AŞK BUDUR! (Aşk Bu İmiş!) 1. KISIM

Vücudum mübtelâyı derdi hicran oldu ser-tâ-pâ
Bana ağlayın ki, yârin asistanından cüdâyım ben
Acep mi gelse çeşmimden sirişkim böyle mahzundur
Ciğerde onulmaz bir derde mübtelâyım ben.

Leylâ  Hanım

Aşk ateşiyle varlığını terk ederek Hakk’a yürüyenler şehittir.

Semîha Cemâl Hanımefendi de “aşk şehitleri”nden bir tuhfedir.

Ne zaman şehide hanımefendinin eserlerini ele aldıysam toprağımızın üzerine zahiren bile kar yağmıştır.

Allah Teâlâ, rahmetinden ruhâniyeti/miz dayansın diye yağan karın altında eserlerini mütalaa ettirmiştir.. Bu öylesine bir iki defa tesadüfî olmuş  vakia da değildir.

Berhayat olan mübarek asliyetine vefanın kaybolduğu zamanımızda onu unutmayan dostları olarak sinelerimizi hissedar etmek ve hallerinden yol kardeşlerininde tekraren haberdâr olması dileği ile eserlerini paylaşmaya çalıştım.

İhramcızâde İsmail Hakkı
Şubat-2015-

ROMAN HAKKINDA MÜLAHAZALAR:  1

 Roman nasıl vücuda geldi.

 Sâmiha Ayverdi imzasıyla 1938 yılında yayınlanan ve yazarın daha sonra basılmasına izin vermediği AŞK BUDUR!, (Aşk Bu İmiş!) [Yazar, romanından Aşk Bu İmiş diye bahsediyor. (sh: 271)Kitabın kapağında ise, eserin adı [sehven] Aşk Budur şeklinde yazılmıştır.] isimli ilk romanı hakkında, kim ya da kimler tarafından ve nasıl yazıldığına dâir, uzun zamandan beri ortaya atılan bir rivâyet vardır. İlk defa elli küsur yıl önce […] H. Hanımdan duyduğum bu rivâyeti, […] iki hanımın […] hâtıralarında da gördüm. Şöyle ki:

 “Aşk Bu İmiş adlı romanı, Ken’an Rifâî’nin talebelerinden Semiha Cemâl Hanım yazıyormuş, fakat ömrü vefâ etmeyince yarım kalan eseri tamamlama vazîfesini hocası Ken’an Rifâî, Sâmiha Ayverdi’ye vermiş, devâmını o yazmış.”

 Bir müddet evvel yayınlanan S. Ayverdi’nin eserlerinden derlenmiş bir kitapta [(Özcan Ergiydiren, “Aşk Bu İmiş Romanını Kim Yazdı?” Akademi Mecmuası, Ekim 2012, s. 56-59)]  da şunlar yazılmış:

 “ Aşk Budur Sâmiha Annenin ilk evlâdıdır. Semiha Cemâl Hanım’la ortak kitabıdır. Ve gene Sâmiha ve Semiha ilişkisinin iç içe geçmesiye zuhûr etmiş bir kitaptır.

 Aşk Budur ortaya çıkışı îtibâriyle çok farklı bir eserdir. Eser, Ken’an Rifâî’nin öğrencilerinden Semiha Cemâl Hanım tarafından yazılmaya başlanır. Fakat kendisi çok genç yaşta Allah cebesine tutulup bu âlemden gider olunca, kitabı tamamlama görevi Sâmiha Ayverdi’ye verilir.

 […]

 Romanın yayınlanmasından bu yana, ara sıra zuhûr eden ve yukarıdaki gibi çok hoş bir hâle bürünen bu hikâyenin aslı neydi?

 […]

 Yazar [SA], kırk yıla yakın bir zaman boyunca talebeleriyle yaptığı sohbetlerde, ilk romanını neden yazdığını şöyle anlatmıştı:

 “ Aşk Bu İmiş isimli romanımı beni rencîde eden bir yazıya aksülamel olarak on beş günde yazdım. Kendilerine [Ken’an Rifâî Hazretlerine ] götürdüm ve […] takdim ettim. […] Bu kitap basılsın.’ dediler. ‘Benim ismimle olmasın, müstear isim konsun’ diye istirham ettim; ‘Hayır, dediler, senin isminle çıksın.’ Bir müddet sonra basıldı.”

 […]

 Yazar, Mülâkatlar adlı kitabında da bu konuya temas etmiş: 78. sayfada:

 “Aşk Bu İmiş’i yazmadan evvel hislerimi rencîde eden bir kitap okumuştum. Bu, o tehevvürün tekaazasıyla [sıkıştırmasıyla] yazılmıştır.” diyor. 151. sayfada tekrarlıyor:

 “İlk eserim olan “Aşk Bu İmiş”’i o zaman okuyup da hislerimi rencîde eden bir eserin reaksiyonu ile on beş günde yazmıştım. Neşretmeyi tasavvur etmezken, sözünden çıkamayacağım bir büyüğümün arzusu neticesi olarak neşrettim.”

 Gazeteci Kandemir’in Sâmiha Ayverdi ile yaptığı 14 Temmuz 1949 târihinde Edebiyât Âlemi’nde yayınlanan bir röportajda da bu hakîkati teyit ediyor. Kandemir soruyor:

 -İlk eser?

 Düşüncelerimi, duygularımı rencîde eden bir kitap okumuştum… Tam on bir sene evvel…

 -Neydi?

 Şimdi hatırlamıyorum… Onun ilk reaksiyonu olarak, cevâbî mahiyette ilk kitabımı, gâyet kısa zamanda yazmıştım. […]

 Yazar, kendisiyle yapılan mülâkatta “Tam on bir sene evvel” diyerek Aşk Bu İmiş romanını 1938 yılında yazdığını belirtiyor. Semiha Cemâl Hanım […] 1 Şubat 1936’da vefât etmiş, roman ise 1938’de yayınlanmış. Eğer gerçekten romanın yarısını Semiha Cemâl yazmış, Sâmiha Ayverdi tamamlamış olsaydı, 1936 yılında veya 1937 başlarında ve “Semiha Cemâl” imzasıla yayınlanırdı. Kendi kitaplarına dahi adını yazmak istemeyen bu müstesnâ insan, çocukluğundan beri çok sevdiği yol arkadaşının eserini asla kendine mâl etmezdi.

 […]

 Bâzı kimseler […] “dâimâ sessiz sedâsız kapı dibinde oturan”[ Bu ifade S. Ayverdi’nin kendisine âittir.] Sâmiha’nın bu kitabı yazmış olduğuna inanamamışlar; “Semiha Cemâl Hanım’ın yarım kalmış romanını, belki hocasının yardımıyla, Sâmiha tamamlamış, demişler.

 Sâmiha Ayverdi’nin ardı ardına neşredilen eserleri, bu zannı, tamamıyla silmişse de, […] uzun yıllar İstanbul’dan uzakta kalmış birkaç kişi bu zannı günümüze kadar taşımışlar.

 Netice: “Aşk Bu İmiş” romanını, Sâmiha Ayverdi 1938’de yazmış ve yazı hayâtına bu eserle başlamıştır; gerisi hikâyedir. [Rana Özkan ve Rüzgâr Özge]

 *************

 ROMAN HAKKINDA :  2

 (Yakın zamanda yayımlanan bu takrir hakikate daha muvafık görünmektedir hzl: İhramcızâde)

 “Aşk Budur” Semîha Cemâl Hanım ve Sâmiha Ayverdi Hanım’ın ortak kitabıdır. Sâmiha ve Semîha ilişkisinin iç içe geçmesiyle zuhur etmiş bir kitaptır.

 Aşk Budur ortaya çıkışı itibariyle çok farklı bir eserdir. Eser, Kenan Rifâî’nin öğrencilerinden Semîha Cemâl Hanım tarafından yazılmaya başlanır. Fakat kendisi çok genç yaşta Allah aşkının cezbesine tutulup bu âlemden gider olunca, kitabı tamamlama görevi Sâmiha Ayverdi’ye verilir.

 Bu meyânda anlatılan bir hadise vardır. Semîha Cemâl hanımın hastalığı ağırlaştığı ve zâten çok zayıflamış olan vücudunun buna daha fazla dayanamayacağı anlaşılınca, Sâmiha Ayverdi, Hocası Kenan Rifâî’ye gelerek, “Efendim, dua buyursanızda onun yerine ben gitsem” diye niyazda bulunur. Kendileri, bunun sebebini sorduğunda, Semîha Cemâl Hanımın faydalı bir vücut olduğunu ve yazarlığı ile insanlığa hizmet ettiğini söyler. Sonrasında gelen cevap çok nettir: “Öyleyse bundan böyle kalemi sana veririr sen yazarsın. ”

 Sâmiha Ayverdi bu emir üzerine kalemi eline alarak Aşk Budur adlı kitabı tamamlar ve neredeyse yarım yüzyıl sürecek olan yazarlık hayatı da işte böylece başlamış olur. Kitap dikkatle okunduğunda, belli bir yerden sonra eserin üslûbunun farklılaştığı görülür. Bu, saf ve yakıcı bir aşktan, aşkın aklına doğru seyreden bir değişimdir. Semîha Cemâl Hanımın Allah aşkıyla şekillenen ve âdetâ yazanı ve okuyanı yakıp yokluğa mülhak eden anlatımı, Sâmiha Ayverdi’nin Hocasından almış olduğu “Yan, ama tütme!” düstûruyla işleyen kaleminde daha çok İlâhî aşkın yapıcı ve oldurucu çehresini takınır.

 KONUSU

 Roman, M.Ö. Arabistan’ın Kuzeyinde yaşamış olan güçlü ve şaşaalı Hayre Hükümeti’nin saray ve aristokrat çevresinde geçen bir aşkı anlatıyor. Bu dönemde Hayreliler, Araplar arasında çok yaygın olan putperest inancına sahipler. Hükümdar Menzer’in başhekimi Hamza,  yine hükümdarın katında önemli bir mevkide bulunan amcası Zeyyad’ın biricik kızı Meryem’e âşıktır. Fakat Meryem, ona istediği cevabı vermez. Romanda Hamza, beşerî aşkın zirvesini temsil eder fakat aşkına karşılık beklemek zaafına düşmüş olması onu bu duygunun hakikatine ulaşmaktan men etmektedir.

 Meryem, ise yanmak ve yakmak tabiatında yaratılan ateş gibi, bu dünyaya sevmek ve sevilmek kabiliyetinde gelmiş asil ve güzel bir kızdır. Fakat hayatı boyunca canını önüne koymaya değecek bir eşik bulamamanın da azâbı içindedir, içerisinde bulunduğu maddî dünyanın zevkleri onu doyurmak bir yana, gönlünde en ufak bir ilgi bile uyandırmazlar. Böylesine aşka kabiliyetli bir insan olur da, hilkat eli hiç onu unutur mu? Romanı yazan kalem de unutmamıştır.

 İlerleyen bölümlerde, kaderin bir cilvesi ile ülke menfaatlerini korumak adına, hükümdarın emriyle Hamza ve Meryem, sözde bir evlilik yaparlar. Başhekim Hamza, bu evliliğin ilk aylarında bir görevle Mısır’a gider. Geri dönerken orada tanışıp kölelikten kurtardığı ve dost olduğu Ömer’i de beraberinde getirir. Ömer Hayre’de yaşarken bir vesileyle Mısırlı tüccarların eline düşmüş bir esirdir. Fakat kendisine yakıştırılan bu esir sıfatını kabul etmeyecek kadar da özgür bir ruhtur. Çünkü Ömer’in, kendisini nefsin zaafları esâretinden kurtarıp, tek Allah’ın kulu olma özgürlüğüne götüren bir hocası vardır: Ebu’ş-şettar aşîreti reisi Yusuf.

 Yusuf, İlâhî nurun o devirde kendisinden göründüğü kâmil insandır. Sözüyle, haliyle, gösterdiği maddî ve mânevî cömertliklerle yalnız kendi aşiretinin değil bütün Arap kabilelerinin gönlünde taht kurmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’in en güzel kıssasında anlatılan Yusuf peygamber gibi o da Allah’ın cemâl tecellîsine mazhar olmuş bir sultandır. Romanda bu ismin kullanılması tesâdüfî değildir. Kur’an’da Kenan illerinde kaybolan Yusuf Allah’ın zâtî güzelliğini temsil ettiği gibi Aşk Budur’daki Yusuf da, kalem sahiplerinin, gizli ve aşikâr her an hocaları Ken’an Rifâi’nin varlığında seyrettikleri Allah tecellîsini sembolize eder.

 Aşk Budur  Semîha Cemâl hanımın Aşk kitabının genişletilmiş hâlidir.

 Sh: 81-83

 Kaynak: Cemâlnur SARGUT, Sâmiha Ayverdi  İle Sırra Yolculuk-, Derleyen: Sadık Yalsızuçanlar, Nefes, 2009, İstanbul

Eserleri:

Telif Eserleri: Aşk Peygamberi , Aşk ve Güldemeti

Tercüme Eserleri: Epiktet, Hayât-ı Beşer yahut Kevs’inTablosu, Fedon, Alkibyad, Apoloji, Kriton, Hipyas, Otifon, Mark Orel

la ilahe illa ask
AŞK BUDUR!

Aşk Ulûhiyet abidesidir.
Aşk insan ve hilkat muammasının anahtarıdır.
Var olan ancak aşktır, onsuz hayat yoktur.

Semîha Cemâl -Sâmiha Ayverdi

 1938-İSTANBUL
Marifet Basımevi

BİRİNCİ KISIM

Palmir hükümetinin Romalılar tarafından inkıraza uğratılması üzerine Hayre hükümeti, bilhassa Üçüncü Menzer zamanında gerek Bizanslılarla İranlılar arasındaki mütemadi harblerin kendi lehlerine bir şevket ve ikbal devresi açmış olmasından ve ölçüsüz hâzinelerin memleketi servete gargetmiş bulunmasından, gerekse beldenin coğrafî vaziyetinin şark ve cenub ticaretinin merkezinde bulunuşundan ve civar medeniyetlerle de sıkı temasları neticesi olarak bu kavmin fikrî ve İçtimaî seviyesi çok yükselmişti. O kadarki, cenubî Arabistandan Antakyaya kadar uzanmış olan Hayreliler, Roma ve Kostantiniyelilerin debdebe ve haşmetile rekabet edecek bir saltanat devri yaşıyorlardı.

Irak ve Elcezire Arabları tamamen Hayre hükümdarlarına tâbi olmuşlardı. Yalnız Gassanilerle Hayreliler arasında bazı yarı müstakil aşiretler, reisleri tarafından idare edilir, fakat siyasî tasnifte gene hepsi Hayre hükümdarına tâbi bulunurlardı. Bunlar, ticarî, ziraî ve edebî faaliyetlerile memlekete daima faydalı ve yardımcı bir sınıf teşkil ederlerdi. Onun için Hayre hükümdarları bu aşiretlere ananevî bir müsamahakârlık re itimad gösterirdi.

Hayreliler, milâddan evvel hemen bütün Arabistanda olduğu gibi, güneşe, puta taparlardı.

Bu tarihte Hayre sarayı, ihtişam ve debdebede, misli bulunmaz bir halde idi.

Saray, bir müddetten beri yolu beklenen Bizans elçisi Marküs’ün şerefine büyük bir resmikabul hazırlıyordu. ***

Irak çöllerinde gene bir akşam başlıyor. Ufuk, kanlı bir kılıç gibi boydan boya uzanmış yatıyor. Güneşin adım adım alçalan muazzam ve ebedî başı, nerede ise kumların sinesine düşüp kaybolacak…

Hayre Hükümdarı Üçüncü Menzer’in başhekimi Hamza,  malikânesinin penceresinden, alışık olduğu bu lâvhaya, çok okunmuş ve ezberlenmiş bir kitabeye bakar gibi kayıtsız, fakat düşünceli bakıyordu. Belki baktığının da farkında olmayarak, gök yüzünün bu âteşîn çarhına, parmağındaki lâal yüzük kadar bile kıymet vermeyen bigâne, hattâ hırçın bir bakışla bakıyordu. Otuz iki senelik hayatının, her batan güneşle bir az daha ümitsizleşen bir sevdaya doğru gittiğini görerek, bu aşkı hep menfî teselsüllerle, gittikçe müşkül safhalara sokan günlerin taakubunu, elinden gelse durduracaktı. Güneş te bir rakkas gibi, zahımlarla dolu olan bu günlere, her batışıyla bir aded daha zam ederek onunla istihza ediyor gibi idi.

Hamza,  ruhî bir tezebzüb ile, kendini veya sevgilisini bu işte mes’ul edeceği yerde, zamanı itham ediyordu. Hamza’nın tahakkuk etmemiş maddî bir isteği yoktu. Hemen Hükümdarın sarayına muadil bir malikânede geçen müreffeh hayatının yegâne büyük acısı, aşkının bir taraflı oluşu idi. Fakat bu acı, onun için ıstırabın en yamanı, en dehşetlisi idi. Zira günden güne derinleşen, kuvvetlenen, her menfî darbeden hız alan bu aşktan kurtulmanın imkânsızlığı, Hamza’nın sarahatle bildiği yegâne hakikatti. Bu sevda onun her zerresine kök salmış, cihangirane bir saltanatla yerleşmişti.

Genç adam, az kimseye nasib olan şerefli hayatının bütün kıymetlerini, Hükümdarın teveccühünü, muhitinin alâka ve muhabbetini, servetini, şerefini bu aşka değişebileceğini düşünüyordu.

Ayni zamanda hislerinin ihtilâli genç hekimi başka şeyler düşünmeye de sevkediyordu. Hamza, gençti, güzeldi; kadınların mütehalik çemberinden zorluklarla kurtulacak kadar sevimli idi. Bilhassa bunların içinde kendisini samimî bir aşkla seven Hükümdarın kızının gösterdiği alaka ne kadar kuvvetli ve derindi.

Sonra alicenaplığı, dürüst ve İnsanî hisleri, halk arasında dilden dile dolaşan namı, iftihara değer şeyler değilmi idi? Hükümdarın kendisine verdiği kıymet dünyanın dört tarafında anılan ismi, ağırlığınca altınla veznolunarak, satılan, kapışılan tıb kitapları, bütün bunlar bir insan için ne büyük şeylerdi. Hamza, bunlara istinat ederek, hayatını zevkli ve müsterih bir hale sokamaz mıydı ? Bütün bu tesbit ettiği esaslar, pek çok kimsenin muhayyelelerini süsleyen, tahakkukunu bin can ile bekledikleri emellerdi. Hâlbuki bütün bu mebzuliyet, servet, şöhret, alkışlar ve cihanın nümayişkâr sıyt-ü sadasından Hamza, kendisine ancak bir iftihar ve inkâr edemediği bir gurur hissesi çıkarabiliyordu. Bunlar ancak ona, yeşilbaşlı bir ördeğin suda yıkanışı zevkini veriyordu. Eğer sevgilisinin aşkını kazanmak için bir karşılık icab etse, Hamza,  malik olduğu her şeyi fedaya hazırdı.

Kervanlar Hekim Hamza’nın hazakatından [İhtisas] istifade etmek isteyen dertlileri akın akın taşıyorlar, ondan istişfa [Şifa istemek. Hastalıktan kurtulup iyi olmayı arzulamak. ] etmek her dertlinin şirin hülyasını teşkil ediyor, malikânesine yabancı diyarlardan gelen illetlileri taşıyan kılavuzlar, bu yolların taşını toprağını ezbere biliyorlardı. Onun akıllı başı, herkese deva bulmakta, her dertliye yetişmekte ne kadar samimî, ne kadar hasbî idi. Fakat âleme şifa ve deva olan bu baş, neden kendi çaresiz ve mahzun, müşkülü cevapsız kalıyordu ?

Hekim Hamza’nın pek büyük bir derdi vardı.. Ne macunlar, ne bin türlü mualeceler [Hastaya bakmak. İlâç kullanmak, ilâç vermek.] onu bu dertten, bu ibtiladan kurtaramazdı. Bilâkis gün geçtikçe bu dert onu dört taraftan kuşatıyor, ümitsiz ve perişan ediyordu. Hem o, bu aşktan kurtulmanın çaresini bilse bile gene istemezdi.

Hamza, demek sevgilisi, Meryem, demekti. Meryem, Hamza’nın hayatından çekilirse, o, bir ceset gibi cansız, manasız ve ifadesiz kalırdı. Onun bütün varlığı Meryem’den ibaretti.

Hamza’nın Meryem’e olan gönül bağı, hayatının temerküz [bir yere toplanma; merkezleşme, birikme. ] ve istinat [dayanma, güvenme. ] noktası idi. Meryem, onun için kalb gibi idi, malik olduğu diğer kıymetler ise birer cüz gibi idiler. Bu kalb dursa, diğer bütün uzuvlarda birer birer çürümeye mahkûm olmayacaklar mıydı ?

Hamza, için, şerefleri, kıymetleri, ihtirasları ile saltanatlanmış hayatı, Meryem, olmasa, manasız bir yükten başka ne olabilirdi? Hamza,  muhitini çevrelemiş olan hasut, samimî takdirkâr hasılı her türlü insanlardan kaçmak, uzaklaşmak, ona, sevgilisine, hep ona, her zaman ona müteveccih olmak istiyordu.

Hamza,  ufukla öpüşen güneşe bir daha baktı. Artık gönlüyle sulh yapmış, aşkında tahassun etmiş, mevcudiyetini bu sevda bir şarmaşık gibi sarmıştı. Hamza,  bu icazkâr kudretle kendini mahsur ve zebun hissediyor, iradesinin, kudretinin, bu aşkın şedit kudretine takılıp sürüklendiğini görüyordu.

Aşk..

İnsanı beşer kütlesinden temyiz eden kuvvet..

Aşk., tükenmez bir sermaye!.

Aşk, ölçüsüz sevgi..

Aşk, sevdanın kemâli..

Aşk, garezsiz muhabbet…

Hamza, bir solukta bunları düşünürken birdenbire durdu. Zira o, sevgisinde garezsiz değildi. Sevilmek, sevgisine mukabele görmek talebi değil miydi ki onu bir gölge gibi takip ediyor ve Hamza, daima, aşkının bir taraflı oluşundan muztarip oluyor, elem çekiyordu.

Hamza’nın Meryem’in aşkına doğru akan müsbet ihtisasları, bu cürümle dondu kaldı. Şüphe yok ki aşkın azametine karşı bu bir cürüm, bir leke idi.

İşte Hamza,  bile bile aşkını, bu talep lekeleriyle beneklemekten, kirletmekten hali olmuyordu.

Böyle zamanlarda kendi kendini ( seven fakat sevilmeyen Hamza!) diye çağırır ve bir an durup bekler, sanki bu cümleyi Meryem’in sesinin tekzip edeceği zehabına düşerdi.

Ne olurdu Hamza,  Meryem’den karşılık istemeyecek kadar büyük ve yüksek olsaydı da kendi aşkına şerik koşmasaydı. Halbuki o, Meryem’in, aşkına mukabele etmesine karşılık, şerefini, faziletlerini, mefkuresini, temellük ettiği her türlü varlığını, hasılı Meryem, neyi isterse hepsini vermeye hazırdı. Demek ki Hamza’da ne varsa iğreti bir libas gibi çekilip çıkarılabilirdi. Demek kendi malı olarak hiç bir şeyi yoktu.

Yalnız aşkı, yalnız o… Hislerini incelten, işliyen gönlü hayatına istikamet ve şekil veren, onu en mutena bir şekilde tanzir eden bu aşka bir münteha tasavvur edemiyordu. Hamza,  bir ilâh gibi takdis ettiği, dört elle sarıldığı bu aşkı, neden karşılık beklemek zahmiyle sakatlıyordu? Fakat genç adam bu suali binlerce defa daha sorsa faydasızdı; zira bu ibtila da, o aşkla beraber her bir zerresine işlemişti.

Hamza’nın gözleri ufukta tekrar güneşi aradı. Fakat o, çoktan kaybolmuş, gökyüzünün yeşil fanusunda yer yer yıldızlar uyanmıştı.

Hamza, üzüntü ile yerinden kalktı. Meryem, için Babile ipekli kumaş ısmarlamıştı. Bugünün kervan günü olduğunu unutarak dalmış kalmıştı. Sür’atla kalktı ve hemen hediyeyi almak üzere çıktı.

Hekim Hamza’nın anası ve babası, onu küçükken yetim bırakmışlardı. O, amcası Zeyyad’ın himayesinde büyüdü. Bütün aile gibi Zeyyad da zengindi. Hamza’ya kendi kızı Meryem’e ettiği muameleyi eder, fakat samimî bir şefkat göstermezdi. Zira mizacı oldukça haşin ve duygusuzdu. Zeyyad, hislerinden ziyade akliyla hareket ederdi; aklî-düsturları da, muayyen ve ezberlenmiş fikirlerden ibaretti. Bu düsturlar yanlış da olsa Zeyyad bildiğinden şaşmazdı.

Zeyyad, fıtrî bir istidad ve taazzumla, [Kibirlenmek. Büyüklük taslamak.] kendini muhitine fazla saydıranlardandı. Esasen hükümdarın musahibliği gibi değerli ve yüksek mevkii, onu müraî hürmetkârlar hâlesi ortasında bırakmaya kâfî bir sebepti.

İşte Meryem, bu baba ile, pek az tanıdığı his ve zekâ enmuzeci [örnek. ] bir ananın ilk çocukları idi.

Annesinin ölümünden sonra babası birçok defalar evlenmiş, fakat kiminden ayrılmış, kimi ise ölmüştü. Onun için Meryem, bu büyük sarayın kadınlığını küçük yaşından beri, babasının şiddetini tadil eden hassas bir müvazene ile yapıyordu. Belki herkes için müşkül olan bu iş, onun çok zekî yaradılışına büyük bir zahmet vermiyordu. Hem de genç kızın böyle İdarî işlere meyli ve onlardan bir zevk hissesi olmamakla beraber, zarurî bir insiyakla bu işi başarıyordu. Meryem, babasının nazarında da, halkın kanaatında da Hamza’nın nişanlışı idi. Hamza’nın, ilk gençlik senelerine kadar amcası Zeyyad’ın evinde, Meryem’le aynı çatı altında yaşamış olması, sonra Meryem’e karşı izhar ettiği şiddetli alâka, haklı olarak herkeste bu umumî kanaati uyandırmıştı. Fakat bu keyfiyet şimdiye kadar ne Zeyyad, ne de Hamza, tarafından aleniyete konulmamış, Meryem’in mütalâası alınmamıştı. Zeyyad, kızını gözünden uzaklaştırmak onun dirayetli ve şuurlu mevcudiyetinin kendi hayatının üstünden çekilmesinin müşkülatıyla başbaşa kalmamak için bu işte acele etmiyordu.

Hamza’nınki ise büsbütün ayrı sebeplerdendi. O, her şeyden evvel Meryem’in kendisine meyletmesini bekliyordu. Zira kendi ifrat sevgisine mukabil, Meryem’de buna karşı bir nişane bile görmüyordu. İşte Hamza,  sırf kızı ürkütmemek, büsbütün kendinden uzaklaştırmamak, daha doğrusu menfî bir cevab almamak için bu ihtiyata lüzum görmekle beraber gün geçtikçe ye’se kapılmaktan da kurtulamıyordu.

Gerçi Meryem, güzeldi, fakat ondan çok güzeller de vardı. Bununla beraber, değil yalnız Hamza’nın, bütün Hayre erkeklerinin gönlü bu kızın kalbini tavaf ederlerdi. Meryem’i bir ilahe kadar güzelleştiren bir sır varki, bunu kimse bilmiyor, görmüyordu. Cisimdeki can nasıl görülmüyorsa, Meryem’i fevkaladeleştiren bu sır da bilinemiyordu.

Meryem’in solgun bir ay gibi beyaz bir rengi vardı. Sabah sislerde buğulanmış bir çiçek gibi taze olan bu yüze, harikulade bir mahiyet veren iki esrarlı siyah gözden, ruhunun nihayete varılmayacak derinliği âşıkâr görülürdü.

Meryem’e babası, itinalı bir terbiye vermiş, Bizans’tan, ve Acemistan’dan getirttiği hocalarla, bu terbiyeye zengin bir malûmat ilâve etmişti. Genç kızın seciyesini işleyen bu saikler,[ Sebep.  ] kabiliyetini âzamî derecede inkişaf ettirmişti. Meryem’in söz söylemesini, fikirlerinin selâbet ve isabetini, tefekkür ve zekâ hamlelerini, yaşlı ve tecrübeli Hükümdar bile takdir eder ve Müsahibi Zeyyad’ın kızını, kendi evlâdlarından fazla severdi.

Saray eğlencelerinin ekserisini Hükümdar Meryem’in namına izafe ederdi. Zira sıkı bir mecburiyet olmadıkça Meryem, bu kalabalık ve umumî içtimalara iştirak etmezdi. Onun başlıca hususiyetlerinden biri de, ürkek bir gazal gibi herkesten kaçması ve cemiyetin zevk aldığı şeylerden zevk duymaması, kendi gönlüyle başbaşa kalmayı tercih etmesi idi. Muvazeneli ve makul Meryem, bu bahiste hırçın ve tekti.

Meryem’in cemiyetten kaçması sebebsiz değildi. Zira o, uzaktan yakından kendi etrafında dönen sayısız perestişkârlardan hiç birisinin gönlü üstünde tevakkuf edemez, sür’atla çevrilen bir kitabın yaprakları gibi, her sahifesinde bir sevdalı baş olan bu yapraklan, bir daha açılmamak üzere kapatırdı. Hamza, da dahil olduğu halde bütün perestişlerin, başının üstünden geçen tuğyanına karşı daima müstağni, daima bigâne oluşunu bir türlü muhit izah edemiyor, fakat kızın gönlünün, başka bir gönüle takılı olduğunu da kabul edemiyordu.

Hasılı Meryem, memleket için en hararetli bir mevzu, en parlak bir taçtı. Erkekler onun için «gönülsüz Meryem’» derlerdi. O, gönülsüz değildi. Bilâkis bu gönül, pek nadir kimseye nasib olan şedid bir aşk duygusuyla hisli ve uyanıktı. Bu yakıcı duygu, bir kaftan gibi kızı baştan ayağa kaplamış, onun içindir ki, muhitiyle arasına kavi bir hail olmuş ve onu yalnızlığa sürüklemişti.

Meryem’in büyük bir aşk için hazırlanan gönlü, mamur bir aşk payitahtı idi. Fakat, henüz bu payitahtın asıl hükümdarı gelmemişti. Şüphe yok ki, bu teshiri müşkül, hattâ ümitsiz gönül, Hamza’nın da olamayacaktı. Teyzesinin oğlu Halid, Bizanslı heykeltraş Franklen, İbnisseyfler, Musa Taviller, sayısı hesabı unutulmuş başlar, hattâ kendisini çok sevdiğini bildiği Hamza, bile bu resmigeçide dahildi.

Meryem, gönlü muammasını kendi de bile bilmiyordu. Herkese olduğu gibi bu gönül kendi için de büyük bir sır idi. Bir aşk kaynağı olan Meryem, nasıl oluyor da hiç bir sevdanın üzerinde tevakkuf edemiyordu? Şu muhakkak ki Meryem, kendini sarmış olan aşk kudretine, seddini yıkmaya müheyya bir sele bakar gibi korku ile bakıyor ve bir gün gelip bu şeddin yıkılışının ne dehşetli olacağını düşünüyordu. Meryem’in gönlü seli, o zaman kim bilir neleri devirip parçalayacak, önüne katıp bir çöp parçası gibi sürükleyecekti. Belki bizzat kendi de bu mukavemeti mümkün olmayan kuvvetin bir kurbanı olacaktı.

Meryem, fikren yorulmuştu. Kapıdaki cariyeye seslenerek:

—Gamzeyi çağır ! dedi.

—Gamze, doğduğu gündenberi beraber yaşadıkları bir kızdı. Annesi babası da Zeyyad’ın yanında çalışırlardı. Bu kız, hislerinde ve hareketlerinde, kendi aleyhine bile olsa doğruluğu tercih eden ciddiyetiyle temayüz etmiş zarif ve hoş bir kızdı. Bahusus Meryem’e samimî bir takdir hissi ile bağlı idi. Meryem, onunla şundan bundan konuşarak dinlenirdi…

Bu gece Bizans elçisi Marküs’ün şerefine sarayda ziyafet vardı. Dolgun bir hazine teşkil eden kervanla hükümetinin dostluğunu arz etmeye gelen elçi için parlak eğlenceler hazırlanmıştı. Hükümdar Üçüncü Menzer, bu işlere bizzat tekayyüd etmiş, bu cemiyete Meryem’i de davet etmeği ihmal etmemişti. Onun mevcudiyetinin tetvic [Tac giydirme. ] etmediği bir cemiyette neş’e ve zevk tamam olmazdı ki… Meryem, herkes için, kendi içindeki manayı tahrik eden sihirli bir kabiliyetti.

Hamza, saraya giderken amcasına uğrayarak Meryem’i aldı. Havada gündüzden kalma fazla bir hararet vardı. Gece parlak ve mehtablı idi. Meryem, sanki bir işkence yerine gidiyormuş gibi sıkıntı ile konuşmadan yürüyordu.

—Bak Meryem, gökte ay var. Sen ona bakmıyı seversin.

—Evet, aya yalnızken bakmak hoşuma gider Hamza.

—Hamza, sarardı, cevab vermedi. Hoş bu cevabın cevabı, sükûttan başka ne olalabilirdi? Hamza, Meryem’in bunun gibi daha ne ağır sözlerine tahammül ederdi. O, kendi mevcudiyetinin, Meryem’in her müsbet hissinin engeli, her güzel hissini mecruh eden bir diken olduğunu anlıyordu. Meryem, bediî duygularında bile Hamza’nın iştirakine tahammül edemiyordu.

Sarayın kapısına kadar konuşmadan geldiler. Kendilerini karşılayan hademe, büyük avluyu meşale ile rehberlik ederek geçirdi ve onları gene elinde meşaleli bir cariyeye bıraktı. Bu cariye her gece Hamza’yı ayni yollardan, ayni merdivenlerden geçirerek yukarıya çıkarılmaya memur olan kızdı. Etrafı iyice aydınlatabilmek için onlardan iki üç basamak ilerde gidiyordu. Bu, esmer, uzun boylu, tombulca bir kızdı. Meşaleyi tutan kolu, ufkî olarak yana açılmış, bileklere doğru mevzun bir hatla incelen bu kol, gergin ve sert görünüyordu. Bu kolun müntehasındaki küçük esmer eli, meşalenin sapını sımsıkı tutmuş bir heykel kadar hareketsiz ve sabitti.

Kız vakur ve ciddî idi. Üçü de konuşmadan yürüyorlardı. Yalnız postların emdiği ayak sesleri yanak yanağa konuşan iki sevdalının fısıltısı gibi birbirine karışıyordu. Meryem, :

—Ne hoş bir kız Hamza,  dedi.

Hamza, hemen :         

—Evet., ismi de kendi gibi güzeldir: Tebessüm!

Meryem, kızı daha iyi görebilmek için merdivenleri hızla çıkarak ona yaklaşmıştı; cariye bu alâka üzerine hafifçe gülerek Meryem’e baktı. Hakikaten isminin manasına sahib bir kızdı. Dudaklarında tesbit olmuş tebessüm o kadar tatlı ve sıcaktı ki, Meryem, de ona ayni candan ve arkadaşça bir gülüşle mukabele etti.

Sarayda daha bunun gibi nice Tebessümler, nice yüzlerce güzeller vardı. Meryem, Hamza’nın bu demet demet çiçeklere, bu devşirilmesi kendi arzusuna bağlı mebzul ve güzel kokulu güzellere uzak kalıp kendi ümidsiz sevdasının esiri oluşuna hayret ediyordu. Hamza, bunlardan biriyle telezzüz etse, ne iyi olacaktı. Mümkün olsa Meryem, onu zorla bu vadiye sevk ederdi.

Yukarı çıktıkları zaman kalabalık onları selâmlamak için bir ân donmuş gibi durdular. Fakat derhal canlanarak mübalağalı cümleler ve nümayişkâr hareketlere başladılar:

—Hoş geldin Meryem, hoş geldin bahtiyar Hamza, ! Diye bağrışmaya başladılar.

Meryem, bu gece gökten düşmüş bir melek gibi güzel!

—Meryem, ebedî fecir..

—Meryem, hayat..

—Meryem, bizim tacımız..

—Hayrenin kalbi Meryem…

Fakat Meryem’in kalbi kimin, aşkı kime bu belli değildi…

—Arap şairlerinin ilham-kârı Meryem, varol bizim sevdamız…

—Bir kadın sesi, kıskanç ve huysuz bir ses :

—Hamza, Meryem’den güzel !

—Bir başka ses :

— Elbette güzel.. Ben Hamza, olsam yüz Meryem’i etrafımda pervaneye döndürürüm.

—Bir erkek sesi araya giriyor :

—İyi ki olmamışsın.. Çünkü sen de bizim gibi onun etrafında pervaneye dönerdin.

—Haydi oradan münasebetsiz.. Çok içmişsin galiba..

—Keşki sarhoş olsaydım, sizi memnun edecek daha neler söylerdim.

Erkek bir kahkaha fırlatarak uzaklaştı.

Sesler devam ediyordu.

Meryem, vekarla ve hakikaten tecessüt etmiş bir ruh lâ ti fesi gibi masum ve harikulâde ayakta duruyor, bu sihirli kameti çevreleyen halka gittikçe daralıyordu. Her ağızdan bir türlü taşkın seda fışkırıyor.

Her hitap, hedefe düşmüş bir ok gibi kızın kalbini deliyor. Meryem, bu sahneleri, bu nümayişleri bildiği ve bu dağdağadan zevk yerine elem duyduğu için değil midir ki, tenhalığı kendine hemhal etmiş, yalnızlıkta gönlüne istirahat ve selâmet bulmuştu. Kız, böyle resmî davetlere, bir taraftan hükümdarın, bir taraftan da babasının tazyiki ile naçar sürüklenirdi.

Meryem, için kalabalığın içinden çıkmak, kurtulmak hemen imkânsızdı. Gözleriyle Hamza’yı aradı. Burada en emin melce onun dostluğu ve refakati idi.

Meryem’in gözleri bir kerre daha Hamza’yı aradı. O da kendisi gibi asabı ve ezilmiş bir halde, bu sıkışık halkayı çözmek için beyhude uğraşıyordu.

Bereket versin ki bir ses, Hükümdarın elçi ile beraber birinci divanhaneye geçmekte olduğunu haber verdi. Meryem’in etrafını çevreleyen muazzam halka, hatiften emir almış gibi birden gevşedi, kız da yavaşça aralarından süzülüp çıktı. Fakat ilk karşılaştığı, Hükümdarla, kendine takdim edilmek istenen elçi oldu.

Bizansın büyükelçisi Marküs, ufak tefek, sarı saçlı, sarı benizli, hatta çamur rengi sarımtırak gözlü bir adamdı. Yanaklarının soluk rengi üstünde henüz tokat yemiş gibi yol yol kırmızıçizgiler vardı. Ağzını etrafı, bir dudaktan ziyade mor bir şeritle çevrilmiş gibi idi.

Elçi Marküs’ün simasında en dikkate değen nokta, bu çamur rengi gözlerin itimatsızlık veren cüretli ve müstehzi bakışları idi. Maamafih, bu bakışlarda inkâr edilemeyecek şeytanî bir zekâ ve kurnazlık vardı.

Meryem’in tahammülsüzlüğü son haddine varmıştı. Bir kolayını bulup bir an evvel bu zevk ve safa mahşerinden kaçmak istiyordu. Fakat Marküs, Meryem’e adeta neşideler söylemeye başlamıştı. Bu muhavere, ilk tanışan kimselerin riayet edeceği resmiyet hududunu çoktan aşıp taşmıştı.

Hükümdarın raks için emir vermesi ile herkes gibi elçi de Meryem’in yanından ayrılarak yerine oturdu.

Bu gece ilk oynayacak kız, sarayın en güzel cariyesi ve Hükümdarın en ziyade beğendiği Selime idi. Bu kız Marküs’e, Bizansa hareket edeceği zaman hediye edilecekti.

Selime levend bir güzeldi ve güzellik sıfatını temsil eden emsali az bir âna malikti. Yüzünün ve vücudunun her parçasında mübalağalı, taşkın bir cazibe vardı. Yalnız, sırtını ve omuzlarını sımsıkı örten, sonra katî helezonlarla dizlerine düşen saçları bir hazine sayılabilirdi. Uçları birbirine yakın iki kumral kaşın altında, gene o renkte gözleri, tombul bir kızılcık gibi kıp kırmızı dolgun dudakları vardı Bu müstesna başın kaidesi olan muntazam omuzlardan başlayan vücud hattı, kusursuz ölçüler ve nisbetlerle topuklarına kadar iniyordu. Bu güzel başla, bu güzel vücudu birbirine bağlayan, uzun beyaz boyunda esatiri, bir sanemin bakir letafeti vardı.

Marküs’ün müstakbel cariyesi en câlâk oyunlarından birini oynuyordu. Cariyenin âdeta kemiklerinden tecrid edilmiş gibi yumuşak, seyyal vücudunun hareketleri, bilhassa Marküs’ün önünde merkezileşerek akla gelmez meharetler gösteriyordu. Bütün gözler kızın oyununu sonuna kadar adesevî [Mercek. Uzağı yakın veya yakını uzakta görmeğe yarayan dürbün veya mikroskop camı. ] bir hassasiyetle takib etti.

Yemekle beraber diğer cariyelerin oyunları ve gürültülü bir musiki de başlamıştı. Meryem, sofrada, en âsude, en emin yer olarak Hamza’nın yanını intihab etmiş ve bunu öyle süratle yapmıştı ki, kimse bu emri-vakii tashihe imkân bulamamıştı.

Meryem, içkinin ve üryan kızların şehevî hareketlerine dalan cemiyetin iz’acından hemen hemen kurtulmuş gibi idi. Herkes rakısla ve kızlarla alâkadardı. Yalnız Elçinin dudaklarına götürdüğü her kadehle, Meryem’i tecessüs eden bakışı ziyadeleşiyordu.

Gitgide mütehevvir bir çağlayan gibi coşan sazın ahengi, yarı bitab davetlilere, maveraî bir ufuktan gelen şadalar gibi derin, müphem tahassüsler veriyordu. Hemen bütün cemiyet yarım şuurla kalmıştı.

Böyle zamanlarda hisli buluşlarıyla Meryem’in imdadına yetişen Gamze, gene bir kolayını bularak kızın yanma sokuldu :

—Hademeye söyledim; üst kattan bahçeye çıkan köprünün kapısını açtı, istersen Hamza, seni oradan götürsün. Hükümdar sıkıldığını hissetti, bir şey demez» Ben kalır vaziyeti idare ederim, dedi.

Meryem, sarayın üst katını bahçeye bağlayan köprüye çıktığı vakit, parmaklıkları saran güllerin havayı işba haline getirmiş kokusuyla karşılaştı.

Bu tabiî ve bol ıtır, bir az evvelki izdihamın vücudunda teksif ettiği sıkıntıyı ilk hamlede tadil etti. Bol, geniş bir nefes aldı.

—Çok sıkıldın değil mi Meryem, ?

—Hem de pek çok…

—Gamze bu kolaylığı bulmasaydı, biraz sonra sarhoşlar sızınca ben seni kaçıracaktım.

—Bu köprüden bir kere daha kaçmıştık, hatırlıyor musun Hamza?

—Hiç hatırlamaz olur muyum? Fakat o zaman gül mevsimi değildi. Üstünde pembe bir elbise vardı, eteğin çalıya takılıp yırtılmıştı…

Meryem’in tamamen unuttuğu bu teferruatı, Hamza, henüz olmuş gibi canlı ve müselsel bir irtibatla hatırlıyor ve söylüyordu. Meryem, bir az daha müsamahakâr olsa genç adam kim bilir daha neler söyleyecekti. Fakat kız bu müsaadeyi vermedi, kesif bir cisimden ziyade şu baygın kokulardan düzülmüş kadar lâtif olan köprüyü, bir rüya gibi sür’atle geçerek, sık ağaçların esmerleştirdiği yola girdi.

Gece mehtablı idi. Her yer bembeyazdı. Top top açılmış güller, yeşil yaprâklar, uzun büyük köprü, hasılı bütün tabiat aynı renkte görünüyordu. Her taraf dumandan, yahud ince tülden bir kaftan giymiş gibi beyazdı. Havada mutlak bir sessizlik ve rahavet vardı.

Yalnız gökten suhuf iner gibi düşen tek tük yapraklar, bu sahnenin yegâne sadasını teşkil ediyordu.

Onlar şimdi bahçenin üst kısmında idiler. Sarayın avlusuna giden aşağıdaki bahçe, büyük fenerlerle yer yer aydınlatılmış, büyük havuzun etrafına meşaleler konmuştu. İki büyük meşalenin ziyası, bu durgun suyu, altından bir köprü gibi baştan başa katediyordu. Bunlar, sanki üstümden yürünecek sabit yollardı.

Hamza,  bulundukları hâkim mevkiden bu manzarayı görmek bahanesiyle durdu. Meryem, de bir ağaca dayanarak onu bekledi.

Hamza’nın bir ân olsun Meryem’le baş başa kalmanın zevkinde yaşamak istediği görülüyordu. Ne olurdu, Meryem, bir şey söylese, lıiç olmazsa deminki gibi bir hatıradan bahsetseydi.. Bu hatıraların hepsi, genç adama can veriyordu.

Fakat Meryem, dayandığı ağaçta, kendi gönlünün sesini dinleyerek bekliyor ve konuşmuyordu.

Karşılarında sarayın heyulası, her aydınlık penceresiyle yer yer parlıyordu. Tabiat, sızmış bir sarhoş gibi sükûta dalmış… Şu çep çevre görünüş, efsanevî bir âlemden kopup düşmüş bir sihir, dehşet verici bir büyü müydü? Zira bu gecenin güzelliği ve sükûneti, hakikati vehim zannettirecek kadar kat’î ve muannid…[ inatçı, inat eden. ] Şu saraydan taşan sesler de olmasa, Hamza, dünyada olduğunu büsbütün unutacak…

Bu sesler ona, bir az evvel yaşadığı müşkül, azabil saatları hatırlatıyor. Yüreğini dağlayan kıskançlığı belli etmemek için zavallı Hamza’nın renkten renge giren çehresi, kaç nikahın altında gizlenmiş bulunuyordu.

Hamza, sevda bahsinde, kendisiyle yarış edebilecek, Meryem’i kendi kadar sevilecek bir insan tasavvur edemiyordu. İşte Meryem’i şiddetle benimsemesi de bu sevdadan ileri geliyordu.

Hamza, etrafına baktı. Ay iyice yükseklerde idi. Yıldızlar bile bu gecenin mahremiyetine hürmet ederek derinliklere çekilmiş gibi idiler. Havada o kadar mutlak o kadar kai’î bir şessizlik vardı ki, hava tabakaları, sarayın gürültülü çatısının hayhuyunu olduğu gibi aksettiriyordu. İkisi de biraz evvel kendilerinin de içinde bulundukları bu karmakarışık sedaları dinlediler Meryem’:

—Gidelim mi Hamza, ? Dedi.

—Peki, Meryem, nasıl istersen.

Yavaş yavaş yürümeye başladılar. Yol, tatlı bir meyille hurmalıkların arasına giriyordu. Dua eden birer el gibi gök yüzüne kalkmış yaprakların arasından ayın beyaz şevki, her ikisinin de üstüne gelişi güzel, firarı nakışlar vuruyordu.

Hamza, bir adım geride kalarak, yandan, bu ışıkların, bu beyaz lekelerin, sevgilisinin yüzünde dolaşmasına bakıyordu. Bu saf ve temiz yüzde, ne ezici, ne harab edici bir düşünce vardı. Meryem, acaba ne düşünüyordu? Halbuki Hamza’ya sorsalar, o, Meryem’den başka bir şey düşünmüyor, bir şey bilmiyordu. Hamza,  maddeten kendine bu derece yakın olan bu vücudun hissen kendinden ne kadar uzak olduğunu düşünerek ihtiyarsız bir hareketle titredi.

Gökyüzünde kopuk kopuk bulutlar çoğalmıştı. Ay bazı bazı bunlardan birinin arkasına gizleniyordu. Gene bir defasında karanlığın ve yorgunluğun tesirile Meryem’in ayağı bir taşa ilişerek sendeledi ve bir ağaca çarptı. Hamza,  göğüsüne hançerle vurulmuş gibi bağıracak, ne yaptığını bilmez bir halde Meryem’e doğru atıldı ve kıza sarıldı. Hamza, bu halile, sırf sevgilisini tehlikeden kurtarmak isteyen bir samimiyetiyle masumdu. Fakat Meryem’in “hiç bir yerim acımadı, üzülme Hamza, diyerek verdiği mükerrer teminatla aklı başına geldikten sonra da Hamza,  gönlünün verdiği hissî bir emirle Meryem’i bir türlü kollarının içinden bırakamıyordu. Fakat, kendi müteheyyiç hisleri ve şedit heyecanına rağmen Meryem’in heyecansız ve sakin kalbi, bu kolların mütehallik [Bir huy edinen, huylanan. Huyu olmayan bir şey ile tekellüf edip o ahlâka alışan.] savletini [Saldırma. Ani ve şiddetli atılış.] hissetmeyip, bilâkis bu çemberden kurtulmak için kat’î bir azımla gerilen vücudu, sarih ve canlı bir ihtar gibi Hamza’nın kollarını gevşetti. En beliğ bir ifade ile Meryem’i bırakmak, hem de bir daha yaklaşmamak üzere bırakmak lâzım geldiğini anlatmış oldu.

Duygular manzumesinin sezdiği hakikatlar, çok defa kelimelerin izah ettiği sözlerden daha yanılmaz hükümler taşır. Hamza, da daima, hassas bir ibre gibi, Meryem’in hislerinin mümessili olan hareketlerine dikkat eder, onları, sözle ifade edilmişten daha iyi anhyarak, bu arzuların icab ettirdiği taraf teveccüh ederdi.

Şu muhakkaktı ki, Meryem’le günden güne aralarındaki mesafe genişliyor ve genç kız, istikameti meçhul bir semte doğru alabildiğine gidiyordu. Bu gidiş nereye idi? Hamza, Meryem’in her hangi bir gönlün arkasından gittiğini asla tasavvur edemiyor, bununla beraber Meryem’deki aşk kabiliyetinin de günden güne tekâmül ederek onu dayanılmaz cazibesine doğru çektiğinde de şüphe etmiyordu.

Şimdi şu önünde yürüyen sevgilisini nasıl görüyorsa, bu hissinde de aynı vüzuh [Saldırma. Ani ve şiddetli atılış.]  ve katiyetle aldanmadığını seziyordu. Güzel, ateşin, gümrah duygulu Meryem, Hamza’dan uzaklaştığı nisbette aşka, Hamza’yı ürküten meçhul bir aşka doğru gidiyordu.

Aralarında artık sık sık vukua gelen vakaların, kendi aleyhine kaydettiği neticeler, bu hükümleri katileştiren birer imza gibi inkâr götürmüyordu.

***

Hamza, o geceyi çok buhranlı geçirdi. Sabahleyin erkenden uyandı. Güneş yavaş yavaş, sabah sisini bir gelin duvağını kaldırır gibi çekip aldı.

Şimdi her taraf daha vazıh, daha sarih hatlarla tebellür etmeye başlıyor, tatlı inhinalarla [Eğilme, münhani olma, yay biçimine girme, kavislenme. ] oymalanmış tepecikler, bahçenin musanna [sanatlı bir şekilde yapılan, çok süslü] tarhları, bir güzelin yüzündeki gamzeyi hatırlatan, şu bir noktası batmış, çukurlaşmış kum dağı… henüz yapraklarındaki rutubet kurumamış hurma ağaçları, artık hep meydanda idi… tabiat, rehavetli hülyasından uyanıyor Hamza, bu güzelliği hırpalayacakmış gibi soluklarını korkarak alıp veriyordu.

Bu tabiî güzellik, onu bir an için müteselli etmişti. Fakat bu, bir nevi sahte siperdi. Dün geceki vak’anın acısını unutmak için kendi kendini avundurmak istediği bir kaçamak yolu… Hiç Meryem’in sözlerini, hareketlerini unutmak için tabiat güzellikleri ona bir deva olabilir miydi? Hamza, bunlardan ne kadar kaçsa, ne kadar unutmak yollarını araştırsa, artık günden güne gerilen bu vaziyeti bir neticeye bağlamak lâzım olduğunu, bütün dehşetine rağmen zarurî görüyordu.

Hamza, muhakemesini zorluyor, fakat bir karare doğru gidemiyordu. Ya Meryem’le evlenmeli yahut ta ondan ayrılmalı, bu gülünç vaziyete bir nihayet vermeli idi. Birinci ihtimali düşünürken, buna kendi bile güldü. Meryem’in kocası olmak, ona Kafdağı’nı aşmaktan da müşkül görünerek hemen ikinci şıkka atladı; yani Meryem’i terk etmek !

Fakat Meryem’i terk etmek, Hamza’nın elinde mi ki, bunu düşünebiliyor ve bunu velav bir an için olsun hatırına getirebiliyordu? Sevgilisini kendi ihtiyariyle bırakmak! Bu nasıl kabil olabilirdi?

Hamza, bunu da şiddetle reddetti. O halde, gene mi bir karar veremeyecek, gene mi bir erkek gibi hareket edemeyecekti ? Birden bire genç adam beşaret almış gibi ferahladı. Olsa olsa bir müddet için Meryem’i arayıp sormaz, ondan bir müddet için olsun uzak yaşardı. Kim bilir belki Meryem, de bu suretle onu özlerdi.

Bu karar onu, biraz evvel düşündüğü ayrılık tehlikesini bertaraf etmiş gibi sevindirdi. Hemen yerinden kalktı, süt babasına gitmek üzere atına bindi.

Sütbabası, Hamza’nın vasi hurma fidanlıklarının bir kısmının idare eden bir ihtiyardı.

İnce bir dereboyunun iki tarafında uzayıp giden hurma ağaçları, sütbabanın kendi gayretiyle bir çiftlik haline koyduğu küçük evine müntehi olurdu.

Hamza,  güneşin şiddetinden yorgun ve bitab, için için yanan dereboyundan gidiyordu. Her zaman yeşille sarı rengin halitasından mülevven olan sular, şimdi güneşin kuvvetli ziyasından adeta beyazlaşmış, beyaz alevlerle yanıp duruyordu. Sonra kökleri suda, fakat başları gene suya eğilmiş sazların ne sönmez bir ateşi, ne büyük bir aşkı vardı. Su, hep su.. Ortada ise, sudan tenebbüt [Büyümek. Yerden çıkıp biten nebat gibi yetişmek. ] etmiş ve gene zuhur ettiği bu masdara [kaynak, bir şeyin çıktığı yer.]  baş uzatmış narin bir münhani, yay gibi ince bir vücud.. Onların bütün varlıkları, bu suya kanmayan varlıktan ibaret…

Hamza,  niyazkâr bir teşnelikle mihveri bükülmüş, ateşin bir dudak gibi dereye ebedî bir buse ile birleşen sazlara gıbta ile baktı ve kendi gönlü ile bunların arasında sıkı bir müşabehet buldu. Onun vücudu da Meryem’in sevdasında yaşıyor ve gene hayat emmek için ona doğru bütün varlığı ile sarkıp uzanmıyor muydu ?

Hamza,  iradesiz bir hareketle, atının karnına iki ayağını da vurdu ve dizginleri şiddetle çekti. Hayvan geri döndü, geldiği istikamete doğru mütehevvir bir savletle koşmaya başladı. O kadar ki nalların kabarttığı kum tabakası, süvariyi de, hayvanı da kalın bir perde gibi örtmüştü. Ortada, yolun imtidadınca [Uzanmak. Uzayıp gitmek. ] uzayan bir dumandan başka bir şey görünmüyordu. Güneş, Hamza’nın takib ettiği yolun tam karşısında idi. Genç adam sanki dünyadan atlayıp, turuncu, mor, kırmızı boylar püsküren güneşe yetişmek, onun ateşîn çarhına dahil olabilmek için böyle sür’atle koşuyor, koşuyordu. Amcasının evine geldiği zaman kendi de, hayvanı da harab bir halde idiler. Hamza,  Meryem’i görmemek için biraz evvel verdiği kararını çoktan unutmuşa benziyordu. Şuursuz bir kafa, Meryem’den başka her şeyden boşalmış bir idrakle kapıdan içeri girdi.

Her vakit attan inmesine yardım eden kapıcıdan itibaren, dehlizlerde, taşlıklarda tesadüf ettiği kadınlı erkekli bütün hizmetkârlar, onun toz toprak içinde bu heyecanlı gelişine bir mana vermeye çalışarak hayretle birbirlerine bakışıyorlar, korkudan seslerini çıkaramıyorlardı.

Hamza, doğruca Meryem’in dairesine koştu. Kapı aralıktı. Meryem, büyük geniş sedirin üstünde oturuyordu.

Başını bir kolunun üstüne koymuş, yüzü bu kolun kavsi içinde görünmüyordu. Bol ve beyaz elbisesinin geniş etekleri sedirden aşağı sarkmış, yalnız ayaklarının ucu meydanda kalmıştı. Bir zambak demeti kadar beyaz ve temiz Meryem’in tam karşısına gelen bir küçük minderde Halid, elindeki kitabtan şiir okuyordu. Bu şiirler muhakkak ki Meryem, için, hem de bizzat Halid tarafından yazılmış olacaktı. Memleketin en yüksek şairlerinden olan Halid, kimbilir Meryem, için neler söylüyordu. Hamza, işitiyor, fakat anlamıyordu. Halid’in ağzından çıkan her bir heca, genç adamın menfî duygularına çarparak dökülüyor, samiasına yol bulamıyordu. Hamza, bugün Meryem’in yanında, değil rakiblerinden birini görmek, hattâ kızın hoşlanabileceği her hangi camid bir cisme bile tahammül edemiyecek bir halde idi.

Yerdeki postlar Hamza’nın ayak seslerini emdiği için, yavaş yavaş ilerleyerek odaya girişini ikisi de duymadılar.

Meryem’in esasen yüzü örtülü idi. Hamza,  bu sahnenin neticesine metanetle intizar ediyordu.

Her halde bir kaç saat evvel Hamza’nın, kurtulduğunu zannettiği tehlike tahakkuk etmek üzere idi.

Halid bir şiirden ötekine geçmek için bir lâhza durmuştu. Meryem, bunu fırsat bilerek ve vaziyetini hiç bozmadan ;

—Halid kitabı götürme belki okurum! dedi.

—Meryem, bu nazik ihtarla Halidin gitmesinden memnun olacağını anlatmak istediğin şüphe edilmezdi. Her halde bir insan bundan daha nezaketle istiskal olunmazdı. Halid de bunu anlamış gibi kalktı, fakat başını çevirdiği zaman, Hamza’nın cansız bir kaya gibi sert, renksiz çehresiyle karşılaştı.

—İki erkek te aynı gayızlı nazarlarla birbirlerine bakıştılar.

İkisi de, büyük mücadelelerin başlangıcını gösteren korkunç sükûtlarında devam ediyorlardı.

Meryem, Halid gitmeden vaziyetini bozmamaya karar vermiş olacak ki, teyze zadesinin veda etmesini bekleyerek hiç kımıldamıyordu.

Halit bir aralık Meryem’in bu hareketsiz başına baktı. Hamza, da onu takib etmekte gecikmedi. Bu baş günahsızdı. Burada cereyan edecek herhangi bir hadise, onu şiddetle müteessir edecekti. Her ikisi de bu müşterek hissin tesirile biraz sükûnet buldular. Hem Halit, Hamza’nın dillerde dolaşan sevdası karşısında uzaklaşmaktan başka ne yapabilirdi?

—Gidiyorum Meryem..

—Güle güle Halit..

—Halit Hamza’nın biraz evvel girdiği aralık kapıdan bir hayal gibi süzülüp çıktı.

Meryem, biraz sonra başını kaldırıp Halidin boş minderinin yanında Hamza’nın mütehayyiç kametini görünce, şu azıcık zaman içinde mühim bir hadisenin geçmiş olduğunu hissetti.

Hamza’nın halinde, şimdiye kadar hemen hiç görmediği müteaddî bir cür’et vardı. Sanki hakikî hüviyeti, meçhul bir el tarafından ihtilas edilmiş, onun yerine Meryem’in tanımadığı korkunç bir şahsiyet getirilmişti. Hamza’nın sesi de, dürüşt ve cür’etkârdı.

Meryem’in:

— Hoş geldin Hamza’!

Diye selâmlamasına, bozuk, raşeli ve anlaşılmaz bir sesle mukabele etti.

—Meryem, bu adamın senin odanda ne işi var ?

—Meryem, doğrudan doğruya bu sualin cevabını vermeden, Hamza’nın hasta olup olmadığını anlamak istedi.

—Hamza, ne oldu sana bugün, hasta mısın yoksa?

—Bu seni alâkadar etmez. Bana cevap ver !..

—Hamza, bu sözleri Meryem’e söylediğine kendi de

—inanamıyordu. Fakat söylüyordu, daha da söyliyecekti.

—Niçin cevap vermiyorsun ?

—Benim vereceğim cevap, senin sualinin içinde olduğu için susuyorum : Sen amcamın oğlu isen, o da teyzemin oğludur. Sen hangi sıfatla bu odada bulunuyorsan, o da aynı karabet icabiyle geldi. Benim şiir sevdiğimi bildiği için bir kitap getirmiş okuyordu.

—Ya o, bütün gün gelen küstah heykeltraş Franklen ?

—Biliyorsun ki heykelimi yapması için Yunanistan’dan buraya onu siz getirttiniz. Babam ve sen. Şimdi de kendi kabahatinizi bende arıyorsunuz öyle mi ?

—Meryem, Hamza’yı yatıştırmak ümidiyle tekrar sesini tatlılaştırdı ve sözün mecrasını değiştirmek için:

—Bak Hamza.. Heykel şurada.. Perdenin arkasında.. O kadar güzel oluyor ki… Bu heykeli bütün Bizans ve Roma san’atkârları merak ediyorlarmış.. Gel bakalım çok bir şey kalmadı, bitmek üzere…

Meryem’in böyle sükûnetle izahat verişi, Hamza’yı saran şüphe ve kıskançlık kaftanını çekip çıkarmak için müracaat ettiği bu uslu ve samimî tavırlar, erkeği büsbütün çileden çıkardı.

—Meryem! Sözü lüzumsuz istikametlere çevirme! Sana sorduğum suallerin cevabını ver. Ne Halit akrabalık yüzünden, ne de Franklen vazife dolayısile gelmiyorlar. Bunlar zahirî bahaneler… Ben onların sana olan hakikî izafetlerini soruyorum.

Meryem, Hamza’yı aldatmak için sahnevî bir mürailikle hakikati tahrif etmiyordu. Sırf Hamza’nın aşkına hürmeten, bu kıl kadar ince bağı şimdiye kadar koparıp atmamıştı. Fakat mademki Hamza, bunu anlamıyordu, o halde Meryem, ne diye hâlâ ona acımakta devam edecekti ?

—Hamza, kendine gel.. Bana hangi salâhiyetle sual soruyor ve niçin cevap bekliyorsun ? Bunu bana izah et… Ben söyliyeceklerimin hepsini söyledim. Keşki senin şüpheleri doğru olsa, keşki Meryem’in bir sevdiği olsaydı…

Hakikatin acı tokmağı, Hamza’nın başına bütün şiddetiyle indi. Evet, Meryem’e bu âmirane sualleri neden ve ne hakla sorabilmişti? Meryem’le bütün rabıtası, kan hareketinden sonra bir kuru vehimden ibaretti. Onun Meryem’e ne nisbeti vardı ki, böyle küstahça kafa tutabiliyordu? Hem Meryem’in masumiyetinden şüphe ettirecek bir vakaya mı şahid olmuştu ki onu hırpalıyabiliyordu?

Hamza,  vaziyeti kısaca tahlil edince, büyük bir mahcubiyetle başı önüne düştü.

Meryem, Hamza’nın bu hissini duymakta gecikmedi. Sesini tekrar tatlılaştırdı. Artık o da bu sahnelere bir nihayet vermek, Hamza’nın kendi üstünde tasavvur ettiği hal ve istikbal ümidlerini kökünden keserek bu işi bitirmek istiyordu. Hamza,  bilerek bilmeyerek buna muvafık bir zemin hazırlamış bulunuyordu. Hemen bu vaziyetten istifade etmek lâzımdı. Belki de Hamza,  Meryem’i temellük ümidlerini kat’î olarak kaybederse, hıı müşevveş ve helecanlı vaziyetten kurtularak rahat eder, hayatına yeni bir istikamet çizerdi. Meryem, aralarındaki bu mevhum bağı koparacak olursa Hamza’ya bir iyilik etmiş, onu bir derdden kurtarmış olacağını düşünüyordu.

Hamza,  bana karşı olan hissiyatın bence malûm ve hürmete şayandır. Fakat seninle şimdi iki arkadaş, dertleşen iki dost gibi konuşalım. Zira bundan sonra da senden yalnız bu dostluğu, bu arkadaşlığı amcamın oğlu Hamza’yı arayacağım. Bana karşı olan hislerine artık bir had çekmek, onları başka bir istikamete döndürmek zamanı geldi

—Sen, tanıdığım ve takdir etiğin insanların en başındasın. İnsanî hislerin, dostluğun, merd arkadaşlığın hayatımın kıymetli bir kısmını işgal eder. Fakat yalvarırım sana Hamza, artık bu mevzuu halledilmiş bilelim.

—Belki sözlerim seni rencide etti. Fakat buna sen sebeb oldun.

—Sonra şunu da söyleyebilirim ki etrafımı çevreliyen adamlar, Halidler, Franklenler, hasılı bütün insanların sevgisi, üstünde bir nefes bile tevakkuf etmediğim oyuncaklardır.

Meryem, yerinden kalktı. Biraz evvel işaret ettiği perdeyi çekti. Bitmek üzere olan heykel meydana çıktı.

—Bak Hamza,  emin ol ki bana ithaf edilen her hangi bir şeyle ne alâkadarım, ne de onları kaybetmekle bir teessür duyarım.

 

Meryem, narin vücuduyla heykelini kucakladı, süratla pencereden dışarıya fırlattı, Heykel taşlıkta büyük bir gürültü ile parçalandı

Hamza, kızın hareketine mani olmak için koşmuş, fakat yetişememişti. Heykeltraş Franklenin şaheseri, bir toz yığını halinde şuraya buraya dağılmış kalmıştı.

Meryem, ayni çeviklikle gene koştu ve Halidin bıraktığı kitabı da parçaladı. Kızın kitabı almak için istical eden eli, Hamza’nın Babil kervanından kendisi için aldığı Acem sanat eseri bir çiçekliği de devirmiş, o da bu ift’ırak faciasının kurbanı olmuştu.

Hamza, donmuş kalmıştı.

Meryem, müteheyyic devam etti. Sanki başkası söylüyor da Meryem, dinliyordu. Hamza’ya ümid verecek sözler söylemiyor, bilâkis tam bir samimiyet halinde, adeta kendi kendine hitab ediyormuş gibi konuşuyordu.

— Hamza… ben şimdiye kadar hiç bir tarafa gönül bağlamadım. Şu parçalanan kıymetli eserler gibi, o eserlerin canlı birer nüshası olan vücüdlardan da gönlüme karargâh aramıyorum. Nafile, benim üzerime töhmet koyma. Sen, mizacımın büyük bir aşk istidadıyla yuğurulmuş olduğunu en yakın bilenlerdensin. Fakat bu inkişaf etmemiş duygu, belki de ömrümün sonuna kadar hiç kimseye sıçrayamıyacaktır. Zira bu aşk ihtiyacı, his kayıtlarının esaretine mütehammil değildir. Benim endişem, bu serabı duyguların esaretine bağlanamaz.

—Ben kimseyi sevmedim. Seveceğimi de zannetmiyorum, müsterih ol Hamza!

Hamza, artık nasıl müsterih olabilirdi? Meryem’in (kimse) kelimesiyle ifade ettiği zümre içinde kendi de dahildi. Hem müsterih olabilmesi için Meryem’in tavsiyesini tutabilmesi, sevdasını başka istikamete döndürebilmesi lâzımdır. Halbuki Meryem, ona, en yapamayacağı şeyi teklif etmişti. Eğer Meryem, aşkı bilseydi ona “aşktan vazgeç,, diyemezdi. Hamza’ya her şey teklif edilir, her şey söylenir, fakat bu asla !

Biraz evvelki kükremiş arslana benzeyen Hamza,  sevgilisinin bu sarih tenbihiyle kendi vaziyetini ve bir gün olup onun gönlüne sabih [Güzel, latif, şirin. ] olması ihtimalinin nasıl katî bir darba ile yıkıldığını görüyordu.

Hamza, Meryem’den muvakkat olsun uzak bulunmak kasdıyla kırlara doğru başı boş giderken, niçin atının dizginlerini kısarak Meryem’e, kaçtığı, sakındığı bu tehlikeye doğru azamî suratla koşmuştu. Bu vaziyeti bir an evvel tahakkuk ettirmek, şiddetle içtinab ettiği bu hadiseye ön ayak almak için mi?

Meryem’den kaçan Hamza ile, Meryem’e koşan Hamza, aynı şahıs değillerdi ki… Birincisi, bir his sahtekârı, kendini bile hile ile aldatmak isteyen bir mürai idi. İkincisi, olduğu gibi görünen, nikabsız, dürüst ve samimi idi.

Hamza, şimdi bu iki şahsiyeti mukayese ederken hangi Hamza’yı yaşatmak, hangisini öldürmek lâzım geldiğini düşünüyordu. Meryem’i memnun etmek için, her halde İkinciyi öldürmek lâzım gelecekti. Aşkını saklayamayan, her ne bahasına olursa olsun onu itiraf eden Hamza, artık yaşayamazdı. Meryem’in yaşadığı dünyada, ancak birinci, nikâhlı Hamza, yaşayabilirdi. Hoş bir gün bunların ikisini de öldürmek Meryem’i büsbütün Hamza’dan kurtarmak ne iyi bir fikirdi.

Hamza’nın aşkı artık her zamankinden daha müşkül, daha acınacak bir safhaya girmişti. Meryem’in hislerine alenen muttali olmak, onu aşkından vaz geçirmek şöyle dursun, müstear bir hüviyet içinde daha sinsi, daha derunî yanıp yakılmaya sevk ediyordu.

Bu güne kadar Meryem’in evine bir amcaoğlundan daha salahiyetli, daha serbest, âdeta sevgilisine yarı sahihmiş gibi girip çıkıyordu. Meryem, de onun akrabalık ve dostluk perdesi altında gizlenen alâkasını müsamaha ediyor ve ona hürmetkâr davranıyordu.

Eğer böyle bir vakaya sebebiyet vermeseydi, yani Meryem’i açıkça hislerini söylemeye mecbur etmeseydi, belki de uzun bir zaman, belki de ebediyen bu evin müdavimi ve sevgilisinin mahremiyetinin en yakın bir aşinası olarak kalacaktı.

Meryem, de bu hadiseden, çok müteessir olmuştu. O, Hamza’ya her zaman acır, ıstıraplarını giderememek çaresizliği karşısında, her zaman üzüntü hissederdi.

Meryem, aşkın sebebiyet verdiği hataların şayanı af olduğunu, bu günahların kefareti kendi içinde olduğunu bilirdi. Onun için Hamza’yı bu dürüst harekâtından dolayı mazur görüyordu.

Hamza, arasıra gelip kendisini görmeliydi, eğer ondan bu hak ta alınırsa tahammül edemez ölürdü.

Meryem, bu müsaadeyi Hamza’ya münasib bir lisanla söyleyebilmek için onun kendinden itina ile kaçan gözlerini aradı. Fakat genç adam Meryem’e bakmadı, hiç bir şey söylemeden kapıdan çıktı.

Giderken, Meryem’in her zaman arkadaşından cebrî bir nezaketle :

—Daha erken değil mi Hamza, ? Demesini bekledi.

Hamza,  bu basmakalıp cümlelerin Meryem’in dudaklarından zorla çıktığını bildiği halde, sırf bu sesle teşyi olmak, bu sesin mest edici ahengini duymak için onun samimî olmadığını bildiği halde gene duymak isterdi. İşte şimdi de aynı hisle bunu beklerken, gönlünde hâlâ ümit kıvılcımlarının yanıp sönmesine şaştı.

Fakat Meryem, ondan, bu bir damla hayat suyunu da esirgemişti.

—Benimle beraber gömülecek sır nedir biliyor musun Zübeyde ?

— Ne bileyim sultanım söylerseniz elbette büyük bir alâka ile dinlerini.

—Eğer bilirsen seni azad ederim.

—Ben artık azad olmaktan ziyade bu sırrı öğrenmek istiyorum.

—İstiyorsan bul..

—Nasıl bulayım, söylemiyorsunuz ki…

—Düşün de bul..

—Hiç düşünmez olur muyum ? Ne olur söyleyeyim artık.

—Söylemem, söylemem, ben bu sırrı kendime bile söylemem. Ben nereye o oraya… Ben mezara o da mezara…

—Bu genç yaşınızda böyle fena şeyler söylemeyiniz… Hem anneniz de dadınız da duymasın,..

—Nereden duyacaklar? Sen sarayın en sıkı ağızlı kızısın. Sen söylemedikten sonra…

—Üçüncü Menzerin en güzel kızı Kamerle, cariyesi Zübeyde, tıpkı masallarda olduğu gibi, hemen her gün aynı kelimeler içinde dönen bu muhavereyi tekrar ederlerdi. Böyle söylenmeyen sır, bir gönül sırrından başka ne olabilirdi? Cariye hemen hemen buna karar verecek olurken gene vaz geçerdi. Zira Kamer gibi mağrur ve kimseyi beğenmeyen, taazzumüyle şöhret bulmuş bir Sultanın cariyesini karşısına alıp böyle mevzular üzerinde konuşacağını, cariye asla havsalasına sığdırmazdı.

Halbuki Kamer, Hükümdarın mağrur kızı, bu sırrı söylemekte bir fayda ümit etmiş olsaydı, onu değil yalnız cariyesine, hatta babasına, anasına, bütün cihana ilân eder, gururunu hançerleyerek parça parça ederdi.

Her varlığa meydan okuyan aşk gelince, gurur ne oluyor ki, Kamerin yolunu bağlasın? Onun bu sırrı ilân etmemesi gururundan değil, söylemekte müsbet bir semere ummadığındandı. Bu hususta kimsenin delâleti faydalı olamazdı. Zira bu, zorluğa gelmiyen bir gönül, bir aşk sırrı idi. Bunu yalnız Kamerle sevdiği adam biliyordu. O adam ki genç sultana karşı mermerden daha katı bir kalbin sahibi, Kamerin kendisine olan şiddetli alâkasını çoktan beri hissetmiş olduğu halde bu aşka bir yabancıdan daha kayıtsız olan bir zalimdi. Bu adam bir kızı seviyordu. Fakat Kamer her veçhile kendini bu kızdan üst görüyordu.

Bu kız, babasının müsahibinin [Beraber sohbet eden. Arkadaş. Arkadaşlık eden. Birlikte bulunan. ] kızı Meryem’di.

Halbuki Kamer, belki ondan daha güzel fazla olarak bir Hükümdar kızıydı. Hamza, istese, Kamer bu aşkla onu şiddetle mes’ut edebilirdi. Halbuki Meryem’in Hamza’ya sarih bir alâka ile bağlı olduğunu kimse işitmemişti. Kamer bugün her vakitkinden daha ziyade Meryem’i kıskanıyor ve ona sonsuz bir kin hissediyordu. Zira Hükümdarın güzel kızı Kamer, Hamza’yı her vakitten daha ziyade özlüyor ve seviyordu. Genç hekimi görebilmek için, gene yalandan hasta olmaktan başka çare bulamıyordu.

—Zübeyde, dadıma söyle Hekim Hamza’yı buldursun çok fena başım ağrıyor.. Dedi.

Zübeyde Kamerin emrini yerine getirmek için hemen dışarı çıktı. Biraz sonra genç sultan kapının kımıldadığını gördü. İçeriye dadısı ‘girdi, elinde bir şişe vardı. Saf kadın Kamerin hastalığına inanmış, telâş ve üzüntü ile yaklaştı.

—Ne oldun gene yavrum ? Bir şeye mi canın sıkıldı ?

—Kamer, dadısının suallerini duymuyordu bile…

—Hekim Hamza’yı çağırtınız mı dedi ? Dedi.

—Yavrum, Hekim Hamza, çok uzakta bir hastaya gitmiş. Geçen gün bana bu şişeyi verdi: Sultanın başı ağrıyıp beni çağırttığı zaman bu ilâçtan bir kaşık içirirsin. Dedi. Haydi yavrum al şu ilâçtan, bir şeyin kalmaz ! Diyerek Kamere ilâcı uzattı.

Güzel Kamer bu darbeyi asla beklemiyordu. Demek ki Hamza, bunu da yapmıştı. Dadıya ilâcı bırakmakla, Kamere açıkça, artık beni taciz etme, demek istemişti. Kamer ne kadar hüsnüzan sahibi de olsa, bu remizli ihtarı tevil edecek kadar budala değildi. Keşki Hamza, ilâç yerine zehir bıraksaydı… Maamafih Kamere, bu ilâcı görmek bile bir zehirden daha müessir, daha tahribkâr bir sille oldu.

Şişe, dadının elinden kamerin eline geçerken birden bire düşerek kırıldı ve içindeki mayi döküldü.

—Eyvah kızım ne yaptın. Ya hekim Hamza, geç gelirse, sana şimdi kim ilâç verecek ?

—Elimden kayıverdi, dadı… Hem başımın ağrısı hafifledi, sakın Hamza, geldiği zaman hasta olduğumu söyleme !

Elçi Marküs, Hayre’ye geleli on beş günden fazla olmuştu. On beş gündenberi memleketin her tarafında tertib edilen eğlenceler, ziyafetler, gezintilerle, izaz edilmişti. Bir hafta sonra da üçüncü Menzer’in Bizans İmparatoruna göndereceği hediyeleri ve elçinin şahsı namına hazırlanan kıymettar eşyaları, bilhassa güzel cariye Selime’yi hamilen Bizansa hareket edecekti.

Marküs bu gün, ziyaret mutad olmayan bir saatte üçüncü Menzere mühim bir maruzatı olduğunu söyleyerek kabulunü rica etmişti.

Elçi Hükümdarın huzuruna girdiği vakit, yüzünde hep ayni müstehzi nikâhı vardı. Misafireti esnasında gördüğü hüsnü kabulden, sarayın gösterdiği teveccühten, halktan gördüğü alâka, ikram ve itibardan, alışkan ve yarı resmî bir lisanla uzun uzun bahsetti. Bir elçiye yakışan soğuk teşekkürden sonra da birdenbire maksadına girdi.

—Haşmetmaab !

—Benim için lütfen hazırlattığınız cariyenin yerine, intihab ettiğim başka bir kızı istersem vermek lütfunda bulunur musunuz? Beni reddetmiyeceğinizi kuvvetle ümid ederek huzurunuza bu emniyetin şetaretiyle girdim.

—Söyleyiniz, bu bahtlı kadın kimdir ?

—Musahibiniz Zeyyad’ın kızı Meryem..

Hükümdar Üçüncü Menzer, Marküs’ten ne daha az akıllı, ne de daha az kurnazdı. Elçinin resmî bir insicamla tabiye ettiği sözlerinin arkasında gizli bir maksadı olduğunu esasen sezmişti. Onun için bu damdan düşme teklif karşısında hiç şaşırmadı. Bilâkis sahnevî bir teessürle ciddileşerek :

—Maalesef bu mümkün değildir dostum., dedi.

—Niçin Haşmetmaab? Ben kendisine lâyık olduğu refahı temin edemez miyim ? Bizanstaki sarayım böyle bir güzel için zannederim lâyık bir makamdır. Esirlerim, mücevher hâzinelerim, bütün debdebe ve haşmetim hep onun olacaktır. Tesadüf ettiğim kadınlar içinde ben onun kadar harikuladesine, kendimi de, servetimi de ayaklarına atabileceğim bir İkincisine rast gelmedim. Emin olunuz ki onu, tahminimin fevkinde izaz ederim.

—Meryem’in sizinle evlenmeyeceğini, maddî istirahatinin temin edilememesi ihtimalini düşünerek söylemedim. O, Hamza’nın nikâhlısıdır da ondan. Düğün hazırlıkları bitmek üzere.. Bir haftaya kadar evlenecekler. Bizans’a hareket etmezden evvel, bu cemiyete şeref vermenizi esasen rica edecektim.

Hükümdarın gösterdiği bu katî ve meşru mazeret, elçiyi mağlûb etmişti. Hemen kendini topladı :

— Mesut olsunlar… demek ki kızın istiğnalı tavırları gönlünün Hamza’da oluşundanmış, dedi.

Hükümdar Menzer’ın yerinde bir başkası olsaydı, elçinin düşmanlığını celbederek siyasî bir gaileye yol açmamak için, istenen kadın, kendi kızı da olsa tereddütsüz verirdi. Fakat hükümdar vicdanlı bir adamdı. Meryem’i evladlarından fazla sever ve takdir ederdi. On beş günlük müsafereti esnasında daima şüpheli, menfî hisler uyandıran bu yabancıya bu kızı nasıl verebilirdi, esasen verse de kız kabul eder miydi? Elçi Marküs’ün fena şöhreti, daha kendi gelmeden evvel Arabistana yayılmıştı. Hükümdar, on beş gündür onu darıltmadan selâmetlemek için tetik üstünde bekliyordu. Akıbet gider ayak en hatıra gelmez bir teklifte bulunmuştur.

Hükümdar Meryem’i bu adamın elinden kurtarmak için, onun Hamza’ya meyli olmadığını az çok bildiği halde bu hükmü vermeye mecbur olmuştu. Elçi, bu sözün sıhhatini adamları vasıtasıyla tahkik ettirse bile kimse Meryem’in Hamza’nın nikâhlısı olduğunu taaccüble karşılamazdı. Zira herkes bu izdivacı bir emri mukadder gibi bekliyordu.

Hem hükümdar, böyle makul bir sebeble ikna etmeden elçinin teklifini reddetseydi, bu adam, daha burada iken büyük bir cidalin esaslarını hazırlamaya başlayacaktı. Elçiyi Hayreden fena intibalarla göndermek, memleketin başına büyük bir derd açmak demekti.

***

Elçi ile cereyan eden bu muhavereyi müteakıb, Hükümdar bazı yakınlarını, bilhassa Zeyyadı ve Hamza’yı alarak eski saraya gitti.

—Burası, küçük bir dağın zirvesine kurulmuş acaib bir bina idi. Uzaktan görünüşü, kable’t-tarih yaşamış cesim bir hayvanın tahaccür etmiş müstehasesi hissini verirdi. Fakat içi, bilhassa bahçesi fevkalâde güzeldi.

Hükümdar Menzer, dinlenmek istediği zamanlar buraya gelir, bir kaç gün kalır. Hamza’yı da beraber getirirdi. Zaten Hamza, için hangi gün evinde kalmak nasib olurdu ki?

Hükümdarın vücudu için onun hazakati, en mühim bir istinadgâhtı. Hem Hamza, hükümdar için yalnız bir hekim değil, bir dost, samimî, temiz bir varlıktı. Hükümdar, kendi resmî musahibi Zeyyad’dan ziyade, bu gencin hususî fikirlerinden istifade ederdi.

Hükümdarın bu gün eski saraya gidişi, dinlenmek için değildi. Orada Hamza’ya bu mühim haberi müjdelemek ve bu meseleyi hemen file koymak çarelerini konuşup kararlaştırmak içindi. Hamza’nın her şeye tok olan gönlünü, bu haberden başka sevindirecek bir şeyin olmadığını Hükümdar biliyordu. Onun için saraya gelir gelmez hemen Harazayı karşısına aldı ve elçi Marküs’le aralarında geçen muhavereyi başından sonuna kadar anlattı. Nihayet neticeyi de tebşir etti.

Fakat Hükümdarın tahmini hilâfına, Hamza’nın yüzü gittikçe kapanıyor, usaresi boşalmış bir cisim gibi cansız  takallüslerle [Kısa olmak, kısalmak. * Toplanmak, cem’olmak. ] doluyordu. Gözlerinde sabit bir kederin acılığı şimşek gibi kapanıp açılıyor, Hamza,  her bir mesamesinden ateş fışkırdığını hissediyordu.

Genç hekim, alnında toplanan ter tanelerini, elinin sert bir hareketiyle sildi. Yanan vücudu, aynı zamanda üşümekten titriyordu.

Bir türlü dimağıyla hisleri ve uzviyeti arasında muvazene tesis edemiyor, maneviyetini de, uzviyetini de, haraca bağlayan ihtilale karşı koyamıyordu. Şuuru, battal ve bozuk bir âlet gibi bir köşeye yıkılıp kalmıştı.

Meryem’in : “bana karşı olan hislerine bir had çekmek, onları başka bir istikamete çevirmek lâzım…,, deyişini hatırlamak, bu topraklaşmış vücuda bir az can verdi. Daha ne duruyordu. Hükümdara cevab vermek, bu korkunç sükûtu bir nihayete erdirmek lâzımdı.

 

Hükümdarım, bu izdivaç olamaz. Ben Meryem’le evlenemem ! dedi.

—Ay, neden ?

—Evlenemem, çünkü Meryem, beni sevmiyor.

—Emin misin ?

—Maalesef hem de çok eminim…      

—O halde sevdiği kimdir ?

—Hiç kimse…

—İnanıyor musun ?

—Kendime ne kadar inanıyorsam, ona daha fazla inanıyorum.

—Hamza, artık bir çocuk gibi ağlıyordu. Hükümdarın dostluğu onu hem mütehassis etmiş, hem de sonsuz bir kedere atmıştı. Üçüncü Menzer, bu çığrından çıkmış adamın sükûnet bulması için epey bir zaman bekledi.

Fakat daha fazla kaybedecek vakit yoktu. Elçinin meselenin iç yüzünü öğrenmesine vakit kalmadan bu iş halledil eli idi.

—Hamza,  çocukluğu bırak. Bu izdivaç olacak.

—Hem memleket için, hem de Meryem’i o adamın pençesinden kurtarmak için senin onunla evlenmen zaruridir.

—Meryem, Meryem!… o, buna asla razı olmaz!

—Meryem, akıllı bir kızdır. Bu işde hem vatanının selâmeti, hem de kendi selâmeti mevzubahistir. Meryem, beni bir elçiye yalancı çıkararak Hükümdarının şerefini kırmak hususunda inad edecek bir kız değildir.

—Hoş o da, sen de ne kadar ısrar etseniz ben kendimi bu mevkie düşürtmem.

—Haydi Hamza,  sen biraz bahçeye çık, hava al; ben amcanla bu işin alt tarafını düşünürüm.

Hamza,  birden bire uykudan uyanmış gibi kendini bahçede buldu. Hükümdarın yanından nasıl ayrıldığını,, nerelerden geçip te buraya kadar geldiğini hiç hatırlamıyordu. Şuuru onu tamamıyla terk etmiş gibi idi.

Tabiatın kucağında oluşu, ona teselli vermişti. Hamza,  tabiat güzelliklerini çok severdi. Etrafına tecessüsle bakmaya başladı. Buraya bir defa, leyleklerin hicret mevsiminde Meryem’le beraber gelmişlerdi. Gene böyle, nar ağaçlarının gölgesinde oturmuşlar, konuşmuşlar ve leylek gazalarının yeknesak tasavvutunu dinlenişlerdi.

Hamza’nın gözleri, buranın bugünkü halini görmüyor, Meryem’le beraber yaşadıkları mazinin hükmünde seyrediyordu. Sanki gözleriyle tabiat arasına bir perde çekilmiş, ona, içinde bulunduğu bu harikûlâde manzaraları göstermiyordu.

Hamza, yalnız, bu perdeye nakşolmuş maziyi görüyor, onu okuyor, onu seyrediyordu.

Hayır, Hamza, maziyi okumuyor, onu ezbere biliyordu. Meryem’e aid hatıralar, Hamza’nın hafızasına o kadar sağlam ve eksiksiz yerleşmiştir ki, o her istediği zaman bunları yeniden yaşatırdı.

Yazla baharın mültekasında [Kavuşup buluşulacak yer, iki şeyin birleştiği yer. * Kavşak. ] bir gündü. Durgun içli bir hava, tabiat yer yer boyanmış ve canlanmıştı. Eski Sarayın bahçesinde ağır başlı, mahzun, bir az da münzevî bir cazibe vardır. Burası, görmüş geçirmiş kimselerin, aranıp sorulmayan iztirabiyle daima hüzünlüdür. Fakat güzel bir yüz için hüzün de bir nevi cazibe menbaı, diğer bir kıymet değil midir? Ağlayan bir gözün, gülen bir yüzden daha teshir edici bir nüfuzu olduğu inkâr olunur mu ?

Meryem’le şuradan, çok uzaklarda görünen dağların zengin teselsülüne beraberce bakmışlar, Meryem, bunları el ele yürüyen yaramaz çocuklara benzetmişti. Sonra şu karşıki vadiye inmişler, bir tebessüm kadar ince, şeffaf bulutların hareketlerini seyretmişlerdi.

Görünmeyen bir yelpaze ile üflenerek, şekillerini, yerlerini değiştiren bu bulutları bile Hamza, şimdi bütün vuzuhuyla görüyor gibi idi.

Sonra yavaş yavaş başlayan akşam, güneşin yalnız dağların ve yüksek ağaçların tepelerinde kalışı ne güzeldi. Damla damla çöken gece, esmer bir libas gibi tabiatı sarıyor, öperek, okşayarak nüvazişle [Okşayıcı, taltif edici, iyi edici” mânâsına kelimenin sonuna gelebilir]  örtüyordu.

Eğer kabil olsaydı, bu çöken geceyi Hamza,  eliyle itip durduracak, gitıne zamanını ihtar eden bu kara tehlikeyi defedecekti. Zira Meryem’in

—Haydi Hamza,  gidelim artık !

Diyen sesini duyuyor, kalkıyorlar, yürümeye başlıyorlar.

Gökyüzünde damar damar renkler var… Bunlar birbirinin içine geçmiş, birbirinin ismine tecavüz etmiş mahlût renkler, gökyüzünün âfif [Temiz. Güzel. Nezih ] boyaları…

Meryem, kumların arasından, kimini çiçeğe, kimini böceğe, kimini yüreğe benzeterek taşlar topluyor, avucunda sim sıkı saklıyor. Bunlar Meryem’in o kadar hoşuna gidiyor ki, kaybolur diye Hamza’nın cebine koymak teklifini bile kabul etmiyor.

Saraydan ne kadar da uzaklaşmışlar, hep yürüyorlar, yürüyorlar… Meryem, dağların şurasında, burasında pırıldayan su birikintilerini görünce duruyor. Bunlar tıpkı kırılmış bir aynanın, şuraya buraya fırlatılmış parçaları gibi mücella ve durgun.. Yaklaşan gecenin yağız çehresinde büsbütün parlak görünüyorlar.. Meryem, hemen koşuyor, bunlardan birine eğilerek bakıyor. Kendi hayalini aynen tekrarlayan bu suya bakarken kız gülüyor. Meryem’in bu sıcak neş’esi Hamza’ya cüret veriyor, o da suya eğiliyor. Meryem, kendi hayalinin yanında beliren Hamza’nın başım görünce, elindeki taşları, uyuyan suya şiddetle fırlatıyor ve baş başa duran bu iki gölgeyi karmakarışık edip bozarak hızlı hızlı yürümeye başlıyor.

Hamza, bu gibi darbelerle hurdahaş olmaya alışıktı. Maamafih bugün sevgilisi ile geçen şu birkaç saatin sarhoşluğu, onu bu hadise yüzünden fazla bir eleme düşürmedi; bu işe kendi hesabına müteessir olacağı yerde, Meryem’in kendi eliyle topladığı, her birine bir isim koyduğu taşlarının ziyama acıdı.

Saraya varıncıya kadar, müsbet tahassüsleri zengin teselsüllerle devam etti.

İşte şimdi Hamza’nın dimağı, o hatıraları tekrarlıyor ve yaşıyordu. Maamafih bu hatıralar onu doyurmamıştı : (Meryem’le geçen zaman ne kadar kısa, bir nefes gibi…) Diye söylendi..

—Sidi, sidi… Hükümdar sizi istiyormuş…

Hamza,  yanına kadar sokulan hademenin sesiyle kendine geldi.

—Çok yorgunsunuz galiba Sidi… Üç kerre seslendim duymadınız. Ben de, sizin gibi hastalarla uğraşsam böyle olurdum. Siz olmasanız memleketin hali ne olur ? Karımın on senedir çektiği sancıyı sizin ilâcınız geçirdi.

Hamza,  bu kendi söyleyip kendi dinleyen hademeyi takib ederek saraya girdi.

 

Meryem’le Hamza, bu gün evleniyorlar. Bütün şehir, hattâ civar aşiretler bile ayakta.

Bu anî izdivaç, herkeste hayretle karışık bir teheyyüc uyandırmış. Meryem’de ümidi olan erkekler, bu darbeden sersemlemiş gibi… gerçi Meryem’le Hamza’nın bir gün olup evlenecekleri hemen hemen mukadder bir keyfiyetti, fakat bu kadar tepeden inme oluşuna hayret etmemek te mümkün değildi.

Bu merasime hemen bütün şehir davetli idi. Çünkü Hamza’yı da Meryem’i de sevmeyen kim vardı ki istisna edilebilsin? Yalnız bu izdivaçtan dolayı, düğün değil matem yapanlar, kan ağlayanlar da vardı.

Saray kalabalık, Hamza’nın evi kalabalık, sokaklar, meydanlar kalabalıktı, izdihamdan kimse kimse kimseyi görmüyor, tanımıyordu.

Büyük meydandaki yüzlerce çadıra, dolup boşalan sofralar kurulmuş… bağrışanlar, bir ağızdan şarkı söyleyenler, sarhoşlar, hasılı her tabakadan, her sınıftan halk var…

Hükümdar, bu düğünün mübalâğalı bir şetaret [Şenlik. Şatır ve şuh olmak. * Yarım olmak. * Göz ucuyla bakmak. * Hafiflik. (Ağırbaşlılığın zıddı.) ] içinde geçmesi için akıllara hayret verecek mikyasta geniş ve mütenevvi surette eğlenceler hazırlatmıştı.

Bir sarhoş bağırıyor:

— Burası Hekim Hamza’nın sofrasıdır, yiyin, için… burada şaraplar bardakla içilmez, destisiyle içilir…

Başka bir sarhoş arkadaşının hitabesini tamamlamaya çalışıyor :

—Korkmayın arkadaşlar için, için! Hasta olursanız Hamza, size ilâç verir. Siz ona gidemezseniz o size gelir.

Bir başkası :

— Eğer midemde bir kaşık ilâç için yer olsa, bir kadeh daha şarab içerdim., diyor.

Meydanın her tarafında yer yer çalgıcılar, oynayan delikanlılar var..

Saraya davetli olanlar için daha başka, daha ağır eğlenceler tertib edilmiş. Meryem, de bunların arasında..

—Marküs’le, heykeltraş Franklen bir köşede dertleşiyorlar. Franklen de Elçinin kafilesiyle beraber artık Bizans’a dönecek. Mademki Meryem, heykeli kırdı, bu san’at eserini tahrib etti ve bir başkasını da yaptırmaktan ictinab ediyor, o halde sırf bu iş için gelen Franklenin buralarda artık ne işi olabilir?

—Marküs üst üste içiyor ve arada bir içini çekerek :

—Kızı kaçırdık! Diyor.

—Franklen ise bir kâhin gibi tefeül ederek :

—Meryem’in, heykeli tahrib ettiğini duyduğum gün, onun Hamza’ya tutkun olduğunu, aralarında geçen bir aşk sahnesinin bu neticeye sebeb olduğunu anlamıştım. Üzülmeyiniz, bu kız esasen size yaramazdı. Diyor.

Franklenin bu anlayışsız hükmünü elçi tasdik ediyor :

—Öyle, öyle amma, kız çok güzeldi! Diyor.

—Biraz sonra bu iki dost ta, diğer davetliler gibi şarabın tesiriyle, ayarsız, bozuk bir neş’e dalgasına kapılıyorlar.

—Şaşırtıcı bir neş’enin şuursuz haleti ruhiyesi, bir kaftan gibi halkın üstüne geçirilmiş. Bu örtünün altında bariz bir adale nümayişi var.

—Ziyade neş’e, zaten ruhun asil bitaraflığını ve sükûnetini ihlâl eder onu sindirir, vücudda hüküm sürmesine mani olur.

Herkes gülüp eğleniyor, fakat kimse de, asıl bu hadisenin merkezi olan Meryem’le Hamza’nın ruhî manzarasını seyretmiye, araştırmaya lüzum görmüyor. Zira halkın nazarında onların saadetleri, şüphe edilmeyecek kadar kat’î. Hatta işin az çok iç yüzünü bilen Hükümdarla Zeyyad bile bu mes’eleyi kapanmış farzediyorlar.

Fakat Hamza,  o harab.. O, herşeyi biliyor. Meryem’e ismen olsun kendi zevcesi olmak elemini vermeye razı olması, gene Meryem’in selâmeti için olmasaydı, o, bunu kabul eder miydi? Fakat Meryem, bunu biliyor mu? Yoksa bu işi Hamza, tarafından tertib edilmiş alçakça bir emri vaki mi telâkki ediyor ?

Hamza,  şu, bir hafta zarfında bir türlü gidip Meryem’i görmeye ve vaziyeti bir defa olsun yüzyüze anlatmaya cesaret edememiş, işi tabiî cereyanına bırakmıştı.

Bu akşam Meryem’in yüzüne nasıl bakacak ve ona ne söyleyecekti ?

Bu evlenme hadisesinden dolayı Hamza,  Meryem’in hesabına teessür hissetmekle beraber, bundan sonra onunla, tıpkı çocukluklarında olduğu gibi, aynı çatı altında yaşıyacaklarını düşünerek, sinsi, korkak bir sevinç te hissediyordu. Fakat bu hissini kendine bile itiraf etmekten çekiniyor, Meryem’in duygularına hürmetsizlik ettiğini anlayarak, fazla düşünmek istemiyordu.

Maamafih bir lâhza olsun, Meryem’le beraber olmak düşüncesi, genç adama bütün ıztırablarını tatil ettirdi. Bir zevk dalgası bütün vücudunu berkî [şimşek gibi parlak. ] bir sür’atla dolaşıp çekildi ve Hamza, tekrar kendi haliyle kaldı. Şüphe yok ki, Hamza, da, Meryem, de, kendilerine izafe edilen bu gürültülü merasimin en yabancısı, en bigânesi idiler. Gerçi ikisinin de teessürleri ayrı ayrı men* balardan geliyordu; fakat ikisi de birbirinden elemli ve perişandı.

Meryem, saraydan Hamza’nın evine geldikten sonra, odasına çekildi. Kızın her bir damarı ayrı bir kalb gibi vuruyor, âdeta bu hayecan maddîleşrek vücudunun her hangi bir tarafından, zabtolunmaz bir feveranla fışkırarak, ortalığı istilâ edecekmiş gibi geliyordu. Gönlünden müteselsil bir sür’atle geçen hisler, bütün sükûnet kabiliyetini kapıyor, çalıp, çalıp kaçıyordu.

Genç kızın her bir uzvu seğiriyor, titriyor, sanki on senelik ömrü, sür’atle bir saatte yaşıyormuş gibi bütün vücudu yanıyordu. Korkulu hisler, birer cesim körük gibi bu ateşi üflüyor, alevlendiriyor, bir an evvel, yakıp bitirmek istiyordu…

O, bir hafta evvel cereyan eden ayrılık hadisesi tamam olup ta, tam Meryem, kalbî istirahata varacağını zannettiği bir zamanda kopan bu kıyamet neydi? Tesadüf mü, kader miydi bunlar?

Meryem, bu hayat muammalarının menşeini bilmek, öğrenmek istiyor. Zira bunlar bilinmedikçe, insan kendini gurbete düşmüş bir yalancı hissediyor. Benliğine, ruhuna, hasılı hilkatin sırrına bigâne olan kimsenin bir diyar garibinden, bir yabancıdan ne farkı alabilir ?

—Meçhuller içinde yaşamak, kendine, ve kendini yaratana yabancı olmak kadar azablı bir şey olur mu ?

—Meryem, işte daima bu azabı, bu üzüntüleri çeker. Fakat nerede ona bu yolda yardım edecek, bilgisi, bilgileri mağlûb edecek vücud nerede?

Meryem, işte, hasretini çektiği bu vücudu arıyor ve kanmayan ruhu, tabiatın fevkindeki azamete yetişmek istiyor. Bu ateşin kabiliyetli kız, ancak o zaman rahat edecek, kendine sahib olacak….

—Hamza… O da bir diyar garibi… O da bu yolda yardıma ve nura muhtaç bir zavallı… hattâ unsurî zaaflarına mukayyed olmuş basit bir mahlûk… Meryem, bu hususta da onun yabancısı…

—Genç kızın şuuru gittikçe sönüyor. Düşünmek istiyor, fakat kabil değil, muttasıl çırpınıyor.

—Bahçede ve içerde, hatta sokaklarda sesler çığlıklar, hareketler o kadar ziyadeleşiyor ki, kahkaha sağnakları nareler, velveleler, şuursuz bir savletle kabaran izdihamlı hareketler, fütursuzlukla koşan bir sel gibi akıyor.

Meryem’in başı ağrıyor. Sanki vücudunun uzvî ve hissî bütün müvazenesizliği başında toplanmış… Ufak çekiç darbeleri gibi yeknesak vuruşlarla beynini döğen bu sessiz ıstıraptan adeta memnun oluyor; bir türlü (ne fena baş ağrısı) diyemiyor.

Yalnız ağlamak, bütün mütekâsif elemlerini akıtıp dökmek istiyor, fakat ağlayamıyor da. Şu kadar var ki, göz yaşı, arzu halinde iken bile ona bir teselli, bir şifa gibi geliyor…

—Nerede ise sabah olacak… hâlâ dışarda bin bir ağızdan çıkan sesler var…

Birden bire Meryem’in kapısı açılıyor, Hamza, içeri giriyor. Odanın ortasına kadar korkarak ilerliyor. Meryem, şaşkın, bir kelime söylemiyor. Hamza, da ondan farklı değil. Fakat genç adamın müstear bir ciddiyetle kendini tahkim etmiş olduğu besbelli. Esasen şu bir hafta zarfında Meryem’in yanına hiç gelmemesi, onu arayıp sormaması da, hakikî duygularının tamamen zıddı olan bir hareket…

—Odana daha evvel gelecektim Meryem. Fakat Kamer sultan tehlikeli bir baygınlık geçirmiş; beni çağırttılar. Onun için geç kaldım.

Belli ki, Hamza’nın asıl söylemek istediği sözlere bu bir mukaddeme idi. O, sözlerini ezberlemiş, fakat bu ezberlenmiş sözleri de şimdi söylemek için müşkülât çekiyor, azım ve gayret sarf ettiği halde söyleyemiyordu. Nihayet kendine bile yabancı gelen titrek bir sesle başladı:

— Meryem… Seni ismen olsun karım olmaya icbar eden bu emrivakiden dolayı çok müteessifim. Şimdiye kadar gelip bu teessürümü bizzat anlatmadığım için beni affet. Özrüm senin malûmundur.

—Bu izdivaçtan dolayı hissettiğim teessürün samimiyetini tahmin ettiğini bildiğim için fazla bir şey söylemek istemem.

Teessür, diyorum; zira seni müteessir eden bir vak’a, her ne kadar benim canla arzu hissettiğim bir şey de olsa, gene teessür duyarım.

—Maamafih üzülme Meryem, heykelini parçaladığın gün, küstahlığıma verdiğin cevabla, hemen senden nasıl uzaklaşmışsam, beni bundan sonra da daima kendinden uzak ve hislerinin hürmetkârı bil! Bu izdivaçtan dolayı hayatında yegâne değişiklik, babanın konağından benim evime nakletmiş olmandan ibaret kalacaktır. Şu resmî vaziyetimizden istifade ederek, senden aşkıma cevap bekleyecek kadar beni pek aşağı bir adam farzetmezsın değil mi? Esasen şu saatte odana bunları söylemek ve seni daima müsterih görebilmek için geldim.

Hamza, fazla bir şey söylemedi. Ziyaretini uzatmak istemiyordu. Bir adım geri çekildi. Kapıdan çıkarken birdenbire hatırlamış gibi:

—Yarın amcamdan müsaade alalım da Gamzeyi buraya getirelim. Sen ona alışkınsın. Yoksa burada çok yalnız kalacaksın, dedi.

Meryem’in istirahatini en ince noktalarına kadar düşünen genç adamın sözleri artık boğazında tıkanıp kalıyordu. Hemen buradan çıkması lâzımdı. Yoksa bir haftadan beri şu sözleri söyleyebilmek için bin zorlukla topladığı kuvveti, cesareti, güneşin kaptığı bir su damlası gibi meçhul fezalara doğru uçup gitmek üzere idi.

Gelin elbiseleri içinde bir melek gibi masum kızın güzelliği, genç adamın metanetini şiddetle tehdid ediyordu. Tam odadan çıkarken, Meryem’in bir konca letafetiyle açılan dudaklarının hareketi, Hamza’yı tekrar yerinde durdurdu.

—Beni Marküs badiresinden kurtardığınız için Hükümdara da, sana da hangi sözlerle teşekkür edeceğimi bilmiyorum. Dostluğun benim en kıymetli istinadgâhımdır Hamza.

—Benim için çok üzüldüğünü ve ıztırab çektiğini de biliyorum. Fakat bu üzüntüyü, bu ıztırabı paylaşmanın çaresini bulamadığım için de ayrıca acı duyuyorum. Susmak ve dinlenmek sırası Hamza’ya gelmişti. Meryem’in bahsettiği acı, Hamza’nın sevgisine mukabele edememek azabından ibaretti. Demek ki Meryem, şu nazik dakikada bile aynı şeyi tekrar etmek lüzumunu hissetmişti.

—Kabil olsa Hamza: Biliyorum, biliyorum; yeter söyleme ! diye haykıracaktı, sustu; fakat bu sükûtu devam ettirebilmek için elleriyle, rast gele vücudunu koparıyor, canını acıtarak cümle-i asabiyesini tembih ediyordu. Bir an kendi kendine: Şu kızın eline bir hançer versem de hiç olmazsa beni öldürüverse diye düşündü.

Fakat o zaman ölüm bir kerre gelmiş olacaktı. Halbuki Meryem, onu, gözün görmediği hançerle senelerden beri, her nefes yüz ölümle öldürmüyor muydu ? Hamza,  yüz hayata bedel olan bu ölüme cihanı değişmezdi. Ondaki lezzet ve sekri, bir Hamza, bilirdi.

Ne olurdu genç adam Meryem’e müteveccih olan ezelî ibtilâsının, önüne geçilmez zaafının bir zerresini Kamere karşı da hissetseydi. Kendi için her gün biraz daha solan, eriyen Kamere, o ancak, yumuşak tüylü bir kediye acıdığı gibi acıyordu.

Hamza, son gayretiyle geri döndü. Artık Meryem’e bakmaya cesareti yoktu. Aşktan kavrulmuş dudakları:

—Meryem, Meryem.. Diye sayıklayarak odadan çıktı.

—Meryem, sessizce uzaklaşan bu merd adamın arkasından takdir ve minnetle baktı. O mahud sahneden sonra Hamza’dan başka, kimse bu fedakârlığa, hayır bu zillete katlanamazdı.

Yazık ki bu zavallının sevdası gönlünde daima solmaya mahkûmdu. Meryem, kendini ne kadar zorlaşa, Hamza’nın harareti karşısında bir kerre bile gönlünde müsbet bir hissin doğuşunu göremeyecekti. O, bu adamın insanlığının ve fedakârlığının bacını ebediyen ödeyememeye mahkûmdu.

Anlaşılan bu da mukadder bir emirdi. Demek ki bu da, genç kızın akıl erdiremediği kaderden ileri geliyordu. Aceba putlara daha fazla kurban kesse, kaderi istediği cihete çekebilir miydi ? Gene Gamzenin sözünü hatırladı. Bu söz Gamzenin değildi, yolda birisinden duyarak, gelmiş Meryem’e söylemişti :

“Kader, insanın kendi varlığı ile beraber yoğurulmuştur. Ondan içtinap [Sakınma, çekinme, kaçınma. ] edilemez. İnsan, kaçmak istediği kaderini beraberinde götürür.,,

 Hadisat, bu vecizeyi Meryem’e bilfiil kabul ettirmişti. Fakat genç kız, okumasını beceremediği bu mukadderat sahifalarını, İlâhî şuurun akıl erdiremediği gizliliklerini öğrenmeyi ne kadar isterdi. O, şundan bundan duyduğu tek tük sözlerle kanaat edecek yaradılışta değildi. Meryem, hakikata karşı daima aç, daima mütehassir, daima teşne idi.

Tıpkı, anasının boynuna kotlarını dolamak, yüzünü öpmek için ayaklarını kaldırarak uzanan, fakat gene de yetişemeyen bir çocuk gibi, o da son gayretile hakikata yetişmek için uzanır, uzanır bütün aklî kudretini kullanır fakat herşeye rağmen ona erişemeyerek yeisle dönerdi.

Hakikatin nurlu yüzü, Meryem’in anası idi. Şüphe yok ki Meryem’i yaratan ve onu sinesinin saf sütü ile besleyen bu ananın boynuna kollarını dolamak, onu öpmek için ne yapmak mümkünse yapacaktı. Ya kendisi büyüyüp ona yetişecek, yahut anası onun göz yaşlarına acıyarak eğilecek ve güzel yüzünü öptürecekti.

Meryem, gene dalmıştı. Birdenbire silkinti. Herkes onun saadetini tes’it ederken, genç kızın ruhu gene maveraî bir cevelana çıkmıştı.

Başını pencereye çevirdi. Ebedî bir yara gibi fecirle yavaş yavaş moraran, kızaran ufka baktı. Bütün vücuduna çöken dermansızlıkla dizleri bükülerek, kendini yatağının üstüne bıraktı.

Meryem’le Hamza’nın hayatlarının mühim bir hadisesini teşkil eden bu izdivaçtan sonra, Meryem’in iman ettiği mukadderat, onlar için yeni ve hiç beklenmedik bir safha daha hazırlıyor, belki de hayatlarının dönüm yerini teşkil edecek katı bir zaviye çiziyordu.

İzdivaç merasiminin üstünden yirmi dört saat geçmemişti ki, Mısır Firavununun, Üçüncü Menzer’e gönderdiği bir ricacı heyeti, hükümdarlarının tehlikeli bir devreye giren hastalığına, ne Mısır tabiblerinin, ne de kâhinlerin bir çare bulamadığını, gene kâhinlerin ifadelerine nazaran bu hastalığı ancak Hayre hükümdarının Baş Hekimi Hamza’nın bir çare bulabileceğini ileri sürerek, Hekim Hamza’yı Mısıra göndermesi için Firavunun, Üçüncü Menzer’e ricasını bildiriyorlardı.

Beraberlerinde çok kıymetli hediyelerle gelen bu heyet, Hamza’yı salimen memleketine getireceklerini de vadediyor, aynı zamanda bu ricayı reddetmemesi için Hükümdarlarının her türlü dostluğa hazır olduğunu da ilâve ediyorlardı.

Meryem’i bir zekâ oyunuyla Marküs’ün elinden kurtaran Hükümdar şimdi ne yapacaktı. Kurnaz elçiyi mat eden bu baş, şimdi haklı olarak şaşırmış kalmıştı. Hükümdar bu haberle ağlayacak kadar müteessir olmuştu.

Üçüncü Menzer, Hamza’nın vücuduna şiddetle muhtaçtı. Hamza, onun eli ayağı, hem de memleketin kıymetli bir uzuv idi.

Hükümdar bir an, başhekiminin gaybubetiyle duyacağı sahsî üzüntüsünü unutarak, ona muhtaç olan halkı düşündü. Hamza’nın Hayreden dört beş ay uzaklaşması elim bir boşluk bırakacaktı. O giderse halk kime baş vuracak, uzak diyarlardan şifa aramaya gelen derdlilere kim çare bulacaktı?

Üçüncü Menzerin geçirdiği tereddüd anı epeyce uzun sürdü. Bir tarafta kendinin ve halkın ferdî menfeatları, diğer tarafta memleketin umumî selâmeti mevzuu bahisti. Memleketinin refahı için taassubla çalışan Hükümdara, şüphesiz umumî menfeatı tercih etmek icab ediyordu. Hatta icab etse o, kendi hayatını dahî vatanının selâmeti yolunda feda etmekte tereddüd etmezdi. Nihayet, sefer heyetinin reisine :

—Hükümdarınızın hatırı benim için pek kıymetlidir. Kendi sıhhatleri benim sıhhatim demektir. Baş hekimin Hamza’yı göndermeye muvafakat ediyorum. Şu kadar var ki Hamza, benim indimde, resmî mevkiinden ziyade hususî kıymetiyle, sarsılmaz bir değer kazanmış bir vucuddur. Onun istirahatı, benim rahatım demektir. Vazifesi biter bitmez, hemen iade edilmesi başlıca şartımdır.

—Siz de uzak yollardan geldiniz. Bir kaç gün kalınız, istirahat ediniz sonra yola çıkarsınız.

—Sefer heyetinin reisi Amazis, Hükümdarın bu alicenablığına tomturaklı bir lisanla teşekkür ettikten sonra, hasfa Firavunun intizarda kalmaması için, hemen bir gün sonra hareket etmelerine müsaade istedi.

Hükümdar üçüncü Menzerin, uzun saltanat senelerinin isbat ettiği değerli hasletleri arasında, metanet ve dirayeti de kuvvetle zikredilirdi. Fakat şimdi, beş on gün içinde üst üste gelen bu emrivakilerden bunalmış kalmıştı.

Avunmak için bu gece bir az eğlenceye ihtiyacı vardı, bu suretle hadiselerin mütekasif tesirlerinden sıyrılmak istiyordu. Ayni zamanda bu müşkül haberi Hamza’ya söylemek için kuvvet toplaması da lâzımdı.

Hükümdara bu gece her şeyde bir melâl varmış gibi geliyordu. Yüzlerce genç kızın, kâh canlı bir yay gibi vücutlarıyla çizdikleri münhaniler, kâh bu diri ve taze vücutların fırlamaya hazırlanmış bir ok gibi gergin ve sert hareketleri, musiki, her şey, ona yabancı dille konuşan kimselerin ifadesizliğini veriyordu.

Hükümdarın düşünceli neşesizliği, muhitinin de dikkatini celbediyor, bunu, Mısırdan gelen sefer heyetinin getirdiği bir harb haberine, yahut Akdeniz kıyılarına hâkim olan Mısırlıların ticarî bir tazyikine hamlediyorlardı.

Hükümdarın neşesizliğinin doğurduğu soğuk hava, hemen bütün saraya suratla sirayet etti. Rakseden kızlar bile bu işe hayret etmekte idiler. Her zaman güzel ve muattar saçlarını okşayarak onlara iltifat eden Hükümdarın bu gece nesi vardı ?

Bahusus muhitin endişesi, Menzer’in mutaddan evvel divanhaneyi terk ederek Hamza, ile beraber çekilmesiyle büsbütün arttı.

Bizans elçisi Marküs, güzel cariyesi Selime ve zengin bir hediye kervanı ile Bizansa müteveccihen hareket ederken, garib bir cilve eseri olarak Hamza, da, heyetle beraber Mısıra müteveccihen yola çıkıyordu.

ROMANIN DEVAMI

     2. KISIM           3. KISIM 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s