AŞK BUDUR! (Aşk Bu İmiş!) 3. KISIM

VAV
***

Meryem, o gece saraydan dönerken, Hamza, ile beraber Marküs’ten kaçtıkları ziyafet gecesi, bahçenin seddinden büyük havuzu seyrettikleri yerde durdu. Gene havuzun etrafındaki meş’aleler yanmıştı. Ziya hatları, manzum bir kitabenin yaldızlı mısraları gibi sıra sıra durgun suya düşmüştü.

Hamza,  bu asil adam, Meryem’i Marküs’ten kurtarmakla ne büyük bir iyilik etmiş, sonra da ona karşı bütün vaidlerinde durmuş, bütün düşkünlüğüne rağmen bu ahdi hlâl etmemişti. Fakat hu hayalın sonu ne olacaktı? Eğer Meryem’in aşkı Yusuf’tan başka bir vücuda aid olaydı, kız Hamza’ya karşı kendini suçlu ve mes’ul tutardı; fakat şimdi asla! Zira Yusuf’un aşkı bir emri muhakkaktı. Ondan ne içtinab edilir, ne de uzaklaşılabilirdi ?

Meryem, Yusuf’u niçin seviyor? Onun için mükevvenatta Yusuf’tan başka sevilmiye değer bir mevcud yoktur da onun için seviyor…

Meryem, Yusuf’u sade sevmiyor.. Ona âdeta tapıyor.

Sevmek lâfzı, aşkına nazaran ne kadar ibtidaî, ve ifadesiz bir mefhum !.

Meryem, bir gün olup bu şiddetli suzişin bir tarafından fışkıracağından, kendini ele vereceğinden korkuyor…

Meryem, hakikaten Yusuf’a tapıyor! kendini tanımayacak, uzvî ve manevî bütün kuvvetlerini darma dağınık eden bir şiddetle kendini bilmiyor… Bildiği, gördüğü bir şey var : Yusuf !

Sabahleyin gün, pembe dudağını ufukta kımıldatırken, Meryem, de ilk defa, herkesten ve Hamza’dan da habersiz olarak Yusuf’a gitmeyi kendi kendine kararlaştırıyordu. Bu kararla bir az sükûnet buldu ve ancak, kendini Yusuf’a giden yolda görünce biraz aklî başına geldi.

Bu yollar, onun taşını toprağını, kedisini, köpeğini her bir zerresini sevdiği bu yollar, ne güzel, ne anlatılmaz bir füsunla dolu idi. Meryem’in hareket halindeki ayaklarımı kimin idare ettiği, istikametini kimin tayin ettiği belli değildi. Genç kız bunları bir an düşünecek oluyor, fakat şuuru da meçhul bir kuvvet tarafından emilmiş, kurutulmuş…

Meryem, bir aralık, Yusuf’a ne zamandan beri böyle şiddetle bağlanmış olduğunu düşünmek istiyor. Kızın yarım şuuru, zorla ilk telakkilerine kadar gidebiliyor. Fakat hayır… bu kadar büyük aşkın tarihi, zaman ölçülerine mukayyed olamaz ki… Yusuf’la Meryem, ebediyet göklerinin ebedî aşmalarıdır. Yazık ki ruhun, geçtiği merhaleleri unutmak nasibi vardır. O yalnız bulunduğu devrin hükmünü bilir. Baş ve son itibarı da gene bu devrin evvelinden âhırına kadar olan vaktin ölçüsü içinde sayılır. Her şey gibi, bu baş ve son telakkisı de İzafî ve nisbîdir. Yoksa ruh için ibtida ve intiha olur mu ? Kezalik ruhun seferlerinin de sonu ve başı yoktur. Ruhun mazideki hatıraları, ancak tedailerle bazı bazı tenevvür eder. Unutulmuş bir rüyayı, ona benzer bir vakanın, yahud bir sözün hatırlatışı, gibi… Meryem, katiyetle Yusuf’un kendi hislerine lakayt olmadığını biliyordu. Fakat, neden genç kızın aşkına sarahaten cevab vermiyor, hatta bu aşkı anlamamazlıktan geliyordu? Hislerinin ve hareketlerinin âmiri olan Yusuf, neden mütekabil hislerini ona söylemiyor, hatta Meryem’in bu husustaki tuğyanına müsamahakâr olmuyordu ?

Bu ihtimam, bu çekinişler, hep Hamza, için, hep onu aradan çıkarmamak içindi. Yusuf, bu büyük aşkı hep bu düşünce ile fedamı edecekti? Meryem’in Hamza’ya bir gönül borcu olmadığını Yusuf’un bilmemesi de imkânsız görünüyordu.

Gene kız birdenbire, hayatının sonuna kadar zindanda. habsedilen bir kürek mahkûmu gibi naçar bir yeisle kendini bağlanmış kalmış gördü.

Bütün bir belde erkeklerinin maglûbane bir itaatla eteklerine sürünmeyi minnet bildikleri, bu duygusuz kızla, şimdi biran evvel sevdiğine ulaşmak için kendinden geçmiş Meryem’in, o ham, o mağrur kızla ne alakası vardı ? Yusuf bu vücuda, bu yanmış bu aşk kesilmiş vücuda hep mi lakayd kalacaktı ? Onu böyle çıldırtan o değil miydi ?

Hayat, mütemadi bir inkilâb, mutemadî Ölüp dirilmeden ibaret… Meryem, de şimdi, samimî bir itikadla o, eski Meryem’in ölmüş olduğunu görüyordu.

***

Sude Meryem’in tek başına, bir bulut gibi uçarak geldiğini görmüştü. Bu geliş, her vakit ki tabiî görünen gelişlere hiç benzemiyordu. Gene kızın yüzündeki duygularını örten müstear nikahlar düşmüş, yalnız şedid bir aşkın hummalı sarahati kalmıştı. Meryem’in bu perişan gelişi, Sude’ye, kendi kendine vermiş olduğu feragat ve yardım vadini hatırlattı. Artık fedakârlık zamanı gelmişti. Evde, Yusuf’la kendinden başka kimse yoktu. Yusuf odasında olduğu için kızın bu acaib gelişinden haberi yoktu.

Geçirecek vakit yoktu; Sude kararını tatbik etmek üzere hemen yerinden kalktı; yavaşça Yusuf’un kapısının önünden geçti, aynı ihtiyatla belli etmeden sokak kapısını açarak aralık bıraktı, gene ihtiyatkâr fakat seri adımlarla geri dönerek bahçeye çıktı ve arka kapıyı açarak evden kaçtı.

Meryem, sokak kapısını aralık bularak içeri girdi; evin içinde hiç ses yoktu. Kapı açık bırakılmış olduğu için evin boş olmadığını tahmin ediyordu. Yusuf’u bulmamak korkusu, kalbine hançer gibi batıp çıkıyordu.

Bütün odalara, hattâ bahçeye de baktı, kimseler yoktu. En sonra eli Yusuf’un kapısına uzandığı zaman, genç kızın vücudu aşktan ve raşeden düzülmüş bir zevk kesilmişti. O anda bu vücuda yüz hançer vurulsa o, bu zevkten bir zerre kaybetmezdi. Bütün varlığı, lâyemût bir kudret tarafından kabzolunmuş, Meryem, Yusuf’tan başka her şeyden boşalmış, bitmişti.

Nihayet bu titreyen el, kapıyı hızla itti. Yusuf ilk gördüğü günkü gibi gene ayakta idi. Meryem, bu aşk rüzgârı, koştu, taze bir hurma fidanı gibi yukarı kalkmış kolları, ateşîn bir halka olarak Yusuf’un boynu etrafında sim sıkı dolandı…

Yusuf, aşkın suzişinden, aşkın üryan ve mukavemet kırıcı tezahüründen örülmüş bu halkayı çözmedi, çözmek istemedi. Ebediyet ateşininin timsali olan dudakları, kızın saçlarına iştiyak ve aşkla cevab verdi.

Birbirine karışan bu iki baş, bir an, aşkın mücessem bir ifadesi oldu.

Fakat Meryem’in hiç bir şeyden haberi yok, o hiç bir şeyin farkında değil, hiç bir şey bilmiyordu. Yusuf’un çözmeye kıyamadığı kolları, bitab bir teslimiyetle kendiliğinden açıldı. Düşmek üzere olan bu vücudu kolları içine alarak yavaşça, bir ceylân postunun üstüne bıraktı.

Yusuf, bir aşk demeti kadar güzel kıza, semavattan derlenen aşk çiçeklerinin usaresinden sızmış ateşîn Meryem’in lâtif çehresine bakıyor: ruhumdan kopan bir yıldız, aşkımın konukladığı bir vücud.. diye düşünüyordu.

Elân baygın yatan kızın yüzünde aşkın şiddetinden gergin ve suzişli bir ifade vardı. Gözleri sımsıkı örtülü, kirpikleri ratıb, dudakları, açılmaya hazırlanmış bir konca gibi yarı aralıktı.

Yusuf müteheyyic, bir az daha eğilerek, bu yüze kendi aşkından ibaret olan bu aşk külçesine meftuniyetle baktı, baktı…

Meryem’in vücudunda dirilme hareketleri başlarken Yusuf ta ayaklarının ucuna basarak odadan, sonra da evden çıkarak gitti.

***

Meryem, Yusuf’un odasında tek başına gözlerini açtığı zaman, yarım yamalak bir şuurla, buraya gelişi hadisesinin teferruatını zihninde tasnif etmeye uğraşıyordu. Elinin Yusuf’un kapısına kadar uzandığını ve odada Yusuf’u gördüğünü hatırlıyor, başka bir şey bilmiyordu.

Şimdi, burada niçin yatıyordu? Şüphe yok ki fevkalâde bir hal onu böyle yere sermişti. Yusuf nerede idi? Niçin ve ne zaman gitmişti? Meryem, onunla ne konuşmuş, Yusuf ona nereden bahsetmişti.

Düşündü, düşündü, hiç bir şey bulamadı. Meryem’in bütün bu müselsel düşüncelerinden çıkan netice  artık bu büyük aşkı, daracık göğsünün gizlemesine imkân kalmadığını kendine itiraf etmesi oldu.

Yusuf’u sevmek, zaaf değil, kuvvet, meziyet, faziletti. Unsurî varlıklara karşı olan ibtilalar kalbi ne kadar sefilleştirir, bayağılaştırır, alçaltırsa Yusuf’un aşkının mübtelası olmak ta insanı o nisbette yükseltir ve kıymetlendirirdi. Esasen Meryem, için her hangi bir kimsenin kıymeti, Yusuf’a olan sevgisi nispetiyle ölçülmeli idi. Meryem onun için bu aşkın tezahürlerde zevkten zevke düşüyordu.

Yusuf, önce, her hangi bir yaratılmışla mukayese edilemeyecek eşsiz bir vücuttu. Mukayese, benzeri olan şeyler arasında yapılabilirdi. Halbuki, ne Meryem, ne de bütün cihan için bir Yusuf daha olamazdı ki, o, başkasıyla mukayese edilebilsin!.. O, bir tane idi, o bütün cihandı!

Meryem, ezelî bir meşale gibi yanan gönlünün ateşile, değil yalnız kendini, kâinatı bile yakıp kül edecek kadar yakıcı idi. Meryem, Yusuf’la kendini bulmuş, gene onunla kendini kaybetmişti. Meryem’in ifrat aşkının ismi, Yusuflu!

***

Zeyyad, Hamza’nın da, Meryem’in de Yusuf’u sık sık ziyaretlerinden hiç memnun değildi. Çünkü o, her şeyden şüphe eden gayrı samimi bir mizaca malikti. Tanıdığı ve kıymet verdiği şeyler, hayatın yalnız maddî cebhesi, kabuğu idi. Zeyyad’ın duygu şebekesi, ham bir külçe gibi İşlenmemişti. Maamafih mağşuş[Katışık. Karışık. Saf olmayan. ] ve zahmete delmez bir katılıkla oluşu yüzündün, işlenmek ihtimali do pek azdı.

Yusuf’un dilden dile dolaşan mütevazı ve sakin hayatını, o bir tuzak telakki ediyor, zengin Hamza’nın da bu tuzağa düşürülmüş bir zavallı olduğuna iman ediyordu. Öyle ya., hiç bir şeye ihtiyacı olmayan Hamza,  kendinden İçtimaî derecesi dun [uzak] olan bir aşiret reisîne neden iftikar ediyor, meclûb oluyordu ? Zeyyada göre ihtiyaç, daima maddî şeylere olabilirdi. O halde Hamza’nın Yusuf’a değil, Yusuf’un Hamza’ya boyun eğmesi, ihtiyaç göstermesi lâzımdı.

Zeyyad bu meseleyi daima kendi görgüşü ile görüyor, başka nokta-i nazardan mütalâa ve izah edemiyordu. Hamza, ise amcasının kısa ve bulanık nazarlarını pekiyi tanıdığı için itirazlarına, bir sinek vızıltısının müziç sadası kadar bile ehemmiyet vermezdi. Zaten onu sevmezdi ki sözleri müessir olsun…

Hamza,  gene amcasını ziyaret ettiği sırada, Zeyyad onu karşısına almış mutat sözlerini söylüyordu.

— Söyle Hamza,  senin neye ihtiyacın var ki Yusuf’a gidiyorsun ? Paraya mı, şöhrete mi, neye, söyle bakayım hana ! Herkes çölleri, denizleri aşarak dünyanın her tarafından akın akın senden şifa bulmaya geliyorlar. Şöhretini uçan kuşlar bile biliyor. Neye ihtiyacın var, ondan ne öğrenebilirsin ki gece demiyor, gündüz demiyor gidiyorsun ? Söyle, bana makul sebeb göster! Seni niçin davet ediyor ?

Maksadın ilim ise, Şeyhülhikeme git.. Yaşlıdır, tecrübelidir, onunla konuş.. Yusuf’un putlara bile ibaret ettiği malum değil. Dinsiz olduğuna hiç şüphe yok! Hamza,  amcasının itirazlarını her defasında sükutla, hazan da baştan savma sözlerle geçiştirirdi, Fakat bu defa Zeyyad çok ileri gitmişti; gene adam dayanamadı:

— Amca, sen ne söylüyorsun ? 

—Şeyhülhikemdeki ilim bende de var. Belki ben ilim cihetile ondan da üstünüm, benim bu ilimlere ihtiyacım yok… Fakat Yusuf’taki ilim, ne Şeyhülhikemde, ne bende, neşende, ne de bir başkasında var..

—Yusuf’tan kaynayan ilim, senin benim bileceğimiz bir menbadan gelmiyor. Onların usulleri ve kitablar ile Yusuf’un bilgisinin elifbasını öğrenmek için bile insanın ömrü kifayet etmez. Şeyhülhikemlerin, Hamzaların sabahlara kadar rahle başında meşakkatle öğrendikleri, kıylükali Yusuf’un ağzından çıkan basit bir kelimeye değişmem.

—Sonra beni, onun çağırdığını mı zannediyorsun ? Merak etme o, kimseyi çağırmaz. Ona ben, kendim gidiyorum. Yusuf’un ne bana, ne sana ne de kimseye ihtiyacı yoktur ki çağırsın, davet etsin ?

—Yusuf’un babası Malik bin Halimi tanırsın; zengin bir adam olduğunu da bilirsin. O, babası gibi ihtişamla yaşamıyorsa, bu gidiş, fakrından ve başkalarına ihtiyacından değil, maddî varlıklara kıymet vermeyişindendir.

—Evet, senin tama ettiğin bilgilerden, tıb, heyet ilimlerinden bende hesabsız bir mebzuliyet vardır. Ben bu ilimlerle şimdiye kadar binlerce insanın cismine deva ve şifa oldum; fakat bir gönüle asla ! Ben, kendi gönlümün, kendi derdimin illetini tedaviden acizim, nasıl olur da başkalarına imdat eylerim ?

—İşte Yusuf benim canıma, ruhuma şifa veriyor. Ben, mahsus ve aşikâr olan dertlerin hekimiyim. Yusuf ise ziyade gizli olan can derdinin hekimidir. Ben devayı anasırdan toplarım ;o doğruca Allah’dan getirir. Benim dimağım bilgilerle dolu, fakat gönlüm aç ve muhtacdır. Bu boşluğu Yusuf’tan başka dolduracak bir vücuda tesadüf etmedim. İşte ona, bu boşluğu dolduracak hakikati aramaya gidiyorum.

—O, dediğin gibi dinsiz değildir ; belki din, kendisidir amca !

—Kızın Meryem’e olan yenilmez düşkünlüğümü bilirsin ne olur bir az da onun bana olan duygusuzluğunu, yabancılığını bilmeye niyet etseydin!.

—Meryem, Mısırdan avdetim [dönüş] günü, bütün ümid ve hülyamı da son ve katî bir darba ile yıktı. İşte o gün kendimi öldürmeye karar vererek bu kararla bir az sükunet bulmuş. Meryem’le son bir gezinti yapmak arzusunun önüne geçemeyerek, ayağımın tozuyla Yusuf’a gitmiştim. Fakat onu görmek, anî ve katî olarak vermiş olduğum hu kararı, bir nefeste yok etti; sözleri bana yaşamak kuvveti verdi, hakikatin leziz çeşnisinden, tattırdı. Yalnız ve yalnız Meryem’i gönlümden silemedi Bu da onun kudretsizliğinden değil, benim iradesizliğimdendır.

—Yusuf’un gönüllerde uyandırdığı şevkten ve sermedi hayattan haberdar olsan, ona, gönlündeki suzişin şiddetinden, ayaklarınla değil, başınla koşup giderdin.

—İşte amca benden istediğin makûl cevabi İstersen daha söyleyeyim.

—Fakat Zeyyad yeğeninin bu hitabesinden, fikirlerini değiştirmemiş bilâkis, Hamza’nın büyülendiğine hükmetmişti. Gene hekim amcasının muannid [inatçı, inat eden.]sükûtu karşısında Yusuf’un bir sözünü hatırladı. O, “insan, kendi manasını, kendi cinsiyetinin cazibesini bulduğu kimselerin sözünden müteessir ve mütehassis olur, demişti. İşte Hamza, ile Zeyyad’ın aynı nesebden olmaları da ruhî ihtilâflarına mani olmuyordu. gene adam bunu düşünerek amcasına baktı. Gerçi Zeyyad artık yeğenine mukabele etmiyor, cevab vermiyordu; fakat odanın içinde titiz ve asabî adamlarla dolaşması, kendisine lâkırdı anlatmamasının mecbur ettiği sinirli bir sükûttan başka bir şey olmadığını genç adanı anlıyordu. Belli ki Zeyyad Yusuf’a kızdıkça kıyıyor ve onu ortadan kaldırmanın bir çaresini arıyordu.

Zeyyad, yeğeninin söylediği yüksek sözlerin mevzii değildi.

Onun için Hamza,  sözlerinin aksülamelinin amcasında galiz hisler şeklinde tecelli ettiğini görerek, keşki bu duygusuz adamla konuşmasaydım, diye teessüf ediyordu.

Gitmek üzere ayağa kalkacağı sırada, kapıda beliren bir köle, saray haznedarı Ebukasımın ziyarete geldiğini haber verdi. Zeyyad, esasen Yusuf bahsinin istemediği bir şekilde devam etmesinden bunalmıştı. Misafirin gelişini bir nimet telakki ederek köleye :

— Buyursun! Dedi ve geçip yerin oturdu.

Haznedar Ebukasım kalender bir adamdı. Boş vakitlerinde basit şiirler yazar, etliye sütlüye karışmaz, her kesin itimadını kazanmış hoş meşreb ve neşeli bir adamdı.

—Herkes ona derdini söyler, fakat o, kimsenin sırrını kimseye söylemezdi. Yegâne zaafı kadınlardı. Memlekette en çok karısı olan Ebukasımdı.

—Zeyyadın hem çoçukluk arkaşı, hem de aşağı yukarı meslekdaşı idi. İkisi de uzun senelerden beri sarayda bulunmuyorlardı.

—Ebukasım içeriye her vakitki gibi bol neşe ile girdi. Fakat Zeyyad’la Hamza’nın birer köşeden cansız birer heykel gibi kalkarak kendisini somurtmuş yüzle selâmlamaları, ona, bu odanın bir az evvel bir mücadeleye sahne olduğunu haber verdi.

—Sır söylemek için Ebukasımdan korkulmazdı. Zeyyad nihayet kendisine müzaharet edebilecek bir arkadaş bulmakta bir az canlandı. Bu inatcı gence belki o müessir olabilir, artık kendisinin anlatmakta âciz olduğu şeyleri o ikmal edebilirdi. Zeyyad’ın demindenberi kendisine yardım etmeleri için yalvardığı putlar, işte ona Ebukasım gibi bir yardımcı, eski bir dost göndererek müzaharat etmişler, taaruz cebhesini kuvvetlendirmişlerdi.

—Haznedarın, dost bir alâka ve ısrarla “ neniz var, söylesenize ne oldunuz?,, Diye soruşlarını Zeyyad fırsat bilerek, biraz evvel Hamza’ya Yusuf hakkında söylediklerini, daha heyecanla, daha hararetle anlattı.

Hamza,  amcasının sözlerini ses çıkarmadan dinlemişti. Ne desin, ne söylesin ki bu adam taşdan da berbad bir inad gösteriyordu. Söz anlamakta taş, bu adamdan daha kabiliyetli idi; zira hiç olmazsa o, akılla mücehhez değildi.

Zeyyad sözlerini tamamlayarak, arkadaşının cevabını beklerken mesut ve rahattı. Hamza’nın mağlubiyeti ona şimdiden ölçüsüz bir zevk veriyordu.

Ebukasım ciddileşti ve dedi ki :

— Bilirsin ki Zeyyad, ben kimsenin sırrını kimseye anlatmam. Fakat bende bir sır vardır ki, sahibinin izni olmamakla beraber onu size anlatacağım. Öyle tahmin ediyorum ki bu vakanın delâlet ettiği hükümler, size bu mesele hakkında kâfi bir kanaat verecektir.

—Ne tuhaf, Ebukasım Hamza’ya değil Zeyyada hitab ediyordu.

—İyi ki gelmişim dostum Zeyyad.. Çünkü bu hususta seni tenvir edecek bilgilerim vardır.

—Ben Yusuf’u çok eskiden tanırım.

—Evvela şunu söyleyeyim ki, benim bildiğim Yusuf, senin bildiğini zannettiğin Yusuf’tan bambaşkadır. Ben onun merd, alicenab, hayırhah, cömerd ve cevval bir zekânın sahibi olduğunu biliyorum. Putlara kurban kesib kesmemesi beni alâkadar etmez ; o kendi bileceği bir iştir.

Bu sözleri Ebukasım mı söylüyordu ?

Zeyyad kulaklarına inanamıyor, hiddetini, hıncını belli etmemek için avurdlarını ısırıyordu.

Ebukasım, başladığı söze telâşsız, emniyet ve itidal dolu olan bir sesle devam etti •

—Yusuf’u bana tanıtan, bir vakadır. Bundan hemen yirmi sene evvel bir gece sabaha karşı bir eğlenceden dönüyordum. Yolda iki kişiye tesadüf ettim; birisi yaşlıca, değeri çok gençti.

—Yaşlıca olanın yedeğinde bir deve vardı; hem yürüyor, hem de bağıra bağıra ağlıyordu. Gene, ona yavaşça bir şeyler söylüyor, fakat bir türlü susturamıyordu. Tabiî gece yarısı bu garib manzara beni alâkadar etmiş olduğu için bir türlü çekilip gidemiyordum. Meseleyi anlamak için içimde iyice merak uyanmıştı. Deveyi çekenin ağlamasını bahane ederek yanına sokuldum.

— Arkadaş, ne oldun, çocuğun mu öldü, niçin ağlayorsun ? dedim.

— Daha beter., keşki çocuğum ölseydi de, bu işi yapmasaydım! Adamın bu cevabı büsbütün merakımı arttırdı. ‘Yanındaki gene, mütemadiyen onu susturmaya uğraşıyor, fazla bir şey söylemesine mani olmak için kolundan çekerek benden uzaklaştırmaya çalışıyordu. Öteki ise hâlâ bir çocuk gibi ağlayarak:

— Söyleyeceğim, söyleyeceğim., bütün memlekete ilân edeceğini ! diyordu. Nihayet sert bir hareketle kolunu gencin elinden kurtardı, süratle yanıma koştu. Sanki genç arkadaşı, sözlerini dudaklarından kapacak, söyletmeyecekmiş gibi acele ile ağzını kulağıma yaklaştırdı. Zavallının halinden, kuvvetli bir buhran geçirdiği belli idi.

— Dinle beni yolcu, iyi dinle ! sen dinlemezsen, dağa, taşa söyleyeceğim ! Dinle, beni bir insan gibi dinle ve hakkımda hükmünü ver ! dedi.

—Şu gördüğün genç, Ebüşşettar aşiretinin reisi Malik bin Halimin oğlu Yusuf’tur. Ben de bu gece bu delikanlının devesini çalmak isteyen hırsızım ! Bir az evvel bahçeye girdim; tam hayvanı alıp götüreceğim zaman duyuldum kaçmaya vakit bulmadan yakaladılar. Köleler, başıma, sırtıma vurdukları yumruklar, tekmelerle beni sersemlettiler. Bizim gürültümüz bütün evi uyandırmış olacak ki, bu genç te geldi. Uşaklardan hâlâ dayak yiyiyordum. Onun sesi bağırarak araya girdi :

—Ne yapıyorsunuz?, biçare adama ne vuruyorsunuz ? O benim adamımdır; ben onunla bu gece gizlice bir yere gidecektim, uyumuş kalmışım; kabahat bende, bırakın onu, bırakın!, dedi ve beni uşakların elinden kurtardı.

—Neye uğradığımı, ne söyleyeceğimi, ne yapacağımı şaşırmıştım.

— Sen bir az dur! Diye, beni bıraktı ve hemen giyinmiş olarak yanıma geldi. Ses çıkaracak halim kalmamıştı. Evin civarından uzaklaşınca bana bir kese uzattı : “ Bundan sonra rızkını helalden ara; bir şeye ihtiyacın olursa gel benden iste, deve de senin olsun!,, dedi.

—Bu gencin üluvvü cenabı beni bitirmişti; ayaklarına kapandım kendisini evime çağırdım. Geldi, benim gibi bir hayduttan korkmayarak geldi. Beşikte uyuyan oğlumu sevdi. Ona bir misafir gibi kahve pişirdim, içti; sanki kırk yıllık dost imiş gibi benimle hep başka şeylerden konuştu. Gene bir misafir gibi izin isteyerek kalktı. Ben, deveyi de, parayı da geri vermek için yalvardım, yakardım, razı edemedim.

—Sen söyle, sen hükmet ey yolcu ne yapayım? diye ellerime sarıldı.

—Benim kim olduğumu bilmediği halde bu namus lekesini tereddütsüz söyleyen şu adam, hakikaten dediği gibi, onu dağa taşa ve bütün âleme ilân etmekten çekinmeyecek kadar ruhen altüst olmuştu.

—Ne söyleyeceğimi şaşırmıştım. Yusuf’a dedim ki :

— Delikanlı, deveni geri almazsan, bu adamın ev halkında uyandırdığı şüphe, teeyyüd [Kuvvetlenme. Kuvvet ve metânet bulma. Te’yid olunma. ]etmiş olur. Para onda kalsın, senin dostluğun bundan sonra ona yüz deve satın alır..

Yusuf, bu ısrar üzerine devesini aldı. Adamı orada? Ağlayarak terk ettik, Yusuf la beraber yolumuza devam ettik. O, bu İnsanî hareketini unutmuş gibi, hakikaten hırsızın da bir az evvel söylediği gibi hep bu meseleye temas etmeyen şeylerden konuşmak istiyordu. Ben de hiç olmazsa onu evine kadar takib ederek bir az olsun konuşmak, bu ulvî hareketini izah edecek söz zemini arıyordum. Nihayet dedim ki

 — Ben, saray memurlarından Ebukasımım, müsaade eder inisin arasıra sana geleyim ?

— Hay, hay., fakat bir şartla : bu geceki vakanın sırrı, üçümüzü tecavüz etmeyecek! Yusuf bunu tebessümle, adeta rica ederek söylemişti.

— Peki, dedim. Fakat bu ulüvvü cenaba seni sevkeden nedir ?

— Cemiyete bir insan kazandırmak gayesi…

—Eğer bu adamda kötülük aslî değil de arızî ise, onun bu illetini tedayî etmek için şu acı ders, kâfidir.

—O zaman şüphe yok ki, bu adamı hem dünya kazanacak, hem de o kendini ve Yaradanın sevgisini kazanacaktır. Ben ortada bir âletim. Bana da, iyiliğe vesile olmanın zevki yeter:

Fakat o, eğer anadan doğma bir kör veya sağır gibi bu derdle mayalanarak yaradılmış ise, onu kimse iyi edemez. Maamafih bana düşen, vazifemi yapmaktır, ötesini Yaradan bilir. Belli olmaz ki, iyi fena olur;, fena da iyi olur. Yani fenalığı ariyet olan, bir vesile zuhur edince bu fenalıktan kurtulur. Keza iyiliği ariyet olan da gene bir sebep zuhur edince bu iyilikten tecerrüd [sıyrılma, soyunma, çıplak olma. ]edebilir.

—Mademki insan olarak yaratılmışız, o halde insaniyetin icabatiyle hareket etmek ve etrafımıza faydalı olmak, bizim için bir hilkat ve limanlık taahhüdüdür.

—Beşeriyet basamağı yüksek bir merhaledir; büyük nimet ve fırsattır. İnsan, elinden gelen her iyiliği, bu fırsatı bulmuşken yapmalıdır. Bu basamağa yükselmişken mevkiinin kadrini bilmemek, ruhun nuranî çehresini çamurlu örtülerle perdelemek yazık değil midir?

—Eğer insan öldüğü vakit cisminin, hevasının, iktizalarının galebesile giderse, insan şekli de gaybolup türlü türlü hayvan şekline girer ve o şekillerde muazzeb olur.

—İnsanın dünyaya gelişi, birçok taahhüdlerin, vazifelerin hamili olması demektir. Benim o adama karşı yaptığım muamele, bu vazifelerin içinden küçük bir numunedir. Buna o kadar büyük bir mahiyet vermeyiniz!

—Yusuf, bu yüksek hareketini tabiî göstermek için sözü, başladığımız noktaya çevirmişti. Maalesef evinin kapısına da gelmiştik. Tan yeri yavaş yavaş ağarıyordu. Birden bire susmasıyla tatlı bir rüyadan uyanmış gibi esef ettim.

—İşte dostum Zeyyad, şimdiye kadar, bu vakayı kimseye söylemedim. Fakat onu bir an da unutamadım.

—Bu garib maceranın sonunu takib ettim. Sonra bu hırsız, vaka gecesi uykuda Yusuf’un okşadığını söylediği küçük oğlunu ona sattı. Bu çocuk, el’an Yusuf’un yanında bulunan Mahbubdur. Belki de babasının macerasını bile bilmez. Mahbubun babası oğlunu Yusuf’a verdikten sonra, kendi de o kapının en vefakâr bir dostu oldu. Yusuf en mühim işlerini bu adama emniyet eder, yaptırırdı. Zavallı beş altı sene evvel öldü.

—Bu vakadan sonra Yusuf’u ziyarete başladım. Bazı bazı o da bana gelirdi.

—Kasem ederim ki, onun bir sözü, bir bakışı, putlara kesilen yüzlerce kurbandan daha tesirlidir.

—Bir gün Yusuf’un evine gitmiştim. O, karşısına, önüne gelene kafa tutan zorbalardan birini almış nasihat ediyordu.

—Adam, bir meseleden dolayı suçlu idi. Fakat kendini kurtarmak için :

—Ne yapayım vaz geçemiyorum; Allah beni böyle yaratmış, yapmamak elimde mi? diyordu. Yusuf ta ona :

—Bak oğlum, diye sokaktaki bir inek pisliğini gösterdi ve:

—Dikkat ettim, şu pisliğe dünden beri kimse basmadı, dedi. Onları bu pisliğe, iyiyi fenadan temyiz ettiren cüzî irade bastırmıyor. Çünkü bastıkları takdirde ayaklarının kirleneceğini biliyorlar. Fakat şuradan, iki üç yaşında küçük bir çocuk geçse idi, o basar, belki de onunla oynardı bile… Çünkü ondaki cüzî irade kabiliyeti inkişaf etmemiş bir haldedir. Bu harekette o mazurdur. Fakat madem ki sen çocuk değilsin, fark ve temyiz edecek kabiliyetin var, bir pisliğe bile basmayıp atlıyorsun, o halde neden, fenalığı yaptıran Allah’tır, diyorsun ? Bu hususta da iradeni kullansana.

—Bak meselâ, maişetini temin etmek, para kazanmak için türlü türlü zahmetlere katlanıyor, keza zevkin için gözünü daldan budaktan esirgemiyorsun. O halde, fenalık yapmamak hususunda da kendini zorla sana Allah, iyi niyetle hareket edenlerin yardımcısıdır. Fakat evvelâ senin feragat göstermen şarttır.

—İnsan tıpkı bir gemi kaptanı gibi kendi dümenini idare edici ve işine gelmeyen şeylerden baş döndürücüdür.

—Söylediğim gibi bir pisliğe, bir uçuruma basmak ve atılmak istemez. O kimsenin bir pisliğe basması, bir çukura atılması için ya yürürken başka bir tarafa bakmış olması, yahud da âmâ olması lâzımdır.

—Hâlbuki fenalık yapanlar, yani bu pisliğe bile bile basanlar, uçuruma göre göre atılanlar, bu mülevvesat [kirli, bulaşık. ]ile melûf olanlar, iradelerini fenalık cihetinde kullananlar, ve yahud iyiyi fenadan tefrik ettirmeyen manevî körlüğe mübtelâ olanlar gibidir. Yahudda cismen büyümüş oldukları halde ruhen inkişaf edememiş, çocuk kalmış ahmaklardır.

—Suçlunun başı gittikçe öne düşüyordu. Onu mevcutiyetimle büsbütün mahcub etmemek için, bu muhaverenin sonunu feda ederek dışarı çıktım…

—Benim çocukluk arkadaşımsın Zeyyad.. Onun için sana acırım, Yusuf’a töhmet koymaktan vaz geç, kendine yazık edersin. Çünkü öyle temiz bir adamı itham etmek, kendini yakmak demektir. Tavsiye ederim biraz gururundan fedakârlık yap, onu davet et, yahud kendin git evinde gör.. Emin ol ki onu görmek, hakkında beslediğin bütün fena hislerini tekzib edecek ve seni sana kazandıracaktır. Yusuf herkese karşı şefkatle mütehassistir; eğer, kendisi hakkında beslediğin menfî hislerden haberdar olsa, seni bu yanlışlıklardan kurtarmak için bizzat gelip düşüncelerini tashih etmek isterdi.

—O, kin ve intikam bilmez. Bu yüzden kendi de, etrafındakiler de daima müsterih ve sakin yaşarlar. O, ne sevilmekten sevinir; ne de sevilmemekten yerinir.

—Onun insaniyete hizmeti, herkese dürüst ve sağlam ahlâk aşılamaktır. Bilhassa o, bu hayatın sonu kabirdir öteki hayatın ise başı kabirdir. Allaha sevgili olmak isteyen güzel ahlâk sahibi olsun. Çünkü bütün amellerin en iyisi, güzel ahlâktır; insanların hayırlısı güzel ahlâkı olanlardır, der.

—Sen onu görmedin Zeyyad o halde sus, söylenme. Onun vücudu baştan ayağa bir mucizedir.

—Zeyyad artık herkesten korkacaktı. Çocukluktan beri tanıdığı Ebukasımın Yusuf hakkındaki düşüncelerini bugüne kadar bilmedikten sonra, artık kime başvurabilir, kime dert yanabilirdi? Demek ki memlekette kimin hislerini yoklarsa, kimin içini araştırsa, mutlaka Yusuf’un muhabbeti çıkacaktı?

—Zeyyad kendi kendine: Keşki dilim tutulaydı da bu herife derd yanmayaydım diyordu.

—Ebükasım, sözleriyle mütemerrid arkadaşını yumuşatamadığını hissederek, burada daha ne duruyoruz, der gibi Hamza’ya baktı. Gene hekim de bu bakışı bekliyormuş gibi haznedarın sözlerine bir kelime bile ilâve etmeden ayağa kalktı. İkisi de Zeyyad’ı selâmlayarak müsterih ve pür zevk, kapıdan çıktılar.

—Mermerden bir heykel gibi hâlâ yerinde donmuş duran Zeyyad, onların bu gidişiyle, kırbaç yemiş gibi yüzünü buruşturarak olduğu yere çöktü.

***

Hamza, o gece Yusuf’a, amcasının hislerini anlatmaktan kendini alamadı. Yusuf onu sükûnetle dinledi ve :

Bîçare adam.. Onu kurtarmak çok müşkül, zira hastalık kalbinde.. Dedi.

Maamafih hem bir insan, hem de senin akraban olması dolayısıyla onun hayırhahı ve dostuyum. O, seni bana bağlayan bağı göremez; zira gözlerinde illet var. Zavallı Zeyyad boşuna kendini yoruyor.

Hamza,  amcasının daha ne kadar gizli ayıplarla dolu, söz anlamaz dik bir adam olduğunu söyledi. Daha da neler söyleyecekti, fakat bu izahatı, Yusuf’un simasında anî bir tegayyur hâsıl etmişti.

O zaman şüphe yok ki, bu adamı hem dünya kazanacak, hem de o kendini ve Yaradanın sevgisini kazanacaktır. Ben ortada bir âletim. Bana da, iyiliğe vesile olmanın zevki yeter:

Fakat o, eğer anadan doğma bir kör veya sağır gibi bu derdle mayalanarak yaradılmış ise, onu kimse iyi edemez. Maamafih bana düşen, vazifemi yapmaktır, ötesini Yaradan bilir. Belli olmaz ki, iyi fena olur;, fena da iyi olur. Yani fenalığı ariyet olan, bir vesile zuhur edince bu fenalıktan kurtulur. Keza iyiliği ariyet olan da gene bir sebep zuhur edince bu iyilikten tecerrüd [sıyrılma, soyunma, çıplak olma. ]edebilir.

—Mademki insan olarak yaratılmışız, o halde insaniyetin icabatiyle hareket etmek ve etrafımıza faydalı olmak, bizim için bir hilkat ve limanlık taahhüdüdür.

—Beşeriyet basamağı yüksek bir merhaledir; büyük nimet ve fırsattır. İnsan, elinden gelen her iyiliği, bu fırsatı bulmuşken yapmalıdır. Bu basamağa yükselmişken mevkiinin kadrini bilmemek, ruhun nuranî çehresini çamurlu örtülerle perdelemek yazık değil midir?

—Eğer insan öldüğü vakit cisminin, hevasının, iktizalarının galebesile giderse, insan şekli de gaybolup türlü türlü hayvan şekline girer ve o şekillerde muazzeb olur.

—İnsanın dünyaya gelişi, birçok taahhüdlerin, vazifelerin hamili olması demektir. Benim o adama karşı yaptığım muamele, bu vazifelerin içinden küçük bir numunedir. Buna o kadar büyük bir mahiyet vermeyiniz!

Yusuf, bu yüksek hareketini tabiî göstermek için sözü, başladığımız noktaya çevirmişti. Maalesef evinin kapısına da gelmiştik. Tan yeri yavaş yavaş ağarıyordu. Birden bire susmasıyla tatlı bir rüyadan uyanmış gibi esef ettim.

—İşte dostum Zeyyad, şimdiye kadar, bu vakayı kimseye söylemedim. Fakat onu bir an da unutamadım.

—Bu garib maceranın sonunu takib ettim. Sonra bu hırsız, vaka gecesi uykuda Yusuf’un okşadığını söylediği küçük oğlunu ona sattı. Bu çocuk, el’an Yusuf’un yanında bulunan Mahbubdur. Belki de babasının macerasını bile bilmez. Mahbubun babası oğlunu Yusuf’a verdikten sonra, kendi de o kapının en vefakâr bir dostu oldu. Yusuf en mühim işlerini bu adama emniyet eder, yaptırırdı. Zavallı beş altı sene evvel öldü.

—Bu vakadan sonra Yusuf’u ziyarete başladım. Bazı bazı o da bana gelirdi.

—Kasem ederim ki, onun bir sözü, bir bakışı, putlara kesilen yüzlerce kurbandan daha tesirlidir.

—Bir gün Yusuf’un evine gitmiştim. O, karşısına, önüne gelene kafa tutan zorbalardan birini almış nasihat ediyordu.

—Adam, bir meseleden dolayı suçlu idi. Fakat kendini kurtarmak için :

—Ne yapayım vaz geçemiyorum; Allah beni böyle yaratmış, yapmamak elimde mi? diyordu. Yusuf ta ona :

—Bak oğlum, diye sokaktaki bir inek pisliğini gösterdi ve:

—Dikkat ettim, şu pisliğe dünden beri kimse basmadı, dedi. Onları bu pisliğe, iyiyi fenadan temyiz ettiren cüzî irade bastırmıyor. Çünkü bastıkları takdirde ayaklarının kirleneceğini biliyorlar. Fakat şuradan, iki üç yaşında küçük bir çocuk geçse idi, o basar, belki de onunla oynardı bile… Çünkü ondaki cüzî irade kabiliyeti inkişaf etmemiş bir haldedir. Bu harekette o mazurdur. Fakat madem ki sen çocuk değilsin, fark ve temyiz edecek kabiliyetin var, bir pisliğe bile basmayıp atlıyorsun, o halde neden, fenalığı yaptıran Allah’tır, diyorsun ? Bu hususta da iradeni kullansana.

—Bak meselâ, maişetini temin etmek, para kazanmak için türlü türlü zahmetlere katlanıyor, keza zevkin için gözünü daldan budaktan esirgemiyorsun. O halde, fenalık yapmamak hususunda da kendini zorla sana Allah, iyi niyetle hareket edenlerin yardımcısıdır. Fakat evvelâ senin feragat göstermen şarttır.

—İnsan tıpkı bir gemi kaptanı gibi kendi dümenini idare edici ve işine gelmeyen şeylerden baş döndürücüdür.

—Söylediğim gibi bir pisliğe, bir uçuruma basmak ve atılmak istemez. O kimsenin bir pisliğe basması, bir çukura atılması için ya yürürken başka bir tarafa bakmış olması, yahud da âmâ olması lâzımdır.

—Hâlbuki fenalık yapanlar, yani bu pisliğe bile bile basanlar, uçuruma göre göre atılanlar, bu mülevvesat [kirli, bulaşık. ]ile melûf olanlar, iradelerini fenalık cihetinde kullananlar, ve yahud iyiyi fenadan tefrik ettirmeyen manevî körlüğe mübtelâ olanlar gibidir. Yahudda cismen büyümüş oldukları halde ruhen inkişaf edememiş, çocuk kalmış ahmaklardır.

—Suçlunun başı gittikçe öne düşüyordu. Onu mevcutiyetimle büsbütün mahcub etmemek için, bu muhaverenin sonunu feda ederek dışarı çıktım…

—Benim çocukluk arkadaşımsın Zeyyad.. Onun için sana acırım, Yusuf’a töhmet koymaktan vaz geç, kendine yazık edersin. Çünkü öyle temiz bir adamı itham etmek, kendini yakmak demektir. Tavsiye ederim biraz gururundan fedakârlık yap, onu davet et, yahud kendin git evinde gör.. Emin ol ki onu görmek, hakkında beslediğin bütün fena hislerini tekzib edecek ve seni sana kazandıracaktır. Yusuf herkese karşı şefkatle mütehassistir; eğer, kendisi hakkında beslediğin menfî hislerden haberdar olsa, seni bu yanlışlıklardan kurtarmak için bizzat gelip düşüncelerini tashih etmek isterdi.

—O, kin ve intikam bilmez. Bu yüzden kendi de, etrafındakiler de daima müsterih ve sakin yaşarlar. O, ne sevilmekten sevinir; ne de sevilmemekten yerinir.

—Onun insaniyete hizmeti, herkese dürüst ve sağlam ahlâk aşılamaktır. Bilhassa o, bu hayatın sonu kabirdir öteki hayatın ise başı kabirdir. Allaha sevgili olmak isteyen güzel ahlâk sahibi olsun. Çünkü bütün amellerin en iyisi, güzel ahlâktır; insanların hayırlısı güzel ahlâkı olanlardır, der.

—Sen onu görmedin Zeyyad o halde sus, söylenme. Onun vücudu baştan ayağa bir mucizedir.

—Zeyyad artık herkesten korkacaktı. Çocukluktan beri tanıdığı Ebukasımın Yusuf hakkındaki düşüncelerini bugüne kadar bilmedikten sonra, artık kime başvurabilir, kime dert yanabilirdi? Demek ki memlekette kimin hislerini yoklarsa, kimin içini araştırsa, mutlaka Yusuf’un muhabbeti çıkacaktı?

—Zeyyad kendi kendine: Keşki dilim tutulaydı da bu herife derd yanmayaydım diyordu.

—Ebükasım, sözleriyle mütemerrid arkadaşını yumuşatamadığını hissederek, burada daha ne duruyoruz, der gibi Hamza’ya baktı. Gene hekim de bu bakışı bekliyormuş gibi haznedarın sözlerine bir kelime bile ilâve etmeden ayağa kalktı. İkisi de Zeyyad’ı selâmlayarak müsterih ve pür zevk, kapıdan çıktılar.

—Mermerden bir heykel gibi hâlâ yerinde donmuş duran Zeyyad, onların bu gidişiyle, kırbaç yemiş gibi yüzünü buruşturarak olduğu yere çöktü.

—Meryem, Yusuf’un odasında bayıldığından beri, Yusuf da, Meryem, de, inkâr edemedikleri bu aşkı taziz ediyorlardı. Meryem’in Yusuf’a akan, Yusuf’a giden aşkının kaynağı gene Yusuf’tu! Meryem, onun aşkı huruşundan [Coşma. Gürültü. şamata. Tel ] kopmuş bir parçadan başka bir şey değildi ki….

—Ummandan ayrılan bir katra, bir müddet bulutlar da, ırmaklarda çaylarda seyretse de, akibet varacağı son merhale, gene denizden başka neresi olabilir ?

—Meryem, arasıra kimseye görünmeden Yusuf’a geliyor, Sude’nin yardımının bu yolda da büyük kıymeti oluyordu. Meryem’e, Yusuf’un evde yalnız olduğu günleri hep o haber veriyordu.

—Sude, fedakârlık ve feragat sahibi güzel kadın, hayatının en müşkül safhasını yaşıyor, bizzat Meryem’in aşkına hizmet etmekle, feragatin en müşkülüne katlanıyordu. Fakat o, bu gönül bacını, akla hayret veren bir soğukkanlılık ve vazife hissi ile ödüyordu.

—Sude’nin vücudu, tecessüd etmiş feragat ve hayrın kendisi idi. Genç kız ona, minnet ve şükranın fevkinde bir hisle mütehassisti. Meryem, için Sude, semadanî bir deva idi.

—Meryem’in elleri, Yusuf’un elleri içinde yanıyor; başsız ayaksız sözleri, seke seke yürüyen yaramaz bir çocuğun oradan oraya atlayışı gibi dudaklarından dökülüyordu. O söylüyor Yusuf dinliyor; Yusuf söylüyor, o dinliyordu. Nihayet Meryem, bu kesik sözlerden vazgeçerek

—Yusuf, sana bir şey soracağım, bana ruhun bu dünyaya neden geldiğini söyler misin ? Dedi.

—Dinle Meryem, vücudda iki türlü ruh vardır. Biri ahlâtın letafetinden hasıl olandır ki, bu, hayvanı ruhtur. İkincisi de ilâhi ruhtur ki, bedenden zuhur eden letafet, fesahat, belagat, ilim, sanat, marifet, her ne varsa, hep bu ruhun malıdır.

—Bir binayı kurmak için, nasıl malzeme, taşlar vesaire lazımsa, bu hakikati anlamak için de lâzım olan itibarî varlığından tecerrüd [sıyrılma, soyunma, çıplak olma. ]etmektir. Çünkü bu işte en büyük gaye yokluktur, işte o vakit gizli olan asıl varlığını gözle de görürsün.

—Yusuf susmuştu.

—Bu kadar mı söyleyeceksin Yusuf? Herkesle o kadar derin ve uzun konuşuyorsun da..

—Seninle konuşmaz olur muyum Meryem? Söyle, ne istersen söyle de konuşalım…

—Sözlerin beni tahmin etmedi, tahrik etti; bana ruhun, bu endaze ve hesaba gelmeyen safînin,[ saf, temiz, pâk, duru. ]  bu kesif cisme mübdelâ olmasının, orada karar etmesinin sebebini söyle !

—Yaradan, ruha cesed âlemine gelmek ve orada ülfet ve karar etmek için şevk ve muhabbet verdi ve dedi ki :

—Ey ruh, sana seyr ve sefer etmek gerektir. İstical [Sonraya bırakılmasını istemek. ] et ki seferde yoldaşın benim yardımımdır. Korku ve muhataralarda koruyucun gene benim muavenetimdir. Ey ruh, ayrılık gamını tatmamış kimse, birlik zevkine ulaşamaz.. Hemen git ve bil ki her durakta sana ben yol göstericiyim. Senin vücudun daima benim kudretim ve iradem elindedir.

—Biçare ruh bu füsun ve kıssaları işitince, ihtiyarsız olarak birlik âleminden hareket edip kalıba ve dünya yuvasına ülfet etti. Bunların çokları da, geldikleri yeri, asıl vatanlarını unutarak hüsranda kaldı.

—Ruhtan, söz ve lisanla haber vermek mümkün değildir Meryem, . Şunu söyleyeyim ki safî ve mücerred ruhun bedene taallûk etmesinde birçok faydalar vardır. Bir manayı, harf ve savttan uzak iken, bir harfe bağlarsın hatta o harf lâfz ve savtu getirip, fikrinin mahzeninde mevcud olan mana ve muradları muhataba bu suretle bildirirsin. Çünkü harf, savt ve lâfızsız, manada zuhur yoktur. Bir mimar da bir binayı kurmak için evvela onu çizer; yani dimağındaki manayı bir şekle kaydettikten sonra onu tatbik eder.

—Sen de mücerred manayı ve mukayyed olmayan nefesleri, harfe ve lâfza bağlamıyor musun ? Bunu şüphesiz bir fayda için yapıyorsun değil mi ? Madem ki ruh, mücerred mana gibi iken onun bedene gelişinin sebebini soruyorsun, o halde, sözü işitmeye samia [Duyma, işitme duygusu, işitme kuvveti.] kuvveti lâzım olduğu gibi, senin de bunu anlaman için kalb kulağının açık olması lâzımdır..

—Biz insanlar, bir fayda ve lüzum görmesek, bir manayı bir kelimeye talik etmez ve zamirimizde olan manayı, harf ve kelime vasıtasıyla âleme söyleyemezdik. Madem ki mahlûk iken bizde bu fayda görülmüş oldu. O halde Yaradan’ın, mana âleminde olan ruhları dünya hayatına getirmesinde niçin fayda görülmesin? Ruhun bu toprağa taalluk etmesinde bir fayda da budur ki, insanın kalıbı zemininde bir istidad vardır ki, ruhaniyet tohumu, cisimler tarlasına saçılınca öyle aşk gülleri hâsıl olur ki, akıl, onun miktarını idrâk edemez ve hesabını bilemez. Her ne kadar ruh, birlik âleminde de zevkte, izzet ve şerefle idiyse de, bu istidadının tamamı, insan cesedine taallûk edip, cisim zemininde tekâmül ettikten sonra hasıl olur ve aşk lezzetinin kemali de, müfarekatın [İki şeyin veya iki kişinin birbirinden ayrılması, uzaklaşma bir yeri bırakıp gitme] acılarını çektikten sonra duyulur.

—İnsanın sair mevcudattan mümtaz olması da, onda Allah Teâlâ’yı görmeye kabiliyet olmasındandır. Binaenaleyh insan, Allah Teâlâ’yı görendir. Onu görmeyen göz, göz olmaz ve göz derecesine çıkmayan insan da insan olmaz.

—Ruhun cesede gelmesindeki faydayı sana bir misalle daha izah edeyim Meryem..

—Meselâ, safî billûrda, bakanın yüzü temessûl [benzeşme, cisimleşme, şekillenme; birşeyin bir yerde suret ve mâhiyetini aksettirmesi. ]eder mi? Aynanın bir yüzüne kesafet gelmedikçe, o gösterici olmaz. Bunun gibi mücerred ve safî ruhlar da, aynanın arkasındaki kesafet gibi, cisimler kesafetiyle birleşmedikçe, onda, Yaradan’ın rabbani kemali görünmez.

—Demek oluyor ki, safî ruhlar ve görünmeyen İlahî vasıflar, insan cesedinde zuhura geldi ve bu vücud aynasında yüz gösterdi.

—Ruhun cesede gelmesinde sayısız faydalar vardır; saymakla bitmez ki Meryem…

—Safî ruh bedene gelmekle kemal tahsil eder; zira onun vücudunda bilkuvve olan hasiyet, cisimler âleminde file gelir ve sabit olur.

—Hâsılı ruhun bedene gelmesi, Allah Teâlâ’yı kemaliyle bilmesi içindir. Her ne kadar birlik âleminde de onu istidadı kadar bilip ikrar etmişse de, icmali bilgi ile ikrar eylemiştir. Tafsili ve bilgili ikrarın yeri, tabiat âlemidir. Esasen tabiat, Allah kelimesinin şahsiyetinden ibarettir. Ruhun cesede gelmesinde fayda yoktur, diyen kimseye “o halde sözün de söylenmesinde fayda yoktur, niçin söylüyorsun? demek, kâfi bir cevabdır.

—Bu insanların kalıplarına ve mükevvenatın suretlerine bak ki, bunların her biri, kendinde mevzu olan manaya delâlet eder. Eğer bilgin varsa bilgi sahiplerinin, öteki dünya, dediklerini bu âlemde görürsün ve Allah Teâlâ’nın bu suretten ne murad ettiğine vakıf olursun.

—Allah görülmez, derler; öyle şey olur mu?

—Sen de göz olduktan sonra, Allah her yerdedir. Bütün bu mükevvenat o dur. Ondan başka bir şey yoktur ki, görülmemiş olsun ! Akil olan kimse, görülmemiş Allah Teâlâ’ya tapmaz, Çünkü hak, halktır gözün varsa; halk, haktır, aklın varsa…

Yusuf, Yusuf….

Yusuf Meryem’in fazla bir şey söylemesine meydan bırakmadan devam etti :

Meryem, sen beni okuyan ve anlayan sevgili bir vücudsun. Senin bana aşkın, bende aşkın mutlak zuhurunu gördüğün içindir; benim sana aşkım da, sende kendimi gördüğüm içindir.

—Sen o kadar ben olmuşsun ki çok defalar sende söz söylenecek vücud bile göremem. Ben seni müşkülâtsız fethettim Meryem.. Aşk seni evvelden pişirmiş, hazır bir hale sokmuştu. Onun için seni ilk hamlede yanımda ve kendi canımda buldum. Seni henüz gözümle görmediğim zamanlarda da daima benimleydin !

—Dün Hamza, gelmişti. Yalnız senden bahsetti. Güzel Hamza, aşkı yalnız senin vücudunda ezberlemiş ve senin cismine, yani cisme mukayyed bilmiş. Halbuki aşkın hakikati ona üryan olarak yüz gösterse, onun içinde cilve eden ne Meryem’ler görür ve bu tuğyan içinde garg olup giderdi.

Bir gün Meryem, ölse, Yaradan onu kendine çekse, Hamza’nın cihanda aşksız kalması yazık değil mi?

—Maamafih [bununla beraber. ]ona, sana söylediğim şu hakikati söylemedim. Esasen söylesem de anlamazdı; nasıl ki şimdiye kadar bu yolda ne söyledimse anlayamadı.

—O senin güzel gözlerinin, harikulade endamının, hasılı cisminin meftunu… Sen de bunların zevalini görse, bu aşkın da zevali mukarrerdir; çünkü onu avlayan, sırf bu geçici sermayedir. O, sendeki cismi ruha, ruhu cisme mezceden, menbaını aşk göklerinden tutan ölmez aşkı görmedi. Halbuki aşk budur Meryem’! Fakat Hamza, da mazurdur, zira o henüz, madde dünyasının arızalarıyla kösteklenmekten kurtulamamıştır.

—Hâlbuki aşkın hakikatini bulmak için bütün bunlardan kendini sıyırarak ok gibi fırlaması, tabiatın mütenahî hududunu aşıp, aşkın intihasızlığına [sonsuzluğa] atılması lâzımdır. Hamza, bu hususta istidadsız olmamakla beraber kendini tabiatın pençesinden kurtaramıyor.

—Hakikî aşka sahib bir vücuddan hikmet ve hakikat tefeccür [Yerden su kaynayıp akma. * Tan yeri ağarma. * Çatlama, yarılma. ]eder. Perakende kuvvetleri, duyguları, aşkın lâyemût ve tevhidkâr kudretinde temerküz eden vücud, nihayetsiz surette kudretlidir. Eğer Hamza, da bu kuvvete malik olsaydı, sana aşikâr olan hakikatin, ona da yüz göstermesi icab ederdi.

—Hâlbuki seven ve sevilen birbirlerinin hakikatim bilmedikçe, aşk, sırf tene müteallik ihtisasattan ibaret kalır. O kimseyi savdığının kaşının, gözünün verdiği zevk avlamıştır; halbuki onu avlayanın hakikatte Yaradan’ın o vücuda akseden güzelliği olduğunu bilmez. Şu bastığın topraklar içinde ne kadar güzelin gözü, kaşı, yanakları ve endamı vardır.

—Dünyada ne kadar güzel şeyler varsa, hep Yaradan’ın nurudur. Manayı bırakıp şekilden güzellik görenler, her türlü şeklin geçici olduğuna göre, şüphesiz sonunda hüsrana atılırlar.

—Maamafih Hamza’da senin cinsiyetinden bir zerre olmasaydı, o senin maddî varlığını da sevemezdi. Zira her incizab, kendi benzerine tesadüfün neticesidir, insan, kendi manasını gördüğü kimselerin meclûb ve meczubudur ve bir kimse her neye meylederse, o şeyle aralarında gizli bir ittihad olduğu muhakkaktır.

—Meryem’in Yusuf’a bakan gözlerinde iki ateş yol süzülerek iniyordu.

—Niçin ağlıyorsun Meryem?

—Sen bu vücud değilsin ki… Bu vücud, akan suya çeşmedir. Su kesilince çeşmenin ne hükmü kalır?

—Hamza, o çeşmeye, Yusuf ta suya gönül verdi. Bir gün olup çeşme yıkılıp, berrak ve lâtif su, bir zaman için toprak altında mestur kalsa da, suyun cuşişi [Kaynama, coşma. ] tekaza [sıkıştırarak] ederek başka bir yerden fışkırır. Böyle leziz ve saf suya çeşme eksik olur mu Meryem, ?

Meryem, de ölümü düşünüyordu. Artık ölse de ne gam ? Aşk bu vücudu ebedî bir kaftan gibi sarmış, Meryem, bu ateşin içinde yanmış, yanmış erimiş…

Bir el, varlığını örten bu ateşin kaftanı çekip alsa Meryem’i altında bulamayacak. Ancak bu boş örtünün içinde aşkın ebedi ve nuranî çehresi belirecek…

Meryem’in Yusuf’un yüzüne takılı duran gözlerinden hâlâ büyük yaşlar düşüyor.

Yusuf ona tekrar soruyor.

—Niçin ağlıyorsun, söyle bana Meryem, ?

—Korkuyorum Yusuf !

—Neden, kimden korkuyorsun?

—Senin için korku kaldı mı ?

—Kimseden korkmuyorum. Cihanda benim için kimse yok ki… Herkes, herşey sensin. Cihanın varlığı nedir?

—Ben bu serabî ve itibarî cemiyet bünyesinin nesinden korkayım ?

—Esasen bana şimdiye kadar onlardan ne müsbet, ne de menfî bir seyale, bir duygu geçmedi. Ben insanlarda vücud görmedim ki, onlardan mütezevvik [Zevk ve safâ eden. * Tadına bakan. Birkaç defa tadan. ]veya müteessir olayım…

—Bir ağacın rüzgarla ileri geri sallanmasına kızmaz veya gülmezsek, keza hareketlerinde bir ağaç kadar hilkatin fermanını dinlemekten başka kârı olmayan mahlûka da kızmamak veya gülmemek icab eder. İnsanların hareketlerine bel bağlamak, korkmak, kızmak veya sevinmek, onların bir mevcudiyet, başlı başına bir varlık sahibi olduğu zannından ileri gelir. Hâlbuki bunlar da, hareketlerinin hâkimi olan bir müteharrikin arzusuna tabidirler.

—Herkes yok. Yusuf! Yalnız, yalnız sen varsın. Ben senden korkuyorum.

—Ben korkunç muyum güzelim ?

—Sen bilmezsin, benim korkumu, bilemezsin.. Onu anlatmak ta istemem…

—Anlat, söyle Meryem.. Benden niçin korkabilirsin ? Yazık gözyaşlarına, söyle niçin ağlıyorsun?

—Ölümden korkuyorum.

—Sen mi ?

—Hiç Meryem, bu mütekâmil vücud, ölümden korkar mı ?

—Ölüm korkulacak bir şey değildir ki… Ölüm, insanın sadık, vefalı bir yoldaşı ve müsteşarıdır. Sen, bu dünyada, ölmüş bir insanın hiç bir şeyle mukayyed olmadan yaşayışının zevkini de bilirsin..

—Bana ölümün lezzetini anlatma Yusuf, onu bana bildirdin ve tattırdın. Ben bu ölümden korkmuyorum…

—Ölüm nedir bilir misin Yusuf?

—Ölüm, sensizliktir. İşte ben bu ölümle ölmekten korkuyorum. Sensiz kalmaktan korkuyorum.

—Bir nefes sensiz yaşamak, asırlarca azab çekmekten daha yaman, daha korkunç.. Benim sensiz kalmaktan başka hiç bir korkum yok. Varlığım, hayatım senden ibaret.. Kaçacak, sığınacak bucağım sen, gördüğüm bildiğim sade sen! Yüzüme bak Yûsuf! Ben senin bu uslu duruşundan, bu kaçamaklı hallerinden de korkarım. Bak, yüzüme bak da gözlerini göreyim… Ben onların ezelî perestişkârı, [ aşırı derecede bağlılık. Riyakâr gösterişten. ]  esiri, kuluyum. Onlar benim mabudum, mihrabımdır.

—Niçin sesin çıkmıyor ?

—Söyle, sen: beni aldatmazsın. Söyle, her ne dersen inanacağını. Artık bu sözlerle beni lâübâli etme., bu kadarını söyleyebilmek için her nefesde yüz kerre ölüyorum…

Yusuf düşünceli idi; kızın kirpiklerini süsleyen yaşlara baktı. Başını, hafifçe bu tutuşmuş başa doğru kaydırarak

—Üzülme Meryem.. Sen bensiz kalmazsın !. Çünkü sen bensin.. dedi.

—Kızın hıçkıran başı, Yusuf’un dizlerinde bitab ağladı, ağladı. Sanki bu gözyaşları onu maddiyetinden boşaltıyor, Meryem, hafifliyor, lâtif bir cisim gibi dünyadan Yusuf’un kalbi göklerine doğru yükseliyordu.

* **

Ebukasım Yusuf’un odasına girdiği zaman Hamza ile konuşmalarını kesmemek için her zamanki bol neşesile gürültü yapmadan bir köşeye oturdu. Kendisinin içeri girmesiyle hasıl olan kısa bir fasıladan sonra Yusuf sözüne devam etti :

Bak Hamza,  meselâ bana, yahud başka bir sevdiğine konuşmak, hoşça vakit geçirmek, munis olmak için gidiyorsun, değil mi? İşte bu munis olmak, vicdanî bir emirdir. Vicdanî emir ise manadadır.

Demek oluyor ki senin oraya, o kimseye gitmen, manaya, mana âlemine gitmen demektir. Şu halde sen, vücud âlemine değil, Allaha, gayrı müteayyin âleme gidiyorsun. Amma bunu bilerek te yapsan, bilmeyerek te yapsan,’ bu budur.

İşte bu vicdanî zevkin kemaline ermek, manadır» hakikattir. Sen de bu zevki, his dudakların gözlerinle değil, gene mananla elde ediyorsun. Meselâ, elin, ayağın, kulağın, gözün ve bütün hislerin muattal olsa, konuşmaz, duymaz söylemez misin ? Soruyorum, cevap ver !

Tabiî kalbimle duyarım !

Demek oluyor ki, görür, işitir ve söylersin. İşte buna da en büyük delil, mana , âlemidir. Rüyada tattığın zevkleri, elin, ayağın, gözün ve diğer hislerinle mi duyuyorsun? Demek ki bunlar kalktığı vakit te insan müteayyin vücudundan başka ve fakat gene kendisinin bir ikinci vücuduyla konuşuyor, hissediyor zevk ediyor veya sıkıntı çekiyor. İşte bunun gibi kış, dalları budakları, yaprakları nasıl yere düşürüyor, indiriyor ve onların ölümü oluyorsa, insanın da bu suretle hislerini ve kuvvetlerini düşüren, kıran ölüm kışı vücuda saldırdığı vakit, o insan, bahardan meded umamaz.. Meğer ki canında mananın vücudu baharı ola I.

Mana âleminde bu vücud âleminin sayılamayacak kadar üstünde güzellikler vardır. Esasen dünyaya gelişten maksad, o neşelere istidad peyda etmektir. Asıl hayat ölümden sonradır. Lâkin kazanç bu vücudda olur. Senin ana karnında iken de bir hayatın vardı. Orada iken o rahımdan büyük bir yer tasavvur edebilir miydin? Halbuki, dünyaya çıktığın vakit ne genişlikler, ne zevkler buldun, o zamanla bu zaman arasında ne büyük farklar gördün.. O halde öldükten sonraki hayat, niçin bundan vasî ve âlâ olmasın? Suya taş attığın vakit hasıl olan halkalar nasıl gitgide genişlerse, bilgi de gittikçe tekâmül etmektedir. Bilgiye doyum olmaz Hamza… Bilginin, nihayeti de yoktur. Bir kaç sene evvel Şap denizi kıyılarında seyahat ediyordum. Bir çocukla babası denize girmişlerdi. Baba yüzmek bildiği için açılmış, dinlenmek için arkası üstü yatıyordu. Çocukcağız ise sığda, babası boğulacak diye çırpınıyor, haykırıyordu. Halbuki baba, yüzme ilmine vakıf olduğu için elini ayağını bile kımıldatmadan su üstünde arkası üstü hareketsiz ve rahat yatıyordu.

İşte deniz üstünde ilmiyle hareketsiz durmak, cehille yüz binlerce savaşmaktan evlâdır. Zira ilimsiz, bilgisiz çabalamak o kimseyi denizin dibine götürür. Bunun gibi bir âlimin uyuması bile, cahilin ibadetinden yüksektir.

Sözümüzün mecrasını bir az değiştirdik Hamza.. demek istiyorum ki, bilerek mananın talibi ol, neticesi leş olan unsurî zevklerde kalma! Eğer insan, bu dünya hayatında o âlemin zevkini elde edebilse, manasıyla buluşmuş ve gayeye ulaşmış olur.

Hamza, yerinden kalkarak Yusuf’un yanına gelip oturdu.

Yusuf, ben eski Hamza, değilim., fakat henüz senin istediğin Hamza, da olamadım. Sözlerinin zevki ile, emin ol ki hiç bilmediğim bir âlemde yaşıyorum ve bu âlemde karar etmek için gönlümde anlatamıyacağım bir zevkle çırpmıyorum.

O çırpınma sana, aslının verdiği bir şevktir Hamza.. O çırpınış, muhakkak aslınla irtibatın olmasındandır. Hakiki bir arayıcı, elbette istediğini bulucu olur.

Akşam üstü saray meydanındaki kalabalığa bir kalabalığa bir bak, kimi şuraya, kimi buraya, kimi sağa, kimi sola, hasılı ocağı, meskeni nerede ise oraya gidiyor ve neticede vazifesini bitirip evine kavuşunca rahat ediyor. Hiç bir kimse yanılıpta başkasının evine gidiyor mu ?

Tabiî aklı başında olmayanlara sözüm yok. Sanki herkes gizli bir iple bağlı imiş gibi doğruca kendi, ocağına, kendi meskenine çekiliyor. Fakat bu meskenine avdet edenlerin kimi saraya, kimi bir kâşaneye, kimi kiiçiik bir eve, kimi kulübeye, çadıra’ izbelere, çukur içlerine gidiyor.. Fakat şunu da düşünelim ki, bir sarayda, bir kâşanede edilen istirahatle, kulübede yahud izbede edilen istirahat bir midir ?

İşte bu kimseler nasıl kendi mesleklerine çekiliyorlarsa, insan da kendi aslına, manasına şitab etmek ve onunla irtibat peyda etmek zaruretile mükelleftir. Zira o asıl ve mana, ona gizliden der ki: Ey bilgisiz ahmak, bir kaç gün daha gez..gene geleceğin yer benim ! Fakat bilerek gelmekle, bilmeyerek gelmek bir midir?      

İşte, insaniyetin manasına ermek, bu bilgiyi hasıl ederek, o manaya kendi ihtiyarile gitmektir.

Varol Yusuf.. Cenneti dünyaya naklettin., bana öyle bir saat yaşattın ki, bunun eşi olamaz !. Dudaklarım bugüne kadar kimse için medhiye okumamıştır, fakat senin medhini söylemek için keşki bütün vücudum dudak kesilse !

Haydi Hamza, kalk artık.!. Geç oldu, evine git!

Peki gideyim.. Hem Meryem, de beni bekler, saraya gideceğiz…

Sude Meryem’e, bu akşam Ummül Bedrle beraber uzak bir yere davet oldukları haberini göndermişti. Sude’nin bu haberle, Yusuf’un evde yalnız olduğunu bildirmek istediği anlaşılıyordu.

Meryem, yolları, duymadan geçiyordu. Gece yıldızlı idi. Ona şu anda birisi, nereye gittiğini sorsa ancak, Yusuf’a! diyebilirdi. Fakat Yusuf kimdir ve ona bu tehalükle, adeta uçarak neden gidiyorsun, söyle, anlat! deseler, işte Meryem, bunu yapamazdı.

—Yusuf bilinmez, Yusuf tarif edilmez, anlatılmaz söylenemezdi ki bu tehalükle gidişin sırrı da anlatılsın.

Meryem, kendine dil uzatacak olanlara: Ey zavallılar, ben eğer Yaradan’ın nuru kandili olan Yusuf’a tapıyorsam beni ayıblamayın ki, benim, Yaradanım, imanım, dinim hep aşktır. Onu görmek hayat, onu görmemek ölümdür. Onu görmek en büyük zaferdir, onu görenler, vücutları aşk derdiyle göz kesilmiş olanlardır. Zulmet, azab, cehennem, ondan uzak olanlar, onu görmeyenler içindir. Gerçi onun da herkes gibi müteayyin bir varlığı vardır; fakat bu çehrenin en bedi hatlarla çizilmiş müvazeneli güzelliği içinde öyle teshir edilmez bir mana gizlidir ki, hiç bir beşer onu fethe muktedir olmamıştır. Gerçi onun da bir sinesi vardır fakat mahşer bu sinenin yanında tenha ve ıssız kalır.

Meryem, Yusuf’a bir an evvel gitmek için adımlarını sıklaştırıyor…

Evet bir kimse ona: niçin gidiyorsun? diye sorsa,. Meryem, buna cevab bulamayacak.. Zira o, Yusuf’a gidişinde, henüz doğmuş bir çocuktan da masum… Hiç olmazsa çocuğun tehalükü, kendisini besleyen sinenin sütünedir; halbuki Meryem’in çırpınışında bu kadarcık bile bir garaz lekesi yok… Onun tehalükünde hiç bir sebep yok. Bu aşkın ne kadar renksiz ve keyfiyetten uyalı olduğunu bir Yusuf, bir o bilir !

Sütuha [Yorgun, bezgin. * Sıkıntılı, kederli. * Beceriksiz. ] çıkan merdivenler karanlıktı. Yusuf bu saatle orda bulunurdu. Meryem, karanlık merdiveni bir solukta çıktı. Yusuf hurma lifinden yapılmış yatağının üstünde oturuyordu. Bu çatısız odada, yıldızların tabiî şevkinden başka bir ışık yoktu. Sanki bu ışıklar, yıldızların koynundan kaçıp gelmiş ziya zerreleri gibi gök yüzünden toz halinde yağıyordu. Meryem, bu tabiî aydınlıkta Yusuf’u görebilmek için bir nefes durdu.

Meryem., sen misin ?

Evet., beni nasıl tanıdın ?

Ayak seslerinden !

Yusuf bir az durdu :

Evde kimse olmadığını biliyor musun ?

Bu sual acaba “niçin geldin, yahud, git!,, demek miydi? Meryem, Yusuf’un sualine cevab vermedi, tekrar bir sual sormasını, yahud başka bir söz söylemesini bekledi ; fakat o, uzun bir zaman ses çıkarmamakta devam etti. Meryem, bu ısrarlı ve düşünceli sükûta bir nihayet vermek için gitti Yusuf’un, yanına olurdu. Fakat kızın hu hareketi de aynı küskün vaziyetin mabadi olarak kaldı.

Meryem, zevkten o kadar sarhoştu ki, müsbeti menfiden seçecek temyiz kudreti de diğer hisleri gibi, dağılmış, kaybolmuştu. Çok kerre saadetin kemali, İnsana hüzün verir. Şiddetle mesrur olan kimsenin ağlaması bu demektir. Esasen hüzün ve sürür, aynı elamanın çok güneş görmüş yüzü ile tamamen gölgede kalan diğer yüzü gibidir. Aslında ise, bunlar bir vücuddurlar. Meryem’in gözlerinde zevk şiddetinden yaş vardı. Fakat Yusuf ona bakmıyordu, düşünceli idi.

Genç kız yavaş yavaş bunun farkına varıyor ve heyecandan altüst, olan hislerini inzibat altına almak için kendini zorla oyalamaya çalışıyor, etrafına, başlarının üstündeki yıldızlı Çatıya bakarak avunmaya çabalıyordu. Bu çatının çıplak güzelliği, onların muhteşem saraylarının insan sanatıyla bezenmiş kubbelerinde, ihtişama boğulmuş kâşanelerinde de yoktu.

Meryem, gozleriyle tabiatın sunduğu badeyi içmeye çalışıyordu.  Gece o, kadar sesessiz ve lâtifdi ki, bir zaman bu derin sükûnetin gizli meramını dinledi. Böceklerin muttarid sesleri, sanki tabiatın suzişini temsil eden yegâne remz gibi dolaşık ve iç içe bir ahenkle süzülüp akıyor, bu ses, aşinalıklardan, aşktan, ateşten haber getiren bu ses, tabiatı uyuşturup büsbütün susturuyordu.

Mensur bir şiir gibi dağınıklık, fakat ahenkdar güzelliği içinde saltanat süren şu tabiat parçası, büyük bir meşveret arifesindeymiş gibi samit! Meryem’in gözlerindeki yaşlar, birer yıldız gibi süzülüp yere akıyor. Yusuf dargın mı» neden konuşamıyor? Kızın kalbi bu korkulu suallerin heyecanıyla o kadar hızlı çarpıyor, o kadar korkunç darbelerle vuruyor ki, intizamını kaybetmiş uzviyetine, fevkattabtabia bir irade ile hâkim olmaya çalışıyor.

Yusuf’un darılmadığını bilse, bir lâhzada dirilecek, canlanacak…

Kendi kendine teselli vermeye çalışıyor : ne oldu, ne var, bu sükûta bir sebeb yok  ki., diyor.

Fakat bu telkin de işe yaramıyor. O korku, Yusuf’un bir sebebden darılmış olması korkusu, tekrar yukarı fırlayarak müsbet telkinlerinin üstünde kesif bir satıh teşkil edip onları kapatıyor.

Belki de Yusuf onun burada bulunmasını istemediği için konuşmuyor. Meryem, bütün ıztırabına rağmen Yusuf’un arzusunu yerine getirmek için kalkıp gitmek istiyor., bir kelime bile söylemeden yerinden kalkmaya davranıyor. Fakat Yusuf’un eli, onu çekip tekrar yerine oturtuyor. Bu hareket, kızın hep menfî tarafa giden hislerinde birdenbire müsaid bir cereyan açıyor; cesaret, kuvvet geliyor.

Yusuf bana bir şey söyle! diye bağırıyor.

Canım, güzelim I

Yusuf’un eli, kızın gözlerindeki yaşları kurutuyor…

Meryem, bu elleri dudaklarına, sonra yanaklarına, bastırıyor. Yusuf, biraz evvelki küskün ve düşünceli tavırlarını kaybetmiş.

Bak Meryem, gül satan çocuklar geçiyor I Çiçeklerin kokusunu duyuyor musun? diye soruyor.

Arabistan da çiçekleri, hararetten bozulmaması için gece salarlar. Satıcılar İliç ses çıkarmadan da geçse, güllerin sütuhlara kadar yükselen kokuları, kendilerini haber verir.

Meryem, derin derin nefes alıyor. Yusuf’un eli hâlâ dudaklarında kapalı., nefes aldıkça gül ve ful kokularını bu elden kokluyor.

Satıcı çocukların birbirlerile şakalaşan incecik sesleri yavaş yavaş uzaklaşıyor:

Elvird, elful, elvird, elful!..

Nihayet bu ince, taze sesler sönüp kayboluyor….

Yusuf gene birdenbire ciddileşerek :

Haydi Meryem, artık geç oldu., seni dört yol ağzına kadar geçireyim.

Beraberce merdivenlerden inerek gene beraber sokağa çıkıyorlar. Yusuf daima düşünceli.. Nihayet Meryem, dayanamıyor, soruyor :

Niçin konuşmuyorsun Yusuf? Yoksa bana mı canın sıkıldı?

Sana canım sıkılmaz Meryem sen, ezeliyet göklerinin bana bir hediyesisin. Senin benden başka bir vücudun mu  var ki, ondan, .beni üzecek yabancı ve aykırı bir fiil zuhura gelsin…

O hade niçin düşüncelisin, onu söyle!

Düşünce değil şikâyet…

Şikâyet mi? Senin için şikâyet kapıları bağlıdır Yusuf..

Her vaki olanı zevkle karşılamayı cihan senden öğrenir. Nasıl olur da sen şikâyet edersin ? Sen her kaba göre müteayyin olan hayat suyusun…

Telâş etme Yusuf bilinmez, Yusuf tarif edilmez, anlatılmaz söylenemezdi ki bu tehalükle gidişin sırrı da anlatılsın.

Meryem, kendine dil uzatacak olanlara: Ey zavallılar, ben eğer Yaradan’ın nuru kandili olan Yusuf’a tapıyorsam beni ayıblamayın ki, benim, Yaradanım, imanım, dinim hep aşktır. Onu görmek hayat, onu görmemek ölümdür. Onu görmek en büyük zaferdir, onu görenler, vücutları aşk derdiyle göz kesilmiş olanlardır. Zulmet, azab, cehennem, ondan uzak olanlar, onu görmeyenler içindir. Gerçi onun da herkes gibi müteayyin bir varlığı vardır; fakat bu çehrenin en bedi hatlarla çizilmiş müvazeneli güzelliği içinde öyle teshir edilmez bir mana gizlidir ki, hiç bir beşer onu fethe muktedir olmamıştır. Gerçi onun da bir sinesi vardır fakat mahşer bu sinenin yanında tenha ve ıssız kalır.

Fırat kıyısı, hurdebinî [gözle görülmeyecek kadar küçük, mikroskobik. ] nebatların yekpareleşmiş kesafetiyle o kadar yeşil, o kadar taze idi ki…

Yalnız, murassa bir libas gibi toprağı örten bu yeşillik, yer yer sürülmüş olduğu için zeminin tabiî rengi görünüyordu.

Daracık vadiyi örten bol ve sık otlar, âdeta iki yamacın arasında yeşil bir dere aktığı hissini veriyordu.

—Bu mücessem lâvhanın içinde iki inek otluyor, dişlerinin otları muntazam ve yeknesak seslerle koparışı, bu rustaî şaheserin, tabiî ve hakikî musikisini teşkil ediyordu.

Meryem, etrafı dinliyor, dinliyor, fakat bu tecessüsüne, muannid ve ısrarlı bir sükût cevab veriyordu. Kızın vücudu zevk içinde hafifleyerek, adeta maddiyetini kaybediyor, bir duman parçası, esirî bir neşe gibi uçmak, yok olmak arzularda karışıyordu.

—Nereye, nereye fakat ? Yusuf’un aşk çırağları tutuşturan kalbi göklerine çekilmek, orada karar kılmak istiyor… Yusuf kimi istese, kimi çağırsa, o vücud, yaktığı gönlünü meşale yaparak yollara düşer. Meryem, o »esin davetine, o güzelliğin incizabına mukavemet edecek bir vücud tasavvur edemez ki..

—Meryem, Yusuf’un kolunu iki eliyle tutuyor, böyle yapmasa hakikaten uçacak, görünmeyen bir el, görünmeyen bir Aleme götürecek gibi geliyordu. Onun için Yusuf ekseri zaman bu gönlün istiğrakı şiddetine mani oluyor, ondaki ezelî iştiyakın, her nefes yelpazelenen ve tazelenen ateşinin önüne geçiyor, kızı ileri atılmaya bırakmıyordu.

—Sen bana lâzımsın Meryem, o vücud senin değil benim diyerek bu aşk selinin bir zaman için şiddetine mani oluyordu. Şimdi de gene kızı zorla havaî mevzulara şevketmiş, Meryem, de ona maziden bahsetmeye başlamıştı.

—Geçen gün seni bulmadan evvelki halimi düşündüm Yusuf… Ham, basit, ruhî bünyesi teşekkül etmemiş, ibtidaî ve işlenmemiş bu malzeme yığınından utandım. Şuur yok, mana, hakikat yok., yalnız uzviyetiyle yaşayan, niçin ve neden yaşadığını bilmeyen, hayat dümeni şevki tabiîsinin elinde bir mahlûk… Bu itibarla bütün mazim tarihsiz, intibasız [izlenimsiz], kitabesiz ve hatırasızdır. Zira bu mazi o kadar kıymetsiz ve şuursuzdur ki, ona en küçük bir varlık bile izafe edemiyorum. Onda yalnız bir fıtret devrinin ruhî ihtilâlleri, keşmekeşleri doludur. Bütün bu hayat, medlulü acı ve ıztırablı vakaların birbirine karıştırılmış yekûnundan ibaret… Geçmişi düşünmekle, kekremsi bir şey tatmış gibi yüzüm tekallüslerle [kasılma. ] doldu.

Gerçi, bu hayat, bu manasız hayat ihtişam içinde idi, eğlenceler, ziyafetler, her şey bir mecburiyet, sahnevî bir sunîlikten ibaretti, Ben ise bütün bu safahata, mahkûmane bir itaatle baş iğdim. İşte hayat müsellesinin üç köşesi: gelmek, çekmek, ölmek ! Bu üç fiil insanda ihtiyarî değil, sevkî bir hareket, ıztırarî bir itaat! Hiç kimse bu üç emrin kemendinden boynunu kurtaramıyor.

—Şu kadar ver ki, aşk hayatının keyfiyet yakıcı zevkine ayak koyanlar için, ne gelmek ne çekmek, ne de gitmek, hiç, hiç bir şey yok. Onlar ne doğuyor, ne çekiyor ne de ölüyor.. Yalnız aşkın mutlak vücudunda seyrediyor. Yahud da “gelen de ben, giden de ben, bozulup toplanan da ben” diyerek bütün mevcudatı tek vücud olarak görüyor.

Meryem, gene gönlünün dizginlerini bırakmıştı. Halbuki Yusuf onu bugün başı boş bırakmak istemiyordu.

—Hani maziden bahsedecektin Meryem, ? Gene atladın, açıldın.. Şu maziyi tamamlasana…

—Gerçi halin zevkini bırakıp maziyi söylemek veya dinlemek istemem; fakat mademki o mazi sana aiddir, senin olan her şeyi sever ve hürmet ederim… Söyle Meryem, bana geçmiş zamanlardan bahset!

—Doğru söylüyorsun Yusuf.. Halin kıymetini bırakıp geçmişin yadıyla vakit geçirmek abes bir şey… Hatta onu düşünmek bile manasızlık!.. Fakat ben bu maziyi niçin düşündüm, biliyor musun? Geçmişle aramda iğbirar ve soğukluk vardı. Ben, değil mazime, hiç kimseye ve hiç bir şeye karşı kinim, nefretim ve iğbirarım olmasına tahammül edemem. Bahusus bu günkü Meryem, o mazi köprüsünden bu hale geçmiştir. Onun için bu dargınlığı, bulanık bir su gibi tortulu olan bu geçmişe aid iğbirarı [Kırılmak. Gücenmek. * Toz ile paslanmak. * Boz benizli olmak. ]temizlemek lâzımdı. İşte bu yüzden düşündüm ve bu ruhî tesviyeye lüzum gördüm.

—Ben bütün cihanla sulh yaptım Yusuf., nasıl olurda arkamda kalan bir hayat parçasiyle cenkte ve nefrette kalırım ? Mademki seni buldum, acılıklar, teharrüşler [Tırmalanma.], elemler, seyyieler, hep seni bulmak, seni görmekle tazmin olup gitti. Her fenalık seninle söndü… O mazi de artık acısız, elemsiz, taharrüşsuz oldu. Ben artık eski ben değilim ki… Çok defalar gayet samimî bir hisle kendimi ölmüş ve yepyeni bir hayatla dirilmiş, geçmişinden bir iz bile kalmamış zannederim.

—Beni sen Öldürdün! Eğer şimdi yaşıyorsam, bu hayat sensin Yusuf !

—Ben neyim Meryem, ?

—Sen aşksın, aşk sensin Yusuf! Senden daha güzel bir şey yok ki seni ona benzeteyim..

Genç kızın dayandığı ağacın yaprakları, birer aşk ilâmı gibi başının üstünden çarh [Çark, tekerlek. * Felek, gök, sema. * Ok yayı. * Elbisede yaka. * Tef.* Devreden, dönen. * Çakır doğan. * Talih.] çevire çevire düşüyordu.

Yusuf’la yan yana oturmuşlardı. Konuşmalarındaki hararet ve şiddet, hangisinin söyleyen hangisinin dinleyen olduğunu belli etmeyecek kadar yakıcı idi.

Filhakika görünüşteki bu iki vücuda rağmen, ne mütekellim ne de muhatab vardı. Zira Yusuf Meryem, Meryem, de Yusuf’tu.

Bir zaman konuşmadılar. Gerçi bir gün evvel Yusuf kızı buraya yarım kalan bahse devam etmek için çağırmıştı; fakat onun gösterdiği şiddet ve tehalük, adeta Yusuf’u korkutmuş ve söylememeye sevketmişti.

—Gidelim mi Meryem, ?

—Yusuf…

—Ne istedim Meryem, ?

—Sana bir şey söyleyeceğim..

—Söyle güzelim..

—Niçin söylemiyorsun ? Haydi gidelim öyle ise…

—Hayır, hayır sana bir şey söyleyeceğim..

Meryem, Yusuf’un gideceğini hissettiği zamanlar onu böyle, bu sözle oyalar, bir az daha beraber kalabilmek için bu masum hileye baş vururdu. Yusuf ta bunu bilir, fakat bile bile gene bir an beklemekten hâli olmazdı.

Hakikaten Meryem’in Yusuf’a söyleyeceği birçok şeyler olsa bile, onunla olmak, onu görmek, dudaklarından bütün sözleri kapıp kaçardı.

Fakat bu defa Meryem, sözünde durdu; çünkü söylemese, Yusuf’un hemen kalkıp gideceğini biliyordu.

—Ana karnındaki cenin, nasıl bir tek yoldan vücudunun gıdasını, takviye ve nemasını temin ediyorsa, ben de bu dünyada yalnız, seninle yaşamak yolunu buluyorum. Zira beni dünyaya bağlayan serrişte [başa kakmak; ipucu.] Sensin Yusuf… Durağım, menzilim hep sensin. Senden benim, gölüm nur buldu, yüksek görücü oldu. Onun için artık bu göze hiç bir güzellik kalmadı.

—Ben Allah’tan nur istemiştim, sende nurun nurunu gördüm. Bütün nurların merkezi ve eşsiz güneşi olan sana eriştim. Ben bir Yusuf isterdim, senin vücudunda Yusufistan gördüm.

—Ben, gönlümün ateşini dökmek için kemale sahib bir vücud, mana ve hakikat dostu isterdim, senin vücudunda bütün güzelliklerin, hakikat ve aşkın kaynağını gördüm. Bana senin her bir cüzünden öyle bir cennet göründü ki, yarınki cennetlerle bir alâkam, onlara bir ihtiyacım kalmadı.

Yusuf, Meryem’in harikulade bir letafetle konuşan dudaklarına bakıyordu. Onları böyle perişan bir talaşla tahrik eden, yalnız, yalnız aşkı idi, Bu ince vücud, lâtif bir hülya gibi güzeli.

Yusuf genç kızın söz silsilesini durdurmamak için bir zaman dinledi. Fakat artık gitmeli idiler., ekseri zaman yaptığı gibi birden bire ayağa kalktı ; Meryem’in de elinden tutarak kaldırdı. Artık gidiyorlardı, çare yoktu.

Yollar taşlı ve bozuktu. Meryem, Yusuf’un elini tutmuş, iki masum mektep çocuğu gibi yan yana yürüyorlardı.

Yusuf, arasıra taşlara takılan kızın elini avucunun içinde sıkıyordu. Böylece hurma fidanlığına kadar beraber geldiler. Artık ayrı yollardan gitmeleri icab ediyordu. Yusuf gene birden bire kızın elini bırakarak :

—Haydi Meryem., dedi ve arkasına bakmadan hemen ilerledi.

—Ne de çabuk uzaklaşmıştı…

—Yusuf, Yusuf !

—O, genç kızın sesini duyarak durdu.

—Yusuf sana bir şey söyleyeceğim..

—Yusuf mütebessimdi :

—Gene mi Meryem? Peki dinliyorum..

—Haydi söyle, söyle canım, geç oldu gidiyorum.

—Yanıma gel de söyleyeyim!

Yusuf Meryem’e baktı. Ondan ayrılmak kendisi için de müşkül, her zorluğu yenen iradeli ve azimkâr Yusuf’a da zordu. Tekrar kızın yanına geldi. Fakat Meryem’in dudakları sımsıkı kapalı, başı hafifçe yukarı kalkmış, söyleyecek hiç bir şeyi olmadığını itiraf eden mazlum bir duruşla duruyordu.

Yusuf’un başı eğildi, bu ateş dudakların üstünde bir lahza durdu.

Aşk onlara ateşten damgasını bastırmıştı. Onların raşedar [doğru yollarının] sathı, aşkın ateşin nakşıyla mühürlenmişti. Bu dudaklar aşk göklerinden gelen ateşle yanıp kavruldu. Bu dudakların küçücük cürmüne bir cihan sığdı. Onlar artık bir ziyaretgah kadar temiz ve masum oldu. Bu ateş onlara, ebediyet serhadlerinden aşıp geldi. Meryem’in dudaklarını aşkın germiyeti [Hararet, sıcaklık, kızgınlık.], ezelî bir ocak gibi bitip tükenmeyen alevlerin mihrakı [Çok hareket eden. * Hareket âleti. Karıştıracak nesne. ] eyledi.

***

Ummül Bedr Aynül Kameri çok sever. Burası, Ebüşşettar aşiretine üç fersah mesafede bir kaynaktır. Civarı meskûn değildir; yalnız küçük bir kahvesi vardır; kahvecinin ailesi buranın yegâne sakinidir. Ummül Bedr buraya senede bir veya iki defa gelir, bu gezintiye bazen Yusuf ta iştirak eder.. Bu defa Ummül Bedr Mahbubla bitlik olarak Hamza’yı da kandırmışlar, Yusuf’un gelmesini de temin etmişlerdi.

Hamza, Meryem’le sabahleyin erkenden aşirete geldiği zaman hazırlıklar tamamlanmıştı ; hemen yola çıktılar. Yol, evvelâ nar bahçelerinin arasından geçiyor, sonra büyük sık ağaçların arasına giriyordu. Bazı taraflarda ağaçlar o kadar sıktı ki, güneş bu züınrüdî kesafetten yer yer sızıyor, yaprakların mesamelerinden tereşşuh [sızma, sızıntı, yaşlık. ] eden ratıb, mayhoş koku, adeta havanın sıcağını hafifletiyordu. Meryem’in atı, kafilenin önünde yürüyordu.

Aynülkamere hepinizden evvel ben gideceğim !

Niçin acele ediyorsun Meryem?      

Hava çok sıcak Hamza.

Güneşten gitme. Hem o kadar acele etmiye ne lüzum var ? Hep beraber gidelim !

Siz de çok ağır gidiyorsunuz., nerede ise atlarınız sizden şikâyet edecek. Hükümdarın dizinin dibinde otura otura tembel oldun Hamza!

Tembellikten değil, konuşmak için ağır gidiyoruz. Meryem, atının dizginlerini gerdi. Demek ki çok ilerden yürüdüğü için bu muhavereyi duyamamıştı. Yusuf, Hamza, gibi Meryem’in de intizar vaziyetinde yüzüne baktığını görünce, sözüne kaldığı yerden devam etti :

İşte Hamza,  güneş ve ay, yıldızlar ve feleklerin devranı, ulvî ve süflî bütün eşyanın hareket ve cümbüşü, insan suretine yol bulup orada, yani insanın kalbinde Allah’ın nurunu, gene Allah nuru ile görmek içindir. Madem ki Allah sana bu ekmel olan insan suretini verdi, sen de, insaniyetin kıymetini ve kadrini bilip ecel rüzgârı ömrün gülünü perişan ve derbeder etmezden ve bu cemiyeti dağıtmazdan evvel durmayıp aslına kavuşmaya bak! yoksa sonra nihayetsiz istihaleler geçirmiye ve çok acılı hüsranlara katlanmaya mecbur kalırsın..

Ben ömrümün en güzel zamanlarını şan, şeref ve dünya zevklerile, israf ettim.. Aklî ve istidlali bahislerle kendi yolumu kendim kentim. Hoş, bu senden duyduklarımı da kimseden duymayacaktım ya ne ise.. Her ne kadar kendimi halkın tazimine kulak vermez zannediyordum, fakat beşerî zaaflardan kurtulmayan insan için bu da mümkün değilmiş. Meğer kendi kendimi aldatmış, kendi günahım kendim olmuşum Yusuf!

Yeter Hamza,  maziyi yad ederek ömrünü zayi etme. Geçmişi, geleceği söyleyerek müteesif olmak, ömrü ziyan etmektir. Bu hal o kimseden izale olmadıkça birliğe ve istiğrak haddine varmak mümkün olamaz. Geçmiş ve gelecek kaydi ukde gibidir. İnsan bu ukdelerle bağlı kaldıkça beşeriyet serhaddini aşamaz. Bu suretle nedametin doğru olmaz. Haline bak, halini elden kaçırma ki, her alıp verdiğin nefes, son nefesindir.

Hamza, Yusuf’a geçmiş zamanın ayıblarından ve zaaflarından samimiyetle bahsederken, yalnız bu zaafların içinde esef edemediği, pişman olamadığı bir şey vardı ki, o da Meryem’in aşkı idi. Şimdiye kadar hakikatin peçesi olan bu aşkla gene adamın gözleri kör idise, bundan sonra da gene o gözler bu aşkın nuruyla hakikât nurunu görebilirdi.

Gözde nur olmazsa güneşin nuru görülür mü? İşte Hamza’nın gözünün nuru da Meryem’di.

Meryem’in sevdası ona, aşkın medhalini göstermiş tefekkür ve vicdanî zevki tattırmıştı. Meryem, Hamza’nın hayatında, Yusuf’un hakikata açtığı kapının anahtarı idi. Gene adam henüz kendini bu kapının eşiğinde farzetmekle, tahmininde pek yanılmıyordu. Bu kapıdan içeri girebilmesi için gene hekimi arkasından kuvvetli bir bazunun itmesi lâzımdı. Halbuki Yusuf asla bunu yapmazdı. O gösterir, bildirir fakat zorlamazdı.

Hamza, bu kapıdan kendini itecek elin de, gene Meryem’in eli olmasını temenni ediyordu.

Aynülkamer, karşıki keşmirî [çekirdeksiz üzüm türü] tepenin eteğinde…

Esatiri birer hayalet gibi imtidat [Uzanmak. Uzayıp gitmek. Gerilip ve çekilip uzanmak. ]  eden dağlar, müselsel bir coşkunlukla uzayıp gidiyor.. Bu tabiat güzelliği Hamza’ya, pek az evvelki düşüncelerini kaybettirdi :

Yollar ne kadar güzelmiş Ummül Bedr..

Bir de su başını görsen Hamza..

Nihayet uzaktan su başı göründü. Abanozlaşmış baş başa üç mülasık [Bitişik. Yapışık. Yanyana bulunan ] ağacın altından kaynayan Aynülkamer burasıydı demek !

Sanki ağaçların yeşilliği kâfi gelmiyormuş gibi, en yüksek dallara kadar çıkan sarmaşıklar tekrar geri dönerek birer yeşil şakûl halinde aşaya sarkmış, sağdan sola, önden arkaya geçen dalları birbirine bağlamıştı.

Suya yaklaştıkça, ağaçların altında küme küme oturan kimseler görülüyordu. Ummül Bedr bu kalabalığa şaşarak :

Bugün buran ne kadar dolu, halbuki her zaman kimse bulunmazdı… Bunlar bedeviler galiba… dedi. Onları ilk gören bir çocuk oldu.

Baba, baba.. Yusuf geliyor baba! diye haykırarak kahveye girdi.

Bu, kahveci Ebucaferin altı yedi yaşlarındaki oğlu Caferdi. Yusuf’u o kadar severdi ki, en haşan zamanlarında annesi : Sonra Yusuf seni sevmez, yapma ! diye her hangi bir şeyden Caferi kolaylıkla menederdi. Ebucafer bir işi için aşirete gittiği zaman bu oğlanı da beraber götürür beraberce Yusuf’un evinde misafir olurlardı.

Bunlar, Ummül Bedrin tahmin ettiği gibi bedevilerdi. Yusuf’tan her zaman, her fırsatta iyilik gören, onu fedekâr, temiz bir muhabbetle seven bedeviler…

Anlaşılan bugün hoş bir vakit geçirmek, biraz eğlenmek için buraya gelmiş olacaklardı.

Bedeviler bir anda Yusuf’un etrâfını sardılar. Onları Yusuf’a çeken hisde, ne pervanenin ateşe, ne çocuğun anasına, ne de bir sevgilinin sevgilisine gidişinin şevki yoktu. Bu öyle safî ve tahlil edilmez bir incizabdır ki, bilen söyleyemez, bilmeyene de anlatılamaz. Bu garamî [  Düşünceden çok canlı duygulara ve aşka dayanan (sanat eseri).]  emir, telkin ile, öğretilmek ile temin edilemez ki söylenilebilsin… Yusuf, hayatın sırrı.. Yusuf, hayatın manası…

O, kendini çevreleyen kalabalıkla beraber hem yürüyor hem de müşfik, tatlı, konuşuyor, derdlerini, hallerini soruyor, gönüllerini alıyordu.

Meryem, ise düşünüyor ve sevdalılar ile halelenmiş olan Yusuf’a bakıyordu. Cihan ondan hayat emerek yaşıyor Bu rabbani çehrenin her hattı, insanı baş döndürücü bir süratle aşk girdabına çekip götürüyor, Onun sevdasının kol atmadığı, kök salmadığı yer mi var, diyordu.

Yusuf onlarla beraber, kahvecinin serdiği hasıra oturdu. Bedeviler onu bulmuş olmak fırsatından istifade ederek derd yanıyorlar, Berrî kabilesinin reisinden şikâyet ediyor, haklarını vermeyerek onları zorla çalıştırdığından bahsediyorlardı. Yusuf ta karşılık olarak onlara metanet ve itaat tavsiye ediyordu. İçlerinden biri:

Bize fenalık etmekle eline ne geçecek bilmem ki., dedi.

Yılan zehrini bırakmakla eline ne geçer? Bırakır, gider.

Yalnız siz kötü nazar sahibi olmayın, onun zulmüne mukabele etmeyin, olur ki bir gün gelir, ettiklerine nedamet eder.

Öyle amma bize çok eziyet ediyor, biz de ona…

Durun, eğer kurtulmak için isyan eder, ona bir fenalık yaparsanız, o gider, başkası gelir ve size onun yaptığını aratacak kadar zâlim olur. Dünya bu gibi insanlardan halî değildir.

Fenalık gördüğünüz kimselerin cezasını kendiniz tertib etmeye kalkışmayın Yaradana bırakın. Onlar esasen, o hallerin âleti oldukları için cezalanmışlar demektir; onların cezaları kendilerindedir.

Bedeviler Yusuf’u görmekten ve nasihatlerinden ferahlamış olarak kalktılar. Hem gidiyorlar, hem de konuşuyorlardı :

Bu sene tarlamın tohumunu Yusuf aldı; yoksa çocuklarım aç kalacaktı.

Bana da ölen devemin parasını verdi.

Onun bir sözü ile katil olmaktan kurtuldum.

Bedeviler adeta bağıra bağıra yerlerine dağıldılar. Hamza, :

Bedeviler seni ne kadar seviyorlar Yusuf! dedi.

Ben de onları severim Hamza.. Onlar için, vahşî derler. Halbuki asıl medeniyet onlardadır. Onlarda öyle bir ruh asaleti, öyle bakir bir safvet vardır ki hayran olmamak kabil değildir. Şecî merd ve saf ruhları ve tabiî harsları, ariyet ve müstear şekillerle tahrib olmamıştır. Beşeriyetin iftiharla tezeyyün ettiği kirli nikahlardan, yalan, siyaset, müdahane ve kibirden bedevide yoktur. -Bedevi, olduğu gibi görünen insandır.

Zavallıların hakları da var; ben Berrî aşiretinin reisini tanırım, öyle zalim, ve gaddar bir adamdır ki… Keşki önüne geçmeseydin de biraz korkutsalardı..

Hamza,  sen bedeviler gibi yan çocuk değilsin ki, bu sözlerinde seni mazur göreyim..

Onların, bu adamın zulmünü kenelerinde aramaları icab eder. Fakat bu hakikati onlara anlatamazsın, halbuki senin bilmen icab eder.

Servetin varken fakre düşmen, muhtaç olman, sıhhatte iken hasta olman, sevinçte iken kedere düşmen, zulme uğraman, bunlar hep senin kötü amellerinin hariçte tecessüd ve temessül etmesi ve bir fırsatla zuhura gelip sana bu suretle zahmet vermesinden ibarettir, insan, duçar olduğu zahmetlerin mesuliyetini kendinde aramalıdır. Sen iyi olursan herkes te iyi olur. Demek ki, gördürün ve bulduğun,, kendi amellerinin akisleridir; başkalarına atıp tutmaya, lüzum yok., mademki hâkim Yaradandır, hükmünün de âdilâne olması tabiîdir. Amma affederse ona kim ne diyebilir ?

İşte Hamza,  görüyorsun ki sana söylemekten çekinmiyorum; hakikatten uzak sözlerine derhal takılıyorum.

Söyle Yusuf söyle, benim canımın şifası sensin !

Biliyorsun ki dertliyim, dayandığım mesnedim sensin ! Sen, benim gibi ne kadar Hamza’ları dünya balçığından selâmete çıkardın ve çıkarıyorsun.. Hem de bana verdiğin, emeklerle. değil,. Bir sözle, bir bakışla…

Bu, senin günahlı Hamza’n, o kötülüklere ne sıkı bağlanmış, ne muhkem sarılmış ki daha hâlâ onları koparıp hakikat göklerine uçamadı.

Biliyorum, kendimi biliyorum; amma bu amelsiz bilgi bana bir şey kazandırmıyor. Fakat Yusuf, Hamza’n da artık o eski ham adam değil! Öyle hissediyorum ki dünya ile bir tek rabıtam kaldı. Tıpkı kuyuya sarkıtılıp bir karışlık bir ip noksanından dolayı suya yetişemeyen bir kova gibi, ben de hakikat suyuna bu kadar yaklaşmışken bu eksiklik yüzünden ona erişemiyorum. Değil bir karış, bir soğan zarı kadar da mesafe olsa, o suya dalamadıktan sonra ne fayda ?

Yusuf’la Hamza, daha fazla konuşmadılar. Zira kahvecinin oğlu Cafer, kahve fincanlarını toplamak için elinde bir tepsi ile koşa koşa geliyordu. Çocuk fincanları, henüz parlatılmış olan bakır tepsiye yerleştirirken, bu mücella satıhta kendini görerek beyaz dişlerini gösteren bir tebessümle güldü ve hayaline selâm verdi.

Çocuğun bu tatlı hareketi herkesi güldürdü, yalnız Yusuf bir an düşündükten sonra:

Bak Hamza,  şu çocuğun hareketi ne manidar., dedi : Esasen her olan şeyde hisse alınacak bir mana ve keyfiyet vardır.

Şimdi çocuk tepside kendini görerek, hayaline selâm verdi, değil mi? İnsan da Yaradanın aynasında kendi manasını görünce anlar ki, kendinin istediği ve taptığı yine kendi imiş.

Demek uluyor ki, hakikatte o hakiki aynaya bakan, tapanla tapılanın, sevenle sevilenin kendi olduğunu anlar. Cafer’in ayna gibi olan tepsiye bakmasile, selâmı kendine vermesi gibi…

Öyle ise çalışalım ki güneşe tapmış olmayalım da Yaradan’a tapalım! Zira seven için sevgi, gündüz için güneş gibidir. Halbuki insanın günüde, güneşi de Yaradandır.

Güneş gibi olan cüz’î sevgiler ise, Yaradanın yüzünü göstermeyen perdelerdir. Kim ki bu perdeyi kalbinin yüzünden çekmezse o güneşe tapıcı demektir.

Hamza,  biraz evvelki sözlerine bundan veciz bir cevab olamayacağını düşündü. Daha da bir çok şeyler düşünecekti, fakat Meryem, de dâhil olmak üzere gezmeye çıkanların sesleri duyuldu. Ummül Bedr daha uzaktan :

Karnımız acıktı., hâlâ konuşuyor musunuz? diye sesleniyordu.

Bize söz söylemeye ne hakkın var Billi ? Sizde gezip eğleniyordunuz ?

Ne yapayım, Mahbub işin içine girdi mi böyle olur. Bilsen bizi peşinden götürdü. Ömer’i bile sürükledi.

Ömer herkesten evvel kendini hasıra attı. Kahveci Ebucafer sofrayı hazırlarken, hem iş görüyor hem de konuşuyordu:

Bilsen Sidi.. dün akşam yemek yerken ne oldu?

Bizim Cafer yemek sinisinin kaşığının sapıla çiziyordu

Ne yapıyorsun Cafer? dedim.

Yusuf’a mektup yazıyorum, gelsin diye çağırıyorum, dedi. Bacaksızın hakkı varmış meğer, seni gönülden çağırmış…

Cafer’in annesinin sesi :

Ebucafer, bedeviler seni istiyor!

Geliyorum, geliyorum., tencereyi ateşten çek!

Ebucafer sözünü yarını bırakarak gitmeye mecbur oldu. Küçük Cafer’in bu hareketi de mecliste tatil bir rüzgâr gibi  esmişti.

Ömer: Saf ve masumların kalbi hakikati söyleyicidir, diyordu. Ummül Bedir’de:

Bu çocuk kıyamet cücesi midir, nedir ? Büyük adam gibi konuşuyor, diyordu.

Yusuf

— Şimdi buna, tesadüf diyebilir miyiz Hamza? diye sordu.

Eski Hamza, diyebilirdi; şimdiki şüphesiz diyemez.

Çocuklar, size her fırsatla söylerim ki. Tesadüf yoktur. Her olan şey, mutlak gaybın kararıyla olmuştur. Çocuğun kalbine bu arzuyu veren de Yaradan, bizi buraya getiren de o…

Birçok görünmeyen mukarrarat [Kararlaştırılan şeyler, kararlar. ] vardır ki, bunları gözlerimiz görmez. Eğer insan, ruhuna kesafet veren çörçöpü, ruhun yüzünden kaldırabilirse, o zaman âlemin ve âdemin manasını bulmuş olur ve bu safvet vaktinde gayb âleminin kararlarını görüp onlara muttali olur. Varlık, yoklukta görülmek mukarrerdir. Bir kalbdeki varlık gubarı vardır, onda cila ve safiyet nasıl olur? Bütün eşyanın zuhuru zıddıyladır. Amma Yaradandan başka bir mevcud yoktur ki tezad ve benzeyiş vasıtasile kendi zuhuruna sebeb olsun !

Binaenaleyh Yaradandan başka mevcud olmadığına göre, bizim acz ve yokluğumuz onun kudret ve birlik saltanatına arş ve taht olmuştur. Gece olmasa gündüz, nur olmasa zulmet bilinmediği gibi, her zıd da birbirine karşılıklı birer ayna olmuştur.

Yusuf bu mühim bahsi devam ettirmedi.

Billi acıkmış, yaman yemek yiyeceğiz ? dedi,

Ebucafer çorbayı ortaya koyarken :

Sidi hazır buraya gelmişken, şurada bir su başı daha vardır, Aynüsselâm derler, yemekten sonra oraya da gidelim; yolları pek güzeldir, diyordu. Yusuf:

Ne dersiniz? diye meclise sordu.

Hem yol, hem de bir az evvelki gezmeden herkes yorulmuştu kimse gitmek tarafdan olmadı. Yusuf kahveciyi,

Bu günlük bu kadar yeter Ebucafer.. Başka zaman gideriz! diye hoşladı.

Gezmekten hoşlanmıyan Sude Yusuf’un bu sözüne hemen iştirak ederek :

Zehra geldiği zaman gidelim, olmaz mı Yusuf ? dedi.

Çok münasib Sude…

Zehra, Sude’nin yeğenidir, Ömer’in kardeşinin kızı. Ebüşşettar aşiretinden uzakta oturur. Kocası senede bir kerre onu akrabalarına gönderir. Son iki senedir ailevî bazı müşküllerden dolayı gelemiyen Zehra, bir kaç güne kadar gelmek istediğini bir yolcu ile bildirmiş olduğu için Sude her vesile ile sevincini belli ediyordu. Bu güzel ve temiz kadından, Meryem’e o kadar sevgi ile bahsetmişti ki, Meryem, onu görmeden, Sude sevdiği için seviyordu.

Sude Zehra için: çocuk kadar temiz ve masum, semavî bir mahlûk gibi günahsızdır, derdi.

Yemekten sonra Ummül Bedrin teşvikile herkes uykuya çekildi. Hasırın üç köşesinde Yusuf, Hamza, ve Meryem, kaldılar. Genç kız, arkasını bir ağaca dayamıştı. Gözlerini kâh kapayıp kâh açarak hem muhitile alâkasız görünüyor hem de, kendisile meşgul olmamalarını ihtar eden bir kayıdsızlık gösteriyordu. Zira sabahtan beri zorluklarla devam ettirdiği sükûneti, dağılmak tehlikesini gösteriyordu. Halbuki Yusuf’la şundan bundan konuşan Hamzanın, bir taraftan dit kendisini hissen takib edişile büsbütün sıkıldığı için onların konuşmalarına iştirak etmiyordu. Halbuki için için yanıyor, yanıyordu. Pek te için için değil.. Zira gözlerinden düşmesine mani olamadığı damlalara, altında gölgelendiği ağacın binlerce yaprağı şahid olduğu gibi, bunları Hamza, da görüyordu.

Meryem, bir an, Yusuf’un kendisine üzüntü ile baktığını farkederek biraz düzeliyor ve bu gizli ihtarından dolayı oııa hak veriyordu. Öyle ya, İçtimaî bakımdan ona karşı ne izafeti vardı ?

Hiç değil mi ?

Halbuki Meryem’in Yusuf’a karşı gönlü, nisbet ve izafet nedir bilmiyor ki… Maddî bir keyfiyet değil ki, önüne gene maddî bir haille geçilebilsin? Meryem’in, aşkın mukavemet olunmaz ahkâmına mahkûm olmaktan başka ne günahı var?

Cihanda en doğru en salim hareket Yusuf’a olan ibtilâdır. Cüzün aslına tehalükünden, tabiî ne olabilir ?

Irmak denize gidiyor, aslına kavuşuyor, diye kızılır ve bu tehalük kıskanılır mı ?

Fakat âlem onun Yusuf’la olan ezelî bağını bilmiyor. Bu aşkın, çocuk dudağındaki tebessümden daha temiz olduğunu kim isterse bilmesin, Meryem, biliyor ya!. Fakat Yusuf böyle düşünmüyor. O, halkın seviyesine inerek öyle mütalea ediyor âlemi kötü zanna sokmamak için Meryem’i, mazbut olmayan haraketlerinden dolayı daima ikaz ediyor.

Avdetle Hamza ile Yusuf’un atları gene başbaşa gidiyor ve gene hekim, kuvveden file geçiremediği bilgilerin derunî mücadelesile meşgul olduğu için konuşuyordu.-

Bu durgunluk Yusuf’un dikkatine çarptığı için :

Ne düşünüyorsun Hamza, ? diye sordu.

Muvaffak olmak için yalnız istemek kâfi gelmediğini düşünüyorum.

Evet talebde sıdık ve hulus şarttır Hamza…

Sana bir hikâyecik söyleyeyim: Bedevinin biri, yüzüne mendil örterek yatar ve yatar yatmaz da uyurmuş. Bu hali gören binbir vesveseli bir kimse de, onun öyle yapmaya özenerek, onun gibi yere uzanmış, mendilini de yüzüne örtmüş.

Fakat yatar yatmaz, hayalen kendisini, çalıştığı işte farzederek, mevkiini çekemeyen bir arkadaşını iş başıya şikâyet ediyor, sonra o adamı işinden çıkarıyorlar, çoluğu çocuğu perişan oluyor vesaire, vesaire…

İşte bu düşüncelerle saatler geçmiş ve yatışından bir şey hâsıl olmamış, yani uyuyamamış.

Bunun gibi, talebde de karışıklık olursa elbette muvaffak olunamaz.

O adam da bedevî gibi yüzünü örtmüş; mendil o mendil amma, kafa o kafa değil.

Hulus ile istenen şeyde muvaffak olunur Hamza. Elverir ki bu istek Allah’ın arzusuna muvafık olsun. Fakat isteyeceksen Yaradanı iste, zira ondan başka ne varsa belâdır, sırf can çekiştirici bir ibtiladır.

***

Meryem, kapıdan içeri girerken Yusuf’un sesile, olduğu yerde kaldı. Sanki bir adım atsa, kâh kısılan, kâh şelâle gibi önüne geleni sürüp götürerek akan bu ses, susacakmış gibi kapının eşiğinde nefessiz durdu.

Yusuf, Meryem’in ilk defa işittiği bir şarki okuyordu,

Güneş desem değilsin.

Denizden de enginsin!

Benzetecek, eşin yok.

Çünkü aşksın, aşk serisin!

Bu ses, gene kızın kalbine dalıp çıkıyor., bu ses bir dalga gibi yavaş yavaş çekiliyor, uzaklaşır gibi olurken daha kuvvetli savletlerle kalbine çarpıyor, bu kalbi ateşliyordu. Bu ses, yalnız Meryem’de değil, her yaratılmışın, her cismin canında gizli bir raşe gibi titriyor, hatta mezarlarında ölüler bile bu sesi işitiyorlardı. Sonra ihtizazile her varlığı deraguş eden, bu gözle görülmeyen temas, bir tayf gibi uzaklaşıp kayboluyordu.

Hayır, hayır, kaybolmuyor. Meryem’in kalbinde karar eden bu mana, bu hakim varlık, hiç fena bulur, kaybolur mu ? Perde perde sönen, ancak onun suretidir. Manası, aşkın sinesinden coşup geliyor, oradan kaynıyor, gene oraya avdet ediyor. Bu ses bir ölüyü diriltmeye, tekrar canından geçirerek yüz ölüm istetmeye kâfi idi. Bu ses taş taş üstünde bırakmayacak bir kıyametti.

Meryem, şimdi buradan kaçmak, bu sesin sustuğunu duymamak için başını alıp geri gitmek istiyor. Süratle geri dönerken eteğiyle su testisini deviriyor. Mahbubun odası kapıya yakın olduğu için gürültüyü duyarak hemen dışarı çıkıyor ve gene kızın sokak kapısından çıkmak üzere olduğunu görünce :

Niçin gidiyorsun Meryem? Ummül Bedrle Sude bahçeye çıkmışlardı, şimdi gelirler. Yusuf ta evde..

Sidi, Sidi, Meryem, gelmiş, kimseyi bulamamış, dönüyor… Diye içeriye seslenince, Yusuf Mahbubun sesiyle odasının kapısında bekliyor ve Meryem’i içeri alıyor :

Niçin bu kadar geç geldin Meryem, ?

Bilmem ki, öyle oldu…

Sonra, hatırlamış gibi ilâve ediyor:

Hamza, bu akşam sarayda kalacak da…

Billi şimdi burada idi, görmedin mi? Bir az evvel senden bahsediyor, Meryem, bu günlerde çok zaif, diyordu. Sana nar şurubu kaynattı., haydi gidelim bahçededir, seni görünce memnun olur.

Belli ki Yusuf, bazı zaif gören kimselerin nokta-i nazarına hürmet ederek Meryem’le yalnız kalmak istemiyordu.

Yusuf ayağa kalktı, fakat kız oturuyordu. Yusuf bir az bekledi, kız gene kalkmadı ; nihayet elini uzattı, Meryem, bu eli iki elile sımsıkı tuttu. Daha bin tane kolu olsa, onlarla da tutacak, hiç, hiç bırakmamak için bütün gücüyle yapışacaktı. Bu elden bütün zerrelerine geçen müstevli raşe, gittikçe tazelenen kuvvetile, kalbinin darbelerine, vücudunun umumî ahengine el uzatıyor, müvzenesini alt üst ediyordu.

Bu el onun istinadgâhı dünya ile tek rabıtası, yolunun meş’alesi, her teması gönlünü haraza veren, aşka satan sahibi idi !

Meclûbu olduğu bu el, onu tutup kaldırırken, kız hiç sesisini çıkarmadı. Ne bir itiraz, ne bir serzeniş, ne bir sada… Sanki Yusuf’tan vaki olan yalnız kalmamak arzusu, mütekabilen kendinden de vaki olmuş gibi, sakin, sessiz, kalktı. Fakat kapıdan çıkarken:

Yusuf sana bir şey söyliyeceğim ! diyerek durdu.

Söyle Meryem, !

Otur da söyliyeyim.

Nereye oturayım ?

Nereye istersen..

Yusuf bir keçi postunun üstüne oturdu; fakat Meryem, mutadı üzere hiç bir şey söylemedi.

Yusuf Meryem’in arzusunu yerine getirdikten sonra tekrar kalktı, beraber bahçeye çıktılar.

Güneş batmıştı. Ummül Bedri bahçenin şurasında burasında aradılar, bulamadılar.

Mahbuba sormalıydık, nereye gittiğini o bilirdi. Yusuf’un bu sözü Meryem’in tahammülünü taşırmıştı.

Bu kayıdlar niçin, nedir bu telâşın ?

—Yoksa benden çekiniyor musun Yusuf ?

Bu sual, havaya fırlatılan bir taş gibi geri dönerek kızın kalbine düştü. O, bu taşı farkında olmayarak fırlatmıştı. Ancak onun geri dönmesiyle kendine geldi ve böyle bir sualin dudaklarından çıktığına, belki Yusuf’tan ziyade kendi şaştı.

Fakat artık geri almak mümkün değildi ki… Yusuf durdu. Meryem, helecanla bekliyordu. Fakat kızın beklediği, Yusuf’un cevab vermesi değil, vermemesi idi. Yusuf onun rengi uçmuş yüzüne, hiç koklanmamış bir konca gibi buğulu ratıb dudaklarına baktı. O sual, bu güzel dudaklardan mı çıkmıştı? Bu sımsıkı kapalı dudaklar şimdi, ağlamaya hazırlanmış bir çocuk gibi masum, suçsuz ve uslu idi. Genç kızın çehresinde derin bir zevkin izleri, grift, seçilmez manalar gibi birbirine dolanmıştı.

Acaba Meryem, nasıl bir hisle böyle bir sual vazetmiye lüzum görmüştü? Yoksa hakikaten Yusuf şu dakikada Meryem’den, bu ateşîn ve pervasız kızın kendisiyle başbaşa kalabilmek için bütün İçtimaî kayıdlara meydan okuyacak cüretinden mi korkuyordu?

 Eğer Meryem, böyle bir harekette bulunursa Hamza, ne olur, bu darbe, onu öldürmekten başka ne olabilirdi ?

Meryem, harekâtını muvazene edemiyor; lâkin Yusuf bu hareketleri ölçüyor, onları şekle ve inzibata bağlıyor. Meryem, ne kendisini ne de başkalarını düşünmüyor, lâkin Yusuf hem onu, hem de etrafını düşünüyor. Nasıl ki bir sairi fil-menam, uykudaki fiillerinde tehlike ve muhataralardan habersizse, Yusuf’tan başka her şeye uyumuş olan Meryem, de, iradesiz seyr ve hareketlerinde, yalnız Yusuf’un kefaleti zamanında idi-

Meryem, için her şey itibarî ve İzafî idi. Bu mevhum varlıklar ortadan kalkınca kendini Yusuf’la yüz yüze ve elele buluyordu.

Yorgunsun galiba Meryem, istersen şu ağacın altında biraz oturalım! Belki Billi buradan geçer.

Meryem, bu sefer uysal :

Yusuf, benim ihtiyatsızlığım mı seni böyle titiz bir ihtiyatkâr olmaya sevkediyor ?

—Ben bir günah mıyım ki benden kaçıyorsun?

—Söyle cevab ver!

Hayır sen söyle., daha söyle Meryem… Seni dinliyorum ve söylemeni bekliyorum.

Fakat Meryem, söylemedi; biraz evvel pervasız konuşan kız, şimdi o değildi ki…

Artık hava iyice kararmıştı. Bütün günün bakiyesi ufukta mor, müstevi bir çizgi halinde kalmış boşluklara sincabı gölgeler dolmuştu.

Karanlıkta yan yana oturuyorlardı. Meryem, Yusuf’a bir şeyler söylemek, cevab vermek için bir haraket yapıyor, fakat kelimeler dudaklarında eriyip dağılıyor, hiç bir şey söyleyemiyordu.

Aşkın mukavemet edilmez pençesi bu iki başı yarım bir münhani ile birbirine yaklaştırıyor, mücessem birer aşk ifadesi olan bu iki hayal bir noktada bir an birleşip gene yarım bir münhani çizerek mihverlerine dönüyorlar.

Bu hareket niçin ?

—İşte cevabı olmayan bir sual! Yahud da anlaşılması müşkül bir cevab: İnsana Yaradan’ın sevgisi, aslın kendine olan sevgisi gibidir. İnsanın da Yaradana olan aşkı ve iştiyakı, “şey”in aslına olan iştiyak ve aşkı gibidir.

Karanlıkta ağaçların arasından ayak sesleri duyuyorlar. Yusuf sesleniyor:

Billi, Billi sen misin ? Biz buradayız, gel!

Ummül Bedr elinde küçük bir sepet, Sude ile beraber geliyor…

Ne zaman geldin Meryem, ?

Bir az evvel!

Sana burma topladım. Haberin var mı, bu günlerde çok zayifladın.

Farkında değilim Ummül Bedr…

Sen değilsin amma, ben farkındayın.

Hem yürüyorlar, hem de konuşuyorlardı. Yusuf onları bırakmış, epice önden gidiyordu.

Ummül Bedr Sude’den uzaklaşarak Meryem’in yanına geldi.

Meryem, sana minnettarım.

Meryem’in bakışları büyüyerek kendisine çevrildi :

Niçin Ummül Bedr ?

Sen bana Yusuf’tan sonra en kıymetli vücudsun!

Beni çok sevdiğini bilirim zaten…

Niçin sevdiğimi de bilir misin ? Sen Yusuf’u her keşten iyi anlıyan insansın da onun için !

Meryem, beklemediği bu belagat karşısında ne yapsın, ne cevab versin? Acaba şimdiye kadar Yusuf’la yarı gizli, yarı aşikâr geçen hayatlarından tamamen habersizmiş gibi hareket ederek, bu aşkı hissetmemiş görünen Ummül Bedrin her şeyden haberi mi vardı ? Yoksa bu, Meryem’i şaşırtmak için hazırlanmış bir imtihan mıydı ? Fakat temiz yürekli Ummül Bedr bunu yapmazdı. Esasen şimdi kendinin bu meselede bir mevkii yokmuş gibi heyecansız bir safvetle başka şeyden konuşuyordu. Meryem’in Yusuf’u görmekten, başka şey görmeye, muhitinin duyguları ve hükümleriyle uğraşmaya mecali yoktu ki olup bitenlerden haberi olsun…

Meryem, Ummül Bedrin elini tutuyor ve dudaklarına götürüyor, Yusuf’un zevcesi, genç kızın hem inkâra, hem itirafa benzeyen cevabını; bu busede toplanmış olarak hissediyor.

Fakat Ummül Bedr, samimî olan bu duygusuna rağmen, gene yüreğinde gizli bir noktanın sızısına mani olamıyor, Ne olsa, onun da bir kadınlık cephesi var. Meryem, o kadar güzel ki !..

Maamafih hemen kendini topluyor ve:

Meryem, bu Akşam seni bırakmam. Kaç zamandır çardak altında oturmadık… yemekten sonra da Settarlarda eğlence var, gideriz.,.

İzin yer de bu akşam kalmıyayım Ummül Bedr.

Gece gitmeği düşünüyorsan, seni Ömer de, Mahbub da götürür.

Bu gece babama gidecektim de…

Sen bilirsin Meryem.

Meryem, Ummül Bedrin ısrarına rağmen o akşam kalmadı.

***

Kahveci Ebucafer Yusuf’un vadini unutmamış, onları Aynüsselâma götürmek için bizzat gelmişti. O gece Ebucafer Yusuf’un evinde misafir oldu. Ertesi gün için de hazırlıklar yapıldı.

Sabahleyin Meryem’le Hamza, atlarına binerlerken Hükümdardan gelen bir haber üzerine Hamza, saraya gitmeye mecbur oldu.

Sen git Meryem, hava al, kurtulabilirsem ben de gelirim! diye üzülerek ayrıldı.

Zehra geleli üç gün olmuştu. Meryem, ona karşı bu üç gün içinde senelerin hâsıl edemeyeceği bir muhabbet hissetmişti. Bu genç ve sade kadının mevcudiyeti, adeta hissedilmeyecek kadar şeffaf ve nuranî idi. Fazla sâkin ve uslu mizacına rağmen, kendi ateşîn ve helecanlı mevcudiyeti ile ahenkli bir tezad teşkil ediyordu.

Meryem’in bir nefes çırpınmaktan kurtulmayan gönlüne, bu kadın tatlı bir dinlenme ve rahatlık vermişti.

Ebucafer bu defa onları başka bir yoldan götürmek istiyordu. Bu fikre Ömer de iştirak etti. Ebucaferin teklif ettiği yolun manzara itibar ile daha güzel olduğunu o da biliyordu.

Meryem’le Zehra’nın atları önde başbaşa gidiyordu. Yusuf onların arkasından bakıyor, Meryem’deki ucu bucağı olmayan sonsuz aşk, kızın durup dinlenmeden akan gönlü seli, kendinin mücella bir nüshası olduğunu düşünüyordu. Meryem, aşkının bu kudretli hızıyla, bir solukta tekamül devresini geçirmiş, rabbani bir vecd içimle Yusuf’un kalbi düğümünü çözmüş ve kendini bu ezelî serrişteye [başa kakmak; ipucu. ] bağlamıştı. Yusuf’un aşkı buruşundan kopmuş, olan Meryem, aşktan başka bir şey değildi. .

Meryem, başlı başına bir âlem, sonsuz bir vüsat, aşkın mücessem ve müşkül bir ifadesiydi. Onu mütalaa etmek için Yusuf olmak gerekti. Yusuf’un yere, göğe sığmayan aşkı, bu kızın gönlüne sığınış ve onu teshir eden şu lâtif vücud, aşktan ibaret olan manası olmuştu. Yusuf atını sürerek Meryem’le Zehra’nın arasına girdi. Yusuf, burası dolaştığımız, görmeye alıştığımız yerlerin hiç birine benzemiyor. Hele şu yol, hiç insan ayağı basmamış bir diyara çıkan acaip bir dehliz, gibi..

Sen seyahat etmedin ki Meryem… Seyahatlerde buna benzer ne acayiplikler, ne güzellikler görülür.

Ben mi seyahat etmedim ?

Öyle değil mi ya!

Amman, Yusuf ne diyorsun ?

Yusuf gülerek:

—-Söyle bakayım nerelere gittin ?

Senin gittiğin her yere…

Meryem, o kadar ciddî söylüyordu ki, Yusuf bir an inanmak istedi. Kız hararetle devam etti:

Sen nerelerde gezdinse, ben oraları tanıyorum. Yesriblilerin seni harikulade tezahüratla karşılama sadalası hâla kulağımda… istersen oranın büyüklerini de sayayım? Azerin oğlu İbrahim’in yaptırdığı mabedi de gördüm.

Sonra Akdeniz kıyılarındaki muhataralı [ Korkulu, tehlikeli: ] seyahatlerin, her hatırlayışımda kalbimin darbelerini şaşırtacak kadar benim malimdir. Acaba oralarda doğup ihtiyarlayanlar, benim kadar memleketlerini bilirler mi ?

İşte, valisi harabeleri, muazzam, heybetli dalgaların çarptığı ıssız kayalıkları, karma karışık korkunç sahillerde tek başına dolaştığını ürpererek görüyorum.

Sonra, yakıcı, ateşin çöller.., sesine dayanamayan devenin şugutuftan içeri başını sokup bu sesi dinleyişini belki sen unuttun, fakat ben unutmadım. Ne güzel gözleri vardı, değil mi?

Bu çöllerde susuz geçen günlerini düşünürken, bütün vücudumun kuruduğunu duyarım.

Meryem, bir dua kitabı okur gibi ibadetle, Yusuf’un seyahatlerine aid parçaları, o kadar benimsemiş bir lisanla söylüyordu ki, aykırı bu parlak tezahürünü Yusuf hürmetle dinledi.

Genç kız, Zebranın mevcudiyetine rağmen bütün bunları söylemişti. Bu kadın sanki yanlışlıkla insan, kalıbı giymiş bir melekti ve bütün mevcudiyeti sanki bir isimden ibaretti.

Ebucaferin söylediği gibi, yollar hakikaten çok güzeldi. Hiç bir tarafla insan sanatının ariyet tezeyyünü yok… hakikî yaradılışından uzaklaştırılmamış güzel bir tabiat köşesi… Üryan bir güzel gibi tabiî, fakat keskin, avlayıcı bir güzellik…

Yol, bir noktada o kadar daraldı ki, atları teker teker sürmeye mecbur oldular. Etraf ağaçlarla sımsıkı örtülü idi; yeşilliklerin tadıl ettiği güneş, buralara hiçte teklifsizce sokulamıyor, ancak yeşilimsi huzmeler halinde sızabiliyordu. Hattâ burada rüzgâr bile yoktu. Yalnız, ağaçların tepelerindeki çırpınmalardan, havanın esişi hissolunuyordu. Yolun boyunca yükselmiş sık ağaçlar, sonsuz bir çatının altına yerleştirilmiş sütunla? gibi bu sanat eserini andırıyordu.

Bu sır diyarına, bu yarı vahşî toprağa Zehra’nın gelmesi ne iyi olmuştu. Meryem, bu ürkek., bakir toprakla, beşerî levsleri tanımayan şu güzel kadın arasında sıkı bir müşabehet buluyordu. Zehra yüzünü aydınlatan tebessümlerle gülümseyerek :

Ne güzel bir yermiş burası, ne iyi ettik de geldik! diyordu.

Ormanın içine girdikleri zaman atlardan indiler, incecik bir derenin üstüne gelişi güzel uzatılmış odundan köprüyü zorlukla geçtiler. Aynı ince su hattı, küçük meydanı hendesi şekillerle dolaşıyordu. Pınar, bu dolaşan suyun ortasında idi. Esasen bu derecik te pınardan akan sudan hasıl oluyordu.

Nihayet incecik şırıltısına onları çağıran subaşına geldiler. Sanki bu ses, suyun suya akışı sesi, İlahî bir hitabe gibi insanı ister istemez tabiî safvetine yaklaştıran kudretli bir ahenkli. Yahut bu ses, göklerin devranından çalınmış bir beste idi.

Meryem, bu sesi   yakalamak, bu suları öpmek istiyordu,. Fakat hiç mümkün mü? Onun aşkı da tıpkı böyle yoklukla varlığın izdivacından doğmuş, ele avuca sığmaz bir lâtife değil miydi? Bu seste de o aşkta da, iki muasır mukaddesin birbirine benzeyen rabbani evsafı vardı. Ömer;

Çocuklar daha yorulmadınız mı? Biraz oturalım… Hem artık su içmeyin, yeter!

Peki Ömer oturalım. Fakat bu sıcakta su içmemek olmaz…

Siz bilirsiniz; mideniz bozulursa karışmam.

Suların midenize gittiği yok ki daha fazla onu vücudumuz emiyor…

Aman Ummül Bedr sen zaten suya dayanamazsın…

Bak, Yusuf ağacın altına oturmuş bile… bari ona da bir beradiye götürelim…

Yusuf vakitsiz su içmez, bilmiyor musun?

Burada içilir… hem bana bak Ömer, yemekten sonra bize uymak için gölgeli bir yer araştır; gece yarısına kadar sepetleri ben hazırladım.

Peki Ummül Bedr. O işi ben de yapmak istiyorum.

Ben de, ben de…

Niçin o kadar yavaş söylüyorsun Zehra? Uyumak ayıb mı ?

Uzun yollara deve ile gitmeye alışıktın; at üstünde gelmek beni yordu.

Burası Aynülkamerden daha güzelmiş, değil mi Yusuf ?

Ummül Bedr sesini duyurmak için hem bağırıyor, hem de Yusuf’a doğru gidiyordu.

Evet Billi çok güzel bir yer ; fakat orası da güzeldir.

Yemek yesek te bir uyusam… sende uyu!  Senin için zaten ne yemek ne uyku,..

Burada da mı bana sataşaksın Billi?

—Yalan mı söylüyorum Yediğin yemekle çocuk duymaz; uyuduğun uykudan kuşlar kanmaz. İstersen Ömer’i söyleteyim de bak…

Ne oluyor bu gün sana Billi? Bari çabuk olalım da uyu…

Öyle amma, sen de bu gün bir az dinlenmelisin.. Bak Meryem’e teklif ediyor muyum? Bilirim, o gündüzleri uyuyamaz…

Yusuf zevcesine karşı pek uysaldır:

Peki Billi, ben de yatarım, üzülme !

Meryem buraya geldiklerinden beri suyun içinde bir asa gibi duran yosunlu küçük bir taşın üzerine zorla İki ayağını sığdırmış, kâh eteklerini toplayarak çömeliyor, kâh ayağa kalkarak bu sesi dinliyordu, önun için ancak bu muhaverenin sonuna yetişti.

Ummül Bedrin Yusuf’a gösterdiği şefkatli alâka, genç kıza rikkat vermişti. Seven kadın, ne kadar basit ve saf ta olsa, icabında hisli ve fedakâr da olabiliyordu.

Yemekten sonra kadınlar bir tarafa, erkekler bir tarafa çekildiler. Sude de bunlarla beraber gitmek istiyordu. Geceleri bile uyku ile hemen bir alâkası olmayan bu kadın niçin onlara iltihak etmek istiyordu? Yusuf onun da gitmeye hazırlandığını görünce:

Sen de mi Sude? dedi.

Genç kadın, yavrusuna kanat açan bir kuş gibi  Yusuf’un müdahalesinden korkarak kararını müdafaa eden ciddî bir sesle:

Evet!

Dedi ve yürüdü.

Yusuf’un Sude’yi niçin, hâlbuki bu duygulu kadının gitmek isteyişinin sebebini Meryem, pek alâ bilmekle beraber hiç sortini çıkarmadı.

Meryem, şimdi bu münzevî tabiat köşesinin tesiri altında kalmıştı. Arkada kalan cemiyet takıntıları, Hamza, babası, saray, hasılı kendisile ilişiği olan her şey, yıpranmış bir tarih yaprağına gömülmüş gibi idi. Yusuf’un sesi :

Bak Meryem, şu böceğe bak…

‘Yusuf’un gösterdiği bu uçucu böcekler, gölgede simsiyah göründükleri halde, güneş hattına doğru uçtukları zaman kumru göğsü gibi yanar döner renklerle parlıyorlardı.

—Yusuf! suyun sesini işitiyor musun ?

—Evet Meryem…

— Aşk gibi keyfiyetsiz bir ifade değil mi ?

— Aşk gibi, evet onun gibi…

İnsan aşkla diri, aşksız Ölü… aşkla dirilmiş olan da, bütün varlığını değişmiş, ona kaptırmıştır.

Aşkla hayat bulan ve terbiye görenin hemdemi de Allah Teâlâ’dır Meryem… Herkes aşka lâyık olmaz, çünkü aşka lâyık olan Allaha lâyık olur. Bu böyle olunca aşk kesilmiş vücuddan Allah Teâlâ‘nın büyüklüklerinin zuhuru bedihi değil midir ? Eğer aşk insanı nağmesaz [Ahenkle söyleyen, terennüm eden. ]etmeseydi, Allah Teâlâ’nın esrarı nağmelerini kimseler işitemezdi. Bu vücud aşk encümeninde her nefes haber söyleyici ve dünya çamuruna batmış olanları asıllarına manalarına çağrıcıdır. Fakat her tab’ı [tabiat] buna kabil değildir ; her kabil de arayıcı değildir. Bu da ezelî bir vergidir Meryem… iki dünyanın da zevk ve bazlarından geçmiş olanlar, Yaradan’ın haberlerini verici aşk dudaklarıdırlar. İşte, çarh ve eflâkin henüz olmadığı, su ateş ve toprağın henüz bulunmadığı gün aşk vardı._

—Aşk, aşk… bilirsin Yusuf, benim ömrümün hasılı senin aşkından başka bir şey değildir. Alıp verdiğim her nefes senin yardımınladır. Benim her iki âlemde de istediğim, taptığım aşkdır. Başka bir şey, başka bir ilâh bilmiyorum. Yalnız, yalnız ona tapıyorum.

—Seni yalnız Yusuf bilir, değil mi Meryem, ?

—Evet, sade o bilir., nasıl bilmesin ki, benim ölü vücudumu o diriltti gene onu aşkı ocağında başroldüm.

—Yusuf birden bire bir şey hatırlamış gibi Meryem’in sözünü kesti.

Meryem, Billiye söz vermiştim, bir az yatayım dedi.

Uyuyacak mısın ?

Hayır, sade yatacağım…

Uyumadıktan sonra…

İstirahat edeceğimi vadetmiştim. Gerçi şu anda sözümü yerine getirip getirmediğimi o görmüyor; fakat benim görmem kâfi değil mi ? Harekâtıma başkalarının nigehban olmasına ne var? Onların en yakın müfettişi kendi vicdanimdir Meryem.

Yusuf, geçen seneden kalma kuru yaprakların üstüne uzandı. Bir zaman, gözlerini yumarak yattıktan sonra:

Haydi konuşalım Meryem, bana o her zaman sorduğun suallerden sor; sana istediğin kadar cevap vereyim,, diye doğruldu.

Meryem’in şu anda ne suale ne de cevaba ihtiyacı yoktu ki… O şimdi, sualle cevabın birleştiği âlemde yaşıyordu. Zira Meryem’in her müşkülü, Yusuf’un bir bakışından hallolur. Meryem, hiç sesini çıkarmıyor, Yusuf’la yalnız kalmanın, onun bakışlarında haşrolmanın zevkini, bu leziz aşk sarhoşluğunu, bir söz, bir bir nefesle bile örselemekten çekiniyor, korkuyordu.

Yusuf, “gideyim Billiyi bulayım,,, diye ayağa kalkarken de gene Meryem, sesini çıkarmadı ve gene kız yalnız kalınca, kuru yapraklardan başının altına koyarak yere uzandı.

Yusuf Ummül Bedrin yanına gittiği zaman, onun henüz uyanmış buldu. Ağaçların arasından Ebucaferin sesi

— Sidi orada mı? Sidi, aidi, haydi İsterseniz sizi gezdireyim? Diye bağırıyordu.

Bu teklif Ömer’den başka herkesi sevindirdi. Onun bir gün evvelden yorgunluğu vardı.

Meryemi herkesten evvel zehra hatırlayarak :

Gidelim Meryem’i alalım! dedi. Zebranın bu teklifine Ömer cevap verdi :

Meryem, belki de şimdi size uymaz., o kadar yere naille gitmiş olursunuz., onu kendi haline bırakın; ben yalnız kalmaması için onunla otururum.’ Zaten bugün sizinle dağ taş gezecek dermanım da yok., dedi.

Yusuf ta dâhil olmak üzere herkes Ömer’in fikrine iştirak ederek Meryem’i bıraktılar.

Ömer uzaktan gene kızın güzel başını toprakların üstünde zebun görürken, bu hadisenin yanı başında duran ve onu böyle perişan eden kahhar aşkı da görmekte teahhur edemezdi. Ağaçların, dalların hareketini gören Ömer, bunları tahrik eden rüzgârı görmez, her müteharrikle bir muharrik olduğunu bilmez olumuydu ? Meryem’in karşısında daima hürmet ve huşu hisseden Ömer, onu ürkütmemek için uzakça bir ağaç dibine oturdu. Meryem’e müşfik bir alâka ile bağlı olan bu görmüş geçirmiş dost adam, Yusuf’un şelâle gibi peyapey coşan hikmetlerini liyakat ve istidatla kapmış olan Ömer, pek kısa bir zaman içinde, kendinin yıllardan ben öğrendiklerini öğrenmiş olan bu genç vücudun karşısında, ihtiyarsız olarak hayret ve heybet duyar ve Yusuf’un sevdiği Ömer, bu gene kıza öğretilecek söylenecek bir söz bulamazdı. Düşüncelerinin kudretiyle Mısırın çöllerinde Hamza’ya meşale tutan, yol gösteren bu adam, şu kızın karşısında daima lâl olur, onu dinlemeyi tercih ederdi. Şüphe yok ki bu kız, Yusuf’un en büyük eseri, meleklerin gıpta ettiği mübarek bir şaheserdi. Gezmeye gidenler avdet ederlerken, hâlâ yerde yatan Meryem’i evvelâ Ummül Bedr gördü ;

Yavaş olun çocuklar Meryem, de uyumuş., beni yalancı çıkardı., diyordu.

Meryem, onların gürültüsünden kalktı :

Başım ağrıyor da onun için yattım, diyerek subaşına gitti. Avdette Ömer onu yalnız bırakmak istemiyor, atını mahmuzlayarak sık sık yanına geliyordu. Ömer nedense genç kızla bu gün bir şeyler konuşmak, onu meşgul etmek lüzumunu hissediyor, fakat sözüne ne taraftan başlayacağını da kestiremiyordu. Nihayet:

Bak Meryem, bu gün de geçti, eğlendik, gezdik, oldu, bitti., diyebildi.

Evet Ömer öyle…

Her maddî gaye de bunun gibi geçip gider. Zaten her şey, her kes, gayeye erişip devrini tamam ettikten sonra, devrini teşkil eden unsurlara ayrılıp onlara karışacaktır.

Her mevcud için bir münteha, zuhur ettiği mebdee [başlangıç baş taraf başlama, kaynak, kök, temel, esas.] sefer mukarrerdir.

Yol birden bire daraldığı için Ömer geride kaldı. Yavaş yavaş gün kararıyor, gökyüzü benek benek yıldızlanıyordu.

Meryem’in gönlünün sırdaşı geceler, hummalı bir intizarın şiddetiyle çarpan bir yürek gibi helecanlı ve perişan geceler… Meryem, onları ne kadar, ne kadar sever..

Meryem, Ömer’in sözlerini yeni duymuş gibi cevab veriyor:

O kadar birden kesip atma Ömer., bu solan, tahavvül eden âlem içinde bir başka âlem daha vardır kî onun saltanatı, inhilâl ve inkisamdan [kısımlara, bölümlere ayrılma.] masundur. Çünkü o vicdanîdir, ebedîdir.

Bir gün olup Ömer’in vücudu binası yıkılır; fakat onun vîcdanî zevki-bakî ve payidar kalır.

Meryem, söylediklerine pişman olmuş gibi atını sürerek ileri, çok ileri, herkesten uzağa gitti.

**

Hamza,  senin çok tanıdığın vardır. İçlerinde en itimat ettiğin kimdir ?

Yusuftur Hükümdarım… Ebüşşettar aşiretinin reisi Yusuf… Benim için cihanda en itimada değen vücud odur.

Hamza, Yusuf için daha neler söylediğini kendi de bilmiyordu. Hükümdar başhekiminin bu kat’î hükmü karşısında :

Onu ben de işittim; mademki bu derece itimadın var, o halde bu gece saraya getir. Fakat bu ziyaretten kimsenin haberi olmamalıdır,  dedi.

Hamza, bu davetten biraz mütehayyir olmuştu.

Niçin çağrıldığının sebebini sorarsa ne diyeyim Hükümdarım?

Sadece benim çağırdığımı söylersin!

Hamza, Hükümdarın huyunu bildiği için fazla bir şey sormadı.

Fakat niçin Hükümdara Yusuf’un ismini vermişti?

Onu neden gece yarısı rahatsız etmeye, bir kayda tabi kılmaya vesile olmuştu? Velev Hükümdar ehemmiyetsiz bir İş için bile çağırmış olsa, Hamza, gene üzülecekti. Bu üzüntüsünü gidip Yusuf’a söylediği zaman o, gayet tabiî karşılamış :

Ben gerçi merasimli ve debdebeli yerlere girmekten ictinab ederim; fakat senin hatırın için buna seve seve katlanırım, demişti Hamza, ise muttasıl:

—Bilsen Yusuf, Hükümdar sorunca düşünmeye vakit kalmadan ismin dudaklarımdan çıktı. Çok pişman oldum amma olan oldu! Diyordu.

Gece kimseye belli etmeden beraberce saraya gittiler.

Bir müddetten beri Medayin civarındaki asayişsizliğe Zeyyadın ön ayak olup, bu havalinin emirliğini bide edebilmek için birçok kimseleri de elde elmiş olması, hükümdarı, mukabil ve kal’ı tedbirlerle bu işi bastırmanın helecanı içinde bulunduruyordu.

Gerçi Zeyyadın saraydaki mevkii gıpta edilecek kadar yüksek ve rahattı; fakat onun haris mizacının, resen hüküm sürmenin dağdağalı zevkini tercih etmesi pek te şaşılacak bir şey değildi. Hakikaten Zeyyad, maksadına bir an evvel kavuşmak için çalışırken, bir taraftan da Hükümdarın bu gizli faaliyetten haberi olup olmadığını araştırıyordu. Hükümdar, müsahîbinin bu endîşesini de sezdiği için, bu mülakat gecesi, bir vesile ile onu saraydan uzaklaştırmıştı. Hükümdar Hamza’nın :

Geldik Hükümdarım! diyen sesini duyunca çocuk gibi sevindi ve :

Yusuf nerede? diye sordu.

Dışarda…

Çağır !

Hamza, Yusuf’u Hükümdarın yanma getirerek odadan çıktı.

Selâm merasiminden ve kısa bir sükûttan sonra

Hükümdar:

—Hangi aşiretin reisisin? diye sordu.

Bunu öğrenmeden mi beni çağırttınız Hükümdarım ?

Hayır, biliyorum amma usulen soruyorum. Hem  ne tuhaf cevab veriyorsun sen ?

Belki Hükümdarım!

Hakkında güzel şeyler duyarım., onun için sana muhabbetim vardır Yusuf..

Lutfunuza teşekkür ederim..

Maamafih halk tarafından bu kadar sevilmene rağmen, seni çekemeyenler, fenalık etmek istiyenler de varmış., kimlerdir bunlar ?

Ben kimseye fenalık etmedim ki bana fenalık, eden bulunsun..

Yusuf’un açık ve tasallufsuz [Kibirlenmek, övünmek, söz atmak]  konuşması, Hükümdara, bu muhavereyi uzatmanın, tahmininden daha zevkli olacağı kanaatini verdiği için sözü kesmedi:

Hamza, senin için bana o kadar çok şeyler söyledi ki, onun gibi bir adamı teshir etmek için büyük bir kuvvet ve bilgiye malik olmalısın., bu kuvvet ve bilgiden bana da anlat, dedi.

Benim bilgim, kuvvetim yok; ben insanların en aciziyim; o öyle görmüş…

Kaçamaklı sözlerle elimden kurtulamazsın Yusuf, bu bilgi ve kuvveti nereden aldığını bana söylemelisin.

Mademki emrediyorsunuz bu hususta sizi tenvire çalışacağım Hükümdarım. On dokuz yaşında iken bana rüyada nurlu bir çehre görünmüş ve kendisinin ceddim ve isminin de İbrahim Peygamber olduğunu söyleyerek seni, aslını buldurmaya geldim, bil ki sen.

Evvelce madendin, sonra toprak oldun, sonra da bu şimdiki kalıbı buldun. İşte seni bu kalıptan da çıkarıp aslına ulaştırmaya geldim !„ demişti. O zamandan beri hep benimle alâkadardır. Ben, aslımla alış verişten bir nefes uzak değilim ki.. Fakat kum, suyu nasıl çeker ve peyda etmezse benim manevî hüviyetim de aslımdan gelen hakikat suyunu öylece emer ve kendinde gizler, göstermez. Hamza ve Hamza’lar ise bu manevî hüviyet içinde birer kum danesi oldukları için, tattıkları bu hakikat çeşnisinden haber söyleyicilerdir.

— Pekâlâ Yusuf, senin için putlara inanmaz diyenler de var, doğru mu bu ?

— Çok doğru söylemişler Hükümdarım!

— Ya… demek ki putlara inanmıyorsun? İnandığın bir şey yok mudur senin ?

— Allah!

— O da nedir ? Putlardan başka Allah mı var?

— Sen var mısın Hükümdarım ?

— Tabiî !

O halde Allahın mevcudiyeti de tabiîdir. Sen ki yaradılmışsın, her yaradılmışın bir Yaradanı olmasından daha tabiî ne olabilir? Allah var mıdır? demek, ben var mıyım, bu dünya ve gördüğüm şeyler var mıdır? demek gibidir. Allah olmasaydı ne sen ne de bu âlemler olmazdı.

Bir putun ne ye iktidarı vardır? Aya, güneşe, öküze, ateşe tapan insan ne kadar biçare ve acınacak bir haldededir.

— Ben de mi Yusuf?    .

— Eğer putlara inanıyorsan sen de Hükümdarını !

— Bu inancı benden kaldıracak iktidarın varsa göster de görelim !

— İnsan, kanaatlarının yanlış olduğunu bilse de, doğup büyüdüğü muhitin tesirlerinden zor kurtulur; bunda elbette mazursun Hükümdarım. Fakat asıl felâket, doğru yolu gördükten sonra ondan baş çevirmektir.

— Siz bahtlı insanlarsınız Yusuf.. Sen de, Hamza da..

Bakarım da o, çok yerde beni ihtiras ve zaaflarımın pençesine düşmekten alıkoyar. Hayatın acıları, benim kadar onun canını yakmaz. Bana teselli verir, fikren yardım eder, ölümü bile istihkar eder. Halbuki ben, Hayrenin ihtiyar Hükümdarı, ölmek istemiyorum. Çünkü ölümden sonra bir hayat olup olmadığını bilmiyorum.

— Asıl hayat, ölümden sonraki hayattır. Şimdiki hayat, o hayatın hazırlığıdır. Ölüm, insanın dünyada kalındıklarının hesabı görüldüğü yerdir. Buradan oraya iyi işler götürüldüğü takdirde ölüm, korkulacak değil, arzu olunacak bir nimettir. Zira tekâmül ölümdedir.

Tabiat, bu kaziyeyi her nefes tekrarlamak suretile isbat etmektedir. Öyle değil mi, meselâ cemad, cemadlıktan ölür, bir derece daha tekâmül ederek nebat olur. Nebat, nebatlıktan ölür hayvan olur; hayvan hayvanlıktan ölür insan olur; insan da beşeriyetten ölünce tekâmülü tamam olur ve aslına ulaşır.

Cemad olan toprağın nebat olması, nebatı da hayvan Ve hayvanı da insan yemek suretile, bir avuç toprağın bu suretle insanlığa yükselmesi hep ölüm sayesinde değil mi? O halde niçin ölümden korkmalı?

Mademki insan ne bulduysa ölmekle bulmuştur o halde beşerî mukteziyatından yani nefsin, Yaradanı unutturucu ifrat şehvet ve lezzetlerinden ölerek Yaradanla kalanlara ne mutlu!

Bu kadar istihalelerden sonra beşeriyete kavuşan insan, son ve hakiki-istihalesi olan bu ruhanî inkılâbı yapamaz, yani, beşeriyetten ilâhiyete atlayamazsa; o, Yaradanı unutup kendine ve mukteziyatına tapmış ve her vakitte halkla cenkte ve mücadelede kalarak Yaradandan uzak kalmak ateşine kendini atmış olur.

Fakat her kim ki Yaradanın nuruna kavuşur, o kimse hakikata ermiş olduğundan, gamı unutmuş olmakla ebedî rahata kavuşmuştur. Hasılı Hükümdarın ölüm, Yaradanın insanlara verdiği en büyük hayırdır. Ölümden korkma; kendinden, kendi fiillerinden kork! Eğer onlar bozuksa, yani beşerî ibtilâların esareti altında isen, zaten, hayatta iken ölüsün demektir. Kendini beşerî ahkâmın buyruğundan kurtaramamış kimseleri diri, mi zannediyorsun? Hayır, ne gezer! Diriler ve ebediyen Ölmeyecek olanlar, hayatlarım Yaradanın varlığı ile birleştirmiş, kendini bu sonsuz azamette yok etmiş kimselerdir.

Hükümdarım, eğer sen, Yaradanın mutlak vücudu ile hayatlanırsan, o korktuğun ölüm sana ebediyen gelmez ve o vakit ölüm, bir diyardan bir diyara göçmekten ibaret kalır. Eğer ölsen de gene diri, bir avuç toprak olsan da gene idraki ve şuurlu kalırsın. Ölümden korkma, kendinden kork Hükümdarım !

Allah mevcudatı ibda ederken bunların tabiatlarının ihtilafı ve hallerinin tebayünü cihetiyle her birine garib hassalar ve acib menfaatler koydu ve bu hassaların hepsini, kendini bilme, ilhamı olarak bildirdi ve bu iline sahib ettiği vücudu da insan nevinin baş- tacı etti.

Bu dünyada görülen tasarruf, ve tezahür eden eşyadan maksud Allahtır.

Ya, bu görünen suret nedir, dersen Hükümdarım, bunların hepsi deniz üstündeki çörcöp gibidir. Çörçöpün su üstünde olan raks ve cünbüşü, denizin hareketinden meydana gelir. Binaenaleyh Yaradanın arzusu, kâinat suretlerinden birini susturmak istese, tıpkı deniz çörçöpü sahile attığı ve sağa sola hareketten muattal bıraktığı gibi, onu hayat denizinden çıkarıp ölüm sahiline atar.

Keza aşk denizi de bir, gönlün suzişini susturmak istese, onun müteayyin olan gönlü köpüğünü beşeriyet sahiline çekip buruştan alıkoyar ve tekrar onu tahrik etmek istese, aşk dalgaları bu gönlü kapar ve huruşa bırakır.

Hareket ve sükûndan kimsenin elinde bir şey yoktur Hükümdarım.

Cihan, âdemde müzmahil ve türlü şeniyetler gaybın sineninde gizli iken, gizlenmekten ve aşikâr olmaktan müstağni olan mutlak aşk, güzelliğini, sununu ve kemalini göstermek için birlik yuvasından kalkıp, vücud ve ademe aksederek, güzelliğini türlü türlü şekillerde ve yüzlerde seyretti. Bu zuhurat dalgalarının kimi seven, kimi sevilen kimi şeytan kimi insan, kimi sultan kimi köle, kimi zalim kimi mazlum, kimi zengin kimi fakir, kimi gizli kimi aşikâr, zulmet nur, ıztırab neşe, gözyaşı tebessüm ve bütün zıd isimler yüzlerinde ve muhtelif görünüşler safhalarında meydana geldi ve bütün bunların hepsi, aşk mecmuasına aşikâr oldu.

Eğrilik olsun, doğruluk olsun, iman olsun küfür olsun, hepsi o birlik deryasının iradeti dalgalarından harekete geldi. Fakat bu birliğin yüzünü gören de gene kendi nurundan başkası olmadı. İşte bu nuru ele getirmek için de kendini İzafî ve nisbî varlıklardan, bu müteayyin vücudun evsafından, kirlerinden temizleyip safî, etmek ve aşk sahibi olmak lâzımdır; zira Yaradandan haber veren ancak, aşkla cilalanmış gönüldür. Bu gibi kimseler her bir nefeste bir güzellik görürler, bunlar ilmin nakşını ve kabuğunu koyup, manasını ve aslını bulmuşlardır. Bunlar iki defa doğmuş kimselerdir ki, cenin olarak ana rahmından doğdukları gibi, tabiat anasının da karanlık rahmından doğarak beşeriyetin dar ve mahdud hududundan çıkmış hakîkat dünyasının hududsuzluğuna ayak basmış kimselerdir. Onun için Hükümdarın, biraz evvel de söylediğim gibi, ölüm bunlara zevk ve nimettir. Zira ölüm, onların kalbine yol bulmaz; zarar cisme gelir, ruha erişmez.

Yusuf Üçünü Menzerin kır sakalları arasından gözyaşlarının yuvarlandığını görerek sustu ve ihtiyar Hükümdarın kav gibi yanmaya ziyade istidadı karşısında fazla bir şey söylemedi.

Bunca senelerden beri mihaniki hareketlerin yeknesak faaliyeti ile katılaşmış, nasırlanmış zannedilen bu kalb, ağlamayı unutmuş bu gözler, kırk yıllık bir hasretten sonra anasına kavuşarak çocukluk saffeti tazelenen, canlanan bir kimse gibi, birdenbire uyanmış ve dirilmişti. Yusuf kalkmaya hazırlanarak:

Bana müsaade et te artık gideyim Hükümdarım! dedi.

Nereye gideceksin? Ben daha söyleyeceklerimi söylemedim ki… Bu konuşmalarımız esas mes’eleden hariçtir. Fakat mademki gitmek istiyorsun o halde, bu can bahsini başka bir zamana bırakalım da, seni buraya çağırışımın sebeblerine temas edelim.

Sana iki teklifim var Yusuf., bunlardan birini kabul etmeye vatan namına mecbursun. Birincisi, baş musahibim Zeyyad’ın bir müddetten beri Medayin emirliğini elde etmek için gizlice faaliyette olduğunu biliyorum. Onun için ortalığı karışıklığa veren bu adamı vazifesinden uzaklaştırarak bu işi sana vermek istiyorum.

Maalesef bu emrini kabul edemem Hükümdarım, beni bundan affet! Ben, vücudumu tamamen milletime bağışlamışımdır; fakat bunu bir karşılık mukabilinde yapmak istemem. Esasen boş ve işsiz değilim ki., bütün bir aşiretin yükü benim omuzlarımdadır. Yalnız, bir vazife ile mükellef olmak, kayd altına girmek istemem !

Peki amma Yusuf, Hükümdarın baş müsahibliği şerefli bir iştir!

Benim telakkilerim, maddî ölçülerin dar çemberine mukayyed değildir. Şerefi, ruhî ve ahlâkî tekâmül nisbetlerile ölçmek daha muvafık değil midir ?

Zeyyad ne zamandan beri zan altında bulunuyor ?

Zan değil Yusuf, zan değil., onun suçu tahakkuk etti. Artık bu hareketini kanıyla ödemek borcudur.

Hamza’nın amcası, Meryem’in babası Zeyyad, emirlik gibi gaileli, zorlu bir işe kendi isteğiyle kendini mukayyed edecek kadar budala mı imiş? Fakat Meryem’le Hamza’nın bu meselede ne müşkil bîr vaziyete düşeceklerini düşünmüyor musunuz?

Ne yapayım Yusuf? Esasen şimdiye kadar onu muhafaza edişim de bu iki kuvvetli sebebden dolayıdır. Bu meselede de sırf o iki değerli vücud için azamî hüsnü niyet gösterim. Fakat maalesef bu vicdansız adamın hıyaneti sabit oldu.

Yusuf’un, Hükümdarın bu kat’i hükmünden müteessir olduğu sarahatla; görülüyordu. Birdenbire:

Hükümdarım, bu vazifeyi yapamam; fakat ikinci teklifini her ne ise ,kabul edeceğim ; yalnız ricamı yerine getirmen şartile… dedi.

Söyle bakalım !

Zeyyadın affı!

Sen mi bunu teklif ediyorsun ? Fakat o mevcudiyetile memlekete zehir saçan bir adamdır.

Sen istersen onun da çaresini bulurum Hükümdarım., nufuzunu mevkiini elinden al, takat Meryem’in babasının bir vatan haini olduğunu ilân etme ve onu öldürtme !

Buna mukabil sana ne teklif etsem kabul edecekmisin ?

Biraz evvel vaadetmiştim. Hükümdarım !

O halde ben de senin istediğini yapmayı vaadediyorum. Fakat söyle bana düşmanın olan bu adamı cezalandırmak elinde iken onu niçin kurtarmak istiyorsun ?

Bir düşmanın bir kabahatinin affı,  onu cezalandırmak kuvvetini sana veren Allaha karşı şükürdür.

Ama onun senin hakkında olan düşüncelerini bilmiyorsun, eğer Zeyyadın senin için fiile koymak istediği tasavvurlardan haberin olsa, onu kurtarmak teşebbüsünde bulunmazdın.

Onun, hakkımdaki düşüncelerini, pekiyi bilirim. Hamza, bunları bana günü gününe söyler. Şahsıma vaki olan taarruz beni rencide etmez ki Hükümdarım. Biçarenin gözlerinde ve kalbinde illet var, tabiidir ki baş  türlü görüp düşünemem; ne yapsın? Onun vazifesi böyle bayağı ve süflî bir şey olmakla, benim ona kırılmam ve kendime düşen vazifeyi ihmal etmem mi icab eder? Bu, kendisine ayrılan ezelî vazifedir.

Eğer onun aklı olsaydı bunu yapmazdı. Akıl kadar zenginlik, cehil kadar fukaralık edeb gibi de büyüle miras olamaz.

Zeyyadı kurtarmak neden senin vazifen oluyor.

Evvela bir insandır; yaradılışta birbirimizin mütemmimiyiz. Efradi beşerden her ferd, cinsiyet cihetiyle beraberimiz olduğu gibi insaniyet cihetile de kardeşimizdir. Fazla olarak bu zavallı, Meryem’in babası, Hamza’nın da amcasıdır.

Yusuf sözünü bitirmemişti ki, gecenin sükûnetini yırtan bir gürültü ile bir cismin düşüşü duyuldu. Kapıda nöbet bekliyen bir köle dayanamayarak yere yuvarlanmıştı.

Vakit te çok geç olmuştu. Hükümdar bir an düşünceden sonra :

Gece çok ilerledi Yusuf, hâlbuki meselenin neticelenmesi için epeyce zamana ihtiyacınız var. Yarın sabah erkenden gel de bu işin son safhasını kararlaştıralım.

Bu suretle Hükümdar vaktin ilerlemiş olmasından dolayı, ikinci teklifini ertesi güne bıraktı.

***

Yusuf, güneş doğmadan tekrar Hükümdarla karşı karşıya bulunuyordu. Bu ikinci ziyaretten Hamza’nında haberi yoktu.

Daha saray halkı uykuda iken Hükümdarla Yusuf müzakerelerini bitirmiş ve meseleyi neticelendirmiş olduklarından, artık muhtelif mevzu üzerinde konuşuyorlardı.

Yusuf’un gitmek için her müsaade isteyişinde Hükümdar:

— Daha erken !

Diyerek onu bırakmak istemiyor, bununla beraber derin bir düşünce ile çengellenmiş olduğunu gammazlayan bir durgunluk gösteriyordu. Nihayet:

Sözlerin beni sarhoş etti Yusuf., kendimi dinliyorum ; onları yedirmeye çalışıyorum, diyerek kalbimin samimi bir cephesini bir hükümdar gibi göstermekte tereddüt etmedi ve Yusuf’un cevabını beklemeden :

Hükümdar:

—Senin medhedilen hallerin içinde hoşuma gidenlerden biri de cömertliğindir. Ben de cömerdim, onun için cömertleri severim    Yusuf’un çehresinde bir tebessüm oldu.

—Cömertlik nedir Hükümdarım?

—Cömertlik, herkesin kabul ettiği manada, şuna buna para vermek, servetinden etrafını istifade ettirmek, haşılı, maddî varlığından âleme hisse ayırmak değildir ki., bu, İnsanî hislere malik olan ve malî kudrete sahib bulunan her insanın tabiî vazifelerinden biridir.

—Parayı, malı sana veren Allah Teâlâ’dır. O halde onun verdiğini, gene onun kullarına vermek, bir hayırda bulunmak, gururu mucib olacak bir hareket midir? Buna nasıl cömertlik denebilir?

Cömertlik, nefsinin arzularından, ihtiras ve zevklerinden fedakârlık yapmaktır. Ötekini yapmak kolay, fakat bu güçtür.

Şimdiye kadar sen nerede idin Yusuf ?

—Yok, yanlış söyledim, ben nerede idim ?

Beni seninle görüştürmeyen hep Zeyyaddır. Halbuki onu, ihsanlarıma gark etmişimdir. Kapımda iyilikten başka bir şey görmedi. Bütün bunlara mukabil ondan sadakatten başka bir şey beklemedim. Sadakat büyük şey., hiç Zeyyad gibi bir adam hu büyüklüğü yapabilir mi ?

Evvelce konuşmuştuk Hükümdarım, her kaptan sızan kendi içinde bulunandır. Meşhur meseldir: duvar kendine kakılmakta olan çiviye demiş ki: be çivi, bana niçin bu kadar zahımlar [yara ] ediyorsun ? Çivi de cevap olarak : be duvar beni göreceğine, beni kakanı görsene.. ben onun mahkûmuyum; sana ne hasıl olursa benden değil, ondan gelir demiş.

Yusuf:

—Hükümdarım! Sadakat insan için, zannedildiği kadar yüksek ve değerli bir marhale değildir. Gördüğü iyiliğe karşı bir köpek te sadakat gösterir. Hem yalnız sahibi için değil, sahibinin dostlarını, dostlarının dostlarını tanır. Halbuki çok insan vardır ki, doğrudan doğruya sahibine, yani Yaradan’a havlar ve onun bilvasıta uzattığı eli, iyilik gördüğü kimsenin elini ısırır ve bir hayvanın bile çıkabileceği basamağa yükselemez. Köpek, değil sahibi için, hatta onun bir emri için bile canını vermekten çekinmez. O halde insan sadık, hem can verecek kadar sadık bile olsa,, bir köpeğin yapabileceği bu hareketle iftihar etmesi gülünç olmaz mı ?

—İnsan, ancak hayvanların yapamayacağı şeyle iftihar etmekte haklıdır. O da, bilgi ve aşktır. Bu varlığın evveli de aşk, sonu da aşktır. İnsan, nihayette Yaradan’a kavuşacağını zannederken gözü aşk nuru ile görmeye başlayınca, Allah Teâlâ’nın kendinde olduğunu görür ve bu görgü onda, kenarı ve nihayeti olmayan bir zevk hasıl eder. Esasen zevk denen şeyin hakikati aşktır; yani hakikî zevk, aşktır.

—İhtirasları ve nefsinin arzu ve zaafları hususunda insan, ne kadar küçülür, ne kadar süfli olursa, faziletleri, kıymetleri, kemale uzanmış manevî şahsiyeti ve aşkı ile de o nisbette yükselir ve azamet bulur.

—Bu iki insan, aynı cemiyet sırlarında, aynı hayat şartları, aynı hilkat kanunları ile yaşar. Doğup büyüdükleri dünya birdir, fakat aralarında o kadar büyük bir mana farkı, o kadar sonsuz bir ayrılık vardır ki, üzerlerinden beşeriyet Örtüsünü kaldırsanız, onları, gece ile gündüz kadar birbirlerinden ayrı ve farklı bulursunuz. Biri nur öteki zulmettir.

—İşte zulmetten başka bir şey olmayan insanın, bu Zeyyadların, bir böcek kusuntusundan ibaret olan ipek elbiselerinin, parmaklarında taşıdıkları ve aslı birer kömür parçası olan mücevherlerinin guruda bir yangının, bir zelzelenin mahvedebileceği Kaşaneleri içinde, dünyaya sığmayacak kadar büyük olduklarını, ihtirasları ve arzuları için her uygunsuzluğu yapabilecek kadar gözlerinin hakikati görmekten kör olmasını hayretle karşılamamalıdır.

—İnsanı baştan çıkaran ve şaşırtan, maddeyi asıl zannedişi,  manaya verilecek kıymeti maddeye bahşetmesidir. Halbuki suretin ve mahsusatın med ve cezirinde çalkanan insan, işte bunu yapamıyor, bunu bilemiyor.

—İnsanın her alıp verdiği nefes, vücudu binasından bir taş düşürür ve bu mamureyi yavaş yavaş kemirir; her nefes, canı, cihanın hepsinden azar azar uğurlar. Geçen, zaman değildir, kendisidir, fakat bilmez. İşte, her nefesiyle ister istemez harcadığı canına mukabil, bir başka solmayan ve kaybolmayan can almalı, gönül zevki ele getirmelidir ki, bir gün olup iflâstan ve şuursuzluktan kurtulsun.. Zira cihanda tebeddül ve tahavvüle uğramayan bir tek muzaffer varlık vardır: mana! Bu da, vicdanî zevkle bilinir. O zevki de hasıl edecek aşktır!

—Her şey, bütün varlıklar ondan doğmuş ve ona ulaşmak için yaratılmıştır.

—Bir insan karşısına bir taş alıp dertleşemez. Ey taş, bak şu çiçek ne güzel! Yahud, bu gün başım ağrıyor! Diyemez, dese de sözlerini mevziine sarf edemediğinden heba etmiş olur. Keza, duyguları taşlaşmış, mana ve hakikatten nasibsiz yaratılmış kimselerde de taş evsafı vardır.

—Onlara da doğruluktan ve iyilikten, mana ve hakikatten söyliyemezsiniz, söyleseniz de derdinizi anlatamazsınız. Nasıl ki bir taş her hangi bir uzvunuza düştüğü zaman orada bir zahım [Yara, ceriha.], bir ağrı hasıl ederse, onların da size temasının keza bir ıztırab ve nahoş bir tesir bırakması tabiîdir.

—Yoksa bu gibi kimseler, güzelliğin ve iyiliğin, mana ve hakikatin zevkini tatmış olsalar ve iyiliğe müstaid olarak yaratılmış bulunsalar, şüphe yok ki bu mukavemet kırıcı güzelliğe şiddetle perestiş ederlerdi.

—İlâhî muvazene, rabbani şuur, mana ve aşk ile kıvam bulmuş bir vücuda malik olmayı kim istemez?

—Onun zeval bulmayan satvet ve hükmüne sahip olmayı kim dilemez?

—Ancak bunu istemek te ezelî bir vergidir.

—Güzelliği isteyen, mutlak güzeldir; zira insan kendi benzerine meclûb [Celbolunmuş. Çekilmiş. Kapılmış. * Tarafdarlığı kazanılmış kimse. * Aşık. Tutkun. ]olur ve kendi manasını bulduğu şeyin hayran ve müsahibi olur; ülfet ve ünsiyeti de onunla eder.

—Binaenaleyh her kesin kendi cinsine meyletmesi tabiîdir. Aşikâr ki bülbül bülbülle, karga da karga ile uçar.

—Şimdi Hükümdarım, emrini yerine getirmek için bana müsaade et te gideyim..

—Yolun açık olsun Yusuf., avdetini [dönüşünü] sabırsızlıkla bekliyeceğiın.

Dün gece nerede idin Yusuf ?

Ebulkasıma gitmiştim..

Eve çok geç dönmüşsün.

Evet, konuştuk, lâkırdıya daldık..

Niçin üzgün gibi duruyorsun öyle ise ?

Sana öyle geliyor, her zamanki gibiyim !

Değilsin ! yoksa bana mı canın sıkıldı ?

Sana mı, ne münasebet Meryem, ? Niçin bunu ikide, birde söylüyorsun benim sana canım sıkılır mı?

Bilmem ki…

Meryem, ellerini okşayan Yusuf’un eline baktı. Yusuf, unutmamak istediği mühim bir şey olunca, yüzüğünü küçük parmağından çıkarıp yanındaki parmağına geçirirdi. Gene öyle yapmıştı.

Bak Yusuf yüzüğünün yerini değiştirmişsin. Mühim bir işin olduğu bundan da belli ?

Birine mi bir şey söyleyeceksin, yoksa bana mı söyleyeceklerin var?

Hayır Meryem, nereden çıkarıyorsun bunları?

Hayır deme, söyle Yusuf… Hani sen bana, derd ortağım, dersin; şimdi niçin söylemiyorsun? Ben ise sana en basit hadiseleri bile söylerim. Hâlbuki sen şimdi…

Söylenecek bir şey olsa elbette söylerdim…

Sözün iki taraflı kılıç gibi Yusuf! Söylenecek bir şey olsa ne demek! İzah et söylenmeyecek kadar mühim bir iş demek mi bu?

Meryem’in görüsü, Yusuf’a taalluk eden işlerde aldanmazdı. Gene kız onun, kendinden saklamak istediği bir muammanın ucunu tuttuğuna kanidi. Fakat bunu, Yusuf’u tazyik ederek söyletmenin imkânsızlığına kanaat getirerek sustu. Belli etmeden evin içindekilerin bilip bilmediklerini araştırdı; fakat herkes sâkin ve müsterihti. Hattâ Yusuf’un işlerinden en fazla haberli olan Ömer bile tamamen kaygusuzdu. Meryem, Önüne geçemediği bir üzüntü ile evine döndü. Yüzünü bulutlayan elemli mâna, Gamzenin, dikkatini celbetmiştı; daha kapıdan girerken:

Nen var Meryem, rengin sapsarı? diye sordu. Hamza’nın gözleri de kızın yüzünü dikkatle taradı. Fakat genç adam hiç bir şey sormadı, sofrada iştihasızlığını [açlıktan gelen istek, meyil, haz, fazla istek; arzu.] da ilk defa itirazsız kabul etli.

Meryem, yatağa girdiği zaman o kadar kuvvetli ağlıyordu ki, Hamza kızın sesini kendi odasından duydu ve bu sevdiği vücudu hırpalayan hıçkırıklara tahammül edemiyerek, yavaşça Meryem’in kapısını açtı.

O, hiç bir şey farkedecek halde değildi; genç adamın geldiğini de duymadı..

Hamza,  ölüm halindeki hastalarının başında bile bu çaresizliği, bu ye’si, bu füturu hissetmezdi. Meryem’in derdi, ölümden de beterdi. Hamza, gene yavaşça kapıyı örterek çekildi.

***

Gamze sabahleyin Hamza’yı kendi odasında görünce mutad olmayan bir durum olduğunu anladı. Hamza’nın yüzünde bir asabiyet dalgasının cezir ve meddi görülüyordu. Onun neden bahsetmek istediğini, Gamze hemen hemen anlamıştı. Nitekim Hamza,  kızın tahmin ettiği bahse hemen temas ederek :

Meryem, nerede Gamze ? diye sordu.

Bahçede..

Bu sıcakta bahçeye çıkılır mı ?

Ben de söyledim amma dinlemedi.

Meryem, hasta değil mi Gamze ?

Hayır Sidi !.

Saklama Gamze, Meryem, hasta. Hem sen, onun hastalığını benden iyi biliyorsun.

Meryem’in hasta olmakta hakkı var. Amma ben de hastayım. Benim hasta olmaya hakkım yok mu Gamze?

Söyle, söyle, açık konuşmak bana istirahat ve teselli verir. Sen, Meryem’in yakını olduğun için fikirlerinden istifade etmek istiyorum; niçin cevab vermiyorsun?

Meryem, hasta., fakat bu hastalık uzvî değil ki onu tedavi edeyim… Onun gönlü hasta..

Benim de gönlüm hasta., elimde olsa kendi gönlümü tedavi ederdim. Fakat benimki bir kıvılcım, onunki bir volkan !

Ben bu kıvılcıma tahammül edemiyorum da deli divane oluyorum; sonra onun dört tarafa kol atan alevlerini nasıl görmemezlikten geliyorum? Meryem’i hasta eden benim! Ben hodbin ve hain bir adamım Gamze.. Siz hepiniz, Meryem’in derdini biliyor ve ona acıyorsunuz.

Onun derdini ben de biliyorum, fakat acımıyorum. Hepinizden ziyade onu ben sevdiğim halde kendime daha ziyade acıyorum. Eğer ona acımış olsaydım…

Gamze heyecandan nefes tutulmuş Hamza’nın dudaklarında yarım kalan cümleyi tamamlamasını bekledi. Fakat genç adam:

Sen söyle Gamze, ona acısaydım ne yapardım? dedi.

Niçin susuyorsun? Sen Meryem’in dostu isen ben düşmanı değilim. Söyle diyorum, açık konulalım!

Gamze hakikaten ne söyleyeceğini, ne tarzda konuşmak lâzım geldiğini şaşırmıştı. Şimdiye kadar Meryem’in aşkına dair bir tek imade bile bulunmamış olan Hamza’ya ne olmuştu? Yoksa onun mu ağzını arıyor, onu mu söyletmek istiyordu? Gamze hiç bir şey söylememeyi münasib görerek sükûtta ısrar etti. Fakat Hamza, da bu hususta musirdi.

O halde gidip Yusuf, yorayım., dedi ve yürüdü.

O zamana kadar bir heykel gibi dilsiz duran Gamze anî bir telaşla:

Niçin ona soracaksın, niçin? Sidi dur biraz.. Diye bağırdı, fakat gene hekim kapıdan çıkmıştı bile…

***

Hamza, Yusuf’u daha ilk gördüğü gün, çöldeki rüyasını ona anlatmak ve cevabını öğrenmek sevdasına düşmüşken, muhtelif ruhî sebeplerle bir türlü bu zamana kadar kendinde kuvvet bulup ondan bahsedememişti.

Bu cesaretsizlik, Yusuf’un hakikati saklaması korkusundan değil, bilâkis, duyacağı hakikate karşı kendinde, tahammül kuvveti görmediğindendi.

İşte nitekim deminden beri Yusuf’la karşı karşıya oturdukları halde, hep aynı cesaretsizliği gösteriyordu. Esasen bu sualin artık kıymeti de kalmamıştı; ortada meçhul kalmamıştı ki istifham olsun ?

Hamza, ihtiyarsız bir hareketle Yusuf’un elini tutup öptü. Bu el de, bu elin sahibi de masumdu. Hamza, bu aşk davasında ona nasıl bir töhmet koyabilirdi İti, bu işi gayb kararlaştırmış ve kaderin bu gizli sahifesi, ne kadar zaman evvel ona rüya halinde ilâm [bildirmek, öğretmek. ] edilmişti.

Artık Yusuf’a “Meryem’in sevgilisi kimdir ?„ Diye soracak olsa, şüphe yok ki bu el geri dönecek ve kendini göstererek : “Ben„ diyecekti.

Hamza’ya hayatın, hilkatin manasını ve sırrını öğreten, onu şuursuzluk karanlığından, bilgi ve hakikat fecrine kavuşturan Yusuf, ancak böyle merdce cevab verebilirdi. Meryem, onundu. Onun aşkı için yaratılmış bir vücud, hayır, hayır, Yusuf’un ruhundan kopmuş bir nurdu. Hamza, bu hakikati pek çok zamandır bildiği halde, bilmemezlikten geliyordu.

Bu derunî badirede de ona gene Yusuf yardım edebilirdi. Fakat bu gün Yusuf’un halinde, göze çarpan bir durgunluk vardı. Genç adam bu mücadelede iken o :

— Ne iyi ettin de geldin Hamza,  ben de seni şimdi çağırtacaktım.. dedi ve kısa bir düşünceden sonra sesine koyduğu büyük bir irade ile:

— Hükümdardan aldığım emr üzerine bu akşam Medayin’e hareket edeceğim ve orada bir sene kalacağım. Bundan kimsenin haberi yok, hem de olmamalıdır…

Hamza, Yusuf’a niçin gelmiş ve nasıl beklemediği bir emrivaki ile karşılaşmıştı…

Bu haber, genç hekimi yıldırımlamış, divaneye döndürmüştü. Artık Yusuf’tan hiç bir şey saklayacak halde değildi.

Kendine bile korkunç gelen bir sesle haykırdı :

— Medayinde ne işin var ? Sen bizi nasıl bırakırsın ?

— Bu meselenin teferrüratını Hükümdar sana bizzat anlatacak. Senin itimadını kazanmış bir kimse olduğum için beni oraya memur etmek istedi; ben de kabul ettim. Hamza,  nihayet gönlünün en gizli yaprağını da açtı:

—Hayır, benim bildiğim Yusuf, böyle bir işi bir mecburiyet olmadıkça yüklenmez. Demek ki Hükümdar seni bunun için istemiş? Niçin hemen razı oldun ? Bu meselde muhakkak gizli bir sebeb var, belki de bir değil bir çok, pek çok sebebler var…

—Yoksa Meryem’i bana bırakmak için mi gidiyorsun! Gitme Yusuf.. sen gidersen o yaşamaz., gitme.. bize acı da bu işi yapma! İstersen Hükümdara ben söyleyeyim, o beni kırmaz!

—Olmaz Hamza, söz verdim. Bilirsin ki Yaradandan başka, kimse benim sözümü çeviremez.

—O halde sebebini söyle, niçin, kimin için gidiyorsun ? Eğer bu gidiş onu bana terk etmek içinse, o, seni görmeden evvel de, sen onunla benim aramda idin. Meryem, seni tanımadığı zamanlarda da gene senin için yaşıyordu. O sende, aşkını, manasını, aslını gördü. Evvelce de gene bu manaya, aşka ve aslına gönül vermişti. Sen nereye gitsen, nereye kaçsan o benim olamaz.

—Bunu sen benden iyi bilirsin., o halde bu gidiş niçin? Benim aşkım bu büyük fedakârlığa değmez. Sen gidersen Meryem, yanar, sevdiğim o güzel vücudu harab olur, biter.

Hamza,  Yusuf’un sarsılmayan azimli, kararı ve tabiî, sâkin çehresi karşısında büsbütün itidal ve sükûnetini kaybetmişti. Sözünü yarım bırakarak telâşla yerinden kalktı, bir ok gibi hızala odadan fırladı. Aynı telâşla kapıda duran atına bindi. Onun uçar gibi gidişini görenler,

Hekim Hamza, gene bir canı, kurtarmaya gidiyor! diye arkasından takdir ve minnetle bakıyorlardı. Hamza,  hakikaten can kurtarmaya gidiyordu. Bu kurtaracağı can, sevgilisinin canı idi. Şüphe yok ki bu, onun en büyük muvaffakiyeti olacaktı.

Meryem’in odasına girdiği zaman helecandan, yorgunluktan, telâş ve ıztırabdan konuşamıyor, büyük soluklarla dinlenmeye uğraşıyordu.

Meryem, onun bu aşırı heyecanından korkmuş, mermer sütüne sırtını dayamış, bekliyordu. Nihayet gene adamın dudakları kımıldadı :

—Meryem, gel! seni ilk defa Yusuf’a götürdüğüm gibi gene götüreceğim., hem bu defa bir daha geri almamak üzere., zira sen benim için değil onun içinsin. Sus, olmaz, deme Meryem’! gel diyorum sana., yürü, yürü de gidelim. Siz, ikiniz birbiriniz içinsiniz,. Allah beni, sizi birbirinize tanıştırmaya vesile ettiği için müteşekkirim. Şimdiye kadar bile bile sana ıztırab çektirdiğim için beni affet Meryem…

—Bugüne kadar seni, aşkın manasına, hakikatına tercih ettim. Fakat artık sen, hakikat oldun, aşkın manası, kendisi oldum. Biliyorum, artık Meryem’in vücudu kuru bir namdan ibaret… O, hüviyetini aşkla tebdil etti. Gel Meryem, o büyük mananın zarfı olan şu vücudu da o aşka götürelim. Bırak, bu şerefte benim olsun. Hem ben seni bu suretle, kaybetmemek üzere kazanacağım Meryem. Sen, evvelden olduğundan fazla şimdi benimsin. Zira, artık maddî olarak senden bir şey beklemiyorum…

—Dudaklarımdaki ismin, artık bildiğim, ihtirasla arzu ile sevdiğim Meryem’e aid değildir. Şimdiden sonra bu ismi ibadetle anacağım ve seni özlediğim zaman, Yusuf’un kalbi mahşerinde arayıp bulacağım…

—Haydi Meryem., seni hemen, şimdi Yusuf’a götürmem lâzım, yürü!

— Yalnız, peki, de; başka söz istemem!

—  Hayır Hamza, !

—Hayır mı ? Yusuf’tan çekiniyorsun; beni muztarib etmemeyi sana o telkin etti, değil mi ?

—…………….

— Fakat ben artık muztarib değilim! Şu anda, yıllardanberi unuttuğum bir rahatlık hissediyorum…

—Haydi Meryem, çabuk ol, kaybedecek zamanımız yok…

— Olmaz Hamza, !

— Olacak; olması lâzım ! Yusuf bu memleketi terketmek üzre.., koş, yetişelim., seni bana bırakmak için uzaklara gidiyor… Seri de, sen de onunla git!  Bunu ben isliyorum, sana ben yalvarıyorum !

Hamza, Meryem’in ıztırab ve şaşkınlığından istifade ederek kolundan zorla sürüklemek istedi. Fakat o, bir adım bile atmadı.

—Hiç Meryem, bu müteayyin varlığı ile Yusuf’a gidebilir miydi ? Ondan da ayrılamazdı. Hamza’nın dudaklarının tebliğ ettiği bu haber, bir hançer gibi genç kızın kalbine saplandı.

— Haydi Meryem, çabuk ol.. Yusuf gidecek, belki de yola çıktı, gidiyor.

Genç kız yürek delici bir çığlık kopararak ileri doğru atıldı.

Manası, Yusuf’un aşkı mahşerine [gitmesi gereken toplanma yerine ]uçup gitmişti bile..

Beyaz elbiselerinin bir köpük gibi örttüğü bu vücud, nurdan düzülmüş bir aşk tuhfesi gibi yere düştü.

Aşkın bu canlı belâgatı gene adamın dudaklarını kat’î bir hükümle kımıldattı: İşte, “aşk bu imiş”, canın; aşka vermekmiş, dedi.

O Meryem’i, bu mücessem aşk vecizesini, bundan daha veciz bir kararla damgalayamazdı.

Hamza,  yağmalanan duygularının kıyameti içinde perişan ve harab, bu büyük ölünün yanından, nereye gideceğini bilmeden fırlayıp çıktı. O, şimdi, rüzgârın önüne düşmüş bir yaprak gibi çöllere doğru koşuyor,, koşuyordu.

EL FATİHA


ah minel ask

ROMANIN DİĞER KISIMLARI

1. KISIM        2. KISIM        


Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s