“PAMUK PRENSES VE YEDİ CÜCELER” MASALININ ŞİFRESİ

Bir varmış bir yokmuş, çok uzun zaman evvel, masal gibi ülkelerden birinde bir kral ve kraliçe varmış. Kral ve kraliçenin istediği her şey yolunda gidiyormuş; yalnızca bir tek sorunları varmış ki, bu da tümüne bedelmiş. Kral ve kraliçe birbirlerini çok sevdikleri halde bu aşk bir türlü meyvesini vermiyor, bir çocukları olmuyormuş. Aradan uzun zaman geçtikten sonra hiç beklemedikleri bir anda, bu kral ve kraliçenin bir kızları dünyaya gelmiş. Kral ve kraliçe o kadar sevinmişler ki, hiçbir masal bu sevinci anlatamazmış. Bebeğin adını Pamuk Prenses koymuşlar. Bu geç gelen mutluluğa çok iyi bakmışlar, bir dediğini iki etmemişler. Altından beşik, ipekten kundaklar yaptırmışlar. Güneşten bile kıskanırlarmış onu ve kararmasın diye dışarı çıkarmazlarmış. Kral en büyük zevki olan ava gitmekten bile vazgeçmiş bütün zamanını kızının yanında geçirmekten büyük keyif alır olmuş.

Her şey yolunda giderken mutlaka bir aksilik olacak ya, kraliçe ansızın hastalanarak yatağa düşmüş. Bütün hekimler, büyücüler, biliciler, otacılar çağrılmış hepsi kraliçenin hastalığını iyileştirmeye çalışmışlar ama hiç kimsenin bilgisi, gücü buna yetmemiş. Kraliçenin hastalığı günden güne artmış. Bir gün kraliçe öleceğini anlayınca, kralla Pamuk Prensesi çağırtmış yanına. Çok dokunaklı bir durum yaşanmış, hepsi ağlıyormuş. Kraliçe, “ben öleceğim” demiş. Kral duyduklarına inanamamış ve “hayır! ölmeyeceksin” demiş. Kraliçe, “bunu hissediyorum, bu hastalık beni öldürecek” demiş, “şimdi ikiniz de beni iyi dinleyin. Gözüm arkada kalmamalı. Sen” demiş krala “küçük kızımıza iyi bakamazsın. Bu nedenle ona mutlaka bir anne bulmalısın.” Kral şiddetle karşı çıksa da bu isteğe, çaresiz kabul etmek zorunda kalmış. Kraliçe, “sakın ola ki, kötü kalpli birisi olmasın, yoksa kızımız çok mutsuz olur” diye de bir tembihte bulunmuş. Kraliçe bunları söyledikten sonra gözlerini kapatmış ve bir daha da uyanmamış; oracıkta ölmüş.

Kral ve Pamuk Prenses kraliçenin ölümüne çok üzülmüşler. Öyle ki günlerce ağlamışlar. Kral önce Pamuk Prensese kendisinin bakabileceğini, ona annesinin eksikliğini hissettirmeyeceğini zannetmiş, ama bakmış ki kızı gün geçtikçe eriyor, kraliçenin vasiyetini yerine getirmeye karar vermiş. Hemen dört bir yana haber salmış ve kızına annelik edebilecek bir kadın aradığını bildirmiş. Sonunda da kraliçenin istediği gibi, Pamuk Prensese annesi gibi bakabilecek bir kadın bulduğunu düşünerek birisiyle evlenmiş. Yeni kraliçeden kızına kendi öz kızı gibi davranmasını isteyen kral, karısının ölümünü unutabilmek için yeniden avlanmaya başlamış.

Yeni kraliçe önceleri gerçekten de prensese çok iyi bakmış ve kral da verdiği kararın doğruluğuna iyice inanmış ve “her şey yoluna girdi” diye düşünmeye başlamış. Aradan günler geçmiş ve bizim küçük Pamuk Prenses büyümeye başlamış. O büyüdükçe güzelliği ile de dikkat çekmeye başlamış. Bu güzellik, yeni kraliçenin canını sıkmaya hatta “üvey anne” gibi hissetmeye başlamasına neden olmuş. Prensesin güzelliği ile rekabet etmeye başlamış. Kraliçenin sihirli bir aynası da varmış. Hemen her gün uzun uzun süslendikten sonra sihirli aynanın karşısına geçen kraliçe aynaya “kendisinden daha güzel birisi var mı” diye sorarmış. Sihirli ayna hemen dile gelerek cevap verirmiş: “sizden daha güzel bu dünyada kim olabilir ki kraliçem.”

Günler hızla akmış ve Pamuk Prenses, genç ve güzel bir kıza dönüşmüş. Öyle güzelmiş ki, güzelliği dünyanın dört bir yanında konuşulur olmuş. Bu durum üvey anneyi de kıskandırır hale gelmiş. Kraliçe Pamuk Prenses’ten kurtulmanın yollarını aramaya başlamış. Kıskançlık her geçen gün üvey annenin içinde daha da büyümüş ve içine sığmaz olmuş. Etrafına Pamuk Prenses’ten kurtulmak istediğini söylemeye başlamış üvey anne ama hiç de iyi tepkiler almamış. Pamuk Prensesin güzelliğini çirkinleştirmek için kandırmaya çalışmış, ama onu da razı edememiş. Bunun üzerine daha da sinirlenen kraliçe, ondan kurtulmak için bir adamı ile plan yapmış. Adam gezdirmek için Pamuk Prensesi ormana götürecek ve orada öldürdükten sonra kalbini çıkarıp getirecekmiş. Her şey planlandığı gibi gitmiş; adam Pamuk Prensesi ormana gezmeye götürmüş. Akşama kadar dolaşmışlar; ama adam kızın güzelliğine kıyıp onu öldürememiş. Bunun üzerine prensese bütün gerçekleri anlatmaya karar vermiş. Her şeyi en ince detayına kadar da anlatmış. Ancak prensesin aklı bir türlü almıyormuş. “Ben üvey annemi bu kadar kızdıracak ne yaptım ki?” diye soruyormuş sürekli. Adam, dönme vakti gelince prensesin yerine bir geyik avlamış ve onun kalbini çıkararak kraliçeye götürerek onu kandırmış; prensesi de ormanda bırakmış ve ona saraya dönmemesini sıkı sıkıya tembih etmiş. Kraliçe çok mutlu olmuş ve dünyanın en güzel kadını olmanın mutluluğu ile her şeyden habersiz yaşamaya başlamış.

Ormanda yalnız kalan Pamuk Prenses korku içinde dolaşmaya başlamış. Geceyi nerede geçireceğini düşününce korkudan bayılacak gibi oluyormuş. Derken, birden karşısına minik bir kulübe çıkmış. O kadar şirin ve güzel bir evmiş ki bu, prensesin içine bir mutluluk salmış. Hemen eve doğru yürümeye başlamış. Kapıya yaklaşmış ve zarif parmaklarıyla vurmuş: “kimse yok mu?.” Evden hiç cevap gelmemiş. Kapının kolunu yoklamış; “oda ne kapı açık.” Sessizce kapıyı aralayıp içeriye göz atmış. Birçok büyük odanın yanı sıra ortada bir yemek masası ve yedi küçük sandalye duruyormuş ve etraf da bir hayli dağınıkmış. Odanın birine girmiş, burada da yedi küçük yatağın olduğunu görmüş. Yatakları görünce Pamuk Prenses yorgunluğunu hatırlamış ve biraz dinlenebilmek için yatağın birine uzanmış.

Ormandaki minik ev yedi cücelere aitmiş. Ormanda odunculuk yapan yedi cüceler, akşam olup evlerine döndükleri zaman gördüklerine inanamamışlar. Evlerinde uyuyan dünya güzeli bir kız onları oldukça şaşırtmış. Ve hayranlıkla etrafını çevreleyerek izlemeye başlamışlar. Hiçbirisinde günün yorgunluğundan eser kalmamış. Saatlerce böyle kalakalmışlar. Neden sonra prenses dinlenmiş olarak uykusunu alıp gözlerini açınca, kendisini merak ve hayranlıkla izleyen yedi cüceyi görmüş. O kadar sevimli görünmüşler ki gözüne onlardan hiç korkmamış. Cüceler uyandığını görünce prensese “evimize hoş geldin güzel kız; melek misin yoksa bir peri kızı mısın?” diye sormuşlar. Prenses başından geçen bütün olayları, üvey annesinin kendisini öldürmek istemesini ve ormanda yalnız kalışını uzun uzun anlatmış, yedi cücelere. Yedi cüceler, çok üzülmüşler olanları öğrenince gözleri dolmuş; ama bir o kadar da sevinmişler. “Seni bize tanrı gönderdi, bundan böyle bizimle yaşa bu ev hepimize yeter” demişler. Pamuk Prenses de bu teklife çok sevinmiş ve hemen kabul etmiş. Yedi cüceler her gün sabahtan kalkar ormana çalışmaya giderlermiş. Pamuk Prenses de onlar gidince ortalığı temizler, süpürür güzel yemekler yapar ve onların gelmelerini beklermiş.

Aradan zaman geçmiş, dünyanın en güzel kadını olduğundan şüphesi kalmayan kraliçe bir gün sihirli aynasından duyup egosunu şişirmek istemiş. Çıkarmış aynayı ve sormuş: “söyle benim sihirli aynam, bu dünyada benden daha güzeli var mı?” Sihirli  ayna dile gelmiş ve şöyle demiş: “elbetteki güzellikte eşsizsiniz kraliçem. Ama ormanda yedi cücelerle birlikte yaşayan Pamuk Prenses’ten daha güzel kimse yok!’ Bu cevap kraliçeyi öyle kızdırmış ki, aynayı kaldırıp yere çarpmış ve tuz-buz etmiş. Öldürmesi için gönderdiği adamın onu öldürmediğini anlamış ve hemen bir plan yaparak harekete geçmiş. Hemen yaşlı ve zavallı bir elmacı kadın kılığına girmiş ve en güzellerinden bir sürü elma koymuş sepetine; ancak bunlardan birisi sihirli elmaymış. Onu özel olarak Pamuk Prenses için hazırlamış. Sepetini koluna takarak ormana gelmiş ve kulübeyi aramaya başlamış. Ormanda yedi cücelerin evini herkes bildiğinden arayış fazla uzun sürmemiş ve hemen bulmuş kulübeyi. Kendisini iyice acındırmak için mümkün olduğunca yaşlı, yorgun ve zavallı bir tavır takınarak kapıyı tıklatmış. Pamuk Prenses her şeyden habersiz açmış kapıyı: “buyurun ne istediniz?” Cadı kraliçe sesini daha da açındırarak; “çok uzaklardan geliyorum çok susadım evladım bir bardak su verir misin?” demiş. Prenses hemen bir bardak su getirmiş ve kadını dinlenmesi için eve davet etmiş: “eve gelip biraz dinlenin isterseniz, çok yorgun görünüyorsunuz.” Cadı kraliçe fırsatı kaçırmamış ve hemen içeri girmiş. Planları yolunda gidiyor diye sevinerek; “kızım sen bana su verdin ben de sana elma vereyim” diyerek hazırladığı sihirli elmayı uzatmış. Pamuk Prenses elmayı sonraya saklamak istemiş; ama kötü cadı ısırmasını sağlamak için onu kandırmış. Pamuk Prenses elmayı ısırır ısırmaz, büyünün etkisiyle yere düşerek kendinden geçmiş.

Akşam olunca evlerine dönen cüceler prensesi yerde baygın olarak görünce ne yapacaklarını şaşırmışlar. Öldüğünü düşünerek çok üzülmüşler. Ancak öldüğünden emin olamadıklarında mıdır yoksa kıyamadıklarından mı bilinmez, onu toprağa gömmemişler. Bir cam tabutun içerisine koyarak bir kayanın yanma götürmüşler. Onu özledikleri zaman da gelip camdan prensese bakar onun bir gün uyanabileceğini hayal ederlermiş.

Masal bu ya! Aradan uzun zaman geçmiş. Bir gün geyik avına çıkmış yakışıklı bir prens oradan geçerken tabutu görmüş. Merak edip içine bakınca da prensesin güzelliğinden etkilenip âşık olmuş. Hemen cam tabutun kapağını açarak onun yanağına bir öpücük kondurmuş. Prenses büyünün verdiği derin uykudan bu öpücük sayesinde uyanmış ve gözlerini açmış: “o da ne?” Prensin yakışıklılığından etkilenen prenses de ona âşık olmuş. Birbirlerin sarılmışlar ve evlenmeye karar vermişler. Prensin atma binip ülkesine gitmişler ve orada büyük bir törenle evlenmişler ve mutluluk içinde yaşamaya başlamışlar.

Kızlar için anlatılan masalların en bilinenlerinden birisi de Pamuk Prenses masalıdır. Kırmızı Başlıklı Kız masalında olduğu gibi sembolik ifadelerle donanmış bir masal örgüsüne sahiptir. Masalın adından başlayarak sembol dilinin öğeleri kendisini göstermeye başlar. Kırmızı Başlıklı Kız kadar şaşırtıcı bir masal değildir. Daha masum ve daha yumuşak öğütler barındırır.

Masalın adından başlayalım: Pamuk Prenses. Bir kral ve kraliçe kızı olmasına rağmen, iyi yürekli olması nedeniyle verilmiş isim olduğu ortadadır. Pamuk, yumuşaklığı ve beyazlığı çağrıştıran bir sembol olarak çoğu zaman kullanılır. Saflık, temizlik gibi anlamları da içeren pamuk bir genç kız için kullanıldığında, masum, temiz, henüz hayatın kirine bulaşmamış bir genç kızdan söz edildiği konusunda hemfikir olabiliriz sanırım. İşin içine bir de prenses sıfatı girince bu pamuk vurgusu daha da anlamlı bir hale gelir. Hem prenses olacaksın, elinde bütün imkanlar olacak ve sarayda yaşayacaksın, hem de saf, temiz ve yumuşak bir kalbe sahip olacaksın. Bu özellikle vurgulanmış bir tevazu göstergesidir.

Bu masaldaki en ilginç noktalardan birisi, anne, baba ve üvey anne kavramlarıdır. Çok belirtilmemekle beraber annenin zamansız kaybedilmesi, üvey anneyle karşı karşıya kalma ve babanın masalın başı dışında hiçbir rol üstlenmemesi ve hatta canından çok sevdiği kızına olan ilgisizliği dikkat çekicidir. Aslında gerçek hayattan alınmış bir kesit gibi görünmekle beraber bu bölümün sembolik olması da muhtemeldir. Düz bir anlatımla, annesiz bir hayatın genç kızlığa geçen bir çocuk için çok zor olduğu, hele de onu kıskanan bir üvey anne varsa babanın bile müdahale edemeyeceği durumların yaşanabileceği vurgulanmaktadır. Bu aslında herkesin başına gelebilecek bir hayat öyküsü olarak verilmektedir. Ancak bunun sembolik anlamına baktığımda durumun hiç de bu şekilde olmadığı çocuğa bu masal anlatılırken verilmek istenilen alt anlamların farklı olduğunu söyleyebilirim.

Sembollerin Jung’çu bir perspektiften değerlendirilmesi ile masal biraz daha farklı anlamlar kazanır. Bu masalda pek de fazla vurgulanmamakla beraber dönüm noktası annenin-kraliçenin ölümüdür. Pamuk Prensesi belli bir yaşa kadar büyüten anne, ölerek birden sahneden çekiliyor. Masalın tümüne bakarsak annenin ölme dönemi hakkında da bilgi edinebiliriz. Bu pamuk Prensesin çocukluktan genç kızlığa-ergenlik dönemine geçtiği sırada gerçekleştiği çok açıktır. Burada annenin geleneksel yaşam biçimini temsil ettiği görülür. Pamuk Prensesin bir yol ayrımında olduğu anlatılmak isteniyor masalın bu kısmında. Ya annenin yolundan giden geleneksel bir kız olacaktır ya da bunun alternatifi olarak da üvey anne ile yoluna devam edecektir. Üvey annenin masalın ilerleyen bölümlerinde bir cadı ve içi kötülüklerle dolu bir kadın olduğu vurgulanır. Burada açıkça bir bilinçdışı karakter kullanılmıştır. Aynası ile konuşan, yaşlı bir kadına dönüşebilen ve sihir gücüne sahip bir kötülük canavarı olarak bu figür tam da bilinçdışı bir canavardır. Bu canavar, genç kızın içindeki içgüdüselliğin de ifadesidir. Geleneksel yola karşı çıkan ve kendi yolunda ilerlemek isteyen isyankar bir ergenlik çıkışıdır. Masalda vurgulanan şeylerden birisi üvey annenin sıkça aynası ile güzelliği konusunda girdiği diyalogdur. Bu aslında narsistik bir kişilikle karşı karşıya olduğumuzun açık bir göstergesidir. Diğer bir deyişle bu masalda Pamuk Prensesin, önündeki iki kadın örneğin temsil ettiği bir yaşam biçimini seçmesi gerektiği vurgulanıyor. Anne ve üvey anne ile temsil edilen bu kadınlık rollerinden üvey annenin rolünün seçildiği annenin ölümünden de anlaşılıyor. Bir yanda anne, yani kralın karısı, bir aileye sahip mazbut bir yaşam; diğer yanda ise üvey anne; yani gizil güçleri olan cinselliğin baskın olduğu daha içgüdüsel, bulduğu ile yetinmeyen her şeyin “en”ine sahip olmaya çalışan biraz açgözlü bir karakter. Pamuk Prenses ergenliğin de verdiği bir bilinçsizlikle içindeki üvey anne figürünü yaşamayı tercih eden bir genç kızı temsil ediyor. Babanın rolü ise daha açıktır. Baba burada kültürü veya aklı temsil ediyor. O yaşlarda bir genç kızın asi tavırları karşısında kar etmeyen akıl ve mantık veya kültürel değerler baba rolünde verilmiştir. Baba burada rüyaların beyaz sakallı akıl veren ihtiyarı rolündedir. Yani insanın içinden yükselen sağduyu yüklü içsel sesidir. Yani Pamuk Prensesin sağduyusudur. Bu durumda, Pamuk Prenses geleneksel kadın modelini reddeden ve heveslerinin baskın çıktığı ergen duygular ile daha içgüdüsel yaşamı tercih eden bir roldedir. Oysaki başta temiz, saf ve iyi kalpli olarak vurgulamıştık. Bakalım daha neler olacak.

Pamuk Prensesin ormana götürülüp orada bırakılması yine bir sembolik durumu oluşturur. Orman sembolik olarak tehlikeli, kuralları farklı olan, kurtların kol gezdiği (Kırmızı Başlıklı Kız masalında olduğu gibi) bir yerdir. Bu genç kız için hiç de hoş olmayan bir dünyadır. Yolunu şaşırmışların, suçluların ve toplumla uzlaşamayanların meskenidir orman. Pamuk Prensesin seçebileceği en kötü tercih ormandır. Zaten masalın bu kısmında Pamuk Prensesin ne kadar korku içine düştüğü vurgulanmaktadır. Çıkmaza düşmek ormana düşmekle aynı şeydir. Genç bir kız olarak Pamuk Prensesin bir açmaz yaşadığı açıktır.

Yedi cüceler bu masalın başlıca çözümlenmesi gereken sembolüdür. Yedi rakamı, eskiden bu yana araştırmacıların, özellikle gizembilimle uğraşanların dikkatini çekmiştir. Bu konuda hatırı sayılır bir külliyat olduğu söylenebilir. Yedi rakamı kadınla büyük benzerlik taşıyan aya göre düzenlenmiş ay takviminin temel sayısıdır. 28 günden oluşan ay takviminin çarpanı yedidir. Tanrı dünyayı yedi günde yaratmıştır. Yedi bilge tarihin en eski dönemlerinden bu yana kayda değer bir konumdadır. İnsanın hayatını da yedilere göre bölümlemek mümkündür. Örneğin İskenderiyeli Philoinsanın ilk yedi yılını oluşturan bebeklik döneminin sonunda çocukların gerçek dişlerini çıkarmaya başladıklarını söyler. İkinci yedi yıllık dönemin sonunda ise ergenliğin başladığını, üçüncüsünde gençlerin cinsiyetlerini keşfettiklerini, dördüncüsünün yaşamın en yüksek noktası olduğunu, beşincisinin evlilik dönemi, akıncısının düşünsel olgunluk, yedincisinin akıl yoluyla ruhu yücelttiğini, sekizincisinin zeka ve aklı yücelttiğini, dokuzuncusunun tutkuları yumuşattığı ve onuncusunun ölüme hazırladığını ileri sürer. Yedi rakamı genellikle akılla ilişkilendirilir ve hatta mükemmelliğin rakamı olarak da gösterilir. Yedi rakamı kimi toplumlarda kadın ve erkeğin birlikte oluşturduğu kutsal birliğin temsilcisidir.

Bkz: YEDİLERİN YERİ

Cüceler de masalın hemen her noktasında olumlu karakterler olarak tanımlanmaktadır. Bu figürlerin ormanda yolunu şaşırmış ve ne yapacağını düşünemeyen bir genç kızın sağduyusu olduğunu söyleyebilirim. Özellikle de yedi kişi olmaları bunların Pamuk Prensesin ihtiyaç duyduğu aklı temsil etlikleri söylenebilir. Prensesi içine düştüğü çaresiz durumdan kurtaran onu tercih ettiği veya içine itildiği durumdan kurtaran akıl oldukları gerçektir. Pamuk Prensesin Yedi Cüceler ile karşılaştıktan sonra masalda hamarat bir kimliğe büründüğü abartılarak anlatılmaktadır. Aslında toplumsal olmanın belirtilerinden birisi hamaratlıktı; kendini bekleyen toplumsal yapıya uygun davranmak bu şekilde mümkün olabilmekteydi.

Masalda Prensese, cadının verdiği elma, sembollerin en temel öğelerinden birisini oluşturur. Âdem’le Havva’dan bu yana gerçeküstü öykülerde sıkça kullanılan elma, insanlığın ilk günahla tanışmalarına vesile olan semboldür. Genel olarak meyvelerin kadın cinselliği ve cinsel organlarıyla birleştirildiği ve onların simgeleri olarak kullanıldığı herkes tarafından bilinir. Hatta gündelik yaşamımızda bunu ifade etmeyen de yoktur hani. Kiraz dudaklar gibi. Şeftali, kavun ve karpuz bu sembolizmin doruk noktasıdır. Muzu daha çok erkeklerle ilişkilendirirler. Elma yemek de çoğu zaman cinsel ilişkiye girmek veya onu keşfetmek anlamlarında kullanılmış bir semboldür. Bu noktada, içinden yükselen bilinçdışı kadınlığın bir sonucu olarak Pamuk Prensesin cinselliği keşfettiği ya da en azından kırmızı elma olması sebebiyle de regl olarak kadınlığa ilk adımını attığı söylenebilir. Ama toplumsal bilinçdışında, belki de Âdem ve Havva’nın cennetten bu yüzden kovulması nedeniyle elma cinsel ilişki sembolü olarak kullanılır.

Pamuk Prensesin elmayı yedikten hemen sonra kendinden geçmesi de masal ve mitlerde kullanılan sembollerdendir. Uyumak ile bayılmak erginlenmek, bir durumdan başka bir duruma geçişte yaşanılan bir süreç sembolü olarak kullanılır. Bir olgunlaşma, farkında olma durumuna ulaşılması uyumakla mümkün olur. “Yüz yıl uyuyan prenses” masalı, “yedi uyurları (ashabı kehf miti) gibi örnekler bunun kanıtı olarak gösterilebilirler. Gündelik yaşamda da sıkça başvurduğumuz bir metafordur; hemen bir uykuya dalıp uyuma ve uyandığında bambaşka bir gerçekliğe sahip olmak” isteği, hepimizin içinde zaman zaman belirir. Genellikle de kötü geçen süreci sonlandırmak için kullanırız.

Aşk ve mutluluk, hayal edilen-beyaz atlı prens bu sürecin sonunu tamamlayan figürlerdir. Bir genç kızın toplumsal düşünce içinde hayal edebileceği en üst noktadır. Bir gün bir prens gelecek ve kızın içine düştüğü çaresiz durumdan çekip çıkaracak, görkemli bir düğünle evlenecek ve bir sarayda yaşamaya başlayacak. Toplumsal bilinçdışının bir genç kıza verebileceği en önemli şeydir. Prens söz dinleyen hamarat bir ev hanımı olmaya aday, içindeki çılgın, içgüdüsel, arkaik [Güzel sanatlarda klasik çağ öncesinden kalan.  ] kadın coşkusunu dizginleyen her genç kızın ödülüdür.

Şimdi masalın bütününe dönelim. Her şeyi yerli yerinde olan bir kız yaşarmış. Kız hem güzel, hem akıllı hem de yumuşak kalpliymiş. Bu nedenle de ona Pamuk Prenses adı verilmiş. Herkes bu isimle anmaya başlamış. Ancak biraz büyümeye başladığında bu büyülü masal dünyası biraz karanlık bir hal almaya başlamış. Pamuk Prensesin gördüğü ilgi ve güzelliği başına bela olmaya başlamış ve kafası karışmış. Toplumun ondan beklediği, ahlaki duruş ile içinden gelen karanlık ve arzu dolu kadınlık duygusu onu bir seçim yapma aşamasına getirmiş. Bir an için sağduyusunu yitiren Pamuk Prenses kendisini büyük bir açmaz içinde bulmuş ve dünyaya kapatmış. İçindeki cadının da etkisiyle cinselliğinin farkına varmaya başlayan ve bu yönde bir eğilim gösteren Pamuk Prenses, sağduyusunun ürettiği mükemmel bir akılcı destek ile kendisini bulmaya başlamış. Bu sağduyu sayesinde içindeki arkaik kadın tiplemesinin kışkırtmalarından, ormanın tehlikeli ve ölümcül tehlikelerinden bir Prensle evlenerek kurtulmuş. Onun sayesinde terk etmek zorunda kaldığı “saray”a yeniden dönme başarısını göstermiş.

Masalda anlatılan şey aslında çocuktan uygulaması istenilen şeydir. Anne masalı kızına anlatırken, “bak kızım, sen bir gün büyüyecek ve çok güzel bir genç kız olacaksın. Bu masaldaki gibi, büyümenin verdiği bazı dönüşümler, değişimler seni başka hayatlara zorlayabilir” demektedir. “İçindeki ses seni her zaman doğruya götürmeyebilir. Gençlik heyecanı ile yaşamak istediğin bir şeyler olabilir. Ama bu masalda da gördüğün gibi böyle davranan kızların başına neler geliyor. Ama sonuna kadar bu karanlık güçlere karşı direnirsen, bir gün bütün istediğin olur ve bir prens gelip seni uykudan uyandırıp masalların dünyasına götürür. Toplumdan ve onun istediklerinden kaçma, sağduyunun sesini dinle, annen gibi bir hayat sür ve bu mutlu sonu sen de yaşa.”

Gerçekte, kız çocuklarına anlatılan bütün masallar mutlu sonla biterler. Ama mutlu sona ulaşabilmek için bir sürü, cadılar, cinler, devler ve kurtlar engelinin aşılması gerekir. Bu engeller, kız çocuğunun kaçınması gereken davranışların vurgulandığı, nasihatler içermektedir. Toplumsal ahlak, cinsellik ve aile kavramları kızın bilinçdışına iletilen mesajlardır.

Bu masalda Kırmızı Başlıklı Kız masalından farklı bir yapı vardır, masalı dümdüz, olduğu gibi okumak ve bir şeyler anlamak çıkarmak da mümkündür. Diğer taraftan sembolik alt anlamlar da bulunabilecek bir masaldır. Yani hem bilince hem de bilinçdışına hitap eden bir masal örneğidir.

Sh: 89-101

Alıntı Kaynak: İsmail Gezgin, MASALLARIN ŞİFRESİ, Kırmızı Başlıklı Kız’dan İlk Günah’a… Birinci Baskı. Aralık- 2007 İstanbul

YORUM-Ercan

Yazının başında epeyce bir pamuk ve prenses ismi üzerinde durulmuş, anlamlar çıkarılmış. Ancak masalın orijin karakteri snow white olarak geçiyor, yani prensesin adı Karbeyaz. Her nedense bunu Pamuk Prenses olarak çevirmiş öyle bilmişiz türlü çevirilerde de (film uyarlamalarının metin çevirileri da dahil) bu ismin iddialı ve ilginç oluşu sebebiyle üzerinde ayrıca duruluyor. (kötü kraliçe ne iddialı garip bir isim diyor falan) Aslında ideal sayılan bembeyaz teni sebebiyle verilmiş bir masal karakteri için olabilecek en makul isim olduğu halde, (Karbeyaz) Pamuk Prenses olarak anılması ve bunun birlikte bir isim olarak kullanılması söz konusu prenses zaten isminde yok orjinalinde, o zaten mevcut olan statüsü.
Yine orjinal öyküde kırmızı başlıklı kız öyküsünün orijinalinde kızın kurtulmadığı gibi, bunda da prenses öpücük ile uyandırılamıyor ve her nedense kızı bulan prens ölü bedeni atına alıp sarayına götürüyor. Avcının kırmızı başlıklı kız öyküsüne sonradan eklenen bir sağduyu düzeltmesi ve aynı zamanda öyküyü karanlıktan ve kötü sondan kurtaran bir unsur olması gibi; cücelerin de masala sonradan bu biçimde eklenen bir unsur olduğunu, masalın daha ziyade prensesin içine düştüğü çıkmaz, avcının merhamete gelişi ve ormandaki boş bir klübede saklanan prensesin yeniden kraliçe tarafından bulunup kandırılması ve ölmesi şeklinde oluşturulmuş olduğunu yani orijin öykünün de gene sonunun kötü bittiğini tahmin ediyorum. (Zaten cadı kraliçeyi yakalayıp öldürenler de 7 cüceler sonrasında. )
Eski versiyonda Prensesin ölüsünü bulan prensin, güzelliği nedeniyle Karbeyazın ölüsünü bile sahiplenişi ise epeyce ilginç bir nokta.

 

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s