyandırma amacına hizmet etmemektedir. Erotik bölümler kitabın tümüne yedirilmiştir ve sonuçta ağır basan bir etki uyandırmamaktadır.»

İngiltere’de olduğu gibi Amerika’da da Hicklin kuralının giderek gücünü yitirmesinin incelenmesi, pornografinin tarihçesinden çok sansürün tarihçesine girer. Yine de, önemli iki yargılamaya daha değinebiliriz. İlki, 1946’da yayınlanan ve derhal sansüre uğratılan Edmund Wilson’un Hecate Kontluğunun Anıları kitabıyla ilgilidir. Yayıncıları, müstehcen bir kitap yayınladıkları gerekçesiyle New York’ta üç yargıçlı bir heyet önünde yargılanarak mahkûm edildiler. Bunun üzerine savunma makamı, A.B.D. Anayasasının basın özgürlüğüne ilişkin birinci ve ondördüncü maddelerinin ihlâl edildiği savıyla üst mahkemelere başvurdular. İki üst mahkeme, alt mahkemenin kitabın sansür edilmesine dair kararını benimsedi ancak, anayasal noktayı dikkate almadı. Dava yargıtaya ulaştığında dört kişi lehte, dört kişi aleyhte olmak üzere mahkeme anayasal konuda eşit bir biçimde bölündü.

Roth-Alberts davası olarak bilinen ikinci önemli yargılama, 1957’de Yargıtay’daki anayasal sorunu da çözdü. Çoğunluk görüşü, «müstehcenliğin, anayasada belirtilen söz veya basın özgürlüğü kapsamına girecek toplumsal önemi taşımadığı» yönündeydi. Aynı zamanda, Amerikan mahkemelerinin benimseyeceği yeni müstehcenlik kıstası da ilan edildi. Buna göre kıstas, «bir bütün olarak ele alındığında, sözkonusu eserdeki ana temanın zamanın şartlarına göre ortalama bir insanda şehvet duygulan uyandırmaya yönelik» olup olmamasıydı. İngiliz-Amerikan yasalarına göre «müstehcen» kavramı ise şöyle tanımlanıyordu:

Tümüyle alındığında ağır basan yanı şehvet uyandıran şey, müstehcendir. Çıplaklığa cinselliğe veya dışkılamaya hayasızca ve marazi bir düşkünlük; ve bunların tasvirinde veya yansıtılmasında alışılmış edep sınırlarının ötesine hatırı sayılır bir geçiş, şehvet amaçlarına hizmet eder.

Mahkeme daha da ileri giderek, müstehcen malzemeyi, «şehvet duyguları uyandırma eğilimindeki malzeme» olarak tanımladı. Ancak, Amerikan Yasa Kurumu, bu tanımı «edebiyat, reklam ve sanatta hatırı sayılır bir erotizmi hoşgören bir toplum için gerçekçi olmayan bir biçimde geniş» bularak reddetti.

Roth-Alberts davası, “sert” pornografi kavramını gündeme getirmesi açısından önemliydi. Anayasa kapsamına girmediğine kanıt olmak üzere, söz konusu malzemenin, toplumsal değer taşımayarak cinselliği yalnızca cinselliği açısından lanse ettiği ileri sürülmüştü. Bu tanımın daha gelişkin biçimini ileri süren tanınmış antropolog Margaret Mead, sert pornografinin belirleyici öğesinin gerçekle değil, düşler ya da hayalle ilgili olduğunu ileri sürmüştür. Mead’e göre, pornografik malzemeyi belirleyen, sevilen ve seçilmiş bir diğer insanın varlığından bağımsız olarak, olgun olmayan, sapık ve bunak, kendine dönük istekleri yansıtmasıydı. •

Sert pornografinin sanrıya ve hayale dayandığı şeklindeki kavrayış, Pornografi ve Yasa adlı eserde olduğu gibi, psikologların bulgularıyla da desteklenmektedir. Bu eserde, sert pornografinin, insan yaşamının temel gerçeklerinden çok, erotik düşlerden oluştuğuna işaret edilmektedir. Buradan yola çıkarak, psikolog Kronhausens, pornografi ile edebiyat ve sanattaki erotik gerçekçilik arasında önemli bir bir ayırım yapmaktadır ve D.H. Lawrence’in Lady Chatterley’in Aşığı, Henry Millerin Yengeç Dönencesi, Edmund Wilson’un Hecate Kontluğunun Anıları, ve hatta Frank Harris’in otobiyografik Yaşamım ve Aşklarım gibi bir zamanlar tümü de «müstehcenlik» gerekçesiyle yasaklanmış olan nice eseri erotik gerçekçiliğin örnekleri olarak görmektedir.

Diğer yandan, Pornografi anlamındaki «Müstehcen» yayınlar, hiç değilse esas olarak, psikolojik uyarıcı işlevi için tasarlanmaktadırlar. Kronhausens’in bu konudaki tespitleri şöyledir:

«Müstehcen» yayınların çoğunluğunun, çoğu okurlar için öncelikle erotik bir uyarıcı görevi üstlendiği bizim açımızdan tartışma götürmez. Başlıca birkaç dildeki yüzlerce «müstehcen» eseri gözden geçiren yazarların izlenimi de bu yöndedir. «Müstehcen» kitapların uyarıcı etkisi, belirli bir doyum noktasına ulaşıldıktan sonra, giderek azalmaya yüz tutmaktadır. Görüş açısına göre, bunun şanslı ya da şansız bir gelişim olduğu söylenebilir. Yine de, yazarlığın «müstehcen»likle iyice içli dışlı olduğu böyle bir çalışmanın sonunda bile, araştırma ekibinin ne kadınları ne de erkekleri, bu tür yayınlara karşı tam bir bağışıklık kazandıklarını belirtemediler.

Aynı zamanda, Lady Chyatterleyin Aşığı gibi erotik realizm örneklerinin de cinsel tasvir bölümlerinde psikolojik uyarıcı olabileceğini kabul etmekle birlikte, yazarlar bu etkinin parfüm, belirli müzik türleri, giysi modelleri ve dikkat çekici kimi kozmetikler gibi günümüz toplumunun yaygın öğelerinden pek de farklı olmadığını savunmaktadırlar. Buradaki ayırdedici özellik, erotik pasajların uzun sürmemesi ve cinsel heyecanı arttırmak için giderek artan bir tempoya göre tasarlanmış olmamalarıdır. «Müstehcen» yayına damgasını vuran ve Yargıtay’ın Roth-Alberts davasında geçerli görerek anayasanın öngördüğü ifade özgürlüğünün sınırları dışında tuttuğu özellik de budur. Bu dava konusunda başyargıç şunları söylüyordu: «Sanıklar müşterilerin erotik ilgilerini uyandıracak metin ve grafik malzemeyi kullanarak bunu bir ticari sömürü aracı haline getirmektedirler. Şehvet duygularını aşağılık ve utanmaz bir biçimde kâr amacına alet etmektedirler… Eyalet ve federal hükümetlerin böyle bir davranışı anayasal olarak cezalandırabileceklerine inanıyorum.»

Roth-Alberts davasını izleyen dönemde, Yargıtay alt-mahkemelerce verilen üç sansür kararını bozdu. Sözkonusu malzeme, Güneşışığı ve Sağlık ve Güneş Dergisi adlı bir çıplaklar yayını, eşcinseller için çıkarılan Tek adlı bir dergi ve Aşkoyunu adlı bir Fransız filmiydi. Film, genç bir oğlanla aynı yaşlarda bir kız ve daha yaşlı bir kadın arasındaki cinsel ilişkileri konu alıyordu. Sansür kararını veren mahkeme şöyle demişti: «Öykünün erotik akışı, hiçbir sağlıklı sonuca yönlendirilmeden, sahneler boyunca sürüp gitmektedir. Görsel malzemede açıkça ima edilen cinsel birleşme dışında hiçbir şey eksik değildir ama bunlar da öyle anlamlı bir biçimde dışlanmıştır ki bizzat dışlanmaları daha da vurgulanmaları sonucunu doğurmaktadır.» Mahkeme kararma karşı çıkarken, Yargıtay mahkemenin müstehcenliği sığ bir biçimde yorumladığına işaret etti ve Roth-Alberts davası örneğini vurgulamakla yetindi. Yargılayın Roth-Alberts davasında konan kıstaslara göre cinselliği şehvet duygularını körüklemek amacıyla kullanmayan malzeme için Anayasanın ifade özgürlüğü güvencesini benimseme anlayışında olduğu seziliyordu.

İki yıl sonra, bir başka davada Yargıtay bir adım daha ileri giderek ideolojik müstehcenliğin sansüre uğratılmaması gerektiği kararma vardı. Sözkonusu dava, Lady Chatterley’in Aşığını konu alan bir Fransız filmiyle ilgiliydi. New York eyalet yetkilileri, üç sahnenin ahlaka aykırı olmasını ve ayrıca zinanın, kabul edilebilir, arzu edilir ve uygun bir davranış biçimi gibi gösterilmesini ileri sürerek filmi sansür etmişlerdi. New York yetkililerinin karşı çıktığı sahneler, seyisin Lady Chatterley’in bluzunun düğmelerini ve fermuarını açmasına yardım ederken bir yandan da eteğinin altından kalçalarını okşadığı ve kadının iç çamaşırları olmaksızın erkeğe yaklaştığı, bir de ikisi birlikte yatakta yatarken görüldükleri sahnelerdi. Yine de, Yargıtay mahkeme kararma karşı çıktı ve Anayasanın ilk maddesi gereğince düşünce özgürlüğü olduğunu ileri sürerek mahkeme kararını anayasaya aykırı buldu. Bazı yargıtay üyeleri, filmde müstehcen olarak nitelendirilebilecek hiçbir yan bulmadıklarını ve filmin kamuoyunda zinayı hoşgösteren bir anlam taşımayacağını vurguladılar. Yargıtay, filmin neden müstehcen bulunmadığı konusunda ayrıntılı bir açıklamaya gerek görmeksizin, «bu güç alanda her durumun özgül şartlarını dikkate alma» gereğine değinmekle yetindi.

A.B.D. yargıtayının bu kararlan, özellikle ideolojik müstehcenliğin anayasal korunmaya alınmasını aforoz eden sansür yanlıları arasında büyük bir tepkiyle karşılandı. Michigan’lı bir Kongre üyesi, Yargıtayın zinaya imza bastığım ileri sürdü. Bir dergi (American ]Y1tercury) yayınladığı iki makaleyle, anayasal uygulamadaki bu gelişimlerin muazzam bir Hristiyan aleyhtarı komplonun ürünü olduğunu iddia ederek bu komploda Yahudilerin ve komünistlerin parmağı olduğunu buyurdu. Bu iddia Kongre’de de destek buldu. Bir Kongre üyesi şöyle diyordu : «Komitemiz, pornografik yayınlarla, bu ülkedeki kökü dışarda bölücü ve anarşist mihraklar arasında bir bağlantı olduğu savını hiç de akla uzak bulmamaktadır.» Bir Georgia senatörü ise, aşırı liberal eğilimleriyle dillere destan olmuş ve kendisini insanların koyduğu yasaların üzerinde görmeye alışmış Yargıtay m, artık Tanrının yasalarını da çiğneyecek kadar ileri gittiğini savunuyordu.

1958’de yasaya yapılan bir eklemeyle, pornografik malzemeyi posta yoluyla gönderenlerin yalnızca postaya verilen eyalette değil, alman eyalette de cezalandırılabileceklerine ilişkin bir madde kondu. Amerikan Kongresinin, yüzyıl kadar önce pornografik malzemenin posta yoluyla gönderilmesini yasaklayan ilk kararlarından bu yana bunun ötesinde fazla bir önlem aldığı söylenemez. Ancak, zaman zaman araştırma komisyonları kurma dışında bu konuda ne yapabileceği de pek açık değildir. Pornografik malzemenin dağıtımını engelleme konusundaki yetki esas olarak eyaletlerde ve onların aracılığıyla yerel hükümetlerdedir. Alaska’dan Hawaii’ye kadar tüm eyaletlerde müstehcenliğe karşı yasalar konmuş fakat uygulamada bunlar «toplum kıstasları»na bağlı olarak büyük çeşitlemeler göstermişlerdir. Bu konuda en büyük hoşgörünün New York ve Los Angeles’te görülmesi belki de raslantı değildir ve bu iki eyalet erotik yayın ve posta işlerinin bütün ülkede en yoğun olduğu iki odak oluşturmaktadır.

Müstehcen yayınlara uygulanan «çağdaş kamu kıstaslarına kısaca bir göz atmakta da yarar vardır. Birliğin kurulduğu ilk dönemlerde, müstehcenlik konusunun ne kamu ne de tek tek kişiler açısından pek de önemli olmadığı anlaşılmaktadır. 1786’da, Londralı bir kitapçının, Massachusetts’den Fanny Hill’i isteyen bir müşterisine şöyle yazdığını görüyoruz: «Bir Zevk Kadınının Anıları’nı istiyorsanız, buraya gelen kaptanlardan birine başvurmanızı rica edeceğim. Mümkün olduğunca müşterilerime göndermek istemediğim bir yayındır.»

1821’de, Fanny Hill’in yine Massachusetts’teki tek bir kopyasının satışı nedeniyle dava açılıp «müstehcen» kavramının yasalaşması dışında, Amerikan iç Savaşı öncesinde pornografiyle ilgili pek az soruşturma açılmıştır. Kuşkusuz bunun nedeni okumayazma oranının pek düşük olmasıydı. 1842’de Gümrük Yasasına bir ekleme yapan Kongrenin, gümrük yetkililerini yalnızca «baskı» ve «resim»lere el koymaya yetkili kılmış olması ilginçtir. Kitaplar onbeş yıl sonrasına kadar bu listeye dahil edilmemiştir. Yüzyıl ortalarında okuryazarların sayısı hatırı sayılır derecede artmıştı ve gönüllü ahlak zabıtaları mantar gibi bitmeye başladı. Bunlar özellikle kitap eleştirmenleri arasından çıkıyor ve burunlarını saf pornografinin ötesinde bir sürü şeye sokuyorlardı.

Kongrenin yasal önlemler almasına yol açan, İç Savaşın kamuoyunun ahlak kıstaslarında yol açtığı rahatlama oldu. Kongrenin girişimi, Anthony Comstock’un kırk yıl boyunca «Edebiyat ve Sanat değil, Ahlak» sloganıyla sürdürdüğü kampanyanın da ilham kaynağı oldu. 1865’de, A.B.D. Posta Genel Müdürü orduya çok sayıda müstehcen resim ve yayın gönderildiğini ileri sürdü ve bunun üzerine Kongre posta yoluyla müstehcen malzeme gönderilmesini yasakladı. Sekiz yıl sonra ise, büyük çapta Comstock un çabaları sonucu, kapsamlı bir müstehcenlik yasası çıkarıldı. 1958’de yapılan son eklemeyle birlikte, Comstock’un damgasını taşıyan bu yasa hâlâ yürürlüktedir. (1964’te ç.n.)

Comstock’un ilk örneğini oluşturduğu Günah Dernekleri ve Gözleme izleme Dernekleri, pornografiye karşı dörtnala fakat her zaman pek de başarılı olamayan bir savaş verdiler. Sorun, ifrata kaçmaları ve yaşın yanında kuruyu da yakarak kaliteli edebi eserleri yasaklatmayı başarabilmeleriydi. Tipik bir örnek, Comstock’un, Bernard Shaw’un İnsan ve İnsanüstü adlı eserini, 1905’te New York Kütüphanesinden kaldırtmasıdır. Shaw’un buna yanıtı şu oldu: «Comstockculuk şu anda, Amerika aleyhine osla bile, bütün dünyanın önde gelen espri kaynağıdır. Avrupa böyle şeyler duymaktan hoşlanır. Amerika’nın bir taşra ülkesi olduğu, ikinci sınıf bir kırkasaba uygarlığı olduğu yolundaki eski Kıtanın kökleşmiş inancı böylece pekişmektedir.» 1920’lerde, Boston Gözleme ve İzleme Derneği sekreteri, Comstock’un ölümü üzerinden on yıldan fazla geçmişken, onun öznel müstehcenlik kıstasını tipik bir biçimde dile getiriyordu. «Bir romancının, John Mary ile yattı ve Mary’nin bir bebeği oldu demesi kabul edilebilir ama, John’un, Mary’nin duygularını uyarmak için giriştiği herhangi bir hareketi tasvir etmeye giriştiği an, kitap müstehcendir ve ben onu yasaklarım.»

Bundan sonraki on yıl içinde, Gümrük sansürüne karşı tepkiler, neredeyse sansürün kaldırılmasını sağlayacak aşamaya ulaştı. New Mexico senatörü Cutting, gümrük yasalarının yeniden gözden geçirilmesi sürecinde, müstehcen yayınlar hakkındaki gümrük yasağının kaldırılması için bir öneri verdi. Ancak, Utah senatörünün başını çektiği muhalefet muazzam bir kampanya açarak önerinin kabulünü önledi. Sağlanabilen tek ödün, «edebi veya bilimsel değeri kanıtlanmış klasiklerin veya kitapların, ticari amaçla olmamak üzere» sınırlı ithaline izin verilmesi oldu. Bu da, yasal ve akademik çevrelerin giderek artan baskısı sonucu kaçınılmaz olmuştu.

Ulysses örneğinde yasal sınırların yeniden belirlenmesi, daha geniş özgürlüğe, daha fazla pornografiye ve sonuç olarak sansür için daha fazla baskıya yol açtı. F.B.I.’dan bir yetkili, pornografinin seks suçlarına yol açtığını bar bar bağırıyordu. Bu feryat, ülkenin her yanındaki sayısız polis müdürlüğünde yankılar buluyordu. «Pornografi o kadar çok suçlu yaratıyor ki onları tıkmaya hapishane yetiştiremiyoruz» diye haykırıyordu polis yetkilileri. Mickey Spillane’in seks ve sadizm karışımı cep kitaplarını yirmidokuz milyondan fazla Amerikalının okuduğu iddia ediliyordu. Bir süre sonra, Kongre duruma el koyarak bir araştırma komisyonu kurdu. Bu komisyonun 1952’de yayınladığı raporda şu görüşlere yer veriliyordu : «Pornografi müthiş bir ticari girişime dönüşmüştür. Kâr dürtüsünün tüm edep ve beğeni kıstaslarını silip süpürerek yerine düşük ahlak anlayışlarım geçirmesi öyle bir düzeye ulaşmıştır ki, yalnızca ulusal bir utanç tablosuyla değil, aynı zamanda toplum sağlığını tehdit eden bir felaketle karşı karşıyayız. Başlangıçta bilinen eserlerin kopyalan olarak çıkan cep kitaplan furyası, şehveti, ahlaksızlığı, pisliği, sapıklığı ve kokuşmuşluğu besleyen koskoca bir ortama dönüşmüştür.» Komite pornografiyi üç gruba bölüyordu: cep kitaplan, dergiler ve karikatürler. Çıplaklık dergileriyle, «güzel erkek vücudu» sloganıyla eşcinsellik propagandası yapan yayınlar da lanetleniyordu.

Daha sonraki yıllarda da Kongre araştırma komiteleri kurulmaya devam edildi. 1960’da, bu komitelerden birinde Keating adlı bir yasal danışman güçlü bir kampanya başlattı. Bir Kongre üyesi Keating’i, «tüm ülkede yurttaşların ‘saygın edebiyat’ için örgütlenmeleri, pislik ve rezalet tüccarlarına karşı güçlü bir mücadele vermeleri yolunda» olağanüstü çabalar harcamış biri olarak tanımlıyordu.

Daha önceleri Amerikan yüzme şampiyonu ve donanma pilotu olan Keating, cinsellik ve pornografiyle ilgilenen bilim adamlarına karşı da bir savaş başlattı. Psikologların ve psikiyatristlerin, bu malzemenin zararlı olmadığı ve hatta yararlı olduğu yolundaki bulgularına şiddetle çatıyordu. Kinsey gibilerinin, bir avuç seçilmiş kişi üzerinde yaptıkları araştırmalarla kimi sonuçlara varıp, bunları bir de «bilimsel» çalışma adıyla kamuoyuna yutturmalarına ateş püskürüyordu. Eberhard ve Phyllis Kronhausen’lerin de, kirli düşüncelerini ve sapık fikirlerini saygın kişiler arasında yayabilmelerini akılalmaz buluyordu. Şöyle diyordu :

Kronhausen’ler ve şürekaları, öyle sanıyorum ki, düşünülebilecek en müstehcen pisliklerden alıntılar yaparak yazdıklarının geniş kamuoyunda ilgi uyandırmasına çalışıyorlar. Yaptıklarına kabataslak şöylece bir bakmak bile, hiçbir bilimsel kaygıları olmadığını açık seçik ortaya serecektir. Amaçları, ortalama bir gazete bayii tutkununun cinsel dürtülerini uyarmak ve kendi garip psikolojik sonuçlarına yaygınlık kazandırmaya uğraşmaktır.

Bana öyle geliyor ki bu insanlar suçluluk duygularının toplumsal kısıtlamalardan kaynaklandığını sanmakta ve çareyi kısıtlamaları kaldırmakta bulmaktadırlar. Örneğin, mastürbasyon yapma alışkanlığını edinmiş bir çocuğu, belki de zor bir yol olan, bu alışkanlığını durdurarak veya yok ederek değil, fakat, eğer mastürbasyon yapması gerekiyorsa, bunun bir suç olduğu şeklindeki derin dini ya da diğer duygulardan kurtararak rahatlatma yolunu seçmektedirler.

Keating daha sonra, kendi eyaleti olan Ohio’da, bu tür gazete bayilerine karşı nasıl bir savaş açtıklarını Ve «Saygın Edebiyat için Yurttaşlar» örgütlenmesi sayesinde Ohio nun en büyük gazete ve dergi bayilerinden birini müstehcenlik suçuyla tutuklattırdıklarını anlatıyordu. Bu sayede tam 16,000 müstehcen dergi, resim ve kitaba da el konmuştu.

Bunu izleyen yargılamada, sanık 400 dolar para cezasına ve altı ay hapis cezasına çarptırıldı. Hapis cezası tecil edildi ve neyse ki, yargılamada, uzman tanık olarak bir de psikolog dinlendi: Elbette bu psikolog, Kinsey veya Kronhausen’ler gibi «sansasyonalist» (duyumcu) birisi değil, Cincinatti Üniversitesi Psikoloji Bölümü başkanı olan saygın (!) bir bilim adamıydı. Şöyle diyordu :

«Tüm dergilerin, resimleriyle ve metinleriyle ayrıntılı bir incelemesini yaptım. Şok geçirdim. Üniversitede, anormal davranışlar üzerine ders kitaplarımız var ancak biz bunları kilit altında tutarız. Yalnızca üst sınıflardan öğrenciler sınırlı bir biçimde kullanabilir bunları. Ve işte bu dergilerde, bizim ders kitaplarımızdaki örnekleri fersah fersah geride bırakacak nice anormal cinsel davranışın resimleri ve öyküsü vardı ki üstelik bunlar ortalık yerde, gazete bayilerinde satılıyordu çocuk büyük herkesin ulaşabileceği bir biçimde :»

Bu başarıların, saygın bir edebiyat için yurttaş komitelerinin emekliye ayrılması için yeterli olup olmadığı sorusunu ise Keating şöyle cevaplıyordu: «Elbette ki hayır! Bizim çabamız sürekli olmak zorundadır. Şimdilik beş ya da on yıllık bir program öngörüyoruz. Şimdi faaliyetlerimizi eyaletler ölçeğinde sürdürüyoruz ve ülke çapında yaygın bir örgütlenmeyi hedefliyoruz.» Tahmin edileceği üzere, Keating çalışma sonuçları konusunda gayet iyimserdi. «Köşedeki beyaz saçlı ufaktefek gazete bayii özgürlüğün bir savunucusu olmayıp en iğrenç ve kanserli bir pisliğin yayıcısı olduğunu kavradığı an, içini kemiren bir kurtla başbaşa kalacaktır.»

Keating ve yandaşlarının şanlı mücadelesine karşın gazete bayii «kurdu» hiç de ortalıklarda görünmedi. En azından, Kinsey ve Kronhausen’lerin eserleri, Ohio’da bile, gazete bayilerinde yoğun bir biçimde satılmayı sürdürdüler.

Amerika’da bu gelişmeler olurken, İngiltere’de de liberalleşme yönünde eğilimler gözleniyor ve müstehcenliğin yeni bir yasal kıstası uygulamaya başlıyordu ancak bunun etkileri, A.B.D.’deki Roth-Alberts davasındaki kadar geniş olmadı. Daha önce de kısaca değinildiği gibi, 1959 Müstehcen Yayınlar Yasası, yeni bir kıstas getiriyordu. Ancak, giriş bölümünde de belirtildiği gibi, bu yeni yasa «pornografi yasasını güçlendirme» amacıyla çıkarılmıştı. Eski Hicklin kuralının yerine geçen bu yeni kıstas, bir eserin müstehcen sayılabilmesi için, bir bütün olarak etkisinin, eseri görebilecek olan kişileri baştan çıkarıcı ve yozlaştırıcı olmasını şart koşuyordu.

Yasa aynı zamanda kitapçılara «masum satış» yaptıkları şeklinde bir savunma olanağı ve yayıncılarla yazarlara ise edebi veya diğer erdemlerin ileri sürülebilmesi olanağı tanıyordu. Yayıncılarla yazarlara, yargıç önünde, kitabın «imha emrine» karşı çıkma hakkı da tanınıyordu. Önceden, kitabın mahkumiyetine dair ilk haber alabilecekleri kaynak, yalnızca gazetelerdi. Mahkumiyet durumunda verilecek cezalara da sınır getirildi. Kısa yargılamalarda, para cezası 100 İngiliz Sterlini ve hapis cezası da altı ayla sınırlandı. İddianame ile yapılan yargılamalarda ise para cezası sınırsız olmakla birlikte, hapis cezası üç yılı geçemeyecekti. Soruşturma açma sürelerine de sınır getirilerek, ilk dava türü için on iki ay ve İkincisi için de üç yıl olarak belirlendi.

Diğer yandan, polisin müstehcen yayımlar bulundurduğundan kuşkulanılan yerleri arama yetkileri güçlendirildi. 1857 yasasına göre, yargıcın mahkumiyet kararı verebilmesi için, polisin, sözkonusu yayının satışının yapıldığını kanıtlaması gerekiyordu. Bu madde, polisin, elinde büyük pornografik yayın stokları bulunan toptancılardan alış veriş yapmanın çok zor hatta imkânsız olduğunu ileri sürerek daha geniş arama yetkileri talep etmesi nedeniyle değiştirildi. Böylece yeni yasa, erotik eser koleksiyoncularını bir dereceye kadar rahatlattıysa bile (kaldı ki, onların malzemesine de sık sık el konması önlenemedi) sahafların ve antika kitapçıların durumu büsbütün beter oldu. Bunlar, bilimsel çalışma ve araştırma için kamu kurumlarına veya kütüphanelere erotik kitaplar sağlıyor olsalar bile, polis aramaları karşısında büsbütün çaresizliğe itildiler.

Bu tür uygulamaların en talihsiz bir örneği, 1951’de Dorset yöresinde antika kitap işiyle uğraşan birinin başına geldi. Polis, antikacının evinde yirmidört antika kitaba ve orijinal suluboya resimler içeren bir dosyaya el koydu. Kitaplardan, Lady Chatterley’in Aşığı romanının sansürsüz iki İngilizce nüshası dışında diğerleri Fransızcaydı. Yine de onbeş kitap ve suluboya resimler için imha kararı verildi. İmha kararı verilen kitaplardan biri 1816’dan kalma tek nüsha bir antikaydı. Kitapçının talebi âzerine bunun Müzeye yollanmasına karar verildi. Ne yazık ki diğerleri alevlere teslim edildi. Kitapçının, müşterilerinin çoğunun bilim adamları olduğunu ve Dr. Kinsey’in Cinsel Araştırmalar Enstitüsü için kendisini erotik eserlerin araştırılmasıyla görevlendirdiğini söylemesi hiçbir işe yaramadı.

Yeni yasanın yürürlüğe girdiği ilk aylardaki ilginç yargılamalardan birisi Lady Chatterîey’in Aşığının «Penguin» yayınlarınca yapılan sansürsüz basımıyla ilgiliydi. Belki de ilk kez, kitabm edebi değeri yargıç önüne çıkarıldığından, bu aynı zamanda yasanın getirdiği yeni hükmün de bir sınanmasıydı Kitabın edebi değerleriyle ilgili sayısız uzmanın dinlenmesinden sonra, jüri beraat karan verdi. Kitabın yayınının, Yasanın deyimiyle «kamu yararına» olduğuna, bilim, edebiyat, sanat ve eğitimin çıkarları doğrultusunda olduğuna karar verildi. Ancak «suçsuz» tanımının, eserin müstehcen olup da bunun haklı bulunduğunu mu, yoksa eserin müstehcen sayılmaması gerektiğini mi belirlediği, asla açıklığa kavuşamayacaktır.

Papa IX. Pius’un, bir zamanlar bir yazarın kitabının satışını desteklemesi istendiğinde, şaka yollu, kitabı Yasak Eserler Listesine koymaya söz verdiği söylenir. Normal olarak izin verildiği zamankinden daha tatlı olup olmadığı tartışma götürür ama, yasak meyva her zaman için çekicidir. Pornografiye gelince, cazibesinin önemli bir bölümünün pek çok ülkede konan yasal kısıtlamalardan geldiği, dağıtımındaki gizemli yöntemlerin ve ortalama bir müstehcen yayın okurunun tattığı serüven duygusunun bunda payı olduğu kuşkusuzdur. İngiliz sosyolog Geoffrey Gorer’in deyimiyle, «pornografiden tad almak evlilik dışı cinsel faaliyetin bir biçimi olduğuna göre, malzemeyi ele geçirmek için kuralların çiğnenmesi de olayın zevkli yanlarından biridir.»

Din adamları, politikacılar, polis ve diğer saygıdeğer kişiler pornografiyi haşin bir dille suçlamayı sürdürmekte ve özellikle pornografik yayınlarda yansıtılan cinsel aşırılıkların ve ahlak bozukluklarının, yasal sınırlamaların dışında kalmakla birlikte aynı eğilimleri besleyen yan pornografik kitap, dergi, film ve reklamların suç işlemeyi arttırdığını ileri sürmektedirler. Bir İngiliz piskoposu, pornografik malzemenin satışını engellemek için harcanacak enerji ve paranın, hapishaneleri Islah etmek için harcanacak olandan çok daha iyi bir yatırım olacağını ilan ederek iş çevrelerine çağrılar yapacak kadar ileri gitmekteydi. «Önlemek, tedavi etmekten daha iyidir» diyor ve ucuz romanların, açıksaçık dergilerin, müstehcen kartların yasaklanması için bir seferberlik talep ediyordu.

Piskoposun uzun tiradına alkış tutan İngiliz ve Amerikalı işadamlarından kaçının «kirli» şakalar yapmadığı ve hatta «pis» kartlardan biriktirmediği ayrı bir sorun. Ancak, Piskoposun girişimi, yanlış varsayımlardan yola çıkan nice kişinin davranışına da bir örnek oluşturuyor. Bu varsayımların temeli, haram cinsel ilişkiye girmek için bitmez tükenmez bir eğilim olduğu ve pornografi okumanın bu eğilimi hemen hayata geçirmekle sonuçlanacağı sanısıdır.

Bu görüşü kanıtlamak için veriler olduğu söylenemez. New York Belediye Başkanı Jimmy Walker’ın bir zamanlar dediği gibi, bir kitabın bir kadının ırzına geçtiği ne zaman duyulmuştur? Casanova’nın arasıra kadınlarından birisine Aretino’nun Soneleri’nden resimler gösterdiği doğru olabilir ama bu erotik bir yanıt almaktan çok bilgilendirme içindir.

Pornografiyle suç arasındaki ilişki konusunda pek çok şey söylenmiştir ama bunlar temellendirilmiş olmaktan uzaktır. Bir İngiliz yasaklanmış kitaplar otoritesinin belirttiği gibi, bu ilişkinin nedensel bir ilişki olduğu şeklinde bir sonuç çıkarılamaz. Onbeşinci yüzyıldan sadist bir çocuk katilinin, kendi çürümüşlüğünü Suetonius’u okumasına bağladığı biliniyor. Ancak, Roma tarihinin milyonlarca öğrencisi aynı şeyleri okumuş ve hiç de aynı davranışa girmemişlerdir.

Çoğu pornografik malzeme kötü yazılmış, kötü üretilmiştir ve itiraf etmek gerekirse, antropolojik ya da sosyolojik açıdan değerli olmakla birlikte, edebi bir değeri de yoktur. Uzun vadede, bu konuyu eğitim düzeyinin ilerici bir biçimde yükselmesine ve kamuoyunun damak tadına bırakmak; çocukların ve gençlerin çıkarma olmak üzere asgari bir denetimin dışında, hiçbir genel yasal sınırlama koymamak belki de en iyisidir. Pornografi, gizlilik ve tezgâh gerisi yöntemleriyle yeşerir. Viktorya dönemi gibi baskının ve cinsel yasaklamaların doruğunda bir dönemde, pornografinin zararları da en uç noktadaydı. Giderek daha geniş kabul gören akılcı bir cinsel eğitim sayesinde, yalnızca tiksinti ve bulantı uyandırabilecek olan değersiz ve çirkin pornografik malzemenin, talep yetersizliği nedeniyle giderek ortadan kalkacağı ve yerini iyi yazılmış, estetik eserlere bırakacağı beklenmelidir. Bu yazının göstermeye çalıştığı gibi, kötü pornografinin yanısıra, iyi, hiç değilse iyi yazılmış pornografi de vardır ve değişen toplumsal tavırla giderek daha genel bir kabul görmektedir.

İngiliz edebiyat eleştirmeni Walter Allen’in deyimiyle, «pornografinin hangi anlamda, ya da ne zaman yozlaşmaya yol açtığını ya da açıp açmadığını bilmiyoruz. Tüm söyleyebileceğimiz, kadınların ve erkeklerin, şu ya da bu nedenle gerçek hayatta ulaşamadıkları cinsel düşleri olduğu sürece, pornografi daima var olmuştur ve var olacaktır.»

Sh:131-137

 
Kaynak: H. Montgomery Hyde, Pornografinin Tarihi, Türkçesi: FERİDE CİÇEKOĞLU, Kalem, Şubat 1986, Ankara

 

 

 

PORNOGRAFİ NASIL SANAT OLDU?

 PORNO BAĞIMLILIĞI

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s