MASALLARIN ŞİFRESİ

 

Hzl: İsmail Gezgin

Masal Dünyası

Masalların dünyasında birçok insan var; toplumlar var, masalları anlatan kadınlar, nineler ve dinleyen çocuklar var. Masalların içinden zamanlar akar, zamanın içinden insanlar. Bir sihirdir masallar; bir vardır bir yoktur. Hem vardır hem yoktur. Hemen herkesi içine alıveren büyülü bir dünyadır masal dünyası. Çocukları masallarla uyutan büyükler de masala dahil olurlar. Masal canlıdır; anlatıldıkça beslenirler, gelişirler; bir zamandan diğerine akmaları kolaylaşır. Kahramanları unutulmaktan, ölmekten kurtulurlar. Tarihin derinliklerinden gelirler; ancak anlatıldıkça güncellenirler. Kendilerini anlattırmak için çaba sarfederler. Çocukların aklına düşerler; kimi zaman hiç nedensiz “bana masal anlat” diyen bir çocuğa rastlamak mümkündür. Masallar büyükleri çocukların ağzından kandırırlar. Öyle masallar vardır ki, neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir. Onlar sürekli anlatılmayı başaran güçlü masallardır. Kültür var oldukça onlar da varolacaklardır. Varlığını sürdürmenin hep bir yolunu bulan ölümsüz masallardır. Kimi masal vardır anlattığımız sürece yaşarlar. Anlatım bittiğinde masal da biter. Ama kimi masal vardır; anlatıldıkça güçlenir ve büyür. Kısa sürede yayılır.

Masal dünyası çocuksu bir dünyadır. Çocukların bir dönem gerçekliğidir. “Benim babam dünyanın en güçlü adamıdır ve yıldırımları bile tutabilir” diyen bir çocuğa her an rastlayabilirsiniz. Her çocuğun uçabildiği, imkânsız görünen şeyleri yapabildiği ve bunu diline yansıttığı bir dönem vardır. Yetişkinlik öncesi dünya diyebiliriz masal dünyası için. Gerçeklik ve yaşam diye dayattığımız safsatanın öncesinde var olan büyülü dünya, masal dünyası. Hepimizin içinden geçerek, gerçekliğe ulaştığı bir zaman tünelidir masal dünyası. Her çocuğun bir kahraman olduğu bu dünyadan geçmeyen kimse yoktur. Herkesin bir biçimde yolu bu dünyadan geçmiş, herkes mutlaka masallarda rol almıştır. Her kız çocuğu ömründe en az bir kez Pamuk Prenses olmuştur; her erkek çocuğu da Pinokyo.

Bütün kültürlerde ve bütün zamanlarda masal vazgeçilmez bir unsur olmuştur. Büyüklerin çocuklara masal anlatmadığı bir toplum düşünülemez bile. Çünkü toplum olmanın en temel taşlarından birisidir aslında masallar. Masallar çocukların gerçeklikleridir. Hatta bazı masalların her kültürde aynı olduğu bile ileri sürülebilir. Çok iddialı gibi görünebilir; ancak gerçekten de masallar birbirine çok benzerler ve hatta aynıdırlar. Uzaklık, farklılık gibi şeyler masallara engel olamazlar. Onların dünyası her yerde aynıdır ve geçerlidir. Bir Kızılderili çocuğunun dinlediği masallar ile bir Anadolu çocuğunun dinlediği masallar içerik olarak aynıdır. Dillerin ve kültürlerin farklılığı bile buna engel değildir.

Masallar ihtiyaçtır; masal kitaplar da bittiğinde bile herkes üretebilir; üretmelidir. Çocuklar üretim isterler, yeni masallar isterler. Çocuk yapan her anne-baba masal üretmek zorundadır. Çocukların dünyasına girmek masal üretme yeteneğinden geçer. Aynı dili konuşmak masal yoluyla gerçekleşir. Masal ortak dil ve ortak dünya anlamına gelir. Büyüklerin dilini çocuk diline çeviridir. Masalın dilinden bal damlar. Tatlı, çocukların en sevdiği şeydir.

Çocuklu evlerde ve ailelerde yaşayan masallar, çocuklar büyüyünce kendilerine yeni yaşam alanları, yeni çocuklu aileler ararlar ve başka evlere taşınırlar. Masalların terk ettiği büyük çocuklar, bu boşluğu başka bir şeyle ve başka bir dünyayla doldururlar. Masalların dünyasına çok benzeyen bir dünyadır bu dünya. Yine gerçeküstülerin kol gezdiği, imkânsızların gerçekleştiği bir dünya. Bu dünya rüyaların dünyasıdır. Masallar kadar renkli, bol kahramanlı ve fantastik olan bu dünya uzunca bir dönem çocuğun hayatına damgasını vurur. Masallardan çok küçük farklılıklarla ayrılır. Masala çok benzemesine rağmen anlatıcı farklıdır. Görünürde bir anlatıcı yoktur. Ninelerin anlattığı büyülü dünya yerini görsel imgelerle dolu bir dünyaya bırakır. Bu dünya sinema perdesinde izlenen fantastik bir film seyretmek gibidir; ancak izleyenin de dâhil olabildiği interaktif bir büyülü dünyadır. Rüyanın masaldan bir diğer farkı kontrolün elinizde olmadığı bir dünya olmasıdır. Anlatımı durduramadığınız bir masal gibidir. Başlayınca bitmesini beklemekten ve üzerinize düşeni yapmaktan başka çaresi yoktur. Bazen hoşlanmadığımız hatta korktuğumuz bir gerçekliğe dönüşebilir ve bitmesi için uyanmayı beklemeliyiz. Uyanık kaldığımız sürece rüyaların korkusundan kurtulmak mümkün olabilir. Rüyalar bireysel masallardır diyebiliriz. Kaynağı farklı olan, kişiden kişiye değişen senaryolardır. Masallar gibi toplumdan topluma dolaşmazlar. Doğdukları yerde ve insanda kalırlar genellikle. Ergenlik öncesinde başlayan bu süreç yoğunluğunu yitirse de insanla birlikte yaşamaya devam eder. İnsan ölmeden rüya bitmez. İnsanla birlikte rüyalar da ölürler.

Masalların bir sınırı vardır; anlatanın kontrolündedir. Ancak rüyaların bir sınırı yoktur ve kontrol dışıdır. Ürkütücü bir özgürlük vardır. Kimi zaman ve özellikle ergenlik öncesi ve sırasında öyle rüyalar görülür ki uyanıklığı bile etkileyebilir. Bazı rüyalar ise günümüzün kötü geçmesine neden olabilir. Bazen anlatmaktan bile utandığımız kimi senaryolar gecemize egemen olabilirler. Hatta bir dönem çocukların gecelerini esir alan bir rüya dönemi vardır. Bu dönem uyumaktan bile çekinilebilir. Bu dönem günahların, suçların geceleri işgal ettiği dönemdir. Çocukluğun o masum masal dünyası yerini şiddet ve erotizm içeren bir dünyaya bırakmıştır. Bu çocuğun gerçekliğe hazırlandığı, toplumsal düzene dâhil edilmeye başlandığı dönemdir. İleride uzun uzun anlatacağım gibi bu, çocuğun pohpohlanma döneminden kültürün kural dünyasına geçiş yapma dönemidir. Rüyalara yansıyan suç bu geçişin sancılarıdır. “Göster oğlum amcana” döneminden “ayıp, günah” dönemine geçiş dönemidir. Veya kısa donların yerini pantolonun aldığı dönem olduğunu da söyleyebiliriz.

Masallar ile rüyalar arasında bir ilişki de kurmak mümkündür. Hatta masalların rüyaları hazırlayan bir işlevi olduğu bile iddia edilebilir. Çocuğu rüya ve mitosların dünyasına hazırlayan bir hazırlama evresi masal sayesinde gerçekleşir. Ebeveynler ile çocuk arasındaki ilk dil birliğinin sağlanmasına vesile olan masal, çocuğun zihinsel dünyasının zeminini de oluşturur. Bu bir altyapı inşaatıdır. Sonradan çıkılacak katların temelini oluşturur. Çocuğun uyumadan masal anlatılmasını istemesinin nedeni budur. Doğrudan rüyalar dünyasına geçmek istemeyen çocuk için masaldan rüyaya geçmek daha keyiflidir. Hele sonu güzel biten bir peri masalı tatlı bir rüyanın gelişini müjdeler. Anne veya baba tarafından çocuk uyumadan önce anlatılan masallar, çocuğun nasıl bir rüya göreceğini belirleyen masallardır. Masalın seçimi ve hatta anlatma biçimi çocuğun rüyalarını etkiler.

Çocuğun uykuya dalması masal dünyasından rüya dünyasına geçişi de sağlar. Bu toplumsal dünyadan bireysel dünyaya geçiş anlamına gelir. Kendi dünyası ile masal yoluyla oluşturulan zihinsel dünyanın çekiştiği bir dünyadır bu. Burada hesaplaşma vardır. Toplumsallık ile bireyselleşme çarpışırlar. Masallar ile rüyaların savaşıdır bu. Uyanıklık ile uyku arasındaki tezatlık, toplumsallık ve bireysellik arasındaki tezatlıktır. Buradaki senaryonun oluşumunda toplumun rolü çok büyük olmakla birlikte, bu senaryoyu bireyin kendisi, hem de kontrol dahi edemeden oluşturur. Bu iki dünya (masal ve rüya) arasındaki fark toplumsallıktaki masumiyet ile bireysellikteki günahtır. Ancak rüyayı gören ve onu dinleyen bunun farkında değildir. Farkındalığı olmayan bir dünyanın kuralları kendiliğinden devreye girer. Bu dünyanın rolleri insanlar tarafından farkında olunmadan oynanır. Burada herkes kendi gerçeğinin farkında olmanın ıstırabını yaşar. Birey bu ıstırabı dışarı yansıtmaz. Çünkü yansıtamayacağı kadar bireysel bir ıstıraptır bu. Bu dönem görülen rüyalar genellikle başkalarıyla paylaşılmayan rüyalardır. Ya da en azından sansürlenerek paylaşılabilen bir dünyadır. Bu noktada tekrar vurgulamak isterim ki, masallar kendisinden sonra gelecek “gerçek” gerçeküstü dünyanın ve bunun ürünlerinin kabul edilmesi ve yaşam bulması için zemin hazırlayıcılardır.

Masallar ile büyüyen insan ilerleyen yaşlarda da sık sık bu dünyanın gerçeküstülüğüne kendisini bırakmak ister. Aslında çocukluk döneminin bal damlayan masallarının etkisi ile gerçekleşir bu durum. Gücümüzün tükendiği, bedenimizin yorulduğu sıkıcı zamanların ferahlatıcısı bu geri dönüşlerde yaşanır. Sık sık “keşke burnumu oynatınca şimdi birden şurada oluverseydim” gibi hayaller kurarız. Masal kahramanları kadar güçlü, onlar kadar imkânsız ve onlar kadar büyülü bir dünyanın kahramanı olmak istemektir bu aslında. Gerçekliğin yavanlığından uzaklaşmak isteğidir. İçine düşülen çaresiz, bunalımlardan kurtulmanın kolay yoludur. Kimi zaman da gerçekleşmeyeceğini bildiğimiz halde, hayal kurarız; büyülü dünyaların kahramanlık rolünü kendimize veririz. Bu aslında uyumadan önce dinlenen bir masal gibidir. Bizi sakinleştirir; güçlendirir ve dünya gerçekliğine hazırlar.

Sık sık söylediğimiz şeylerden birisi “elimizde büyülü bir asa yok ki” ile başlayan cümlelerdir. Büyülü bir asaya sahip olan masal kahramanı olmak ne güzel olurdu. Her şeyi istediğimiz gibi yönlendirme şansına sahip oluverirdik. Bizi rahatsız eden her türlü durumdan bir çırpıda kurtulur, kendimizi büyülü bir güzelliğin içinde buluverirdik. Hayaller masalın yarattığı gerçeküstü dünyanın kişisel yansımalarıdır. Burada da masalların kuralsızlığı söz konusudur. Hiçbir sınırlama yoktur. İstediğimiz her şey en azından hayal etme sürecinde bizim oluverir. Alice gibi harikalar dünyasına geçiveririz.

Masalların boşalttığı dünyayı, dolduran asıl şeyin mitoslar olduğunu söyleyebilirim. Aslında masallarla beraber anlatılmaya başlanan ancak çocuğun masallar çağından sonra daha iyi algılamaya başladığı ve bireyi ölüme kadar terk etmeyen sadık anlatılardır mitoslar. Kurallar ve anlatıcılar aynı olmakla beraber içerikte küçük farklılıklar vardır. Masallardaki kahramanların yerini, burada tanrılar ve dini kahramanlar alır. Çocuk okulda bir sınıf daha atlamış gibidir. Masal sınıfından mitos sınıfına geçmiştir. Bir diğer söyleyişle kahramanlar dünyasından tanrılar dünyasına geçmiştir. Buna prens ve prenseslerin dünyasından cennet ve cehennemin dünyasına geçiş de diyebiliriz.

Masalların ve kahramanların dünyasından dinin dünyasına geçişi gerçekleştiren mitoslar, insanın kutsalla ilişkilerini de organize ederler. Dolayısı ile insanın dünya ile kurduğu bağın da sağlayıcısıdırlar. Çünkü burada başka masallardan kopup gelen mitik bir günah kavramı yer alır. Bu yeni gerçeküstülükte ceza ve ödül esas dinamiği oluştururlar. Burada gerçeklikle gerçeküstülük iç içe girer ve ayırt etmek zordur. İnanç burada gerçeği belirler. İnanılan şey gerçektir. Gerçeküstünün gerçek olduğu bir dünya yaşıyoruz. Tanrı, cennet, günah, melekler, dini kahramanlar ve onların başından geçenler bizim yeni gerçeklerimizdir. Çocukluğun bittiğinin göstergeleridir. Masalların saçma dünyasına gülmeye başlarken kendimizi onlardan daha gerçekçi olmayan yeni ürünlerin içinde buluveririz.

Masalların çocuğun kafasında hazırladığı gerçeküstü dünyaya transfer artık kolaydır. Rüyaları, mitosları ve hayalleri bu dünyaya taşıyarak kendimize yeni gerçeklikler, daha doğrusu gerçeküstülükler inşa ederiz. Kimini kutsal kabul eder ve toplumla paylaşırken, kimi bireysel yalnızlıklarda kalır. Mahrem duyguların arsızlığından doğan utançla toplumsallaşamazlar. Bebeklikten başlayan ve hatta bir dönem çocuğun gerçekliği haline gelen bu gerçeküstücülük durumu insanı bir şekilde ölüme kadar takip eder. Her dönemde farklı kimliklerle ve farklı içeriklerle çıkarlar. Uçabilen çocuk bir başka dönemde bir dervişe dönebilir. Ya da çocukken bir sıçrayışta çıktığımız gökyüzünde büyüklerin tanrısı ile karşılaşabiliriz. Ya da büyükken gökyüzüne çıkmış, tanrıyla konuşmuş kahramanlar dünyası gerçeğimizi oluşturabilir. Küçükken konuşan, bizimle sohbet edip oyun arkadaşlığı yapan bir bebek büyüklerin dünyasında kanatlı bir meleğe dönüşebilir. Her ne olursa olsun en azından rüyamızda, bir gerçeküstülük bize yaşamımız boyunca eşlik etmektedir.

Bu gerçeküstülük kimi zaman patolojik bir gerçeklik de yaratabilir ve yaşamı bir problem haline getirebilir. Büyük metropollerin yalnız insanları, apartmanların kuytuluklarında yalnızlıklarından ürettikleri gerçeküstülükle, şizofren bir ilişki yaşayabilmektedir. Çocukluk masallarındaki gibi hayaller görebilmekte, kahramanlar yaratabilmektedirler.

Sonuçta baştan itibaren anlattığımız bütün ürünlerin birbirine ne kadar benzediklerine dikkatinizi çekmek istiyorum. Çünkü bunların hepsi (masallar, rüyalar, mitoslar, hayaller ve psikolojik rahatsızlıklar) aynı mekanizmanın ürettiği ürünlerdir.

Sh: 13-22

Masal Üretim Merkezi: Bilinçdışı

Bilinçdışı, üzerinde çok tartışılan ve bir uzlaşıma varılamamış konulardan birisidir. Yaklaşık olarak yüzyıldan buyana birçok düşünür, psikanalist ve araştırmacı bilinçdışı üzerine araştırmalar yapmış onu tanımlamaya çalışmışlardır. Burada benim de tanımlama güçlüğü çekmem normaldir. Bilinçdışı hepimizin varlığını bildiği tanıdık bir zihinsel durumdur ve örneklerle bu durumu size hatırlatmaya çalışacağım.

İnsan sınırları çizilmiş, kuralları konulmuş, özgür hareket etmeye izin vermeyen bir dünya içine doğmaktadır. Doğarken beraberinde ebeveynlerinden taşıdığı genetik bir takım kodlamalar ve özellikleri de yaşama taşımaktadır. Bebek doğduğunda büyük oranda biyolojik bir varlıktır. İhtiyaçları çerçevesinde bir yaşam sürmeye başlar. Dilin oluşturduğu kültürün yasalar dünyasından bihaberdir. Başlangıçta içine doğduğu dünya ebeveynler tarafından bebek için ve bebeğe göre düzenlenmiştir. Hareketleri zaten sınırlı olan bebeğin bütün yaptıkları hoşgörülün Bir süre sonra biraz daha büyüyen bebek hareketlenmeye ve dillenmeye başlanması kelimeleri ve heceleri söylemeye başlar. İşte bebeğin hayatında bir dönüm noktasıdır. Dillenen bebek dilin dünyasına geçiş yapmaktadır. Bilmez ki burada kendisini bekleyen bir sürü yasalar ve yasaklar vardır. Bu yeni durum onun biyolojik yaşamdan kültürel yaşama geçişini de temsil eder. Burada cıslar, öcüler, eeler ve kakalar vardır. Bu dünya kısıtlamalar ve yasaklamalar dünyasıdır. Bebek yasakları öğrenmeye başlar. Büyüdükçe ve öğrendikçe giderek artan bir yasakçı dünyanın içine giriyordun

Bebek büyüdükçe kültürün öngördüğü biçimde bilinci de gelişmektedir. Burada bilincin çiftli bir yapısı vardır. Negatifi ile birlikte varolan ikili bir yapı. Kültürün onayladığı davranışlarla artan bilinçlilik durumunun aksine, öcüler ve cıslarla çocuğun hayatına giren yasakçı kültür, çocuğun doğallığından vazgeçmesini öngörüyor ve bunu destekleyen yasaklar getiriyordu. Artık çocuk çok istese de pipisiyle oynayamıyor ya da kakasını elleyemiyordu. Küçük, yeni doğmuş bebekken hiçbir yasak bulunmayan tamamen biyolojik ihtiyaçların şekillendirdiği yaşam, sınırlanmaya başlıyordu. Her istediğini yapması mümkün değildi artık. Kültür ve toplum neyi öngörüyorsa o şekilde davranmak zorundaydı. Bilmemesi ve konuşmaması gerekenler vardı. Bu tür sorular sorması hatta bunları konuşması ve düşünmesi bile yasaktı; ya da en azından hoş karşılanmıyordu.

Çocuğun toplum tarafından oluşturulan, alkışlanan ve onaylanan davranışları zihinsel mekanizmanın bilinç kısmını geliştirirken, yasakların ötelediği duygu durumlarının bilinçdışım oluşturduğunu söyleyebiliriz. Bu yeni oluşum gerçekte yasakçı kültürün çocuğun doğasında oluşturduğu yarıktır. Çocuk toplumsallaştıkça, bilinçlendikçe ve kültürlendikçe bu yarık büyümekteydi. Toplumun kabul görmediği, reddedilen, bütün cıslar, öcüler ve kakalar bu yarıkta birikiyordu. Bu yarıkta birikenler kontrol edilmesi zor bir gücü de oluşturuyorlardı. Bilincin kontrolü dışındaydı bu güç. Kontrol edilmesi oldukça zordu ve olmadık zamanlarda ortaya çıkıyordu. Kendi içerisinde tutarlı ve anlamlı bir dille ortaya çıkıyordu. Ortaya çıkmak için zaman kollayan bir canavar gibiydi. Bebekken bu yarığa kapatılan “cıslar” büyüyerek birer canavara dönüşmüşlerdi. Bu canavarlar kültürün ve onun getirdiği yasakların en büyük düşmanları idi. Hatta onlardan intikam alırcasına onların boşluğunu doldurmaya çalışıyorlardı.

Bilinçdışı mekanizma, kültürün (bilincin) olmadığı, çaresiz kaldığı veya kontrolden çıktığı durumlarda ortaya çıkar. Bilinç ve kültür onun gardiyanları ve başarıcılarıdır. Onların olmadığı bir durumda hapisten kaçıp ortaya çıkarlar. Şimdi anlatacağım durumlar bilinçdışını daha anlaşılır kılacaktır. Bilinç karanlığı sevmez, bilincin olduğu yer aydınlıktır. Karanlığın olduğu yerde bilinç yoktur. Bilinçdışının en sevdiği durumlardan birisi işte bu karanlıktır. Hava karanlık, evde yalnızız veya dışarı çıkmamız gerekiyor. Korkuyorsunuz; ama çıkıyorsunuz. Sokaklar bomboş ve karanlık; ayak sesiniz sokağın öte yanından yankılanıyor. İçinizdeki korku takip edildiğinizi hissettiriyor. Daha çok korkuyorsunuz; ama arkanıza bakmaktan kendinizi alamıyorsunuz; kimse yok. Ama birisinin olduğundan ve sizi takip ettiğinden emin gibisiniz. Kalbinizin atışı hızlanıyor ve adımlarınız biraz daha sıklaşıyor. Kendi ayak sesiniz sizi takip edene aitmiş gibi geliyor. Aslında kimsenin olmadığını biliyorsunuz. Kendinize “saçmalama, kimse yok sokakta benden başka” diye telkin etmeye çalışıyorsunuz. Ama içinizi kaplayan korku nefesinize baskı yapmaya başlıyor. Kalbiniz ağzınızdan çıkacak gibi oluyor. Koşmaya başlıyorsunuz. Mantıklı olmanın bir çaresi yok zaten eve de yaklaşmışsınız. Korktuğunuzu ve kaçtığınızı kimsenin görmediğinden de eminsiniz nasılsa. Giderek daha hızlı koşuyor, koşuyorsunuz. Merdivenleri hızla çıkıyor. Korkudan anahtarı güçlükle kapıya sokuyor, açıp içeri giriyor, hemen kapıyı kapatıp arkasına yaslanıyor ve derin bir “ohhh” çekiyorsunuz.

Bu oyunu size bilinçdışınız oynuyor. Elektriğin kesildiğinde jeneratörün devreye girmesi gibi devreye giren bilinçdışı, ağlarını örüyor. Karanlık ve yalnızlıklar bilinçdışının en sevdiği atmosferlerdir. Evde yalnızsınız. Sevgiliniz sizi terk etmiş. Hem üzüntülüsünüz hem de kendinizi iyi hissetmiyorsunuz. Alacakaranlıkta oturmuş kederinizi hafifletmesi için biraz da şarap alıyorsunuz. Müzik setinizde de efkârlı bir müzik (genellikle bu tür durumlarda insanın canı biraz duygulu müzik ister). Gece bastırdıkça, terkedilmişlik, yalnızlık ve alkol üzerinize çökmeye başlıyor. Zaman zaman kontrolünüz dışında gözlerinizden yaşlar süzülmeye başlıyor. Bilinçdışı pusuya yatmış ortaya çıkma anını bekliyor. Emin olun ki, onu çok bekletmeyeceksiniz. Kısa süre sonra aklınıza kötü kötü düşünceler gelmeye başlıyor. Bunlar gündüz ve toplumsal bir varlıkken akla gelmeyecek cinsten düşünceler. Hiç kimseye itiraf edemeyeceğiniz türden düşünceler. İşte bilinçdışı harekete geçti. Aklınız almıyor yalnızlığınızı, gençsiniz, güzelsiniz; sizi nasıl terk edebilir ki? Bilinciniz bu soruya verecek cevap bulamadığında bilinçdışı mekanizma sizin acınızı azaltacak utanç verici cevaplar üretmeye başlıyor. Muhtemelen sabah hatırlamak dahi istemeyeceğiniz türden düşünceler bunlar. Hatta sabah bunları hatırlayınca biraz utançla karışık kendinizi ayıplayıp lanetleyeceksiniz bunları düşünebildiğiniz için. Bu tür gecelerin hakimi bilinçdışıdır. Bilinçdışı bilincin bittiği noktada başlar. Suça yakın bir kavramdır. Hatta teşvik edicidir. Bu nedenle geceler venpuslu havalar suç ve suçun yoğun işlendiği havalardır.

Hemen herkesin başına sıkça gelebilecek örneklerdir bunlar ve bu tür gerçeküstü düşünceler üretmeye başlamışsak, bilinçdışının kontrolüne girmişiz demektir. Bilincimizin erişemeyeceği bir mecradayız anlamı da çıkarılabilir. Sadece bu da değil, geceleri bilinç uykuya daldığında da bilinçdışı kendini gösterme fırsatını kaçırmaz ve kendi iç tutarlılığıyla bir sürü görüntüyü ve konuyu bir senaryo etrafında toplayarak bize rüya olarak sunar. İlk bakışta çoğunlukla anlamsız gibi görünebilen bu rüyalar da bilinçdışının ürünleridir ve gerçeküstüdür. Aslında bizimle ilgili görüntülerdir bunlar ve hepsinin bir anlamı vardır; yeter ki çözmesini bilelim. Rüyalarda bilinçdışı kendi gözünden bizim nasıl göründüğümüzü gösterir. Bunu yaparken de kendi kamerasına kaydettiği görüntülerden bir seçki sunar. Bizim gündelik hayatımızla ve çoğunlukla içinde bulunduğumuz haleti ruhiye ile ilişkili görüntüler ve konular seçilmiştir. Ancak anlamak kolay değildir.

Bilinçdışının ortaya çıktığı başka durumlar da olmaktadır. İnsanlığın tarihinden beri mekanizma işlemektedir. Dünyaya geldiğinden bu yana insan, varoluşu sorgulamaya çalışmıştır ve halen de devam etmektedir. İnsanın yaşamla ve dünyayla ilişkisi, evren, varoluş vs bu sorgulamaya dâhildir. Ancak bu kadar bilimsel gelişmeye rağmen aslında bugün bile bu soruya tatmin edici bir cevap bulunamamıştır. İnsanın ürettiği bilgi, birikim ve kültür bu sorulara cevap vermekten uzaktır. Bir de uzak geçmişi düşünürseniz olayın vahameti ortaya daha iyi çıkar. İnsan bilinciyle cevap bulamadığı bu problemler karşısında aciz kalmıştır. İnsanı zorlayan doğa koşulları, bilmediği ve kontrol edemediği doğal güçler karşısında psikolojik olarak kendisini ezik hissetmiş olmalı. Çünkü bilmek çok önemli bir işleve sahiptir. Özellikle de varoluş söz konusu ise temel bir sorundur. Bilmek kontrol etmektir. Bildiğiniz şeyden sakınabilirsiniz, onu kontrol altına almanın yollarını bulabilirsiniz. Ama bilmediğiniz şey karşısında gerçekten de acz içine düşersiniz. Doğadaki bütün canlılar gibi insanlar da yaşamaya kodlanmışlardır. Bilinçlenmek insana ölüm korkusunu hediye etmiştir. Ölüm korkusuna aranılan çare kültür üretimine neden olmuştur. Dolayısıyla insan arkaik bir ölüm korkusunu bedeninde hep taşımaktadır. Ölüme karşı direniş bu anlamsız korkudan uzaklaşmayı, bilinmezleri bilinir kılmayı gerektirir. İnsanın en başından beri her şeyi anlamlandırma çabası bunun içindir. Ancak bilinç her şeyi bilmeyi ve anlamlandırmayı başaramaz. Onun boyutları yetmez; sınırları ulaşmaz bunları bilmeye. İşte bu tür durumlarda da bilinçdışı devreye girer. Masaldan biraz daha farklı bir gerçeküstü hikâye örgüsü yaratmaya başlar. Dünyanın ve insanın nasıl varolduğunu, niçin varolduğunu ifade eden öyküler ortaya çıkmaya başlar. Bu öykülerin kahramanları da bilinçdışından gelmektedir. Görünmeyen büyük yaratıcı güçler burada devreye girerler ve insan zihnindeki arkaik ölüm korkusunu biraz olsun yatıştırmaya çalışırlar. Ölümün bile gerçek olmadığı, ölümden sonra ölümsüz bir hayatın varolduğu, insanın bilinçdışı kanalıyla ürettiği en büyük ve temel gerçeküstü öyküsüdür. Bu öykünün en azından elli bin yıldır yaşadığı bilinmektedir. Bu minvaldeki gerçeküstü öykülerin (mitlerin) dünyadaki yaşamı şekillendiren öyküler olduğunu belirtmem gerekir. Her şeyimizi bu öykülerin işleyişine göre ve onların içeriklerine göre planlamak isteriz. Bu öyküler tanrıların rol aldığı öykülerdir. Bilincin tahayyül sınırlarını aşan kahramanların olduğu ve olayların yaşandığı öykülerdir. Yaratılış içerirler. İnsanın içindeki arkaik boşluk duygusu veya korkuyu yatıştıran ve anlamlı hale getiren işlevsel öykülerdir.

Rüyalar, masallar ve mitoslar aynı üretim merkezinde üretilmekle beraber aralarında bazı farklar olduğunu söylemeliyiz. Her şeyden önce rüyalar diğer ikisinden bireysel ürünler olarak ayrılırlar. Bu bireysel deneyimler ardından, bireyin kendisinin ve kendisi için ürettiği ürünler olmaktadır. Masallar ve mitoslar da ise durum biraz daha farklıdır; çünkü onlar bireysel üretimler değillerdir. İsteseniz de bu mümkün değildir. Bunlar toplumsal bilinçdışının üretimleridir. Bireyler gibi toplumların da bilinçdışı mekanizmaları bulunmaktadır. Bu mekanizmalar da bilincin yetersiz kaldığı durumlarda üretime geçerek genel kabul gören gerçeküstü öyküler üretirler. Bu ürünlerin masallar ve mitoslar olduğunu yukarıda vurgulamıştık. Bu iki ürün arasında da küçük bir fark vardır. Bu fark masalların daha çok kültürel ve toplumsal birlikte yaşam pratikleri ile ilgili söylenceler olmalarından kaynaklanmaktadır. Çünkü mitoslar dinsel içeriklidir ve çoğunluğu bir yaratılış öyküsü içerir.

Geçmişten gelen masal ya da mitoslar için bazı yazarlar (Andersen ve Homeros gibi) söz konusu edilse bile bunların sadece derlemeci oldukları veya yazıya aktaran katipten öteye gitmedikleri akıldan çıkarılmamalıdır. Bu türlerde yapılan bireysel üretim denemeleri genellikle başarısız olmakta ve üretenle birlikte yok olmaktadırlar. Anonim olanların ise binlerce yıldır yaşadıkları bir gerçektir. Toplumsal bilinç önemli gündönümlerini, bazı olayları, anıtlar ve törenlerle anıp hatırlatan bir dizgeyken, bilinçdışı daha çok karanlık öykülerin ve kahramanların izlerini hayata taşırlar ve sıklıkla kendilerini hatırlatmanın bir yolunu bulurlar. Dini olaylar, tapımlar, şeytanlar, periler ve cinler toplumsal bilinçdışının varlığının göstergeleridir.

Sh: 23-31

Masalların Dili

Yukarıda uzun uzun anlatmaya çalıştığım, bilinçdışının dışa yansımasından ortaya çıkan masal gibi ürünlerin yapıları oldukça karmaşıktır. Örneğin rüyalarımızı anlamlandırmak ilk bakışta neredeyse imkânsızdır. Hatta anlamsız oldukları bile düşünülebilir. Rüyalar, toplumumuzda çoğunlukla evrensel ürünler gibi algılanmışlar ve geleneksel anlamlar yüklenmeye çalışılmışlardır. Örneğin balık görmek kısmet demektir, murat demektir gibi anlamlar piyasadaki rüya tabirlerinin standart anlamlandırma yöntemleridir. Ancak psikanalistler rüyaların kişisel bir deneyim olduğunu ve dolayısı ile anlamlarında bireysel ve ancak görenin yardımı ile bir uzman tarafından çözümlenebileceğini ileri sürerler. Örneğin burada balığın rüyayı gören için ne anlamlara geldiğini bilmek gerekir. Çünkü herkes için farklı bir anlam taşıyabilir. Yorumlama ve anlamlandırma, bu kişilerin balıkla ilişkileri dolayımıyla değişecektir. Burada kişisel anlam ve semboller önem kazanacaktır; çünkü baştan itibaren vurguladığım gibi rüya bireysel bir davranıştır.

Masal ve mitoslar için durum biraz farklıdır. Bunların her ikisi de toplumsal ürünlerdir. Ve bunların da anlamları vardır. Hatta çoğunlukla neredeyse şifreli diyebileceğimiz bir anlam dizgesine sahiptirler. Toplumsal uzlaşımın sağlanması toplumsal semboller yardımıyla gerçekleşebilir. Buradaki anlam ve sembolik dizge toplumsal anlamlar taşırlar ve bireysel olmaktan bir hayli uzaktadırlar. Hatta masallar ve mitoslar yoluyla toplumların ortak bir sembolik dil oluşturduklarını söyleyebilirim. Aksi takdirde Danimarka’da üretilen bir masalın Anadolu’da da anlatılıyor olması anlaşılamaz bir durum oluştururdu. Tabi masal ve mitlerin tamamının evrensel sembollerden oluştuğunu söylemek de imkansızdır. Yerel semboller ve özellikler de bunlar arasında yerlerini alırlar. Bazı masallar vardır ki söyleyeceğini çok da şifrelemeden söyleyiverir; ama bazı masallar vardır ki, üzerinde kafa yormak gerekir anlamak için.

Toplumlar, bu tür bilinçdışı ürünleri, kültürlerini gelecek nesillere aktarmanın aracı olarak kullanmaktadırlar. Fiziksel genlerini DNA’lar yardımı ile yeni nesile aktarmak gibi, kültürel genleri de masallar ve mitoslar yoluyla geleceğe aktarırlar. Kuşaktan kuşağa aktarılmasını istedikleri değerleri bilinçdışı yardımı ile şifrelemiş ve masallara yüklemişlerdir. Gerçekte anlatanın da dinleyenin de bunun farkında olmadığı söylenebilir. Annelere, ninelere sorsanız bu masalı niçin anlattın veya bu masalın içeriği nedir bilmezler. Onlar çocukları kandırmak için anlattıklarını söylerler. Uyutmak istenilen çocuğa masal anlatılır. Bu ürünlerin de zaten bunun için uydurulmuş olduğundan söz ederler. Öncelikle şunu vurgulamak gerekir: masallar uydurma öyküler değildir. Belli ihtiyaçlar etrafında şekillenmiş, işlevsel anlatılardır. İhtiyaçtan doğarlar. Bilinçli olarak yaratılmamışlardır; ama masalların kendi bilinçleri vardır, masalın bilinci masalın anlatılarak yaşatılmasını sağlar. Bu kendiliğinden dönen çarkın harekete geçiricisi masalın ta kendisidir. Yukarıda da anlattığım gibi masal kendini anlattırır. Çocuklara baskı yapar; çocuklar da ebeveynlere; “büyükanne bana masal anlatır mısın?”

Yeni nesillerin nasıl bir toplumsal yapıya gireceklerini sembollerle ifade eden masallar onları hayata hazırlar, bir nevi toplumsallaştırır. Ama dediğim gibi kimse bunun farkında değildir. Çocuğun nasıl bir toplumsal yapı içine doğduğu masalların dilinden okunabilir. Masallar yeni doğan çocukları topluma hazırlayan, onları şekillendiren katalizörlerdir. Onları toplumun kabul edebileceği fertler olmalarını sağlamak görevleridir.

Masalların cinsiyeti de farklıdır ve bu konuda mitoslardan farklıdır. Mitoslar dinsel bir içeriğe sahip oldukları için bütün bireyleri hedef kitlesi olarak kabul ederler. Bununla birlikte masallar anlatılacak kişinin cinsiyetine göre değişir. Her masal her çocuğa anlatılmaz. Bu noktada cinsiyet rolleri belirleyicidir. Toplumlar çocuklardan cinsiyetlerine göre farklı beklentiler içine girmektedirler. Geleneksel yaşam biçiminde evin dışında görev alan erkek çocuk, eve ekmek getirmekle görevli olup, sosyal ilişkilerden sorumluyken, kız çocuklardan beklenenler daha farklıdır. Özellikle kültürün kız çocukları üzerinden aktarılması bu konuda belirleyici olmaktadır. Masal seçimi de buna göre yapılmaktadır. Kız çocuklarının ileride büyüyerek anne olacakları ve onların da çocuk büyütecekleri gerçeği buradaki en büyük etkendir.

Kız ve erkek çocuklarına anlatılan masalların en önemli ayrımı sembollerin farklı olmasıdır. Zihinsel süreçlerinin farklı kodlanmasından kaynaklanır bu farklılık. Erkek çocuklar daha somut bir zihinsel yapıya sahip olduğu için onlara anlatılan masallar daha basit ve doğrudan anlaşılırdır. Ancak kız çocuklarına anlatılan masalların çok daha sembolik bir dile sahip olması, kızların zihinsel yapılarının daha soyut olduğu anlamına gelmektedir. Toplumsal düzen içindeki kişisel ilişkilerde erkekler bile kadınların daha soyut olduklarını ve daha anlaşılmaz davrandıkları konusunu sıkça dile getirirler.

Kadın bedeninin doğayla olan benzerliği bu konudaki ayrımın en önemli nedeni olarak gösterilebilir. Ay ve kadın ilişkisi bu konuda önemli bir örnektir. Ay dünya etrafında 28 günde bir tur atar ve her turda dünyadaki su sistemini etkileyerek, gelgite neden olur. Kadın bedeninde de bir devinim vardır ve bu devinim bir turu tam 28 günde tamamlar. Ve her turda kadın bedeninde bazı değişikliklere ve kabarmalara neden olur. Her iki devinimin de 14. günü önem taşır. Ayın on dördü en parlak ve en güçlü olduğu zaman iken kadının devinimindeki on dördüncü gün kadının yumurtlama dönemini temsil eder. Kadın bedeni de doğa gibi besleyici ve anlaşılması zor bir işleyişe sahiptir. Her ikisi de anaçtır ve yaratma özelliklerine sahiptirler. Yaratma tanrısal bir vasıftır.

Kadın bedeni kolay anlaşılamayan bir soyutluğa sahiptir. Bir bakışta onu keşfedemezsiniz. Gizemlidir. Bedeninin en mahrem yerleri saklıdır. Gözle keşfetmek mümkün değildir. Ortada olmayan daha gizemli bir cinsel organa sahiptir. Cinsel organ, kan ve bebek ilişkisi olayı daha da anlaşılmaz kılmaktadır. Bu erkeği korkutan, onun arkaik korkularını depreştiren bir durumdur. Erkeğin iktidarını test eden bir gerilim yaratır. Önünde bir ok işareti ile dolaşan ve okun gösterdiği yönde hareket eden erkek, kadın bedeninin gizemi karşısında onu kontrol etme ihtiyacı duymuştur. Onun cinselliğini kontrol altına almaya çalışmıştır.

Kültür tarihinin en önemli sorunlarından birisi kadın cinselliğinin kontrol altına alınmasıdır. Çünkü bu kültürün düşmanı olarak görülür. Daha ilerleyen sayfalarda da okuyacağınız üzere, erkeğin bunu kadının kendisini kullanarak başarması gerçekten de takdire şayan bir durumdur. Çünkü kızma masal anlatan anne masalında erkeğin felsefesini aktarmaktadır. Eril toplum kadına masal yoluyla daha çok küçükken kuralları aktarmakta ve kendi adına çıkabilecek problemleri önlemektedir.

Sh: 33-38

Alıntı Kaynak: İsmail Gezgin, MASALLARIN ŞİFRESİ, Kırmızı Başlıklı Kız’dan İlk Günah’a… Birinci Baskı. Aralık 2007 İstanbul

Önerilen Kaynakça

Eliade, M. (1993) Mitlerin Özellikleri (çev. Sema Rifat) Simavi Yayınları.

Estes, C.P. (2003) Kurtlarla Koşan Kadınlar. Vahşi Kadın Arketipine Dair Mit ve Öyküler (çev. Hakan Atalay). Ayrıntı Yayınları.

Freud, S. (1978) Rüyalar ve Yanılgılar Psikolojisi, (çev. A. Seden) Altın Kitaplar Yayınevi.

Fromm, E. (1997) Rüyalar, Masallar, Mitoslar (çev. Aydın Arıtan, H. Kaan Okten). Arıtan Yayınevi.

Gezgin, İ. (2004) Mythos ve Logos: Mythology. Hayatımıza Yön Veren Söylenceler. Güncel Yayıncılık.

Gezgin, I. (2007) Kültürlerime Sürecinin Mitik Kahramanı: Gılgamış. Sel Yayıncılık (Yayına Hazırlanıyor). Hughhess, J.D. (2000) “Dream Interpretation in Ancient Civilisations.” Dreaming, vol.10; 718.

Jung, C.G. (2005) Dört Arketip (çev. Zehra Aksu Yılmazer) Metis Yayınları.

Schimmel, A. (1998) Sayıların Gizemi (çev. M. Küpüşoğlu) Kabalcı Yayınları Trigger, G.B. (1997) A History of Archaeological Thought.

Cambridge Univ.Press.

Tura, S.M. (2002) Şeyh ve Arzu. Metis Yayınları.

Tura, S.M. (2005) Freud’dan Lacan’a Psikanaliz (III.baskı). Kanat Kitap.

Tura, S.M. (2005) Günümüzde Psikoterapi (II. Baskı). Metis Yayınları.

Winnicott, D.W. (1998) Oyun ve Gerçektik (çev. Tuncay Birkan). Metis Yayınları.

Zingsem, V. (2006) Lilith, Âdemin İlk Karısı. (Çev. D.D. Yüzer) İlya İzmir Yayınevi.

MASALLAR

“KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ” MASALININ ŞİFRESİ

“PİNOKYO”  MASALININ ŞİFRESİ

“KÜLKEDİSİ” MASALININ ŞİFRESİ

“PAMUK PRENSES VE YEDİ CÜCELER” MASALININ ŞİFRESİ

Bkz: YEDİLERİN YERİ

“İLK GÜNAH VE CENNETTEN KOVULMA” MİTİNİN ŞİFRESİ

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s