ALEVÎLİK

Hzl: Prof. Dr. Süleyman ULUDAĞ

Anadolu Kızılbaşlığının kökü yüzeysel de olsa 1252-1334 yıllan arasında Erdebil’de yaşamış olan Safeviyye veya Erdebiliyye diye anılan Sünnî bir tarikatın kurucusu Şeyh Safiyuddîn’in torunu Hoca Ali’ye (ö. 1429) dayanır. Şeyh Safiyyuddîn ve oğlu Hoca Sadrettin (ö. 1393) zamanında Sünnî karakterini koruyan bu tarikat Hoca Ali zamanında Şiî bir eğilim göstermeye, böylece bâtınî-Şiî zümreleri çevresinde toplayıp güçlenmeye başladı. Hoca Ali’den sonra oğlu İbrahim (ö. 1447) ve torunu Şeyh Cüneyd (ö. 1460) zamanında söz konusu eğilim, daha da arttı ve siyasî bir harekete dönüştü.

Şeyh Cüneyd Azerbaycan’ın çeşitli bölgelerine, Doğu Anadolu’ya, Suriye’ye birçok propagandacı mürid göndermiş, bir ara Karaman’a sığınmış, burada tutunamayınca Trabzon Rum Devletini yıkarak yerine bir sultanlık kurmak istemiş, bunu başaramayınca oniki bin silahlı müridi ile Kafkaslar’a saldırmış, Şirvan hükümdarı Halil ile girdiği çatışmada öldürülmüştü. Kendisinden sonra yerine geçen oğlu Haydar bu yöndeki çalışmalarına devam etmiştir. Şeyh Haydar mürîdlerine oniki dilimli kızıl bir başlık giydirmiş, üzerine yine kızıl bir sarık sardırmış, bundan dolayı bu hareketin mensupları Kızılbaş olarak anılmıştır. Babasının intikamını almak üzere Şiran’a yürüyen Haydar, çıkan çatışmada ölünce (ö. 1488) bir karışıklık dönemi yaşanmış, daha sonra Safavî hareketinin başına Şah İsmail (ö. 1524) geçmişti. Koyu bir Şiî olan Şah İsmail 1500 (veya 1501)’de Safevî devletini kurmuş, ezanı değiştirmiş, hutbelerde Hulefa-i Râşidin’e lânet edilmesini emretmiş, Sünnîler’e ait pekçok tekkeyi yıkmış, yakmış, birçok Sünnî’yi öldürtmüş, böylece o zamana kadar % 65’ten fazlası Sünnî olan İran sahasını zorla Şiîleştirmeye koyulmuştu. Şah İsmail 1511’de Sünnî bir hükümdar olan Özbek Şeyban’ı Horasan’da yenerek harekâtını Orta Asya’ya doğru genişletmiş, Irak üzerine yürüdüğü esnada Şah Kulunu (Şeytan kulunu) Osmanlılar’a karşı ayaklandırmış, 1514’te Yavuz Sultan Selime yenildikten sonra kendini içkiye vermişti. Bundan sonra bir daha harekete geçme imkânını bulamadı. Yerine geçen oğlu Tahmasb (ö. 1576), torunu İsmail (ö. 1578), M. Hudabende (ö. 1588), I. Abbas (Ö. 1629) onun yolundan yürüdüler ve Safevî devletini bir millî İran devleti hâline getirdiler. Bu dönemde İran’daki Kızılbaşların tamamına yakın kısmı Şiîleştiği halde Osmanlı ülkesindeki uzantıları Kızılbaş kimliklerini korumuşlar ve Şiîleşmemişlerdir.

Özellikle Hoca Ali ile başlayan Şiî eğilim Şeyh Cüneyd ile siyasî harekete dönüşmüş. Haydar zamanında Kızılbaşların baymağı sayılan oniki dilimli kızıl başlık kabul edilmiş, Şah İsmail de Safevî devletini kurmuştu. Şah İsmail sadece bir devlet adamı, bir hükümdar değildi. Aynı zamanda güçlü bir şairdi. Türkçe söylediği şiirlerinde ortaya koyduğu Kızılbaşlık inançları bu hareketin yayılmasında ve yaşamasında etkili oldu. Yedi ulu şairden biri olarak kabul edilen Şah İsmail’in şiirlerini bugün de Alevîler özellikle cem âyinlerinde ve semahlarda zevkle okunmaktadırlar.

Alevîler’e verilen isimler

Şeyh Haydar döneminden itibaren Kızılbaş olarak tanınan ve Sünnîler tarafından Rafızî (Heterodoks) olarak kabul edilen bu zümreye çeşitli yerlerde değişik isimler verilmiştir. İran sahasında zaman zaman, “Ehl-i Hak”, “Karakoyunlular”, “Şamlular”, “Abdal beyliler”, Gulya’î“, “Guran“, “Millîler”, Horasan’da, “AliAllahîler” gibi isimler almışlardı. Anadolu’da kendilerine ilk zamanlarda “Kızılbaşlar” (Surh-serân), “Şah Safî süreği” (Sürek: Zümre, cemaat, sürü), “Sofu sürekleri”, “Şah Sevenler”, “Râfizîler“, “Tavşan yemezler” gibi isimler verilmişti. Bele hâkim olmayı esas alan ve zina yapmaya düşkün olma sebebi sayan Kızılbaşlar’a, haksız bir suçlama olmakla beraber, İran’da: “Çerâğ Kuşân“, Anadolu’da: “Mum söndürenler” denilmiştir. Bu ifâde, Kızılbaşlık ortaya çıkmadan önce mukannaiyye gibi bazı aşırı Şiî-bâtınî zümreler içinde kullanıldığına göre daha sonra bu nitelemenin yersiz olarak Kızılbaşlar hakkında da kullanıldığı anlaşılmaktadır.

Anadolu’da çeşitli bölgelerde ve çeşitli zaman dilimleri içinde Kızılbaşlar’a daha başka isimler de verilmiştir. Akdeniz ve Ege bölgesinde orman ve ağaç işleriyle uğraştıkları için: “Tahtacılar,” “Çepniler” (Oğuzların bir kolu, Sünnî Çepniler de var). “Sıraçlar” (Tokat, Sivas’ta), “Sırtı sarılar” vs. gibi isimler verilmişti. XIX. asra kadar Kızılbaşlar Alevî olarak anılmazlardı. O zamana kadar sadece Hz. Ali soyundan gelen ve büyük çoğunluğu Sünnî olan kişilere veya Hz. Ali’ye nisbet edilen bir tarîkat koluna bağlı olanlara Alevî denilirdi.

İsimlerin İçeriği

Alevî zümrelerin sadece isimleri farklı değildir. Büyük bir Sünnî okyanusunda küçük adalar hâlinde birbirleriyle bağlantısız yaşayan Alevîlerin inanç esasları, ibadet şekilleri ve yaşama tarzları da birbirinden çok farklıdır. Hatta bunlar arasında ortak noktalar bulmak da kolay değildir. Her bölgedeki Alevîler kendilerine göre bir Alevîlik biçimini meydana getirmişlerdir. Hatta İran kökenli, Kürt kökenli, Arap kökenli ve Türk kökenli Alevîler arasındaki ortak noktalar, Ehl-i Beyt, Ali, oniki imam, muharrem, Kur an, Muhammed gibi içi boş olan isimlerdir. Bu isimlere her Alevî zümre kendine göre bir anlam vererek içini doldurmaya çalışmıştır. Bu yüzden Alevî zümrelerde etnik kökenlerden ve farklı bölgelerdeki değişik kültürlerden ve kültlerden (cult: İnanç, tapınma) gelen unsurlar ağır basar ve belli bir Alevî zümrenin kimliğini daha çok bu unsurlar belirler. Bu sebeple İran’da, Anadolu’da, Irak’ta ve Suriye’de tekdüze bir Alevîlik’ten söz edilemez. Alevîlik ne bir din, ne bir mezhep, ne bir tarikattır. Alevîlik, birbiriyle çok az ilişkili olan çeşitli zümrelerin oluşturduğu bir topluluktur. Bunun topluluk olması bile teoriktir. Bundan dolayıdır ki, Alevî zümreler, şimdiye kadar kimliklerini belirleyen ortak bir tanımda anlaşamamışlar, bizzat kendileri bile kendilerini ittifakla tanımlayamamışlardır.

Alevîlerin Alevîliği Tanımlamaları

Çeşitli Alevî topluluklarından birine göre: “Alevîlik, Muhammed-Ali yoludur”, diğerine göre: “Alevîlik, bir kültürdür,” bir başkasına göre: “Alevîlik, folklordur,” başka bir zümreye göre: “Alevîlik, bir yaşam biçimidir,” bazılarına göre: “Alevîlik solculuktur,” bir başkasına göre: “Alevîlik İslâm’ın Türk ırkına özgü yorumudur…” Saz, söz, şiirdir, insan sevgisidir (hümanizm), laikliktir, Atatürkçülüktür v.s. Alevîliğin hüviyetini belirtmek için bu kadar çok, birbirinden farklı, her anlama çekilebilen elastikî tanımlar ortaya atılmıştır. Yukarıda anlatıldığı gibi bir bakıma bu tanımların hepsi doğru, bir bakıma yanlıştır.

Sapmaların Arka Plânı

Alevîliğin çok genel bir biçimde ne olduğunu anlamak için bugün Alevî diye nitelenen bölgelerde İslâm’dan önce yaşayan halkların önce kültürlerine ve dinlerine (kültlere), sonra da aynı bölgelerde İslâm’ın yayılmasından sonra ortaya çıkan Sünnîlik dışı mezheplere ve tarikatlara bakmak lâzımdır. İslâm’dan evvel bu sahalarda Zerdüşt (ö. M.Ö. 551) (Mecûsîlik, Mazdeizm), Mânî (ö. M.S. 274), Mazdek (ö. M.S. 528) (Mazdekcilik) dinleri, Hıristiyanlık, ayrıca çeşitli mezhepler, mistik akımlar, gizli cemaatlar ve bölgesel inançlar yaygın bir halde bulunuyordu. Mısır, Suriye, Irak ve Güney Doğu Anadolu gibi yerlerde helenistik felsefe etkili idi. Müslümanların bu bölgeleri ve ülkeleri ele geçirmesiyle söz konusu inanç grupları ve felsefe akımları ortadan kalkmadı. Şekil değiştirerek ve İslâmî bir renk alarak varlıklarını sürdürdü. Bunun sonucu olarak Mısır’da Bâtmîler (Fâtimîler), Bahreyn’de Karmatîler, Lübnan’da Dürzîler, Suriye ve Güneydoğu Anadolu’da Yezîdîler, Nusayrîler, İran’da Hasan Sabbah grubu (Ta’lîmiyye) gibi İslâm’dan sapan ama Müslüman olduklarını söyleyen birtakım akımlar ortaya çıktı.

Daha sonra Amasya’da Baba İlyas (ö. 1240) ve Baba İshak hareketi görüldü. Bunu Hacı Bektaş-ı Velîye (ö. 1271) nisbet edilen Bektaşî tarikatının kuruluşu izledi. Fazlullah Hurûfî’nin (ö. 1398) kurduğu Hurûfılik ile Mahmud Pasihan’ın (ö. 1427) kurduğu

Noktarîlik gibi Râfizî tarikatlar İran’da yayıldı, etkileri Anadolu’da da görüldü. Haydar Tunî’ye (ö. 1426) nisbet edilen Haydariyye hareketi ile Seyyid Ahmed Felah’ın (ö. 1462) Irak’ta başlattığı Muşa’şaalar hareketi, özellikle merkezi Sebzrar olan Hasan Curî’nin (ö. 1342) Curiyye (Derrişân, Serbedârân) hareketi Safevîler’in ve Kızılbaşlığın ortaya çıkmasından evvel görülen etkili Şiî hareketleri idi. Tasavvufa, tarikata, Şiî-bâtınî zümrelere dayanarak iktidar mücadelesine giren, bazan da sultan veya emirlerle işbirliği yapan bu hareketlerde aşırı Şiîlik eğilimler ağır basıyordu. XV. yüzyılda Kızılbaşlık hareketi ortaya çıkmadan evvel Azerbaycan’da, İran’da, Irak’ta ve Anadolu’da durum bu idi. Kızıl başlık sözü edilen akımlardan etkilenmiş ve onlardan pekçok unsur almıştır. Kızılbaşlığın tarihî, dinî ve itikadî arka plânı budur.

İslâm’dan Sapmanın İki Türü

Ehl-i Sünnet Hz. Peygamber ve Sahabesi çizgisinde gelenekle re sıkı bir şekilde bağlı bir İslâm anlayışının temsilcisi olduğu kanaatında olduğu için kendisinin dışında kalan mezhepleri İslâm çizgisinden az veya çok sapmış (ehl-i bid’at, ehl-i dalâlet) olarak kabul eder. Bunları da ikiye ayırır. Esasta İslâm çizgisinden sapmış olmakla beraber, Müslüman olarak kabul edilen ve kendilerine Müslümanlara uygulanan hukuk tatbik edilen mezhepler, Mu’tezile, hâricîler (bunların bazı aşırı kolları müstesna) ve Şiâ’dan Zeydiyye, İmâmiyye (Ca’ferîler). Bunlar Allah’a, meleklere, peygamberlere, kitaplara, âhirete inanma, namaz kılma, Ramazanda otuz gün oruç tutma, hacca gitme ve zekât verme konusunda Sünnîler’den çok farklı düşünmezler. Bunlara İslâm’daki ehl-i bid’at ve ehl-i dalâlet (Heterodox, heterodoxy) denir. Ehl-i Sünnete göre bunlar kıblesiz, Kâbe’siz, mezhepsiz, namazsız, abdestsiz ve Râfizî (heretik) değillerdir. Ehl-i Kıble ve Ehl-i Salâttırlar. Sünnîlerle birlikte aynı Kıbleye yönelir, aynı Kâbe’nin çevresini tavaf ederler. Bid’at ve dalâlet olsalar bile Müslümandırlar, İslâm ümmetinin bir parçasıdırlar.

Ehl-i Sünnet, Müslüman olduklarını söyleseler bile Bâtınîleri, Karmatîleri, Dürzîleri, Yezidîleri, Ta’limiyyeyi, Müelliheyi, Haşşâşîni, İslâm’ın dışında görür. Bunlara mülhid, râfizî, zındık, gâlî (heresy, heretic) gibi sıfatlar verilir. Bunlarda hulul, ittihad, teşbih, tenasüh gibi inançlar esastır. Ayrıca günde beş vakit namaz kılmanın, Ramazanda otuz gün oruç tutmanın, zekât vermenin ve hacca gitmenin farz olduğuna da inanmazlar. Hacca gitmedikleri için Ka’be’leri, namaz kılmadıkları için kıbleleri yoktur, kıblesiz ve Kâbe’sizdirler. Gusül abdestini de bilmezler. Bazen Hz. Ali’yi bazen de imamları karşılaştırırlar, âhiret yerine de tenasühe inanırlar.

Ilımlı ve Aşırı Şiî Zümreleri

Biri ılımlı, diğeri aşın (Gâlî, Râfizî, heretic) olmak üzere Şiîler ikiye ayrılır. Yemen’deki Zeydiye Şiîleriyle başta İran olmak üzere Irak, Lübnan, Afganistan, Körfez ülkeleri, Pakistan ve Anadolu İğdır gibi ülkelerde mensuplan bulunan İmâmiyye Şiîleri (Ca’feriyye) ılımlı Şiîlerdir, bunların kıbleleri ve Kâbe’leri vardır.

Gulât denilen aşırı Şiîler çok erken bir önemde, daha Hz. Ali hayatta iken ortaya çıkmışlardır. O zaman bunlara Müellihe, yani Hz. Ali’nin tanrılığına inananlar deniliyordu. Daha sonra bunlara Ali İlâhîler veya Ali Allahîler de denilmişti.

Keysâniyye, Muhtâriyye, Hâşimiyye, Beyaniyye, Rizâmiyye, Hurremiyye, Mukannîa, Bâtıniyye Haşşâşîn (Esrarcılar) (Seb’iye, ta’limiye, İsmailiye) Sebeiyye, Muğîriyye, Mansuriyye, Huttabiyye, Keyyâlî-ye, Hişâmiyye, Nu’mâniyye, Nusayriyye, İshâkiyye gibi pekçok heretik Şiî hareketi ortaya çıkmıştı. Hulul, ittihad, tenasüh gibi inançlardan başka imamların tanrılığına inanma, peygamberliğin devam etmekte olduğunu iddia etme, yakında bir Mehdinin çıkıp dünyaya yeni ve âdil bir düzen getireceğini kabul etme, Kuran ve hadislerde haram kılınan şeyleri mübah görme, ibadet yükümlülüğünü kaldırma v.s. gibi bir takım inançlara bunlarda rastlanmaktadır. Bunlar zaman zaman saray çevrelerine, devlet adamlarına ve komutanlara da nüfuz ediyorlardı.

Bütün Şiî zümrelerde Ehl-i Beyt, Hz. Ali, Masum İmamlar, Kerbelâ, On Muharrem, Muaviye, Yezid ve Mervan nefreti önemli ve ağırlıklı bir noktadır, inancın merkezidir. Adeta Ali tanrıdır, Yezid iblistir.[1]

Ilımlı Şiîlere göre Kur’an Allah’ın kitabıdır, Hz. Muhammed de son peygamberdir. İmamlar ne tanrıdır, ne de peygamber. Aşırı Şiîler ise çoğu zaman imamları bir tanrı, bir peygamber gibi düşünmüşler, İslâm’daki ibadetleri geçersiz saymışlar veya bu ibadetleri çoğu zaman imamlara itaat etme şeklinde yorumlamışlar, haramların çoğunu da helâl ve mübah hâle getirmişlerdir (İbahîlik).

Şu halde Ehl-i Beyt, Hz. Ali ve onun soyundan gelen imamlar ve kimlikleri ılımlı Şiîlere göre başka, aşırı Şiîlere göre başka, Ehl-i Sünnete göre daha başkadır. Sünnîlere göre söz konusu hususlar kesinlikle dinin merkezi değildir. İslâm Allah’ın kitabı Kuran ile Hz. Peygamber’in sünnetinden ibarettir. Dinin merke zinde Kur’ân ve Sünnet, yani Allah ile Peygamber vardır.

Alevîlerin Etnik Kökeni

Bu bilgilerden sonra tekrar konuya dönebiliriz. XV. yüzyılda İran’da ortaya çıkan Kızılbaşlık aynı asırda Anadolu’ya yayıldığı zaman sözkonusu Şiî zeminden ve Şiî bâtınî hareketlerden, hatta Melâmet, Fütüvvet, Kalenderlik, Haydarîlik ve Vahdet-i Vücud gibi daha ziyade tasavvufî bir nitelik taşıyan akımlardan ve görüşlerden kuvvetli bir şekilde etkilenmişti. İmamiye Şiîliği İran ve Azerbaycan sahasındaki Kızılbaşları kendi bünyesinde eritmiş ve Ca’ferîleştirmiş iken Anadolu’daki Kızılbaşlar, epey zaman Safevîler’e bağlı kaldıktan ve âdeta onlara hayran olduktan sonra Ca’ferîliğe değil, tam tersine gulât denilen Şiî-bâtınî zümrelere yönelmişlerdir. Bu yönelişte ırk unsuru (Türk veya Türkmen) olmaları veya Türkler’in İslâm öncesi sahip oldukları inançlar (Şamanlık gibi) sanıldığı ve iddia edildiği gibi fazla etkili olmamıştır.

Anadolu Kızılbaşlığının Türkler’in İslâm öncesi sahip olduğu inançlarla ilgisinin bulunmadığını görmek için şu hususlara bakmak lâzımdır:

1. Kızılbaşlık Orta Asya ve Türkistan Müslümanları arasında çıkmamıştır. İran’da çıktıktan sonra bile Türkistan’da yayılma ve kabul görme imkânına sahip olmamıştır. Türkistan’daki Türkmenler, Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar, Uygurlar, Tatarlar, Başkırlar, Kafkaslardaki Balkarlar. Karaçaylar, Negaylar ve Kumuklar hiçbir zaman Kızılbaş olmamışlar, hatta daima bu hareketin uzağında kalmışlardır. İslâm öncesi Türk inançları ve Şamanlık Kızılbaşlığın ortaya çıkışında etkili olsaydı bu hareketin İran’da değil, Türkistan’da ortaya çıkması, en azından oradaki Türk kavimleri arasında yayılması ve tutunması gerekirdi. Halbuki böyle bir şey sözkonusu değildir. İran’a komşu olan Türkmenistan Türkmenleri bile Şiî ve Kızılbaş olmuş değillerdir. Kızılbaşlık, Türk millî karakterine ve ruhuna uygun idi ve o ruhtan çıkmıştı da neden oralarda tutulmadı?

2. Dünyada 150 milyon kadar Türk kökenli kavimler vardır. Bunlar içinde Kızılbaş Türkler’in nüfus oranı yüzde beşi bile bulmaz. Bu kadar büyük bir nüfus dinî inançlar itibariyle İslâm öncesi kökünden kopmuş ve o ruhu kaybetmiş de bunun yüzdebeşi bile bulmayan, anavatandan (Türkistan’dan) çok uzakta, Anadolu’da yaşayan küçük bir azınlık mı korumuştur? Büyük çoğunluğun Müslümanlığı Arap Müslümanlığı da, ufak bir topluluğun Müslümanlığı mı Türk üslûbu bir Müslümanlık?

3. Anadolu’daki Alevîlerin üçtebiri Türk değil, Zaza ve Kürt’tür. Alevîlerin inanç akrabaları olan Nusayrîler de Arap’tır. Kürt ve Zaza Alevîler, inanç ve ibadet itibariyle Türk Alevîler gibi kendilerini eski Türk inançlarına ve Şaman geleneğine değil, eski İran inançlarına ve Zerdüşt geleneğine bağlamakta ve bu geleneğin devamı olduklarını söylemektedirler. Cemşit Bender, Kürt Uygarlığında Alevîlik (İstanbul, 1991), 12 İmam ve Alevîlik (İstanbul, 1993) isimli eserlerinde, X. Xemgin “Alevîliğin Kökündeki Mazda İnancı ve Zerdüşt Öğretisi” (İstanbul, 1995) isimli eserinde Alevîliği Mazdeizme ve Zerdüştlüğe bağlamakta, aslen İranlı olan Zerdüşt ve Mazdeki de Kürt saymaktadırlar. Alevîliği İslâm dışı bulduğunu söyleyen Lütfî Kaleli[2] homojen olmadığını ifade ederek, Alevîlerin yedi ulu şairden biri olarak gördükleri Virânî’nin Nusayrî, Nesimî’nin hurufî olduğuna dikkati çekmektedir. Alevîlik Orta Asya Şamanlığı’ndan çok Zerdüşt, Manî, Mazdek dini gibi eski İran din ve inançlarıyla bağlantılıdır. Alevîlerle İran’daki Ehl-i Hak ve Haksarîler arasındaki benzerlik de bunu göstermektedir. Cem âyini tamlamasındaki cem (Cemşid) sözü bile Şarabın mûcidi sayılan İranlı efsanevî hükümdarla ilgilidir.

4. Alevîlerin XX. asra gelinceye kadar eski Türk inançlarını devam ettirdikleri ve Şamanlığa bağlı oldukları yolunda hiçbir iddiaları olmamıştır.Bu iddia, milliyetçiliğin ve Türkçülüğün etkisiyle ilk defa 1910’da Baha Said[3] tarafından ortaya atılmıştır. Daha sonra Fuat Köprülü, Bedri Noyan, Mehmet Eröz, İrene Melikoff, Ahmet Yaşar Ocak ve daha birçokları bu tezin ateşli ve ödün vermez savunucusu olmuşlardır. Tuhaf şeydir ki, tarih boyunca hemen hemen bütün Kızılbaşlar şöyle veya böyle kendilerini Hz. Ali soyuna bağlamışlar, bu soydan geldiklerine inandıkları ailelere Ocak, bu ailelerden gelenlere de Ocakzâde demişler, bir kimsenin dede olması için Ocakzâde olmasını şart koşmuşlardır. Kısaca Kızılbaş dedeleri hep Hz. Ali’nin soyundan (seyyid) olduklarını savunagelmişler, hatta bunu kanıtlamak için, birtakım şecerelere sahip olduklarını iddia etmişlerdir. Şüphesiz ki dedelerin Arap kökenli olduklarına inanmaları ne kendilerinin, ne de cemaatlarının Arap olduğunu gösterir. Bu iddianın sadece simge değeri vardır. Fakat Kızılbaşlığın kökünün İslâm öncesi Türk inançları ve Şamanlık olduğunu iddia eden Bedri Noyan ve İzzettin Doğan gibi bugünkü Kızılbaş ve Bektaşî önderlerinin ileri sürdükleri görüşlerin daha evvelki dedelerin ve babaların aklından neden geçmediğini de sormak gerekir.

Kızılbaşlığa karşı olan zümreler onları çeşitli şekillerde suçladıkları halde hiçbir zaman İslâm öncesi Türk inançlarına bağlı olmakla suçlamış değillerdir. Buna karşı İran tesiri sık sık bahis konusu olmuştur.

5. Dinle belli bir ırk arasında ilişki kurarak, belli bir dini veya mezhebi veya tarîkatı belli bir soya ve kavme bağlamak çoğu zaman yanıltıcıdır. Gerçi Yahudilik gibi millî karakterde dinler ve mezhepler yok değildir. Fakat bunlar bir istisnadır. İslâm’ın yayıldığı yerlerde millî din ve mezheplerden sözetmek yanlıştır. Bu tür görüşler ulusçuluk etkisi altında oluşturulmuş ve bilimsellik süsü verilmiş biı\takım temelsiz iddialardır. Meseleye sadece Türk ırkı açısından bakalım: Hazar, Karaim Türkleri Yahudi, Gagavuzlar Hıristiyan[4] Altaylar, Yakutlar Şaman veya Budisttirler. Vaktiyle Türk oldukları söylenen Macarlar ve Bulgarlar bugün Hıristiyandır. İslâm’daki durum şu:

aTürkler’in büyük çoğunluğu Sünnî-Hanefî,

bİkinci büyük kitle Şiî-Ca’ferî, (İran ve Azerbaycan’daki Türkler, yaklaşık otuz milyon),

cÜçüncü grup Anadolu Kızılbaşları, (bunların Kürt ve Arap olanları bulunduğunu da unutmamak gerek). Demek ki Kızılbaşlıkla eski Türk inançları arasında ortak bir bağ kurmak zorunlu değil, yani bu zümreler Türk kökenli oldukları veya göçebe Türkmen oldukları için Kızılbaş değillerdir. Yakın zamanda yerleşik hayata geçen göçebe Kazak, Kırgız ve Türkmenistan Türkmenleri göçebe oldukları halde Kızılbaş olmamışlardır.

Tuhaf olan şudur: Bugün Kuzey ve Güney Azarbaycan’da 30 milyondan fazla Şiî (Ca’ferî) Azerî Türk’ü var. Kerkük Türkmenlerinin bir bölümü de Ca’ferî’dir. Bunların Türk olduklarına bakarak Ca’ferîliğin (Şiîliğin) kökü eski Türk inançlarıdır, diyen kimse yok. Alevîliğe gelince, bunların kökü hemen Hazar Denizi ötesine götürülebilmektedir.

Bu da gösteriyor ki Kızılbaşlık çok farklı faktörlerin uzun bir zaman dilimi içinde oluşturduğu yarı dinî, yarı sosyal bir inançlar yığınıdır veya yığınaklardan oluşan bir yığındır.

Alevîlik İslâm içi midir, dışı mıdır?

A) Önce Alevîlerin temsilcisi oldukları iddiasıyla ortaya çıkan bazı Alevî yazarların görüşlerine bakalım:

a) Nejat Birdoğan’a göre Alevîliğin İslâm dini ile bir ilgisi yoktur. Alevîlik İslâm’dan ayrı, başlı başına bir dindir.[5]

b) Lütfi Kaleli [6] Alevîliğin İslâm dışı olduğunu söyler.

c) Alevîlik heterodoks bir İslâm veya İslâmî bir heterodoksidir diyen Reha Çamuroğlu[7] da bu görüşe katılır.

d) İsmail Kaygusuz Alevîliğin bir madde dini, materyalist bir felsefe üzerine kurulmuş bir hayat tarzı olduğu kanaatındadır.[8] Rıza Yörükoğlu da buna yakın görüşler ileri sürer.[9]

e) Cemşid Bender ise Alevîliğin kökünün Zerdüşt dini olduğunu ileri sürer.[10]

Bazı Alevî yazarların görüşü budur. Bunlar tarafından yazılan eserler ve makâleler Alevî cemaatı tarafından okunmakta ve bu cemaatın yeniden yapılanmasında etkili olmaktadır. Alevî yazarlar bile kendilerini ve cemaatlerini heterodoksi ve İslâm dışı olmakla nitelendirmekte bir sakınca görmediklerine, hatta böyle nitelenmeyi memnuniyetle kabul ettiklerine göre. Sünnî Müslümanların onları böyle görmelerini ve nitelemelerini tabiî saymak gerekir. Bazı Alevîlerin, kendilerini İslâm dışı gören Sünnîleri ayıplamaları, kınamaları ve ayırımcılıkla suçlamaları da bu açıdan bakıldığında anlamsızdır. Sünnîlerin, Alevîleri İslâm içi kabul etmeleri ve onlara Müslüman muamelesi yapmaları zorunluluğu yoktur. Buna göre, “Alevîlik İslâm’dan ayrı bir dindir, ben Alevîyim, Müslüman değilim” diyen kişiyi öyle kabul etmek lâzımdır. Kendimize göre ona bir kimlik biçmemiz yanlıştır.

B) Alevîlerin büyük çoğunluğuna göre Kızılbaşlık Muhammed-Ali yoludur ve İslâm’ın içindedir. Muharrem Nâci Orhan’a göre Alevîliğin kaynağı Kur an ve hadistir. Alevîlerin dini İslâm, mezhebi Caferilik, tarikatı da Tarik-i Nazenin, yani Muhammed-Ali yoludur.[11] İzzettin Doğana göre Alevilik İslâm’ın Türk tarzı algılanması ve yorumudur, İslâm dışı değildir.[12] Mehmet Yamana göre Alevîlik İslâm dininin özgün bir meşrebidir.[13] İzzettin Doğan Cem Vakfı’nın başkanıdır, Mehmet Yaman Şah Kulu Sultan Dergâhında cem âyini yönetmektedir. Her ikisi de dededir. Cemal Şener, Alevîlik Olayı (İstanbul, 1989, s. 160) isimli eserinde, Rıza Zelyut, Öz Kaynaklarına Göre Alevîlik  (İstanbul, 1992), Alevîler Ne Yapmalı? (İstanbul, 1993, s. 121) isimli eserlerinde bu yönde görüşler ileri sürmüşler, Alevîliğin İslâm içiliğini savunmuşlardır.

C) Teoman Şahin, Alevîlere Söylenen Yalanlar! Bektaşîlik Soruşturması, (Ankara, 1995, s. 13, 370). isimli eserinde Alevîliği Ca’ferîlik olarak tanımlamıştır. Çorum’da Milönunde yaptırılan camide Ca’ferî mezhebine göre namaz kılınmakta ve ibadet edilmektedir.

Alevî dede ve yazarlarının ifadelerinden de anlaşıldığı üzere Alevîlik grupları ve ocakları türdeş değildir, heterojendir. Alevîliğin usul ve furuu, ilke ve ayrıntıları tam olarak tesbit edilmemiştir. Zaten Alevîliğin Amentüsü de yoktur. Alevî gruplarını bir tanım altında toplamak ve kimliklerini oluşturan temel unsurları belirlemek imkânsızdır. XX. asırdaki Alevî dedelerinin ve yazarlarının görüşlerini bir yana bırakacak olursak, tarih boyunca Osmanlı devletinde, özellikle Anadolu’da var olagelmiş Alevî toplumlannı üç grupta toplamak mümkündür.

A- Ali Allahîler, Ali İlâhîler: Hz. Ali’nin tanrı olduğuna inanan bu zümre, Hz. Ali hayatta iken ortaya çıkmış (Müellihe) günümüze kadar çeşitli toplumlarda varlığını sürdürmüştür. İslâm’ın haram kıldığı şeyleri mübah saydıkları için bunlara İbahiyye de denilmiştir. Bunların camileri yoktur, ibadetleri cem âyinidir. Bugün Türk ve Kürt Alevîlerde bu inançta olan gruplar vardır. Ali Haydar Cilasun, “Allah insandır,”[14] der. “Alevilik madde dinidir, felsefi materyalizm temeli üzerine yükselmiştir.” diyen İsmail Kaygusuz da[15] Alevîliği böyle algılamıştır. Buna inanan, kendilerini böyle tanımlayan ve “İslâm dışıyız” diyen Alevî zümrelerinin ifade ve beyanlarını esas alıp öyle kabul etmek, onları bir heresy (sapma, heretik hareket) olarak görmek gerekir. Pek çok Alevî Hz. Ali’nin tanrı olduğuna inandığı halde buna inanmayan Alevî ve Sünnîlerden çekindikleri için inançlarını gizleme ihtiyacını duymaktadırlar. Eğer bu çekingenlik olmasa, tam inanç hürriyeti olsa, ayıplanma kaygısı bulunmasa Türkiye’de Ali Allahîlerin az olmadıkları görülecektir. Bu zümrelerin gizliliği esas almalarının ve içlerine kapalı olmalarının bir sebebi de budur. A. Gölpınarlı bütün Kızılbaşların Ali’yi Tanrı tanıdıklarını söyler.[16]

B-Alevîlerin önemli bir kısmı namaz kılar veya kılınması gerektiğine inanır, namazı İslâm’ın temel bir ibadeti olarak kabul eder. Köylerinde cami, minare ve imam vardır. Camileri, bizzat kendileri gönüllü olarak, hiçbir baskı altında kalmadan inşâ etmişlerdir. Asırlardır camilere sahiptirler. Camii savunurlar ve korurlar. Bu anlamdaki Alevîlik Ca’ferî mezhebine yakındır, hatta Ca’ferîliktir. Bunlar Ramazan orucunu tutar, hacca gider, zekât verir, içkinin haram olduğuna inanırlar. Günümüzde bu anlamdaki Alevîliğin en dikkate değer temsilcisi Çorum da Ehl-i Beyt Camii’ni inşa ettirmiş olan Cemal Şahin ve oğlu “Alevîlere Söylenen Yalanlar/Bektaşîlik Soruşturması” (Ankara, 1995) isimli eserin yazarı Teoman Şahin’dir. Sünnîlerin bunları Müslüman sayması ve onlara Müslüman muamelesi yapması (bir Müslümana uygulanan İslâmî hükümleri uygulaması) zorunludur. Ehl-i Sünnet inancının gereğidir. Çünkü bunlar, Ehl-i kıble ve Ehl-i salâttır. Kıbleleri ve Kâbeleri vardır. Kıblesiz ve Kâbesiz değillerdir.

C- Yukarıdaki iki gurup arasında kalan Alevîler: Bunlar da homojen değildir. Çoğu A grubuna, bazıları ise B grubuna yakındır. Bir kısmı da ikisi arası bir yerdedir. B grubuna yakın olanların köylerinde camileri ve imamları vardır, ezan ve Kur an okunur. Fakat dedeleri de vardır, cem âyini yaparlar. A grubuna yakın olanların köylerinde cami yoktur, camiin yapılmasına da karşıdırlar. Alevî köyüne cami yapılmasını bir Sünnî dayatması veya devletin plânı olarak görürler. Namaz kılmaz, Ramazan orucu tutmaz, hacca gitmez, zekât vermez, gusül bilmez, Kur’ân okumazlar. İçki içmeyi mübah görürler, cem âyininde içki içmeyi (demlenmeyi) ibadetin bir parçası olarak kabul ederler. Tenasühe inanırlar. Hz. Ali’yi bazen Hz. Muhammed’le aynı seviyede, bazen ondan da üstün görürler. Bunlar genellikle Müslüman olduklarını beyan, ifade ve ikrar ederler. Başka bir dine mensubiyet iddia etmezler. Islâm dışı bir dine mensup oldukları söylenince de bunu kabul etmez, reddeder ve: “Biz Müslümanız, dinimiz İslâm’dır” derler.

Önemli olan bunların İslâm dışı mı, İslâm içi mi sayılacakları konusudur. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere bunları İslâm dışı sayanlar vardır. Meseleyi böyle gören Alevîler de Sünnîler de mevcuttur. Fakat, kendileri bundan rahatsızdırlar. Çünkü Sünnîlik dışı olsalar da İslâm dışı olmadıkları inancındadırlar. Bize göre Sünnîlik dışı olan bu gruptaki Alevîler, şu sebeplerden dolayı İslâm dışı sayılmayabilirler:

1-          Bunlar Müslüman olduklarını ifade, ikrar ve beyan etmekte, başka bir dine de mensubiyet iddia etmemekte, İslâm dişiliği reddetmekte, Kelime-i Tevhid getirip: “Lâ ilahe illallah, Muhammedün Resûlullah” demekte, bu ibareye Alliyyün Veliyyullah cümlesini de eklemektedirler. Bir hadiste: “Ben Lâ ilahe illallah” diyene kadar insanlarla savaşmakla emrolundum, bunu söylediler mi can ve mal dokunulmazlığına sahip olurlar, hesapları ise Allah’a aittir.”  denilmiştir. Buna: “beyan ve ikrâr Müslümanlığı” denir.

Pekçok yerde bir kimsenin Müslüman, Sünnî ve Alevî olup olmaması bir sayma, bir kabul etme, bir inanma, bir hissetme, bir kendini öyle görme meselesidir. Bir kimse samimi olarak kendini Müslüman sayıyorsa, Müslüman kabul ediyorsa, Müslüman olduğuna inanıyorsa, Müslüman hissediyor ve kendini Müslüman görüyorsa Müslümandır. Bu durumu başkalarına kabul ve onaylatmak zorunda değildir.

2-          Bunların isimleri Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin, Ali, Veli… vs. gibi Müslüman isimleridir. Bunu dikkate alarak kendilerine Müslüman denir. Buna: “İsim Müslümanlığı” (nominal İslâm) denir, son derece önemlidir.

3-          Bunlar, Hz. Muhammed peygamberdir, Kur’ân da Allah’ın kitabıdır, diyorlar. Kitapsız değiller. Kur an’dan başka kutsal kitapları yoktur. Hz. Muhammed’in peygamberliğini öbür Müslümanlardan farklı şekilde anlasalar da, Kur an ı çok değişik yorumlasalar da nihayet bu bir anlama ve yorumlama meselesidir. Anlama hatalı, yorum çarpık (bâtını te’vil, içsel yorum) olsa da anlama anlamadır, yorum yorumdur. Hz. Muhammed’e ve Kur’ân’a duydukları saygı önemlidir.

4-          Bunların biri doğum, diğeri ölümle ilgili iki davranışları din bakımından önemlidir.

a)           Dünyaya gelen çocuklarını sünnet ettiriyor, Müslüman ismi veriyorlar.

b)           Ölüleri için cenaze namazı kılınmasını istiyor, hatta Sünnîlerin kabristanına gömülmeyi arzu ediyorlar. Demek ki ölünce yüzlerini Kıble’ye dönüyorlar. Bir bakıma Ehl-i Kıble sayılırlar, büsbütün Kıble’siz ve Kâbesiz de değillerdir.

5-          Birçoğu kurban bayramında kurban keserek Müslümanların ibadetine katılmakta, sevinçlerini paylaşmaktadır. Bu kadarcık da olsa katılım önemlidir.

6-          Ehl-i Beyt sevgisi, oniki imama duyulan saygı, Kerbelâ, On Muharrem ve aşura ile ilgili gelenekler de Sünnîlerle onlar arasındaki ortak paydalardır.

7-          Bunlar, ne kadar farklı yorumlarlarsa yorumlasınlar Ehl-i Sünnetçe kabul edilen tasavvufun temeli olan şeriatı, tarikatı, mârifeti ve hakikati kabul ederler. Bunlara dört kapı, inanç kapısı derler. Şeriata saygı duyarlar.

8-          Selâmları İslâm selâmıdır. Özellikle âyin esnasında tâlibin: “es-Selâmu aleyküm şeriat erenleri… Tarikat erenleri, mârifet erenleri, hakikat erenleri” demesi önemlidir.

9-          Sünnîler gibi domuz eti yemezler.

10-        Alevîlerin yedi ulu şairden biri olarak kabul ettikleri Fuzulî, Siinnîlerde de büyük şair kabul edilir.

Bütün bunlar ve benzeri diğer bazı gelenekler, yüzeysel ve biçimsel de olsa Alevîlerin İslâmî kimliğini belirleyen Sünnîlerle Alevîler arasındaki ortak noktalardır. Ortak noktalarda iki grup arasında büyük anlama ve algılama farkları vardır. Bu bakımdan Alevî dede ve yazarların: “Alevîlik İslâm’ın özüdür” demelerini doğru bulmak mümkün değildir. Zira yukarda anlatılan ortak noktalar daha çok şekle, adlandırmaya ve ifadeye aittir. Şekil ve ifâdedeki benzerlik de yüzeyseldir. Ortak bağlar zayıftır. İslâm, Alevî yapısının sadece bir badanası, bir cilasıdır. Alevîliğin içi başka şeylerle doludur. Buna rağmen: “el-Hamdülillah Müslümanım” diyen, Müslümanlığı ile iftihar eden, gurur duyan, İslâm’dan başka bir dine bağlılığı kabul etmeyen bir Alevinin beyanını doğru kabul edip kendisini İslâm içi, ama Sünnîlik dışı saymak en doğru hareket tarzı olur.

Alevîlerin Sünnîlere Bakışı

Şeyh Safıyyuddin Erdebilî (ö. 1334), oğlu Şeyh Sadreddin (ö. 1393) ve hatta torunu Hoca Ali (ö. 1429) ve Şeyh İbrahim (ö. 447) zamanında bu aile Sünnî idi. Osmanlı Sultanları bunlara çerağ akçesi adında her sene değerli hediyeler gönderir, dostluklarını kazanırlardı. Şeyh Cüneyd zamanında tarikat siyasî bir nitelik kazanınca Osmanlılar ile araları açıldı. Gerginlik Şeyh Haydar (ö. 1488) zamanında artarak devam etti, Şah İsmail (ö. 1524) zamanında doruk noktasına ulaştı. Bu dönemde, Kızılbaş diye anılan Safevî tarikatının Anadolu’daki mensupları hep Osmanlılar’a karşı Safevîleri tuttu, hatta onları desteklemek için Osmanlı sultanlarına ikide bir baş kaldırdı. Şah (Şeytan) Kulu, Nur Ali Halife, Yenice Bey, Kalender Çelebi, Pîr Sultan Abdal, Celâlî İsyanlarının önemli bir bölümü Kızılbaş ayaklanmalarıdır. Bu dönemde Safevîler lehinde faaliyet gösteren ve Safevî propagandası yapan Kızılbaşların amacı Osmanlı Devletini yıkmaktı. Osmanlılar’a ve onların dayandığı Sünnî halka isyan eden Kızılbaşlar Sünnîlere birer Yezid, katledilmeleri vacib bir düşman olarak bakıyorlardı. Onlara göre Yezîd iblisti ve Sünnîler birer şeytandı. Muaviye’nin oğlu Yezîd’le onların bir ilgisi yoktu. Yezîd sadece bir simge idi. Gerçek Yezîd karşılarında buldukları Sünnîlerdi. Pîr Sultan Abdal Kızılbaşları savaşa kışkırtırken:

Gelin canlar bir olalım

Münkire kılıç çalalım

Hüseynin kanın alalım

Tevekkeltü alellah,

diyordu. Sanıldığı gibi Pîr Sultan Abdal öyle barıştan, dostluktan, sevgiden yana bir hümanist değildi. Bir savaş kışkırtıcısı idi. İnsanları affa değil, öc almaya davet ediyordu:

Hazret-i Ali’nin devri yürüye

Ali kim olduğu bilinmelidir.

Alay alay gelen gâziler ile

İmamların öcü alınmalıdır.

Alevî şairler insanları kan dökmek için yüreklendiriyorlardı.

Muhammed Mehdî’nin hak sancağını

Çekelim bakalım nic’olsa olsun.

Teber çekip münkirlerin kanını

Dökelim bakalım nic’olsa olsun.

Diğer taraftan Safevîler işgal ettikleri topraklarda yaşayan Sünnîleri katliam ediyor, evlerini, barklarını yakıyor, tekkelerini, dergâhlarını yıkıyor, sağ kalanları Kızılbaş olmakla ülkelerinden kovulmak arasında bir tercih yapmak zorunda bırakıyorlardı. Şah İsmail hutbelerde Hz. Ebû Bekir’e, Hz. Ömer’e, Hz. Osman’a lânet okumayı zorunlu hâle getirmiş, ezanı değiştirmişti. Sünnîleri tahrik için yapılan bu işlerin cevapsız kalması beklenemezdi. Bu durumda Osmanlı ulemasının ve Şeyhülislâmlarının isyancı Kızılbaşları mahkûm eden ağır fetvâlar vermeleri, bunları bugün için onaylamak mümkün olmasa bile bir tepkinin eseri ve siyasî şartların gereğidir. Osmanlı uleması Kızılbaşların İslâm dışılığını vurgulamıştı. Bugün Cemşid Bender, Nejat Birdoğan, Reha Çamuroğlu, Lütfi Kaleli, İsmail Kaygusuz, Rıza Yürükoğlu, X. Xemgin gibi Kızılbaş yazarlar da Aleviliğin İslâmdışılığını savunuyorlar.

Eski çekişmeleri, suçlamaları, kavgaları, düşmanlıkları günümüze taşımanın bir anlamı ve yararı yoktur. Fakat bu yapılıyor, çok üzücü olsa da.

Bakınız Alevî yazarlar ve dedeler Sünnî İslâmî nasıl görüyor ve değerlendiriyor? Lütfi Kaleli, Kelime-i Tevhid’i, namazı, orucu, zekât ve haccı camili Sünnî Emevî İslâm’ının şartları olarak anlamaktadır.[17] Rıza Zeylut’a göre, bugün Alevî dedeler ve geleneksel düşünceyle yetişmiş Alevîler Sünnîleri biçim yönünden Müslüman kabul ederler, ama onların gönüllerinde inanç bulunmadığını, korkudan baş eğme, teslim, yani İslâm bulunduğunu söylerler.[18] Alevîlerde yaygın kanaat şudur: Sünnîlik biçimsel İslâmdır, Alevîlik, öz İslâmdır. Cemal Şener Alevî tarihinin zora ve kılıca dayanılarak kurulan hilâfete karşı bir muhâlefet, haksızlığa bir başkaldırı hareketi olduğunu iddia eder.[19] İzzettin Doğan’ın savı da şu: “Alevîlik İslâm’ın Türk yorum biçimidir, İslâm’ın özüdür, Sünnîlik İslâm’ın Arap yorumudur, İslâm’ın biçimsel yönüdür. Alevîlik esnektir, Sünnîlik katı kurallara dayanır.

Bazı Alevî yazarlar Sünnîliğin bir zulmün eseri, zâlimlerin ve haksızların açtığı ve tuttuğu bir yol, Yezîdler’in ve Mervânlar’ın yolu, Arap Müslümanlığı, ruhu olmayan bir şekilcilik ve özü bulunmayan bir kuralcılık olduğunu anlatmaya inatla devam ediyorlar. Sünnîliği Alevîlere bu şekilde sunmanın bu toplumda nasıl bir kin, nefret ve öc duygularını uyandıracağını bazan bu duyguların kontroldan çıkarak acı ve üzücü olayların meydana gelmesine sobep olacağını tahmin etmek zor bir şey değildir.

Osmanlılar’ın Kızılbaş Politikası

Osmanlılar’ın Kızılbaşlara karşı zâlimce, hunharca davrandığı, onları ezdiği, sömürdüğü, baskı altında tuttuğu yolundaki iddialar da etraflıca düşünülmesi ve tartışılması gereken bir husustur. Başlangıçta her sene Safevî şeyhlerine, çerağ akçesi adıyla değerli hediyeler gönderen Osmanlı sultanları, daha sonra devletlerini yıkmaya yönelen Safevîlere ve onların askerî ve ideolojik müttefiki olan Kızılbaşlara acaba başka türlü davranabilir miydi?

Pîr Sultan Abdal, İran şahlarına olan bağlılığını şu dizelerle anlatıyor:

Ahir-i katlime fetvâ yazsalar,

Çıksam teneşire tabut düzseler,

Kefenim biçilse mezar kazsalar,

Yine geçmem ala gözlü şahımdan.

O, herkesi Şah’a davet ediyor, İran’a çağırıyordu:

Hanedandır yine Şah’ın illeri,

Taze açılmış tomurcuk gülleri,

Sabah-sabah eser seher yelleri,

Güzel Şah a gidelim, yollar bu mudur?

Osmanlılar’a karşı duygularını şöyle dile getiriyor:

Osmanlı yanına kalır mı sandın,

Nice intikâmlar alınsa gerek,

Mehdi çıkansa nic’olur hâlin Heybetli küsleri çalınsa gerek.

Kızılbaşların Osmanlıya karşı besledikleri hisler budur. Osmanlı Devletini tanımayan, meşruiyetini kabul etmeyen, her fırsatta ayaklanan, Osmanlı’nın can düşmanı Safevîler’in işbirlikçisi ve ajanı olarak çalışan bu zümreye karşı Osmanlı’nın izlediği politika acaba başka türlü olabilir miydi? Belki hatalı tarafları olan bu politikaya bugün fetva ve onay vermek durumunda değiliz. Biz bu hususların unutulması, bir daha tekrarlanmaması için sadece ibretle hatırlanması lâzım geldiğini düşünüyoruz. Kin ve husûmet yaşatılmamalıdır.

Osmanlı’nın Kızılbaşları dağlık bölgelerde, ormanlarda, kuş uçmaz, kervan geçmez yerlerde yaşamak zorunda bıraktığı veya Osmanlı’dan korkan Kızılbaşlar’ın böyle yerlerde yaşamayı güvenlikleri açısından daha uygun buldukları, iddiası da gerçekleri yansıtmamaktadır. Bugün Kızılbaşların yaşadıkları bölgeler ve köyler bellidir. Aynı bölgelerde kurulan Sünnî köyler, Kızılbaş köylerinden daha az değildir. Artvin’den İstanbul’a kadar olan Karadeniz’in ormanlık bölgelerindeki köy ve kasabaların tamamına yakın kısmı Sünnî olduğu halde çok çetin hayat ve geçim şartlan altında burada yaşamak zorunda kalmışlardır. Türkiye’de en fazla göç veren Kastamonu ve Bolu gibi illerin Sünnî köyleri Alevî köylerinden daha zengin ve iyi durumda değildir.

Kızılbaşlar’ın daha çok dağlık ve ormanlık alanlarda ve yaylalarda yaşadıkları doğrudur. Fakat, bunun sebebi politik ve ideolojik değil, sosyolojik ve kültüreldir. Orta Asya bozkırlarından gelen göçebe Türkmenler ister Kızılbaş, ister Sünnî olsun Anadolu’da yine bozkırlarda ve ormanlık alanlarda yaşamayı tercih etmişlerdir. Nitekim XIX. asrın ikinci yarısında, dağlık Kafkasya’dan gelen muhacirler de Anadolu’da, kendi irâde ve arzularıyla dağlık bölgelere yerleşmişlerdir. Safevîler’in egemen oldukları bölgelere Anadolu’dan göçeden Kızılbaş Türkmenler (Rumlu, Tekelu, Şamlu Türkmenleri gibi) olmakla beraber Safevî-Osmanlı gerginliğinden önce Kızılbaşların yerleşim alanları ne ise bu gerginlikten sonra da hemen hemen aynı kalmıştır.

Osmanlılar’ın Kızılbaşlara karşı olumsuz tavır almaları onların Sünnî olmamalarından ileri gelmiyordu. Nusayrîler, Dürzîler ve Yezîdîler de Sünnî değillerdi ama İmparatorluğun en verimli bölgelerinde yaşamışlar, Osmanlı egemenliğinden önceki yerlerini korumuşlar ve yerlerinden, yurtlarından edilmemişlerdi. Zaza ve Kürt Alevîlere de dokunulmamış, yerlerinden, yurtlarından edilmemişlerdi. Türk olmayan bu zümrelere dokunmayan Osmanlıların sırf ideolojik ve inanç farkı sebebiyle Kızılbaş Türkmenleri ezme ve sindirme politikası izlemiş olmaları mümkün değildir. Onlar böyle bir politikayı gayr-i müslim Rum ve Ermeniler’e karşı bile izlememişlerdir. Rumlar ve Ermeniler Anadolu’nun en verimli ve en güzel topraklarında yaşamaya devam etmişlerdi. Osmanlılar’ın hiç bir kavme ve topluma karşı izlemedikleri sindirme, ezme Ve yoketme politikalarını Türkmenler’e karşı izlemiş olmaları düşünülemez. Eğer böyle bir politika izlemiş olsalardı bugün Anadolu’da bu kadar Alevî olmazdı. Nitekim Sünnîlere karşı İran’da böyle bir politika izlemiş olan Safevîler, eskiden beri büyük çoğunluğu Sünnî olan İran’ı çok az istisnasıyla baştan başa Şiîleştirmişler, buradaki Sünnîliği yok etmişlerdi. İran’ın Şiîleştirilmesi Safevîler için kolay olmamıştır. Bu uğurda çok kan dökülmüş, çok beldeler tahrib edilmiştir.

Sünnîlerle Alevîler Arasındaki Fark

Sünnilerle Alevîler arasında inanç ve ibadet bakımından birtakım farkların bulunduğu açıktır. Bu farklar ne kadardır? Büyük müdür, küçük müdür? Önemli midir, önemsiz midir? İnanç ve ibadette ortak noktalar mı, farklı noktalar mı daha fazla ve daha önemli?

Bazı Sünnî ve Alevî yazarlar, bazı resmî mahfiller sözkonusu farkların hem az, hem önemsiz olduğunu, birleşme noktalarının ise hem fazla, hem önemli olduğunu ısrarla ifade ediyorlar. Sünnîlikle Alevîlik arasındaki farkları Hanefîlik ile Şafiîlik arasındaki farklar düzeyinde görmeye ve göstermeye inadla devam ediyorlar. Bunların böyle bir anlayış içinde olmalarının sebebi İlmî ve İslâmî değildir, millî ve sosyaldir. Sanıyorlar ve belki de inanıyorlar ki, farklı noktalar ne kadar basite indirgenirse iki kesim o kadar çok birbirine yaklaşır, birbirini sever, böylece bir millî ve dinî birlik ve beraberlik meydana gelir. Bu da iç barışı, huzur ve güven ortamını getirir.

Eğer Sünnîlikle Alevîlik arasındaki farklar hem çok, hem de önemli ve temelli ise bunları basite indirgemek ve gerçeklere karşı gözleri kapamakla millî ve sosyal bir birliğin hasıl olmayacağını anlamak için ya çok saf veya belli bir ideolojinin meczubu veya çıkarcı veyahut da câhil olmak lâzımdır. Çünkü siz bu farkları olduğu gibi görmez, gördüğünüz gibi değerlendirmezseniz başkaları bunu görür, plânını, programını buna göre yapar ve sonuç da alır. Türkiye’nin ve millî birliğin yumuşak karnı olan bu farkları elbetteki bir sömürü, bir çıkar ve bir kışkırtma aracı olmaktan çıkarmak lâzımdır. Lâkin çok önemli gerçekleri gözardı ederek, derin inanç farklarını yok sayarak veya basite indirgeyerek, diğer bir ifade ile deve kuşu misâli başı kuma sokarak söz konusu amacı gerçekleştirmek mümkün değildir.

Tarafsız ve önyargısız olarak Sünnî ve Alevî inanç ve ibadetleri arasındaki farklara bakanlar bunların basit, yüzeysel, küçük ve önemsiz değil, tam tersine ciddî, derin, büyük ve önemli olduğunu görürler. Şimdiye kadar hiçbir doğulu ve batılı araştırıcı Sünnîliği İslâm dışı saymamışken Alevîliği İslâm dışı sayabilmiştir. Hatta bazı Alevî yazarlar da bu görüşe katılmışlar ve bu tezi hararetle savunmuşlardır.

Sünnîlik namaz, oruç, hac ve zekâtı esas alır, temel ibadetler bunlardır, ibadet yeri (mâbed), camidir. Alevîlerde bunlar yoktur. İmanın şartları da hemen hemen böyledir. Bu farklar basit ve önemsiz değildir.

Alevî yazar Cemşid Bender, Kızılbaşlığı Zerdüşt dinin bir uzantısı sayarken, diğer bir Alevî yazar Nejat Birdoğan Alevîliği

Zerdüşt, Vedalar, Buda, Mani, Mazdek dinleri ile Şamanlığın bir karışımı olduğunu ileri sürmekte ve bu hareketi İİslâm ile ilgili görmemektedir. Yazar, John Kingsley Birge’nin[20] Bektaşîliği Hıristiyanlara benzetmesini ilginç bulur, cem âyininden evvel alınan abdestle vaftizi, doğu Hıristiyanların kutsal koku sürmeleriyle Bektaşilik’teki gül suyu serpmeyi, rahiplerle mücerredleri, günah çıkartmakla baş okutma, afaroz ile düşkünlüğü aynı sayar. Alevîlerdeki Allah-Muhammed-Ali de teslise benzer. Başka bir Alevî yazar: “Alevîlik Gerçek Hıristiyanlıktır” önermesi ne kadar doğru ise: “Alevîlik Gerçek Müslümanlıktır” önermesi de ancak o kadar doğrudur, der. Alevîliği Kuran ve hadise bağlamanın güçlüğünü gören Alevî yazarlar bağlı oldukları hareketi türlü türlü tanımlamışlardır. “Alevîlik folklordur,” “Alevîlik kültürdür,” “Alevîlik saz, söz, semâdır,” “Alevîlik solculuktur,” “Alevîlik Tanrı tanımazlıktır, (Özellikle Pîr Sultan Abdal Derneği ateist Alevîlerin yuvalandıkları bir örgüttür.) maddenin dinidir” (İsmail Kaygusuz’un tanımı). “Alevîlik İslâm’ın Anadolu yorumudur,” “Alevîlik İslâm’ın Türk yorumudur,” “Alevîlik hümanizmdir,” “Alevîlik lâikliktir”… vs. gibi.

Bazı Alevî yazarların Sünnîlikten, hatta İslâm’dan bu kadar çok uzak gördükleri Kızılbaşlıkla Sünnîlik arasındaki farkları basit, küçük ve önemsiz görmek gülünçtür, Sünnîlere de Alevîlere de karşı saygısızlıktır. Alevîlerle Sünnîlerin bir arada barış, dirlik, güven ve iyi ilişkiler içinde yaşamalarının yolu, inanç ve ibadet alanında aralarındaki ciddi, derin ve büyük farkları gözardı etmek ve gerçekleri görmezlikten gelmek değildir. Bu ciddi ve derin farklara rağmen birlikte barış ve güven içinde yaşamanın yollarını bulmak gerekir. Varsaylım ki -belirttiğimiz gibiSünnîlerle Alevîler arasındaki inanç ve ibadet farkları büyüktür. Bu takdirde iki taraf barış ve güven içinde bir arada yaşamayacak mı? Aradaki farklar büyüktür diye birbirine düşman mı kesilecek, yekdiğerinin boğazına mı sarılacak? Bu ülkede veya Malezya, Hindistan ve Kazakistan gibi ülkelerde, Avrupa’da Müslümanlar, Hıristiyanlar, Budistler, Hindular ve Konfuçyüs dinine mensup olanlarla bir arada yaşarken, Sünnîlerle Alevîler neden bir arada emniyet ve dirlik içinde yaşamasın? Tarih boyunca Katolik, Ortodoks ve Protestan mezhepleri arasında uzun yıllar devam eden kanlı savaşlar meydana gelmiştir. Buna rağmen Hıristiyanlar ezelî husmetlerini ve tarihsel düşmanlıklarını bir yana bırakıp, barış içinde bir arada yaşamanın yollarını aradılar ve buldular. Alevîlerle Sünnîler arasında geçmişte meydana gelen savaşlar, isyanlar, katliamlar, baskılar, işkenceler ve kötü muameleler Hıristiyan mezhepleri arasındaki kadar değilken neden güven ve barış ortamında bir arada yaşamakta zorlanıyoruz? Neden Kahraman Maraş, Çorum, Sivas, Gazi Mahallesi olayları gibi acı olaylar meydana geliyor?

Alevîlikle Sünnîliği birbirine yaklaştırma çabasından ve aralarındaki önemli farkları basite indirgeme gayretinden, bunu da ilim, İslâm, memleket ve millet adına yapma saplantısından vazgeçilmelidir. Sünnîliği de Alevîliği de rahat bırakmalı, bu iki önemli kitlenin kendi doğal mecralarında akıp gitmelerine müdahale edilmemeli, yapay olarak bu akışın yönü değiştirilmemelidir. Kısaca Alevîliğin Alevîlik, Sünnîliğin Sünnîlik olduğu, Alevîliğin Sünnîlik olmadığı, Sünnîliğin de Alevîlik olmadığı, olmayacağı, olamayacağı kabul edilmelidir. Sünnîlerle Alevîlerin bir arada barış, güven, dirlik ve iyi ilişkiler içinde bir arada yaşamalarının yolu bizce hoşgörü, saygı ve geniş ölçüde de kader ortaklığıdır. İnanç ve ibadetle ilgili olmak üzere aralarındaki farklar ne kadar çok ve büyük olursa olsun her iki taraf birbirini hoşgörmeli, inancına ve ibadet tarzına anlayış göstermeli, birbirine karışmamalı, biri öbürünün varlığından rahatsız da olmamalıdır. Esasen Alevîlik Alevîleri, Sünnîlik de Sünnîleri buna mecbur etmektedir. Her Alevî ve Sünnî bu mecburiyeti hissetmelidir. Eğer inanç ve vicdan özgürlüğü böyle yerlerde yararlı olmayacaksa başka nerede işe yarayacaktır? Alevîler ve Sünnîler birbirleriyle çatışmaktan ve çekişmekten de, kendi aralarında küçük gruplara ayrılarak vuruşmaktan da kaçınmalıdırlar.

Mezhep Nedir?

Belli bir dine bağlı olup aralarında küçük ya da büyük görüş, ayrılıkları bulunan gruplardan her biri mezhep adını alır. Mezhepler, bir dinin kollarıdır. Şehristânî, ârâ ve mezâhib (reyler ve mezhepler) itibariyle insanları önce ikiye ayırır. Biri ehl-i diyânet ve ehl-i millettir, diğeri ehl-i hevâ ve ehl-i nihlâdır. Mecûsîler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar birinci gruptan, filozoflar, materyalistler, Sâbie ve yıldızlara tapanlar ikinci gruptandır. Birinci grubu İkincisinden ayıran temel özellik vahye inanmaları, kutsal ve İlâhî bir kitaba sahib olmalarıdır. Gerçi Zerdüşt ve Mani dininin Allah katından gelen kutsal bir kitabı bulunduğu kesin değildir, tartışmalıdır, ama öyle de olsa kutsal bir kitaba sahip bulunduklarına inanmaları onları birinci grupta göstermeye yetmektedir. İkinci gruptakilerin temel özelliği kutsal bir kitaba sahip olmamaları, her hususta akla ve mantığa dayanmalarıdır.

Şehristânî’ye göre, bir kimse ya dinî geleneğe uyar, başkasından istifade eder (buna müstefid denir) veya kendi görüşüne göre hareket eder (buna müstebit denir). Müstefid teslim olur, boyun eğer, zâten din itaattir, dindâr da itaat eden kişidir. Müstebid ise yeni şeyler ortaya atar, yeni görüşler ileri sürer, körü körüne başkalarını taklid eden ve onlara uyan kişiler müstefid sayılmaz. Kendi görüşünü sağlıklı temellere ve delillere dayandıranlar da müstebid sayılmazlar, müstebidler peygamberliği inkâr eder, müstefidler ise bunu kabul ederler.

Şehristânî’ye göre, bir kişinin ve topluluğun dinî gruptan sayılması için kutsal bir kitaba dayanması, peygamberliğe ve vahye inanması lâzımdır. Bu inançta olanlar insanüstü yüce bir kudrete ve irâdeye boyun eğdiklerinden din üstü yüce bir kudrete ve irâdeye boyun eğdiklerinden din mensubudurlar. Zira din boyun eğmek ve itaat etmektir.

İnsanlar, dünya ve âhirette mutlu olmak için birlikte yaşamak ve bir arada bulunmak zorundadırlar. Bu maksatla bir araya gelen insan topluluğuna millet (din), buna giden yola da şeriat ve sünnet (gelenek) denir. Bu gelenek üzerine birleşenler de cemaatı meydana getirir. Bu açıdan bakıldığı zaman Alevîleri din dışı bir cemaat olarak görmek imkânsızdır. Çünkü sözde de olsa Kur’ân’ı kutsal ve İlâhî kitap olarak kabul ediyorlar. Ayrıca bir dinî gelenekleri ve pratikleri, bir usûl, âdâb ve erkânları vardır. Erkâna uyar, dedelere saygı gösterirler. Şu halde Alevîler dinî bir toplulukta bulunması gereken temel unsurlara sahiptirler. Bu sebeple de Alevîlik temelde dinî bir nitelik taşır. Pek tabiî olarak bunun kültür, folklor, destan, sanat (şiir, müzik, semah) boyutu da vardır.

Temelde dinî nitelik taşıyan Alevîlik acaba İslâm dinin özü müdür, yoksa İslâm’ın kapsamındaki mezheplerden bir mezhep midir veya İslâm’dan bağımsız ayrı bir din midir? Bir kere Alevîliği Kur an ve hadislerde anlatılan İslâm ile, hatta tarihî bir şahsiyet olan Hz. Ali ve Hz. Hüseyin tarafından inanılan, uygulanan ve yaşanan İslâm ile özdeşleştirmek imkânsızdır. Zirâ Alevîlikte, önemli olan Hz. Ali’nin, Ehl-i Beyt’in ve oniki imamın tarihî ve gerçek kişilikleri değil, simgesel ve mitolojik kişiliklerdir. Alevîliği Eş’arîlik, Mâturîdîlik, Hanefîlik ve Şâfiîlik gibi İslâm kapsamında bir mezheb saymak mümkün olmadığı gibi Sünnî İslâm’a göre İslâm’dan bir sapma olarak kabul edilmekle beraber yine de İslâm’ın kapsamında görülen Hâricîlik, Mutezile ve Şiâ (bunların aşırı kolları müstesna) gibi bir mezheb olarak kabul etmekte mümkün değildir. O halde Alevîlik, İslâm’ın temel unsurları ve ana ilkeleri kapsamında değil, isim ve beyan kapsamında bir mezhep olarak görülmelidir. İslâm’ın temel inançları ve ibadet esasları açısından bakıldığı zaman Alevîliği İslâm’ın dışında ayrı bir din olarak görmek mümkün ise de, onu böyle görmek onların beyanlarına ve İslâm ismine sahiplenmelerine aykırı düştüğü için, ayrıca İslâm inanç ve ibadet ilkelerine çok yakın bir hayli Alevî cemaatı da bulunduğu için doğru bir adlandırma değildir. Bahaullah (ö. 1892) tarafından kurulan Bahaiye dininde olanlar Müslüman olmadıklarını, Bahaîliğin başlıbaşına bir din olduğunu söyledikleri için Müslüman kabul edilmemektedirler. Alevîlerin durumu öyle değildir. Alevî: “Ben Müslümanım” diyor, başka bir dine nisbet edilmeyi kabul etmiyor.

Alevîlik konusundaki çalışmalarıyla ünlü A. Gölpınarlı: “Alevîlik bir tarikat, tam anlamıyla bir mezheb değildir. Olsa olsa ilkel bir mezheptir veyahut ilkel bir dindir.” diyor.[ Alevi Bektaşi Nefesleri, İstanbul, 1963, s. 4.] Alevîlerin dinî kimliklerini belirlemek isteyen herkes, Alevî olsun olmasın bu hususta gerçekten büyük zorluklarla karşılaşmaktadır. Bunun sebebi, Alevîliğin nev’î şahsına münhasır dinî-sosyal bir hareket oluşudur. Mezhepleri ve tarikatları tanımlamada kullanılan ölçüler Alevîleri tanımlamada yetersiz kalmaktadır.

Bir yerde Sünnî ve Alevî boylar, obalar, aşiretler ve köyler şehir ve kasabalardan uzaksa, ulaşım imkânları az ve yetersiz ise, okul yoksa, okuma-yazma bilenler yoksa buralarda Sünnî köylerdeki dinî-sosyal hayatın şaşılacak kadar Alevîlere yakın olduğu görülür. Bu çeşit Sünnî köylerde namaz kılan ve oruç tutanların sayısı da çok azdır. Camiler ise çok bakımsızdır, sadece Cumaları birkaç kişi Cuma namazı kılar. Amasya’da, Tokat’ta ve Çorum’da böyle Sünnî köyler bilirim. Bunların Sünnî oluşları gerçek anlamda bir Sünnîlik değildir. Sadece isim ve beyan Sünnîliğidir. Geleneksel olarak Sünnî olduklarını biliyorlar, işte o kadar. Yaşayış bakımından Alevîlerden farklı olmasalar bile Alevî olduklarını kabul etmiyorlar, Sünnî olduklarını söylüyorlar. Bunlarda Sünnîlik sadece sosyal bellekte bir bilme, maşerî vicdanda bir bilinç olarak yaşamaktadır. Sosyal hayatta ise silik bir izdir. Böyle toplumlarda Sünnîlerle Alevîler arasında fazla bir fark olmasa bile, söz konusu zayıf ve silik Sünnîlik izi ve temeli üzerinde bilinçli, bilgili, canlı ve güçlü bir Sünnîlik inşâ edilebilmektedir. Nitekim söz konusu nitelikteki Sünnîler şehirlere gelip yerleştikleri zaman buradaki Sünnîler tarafından kabul edilmekte, benimsenmekte, kırsal kesimdeki Sünnî ile kentteki Sünnî arasındaki sosyal hayat birbirine yaklaştığı oranda köy Sünnîliği ile şehir Sünnîliği arasındaki farklar da ortadan kalkmaktadır. Hatta ne kadar zayıf olursa olsun köy Sünnîsinin Sünnîlik bilinci şehirli Sünnîlerle bütünleşme ve şehirleşme sürecini hızlandırmaktadır. Köylerde okulların açılması, köylerle şehirlerarasındaki ulaşım ve iletişim imkânlarının artması, köylere imamların, Kâbe’ye köylü hacıların gitmesi de aynı sonucu doğurmaktadır. Yani yüzeysel olan köy Sünnîliği bu sayede derinlik kazanmaktadır. Bu da Alevîlerden daha büyük farklarla ayrılmalarına yol açmaktadır. Şehirlere göçeden Alevîler ise bütünleşecekleri ve kaynaşacakları hazır bir ortam bulamadıklarından, zaman zaman sosyalistlerin, komünistlerin, materyalistlerin, sol ideolojilerin, hümanistlerin, laikçilerin ve benzeri ideolojilerin etkisinde kalmakta, bazan da bunlarla bütünleşmenin ve kaynaşmanın yolunu tutmaktadırlar. Bu ise Alevîliğin kendi geleneğinden kopması, kimliğini yitirmesi, kendi tarihine yabancılaşması sonucunu doğurmaktadır. Geleneklerine bağlı Alevîleri tedirgin eden hususlardan biri budur.

Genelde dinî hayatın zayıf ve etkisiz hâle gelmesine paralel olarak mezhepler arasındaki farkların da önemsiz hâle gelmesi olayını Azerbaycan’da da gördüm. Yetmiş sene süren ateist ve materyalist ideoloji buradaki dinî hayatı zayıf bir hâle getirdiğinden Sünnî Azerilerle Şiî Azerîler arasındaki farklar çok azalmıştır. Eğer İran Şiîleri Azerbaycan Şiîlerini, Sünnîler de buradaki Sünnîleri destekler, bilgilendirir ve bilinçli hâle getirirlerse Şiî Azerilerle Sünnî Azerîler arasındaki farkların daha belirgin halde ortaya çıkacağı, bunun da oradaki çizgiyi keskinleştireceği kuşkusuzdur.

Şiî-Sünnî, Alevî-Sünnî mezhepleri arasındaki farklar belirgin, çizgiler keskin hâle gelirken, buna paralel olarak hoşgörü, inanç özgürlüğü, barışçıl ve insancıl değerler geliştirilmezse mezheplerarası çatışmalar kaçınılmaz olur. Sosyal bünye kışkırtmacıların, sömürücülerin ve ayrılıkçıların etkisine uygun hâle gelir. Bu noktada tarafsız bilimsel araştırmalara çok iş düşmektedir. Millî birliği ve bütünlüğü, inanç ve ibadet özgürlüğünü sağlamak, korumak ve sürdürmek Sünnîlerle Alevîlerin ortak amacı olmalıdır.

Sh: 151-177

Kaynak: Tartışmalı İlmi Toplantılar Dizisi: 28, Tarihi Ve Kültürel Boyutlarıyla Türkiyede Aleviler Bektaşîler Nusayrîler, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı Ensar Neşriyat : 61 Aralık 1999, İstanbul

 

 

 


[1]         Zerdüşt dinindeki Hürmüz, Ehrimen gibi, ilki hayrın, İkincisi şerrin kaynağıdır.

[2]       Binbir Çiçek Mozaiği Alevîlik, İstanbul, 1995.

[3]       Bk. Türk Yurdu Dergisi, 1926

[4]       İstanbul’da bir Ortodoks Türk kilisesi var.

[5]         Bk. Nejat Birdoğan, Anadolu Alevîliğinde Yol Ayrımı, İstanbul, 1995, s. 543, Anadolu’nun Gizli Kültürü Alevîlik, İstanbul, 1995, s. 452.

[6]       Bk. Binbir Çiçek Mozaiği Alevîlik, İstanbul, 1995, s. 452.

[7]       Bk. Günümüz Alevîliğinin Sorunları, İstanbul, 1992, s. 41.

[8]       Bk. Görmediğim Tanrı ya Tapmam, İstanbul, 1996, s. 1.

[9]       Bk. Okunacak En Büyük Kitap İnsandır, İstanbul, 1994, s. 4.

[10]     Bk. 12 İmam ve Alevîlik, İstanbul, 1993, s. 93.

[11]       M.N. Orhan, Alevîliğin Esasları Usul ve Ahkâmı, Cem Dergisi, Temmuz, 1991, sayı, 2, s. 18.

[12]     Cem Dergisi, Kasım, 1995, Aralık, 1995 sayıları.

[13]     M. Yaman, Alevîlik, İstanbul, 1993, s. 305.

[14]     Alevîlik Bir Sır Değildir, İstanbul, 1995, s. 17.

[15]     Bk. Görmediğim Tanrıya Tapmam, İstanbul, 1996, s. 47.

[16]     Bk. İslâm Ansiklopedisi, VI, 791.

[17]     Binbir Çiçek Mozaiği Alevîlik, 426-430.

[18]     Bk. Alevîler Ne Yapmalı?, s. 121-123.

[19]     Bk. Yaşayan Alevîlik, s. 9, 10, 25.

[20]     Bk. Bektaşîlik Tarihi, İstanbul, 1991.

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s