AŞK BUDUR! (Aşk Bu İmiş!) 2. KISIM

ask yarİKİNCİ KISIM

Bugün hava ne kadar sıcak… İhtiyat sularımız da bitmek üzere. Bana öyle geliyor ki biraz daha suya rast gelmezsek, biz de, develerimiz de öleceğiz…

—Çölde su olan yerleri kılavuzlar bilir, sen keyfine bak Menes !

—Tam keyfe bakmanın sırası.. Çıldırıyorsun sen galiba.

—Bu ne metanetsizlik Menes ? Hem bu iklime, hem de bu tarzda yolculuklara alışık olduğun halde, mukavemetsizliğin şaşılacak şey!. Bak hekim Hamza’nın hiç sesi çıkıyor mu ?

—Hekim Hamza, büyük adamdır Apikos. Herkes ona benzeye bilir mi ? Oyle olmuş olsa herkesin bir Hamza, olması lâzım gelirdi. Bahusus ben hiç zorluğa gelemem. Dostum Apikos, bir damla suyum kalmadı, iyilik etmek istiyorsan testini bana uzat !

—Apikos, arkadaşı Menese suyundan verdi ve sözü Hamza’ya çevirdi.

—Ben hekim Hamza’nın bu uslu duruşuna bir mana veremiyorum. Sen ne dersin Menes? Yola çıkalı bu kadar gün oldu, bizimle hemen hiç konuşmadı. Yalnız tektük kılavuzla konuşuyor, ikisi de arab da onun için..

—Bizimle konuşacak değil ya…

—Kendim sordun, kendin cevap verdin Apikos.. Sen de olmasan kafilenin hiç neş’esi olmayacak..

—Ben şimdi neş’eli şeyler söylemedim ki…

—Biraz daha konuşsan arkasından alay gelir, ben seni bilmez miyim ?

—Lâtifeyi bırak Menes, git Amazise söyle de bir kere Hamza’yı yoklasın. Belki bir söyliyeceği vardır.

—Fakat biliyor musun Apikos, Menzer de yaman hükümdarmış ; veda edeceğimiz sırada Amazise neler söyledi.. Sanki Hamza’yı Mısır’a bedava mı gönderiyor? Akdeniz kıyılarında Arab ticaretine Mısırlıların müdahale etmemesini, mevziî çarpışmalarda arab hukukunun himayesini istedi. Eğer elimizde bulunan Arab esirlerinden de haberi olsa, onların da serbest bırakılmasını şartları arasına koyardı.

—Menes, hükümdarın bu noktayı bilmemesine muzafferane güldü.

Rüzgârın şiddetle savurduğu sıcak kum tabakası, ikisinin de sözlerini kesmişti. Gözlerini yumarak, başlarını şuğutuftan içeri soktular. Hakikaten güneş, bütün azemetiyle arza inmiş gibi idi. Çöl, güneşin kursu kadar yakıcı idi. Esen rüzgâr, yalın ateşti. Menzile yetişebilmek için, bu güneşin altında akşama kadar yürümek lâzım geliyordu. Susuzluğun tehdidi ciddî idi.

Hayre’den kalkan kervanları, Lut denizinin cenubundan geçerek, Gazeye gelecek, orada, kendilerini bekleyen gemilere binerek, Dimyata, oradan da Helyopalise muvasalat edecekti.

Bu seyahat tabiî şeraitte geçtiği surette, birbuçuk ay devam edecekti.         .

Mevsim, çölün en sıcak zamanı idi. Güneşin kuvveti çoğalmış, çoğalmış yer, gök, hava, hatta şu sonsuz çölün sinesini ben gibi süsleyen kafile bile ateş kesilmişti. Suhunetin şiddeti her şeyi eritmiş, kavurmuştu. Denebilir ki, bütün kafilenin içinde sıcaktan, susuzluktan müteessir olmıyan yalnız Hamza, idi. Hamza, o kadar kendinden münselih ve varlığına yabancı idi ki, Meryem’e takılıp kalan gönlü ve hakikî hüviyeti, orada, Meryem’le başbaşa kalmış, Hamza,  bu ıssız, yakıcı çöllere boş bir cesedlegelmişti. Onun için hiç bir ezadan müteezzî olmuyordu.

Meryem’e mektup göndermek arzusu, bütün imkânsızlığı ile gönlünde alevlendiği zaman, Hamza,  avucuna noktalar koyuyor, bu noktalarda kalbinin bütün hararetli ifadesi, bütün suzişi [Yakma. Yanma. * Dokunma, te’sir etme, etki yapma. * Büyük acı. Yürek yanması. ]ve aşkı mevcud olduğuna inanıyordu.

—Bu noktalar sanki kendi kendine tafsil olacak, semada teker teker uçup, birer aşk namesi gibi Meryem’e kadar gidecekti.

—Hamza,  bu ruhî emirde büsbütün de haksız değildi.

—Bütün bu mevcudatın bile aslı, basit bir noktadan başka neydi ?

—Uzvî ve manevî varlığı ile, koskoca bir hilkat âbidesi olan insanın da aslı, bir noktadan başka nedir ?

—Sonra mükevvenatın azameti içinde, arz da bir nokta değil midir ?

—Ya o, insanların vücuda getirdiği eserler, mabedler, saraylar, âbideler, kervansaraylar, heykeller, henüz vücuda getirilmeden evvel, yani daha insan kafasında, tasavvur halinde iken, bir noktada gizlenmiş değil midir ?

Hâsılı mana, noktadadır; tafsilât, teşekkülât [meydana gelmeler.] ise kılükal [Dedikodu, söylenti:]  ve teferrüattır.

Hamza, dalgın dalgın, gene avuçlarına bu noktalardan koyduğu sırada, kafilede bir kaynaşma oldu. Yolları çok iyi tanıyan kılavuzlar:

—Su, su… diye bağrışmaya başladılar

Ufka doğru bir kaç ihtiyar hurma ağacı görünüyordu. Develer bu haberi insanlardan evvel almışlar gibi şiddetle koşmaya başladılar.

Hamza,  kafilenin gürültüsünden ve sevinç avazelerinden kendine geldi. Ancak o zaman, bütün vücudunun şedid bir su ihtiyacıyla yanmakta olduğunu hissetti. Dili, ağzının içinde kaskatı olmuş, dudakları patlamış ve kan içinde kalmıştı.

Hamza,  şimdiye kadar bu derece susamış, vücudunun bu derece kurumuş olduğumu hissetmemiş olmamasına taaccüb etti. Sanki çölün kızgın havası, vücudundaki kanı bile massetmiş, onu kup kara bırakmıştı.

Şimdi, o da herkes gibi bir an evvel suya yetişmek için bitab bir telaş içinde idi. Bu hale gelinceye kadar bir zerre hararet hissetmemiş olmasına tekrar şaştı. Fakat, dimağı birden bire gerilere, ta uzaklara [giden genç adam, hafifçe güldü ve tebessümüyle müşkülüne cevab vermiş gibi başını salladı. Çatlamış, kanlı dudakları hafifçe kımıldadı ; birbirinden sönük, birbirinden bitab bir sesle :

—Meryem, Meryem…, dedi.

Meryem’in suzişiyle dağlanan bu vücud, tabiatın maddî ateşini duymamakta mazurdu. Hamza, için onun sevdası öyle bir suzişti ki bunun yanında ateşler birer kıvılcım gibi fersiz kalırdı. Bu dudaklarda, genç adamın şu kavrulmuş dudaklarında bir aşkın tarihi gömülü idi. Bu dudaklar, o sevdanın kilidi idi. Bu dudaklar, aşkın tekazâsını bile yenmeye uğraşır, sevgilisine bile, sevdasından bahsetmezdi. Bu dudaklar, o sevgilinin karşısında zamirini gizlemesini bilir, tıpkı iki müştak vücud gibi sımsıkı birbirine kavuşur, kenetlenip susardı.

Ağaçların altına geldikleri zaman, herkes develerden kendini atıyor, bir an evvel suya erişmek heyecanıyla kimse kimseyi görmüyordu. O zamana kadar iki hükümdarın emaneti olarak izaz etmekte paylaşmadıkları Hamza’yı bile kimse hatırlamıyordu. Mahşerî bir gürültü ile koşuşuyor, bağrışıyorlardı. Deveciler develerini bırakmış, efendi ile hizmetkâr, sınıf, seviye farkı kalmamıştı. Hatta suya, insanlarla beraber diz çöken develer bile, bu müşterek ihtiyaçta insanlarla aynı safta idiler. İnsan, hayvan, bütün başlar sücuda varmış gibi suyun etrafını çevrelemiş içiyor, içiyorlardı.

Su… hayat malzemesinin ruhu, lezzetten tattan muarrâ, renksiz, kokusuz su… her şeyden, çeşnisi, kokusu olan her şeyden bıkılır, fakat sudan bıkılmaz; ona doyum yoktur ki… O, her şeyin aslidir, hayatıdır. Hamza,  aşkla suyun arasında sıkı bir müşabehet bulduğu için onu çok sever. Su da, aşk gibi, evsafı hiç bir şeyde olmayan yegâne keyfiyettir. Hayatın mayesi su, ruhun mayesi de aşktır. Suda, kesif unsurların evsafından bir hatıra olmadığı için sevgilidir. Aşkta da, sevgiliden başka kasd olmadığı için nihayetsiz derecede şeriksizdir. [ortaksız]

Hey… arkadaşlar, akşam yaklaşıyor. Macora boğazı tehlikelidir, gün kavuşmadan oradan geçmeliyiz.

Kafile, devecilerin ihtarile hareket etti. Hakikaten git gide manzara vahşileşiyor, arızalı, kayalik saha başlıyordu. Çok eski zamanlardan kalma harabelerin, sarp, korkunç kayalıkların arasından geçiyorlardı.

Hamza,  güneşin yavaş yavaş kısılan şevkine baktı. O, artık, ihtirak kabiliyeti tükenmiş, kor olmuş muazzam bir cisim gibi ateş halinde ufka doğru sarkmıştı. Nerede ise kanlı bir kılıç gibi yatan ufuk, bu ateşin kursu kapacak, gök yüzünün bu ezelî şahı kendini gizleyecekti.

Hamza, tam Macora boğazından geçerken, dik bir yamaçta bir cismin hareket ettiğini gördü. Buranın tehlikeli olduğunu esasen kılavuzlar söylemişlerdi.

Kayadan kayaya atlayan bu cisim gittikçe yaklaşıyordu. Geçit oldukça karanlıktı. Hamza ile beraber arkadaşları da bunu görmüşlerdi. Deveciler:

—Hazır olun! Diye muhafızlara bağırdılar. Fakat gene Hamza,  herkesten evvel, kendilerine doğru koşanın, küçük bir kız olduğunu ve ellerinin hareketlerinden, bir şeyler istemek için kafileye doğru geldiğini anladı. Kızın gülerek gelmesi ve zararsız bir mahlûk olması, yolcuların korkudan gerilen sinirlerini tatlı bir aksülâmelle gevşetti. Ona develerden boncuk, hurma, şeker kamışı attılar. Kız, çevik ve alışkan hareketlerle bunları eteğine doldurdu, koşa koşa bir kayanın üstüne çıkarak hemen şeker kamışını emmeğe başladı.

Manzara tekrar munisleşiyor, gene çölün müstevî nihayetsizliği başlıyordu. Arkada kalan dağlar, siyah lekeler gibi, gökyüzünün muhteşem minasına [Şişe, cam, billur. * Parlak saray. * Sırça. Kuyumcuların kullandıkları lâcivert renkli sırça. ] doğru sivrilip kalmıştı. Güneşin son aydın bu üryan tabiat köşesine alaca renkler zammediyor, dağların birbirlerini kesen çukurlarına, gittikçe koyulaşan sincabi gölgelerle doluyordu. Hatlarda, renklerde, gittikçe vuzuh silinip kayboluyor, onun yerine yıldızlarla beneklenmiş tabiatın muazzam ve heybetli hayali doğuyordu.

Menzile geldikleri zaman, her vakitkinden daha yorgun, daha bîtab idiler. Dinlenmek, uyumak için her kes bir köşeye çekildi. Hamza, yalnız kalınca, eşyaları arasından ihtimamla bir şişe çıkardı; içindeki mayiden, yüzüne, gözlerine sürerek tekrar kapadı, kaldırdı. Bu şişe, Meryem’in kendi eliyle eşyaları arasına yerleştirdiği gül suyu şişesi idi.

Bu anî seyahat haberi kızı ne kadar şaşırtmıştı.. Hamza,  Meryem’in bu haberi, belki de bir müjde gibi telakki edeceğini düşünmüştü. Hâlbuki o, yenemediği bir şaşkınlıktan başka hiç bir hissini belli etmemiş, Hamza’nın eşyaları hazırlanırken, yolda ihtiyacı olabilecek bütün teferruatı düşünmüş, o meyanda bu gül suyu şişesini de bizzat yerleştirmişti.

Konuk yerlerinde Hamza, ne içerde ne de çadır altında yatardı. Onun için gene çabucak hurma lifinden yatak yaptılar. Esasen kafilenin mühim bir kısmı da açıkta yatacaklardı.

Hamza’nın derunî ve maddî süzişlerle yorgun düşen vücudunu, çok geçmeden uyku kaptı, bu sefer de karşısına bir rüya âlemi açıldı. Bu, öyle bir rüya idi ki, kalbe düşen bir ok gibi, Hamza’nın yüreğini delip geçti:

Rüyasında meçhul bir el görüyor, meçhul bir ses duyuyor, fakat bu elin ve bu sesin sahibini göremiyordu. Bu el ona, semada, aya şiddetle yaklaşmış bir yıldızı ve ayı gösteriyor : Bak sevgilin kimin sesinde ! diyordu.

Hamza, o anda Meryem’i hakikaten, sevdiği bir kimsenin sesinde görseydi de, ancak bu kadar harab olur, bu kadar perişan edici bir kedere düşerdi.

Bu korku ile birden bire uyandı. Bu uyanış ta, ona rüyadaki korkusunu tekzib [yalanlamak, bir işe inanmayıp inkâr etmek, yalan olduğunu söylemek.]edecek mahiyette değildi. Zira bir lâhzada uykunun afyonlu tesirinden silkinerek bakışlarıyla gökyüzünün tarayınca, ziyadar bir yıldızın aya şiddetle yaklaşmış olduğunu gördü. Demek ki bu manzara, rüyasını filen teyid ve tabir eden bir hakikat, acı bir ihtardı.

Hamza, biran, içinden çıkılması müşkül bir şuur ihtilatına kapıldı. Gaybin bu sarih ihtarına rağmen, dimağı, hakikati tahrif etmeye bu hadiseyi, aklî sebeblerle izah etmeye çabalıyordu. Meselâ, şimdi şu gördüğü ay ve yıldız, biran uyanarak görüp, tekrar uykuya daldığı için unuttuğu ve tahdeşsuuruna [şuuraltı] malettiği bir hîkâye olamaz mıydı ? Belki de bu rüya, alelâde bir cevvî hadiseden mülhem olduğu bir hadise idi.

Hamza,  aklının bu müdafaasından kuvvet, teselli verici bir ümid bulmaya çabalıyor, fakat hakikatin sesini susturmaya muvaffak olamıyordu. Zira genç adamı o manzaradan ziyade tedhiş eden bir bedahet [açıklık, ispata ihtiyaç duymamak, âşikâr] vardı ki bu: Bak sevgilin kimin göğsünde! Diyerek gök yüzüne uzanan el, ve bu elin sahibinin sesi idi. Hamza’nın rüyada yarım yamalak şuurunun ne bu eli, ne de o        sesi icad etmesi imkânsızdı. Çünkü o elde de, bu seste de öyle sadık bir mâna vardı ki, Hamza,  şimdi bile bu iki meçhul karşısında titriyordu. O el, kimin eli idi, bilmiyordu. Fakat bildiği bir şey varsa, bu elin, hiç kimse de görmediği ruhanî bir halâvetle manalaşmış, güzel bir el, oluşu idi.

Karanlık gecede güneş sanki bu elin üstüne doğmuş, yahud güneş bu elden doğmuştu.

Bu elde ve seste, Hamza’yı, kaderin önüne geçilmez buyruğuna alıştırmak isteyen müşfik ve himayekâr bir tatlık vardı.

Hamza, bir kere daha gökyüzüne baktı. Muzî ve hayatdar yıldız, zevkten ve hazdan mest, ayın sinesinde parlıyordu.

Ay ile dudak dudağa gelmek üzere olan ve ona bu kadar mahrem bir imtiyazla sokulan bu yıldız, demek ki, sevgilisiydi, Meryem’di. Tıpkı ayın kendi vücudundan kopmuş, ışrakı [Güneş doğmak. Işıklandırmak. Parlatmak. ] şiddetinden sıçramış bir zerre gibi aşk heyecanlarıyla parlayan bu yıldızın tahtı kimdi ?

Hamza’nın bir lâhza bile temellük edemediği sevgilisine, sinesinden taht düzen bu âsümanî [ Beşerî olmayan. Semavî olan. Göğe âit ve müteallik.] vücud kimdi ? Bu bahtlı insanı bilmek için Hamza, şu anda canını verirdi.

Hamza,  iradesiz bir hareketle başını sağa sola çevirdi. Ancak bunu bir az evvel rüyasında kendisine hitab eden sesten, o nuranî elin sahibinden sorup öğrenebilirdi. Fakat genç adam etrafında kimseyi göremedi.

Hamza,  bütün vücudunun, topraktan bir külçe gibi ağırlaştığını, yatağa yapıştığını, hissediyordu.

Artık yavaş yavaş sabah oluyor, etraftan tek tük sesler başlıyordu. Nöbetçiler, dolaşarak kafileyi uyandırıyorlardı. Hareket zamanını ihtar eden bu seslerin davetine icabet lâzımdı. Hamza,  yatağından kalkmadan evvel bir kere daha başını göke çevirdi. Bütün acı ihtarına rağmen bir kere daha onları, Meryem’le sevgilisini temsil eden ayla yıldızı görmek istiyordu. Fakat gözlerine dolan yaşlar, bu manzara ile bu gözlerin arasını perdelemişti. Hamza, bu yaşları silmeden yataktan fırladı kalktı.

**

Bu rüya hadisesini takibeden on günü, genç adam çok hümmalı, ıztırablı geçirdi. Fıtraten kavî ve mukavim bir mizaca sahib olmakla beraber, ıztırab onu, kuvvet ve mukavemet kabiliyetlerinden boşaltmış, nasıl, demircinin bazusu demiri istediği şekle sokarsa, aşk ıztırablarının pençesinde yumuşak bir demirden farkı olmayan Hamza, da, bu kavî bazunun içinde aynı zebun teslimiyetle ateşin günler geçiriyordu.

Gene bu aşk değil mi ki, yelesi kabarmış nice aslanları bir kuzuya çevirir. Bir zamanlar Hamza, da aslan gibi kükremiş, fakat ne de çabuk bir kuzuya dönmüştü. Hatta şimdi bu işe gayb alemi bile müdahale etmiş, bu yaralı adama, sevgilisinin elinden gittiğini işaret etmişti. Bu rüyayı ona kim göstermişti ?

Meryem, acaba hakikaten bir sevgilinin sinesinde mi idi ?

—Çöllerde eli, kolu bağlı Hamza,  bunu nasıl anlasın bunu nasıl öğrensin?

Genç adam, aşkının bir kasırga dehşetiyle gönlü ağacından söküp kopardığı ümid yapraklarının şuraya buraya uçup kayboluşunu melalle seyrediyor ve bir gün olup bu ağacın bir kış manzarası gibi çırçıplak kalacağını da düşünüyordu.

Hamza,  Meryem’i kaybettiğini itiraf etmek için daha ne bekliyordu ?

Onu bu sevdadan döndürmek için işte, sevgilisinin zahımlarına gayb âlemi de iştirak etmiş, Hamza’yı yaralamak için, görünmeyen kuvvetler de Meryem’le birleşmişti.

Bu sevda ile genç adam, damla damla eriyor, fakat her zamanki gibi bu duya duya ölmekte de gizli bir zevk buluyordu.

—Hayır, hayır, her şeye rağmen bu aşktan vaz geçmeyecek, Meryem’in aşkına iftikar [Yoksulluğunu, fakirliğini açığa vurmak. * Çok ihtiyacı olmak. * Tevazu’. Alçak gönüllülük. ] etmekten yüz döndüremeyecekti.

**

—Bugün gene üzgünsün Meryem..

—Öyle Gamze…

—Nen var, ne oldun, hasta mısın yoksa ?

—Hayır hasta değilim. Bir şey de olmadı. Ham2anm bu tehlikeli ve zahmetli yolculuğa çıkmasında kendimi mes ul görüyorum. Bu manevî yük beni yoruyor. Onu buradan benim gönlüm uzaklaştırdı Gamze.

—Bu benim de hatırıma gelmişti.

Bu manevî mes’uliyetten kurtulmam, onun Hayreye selâmetle avdeti ile mümkündür. Meryem:  Gerçi o [Hamza’] gelince, hayatım bir işkence olacaktır. Zira insanın, manası olmayan bir kimseyle bulunması kadar büyük azab yoktur. Onunla bir evde bulunmanın benim için cehennemi bir hayat olacağını biliyorum. Fakat insaniyet duygusu bana bunları bile düşündürmüyor.

Gamze, Meryem’in İnsanî hislerinin meftunu idî, kızın düşüncesini ve üzüntüsünü haklı buluyordu. Fakat onu bu hususta teşci etmedi. Bilâkis oyalamak ve unutturmak için sözün mecrasını değiştirdi:

—Haydi Meryem, kalk süt babanın evine gidelim. Aylardan beri insan yüzüne çıkmadın. Bizi görünce sevinir. Dün sana bal getirdi, Hamza’yı sordu, gitti.

Gezinti tekliflerine karşı her zaman somurtan Meryem, bu defa uslu uslu :

—Peki.. Babama da uğrayalım; gitmiyorum diye beni Hükümdara şikâyet ediyormuş, dedi.

Gamzenin dediği gibi Meryem, Hamza gittiğinden beri evinin içinde, tam kendi istediği gibi sessiz, gürültüsüz bir hayat geçiriyordu. Arabın ateşin erkekleri de, artık Harazanın karısı olan Meryem’i taciz edemiyorlardı. Hatta teyzesinin oğlu Halit bile ziyaretlerine nihayet vermişti. Hamza, olmadığı bahanesiyle Meryem, saray eğlencelerine de iştirak etmiyordu. Fakat Zeyyad, gülüp eğlenen cemiyetin, zevklerine kızının iştirak etmemesine, bir türlü mana veremiyor, onun bu inzivada gönlünün mahsûs olmayan vicdanî zevklere karşı mübtela olduğu sönmez iştiyaka bir cevab, kendini kendine yaklaştıran bir kuvvet bulduğunu anlayamıyordu. Halbuki Meryem için, mahsus duygularının zebunu olan cemiyet, iğrenç ve kördü. İki gözden mahrum kimseler gibi önünü ve teveccüh ettiği yeri görmeyerek ulu orta sürüklenip giden şuursuz bir sürü idi. Nitekim, bu dünya illetinin mübtelaları, tıpkı ağacında çürümüş bir yemiş gibi, küçük bir sarsıntı, hafif bir rüzgâr ile dökülüp, toprakta iğrenç manzaralarıyla bir kaç gün durduktan sonra kaybolup gidiyorlardı. Fakat kimse kimsenin akıbetinden mütenebbih olmuyor, gene bütün şiddetiyle dünya ve onun kendi gibi geçici zevkleri tarafından tekrar sürükleniyorlardı. Bu maddî ve sathî hayatın esas vasfı vefasızlık ve nankörlüktü. Herhangi bir sebeble bir ferdini kaybeden cemiyet, onu derhal unutuyor ve başka fertlerle bu eksikliği kapatıyor, tamir ediyor ve bu silsile böylece devam edip gidiyordu.

Meryem, dünya hayatına yüksekten bakabildiği için, onun bu hayvanı cebhesini görebiliyor ve mümkün olduğu kadar ondan uzak olmaya çalışıyordu. Eğer o da bu rüzgâra kapılanlardan olsaydı, ağacından henüz kopmuş çiçekli bir dal gibi, rüzgâr önünde şaşkın ve perişan, sağa sola çarpacak, şuursuz bir gidişle sürüklenecek, nihayet yaprağı da, çiçeği de türlü takallüblerle yolunup toprağa karışacak ve unutulacaktı.. Meryem, bu hayatın nesini istesin, hangi müstakar zevkine bel bağlasın da kendini onun içine salıversin ? Onun gönlü ihtiyacı, vicdaniyatın hududu görünmeyen vüsatine dayanıyor, sathı ve firarı zevklere kanamıyordu.

Meryem, düşüncelerinin coşkun tevalisi ile yolun farkına varmadan, babasının evine kadar geldi. Sokak kapısından itibaren, bahçede, avluda, mutaddan fazla bir telâş ve gürültü ile karşılaştı. Kapıcı onları merasimle selâmlarken, Hükümdarın içerde misafir olduğunu söyledi. Meryem, bu haber üzerine girip girmemek için bir an terddüt etti. Fakat geldiğini görenler, koşup geliyor, şevinçle kendisini selâmlıyorlardı. . Bir kerre görüldükten sonra geri dönmek olmazdı, Gamzeyi dinleyip sokağa çıktığına pişman olarak içeri girdi.

Hükümdar nadiren müsahibi Zeyyadın [Beraber sohbet eden. Arkadaş. Arkadaşlık eden. Birlikte bulunan. ]evine gelir, bir kaç saat kalırdı.

Meryem, daha yukarı çıkmadan koşarak bir cariye geldi ve Hükümdarın Meryem’i çağırdığını söyledi.

Geldiği, ne de çabuk duyulmuştu…

Meryem, kapıdan adımını atarken Hükümdar :

—Vay ipekkurdu, nasıl oldu da kozanı delip dışarı çıkabildin? Diye lâtife ile karşıladı.

Hükümdar neş’eli zamanlarında Meryem’e, ipekkurdu, diye hitab ederdi. Meryem, de bu tabirden hoşlandığı için tebessümle mukabele eder, ses çıkarmazdı. Fakat bu sefer gülmedi ve susmadı.

—İpekkurdu, yani kendi kendini habseden mahlûk demek değil mi Hükümdarım?

—Niçin gülüyorsunuz?

—Öyle.. Bu maksatla kullanılan bir hitab bu !

—Anlamadığım bir şey varsa, sizin gibi zekî ve düşüncelerini tartabilen büyük bir kimsenin, tecerrüdün [sıyrılma, soyunma, çıplak olma. ] manasını anlamaması ve onu istihfafla [hafife alma, küçük ve aşağı görme, küçümseme. ]karşılamasıdır.

—Ben, eas itibariyle dünyadan nefret etmiyorum. Bilâkis dünyayı güzel, hem de pek güzel buluyorum. Şu kadar var ki, her güzel şeyin, iğrenç cepheleri de olması tabiîdir, işte ben, dünyanın bu mülevves [kirli, bulaşık. ] kısmından istikrah [Bir şeyi kötü ve kerih görmek. Beğenmemek, nefret etmek. Bir şeyi cebir ve ikrah ile işlemek. ] ediyorum. İşte ben bundan tiksiniyor, bu taşkın, yorucu ve manasız hayattan uzak olmaya çabalıyorum.

—İpekkurdu, diye hor gördüğünüz o böceğin koza içinde geçen mahbus hayatı, manada azadlıktır. Zira göklere uçmaya müstaid [istidat ve kabiliyet sahibi olan. Zeki ve akıllı kimse, uyanık, anlayışlı. ]kanatları o, bu esarette tedarik eder. Onun için bu tecerrüde, esaret değil, hürriyet demelidir.

—Siz, ipekkurdunun havadan, güneşten, sudan, hasılı her bir ihtiyaçtan müstağni olarak geçirdiği bu sarhoşluk âlemini neden istihfaf ediyorsunuz?

—O hayatın tadını, o sarhoşluğun zevkini bilmediğiniz için değil mi ?

—İpekkurdu kendini, kendinden başka sâkini olmayan bu daracık hücreye, ihtiyariyle mukayyed [bağlı, kayıtlı, sınırlı. ] eder. Zira ona bu yalnızlıkta, fezaların ihata edemeyeceği bir genişlik vardır.

**

Zeyyad, kızının dudaklarından birbirine çengellenmiş gibi çıkan sözlerden korkuyor, hükümdara göstermeden susması için işaretler ediyor, el ve göz hareketleriyle onu sükûta davet ediyordu.

Musahibin de hakkı vardı; çünkü Meryem, daha selâmlaşmadan söze başlamıştı. Hem de ne sözler ?

Zeyyad’ın zihniyetine göre, küstah, çirkin bir ifade !

Çocukluğundan beri şekil perest olan Zeyyad, Meryem’in laubali telakki ettiği sözlerinden dolayı onu daima suçlu çıkarırdı. Halbuki Hükümdar, Zeyyad’ın kızının bu ölçüsüz ve merasimsiz hareket ve sözlerine alışık ve memnundu. Meryem’in böyle açık ve samimî konuşması ona, güzel bir besteden daha hoş gelirdi. Zira bu kızın sözlerinde gönlünün harareti, sarahatle görünürdü. O, ya hiç konuşmaz, yahut da söylediği vakit, duygularını tervih [Râyiha verme. Kokutma. Kokusunu artırma. * Rahatlandırma. ]eden derunî bir ibramla söylerdi.

Hükümdar, Meryem’in susmaması için soluklarını bile yavaş yavaş alıp veriyordu. O şimdi başka bir mevzua girmişti:

Süratle cereyan eden bir nehri bir sed, insan zekâsının düzdüğü bir hail durdurabilir. Fakat görünmeksizin akan ömür nehrini durduracak bir kuvvet cihanda yoktur. Bu nehrin koşup gittiği son merhale ölümdür.

—Dünya ile sıkı fıkı dost olmadığım için beni neden ayıplıyorsunuz ?

—Dünya vefasızdır Hükümdarım!, bu böyle olduğu , gibi dünyada bulunan her şey de tabiî olarak vefasızdır. Dünya dalına sıkı yapışmaya gelmez, zira çürüktür; en beklenmeyen zamanda kopar, tutunmuş olan da düşüp parça parça olur. O, kedi gibi doğurduğunu yer.

—Sonra karşınızda rakseden bir güzelin yüzünde saltanat süren taravet ve gençlik, ariyet bir libas gibidir. Müddeti gelince vefasız dünya onu çekip alır ve bir başkasına giydirir. Dünya, ne güzeli çirkinleştirmeye ne zengini sokak dilencisi etmeye, ne de mamureleri viran eylemeye sıkılmaz. Dünyanın durmadan dönen çarkı, her saniyede bir can vücuda getirdiği gibi bir diğerini de alıp götürür.

—Beni, fettan [Fitneci. Kurnaz. Fitne çıkaran. Karıştıran. * Hırsız. * Şeytan. * Altın eriten kuyumcu.]bir kadına benzeyen, bu iki yüzlü dünyaya gönül bağlamadığım için mi ayıplıyorsunuz ?

—Bir az sabredin en beğendiğiniz bir güzeli, senelerin hançeri o hale sokar ki, iki sevgili birbirinizi tanımaz olursunuz. Bütün lâtif ve hoş şeyler, avdet edecekleri toprak tarafından istihfafla beklenmektedir. Eğer bana payidar ve ebedî zevki bulup getirir de, gene ona gönül vermezsem o vakit kellemi kesiniz razıyım…

—Hükümdarım seni severim. Merdsin, adilsin; hem hal inde saltanat kâbusu yoktur.. Onun için….

Artık Zeyyad dayanamadı, kızının cür’etkârlığı hadden aşmıştı. Kaç defa Hükümdarla böyle arkadaşça konuşmamasını ihtar etmişti. Bir Hükümdara karşı, seni severim merdsin… ne demekti ?

—Demek ki sevmese, seni sevmem., diyecekti.

—Zeyyad, Hükümdarın şahsına olacak hürmetsizlikten ziyade, günün birinde bu lâubaliliğin, kendi mevkiini sarsacağından endişe ederek kızını böyle pervasızca konuşmaktan menetmek istiyordu. Halbuki zavallı adam, asıl Hükümdarın Meryem’e olan sevgisinin, kendi mevkiini kuvvetlendiren âmillerden biri olduğunu bilmiyordu.

—Hükümdarım, müsaade edermisiniz Meryem, bir parça dışarıya çıksın. Yorgun geldi, ne söylediğini bilmiyor.

Ne istiyorsun Meryem’den ? Canın sıkıldıysa sen çık.

—Güzel Meryem, benim güzel kızım., seni çok özlemiştim. Ne iyi oldu da geldin. Bu gün içimde bir darlık vardı, seni görünce ferahladım. Hamza’nın gaybubeti beni çok sarstı. Günleri sayıyorum. Her halde bu günlerde Gazeye varmışlardır.

—Öyle olmalı Hükümdarım.

—Bu gün bir parça dolaşmak istiyordum. Hava da çok güzel., istersen hep beraber çıkalım Meryem!

—Peki Hükümdarım. Ben de Hamza’nın sütbabasına gitmek istiyorum.

—Beraber gidelim o halde. Haydi, Zeyyad söyle atları hazırlasınlar. Meryem, iyi ata biner.

Hep beraber yola çıktılar. Meryem, kendini, tabiatın ahenkdâr manzumesi içinde bulunca geniş bir nefes aldı. Gönlündeki menşei meçhul ateşi biraz olsun teskin edecek, avunduracak yardımcı vesilelere ne kadar ihtiyacı vardı. Tabiatın canlı ifadesi, hislerine intizam, gönlüne kuvvet verdi. Sanki bütün tabiat susmuş, huşula bir aşk neşidesi dinliyordu. Meryem, de tabiat gibi mestti.

Hava o kadar durgun ve yorgundu ki, mesafeler adeta kısalmış, yakınlaşmış, uzak dağların rengine berrak bir aydınlık çökmüştü.

İki dağı birleştiren dar ve meyilli vadiden bir koyun sürüsü süzülerek iniyordu. Bu geçid o kadar dardı ki, koyunlar teker teker, tıpkı dağların sinesine geçirilmiş inciden bir gerdanlık gibi dizi dizi geçiyorlardı.

Bir az ötede, rüzgârın okşar gibi rikkatle dalgalandırdığı ekin tarlaları başlıyor. Her hareketiyle renkleri kâh koyulaşan, kâh filizleşerek açılan, güneşin kuvvetli akisleriyle vakit vakit beyazlaşan tarlalar…

Hükümdar, Zeyyad ve Meryem, önden gidiyorlar, maiyet süvarileri de uzakça bir mesafeden onları takib ediyorlardı.

Meryem’in kafile ile gitmekten içi sıkılmıştı. Atını mahmuzladı, rüzgarın önüne düşmüş bir bulut gibi uçup gitti.

Hükümdar onun arkasından bakarak :

—Senin kızına yaşamak için buradan başka bir dünya lâzım.. Hamza’ya acıyorum! dedi.

Akşam dönüşte Meryem’i evine bıraktılar.

***

Bir değneği bile büküpte birden bire bırakınca yaylanır, fırlar. Hekim Hamza’nın gönlü ise sevdanın söz anlamaz eliyle, teessür ve ıztırablarıyla öyle bükülmüş, öyle kıvrılmıştı ki, bu gepgergin münhani bir bırakılsa, her manii, her haili, hattâ mesafeleri ve zaman mefhumunu aşıp, doğruca sevgilisinin civarına düşecekti. Hamza,  daha Mısıra vasıl olmadan, avdet zamanını hesap ediyor, ve bu yaman çölleri tekrar geçmek, Meryem’e gitmek için kendinde şiddetli bir kuvvet buluyordu. Bu kaygu, genç adamın göğsünde ikinci bir kalb gibi çarpıyor, ve gittikçe artan çekiç sesleri gibi, bu korkunç darabanı, maneviyetinde olduğu gibi, aynen uzviyetinde de hissediyordu.

Hamza, teheyyücten bunaldığı zamanlar, sağdan soldan avunacak çareler aramaz, teselliyi de gene aşkında, hep onda arardı. Kim bilir belki Meryem, de onu özlemişti. Bu bir büyük teselli idi.

Bir akşam vakti, Hayre’den kalkan kervan, çölleri aşarak tam bir ay yolculuktan sonra Gazeye girdi. Burası, Arona ve Askalondan sonra, Akdeniz’in cenubunda son mühim limandı. Hamza ile arkadaşlarını Dimyata götürecek gemiler, burada çoktan bekliyordu.

Hamza’yı, istirahat edebilmesi için sahilde bir hana misafir ettiler. Ertesi gün gemiler şafakla beraber hareket edecekti.

Bu sevimli liman bir ihracat ve ticaret merkezi idi. Onun için şehirde her kavimden karışık bir kalabalık görülüyordu.

Hamza’nın istirahatine memur olan Firavunun teşrifat ve saray memurları, onu denize karşı güzel bir odaya yerleştirdikten sonra, gezmek, eğlenmek için birer tarafa çekildiler.

Hamza, denizi çok severdi. Böyle vasi su sahasını, ancak seyahatleri esnasında görebiliyordu. Hamza, gerçi seferin meşakkatine metanetle mukavemet göstermişse de, nihayette o da bir insandı, yorgun, hattâ hasta gibi idi; istirahate şiddetle ihtiyacı vardı. Sabahleyin fecirle beraber hareket edeceklerine nazaran, bu geceyi sakin geçirmesi lâzımdı.

Pencerenin önüne oturdu. Gurubun yaklaşmış olmasıyla gökyüzü alev alev yanan bir kubbeye benzemişti. Bu ateşîn [ateşli] renk, aynen mücella sulara da aksetmişti. Suları tutuşturup yakan bu kızıllık, sahillere doğru git tikçe, lacivert, mor, turuncu yanar döner harelerle yavaş yavaş sönüyordu. Sanki tabiat, görünmiyen bir sevgilinin hasretiyle böyle yanıp tutuşuyordu.

Tabiat yanıyor da Hamza, yanmıyor muydu? Hem onun hasreti, tabiatınki gibi gizli de değildi.

Yanıyordu, anlatılmaz, dile gelmez bir şiddetle yanıyordu. Hamza’nın gönlündeki ateşe, hasret ateşi de demek mümkün değildi. Zira genç adam, o kadar Meryem’le dolu, o kadar sevgilisiyle ittisalde idi ki, aşkla meşbu olan her zerresi Meryem, kesilmişti. Eğer kendini onunla bu kadar meşbu hissetmemiş olsa, bu aşırı zevki nereden bulurdu ? Hem ayrılık, hem ittisal.. Hamza, buna kendi de şaşıyordu.

Eğer hasretle ittisal, elle tutulan, gözle görülen mahsus bir vücuda malik olsalar, birini ötekinden fark etmek mümkün olmazdı. Bu iki hal, o kadar birbirinin eşi, birbirinin mütemmimi idi ki, birlikte söz söyleyen iki dudağın hareketi gibi, bunlar da aynı gayeyi itmam eden ayrı fakat aynı vücud idiler.

Hamza, dışardan gelen ince bir sesi dinlemek için başını pencereden çıkardı. Sahilde bez çırpan bir kadın alçak fakat yanık bir sesle şarkı okuyordu :

Sular haldaşım oldu.

Gönül sırdaşım oldu.

Sanma ki yalnızım ben,

Aşkın yoldaşım oldu!

Hamza,  kendi gönlünün, karşısındakine sıçramış bir ifadesi gibi olan bu muhteriz sesi huşula dinledi. Bu ses, erguvanı sulara dalıp çıkıyor, sekerek kaybolup gidiyordu. Nerede ise ay da çıkacaktı. Fakat Hamza,  rüya gecesinden beri aya bakarken şiddetli bir korku ve ürkeklik hissediyor, öyle ki, ayın yükseklerden bakışı onu, erişilemeyecek kadar kendinden yüksek bir rekib ile karşı karşıya olduğu zehabına düşürüyordu. Ay, o geceden beri Hamza’nın meçhul rakibi idi. Genç adamı artık bu kaçılamıyacak semavî rakibe ve nereye gitse kendisini takib etmek mukadder olan bu nuranî çehreye gıbta ile bakıyordu.

Pencerenin pek yakınından geçen bir martı, Hamza’nın nazarlarını tekrar denize çekti. Oturduğu yumuşak minderin üstünde tatlı tatlı gerindi. Etrafını daha iyi görebilmek için başını pencereden dışarıya çıkardı. Ne tuhaf, sokak o kadar kalabalıktı ki… Bilhassa bulundukları hanın önü. Burada her lisandan konuşan, karışık bir insan kalabalığı göze çarpıyordu. Hamza, konuşulan sözlerin bir kısmını anlıyor, bir kısmını anlamıyordu.

Gürültü gittikçe sıkışıyor, her türlü müdahale, bu söz anlamaz insanları dağıtamıyordu. Hamza’yı pencerede gören birisi :

—Mutlaka budur. Bu güzel yüzlü delikanlı…

Bir adam, kollarında sıska, buruşuk yüzlü bir çocuğu kaldırarak bağırıyor:

—Delikanlı, bize merhamet et. Şu çocuğum, ölen çocuklarımın dokuzuncusudur.

Bir başkası:

—Hey arkadaş! Hekim Hamza, sen misin?

Hamza, tereddüdsüz cevab veriyor:

—Evet benim ! Hepinize bakacağım gelin !

Herkesten evvel içeriye Apikos girdi. Mahcub, suçlu, başı önünde idi :

—Arkadaşlardan biri sizin buraya geldiğinizi ve bir gece kalacağınız nasılsa ağzından kaçırmış. Bu yüzden sizi rahatsız ediyorlar. Bir kaçına bakınız, kalanları ben savarım, dedi.

—Hayır, hayır., sataşmayın zavallılara.. Sabaha kadar bakabildiğim kadarını tedavi ederim.

Hamza,  taliin garib bir cilvesi olarak o gece sabaha kadar hastalarla uğraştı. Gemiler, şafakla beraber yelken açarken, sahilden fışkıran şükran sesleri, minnetle dolu yüzlerce kalbin sayhaları, yavaş yavaş uzaklaşan gemilere kadar geliyor, sonra bu sesleri bulutlar emerek, göklerde sönüyordu. Hamza, bu seslerden yalnız bir tanesini unutamıyör ve kendi kendine tekrarlıyordu :

—Senin derdine de Allah derman olsun temiz yürekli genç!

***

Mısır, bir haftadan beri tatlı bir heyecan ve ümid içinde. Hayre Hükümdarının başhekimi Hamza’nın, Firavunun sıhhati ile alâkadar olan bir haftalık mesaisi, günden güne müsbet neticeler vermektedir. Sarayın etrafı gece gündüz, Firavunun sıhhatından haber bekleyen bir kalabalıkla kenetlenmiş, Örülmüş… Halk, Mısırın tarihine şanlı sahifeler ilâve eden Hükümdarlarının sıhhatiyle alâkadar. Bu alâkadan yalnız, hayvanlardan daha fena şeraitte, daha zorlu, feci ve vahşî müşküllerle çalıştırılan esirler müstesna… Yalnız onlar Firavun için gayız ve kin besliyorlar…

Hamza’nın Mısıra gelişinin onuncu günü, hastanın vaziyeti adeta nekahat safhasına girdi. Hemen bir seneden beri yataktan çıkamayan Firavun, dünyaya yeni doğmuş gibi seviniyor.

Hamza’ya gelince o, şu on gün zarfında geceli gündüzlü çalışmış, hep hasta ile meşgul olarak hemen bir gece bile istirahat edememiştir… Firavunun iyileşmekte olduğunu görerek, istirahat nöbetinin kendine geldiğini düşünerek memnun oluyor.

Mısıra geldiğinden beri ilk defa kendine tahsis edilen büyük ve muhteşem odada, kuş tüylü sedirin üstünde dinleniyor. Bu odada neler yok… her köşede san’atkârane bir acaiblik, saltanat zevkim temsil eden remizler var. Bediî lâvhalar, oymalar, heykelcikler, altın yaldızla işlenmiş duvar ve tavan nakışları, yerlere mebzulen serilmiş postlar, bilhassa birbiriyle dövüşecekmiş gibi baş başa konmuş arslan postları… Mermerden oyulmuş büyük bir rafın üstüne dizilmiş ıtır dolu şişeler, gül yağları ve saire,.. Nihayet Hamza’nın tahta benziyen yatağı…

Kemerleri, sütunlarıyla bir meydan kadar geniş olan bu büyük odanın dahilî manzarası, kısa  bir zamanda gözden geçirilecek gibi değil ki…

Hamza, çabucak gözlerini bu kıymetli eşyadan ayırıp dışarıya çeviriyor. Mısırın tabiî manzarasına, bilhassa efsanevî Nil’e, ta çocukluğundan beri işittiği sayısız hikâyelerin mevzuu olan ve Mısır rahiblerinin muhayyelelerinin türlü türlü menkıbeler izafe ettikleri bu azametli nehre bakıyor.

Mısırda halkın büyük bir kısmı, Nil’in semadan çıktığı kanaatındadır. Nil, semavî nehirlerin yeryüzünde bir timsali olarak kabul edilir. Feyezanları ise (İzis) in göz yaşları olduğu için böyle bol ve feyizli olduğu söylenir.

Firavun biraz iyileştikten sonra Hamza,  Mısır medeniyetini yakından görmek, bilhassa inşa edilmekte olan Ehramı tedkik etmek istiyordu.

Genç hekimin, sarayda gördüğü ikram o kadar aşırı idi ki, bu kadarı kendisine hoşluk yerine sıkıntı veriyordu. Bilhassa Firavunun, cariyelerden, beğendiğini seçmesi için üst üste vaki olan tekliflerini baştan savmak ne kadar eziyetli idi. Esasen Hamza’nın Mısır sarayına ayak basması, kadınlar ırasında şiddetli bir rekabet ve mukaseme telaşı uyandırmıştı. Bunların içinde bilhassa bir tanesi vardı ki, ısrarla genç hekimin yüzüne dalan gözlerinde mütecaviz bir alâka görülüyordu. Bu, güzel bir kızdı. Bilhassa, Hamza’nın görmeye alışmadığı yabancı bir güzelliği vardı. Başak renginde saçları, deniz renginden çalınmış yeşile bakan tatlı çekik gözleri, buğulu pembe cildi ve çehresinin umumî hatları, onun yabancı ırktan bir şimal kızı olduğunu belli ediyordu.

Bir gece Hamza, uyurken, başında yumuşak ve sıcak bir temasla uyandı. Yatağın başucunda yanan yağ kandilinden odaya mübhem ve korkak bir ışık hattı akıyordu. Oda sisli ve loştu. Maamafih Hamza, eliyle, başına temas eden şeyi arayınca, avucunun içinde yumuşak bir kadın eli kaldı. Yeşil gözlü cariye Hamza’nın yatağına oturmuştu. Uyandığını hissedin :e, başını genç adamın yüzüne doğru iğdi.

Kırık, yarım bir Arapça ile :

—Bekledim, bekledim beni çağırmadın; sana ben geldim, dedi!

Eli hâlâ Hamza’nın avucu içinde idi. Hissedilen bir ürperme ile cevap bekliyordu.

—Gel!

—Kız, genç hekimin bu davetine karşı hiç tereddüt etmeden yorganının ucunu açarak yanına uzandı.

Uyku içinde başlayan bu vakanın şaşırtıcı dolaşıklığı ile Hamza,  rüya ile hakikatin mezcolmuş hatlarını seçememişti. Fakat şimdi şüpheye düşecek bir nokta yoktu. Kızı çağırmış, o da gelmişti. Teninin hararetini, saçlarının baş döndüren kokusunu kuvvetle hissediyordu. Hamza,  göğsüne gittikçe sokulan bu altın başı şiddetle itti ve yataktan fırlayarak kendini yerdeki posta attı. Kız şaşırmış kalmıştı. Bütün saray erkeklerinin alâkadar olduğu güzelliği, ilk defa tahkire maruz kalıyor, ilk defa reddediliyordu. Kız, bunun sebebini, genç adamın dudaklarından inilti gibi çıkan kelimelerde gizli olduğunu tahmin ederek, bütün duygularını toplayarak dinledi; fakat bir şey anlayamadı. Hamza, elan :

—Meryem, Meryem! Diye sayıklayarak ağlıyordu.

Cariye, artık bu müşkül adama yaklaşmaya korkuyordu. Maglûb ve fakat hırçın olarak odadan kaçtı.

***

Hamza,  saraydaki üst üste ziyafetlerden, eğlence ve merasimden yorgun düşmüştü. Mısıra geleli tam yirmi gün olmuştu. Firavunun bahçede dolaşabilecek kadar iyileşmiş olması, halkı, coşkun bir nümayiş tufanı içinde coşturuyordu. Hamza,  gezmek niyetiyle ne tarafa çıksa, halk ta arkasından sel gibi akıyordu.

Genç hekim artık sefer tedarikine başlamıştı. Altı gün sonra memleketine müteveccihen Mısır’ı terkedecekti. Evvelâ Mısırın çarşısını gezdi. Sokaklar daracık, dükkânlar başbaşa, esnaf ise komşuluk oynayan çocuklar gibi peykelerin üstünde birbirleriyle konuşuyor, şakalaşıyorlardı. Bunlar, dükkândan ziyade, kapakları açık bırakılmış antika kutuları gibi küçük küçük, sıra sıra hücrelerdi. Bu dükkânların içinde en ziyade kadın eşyası, kadın ziynetleri satılıyordu.

Her yerde, her zaman kadınlar… Her şey onlara, her şey onlar için!

Hamza’nın da bir kadını var. Sevdiği, taptığı bir kadın. Hem de şeklen olsun karısı!

Gene adam, bu vadide alabildiğine inkişaf etmek istidadını gösteren hissiyatı silsilesini durdurdu. Sanki bu tahassüslerini Meryem, duyup ta canı sıkılacakmış gibi ileri gitmedi.

Hekim Hamza, o dükkândan o dükkâna giriyor, alıyor, alıyordu. Mümkün olsa Mısırın bütün güzelliklerini sevgilisine taşıyacaktı. Saraya döndüğü zaman bu eşyaları kendi eliyle yerleştirdi.

Hamza’nın Mısırda bir kaç mühim gezintisi daha vardı. Bir gün, inşaatı epeyce ilerlemiş olan Ehramları, bir başka gün de Menfis mabedini ziyaret edecekti. Fakat bu iki gezintiyi de mümkün olduğu kadar muhitin dikkatini tahrik etmeden yapmak istiyordu. Zira daha sokağa çıkacağı şayi olurken, sarayın etrafı muazzam bir kalabalıkla kapanıyordu. Onun için kimseye görünmeden, yalnız bir kılavuzla gitmeye karar verdi. Bir az dinlenmek, mütemadi mesaisinin verdiği taabı bir az atabilmek için bu gezintilere ihtiyacı vardı.

Ehramlara gitmek üzre yola çıktığı gün hava çok sıcaktı. Şehrin kalabalığından muvaffakiyetle uzaklaştıktan sonra atlara binerek doğruca inşaat sahasına gittiler. Buradaki faaliyet ta uzaklardan itibaren görülüyordu.

Hamza, atını kılavuza bırakarak, yalın güneşin altında karınca faaliyetiyle çalışan esirlerin arasına daldı.

Taştan bir âbidenin yükselmesi için binlerce hayatın sel gibi akıp kaybolduğu bu öldürücü, zecrî çalışma karşısında şaşırarak, bu ne yaman işkence, diye düşündü.

***

Esirler, üstlerine kirli paçavralar sarılmış birer iskelete benziyorlardı. Bu kirli paçavralar, onların kendi derilerinden ibaretti.

Çıplak, çırçıplak vücutlarının yegâne libasını teşkil eden bu deriler, o kadar kirlenmiş, kâh kamçı darbelerinden, kâh taşların açtığı berelerden öyle müstekreh bir hal almıştı ki, nesicleri [Dokunmuş, nescolunmuş. ] hakikaten tabiî manasından çıkmış, mülevves bir paçavra manzarası almıştı.

Bunların gözleri, bakışları da bambaşka mahiyet almıştı. Fütûr ve ümidsizlikten, nereye ve niçin baktığı anlaşılmayan korkak, şaşkın, hattâ tazallüm ve iştikâ hislerinden bile uzak, boş, fersiz, ifadesiz nazarlarla bakışıyorlardı. Bunlar, adeta beşeriyetin tabiî haklarından insilâh etmiş, insan olduklarını bile unutmuş ve hayvanlaşmış mahluklardı.

Ellerindeki kırbaçlarla bu sürüyü tahrik eden azılı muhafızların, işkenceden ve zulümden, şuuru boşaltılmış bu esirlerin aralarında dolaşmaları, sırtlarına lüzumlu lüzumsuz kırbaç yemesinden daha az korkunç değildi. Zira bu azametli dolaşmaların, o kadid vücudlara saldığı korku, bunları fevkalbeşer bir gayretle çalışmaya sevkediyordu.

Hamza’ya bu hazin manzaradan elem geldi. Kaç zamandır merakla beklediği bu gezintiden daha ilk adımda pişman oldu.

Bir hükümdar hayatı ile bunların, bu esirlerin hayatı arasında yaradılış itibariyle ne fark vardı? Şurada, göz önünde sönen binlerce hayati, Firavun, nasıl ve hangi vicdanî salâhiyete istinatla düşünmüyordu. Kendi canı için hazineler feda eden bu adam, neden başkalarının hayatına kıymet vermiyordu.

Ne garib, kendi eteğindeki bir tozun bulunmasına tahammül etmeyen insan, başkalarının sırtına çeki taşı yüklemekte, nasıl ve nereden gelmiş bir hak ve imtiyaz bulabiliyordu ? Hamza,  bin türlü fedakârlık ve meşakkatlerle memleketinden gelerek, böyle bir adamın imdadına yetiştiğine teessüf etti.

Bu düşünceler onu, olduğu yerde bağlamış, ne ileri ne geri gidebiliyordu. Güneşin tahammül fersa harareti, beynini kavuruyor, ateş döken bu hüzmeler sanki başının üstünde toplanmış, gene adamı ateşten bir heykel halinde olduğu yerde tesbit etmişti. Sanki ayağının altındaki kumlar bir sağa bir sola gidip geliyor, onu da hir rakkas gibi mihaniki hareketlerle iki tarafa sallıyordu.        .

Hamza, büyük bir cehd ile kendini toplamaya uğraştı. Artık zulümun bu canlı ve mücessem lâvhasını daha fazla görmeye tahammülü kalmamıştı. Bu acı manzaranın içinden bir an evvel kurtulmak için Ehramları görmekten vazgeçmeğe karar vermişti. Geri dönmek için başını çevirdiği zaman, gözleri, kendisine lâkayd bir nazarla bakan bir esirin gözlerine ilişti. Bu bakış, ötekilerin korkulu ve gayrı şuurî nazarlarından bambaşka idi. Bunda, azim, tevekkül, ıztırabları yenen şedid bir irade görünüyordu. Bir an bakıştılar. Hamza,  münferid ve herkesten uzakta çalışan bu esire doğru, iradesiz bir hareketle yürüyordu.

Esir Ömer ile Hamza

Arkadaş adın ne senin ?

Esir, Hamza’nın Arapça sorduğu suali anlamış olacak ki tam bir Arap lehçesiyle :

—Ömer! dedi.

—Arab esirlerindesin, demek?

—Arabım, fakat esir değilim.

—Hamza,  bir an bu söze inanır gibi oldu.

—Mademki esir değilsin, neden seni bu zorlu işde çalıştırıyorlar ?

—Esir, karşısındakinin anlayışsızlığına taaccub eder gibi onu süzdü ve :

—Senin anlayacağın manada esirim; fakat kalbim, yani hakikî varlığım her bir hürden daha azad, daha şaddır. Hatta hükümdarınızdan da, senden de hürüm. Ben esir değilim delikanlı… Esir, sizlersiniz. Zira siz, şeref şöhret, gurur, taazzum [Kibirlenmek. Büyüklük taslamak.] ve tahakkuku için haris olduğunuz bin türlü ibtilanın, bin türlü zaafın kulu ve hizmetkârısınız.

—Düşman hariçte olsa, onu ezmek kolaydır; fakat içimizdeki düşmana çare yamandır. Hariçteki düşmanlar cismi tahrib eder, cana ilişemez; içerdeki düşman ise canı çürütür, ruha aman vermez.

Esir sustu ve şakaklarından süzülen ter hattını, parmağı yukardan aşağıya yüzünden geçirerek yere akıttı, tekrar taş kırmaya devam etti.

Hamza, şaşırmış kalmıştı. Bu adamın tekrar konuşmasını, söylemesini istiyordu. Fakat gene hekim, şu kılıksız, esirin karşısında adeta şaşırıp kalmıştı. Esirin çehresinde sarih bir asalet vardı; esasen Hamza’ya alâka vererek ismini sorduran da bu mana olmuştu.

—Gizli olan manayı gammazlayan ayna, simadan başka ne olabilir?

—Çehre, kalbin iğriliğini ve rastlığını ifşa etmekte asla ketûm değildir. Hamza, da, esirin yüzünde ruhanî asîl çizgiler görmüştü. Ona biraz daha yaklaşarak :

—Elindeki kazmayı bırak ta seninle konuşalım! dedi.

—Olmaz!

—Niçin olmuyor ?

—Merak etme sana bir şey yapamazlar, ben muhafızlara söylerim.

—Olmaz eliyorum sana !

—Korkma canım., bir şey diyecek olsalar bile ben müdahele ederim.

—Ben insanların muahazesinden [Azarlama. Çıkışma. Darılma. Alay eder tarzda karşısındakini küçümseme. Tenkid. ]korkmam, Allah Teâlâ’dan korkarım. Eğer ben elimden kazmayı atar da burada seninle, yahut herhangi vazifemin haricinde bir işle meşgul olursam, insanların itabına uğramasam bile Allah Teâlâ’nın muahazesine ve hiç olmazsa kalbimin itabına müstahak olurum. Zira herkese vazifesini veren Allah Teâlâ’dır, insanlar değil…

—Beni bu zorlu işle mükellef edenleri, sen insanlar mı zannediyorsun ?

—Hayır, hayır… Bil ki, Allah’ın tasarrufuna, insanlar birer alettir. Beni burada taş kırmaya memur eden Firavun, yahut sırtıma kırbaç vuran şu biçare muhafızlar mı zannediyorsun ?

—Hayır, bu nasibi bana Allah’ım münasib görmüş ve onlar vasıtasıyla da bu arzusunu tahakkuk ettirmiştir. Amma, senin gibi bir adama bu nasibi neden vermiş, diyebilirsin. Bu, onun bileceği iştir. Bil ki Yaradan’ın iki türlü hikmeti vardır. Biri aşikâr ki bunu, aklı olan herkes bilir, diğeri de gizli hikmetidir ki, onun sebebini yalnız kendi bilir.

Kim bilir vaktiyle ne kabahat işlemişimdir ki, beni burada taş kırdırmakla terbiye ediyor. Bil ki sebepsiz hiç bir şey olmaz. Bütün çektiğimiz şeylere vaktiyle biz, kendimiz müşteri olmuşuzdur. İnsana her ne gelirse kendinden gelir ve başkası tarafından maruz kaldığı sitem ve cefalarla, gene kendi amellerinin neticesini çeker.

Binaenaleyh benim bu amelimin de mükteseb [Kazanılmış. Elde edilmiş. ]bir vazife olduğuna şüphe etme !

Allah Teâlâ istemedikçe kimse kimseye ne iyilik ne fenalık yapamaz.

Hem, onlar, dediğin de kim oluyor ?

—Onlar da, her kes te, birer vazife ile tavzif olunmuş emir kullarıdır. Hakikatte işleyici ve buyurucu Yaradandır; sade o…

—Onun için delikanlı, beni, işimi terletmeye teşvik etme. Zira insan, mükellef olduğu vazifede kusur ederse itaba lâyık olur, insanlar tarafından muaheze edilip edilmemenin ehemmiyeti yoktur, elverir ki o kimseden, vazife ve nasibini veren Allah hoşnutsuzluk getirmesin. Mademki adıma, esir, diyorlar esaretin icabı taş kırmak ve bunun gibi zahmetli işlerde çalışmaktır. Mademki esareti kabul etmişim, o halde onun icabatını da seve seve ve kusur etmemeye çalışarak yapmayı da taahhüd etmişim demektir. Kalbim, her nefes harekâtımı teftişten hali değildir; beni fiillerimden dolayı o muatab [azarlama ] etmezse, gönlüm daima müsterih ve kaygusuzdur. Elverir ki Yaradana karşı sözünden dönmüş olmayayım. O benden hoşnut olduktan sonra, ha taş taşımış, kırmış, ha kaba döşekte yatmış, istirahat etmişim, bence ikisi de birdir.

—Ey, yeter artık, söyletme beni… Hem benimle konuşup ne yapacaksın ?

—Ben seninle konuşmak istemiyorum ki…

—Esir gene sustu. Başından akan terler daha çoğalmıştı. Bu ter izleri, patlayacakmış gibi kabarmış damarlarının üstünden atlayarak geçiyor, yırtık, kirli gömleği bunları bir sünger gibi emiyordu.

—Esirin semavî bir vecd ile çınlayan sesi, hâlâ Hamza’nın kalbine batıp çıkıyor, gene hekim ne yapacağını bilmeden ona bakıyordu.

Fakat esir, hiç te bir az evvelki derunî ve değerli hitabeyi okuyan coşkun adama benzemiyordu. Siması tamamen kapanmış, tabiî ve sâkin çizgilerle dolmuştu. Tıpkı, bulunduğu muhite göre renk değiştirerek kendini, mütecessis nazarlardan gizlemenin yolunu bilen bukalemun gibi, serî bir istihale ile değiştirivermişti. Hamza,  en ummadığı yerde, en umulmayan bir ağızdan işittiği bu sözlerden garib bir zevk, izah edemediği bir incizab [cezb edilme, kapılma, çekilme. ] duymuştu. Gönlünde uyanan bu müsbet ihtisasları, esire bir az daha sokulmakla ifade etmek istedi. Esir şimdi hadid ve ciddî idi. Hamza’nın muhavereyi uzatmak isteyişini sezmiş gibi sert ve şimşekli bir bakışla baktı.

—Benden ne istiyorsun? Var işine git! siz kim, biz kim ?

—Sizin bir tek süslü pabucunuz, benim gibi yüz esiri satın alır. Git kendi denginle konuş., senin mevziin esirler karargâhı değil, kibar meclisleridir. Buraya yanlış gelmişin delikanlı…

Hamza,  bu tavsiyeyi menfî cihetten tatbik ederek güneşten ve heyecandan bitab düşmüş vücudunu kumların üstüne bıraktı. Değil koğulmak, döğülse de buradan gidecek değildi.

Esir onun bu samimî hissini okumuş gibi birdenbire tavrına mülayemet, sesine şefkat doldu ve söylemiyle başladı :

—Delikanlı, bak şu sırtım kırbaç darbelerinden ne kadar sertleşmiş, nasırlanmıştır. Görünüşteki bu şedid esarete rağmen, hiç bir yabancı eli değmeyen, değil kırbaç zahmı, [ Yara, ceriha ] hatta bir nazarın bile örselemeyeceği kalbim, öyle bakir ve temiz bir aşkın karargâhıdır ki, işte oraya, mütecaviz bir elin uzanması asla mümkün değildir.

—Başım, vücudum, elim ayağım sille tokat yiyebilir;, fakat kalbime kimse el uzatamaz, oradaki zevki, hiç bir buyruk tatil edemez. Ben, şu gördüğün vücud değilim, ben bir görünmeyen zevk ve hoşluğum. Mademki gizli olan hakikî hüviyetime tecavüz imkânı yoktur, O halde ben nasıl esir olurum ?

Benim bir tek muharrikim,[ tahrik eden, harekete geçiren. ] bir tek gayem, bir tek zevkim bir tek Allah’ım vardır : Aşk!

—İşte ben, ona taparım; beni o idare eder, o yaşatır.

Hamza’nın dudakları da ihtiyarsız olarak ( aşk, aşk) diye kımıldadı ve gözlerinden, haberi olmadan iki damla düştü.

Esir, gene adamın bu suzişine şüpheli bir bakışla baktı ve muhatıbının zaafını sezerek hararetli bir sesle sözüne devam etti :

—Aşkı sen hangi manâda kabul ettin de, aşk, aşk., diyorsun ?

—Bir güzelin ilham ettiği aşktan mı bahsediyorsun yoksa?

—Aşkı, bir güzele mukayyed [bağlı, kayıtlı, sınırlı. ]görmek, onun hakikatına karşı küfürdür. Bahçıvanın, bahçe çitinin dışına attığı bir gül, gülistanın kemalini ifade eder mi hiç ?

—Gerçi o gülde de lâtif bir koku vardır, fakat zamanın tagallübatı [Zorbalıklar, tahakkümler.] bunu ondan çarçabuk alır, soldurur, mahveder. Fakat çiti atlayıp gül bahçesine girersen, orada, solan bir gülün yerine, pembe dudaklı yüz koncanın açılmak için müheyya [hazır hale getirilmiş.] olduğunu görürsün. Senin gönlün de o zaman bu güllerden bir gül olur ve aşkın ebedî bahar ile ölmezlerden olur.

—Şunu bil ki, aşkın hakikati bulunmadıkça, hilkatin maksudu ele gelmez ve insan aşkının kemali derecesine göre mükemmel olur. Hilkatin ve kâinatın manasını bulmak istersen aşkı bul. Çünkü insan aşkı bulmak için dünyaya gelmiştir. Hayatın sebebi aşktır; mükevvenat ta aşkın tekazası sebebiyle tekevvün [Vücuda gelmek. Meydana geliş. * şekillenmek. * Var olmak. ]etmiştir. Ancak aşkı bulandır ki, maksuduna ve hilkatinin manasına kavuşmuştur. Aşk deyip te geçme, zira kıyamet tarihine, bir hudud vardır, ama aşka had ve gayet yoktur.

—Cismi güzel gösteren ruh ve aşktır; aşkın taalluku ise ruha ve ruhla husule gelen güzelliğedir. Bütün güzelliklerin menba-ı aşktır; lâkin çok kimselere aşk mükevvenat aynalarından yüz göstermiştir. O, herkese vasıtasız ve üryan olarak yüz göstermez, meğer ki o kimse aşkın satvetinde kendini yok etmiş, aşk kesilmiş, yani onunla ölmüş, onunla dirilmiş olsun!

—Birçok kimseler gördükleri ve gönül verdikleri güzellikleri ve hoşlukları bu müteayyin [Karar verilmiş. * İleri gelen kimse. Eşraftan olan kişi. * Belli, âşikâr ve meydanda olan. Taayyün eden.] vücutlardan zannederek onların mesti ve sevdalısı olurlar. Fakat şu demde ki bu vücutlar mahvolur ve aşkın hakikati tezahür eder o kimse buna mülaki olunca, musavver olmayan hakikat ona der ki : Beşeriyet kirleri ve iktizalarıyla zebun ve mest olan sen, o güzellikleri bu vücutlardan sandın, halbuki o güzellikler benim mutlak, güzelliğimin aksinden ibaretti. Asıl benim, halbuki sen onları asıl zannetmekle yanıldın !

Esirin tekrar susması, bir külçe halinde oturan Hamza’ya biraz hareket verdi; sanki bu adamın sözlerde yaşadığı dünyayı değiştirivermiş, havası, mürekkebatı [terkipler, bileşikler. ] İlahî bir nefhadan ibaret olan tanımadığı bir seyareye [gezegen; gezen, dolaşan. ] atlayıvermiş gibi idi. Hiç ummadığı bir kimse ile olan şu kısacık muhavere, Hamza, için karanlık bir gecenin bir şimşek çakmasıyla aydınlanıp, tekrar zulmete gömülmesi gibi oldu. O, tekrar ve sürekli bir aydınlıkla nurlanmak istiyordu. Zira Hamza,  bu muvakkat fecir esnasında, ruhunun tanımadığı gizli bir köşesini görmüştü. Bu köşede, esirin söylediği ebedî ve lâyemût [ölümsüz. ] aşk, inkişaf etmemiş bir nüve halinde köhne, metruk duruyordu.

Esirin sözleri hakikat kadar doğru idi. Zira Hamza, biliyordu ki, kâzib [Yalancı. Yalan söyleyen. ]sözler, gönülde iz bırakmadan geçip gider. Rast ve sadık sözleri ise, kalb, mihenk gibi haber verir.

Esirin dediği gibi, hakikatin, kucağına atılmak, orada muhalled [Ebedî. Dâimî. Bâki. Sürekli olarak kalan. ] olmak ne cazib, ne doyulmaz bir hayaldi. Fakat bu hayali tahakkuk ettirmek için Meryem’in aşkını feda etmek lâzımdı çünkü iki aşk bir kalbde olamazdı. Halbuki bu-aşk onda, hâkim ve yenilmez bir şaşaa ile tekaza [Başa kakmak. * Sıkıştırmak. * Hakkını isterken borçluyu zorlamak.]etmekte idi. Gerçi esirin sözleri baştan aşağı doğru idi, ne çare ki Hamza, için, Meryem’in aşkına hakikati bile tercih etmek bir emri muhaldi. Meryem’siz Hamza,  kışın kamçısını yemiş bir ağaç gibi çıplak, kuru ve mahsulsüz demekti.

Hiç Hamza’yı Meryem’in aşkından koparacak bir kuvvet olabilir miydi ?

Gene adamın dimağı, bir taraftan bu hükümleri vermeye çalışırken bir taraftan da esirin sözlerine bigâne kalamıyordu. Zira onlardan gönlüne, bilmediği bir haz ve tesellî edici bir şifa hüzmesi sızmıştı. Bu ziyadar yoldan esire doğru gizlice çekildiğini hissediyordu.

Gene hekimin insicamı bozulmuş düşünceleri başka bir safhaya atladı. Bir esir bu mânalı nükteleri nasıl ve ne suretle öğrenmişti ?

—Söyle bana Ömer, sana bu hakikati kim aşıladı?

—Yoksa, kendi kendine biten bir nebat gibi, bütün bunları kendiliğinden mi buldun?

—Bu sual, Ömer’in elinden kazmasını düşürdü. Elleriyle beraber bütün vücudu da titremeye başladı. Esirin çehresi, hasret, ıztırab, zevk ve aşkı aynı zamanda temsil eden bir mahşere dönmüştü. Ruhunu dudaklarına bağlayan bir sesle :

Ben, güneş gibi ziyayı kendinden neşreden bir varlık değilim. Ne bildim, ne buldumsa hepsini, hatta kendimi, kendi hakikî varlığımı da ondan, kabilemin reisinden iktibas ettim. Onun vücudu güneşinden kaptım. Sana onun…

Ömer sözünü tamamlayamadan yüzü üstü düştü bayıldı.

Demindenberi fevkalbeşer bir kudret ve salabetle çalışan esirin, en zaif, en hassas cebhesinin bu kabile reisi olduğunu anlamakta Hamza, tereddüd etmedi.

Esirin ayılması uzun sürmedi. Derin bir haz âleminin sarhoşluğu içinde kendi kendine gözlerini açtı. Ömer’in bayılması, Hamza’nın hekimlik gayretini tahrik ettiği için hiç olmazsa, bileklerini, kollarını ovmak suretiyle iyileşmesine yardım ediyordu.

Ömer gözlerini açar açmaz, baş ucunda onu görünce, bu rikkata [acıma; incelik; yufka yüreklilik, yumuşaklık. ] gülümsedi ve Hamza’nın avuçları içindeki ellerini yavaşça çekerek :

—Üzülme delikanlı, bana ilâç fayda vermez; benim dermanım kendi derdimdedir.

Dedi ve gene hekimin itimad veren samimî tecessüsünden kurtulamayacağını anlamış gibi, daha o bir şey sormadan, macerasını söylemeye başladı :

—Ben bir tacirdim. Memleketim buraya çok uzaktır, senede, yahut bir kaç senede bir ticaret etmek için Şap denizi kıyılarına gider gelirdim. Gene bir defa kervanla henüz gelmiştik ki, birdenbire bir karışıklık oldu, Araplarla Mısırlılar, çarpıştılar bu esnada ben de esir düştüm. Tam iki sene oldu, Allah’ım bana burada taş kırdırıyor. Fakat şunu da bil ki gönlümdeki zevk, ölçüsüz bir mebzuliyetle beni her şeyden müstağni etmektedir. Yalnız hasret, yalnız o, işte bir şeye benzemiyor. Bu gözlerin hakkını hiç bir zevk ödeyemiyor.

Hamza,  ağlayacak kadar müteessirdi. Esire son bir sual daha sormak için ellerini tuttu. Bu sefer Ömer kendine uzanan bu dost ellerin içinden, bir ağaç kadar sertleşmiş, çatlamış, bütün evsafını kaybetmiş ellerini çekmedi.

—Nerelisin Ömer ?

—Hayreliyim !

—Hamza, taaccübden bir an kekeledi. Hemen kendini toplayarak acele ile :

—Ben de Hayreliyim! dedi.

İkisinin de bakışları, birer sorgu çengeli gibi birbirine kenetlenmiş kalmıştı. Hamza, bu garib buluşmanın zevkiyle :

—Ben hekim Hamza’yım, sarayın baş hekimi., dedi.

Ömer, rikkat dolu bir tebessümle gülümsemişti.

—Seni tanıdım şimdi delikanlı. Bir kaç defa aramızda ismin geçmişti.

—Kiminle ?

—Aşiretimin reisile…

—Hangi aşirettensin ?

—Ebüşşettar aşireti…

—Reisi kimdir?

Taaccüb etmek sırası Ömer’e gelmişti. Nasıl oluyordu da bir Hayreli, bunu bilmiyordu ? Ömer, Hamza’nın merakla açılmış gözlerine bakarak :

—Yusuf, Yusuf ! dedi.

—Hamza,  memleketinde sanki bu ismi işitmemiş miydi?

Hem yüzlerce defa… Yusuf’u herkes bilir, herkes severdi… Fakat Hamza,  Meryem’in sevdasından, biraz evvel Ömer’in sayıp döktüğü unsurî ve beşerî kayıtlardan vakit bulup ta bir kerre bile, herkesin sevdiği Yusuf’u görebilmiş miydi ?

—Onu tanımıyor musun ?

—Ömer’in bu sualine Hamza,  hayır, derken, yüzünün utançtan kıp kırmızı olduğunu hissetti.

—Yusuf’un yüzünü görmenin kıymet ve saadetini, o, Mısırın çöllerinde mi öğrenmeliydi?

Gene hellime bu aşiret reisinin ruhî kemli, Ömer’in vücudundan aşikâr olmuştu. Ömer’in vücudu seli, Yusuf’un gönlü deryasına müntehî [Sona eren. Son. Bir şeyi tamamlayan. Biten] oluyordu. Hamza’nın vücudunu kapan bu sel, ona şimdiden bu deryanın inci ve mercan hâzinelerinin kapağını açmıştı. Açmıştı, fakat Hamza, bu hâzinelerden istediği gibi istifade edebilecek miydi ?

Zira Meryem’in sevdası, onun elinin, kolunun kavî kemendi idi. Hiç Hamza, bu ibtilâdan baş çekip, kendini o deryanın nihayetsiz derinliğine bırakabilir miydi ?

Fakat Ömer’in, hakikatin hudutsuz azametinden kopup gelen sözleri ve gönlünün zevki tuğyanı da, Hamza’ya yabancı ve ırak görünmüyordu.

Ne tuhaf Ömer, Hamza’ya ne Mısırda bulunuşunun sebebini, ne de memleketinin haberlerini merak edip sormuyordu.

—Ömer, bak ben sana bu kadar sualler sordum; hâlbuki sen, yurdunun haberlerini bile sormuyorsun?

—Sen Hayreden çıkalı iki sene olmuş; ben çıkalı daha iki ay oldu. Sana taze, yeni havadisler verebilirim.

Ömer gönlünün süzişini toplayan bir adam sonra :

—Benim sana soracağım yegâne sual, Yusuf’a aid olacaktır. Mademki sende buna verilecek cevap yoktur, o halde neyi sorayım?

—Beni dünyada ondan başka hiç bir şey alâkalandırmaz; yalnız onu tanır, onu bilir, onu görürüm., ben onun yanık bir sevdalısıyım.

Birden bire başlayan bir davul sesi, bütün sahayı dolduran esirleri birbirine karıştırdı. Her biri, ellerindeki kazmaları, tokmakları, kürekleri atarak, yemek davulunun sesine doğru koşmaya başladılar.

Ömer de, sanki Hamza’dan kaçmak için fırsat bekliyormuş gibi bir kelime söylemeden sür’atle bu kafileye karışarak kaybolup gitti.

Hamza’nın: Dur gitme Ömer! diye bağıran sesi, esirlerin uğultulu gürültüleri arasında, denize düşen bir damla gibi iz bırakmadan yok oldu.

Bir anda bütün saha boşalmış, Hamza, çölde tek başına kalmıştı.

Gene hekim saraya döner dönmez Firavunun yanına çıktı. Hükümdar neşeli idi. Onu :

Bu zamana kadar Ehramlarda mıydın Arabın iftiharı Hamza,  canıma can katan delikanlı! diye karşıladı. Hamza, yirmi gündür Firavunun minnetle kendisine türlü türlü iltifatlarının ganisi olmuştu. Fakat şimdi bunları dinleyecek vakti yoktu.

—Hükümdarım, sizden bir şey istiyorum, dedi.

—Söyle., ne istersen söyle. Sen bana yeni bir can bağışladın, ben de sana hazineler, mücevherler vereyim. Elverir ki sen iste, sen söyle! günlerden beri sana neler teklif etmedim.. Haydi hiç bir şeye ihtiyacın olmadığını farzedelim, ya o güzel cariyeleri redde ne sebep var? Herkesin malûmudur ki bu saraydaki güzel kızlar, dünyanın hiç bir yerinde bulunmaz.

Firavun gene mutad hitabesine başlamıştı. Hamza’nın sabırsızlandığını anlayarak, bu defa kısa kesti ve :

—Haydi, söyle bakalım istediğin nedir ? dedi.

—Bir esirin affı !

—Bir esir mi, bu kadarcık mı ? Ben senin için bütün esirlerimi affederim, kimdir bu esir, söyle bakalım ?

—Ömer isminde bir hemşehrim!

—Firavunun emriyle atlılar, inşaat sahasında çalışan esirlerin arasında Ömer’i bulup getirmek için hemen uçup gittiler.

Taze bir kız gibi hicabla uzanmış Nil’e bakan pencerenin önünde, Hamza, ile Ömer, sabahtan beri karşı, karşıya oturuyor ve iki dost gibi tatlı tatlı konuşuyorlardı.

Ömer arasıra, üstündeki temiz ve yeni elbiselere bakarak çoktanberi unuttuğu bu tabiî kıyafeti yadırgayarak gülümsüyordu. Bir günde Hamza, ile Ömer’in aralarında öyle bir anlaşma öyle candan bir kaynaşma hasıl olmuştu ki, beşikten başlayan rabıtalarda bile böyle derin ve içten gelen bir dostluk olamazdı. Hamza, bu hissini Ömer’e söylediği zaman o da ayni fikri teyid etmiş ve :

— Asıl akrabalık, ruh arkadaşlığıdır. İnsanın kendi manasını bulduğu kimsenin yakınıdır; demişti.

Meselâ Hamza,  kendi amcasile, bu kadar hukuk ve kan karabetine rağmen, Ömer’in şu bir günlük dostluğunun binde birini hasıl edememişti.

Bu ne acaib bir sırdı ki Hamza,  esaretten kurtardığı bir yabancıya, en gizli, kendinden bile kıskandığı sırrını tevdi etmiş, Meryem’e aid aşkını başından nihayetine kadar söylemişti.

Ömer bu hikâyeyi alâka ile dinlemiş, fakat hiç bir mütalea ilâve etmemişti. Hamza,  muhatabının bu sessiz dinleyişindeki manayı az çok hissetmişti. Fakat Meryem’den bahsetmek, hem de, dostluğunda İlâhi bir kuvvet olan böyle bir kimseye söyleyerek tesellilenmek ihtiyacı gönlünde şiddetle tekaza ediyordu. Hamza,  yalnız rüya hadisesini söylememiş, söz oraya dayanınca, bunu Ömer’e söylemeyi, Meryem’i gaybettiğini şahid huzurunda itiraf etmek gibi telakki ederek susmuştu. Halbuki Hamza,  Ömer’in asıl bu husustaki tesellisine muhtaçtı. Maamafih o, teselliyi de aşkında arıyor, bu aşkın azametine gömülerek, her menfi ve makûs ihtimali unutmaya çabalıyordu.

Ömer, daha Hamza, ile ilk buluşuşlarında, ona hakikatin yakasını açıp, hakikî ve lâyemût aşktan bahsetmekte çok acele etmiş olduğunu anlıyordu.

Fakat bu hareketinde Ömer de mazurdu. Zira Hamza’nın yüzünde gördüğü manâ yakınlığı, görmüş geçirmiş olgun Ömer’i bile coşturmuş, iki seneden beri kimseye açmadığı gönlünü ona göstermişti. Hoş Ömer’in Hamza’ya söyledikleri, bu gönlün muhtevasının zengin fihristine nazaran bir zerre bile değildi. Yusuf’un, insanı iki cihan zevklerinden de müstağni eden aşkı ile yanıp yakılan, dolup taşan bu gönülde daha neler, ne el sürülmemiş hazineler vardı.

Fakat o, bu kadarını da söylememeliydi. Zira Hamza,  henüz sevgilisinin aşkından örülmüş bir kılıf içinde mahbustu. Başını bu ağın içinden çıkaramıyordu ki, Ömer’in açtığı âlemi görüp, hissetmesi mümkün olsun? Onun, Ömer’in sözlerini anlayıp zevk etmesine bile imkân yoktu. Hamza,  belki bir gün, hakikati göstermeyen bir kılıfı delip çıkar, yahut da ebediyen onun içinde zebun olarak sönüp giderdi.

Fakat şu muhakkak ki Ömer, bu gene adamda, hakikata karşı büyük bir istidad ve iştiyak, ruhunda bariz bir ulviyet görmüştü. Hem Allah Teâlâ Ömer’i kurtarmak için Hamza’nın vücudunu vesile intihab [Seçmek. Ayırıp beğenmek. İhtiyar ve âmâde eylemek. * Bir şey yerinden çıkmak. ] etmişti. Onun için Ömer kendini esaretten çekip kurtaran bu adamın selâmeti için ölünceye kadar ve elinden gelirse ölümden sonraki hayatta da ne mümkünse yapmaya çalışacak, ona dost ve yardımcı olacaktı. Zaten Yusuf Ömer’e ve daha nice yüzlerce Ömer’lere, dostluk mefhumunu izah ederken, insanı Allah Teâlâ’ya yaklaştıran, bütün yaratılmış olanlara şefkattir; halk Allah’ın ailesidir. Halka en sevgili olan, ailesi için fayda verendir diyerek, bütün mahlûkata teşmil ettiği umumî bir dostluk fikri telkin etmemiş miydi? Ömer şimdiye kadar kime fenalık etmişti ki Hamza’ya bundan bir hisse çıkarabilsin ?

Elbette o, herkese olduğu gibi, Hamza’nın da dostu olacaktı. Fazla olarak Hamza’yı, halaskarı olması itibarile tebcil de edecekti.

Fakat zavallı gencin, aşkın hakikati zevkini tadabilmesini henüz müşkül görüyordu.

Meryem teranesi, gene adamın sinesinde açılmış onulmaz bir yara idi.

Vakit öğle olmuştu. Konuşmalarının biteceği yoktu. Hamza, ayağa kalktı.

Ömer, ben Yusuf’a bir armağan almak için çarşıya gidiyorum. Gerçi Firavunun benim için hazırlattığı eşyalar arasında çok değerli şeyler var, fakat ben Yusuf için kendi elimle bir şey seçmek istiyorum. Sen beni burada bekle. Öğleden sonra seninle Menfis mabedine gidelim. Ümîd ederim ki iki sene zarfında bu muazzam abideyi görmeye fırsat bulamamışındır.

—Evet, doğru., görmedim. Hoş bu fırsatı bulmuş olsaydım bile, kendi gönlüm mabedini dolaşmaktan, taş ve toprağı ziyaret etmeye vakit ayıramazdım,

—Fakat mademki sen öyle istiyorsun, gidelim. Hem artık Mısırda bir kaç günümüz kaldı, değil mi?  Firavun bu gün ilk defa sokağa çıkacakmış. Gözlerine mil çekilecek esirler de senin şefaatinle bu gün affediliyor. Allah seni, iyi işlerin  memuru etmiş. Fakat bundan kendine gurur hissesi çıkarma. Sen ortada bir vasıtadan ibaretsin. Sana düşen, hayırlı işlerin memuru elliği için Allah’ına şükretmektir.

—Allaha şükretmek te nasıl olur biliyor musun? Onun sana verdiği iktidarı fenalıklarda kullanmayıp iyi işlere sarf etmek ve Yaradandan korkmak, işine karışmamaktır.

—İyi kimseden iyilik, fena kimseden de fenalık zuhuru tabiîdir dostum…!

Hamza, ile Ömer Menfis mabedindeler… Hava o kadar sıcak ki nefes almak için müşkülât çekiliyor, Mısır’ın hemen en sıcak bir günü..

Mabede girer girmez nisbeten serin bir hava onları karşıladı. Bu hava, ruhanî bir ıtr ile meşbu idi. Nereden sızdığı belli olmayan, gül, öd ağacı, amber ve buhur kokularının halitasından yayılan bir dalga, mabedin havasını işba haline getirmişti.

Kubbeden sarkan dizi dizi kandiller, semavî bir tuhfe [hediye]  gibi helecanla muallâkta bekleşiyorlardı. Pencerelerin rengârenk camlarından akan sarı, yeşil, kırmızı renklere boyanarak sızan güneş, mabedin fezasını çepçevre kuşatan bu kandillere, alaimisema renkleri zammediyordu.

Burası, yüz binlerce insanın ruhanî istinadgâhı olan muazzam Menfis mabedi! Ömer Hamza’yı kolundan tutarak çekti :

—Şunlara bak Hamza.. Şu zavallılara bak! Ümid ederim ki, sen bunların inandıkları manasızlıkların giriftarı değilsin !

—Ateşe, öküze, taşa, güneşe tapan şu yavan fikirlere bak ta onlara acı…

Hamza, için putlara tapmaktan vaz geçmek kolaydı. Çünkü bunların düzme ve ibtidaî vâhimelerin [Vehim veren, vesvese veren. ] mahsulü olduğunu zaten biliyordu. Bunlara tapmaktan, kurtulmak bir şey değildi. O, Meryem’e tapıyordu. İşte ondan vaz geçmek muhaldi.[ imkânsız; olması mümkün olmayan]

Ömer, Hamza’nın cevab vermek istemediğini görerek tekrar sözüne devam etti :

—Ey, İzislere, Üzirislere, Pahtlara, Hapilere, daha yüzlerce mabudlara baş koyan insan!

—Nedir bu senin dar düşüncen, köhne fikrin ?

—İnsan kendi hizmetkârına, kendi muhayyelesinin icad ettiği şeylere tapar mı ?

—O insan ki, mahlukat içinde en kıymetli eser, hakikatin sırrı, hikmetlerin muammasıdır, başlı başına bir âlem, uzvî, hissî ve manevî tezahürlerile bir kâinata bedeledir, nasıl olur da, kendi hayalinin doğurduğu maymunlara bile tapacak kadar küçülür?

Tapacaksan kendi aslına tap, secde edeceksen ona secde et! Çünkü insan ancak aslına, hakikata taptığı zaman, insanlığın manasını iktisab etmiş olur.

—Aslına tap, aslının önünde secdeye var!

İşte bu secde, ne tazîm ne de ümid veya korkudandır. Belki aşkın heybet ve istilasındandır ki, baş, ihtiyarsız olarak yere düşer; bu yere kapanışında zemini bile yüksek bulur ve tapmak için daha, daha alçalmak, daha yok olmak, kendini unutmak ister.

İşte aczin şiddeti içinde eğilen bu baş, manada yükselir ; zaten onun aşkıyla kendini alçaltan her şey yükselir, kıymet ve mana kazanır.

Öleceğini düşünerek yaşamak, kalb istirahatı, kalb zevki verir; fakat ölmüş gibi yaşamak, zevkin, istirahatın kendisidir. İşte, Mabudu bilerek ve görerek tapan, ve onun için yere kapanan baş ta, kendinden ölmüş, hakikî istirahata ve rahata kavuşmuştur.

Ömer, tekrar ibadet edenlere sözünü çevirdi.

—Kalkın ey zavallılar!

Boş yere yerlere kapanmayın. Bu mabudlar sizden de âciz, sizden de kudretsizdir. Tapılacak, bilinecek, görülecek hep hep kendi hakikatindir. O, her mevcudun canı, her mahlûkun çıktığı ve kavuştuğu noktadır.

İşiten, gören, tasarruf ve tedebbür [Bir şeyin sonunu düşünmek, tefekkür etmek. Müdebbir olmak, tedbirli olmak. * Arkasını dönmek. ] eden sade o dur. Kâinatı tedvir eden buyruk, onun işaretinden ibarettir. Onun azameti, Ölçüye, hesaba gelmeyen büyüklüğü, gözlere perde, onu görmeye muhkem hail olmuştur.

Bu hakikat ki sizi ve beni ve bütün mükevvenatı, içinden dışından sarmış, azametine müstağrak etmiştir, işte bu nihayetsiz büyüklük, onu gözlerden gizleyen perde olmuştur. Onu görmek isterseniz, aşkla başınızı yere koyun. Onu görmek için, gene onun aşkı nurundan gözlerinize fer, gönlünüze cevher isteyin. Suzişiniz beşeriyetin ari olan gömleğini yaksın, sizi asıl insanlığınıza kavuştursun.

Dünyaya üryan gelen insan, hakikatine da her şeyinden soyunduğu vakit varabilir.

Ömer’in gitgide heyecanlanması Hamza’yı telâşa düşürdü. Gerçi arabca söylediği için sözlerini hemen kimse anlamıyordu; fakat ne de olsa, sesinin samimî heyecanı, müselsel ve takıntısız bir ahenkle söylemesi, etraflarına oldukça kalabalık bir meraklı kitlesi toplamıştı. Hamza, tanınmaktan korkuyordu. Hem Ömer alenen onların akidelerini baltalıyan sözler söylüyordu. Öyle bir söyleyişle söylüyordu ki tamamen kendisinden insilah [Soyulma. Derisi yüzülme. Sıyrılıp çıkma. * Ayın sonu gelme. ] ediyor, derunî ve gizli bir âlemin kasırgalı esişlerinden haber getiriyordu. Fakat, Hamza’nın iki günlük dostu Ömer, ne kadar doğru söylüyordu. Hamza, da, Arabların taptıkları putları daima manasız bulur, bu müşahhus ve gayrı müşahhas mabudlara inanan halka, başka bir seyareden batan yabancı bir mahlûk gibi hayretle bakardı. Şu kadar var ki bu meseleyi ne fazla düşünmeye vakit bulabilmiş, ne de onu kendi kendine tebellür ettirecek selâhiyeti kendinde görebilmişti. Hamza’nın Ömer gibi bir dosta, dünya gecesini aydınlatacak bir meşaleli ele ne kadar ihtiyacı vardı. Hamza, şimdi, bu merd ve vefalı arkadaşı bulmasına vesile olan Firavuna adetâ minnetdar idi.

Hamza, yavaş yavaş Omer’in arkasını okşayarak :

—Haydi gidelim artık Ömer, geç oluyor. Yol uzak., dedi.

Ömer, dalgın dalgın Hamza’nın yüzüne bakıyordu. Gene adam tekrar etmeye mecbur oldu :

—Kalk dostum, haydi yürü.. Bizi aramaya çıkmalarını mı istiyorsun ?

Ömer kalktı, yolda tek tük konuşuyorlardı. Hamza,  kaybolmuş anasını bulan bir çocuk gibi Ömer’in refakatinden zevk duyuyordu. Açık ve doğru sözleriyle, maddî kıymetlerden müstağni Ömer., beşerî ihtiyaçların insanı sefilleştiren, küçülten çarpışmalarından kurtulmuş, hasılı unsurî zaafları yenmiş, İlâhî serhadde ayak basmış bir yoldaş…

—Fesliğene örselenmekten, öd ağacına ateşe düşmekten ne gam ? Bilâkis bu mihnet, onların güzel kokularının daha ziyade meydana çıkmasına bir vesiledir. Ömer de, esaretin işkenceli tazyıki altında, ruhunun güzel kokusunu Hamza’ya nefyetti. Çünkü bu ruh, aslında temiz ve güzel kokulu idi.

Gene hekim, bu düşüncelerin tevlid ettiği bir feveranla :

— Ömer, senin dünyada mislin yok, ne hoş, ne güzel bir adamsın sen,.. Dedi.

— Sus, sus Hamza.. Misilsiz olan, yalnız Allah Teâlâ’dır. Beni yaratan, benim gibi nicelerini yaratmaya muktedirdir.

—Hamza,  bil ki Yaradan’ın, sahranın kumlarından çok Ömerleri vardır. .

—Hem benim nemi methetmek istiyorsun ?

—Eğer şekil ve simamı methetmek istiyorsan, bu taravet,[ Tazelik. Körpelik. ] en çok ölünceye kadar sürer. Eğer sözlerimi methediyorsan, ölüm gelince bu da kalmaz. Fakat, bende Allah’ımın aşkını görüp onu methetmek istiyorsan, şehadetinde sadıksın; çünkü onun letafet ve taravetine halel gelmez, hiç bir suretle ona zeval ve kesafet yoktur; Çünkü o, odur.

— Vaz geçtim, vaz geçtim seni methetmiyorum. Gece oluyor biz hâlâ yollardayız, onu düşünelim. Hakikaten güneş çoktan kaybolmuş, çöllerin hisli ve mübhem gölgeleri içine dalıp gitmişti.

Günün son aydınlığı, gök yüzünde yeşilimsi bir renk halinde kalmıştı., Bu yeşil göğün kucakladığı şehre gittikçe yaklaşıyorlardı. Bu ışıklar Mısırın boydan boya uzanmış esmer, cazib vücuduna püskürülmüş benler gibi latâfet veriyordu.

Bu ziyadar noktalar, gök yüzünden gizlice kaçıp gelmiş korkak yıldızlara da benziyordu.

Saraya girdikleri zaman gece yarısı oluyordu. Hamza, yatmadan evvel, Meryem, için aldığı eşyaları birer birer eline alıp baktı, tekrar yerlerine koydu. Bunlar, alındığı gündenberi hep böyle okşanıyor, takdis olunuyordu.

Hamza, için Meryem’e aid olan her şey gibi, ona izafe ettiği bu ufacık tefecik şeyler de mukaddesdi…

Gene adam artık, sevgilisine kavuşacağı günün yaklaşmasıyla büsbütün müteheyyiçti… O kadar ki, hisleri ve dimağı, Meryem’den başka vadide işlememek,, ondan başka bir şey düşünmemek ısrarıyla âdeta muattal gibi idi… Bütün vücudu bu aşka teslim olmuş,, bütün varlığı bu sevdadan ibaret…

Öyle ya, şu anda onu yaşatan ne kalbi, ne dimağı ne de mürekkebatındaki unsurların itidali… Hamza’nın bütün havâsını bu aşk durdurmuş, öldürmüş.. Bu sâmit mezaristanda yalnız bir ses var ! Meryem’in sesi !

***

Hamza, ile Ömer’in Mısırdan hareketleri pek şaşaâlı merasimle yapıldı. Kafileleri, evvelkinden daha kalabalık, daha muazzamdı. Minnettar Firavun, Hamza’nın istirahatı için her şeyi düşünmüş, hiç bir külfeti esirgememişti.

Hareketlerinin ilk gününden itibaren yolculuk, evvelkinden çok kolaylıklı ilerliyor, adeta günler, yarı yarıya kısalmış gibi çabuk çabuk geçiyordu.

Bir an evvel Meryem’e kavuşmak arzusu ve Ömer’in can gibi yakın ve uyanık dostluğu, gönlü sahifalarının ateşin ifadesi, hep bunlar, Hamza’yı tervih ediyor, zorlukları duyurmuyordu.

Nil’i takiben Dimyata kadar olan yolculukları esnasında gördükleri bediî lâvhâlar ne hoştu. Artık on günden beri çölde idiler. Fakat Hamza,  vakit vakit arkada kalan o mebzul güzellikleri, biri ötekini unutturacak kadar sevimli tabiat sergilerini hatırlıyordu.

Sessiz, hatta nefessiz vadilere yayılmış sürülerin birbirine cevab veren melemeleri, çıngırak sesleri ne güzeldi! Onlar bu sürülere kaç defa tesadüf etmişlerdi. Bir keresinde bir yamaçtan aşağı doğru, iki sıralı inen koyunlar, akar su gibi vadide birleşerek bir hat teşkil etmiş ve her hareketleriyle bu hattın şeklini değiştirerek nihayet yeşilliklerin arasına dağılmışlardı.

Her taraf, güzel, güzeldi!

Belki de Hamza,  her adımı     ile Meryem’e biraz daha yaklaştığı için bütün güzergâhı       onun füsunuyla revnaklanmış olarak görüyordu.

Ömer, Nil boyu ne kadar güzeldi değil mi ?

—Herkesin ölümden sonra aradığı cennet, sanki onlardı.

—Hayır Hamza, hayır, ben sana cenneti iki kelime ile söyleyeyim: Cennet, gönül zevkidir. Bu zevke kavuşmuş olanlar, her yerde, her zaman cennettedirler. Cenneti bulmak için ölmeye hacet yok! Esasen onu burada bulamamış olanlar, öldükten sonra da bulamazlar.

—Beni korkutuyorsun Ömer…

—Hakikata müteallik sözler korkunç olamaz dostum.. her ne kadar düşündürücü iseler de, ümid ve tesellisi de içindedir. Hakikattan korkma Hamza,  zira yegâne fenalık görmeyeceğin dostun, hakikattir.

—Korkulacak şey nedir, bilir misin?

—Hakikati bilmemek ve yalnız cismin muktezasının zebunu olmaktır.

İki dostun daha fazla konuşmalarına vakit kalmadan, Hamza’ya, can sıkacak kadar ikram eden Amazise her zamanki teranesiyle yanlarına geldi.

—Hekim Haza, bir şey istiyor musunuz?

Firavunun memurları soluk almadan sıra sıra gelip Hamza’dan, bir arzusu olup olmadığını sorarlardı. Çöl ortasında sudan başka ne istenebilirdi? Onlar da bunu bilmekle beraber, Firavundan aldıkları şiddetli emrin tesirile böyle hareket etmiye mecbur oluyorlardı.

Hamza, her zamanki gibi Amazisi gönderdi. Fakat artık Ömerle de konuşmadılar.

Bir müddet sonra bir menzile gelmişlerdi. Herkes, istirahatin verdiği bir memnuniyet içinde neşeli idi. Birbirlerine yol hikâyeleri, tesadüf ettikleri garibeleri arılatıyorlardı.

O kadar acaib, yarı vahşî kabileler aracından geçmişlerdi ki, Hamza, hâlâ bu intihalardan kurtulamıyordu. Bilhassa kendi muhitlerinden, kendi yaşadıkları çevreden başka bir âlem olduğunu bilmeyen kabileler vardı. Bu, tabiatla göğüs göğüse yaşamaya alışmış ve tabiatlaşınış insanlar, bir insandan ziyade, şuursuz bir cismin insanlaşmaya özenişi gibi, Hamza’nın yadırgadığı garib ve basit hareketlerde bulunuyorlardı. En ehemmiyetsiz bir şeye karşı, fikrî seviyeleri hayret ve korku izhar ediyor, kendi aklî ölçüleriyle telif edemedikleri şeylerden şiddetle uzaklaşıyorlardı.

Hamza, bunlardan bazısına tahta kutu içinde şekerli buğday ikram etmişti. Fakat onlar, buğdayı avucunla verseydin yerdik, kutuda belki şeytan vardır. Diye kabul etmemişlerdi. Hamza, bu vakayı her hatırlayışında gülüyordu. Gene gülerek Ömer’e anlattı.

Gülme Hamza.. bu kara cehalet, insanların hemen her sınıfında türlü türlü şekillerde tezahür eder.

—Bu küçük misali, hayatın her safhasına tatbik edebiliriz.

—Meselâ, kendi gayesinin hakikattan uzak olan mahdud çemberi içine takılıp kalan her hangi medenî bir şehirlinin bunlardan mana itibarile ne farkı vardır ?

—Biri ibtidaî cehalet, diğeri medenî cehalet. Fakat netice aynı.

—Hattâ öyle akıllı geçinen kimseler vardır ki, onlara hakikatin parlak yüzünü ne kadar göstersen, ne kadar anlatsan, arlar gibi dururlar, fakat ne görür, ne de anlarlar. Belki, görüşlerinin kısalığından, en şaşaalı bedahati [Şanı, şerefi yüce, yüksek ve büyük olan.] bile tekzibe kalkışırlar. Fakat sen bunları mazur bil Hamza’!..

Zira kişi, cahili olduğu şeyin münkiri olmakla beraber, hakikati işitmek ve anlamak ta bir istidat meselesidir. Ruhları küçük olanlar kendileri büyük te olsalar bir şey anlayamazlar.

İzah et Ömer!

Yani demek istiyorum ki hayvanlık derecesinde olan kimselerin hisleri ve idrakleri kendilerine mahsus dairenin dışarısına çıkamaz. Bunlar hayvaniyet hududunda ilerisini görmeye muktedir olamazlar. Binaenaleyh, havas ve idrakleri mahsusat basamağından yukarı çıkmadığı için kalbleri cehil karanlığı ve şuursuzluk damgasile mühürlenmiştir de ondan…

Çalış Hamza,  her iki dünya için de çalış., cemiyetin ve ailenin saadetine çalışmak ta ibadettir. Çalış Hamza,  zira insanın kıymeti, çalışmanın derecesiyle mütenasibdir. Bak ben meselâ memleketin en çok iş yapan tacirlerinden biriydim; fakat bu sayım hiç te kendimi ıslah için olan sa’yime (çalışmama) ve kalb zevkime mani olmamıştır.  Sonra Yusuf un bir nefes boş vakti yoktur.

Amazis gene Hamza’yı meşgul etmek için geliyor ve onun gelişile de Ömer susuyor, Amaziz söylemiye başlıyor. Bilhassa o, çölün yakıcı havasile, deniz kıyılarının yosun kokulu tatlı serinliğini hasretle mukayese ediyor. Bu görüşe Hamza, da iştirak ediyordu.

Bu sahillerin güzelliği, işveli bir kızın şaşırtıcı, mebzul letafetiyle bezenmişti. Sanki bu fettan güzel, göz açıp kapayıncaya kadar bir libasını çıkarıp, bir başkasını giyerek mütemadiyen bezeniyor, kâh ise çırçıplak kalıyordu.

Şelale gibi yükselerek gelen dalgalar, bembeyaz köpüklerle döne döne sahile çarpıyordu. Nihayet en son mehtabsız gece, geminin Gaze limanına girdiği gece, sahilde yanan iki fenerin altın rengi akislerinin, gene bir başın iki tarafından düşen iki sırma örgü gibi sularda çalkalanışı ne güzeldi. Tabiat o gece, gizli bir uyku dalınıp gibi hülyalı ve meaİli.

—Gaze şehri, büyük küçük birçok ziyalı noktalarla nakışlanmış, zulmetleri bezeyen rusini bir ayin yapıyor gibi idi.

Sahilde, tek lük balıkçı sesleri işitiliyor, bu münferid sesler bile o muhteşem gecenin sükûnetini, tabiatı saran cerihasız sükûtu yer yer yırtıyor, hırpalıyordu.

Amazisin gevezeliğiyle Hamza, hakikaten dalmış, avunmuştu.

Hava bu gün rüzgârlı. Şugutuftan dışarı çıkamıyorlar. Bir aydan beri devam eden yolculukları, artık nihayete ermek üzere.. Hamza, mes’ut.. Çünkü ümid ve hülya içinde. Hattâ nereden bulduğu bilinmeyen bu müsbet hirslerinin tazyikiyle Ömer’e, çölde gördüğü o rüyayı bile anlattı.

Ömer rüyayı dinledi. Hamza’nın heyecanlı intizarına rağmen :

Bunun cevabını Yusuf söyleyebilir.. dedi ve başka bir söz ilâve etmedi.

Artık Hayreye varmak için üç saatlik bir mesafe vardı. Hamza’nın bir gün bir gecedir su içmek bile aklına gelmiyordu. Bir an, öyle bir hale geldi ki, şuurla his, irade ile muhakeme, mantıkla muvazene arasındaki bütün mevhum çizgiler silindi ve bunların hepsi birbirine karıştı. Hamza’nın varlığını yakıp yıkan bu ihtilâlde, Meryem, yegâne hayatdar ve mecruh olmamış varlık olarak kaldı.

Hamza’nın kervanı şehirden girerken, onları ilk gören bir atlı muhafız, Üçüncü Menzere müjde götürmek için bir duman parçası gibi uçup gitti.

Gene hekimin avdeti haberi, bir anda bütün şehire sirayet ederek halkı ayaklandırmıştı. Öyle ki Hamza,  saraya giden yolu, görülmemiş tezahürlerle geçti. Onun memlekete ayak basması, her fırsatta iyiliğini görmüş halkı, deniz gibi coşturup dalgalandırmıştı. Hamza, sağma soluna selâm veriyor, herkesle alâkadar oluyor, tanıdıklarını isimlerile çağırıyordu.

Sarayda kaldığı müddetçe halk onu meydanda beklediler ve nihayet aynı şiddetli nümayişlerle evine kadar takib ederek dağıldılar.

Hamza, büyük avluda attan indi. Kapı önüne biriken hizmetkârlar arasından koşa koşa geçerek Meryem’in dairesine girdi.

O da, herkes gibi Hamza’nın geldiğini duymuş, odasının kapısında her zamanki tebessümü ile, uzun beyaz elbisesinin içinde melek gibi masum, harikulade gözlerinin bütün safvetile Hamza’yı bekliyordu.

Fakat bu manalı yüzün ifadesinde, Hamza’nın beklediği hiç bir değişiklik, hiç bir tahassür ifadesi yoktu. Dört aylık fasılanın, taptığı bu yüze, eskisinden fazla bir tahassüs noktası bile zammetmemiş olduğunu gene adam dehşet içinde gördü. Halbuki bu seyahat kendisi için, ne mütehalik, ne hâr, ne vecidli bir devre olmuştu.

Meryem, Hamza’nın şaşkınlığını görerek, ona ellerini uzatmış, o da bu ellerle, bütün ihtisasına, bütün aşkına, bütün tuğyanına rağmen, bir dost, bir arkadaştan fazla bir hararetle musafaha etmeye cesaret edememişti.

Esasen Hamza’nın evvelce de Meryem’in gıyabında verdiği şiddet kararları, ona karşı daha cerbezeli, daha cüretli olmak niyetleri, bu büyük siyah gözlerin kudreti ateşi ile derhal eriyip, bütün kararını önüne katarak sürüp götürmez miydi ?

işte aynı sahneler tekrar başlıyordu. Bunda hayret edilecek ne vardı ? Hamza, neden ümidlere kapılmış, ve bu ümidleri hangi menbadan bulmuştu? Meryem’in hislerinde kendi lehine bir cereyan başladığını ona kim fısıldamıştı? Bilâkis, gördüğü rüya, gayb âleminin bu hazin ihtarı bile, bu ümidlerin üstüne gaibane bir sille gibi düştüğü halde, o gene, herşeyi anlamamazlıktan gelerek, marazîleşmiş ümidlerini körü körüne takviye etmişti.

Hamza’nın hasta haleti ruhiyesi, bu noktaya gelince birden aksıyor, ileri gitmiyordu.

Hamza, ile Meryem, karşı karşıya, yollardan, Mısırdan, Firavundan, Ömerden, hasılı bütün seyahat intihalarının hulâsasından sathî bir şekilde konuştular. Bu tafsilat bittikten sonra, aralarında konuşacak mevzu da bitmişti. O zaman Hamza,  ruhî bir buhranla, yeisini ve ümidsizliğıni hulâsa eden bir cümleyi saklayamayarak :

Sıkıldın mı Meryem, gideyim mi ? Diye sordu.

Ne olurdu gene kız hislerini biraz, nikahlamasını bilseydi.. Halbuki açık ve dürüst cevab verdi:

Darılma Hamza.. Zaman olur ki ben kendi mevcudiyetime bile tahammül edemem; kendimden bile sıkılırım!

Hamza,  dört ay kâh ümid, kâh fütur, kâh hasret ve çaresizliklede çok ıstırab çekti. Fakat bu dakikadaki elemi, ömrünün hiç bir ıztırab günüyle mukayese edilecek gibi değildi. Bu dakikadaki elemini ölçecek bir ölçü olamazdı. Arkada kalan dört aylık hasret günleri, ona şimdi daha ehven, daha müsaadekâr geliyordu. Zira onlarda, biraz olsun ümid, biraz teselli kokusu vardı. Şimdi ise bu hülya, hayalî bir sur’a ile dağılıp boşluklara karışmıştı.

Fakat Hamza,  buna rağmen gene ricat kapısı aradı. Gene Meryem’den uzaklaşmak için kendinde kuvvet bulamadı. Zillet, tahkir, meskenet, gözyaşı, onu terketmekten daha kolaydı.

Hamza söz anlamayan gönlünün mukavemet kırıcı ikramına, bu sefer de karşı koyamadı. Kendini cereyana bırakmaya karar vererek Meryem’e cevab vermedi ve bu suretle, korkunç bir mahiyet almak istidadım gösteren bahiste devam etmedi.

Yalnız Hamza, bütün kuvvetini derleyek:

Meryem, ister misin demin söylediğim Ömer’in aşiretine gidelim ?

—Ebüşşettar aşireti şehrin hemen dışındadır. Ben bu aşiret reisini görmeği çok merak ediyorum. Sen de vakit geçirmiş olursun dedi..

Peki, Hamza,  gidelim.

Ben şimdi gidip amcamı ziyaret edeyim. O vakite kadar hazırlan, beraber çıkarız.

 ÜÇÜNCÜ KISIM

Yusuf’un evini uzaktan görmek, Hamza’ya helecan vermişti. Burası bir katlı, üç odadan ibaret küçük bir evdi. Binanın üstünde geniş bir sütun vardı. Hamza’ya bu ev, kendilerinin her biri birer saraya benzeyen kâşaneleri yanında pek mütevazı, pek sade göründü.

Meryem, de müphem bir heyecan hissediyordu. Bu aşirete ilk gelişi idi. Belki de bu yabancı muhitte, tanımadığı kimseler arasında sıkılacaktı. Fakat hem Hamza’nın arzusunu yerine getirmek, hem de onunla baş başa kalmamak için bu ziyareti kabule mecbur olmuştu.

Ömer onları kapıda karşıladı. Meryem, bu yanık yüzlü, muntazam beyaz dişli adamın yüzündeki itimad ve kalb rahatı veren manaya bakarak bir az ferahladı. Ömer onları, kırk yıllık bir dost gibi tehassürle [ hasret çekmek, elde edilmesi istenen ve ele geçirilemeyen şeye üzülmek, kalben ve ruhen hissetmek] selâmladı.

— Hoş geldiniz aziz misafirler… Gözüm yollarda idi. Meğerse sana ne kadar alışmışım Hamza…

Ömer, Meryem’e de Hamza, gibi ismile hitab ederek selâmladı. Kızın bir az mütehayyir [Şaşmış, hayrette kalmış. ]ve yadırgayan bakışlarını görünce, yarı ciddî, yarı lâtife İzahat vermeye mecbur oldu :

— Sanki bu memlekette Meryem’i kim tanımaz ki ben bilmeyeyim ? Hem, yolculuğumuz esnasında Hamza’dan, gündüzleri terane, geceleri ninni yerine hep bu ismi dinledim durdum. Yalnız Meryem, bizi bilmez! diye gülümseyerek, yol göstermek için önden yürümeye başladı. Hamza, ile Meryem, de onu takib ettiler.

Hep beraber, ceylan ve keçi derisiyle döşenmiş uzunca bir dehlizden geçerek, sağda, bahçeye bakan bir odanın aralık kapısının önünde durdular. Ömer içeri seslendi :

— Gelelim mi Sidi ? İki kıymetli misafir geldi.

Bu sualin cevabını, içerden bir el filen verdi. Yusuf kapıyı açmış, onları ayakta bekliyordu.

Bir nefeslik bir zaman, Hamza, da, Meryem, de kapının eşiğinde kaldılar.

Hamza’nın gözleri, Yusuf’un musafaha için kendisine uzattığı ele takılıp kalmıştı. O, bu eli tanıyordu.

— Ömer’in dostları, ocağımızı şereflendirdiniz, buyurun…

Hamza, bu sesi de tanıyordu.

Bu el ona, rüyasında ayın koynundaki yıldızı gösteren eldi. Bu ses te “işte sevgilin,, diye o işareti tekid eden sesti.

Hamza, ne yanılıyor, ne de evhama kapılıyordu. Yusuf’un eli, o elin kendisi idi. Hamza’nın hükmü o kadar kat’î idi ki, bu hususta ufak bir şüphe ve tereddüd bile geçirmedi. Yalnız onu düşündüren, bu elin sahibine, çölde soramadığı suali hemen sorup soramamak Meryem’in sevgilisi kimdir? Diye Yusuf’un malûmatına müracaat edip etmemekti. Kimsenin bilmediği bu sırrı, onun bildiğinde Hamza, şüphe etmiyordu. Sahrada o semavî hadiseyi işaret eden elin sahibi, mutlaka Meryem’in sevgilisini, Hamza’nın rakibinin kim olduğunu biliyordu. Esasen Ömer de bu rüya hakkında söz söylemeği Yusuf’a bırakmamış mıydı ?

Fakat yazık ki gene adam, kalbini sıkıştıran bu tecessüsü yenmeye mecburdu. Hiç bu kadar sırasız, bu kadar damdan düşme sual sorulur muydu?

Yusuf cevabiyle Hamza’nın tecessüsünü tatmin edecek olsa bile, daha ilk telâkide böyle bir şeyi sormak pek abes olurdu.

Hamza,  Yusuf’un başlı başına bir âlem olan ellerine tekrar baktı. Zaten o geceden beri, bunları asla unutmamış, hayır unutamamış, onlar kendilerini unutturmamışlardı. Bunlar hakikaten, dertleşilecek, söz söylenecek, hitab edilecek birer varlıktılar.

Hamza, bu tereddüd ve şaşkınlık anını geçirinceye kadar, Yusuf’un eli musafaha için onu bekledi.

Meryem, Hamza’nın bu duruşunun ve ruhî bir buhran geçirdiğinin farkında olmadı. Zira o da, anlaşılmaz bir saikle sersemlemiş gibi idi.

Hamza, Yusuf’la selâmlaştıktan sonra, ancak başını kaldırıp bu asîl çehrede İlâhî bir tuhfe [Hediye, armağan ]gibi çakan manaya, baktı.

Yusuf, Ömer’in bir buçuk aylık arkadaşlığı esnasında her vesile ile andığı Yusuf, demek ki, bir bakışla gönülde mahşerî bir telâş uyandıran, varlığı muzmahil [Çökmüş. Darmadağın olmuş. Perişan olmuş. ] eden, tefekkürü kabzeden bu harika idi!

Hamza,  Ömer’in Yusuf hakkında söylediği sözleri, Yusuf’a nazaran sönük, hatta yavan buldu. Fakat Ömer’in de hakkı vardı. Yusuf, anlatılmaktan balater [Pek yüksek, daha yüksek ] bir mucize idi.

Ömer’in aylardan beri Hamza’ya aşılamaya uğraştığı ilahî mefkure, bu gözlerin bir tek başında hülasa edilmişti.

Yusuf’un geniş omuzlarını ortasında yükselen başı, hilkatin esrariyle yüklüydü. Bakışları, insana bir lâhzada hudutsuz bir vüs’atın kapılarını açarak sonsuz, derin bir âleme götürüyordu. Kaşlarının ortasında, tesbit olmuş bir şimşek remzi gibi, iki münkesir hattan mürekkeb derin bir çizgi vardı. Sanki bu harikulâde çehrenin bütün esrarı bu kati hattâ toplanmış, istediğine esrarını gammazlıyor, istemediğinden de saklıyordu.

Yusuf’un sesi Hamza’nın düşüncelerini tatil etti :

— Ömer’i ne kadar memnun etmişsiniz. Onun gibi ben de sizi tehassürle bekliyordum.

— Ziyaretiniz için ne kadar geç kalmış olduduğumu şimdi anlıyorum Sidi. Sizi Mısırda tanımak, benim için yüz kızartıcı bir keyfiyettir. Bu mülâkat senelerce evvel de olabilirdi. Geçmiş zamanıma acıyorum..

— Her şey için merhûn bir vakit vardır ve o şeyin vukuu, bu mukadder zamanın gelmesine bağlıdır. Danenin başak olması, bir muayyen zamanın safahatına tabi olduğu gibi, insan da vaki olacak şeyler vukuu anına kadar böylece, zamanın tekallübatına [Bir halden başka bir hale değişmek. ] maruzdur.

Sonra, geçmiş zamana acımak, onunla mukayyed olmak, vakit ziyamdan başka bir şey değildir. Geçmiş de, gelecek de insanın malı olamaz, ancak yaşanan ânın faydalı geçirmenin çarelerini aramak lâzımdır. Çünkü, geçmiş te, gelecek te, halin içindedir.

Yusuf sözünü tamamlar tamamlamaz Ömer, Hamza’nın Yusuf için Mısırdan kendi eliyle aldığı murassa kılıcı getirdi :

Hamza, bunu mısırdan senin için almıştı Sidi! dedi. Yusuf’un yüzünde ince ve manalı bir tebessüm dolaştı.:

Bana en güzel ve en kıymetli hediye, Ömer’in vücududur. Madem ki onu getirdiniz, ikinci bir hediyeye ne lüzum vardı ? Maamafih beni hatırladığınıza teşekkür ederim.

Bu küçük hediye, ziyarete bir vesiledir Sidi !

Ziyarete vesile ve sebeb, sevgidir. Asıl bahane ve vesile, ondan ibarettir. Muhabbeti olanın eli boş olamaz. Zira sevgi, sebebin, vesilenin kendisidir Hamza…

— Fakat bu kılıç, aynı zamanda düşmanlarınıza karşı iyi bir silâh ta olabilir diye düşünmüştüm.

—Benim düşmanım yoktur ki Hamza. hem ben hiç silâh taşımam. Çünkü muhafız hakikatta tedbir değil, takdirdir. Maamafih kul tedbir eder Hâlık takdir eder ve ancak olan, onun istediğidir. Farzet ki sahranın bütün kumları düşmanım olmuş, o, istemedikçe, hiç biri bir zarar yapamaz, zira mahlûk, Yaradan’ın bu cihan meydanındaki tasarrufunun bir âletidir. Emri veren Hâlıktır. Bu emri tatbik eden, file getiren âlet de insandır.

Ömer de daha Mısırda iken Hamza’ya böyle söylemişti. Yusuf ise aynı umdeyi çok keskin ve parlak bir talâkatla müdafaa ediyordu.

—Yaradan, filiyle, kavliyle, gizli ve aşikâr tasarrufuyla insandan zuhur etmiştir. Binaenaleyh Yaradan’ın gazabı da, ihsanı da, insanlara gene insanlar vasıtasıyla gelir.

—İşte insan, Yaradan’ın olan bu tasarrufu kendinden bildiği için cahildir. Hâlbuki bu tasarruf, onda emanet ve ariyettir. Bir gün olup Yaradan bunu o kimseden alınca ne tasarruf kalır, ne de vücud… İnsan, fiilin, kavlin ve tasarrufun hep Ondan olduğunu bildiği vakit Yaradan’ı bilmiş olur.

—Yani, kendi vücudunun hakikatta bir vasıta olduğunu bilen, Yaradan’ın varlığını bilmiş olur. İşte insan bu bilgiyi iktisab etmek için yaratılmıştır.

Bu bahis uzundur. Zira hilkat sırrının esaslı bir direğidir. Kısmet olursa daha geniş bir zamanda konuşuruz.

Yusuf, düşünceye dalan Hamza’yı tabiî hailine çekmek, hem de hediyesinin reddedilmiş olmadığını bildirmek için :

Hekim Hamza.. Bu kılıç benim için hususî bir kıymeti haiz olacaktır. Zira o, sizin gibi varlığı aranan bir dostun buraya ilk gelişinin hatırasıdır.

Ömer al onu, duvara, tam karşıma as! dedi.

Yusuf’un söz söyleyişi harikulâde ahenkli idi. Bir çok hükümdarlar görmüş, resmî, gayrı resmî şahsiyetlerle karşılaşmış, daima büyüklerin meclislerinde yaşamış, hasılı gün görmüş Hamza,  bu sapsade kıyafetli, mütevazı samimî, fakat rabbanî kudretle heybetlenmiş bir aşiret reisinin karşısında titriyordu.

Yusuf konuşurken karşısındakinin hislerinin inbisat etmemesi, ruhunda baş döndürücü bir tegayyür hasıl olmaması imkânsızdı.

Hamza, da, Meryem, de, hemen hiç konuşmadan bu sesin, sözlerin manasına göre büründüğü ahengi, semavî bir nağme gibi dinlediler. Hamza,  bu sesin kudretli akışı karşısında, kalbinde dalgalanan, rakibim kimdir, sualinin med cezirini bile hissetmemeye başladı. Yusuf artık hafif mevzulardan konuşuyor, bilhassa Meyillini hikâyeleri anlatıyordu. Onun neş’esi de ciddiyeti kadar cazibdi

Meryem, Yusuf’u yandan görüyor, bu yüze, ezelî bir bilmeceyi, kimsenin çözemediği bir muammayı halledecekmiş gibi bakıyor, hiç bir hareketini gözden kaçırmıyordu.

Yusuf’un bakışları, fasılasız zıya huzmeleri döken bir menşur gibi, endaze ve hesabı gelmeyen bir kuvvetle karşısındakilerin mevcudiyetlerine bol ve nihayetsiz zevk dalgaları döküyordu. Bu ziyafetten Meryem, de hisselenmişti; hattâ o, bu meclisin en sâmit, fakat en aşırı zevkine batmakla teferrüd eden tek varlığı olmuştu. Öyle ki genç kız, bir göz açıp kapama müddetinde, sanki bütün kâinatı dolaşmış kadar mütehayyirdi.

Meryem, Yusuf’un sözlerini, muhayyelesinin tebellür etmiş hakikî nüshası gibi dinliyordu. Meryem’in arayıp bulamadığı hakikat ve birlikten, salâhiyetle bahseden Yusuf, genç kızın tecessüd etmiş mefkuresi idi.

Bir aralık Yusuf yüzünü Meryem’e çevirdi :

Aşiretimizi ilk ziyaretiniz değil ini Meryem, ? dedi. Konuşurken bakışları birbirine değmişti. Nazarların bu çarpışması Meryem’i zeminden semavata, oradan gene şiddetle zemine attı. Kız sadece:

Evet Sidi..

Diyerek başını ihtiyarsız bir hareketle pencereye çevirdi.

Hamza,  dünya içinde dünya olduğunu, ancak masallarda işitilen bir hurafe zannederdi. Fakat bunun bir hakikat olduğunu, şimdi anlayordu.

Beşerî zaaflar ve ihtirasların çarpışmalıyla donmuş hisleri, Yusuf’un harareti ile nasıl gevşemiş ve onu bir su damlası gibi berkî bir süratla, bu, dünya içindeki kalb dünyasının gizli asumanına çekmişti. Bir aralık gözü Meryem’e ilişti. Onun da yüzünde zevkten örülmüş kesif bir nikab vardı.

Hamza, Yusuf’a dönerek:

Sizinle olmak, cennette olmaktan daha güzel! Fakat artık bize müsaade adin de gidelim. Gece sarayda bulunacağız! dedi.

Meryem, bu söze karşı, ilk defa tazallümkâr, Hamza’ya baktı. Yüzünü, tatlı bir nefes gibi kucaklayan zevk hatları silindi ve bu güzel çehre hüzünle doldu. Hamza, bu ikinci menfi nikabı da kızın yüzünde görmüştü.

Fakat o, ilk defa sevdiğine sözünü geçirmekten zevk alan bir zaferle, kızın yalvaran bakışlarını görmemezlikten gelerek ayağa kalktı; onun kendisini takib eden ayak seslerini, aşk uyandıran bir manayı dinler gibi alâka ile dinleyerek yürüdü.

Biraz evvel, aynı yollardan Ebüşşattar aşiretine doğru gelirken, sıkılacağını düşünen Meryem’i, şu kısacık zaman fasılası, şimdi oradan ayrılmaktan mütevellid garib bir hüzne bırakmıştı.

Eve gelip saraya yetişmek için acele acele elbise değiştirirken, orada geçireceği gecenin ağırlığını düşünerek şimdiden yorulmaya başlamıştı. Bereket versin ki sarayda merasim ve ziyafet yapılmayacaktı. Hükümdarın kızı Kamer sultanın ölümü, bir zaman için olsun eğlenceleri tatil ettirmişti.

Meryem, kumral saçlarını telaşla örerken, bir taraftan da, Kamerin vasiyetini yerine getirmekle mükellef olduğunu düşünüyordu.

Bu güzel kız, ölümünden bir kaç gün evvel Meryem’i çağırtmış, elini kendi ateşli avuçları içinde sımsıkı tutarak:

Sen dünyanın en bahtlı kadınısın!. Diye ağlamış, ağlamıştı. Kamerin o zamana kadar kimseye söylemediği sırrını, Meryem, kadınlık hissinin intikal kabiliyeti ile bu tek cümleden anlamış ve ölüm halinde yatan bu kızı teselli etmek, ona sevdiği adamı bulup getirmek, kendi elile vermek saadetinden mahrum olduğu için çaresizlikten gelen bir yese düşmüştü. Uzun zamandan beri hasta olan Kamer, demek ki Hamza, için Ölüyordu. Hem de büyük bir duygu asaleti göstererek bunun kimseye söylememişti.

Meryem, Kamerin derdini öğrenmekten mütevellid melâlli hislerinin gözlerinde toplanan samimî ifadesile gene sultana baktı. Hastalığın kavurduğu bu yüz ne saftı. Marazî bir hassasiyetle duygu âlemi genişlemiş olan Kamer, Meryem’in yüzündeki bu müşfik ifadeden kuvvet alarak:

Gelir gelmez ona söyle, beni arasıra hatırlasın!

Dedi.

Bu gönül faciasından acaba Hamza’nın haberi yok muydu? Fakat sevilen insan, ne kadar lakayd da olsa, bunu bilmemesi imkânsızdı. O halde Hamza,  neden bu güzel ve temiz kızı bile bile ölüme sürüklemişti?

Kamere acıyıp Hamza’ya töhmet koyan Meryem, gönül gaddarlığında kendisinin yüz Hamza’yı geçtiğini hatırına getirmiyordu.

Artık Hamza, gelmişti. Binaenaleyh Kamerin vasiyetini yerine getirmek zamanı da gelmişti.

Meryem, cariyeye seslendi:

Sidi’ye hazır olduğumu söyle!

Haber gittikten bir an sonra Hamza, geldi, fakat kapıda durdu, içeri girmedi.

Hamza,  saraya gitmeden evvel sana söyleyeceğim var. İstersen şimdi, istersen giderken, yolda söyleyeyim.

Söyle Meryem, dinliyorum.

Kamer Sultanın ölümünü işittin mi?

Evet biçare kız !

Geç acıyorsun !

Ne yapmalıydım?

Aşkına mukabele ve hürmet etmeliydin.

Hürmet ettim. Fakat elimden ne gelirdi onu sevmedim ki mukabele edeyim? Sevilmeyen kimsenin aşkına mukabele edilebilir mi Meryem, ?

Hamza, bu son suali, hırçın bir kuvvet ve sevgilisinin bu sitemkâr suali hak etmiş olmasının verdiği hınçla sormuştu.

Meryem, böyle bir sorguya çığır açtığı için kendini suçlu buldu. Hamza, doğru söylüyordu. Kendi de bu zavallı adamın aşkına hürmet ediyor, fakat mukabele edebiliyor muydu ? O halde yapamadığı ve yapamayacağı şeyi, bir başkasından nasıl ve ne hakla isteyebiliyordu ?

Hamza müteheyyiçti. Sualinin, sevgilisini mahcub eden ağırlığı, ona, zafer zevki vermişti. Gene kızın pembeleşmiş lâtif yüzüne hasretle çılgın gibi baktı. Fakat her bir hissin fevkinde olan aşk, gene adamı, Meryem’e karşı kazandığı şu zaferden de gâm aldırmadı. Sevgilisini üzmüş olmak, onu şiddetle pişman etmişti. Meryem’in bir nefeslik istirahati için, kabil olsa, bin yıllık zahmete katlanırdı. Müşkül bir vaziyete düşen kızı kurtarmak için en iyi çare bahsi kapatmak.

Gidelim artık geç oluyor. Dedi.

Gideriz, yalnız sözümü tamamlamadım.

Kamer sultan, sana söylemem için bana bir söz emanet etti : Gelir gelmez ona söyle, arasıra beni hatırlasın, dedi.

Hamza, ihtiyarsız olarak acı acı güldü :

Öyle amma, bu anışım, bir hasret zedenin vasiyetini tutmak ve aşkına hürmet etmekten başka bir şey olmayacaktır, bu anışta derunî bir alâkanın ibramı olamaz ki.. Fakat mademki onun arzusuna senin dudakların tercüman oldu, bunu senin emrin telakki ederek yerine getireceğimden şüphe etme!

Bir gönlün iki sahibi olmaz Meryem. Beni bu hususta mazur göreceğini biliyorum. Hem bu bahsi burada bırakalım, yeter artık. Zaten Meryem, de bunu istiyordu.

Hamza’nın avdetini geç haber alanlar kapının Önüne toplanmışlardı. Türlü türlü sözlerle etraflarını saran bir kalabalığın ortasında saraya kadar gittiler.

***

Yusuf gerçi Ebüşşettar kabilesinin reisi idi. Fakat civarda bulunan bütün kabilelerin sevgi noktası idi. Onun mesaisi, umumî ve ahenkdâr, ahlak sağlamlığı üzerine kurulmuş bir hayatın teminine matuftu. Muhitine ihtiraslardan uzak, temiz, örselenmemiş yekpare bir sükûn âlemi tesis etmişti.

Yusuf’un dostluğunun en değerli bir sermaye olduğunu, bütün yakınları tadarak öğrenmişlerdi. Onun sevgisi, kaç kişiyi melûf  [Alışmış, huy edinmiş. ]oldukları fenalıklardan kurtarmış, onun müdahalesi, birbirinin kanma susamış mütehevvirlerin [Hiddet ve kızgınlıkla neticeyi düşünmeden saldıran. ]  ellerinden hançerlerini düşürmüştür. Ondan gelen bir haber, bir selâm birçok kimseleri, doğru yola delâlet eden bir rehber olmuştur. Çürümek üzere olan kalpler, onun sevgisiyle hayat bulmuş, dirilmiştir.

Birbirleriyle döğüşe döğüşe gelenler, bu sulh ve asayiş ocağından, iki candan dost olarak el ele çıkarlardı.

Bundan başka, Yusuf’un malen hayırhâh olduğu kimselerin sayısını da kimse bilmezdi. Yusuf’a babası Malik bin Halim’den büyük bir servet kalmıştı; fakat o, babası gibi debdebeli yaşamaktan hoşlanmadığı için, istediği gibi muhitine yardım ederdi. Malik bin Halim, malî vaziyetinin müsaadesinden istifade ederek oğlu için her taraftan hocalar getirterek tahsiline ehemmiyet vermiş ve bu bilgisini takviye etmesi için onu, uzun seneler komşu memleketlere göndermiştir.

Yusuf daha pek gene yaşında iken, beyaz sakallı adamlar ondan akıl danışmaya gelirlerdi. Hatta Kocalarından biri: Sen mi benim hocamsın, yoksa ben mi senin hocanım aklım ermiyor, derdi. Malik bin Halim mağrur ve ağır başlı bir adamdı, fakat o da gene oğlunun hayranı olmaktan ve için için onu takdir etmekten kendini kurtarmazdı.

Babasının ölümünden sonra Yusuf aşirete reis olmuş, fakat hayatını daha sadeleştirmiş, daha basit şeraite bağlamıştı. Civar aşiretlerin reisleri muntazam günlerde Yusuf’un evinde toplanırlar, kabilelerinin ticarî, ictimaî, bilhassa ahlâkî ve edebî cereyanları hakkındaki müzakerelerden sonra, hükümdara bu müzakerelerin hülâsasını bildirmek için içlerinden birini gönderirlerdi.

Yusuf’un aşireti, bilhassa şiir ve fesahatta çok ilerlemişti. Yusuf nazariyatcı değildi. Takrir ve telkin ettiği esasları, daima canlı misallerle izah eder, bilhassa şahsında tatbik ve filen tahkik etmemiş olduğu umdeleri kimseye tavsiye etmezdi.

Ebüşşettar aşireti, Hayrenin kalbiydi. Bu aşirette, Yusuf’u müteaddid seyahatleri esnasında takib etmiş yabancıların sayısı da mühim bir yekûn teşkil ederdi. Bunlardan biri, Yesribli Halil’di. Yusuf’u takib etmek için anasının babasının, hatta Yusuf’un mümanaatını [engel olmak. ]  kırarak, Yesrib’den kalkan kervana gizlice iltihak etmiş, o zamandan beri Hayre’de yerleşip kalmıştı. Halil, lâübali tavırlı, sözlerini düşünmeden söyleyen temiz yürekli bir adamdı. Konuşurken kavga eder gibi bağırması, zorba ve teklifsiz halleri, hoşa giden hususiyetlerindendi. Yusuf’la ekseriya pencereden konuşur, sözünü daima telâşlı ve yüksek sesle söylerdi. Hemen bütün üzüntüsünü, çok sevdiği karısı ile, üç çocuğunun hastalıkları teşkil ederdi.

Yusuf, zevcesi Ummül Bedr, kölesi Mahbub ve Mahbubun karısı Sude ile otururdu. Yusuf’un, Billi diye çağırdığı zevcesi Ummül Bedr, aynı zamanda akrabası idi. Yusuf, bu saf ve güler yüzlü ve çocuk ruhlu kadınla, çocukluk refakatinin merbutiyeti, temiz kalbinin durgun ve teressübsüz [Dibe çökmek. Tortulanmak, ayrılmak. Durulmak. Süzülmek. ]safiyeti için evlenmişti. Ummül Bedr güzeldi de.. Fakat Yusuf kendi taşkın aşkının cevabını bu sade ruhta bulamayacağını bildiği için zevcesini olduğu gibi kabul etmiş, onun için Ummül Bedr daima kaygusuz, neşeli ve telâşsız bir ömürle mesud olmuştur.

Yusuf’la aynı çatı altında yaşayanlardan biri de Mahbub’dur. Bu gene adama kim, köle, derse Yusuf’un canı sıkılır, o yüz kere azadlıdır, derdi. Yusuf ona arazi ve ev bağışlayarak azad etmiş ve evlendirmişti. Fakat Mabbub, Yusuf’un yanında kalmayı azadlığa ihtiyar ederek karısıyla beraber bu çatının altında yerleşmişti. Mahbub, küçük bir çocuğun anasına karşı mecbul [Yaratılmış. Yaratılışında bir hâl veya sıfat bulunan ] olduğu zaaflarla Yusuf’a düşkündü.

Gerçi Mahbub da bir insandı, fakat masum va müşfik mizacı, dost, dürüst, namuskâr hareketleri, onu şayanı hayret bir itimadın sahibi etmişti. Her muhite intibak eder, kimseyi fena bilmez, dost, düşman diye iki ayrı mefhum tanımazdı. Onun, hakikatta Yusuf’tan başka arzusu, ondan başka vücudu yoktu.

Gece gündüz onun arzularına karşı uyanık ve fevkalbeşer bir hassasiyetle nigehbandı.[ Gözcü, gözetici, bekçi.]

Mahbubun yegâne zaafı, gezmek, eğlenmek, bilmediği yerleri görmekti. Her eğlence meclisine Yusuf onu gönderir, bir şenlik, bir düğün ihtimali konuşulurken “Mahbubu da unutmayın !„ derdi.

Mahbubun karısı Sude, Ömer’in kızıdır. Yusuf bu kızdaki İnsanî hislerin şayanı hayret tekâmülünü takdir ettiği için onu çok sevdiği Mahbub’la evlendirmişti.

Fakat Sude de bu fazileti Yusuf’un terbiyesinden bulmuş, onun telkin ettiği, mahlûkata şefkat düsturunu kendi kabiliyetiyle karıştırarak, mükemmel bir insan numunesi olarak meydana gelmişti.

Sude Yusuf’tan ne öğrendiyse, onu eksiksiz olarak tatbik ederdi. Hastalara, çocuklara, garib ve muhtaçlara, hâsılı kendinden yardım ve şefkat isteyen her mahlûka, gaibane bir vecd ile atılır, kudretini son damlasına kadar harcardı.

Sude, kimseden minnet ve karşılık beklemez, ondan yardım ve iyilik görenler, asla minnet ve şükran yükleriyle mahcub olup ezilmezlerdi.

Sude, sanki dünyaya Allah Teâlâ’nın rahmet ve rikkatinden gönderilmiş bir mahlûktu. Kalbi, bu cihanın bütün ıztırabını ve feryadlarını içine almak isterdi. Aleme bir muamma olan gönlü Yusuf’un ayaklan uçundaydı., zira Sude Yusuf’u, kendini bile dehşete veren yenilmez bir aşkla sever, fakat bu sevdasını, âlemden sakladığı kadar Yusuf’tanda gizlerdi. Sude gönlünü ve aşkını da başkalarının sinelerinde yaşatırdı.

Ömer’in kızı Sude, işte böyle, hislerine hükmedebilen feragat ve fedakârlık timsali bir kadındı.

Yusuf’un dostluğu ve sevgisi halkasında, daha nice Sudeler, Ömerler, Mahbublar vardı ki, o, her birini bir fazilet ve ahlâk abidesi olarak işlemiş, yetiştirmiş, hilkatin sinesine birer şaheser olarak hediye etmişti. Bunların her biri, kıymette, fazilet ve kemalde, yüzlerce insana bedel kimselerdi.

Gene kız, gördüğü andan Beri bir lâhza karşısından eksilmeyen bu bakışlardan korkarak gözlerini yumuyor, fakat gözleri kapalı iken Yusuf’un gözlerini daha sarahatle görüyordu. Meryem, ne yapdıysa bu bakışların tesirinden kurtulamadı.

Yusuf’un “aşiretimize hu ilk gelişiniz değil mi Meryem? derken, bakışlarının kendi gözlerine bir an değip kaçan ateşi, hâlâ gönlünde, hâlâ değdiği yerde müstakardı.

Bakış, insana bilmediğini öğretir, bildiklerini de unuttururmuş. Meryem, de yeni bir şey öğrenmiş ve pek çok şeyler unutmuştu. Belki de bu unutulanlar kafilesinde, bizzat kendi de vardı.

Meryem, yeni bir şey öğrenmişti, bu muhakkaktı. Fakat öğrendiği şeyin mahiyetini bilmiyordu.

Gene kız o gece ağladı. Fakat o, bu gözyaşlarının da mahiyetinden habersizdi.

***

Hamza, Ömer’i akşam yemeğine çağırmıştı. Fakat kendisi, Hükümdarın gösterdiği bir lüzum üzerine sarayda kalmaya mecbur olduğu için, misafiri ağırlamak işi Meryem’e kaldı… Meryem’le Ömer, zaten ahbab olmuşlardı. Ömer’in görüşüne nazaran Meryem, hakikatin güzel yüzü saklanmayacak ateşîn bir kabiliyetti. Gerçi Ömer Hamza’da da mâna yakınlığı görerek, esarette taş kırarken ona munis olmuş, bir cinsiyet ibramiyle [Israrla rica etmek. Usandırıncaya kadar üzerine düşmek. * Usandırmak, yıldırmak. * İpi sağlam bükmek. * Muhkem kılmak. ] gönlünü açmıştı fakat bu cinsiyet ve mana bilişikliği Meryem’de, olanca vuzhile kendini gösteriyordu.

Meryem, bugün Ömer’in Yusuf tan bahsetmesini istiyor fakat heyecandan buna nasıl bir girizgâh bulacağını bilmiyordu. Nihayet:

Yusuf niçin gelmedi Ömer? Dedi.

Fakat bu tepeden inme sualini kendi de beğenmedi.

Şu kadar var ki Ömer sözün şeklinden ziyade, ifade edilmek istenen manasına ehemmiyet verdiği için Meryem’in sualini yadırgamadı. Ömer için Yusuf’u söyleınek zaten bir ihtiyaçtı. Bu sorgu onu canlandırdı.

Meşgul de ondan, Meryem, her ağlayanın gözünün yaşı onu gider. Aşiret gaileleri ondu, şahsi müracaatların tatmini onda.. Boy vakitleri de tefekkürle geçer. Sunu onu nasıl anlatabilirim ki, Yusuf’un gönlü, ezelî aşk ateşinin ocağıdır. Onu bilmek ve söylemek, yalçın zirveleri aşmaktan, daha güçtür.

Yusuf bizden bir şey beklemez ve istemez; zira onun hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. O yalnız, telkin ettiği hakikat umdelerinin nemalanmış, sümbülelerini devşirmekle zevklenir. O, ya istifade etmeliyim, yahut da ettirmeliyim” der.

Yusuf’un manasız meşgaleleri ve zevkleri yoktur.

Maamafıh Meryem, onun, şu izah ettiğim büyüklüklerinin fevkinde, aklın uzanamadığı mestur bir veçhesi vardır ki onu bilmek için Yusuf olmak lâzımdır.

Yusuf daima tahassür içindedir, fakat hasreti kimedir, bu bilinmez. Ona âşık derler; fakat aşkı kimedir bu da bilinmez.

Ömer, belki de daha çok şeyler söyleyecekti. Fakat Meryem’in bir sonbahar yaprağı kadar sararmış cehresi onu ikaz etti ve sustu.

Bu buruşmuş yüzde, canlı iki siyah göz Ömer’e

Daha, daha! Der gibi yaranarak ve yalvararak bakıyordu.

Fakat Ömer bu ateşi alevlendirmeye korktu ve söylemedi.

***

Meryem, artık gönlünü teftiş edemiyordu. Bu gönül evvelce tanıdığı soğuk, avare, başı boş gönül değildi.

Orada, günden güne büyüyen dehşet engiz hakikati artık ört bas edemiyordu. Güneş nasıl kılıf içine saklanamazsa, bu satvetli hakikat ta, inkâr etmekle tevil edilemez saklanamaz bir hale gelmişti.

Bir hırsız, faraza hurma çalan bir kimse, bu hareketini başkalarına karşı inkâr edebilir; fakat böyle bir suç işlemediğine bizzat kendini inandırabilir mi? Meryem, de şimdi kendi kendinden hesap sorunca, boynunu bükmekten ve zamirini itiraf etmekten başka çare göremiyordu.

Meryem’in gönlü artık boş ve aşktan tehi değildi. Bu gönlün şimdi bir sahibi, bir hükümranı vardı: Yusuf !

Yusuf onu bütün azametiyle istilâ etmişti. Meryem, gönlüne baktığı zaman orada, ondan başka bir varlık göremiyordu.

Şimdiye kadar avare bir kelebek gibi, kokulu kokusuz hiç bir çiçeğin sinesini intihab etmeyen bu gönül, nasıl olmuştu da müşkülâtsız, mücadelesiz, zorluksuz, Yusuf’un gönlü mahşerinde konuklamıştı?

Meryem, gönlünü saran bu ihtilâlden korkarak bir köşeye sinmiş, bu hakikati bu güne kadar kendine bile itiraf edememişti. Fakat artık, onu, ister istemez, her bir zerresinin şahid olduğu bir kalabalık huzurunda ilan ediyor, itiraf eyliyordu. Şimdi, Meryem, saklasa da bu aşk kendi kendini itiraf edecek, kendi kendini fâş edecekti. Zira gene kızın her bir damarı ayrı bir kalb gibi şiddetle Yusuf’u söyleyerek atmıya başlamıştı. Meryem’in şimdiye  kadar hiç bir tarafa takılmadan muallakta bekleyen gönlü, nihayet aradığını bulmuş, aşkın bizzat kendi tarafından yakalanmıştı.

Mütemadiyen değişen madde, bir taraftan inhilal, bir taraftan teşekkül eden eşya, bunların hepsi, Meryem’in gönlünü kapacak kuvvete malik olmayan şeylerdi. Meryem, aşkı, aşkın manasını arıyordu; işte aradığını bulmuştu.

Aşk, ebedî sanatkâr!

—Ancak ona zeval yok. Her şeyin terkibi ondan, her şeyin mayesi o, her şey onun huruşundan kopmuş, her mevcudun canı, varlığı, manası, ibtida ve intiham o… Arz parçalansa, onu istihlaf [Halef bırakmak. Birisini kendi yerine geçirmek. Kendi yerine başkasını tayin etmek. Kuyudan su çekmek. ] edecek yüzlerce seyyare, bu aşktan zuhur emrini bekler. O olduktan sonra Ademle Havva’nın kıssası hiç te bitmez, tekerrür eder durur. Her şeyin bir nihayeti vardır, onun asla.

Meryem, ağlamak istiyordu. Fakat onun sevdasına karşı göz yaşı ne olabilirdi?

Bulutlardan nem kapmak, denizlerden bir damla çalmak gibi bir şey… Gene kızın bütün mesameleri birer göz olsa ve her birinden binlerce yaş dökülse, gene bu aşkı ifade ve izah edemez, gönlünü saran bu ateşin bir zerresini söndüremezdi. Ne göz yaşı ne feryad, hiç, kiç [arka bölümde olan ] bir tezahür, kabına sığmayan bu şahlanmış kuvvete bir ifade, bir remiz olamazdı. Aşkı aşktan başka hiç, amma hiç tarif eden yoktur. Ömer’in, “Yusuf’u bilmek için Yusuf olmalıdır „ dediği gibi, aşkı söylemek, aşkı anlamak ve anlatmak için de aşk olmalıdır. Bir şeyin hakikati olmayınca o şey, hakkiyle nasıl bilinebilir?

Gene kızın bütün varlığını yakan bu gizli aşktan henüz kimsenin haberi yoktu; gönlündeki kıyameti, hayretengiz bir tuğyanla taşıp kabaran bu sevdayı muhakkak ki yalnız ve yanlız Yusuf biliyordu, bu gönül kıyametini koparanın ondan haberi olmaması kabil miydi ? Onun aşkı ocağından sıçrayan bir ateş bu gönlü tutuşturmuştu.

Meryem, aşkı kuvvet ile Yusuf’un kendi hakkındaki hislerini tecessüs ediyor ve kanaatlerinde aldanmadığını görüyordu, çünkü bunları, aldanmayan aşkı teyid ediyordu.

“Beşerî anasırın muhkem bendinden çekip kurtaran, onu ufuksuz dünya, hudutsuz cihana ulaştıran aşktır. Yalnız, yalnız odur. Akılla öğrenilebilen bütün kisbî ilimler, aşk ilminin mebadis’ıne [Mebdeler, başlangıçlar, ilk unsurlar. * Çekirdekler. * Prensipler. ]bile varamaz. Bir ilim ki dünyanın kışrından [Kışra, kabuğa dair. Dış yüce ait ve müteallik. Yüzünden. Derinden ve esastan olmayan. Künhü ve esası olmayan. ] tecavüz etmez, o ilmin cehilden farkı yoktur. Aklın bildiği ve bildirdiği ilimler anasır hududundan ileri geçemez, çünkü yanar. Halbuki aşkın talim ettiği ilimde, mütenahiyet [sonu belli olan, sınırlı. ] ve kıyasat [Benzetme ile olan. * Genel kaideye uygun ve muvafık olan. ] kokusu yoktur, zira aşk hakîler [toprak] gibi zemin üzre seyr etmez ki ona arıza ve hudud tasavvur olsun! O, taalluk ettiği vücudu da kendine benzetir; kendi gibi İlahî ve lâyemût [ölümsüz] eyler…,,

Meryem, bir gece Yusuf’un perakende olarak söylediği bu sözlerini, kendi kanaatlerinin icmali, düşüncelerinin derlenip toplanmış hulâsası olarak dinlemişti.

Bu konuşmadan sonra Yusuf bahçeden içeri girmek üzere ayağa kalkmış, Mahbubun yolu aydınlattığı meşalenin, ışığında hep beraber yürümeye başlamışlardı. Meşalenin arkadan gelen kuvvetli şevki, Meryem’in başının gölgesini, Yusuf’un tam arkasının ortasına, aksettirmişti. Saçlarının, başın tabiî hududundan dışarda kalan dağınık kısmı, Yusuf’un arkasına çizilmiş gibi tel tel seçiliyordu. Meryem, bu mücessem levhayı bahçenin karanlığı silmeden, Yusuf’un vücuduna intibak etmiş olan hayalinin kaybolduğunu görmeye vakit kalmadan, gözlerini yumarak geri döndüğü zaman bir adım arkadan gelen Hamza, ile göğüs -göğüse çarpıştı. Gene adam bu telâşın sebebini bilmediği için şaşırarak:

Ne oldun Meryem, ? diye sordu. Kız ;

Bir az daha bahçede kalmak istiyorum, dedi.

Meryem’in bu sözü samimî değildi. O, sevdiği şeylerin kaybolduğunu görmeye tahammül edemezdi. Bahusus Yusuf uzaklaşırken de arkasından bakamıyor, onu, nazarın yetişemeyeceği bir mesafeye kadar gözleriyle takib edemiyordu. Yusuf’un atının gittikçe küçülen bir cisim gibi uzaklaşması, yahud sokağın bir zaviyesinden, görünmeyen bir köşesine geçmesini seyredemiyordu. İşte şimdi de aynı hissin tazyikile ondan kaçmıştı. Bu hareketler belki bir teselli, ruhunun kendi kendine icad ettiği tedafüi bir telkindi; fakat ne de olsa, o, böyle tesellilere muhtaçtı.

Meryem, şimdi, sönük ve boş hayatının istikametini değiştiren ilhamkâr aşkı, ruhunda cilveşen inkılâbın safahatını seyre dalmıştı. Yusuf’un ismini anmak bile bu gönlü şahlandırmıştı.

Meryem’in Yusuf’la eriyen varlığı, muti ve teslimiyetkâr bir kabiliyetle yumuşayan hisleri, ondan uzaklaşınca birdenbire soğuyor, katılaşıyor, adeta donuyordu. İnkişaf etmek için güneşin doğmasını bekleyen bir nüvenin iştiyakı gibi, gene kız, ne zamandan beri bu aşkı bekliyor, bu aşk için yaşamıyor mıydı ?

Bu iştiyak, onu bulamamasının verdiği hırçınlık, cemiyetten de şedid bir aksülamelle kaçmasına, teferrüd etmesine sebep oluyordu. Yusuf’tan başka Meryem, için kim olabilirdi? Onu ilk gördüğü günden beri, bu aşkın önüne geçilemeyen incizabına doğru, baş döndürücu bir süratle ilerliyordu. Zaten Yusuf la bir mecliste: aşk yolu, gönül yoludur, bu yolda giden yolcu sensin. Bu gitmekten maksat da kendini bulmak ona kavuşmaktır, dememiş miydi ?

Meryem, de berkî  [Şimşek çakması. Parlama.* Yıldırım. * Zinetlenme, süslenme. * Tas: Tecelli-i İlâhiye ile kurbiyyete mazhariyyet. * Ahmak olmak. ]bir süratle sağını solunu görmeden gönlü yolunu geçiyor ve Yusuf’a gidiyordu. Onun başka türlü kendini bulmasına imkân var mıydı ?

Yusuf’un aşkında bütün mükevvenatın hülâsasını bulmak için koşuyor, koşuyordu. Meryem, artık hiç bir kayıtla mükellef değildi. Zira varlığını saran bu ateş, onun Yusuf’tan başka herkese kapalı olan kalbinden maada [başka] her şeyi yakıp kül etmişti.

***

— Meryem, Yusuf bize niçin bu kadar seyrek geliyor ?

— Bilmem ki Hamza…

— Bu akşam amcam gelecek, eğer erken giderse Yusuf’a gidelim.

— Niçin cevab vermiyorsun; bir işin mi var? Ben kendi hesabıma onu göremeyince büyük bir eksiklik duyuyorum. Şimdiye kadar onun icazkâr nefesi iden nasıl da uzak yaşamışım ?

— Peki Hamza gidelim.

Hamza Yusufu görmeyince büyük bir eksiklik hissettiğini söylüyordu. Meryem ne desin, o ne söylesin? Gene kız Hamza’ya hislerini nasıl izah edebilirdi? Neden Hamza Yusuf hakkındaki hislerini Meryem’e söylemiş te, o kendi hislerini Hamza’dan saklıyordu? Gerçi Meryem masumdu; çünkü aşkla ismetlenmişti. Meryem Yusuf Hamza’yı telaşa ve şüpheye düşürecek hiç bir şey istiyemezdi bu aşk temiz, tertemizdi, fakat gene kız hislerinden Hamza’ya bahsetse, o bu aşktaki büyüklüğü, şüphe yok ki anlayamayacaktı. İşte bunun için mümkün olduğu kadar Hamza’nın kendi hislerine aşina olmaması lâzımdı.

Meryem’e bu dakikaya kadar, Yusuf’la aralarında maddî bir irtibatın tahakkuku, bir fikir halinde bile gelmemişti. O Yusuf’tan ne istiyordu? İşte ilk defa düşündüğü, fakat cevabını bulamadığı bir sual! Bostanların etrafını, her geçenin içeriye atlamaması için çalı çırpıdan çitlerle örerler. Aşkın etrafı da, işte bu gibi ibtidaî mülâhaza dikenleriyle çevrilmiştir; takı oraya girmek müşkül ve can yakıcı düşünceler ve korkularla haillenmiş olsun diye… Fakat Meryem, ker kes gibi ne böyle bir çitten atlamış, ne de eteğini çeken bir dikene tesadüf etmişti.. O, ilk solukta kendini aşkın mutlak ve arızasız mihrakında bulmuştu. Oraya nasıl ve nelerden aşarak girmişti? Burasını kendi de bilmiyordu. Bildiği bir şey varsa, o da, herkesi içeri germiye bırakmayan bu çitlerin, onu bir daha dışarıya bırakmayacak gibi etrafını örmüş olması idi.

İşte Meryem bu aşkı, farkında olmayarak Hamza’dan gizlemişti ve daima da gizleyecekti. Gerçi onun Hamza’ya karşı bir gönül borcu, mükellef olduğu bir sadakat vadi yoktu ; bu izdivaç oyununda her ikisi de kayıtsızdılar. Fakat ne de olsa gene kız bu temiz ve fedakâr adamın aşkına hürmet etmeyi vicdanî bir emir telakki ediyordu.

Babası erken gittiği için Meryem sevinmişti; bu neş’esini uzun zaman muhafaza etti. Yusuf’a giderken yolda Hamza ile mutaddan fazla konuştular. Gene adam bu beklenmeyen sıcaklık karşısında mes’uddu. Sık sık ziyaretlerle etrafın dikkatini çekmemek için aşirete ekseri yaya gidiyorlardı.

Yusuf’un odasında Meryem her zamanki yerine, şamdanın durduğu rahlenin yanma oturdu. Ummül Bedirle Sude do onun yanına oturarak Uç kadın konuşmaya başladılar.

Ummül Bedr Meryemi çok seviyordu. O da bu sevimli kadının her halini, uysal ve çocuk safvetile dolu tabiî hareketinin her safhasını benimsemişti. Sude’ye gelince, bu hisli, fakat duygularına hâkim kadınla anlaşmaları daha derin, daha şumullü idi. Sude Meryem’i şuurla seviyor, Meryem onu anlayarak takdir ediyordu. Esasen dedikodu bilmeyen Meryem, bu her biri bir fazilet örneği olan insanların içinde büsbütün muhitin bigânesi olmuştu. Meryem bu gece konuşmaktan ziyade Yusuf’la Hamza’nın hararetle devam ettikleri sözleri kaçırmamak istiyordu. Onun için Ummül Bedrin masum başının omuzuna doğru kayarak uyumaya hazırlanmasıyla adeta sevindi.

Yusuf’la Hamza hep konuşuyorlardı. Meryem’in yanında duran şamdan, bu lahutî geceyi aydınlatan bu yarı erimiş memun titrek, mübhem ve sisli aydınlığı, odanın eşyasında geziniyor, Yusuf’un çehresine sürtünerek sanki taabbüd ediyordu. Yanmakta kendi gönlüyle iştiraki olan bu küçülmüş, yarı erimiş mumun etrafında, donuk gözyaşları gibi damlacıklar vardı. Meryem uzandı, onları ohşadı. Parmaklarının ucu heyecandan buz gibi olmuştu. Zira bu bitmek, can vermek üzere olan mum, onu, yabancı bir düşüncenin gurbetine atmıştı : kim bilir bu şamdan bu mumdan evvel daha nicelerini böyle, sinesinde yakıp eritmiş,, nicelerinin yokluğuna şahid olmuştur… Kız, ihtiyarsız olarak gözleriyle Yusuf’u aradı. Bakışı ıztırab ve şüphe ile dolu idi. Kim bilir bu odada Meryem’den evvel, daha nice Meryemler gelip geçmiştir, diye düşündü.

Fakat bu bir düşünceden ziyade tufeyli bir Hisli; her makûs hissin ölümü olan aşkın önünde bu menfi düşünce do çabucak sönüp gitti.

Bu sırada Hamza Yusuf’a, meşhur müneccim Ebu- nadire, hastalığından kurtulabilmesi için şarab içmemesini tavsiye ettiği halde, müneccimin, “içmeyeyim de öleyim mi ?„ dediğini anlatıyordu. Yusuf:

— Yaşamak, şarab içmek zevkinden mi ibarettir,, zavallı Ebunadir? dedi. Fakat ayıblanmaz Hamza.. onun kalbinin daha vasi manaları olmak için istiab kudreti yoktur ki, hayat telâkkisindeki hükmü de, bu ibtidai görüşten yükselebilsin…            .

Bu adamın, zamanın büyük âlimlerinden olduğuna şüphe yoktur; fakat ona âlim demek ne kadar gülünç  bir şey değil mi? Zira ilim o dur ki, insana müşkülünü hallettirsin, kendisini tanıtsın ve bildirsin. Bütün ilimlerin ruhu, ölümden sonraki hayatta kendinin ne olduğunu ve ne kıymette bulunduğunu bilmektir!

Bir ilim ki mahsusattan ileri gitmez, bu ilim, cehille müsavidir. Mahsus olan ve akılla idrâk edilen ilimler itibarî ve İzafîdir; ruhun tekâmülüne hizmeti yoktur. İşte böyle, bir bardak şarabın esaretinden kendini kurtaracak azmi, iradeyi bile tesis edemez.

Hâlbuki gönül hayatının bir nefeslik zevkinde, fıçılarla şarabın hâsıl edemeyeceği zevk genişliği vardır. Yaşamak zevkini, yiyip imciye tahsis etmek, ruhun züğürtlüğünü, hattâ iflâsını ilân eder.

Kişinin kıymeti, talebinin manasıyla ölçülür. Bir kimsenin talebi süflî ise, kendi de öyledir. Ulvî ise kendi de ulvidir.

Esasen mahsûs olan varlıkların üstünde durmak ve onlara bel bağlamak boş bir emektir; zira mahsûs olan her şey zevale ayak basmıştır. İnsanın kendinden, kendi benliğini, kendi aslını tecessüsten vaz geçip göklerdeki yıldızları, denizin ve yerin altındaki meçhulleri araştırması ne garibdir. Hâlbuki ilk araştırılacak mevzu, kendi yönlü, manevî hüviyeti, ardıdır. Eğer insan dikkatini bu noktada teksif ederse çok şeyler öğrenebilir. Fakat insanın, Yaradanın varlığına temas etmesi için, aklı kâfi değildir. İnsan, ancak aşk nuruyla Yaradanı görebilir. Yoksa aklın cüzî nuru, küllü görmeye kadir değildir. Eğer çan rabbani bir nur görmez ve ruhanî bir zevk tatmazsa, bil ki o ölüdür. İşte demin söylediğin gibi, hayatın zevkini bir bardak şarabta veyahut meluf olduğu bir başka ibtilada farz ederek, onu terk etmeyi ölümle müsavî sayar.

Akıl, kalb ilmini teftiş edemez Hamza. Halbuki Ebunadir gibi bir çok kimseler, mahsusatı kurcalayan, tabiî hadisatı izah ve tahlil eden bilgiye ilim derler.

Biz de bu itibarla onlara âlim diyoruz. Yani bunlar ilmin, gözle görülen, elle tutulan, kulakla işitilen, haşılı meşairimizle hissolunan şeylerden ibaret olduğunu zannnederler. Halbuki bu ay, bu güneş, bu yıldızlar ki seyrediyoruz, bunların seyri yalandır. Meselâ, tabiatın muhteşem manzaraları, türlü türlü renkleri ki görüyor ve hayran olup kalıyoruz, hepsi yalandır. Bunlar muzlim esirin harekâtından ibarettir.

Dünyada yalnız hareket vardır; bu hareketin şiddeti, ziyayı ve rengi hasıl ediyor. Yalnız muzlim, esîrî hareketler ki âsabı basarımıza çarparak bu ihtisasları doğuruyor.

İşittiğimiz âhenkdar sesler de yalandır. Hayır böyle şey de yok. Bu sesler, aslında sakin mevcelerin harekete gelmesinden ibarettir.

Meselâ ateşe bastığın zaman, ayağın yanıyor; fakat bunu dimağında hissediyorsun.

Hâsılı hayat, ihtizazı hareketlerden ibarettir. Bir varlığı olduğunu zannettiğin, mahsus ve mevcud gibi gördüğün bu şeylere, bu yalanlara nasıl bel bağlarsın? Gözünle gördüğün bu yalanlara bile bile nasıl tutunur da, bunlar bana yeter, dersin? Hepsi yalan, hepsi serabı bir varlıktan başka bir şey değildir.

Halbuki mükevvenatta gözle görünmeyen daha bir çok şeyler vardır ki, onları görmemekle beraber mevcudiyetleri inkâr olunamaz. Meselâ arzın etrafındaki buhar ve rüzgâr gözle görünmüyor, peki bunları nasıl inkâr edersin? O halde gözünün görmediği ve aklının yetmediği daha yüksek, daha büyük varlıkları da hemen inkâra kalkışma!

Demek istiyorum ki Hamza, ilim denen mahsus bilgiler, bir insanın insanlığını bulması için kâfi değildir. Bunları da öğrenmeli ve bilmeli, fakat onlara takılıp kalmamalıdır; beşerin istihdaf ettiği gaye, bu mahsus ilimlerin esaretine mukayyed olmamalıdır. Gönül âlemine gel ki, onun hudutsuz vüs’ati içinde, maddiyet âleminin bir nokta kadar küçük kalan hülâsası da vardır.

Beşeri insaniyet basamağına yükselten kudret, aşkın hakikatidir. Şuuru aşk istilâ ettiği zaman, hakikatın yüzündeki örtü düşer. Aşktan başka her şeyden tecerrüd edenlerdir ki, hikmet ve hakikat dalgalarını elsiz kaparlar.

İşte insan, ancak o vakit kendini, hakikat âleminin hayret verici nihayetsizliği içinde zevk kesilmiş bulur.

Bu zevkin, maddî ve mahsus zevkler gibi nihayeti yoktur. Çünkü o zaman sen zevk olur, kendin zevk kesilirsin. Ariyet, arızî olan şeyler bir gün olup insandan kaybolur, gider ; fakat sen, o şeyin kendi olursan,, hiç bir şey aslından ayrılmaz.

Hamza, her zaman Yusuf’la bülbül gibi konuşan Hamza bu gece yanlız dinliyordu. Düşünceli ve şaşkındı.

— Söylediklerin doğru, hem pek doğru., fakat tatbiki müşkül., dedi.

Gene adam duyduklarını hazmetmek, sindirmek istiyor, ne çare ki Meryem’in aşkını hakikata bağışlayamıyordu.

Hamza, şiddetlenmek istidadını gösteren teheyyücünü dağıtmak için yerinden kalktı:

— Biraz bahçeye çıkacağım Yusuf! dedi.

Odanın içinde bir tayf gibi sessiz dolaşan Mahbub da Hamza’yı takib etti.

Meryemin çehresi bu sözlerle öyle yüklü ve zevk ifade eden çizgilerle örülmüştü ki Yusuf ihtiyarsız olarak: Deminden beri ben bu kız için konuşmuşum! Diye düşündü.

Yusuf’taki büyüklüğe hayran olan Hamza, ondaki mânayı tamamıyla anlayacak, onun şaşaalı ve cihanşümul aşkına makes olacak kadar cilâlı ve uyanık bir ruha mâlik değildi. Fakat Meryem’de, göz kamaştıran bir ruh safası, ele avuca sığmaz aşk teheyyüclerinin şiddeti vardı.

Meryem şimdi ayağa kalkmıştı. Sude de kalkarak şamdandaki erimiş mumu değiştirdi. Ummül Bedr bu mumları kendi elile yapar, tavanda ihtiyat saklardı. Onun eğlencesi de böyle ev ve el işleri idi. Meryem hâlâ ayakta duruyor, halinden bir şeye karar vermek üzere olduğu anlaşılıyordu. Yusuf da, kızın yüzünde dolaşan zevk dalgalarını, his ve zekâ örneği Meryem’in aşk kadar suzişli ve aşina yüzünü seyrediyordu. Kız nihayet kararını vermiş gibi tekrar yerine oturdu ve:

— Yusuf, farz edelim ki Hamza buradadır. Demin onunla konuştuğunuz bahse, gene o dinliyormuş gibi devam edemez miyiz?

Ebedî, hakikî aşk, benim kendimi hissettiğim zamanlardan beri dünyanın geçici zevkleriyle aramı açan ve beni kendinden başkasına gönül verdirmeyen mabudumdur. Fakat bende şimdiye kadar bu gayenin tebellür etmemiş bir taslağı vardı. Onu aklî cihazımla kendi kendine tahakkuk ettirememiştim. Artık bu hayali müphemleştiren kesafet kalkıyor ve o, canlanarak meydana çıkıyor. Söyleyin, Hamza’ya söylediklerinizin mabadini bana söylesin…

Yusuf Meryem’in ateşîn mizacını daha ilk günden gördüğü için, mümkün olduğu kadar bu kızın tehlikeli yakınlığından çekiniyordu. Fakat şimdi bu katî arzusunu reddeder ve onu tatmin edecek sözleri esirgerse belki de menfi bir tesirle onu daha açık konuşmaya sevketmiş olacaktı. Onun için :

— Konuşalım Meryem., dedi :

Aşk, üç isimle yad edilir. Seven, sevilen ve sevgi. Fakat hakikatte her üçü de bir şeyi ifade eder. Sevilen sevenin aynası, sevgi de mecmuudur. Aynaya bakan bir kimsenin karşısında gördüğü şahsın bir vücudu yoktur; bu, bakanın gölgesidir.

Keza, sevenin de sevilene karşı incizab ve meftuniyeti gene suretine, kendi aşkınadır. Yekdiğerini seven iki şahıs, bunun esas ve mahiyetinden bigâne oldukları için bu muameleyi iki taraflı görürler. Hâlbuki seven, sevilen; sevilen de sevendir.

İşte aşk budur Meryem!

Bu ittihadı idrâk edemeyenlerin ise aşkı cüzidir. Bunlar, hakikatta kendilerinin bu işde tesirleri olmadığını ve aşklarının kendilerinden kendilerine, daha doğrusu aşkın hakikatına aidi olduğuna ihtimal vermezler. Hasılı bir insan, mevhum olan varlığı ile mahlûk ve aşkta mahv olduğu halde aynı haliktır.

Mahlûk, bizim zan ve zehabımızdır. Bütün kâinatta Yaramandan başka mevcut, ondan başka mutasarrıf olmadığı halde, bir de ayrıca mahlûkun mevcudiyetini isbat etmek ne budalalıktır. Mahlûk denen şey, senin zannından ibarettir. Meselâ el ve ayak vücudun eczasından oldukları halde, onları işleten dimağ ve kalbtir. Onlar, vâkıf olmayarak dimağ ve kalbin emirlerini yerine getirirler. Faraza ayağında bir çıban çıkıyor, dimağ ve kalb bunu duyarak, hemen; oraya ilaç ve merhem koy! diye emirler veriyor. Eller de farik olmayarak bu emirleri yerine getiriyor.

İşte el ve ayağın ve sair azanın, o kalb ve dimağ mecmuasından olduklarını bilmemeleri mahlûkiyettir. Dimağ ve kalbin bilgisi ise hâlikıyettir.

Bundan şu anlaşılıyor ki, insan da insanlığını bulup irfan ve aşk noktasına dahil olarak kendinden tecerrüt ettiği vakit haktır. El ve ayak mesabesinde olan mahlûk bu bilgiyi idrâk edince mahlûkiyetten çıkar.

Yusuf sustu. Meryem’in yüzü sermedi zevkten örtülmüştü. Cevap verecek, yahud sual soracak kuvveti boşalmış, bitmiş gibi idi. Yusuf ta onun gibi kendi aşkının zevkiyle mahmul ve sarhoştu.

Bir zaman konuşamadılar. Esasen bahçeye çıkanlar da gülüşerek, şakalaşarak geliyorlardı. Vakit ilerlemişti.

Nitekim her zamanki gibi gitme zamanını hatırlatan gene Hamza oldu :

—Vakit geçti Yusuf., bize müsaade et te gidelim.

Hava o kadar güzel ki siz de bizimle beraber biraz yürüseniz…

Bu sırada odadan içeri giren Ummül Bedr Yusuf’un yerine cevab verdi :

Haydi gidelim; hem mehtab da var..

Sen uyumadın mıydı Billi ?

Yatmıştım ama bunların bahçede seslerini duyunca dayanamadım kalktım.

Mahbub da her zamanki gibi çıkmak taraftarı oldu. Yusuf, ekseriyetin arzusuna uymayı severdi. Hep beraber çıktılar.

Hamza, ile Ummül Bedr önden yürüyorlar, kâh şakalaşıyor, kâh konuşuyorlardı. Meryem, Hamza’daki bu tabiîliğe hayret etmekten kendini çekemiyordu. Biraz evvel Yusuf’la konuştukları, o, her hecası kalbe ateş gibi düşen sözleri ne çabuk unutmuş, onların hükmünden nasıl çıkmış, sıyrılmıştı ? Yarım saatlik bahçe eğlencesi, Yusuf’un yıllar sürecek sohbeti zevkini nasıl silip götürmüştü ? Hamza, onları unutmamış olsa, şimdi böyle kahkahalarla gülüp söyleyemez, bir az olsun o büyüklüğü mütalea ederek zevkine dalardı.

Gerçi Yusuf ta tabiî görünüyordu. Fakat onun tabiîliğinin bambaşka sebebden ileri geldiğini Meryem, öğrenmişti. Yusuf devamlı olarak ne tefekkür âleminde ne de beşeriyet hükmünde kalmak istemiyordu. Eğer Yusuf, kendini kapan aşk zevkine bir had çekmemiş olsa, beşerî umuru muattal kalacaktı. Onun için kendini zorla bu sarhoşluk vaktinden çekip alıyordu. Yusuf için sırf beşerî umur ile oyalanmak ta muhal bir emirdi. O, bu iki veçheyi tam bir itidalle tevzin eder, birinin hakkını ötekine taşırmamaya dikkat ederdi.

İşte bu gece de gene aynı sebepten dolayı o aşk âlemini unutmuş gibi herkesle şundan bundan konuşuyordu. Maamafih her zamandan az söylüyor, Meryem’den de itina ile uzak yürüyordu.

Meryem, ise hemen hiç bir söze iştirak etmiyor, konuşmuyordu. Fakat söylenmeyen duygular, çok defa ifade edilenlerden daha beliğ, caha fasih olur. Meryem’in de ketum belâgatinin neler ifade ettiğini Yusuf anlıyor, bu her ifadenin fevkinde olan gönül dilini yalnız o işitiyor ve hissediyordu. .Sanki iki kalbin arasında kurulmuş bir gizli köprüden gönülleri birbirine gidip geliyordu. Fakat bu alış verişi ne bir göz görüyor, ne de bir kulak duyuyordu. Yusuf’un her nefesi, ateşten bir tufan halinde Meryem’in gönlüne akıyordu.

Onun aşka susamış varlığının her zerresi, bu coşkun seli massediyor ve tekrarını sayıklıyordu. Kurak bir zemine düşen yağmurun, hemen yübusede tahavvül etmesi gibi, bu gönü’1 de hep aynı tahassür, aynı eksilmeyen iştiyakla Yusuf’u, hep onu bekliyordu.

Yusuf, her müşkülün cevabı, Yusuf, her eksiğin tamamı… Meryem, Yusuf’u, aklın yetmediği bir keyfiyetsizlikle istiyor ve onun ölçüye, hesaba gelmiyen aşkına tehalükle koşuyor, koşuyor… Onun her tavrı bir vecize, her hareketi aşkın kahhar belagatının keskin bir ifadesi… Meryem, bu yaman ve ateşîn ifadeyi okuyor, ezberliyor, onu gönlüne hakkediyor…

Yusuf’un aşkı, gözün görmediği, aklın bilmediği asumanlardan süzülüp ebedî bir şelâle gibi gönlüne doluyor. Yusuf’un sözleri, bu sözlerin her bir hecesi, aklı kapan bir kudrete bürünmüş te gelmiştir. Bu sözlerde mestedici aşk kokusu tütüyor. Meryem, başını, bu mestedici kokuya gömüyor, orada kalmak, orada ölmek istiyor. Yusuf’un her tavrında, aşkın fasih beyanını neşreden bir hususiyet var.

Bunu Meryem’den başka kimse görmüyor mu? Görüyor ; görmüşler de her biri birer Ömer, birer Mahbub ve Yusuf’un sayısı bilinmeyen yakınları olmuşlar.. Fakat Meryem, onu sade gözleri, hisleri, hattâ göz kesilmiş her bir mesamesiyle de görmeye kanaat etmiyor. Onu aşk, aşkının           nuru ile görüyor. Yusuf’un sevdasına iftikar eden her zerresi haykırıyor, onu âleme bildirmek, bu endaze ve ölçüye gelmiyen aşk tufanını anlatmak için çırpınıyor. Ne olur keşki sevdiğimi bütün cihan sevse de hep sözlerimiz onun kıssaları olsa, diyor.

Meryem, Yusuf’la geçen dakikaların ne demek olduğunu, onların ne bedelsiz kıymetlerle mücehhez bulunduğunu biliyor. Bildiği içindir ki işte onları çekip uzatmak, bütün bir ömre vasletmek ihtiyacı ile zebun olup çırpınıyor…

Meryem, Yusuf’tan uzakken yaşamıyor ki… Onsuz geçen zamanlarını, onunla yaşadığı dakikaların artığı, ile şöyle böyle geçiriyor.

Yusuf’un zevcesine hitab eden sesi ile Meryem, titredi :

Dönelim ini artık Billi ?

Niçin sesin çıkmıyor ? Epeyce yol yürüdük..

Hiç de duymadım… Hem biliyor musun, Meryem, Sude ile beni yarın evine davet etti.

Öyle mi, ne zaman konuştunuz, karar verdiniz ?*

Sen Hamza, ile konuşurken…

Pekâlâ Billi…

Hamza, söze karışarak :

Sen de gelsen ne iyi olur Yusuf…

Benim yarın işlerim var Hamza…

Meryem,  ses çıkarmadan bu muhavereyi dinliyordu. Hiç Yusuf Meryem’in evine gelir miydi? Yanında bile yürümemek için itina ederken, kendi ayağı ile bu tedbirsizliği yapar mıydı.

Sen de bir şey söyle Meryem; beraber olursak belki kandırırız. Yarın sarayda işim de az., ben de yemeğe gelirim.

Yusuf’un işlerine mani olmayalım Hamza; mademki meşguliyeti varmış…

Yusuf Meryem’in sözünün hakikî hedefi olan sitemi anlamamış gibi ses çıkarmadı.

Onlar aşirete doğru geri döndükten sonra, Hamza’nın şetareti, yalnız kalmanın verdiği müsaadekâr fırsatla kendisine meftûniyetle bakışı, Meryem’in hayretini büsbütün arttırdı. Zavallı adam, Yusuf’la geçen zamanı ne kadar ucuza satıyor, ondan başka şeylerle nasıl avunuyor, diye düşündü.

Eğer bilse, Yusuf’la beraber, onunla aynı çatı altında bulunmanın zevkini Meryem, gibi bilse, hiç ondan uzaklaşırken, gözü başka şeylerle telezzüz edebilir miydi?

Gene kız batırmak ahlamak istiyor: Beni niçin onun yanından koparıp aldınız?

—Beni nereye ve niçin götürüyorsunuz?

—Benim ondan başka kimsem olmadığım bilmiyor musunuz?

—Kasem ederim ki ben yaşamıyorum, merhamet edin bana, bu ölmüş vücuda merhamet edin. Onun sevdasila yanmayan, bu sevdaya batmıyan, bu aşkla muaşaka etmiyen bir zerrem mi var ?

—Ona, bütün varlığı ile müftekir olan bu vücudu niçin, niçin ondan uzaklaştırıyorsunuz. Bütün dehşetiyle beni istilâ eden bu aşkın uryanlığına olsun hürmet edin!

Meryem, sabahtan beri pencerenin önünde Ummül Bedrle Sude’nin gelmelerini bekliyordu. O bu gün yalnız dinlemek istiyor. Konuşacak, söyleyecek Meryem o      kadar uzaklarda ki… istiyor ki onlar söylesinler de kendi dinlesin.. Kalbinde, her bir damarında, vücudunun her zerresinde sarî olan Yusuf’u söylesinler ve o dinlesin, dinlesin…

Hayır, hayır..

—Yusuf ve Meryem, diye iki ayrı varlık yok ki… Cihanda ne Meryem, var, ne de başka bir mevcud… Hattâ cihan da yok.. Meryem, için yer, gole, her “şey yalnız, yalnız Yusuf, yalnız o… Meryem, Yusuf tan başka bir şey görmüyor ve bilmiyor… Onun için Yusuf’tan başka bir şey yok ki bilsin! Esasen hiç bir güzelliğin cazibesine iltifat etmeyen müstağni nazarlarından bütün cihan silinmiş Yusuf’un istilakâr yarlığı, mükevvenatın bütün nakışlarını silmiş götürmüş. Hat’tâ genç kızın kendi vücudu bile çoktan bu adem kafilesinin arasına karışıp kaybolmuş…

Gamzenin koşarak içeri girmesiyle Meryem, pencereden çekildi. Arkadan Ummül Bedr, Sude ve Ömer girdiler. Ummül Bedr hem gülüyor, hem de konuşuyordu :

Aman Meryem, bu ne dalgınlık?

—Sana selâm vermekten kollarımız ağrıdı. Kuzum bizi nasıl görmedin ?

Sizi sabahtan beri pencerede bekliyorum. Yoksa başka yoldan mi geldiniz ?

Hayır hayır, tam pencerenin karşısına gelen, her zamanki yoldan geldik; biz seni gördük, selâm da verdik, ama senin gözün bizi görmedi. Seslendik, işaretler ettik, nafile, görmedin, görmedin..

Bak hesabda yoktu ama, memnun olursun diye sana Ömer’i de getirdik.

Meryem’in müdafaasız sükûtu Ummül Bedri telâşa düşürdü:

Rahatsız mısın yoksa Meryem, neden rengin uçuk?

Ummül Bedr kinaye söylemiyordu; bilâkis tam bir samimiyetle konuşuyordu. Meryem’in ruhî buhranına dikkat etmiş olsaydı, o da Ömer’le Sude gibi susar ve onların hissen olsun genç kızın gönlündeki kıyameti sezişlerine iştirak ederdi.

Ummül Bedrin sualine, Gamze cevab verdi :

Meryem, hasta değil; fakat siz o kadar geç geldiniz ki bekliye bekliye pencere önünde uyuşmuş kalmıştır, dedi.

Gamze Meryem’in neşesizliğini telâfi etmek için gevezelik ediyor, hoş, sözlerle bu eksikliği kapatmaya çalışıyordu.

Meryem’e taabbüdkâr bir sevgi ile bağlı olan Gamzenin hisli gözleri, gene kızdaki değişikliği başlangıcından itibaren görmüş ve bunun ne derece mühlik olduğunu da, kendi anlayışı mizanıyla ölçmüştü.

Belki Gamze Yusuf’u görmemiş olsaydı, Meryem’i bu kadar harab eden bu aşk kaynağına muğber olacak, belki de kin besleyecekti. Fakat Yusuf’u gördükten sonra onun hakkında menfi bir his beslemek imkânsızdı. Yusuf, hem bir çocuktan da masum, hem de akılları durduracak kadar teshir edici bir kudrete sahibdi.

Bereket versin ki Meryem’in misafirleri merasim perver kimseler değildi. Hepsi de berrak bir su gibi kalbleri görünen temiz, olgun insanlardı. Onlar buraya ne ikram görmeye, ne de Hamza’nın muhteşem kâşanesinin kıymetdar eşyalarına hayran hayran bakmaya gelmemişlerdi. Onların gönüllerini süsleyen sükûn ve asayiş,  dünyanın her bir varlığından müsteğni edecek kadar mutlak ve gani idi.    .

Hemen üçü biribirleriyle konuşuyorlar, biribirlerine yetiyorlardı. Meryem, de büyük bir cebr ile bunlara iştirak etmeye gayret ediyordu.

Sana Yusuf’la çocukluk hatıralarımızı ve evlenişimizin hikâyesini anlatacaktım Meryem, ister misin söyliyeyim ?

Elbette Ummül Bedr..

Bu izdivacı ben de senin kadar bilirim, isterseniz ben anlatayım çocuklar..

Lâtifeyi bırak da Ömer beni dinle.. Meryem’e söyleyeceklerimin içinde senin de bilmediğin kısımlar vardır. Zannediyor musunuz ki Yusuf benim yalnız zevcimdir? O benim her şeyimdir: Anam, babam, kardeşim, dostum. Yusuf’un babası Mâlik bin Halim, annemin dayısıdır. Öksüzlüğüm yüzünden ben dayımın yanında büyüdüm. Çocukluktan genç kızlığa kadar hep beraber geçen bu müşterek hayatımız içinde o bana bir büyük kardeş muamelesi yapmıştır. Fakat öyle bir kardeş ki, bir anadan, bir babadan beklenen şefkatle dopdolu… Her vesile ile himayesini, her suretle yardımını ve dostluğunu gördüm. Zaten Yusuf yalnız bana değil, bütün insanlara, eksik söyledim, bütün mahlûkata karşı müşfik ve hayırlıdır.

Küçükken Yusuf için ben, aynı zamanda bir eğlence idim. O, başka gençler gibi hariçte eğlenmez,.

eskiden beri kendi âleminin zevki içinde yaşardı. Benimle masum lâtifeleri pek çoktur, hattâ bazen bu yüzden ağlardım da… Bilhassa bahçemizde bir ağacın üstünde leylek yuvası vardı. Yusuf ekseriya : Billi Billi ! diye çağırır, ben de aldanıp gidince kolumdan tutar zorla yuvanın altına sürükler, leyleklerin yukardan bıraktıkları mayi ile üstüm başım kirlenince o güler, ben ağlardım.

Küçükken çörek severdim, hâlâ da severim ya… bana o kadar çok getirirdi ki, kaç defa bu yüzden hasta oldum. Kendisi bunlardan bir lokma bile tatmazdı. Zaten Yusuf eskiden beri az yemek yer; o zamanlar bütün gıdası bir çanak sütle biraz ekmekten ibaretti.

Bir kere de Fırat taşmıştı, o zaman evimiz nehrin sahilinde idi. Sular içeriye kadar yürüdü, ben ağlamaya başladım, evde de o gün ikimizden başka kimse yoktu. Yusuf beni arkasına alarak evden dışarı çıkardı.

Ummül Bedr bir lâhza durdu. Belli ki dimağı maziden sahifalar çeviriyordu.

Yusuf sıcak ve uzun günlerde öğle zamanı yatardı; beni de odasına çağırır, oturturdu. Onun uyumasını seyretmeye doyamazdım. O kadar uyanık gibi uyurdu ki uyuduğunu bildiğim halde bir türlü inanmak istemez ve yüzüne bakarken kendim uyuyup kaldım.

Bir gün dayımın ayak sesile uyandım. Telâşla koşarak yanıma geliyordu. Meğerse başım pencerenin içinde öyle muhataralı bir vaziyette uyumuşum ki, ufak bir hareketle düşmek tehlikesinde olduğumu gördüm. Uyku sersemi kalktım, Yusuf’u yatağında aradım; o çoktan kalkınış, gitmişti.

Ummül Bedr gene durdu ve :

Çocukluk hatıralarıyla vakit geçirmeyelim; bunları anlatmak uzun, pek uzun sürer.

Kadınlar Yusuf’u hiç rahat bırakmazlardı; gerçi o, bu alâkadan ve güzel kadınlardan hoşlanırdı, fakat evlenmek için hiç birini intihab etmezdi. Hele ölmüş bir aşiret reisinin dul ve zengin karısı vardı ki, haber haber üstüne gönderirdi. Etraftan yağan tekliflere şaşıp şaşıp kalırdık. Ben o zaman küçüktüm, böyle şeylere pek aklım ermezdi ama, dayımın çok sevdiği bir cariyesi vardı, bütün bunları bana o anlatırdı. Yusuf’u herkes davet eder, bir vesile ile çağırırdı.

Babası bu davetlerde genç ve güzel oğlunun bulunmasını, şarkı söylemesini hiç istemezdi. Yusuf ta babasının bu arzusuna riayet ederdi. Yusuf’un sesi o kadar yakıcıdır ki, bu kadar senedir dinlediğim halde, hâlâ her duyuşumda ağlarım. Sonraları artık bu davetleri, tamamen ihmal etti.

Nihayet hiç umulmadık bir zamanda babasının zoru ile evlendi; fakat kadın çok kıskançtı. Yusuf’un hayatına acı su gibi karıştı. Bir müddet böyle yaşadılar, ömrü de azmış, çok yaşamadı.

Yusuf, karısı öldükten sonra Bağdada gitmişti. Onun gaybubeti esnasında dayım da beni, iki günlük bir mesafede oturan bir tacirle nikâhladı. Düğün alayı ile giderken, nikâhlımın vurulup öldüğü haberi ile karşılaşarak geri dönmeye mecbur olduk. Bu giriş çıkış patırtılar arasında dayım da vefat etti..

Bağdat’dan ansızın dönen Yusuf, babasının yerine aşirete reis oldu. Az bir zaman sonra da bana bir gün birden bire :

—“ Benimle evlenir misin Billi „ ? dedi. Bu beklemediğim sual, beni ziyade mütehayyir etmekle beraber, evet, dedim.

Hemen her arab erkeğinin sekiz, on karısı vardı. Kendi kendime: Muhakkak ki Yusuf, huysuz olmadığımı bildiği için, islediği kadınlarla evlenmek yahut eğlenmesine göz yumacağımı bildiğinden beni intihab etti, diyordum.

Fakat tahminim doğru çıkmadı, yirmi senedir, hep çocukluğumda gösterdiği şefkatli alâkasını bir gün kaybetmedi.

Yirmi sene zarfında, yaşamayan üç çocuğun anası oldum. Büyük kızım sağ olsaydı, şimdi on dokuz yaşında olacaktı.

Meryem, kendi kendine: Benden üç yaş küçük ! dedi.

Sude, Yusuf’a aid sözleri Meryem’in nasıl önüne geçemediği bir heyecanla dinlediğini artık öğrenmişti. İşte şimdi de dikkatle Meryem’in yüzüne bakarken gene kızın denize koşan bir sel gibi Yusuf’a doğru ne kadar sür’atle ilerlediğini hisleriyle adım adım takib ediyordu.

Sude için Meryem, Yusuf’un aşkına karargâh olabilecek tek ve hakikî menzildi.. Onun için Mahbubun karısı, bu güzel vücuda ihtiram ediyor, onun kendisi için yenilmez bir rakib olduğunu bildiği halde, fedakârlık ve feragat timsali olan Sude, bu şahsî zaafım da mat ve mağlub etmeye çalışıyordu. Zaten o, gönlünü ve aşkını bile başkalarının sinelerinde yaşatmaya alışık değil miydi ? Hattâ icab ederse Meryem’in aşkına da müzaharet [Arkadan yardım etmek, korumak.] etmeliydi. Zira Sude’ye bu yakışırdı. O, ancak bu müşkül, bu yaman feragati da gösterirse, feragata hakikî bir remz olabilirdi. Lâkin Sude bu hareketi kendi tekâmülü namına değil, sevdiği Yusuf için yapmak istiyordu.

Hamza’nın muhteşem sofrasında artık yemekler yenmiş, misafirleri yelpazeleyen cariyeler nöbet değiştiriyorlardı. Meryem, yalnızken bunu aslâ yaptırmazdı; fakat şimdi misafirlerine hürmetsizlik olmaması için ses çıkarmıyordu. Bir aralık Ömer:

Meryem, müsaade eder misin cariyeler çekilsinler. Biz istersek kendimizi yelpazeleriz. Onların ayak üstü bu işi yapmalarından azab duyuyorum, dedi.

Hay hay Ömer.. zaten ben yalnızken hiç te bu işi yaptırmam.

Peki bizi yabancı yerine mi koydun da bu merasime lüzum gördün ? İnsan, sahib olduğu mevkiin salâhiyetlerini suiistimal etmemelidir. O esirler, cariyeler arasında ne temiz kalbi i insanlar vardırki,-bir tanesi yüz asilzadeye bedeldir. Esasen esirle efendinin, yaradılış itibarile bir farkı yoktur. Yaradan kalbe bakar, nesebe değil., kimin gönlü temiz ise, Yaradan indinde efendi o dur, azad o dur, hür o dur. Ömer gene dertlenmişti; fakat birden bire Hamza’nın içeri girmesiyle sustu.

Hamza, yorgun görünüyordu. Geç kaldığı için misafirlerine özür diledi ve hemen Meryem’in yanına oturarak cebinden bir kutu çıkardı :

Bak Meryem, sana bir gerdanlık yaptırttım. Yeşil, rengi sevdiğin için hep zümrütle işlettim.

Hamza, hem söylüyor, hem de gerdanlığı kızın boynuna takmıya uğraşıyordu.

Meryem’in beyaz bir su kuşunun boynuna benzeyen yükselt ve lâtif gerdanını bu yeşil kuşlar sanki sıra sıra öpüyorlardı. Hamza,  körlerine kadar yükselen heyecanını gizleyemeyerek tahassürle bu güzel kıza bakıyordu.

Ömer kendi kendine :

— Zavallı adam, çölde gördüğümden daha sevdalı., diye düşündü.

Hamza,  gözlerini zorla Meryem’in çıplak boynundan kurtararak gözlerine çevirdi :

Meryem, bu akşam Hükümdar bizi istiyor. Şimdiden söyleyeyim ki, gitmemek olmaz.

Sonra Ummül Bedre dönerek:

Artık bu gece bizi beklemezsiniz değil mi? dedi.

Ben kendi hesabıma sizi her zaman beklerim ve isterim; fakat zaruret karşısında ne denir?

Nenden hemen söz verdin Hamza?

Böyle deme Meryem!Biliyor musun sen saraya gitmeyeli ne kadar zaman olmuş? Tam kırk gün. Bunu ben de bilmiyordum da, baban söyledi. Günleri sayacak kadar bu işle alâkadar ve öfkeli. Bereket versin Hükümdar  bu sıralarda haricî iyinle meşgul dc senin yokluğunu lâyıkile duymuyor. Maamafih, “ Meryem’i bahsettin hiç görünmüyor,, diye canı sıkıldığını hissettirdi. Amcam da söz söylememe vakit kalmadan :

Merak etmeyim Hükümdarım, Hamza, onu habsetmiyor. Her gün Yusuf’un evindeler., dedi.

Diyorum ya bereket Hükümdar çok dalgındı da, kurcalamadı ; yalnız :

-Bizi de ihmal etmesin canım! diye gelişi güzel cevab verdi.

Hamza, henüz sözünü tamamlamamıştı ki Meryem, bir çığlıkla yerinden fırladı :

Yusuf, Yusuf!

Yusuf’un geldiğini herkesten evvel o görmüş ve kendine hâkim olamayarak bağırmıştı. Yusuf;

Hem hatırından çıkamadım, hem de misafirlerini almaya geldim Hamza.. diyerek içeri girdi.

Var ol Yusuf, ben de şimdi Meryem’e bu gece saraya gideceğimizi söylerken, seni görememek üzüntüsünü duymuştum. Sonra, misafirlerimizi alabilmen için senin de bir parçacık olsun .misafir olman icab eder. Hem otur da misafirlerimi heyecanlandırmamak için söylemediğim bir şeyi sana anlatayım.

Yusuf sanki kaçacakmış gibi Hamza, hemen söylemeye başladı.

Bugün bir hastaya gidiyordum. Yolda bir fakire rast geldim ; para istedi, vermek üzere durdum. Tam bu esnada iki adım ilerdeki duvar yıkılmaz mı ? Eğer o adama tesadüf etmeseydim, tabiî duvarın altında kalacaktım. Bu nasıl iş, söyle bana Yusuf? Bir tesadüfle koca bir hayat kurtulur veya söner mi? Nasıl olur da bir insanın akıbetini kör bir tesadüf tayin eder?

Geçirdiğin kaza için evvelâ, geçmiş olsun diyelim Hamza.. Sonra, bu kazadan kurtulmanı tesadüfe hamletme. Zira cihanda vaki olan hiç bir hâdise tesadüfe mübteni [Bina edilmiş, kurulmuş, kurulu. * Dayanan, istinad eden, müstenid ]değildir. Her şey bir sebebe mübteni olduğu gibi bir gayeye, o da daha yüksek bir başka gayeye müteveccihtir.

Binaenaleyh hiç bir şey tesadüfe bırakılmamıştır. Her şeyde İlâhî bir sebeb ve varlık olmakla beraber onları, bu şekilsiz maddeden, bu karışıklıklardan çıkarıp intizama sokan ve her olana emir veren bir hakikî âmir vardır. Sana evvelce de söylediğim gibi bu hakikî âmir, her yerde hazır ve galib ve her yerde mevcuttur. Demek oluyor ki, tesadufî bir şey yoktur; her olan şey mutlak evvelden kararlaştırılmıştır. Her olan şey, muazzam bir aklın emir ve hükmüne hizmet etmektedir. Onun emrinden hariç bir şey olamaz.

—Senin camid [Ruhsuz, sert, katı madde. Cansız] zannettiğin taşlar, yahud her hangi bir cismin içi hayat doludur. Zira bütün mevcudattan görünen Yaradandır. Hiç bir şey yoktur ki bundan hariç olsun.. Camîd zannedilen her şey hayattadır. Güneşin etrafındaki yıldızlar gibi, bu zerrat ta merkezine müncezib olarak harekettedir. Harekette olan her şey ise hayattadır. Hayat ta, Yaradanla kaimdir. Hayatta olan her şeyden şüphesiz Yaradan zuhur eder. İşte her şeyde Yaradanın bu hüviyetini gören yani her şeyde o şeyin manasını seyreden, kâmil insanlardır. Demek oluyor ki, Allah Teâlâ senin kurtulmanı istemiş, karşına o fakir kulunu çıkarmış, mes’ele bundan ibaret!

Şunu da bil ki Hamza,  Yaradan’la dostluğu olanın her şeyi kolay olur.

—Sen onunla dost olursan, o da seninle dost olur; dostu Allah Teâlâ olanın ise neden korkusu olur?

Onun için, bir şey yapacağın vakit daima düşünerek yap.

—Dünkü günün âdil bir şahit olarak senden ayrıldı. Girdiğin gün de seni gözetici olarak duruyor. Eğer giden günü kötülükle geçirmişsen İkincisini iyilikle geçir yapacağını sakın yarına bırakma, olur ki yarın gelirde seni bulamaz. Onun için her nefesini kendinin nigehbanı [Bekçilik, gözcülük. ] olarak al ve her ne yaparsan onu kendine yaptığını bil !

—Eline batan dikene kızma, bil ki onu sen kendin batırdın, bu zahmı tesadüften ve yahud başka bir şahıstan zannetme!…

—Ya bir saniye, ya bir dakika, ya bir sene, hasılı bir zaman evvel yapmış olduğun bir şey sebebiyle o zahmı, bu dikenden yedin.

—Hülâsa yaptığın şey, iyilik olsun, fenalık olsun aslâ kaybolmadığı için zamanı gelir, seni bulur. Çünkü her taraf aynadır; her ne suret bağlarsan o suretin bu aynada belireceği aşikârdır. Aynaya karşı yumruk sıkarsan o da sana öyle yapar, gülersen o da güler. Mademki bütün cihan insanın fiillerine ayna gibidir, o halde aynanın önünden kaçmak elbette muhaldir.

—Bu sözlerinden sonra tesadüf kelimesini kullanmamak lâzım geliyor..

—Kelimeyi değil, kelimenin delâlet ettiği manayı kullanma !

—Yusuf gitmeye hazırlanırken Hamza, gülümseyerek elinden tuttu :

—Bitmedi; bir derdim daha var Yusuf.

—Benden daima yardım gören birisi vardır ‘ belki siz de bilirsiniz, hekim Süleyman derler. Malî vaziyeti pek iyi değildir. Her zaman benden yardım ister, eline para geçince de sarhoşlukla yer bitirir, çoluğu çocuğu sefalet içindedir, gelip para isteyince, dayanamam veririm. Bu defa yardım ederken bir az da nasihat ettim. Her halde buna canı sıkılmış olacak ki gezdiği yerde benim için söylemediği fena söz yokmuş. Hâlbuki ben onu hakikî bir dost zannederdim. Ama bilseniz bu adama ne müşkül vaziyetlerinde yetiştim. Maksadım yaptığım, iyilikleri sayıp dökmek değildir; fakat hâlâ şuna hayret ediyorum ki, yapılan iyiliğin cevabı neden böyle oluyor ?

—Dünya dedikodu, hayat ise, can çekişmek demektir, Hayatı takip edenler bunu her gün, her vesile ile görebilirler.

—Dünyanın her hangi bir şeyine vefa ümidiyle bağlanan kimse, mutlaka ondan cefa görür. Bu kaide değişmez, bunda herkes müsavidir. Çünkü bütün hayat, gelmek, çekmek, ölmek kelimeleriyle ihtisar olunabilir ve herkes ne ederse onu bulur. Yalnız, kimine er, kimine geç! Dünya vefasız olduğu ve kedi gibi doğurduğunu yediği gibi tabiî olarak adamları da vefasızdır. Onların sana yaklaşması, ya senden korkularından ve yahud da senden bir şey beklediklerindendir.

—Neden herkesin kendi meşrebinde olduğunu istiyorsun ve olmayınca kızıyorsun?

—Sen onu ayıbladığın gibi, o da seni ayıblar. Bazı kimseye iyilik yapmak, ona tokat vurmak gibi gelir. İyi bir kimseye fenalık yapmak ne tesir ederse, ona da bu iyilik aynı tesiri yapar, çünkü meşrebi, istidadı buna müsaiddir.

—Bir kimseden istidadının fevkinde bir şey istemek, biberden şeker lezzeti aramak kadar muhal bir şeydir. Bir biber fidanına ne kadar ihtimam etsen, onun zatındaki hasiyetini kemale getirmekten, yani acılığını ziyadeleştirmekten başka bir şey yapamazsın. Dünya tezadlarla doludur; bunlardan birine tesadüf ettiğin zaman taaccüb etme Hamza..

— Peki ama, madem ki herkes dünyada bir vazife ile mükellef olarak yaradılmıştır; o halde fenalık eden neden ceza görüyor ?

—Bu ince bir meseledir, Hamza. Dediğim gibi dünyada namütenahi [sonsuz] zıd fiillerin vazifedarları vardır. Meselâ zuliim yapan olduğu gibi, intikam alıcı da vardır. Şifa veren olduğu gibi, zehir saçıcı da vardır.

—Affeden olduğu gibi, kahreden de vardır. O halde zulüm yaptığın vakit karşında intikam alıcıyı görürsün.

Bir kimseye fenalık yaparsan, seni kahredici ile karşılaşırsın. Zira evvelce de dediğim gibi Allah Teâlâ’nın tasarrufu, insanlara gene insanlar vasıtasıyla vaki olur. Eğer bu hakikati bilirsen, niçin bu böyle oluyor, filan kimse neden böyle yapıyor, diyemezsin. İşte bu noktadan, hakikî failin Allah olduğu manası çıkıyor.

Onun için fenalık yapan bir kimseyi, meselâ demin söylediğin adamı, neden böyle yaptı, ben olsam böyle yapmam, diyemezsin. Doğru, sen olsan böyle yapmazdın, çünkü sen o vazife ile dünyaya gelmemişsin. Yaradan seni o vazifenin memuru etmemiş. Herkesin kendi vazifesini ifa ettiğini bildikten sonra davaya ve üzüntüye lüzum kalır mı ? Sen ona yardım etmekle kendine düşen vazifeyi işledin; o da sana nankörlük etmekle kendine düşen vazifeyi işledi. Neticede ikiniz de vazifenizi ifa etmiş oldunuz.

—Bunun için, nasıl güzel bir musiki, güzel şeyler, lâtif çehreler sende inşirah uyandırıyorsa, böyle birisi tarafından zemmedilmek, tahkir ve tezyife maruz kal; makta da aynı o zevki duyman ve bu muameleyi gördüğün kimseyi affetmen lâzımdır. Eğer bunu yapabilirsen, güzel sesten, güzel yüzden, hasılı güzelliklerden bulduğun zevki, bu affedişte de bulur ve kalbini cerihasız [Yara. Çürüklük. ]bir sükûn ve istirahata kavuşturmuş olursun.

—Bilsen Yusuf, karşına ne kadar derdli gelsem, onları sen bir anda yok ediyorsun. Dünyanın birçok yerlerini gezdim, dolaştım, sayısız kitablar okudum. Fakat senin şifa verici sözlerine hiç bir tarafta tesadüf etmedim. Hoş senin yüzünü görmek te, sözlerini dinlemek kadar kalb sıkıntısını yok eder. Ne garib seni görür görmez gönlümdeki sıkıntı dağılıp gidiyor.

—Gerçi şimdi beni müskit [Düşüren, ıskat eden. ]bir cevabla ilzam [delille muhatabı susturma, söz ve düşüncede üstün gelme. ]ettin ; fakat “niçin sıkıldın Hamza?,, diye bir tek cümle, basit bir söz de söyleseydin gene ferahlar, sükûn bulurdum.

—Sana bunun da sebebini kısaca anlatayım Hamza… Söz cisme, mana da ruha benzer. Ruhun cisme taalluku, lâfzın manaya taalluku gibidir, ruh cismin ne içinde ne de dışındadır. Mananın da lâfza münasebeti böyledir; mana ondan ne başkadır ne de onun aynıdır. Göz manadan zevk alacak kuvveti haiz olursa, lâfzı dinlemeden de bu zevki alabilir. İnsanın cismi bir kelime, bir sözdür; ondaki mana da aslıdır.

—Fakat söz  büyük şeydir ; nasıl ruh cisme lâzımsa mana için de harf ve savt (ses) öylece lâzımdır.

—O senin kitablarda bulamadığın ilâhî ilim, aklın istidlalat [İstidlaller. Muhakemeler ]nazariyesine müracaat edilmeksizin kesbolunan ve ancak aşk ile hasıl olan kalb ilmidir. İnsan bizzat kendinden ve her şeyden samimî bir feragat ile geçtiği vakit gayb âleminin nuruna müstağrak olur. Bu birliği bulan gönül sade enfüsü değil, afaki bile tasarruf eder.

—Mahsus olan eşyaya hükmetmek kolay ve bayağı bir hünerdir. Dünyanın her tarafında, bilhassa Hindde bu hokkabazlardan pek çok vardır. Eşyayı yerinden oynatmak hüner değildir Hamza,  İş, gönülleri yerinden oynatmakta, gönüllere hükmetmektedir.

—Hasılı gerek bu dünyada, gerekse ötekinde refah ve rahatın âmili, kendini bilmek ve kimseyi incitmemektir. Fazilet ve kemâlin de en bariz alâmeti, kimsenin aybını görmemek ve söylememektir.

—Yusuf, sözlerini tatbik edebilmek için bana bir köşeye çekilmek ve bu alayişli hayatı terk etmek lazım gibi geliyor…

—Niçin yanlış anlıyorsun Hamza? Bilâkis, bilâkis.. Gönül hayatı, Hind fakirleri gibi aç kalmak, yırtık yamalı elbise giymek, yoksul olmak veya bir köşeye çekilip miskin miskin oturmak değildir. Ye, iç, gez, eğlen, cemiyete faydalı ol; istifade ettiğin güzellikler ve faydan dokunan insanlar da Allah Teâlâ’nın varlığından birer parçadır. Bunu da bil ki insanın kıymeti sayi nisbetinde yükselir.

—Maksat bu alayişe, bu patırdılara kalben bağlanmamak ve her el uzattığın ve her gördüğün şeyde Yaradan’ı görmektedir.

Yusuf ayağa kalktı :

Haydi çocuklar, akşam oluyor gidelim. Hamza, ile Meryem, bu gece saraya davetliler, dedi.

Hamza, telâşla:

Daha çok vaktimiz var, biraz daha otur Yusufbir az daha…

Yusuf Hamza’nın ısrarına tebessümle mukabele ederek Ummül Bedri elinden tutup kaldırdı :

Haydi Billi, yürü, Sude babasıyla gelir ! diyerek hemen uzaklaştılar. Ömer’le Sude’yi teşyi etmek için ayakta bekleyen Hamza, :

Boşboğazlık ettim, saraya gideceğimizi Yusuf’a duyurmamalıydım. Gelmişken biraz daha otururdu. Halbuki ona daha ne kadar söyleyeceklerim vardı; diye teessüf ediyordu. O zamana kadar sesi çıkmadan dinleyen Ömer :

Yusuf söyleyeceğini söyledi; onu daha mı yoracaktın ? Hoş o, faydalı söz söylemekten ne usanır ne de yorulur, karşısındakini istifade ettirmeye üşenmez, O, bizi talime, bizden daha haristir.

Bu dünya ne kahbedir bilmezsin Hamza… Ben de bir vakitler bilmezdim; bana onun da kendimin de iç yüzünü Yusuf gösterdi. Dünya, bir işvebaz kadın gibi insanı en ummadığı bir zamanda aldatır. Binbir güzellikleri, cilveleriyle seni kendine ram eder. Halbuki o varlık gösteren bir yokluktur. Arzularına ermemek üzere bu aldanışlar insan için ne acıdır. Hanı hamurdan devecikler, oyuncaklar, beşikler, bebekler yaparak şekere benzetirler; çocuklarda bunlara bayılır ve alıp yemek için çırpınırlar. Hâlbuki onun tadı şeker değil, hamurdur; fakat bunu sen bilirsin, çocuğa anlatamazsın ki…

—Çocuk, şekerden deve, beşik yiyeceğim diye onları ister.

—Her ne kadar: bunlar hamurdur, şeker değildir, desen de ikna edemezsin. Ancak ısırınca işi anlar ve atar.

—Eğer sen de büyüyüp çocukluktan çıkarsan, bu dünya zevklerinin bir aldatıştan ve bir avuç çamurdan ibaret olduğunu anlar ve onları kendiliğinden atarsın.

Ömer tatlı tebessümü ile kapıdan çıkarken, Hamza:

Dur Ömer, bari sen gitme beraber çıkalım? dedi.

Sude, babasının, Hamza’nın teklifine temayül ettiğini görünce:

Olmaz Hamza,  benim de işlerim var, müsaade et te gidelim! diyerek yürüdü ve kapıdan çıkarken, Meryem’le buluşan bakışları, her zamankinden daha birbirinin derdine yakın ve hisli idi.

ROMANIN DİĞER KISIMLARI

1. KISIM             3. KISIM 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s