SEMÎHA CEMÂL HANIMEFENDİ

semiha cemal

Semîha Cemâl, Ken’an Rifâî’nin halifelerinden Cemâl Bey’in ve en yakın müritlerinden Nazlı Hanım’ın küçük kızlarıdır.

İlk tahsilini Çelebi Mektebinde yapmış, sonra Çamlıca Lisesinden ve 1926’da Darulfünün Felsefe Şubesinden mezun olmuştur.

Kısa bir zaman İzmir Kız Lisesi Felsefe ve Ruhiyat (Psikoloji) Öğretmenliğinde bulunmuş, 1929’dan 1935’e kadar da İstanbul Kız Muallim Mektebinin Ruhiyat Öğretmenliğinde başarıyla çalışmıştır.

 Ancak, dünya demek, bir dış görünüş mahalli olduğuna göre, bu çıplak, yanıcı ve yakıcı rûha da dünya âleminde bir vücut lâzım olduğundan, güzeller güzeli denmeye sezâ bir beden kisvesi ile dünyâya aşk ve insanlık âbidesi olarak geldi. İşte bu müstesnâ insan, kitaplar yazdı, tercümeler yaptı, hocalık edip talebeler yetiştirmek sûretiyle fazlası ile dünyâya borcunu ödedi. Ve nihâyet, ezel ile ebed arasında bir şimşek gibi çakarak, genç yaşında, Hak tecellîsine ayna olarak bir cila ve kemal kazanmış böylece de üstadının varlığında fânî olmanın dört başı mâmur örneğini vermiş bulunan Semîha Cemâl Hanım, sekiz ay süren vahim bir hastalıktan sonra, genç yaşta (otuz bir yaşında )30 Ocak 1936 da Hakk katına uçup gitti.

ŞEYHİ KEN’AN RİFÂÎ’NİN CEPHESİDEN SEMÎHA CEMÂL HANIM

Ken’an Rifâî’nin hayatını yazanlar Semîha Cemâl’in onun hayâtındaki yerini belirtmenin lüzum ve hatta zarûretine inanıyorlar. Çünkü bu keyfiyetin tahlili hem Ken’an Rifâî’nin hayâtının bir cephesini aydınlatacak, hem de kadın anlayışı ve cemiyet bünyesi içinde kadına verdiği yeri tâyin etmiş olacaktır. Maamâfih onun bu husustaki kanaatleri, zamânını aşan her fikir ve hareketin uğradığı muameleye tâbi tutularak, çoğu zaman anlaşılmamıştır.

En genç yaşlarından beri kadınlar ve kadınlık hakkında, onları küçülten, onlarda nakîse görmeye mütemayil herhangi bir fikre verdiği cevap hemen hiç değişmiyor: “Dokunmayın benim kadınlarıma, beni bir kadın dünyâya getirdi, ben onlara söz söyletmem.”

Ken’an Rifâî ve talebeleri 1942 senesinde önünden geçerken uğradıkları Andifonia Kilisesi’nde kadınları mukaddes hücreye sokmamaları ve sebebini de papazların “Kadınlar günahlı oldukları için bu hücreye giremezler” diye izah ettikleri zaman bu hâdiseyi bir platform yaparak kendisinin ve Islâmiyetin kadın meselesini ele alış tarzını eve gelir gelmez şöyle dikte etmişti:

“Asırlar boyunca kadın için neler söylendi, neler yazıldı, ne kanlı mâcerâlara girişildi. Onun adı kâh hudutsuz ihtiraslara vâsıta edildi, kâh faziletin eline bir bayrak olarak verildi. Fakat İslâmiyet kadar hiçbir zihniyet, hiçbir felsefe ona bahâ biçemedi, hakîkî mevkiini veremedi.

Zaman ve menfaatler İslâmiyetin kadın telâkkisini ne kadar tahrif ederse etsin, onun bu husustaki görüşü inkâr kabul etmez.

Zîra en büyük delîli Kur’ân-ı Kerim’dedir. Orada hitaplar “müminin ve müminat, sâlihîn ve sâlihat” diye tefriksiz yapılmış ve mümine ve sâliha kadınlar mümin ve sâlih erkeklerden ayrılmamıştır. İslâmiyetin ilk zamanlarında kadın içtimâi hayâtın her safhasında erkekle berâber yer almakta, hatta gazâlara bile fiilen iştirak etmekte idi.

“Bana dünyânızdan kadınlar ve güzel kokular sevdirildi ve nûr-ı dîdem salâttır” diyerek sevdiği şeylerin başında kadını sayan Peygamberimiz, onun içtimâi hayattaki yerini “kadın erkeğin yarısıdır” diye sarâhaten ve kat’î olarak, tâyin etmiştir.

Acaba İslâmiyetin kadına verdiği bu değer nereden geliyor? İslâmiyet Hakk’ın yaratıcı kuvvetini taşıması ve hayâtı idâmede oynadığı rol bakımından kadına, has bir değer vermiştir. Bu değeri Hazret-i Mevlânâ şöyle ifâde etmiştir:

Pertev-i Hakkest an mâşûk nî

Hâlıkest an gûyyâ mahlûk nî *

Onun, kadını “mahlûk değildir, sanki Hâlıktır” diye kabul edişi, hayâtın ve âlemlerin mânâsı olan yaratıcı kudreti bizzat şahsında temsil etmesinden dolayıdır.

Görülüyor ki İslâmiyet, kadını, içtimâi hayatta bir süs, bir lüks metâı olarak değil de iş ve hayat arkadaşı diye nazarıitibâre aldığı gibi, cinsiyeti bakımından da sâdece bir zevk âleti olarak görmüyor, onda Hakk’ın yaratıcı kudretinin bir numûnesini müşâhede ediyor. Yine Hazret-i Mevlânâ:

Gûyyâ Hak tâft ez perdeî rakik  (Sanki bir ince perdeden Hakk tecellî etmiştir.)

diyor.

Esâsen Peygamberimizin, “Bana dünyânızdan kadınlar sevdirildi” sözü de böyle bir felsefenin mahsûlüdür. Bu sözü Muhiddîn-i Arabî şöyle îzah ediyor: “Resûlullah nisâya muhabbet ederek onların vücûdu aynasında Hakk’ı kemâli ile müşâhede etmiştir.” Zîra İbnü’l-Fâriz’m de dediği gibi:

“Her güzelin hüsnü, Allah’ın cemâlinden müsteardır.” Şu halde erkeğin kadına muhabbeti bir bakıma Allah’ın cemâline vuslatı talepten ibârettir. Fakat şüphesiz ki böyle bir düşünce muayyen bir seviyenin ve mânevî terbiyenin mahsûlüdür. Kadını sâdece cinsî zevk ve şehvetlerin bir tatmin âleti saymak bu yüzden de günahlı görmek basit ve iptidâî bir zihniyetin eseri olduğu gibi, mahbûb-ı hakîkînin aslına, hakikatine varmak için bir vâsıta, bir köprü bilmek ve ona göre hürmet etmek olgun bir görüşün ifâdesidir ki bu da İslâmiyette kemâlini bulmuştur.”

Ken’an Rifâî bütün hayâtı boyunca tecessüt etmiş bir arzu ve iştiyak sembolü hâlinde insanların içine, en derinlerine inmiş ve örneğini annesinin şahsında görüp temâşâ ettiği ve hayran kaldığı bir sevginin arayıcılığını yapmıştır. Annesi Hatice Cenan Hanım ona kadınlık ve dostluk hazînelerini, şirksiz, garazsız bir sevginin kanalı ile boşaltmış, kendinde ne varsa bu yoldan ona vermiş, bu vâdîde yolunu gösteren bir ışık olmuştu. Fakat bu çetin, müşkül, dertli yola tutulan ışık ona yoldaşlık ettiği kadar bütün güçlükleri de suyun yüzüne çıkarmaktan hâlî kalmadı. Biliyoruz ki Ken’an Rifâî beşerî bir kuvvetin görüp anlayıp tatmin edemeyeceği bir hasret ve iştiyakla dolu. İşte bu bitmez tükenmez iştiyak ve yürek yangını, onu uğruna can koyduğu insanlar içinde her zaman bir dereceye kadar yalnız, vahşî ve boynu bükük bırakmıştır. Annesi aradan çekilip onu insanlarla ve hayatla baş başa bırakıncaya kadar her müşkül ânında yanında belirmiş ve herhangi bir tarzda ona, “Yalnız değilsin, seninle beraberim” demiş, diyebilmişti. Bu satırları yazanlar,

Ken’an Rifâî’nin, bu berâberliğin hasretini hayâtının son gününe kadar nasıl yana yakıla çektiğinin en yakın şâhitleridir.

İşte şimdi ona, üzerine bir de bu emsalsiz ananın hasreti binen dâvâsında bir yâr ve bir yoldaş lâzımdı. Hayat, karşısına Semîha Cemâl’i çıkardı.

Şurasını hiç hatırdan çıkarmamalıdır ki, onun asla behîmiyet bilmeyen yüksek vasıflı aşkı, hayâtı boyunca annesinde bulduğu kemâlin iştiyâkını çekmiş, hasretini duymuştur. O, âdeta karşısında müşahhas bir varlık görmemiş, el yordamı ile araştırır gibi, etrafında hissettiği varlıklara “Acaba bu o mu?” diye heyecanla dokunmuş, böylece hep annesinin kemal ve cemâlinden bir kalıp aramıştır. Yok denecek kadar az da olsa, hiç bulamamış sayılamaz. İşte, hayâtın onun önüne çıkardığı bir Semîha Cemâl, ki dört başı mâmur varlığı ile, ezel anlaşmasının en kusursuz örneğini ona getirmiştir.

Her münâsebetin neticesini maddî veya mânevî, fakat umumiyetle maddî bir kazanç endîşesi ile hesaplayanlar için bu hikâye üzerinde konuşulacak çok şey vardır.

Halbuki bu vâkıanın felsefesini yapınca şu hakikatle karşılaşıyoruz ki bu hamle, onun kendi kendine olan özleyiş ve birlik arzusunun muayyen bir plan üstündeki ifâdesinden başka bir şey değildir.

Nitekim Semîha Cemâl’in evine geldiği bir gün söylemiş olduğu şu sözler de onun kendi kendine olan bu seferi gayet vâzıh olarak hissettiğinin açık bir ifâdesidir:

“Ne dedim biliyor musun buraya gelirken., kendime sordum: Nereye gidiyorsun sen? dedim ki: Kendimdeki fikre., ben kendi fikrimle yalnız kalınca nasıl zevk duyarsam, senden duyduğum zevk de böyle.”

Cemiyet nizamlarına sâdece iştirâki kâfi görmeyip çoğu zaman o nizamların muhâfazasım da üzerine almış olan bir insanın, kendi kendine yaptığı bu seferden, bu kendini arayış ve buluştan çıkarılacak yapıcı anlayış üstünde bir lahza duralım.

Ken’an Rifâî’yi hayâtının hiçbir safhasında yıkıcı bir insan olarak görmüyoruz. Kütle ile tesis ettiği münâsebetlerde o her zaman yapıcı olmayı tercih ediyor. Cemiyet içinde eskimiş, fonksiyonunu icrâ etmiş bir kıymet hükmüne parmak bastığı zaman da yerine derhal bir başka norm veya tâdil ve tashihe uğramış bir değer teklif ederek çatlaksız, eksiksiz bir kıymetler sistemi temin ediyor. Şu halde böyle bir münâsebette de, her bir hareketinde olduğu gibi, bir yapıcılık unsuru ve gayesi aramamız pek tabiî ve âdeta zarûrîdir.

Onun için de söylenenleri bir tarafa bırakarak meseleyi samimiyetle şöyle vazediyoruz: Evet! Semîha Cemâl, Ken’an Rifâî’yi şu dünya târihinde misline az rastlanır bir aşk, anlayış ve îmanla sevdi. Fakat şunu unutmamak lâzımdır ki bu sevginin esâsını, mayasını Semîha Cemâl’in onu görüş ve anlayışı, onun dâvâsma iştirâki, kendi varlığını onun varlığı ile aynileştirme arzusu teşkil ediyordu. Üzerinde durulacak mesele budur. Esâsen onu sevmek ne demektir, insana ne kazandırıyor veya ne kaybettiriyor?

Şu satırları yazanlar fikirlerini istedikleri gibi ifâde edebilmek kudretini gösterebilirlerse bu suâlin cevâbı kendiliğinden tahakkuk edecektir.

Evvelâ şunu öğrenelim: Onu tanıyıncaya kadar Semîha Cemâl kimdi ve ne şerâit içinde bulunuyordu?

Semîha Cemâl, Ken’an Rifâî’nin ülfeti halkasına girmeden evvel kendi kabuğunun içine çekilmiş, ferdî ve küçük sürurları ve elemleri ortasında mahpus, insan olarak vazifeli olduğu hususlardan habersiz, güzel, mağrur, kayıtsız ve tipik bir aristokasi çocuğu idi. Hâiz olduğu kâbiliyetler usta bir yapıcının eline düşmeseydi emsâli gibi kendi içinde kaybolup gidecekti. Bahtlı bir çocuktu ki yolu ehlinin yolu üstüne düştü. Aynı mânâyı içlerinde taşıyan ve tıpkı Mevlânâ ile Hüsâmeddin Çelebi’de olduğu gibi hoca-talebe hüviyetleri ortasında biribirini bulan bu iki varlığın mânâlarını tanıyıp birbirlerini sevmelerinden tabiî ne olabilir? Fakat Ken’an Rifâî için bu sevgi bir netîce değil, bir başlangıçtı. Zîra her şeyden evvel yapıcı bir karakter taşıyan bu mürşit, içinde taşıdığı cevheri, hayâtının özünü, hikmetini nakletmeye râzı olduğu bu toprağı, emânetini kabûle müsâit bir zemin hâline getirmeye koyuldu.

Onun nazarında Semîha Cemâl her an temasta olduğu insanlık âleminin iyi bir numûnesi idi. Onunla bilişik olduğu nispette bu numûnenin temsil ettiği kütle ile de temâsım temin ediyordu. Semîha Cemâl’in varlığı onu insanlık âlemi ile alış verişte tutan bir köprü mesâbesinde idi. Bunun için bu varlığı tanıması iyilik ve fenalık hudutlarını, kabiliyetlerini, tarzını ve cinsini tâyin etmesi, böylece de eksiklerini tamamlayıp gediklerini kapaması lâzımdı. Ve gene bunun için, insanlara karşı her zaman ve her şartta tatbik edegeldiği bir tek çıkar yol biliyordu: Mevzûunu sevmek, severek aşkla işlemek ve geliştirmek. İşe evvelâ onun yarım kalmış tahsilini tamamlatmakla başladı. Ve dadısı, lalası, arabası tamam olmadan sokağa çıkmak külfetini ihtiyar etmeye alışmamış olan bu küçük kız, ondan aldığı şevk ve ilhamla çalışmaya koyuldu. Mezuniyet imtihanlarını vermek için aylarca, haftanın her günü çalıştı, didindi. Bâzan günün yirmi dört saatinin on ikisi kıyasıya zahmetli bir çalışmayla geçiyordu. Yakınları odasının gece yarılarına kadar dinlenmeyen ışığından endîşe ile bahseder oldular. Fakat Ken’an Rifâî eline aldığı mevzûun kabiliyet hudutlarını bildiğinden sesini çıkarmıyordu. Mezuniyet imtihanları biter bitmez Semîha Cemâl Dârülfünûn’un felsefe şûbesine kaydoldu. Hocası bir defa tezgâhı kurmuş ve aradan çekilmişti. Zîra artık biliyordu ki o, kendi kendine işleyecek bir çark hâline gelmiştir. Öğrenme ve öğretme, sevme ve sevilme, faydalanma ve faydalandırma azmi ve aşkı, içinde bir meşale gibi tutuşturulan genç kız yayından çekilen bir ok hızı ile emsâli arasında dikkati çeken bir muvaffakiyetle herkesi ve hatta zaman zaman kendini de hayretlere düşürerek Dârülfünûn’u bitirdi. Ve mezun olduğu fakülteye rühiyat asistanı oldu. Fakat bir müddet sonra daha genç talebelerle çalışmayı tercih ederek liselere geçti, 1926’dan 1934’e kadar devam eden sekiz senelik hocalık hayâtı içine hakîkaten muvaffakiyetler sığdırdı. Bağrında tutuşan irfan meşalesini önüne gelen her yerde ve her fırsatta uyandırmaya çalıştı. 1936’da hayâta gözlerini kapadığı zaman Epiktet , Hayât-ı Beşer yahut Kevs’inTablosu  , Fedon , Alkibyad , Apoloji , Kriton , Hipyas , Otifon , Mark Orel , gibi klasikleri lisânımıza kendi başına kazandırmış, ayrıca, Hayat, Mihrap gibi mecmualarda muntazaman neşriyat yapmış ve Aşk Peygamberi   , Aşk  ve Güldemeti  isimli üç telif eser yazmıştı.

AŞK PEYGAMBERİ

Kaynak: Y.Asır. Müslümanlık:235-243semiha cemal

 Semîha Cemâl Hanım, 1930’ların başında

“Aşk Budur” Semîha Cemâl Hanım ve Sâmiha Ayverdi Hanım’ın ortak kitabıdır. Sâmiha ve Semîha ilişkisinin iç içe geçmesiyle zuhur etmiş bir kitaptır.

Aşk Budur ortaya çıkışı itibariyle çok farklı bir eserdir. Eser, Kenan Rifâî’nin öğrencilerinden Semîha Cemâl Hanım tarafından yazılmaya başlanır. Fakat kendisi çok genç yaşta Allah aşkının cezbesine tutulup bu âlemden gider olunca, kitabı tamamlama görevi Sâmiha Ayverdi’ye verilir.

Bu meyânda anlatılan bir hadise vardır. Semîha Cemâl hanımın hastalığı ağırlaştığı ve zâten çok zayıflamış olan vücudunun buna daha fazla dayanamayacağı anlaşılınca, Sâmiha Ayverdi, Hocası Kenan Rifâî’ye gelerek, “Efendim, dua buyursanızda onun yerine ben gitsem” diye niyazda bulunur. Kendileri, bunun sebebini sorduğunda, Semîha Cemâl Hanımın faydalı bir vücut olduğunu ve yazarlığı ile insanlığa hizmet ettiğini söyler. Sonrasında gelen cevap çok nettir: “Öyleyse bundan böyle kalemi sana veririr sen yazarsın. ”

Sâmiha Ayverdi bu emir üzerine kalemi eline alarak Aşk Budur adlı kitabı tamamlar ve neredeyse yarım yüzyıl sürecek olan yazarlık hayatı da işte böylece başlamış olur. Kitap dikkatle okunduğunda, belli bir yerden sonra eserin üslûbunun farklılaştığı görülür. Bu, saf ve yakıcı bir aşktan, aşkın aklına doğru seyreden bir değişimdir. Semîha Cemâl Hanımın Allah aşkıyla şekillenen ve âdetâ yazanı ve okuyanı yakıp yokluğa mülhak eden anlatımı, Sâmiha Ayverdi’nin Hocasından almış olduğu “Yan, ama tütme!” düstûruyla işleyen kaleminde daha çok İlâhî aşkın yapıcı ve oldurucu çehresini takınır.

Roman, M.Ö. Arabistan’ın Kuzeyinde yaşamış olan güçlü ve şaşaalı Hayre Hükümeti’nin saray ve aristokrat çevresinde geçen bir aşkı anlatıyor. Bu dönemde Hayreliler, Araplar arasında çok yaygın olan putperest inancına sahipler. Hükümdar Menzer’in başhekimi Hamza, yine hükümdarın katında önemli bir mevkide bulunan amcası Zeyyad’ın biricik kızı Meryem’e âşıktır. Fakat Meryem ona istediği cevabı vermez. Romanda Hamza beşerî aşkın zirvesini temsil eder fakat aşkına karşılık beklemek zaafına düşmüş olması onu bu duygunun hakikatine ulaşmaktan men etmektedir.

Meryem ise yanmak ve yakmak tabiatında yaratılan ateş gibi, bu dünyaya sevmek ve sevilmek kabiliyetinde gelmiş asil ve güzel bir kızdır. Fakat hayatı boyunca canını önüne koymaya değecek bir eşik bulamamanın da azâbı içindedir, içerisinde bulunduğu maddî dünyânın zevkleri onu doyurmak bir yana, gönlünde en ufak bir ilgi bile uyandırmazlar. Böylesine aşka kabiliyetli bir insan olur da, hilkat eli hiç onu unutur mu? Romanı yazan kalem de unutmamıştır.

İlerleyen bölümlerde, kaderin bir cilvesi ile ülke menfaatlerini korumak adına, hükümdarın emriyle Hamza ve Meryem sözde bir evlilik yaparlar. Başhekim Hamza bu evliliğin ilk aylarında bir görevle Mısır’a gider. Geri dönerken orada tanışıp kölelikten kurtardığı ve dost olduğu Ömer’i de beraberinde getirir. Ömer Hayre’de yaşarken bir vesileyle Mısırlı tüccarların eline düşmüş bir esirdir. Fakat kendisine yakıştırılan bu esir sıfatını kabul etmeyecek kadar da özgür bir ruhtur. Çünkü Ömer’in, kendisini nefsin zaafları esâretinden kurtarıp, tek Allah’ın kulu olma özgürlüğüne götüren bir hocası vardır: Ebu’ş-şettar aşîreti reisi Yusuf.

Yusuf, İlâhî nurun o devirde kendisinden göründüğü kâmil insandır. Sözüyle, haliyle, gösterdiği maddî ve mânevî cömertliklerle yalnız kendi aşiretinin değil bütün Arap kabilelerinin gönlünde taht kurmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’in en güzel kıssasında anlatılan Yusuf peygamber gibi o da Allah’ın cemâl tecellîsine mazhar olmuş bir sultandır. Romanda bu ismin kullanılması tesâdüfî değildir. Kur’an’da Kenan illerinde kaybolan Yusuf Allah’ın zâtî güzelliğini temsil ettiği gibi Aşk Budur’daki Yusuf da, kalem sahiplerinin, gizli ve aşikâr her an hocaları Ken’an Rifâi’nin varlığında seyrettikleri Allah tecellîsini sembolize eder.

Aşk Budur  Semîha Cemâl hanımın Aşk kitabının genişletilmiş hâlidir.

AŞK BUDUR!, (Aşk Bu İmiş!) “Sâmiha Ayverdi Hanımefendi”

Kaynak: Sırra Yolculuk: Sh: 81-83

Küçük insan hayâtının aşağı yukarı on senesi içine sığdırılan bu faâliyetin, iyice düşünülecek olursa, gerçek bir muvaffakiyet olduğu görülür. Fakat Semîha Cemâl’in elde ettiği bundan daha büyük bir muvaffakiyeti vardır: O da mânâsını bulması, insan olmanın omuzlarına yüklediği mesüliyetlerin şuûruna ermesi ve bilhassa başkaları için yaşamak bahtiyarlığını elde etmesidir. Ken’an Rifâî ona gösterdi ki her birimiz varlığa âit en güzel şeyin aslını, cevherini kendi içimizde taşıyoruz ve çoğu zaman onun gölgesini, kopyesini hâriçte aramakla vakit geçiriyoruz. Şu halde her şeyden evvel insanın kendi içi ve kendi benliği ile temâsa geçmesi, kendini bulması lâzımdır.

Bu ünsiyet ve müşâreketi temin ederken Ken’an Rifâî talebesinin vücut tarlasına yeni tohumlar atmamış, ancak şuur altında uyuklayan ve gün ışığına çıkmak için fırsat bekleyen tohumları uyandırarak onlara hayat ve gelişme imkânları sağlamıştır. Ve bunu yaparken, bir mürebbî, bir kâşif, bir yol gösterici liyâkatiyle hareket ederek, onu dünyânın herhangi bir köşesine gelişigüzel atılıvermiş bir fâni, bir değersiz varlık olmaktan kurtarıp zaman içinden akan hayâtın mânâlı, şuurlu bir parçası hâline getirmişti.

Şimdi Semîha Cemâl insanların içinde, onlarla, hayatla ve kendi kendisi ile giriştiği mukavelelere sâdık bir talebe, dâvâsını paylaşabileceği bir dost ve yorgun başını varlığında dinlendireceği bir insandı.

Artık hayâtının bir safhasında annesi ile berâber giriştiği hayat ve yaşama tecrübesini bu defa onunla tekrarlayabilirdi.

Hayâtında Semîha Cemâl’e, bu bakımdan ne kadar ehemmiyetli bir yer verdiğini bir mektubundan aldığımız şu ibâre ne kadar güzel belirtiyor:

“…vapur uzaklaşıyordu sana dürbünle bakıyordum. Dedim ki dünyânın zevkini adesesinden seyrettiğim teleskopum görünmez oldun, dürbünle de seçilmez oldun, hayâlin bu cihâna sığmaz oldu.”

Burada şu sual akla gelebilir: Ken’an Rifâî bu alış verişi yapmak için neden bir kadını tercih etti? Bunun cevâbı hazırdır. Çünkü o daha evvel yaptığı tecrübelerde görmüş ve anlamıştı ki fikir, his ve îman alış verişinde kadın, erkekten daha müsait bir mutavassıt, daha verimli bir zemindir. O, şahsiyet şekillenmesini annesinden almıştı. Şu halde bu formasyonu biyolojik sâhada olduğu gibi, psikolojik olarak da çoğalma kabiliyeti olan yine bu şerâitte bir varlığa iâde etmek gerekiyordu. Semîha Cemâl esas îtibâriyle bir semboldür. Asıl mesele Ken’an Rifâî’nin bilhassa kadınlık âlemiyle temasta olması ve nev’-i beşerin müstakbel veçhesini tâyinde, kadını yapıcı, şekil verici bir âmil olarak görmesindedir. Esâsen böyle olmasaydı ve pek şahsî bir münâsebetin hudutları içinde kalsaydı, bu meseleyi ele alıp üzerinde fikir beyan etmeye ne lüzum olacaktı, ne de salâhiyetimiz.

Onların hayatlarında en esaslı unsur karşılıklı âhenk ve anlayış vasfı idi. Birbirlerine karşı benlik hudutlarını kaldırmış ve döküldüğü kabın şeklini alan mayi gibi birbirlerinde şekil bulmuşlardı. Bu hakikat Ken’an Rifâî’ye, “Dün Beyoğlu’nda seni gördüm, geçiyordun. Benim ifâdemin aksi dedim” sözünü söyletecek kadar onlar için sarih ve aydınlıktı.

Hocası ona şöyle diyordu: “Benim bir zevkim var, bu da sana irfan öğretebilmektir.” O zaman Semîha Cemâl soruyor: “Buna karşılık ben ne yapayım?” Ken’an Rifâî’nin bu suâle verdiği cevap şudur:

“Ben senden çok bir şey istemiyorum; ancak, nefsini arkaya atmayı öğren. Sen bir yudumda doyanlardan olma! Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem “Mâ arefnâke hakka mârifetik” (Yâ Rabbi senin mârifetini hakkıyla bilemedik. ) diyor. Onun için sen de durma ilerle, beni sev, beni sev ki ben de seni seveyim. Yalnız, bu “beni sev”in mânâsını iyi anla. Beni sev demek, sevdiklerimi, bütün insanları, aşkı, Allah’ı sev demektir.”

Ken’an Rifâî, Semîha Cemâl’e hayat ve varlık cevherinin insanın kendi içinde, özünde olduğunu öğretirken Semîha Cemâl de ona kendini gösteren, onu kendi varlığının şuûrunda tutan bir ayna olmuş ve ayaklarını toprağa bağlamıştı. Bir taraftan hocasının elinde tuttuğu irfan meşalesi altında feyizlenirken bir taraftan da ona yoldaşlık ediyor ve onu yalnız, ürkek, mahzun ve yorgun gördüğü her zaman, eski günlerde annesinin yaptığı gibi, îmanlı insanların kalp huzûru ile sesleniyordu: “Seninle berâberim, sana inanıyorum, yalnız değilsin.” Evet! O bu teminâta zaman zaman bir küçük çocuk çâresizliği ile muhtaçtı. Semîha Cemâl hocasının yanında, hem idealini garazsız bir samimiyetle benimseyerek “yapıcı kadın” olabilmek, hem de ona karşı yoldaşlık ve analık duygularını müştereken seferber ederek, yaratıcılık kisvesini muhafaza etmek gerektiğini hissetmişti.

Bu sûretle yolu büyük adamın yoluna düşen her kadında olduğu gibi, târih ve insanlık karşısında Semîha Cemâl’in omuzlarına da birçok vazifeler yükleniyordu. Bir defa Ken’an Rifâî’nin kolay kolay tesir ve nüfuz edilemeyen şahsiyeti binasını tavaf edecek, keşfedecekti. Sonra onu heceleyip öğrendiği kadar kendisine de gösterecekti. Zîra Ken’an Rifâî’nin çetin ve sökülmez bir kitap olan kendi varlığını başkalarından dinlemeye dâima muhtaç olan nev’i şahsına mahsus bir veçhesi de vardır. Ondan sonra bir adım daha ileri gitmek ve berâberce okunup anlamaya çalışılan bu kitabı âlem halkına okutmak, tefsir ve tahlilini yapmak îcap ediyordu ve herhalde kendisine tevcih edilen asıl vazife de buydu. Bu bakımdan Semîha Cemâl ömrü boyunca hocasının en salâhiyetli, en aydınlık fakat her zaman en mütevâzi müfessiri olmuştur.

Esâsen ona ayak uydurmanın, onunla yollara düşmenin büyük güçlüğü buradadır. Fakat bu güçlüğü yenebilmenin, insanı ölümsüzlüğe götüreceğini de biliyordu. O, “Böyle benim gibi seven bir vücut toprak olamaz, belki de ben vücûdumu toprak olmaktan kurtarmak için bu kadar seviyorum. Ben ölsem bile aşkım asırlara intikal edecek kadar kuvvetlidir. Çünkü ben de onu başkalarından intikal ettim, bende başlayan bir şey değil bu! Ben ona, gelmiş geçmiş bütün insanların, bana mîras bıraktığı bir ruh zenginliği, bir ruh asâleti ile bağlıyım. Bu emâneti kendi aşkımla zenginleştirip, besleyip gelecek nesillere devredeceğim” diye yazıyor.

Semîha Cemâl vaadinde durdu ve son nefesine kadar aşkının seviyesini muhâfaza etti. Ve nihâyet bir bardak suyu varlık denizine dökerek ebedileşti. Fakat dünya, herhangi bir insan olarak bu sevgiden gıdâlanan ve bir yapıcı olarak bu sevgiden yardım gören çileli insanın bu kadarcık safâsını da hoş görüp anlayamadı. Anlayamamakta da mâzurdu. Zîra, beşeriyeti her devirde bir taraftan Semîha Cemâller, bir taraftan Ken’an Rifâîler’le kucaklayıp saran ve bu yoldan ihyâ ve ibdâ eden ezelî sevdâ, esâsen kendi kendini anlaşılmamaya mahkûm etmiştir. Niçin? Bu, bizce sarih olarak belli değil. Onun için, şu saklanış üzerinde bir an karar ettikten ve -belki de henüz bu anlayışa varma kıvamına gelemediğimizi düşündükten sonrabu meseleden ayrılalım.

Vefâtı günü, hayat karşısında bir defa daha kendi kendisi ile baş başa bırakılan Ken’an Rifâî, ondan açılan boşluk ortasında sâdece “Hepinizden güç bana oldu” demişti. Bizler, bu çâresiz ifâdenin mânâsını şimdi daha iyi anlıyoruz.

Burada, söylemek istediğimiz halde ifâdeye muktedir olamadığımız bu beşerîliği atlamış aşkı beyan bakımından, sözü gene, onlara bırakıyoruz:

“Benim hiçbir şeyim yok., ne bir zevk, ne bir eğlence, hiçbir şeyim yok., bir aşkım var Semîhacığım.”

Ne kadar fakirsiniz.

“Evet, ben şehülgarâmım!”

Kaynak: Y.Asır. Müslümanlık: 243-247

PROF. DR. ZİYA CEMÂL’İN DİLİNDEN “SEMİHA CEMÂL HANIM” 

Öğrenci iken bütün hocaları onu azim ve zekâsına, muhakemesinin kuvvetine hayran olduklarını iftiharla söylerlerdi.

Kendisini tanıyanların hepsi ve Üniversite Profesörlerinden Sayın Şekib, Yusuf Ziya, o zamanlar Darulfünün Eminliğinde bulunmuş olan Prof. Dr. Nurettin Ali onun müstesna kabiliyetini hararetle takdir edenlerdendir. Hatta o tarihlerde Prof. Yusuf Ziya, kendi nezareti altında çıkan bir risaleye (dergi) Semîha Cemâl’in gönderdiği bir yazı için bana şu satırları göndermişti:

“Kızkardeşinizin bu seferki yazısı pek hayret verici! Davud’un Mezamir’ini okudunuz mu, bilmem?.. Bir kere lütfen okuyunuz. İkisinin de aynı menbadan ilham aldığını vazıları (açıkça) göreceksiniz. Yazıyı okurken öyle dedim: Eğer bu kız çıkıp ta “Ben Allah’tan ilham alıyorum, işte delilim bu sözlerdir.” diyecek olsa, muhakkak ilk mümin ben olacağım. Yazısı benim içimde bu derece azîm bir tesir bıraktı.”

Bundan başka Prof. Bay Şekib’in hakkında çok takdir eden yazıları vardır.

Semîha Cemâl… asırların sinesinden nâz ile beliren âteşin (ateşli, canlı) istîdad (kabiliyet)..

Semîha Cemâl.. mütekâmil (tekâmül etmiş, olgunlaşmış) ve mutlak fazilet örneği..

Semîha Cemâl.. şahsında insanî hisleri olgun bir belâgat ve bütün vüzuhile temsil eden yüksek kabiliyet..

Semîha Cemâl.. Rabbânî bir tuhfe (armağan), bir mücerred ruh; gayıbdan beşerilere armağan; tecessüd etmiş ahlak numunesi..

Beşerî ölçüler, insan havsalası, bu genç vücudun kısacık hayatına sığdırdığı taşkın kudreti tartmakta ve anlayabilmekte şaşkındır. Onun irfan dolu hayatı, hayret şâyan bir mucizeye benzer. Kudretin bezenerek vücuda getirdiği, beşeriyeti şaşırtan icazkâr (az sözle mânâyı anlatan) bir eser!

Sanki Allah onu yaratmakla, kendine has olan özellikleri bu vücuddan âleme ilan etmek, göstermek istemiş de, bu şahane âbideyi vücuda getirmiş…

Semîha Cemâl.. Hiç bir beşerî hırsla yorulmamış, meşgul olmamış, vakit kaybetmemiş musaffa (sâfîleşmiş) ve tam insan!

Onun varlığındaki enerji, asla süflî zaaflara, unsurî ihtiraslara taksim olmamış, bütün kuvvet ve şiddeti ile bir tek yoldan, bir tek hedefe akıp vâsıl olmuştur. O, ilâhi kudretten başka hiç bir şeyin zebunu olmamıştır. Onun temiz ve lekesiz varlığı, sefil bağımlılıklardan hiç birini tanımaz.

Semîha Cemâl herhangi bir varlıkta, o varlığın şahsî kıymetini değil, bu vücuda vücud verenin sun’unu (kudretini, tesirini) görür.

Semîha Cemâl.. “İyi ve fena diye iki mefhum bilmez. Onun için her şeyde iyilik vardır. “Fena denen kimse, fenalığı iyilik zannı ile yapan merhamete şayan bir şaşıdan ibarettir.” der idi. O, her suçlunun nokta-i nazarına (bakış açısına) nüzul ederek (inerek) onu mazur görmesini bilir; dünya sahnesini perdenin içinden seyreder. O oyuncuların mahiyetini de bilir.

Semîha Cemâl.. meslekî hayatında ruhî terbiyeyi tam bir muvaffakiyetle (başarıyla) öğretmiştir.

İnsan kardeşini bu kadar metheder mi diyeceksiniz, fakat onu tanıyanlar bu sözleri az bile görür. Ebedî eserlerinin lirik kudretli tezahürünü mahviyetle tadil etmeye uğraşmıştır.

Bir ressam, bir heykeltraş, bir şair ve her hangi bir sanatkâr için, bir dış tesirin, tabiat güzelliklerinin, bu sanat kabiliyetine inzimamı (katılma, ilave olma), sanatkarın zevkinin inbisatına (genişlemesine)yardım etmesi lazımdır. Halbuki Semîha Cemâl için ilham kaynağı, her nefes yeni ve gizli bir köşesini keşfettiği ruhudur.

Öğretmen olduğu Kız Öğretmen Okulunda ve gerek Yovakimion Rum Kız Lisesi ve İtalyan Kız Lisesinde kendisini sevmeyen ve üfuluna (kaybolma, batma) ağlamayan kimse kalmamıştır.

Kendisinin Rahman’ın Rahmetine tevdî olunduğu gün Kız Öğretmen Okulu öğretmen ve öğrencileri tarafından söylenen sözler arasında Bayan Sabiha Orhan’ın da gözyaşlarıyla değerli hocası hakkında söylediği sözleri teberrüken (bereket sayarak) yazıyorum:

“Aziz öğretmenimiz, yakında seni kürsümüzde göreceğiz diye sevinirken ne idi bu, ne idi dün işittiğimiz haber. İşittik mi? Hayır, hayır biz onu duymadık, duyamazdık, duysak ta böyle bir şeye inanmazdık. Nasıl olur da gürbüz, ruhen hassas, maddeten çelik gibi sağlam bir vücut, bu kadar az zamanda yok olur?…

Bunu dimağlarımız nasıl kavrar?… Fakat diğer öğretmenlerimizin saklayamadıkları kederleri, tutamadıkları gözyaşları, kafalarımıza müthiş bir darbe indirdi… İnanın, inanın bu acı bir hakikattir. Biz yine inanamıyoruz, bunu da bize sen aşılamıştın. “Çocuklar: Ruh ebedî, madde fânîdir.” derdin.

İşte sayın öğretmenimiz, senin sözlerini sana tekrar ediyoruz. Cismin aramızdan ayrıldı, ölüm nihayet seni de pençesi arasına aldı. Etimizden, tırnağımızdan ayırır gibi seni de bizden ayırdı öyle mi? Hayır, sen ölmedin, bilakis kalplerimize bir kıvılcım attın. Bu kıvılcım büyüyecek, büyüyecek, alevi kalplerimizi tutuşturacak, işte bu yangını hiç bir şey, hiç bir maddi kuvvet söndüremeyecek.

Ancak bize tesellî verecek olan, kalplerimizin en derin köşelerine kazdığımız ruhun, benliğin, ahenkli adın, daima gülen ve kızaran çehren, bize; “Aldanıyorsunuz çocuklar, ben ölmedim”, diyen dudakların olacak. Sen kalplerimizde, dimağlarımızda bütün varlığımızda biz yaşadıkça yaşayacaksın. Eserlerin ise hiç ölmeyecektir.

Senden feyz alan çocukların bunu yapmak kudretini almışlardır. Yalnız, yalnız sen, yatağında rahat, müsterih uyu.

Arkanda bıraktığın talebelerinin hıçkırıklarını hisset, senin için akıttıkları gözyaşlarını tutmalarını söyleme. Bırak, bırak, kana kana ağlasınlar mukaddes ölü…”

***

 CEMÂLNUR HANIMIN DİLİNDEN “SEMİHA CEMÂL HANIM”

On üç yaşlarında idim ve en küçük dayım Esad Sagay Bey’in evinde misafir bulunuyordum. Dayımın hanımı da halazadem olduğu için, akrabalığımız iki baştandı.

Akşam yemeğinden sonra, oturma odasında çoluk çocuk tatlı tatlı konuşuyorduk. Halam ise, elindeki gazeteye dalmış, etrafı ile pek alâkalanmadan okuyordu. Dayım, birkaç defa: “Hanım bırak artık okumayı… bak Sâmiha da kırk yılda bir geldi..” diyorsa da halam, yumuşak yumuşak: “Peki, şimdi” diye cevap veriyor, fakat bir türlü de göklerini gazeteden ayırmıyordu.

Dayım, üç söyledi, beş söyledi, baktı olacak gibi değil, elindeki sigarayı arkadan gazeteye değdirdi. Kâğıd yanmağa başlayınca da, bu sevimli müdâhaleye ikisi de gülüşerek, işi tatlıya bağladılar.

Bir başka âilede, erkeğin ricâsını kâle almayan kadına, bağırıp çağımıak, en abından somurtmak, ne yazık ki çok görülmüş hâdiselerdendi. Halbuki, dayımla halam, her mes’eleyi böyle zarâfet ve nezâketle hâl ederlerdi. Sonuna kadar da, bu böyle sürüp gitti.

*

Esad Sagay Bey, en küçük dayımdı. Ağabeyi Cemâl Bey ise, dayılarımın en büyüğü idi. Her ikisi de büyük annemin kardeşi idiler. Annemin kardeşi doktor Server Hilmi Bey ise, ortanca dayımdı.

Büyükannemin annesi Şefıka Hanım, genç yaşta vefât edince, Mısır Vekili Hacı Süleyman Ağa ile Zekiye Hanım, dul kalan damatlarını, hüsn-i ahlâk sâhibi halayıkları Hacı Kalfa ile evlendirimişler ve Esad Bey de bu izdivaçtan dünyâya gelmiş. Onun için de işte, büyükannemin sonradan doğan kardeşi Esad Bey, kendi oğlu Server Bey’den yaşça küçüktü.

Bu tabloya göre Esad Sagay Bey, Cemâl Bey Dayımın kızı Semîha Cemâl Hanım ’ın amcası idi.

Semîha Cemâl Hanım, asırların zor yetiştirdiği miistesnâ insandı. Ona. tek kelime ile rûb-i mücerred dense reva idi. Bir kere çok güreldi. Çok da zekf ve çok merhametli, bilhassa adâlet duygusu son derece inkişaf etmiş insandı. Amma, bütün bu üstün vasıflarım, şahsî heves ve menfaatleri için kullandığına kimse şâhid olmamıştı.

Bir eşini daha görmediğim hârikulâde güzel elleri vardı. Vefâtından belki on beş sene sonra, kendisi ile Muallim Mektebi’nde hocalık yaptığını öğrendiğim Tevfik Ararat Bey’e, kendisinin dayızadem olduğunu söylediğim zaman, çok akıllı, terbiyeli ve kibar bir zat olan Yevfık Bey, sanki birden bire karşısına eski bir imaj çıkmış gibi şaşırarak:

Elleri” diye âdetâ bağırmıştı.

Sonra da kendisini toplayarak, meriyet ve faziletlerinden söz etmek suretiyle yaptığı heyecanlı çıkışı düzeltmeğe çalıştı.

Semîha Hanım, z Muallim Mektebi’ndeki oldukça uzun süren hocalığı senelerinde, amcası Esad Sagay Bey de Maârif Vekili bulunuyordu. Amma, iki sene süren bu vekillik devresinde, kimse Esad Bey’in Semîha Hanım’ın amcası olduğunu bilmedi. Bilemezdi. Zîra öğünmek gibi beşeri zaaflara kapalı olan bu genç kız için tefâhüre benzer her duygu, ayıplı ve haram işlerdendi.

Ne ki, vekil olan bir amca ile iftihar etmemek de, bu tok gönül için bir şey miydi? O, Hak katındaki yüce mevkiini de kimseye ifşâ etmemiş ve başındaki mânâ sultanlığı tâcını kimseye göstermeden bu dünyâ köprüsünü geçmiş olan, tasarruf sâhibi bir ehl-i aşk idi.

Kaynak: Sırra Yolculuk, sh: 310-311;

bkz: Sâmiha Ayverdi, Rahmet Kapsı, Ankara:Hülbe Basın ve Yayn, 1985, s. 66-68.

KEN’AN RİFÂÎ kaddesellâhü sırrahu’l azîz İLE SOHBETLER

1910’dan 18 sene sonra Ken’an Rifâî’nin âilesi, talebeleri ve dostları arasında herhangi bir münâsebetle söylediklerinin tespit edilmemesinin telâfi edilmez bir ziyan olduğunu idrak etme çağına ayak basan Semîha Cemâl, bu konuşmaları o esnâda yazmaya koyuluyor. Ve 1934’e kadar arkadaşı Sâmiha Ayverdi ile berâber bu işe devam ediyorlar. Onun vefâtından sonra da Sohbetler’i not etmek işini arkadaşı devam ettiriyor. İşte kitabın ikinci kısmı, Ken’an Rifâî’nin son 25 yıllık hayâtı içinden zaptedilebilen yazılardan ayrılmış örneklerdir ki mevcûdun aşağı yukarı beşte birini teşkil ediyor.

Biz bu meyanda Semîha Cemâl Hanımın, Efendisine sorduğu sorulardan bir kısmını alıntılamaya çalıştık. Bu şekilde soranının iç dünyasını keşfe yardımcı olmayı tercih etmiş olduk. (hzl).

************

Semîha Hanım:

Efendim, âşıklar neden durmadan nâle ve efgân eyler, ağlar? Her halde şikâyetten değil?

Ken’an Rifâî kaddesellâhü sırrahu’l azîz:

“Gerçi cânândan dil-i şeydâ için kâm isterem
Sorsa cânân bilmezem kâm-ı dil-i şeydâ nedir?

Evet kendileri de bilmezler ki…

Gül temennâsında derler bülbülün gavgâların
Çün gülü gördükte gülmez bilmezem gavgâ nedir?”

**

Mâşuk da bilmez mi?

“O bilir. Sırf hoşuna gittiği için ağlatır. Hâlbuki çirkin sesli, çirkin yüzlü bir feryat edicinin yalvarışlarından zevk alır mı? Hemen istediğini verir ki sussun, diye…”

 

**

Hazret-i Ali kerremallâhü veche: Bana dünyâdan bâzı şeyler haram edildi. Fakat ben helâl olanları da bıraktım. Dünya bana sağ elini uzattı, ben solunu da çevirdim ve muhtaç gördüğüm için hepsini kendisine bıraktım, buyuruyor.

“Öyle ya., dilencinin çanağından niçin alayım, buyurmak istemişler.”

**

Yine Hazret-i Ali kerremallâhü veche buyuruyor ki: Üstünlük göstermek için ilim sâhibi olma! Bâzı ilim vardır ki neticesi cehildir. Bâzı cehil vardır ki neticesi ilimdir.

“O ilim ki insanın kendisiyle, benliğiyledir ve o kimse bu ilmi var zannetmiştir, tabiî ki o ilim cehille berâberdir. Çünkü asıl ilim, yokluk ilmi, Allah ilmidir. Zîra bu bilgi, bilcümle ilimleri kucaklamıştır.

Senin bahsettiğin cehilden maksat, hiçbir şey bilmemek, okuyup yazmamak, yâni kara câhillik demek değildir. Çünkü bu zâhir bilgisizlik asla hoş görülmemiştir.

Sokrat: Bildiğim bir şey varsa, hiçbir şey bilmediğimdir, diyor. Fakat bu cehilden maksat, Hakka karşı acz ve yokluğa ermiş kimsenin cehlidir.

Allâh’ın kudret ve kuvvetine karşı ümmî de olsan âlim de olsan müsâvîdir. Fakat elbette ki bir kâmil kişinin zâhir bilgilere de sâhip olması lâzımdır. Zîra irşat husûsunda bir ümmî şeyhle, dünya ilimlerine de âşinâ olan bir şeyh, aynı liyâkat ve kudreti hâiz değildir. Mürşit, kütleleri zamânın seviyesine göre uyandırma yollarını bilmelidir.

Maamâfıh ümmî şeyhler de olabilir. Fakat bunlar, geniş kütlelere değil, kendi tarzında olan zümrelere hitap edebilir, onları yine kendi tarzlarına göre uyandırabilirler.

Şunâ da işâret etmek yerinde olur ki, Allâh’ın kudret ve kuvvetine karşı ümmî de olsan, âlim de olsan birdir. Zâhir bilgileri kazanmak da yine Allâh’ın bir ihsânıdır. Eğer Cenâb-ı Hak isterse, Hüsâmeddin Çelebi’nin muhterem ceddine vâki olduğu gibi, bir anda da o zâhir ilmine âşinâ ediverir. Çünkü: Ve hüve alâ külli şey’in kadir1 bir gerçektir. Allah her şeye kadirdir.

Hüsâmeddin Çelebinin cedd-i âlâsı ümmî idi. Okumuş yazmış kimseler buna itiraz ettiler. Fakat ertesi gün mûtat zamanda kürsüye çıkan hazret: Kürt olarak geceledim, Arap olarak sabahladım, diyerek Arapça derse başladı.

İmâm-ı Şâfiî Hazretlerine de bâzı kimseler takılır ve bizi şeyhine götür de görelim, derlermiş. Şeyh hazretleri ümmî olduğundan güyâ kendisini Şâfiî’nin yanında mahcup etmeye hazırlamışlarmış. Bir gün bu itiraz erbâbının dileklerini yerine getirerek onları şeyhinin huzûruna götürmüş. Ve her biri gayet ağır olarak hazırladıkları sualleri, Arapça bilmeyen şeyh hazretlerine sormaya başlamışlar. Fakat yine bir tecellî oynamış ve sual sâhipleri aldıkları cevaplar ile şaşkına dönerek çekilip gittikten sonra, şeyhinin dizlerine kapanan İmâm-ı Şâfiî: Aman Efendim sizi rahatsız ettiler, diyerek özür dilemek istediğinde: Üzülme evlâdım üzülme, senin levhinden okudum okudum söyledim, buyurmuş.

Fâtih türbedarlarından yaşlı bir zat (Hz. Ahmed Amîş Efendim) vardı. Melâmî şeyhlerinden idi. Bâzı defâlar şeyhinden bahsederdi. Bir gün dedi ki; Şeyhimden mübâyaanın hakikatini sordum. Beni Atpazarı’na götürdü. Bir merkep satılıyordu. Merkep, satanın arkasında duruyordu. Satan alana: Ben satıyorum, sen alıyor musun? dedi. Alan da: Evet! diyerek kabul etti. El ele tutuştular. Satan, alana: Var hayrını gör! dedi. İşte şeyhim mübâyaanm hakikati olarak bu alım satımı gösterdi.

Evet, bu zâtın tasviri, hakikat ve mânâ cihetiyle doğru olabilir. Fakat her seviyenin adamını bu temsilî tablo tatmin edebilir mi? Bu zat, o alış verişte, merkebi nefse, satanı sâlike; alanı da mürşide teşbih etmiş.

Aynı zat, bir gün de sabrın hakikatini sormuş. Bu suâle karşı da şeyhi kendisini Sulukule’ye götürmüş ve orada çingeneleri göstererek: Bak, bunlar açtırlar, fakat yine de nasıl neşe ile oynuyorlar, diyerek sabrın hakikatine işâret etmiş.

Herkese kendi aklının yettiği mertebeden söyle, senin aklının yettiği mertebeden değil… buyuruyor Efendimiz. Evet bir mürşidin Süleyman (aleyhisselâm) gibi, bütün kuşların lisânına âşinâ olması lâzımdır.

Meselâ dün Münîre Hanım duymuş olduğu bir menkıbeyi anlattı. Güyâ Gülşenî Hazretleri kerâmet izhârı zımnında bir küpü denize atınca, küp, geminin arkasından İskenderiye’ye kadar gitmiş.

Bu fıkra, irfan sâhipleri nezdinde hiçbir kıymeti hâiz değildir. Fakat görüşleri dar kimselerin ne kadar zevkini okşar. Çünkü onlar, ehlullâhın büyüklüğünü bu gibi vakalar ve kerâmetler ile ölçerler. Halbuki ehlullâhın vücûdu baştan ayağı kerâmettir. Onlar için kerâmet ne demektir?”

**

Bir zât-ı şerîfin, âdetullah öyle gerektirseydi nafakamız gökten de inerdi dediği gibi, bu gibi şeyler hep maddiyattan ibaret. Hâlbuki gönülleri teshir ettikten sonra, bütün bunların bir ehemmiyeti olabilir mi?

“Elbet hiçbir ehemmiyeti yoktur. Hem ehlullah, kerâmetten fevkalâde korkar. Çaresiz kalmadıkça da kerâmet göstermezler.

Ahmed İzzeddîn-i Sayyadî Hazretlerine Bağdat Halîfesi tarafından devamlı dâvet vâki olur, kendisini ihsânına garketmek için saraya dâvet eder; fakat hazret, bu dâvetlere aslâ icâbet etmezmiş. Bir gün Halîfe bizzat Ahmed İzzeddîn Hazretleri ne gelip: Benim bâb-ı hümâyûnumdan herkes nimetler isterken bunca dâvetime rağmen neden gelmezsin? diye sormuş. Hazret de mâzeret olarak: Ben sanatkârım avcıyım, onun için avladıklarımla geçinirim. Hazîne-i şâhânenize mürâcaat edenler ise muhtaç kimselerdir, buyurmuş. Halîfe hayretle: Şimdiye kadar bir san’atınız olduğunu duymamıştık deyince İzzeddîn-i Sayyadî Hazretleri, çâresiz kalarak kerâmet göstermeye mecbur olmuş ve elini cübbesinin içine sokup iki aslan yavrusu çıkarmış: İşte, yeni avladım! diyerek ortaya atmış. Fakat bu vak’adan sonra da şöhret bulmak korkusuyla yerinde kalamamış ve başını alıp diyar diyar dolaşmış.

Maamâfıh birçok kimseler, ehlullahtan kerâmet bekler ve ancak bunlar ile zevklenirler. Meselâ mûsikîden nasîbi olmayan bir kimseye, bir tanbur, bir ney taksîmi yap, klasik eserler çal, ne anlar ne zevklenir. Ama arpa ektim darı çıktı… vezninde bir şey çaldın mı, derhal âşinâ çıkar, gaşyolup coşar.

Geçen gün Şehzâde Câmiinde dinlediğimiz mevlitte İlâhîler okunuyordu; pek zevkli şeyler değildi. Maksat Allâh’ın ve Resûlullâh’ın aşkını uyandırmakta, bunu temin et de ister İlâhî söyle, ister ney üfle, ister kânun çal, ama bir zevk ver. Herkesin talebi, seviye ve mertebesi değişiktir. İşte Hakk’ın bütün isimlerine mazhar olan kâmil ve kemâle erdirici mürebbî, herkese kendi dilinden kendi istîdâdı sözünü söyler ve her birini kendi seviye ve irfan derecesine göre yetiştirir.

Cümlenin bilgi ve ilimleri o İlâhî ilmin deryâsı içinde, damla denize karıştığı gibi fânidir. Binâenaleyh kendi ilmini Hakk’ın ilmi deryâsına karıştırıp câhil olan kimsenin cehli, hakîkî ilimle berâberdir.”

 **

Vahdet..

“Evet, vahdet tecellîsidir. Yâni ne kimse senden incinsin, ne sen kimseden incin. Kendine olmasını istediğin bir iyiliği başkalarına da iste!”

**

Ne güzel bir teşbih yapılmış: Kuş kanatlanınca kendiliğinden uçar, buyrulmuş. Meselâ bir zâhide, dünyânın, hattâ şekilden ve suretten ibâret kalmış ibâdetin değersizliğini anlatmak ne kadar müşkül oluyor. Çünkü o, aşkın zevkini anlayamıyor. Hâlbuki bu zevk, bu şevk içinden doğacak olsa, eski hâlinin idraksizliği kendi kendine kaybolmuş olacak.

İşte bu yüzden değil midir ki, zâhidin cenneti de arzûsu da kendine göre oluyor.

Yaşlı bir hoca tanırdım. Bütün ömrünü ibâdet ve tâat ile geçirmiş bir adamcağızdı. Kendisini bir gün kız mektebine mümeyyizliğe çağırıyorlar. Karşısına güzel bir kız çıkıyor ve sorduğu bir suâle edâlı bir cevap veriyor. Bu tatlı ses, nazlı tavır, hocanın öylesine hoşuna gidiyor ki, içinden: İlâhî yâ Rabbî, bu yaşa geldim… artık dünyâda bana bunu vermezler, bâri âhirette nasip et! diye duâ ediyor.

İşte onun cennette aradığı zevk de bu… halbuki sen orada buna mı muhtaç olmalısın?”

**

Ama, kendini zorla dünya arzûlarından men etmek de güç bir şey değil mi?

“Elbet… hattâ bu, züht erbâbı için ya mümkün olur, yâhut olmaz. Tâatler ve ibâdetlerle seneler geçirir de maksûduna ya vâsıl olur, 3ra olamaz veyâhut yarı yolda kalır.

Kendinde, o aşk zevki olmayanların da âşıkların hâlinden sânından habersiz olmaları tabiîdir. Âşık, o muhabbeti, o gönül yanığını ezelde öğrenip de gelmiştir. Cenâb-ı Hak bunlar hakkında Ve’ssâbiküne’s-sâbikün ülâike’l-mukarrebûn [Vâkıa sûresi, 10-11. âyet: “Ve yarışlarında tâ öne geçip kazananlar, onlar öncülerdir. İşte onlar (Allâh’a) en çok yaklaştırılmış olanlardır.”]  buyuruyor. İşte bu ezel yakınları, ezelden kazanmış olarak gelen bu sâbıklar, tâlim edilmiş olarak geldiklerinden, dünyânın geçici ve basit zevkleriyle oyalanıp, dünyâya gelmiş olmak ihsânım ucuza harcamazlar.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’e Cebrâil gelip âyetleri söylemeden evvel, Efendimiz okurlardı. Çünkü Kur’an, Rûh-ı Muhammedi’ye, ezelden tâlim edilmişti. Fakat Cenâb-ı Hak: Yâ Habîbim, acele etme, Cebrâil’in söylemesini bekle… o söylemeden söyleme…[ Tâhâ sûresi, 114. âyet.] buyurmuştur.

Âşıklar da Rûh-ı Muhammedi’den bir parça olmak dolayısıyle, dünyâya, ezelden kazanmış olarak geldiklerinden, buradaki hayatlarında kendini gösteren de işte o zevk, o yakınlık olması tabiîdir.”

**

Ankaravî Hazretleri’nin Nakş-ı Füsûs şerhinden bâzı parçalar okunmuştu. Hakk’ın zâtı bir saf ayna gibidir, ona bakan istîdâdı miktarınca kendi suretini görür sözünü Hocamız şöyle anlattı:

“Mânâ âleminde rııh, kendi istîdâdı her ne ise onu görür, kendi istîdâdı çehresini seyreder. Meselâ, mânâda bir ayağını topal görmesi, kendi rûhunun aksini görmesidir. Kezâlik mürşidinin bir ayağını bu şekilde müşâhede etmesi de, yine onun aynasında kendini seyretmesidir. Nasıl İd bir aynaya baktığın vakitte kendi hayâlini aynen görürsün.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz bir gün yolda giderken bir kimse kendisine: Ne kadar çirkinsin! dedi. Cevâben: Doğrusun! buyurdular. Az sonra, bir başkasına rastgeldiler: Aman yâ Resûlallah ne kadar güzelsin! Senin nûrun dünyâyı da ahreti de dolduruyor! dedi. Efendimiz ona da: Doğrusun! buyurunca, refâkatindekiler bu iki ayrı görüşe aynı cevâbı vermelerinin sebebini sordular. O zaman: Biz aynayız, her bakan kendini görür, buyurdular.

Gülerek aynaya baksan, seni ağlar gösterir mi? Kezâlik ağlayarak baksan güler gösterir mi? Hattâ aynayı yere atıp yüz parça etsen, yine her bir parçasından sûretin görünür.”

**

Niyâzî-i Mısrî:

Halk içre bir âyîneyim herkes bakar bir an görür
Her ne görür kendi yüzün ger yahşî ger yaman görür

diyor.

“Evet öyledir. İnsanlar ölürken, Azrâil’i de kendi sûretlerinde, yâni kendi istidatları çehresinde görürler.

Cenâb-ı Hak feyz-i akdesten ruhlar üzerine durmadan ve ayrı seçi yapmadan tecellî eder. Fakat bu tecellîden her ruh kendi kâbiliyeti miktârınca alır. Meselâ sen şu kitabı okuyor fakat anlamıyorsun, izah edersem biraz anlıyorsun. Fakat îzâhıma rağmen senden daha az anlayanlar da var. Yâhut hiç anlamayan, hiç kavramayanlar da var.

Meselâ bir şarkı okuyor, bir taksim yapıyor bir gazel söylüyor veya bir göbek havası çalıyorum. Dinleyenlerden, kimi gazelden hoşlanıyor, kimi şarkıyı beğeniyor, kimi de göbek havasından zevk alıyor.”

**

Mesnevî-i Şerif de de dişleri çıkmamış bir çocuğa ekmek yâhut et yedirebilir misin? Ama dişleri çıkınca o bunları kendiliğinden ister, buyuruluyor.

“Öyle ya… bir süt çocuğuna vakitsiz ekmek vermek hazımsızlığına belki de ölümüne bile sebebiyet verir. Yâni, bir kimseye, kaldıramayacağı sözleri söylersen îmânını kaybetmek tehlikesine düşer. İşte bunun için Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz: Halka, akıllarının yettiği dereceden söyleyiniz, kendi aklınızın yettiği mertebeden değil… buyuruyor. Çünkü herkes aynı istidat ve kâbiliyeti hâiz değildir.”

 **

Füsûsu l-Hikem’den: Cenâb-ı Hak her şeyi halk eder ve o şeye kendi istîdâdı üzre hidâyet eyler âyet-i kerîmesi okundu:

“İşte o kabiliyet, o istidat, bu kimsenin sırât-ı müstakimidir. Ezelde herkese verilen rol ne ise ondan o beklenir.”

**

Böylece de o kimse, kendi kavsini tamamlamakla urûcunu yapmış oluyor değil mi?

“Evet, esâsen ondan istenilen de budur. Meselâ Cemil’in oyuncak otomobilinden beklenen, kurulduğu vakit mahdut bir yere kadar gitmesidir. Hakîkî bir otomobilden beklenen ise, uzun mesâfeler aşmasıdır.

Meselâ bir bıçak alıyorsun, tecrübe ediyorsun. Kesmiyor, aman ne kör bıçak! diye atıyorsun. Çünkü bıçaktan beklenen kesmek fiilini hakkıyle yerine getirmesidir. Kezâ, ne fenâ ateş, kararıyor! diyorsun. Ateşten beklenen de nedir, yanmak değil mi?

Sahnede de her aktörün rolü kendine mahsustur. Birinin diğerine tecâvüz ettiğini görüyor musun? Meselâ zulüm ve kötülük rollerine istidatlı bir aktörün komiklik yapması hoşa gitmiyor. Çünkü istîdâdı, o rolü yapmaya elverişli değildir. Nasıl ki bir komik de, ciddî rollerde muvaffakiyet gösteremezse..”

**

-Mesnevî-i Şerifte: Ruhlar, ezelî istidatlarına göre dünyâda bedenlerine girip asıllarına doğru gidiyor, atılıyorlar. Bu atılmakta ruh, cüz’î irâdeden evvel davranıyor değil mi?

“Her ruh, aslına, istîdâdına gider. Onun için Resûlullah: Orada anlaşmış ve yaklaşmış olanlar burada da birbirleriyle anlaşırlar. Ama orada cenkte, ihtilâf ve anlaşmazlıkta olanlar, burada da ihtilâf ve ayrılık üzre olurlar buyurmuştur.”

**

Ankaravî Hazretleri’nin Nakşu’l-Füsûs şerhinden şu parça okundu: Bâzı atâ, yâni insanoğlunun nasîbi, gerek zat gerek esmâ bakımından, atayı talep edenin hal dili ile suâlinden hâsıl olur.

“Buradaki sualden maksat nedir?”

Semîha Hanım:

İstîdat değil mi?

“Evet, meselâ bir kimsenin, başka bir kimseyi ayıplayıp hor görmesi ve bıınu da âleme fâş etmesi, hal cihetiyle: Yâ Rabbî, benim ayıbımı da sen fâş eyle! diye talepte bulunması demektir.

Kezâlik hayır hakkında da bu budur. Bir kimse iyilikte bulunduğu zaman da aynı hal dili duâsını etmiş olur.

(…)nın akrabâsından birisi varmış. Felçliler ile eğlenmekten zevk alırmış. Hattâ bir gün bir felçliyi evinin avlusuna çağırarak: Bana bak, eğer şu elindeki bastonu bırakır da bir çeyrek saat şurada dolaşırsan sana bu kadar para vereceğim, demiş. Felçli adamcağız fakir olduğundan, parayı alabilmek için değneğini bırakarak bin eziyet içinde on beş dakîka dolaşmış. Fakat hastaya bu eziyeti veren adam da, sonunda aynı hastalığa uğrayarak, senelerce felçli yaşamış.

İşte hal duâsına canlı bir nümûne!”

**

Görmek için aklın bir yardımı olmuyor. Belki aşk erbâbı için, her ne makama geldim ise aşk ile geldim! Kaidesi hâkim…

“Evet ama, bu yolda faydalı olmayan akıl, dünya aklıdır. Aslında akıl, büyük şeydir. Akıl mertebesi büyük mertebedir.”

**

Cebrâil’in temsil ettiği akıl, akl-ı kül değil midir?

“Evet… fakat akıldan da büyük mertebe vardır. Cebrâil’in temsil ettiği İlâhi akıl ise, akılsızlığın hudûduna kadar geliyor ve: Bir adım daha atarsam yanarım, diyor. Fakat Rûh-i Muhammedi: Ko, yanarsam ben yanayım! diyerek Cebrâil’i geride bırakıp Sidretü’l-müntehâdan ileri geçiyor.”

**

Efendim, deniliyor ki âlemdeki sûretlerin en güzeli ateştir. Çünkü Allâh’ın kahır ve celâlini ondan âlâ gösteren yoktur.

“Öyledir, renkler içinde de en güzeli ateş rengidir. Yakıcı ve eritici ateşin rengi…”

**

Kendine bırakılan herşeyi bî-vücut etmesi ve kül eylemesi cihetiyle…

Ama, dünya mallarının en kıymetlisi olan elmas yandığı zaman kül dahi bırakmıyor. Aslı kömür olduğu halde külü olmuyor.

Kezâlik elmas ve mücevher ayarında olan kimseler de mevhum vücutlarından, varlıklarından yandıkta, böylece kül, yâni bir nişan bir iz dahi bırakmazlar. Çünkü kül bile kil, yâni toprak cinsindendir. Onlar ise topraklıktan çıktıkları için kendilerinden nişan bulunmaz.”

**

-Bir yasemini leylağa aşılamışlar, yasemin kokulu leylak açmıştı, siz de bu hâdise karşısında: İşte asıl değişmiyor demiştiniz. Acaba bunun istisnâsı yok mudur ?

“Asıl değişmez. Gerçi, taşa değse sim u zer eyler, deniyor. Bu da doğrudur. Sim ü zer eyler, eyler ama, ârizî ve ihsan olarak eyler. Allah Teâlâ’nın kudreti her şeye şâmildir. Binâenaleyh onun için güçlük ve imkânsızlık diye bir şey yoktur. Olmazları oldurur. Fakat ârızî ve bir lutuf olarak…

Görmez misin, bir ağaca aşı yapıldığı vakit, o aşı ta köke kadar tesir etmez. Kendine bir dal icat eder, o büyür, gelişir fakat kök ve asıl değişmez, tabiatı üzre bâkî kalır.”

**

Demiri ateşe koyunca ateş kesiliyor. Fakat kendi hâline kalınca yine demirliği meydana çıkıyor.

“Çünkü ondaki ateşlik ârızîdir. Sâhip bir şeye altın ol derse altın olur. Fakat bu muvakkat bir değişmedir, yine aslına döner. Çünkü Allah onu bu sûretle mühürlemiş, yazılar yazılmış, kalemler kurumuştur, onun için değişmez.”

**

Hazret-i Süleyman; nefsi kahretmek, tek başına bir memleketi fethetmekten daha güçtür, buyuruyor…

“Evet, insanda Hayber’i fetheden Hz. Ali kuvveti olmalı ki buna kâdir olsun.. Çünkü nefsin her bir arzûsunu def etmek, Hayber Kalesini fethetmek gibidir…”

**

-İnsan, benliği ile yaptığı şeyde muvaffak olabilir mi?

“Olur, niçin olmasın? Fakat Hakk’ın takdirine muvâfik ise.

Benlik ile bir şey yapmak kuvvet ve kudreti kendinde görerek, kendinden bilerek hareket etmektir.

Benliksiz yapmak ise, Allâh’ın azamet ve kudretini düşünüp idrak etmek sûretiyle Hakk’ın kapısından istemektir.

Bir de büyüklerin fiil ve hareketleri vardır ki, onların işledikleri tamâmen benliksizdir. Fakat Mevlânâ Hazretleri’nin buyurdukları gibi, pâklarm, büyüklerin işlediklerini kendi işlerinizle kıyas etmeyin.

Sen mücâhede et. Fakat havi ve kuvveti kendinden bilme. Sebepte kudret ve kuvvet görme, dâimâ sebebi yaratana nazar et. Meselâ sudan beklenen, harâreti teskin etmek, ateşi söndürmek gibi şeylerdir. Fakat Allah isterse ondan bu hassaları alıverir. Farazâ bir şeker hastalığı gelir, suyun harâret söndürücü kudreti diye bir şey kalmaz. Hâsılı, her şey Hakk’ın hükmünün mahkûm ve zebûnudur. Ama, Cenâb-ı Hak verdiği bir hastalığı, bir ziyânı, bir derdi karşılamak için kuluna gayret ve kuvvet de verir. Sen çalış, eğer bu gayretin, Allâh’ın takdirine muvâfik ise netîce verir.”

**

Aşığı seve seve canından geçiren nedir?

“Kuru ve yaş, cümle mükevvenatta ne olmuş ve ne olacaksa hepsi Kur’an’da mevcuttur, buyrulduğunu bilen bir kimse: Mü’minlerin canı, tereyağından kıl çeker gibi cisimlerinden çıkar hadîs-i şerifinin mânâsını Kur’an’da arar, bulamaz. O gece rüyâsında Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’le müşerref olur. Kendisine: Sûre-i Yûsuf a bak, aradığını orada bulursun! buyururlar.

Hazret-i Yûsuf un güzelliği karşısında kadınların turunç kesiyoruz zannı ile hayret ve heyecandan ellerini kestikleri gibi, Hak cemâlinin zuhûru ile de ruh, ıztırap duymadan tenden ayrılıp ona doğru gider. Yoksa başka türlü, rûhun cesetten çıktığını duymamak kâbil değildir.

İşte âşıkların mevhum vücutlarından ölmeleri de, o cemâlin verdiği mestlikten ileri gelmektedir.”

**

Cehud Pâdişâhının ateşe attığı çocuk[Bir Yahûdi hükümdârın hıristiyanları dinlerinden döndürmek için çocuklarını ateşe atmak sûretiyle] diyor ki:

Ey ana, ben rahim içinde bulduğum huzûru, dünyâda bulacağıma inanmıyordum. Halbuki senden kurtulduktan sonra güzel, renkli ve hoş havalı bir cihâna geldim. Ana rahmine nisbet burası cennettir; ben şimdi bu âlemde cihânı da bir rahim gibi gördüm…

“Evet, o cenin bu cihâna gelirken acaba ne için bağırıyor. Bu rahimdeki vüs’ati, buradaki güzel gıdâyı nerede bulacağım, diyor. Halbuki bu dünyâya nisbet kaç ana rahmi hiç kalır… A çocuk, senin gıdâ dediğin kan, vüs’at dediğin avuç içi kadar bir yer. Senin yediğin kana nisbet bizim ne güzel yemeklerimiz var… Sonra da bu cihan içindeki bizim cihânımıza gel, orada da neler, ne zevkler var!”

**

Çocuk yine diyor ki: Bu sıfat tecelliyâtı ateşinde bir garip âlem gördüm ki o âlemin zerreleri dahi can bahşedici îsâ nefesleridir.

“Evet, o ateş zerre zerre îsâ-demdir, yâni hep îsâ nefesli zerrelerdir, ölüyü diriltici îsâ’dır…”

**

Celâlimiz bizim nikâbımızdır, onu keşfetmedikçe hiçbir göz dîdârımızın nurlarını görmeye lâyık olmaz, buyruluyor.

“İşte aynı mânâya gelen bir hikmetli söz: Celâlden maksat nedir? Seni cemâle kavuşturacak olan nurdur.”

**

O cemâlin kudreti, güzelliği, tecellîsi, varlık yakıcı nûru… celâl, o cemâlin nikâbı olmuş… onu keşfetmedikçe Cemâl görünmüyor!

Celâlden maksat, kudret, heybet, kahır ve azamet-i kibriyâdır.”

Sabîha Hanımefendi:

Celâl, uzaklaştırıcı bir tecellî değil midir ?

Senin demek istediğin gazaptır. Burada celâlden maksat, cemâlin heybetidir. Maamâfih Cemâl tecellîsi ve lutf u ihsan sûretinde de celâl, yâni gazap olabilir. Şöyle ki: Bir gün adamın biri, Hazret-i Pîr’e kamçı ile vuruyordu. Kendileri de vuranın elini öpüyorlardı. Bu hâli gören bir kimse, Hazret-i Pîr’den işin hikmetini sordu. Buyurdular ki: Biz onun elini öperek ondan kaçıyoruz. O ise bizi kamçılayarak bizden uzaklaşıyor.

İşte iki türlü uzaklaşma, iki türlü itiş.

**

Biz cihâna beli dâvâsını isbattan ötürü gelmişiz, buyruluyor. Fakat her beli, beli diyenin istidadına göre değil midir?

[Cenâb-ı Hak ruhları dünyâya göndermeden evvel, onlara, ben sizin Rabbiniz miyim? diye sorduğu zaman her biri, istidat ve görüşüne dayanarak: Belî, yâni Rabbimsin, dedi. Ama Hakk’ın hangi ismini gördüyse, dünyâda da ona inandı ve bu inandığı ismin peşinde yürüdü. Bu sebeple Allâh’ın Hâdî ismine belî diyen hidâyet yoluna gitti. Mudil ismini gören dalâlette kaldı.]

“Evet, o dâvâyı isbat etmek için geldik. Çünkü belî, ezel âleminde iken bir dâvâ, nazarî bir kaziye idi. İşte o nazarî olan dâvâyı bu dünyâya isbâta geldik. Ama bu isbat keyfiyeti için de iki şâhit lâzımdır ki, onlar da ilim ve ameldir.”

**

Şeytan da diyor ki: Ben yârimi küfrâıı-ı nimette bulmuşum. Bu sâyede mahbûbumu müşâhede etmişim. Çünkü ben de İlâhî esmâdan bir ismin mazharıyım. Şeytan da ezelde belî demişti değil mi Efendim?

“Şüphesiz o da belî dedi. Fakat şeytanınki nefsânî ve şeytânî bir belîdir.

Ruhların gittikleri yol, kendi sırât-ı müstakimleridir. O sırât-ı müstakimin nihâyetinde mazhar oldukları isim ve sıfat her ne ise ona vâsıl olurlar. Şeytan da Mudil ismine mazhardır.

Şunu da bilmek lâzımdır ki bu tezat, taayyün bâbındadır. Yoksa hakîkat zâhir olunca Firavun la Mûsâ dâvâsı kalmaz.”

**

İnsanları Hakk’a götüren yollar, yaratılmışların nefesleri miktarıncadır. Fakat sen bunlardan bir kâmilin kalbini intihap et tavsiyesi, kâmilden gayrısında olan tecellînin zat tecellîsi olmayıp sıfat ve esmâ tecellîsi olduğundan mıdır?

“Evet en kısa, en kestirme yol bu yoldur. Çünkü her şey kâmilin kalbinden Allâh’a varır. Her şey, her şey Hakk’a vuslatı onunla, onun kalbine girmekle bulur. Nebat da, hayvan da, insan da hep aynı yoldan Hakk’a kavuşur.”

**

Azrâil’den korkarak Hazret-i Süleyman’a ilticâ eden adam, dervişlikten kaçanlara benzetilmiş. Dervişlikten kaçanlar da aşıtlarından, yâni kendilerinden kaçıyorlar değil mi?

“Şüphesiz, asıllarından kaçmaya çalışıyorlar demektir. Azrâil’den kaçan adam, hem de kazâ ve kaderden kaçmak istiyor. Halbuki herkesin kazâ ve kaderi kendisiyle beraber yoğrulmuştur. Ondan kaçmak nasıl mümkün olur?”

Nazlı Hanımefendi:

Dönüp dolaşıp gideceği yer yine orası… istediği kadar kaçsın.

“Fakat gitmekten gitmeye de fark var. Bir zor ile gidiş olur bir de bilerek ve isteyerek gidiş olur.”

 **

Semîha Hanım, bir gün evvelki sohbetten söz açarak, yapılan bir iyiliğe mukabele beklemenin şükran vazifesine mâni olduğunu ve namazda bulunan bir kimsenin etrâfiyle alâkadar olduğu takdirde nasıl namazı fâsit olursa iyilik yapan kimsenin de, karşılık istemeye kalkışmasının o iyiliği ifsat edeceği fikrini tekrarladı.

“Ehlullah ve Hak yolunun yolcuları salât-ı dâimede yâni devamlı sûrette namaz hâlinde bulundukları için, onların bu türlü bir endîşenin peşine düşmeleri elbet seyyiat ve ayıp olur.

. Şerîatte helâl olan tarîkatte haram olabilir ve tarîkatte helâl olan da hakikatte haram olabilir. Meselâ şerîatte birisi sana: Eşek! dese sen de onu diyebilirsin. Halbuki tarîkatte böyle bir muâmeleye mâruz kalacak olsan, sâhibim bana bu sözü o kimse vâsıtasiyle söyletmiş! dersin.

Hakikatte ise: Eşekle benim yaratılış cihetinden ne farkımız var ki kendimi ondan üstün göreyim? Eğer hesap günü, elime lâ ilâhe illallah pasaportunu alarak Hakkın huzûruna çıkamazsam, ondan daha aşağı olacağım tabiîdir. Eşeğin ise hiç olmazsa hesâba çekilmesi ve mahcûbiyete dûçar olması yoktur. Neticede toprak olup gidecektir, diye düşünürsün.

**

Târihten, Ebû Cehil ve avenesinin Bedir Muhârebesi’nde müslümanlara revâ gördüğü muâmelelerden bahsediliyordu. Okunanları tâkip edenlerden biri: Bir türlü ölememiş ki… dedi.

Semîha Hanım:

Çünkü vazifeli… diye cevap verdi.

“Evet, görülecek işleri var, nasıl ölür? Eğer Allah isteseydi onu bir anda mahvedemez miydi? Cenâb-ı Hak için zorluk mu var? Sevgilisine neler yaptı ne eziyetler etti de yine onu helâk etmedi.”

Aynı kitabın başka bir pasajında, Ebû Süfyan’ın tutumu okunurken yine meclisten bir kimsenin, Ebû Süfyan’ın müslüman olup olmadığını sorması üzerine:

Evet… bir gün müslüman olduktan sonra Kâbe’nin içinde oturuyordu. Resûlullah ise Kâbe’yi tavaf ediyordu. Ebû Süfyan içinden: Ah elime bir fırsat geçse de ben şuna (hâşâ) yapacağımı bilirim, dedi. Efendimiz Ebû Süfyan’ın yanına yaklaşıp elini omuzuna koydu ve: Allah o fırsatı vermesin… buyurdu.

Demek ki müslümanlığı da böyle idi.

“Hayır, son zamanlarında değişmişti.”

Münîre Hanımefendi, Hatice Cenan Sultan’ın kendisine: Allâh’ım, afv u âfıyet afv u mağfiret ver! diye duâ etmeyi öğrettiklerini söyledi.

“Ne güzel bir duâ! Resûlullah da en güzel duâ budur, buyururdu. Yine Efendimiz; Ey kalpleri ve nazarları evirip çeviren Allâh’ım, kalbimi sırât-ı müstakiminde sâbit kıl ve bana Hakk’ı Hak olarak göster, ona uymayı nasip et. Bâtılı da bâtıl olarak göster ve ondan sakınmayı müyesser eyle… her şeyi olduğu gibi göster İlâhî! derlerdi.”

**

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz bir hastayı yoklamaya gittikleri vakit, hastalığın sebebini sorunca: Hasta yâ Rabbî, âhirette çekeceğim azâbı dünyâda ver, diye yalvarmıştım. Bu duâdan sonra da hastalandım, demesi üzerine Efendimiz: Dünya ve âhirette iyilik ver, yâ Rabbî… diye duâ etseydin daha iyi olmaz mıydı? buyurmuşlar. Çünkü Hakk’ın hazînesi büyük de onun için değil mi Efendim?

“Evet, o ganîdir. Sultanlar sultanıdır. Sen ise bir dilencisin. Onda ne hazîneler var, sen kapısında bir gedâsın. Ona, onun ihsanlarına karşı, ne yapabilir ne verebilirsin ki hiçbir şeye ihtiyâcı yoktur. Hakk’ın hazînelerine karşı senin hazîne dediğin, sokakta Kâzım’la [Kenan Rifâî’nin oğlu. ] berâber gördüğümüz çocuğun, kimse kapmasın diye üzerine kapanıp sakladığı gübreler mesâbesindedir.

Yalnız ne var? Bunu söyleyebilmek, bu duâyı edebilmek için de ağız lâzımdır. Yâni hakîkaten muhtaç olmak lâzımdır. Ben bile bir fakire para vereceğim vakit, dilenci kıyâfetinde olanı arıyorum. Her kimi muhtaç ve fakir kılığında görürsem sadakamı ona veriyorum.

Kezâlik Cenâb-ı Hak da fakirleri gedâları arar; iş, her umurda Hakk’a acz ve ihtiyâcını arzetmekte ve tamâmiyle ona muhtaç olmaktadır. İşte bütün tâat ve ibâdat ve riyâzâtın mânâsı budur. Kezâ, lâ ilâhe illallah da budur… acz, ihtiyaç, fakr ve yokluk… ben yokum sen varsın. Yâ Rabbî, senden sana sığınırım! diyelim. Ama söz ile değil! İşte bunu, bütün mânâsiyle söylediğin vakit, nefsine dokunan herhangi şeyde kimseye celâllenemezsin. Çünkü:

Kande baksan ol güzel Allâh’ı bul
Âdem isen semme Vechullâh’ı bul

sırrı karşına çıkar.

Bütün bu söylediklerim, edepten ibârettir. Ebedin mânâsı da, lâ ilâhe illallah’tır. Yâni, ne sen kimseden incin ne kimse senden incinsin.

Edep ne büyük mazhariyet. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz öyle buyuruyor: Rabbim beni edeplendirdi ve edebimi güzel eyledi. Edepten mahrum olan kimse Allâh’ın lutfundan mahrum olandır. Allah bize, hem dünya hem âhiret edebini nasip etsin. Çünkü: Edep, nûr-i İlâhîden bir taçtır. Onu başına koy ve nereye istersen git!”

Server Beyefendi:

-Resûlullah, levlak sırrına mazhar olmuşken, ben ahlâkı tamamlamak ve kemâle erdirmek için gönderildim, buyuruyor. Ne tevâzû…

“Bu hadîs-i şeriften maksat, ahlâkın kendinde tamamlanmış olduğunu söylemek değil, ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini anlatmaktır. O zamâna kadar gelip geçmiş nebîler bir göl gösterdilerse ben bir umman göstermek için geldim, demektir.

Incil’de Hazret-i Isâ: Bir yanağına vurdukları vakit ötekini de uzat! diyor. Fakat iş orada kalıyor, mânâlar deryâsinin ummânım ise Resûlullah söylemiş bulunuyor.

Gıybet etmemek, tecessüs etmemek, yalan söylememek, riyâ yapmamak hep edebin çerçevesi içine dâhildir. Benim bir kimseye yaptığım iyiliğe karşı onun kötülükle mukabele etmesinin üstünde duramam, çünkü vazifem değildir. Ondan iyilik beklemek, kadrini bilmedi demek de edepsizliktir. Sen sana düşeni yap, varsın o da kendine düşeni yapsın. Çünkü o, buna âlet olmuş, sen de ötekine. İş, onun bilmesinde değil, Allâh’ın bilmesindedir. Senin sana düşeni yapman ibâdettir. Onun da kendine düşeni yapması ibâdettir. Halbuki o iyiliği yapan sen değilsin. O kötülüğü yapan da o değildir. Bu âlem sahnesinde oynanacak piyesten her ikiniz de, istîdâdmıza göre verilen rolün icaplarım yerine getiriyorsunuz.

Hâsılı edep, illâ edep…

Edepsizlik, ister zâhir fiiller ile tahakkuk etsin, sirkat gibi,dolandırıcılık gibi… ister kavlî fiil ile tahakkuk etsin, gıybet gibi, fassallık gibi, yalan gibi…

Netîce îtibâriyle bunların her ikisi de müsâvîdir. O da haram, bu da haram. Zinâ etmek nasıl haram ise, gıybet etmek de öylece haramdır.”

**

Kur’ân-ı Kerim’den Fil Vak’ası konuşuluyordu:

“Şimdi bunun mânâsına bakalım: Çünkü bu kelimelerin bâtınî mânâları da vardır. Şöyle ki, Ebrehe nefistir; Ebrehe’nin ordusu ise nefsânî kuvvetlerdir. Ruh, akıl ve nasihat yoluyla nefsi yola getirmek istiyor fakat muvaffak olamıyor. Nihâyet zikr ve riyâzat taşlariyle nefsi helâk ediyor.

Nefsi helâk etmek, yok etmek ne güç iştir!”

**

Kolay ama o da herkese müyesser değil… ancak aşk kuvvetidir ki onu bir anda nefyetmeye, lâ etmeye muvaffak oluyor. O lâ bıçağı da mâşûkun elinde…

“Evet, iş aşkta… onu bulunca her müşkül kolaylaşır.”

**

Bütün o riyâzatlar, mücâhedeler ve aşkın hâricindeki hayat hep onu bulmak için değil mi? Onun dışında da ne varsa yerde sürünmeden ibâret.

“Öyledir. Hak yolundaki bu didinmelerden çalışmalardan maksat, hep o şevk ve cezbeye kavuşmak içindir. Nefsini lâ eden ise aşk tâcını giyer ve eline vuslat berâtını alarak mâşûkunu bulur.”

**

Mûcize hakkında konuşuluyordu:

-Kerâmet, kerâmetsizliktir, buyuruluyor…

“Evet… Çünkü ehlullâhın kendi, bütün vücûdu kerâmettir. O, kerâmetten müstağnidir. Fakat sende görecek göz varsa görürsün…

Meselâ, falan kimse şimdi gelecek diyor, arası geçmeden, o söylenilen kimse geliyor. Bunu görenler, aman ne büyük kerâmet, hakîkaten büyük zat! diyorlar ve o sûretle ona inanıyorlar. Halbuki sen bir tek kerâmetle mi onu anlıyorsun? Ehlullâhın vücûdu, serâpâ kerâmettir. Fakat o kimseler bunu görmezler. Gözlerine bakarlar, işte ben de görüyorum, vücûdunda hiçbir kerâmet bulamıyorum derler. Halbuki bunu görebilmek için hal lâzımdır. Başka türlü bilinemez ve ehlullâhın kerâmeti kendinden zuhur eden kerâmetle ölçülemez… Çünkü ehlullah, bu dereceden çok çok daha yüksektir.”

**

Geçen gün İsmet Hanımefendinin kızı Aliye Hanımla [Şâkir Paşanın kızı ve Viyolonist Charles Berger’in karısı.]konuşuyordum. Bana dedi ki: Elbette fânî şeyleri sevmekten Allâh’ı sevmek daha güzel. Fakat Allâh’a olan aşkı nasıl ne ile tahakkuk ettirmeli, yâni Allah’la nasıl râbıta tesis etmeli?

Aliye Hanım bu düşüncesinde haklı idi. Zâhirlerin hâli de bu yüzden müşkül olmuyor mu? Çünkü görmüyorlar, bilmiyorlar.

“İşte onun için, Allâh’a olan imânını bir kâmilin vücûdunda izhar eden Hakk’a nasıl şükretmeli? O uluya yalnız muztarip olduğun vakitte bir derdini, bir müşkülünü söyleyebilmen, onunla halleşebilmen bile ne büyük nimet!”
**

Ne kadar güzel bir teşbih yapılmıştı: Gece gelip de ortadan taayyün farklarını kaldırınca benlik zâil olduğunu söylemiş ve Bebek’te geçen gemileri göstererek, bakın işte akşam oluyor, gemiler bayraklarını indiriyorlar, benlik bayrağını aşağı çekiyorlar. İtalyanım, Fransızım, Türküm… demeğe hâcet kalmıyor:

“Evet, o vakit benlik kaydı kalmıyor, fakat fenerlerini uyandırıyorlar. Yâni deryâda nurla seyrediyorlar. Yevme tera’l-mü’minîne ve’lmü’minâti yes’â nûrühüm… [Hadîd sûresi, 12. âyet.: “O günde ki erkek müminlerle kadın müminleri, nurları önlerinden ve sağlarından koşar bir halde görürsün…”] Lâkin o fenerlerin de her birinde ışık müsâvî değil… Kiminin ufacık, kiminin büyük, kimi ise baştan aşağı elektrikle donanmış bir yekpâre nur ve bu deryâ-yı vahdette salınıp geçiyor. İşte bunların nurları derece derece. Fakat hepsi de deryâda nurlarının istidâdı kadrince sefer ediyorlar.”

 **

Ruh hakkında cilasının şiddetinden gizli ve parlaklığının şiddetinden dolayı örtülüdür, saklıdır, buyrulmuş.

Nazlı Hanımefendi:

-Bu, her ruh hakkında böyle midir?

Semîha Hanım:

-Her halde, ve nefahtü fîhi min rûhî  [Hicr sûresi, 29. âyet; Sâd sûresi, 72. âyet.]  yâni biz ona ruhumuzdan nefh ettik, sırrına mazhar olan ruh değil mi?

“Evet, bundan maksat izâfî ruhtur. Üç kısım ruh vardır. Biri hayvânî ruh ki, bu hem insanda hem hayvanda bulunur. İkincisi ise rûh-ı revan dır ki, insanda bulunur ve uyku hâlinde de bedenden ayrılıp bir çok şeyler görür. Meselâ rüyâda gezip konuşuyor, oturuyor kalkıyorsun. Fakat vücûdun hareket etmiyor. Bütün bunları yapan rûh-ı revan, uyku hâlinde vücut ile büsbütün alâkasını da kesmiyor. Onun için rüyâda korktuğun veya muztarip olduğun vakit, bağırıyor, hattâ ağlıyorsun. Böylece de görülen şeyler az çok bedende tesir icrâ ediyor.”

Nazlı Hanımefendi:

Hattâ bâzetı insan rüyâsında korkarken rüyâda olduğunu da hisseder ve uyanıp kurtulmak ister.

“Bir de izâfî ruh vardır ki, o ancak bir kâmil insana vusul ile kazanılır. İşte cezbeyi kabul eden bu ruh, cân-ı cân-ı candır. Yâni bir can vardır sonra bunun içinde bir can daha vardır ki o da Hakîkat-i Muhammediye’dir. Bir can daha vardır ki Sırrullah’tır, Allah’tır. Yâni cân-ı cân-ı can budur.”

 **

Server Beyefendi:

Dün hareketten bahsediliyordu. Bu hareket, bütün mevcudata mahsus değil midir?

“Ona ne şüphe! O hareket de başka… ben umûmî olarak dünyânın hareketinden bahsettim. Evet her zerre, her mevcut, dâimâ harekettedir ve dervişler gibi dâim semâ’dadır.”

Server Beyefendi:

-Bu hareket, onların zikridir değil mi?

“Evet, her mevcûdun kendine mahsus bir zikri, bir teşbihi vardır.”

Güzîde Hanımefendi:

“Efendim, onu düşünüyorum da mâdemki her mevcûdun bir zikri var. Meselâ bir yaprağın mâsum zikri, saf olmayan bir insanın zikrinden daha üst değil midir?

“Hâşâ… bu gün bir kâtil bile bütün hayvânat ve nebâtâtın üstündedir. Çünkü bir kere insanlık mertebesini bulmuştur. Ama bunun, bu mertebenin kadrini bilmezse, o da ayrı bir meseledir. Bâzı hayvanlar vardır ki ağlaya ağlaya gözlerini kör ederler. Hayvanda olan bu sadâkat hissi bir insanda olmayabilir. Fakat onun insanlık kisvesi, hayvanın fevkinde olması için kâfidir. Çünkü insan insandır. Ama dediğimiz gibi: Ülâike ke’l-en’âmi bel-hüm edall1 onlar belki hayvandan da aşağıdır, mânâsı da neticeye âit bir meseledir.

Kendisine insanlık şerefi, insanlık mertebesi verilmiş kimsenin, onun kadrini bilmemesi elbet bu zavallıyı hayvandan da edal eyler. O iş de başka!”

Güzîde Hanımefendi:

İnsan bu sözleri dinliyor da bâzen hayâtından vazgeçiveriyor.

“Evet ama gitmek için seferi tamamlamalı. Ne vakit kahır ile lutfu bir görüp de: Eyvallah! dersen, insanlığı o vakit bulmuş olursun.”

Bir müddet başka şeylerden konuşulduktan sonra:

“Nazlı Hanım, söyle bakalım, insanı hayvandan ayıran ilk alâmetlerden biri nedir?”

Nazlı Hanımefendi:

“Münîre Hamm, sen söyle!”

Münîre Hanımefendi:

Sadâkat Efendim., doğruluk.

“O, hayvanlarda da var.”

Güzîde Hanımefendi:

Kaş mı diyelim, ne diyelim ?

“Semîha Hanım, sen söyle!”

Semîha Hanım:

-Söz mü Efendim1?

“Papağan da konuşuyor.

İnsanı hayvanlardan ayıran ilk alâmetlerden biri: Tebessümdür! Bir çocuk yeni doğduğu vakit beşikte tebessüm eder. Çocuğun, kundaktaki tebessümleri âilenin saâdetine saâdet katar.

Aşk da, o kadar kanlı şanlı olan aşk da evvelâ tebessümle başlar.”

**

Hocamızın dört yaşındaki torunu küçük Cemil, elindeki pil parçası ile oynarken Semîha Hanım pili çocuğun elinden alarak bir müddet kendi elinde tuttu.

“Bu elinizdeki pil değil mi? Ne kadar pervâsız oynuyor, evirip çeviriyorsunuz. Halbuki ceryana bağlı olsa ona temas edebilir misiniz? Dokunmak isteyen olursa düşer, ölür.

Bunun gibi kâmil insanı da beşer sûretinde görüyor ve onunla oturup konuşuyorsunuz. Çünki madde karanlığı içinde onun hakikatim görmüyorsunuz. Adamın biri gece karanlığında arslanı inek zannederek şakalaşıyor, okşuyor, boynuna sarılarak: Oh benim güzel ineğim diye iltifat ediyormuş. Aslan da içinden: Dur hele bir kere aydınlık olsun da o vakit benim kim olduğumu anlarsın diyormuş…

İşte bunun gibi ten perdesi de gerçekleri tâdil ederek aksettirdiğinden anlamıyor, korkmuyor, telâşlanmıyorsunuz..”

**

Külle âşık olan kullardan bahsedilirken, âşık, kahrı lutfu bir bildikten sonra, kendi kendisinin aşkını talep eder; kendi kendisine âşık olur, buyrulmuş.

“Tabiî… çünkü o vakit, kul Allah’tan, Allah da kuldan râzı olmuş olur.

Rızâ ne demektir? Nefsin ihtiraslarından geçmek demektir. Şu halde nefs kalkınca, âşıkm da mâşuk olması tabiîdir. Ortadan perde kalktı mı cânânın nûru onun nûru olur. Onun nûru da cânânm nûru olur. Mürit iken murat, tâlip iken matlup, habip iken mahbup olmuş olur.

İşte bu seviyeye ulaşmış olan büyüklerin ilk zamanlarındaki halleriyle kemalden sonraki hallerini mukâyeseye kalkışan kısa görüşlüler ve ham ervahlar, inkâra düşerler, îmanlarından olurlar.”

**

Sen her düğümü çözdün, yalnız kendi düğümünü çözemedin, buyrulmuş. Lütfen izah eder misiniz’?

“Yâni bir sürü meseleler hakkında câiz midir, değil midir, diye uğraşıp durdun. Fakat kendin, yarın hesap günü için hazır mısın, gereği gibi hazırlığın var mı, onu halledemedin, demek. Çünkü esâsı bu idi. Sen ise aslı bırakıp teferruat ile uğraştın. Halbuki bütün bu ilimlerden bilgilerden maksat, kendi ilmini bilmek ve bu sûretle ukdeni, düğümünü çözebilmektir. Sen ise başka düğümleri çözmekle uğraşıp kendininkini çözemedin.

Ey Nietzsche’ler, Schopenhauer’ler, Kant’lar! Bütün o uğraşmalardan kütüphâneler dolusu kitapları devretmekten maksat, kendini anlamaktı. Kendi düğümünü çözmekti.

Bunun için bir hal hocasının önüne oturup onun (illallah) feyzine ayna olan varlığı önünde kendini (lâ) etmeliydin. Bunları yapmadın. Bildim zannettin, bilemedin.

Bilcümle mevcûdat, kâmil insanın kalbi köprüsüyle aslına ermeye çalışır. Süveyş Kanalı açılınca, okyanuslara erişmenin kolaylaşmış olması gibi, sen de kısa ve kestirme yol olan kâmilin yolunu seçeydin. Şöhret için Alp’lere Himalaya’lara çıkacağına, oradan kâmilin kalbine ineydin.

Bu tılsımı halledebilseydin, dumanlara karışacağına ummanlara karışırdın.

Ben sana tâatından, hayrat ve hasenâtından nazar etmem. Ancak bir gönül sâhibinin gönlüne girersen oradan nazar ederim.”

Men zi sâhib dil künem ber tü nazar

Nî be nakş u secde vü îsâr-ı zer. (Mesnevî)

**

İlâhî hakikati örten, senin ente ile işâret olunan vücûdundur, buyruluyor.

“Elbette. Allah gayrı değil ki ona vâsıl olasın… hicap olan senin kendi vücûdundur. Onun için, sen sensiz bana gel… o mânia o hâil, hep senin senliğin yâni, enteliğindir.”

Sabîha Hanımefendi:

Bu darda, bu dünyâda yârdan gayrı bir şey yok [Leyse fi’d-dâri gayrünâ deyyâr. (Şeyh-i Ekber)]sırrı gibi…

“Kıyâmet koptuğu ve herkes öldüğü vakitte Cenâb-ı Hak: Bugün mülk kimindir? diye nidâ edecek. Herkes ve her şey öldüğü için kimseden ses çıkmayınca yine kendi: Kahhâr ve vâhit olan Allâh’ındır [Mü’min sûresi, 16. âyet.] diye cevap verecek.

Ama bu hal şimdi de öyle… Bu sual ve bu nidâ her zaman için sorulmakta… gözün varsa haşrı da neşri de, cenneti ve cehennemi de burada gör. Hazret-i Niyâzî de: Haşr u neşri burada gör, İsrâfil Aleyhisselâm sûrunu üflemeden demiyor mu? Hazret-i Ali’nin de: Ölüm, gözümden örtüyü kaldırdığı zaman bu dünyâda gördüğümden fazla bir şey görmeyeceğim… demiş olması aynı mânâyı teyid etmiyor mu? Zira cennet de buradadır Cemâl de!”

 **

Yine firkattedir âşık olsa da yâr ile yek ten Felek beyhude Kays’ı vâdi-i hicrâna salmış diye bir beyit gördüm. Buradaki hicrandan, vuslat içindeki hicran mı kastedilmiş?

“Bunun iki mânâsı var. Biri, âşık mâşûkunun yanında iken de hicranda sayılır. Zîra âşık, mâşûkunun hakikatini bilmedikçe, aşk, sırf tene âit zevklerden ibâret kalır. Zîra o âşıkı, sevdiğinin kaşı gözü vücûdu avlamıştır ve kendisini avlayanın hakikatte ne olduğunu anlayamamıştır. Bu anlayamadığı hakikat ise Allâh’ın cemâli nûrunun pertevidir. Dünyâda ne kadar güzel şeyler varsa hep Cenâb-ı Hakk’ın nûru pertevidir. Yine biraz evvel söylediğimiz gibi, mânâyı bırakıp şekilde güzellik görenler, her türlü şekil zevâle mahkûm olduğuna göre, şüphesiz hicran vâdîsine atılırlar. Ama Mevlâ’yı buluncaya kadar Mecnûnun Leylâ, Leylâ demesi tabiîdir.

Halbuki diğer mânâda hicran, âşıka cezâ ve ihtar olarak verilmiş olmayıp, vuslatın kadrini bilmesi için lâyık görülmüştür ki bu ötekine benzemez. Çünkü bu hicran, vuslata ermek için, vuslat ile hicran arasındaki köprüden geçmek demektir.”

**

Bu mevhum vücûdun bir hiç olduğunu ve mevcûdun yalnız Allah olduğunu söz ile değil, hal ile bilmek lâzımdır, deniyor. Bu hal ile bilmenin içinde her şey mevcut değil mi?

“Zâten iş de orada… yoksa ilmen istediğin kadar, bütün mevcûdâtın Hak olduğunu bil… ne ehemmiyeti var? Allah’tan başka mevcut olmadığını ilmen bilmek kaşıyle gözüyle bütün uzuvlanyle bir insan vücûda getirip rûhunu verememek gibidir. Halbuki iş o ruhta.

Burada bahis olunan hal, işte, insan vücûdundaki ruh gibi, can gibidir.”

*

Gençlerde aşka kabiliyet daha fazla oluyor. Halbuki ruh, hep o ruh değil mi? Şu halde ihtiyarlarda aşk kabiliyeti niçin az oluyor? Bir sâlikin ihtiyarlıktan sonra aşkı bulması müşkül olmuyor mu?

“Evvelâ mecaz aşkım dikkate alalım. Gençlikte beden kuvvet ve kudreti yerinde olduğu için, aşkın gerektirdiği coşkunluklara ve taşkınlıklara da müsâittir. Fakat yaşlılıkta vücûdun da kudret ve kuvveti azaldığından, aşk kabiliyet ve arzûlarına bilkuvve mâlik olmakla berâber, onları dışarı vuracak, tezâhür ettirecek kudret ve kuvveti kalmamıştır.

Kezâ tarikat âleminde de, Hakka giden iki yol vardır. Biri kuldan Hakka, diğeri Hakk’tan kula olan yoldur. Nâmı diğerle biri meşk, çalışma ve gayret diğeri aşk yolu. Mücâhede, çalışma ve gayret, vücûdun kudret ve kuvveti iledir. Gençliğini beyhûde geçirip de yaş kemâli bulduktan sonra tarîkate giren ve meselâ gece uykusuzlukları, teşbih ve ibâdetler ile ilerlemek isteyen kimselerin hâli elbet müşküldür. Bunların terakkisi bu gibi çalışmalara bağlı olduğundan, çalışabilecekleri o gençlik elden gittikten sonra, aşk kabiliyetleri de hâliyle duraklamış olur. Onun için her şey gençliktedir, tâat ve ibâdetler de gençlikte olur, denmesinin sebebi budur.

Fakat gönül nûru ile kulu Hakka eriştiren aşk yolu yolcularının, İlâhî cezbe ve aşk ateşini buldukları için, bu maddî varlığa ihtiyaçları kalmamıştır. Onlar cezbe ve aşktan kendilerine bir binek düzmüşlerdir. İşte bunlar ihtiyarlasalar da, cisimleriyle bir alâkalan olmadığından, başka bir âlemde seyreder ve yol alırlar. Tenin ve bedenin zaafından bunların aşklarının ateşine asla noksanlık gelmez. Çünkü onlar, Allâh’ın cezbelerinden bir cezbe iki cihânın ameline denktir, bineğine binmiş olarak kendi makam ve menzillerine seyrederler. Onların bu aşktan gayrı hiçbir kayıtlan yoktur.”

Münire Hanımefendi:

-Ah Efendim, insan ihtiyarladıkça ne kadar başkalaşıyor. Bir gece, uyumayayım desem vücûdum bitap düşüyor. Biraz derin düşüneyim, desem, hurda kesiliyorum. Hâsılı artık hiçbir işe yaramıyorum!

“İşte onun için her şey gençlikte oluyor. Ama maksadı elde edebildinse, şimdi işe yaramamanın ziyâm yoktur. Onun için Cenâb-ı Hak da gençlikte tâat ve ibâdetler ile meşgul olan kullannı medhediyor ve onlar ile iftihar eyliyor.”

**

Buyuruluyor ki: Güzel ahlâkı kendine hal edenler ile, gayret sarf ederek fenâ hareketleri yapmamaya çalışanlar arasında fark vardır, insanın sâdece kendi irâdesi ile mevcut kötü huylarını yenmesi ve güzel ahlâkı hal edinmesi mümkün müdür? Yoksa bunun için bir terbiyecinin himmeti mi gereklidir?

“Dâimâ ibâdet ve tâatler ile, riyâzatlar ile meşgul olan bir zâhidi nazar-ı îtibâre alalım: Bunda bir takım kötü huylar var. Lâkin bunlar, tâat ve ibâdetlerden sinmiş olduğu için meydana çıkamıyor; yâni o tâat kamçısı altında korkudan gizleniyor. Fakat fırsatı bulunca kuvveden fiile geçmeye hazır olarak bekliyor.

İşte bu huyların aslından mahvolması için, mutlak kâmil mürşidin terbiyesi kırbacına tevdî edilmesi gerekir. Ancak onun terbiyesi kırbacı o kötü huyları kökünden yok edip güzel ahlâkı hal ettiriyor.

Bir de sâbikün denen zümre vardır ki, onlar ezelde kemâle erip gelmiş olanlardır. Bunların, gıybet gibi, arabozuculuk gibi fenâ hareketlerden nefretleri tabiî halleridir.

Meselâ sabahları Cemil benim odama gelir, çikolata veririm. Odada bulunmadığım vakit şeker ve çikolatalar meydanda olduğu halde dönüp bakmaz bile. Halbuki başka bir çocuk etrâfinı tenhâ bulunca fırsattan istifâde ederek o şeker ve çikolatadan yiyebilir. Cemil gibi o ezelî terbiyeyi alıp da gelen çocuk ender olduğu gibi, tekâmül etmiş olarak dünyâya gelen zümrenin de azınlıkta olduğuna şüphe yoktur.”

*

Herhangi bir hâlin meydana gelmesi için evvelâ bir istidat vücûda gelir, sonra o istidat o hâle vesile olur, diye bir söz okudum:

“Evet, bir şeyin vücûda gelmesinden evvel o şey için evvelâ uygun bir zemin bir istidat zuhur eder.

Her şey mukadderat gereğince olur. O mukadderat ise şendedir. Bunu fiile çıkaran, senin kendi hareket ve amellerindir. Mukadderâtından kaçmak isteyen kimsenin içine, sanki muayyen zamanlarda infilâk edecek bombalar yerleştirilmiştir. Vakti gelince bunlar birer birer patlar ve .kader yerini bulur.”

*

“Mürşidin etrâfinda bulunanların gıybet, fassalhk, yalan, riyâ gibi hareketlerde bulunmaları o azîzi müteessir edip inciteceği için sâlikin bu gibi hallerden kaçınması lâzım gelir.”

*

Efendim, zâtın birine günde kırk kere tecellî olurmuş. Fakat bu zat, Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’nin huzuruna gidince, ondaki tecellîye tahammül edemeyerek düşmüş ölmüş.

Bu hâlin hikmeti Hazret-i Pîr’den sorulduğu zaman: O zâta olan tecellî, esmâ ve sıfat tecellîsi idi. Bu ise zât tecellisidir. Onun için zât sıfatı yaktı, buyurmuş.

Hazret-i Mûsâ’ya da ağaçtan tecellî eden sıfat nûru değil mi idi?

“Elbet… Mûsâ ağaçta ateşi gördü ve bir ses: Ben senin Rabbinim! dedi. Allah ateş midir? Mûsâ, sıfat nûrunu gördü, zâtı göremedi. Nasıl ki sonradan: Yâ Rabbî bana kendini göster! diye münâcatta bulundu. O zaman Cenâb-ı Hak: Len terânî! Beni göremezsin… Tûr’a bak, tecellî ânında o yerinde kalabilirse, sen de beni görürsün, dedi ve Hak tecellî edince Tur Dağı parça parça oldu. Harre Mûsâ saika Mûsâ düştü, bayıldı.

İşte Hazret-i Mûsâ o tecellîyi dağda bile görmeye tahammül edemedi. Buradaki nükteye dikkat edin: Bana kendini göster! demek ikiliktir yâni tâlip ve matlûbu ayrı ayrı görmektir. Şu halde, sen kendinle oldukça beni görebilmen nasıl mümkün olur? Bu vücut gözüyle Hak görülebilir mi? O ancak kendi nûruyla görülür. Onu gören yine kendidir. Nasıl ki Hazret-i Mevlânâ: Ben sana Yâ Rab! diye hitap ediyorum, Halbuki hitap, uzakta olan içindir. Sen ise bana şah damarımdan daha yakınsın, kendimdesin! buyuruyor.

Hazret-i Mûsâ, Hak huzûruna varmak için otuz gün riyâzat ve mücâhede ile meşgul oldu. On günde esmâ, on günde sıfat ve on günde de ef ‘âlini mahvetti. Fakat Tûr’a, Hak’la konuşmaya gideceği vakit ağzının kokmaması için dişlerini misvakla oğdu. O vakit Cenâb-ı Hak: Ağzındaki açlıktan doğan o koku, bana miskten daha güzeldir, buyurdu ve Mûsâ’ya, zâtını ifnâ edememiş olduğu için, daha on gün mücâhede verildi.

İşte, günde kırk kere tecellîye mazhar olan kimsenin de, esmâ ve sıfat mertebesinde olduğu için zât tecellisine dayanamayacağı tabiîdir.

Sen kendini Hakk’m varlığında fânî etmedikçe, ben ve sen ayn oldukça Hakk’ı nasıl görürsün? Hiç iğne deliğinden ucu çatallı iplik geçer mi?

Adamcağızın biri şeyhinin kapısını çalmış. İçeriden şeyhi: Kim o? diye seslenmiş. Mürit; Benim! diye cevap verince: Uğurlar olsun… burada iki “ben’e yer yok! demiş. Derviş, seneler süren çabalamalardan ve dünyânın türlü mihnet ve meşakkatine mâruz kaldıktan sonra yine dönüp aynı kapıya gelmiş. Yine içeriden: Kim o? diye ses gelince hemen: Sen! diye cevap vermiş, o vakit: Gel içeri ey ben! cevâbıyle kapı açılmış.

Hazret-i Muhiddîn: Rabbimi Rabbimle gördüm. Dedi ki: Kimsin! Dedim ki, şenim! buyurur.

Onun için sâlik de vücûdunu mâşûkunun vücûdunda mahvetmedikçe zât tecellîsine mazhar olamaz. İkilik ancak bu birlikten sonra ortadan kalkar.”

**

Semîha Hanım, tanıdıklarından birinin, ihmal yüzünden nezlesinin müzminleştiğini söyledi:

“(Teessür ile tasdik ederek) Ne doğru söz! Bakmaya bakmaya kötü ahlâklar da işte böylece müzminleşir. Her fenâ hareket, kalbe bir siyah nokta koyar. Fakat o nokta ihmal edilip bakılmayınca bütün kalbi sarar.”

**

Mecnun, Leylâ’ya giderken, zevk ve istiğrâkıııın ziyâdeliğinden, devesinin yularını bırakır, deve de yavrusunun bulunduğu şehre dönermiş. Mecnun bu ters gidişle kendine gelince bir daha dalmamak için karar verirse de yine ihtiyarsız olarak kendinden geçince, deve tekrar geri dönermiş. Nihâyet Mecnun, başka çâre olmadığını anlayarak deveden atlayıp Leylâ’nın tarafına yaya olarak gitmiş:

“Öyledir. Vücut devesi insanı dâimâ dünyâya, nefsinin icaplarına çeker. Mâdemki kâh şuraya kâh buraya çekiyor, o halde sen de onu terket…

Şeytan nedir? Seni dünyâya, nefsinin arzûlarına çeken her şey şeytandır. Enbiyâ ve evliyâ ise seni Allâh’a, Hak tarafina çeker.”

**

Mecnûn’u kendinden geçiren Leylâ olduğu halde deve yine onu yolundan geri döndürüyor.

“Bu hal, müridin ilk zamanlarına, iptidâ-i hâline benzer. Mürit o zaman mürşidinden sâde lutuf bekler, dâimâ hoşlanmak ister. Halbuki ne lutuftan şâd ol, ne de kahırdan incin ki dervişlik budur işte.”

**

Muhabbet ateşinden sakınan, muhabbet nurunu bulamaz. Muhabbet nurunu isteyen âşıkm, benlik ve varlığını Hakk’ın cezbesi nûru yakar. O zaman da bu âşık, nefsinin varlığı olmadan Rabbinin varlığı ile bâkî kalır, buyruluyor. Muhabbetin nûru, nârından ibâret değil midir?

“Bir Hak yolu yolcusunun yaptığı bir çok riyâzatlar ve mücâhedeler ateş değil de nedir? Nefse göre bunlar yakıcı şeylerdir. Meselâ bir sarhoşu rakısından menetmek, bir tiryâki için içtiği bir paket sigarayı yarıya indirmek bile ne müşküldür. Duman için edilen riyâzat bile ateştir. Kezâ, nefsi zevk aldığı herhangi bir şeyden meneylemek de ateş tesiri yapar. Fakat nefs bu ateşten sakınmayınca nûru bulamaz.

Aşk ehline gelince, zâhir ehli için ateş olan aşk, bunlar için nurdur. İbrâhim’i ateşe attılar. Fakat bu ateş ona gülistan oldu. Halbuki aynı nur, başkası için ateştir.

Âşıka ateş, hicrandır, Cemâlden uzaklıktır.”

Nazlı Hanımefendi:

-Dün Mesneuî-i Şerif okunurken Güleser Hanım da [Güleser Hanım, yaşlı, hastalıklı fakat bağrı yanık bir Karadenizli kardeşimizdi.] vardı. Kitabın bir yerinde: Hak âşıklarının hicrânında bir an, bir senedir, diye bir söz geçmesi üzerine Güleser Hanım: Efendim, mübârek yüzünü bir taraftan öteki tarafa çevirinceye kadar bir sene oluyor! diye söze karıştı.

Sonra yine o Güleser Hanım ayağında hem demir çizme hem de felç olduğu için sokağa çıkma, köşende otur… diyen çocuklarına: Eğer onlar bilseler, benim yüreğimi görseler ayağına taş bağla da git! derlerdi, diye cevap vermişti.

Bu ümmi, câhil, hasta ve yaşlı kadının yine bu ayarda bir sözü daha vardır. Şu karşıki evde bir çivi olmaya râzıyım… tek Efendimin karşısında olayım! der.

“İşte âleme ateş görünen aşka canlı bir örnek daha!”

**

Yûsuf un hikâyesi öyle bir hikâyedir ki başı dostluk, muhabbet, yakınlık, ortası hasret ve ayrılık, sonu Cemâlle bezenmiş bir mâsûmiyet, rahmet ve mağfirettir, buyuruluyor.

“Evet, hakîkî olan her hikâye-i aşk öyledir.”

**

Aşıklardan başkası, yaptığında ettiğinde garazsız olmaz, diye bir söz okudum. Onlar ihlâsın hakikatine erdikleri için mi bu böyledir?

“Bu âlemde onlardan gayrı herkesin cennet, rızâ, dünya veya âhiret arzûları vardır. Herkesi hareket ettiren şu veya bu işin peşine düşürüp koşturan, bu dünyevî ve uhrevî sebeplerden biridir.

Âşıkm hareketi ise maksatsızdır. Nasıl maksatsız olmasın ki aşk demek cânan demektir. Ona o aşk ihsan olunmuş da öyle âşık olmuştur. Aşk deryâsına dalan kimseye yakınlık talebi bile bir perdedir. Çünkü o da bir maksattır.

Adamcağızın biri, hapishânede bulunan bir zâtın ziyâretine gitmiş. Fakat hücresine girdiği zaman kimseyi bulamamış, yalnız orada duran zincirleri görmüş. İkinci akşam yine gidip bakmış ki, ne hapishâne var ne de o zat… Üçüncü akşam gittiğinde, hem hapishânenin hem de o zâtın yerlerinde olduğunu görmüş ve hayretle bu hâlin sebebini sorduğunda da şu cevâbı almış: Birinci akşam Allah’ta idim. İkinci akşam Allah bende idi. Üçüncü gece ise ben benimle idim.

Demek oluyor ki aşk gelince ne sen ne ben, ne şu ne bu kalıyor.

Kendin ayan itse hakikat sen yok olursun Gölgem bu benim yoksa sen aslım mı sanırsın?

Evet âşıklar, ihlâs sâhibi samîmi riyâsız kimselerdir. Şeytan Cenâb-ı Hakk’a: Bana izin ver de kullarını baştan çıkarayım. Yalnız ihlâs sâhiplerine karışamam! di}ror.

Şeytan, bir mescidin kapısı önünde dolaşıyormuş. Sebebini sormuşlar: İçeride on gündür, geceleri gözlerine uyku girmeden ibâdet eden, gündüzleri de oruçlu olan birisi var onu azdırmak için içeri girmek istiyorum. Fakat uyuyan bir kimse var ondan korkuyorum! demiş. Uyuyan kimseden korkulur mu? diye sorulduğu zaman şeytan: Onun gözleri uyuyor ama kalbi uyanık… bu yüzden korkuyor ve içeri giremiyorum, demiş.

İşte şeytanı bile dehşete düşüren, bu ihlâstır.”

**

Bir gün Hüsniye Hanım, ziyârete geldiğinde, kimi cennet, kimi rızâ talebi, kimi de vazîfe îcâbı veya bir yanlış yapmamak için gelir. Şimdi buna sorsanız: Neye geldin’? deseniz verecek cevâbı yoktur. İşte o cevapsızlık, bizim istediğimiz ihlâstır, demiştiniz.

“Öyledir. Teveccüh kazanmak, cennet arzûsu, günâha girmemek, kusur veya serzenişten çekinmek, cehennem korkusu gibi haller muhabbet yolunda yabancı, aykırı şeylerdir. Bunun böyle olduğunu kul anlayıp hissediyor da Allah anlamaz mı? Bu türlü garazlı ve sebepli hareketler insanlar arasında bile makbul olmayınca ya Allah katında nasıl makbul olur?”

Bu sohbette Muhlise Hanım da bulunuyordu. Hocamız, odasına çekildikten sonra Nazlı Hanımefendinin yanına sokularak, hapishane hikâyesinin kendi anlayışına göre tefsirini ricâ etti. Nazlı Hanımefendi de şöyle îzah etti:

O zat demek istiyor ki, benim üç benliğim vardır. Bir kısım halk beni kendileri gibi görür. Onlar gibi gezer, yürür, hapse girer, dârda asılırım. Diğer bir kısmı, Allâh’ın yed-i kudretinde görür. Üçüncüler ise, ayrılığın, gayrılığın ortadan kalkmış olduğunu görürler.

*

Hakîkat deryâsına vücut kabından yol olduktan sonra o kabın suyu nihayetsiz olur, mânâsını ifâde eden bir Mesnevî-i Şerif beyti okudum:

“Yâni: Bana vahy olur, mânâsı zuhur etmiş olur, demek. Bu da bizim gibi insandır, yiyiyor, içiyor, dolaşıyor, diye Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’e târiz edenler için Cenâb-ı Hak: Söyle yâ Habîbim, evet ben de sizin gibi insanım, ama bana vahy olur. Yâni benim bedenim kabından hakikat deryâsına yol vardır. Benim o deryâ ile alış verişim vardır. Evet, ben bir katreyim, ama bende ummanlar gizlidir. Ben bir zerreyim ama bende güneşler gizlidir.

Süveyş Kanalım görmüyor musun? Genişliği ancak bir vapur geçecek kadardır. Fakat koca okyanusları birbirine bağlamaktadır. İşte bu mânâya varmış olan insan da, nâsut ile lâhut ve ceberut ile melekût âlemlerine kanal olmuştur. Ve oradan geçmeyi tercih edenler de hedeflerine sür’atle varıcı olmuşlardır.”

Nazlı Hanımefendi:

Maksûda erişmek için kâmil insan yolundan geçmenin, en kestirme tarik olduğuna ne güzel ne canlı bir misali

**

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazret-i Bilâl’e: Yâ Bilâl, bizi ferahlat, yâni kalbine benim üflediğim o nefhayı söyle, buyuruyor.

Hocamız, elindeki yelpâzeyi salladı ve:

“Burada bir başka hava mı var? Hep aynı hava… fakat yelpâzeyi sallamakla serinliyor ve zevk duyuyorum.

İşte ehlullah, dâimi sûrette o hakikat güneşinin harâretine karşı bulunmakla dünyâdan tamâmen uzaklaşmışlardır. Halbuki dünya kendilerinden istifâde beklediğinden, onlar da ara sıra bir nevi gaflet ararlar.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’in de dünya işleri rûhâniyetine galip geldiği vakit Hazret-i Bilâl’e: Güzel sesinle bizi ferahlat!., buyururdu. Rûhâniyeti beşeriyetine galip geldiği vakit de Hazret-i Ayşe’ye: Benimle konuş yâ Ayşe! diye dünyâya dönmek isterdi.”

 **

Semîha Hanım, Hazret-i Pir’in bir sözünü; ben her nakısın tamâmıyım, dediğini söyledi:

“Hazret-i Ali’nin de bu mânâyı ifâde eden ne güzel bir sözü vardır: Ben o kimseyim ki ayı ve güneşi dâvet ettim, dâvetime icâbet ettiler. Ayın kıble edindiği, güneşin secde ettiği benim. Ben Hz. Muhammed’in nûrunun, tecellî yeriyim. Ben Yûsuf un hemhâli ve kuyuda iken ve kuyudan çıkarken onun sâhibiyim. Ben Hızır ve Mûsâ’nın da sâhibi ve hocasıyım. Arşın esrâriyle berâber taşıyıcısı benim. Isâ’dan söz söyleyen de benim.

Resûlullah öyle buyuruyor: Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısıdır.

Oraya erişmek istiyorsan bu kapıyı seç. Ali, aşka mazhardır. Ali’den aşk tecellî etmiştir. Hakka giden başka yollar da vardır. Fakat aşk yolu bambaşkadır. Onda mekânlar aşmak, merhaleler geçmek vardır. Âbidin yüz yıllık yolunu âşık bir âhiyle geçer.”

**

Şeyh Evhadeddîn Hazretleri’nin: Ayı leğende görüyorum demesi üzerine, Şems-i Tebrizî Hazretleri, eğer boynunda çıban olmasaydı başını kaldırır semâda görürdün… buyurmuşlardı.

“Şeyh Evhadeddîn’in, ayı leğende görüyorum, demesinden maksat: Hakk’ı güzellerde görüyorum, demektir. Hazret-i Şems’in ayı semâda görürdün, buyurmalarından maksat da, sâde sûret güzellerinde değil, her yerde görürdün, demektir.

Güzel sevilir, çünkü ondan Hakkın nûru zuhur etmiştir. Fakat bir güzelde bu tecellîyi seyrettiğin gibi, meselâ bir devenin gözünde de ayni tecellîyi görmen icap eder.”

Münîre Hanımefendinin bir kimse hakkında, bâri kusurunu bilseydi demesi üzerine:

“Bilmek nasibi büyük şeydir Münîre Hanım!”

**

Radyodan bahsedilirken Semîha Hanım’a:

“İşte Semîha… Şimdi dünya mârifet devrine girmiştir. Radyoyu görmüyor musunuz? Tâ nerelerden sesleri, söylenen sözleri buralara kadar getiriyor. Bu ne büyük bir kudrettir. Hattâ öyle bir zaman gelecek ki eski milletlerin, meselâ Romalıların sözlerini, târihlerini ses dalgalarından toplayabilecekler. Çünkü o dalgalar kaybolmamıştır.

İşte ehlullâhın dimâğı da muazzam bir radyo makinesi gibidir. İki âlemin bütün hâdiseleri ondan gelir geçer.”

*

İnsanın mânâsı hakkında sorulan bir sualden sonra:

“İnsan demek, göz demek, görmek demektir. İnsan vücûdu içinde, görücü, bilici ve idrak edici olan nûra insan, geri kalan kısmına, kemik ve et denir.

Binâenaleyh bir kimse gördüğü, bildiği ve sohbet ettiği ile tartılır. Ne gördü ne bildi neye muhabbet eylediyse seviyesi ve kıymeti ancak odur. Yâni talebin ne ise sen de osun. Bir insanın kıymeti himmetiyle mütenasiptir [Kıymetü’l-mer’i bi-himmetihî. ( Hadîs)]. Himmeti ulvî ise kendi de ulvîdir. Himmeti süflî ise kendi de süflidir. Çünkü her şey kendisini çekene meyleder.”

 **

Akşam salonda oturuyorduk. Semîha Hanımefendi, Nişancı Câmii minâresinin tepesinde bir ışık uyandırılmış olduğunu söyleyince Hocamız kalkarak baktı ve bizi de çağırarak gösterdi. Gerçekten de minârenin âleminde parlak bir ışık vardı:

“Hayra alâmettir inşallah!” dedikten sonra:

“Minâre vücûda işâret olduğuna göre görünen aydınlık da ondan zuhur eden nûra işâret olmak gerektir.

Bâzı minârelerin üç şerefesi vardır. Bunlardan birincisi ef ‘âle; İkincisi esmâya, üçüncüsü de sıfâta işârettir. Hey’et-i umûmiyesi de zâtı temsil eder. İşte minâre, bu esas üzerine düşünülüp yapılmıştır.”

Yatsı namâzı vakti gelmişti. Behîce Hanımefendi’ye latife yollu hitap ederek:

“Yay seccâdeyi bakalım

Güzel Allâhımıza tapalım.”

 **

Uzun senelerdir Bağdat’ta bulunan eski şeyhülislâmlardan ve Hocamızın müritlerinden olan Hayderî Zâde İbrâhim Efendi’nin vefâtı haberinin gelmesi üzerine meclisten biri:

-Nice zamandır ayrılıkta idi. Şimdi Hakk’a kavuştu. Ama işte gidene de acınıyor, dedi.

“Aslı neresi ise ona kavuştu.. Koca sultan!”

Münîre Hanımefendi:

-Allah cümlemizi cemâlinden ayırmasın!

“Mâdemki Hak yolundasınız ve Hakk’m tâliplerisiniz. O halde siz de güneşin ışığından, o nûrun ışığı oklarından bir ışıksınız, güneşin nûru yine güneşe geri döner ve her şey kâmilin kalbinde haşrolur. Kâh oradan dağılır, kâh orada toplanır.

Semîha Hanım, bu mânâ İlâhiyat’ta nasıl ifâde edilmiştir?”

Semîha Hanım:

Şems-i münirin gitmede nûru yine şemse

Zâta bu sıfatla kavuşur âşık-ı bi-can

“Hâsılı Münîre Hanım, İlâhî aşk güneş gibidir. Ruhlar ve âşıklar da onun ışıkları, şâir eşyâ ve cisimler ise gölgeler gibidir.”

**

Bir kimseyi, sakınması lâzım gelen yanlışlardan meneden ancak muhabbetin ziyâdeliği… Bir fenâlığın fenalığını bilmek onu yapmamaya kâfi değil…

“Evet, geçenlerde de bir misal vermiş, aşkı benlik yakıcı bir hil’ata benzetmiştik. O hil’atin sâlike ihsan olması ise onda mevcut olan bütün nefsânî sıfatlan yakması içindir. Nasıl olsa bir gün gelecek bu hil’at o kimsenin üstünden kaldırılacaktır. İşte o zaman içinden ham olarak değil, pişmiş ve kâmil olarak çıkabilsin.

Dün Semîha ile aşk ve safâdan bahsetmiştik. Safâ, asel-i musaffâdır derler. Bu ne demektir? Bu, aşkı olmayanın safâsı da olmaz demektir. Yâni safâ demek, safvet bulmuş olmak demektir. Hakikat ehli indinde safâ, yüksek bir mertebedir. Bu, bütün mevcûdatta Hakk’ı gördüğün vakit hâsıl olur. Çünkü bütün mevcûdatta Hakk’ın bir ismine mazhar olmamış bir şey yoktur. Hazret-i Ebû Bekir: Hiçbir şey görmedim ki onda Hakk’ı görmeyeyim diyor. Eğer Hak’tan ârî bir şey görürsen o bâtıldır.

Bunun için, nasıl bir ney sedâsı, güzel kokular, latif çehreler sende ferah ve inşirah uyandırıyorsa, birisi tarafından tahkir edildiğin vakit de aynı zevki duymalı onu affetmeli, hoş görmelisin. Meselâ güzel bir ses ile gaşyolup kendinden geçtiğin gibi, sana fenâlığı dokunan bir kimseyi affettiğin vakit de aynı heyecan ve zevki hissetmen icap eder.

Bu meseleyi daha iptidâi bir görüşle muhâkeme edecek olursak

dahi yine ağır bir muâmele karşısında sükûneti muhâfaza etmenin bir fazilet olduğu meydana çıkar. Şöyle ki, birisi seni tahkir ettiği vakit, satılacak malına seni müşteri etmek istemiş demektir. Halbuki ona mukabele etmemek ve affetmekle, satmak istediği o metâı sâhibine, bırakmış olursun.

Fakat aynı muâmeleyi kemal ehlinin görüşüne uyarak muhâkeme ettiğinde, Hak’tan başka mevcut olmadığım bilerek, mâruz kaldığın bu hâdiseyi Allah’tan görecek ve Allah’tan gelen her şeyin de hoş olduğunu bilecek, bu sûretle de güzelliklerden aldığın zevki çirkinliklerde de bulacaksın. İşte o vakit safâyı da bulmuş olursun.”

**

Oruçtan bahsediliyordu:

“Oruç, hakikatini bilenler için çok büyük şeydir.”

Semîha Hanım:

Oruç, Hakk’ın samediyet sıfatının tecellîsidir ve Cenâb-ı Hak: En büyük ibâdet oruçtur ve orucun da karşılığı benim indimdedir, buyuruyor.

“Evet, fakat kabuğunda kalmamak şartıyle. Zâhitlerin orucu kışırdan kabuktan ibârettir. Halbuki mânâsını bilen kimse için her an oruç hâli vardır. Zâhitlerin iftârı günün sonundadır. Halbuki âşıkların iftârı ancak visalle mümkündür.”

 **

Hocamızın henüz beş yaşında olan torunu Cemil Bey, akşam gezintisine çıkmak üzere müsâade almaya geldi. Fakat Hocamız pencereden dışarıya bakmakta olduğu için ses çıkarmadan bir müddet bekledi. Etraftan, kendini hissettirmesi için teşvik olunmasına rağmen çocuk, ne telâş gösteriyor ne de ses çıkarıyordu.

Nihâyet pencereden içeri dönüp de, çocuğun müsâade istemesi üzerine izin verdi. Bunun üzerine Semîha Hamının, çocuğun şikayetsiz bekleyişinden, terbiye ve edebinden bahsedişini tasdik ettikten sonra Münîre Hanımefendi’ye bir gün bir kayıkçının söylemiş olduğu şu kıt’ayı okuttu:

Lodosun kararı olmaz

Poyraza inan olmaz

Ham demiri döğmekle

mücevher olmaz

İllâ aslından olmalı,

İllâ aslından olmalı!

“Dünyâya âit güzellikler içinde üç şeyi severim: Aşk, edep, irfan! Hattâ bence edep olmayınca, aşk ve irfan da noksandır. Edep bir taçtır, onu başına koyduktan sonra istediğin yere git…

“Ayıran âdemi hayvandan edeptir”

‘İki âlemde felâh Ken’an edeptir”

“Dil-i çeşm-i beşerin nûru edeptir”

diyoruz; ve:

Beşerin kalbi ve gözü nûru edeptir. Kur’ân’ın bütün mânâsı da yalmz edeptir.

Edepten maksat da, Hakk’ın rızâsını kazanmaktır. Bu rızâ-yı İlâhîyi bulmak nasıl olur? derseniz, onu da hocasından öğrenmelidir. Her şeyin bir muallimi olduğu gibi, bunun da şüphesiz vardır. Bu da ancak, onun dediğim tutmak, gittiği yoldan gitmekle mümkün olur.

Bir keman, bir piyano öğrenmek için bile ne kadar uğraşıyor ne türlü fedâkârlıklar ediyorsun. Hakk’ın rızâsını tahsil için de, ehlini bulup teslim olmak lâzımdır. Eğer onu bulamazsan, eserlerini oku. Bak Nâmık Kemal bile ne diyor:

Ömrümü ibkâ için ömrüm dedim asarıma

İşte Mesnevî-i Şerif de buna büyük bir hüccet değil mi? Kovanı daldır daldır kalbin bahçesini sula…

Dünyânın bütün güzellikleri süratle geçicidir. Allah, işitmek için kulak, görmek için göz, tutmak için el, düşünmek için dimağ vermiş Sen de bütün bu sermâyeyi Hak yolunda kullan, böylece de maksûdu hâsıl et!”

**

İstek, istenen şeyin müjdecisidir, demiştiniz.

“Çünkü senin gönlüne o isteği veren de Hak’tır.

Bir şeyhin zevce veya evlâtlarını yâhut yakınlarından birini gördüğünüz vakit, sözlerinden, o şeyhin iktidar ve irfâmnı anlamaya çalışırsınız. Lisan bülbülü söylemeye başlayınca, o kimsenin ne olduğu meydana çıkar. Hattâ konuşmasa bile, eğer şeyhinin hâlini giymiş ise, bu sûretle de ne olduğu anlaşılır. Çünkü hal de bir lisandır.

Şunu bilmek lâzımdır ki, dervişler şeyhin kalbi kitabının sahîfeleridir… Bu itibarla onların yaptıkları ve söyledikleri döner kendilerini yetiştirene gelir. Bunu bilince de, dervişten ona göre hareket etmesi beklenir.”

**

Nazlı Hanımefendi odaya iki çiçek saksısı getirdi. Her ikisi de bozulmaya yüz tutmuştu. Hocamız: Getirme onlar bozulmuş! deyince Münîre Hanımefendi; eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı! dedi. Fakat derhal üzülerek sözünü geri almak istedi. Zîra yine bir gün bu sözü söylediği zaman, Hocamızın: “Bir daha senden bunu işitmeyeyim, kıymetli bir halı eskimekle değerinden kaybeder mi? Bilâkis kıymeti daha fazla artar. Mâdene, eskimekle ne zarar gelir? Pabuç eskisi olursa o başka…” demiş olduğunu hatırlayarak özür diledi.

Bu sırada Tanbûrî Cemil Bey’in bir taksimi gramofona konmuş bulunuyordu:

“Münîre Hanım, tanbur nelerden ibârettir?”

Tellerden ve tahtadan!

“Ya bu ses nereden çıkıyor?”

Tellerden Efendim.

“Peki bu sesleri ve âhengi bu tellerden çıkaran nedir?”

insandır.

“Demek oluyor ki bu insan, isterse seni, şu tel dediğimiz bağırsak veya mâden parçasına dokunarak gaşyedebiliyor. O mest edici nağmeleri bu tellerden çıkartıyor. Câmit, cansız denen bir bağırsak veya mâden -ki bunlar hakikatte cansız değillerdirparçasından bu âhenk ve güzellikler çıktığı halde ya bir vücuttan neler çıkmaz? O halde sen de kendi vücûdun tanburunu çalarak etrâfını faydalandırmazsan sana yazık değil mi?

Kâmil insanın vücûdu tanburundan, âlem halkına saçılan nağmeler gibi, yakınlarının da kendilerine göre âlemi istifâde ettirmesi icap eder.

Şu Tanbûrî Cemil Bey’in eserleri, bundan beş yüz hattâ bin sene sonra da, yine şimdiki gibi arzû ile aranacaktır. İşte öyle bir eser ki pek uzun zamanlar devam eder ve hiçbir zaman bit pazarına düşmez. Zaman geçtikçe kıymetini kaybetmeyenler işte böyleleridir. Senin gibi hakikate yol gösteren kimselerin eserleri ise hesapsız yıllar ölmez ve fenâ bulmaz.

Şu da var ki, bu âhengi vücûda getiren muhtelif notalar olduğu halde, meselâ, bunlardan birini alıp yalnız (re, re re) yâhut (mi, mi, mi) diye hep aynı sesi çıkarsa, aynı tanbur ve aynı teller, şu anda duyduğumuz zevki verebilir mi? Demek ki bu âhengi vücûda getiren, seslerin ihtilâfı, birbirine zıt seslerin ustalıkla bir araya getirilmesi imiş. İşte İlâhi saltanat da zıtlar ile tecellî edegelmiştir.

Cemil Bey’in sanatındaki tesir, içine aşk karışmış olmasındandır. Taklit başkadır, aşk başkadır. Kaynağı aşk olan san’at, evvelâ sanatkâra tesir eder, oradan da karşısındakilere sirâyet eder.

Fakat şunu da söylemek lâzım ki bir kimsede bu aşka ne derece istidat olursa olsun, yine de sanatı kazanmak için çalışması şarttır. Bir sanatkâr, sazına hâkim olabilmek için en az yirmi sene çalışmaya mecburdur.

Bir tahta parçasının üzerine bunca yıl emek sarfetmeyi çok görmüyoruz da vücûdumuz kemanını veya tanbûrunu söyletmek için bu jârmi otuz seneyi neden fazla buluyoruz?”

Münîre Hanımefendi:

Çok şükür bize bu hakikatleri bildiriyorsun, kıymetini de bildir Efendim…

-“Hiç olmazsa onu bilebilseniz… Gıll ü gışsız ve takıntısız olarak. Fakat kelimede kalma, mânâya geç.”

Hüsniye Hanım:

Kâmil insanı tasdik edemeyen zâhir ehli, görmüyorlar mı ki Kur’ân-ı Kerimin bütün mânâsı açık açık kâmil insanı söylüyor.

“Açık açık… diyorsun. Bu, size gösterildiği için kolay geliyor. Gerçi Kur an-ı Kerîm’de: Vesileye uyunuz [Mâide sûresi, 35. âyet: “Vebtegû ileyhi’l-vesîlete”] ve Tahayyürde kaldığınız bilemediğiniz zaman zikr ehlinden sorunuz [Nahl sûresi, 43. âyet: “F’es’elû ehle’z-zikri in küntüm lâ-ta’lemûn.”] ve Resûlullâh’a hitâben de: O kadar zikr ile iştigal et ki sana mecnun desinler  [Kalem sûresi, 51. âyet: “…Lemmâ semiuz-zikre ve yekülûne innehû le-mecnûn.”] gibi işâretler vardır. Fakat o kimseler bu gibi delilleri de kendilerine göre tefsir ederler.

Kur’anda size gösterilen mânâyı görüp anlamak kolay bir şey değildir. Hattâ o mânâyı uzun uzun îzah edersin de yine anlamazlar. Hazret-i Mûsâ: Yâ Rabbî bana kendini göster!., dedi. Cenâb-ı Hak ağaçtan tecellî edince Mûsâ düştü bayıldı.

Buna karşı şeriat ehli, Hazret-i Mûsâ ulü’l-azim bir peygamber iken Allâh’ı göremedi; onu görebilmek kimin haddine derler.

Halbuki biz de deriz ki, Mûsâ ulü’l-azim bir peygamber iken nasıl olur da vâki olamayacak bir talepte bulunur? İşin aslı, Mûsâ’ya: Beni göremezsin  [A’râf sûresi, 143. âyet: “Len terânî”] hitâbından maksat, beni bu beşeriyet gözüyle göremezsin, demektir. Yoksa onların anladığı mânâda değil. Ne çâre ki şeriat ehli, tarikat erbâbım her vakit inkâr etmiştir.”

**

Halbuki tarîkat erbâbı şeriat ehlini inkâr etmiyor. Hattâ Hazret-i Pîr: Bir adamı havada uçarken bile görseniz, şeriat terâzisi ile tartmayınca itimat etmeyiniz… buyuruyor.

“Şüphesiz. Tarîkat, tevhîd ve edeptir. Bu edep ve tevhîde mâlik olmayanlar da kâmil insanı tasdik edemezler. Tarîkat, şerîatin tevhîd ve edep kısmıdır.”

**

Sana gelen şendendir, buyurulduğu halde, Allah’ın öyle lutufları oluyor ki kulun kabiliyet ve istîdâdının üstünde bulunuyor ve kul, hiçbir sûretle o lutfa lâyık olmadığı halde yine de ihsana garkoluyor. Hattâ onun isyan ve hatâsı arttıkça, Hakk’ın lutuf ve ihsânı eksilmiyor. Bu hal nedir?

“Buna, Allâh’ın hafî, gizli lutfu derler ki, kulda iktidar olmadığı ve hatâlarla dolu olduğu halde kudretler veriyor, kusur ve kabâhatlerini iyiliklere tebdil ediyor, bilmediklerini bildiriyor. Bu, doğrudan doğruya sâhibin bir lutfudur. İsterse verir. İşte bir misal de ben!

Bir vakitler Mesnevî’yi kürsüden değil, mihrapta, ve sırf özünün özünden takrir ederdim. Günün birinde Dergâh-ı Şerîf ‘e misâfır gelen bir Mevlevî şeyhi: Mesnevî Fârisî söylenir. Bu nasıl Mesnevî takriri? diye îtiraz etmiş. Ben de Fârisîyi yalnız mektepte öğrendiğim kadanyle biliyordum. Fakat bu vak’adan sonra Allâh’ın izni ve lutfu ile hem Fârisî olarak hem de usûlü gereğince söylemeye başladım.”

Münîre Hanımefendi:

Efendim, bundan sonra hani Mevlevî şeyhlerinden Kazasker Molla isminde bir zat gelmişti de, Yenıkapı Mevlevîhânesi’ne giderek oradaki şeyh efendilere, elli senedir Mesnevî okuyup okuttuğu halde, sizden dinlediği Mesnevi’nin bir benzerini bundan daha mükemmelini duymadığını söylemiş, gidin de Mesnevi’yi o zattan dinleyin! demişti.

Müsâade ederseniz, selâmlıkta olanların bu zat hakkında naklettikleri bir vak’ayı da anlatalım: Kazasker Molla denen bu şeyh efendi, dergâhımıza ilk gelişinde nargilesini de berâber getirmiş ve uşağına: Ateşle! diye emretmiş. Uşak nargileyi hazırlayıp ateşlemiş, fakat daha bir nefes çeker çekmez ateş sönmüş. Uşak ateşi tazelemiş, fakat bu defâ da lüle devrilmiş. O zaman: Anlaşıldı, anlaşıldı. Burada içilemeyecek, kaldır, diyerek nargileyi kaldırtmış.

“Cenâb-ı Hakkın âşikâr lutfu, ibâdetlere tâatlere karşılık ihsan buyurduğu lutuftur. Gizli lutfu ise kusur ve eksiklikler içinde ihsan buyurduğu lutuftur. Onun için buna gizli lutuf denir. O günahkâr kul, günâhına karşı cezâ beklerken lutfa mazhar olur.

Hazret-i Abdülkâdir’in evine bir hırsız girerek dolaba saklanmış. Kendileri de, vefat eden bir kutbun yerine bir başka zâtın tâyini için bir meclis toplayarak görüşmek üzere, hırsızın saklı olduğu odaya girmişler. Fakat bir neticeye varmadan sabahlamışlar. Nihâyet hazret: Canım şu dolapta bizimle berâber sabahlayanı tâyin ediverelim… diyerek birkaç saat içinde, asırlar boyu alınamayacak bir yolu kat etmiş ve hırsızlıktan kutupluğa yükselecek liyâkati kazanmış olan kimseyi tâyin ederek meseleyi halletmişler.”

Bu sohbetin ince olduğu kadar derin de olan mânâsı hepimizi düşünceye daldırmıştı. Gerek yaşının gerek mevkiinin verdiği cesâretle herkesten rahat konuşabilen Münîre Hanımefendi, mûtadı olduğu üzere yarı ciddî yarı latife yollu: Aman Efendiciğim bayılacağım şimdi! dedi.

Hocamız da Münîre Hanımefendi’nin yumuşattığı havaya uyarak:

“Sakın bayılma, fesleğen kokla!”

Diyerek fesleğen saksısını gösterdi.

Münîre Hanımefendinin istediği olmuş, hafiflettiği havaya uygun konuşma fırsatı bulmuştu. Derhal zengin hâfızasında bir mâni bularak:

Fesleğen ektim çayıra

Dalı budağı bayıra

Yukarıda Mevlâm çatmış

Aşağıda kim ayıra

dedi. Fakat, söz yine Münîre Hanımefendinin elinden kaymış az evvelki istikâmete doğru yüz döndürmüştü:

“Yukarıda Mevlâ’nın çatmış olduğu şeyi tabiî ki burada kimse ayıramaz. Yâni insanın cismi binâsında zuhûra gelen şeylerin hepsi, hakîkî yapıcının ilim ve irâdesiyle zuhûra gelir. İnsanın cismi binâsmdan zuhur eden ikrarlar, inkârlar şunlar ve bunlar, nasıl ki zâhirde gördüğümüz şu binâlarm çatıları, temelleri duvarları hep Ekrem gibi, Arif gibi mimarların ilim ve endîşelerinden meydana geliyorsa, hep hakîkî Sâni’in ilim ve irâdesinden husûle gelir.

Çatanın çatmış olduğu şeyi ayırmak kimin haddine! Yâni onu kim ezelî hassasından ayırabilir? Meselâ şeftâliye verdiği şeftâliliği alıp onu elma yapamazsın.

Herkesin kendine mahsus bir ezelî istîdâdı ve kendine has bir tabiatı vardır ve işte bu tabiat, onun âyân-ı sâbitesidir, yâni ezel künyesidir.”

**

Semîha Hanım’a hitaben:

“Felsefe ile tasavvuf arasında ne fark vardır?”

Semîha Hanım:

Biri hakikat, diğeri vehim, şüphe ve hayal yolu değil mi Efendim?

“Evet, biri aklî hikmet, diğeri hakîkî hikmettir. Yâni biri zan ve vehim yolu, diğeri hakikat yoludur.

Felsefenin bir şüphecilik ve zan yolu olduğu şununla da sâbittir ki Schopenhauer, Kant, Nietzsche gibi filozoflar dâimâ birbirlerini çürütmüş. Meselâ eski felsefenin bugünkü felsefeyi baştan başa nakzedişi gibi.

Halbuki hakikat yolunda, hangi ehlullah, bir diğerinin dediğini çürütmüş, nakzeylemiştir? Bin bu kadar sene evvel gelen bir Hak velîsi de, beş yüz bu kadar sene sonra gelecek olan da hep aynı hakîkati söylerler. Çünkü hakîkat ehlinin beyanları görgüye dayanır. Hak’tan alır ve Hak’tan bahsederler.”

**

Semîha Hanım’m Kandilli Lisesi ne tâyin edilmesi münâsebetiyle:

“Başına gelen şeyi bu benim hakkımda hayırdır, diye kabul etmen lâzımdır.

Nazar sâhibi olmak yâni gerçeği görebilmek güç şeydir. Fakat dervişlikten maksat da budur. Gördüğüm bir, sevdiğim bir mânâsını hal etmek gerek. Bu hâli kazanan ise her şeye sâhip oldu demektir. Fakat onu da söz ile kazanmak mümkün değildir. Bal, bal!., demekle ağzın tatlanır mı? Mutlaka balı bulup yemen lâzımdır.

Semîha Hanım’ı görünüşte müsteşar bey yâhut vekil bey tâyin etti. Fakat hakikatte yapan Hak’tır. Bunu böyle bilirsen o vakit şüphesiz her şeyde hayır bulursun. Bunu yapabilirsen beşeriyetin üstüne çıkmış olursun ki, işte insanlık da budur.”

 **

Münıre Hanımefendi:

-Dervişlik Zamân-ı Saâdet’ten sonra ne zaman başlamıştır1?

“Dervişlik ilmi, tasavvuf demektir ki bu, insan tabiatının vazgeçilmez bir hâdisesidir.

Tasavvuf, dünyânın her devrinde ve her yerde, türlü türlü şekillerde görünmüştür. Hindistan’da, Mısır’da, Yunanistan’da, İskenderiye’de, Mûseviyet’te, îseviyet’te ve nihâyet İslâmiyet’te tekemmül etmiş olduğu halde kendini göstermiştir.

Mâdemki Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’den evvel peygamberler gelmiştir, tabiî ki tasavvuf anlayışı o zamanlarda da mevcut idi.

Topkapı Sarayı Kütüphânesi’nde, Mevlânâ Hüsâmeddîn Oğlu Mustafa nâmında bir zâtın, Risâle-i Zevkiyye isimli el yazması kitabında şöyle denmektedir: İlk dervişlik, beşerin babası olan Hz. Âdem’le başlamıştır.

O zaman başlayan dervişlik her devirde var olmuştur.

Buda’yı ele alalım. Buda der ki: Kötülüklerin, kederlerin, ölümün sebebi şehvettir. Her bir insanın başına birer belâ kesilen ihtiyaçları kalplerde uyandıran yine şehvet ve hırstır. Bunun için Buda, şehvet ve hırstan kurtulmak çâresi olmak üzere riyâzat yâni perhiz ve ayni zamanda derin derin tefekkürü, insanın yavaş yavaş dünya arzularından çekilmesi ve benliğinden kurtulması yolunu göstermiştir.

Demiştir ki: En büyük şer, cehâlettir. Hayât-ı tayyibe, yâni hayâtın ıslâhı, kendi vücûdunu düzene sokmak ve mârifet kazanmakla olur. Çünkü kendinde salâh peydâ eder, kendini düzenlersen âlemle de salâh üzere olursun. Yâni: Ben beni terk eyledim gördüm ki ağyar kalmamış sırrı hâsıl olur.

Mârifet ve aşk, kâinatta iki büyük âmil, yâni iki büyük ve tahrik edici kuvvettir. Aşkı olmayan kimse, dâimî sûrette beden zindanında kalmaya ve hayâtın devr-i dâim çemberinden kurtulmamaya mahkûmdur.

Yine demiştir ki: Bütün mevcûdat, ruhlar ve cisimler, kâdir-i mutlakm yâni Allâh’ın bedeni mesâbesinde olup, beden rûha nasıl tâbi ise, bunlar da öylece ona tâbidirler.

Buda şunları da söylemiştir: Muvaffak olmaya da olmamaya da kayıtsız kalmalıdır. Bütün yaratılmışlara şefkat gözüyle bakmalıdır. Bizim bugünkü hayâtımız, eski zamanlarımızda kendi arzu ve ihtiyârımız ile yaptığımız amellerin neticesidir.

İnsan melce’i, yâni sığınacak yeri tefekkürde aramalıdır. Dünya, âhiretin tarlasıdır. Gerek iyi gerek kötü şeylere ne sevinmeli ne de bunlara muhâlif olmalıdır.

Kaplumbağa nasıl âzâsını kabuğunun içine çekiyorsa, bir insan da zâhirî hislerden kendini çekmeyince hikmet sâhibi olamaz. Yine diyor ki: Beni her şeyde görün; her şeyi de bende görün!

İşte bütün bu konuştuklarımızdan da anlaşılıyor ki tasavvuf da tasavvuf ehli de her zaman mevcuttur. Fakat bu hakikate sâhip bulunanlar, idrakleri noksan olan kısa akıllıların taşlamalarına ve kötülemelerine mâruz bulunduklarından, kendilerini gizlemek lüzûmunu duymuşlar ve kendilerini nâmahremlerden saklamışlardır.”

Semîha Hanım:

Hazret-i Mevlânâ da Hazret-i Hüsâmeddîn’e: Senin gibi Yûsuf a kuyu dibinde olmak gerek, der ve yine: Nâmahremlerden korkmasaydım senin medhinin çadırını zuhur sahrâsına kurardım, buyurur.

“Hulâsa, tasavvuf, dünya kurulalı beri mevcuttur. Çünkü bu, insan tabiatının vazgeçilmez, yok edilmez bir hâdisesidir.”

 **

“Evvelce de birçok defâlar söylemiştik. Tasavvuf demek, edep demektir. Edep ise, göz ile Hak’tan başka bir şey görmemek, lisanla bir şeye îtiraz etmemek, Allâh’ın buyruğunu tutmak, menettiğinden kaçmaktır. Bunların kendisinde yer ettiği kimse, şüphesiz adâletten ayrılamaz, kimsenin kalbini kıramaz. Hâsılı, Allâh’ın hoşnutsuzluğuna sebep olacak işlerde bulunamaz.

Şunu bilmeli ki bunların dışında hareket etmek, insanın kendi nefsine zararlıdır. Zarara sebebiyet veren en büyük zarar ise, bir insana, yaptığı fenâlık söylendiği vakit, o fenâlığı kendisine kondurmayıp saplanıp kaldığı fikir ile hareket etmesidir ki, bu kimsenin selâmeti, mutlak başına bir felâket gelmesiyle mümkün olur. Bu ise acı bir hakikattir.

İlimler içinde terbiye ilminin beşerî muâmelelerde ne kadar ehemmiyetli olduğu, pedagoji denilen çocuk terbiyesi ilminin tedkîki ile de anlaşılmaktadır.

Bir çocuk, babasından veyâhut anasından yavaş yavaş ve bir metot içinde terbiye görmezse, bu hal, sonradan o çocuğun şımarıp terakkisine mûcip olan şeylerden kaçmasına sebep olur. Baba ve ana, çocuklarını şımarttıkları için, çocuğun sayacak ve çekinecek bir yeri kalmaz ve reşit oluncaya kadar geçen bu zamânı kaybedecek olursa, aklı başına geldiği vakit, zamânın geçtiğini görerek, içinden kırılır teessürlere dalar ve bu sûretle ahlâkı tekâmül edemediğinden, ahlâksızlık içinde bocalar.

Bugün âileden bir çocuk aşçı çırağının üstüne tükürmüş. Bunun birkaç keredir vuküunu işitiyorum. Aşçı çırağı da kendisine: Terbiyesiz! demiş. Bu cevâbı işiten çocuğun babası da, meseleyi tedkik etmeye lüzum görmeden aşçı çırağına bir tokat vurmuş.

Hâdise üzerine kendisine, çırağın bu karşılığının, çocuğun muâmelesinden ileri geldiği ihtar edildiği halde o yine: Hizmetçilere yüz veriliyor. Onların yanında çocuğum hırpalanıyor… diyerek hizmetçilerin hizmetçiliğini yüzlerine vurarak ikinci bir pot kırmış.

Şimdi vak’anın muhâkemesine gelelim: Kendi çocuğu için aşçı çırağına haksız olarak bu tokatı vurup o bîçâreyi ağlatması, herkesin her işini görüp gözeten İlâhî adâlete aykırı değil midir? Kendi nazarında çocuğunu ne büyük ve aşçı çırağını ne küçük görüyor. Allah nazarında ise her ikisi de birdir.

Bu terbiye, aşçı çırağının yüzüne tüküren çocuğa verilmesi lâzım gelirken, haksız olarak çırağın bu muâmeleye mâruz kalması doğru mudur? Sonra hizmet edenlere hizmetçiliklerini ihtar ederek kalplerinin kırılmasına sebebiyet vermek de bir başka hatâdır.

Bu çocuk, şüphesiz yarın öbür gün, bundan daha fazlasını yapacaktır. Çünkü görüyor ki yaptığı haksızlığın hâmîsi babasıdır.

Bu sözleri kendisine söylesem, bin dereden su getirerek türlü türlü sebepler ileri sürecek ve neticede sözümün tesiri olmayacağından hiç olmazsa bu sahîfeye yazdırmak sûretiyle belki başkalarına faydası olur ümidiyle teselli buluyorum.

Bir kimsenin yaptığı haksızlığın cezâlanmaması mümkün değildir. Size bu mevzûda küçük bir misal vereyim: Yuvagimyon Kız Rum Mektebi hocalarından Semîha Hanımın dersine giren bir müfettiş, her halde hüsnüniyetle olmayacak ve galiba onu oradan kaldırtıp yerine tanıdığı bir kimseyi getirtmek niyetiyle olacak ki, biribiri ardınca dersine girip çıktıktan sonra aleyhinde olarak, cumhûriyet umdelerine muvâfık ders vermediğine dâir şikâyette bulunmuş.

Semîha Hanım’ı tanıyanlar, bunun ne kadar bâriz bir iftirâ ve haksızlık olduğunu bilirler.

Gel zaman git zaman bu müfettiş, Ankara Gâzî Enstitüsü’ne Semîha Hanım’ın Yuvagimyon’daki dersiyle hoca olur. Olacak bu ya… Cumhur Reisi Gâzî Paşa bir gün o mektebe gelir ve bu hocanın sınıfına girer. Çocuklara birkaç sual sorduktan sonra hocanın tedris tarzını beğenmez ve bâzı ihtarlarda bulunur. Bu sırada hoca, kendini temize çıkarmak için: Beyefendi şu şöyledir, bu böyledir! diye söze başlayınca, Gâzî Paşa, tabiî pek yerinde olarak: Be adam, sen daha benim Paşa olduğumu bilmiyor da Beyefendi ile mi hitap ediyorsun? Sen nasıl muallimsin? diye herkesin yanında rezil eder ve cehlini yüzüne vurur.

Hoca, bu vak’a üzerine başka yere gönderileceği veya azledileceği şâyiaları ile iki hafta cehennem azâbı yaşar. Bereket versin ki Semîha Hanım’ın amcası olan Maârif Vekîli Esat Bey işin şiddetini yatıştırır.

Böyle misaller hatsiz hesapsızdır. Haksız muâmele, er geç cezâsız kalmaz.”

**

“Hazret-i Ali buyuruyor ki: Kalbin hayâtı ilimledir, elde ediniz; ölümü ise cehil iledir, kaçınınız. “

Nazlı Hanımefendi:

ilimden maksat kâmili bulmak değil midir?

“Evet asıl ilim odur. Fakat halkı uyandırmaya, irşâda memur olanlar için yalnız mânevî ilim kâfi değildir. Zâhir ilmi de lâzımdır. Hazret-i Ali’nin, zâhir ilmi cihetiyle de üstüne çıkacak kimse yoktu.

Bir mürşidin, behemehal zâhirî bilgilere de sâhip olması şarttır. Seni inandırması için, seni kazanması, senin fikrî ve hissî sermâyenle karşına çıkabilmesi için mutlaka sende olan mâlûmâta sâhip bulunması îcap eder. Farazâ ben mûsikî bilirim, dediğin vakit, o da, ben senden iyi bilirim… Lisan bilirim dediğin vakit, ben senden fazlasına âşinâyım… diyebilmeli ki, onu görüp sen de: Bu da bendenmiş! diyebilesin.”

Semîha Hanım:

-Avcının, ormanda kuşları avlamak için kuş taklidi yapması gibi… Kuşu tutabilmek için onun lisânından anlamak lâzım geliyor…

“Evet ama her kuşun lisânı da başka başkadır ve mürşit olanın, bunların hepsine âşinâ olması lâzımdır. Tâ ki müridini terbiye ve muhabbeti halkasına aldıktan sonra, mürit, kendi bildiklerinin, Hakk’ın ilmi yanında ne kadar basit olduğunu görüp anlasın. Fakat bunu idrâk edebilmesi için halkaya dâhil olması lâzımdır.”

**

Radyodan bahsolunuyordu:

“Ehlullah her şeye kadirdir; uzaklardan görür işitir… denildiği zaman îtiraz eden oluyor. Halbuki radyo denen bir makine, dünyânın öbür ucundan söyleneni buraya kadar getiriyor.

İnsanlar gibi dünya da tekâmüldedir. Onun da şeriat, tarikat, hakîkat ve mârifet devirleri vardır. İşte şimdi mârifet devrinde bulunuyoruz.”

**

Aşkın tezahür ve tekâmülü için, geçmişin hâlin ve geleceğin bir tesiri var mıdır’?

“Aşkın tezâhür ve tekâmülü zamanla kayıtlı değildir. Yalnız, kabiliyetlerin gelişmesi nisbetinde kendisini gösterir. Adem’le Havvâ’da aşk nasıl zuhur etmişse, elan bu budur. Yalnız sûret ve şekil başka… Öyle ki senin ana karnındaki hâlin ile rüşte erinceye kadar geçtiğin ve daha sonra geçmekte olduğun yolları düşün… Bunların hepsi bir midir? İlim, meyil, muhabbet tâ aşka gelinceye kadar birer mertebedir. Ana karnından bu zamâna kadar geçirdiğin hayat safhalarını dikkate alırsan, aşkın da kabiliyet ve istîdâda göre tezâhür, cilve, şekil ve sûretlerini anlayabilirsin.”

 

Kaynaklar :

Sâmiha AYVERDİ -Nezihe ARAZ Safiye EROL Sofi HURİ, Ken’an Rîfâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık, 5. Baskı-Kubbealtı Neşriyatı, 2003, İstanbul

Sâmiha AYVERDİ ,Sohbetler-Ken’an Rifâî , 2. Baskı-Kubbealtı Neşriyatı, 2000, İstanbul

Cemâlnur SARGUT, Sâmiha Ayverdi  İle Sırra Yolculuk-, Derleyen: Sadık Yalsızuçanlar, Nefes, 2009, İstanbul

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s