CİNLERİ YAKMAK VAR MI?

Hzl:  Prof. Dr. Ali Osman ATEŞ

[“Cinleri yakıyorum” diye okuma yapan cincilerin olduğunu duymuşsunuzdur. Bu meselesinin aslı olup olmadığı üzerine yapılan araştırma yazılardan birkaçı sitede yayınlandı.

  İSLÂMA GÖRE CİN ÇARPMASI TEŞHİS VE TEDAVİ USULLERİ

  İSLÂM İNANCINDA CİN

Fakat Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemden gelen hadislerde yakma mevzusunun olmadığı; Kur’ân-ı Kerim’de şeytanın kıyamete kadar mühlet verilenlerden olduğu bildirilmesi hasebiyle, cinlerde melekler gibi mühlet verilmişlerdendir. Melekler ve cinler kıyamete kadar ölmeyecek varlıklardır. Cinlerin çeşitli sebepler ile tahvil olmaları ile ölme vakalarına benzeyen değişimleri yorumlanmasında, yanlışa varan hükümler, medyum/cinci piyasasında “cin yakmak” illüzyonunun giderilmesi için konu irdelendi. “Cin yakma”nın yerine “çıkarma”nın veya psikolojik iknanın doğruya yakın kullanım olacağı tespit edilmiştir.

  İhramcızâde İsmail Hakkı)

 

AKIL HASTALIKLARININ CİNLERLE İLİŞKİSİ

Yahudi ve Hristiyanlarda, delirme vakalarının cinlerden meydana geldiğine dair bir kanaatin mevcut olduğunu, İncillerde Hz. İsa’nın bir mucize olarak cinleri kovmak suretiyle delileri iyileştirdiğinden söz edilir. (Yuhanna, 8/48,49; 10/19-21; 17/19-20; Luka 4/41; 7/28-34; 11/ 14-22; Matta, 4/24; 9/32-34; 11/11-19; 12/22-29; Markos 3/2027; 16/9.)

Birtakım İslâmî rivayetlerde de, bazı delilerin okunmak suretiyle tedavi edildiğinden bahsedilmektedir. Ancak bu rivayetlerin çoğunda, ashabdan bazılarının bu işlemi yaptığı nakledilmektedir. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin bizzat okumak suretiyle cinleri kovup, delileri tedavi ettiğinden söz eden rivayetlerin sayısı çok azdır. Sahih hadis kaynaklarımızda ise, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin böyle bir uygulamasından bahseden rivayete rastlanılamamıştır. Dolayısıyla İslâm’da bu konuya, Hristiyanlık’ta Hz. İsa hakkında yer verildiği oranda bir ağırlık tanınmadığı anlaşılmaktadır. Dârimî’nin İbn Abbâs’tan (radiyallâhü anh) naklettiği bir rivayete göre, bir kadın Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’e çocuğunu getirmiş ve “Bu çocuğumu cin çarpıyor, sabah akşam onun aklını, alıyor ve üzerimize pisliyor” diye şikâyet etmiştir.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem de bu çocuğun göğsünü sıvazlamış ve dua etmiştir. O zaman çocuk derhal kusmuş ve içinden “siyah köpek yavrusu gibi” bir şey çıkarak koşup gitmiştir. [Dârimî, Mukaddime 4, (Sünen,I, 11-12)]

Ancak, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin deli çocuğu iyileştirdiğinden bahseden Dârimî’nin yukardaki rivayeti zayıftır. Rivâyetin senedinde yer alan râvîlerden Ferkad b. Ya’kûb es-Sebhî hadis âlimleri tarafından tenkit edilmiş, sika olmadığı, hafızasının zayıf olduğu, münker rivayetler naklettiği bildirilmiştir. Yine bu râvînin Ahkâm ve Sünnet’te delil olmadığı zikredilmiş, kendisi güvenilir hadisçilerden kabul edilmemiştir. (Zehebî, Mîzânü’l- I’tidal, III, 345-346; I.Hacer,T.Tehzîb,IV,483-484.)

Hadis âlimleri, yukardaki rivâyetin senedinde yer alan Hammâd b. Seleme hakkında da ihtilâf etmişlerdir. Yaşlandığında hafızası bozulduğu için el-Buhârî tarafından kendisinden rivâyetin terkedildiği kaydedilmektedir. ( I. Hacer, T. Tehzîb, II, 12.) Ayrıca Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme çocuğunu getiren kadının ve tedavî edilen çocuğun kimliği de meçhûldür. “Siyah köpek yavrusu gibi bir şey” olup, çocuğun içinden çıkarak koşup giden şey” de müphemdir. Bu araştırmamızın ileri safhalarında da görüleceği üzere, çeşitli milletlerin gelenek ve kültürlerinde yer aldığı gibi, Câhiliye araplarında da “Siyah” rengin uğursuz sayıldığı, cin ve şeytânlara, kötü varlıklara, mahiyeti anlaşılama yan, insan bilgisinin ve idrakinin ulaşamadığı, iradesinin hükmedemediği yerlere bu rengin nisbet edildiği görülmektedir. Nitekim Eski Mısır Dinindeki telakkiye göre, cinler, kara vücutlu insan şeklinde yaratıklar olup, Ra nin düşmanı sayılırlardı.( M.S. Şahin, TDV. Islâm Ans. Cin Maddesi, VIII, 5.) Bu durumun günümüzde de böyle olduğu gözlenmektedir. Dilimizde de, “Kara Şeytan”, “Kara Yılan”, “Kara Dinli”, “Kara Kâfir”, gibi kullanımların mevcut olduğunu görmekteyiz. Halen Astrofizik’te de, ilmin yeni keşfettiği, ancak henüz sırlarına vâkıf olamadığı, yıldız, gezegen, galaksi, ışık vs. her şeyi yutan, yok eden uzay boşluklarına da “Kara Delik” denilmesi ilginçtir. Bu da insan ruhunun, mahiyetini anlayamadığı, sırrına eremediği, kendi denetimi ve bilgisi dışındaki karanlık bölgelerden ve karanlıklardan hoşlanmadığını, siyah rengi sevmediği şeylere nisbet ettiğini göstermektedir. Tarih boyunca İranda, Turan’da, dünyanın çeşitli bölgelerinde kara renk kötülükler ve kötülükleri temsil eden güçler için’ kullanılmıştır. Bu durumun Câhiliye dönemi Arabistan’ında da mevcut olduğunu görmekteyiz. Nitekim Araplarca Karakarganın, siyah köpeğin, siyah renkli akrep ve yılanın uğursuz ve şerli sayıldığını bazı rivayetlerden anlamaktayız.( Krş. Müslim, Südre, 16; E. Dâvud, Salât, 110/702; Tirmizî, Salât, 253/338; I. Mâce, ikâmet, 38/952; 146/1245; Aynî, Umdetü’lKârî, X, 179.)

Müfessirlerden Mücahidin de, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin “…Kırmızı ve siyahlara peygamber olarak gönderildim” ( Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 145.) şeklindeki hadisinde geçen (Siyahlar) lafzını cinler olarak açıklaması konumuz açısından ilginçtir. Hâlbuki bu lafız pek âlâ siyah renkli zenci ırkı olarak anlaşılabilir. Gerçekte de Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme hem beyazlar, hem de zenciler iman etmişlerdir. Dolayısıyla bu ifade İslâm’ın evrensel boyutunu, beyaz ırka ya da sadece Araplara mahsus bir din olmadığım ortaya koyar. Ancak Câhiliye dönemine nisbeten yakın dönemlerde yaşayan Mücâhid ve benzeri âlimler sanıyoruz ki, farkında olmayarak eski kültürün tesiri altında kalarak böyle bir açıklamaya yönelmişlerdir. Ki bu yorum, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin cinlere de peygamber olarak gönderilmiş olması açısından pek isâbetsiz de olmamıştır. Bu yüzden, ed-Dârimî’nin yukardaki rivayetinde “Siyah köpek eniği gibi bir şey” şeklindeki ifâdesiyle de cin kast edilmektedir. Gerek bu ifadede, gerekse kara köpek, karakarga, siyah akrep, siyah yılan hakkındaki yukarıda zikredilen rivayetlerde, Câhiliye döneminin siyah rengi şer ve uğursuz sayan anlayışının tesiri açıkça ortaya çıkmaktadır.

Dârimi, aynı olaydan bahseden bir başka rivâyeti Câbir’den (radiyallâhü anh) nakletmiştir. Bu rivâyet olaya biraz daha açıklık getirmektedir. Buna göre, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemle beraber bir sefere çıktıklarında, bir kadın Resûlullâh’a başvurarak, “Ey Allah’ın Elçisi! Bu oğlumu şeytân her gün üç kere tutuyor” dedi. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem çocuğu aldı ve onu bineğinin ön tarafına kucağına oturttu. Sonra üç kez: “Uzaklaş ey Allah’ın düşmanı, ben Allah’ın Elçisiyim” buyurdu. Sonra da çocuğu kadına verdi. Yolculuğu bitirerek oraya uğradıklarında, o kadın çocuğuyla beraber Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin huzuruna çıktı. Yanında iki tane koç getirmişti. “Yâ Resûlallah! Hediyemi kabul et. Seni hakla gönderen Allah’a yemin olsun ki, daha sonra (çocuğumu tutan şeytân) bir daha geri gelmedi” dedi. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem de “O koyunlardan bir tanesini kabul ediniz” buyurdu. (Dârimî, Sünen, I, 10-11 (Mukaddime 4), Krş. Ahmed b. Hanbel- Müsned, IV, 170-171.)

Görüleceği üzere aynı olaydan daha ayrıntılı olarak bahseden bu nakilde, daha önce kaydedilen rivayetteki “Siyah köpek eniği gibi bir şeyin çocuğun içinden çıkıp, fırlayıp gitmesi” ifadesi yoktur. Üstelik bu olayı anlatan Câbir radiyallâhü anh olayı bizzat görmüştür. Dârimî’nin ilk rivayeti naklettiği İbn Abbâs’ın radiyallâhü anh ise, olaya bizzat şahid olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak Dârimî’nin bu ikinci rivayeti de kanaatimizce sahih değildir. Hadisin isnâdında yer alan râvîlerden Ubeydullah b. Musâ b, Ebiİ-Muhtâr ile İsmâîl b. Abdilmelik hadis âlimleri tarafından tenkid edilmişlerdir. Ubeydullah b. Musâmn müfrit Şiflerden olup, zabtının zayıf olduğu, münker şeyler naklettiği kaydedilmiş, İsmail b. Abdilmelik’in de hafızasının zayıf olduğu, münker rivayetler naklettiği bildirilmiştir. ( Krş. I. Hacer, T. Tehzîb, I, 201; IV, 36-37.) Dârimî’nin, yukarda kaydedil len son rivayetine mutabık olan Ve Ahmed b. Hanbel tarafından Ya’lâ b. Mürre’den nakledilen bu konudaki iki rivayetin de (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 170-171.) bu hususta delil olamayacağı anlaşılmaktadır. Çünkü bunlarda yer alan râvîlerden Abdurrahman b. Abdilaziz el-Ümâmî (v.162) ile Minhâl b. Amr el-Esedî hadis âlimleri tarafından cerhedilmişlerdir .( Zehebî, Mîzânü’l-rtidâl, II, 577; IV, 192; I. Hacer, T. Tehzîb, III, 289; V, 548.)

Konumuzla ilgili olarak İbn Mâce’nin kaydettiği iki rivayet vardır. Bunlardan ilki, Ebû Leylâ el-Ensârî’den radiyallâhü anh nakledilmiştir. Buna göre, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin yanma bir bedevi gelerek, ‘hasta bir erkek kardeşim var’, demiştir. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, ‘kardeşinin hastalığı nedir?’ diye sorunca bedevi de: ‘Kardeşimde bir çeşit delilik var’ dedi. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem de bedeviye, ‘Git, onu bana getir’ buyurmuştur. Bedevi kardeşini getirdikten sonra, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, şifaya kavuşması için Allah’a sığınarak ona Fâtiha, Bakara sûresinin başından dört âyet, ortasından, (وَإِلَهُكُمْ إِلَهٌ وَاحِدٌ ) âyetiyle, Ayetü’l-Kürsî, Bakaranın son üç âyeti, Al-i îmrân sûresinden bir âyet (شَهِدَ اللّهُ أَنَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ وَالْمَلاَئِكَةُ وَأُوْلُواْ الْعِلْمِ قَآئِمَاً بِالْقِسْطِ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ )  A’râf sûresinden (إِنَّ رَبَّكُمُ اللّهُ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضَ فِي سِتَّةِ أَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْشِ يُدَبِّرُ الأَمْرَ مَا مِن شَفِيعٍ إِلاَّ مِن بَعْدِ إِذْنِهِ ذَلِكُمُ اللّهُ رَبُّكُمْ فَاعْبُدُوهُ أَفَلاَ تَذَكَّرُونَ ) âyeti, Mü’minûn sûresinden(وَمَن يَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ لَا بُرْهَانَ لَهُ بِهِ فَإِنَّمَا حِسَابُهُ عِندَ رَبِّهِ إِنَّهُ لَا يُفْلِحُ الْكَافِرُونَ ) âyeti, Cin sûresinden (وَأَنَّهُ تَعَالَى جَدُّ رَبِّنَا مَا اتَّخَذَ صَاحِبَةً وَلَا وَلَدًا ), Saffat suresinin başından on âyet, Haşr”sûresinin sonundan üç âyet, İhlâs ve Muavvizeteyn sûrelerini okudu. Bedevi de şifâya kavuştu ve hiç bir sıkıntısı kalmadı.( Ibn Mâce, Tıb, 46/3549.) Ancak bu rivâyet de sahih değildir. Rivayetin senedinde yer alan râvîlerden Yahya b. Ebî Hayye Ebu Cenâb elKelbî el-Kûfî (v.147) hadis âlimleri tarafından şiddetle tenkid edilmiştir. Yâhya el-Kattân, onda rivayeti helal saymamış, hemen hemen bütün hadis âlimleri onun zayıf bir kimse olduğunu, münker şeyler naklettiğini, tedlîs yaptığını, meşhûr sika kimselerden işitmediği şeyleri işitmişcesine naklettiğini,. metrûk olduğunu kaydetmişlerdir. ( Zehebî, Mîzânü’l-Î’tidal, IV, 371; Ibn Hacer, T.Tehzîb,VI,l 2.9-130.) Hâfızası zayıf ve bu yüzden metrûk bir ravînin, bahsettiği hastalığa bir reçete mahiyetinde okunduğunu ileri sürdüğü bu âyetleri nasıl hatırında tuttuğu doğrusu ilginç bir husustur. Duymadığı şeyleri sika kimselerden duymuş gibi nakleden bu zâtın, bu rivayeti de uydurmuş olabileceği ister istemez hatıra gelmektedir. Bu sebeple bu rivayetin de konumuzla ilgili olarak delil olamayacağı açıktır. Bu rivâyeti yine Ebu Cenâb el-Kelbî vâsıtasıyla kaydeden el-Hâkim’in, “Bu hadis mahfuz ve sahihtir” şeklindeki görüşüne katılmak da mümkün değildir,

İbn Mâce’nin kaydettiği diğer rivayet ise, Osman b. Ebi’l-Âs’tan (radiyallâhü anh) gelmektedir. Buna göre Osman (radiyallâhü anh), Tâif valiliğine tayin edildiği dönemde, namazda kendisine bir hal olmaya başladığım, ne kıldığım bilemez duruma geldiğini, bunun üzerine kalkıp Medine’ye gittiğini, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme durumu arzettiğini nakletmektedir. Rasûlulâh, Osman b. Ebi’l-Âs’tan durumu öğrenince: ‘Anlattığın şey şeytândır, onu bana yaklaştır’ buyurdu. Osman (radiyallâhü anh) da, Nebî (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in yanma vararak diz çöktü. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem mübarek eliyle onun göğsüne vurdu ve ağzının içine tükürdü ve: ‘Çık, ey Allah’ın düşmanı’ buyurdu. Bu işi üç defa tekrarladı. Sonra da ‘Git vazifenle meşgul ol’ buyurdu. Osman (radiyallâhü anh): ‘Hayatıma andolsun ki, ondan sonra şeytânın bana sokulduğunu zannetmiyorum’ dedi.( İbn Mâce, Tıb, 46/3548.) el-Hâkim, bu rivayetin isnâdının sahih olduğunu söylemiştir. Bu durumda bu rivayetin metninin problemli olduğu ortaya çıkıyor. Aynı konuyla ilgili olarak Müslim’in de, Osman b. Ebi’l-As’tan radiyallâhü anh naklettiği bir rivayet vardır ve bunun daha sahih olduğu açıktır. Bu hadise göre, Osman b. Ebil-As radiyallâhü anh, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve selleme: ‘Yâ Rasulallah! Şeytan benimle namazım ve kıraatim arasına perde oldu. Namaz ve kıraatimi karıştırıp, beni onlarda şüpheye düşürüyor’ dedi. Rasülullah (sallallâhü aleyhi ve sellem): ‘Bu, Hınzeb denilen bir şeytândır. Onu hissettiğin zaman, hemen Allah’a sığın ve sol tarafına üç kere tükür’buyurdu. Osman b. Ebi’l-As (radiyallâhü anh): ‘Ben, bu tavsiyeyi yaptım ve Allah o şeytânı benden giderdi’ dedi.( Müslim, Selâm, 68; Krş. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 216.)

Görüleceği üzere daha güvenilir durumda olan Müslim’in naklinde, İbn Mâce’nin rivayetindeki “Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem eliyle onun göğsüne vurdu ve ağzının içine tükererek, ‘Çık ey Allah’ın düşmanı’ dedi. Bu işi üç kere tekrarladı” ifadesi yoktur. Buna göre Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, Osman b. Ebi’l-Âs (radiyallâhü anh)’a sadece Allah’a sığınmasını ye sol tarafına üç defa tükürmesini emretmiştir. Her iki rivayet de aynı olayı anlatmaktadır ve isnadı sahihtir denilmesine rağmen, İbn Mâce’nin rivayetini nakleden râvîlerin zabt yönünden kusurlu oldukları ortaya çıkmaktadır. Çünkü olayı gerçek yönüyle zaptedip nakledememişlerdir. Ayrıca İbn Mâce’nin mezkûr rivayetinde Osman b. Ebi’l-As (radiyallâhü anh), “Ömrüne yemin etmektedir”. Rivayete göre bu olay, kendisinin Tâif valiliği esnasında meydana gelmiştir. Bu da, İslâmın tebliğinin hemen hemen tamamlandığı, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin ömrünün son zamanlarına rastlamaktadır. Çünkü Tâif, Mekke’nin Fethi’nden sonra kuşatılmıştır. İşte Osman b. Ebi’lAs (radiyallâhü anh), böyle bir dönemden bahsetmekte olduğu rivayette “Ömrüne yemin etmektedir”. Halbuki bu bir Câhiliye dönemi alışkanlığıdır (Bkz. Abdürrezzak, Musannaf, VIII, 470; Necîramî, Eymânü’l Arab, s. 31.) ve Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, ashâbını Allah’tan başka şeylere yemin etmekten sakmdırmıştır.( Buhârî, Eymân, 4,5; Müslim, Eymân 1-6; E. Dâvud, Eymân 4/ 3248-3251; Tirmizî, Nüzur ve’l-Eymân 8/1533-1535; Nesâî, Eymân, 4/3762-3766.) Bu açıdan İbn Mâce’nin rivâyeti metin yönünden de problemlidir. Müslim’in rivâyetinin ise, bu olayı daha iyi zabtettiği ortaya çıkmak-tadır. İbn Mâce’nin rivâyetirıde yer alan ve Osman b. Ebi’l-As (radiyallâhü anh)’a aid olduğu zikredilen, “…Bundan sonra şeytânın bana sokulduğunu sanmam” ifadesi de üzerinde durmaya değer problemli bir sözdür. Kur’ân-ı Kerîm’den ve hadislerden her insanın şeytândan bir yoldaşı olduğu ve onu saptırmaya çalıştığı anlaşılmaktadır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, “Yanındaki şeytân: Rabbimiz! Ben onu azdırmadım, fakat kendisi derin bir sapıklıktaydı, der” ( Kâf, 50/27.) buyurulmaktadır. Bazı hadislerde de her insanın beraberinde bir şeytân bulunduğu, buna Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin de dâhil olduğu, ancak O’nun (sallallâhü aleyhi ve sellem.) Allah’ın yardımıyla şeytânın şer ve fitnesinden korunduğu bildirilmektedir. ( Müslim, Münâfıkîn, 69/70; Nesâî, işret, 4/3949; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 257.) Bu durumda, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemden başkasının şeytânın şer ve fitnesinden emniyette olmadığı anlaşılıyor. Çünkü Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, yukarda Kaydedilen hadisten anlaşıldığı üzere, kendisini kıskanan Hz. Âişe ye, “Ne oldu Yâ Âişe, şeytânın mı geldi?” demiştir. ( Müslim, Münâl’ıkîn, 70; Nesâî, işret, 4/3949; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 115.) Bu sebeple Osman b. Ebi’l-Âs radiyallâhü anhın, bundan sonra bir daha şeytânın kendisine sokulmadığına dair sözünü sahih kabul etmek mümkün görünmüyor. Müslim’in bu konudaki rivayeti yukarda kaydedilen görüşümüzü desteklemektedir. Buna göre, Osman b. Ebi’l-Âsin (radiyallâhü anh) şeytândan korunma konusunda bir garantisi yoktur, bunun için de Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem kendisine, “Onu hissettiğin zaman hemen Allah’a sığın” buyurmuştur.( Müslim, Selâm, 69,.) Oşman radiyallâhü anh da, şeytânın vesvesesini hissettiği zaman bu tavsiyeyi yerine getirmiş ve Allah kendisini 6nun şerrinden korumuştur. Sonuç olarak, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin Osmân b. Ebi’l-Âs radiyallâhü anh’tan şeytânı çıkarıp, kovduğuna dair İbn Mâce rivayetinin sahih olmadığı, aynı konuyu anlatan Müslim’in rivayetinin daha güvenilir olduğu anlaşılmaktadır. Bu sebeple yukardan beri kaydedip değerlendirmeye çalıştığımız bu rivayetlere güvenilerek bu konu hakkında kesin bir kanaate varmak doğru olmamalıdır. Ancak durum böyle olduğu halde, Turan Dursun bu konuyu ilmî bir değerlendirmeye tâbi tutmak yerine istismar etmeye yönelmiştir. Turan Dursun bu konuda şunları söylüyor:

“Yine toplumumuzda, özellikle Anadolu’da ‘Cin çıkarmalar’ görülür. Saralı ya da deli cinciye getirilir. Cinci hocamız da başlar hastadan cinleri çıkarmaya. Hastanın karşısında kendince bildiği bir takım duaları okurken; bir yandan da ‘Uhruc, Uhruc, Uhruc…’ der durur. Uhruc, Arapça bir sözcük, ‘Çık’ demek. Hoca, cin taifesine seslenir bu sözle ‘Hadi gel çık bu hastadan. Çık, çık/çık! anlamında, hoca cin çıksın diye hastayı döver de. Kami az, kimi çok… dayak olur ille de! Biliyor musunuz bu tedâvi yöntemi nereden kaynaklanıyor? Açıkça belirteyim: Peygamber ve arkadaşlarından. Yalan’ ve ‘iftira’ diyemezsiniz. İşte kaynağı, hem de İslâm dünyasından en güvenilirlerden… ( T. Dursun, Din Bu, II, 270-271′.) Turan Dursun bu sözlerinden sonra da delil olarak bizim yukarda incelediğimiz ve sahih olmadıklarını ilmî delilleriyle ortaya koymaya çalıştığımız Dârimî ve İbn Mâce’nin Sünenlerinde kaydettikleri rivayetleri sıralıyor. Üstelik gerçek böyle olmadığı halde bunların “İslâm dünyasında en güvenilirlerden” olduğunu iddia ediyor. ‘Yalan ve iftira diyemezsiniz” diyerek, kendisinin bu konuda yalan ve iftiraya başvurmadığını söylüyor. Ancak, ortaya atılmış iftira ve yalanlara itimad ederek bunların aslını araştırmayan, İlmî tetkike tâbi tutmayan, üstelik bunlara ideolojik maksadlarla bir takım görüşler bina eden kimsenin yalan ve iftirayı ilk defa ortaya atandan ne farkı vardır? O da o kimseye suç ortaklığı etmektedir. Bu rivayetlerin güvenilir olmadığı ortadadır ve İslâm dünyasında bunları güvenilir sayacak bir tek ilim adamı da yoktur. Kur’an ve sahih hadislerde ne cin çıkarma vardır, ne de cin çıkarmak için hastaya dayak atma vardır.Bunlar daha önce de belirttiğimiz gibi toplumda yaşayan, ancak kaynağı İslâm değil, aksine Bâbil, Asur, Yahudilik, Hıristiyanlık, Câhiliye dönemi olan uygulamalardır. Hristiyanlık’ta hastadan cin çıkarmak için başvurulan yöntemler çok meşhurdur ve kaynağı İnciller’dir.( Krş. Matta, 4/24; 9/32-34; 12/22-29; Luka, 1/32-34; 4/41; 8/1-3; 11/14-22; Markos 3/20-27; 16/9.) Ortaçağ Batı dünyası, içine şeytân girmiş diye hastaları meydanlarda diri diri yakıyordu. Söz gelimi Fransa’da sadece I. Fransuva (1515-1547) devrinde, yüz binden fazla akıl hastası “içine şeytân girmiştir” diye meydanlarda diri diri yakılmıştı.( A. Songar, Kimlik Bunalımı, 10.2.1994 Türkiye Gazetesi, Sohbet Köşesi.)

İslâm’dan önce, toplumda bu işi meslek edinmiş, bu işten menfaat sağlayan bir takım kimselerin mevcut olduğu İlmî delilleriyle ortadadır.( Müslim, Selâm, 14; Tirmızî, Siyer 9/1557; E. Dâvud, Tıb, 19/ 3896-3897; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 210.) Onun için Turan Dursun’un, “Bu tedavi yöntemi nereden kaynaklanıyor? Açıkça belirteyim: Peygamber ve arkadaşlarından” ifadesi, mesnedsiz, delilsiz bir iddiadır. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem ve arkadaşlarının cin çıkarmak için hastayı dövdüklerine dair bir tek güvenilir rivayet yoktur. Onların cin çıkarmak için, “Uhruc, Uhruc, Uhruc” dediklerinin, cinleri hastadan kovmaya çalıştıklarının da aslı yoktur. Bu konuda Turan Dursun’un delil diye gösterdiği, şeyler Câhiliye dönemi inancı -ve uygulamalarıyla karışmış, İslâm’ın aydınlık ve berrak bakış tarzını yansıtmayan asılsız rivayetlerdir. Ötedenberi bu işi meslek edinmiş, menfaatperest bazı kimseler tarafından yaptıkları işe meşrûiyet kazandırmak için ortaya atılmadıklarını kim garanti edebilir? Bu açıdan, toplumumuzda yer alan cin çıkarma metodlarını Turan Dursun’un iddia ettiği gibi İslâm’a maletmek doğru değildir. Bunlar Anadolu kültüründe, Anadolu İslâmlaşmadan önce de çok yaygın olarak vardı. Burada yaşayan Hristiyan halktan bu konuyla ilgili bazı malzemenin, müslüman halka da geçtiğini, bu malzeme ve uygulamaların olabildiğince İslâmî kimliğe büründürülmeyen çalışıldığını tahmin etmek zor bir husus değildir. (Bayat, Türk Dünyasında Özellikle Anadolu Tıbbî Folklorunda Akıl Hastalıklarının Tedavî Yolları ve Kaynaklan, s. 64-65.) Nitekim S. Süleyman el-Hüseynî’nin Kenzü’l-Havas adlı eserinde yer alan şu ifadeler bu görüşümüzü teyid etmektedir:

“Cin ve şeytânın musallat olduğu bir adamı onların tasallutundan, sataşmalarından kurtarmak istersen, ism-i A’zam’ın hayır hâtemini o musibete uğramış olan adamın alnına yaz. Ve “Yâ Rab! Bu Esma-i şerife hürmetine bu adamı halâs buyur’ diye dua etmekle beraber, azîmet-i şerifeyi oku. Biiznillahi Teâlâ halâs bulur.( el-Hüseynî, Kenzü’l-H avas, I, 40; Krş. I, 60; II, 250, 265.)

S. Süleyman el-Hüseynî’nin İsm-i A’zam hayır hâtemi dediği şekil ya da yazı şudur ve yazının baş ve sonundaki Siyon yıldızı bunun kaynağı hakkında vermektedir: ( Bkz. S. .Süleyman el-Hüseynî, Kenzü’l-Havas, I, 38-39.)

İbnü’l-Hâc et-Tilemsânî ise, yukardaki İsm-i A’zam hâtemi denilen şeklin Hz. Süleyman’ın mührü olduğunu iddia etmektedir. ( Tilemsânî, Şumûsül-Enyâr, s. 106, 114-115.)

Turan Dursun, İslâm âlimlerinden İbn Kayyım el-Cevziyye (v.1350) ile İbn Teymiyye’nin (v.1328) bu konuyla ilgili, fakat kendi çağlarının görüşlerini yansıtan ve hatalı olduğu günümüzde ortaya çıkan fikirlerini de naklediyor. Onların cin çıkarma ile ilgili olarak hastaya dayak atılması lazım geldiğini söylediklerini, cin çıkarma ile ilgili hadisler olduğunu kaydettiklerini naklediyor. Yine onların, sar’a ve benzerî hastalıkların cin ve şeytânlardan ileri gelmediğini söyleyerek, bir takım tıbbî açıklamalar ileri süren doktor ve düşünürlere “câhil ve dinsiz” dediklerini kaydediyor.( T. Dursun, Din Bu, II, 271.) Kaydettiğimiz gibi, dinden olan şeylerle olmayan şeylerin iyi ayırdedilmesi gerektiği açıktır. Karşıdaki insanı dinsizlikle itham etmek için dinden olan hususların net ve kesin bir şekilde ortaya konması gerekir. Bu konuda dinî yön şu olabilir: Cin ve şeytân vardır. Bunların mahiyetleri ne ise ona imân etmek gerekir. Kur’ân ve hadisler, bir takım ruhsal sorunların ve bunlara bağlı maddî rahatsızlıkların giderilmesinde moral açıdan yararlı olabilir. Şifâ Allah’tandır, bu açıdan Kur’ân da mü’minler için bir şifâdır, faydalıdır. Bu tür hastalara okunacak âyet ve duâlar bu yönüyle fayda verebilir. Kaldı ki, günümüzde İngiliz doktorlar, depresyona giren kişilere, ilaç kullanmak yerine şiir okumalarını tavsiye etmektedirler. Bu konuda Bristol Üniversitesi bünyesinde yürütülen bir araştırmada, Wordswörth, Keats veya Browning gibi şairlerin bazı mısralarının, ruhsal sıkıntıları olan kişiler üzerinde ilaçtan daha olumlu etkiler meydana getirdiğinin görüldüğü bildirilmektedir. Bu edebî reçetenin, İngiltere’de her yıl yatıştırıcı ilaçlar için yapılan 117.5 milyon dolardan fazla harcamayı azaltabileceği belirtilmiştir. İngiliz Tıp Birliği başkanı Dr. Alexander Macara, bu araştırmanın eczacılık sanayii hoşlanmasa da, şiirin her türlü ilaçtan daha etkili ve müzik gibi şifa verici olduğunu ortaya koyduğunu kaydetmiştir.( Zaman Gazetesi, 17.2.1994.) Tıp otoriteleri sıradan şiirlerin bile bu konuda hastalara yararlı olduğunu ortaya koyarken, Allah katından gönderilmiş, eşsiz mucize Kur’an’ın bu korkuda inananlara şifa kaynağı olup olmadığını, tartışmanın ne kadar yersiz olduğu ortadadır. (Fazla bilgi için bkz. Çetin, Kur’ân’da Şifâ Kavramı, DEÜ. ilâh. Fak. Der. İzm. 1992, sayı: VII, s. 72-75.) Kısacası, geçmişte bazı İslâm âlimlerinin yaptığı gibi bir takım asılsız ya da zayıf rivayetlere dayanarak, sar’a ve deliliğin cinlerden olduğuna inanmayanları dinsizlikle suçlamak doğru olmâsa gerektir. Bundan 6-7 asır önce, ellerindeki imkân ve zamanın tıb bilgisine, içinde yaşadıkları çağın kültürüne bağlı olarak, delilik ya da sar’a hastalığının cinlerden meydana geldiğini, hastaya dayak atılarak bu cinlerin çıkarılabileceğini ileri süren İbn Kayyım elCevziyye ya da İbn Teymiyye’nin bu konudaki görüşlerini din sanarak, bunları İslâm’a mâletmenin yanlışlığı ortadadır. Turan Dursun bu konuda insaflı davranmamaktadır. Tarihî, sosyal bir takım gelişmeleri gözardı etmekte, çağının telakkisine göre davranan İbn Kayyım ya da İbn Teymiyye’yi ayıplamaktadır. Acaba Turan Dursun, İbn Kayyım ya da İbn Teymiyye’nin devrinde yaşasaydı bu konuda hangi görüşe sahip olurdu, doğrusu insan merak ediyor.

Bu konuda buraya kadar yaptığımız değerlendirmelerden, Resûlullâh’ın bir özelliğini inkâr ettiğimiz sanılmamalıdır. Ancak biz, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin bu yönünün, yani onun delileri iyileştirdiğinin, ya da İslâm’ın, deliliğin cinlerden meydana gelip gelmediği, bir takım ruhsal rahatsızlıkların (deliliğin) okumakla tedavî edilip edilmeyeceği konusundaki görüşünün ne olduğunun gerçek delillere dayanması gerektiği kanaatindeyiz. Günümüzde Tıbbın bu konuda herkesçe bilinen bir tutumu vardır ve şimdiye kadar karşılaştığımız ya da görüşlerine başvurduğumuz tıp otoriteleri, bu konuda1 menfî bir tutum içinde olup, ruhsal sorunları olan hastaların halk kültüründe mevcut olan ve kaynağım dinden aldığı kabul edilen “Okunma Yoluyla Tedâvî” metoduna başvurmalarını tavsiye etmemektedirler. Bazı Tıp otoriteleri, piyasada mevcut *cinci ya da muskacıların kendilerine gelen hastalan muska vs. yollara başvurarak, aslında Psikoterapi’de de kullanılan “Telkin” metoduyla tedavi etmeye çalıştıklarını, bunun, geçici bir iyileşme sağlasa bile kesin bir tedavî yerine geçmesinin mümkün olmadığını, çünkü Psikoterapi’de hastanın iyileşmesi için sadece telkin metoduna değil, ilaç vs. gibi diğer tıbbî metodlara da başvurulduğunu dile getirmektedirler. Kısacası, günümüzde bu konuda Din ile Tıp barışık görünmemektedir. Bu durum ise, toplumda zaman zaman yanlış uygulamalara yol açmaktadır. Gerek Tıp sahasında, gerekse Din sahasında halkımızın yanlış bilgi sahibi olması, acıklı sonuçlara yol açmakta, hastalar tedâvîde geç kalarak mağdur olmaktadırlar. Tıbbî tedaviye ihtiyacı olan hastalarımız yanlış kapılarda dolaşmakta, ameliyat ve âcil müdahale gerektiren durumlarda bile sanki Dindenmiş gibi bir takım hurafelerin peşinde koşmakta, muskacı ve üfürükçü denilen, ne tıbbî açıdan ne de dinî açıdan yeterli bilgisi olmayan bir takım kimselerden medet beklemektedirler. Bu durum, gerçek bir dinî bilgiye sahip olmayan fakat dindar olan, ekonomik açıdan dar gelir düzeyinde olan kırsal kesimlerimizde, ya da şehirlerimizin dinî bilgiden yoksun bazı kesimlerinde çokça görülmektedir. Kırsal kesimde, yaşayan halkımız tabib yerine, daha kolay ve masrafsız görülen üfürükçüye giderken, şehirlerimizde gelir düzeyi yüksek, tıp kültürü yerinde, fakat dini bilgisi zayıf olanlarımız da bir takım ailevî ve kişisel sorunları için, sihir büyü yaptırarak problemi kolayca çözmek gayesiyle üfürükçülere başvurmaktadırlar. Bu bir toplum gerçeği olup, Tıp otoritelerinin böyle uygulamaları kabul etmemesi, böyle bir tedavî yöntemi yoktur görüşüne sarılması, ya da dinî otoritelerin üfürük-müska işlerinin İslâm’da mevcut bulunmadığını, sihir/büyü vs. yapmanın haram olduğunu belirtmesi yeterli olmamakta, bu konuda toplum gerçeğini değiştirmemektedir. Cesaretle söylemek gerekirse, halkımızın başvurduğu bu yol, yani sihir/büyü/ilâç yaptırmak, ya da bilgisiz, istismarcı bazı kimselere muska yazdırmak veya okunmak suretiyle tedavi olmaya, bir takım ruhsal sorunlardan kurtulmaya çalışmak bir ihtiyaçtan kaynaklanan toplumsal bir hadisedir. Dinimizin bu konudaki gerçek görüşünün açık ve kesin bir şekilde gerçek delilleriyle ortaya konulmaması ya da bu görüşün halkımıza iyi öğretilmemesi, memleketimizde tıp otoritelerinin ve tıbbî uygulamaların kişinin ruhsal yapısını göz ardı edercesine, insanı sadece bedenden ibaret sayar bir tutuma bürünerek, iğne-ilaç-ameliyat üçgeninde takılıp kalması, hastaların ruhsal ihtiyaçlarına, manevî-iç dünyalarına yönelmemesi, bedenin tedavisinde moral değerlerden yararlanma, stres, ruhsal baskı ve gerilimlerden kurtulmada bu değerlerden yardım sağlama yollarına başvurmaması bu sahada bir boşluk meydana getirmiştir. Ne yazık ki, Tıbbın doldurmadığı bu boşluğu üfürükçüler ve bilgisiz muskacılar doldurmaktadır. Amerika ve Avrupa ülkelerinde her hastahanede bir papaz, râhib ve rahibe, hastaların ve hasta yakınlarının dua edip, Tanrı’dan yardım isteyecekleri, ibadet edip rahatlayacakları bir kilise mevcutken, memleketimizde Tıp Fakültelerinde bile ölümcül hasta sahiplerinin, can pazarına düşmüş hastalarımızın Allah’a yalvarıp, yardım isteyecekleri, stres ve gerilimlerden kurtulup rahatlayacakları küçücük birer mescid bile yoktur. Hastahanelerimizde, hastalara ve hasta yakınlarına gerekli telkinlerde bulunup, ruhsal gerilimlerden kurtulmalarını sağlayacak yüksek kültür ve bilgi seviyesine ulaşmış din adamlarımız zaten yoktur. İnsanımız bu konuda bir mahrumiyet ve ihtiyaç içerisindedir. Halbuki bu durum, halkımızın bu tedavi kurumlarına daha fazla bağlanmasına, güvenmesine sebep olacağı gibi, maddî açıdan daha fazla yardım yapılmasına da vesile olabilir. Ayrıca hastahanelerimiz ruh ve bedeni birlikte mütalaa ederek, ameliyat, iğne-ilaç, ağrı, sancı, ızdırap yeri gibi katı ve yavan algılanmaktan çıkarak, şefkat ve merhametin coştuğu, sevinç ve acıların paylaşıldığı, insanımızın ruhsal yönden de güçlendirildiği, zorluklara karşı direncinin artırıldığı, sabrın öğretildiği kurumlanınız olabilir. Bu açıdan tıp otoritelerimiz ve sağlık kurumlanınız tek taraflı tedaviyi ön plana çıkarıcı bu katı tutumdan vazgeçmeli, Avrupa ve Amerika gibi ülkelerdeki uygulamaları benimseyerek, tedavide ruhsal değerlerden de yararlanmalıdır. Çünkü insan bir bütündür ve bu bütün ruh ve bedenden meydana gelir.

Artık günümüzde birçok bedeni rahatsızlığın (Psikosomatik hastalıklar) ruhsal sorunlardan, stres ve gerilimden meydana geldiği bilinmekte ve dünyanın tıp otoritelerince kabul edilmektedir. Kanser, şeker, ülser vb. rahatsızlıklar bu konuda en belirgin örneklerdir. Artık bu durumu, halkımızın en az  tıp bilgisine sahip bir ferdi bile öğrenmiştir. Çünkü haberleşmenin son derece yaygınlaştığı, TV. kanallarının arttığı, her eve televizyonun girdiği bir devirde yaşıyoruz. Bu sebeple Din ve Tıp bu konuda barışık bir konuma girerek, halkımızın bu ihtiyacına cevap vermelidir. Bu boşluk doldurulmalı, halkımız çoğu Bâbil, Asur devrinden kalma bir takım malzemeyle faaliyet gösteren üfürükçü ve büyücülerin kapısından ve çağdışı hurafelerden medet beklemekten kurtarılmalıdır. Din ve Tıbbın bu konuda barışabilmesi için gerek Tıp ilminin verilerinin, gerekse Dinin bu konudaki görüşünün gerçek yönüyle ortaya konması gerektiği açıktır. Tıp ve Din bu konuda birbirinden ayrılamaz, bunlar birbirini tamamlayıcı bir bütündür. Tıpsız din olmadığı gibi, dinsiz tıp da olamaz. Tıbbın bu konudaki tutumu bizim sahamızın ve yetkimizin dışındadır. Biz sadece sosyolojik ve psikolojik bir ihtiyacı, bir problemi ortaya koymaya çalıştık. Burada bize düşen, dinimizin bu konudaki görüşünü ortaya koymaya çalışmak, bunu yaparken de sahih delillere dayanmaktır. Bu sebeple Tıp, herşeye materyalist açıdan bakmayı bırakırken, din de bu konuda gerçek verilerini ortaya koymalıdır. Halkımız da bütün hastalıkların okunmakla ya da muska yazdırmakla iyi olacağı, tıbbî tedaviye gerek olmadığı düşüncesinden vazgeçirilmelidir. Muskacı ve üfürükçüler, ya da el altından ruhsal sorunları olan hastalan okuyan kimseler, akıl hastalıklarının cinlerden meydana geldiğini söylemekten yaz geçmelidir. Tabiblerimiz de, ruhsal sorunları olan hastaların mutlaka ilaç ya da diğer fizikî m’etodlarla tedavi edilebileceği kanaatini sorgulamalıdır. Halkımız, çevresinde “okunma-telkin” yoluyla tedavi olup iyileştiğini, bayılmalardan, krizlerden kurtulduğunu, fakat tıbbî yöntemlerden çare bulamadığım söyleyen kimselerle sık sık karşılaşmaktadır. Bunları yok farzetmenin sonucu değiştirmeyeceği ortadadır; İlim bunları ele almalı, incelemeli, aslını ortaya çıkarmalıdır. Bunlar gerçekse, bir takım insanların hiçbir tıbbî tedaviye başvurmaksızın, sadece bazı kimselere okunmakla nasıl iyileşebildiklerini, bu sıkıntılardan kurtulabildiklerini araştırmalıdır.

Kaynaklarımızda ashâbdan bazılarının akıl hastalarını iyileştirdiklerine dair bir takım rivayetler mevcuttur. Bunlar incelendiği zaman, ashâbdan “rukye” yaparak delileri tedavi eden kimselerin bu işi müslüman olmadan önce de yaptıkları anlaşılmaktadır.( Krş. Müslim, Selâm, 14.) Nitekim Tirmizî ve Ahmed b. Hanbel’in kaydettikleri bir rivayet böyle bir durumu ortaya koymaktadır:

“Âbi’l-Lahm’in kölesi Umeyr’den radiyallâhü anh: ‘Efendilerimle beraber Hayber gazasında bulundum. Rasûlullah’la konuşarak, benim köle olduğumu söylediler… Sonra Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’e bir muska gösterdim. O muska ile akıl hastalarım afsunlardım. Onun bazı kısımlarını atıp, bazı kısımlarını muhafaza etmemi emretti.”( Tirmizî, Siyer 9/1557; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 210.)

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin, Umeyr’in radiyallâhü anh muskasından çıkanp atmasını istediği şeylerin şirk kokan unsurlar olduğu açıktır. Ayrıca rukye uygulamasının ilk defa Resûlullâh tarafından ortaya konmadığı, bu işin bir meslek halinde daha önceleri de mevcut olduğu yukardaki rivayetten anlaşılmaktadır. Bu durumda, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’in ashabdan daha önceleri de bu işi yapan yetenekli kimseleri denetledikten sonra onların bu konudaki faaliyetlerine izin verdiği ortaya çıkmaktadır. Peygamberiniz zamanında bir meslek durumunda olan “Rukye”nin, bugünkü Psikiyatri ve Psikoterapi’ye benzediği tahmin edilmektedir. Aşağıda kaydedilen rivayetten de anlaşılacağı gibi, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem bu meslek adamlarının ücret almalarına dâ karşı çıkmamış, hekimliği teşvik etmek istemişti:

“Ilaka b. Sıhar es-Selîtî’den. Kendisi Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’e gelerek müslüman oldu ve Rasûlullah’ın yanından geri dönerken bir kavme uğradı. Onların yanında demire bağlanmış bir deli vardı. Delinin ailesi kendisine: ‘Bize bildirildiğine göre, senin sohbetinde bulunduğun şu zât hayır getirmiş, senin yanında bu deliyi tedavi edecek bir şey var mı?’ diye sordu. Ilaka da deliye Fâtiha ile efsun yaptı, o da iyileşti. Bunun üzerine kendisine yüz koyun verdiler. Ilaka, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’e gelerek yaptığı efsunu haber verdi. Rasûlullah: ‘Bundan başka birşey söyledin mi?’ diye sordu. Ilaka da: ‘Hayır’ diye cevap verdi. Bunun üzerine Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem: ‘Onların sana verdiğini al. Allah’a’ yemin olsun ki, bâtıl efsun karşılığında aldığına yiyen nice insanlar var, andolsun ki sen hak olan bir efsun karşılığında aldığını yiyorsun” buyurdu.( E. Dâvud, Tıb, 19/3896.)

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’in yukardaki hadisteki “…Bâtıl efsun karşılığında aldığını yiyen nice insanlar var” sözü, o dönemde bu işin bir meslek olduğunu, müslümanların dışında da bu işle geçinen bir takım yetenekli kimselerin mevcut olduğunu göstermektedir. Nitekim bir başka hadiste Abdullah b. Mes’ûd’un hanımının bir yahudiye rukye yaptırdığı nakledilmektedir.( E. Dâvud, Tıb, 17/3883; Krş. I. Mâce, Tıb, 39/3530; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 381.) Ebû Davud’un bu konudaki diğer rivayetinde, Ilaka’nın radiyallâhü anh deliyi üç gün sabah-akşam, Fâtiha okuyarak efsunladığı, her üfleyişinde delinin bağdan çözülür gibi olduğu nakledilmektedir.( E. Dâvud, Tıb, 19/3897.) Günümüzde de, . biyo enerji yoluyla birtakım hastalıkları ilaçsız-ameliyatsiz tedavi ettiğini ileri süren gayr-ı müslim doktorların veya el ya da herhangi bir araçla hastaya bir müdahalede bulunmadan, akrebin zehirini vücuda dağılmadan, soktuğu yerden dışarı çıkartan bazı müslüman kimselerin varlığı basın ve televizyondan öğrenilmektedir.

Bu durumda o dönemdeki rukye uygulamasının mahiyetini iyi anlamak gerekmektedir. Bazı hadislerden, rukyenin bünyesinde hem duayı, hem de tıbbî tedavi yöntemlerini taşıdığı anlaşılmaktadır. Çünkü ashâbın her birinin rukye yapamadığı, bu işi ötedenberi bu sahada uzmanlaşmış kimselerin yaptığı ortaya çıkmaktadır. Yılan ve akrep sokması olaylarında ashâbın uyguladığı rukyenin böyle olduğu açıktır.( Bkz. Buhârî, Meğazî 41; Tıb, 55; Müslim, Selâm 61-63; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 271; Dârimî, Sünen, I, 32 (Mukaddime, 11).) İnsana zarar verebilecek her hastalığın, ya da zararlı bir hayvanın tesirini ortadan kaldırmak için yapılan okuyup-üfleme, el sürme veya yazı yazıp üstüne asma türünden yapılan işleme “Rukye” denilmektedir. Türkçemizde buna efsun veya nüsha (muska) adı verilmektedir. Bu açıdan dua maksadıyla okunan âyetler de bir çeşit rukyedir. Ashâbın rukyeden anladığı da tılsım değil, duâdır. Bu sebeple bazı ruhsal rahatsızlıklara yapılan rukyelerin moral değeri unutulmamalıdır. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin izin verdiği rukye ve dualar, hastayı ruhsal açıdan dengeye getirici, rahatlatıcı, stres ve gerilimden uzaklaştırarak tedavi edici bir rol oynamış olmalıdır. Ayrıca, İslâm’ın izin verdiği rukyelerin şirk özelliği taşımadığı, şifayı Allah’tan beklemeyi telkin edip, hastaya ümit aşıladığı unutulmamalıdır. Çünkü şifâyı veren Allah’tır. O, dilerse kullarına şifa verir. Günümüzde Ruh Hekimliğinin sahasına giren akıl hastalıklarının cinlerin müdahalesiyle çıktığına ve bunların hepsinin okunmak suretiyle tedavi edilebileceğine inanmak doğru olmasa gerektir. Öyle olsaydı tarih boyunca tüm ruh hastalıkları okumak ya da muska yazdırmak suretiyle tedavi edilirdi. Halbuki İslâm’ın Hukûk sahasında delilerle ilgili olarak getirdiği birtakım hükümler mevcuttur. Bunlarda delilerin cezâi sorumluluktan muaf tutuldukları anlatılmaktadır.( Buhârî, Hudûd, 22; Talâk 11; Müslim, Hudûd 22; E. Dâvud, Hudûd,16,24; Nesâî, Talâk,21; I. Mâce, Talâk 15; Muvatta, Ukûl, 3.) Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem de delilikten Allah’a sığınmıştır.( E. Dâvud, Salât, 367/1554; Nesâî, Istiâze 36, 48; Ahmed b. Hanbel, Müsned II, 89; III, 192.) Diğer bir hadislerinde de delilerin mescidlerden uzak tutulmasını istemişlerdir.( I. Mâce, Mesâcid, 5.) Rukyelerle veya diğer metodlarla delilerin kesin olarak tedavisi mümkün olabilseydi, delilerle ilgili olarak yukarda kaydedilen hadislerde yer alan hususlar söz konusu olmazdı. Ayrıca önemli bir husus da şudur ki, gerek Câhiliye dönemi Araplarında, gerekse Yahudi ve Hristiyanlarda bir çok akıl hastalığının cinlerden kaynaklandığına dair bir inanç mevcuttur. Bu kanaat halkımız arasında da yaşamaktadır. Ancak bu tür rahatsızlıklara cinlerin sebep olduğuna dair elimizde ne tıbbî ne de dinî açıdan güvenilir deliller yoktur. Yukarıda da arzedildiği gibi, deliliğe cinlerin sebep olduğundan, ya da onların kovulmasıyla delinin iyileştiğinden bahseden sahih hadise rastlanılamamıştır. Dârimî’nin konumuzla ilgili olarak kaydedilen mezkûr rivayetleri ise sahih değildir.( Bkz. Dârimî, Sünen, 1,10-11 (Mukaddime 4).) Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin, delilere rukye yapılmasına izin verdiğinden bahseden diğer rivayetlerde ise, cinlerin kovulmasından, hastadan cin çıkarılmasından ya da deliliğe cinlerin sebep olduğundan bahsedilmemektedir. Bu hadislerde bahsedilen rukye, bünyesinde tıbbî tedaviyi de bulundurmuş olmalıdır. Delilere yapılan rukyeden bahseden hadislerden, bu rukyenin bir duadan ibâret olduğu anlaşılmaktadır. Bu açıdan eldfe mevcut sahih hadis kaynaklarında hu konuda ciddî bir bilgi olmadığı halde, bazı zayıf rivayetlere dayanarak akıl hastalıklarına cinlerin sebep olduğunu söylemek doğru olmamalıdır. Câhiliye döneminin, Yahudi ve Hristiyanların, kısacası önceki kültürlerin bu konudaki inanç ve kanaatlerinin, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem dönemi ve sonrası bazı müslümanlara da etki ettiği, bu tesirin bazı uydurma ya da zayıf rivayetlere de yansıdığı gözden, uzak tutulmamalıdır. (Bkz. Bayat, a.g.m., s. 59-65.) Cin, bir defa gaybî ve mübhem bir varlıktır. Bu durumda, onlar hakkında Kur’ân ve Sünnetin bildirdiklerinin dışında şimdilik başka bir bilgi kaynağımız mevcut değildir. Kur’ân ve sahih hadislerde ise, onların deliliğe sebep oldukları, akıl hastalıklarında rol oynadıkları açık ve kesin bir şekilde bildirilmemiştir. Vaktiyle anlaşılan, aletsiz, olarak gözle görülemeyen fakat günümüzde tesirleri, faydalı ve zararlı yönleri bilinen X, Röntgen, ultraviyole ışınları, kızıl ve mor ötesi ışınlar, kozmik ışınlar, lazer, zararlı ve tahrip edici şualar ve benzerleri de, gözle görülmeyen şeyleri kasdetmesi açısmdarr bu “Cin” lafzının kapsamında ifade edilmiş olmalıdır. Çünkü insanoğlu, tarihi boyunca karşılaştığı bir takım hastalıkları, bunların mahiyetini ve sebebini bilemeyince, bu anlamda bilerek veya bilmeyerek cinlere ve şeytânlara maletmiştir. Belki de o dönemlerde herhangi bir sebeple zararlı ışınlara maruz kaldığı Niçin organları tahrib olan, felce maruz kalan kimselerin bu durumunu yine cinlerden ve şeytânlardan bilmiş, bu kimselerin cinler ya da şeytânlar tarafından “çarpıldığını” ileri sürmüşlerdir. Kısacası insanoğlu, tarihi boyunca mahiyetini bilemediği, hakkında kesin bilgi sahibi olamadığı şeylere “Cin” demiştir. Günümüzde artık ilim âlemince sebebi bilinen bir takım rahatsızlıkları da vaktiyle cinlere ve şeytânlara maletmişlerdir. Bu durumun bilhassa Ortaçağ Avrupasında böyle olduğunu ilim adamları haber vermektedirler. Geçmişte, cinlerin, şeytânların sebep olduğu söylenilen bir takım rahatsızlıklar, günümüzde ilaçla tedavi edilebilmektedir. Yine bazı ruhsal rahatsızlık-ların musiki yolu ile tedavi edilebildiğini, Ruh hekimlerinin musikiye de yer verdiğini görmekteyiz. .( Bu konuda bkz. 0. Şevki Uludağ, Beşbuçuk Asırlık Türk Tababeti Tarihi, s. 136-143; M. Sâdık riğitbaş, Musiki ile Tedâvî; s. 248 vd., Ayhan Songar, Pisikiyatri, s. 2-3; Ruhi Kalender, Ruh Hastalıkları Tedâvîsinde Musiki, AÜÎFD. sayı: XXI, s. 271-281.) Geçmişte akıl hastaları, Avrupa’da “İçine şeytân girmiştir” diye meydanlarda diri diri yakılırken, müslümanlar bunları hasta kabul edip, musiki vs. yollarla tedavi etmeye çalışıyorlardı. Edirne ve İstanbul’da inşa edilen Bîmarhâne’lerde akıl hastaları zamanına göre en modern metodlarla tedavi edilip, av etleri ile beslenerek, musiki ile ruhları dinlendiriliyordu.

(Songar, “Türkler ve Ruh Hekimliği”, Türk Dünyası Araştırmaları, Ağustos 1979, s. 42-44; “Kimlik Bunalımı”, Türkiye Gazetesi, Sohbet Köşesi, 10.2.1994.)

 Akıl hastalarının tedavisinde kullanılan bestelerin makamlarının, ritimlerinin geçmişte tekkelerimizde söylenilen ilâhî ve zikirlerin makamlarını çağrıştırması çok ilginçtir ve burada Kur’ân-ı Kerîmin bir âyetin hatırlamamak mümkün değildir:

 “Onlar ki Allah’a inanmışlardır ve kalbleri Allah’ı anmakla yatışır, iyi bilin ki, kalbler ancak Allah’ı zikretmekle sükûn bulur.”(Ra’d, 13/28.) Demek ki, ruhsal rahatsızlıklarda musikinin tedavi edici bir rolü vardır. İlaçların, dinlenmenin, iyi beslenmenin, şiir okumanın, stres ve baskılardan kurtulmanın, maddi sıkıntıların giderilmesinin iyileştirici bir rolü vardır. Bu açıdan bütün ruhsal rahatsızlıkları, sebebini araştırmadan cin ve şeytândan oluyor diye hükme bağlamak, zannediyorum ki, mikropların, X, röntgen vs. ışınların bilinmediği çağların çaresizliğine yapışmaktır. Musikînin, ilacın, nasıl iyileştirici fonksiyonu varsa, duânın, Kur’ân okumanın, Allah’a sığınmanın da bir insan için iyileştirici, moral verici bir rolünün olduğu muhakkakdır. Bu konuda Hamdi Yazır’ın “Cin Çarpması” halikındaki görüşlerine katılmamak mümkün değildir:

“…Bunlar, insanlık tarihi boyunca aslına vâkıf olunamamış, gizli sebeplerden meydana gelen bir takım hastalıklar olduğu için cin ve şeytânlara nisbet edilerek, ‘Cin tutmuş, şeytân çarpmış’ denilegelmiştir. Bu tür hastalıkların cin ve şeytâna nisbet edilmesi hakikat mi? mecâz mı? meselesi münakaşa konusu olmuştur…”( Yazır, Hak Dini, II, 957.)

Bazı kimseler, Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan ribâ hakkındaki âyeti delil göstererek, şeytân ya da cin çarpmasının gerçek olduğunu ileri sürmüşlerdir, İlgili âyette Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

“Fâiz yiyen kimseler ancak şeytânın dokunup çarptığı kimselerin kalktığı gilbi kalkarlar. Bu onlann: ‘alış-veriş de fâiz gibidir’ demelerinden ötürüdür. Oysa Allah, alış-verişi helâl, faizi haram kılmıştır…” (Bakara, 2/275.)

Günümüzde Yeryüzünde faiz yiyen, tefecilik yaparak insanları sömüren bir yığın kimse mevcuttur. Böyle kimseler bizden önce de mevcut bulunmaktaydı. Ancak bunların cin ya da şeytân çarpması gibi bir rahatsızlıkları söz konusu olmadığı gibi, sar’a, akıl hastalığı gibi rahatsızlıkları bulunan kimselerin de fâiz ile meşgul olmadıkları, nzıklarını başka mesleklerden temin ettikleri görülmektedir. Halbuki âyette, faiz muamelelerini alış-veriş gibi kabul eden kimselerin, bu fiillerine bir karşılık olmak üzere, şeytân çarpan kimse gibi kalkacaklarına işaret edilmektedir. Halbuki bazı kimseler, fâiz yedikleri, riba muameleleri yaptıkları halde, âyette bahsedilen durumla karşılaşmamaktadırlar; O zaman bu durumun dünyada değil, Ahiret’te söz konusu olacağı ortaya çıkmaktadır. Kısacası âyetten, faiz yiyen kimselerin Kıyamet Gününde, şeytân çarpan kimse nasıl kalkarsa öyle haşredilecekleri anlaşılmaktadır. Nitekim ilk devir müfessirlerinden de bu şekilde nakledilmiştir.( Taberî, Câmiu’l-Beyân, III, 102; Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb, VII, 89; Krş. M. el-Gazâlî, es-Sünnetü’n-Neveviyye Beyne Ehii’l-Fıkh ve’l-Hadîs, s. 95.) Diyânet işleri Başkanlığı tarafından hazırlattırılarak, yayımlanan Kur’ân-ı Kerim mealinde de ilgili âyete bu doğrultuda mana verilmiştir:

“Faiz yiyenler Mahşer’de ancak şeytânın çarptığı kimselerin kalktığı gibi kalkarlar…( Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlamı, Haz: H. Atay-Y.Kutluay, (D.Iş.Başk.) s. 46.)

Bu durumda da bu âyet, akıl hastalıklarının cin ya da şeytân çarpmasından kaynaklandığına dair bir delil olmamalıdır. aralarında Şafiîlerden Kaffal’ın da bulunduğu bazı İslâm âlimleri, cin ve şeytânların insanları çarpmaya kudretlerinin olmadığı, sar’a, çarpılma (felç) ve benzeri hastalıkların onlardan değil, Cenab-ı Hakkın bu konuda koymuş olduğu tabii kanunlar gereği meydana geldiği görüşündedirler.( el-Ferrâ, el-Mu’temed, s. 174; Râzî, Mefâtîh VII, 89; Cebecî, CinŞeytân, s. 111.) F. Râzî de, cin ve şeytânların insandan çarpmaya, akıllarını gidermeye kudretlerinin olmadığını kaydetmiş ve onlarda bu güç olsaydı, şiddetli düşmanı oldukları insan neslinin çoğunu, kendilerine aşırı düşman oldukları âlimleri, faziletli kimseleri, zâhidleri çarpıp delirtmeleri gerekirdi. Halbuki onların bu konuda herhangi bir güçleri yoktur. Kur’ân’ın bildirdiğine göre şeytân da ‘Benim sizin üzerinizde herhangi bir gücüm yoktu’ diye itirafta bulunmuştur, (İbrahim, 14/22.) demektedir.( Râzî, Mefâtîh, XIV, 54.) Bu durumda, cinlerin insanları çarpıp delirteceğine dair kanaat, önceki kültürlerden geçmiş olmalıdır. Hristiyanların bu konudaki inançları ve uygulamaları ilim adamları tarafından dile getirilmektedir. Câhiliye döneminde de bu tür inançların halk arasında yaygın olduğu bazı rivâyetlerden anlaşılmaktadır. Nitekim İslâm geldiği sıralarda, insanları cinlerin çarpacağına, yeni doğmuş çocuklara zarar vereceğine dair halk arasında yaşayan ve Câhiliye döneminden kaldığı anlaşılan bir inanç olduğunu, bu dönemde halkın yeni doğmuş bir çocuğu cinlerin çarpmasından korumak için yastığının altına ustura koyduklannı görmekteyiz. Böyle bir olayla karşılaşan Hz. Âişe radiyallâhü anha usturayı atmış ve oradakileri bu davranıştan menederek, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin bu tür bâtıl şeylerden hoşlanmadığım bildirmişti.( Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, II, 314-315, no: 410/912.) Yine, müşrikler Hz.Peygamber’e “delidir” diye iftira ettikleri zaman, bunu duyan Ezd kabilesinden Dımâd adlı bir. zâtın Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’e gelerek, “Ben, cin çarpmasına nefes ederim” diyerek, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’e de “Nefes etme” teklifinde bulunduğunu, ancak Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemle konuştuktan sonra O’nu (sallallâhü aleyhi ve sellem) deli zanneden Dımâd’ın müslüman olduğunu bilmekteyiz.( Müslim, Cum’a, 46/868; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 302.)

Ayrıca Eski Mısır halkının, cinlerin delilik ve sar’a gibi hastalıklara sebep olduklarına dair inançları konumuz açısından ilginç bir husustur. Asurlular’ın ise, cinlerin zararından çocukları korumak için boyunlarına afsunlu tabletlerden muskalar astıkları kaydedilmektedir. Çin’de ise, birçok zihnî ve bedenî hastalıklar cinlerden bilinir ve Taoist rahipler cinlerin kötü etkilerinden korunmak için muskalar, tılsımlar, afsunlar, tütsüler, okuma ve üflemeler ve bazı talimatlarla tedbirler almaktaydılar.( M. S. Şahin, TDV. Is. Ans: Cin Mad. VII, 5-6.) Bu konuda daha fazla söz söylemek şimdilik gücümüzün ve ilmimizin dışındadır. Ancak bu husustaki birçok problemin sahanın uzmanı olan Tıpçılar ile İlâhiyatçılar tarafından elele çözüleceğine inanmaktayız.

Sh: 176-204

 BULAŞICI HASTALIKLAR VE CİNLER

Cin kelimesi, örtmek gizlemek anlamına gelen جن) ) kökünden türemiştir ve gözle görülmeyen varlıklara bu ad verilmiştir. Melekler, cinler, kabirde bulunan cenâzeler, ev yılanları bu ad altında zikredilmiştir.( ibn Manzûr, Lisânü’I-Arab, XIII, 92-101.) Henüz doğmamış çocuğa da, anne rahminde gizli olduğu için aynı kökten “Cenîn” denilmektedir. Mikro dünyayı bilgimizin sahasına sokan mikroskobun henüz keşfedilmediği, mikropların varlığının ilim dünyası tarafından tanınmadığı bir dönemde, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem tarafından onların varlığına işâret edilip tesirlerinden bahsedildiğini bazı hadislerden anlıyoruz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem‘den nakledilen bu hadislerde kullanılan “Cin/Şeytan” kelimesiyle mikroplar kasdedilmektedir: “Câbir’den radiyallâhü anh. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ‘Kapları döndürün, Kırbaların ağızlarını bağlayın. Kapıyı kilitleyin. Kandili söndürün. Çünkü şeytân hiçbir kırba bağını çözemez. Hiçbir kapıyı açamaz ve hiçbir kap kacak ağzını açamaz’. ( Müslim, Eşribc 96; E. Dâvud, Eşribe 22; Tirmizî, Et’ıme 15; Ahmed b. Hanbel, Müsned, İÜ, 301, 306, 319, 386; I. Mâlik, Muvatta, Sıfatü’n-Nebî 10/21.) Diğer bir hadislerinde de Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem evlerde bırakılan çöplerin şeytânların toplantı yeri olacağını bildirmiştir.( Abdürrezzak, Musannaf, XI, 32.) Ebu Mûsâ el-Eş’arî’den nakledilen bir başka hadisde de Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, ashâbın Tâûn hastalığı hakkında sorduklan bir soruya, “Cinlerden olan düşmanlarınızın dürtmesidir, ki o bütün şehîdlerde vardır’ buyurmuştur.( Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 395.) Diğer bir rivayette ise Resûlullâh (s.a.v.), “O (dürtme yarası), müslümamn şehâdetidir”( Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 413.) buyurmuştur.

Böylece burada da Tâûn diye nitelendirilen bulaşıcı hastalığa sebep olan mikropları “Cin” lafzıyla ifade etmişlerdir. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem diğer bir hadislerinde, Tâûndan ölen mü’minlerin şehid olduklarını haber vermişlerdir.( Buhârî, Cihâd, 30; Tıb, 30; Müslim, İmâre, 166; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 185.) Diğer bir sözlerinde de Tâûn hastalığının bulaşıcı olduğuna işaret ederek, “Bir yerde Tâûn hastalığı çıktığını duyduğunuz zaman oraya girmeyiniz” ( Buhârî, Tıb 30; Müslim, Selâm 92-94, 98,100.) buyurarak, müslümanların bundan korunmalarını istemişlerdir. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin yukarıdaki   hadiste Tâûn hastalığı hakkında sorulan soruya (وخز ) lafzıyla işaret ederek, bunun bütün şehidlerde mevcut olduğunu bildirmesi, bu hastalıktan Ölen müslümanların da mızrak* ya da kılıç yarasıyla şehid olanlar gibi olduklarını ifade etmektedir. Çünkü kılıç ya da mızrak yarasına da (طعن ) lafzıyla işaret edilmektedir. Burada (وخز ) lafzı da mızrak veya benzeri bir şeyle dürtmek anlamına gelmektedir. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin Hadislerinde bahsettiği Tâûn hastalığına günümüzde Veba denilmektedir. Vebanın, insanlık tarihinin en korkunç salgın hastalıklarından olduğu bilinmektedir. Kayda değer ilk salgın VI. yüzyılda olmuş ve 50 yıldan fâzla sürmüştür. Tarihte milyonlarca kişinin ölümüne yol açan, salgınlar yapan bu hastalığa Yersinia Pestis adlı bir bakteri sebep olmaktadır. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin hadisinde, “Sizin cinlerden olan düşmanlarsınız” lafzıyla kasdettiği bu bakteriler insan vücuduna girince, akut olarak yüksek ateş, tansiyon düşmesi, şok, lenf bezlerinde şişme, zatürree ve abselere, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin ((وخز ) Dürtmesidir) şeklinde ifade buyurdukları gibi, iç kanamalara sebep olur. Nebî (sallallâhü aleyhi ve sellem), mızrak ya da kılıç dürtmesi nasıl ki bütün şehidlerde dıştan açılan yaralara ve kanamalara neden oluyorsa, Tâûn denilen Veba hastalığında da bu bakterilerin adeta mızrak veya kılıçla dürtmüşcesine iç kanamalara sebep olduklarına işaret etmişlerdir. Ağır bir zatürree sebep olan ve insandan insana öksürme, aksırma yoluyla hızla bulaşan bu tehlikeli hastalık konusunda Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’in bir çeşit karantina uygulanmasını emretmesi, bu hastalığın bulaşıcı özelliğini bildiğini göstermektedir. ( Doktorumuz Tıp Ansik. VII, 2428-2429.) Buna benzer hadislerde Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’in kullandığı “Cin/Şeytan” kelimesiyle mikropları kasdettiği açıktır. Mikrobun ilim dünyasında henüz keşfedilmediği  dönemde Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’in, onlara bazı özellikleriyle işâret etmesi ilginçtir. Câbir’den radiyallâhü anh nakledilen diğer bir hadiste ise Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Kabı örtün, tulumu da bağlayın. Çünkü senede bir gece Veba iner. Yanından geçtiği kapağı olmayan her kabın veya üzerinde bağı bulunmayan her tulumun içine muhakkak bu vebadan iner.” .( Müslim, Eşribe, 99.) Sonuç olarak, mikropların çıplak gözle görülmemeleri sebebiyle Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’in onlara “cin/şeytân” lafızlarıyla işaret ettiğini görmekteyiz. Resûlullâh’ın hadislerinde işaret ettiği diğer bir özellikleri, onların insan sağlığı açısından zararlı olmalandır. Ki Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’in, yiyecek ve içecek kaplarının ağzının kapatılmasına dair emirlerinden bu durum ortaya çıkmaktadır. Hadiste işaret edilen bir diğer özellikleri ise, onların çöplüklerde, atık maddelerde çoğaldığıdır. (Abdürrezzâk, Musannaf, XI, 32.) Bu da günümüz biliminin mikropların üremesi ve çoğalmasıyla ilgili olarak tesbit ettiği bir gerçektir. Hadiste işaret edilen bir başka özellikleri de, bulaşıcı hastalıklara da (veba/tâûn vs) onların sebep oldukları hususudur. Bizim burada varmak istediğimiz sonuç, yukarda zikredilen örneklerden de, anlaşılacağı gibi hadislerde ve bazı İslâm literatüründe kaydedilen ‘‘Cin” kelimesi ile sadece bildiğimiz özel manası ile Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’e ve önceki Peygamberlere imân eden, erkeği, dişisi, mü’mini, kâfiri olan cinlerin kas de dilmediğidir. Bu durumda “Cin” kelimesi ile göze görünmeyen, fakat mevcudiyeti bir takım eserleriyle anlaşılan’ geniş bir varlıklar âleminin kasdedildiği ortaya çıkmaktadır. Buna göre, gözle görülmemeleri açışından, mikroplar da birer cindir.( Ahmed Hulusi, cinlerle ihtilât ederek farkında olmadan onların emri altına girmiş bulunan bazı kimselerin, “Cinler mikroplardır” şeklinde yorumlar yaparak, onları inkâr ettiklerini söylemektedir. Yukarda kaydettiğimiz hadislerin ışığında, bu iddiaya katılmak mümkün değildir. Krş. A. Hulusi, Din-Bilim Işığında Ruh-InsanCin, s. 84, 98-99.)          .

Sh: 205-208

 

CİNLERİN İNSANLARIN EMRİNE GİRMESİ MÜMKÜN MÜDÜR?

Bâzı İslâm âlimleri, cinlerin Hz. Süleymân’a hizmet etmeleriyle ilgili âyetleri delil olarak alarak, cinlerin diğer insanlara da boyun eğip, onların emrinde bulunmalarının mümkün olduğunu ileri sürmüşlerdir.( Şiblî, Ahkâm, s. 120-122; Garâib, s. 113-114.) Bu konuya ilgili olarak, îlmü’l Azâim adlı bir ilim dalının meydana getirildiği de öne sürülmektedir. Cinlerin Hz. Süleyman’a boyun eğmelerinden bahseden âyetler şöyledir:

Dalgıçlık yapan ve bundan başka işler gören şeytânlardan da onun buyruğu altına verdik. Onların hepsini gözetiyorduk.”( Enbiyâ, 21/82.)

“Süleyman’ın, cinlerden,-insanlardan ve kuşlardan meydana gelen ordusu toplandı. Hepsi toplu olarak gidiyorlardı.”( Nemi, 27/17.)   .

“Rabbinin izniyle yanında iş gören cinleri onun buyruğu altına verdik ki, bunlar içinde buyruğumuzdan çıkan olursa ona alevli ateşin azabını tattırırdık. Süleyman için, o ne dilerse, mabedler, heykeller, büyük havuzlara benzer çanaklar ve taşınması güç kazanlar yaparlardı. Ey Dâvud ailesi! Şükredin, kullarımdan şükredenler pek azdır.”( Sebe, 34/12-13. )

“Bunun üzerine Biz de, istediği yere buyruğu ile kolayca giden rüzgârı, bina kurup, dalgıçlık yapan şeytânları, demir halkalarla bağlı diğerlerini onun buyruğu altına verdik. ”( Sâd, 38/36-38.)

“Süleyman: Ey cemaat! Bana teslim olmalarından önce, hanginiz o kraliçenin tahtını yanıma getirebilir? dedi. Cinlerden bir ifrît: Sen yerinden kalkmadan önce sana onu getiririm, buna karşı güvenilir bir güce sahibim, dedi.”( Neml, 27/38-39.)

Cinlerin insanlara boyun eğmelerinin mümkün olduğunu savunan âlimlerin delil gösterdiği yukardaki âyetler, Hz. Süleyman’la ilgilidir ve bu işin sadece ona mahsus olup, daha sonra gelen kimselere böyle bir imtiyazın verilmediği Kur’ân-ı Kerim ve hadislerden anlaşılmaktadır. Kanaatimizce bu durum, cinlerin insanlara itaat etmelerinin mümkün olduğunu ileri süren ve bu görüşlerine yukarda kaydettiğimiz âyetleri delil gösteren âlimlerce gözardı edilmiştir.’Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Süleyman’ın bu konuda şöyle dua ettiğinden bahsedilmektedir:

“Süleyman: Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver, şüphesiz Sen daima bağışta bulunansın, dedi.”( Sâd, 38/35.)

İnsanların, cinlerin, rüzgârın, hayvanların emrine verilmeleri sebebiyle onun bu duasının kabul edildiği yukarda kaydedilen âyetlerden anlaşılmaktadır. Verilen bu imtiyaz ve hükümranlığa kendisinden sonra kimsenin ulaşmaması konusundaki dilek ve duasının da kabul edildiğini Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemden gelen bazı hadisler ortaya koymaktadır. Bu konuda Ebu Hureyreden gelen hadislere göre, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Cin taifesinden bir ifrît dün gece namazımı bozmak için bana apansızın hücum etti. Fakat Allah Teâlâ beni ona karşı galip getirdi de hemen onu boğdum. Sabah olunca hepiniz onu göresiniz diye, Mescidin direklerinden birinin yanı başına bağlamak istedim. Fakat sonradan kardeşim Süleyman’ın (aleyhisselâm) şu duasını hatırlayarak vaz geçtim: ‘Ya Rab! Bana, mağfiret et ve bana öyle bir mülk ver ki, o, benden başka hiç kimseye lâyık olmasın. Şüphesiz bütün dilekleri ihsan eden Sensin Sen!”( Buhârî, Salât, 75; Enbiyâ, 40; Müslim, Mesâcid, 39; Ahmed b. Hanbel, Müsned II, 298.)

Bu konuda Ebü’d-Derdâ’daiı radiyallâhü anh gelen bir hadis de şöyledir:

“Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem ayağa kalktı. Biz de Ondan işittik. ‘Senden Allah’a sığınıyorum’ diyordu. Sonra üç kere, ‘Seni Allah’ın lânetiyle lânetliyorum’ dedi ve sanki bir şey atıyor gibi ellerini uzattı. Namazdan çıktıktan sonra, ‘Yâ Rasûlullah, Sen namazdayken söylediğin bir söz duyduk ki, bundan evvel onu söylediğini hiç işitmemiştik’ dedik. Buyurdu ki: ‘Allâhın düşmanı İblîs yüzüme çarpmak için elinde ateşten bir şihab olduğu halde geldi. Bunun üzerine ben üç defa, ‘Senden Allah’a sığınırım’ dedim. Bundan sonra da, ‘Seni Allah’ın lanetiyle lanetlerim’ dedim. Bu da üç defa oldu, fakat çekilmedi. Sonra onu yakalamak istedim. Vallahi kardeşimiz Süleymân’ın duası olmasaydı, muhakkak bağlanmış olacaktı da Medine halkının çocukları onu oyuncak edeceklerdi”( Müslim, Mcsâcid, 40.) 

Hz. Süleymân’a verilen bu hükümranlık konusunda Kitâb-ı Mukaddes’de bir kayıt vardır ve burada şöyle denilmektedir:

“Ve Allah dedi: … Hikmet ve bilgi sana verildi. Ve Ben sana öyle zenginlik, mal ve şeref vereceğim ki, senden önce olan krallarda onun benzeri yoktu, ne de senden sonra onun benzeri olacaktır. ”( II. Krallar, 1/11-12.)

Sonuç itibariyle, Hz. Süleyman’ın emrine verilen cin ve şeytânların, ondan sonra başkalarının emir ve hizmetine verilmesinin söz konusu olmadığı anlaşılmaktadır. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem için bile böyle bir durum söz konusu olmadığına göre, bunun diğer sıradan insanlar için mümkün olabileceğini ileri sürmek doğru olmasa gerektir. Çünkü âyet ve hadislerde cinlerin Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’in emrine verilip, Ona da Hz. Süleyman’a yaptıkları gibi kaleler, mabedler, havuzlar vs. yaptıklarından bahsedilmemektedir. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin cinlerden hizmetçileri yoktu, Mescid-i Nebeviyye’yi ashabıyla beraber bizzat kendisi çalışarak inşa etmişti. Düşmana karşı korunmak için Medine’nin etrafına kazılan hendekte bizzat kendisi de kazma-kürek çalışmıştı. Ev işlerini de hanımları ve kendisi görmüştü. Bu husus gözden uzak tutulmamalıdır. Günümüzde ve daha sonraki asırlarda müslümanlar, cin ve şeytânları kendilerine boyun eğdirip, onları çalıştırmayı hayal etmek yerine, kendileri çalışmayı öğrenmeli, Dünya ve Ahiret’te hor ve zelil olmaktan kurtulmalıdırlar. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin yukarda saydığımız davranışlarında, ümmeti için bu konuda gerekli olan uyan vardır. Müslümanlar, cehâlet, hurâfe ve saflık içinde, tarlasının burçağını yoldurduğunu, ekip biçtirdiğini ileri süren, yerin altında gizli altın ve gümüşlerin, hâzinelerin yerini cinlerden öğrendiğini iddia eden cinci denilen yalancı kimselerin kendilerinde kudret ve üstünlük olduğunu göstermek için ortaya attıkları sözlerine kanmamaktır. Aksine kafa ve gönüllerini Kur’ân’ın aydınlığına açmalı, bu tür hayalî şeylerden medet beklemekten vaz geçerek çalışmalı, Batı’nın ilerlemesini, İslâm âlemine üstün olmasını sağlayan ilmin verilerin kulak vermelidir. Cinlerden yerin altındaki hâzinelerine yerini öğrenmeyi bekleyeceklerine, yerin altındaki cevherleri, madenleri, petrolü keşfedip, Yeryüzüne çıkartarak zenginleşmek ve zilletten kurtulmak için bunların İlmî yollarını öğrenip ve tatbik etmelidirler.

Açık olarak kaydetmek gerekirse, Hz. Süleyman’ın Kur’ân-ı Kerim’de haber verilen durumu hariç, dünya kuruldu kurulalı cinlerin insanlara itaati söz konusu olmamalıdır. Elimizde bunun aksini ortaya koyacak deliller bulunmamaktadır. Cinlerin insanlara itaati, onların tabiatlarına da aykırıdır. Onlar kendi arzularıyla insanın emrine girmemişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’den, onların Hz. Süleymân’ın emrine de kendi istekleriyle girmediklerini anlıyoruz: “Rabbinin izniyle yanında iş gören cinleri onun buyruğu altına verdik ki, bunlar içinde buyruğumuzdan çıkan olursa ona alevli ateşin azabını tattırdık. ”( Sebe, 34/12.)

Yukardaki âyetten, cinlerin Hz. Süleyman’ın emrine girmelerinin ancak Allah’ın izin ve müsaadesiyle, yani emriyle mümkün olduğu anlaşılıyor. O zaman, cinleri emirleri altına aldığım iddia eden insanların bu konuda kendilerinin iddialarında doğru olduklarını ortaya koyacak delilleri nelerdir? Allah’ın izin vermediği bir şeyi yapmaya imiktedir olduklarını nasıl iddia edebiliyorlar? Âyette, cinlerin Hz. Süleyman’ın emrine, Allah’ın buyruğuyla girdikleri, buna itaatsizlik edenlerin alevli bir ateşle cezalandırıldıkları haber veriliyor. Demek ki cinler isteseler de Hz. Süleyman’ın emrinden çıkamazlardı, aksi takdirde azab olunarak imhâ ediliyorlar, ya da zorla itaate sokuluyorlardı. Aşağıda kaydettiğimiz âyette de cinlerin zorla Hz. Süleyman’ın emrine verildikleri ve o vefat edinceye kadar bu durumdan kurtulamadıkları bildirilmektedir: “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, ancak değneğini yiyen kurt onun vefâtını farkettirdi. O, ölü olarak yere düşünce ortaya çıktı ki, şayet cinler görülmeyeni bilmiş olsalardı alçak düşüren bir azabın içinde kalmazlardı.”( Sebe, 34/14.)

Şu halde, Allah’ın zorla Hz. Süleyman’ın buyruğuna verdiği, ondan sonra da kimsenin emrine vermediğini Peygamberleri Süleyman (aleyhisselâm) ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin diliyle haber verdiği cinleri, başkalarının buyruğu altına verdiğini iddia etmek büyük bir yalan olmalıdır.

Cinlerin kendi istekleriyle insanoğluna itaati ta ilk baştan beri söz konusu değildir. Çünkü onların büyükleri olan İblîs, Hz. Âdem yaratıldığı zaman, Cenab-ı Hakk ın ona boyun eğmesi konusundaki emrini dinlemeyerek, isyan etmiş, büyüklük taslayarak kafirlerden olmuştur. Bu durum Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli âyetlerinde haber verilmektedir. Bu hususta Yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Rabbin meleklere, ‘Ben, balçıktan, işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğimde ona secdeye kapanın’ demişti. Bunun üzerine İblîs’in dışındaki bütün melekler hemen secde ettiler. O secde edenlerle beraber olmaktan çekindi. Allah: ‘Ey İblîs! Seni secde edenlerle beraber olmaktan alıkoyan şey nedir?’ dedi. O: ‘Balçıktan, işlenebilir kara topraktan yarattığın insana secde edemem’ dedi. ‘Öyleyse defol oradan! Sen artık kovulmuş birisin. Doğrusu Hesâb Günü’ne kadar lânet sanadır.’ dedi. İblîs, ‘Rabbim! Beni hiç olmazsa, tekrar dirilecekleri güne kadar ertele’ dedi. Allah Teâlâ: ‘Sen, bilinen gün gelene kadar bırakılanlardansın’ buyurdu. ‘Rabbim, beni saptırdığın için, andolsun Yeryüzünde fenalıkları onlara güzel göstereceğim, hâlis kulların bir yana, onların hepsini saptıracağım’ dedi. Allah Teâlâ’da şöyle buyurdu: ‘Benim gerekli kıldığım dosdoğru yol budur, kullarımın üzerinde senin bir nüfuzun olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır. Ve Cehennem hepsinin toplanacağı yerdir. O Cehennem ‘in yedi kapısı olup, her kapıdan onların girecekleri ayrılmış bir kısım vardır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar ise, Cennetlerde pınar başlarındadırlar.’ Oraya güven içinde, esenlikle girin’ denilir.”( Hicr, 15/28-46; Bu konuda diğer âyetler için bkz. Bakara, 2/34-38; A’râf, 7/11-25; îsrâ, 17/61-65; Kchf, 18/50; Sâd, 38/71-85; Tâhâ,.20/116-125.)

İslâm âlimleri yukarda kaydedilen âyetlerdeki (سجد ) kelimesi ile, Hz. Adem’e ibadetin değil, ona itaat ve boyun eğmenin kasdedildiğini söylemektedirler. [Taberî, Câmiu’l–Beyân, I, 228; Râzî, Mefâtîhu’l-Gayb, II, 212; Kurtubî, el-Câmi li’l-Ahkâm, I, 291.) Bu durumda, yaratıldığı günden beri insana karşı büyüklenen, kendisini üstün gören İblis ile onun soyu olan cinlerin, kendi istek ve arzularıyla bazı insanların emrine girdiğini, onlara hizmet ettiğini ileri sürmek boş bir iddia olmaktan öteye gidemez.( Ahmed Hulusi, Tevrât, Zebur, İncil ve Kur’ân’ın her bir kelimesinin 4u süflî, 4’ü ulvî olmak tizere 8 hizmetlisi olduğunu, bunların belli sayıda tekrarlanmasıyla cinlerle irtibat kurularak, onları itaat altına almanın mümkün olacağını söylemektedir. Kitab ve Sünnet’ten herhangi bir deliline rastlayamadığımız bu iddiya katılamıyoruz. Krş A. Hulusi, Din-Bilim Işığında Ruh-însan-Cin, s. 136, 140-141.)

Nitekim bu konularda yazılan ve halkın elinde dolaşan kitaplar, İslâm’dan önceki milletlerin inanç, gelenek ve kültürlerinden geçmiş asılsız şeyler ve hurafelerle doludur. Bunlar, Yıldıznâme, Gizli İlimler Hâzinesi vb. adlarla insanların ellerinde bulunan mecmualardır. Yıldıznâme denilen kitaplardaki bilgilerin yıldızlara tapan Sâbiîler’den geçen hurafelerle dolu olduğunda şüphe yoktur. Gizli İlimler Hâzinesi denilen kitaplar da, Bâbil, Asur, Sümer, Hitit, Eski Mısır vs. kültürlerden geçmiş safsatalarla doludur. Söz gelimi, İbnü’l-Hâc et-Tilemsânî el-Mağribî’ye (v. 737) ait olduğu söylenen “Şumûsü’l-Envâr ve Künûzü’l-Esrâr” adlı kitapta cinlerin insanlara hizmet etmelerinden bahseden bir bölüm vardır. Burada, bir insanın cinleri itaatına alması için gerekli olan hususlardan bahsedilmektedir. Ancak bu zâtın, bu konuda yazdığı ilk cümlede saçmalamaya başladığı görülmektedir. İbnü’l-Hac et-Tilemsânî, söz konusu cümlesinde şöyle demektedir:

“Allâh sana merhamet etsin, bil ki ey hevesli, muhakkak ki ben, gizli, rumuzlu Mushaf’ı tedkîk ettiğimde, onda cinlerin hizmet etmelerini sağlayan bu on iki yolu buldum. Onların her birisi için sırları ince olan Süryânice büyüler vardır…” (et-Tilemsânî, Şumûsü’l-Envâr, s. 115.)

İbnü’l-Hâc et-Tilemsâni’nin yukarda kaydettiğimiz cümlesinde, cinleri insanların itaatine almayı sağlayan büyülerin Süryânice olduğunu söylemesi ve bu işlemi yapmak için okunacak şeylerin ve cinlerin isimlerinin Süryânice olması, bu hurafelerin kaynağının İslâm değil, Hristiyan Süryanî kültürü olduğunu göstermektedir. Bu da bu konudaki, büyü, sihir ve hurafelerini Bâbil, Asur, Eski Mısır, Süryanî vs. kültürlerden geçmiş olduğuna dair yukardaki görüşümüzü doğrulamaktadır. İbnü’l-Hâc et-Tilemsânî de, Süryanî kaynaklarından aldığı bu malzemeyi, aralarına biraz İslâmî kültür karıştırmak suretiyle kitabına doldurmuştur. Kendisinin, Şiî ya da Bâtıniye mezhebinden olması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü cinleri itaate almak için on iki yol olduğundan bahsetmektedir. Bu da onun Şiîliğin îsna Aşeriye (on iki imam/İmâmiye) koluna mensup olabileceğini düşündürtüyor. Gizli, şifreli Mushaftan bahsediyor, bu da kendisinin bâtınî kökenli olabileceğini hatıra getiriyor. Halbuki Kur’ân apaçıktır, ortadadır, onun saklısı gizlisi, şifrelisi, insanlardan saklanılan bir yönü yoktur. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, onu Allah Teâlâ’dan aldığı gibi tebliğ etmiştir. O’nun (sallallâhü aleyhi ve sellem.) vazifesi de sadece tebliğdir. Bu husus bizzat Kur’ân-ı Kerim’in ifadeleriyle sabittir. Aksini iddia etmek, peygamberlerin tebliğ sıfatına aykırıdır ve insanı sapıklık ve küfre götürür. Bu açıdan Kur’ânın mıi’minlerin bildiği manasından başka anlamı olmadığı gibi, onun müslümanların bazılarına bildirilip çoğundan saklanan gizli yönleri, şifreleri vs. de yoktur. O, bir sihir ya da büyü kitabı değildir. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem de, bir sihirbaz ve büyücü değildir. Kur’ân, insanları aydınlığa, berraklığa, sağlam düşünmeye, hayatı ve eşyayı gerçek yönleriyle tanımaya sevkeden bir kurtuluş rehberidir. Bunların aksini iddia etmek saçmalıktır. Bu hususta Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan korur. Doğrusu Allah kâfirlere yol göstermez.”( Mâide, 5/67.)

“Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin, karşı gelmekten çekinin; eğer yüz çevirirseniz bilin ki, Peygamberimize düşen sadece açıkça tebliğ etmektir. ”( Mâide, 5/92.)

“Peygamber’in görevi sadece tebliğ etmektir. Allah, sizin açıkladıklarınızı da gizlediklerinizi de bilir.”( Mâide, 5/99.)

“Kur’ân’ı şeytânlar indirmemiştir. Bu onlara düşmez, zaten güçleri de yetmez. Doğrusu onlar valiyi dinlemekten uzak tutulmuşlardır.”(Şuara, 26/210-213)

“Ey Muhammed Öğüt ver, Rabbinin nimetiyle Sen, ne kâhinsin ne de delisin.”( Tür, 52/29)

CİNLER KAYBOLAN YA DA ÇALINAN ŞEYLERİ BİLEBİLİR Mİ?

Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli âyetlerinde gaybı Allah’tan başkasının bilemeyeceği haber verilmektedir:

“Gaybın anahtarları O’nun katindadır, onları ancak O bilir. Karada ve denizde olanı bilir. Düşen yaprağı, Yerin karanlıklarında olan taneyi, yaşı kuruyu -ki apaçık kitap’dadırancak O bilir.”( En’âm, 6/59.)

“Göklerin ve Yerin gaybı Allah’a aittir.”( Nahl, 16/77.)

“De ki: ‘Göklerde ve Yerde gaybı Allah’tan başka bilen yoktur.”(Nemi, 27/65)

“O, gaybı bilendir, gaybma da kimseyi vâkıf kılmaz.” ( Cin, 72/26)

“Ona Rabbinden bir mucize indirilmeli değil mi?, diyorlar. De ki: ‘Gayb Allah’ındır. Bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” (Yunus, 10/20)

Bu âyetlerin ışığında gaybı Allah’tan başkasının bilmesinin mümkün olmadığı ortaya çıkmaktadır. Yine Kur’ân-ı Kerîm’den, kendisinden başkasının vâkıf olması mümkün olmayan gaybı, Allah’ın dilediği peygamberlerinden bazılarına bildirdiğini öğrenmekteyiz:

“…Allah size gaybı bildirecek değildir, fakat O, peygamberlerden dilediğini seçip, ona gaybı bildirir.” (Âl-i lmran, 3/179.)

Kaynaklarımızda yer alan bazı hadislerde de, Allah’ın, peygamberlerin dışında dilediği bazı kullarına da ilham ettiği haber verilmektedir. Nitekim bu konuyla ilgili olarak Hz. Âişe ve Ebu Hureyre’den bazı rivayetler gelmektedir. Hz. Âişe’den nakledilen hadise göre Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Sizden önceki ümmetler içinde bir takım Muhaddesûn (Kendilerine Allah tarafından söz söylenilen/ilham edilen) kişiler var olagelmiştir. Eğer benim ümmetim içinde de bunlardan bir kimse bulunursa, Ömer b. el-Hattab muhakkak onlardandır.”( Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 23.)

Ebu Hureyre’den gelen rivayette ise Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem

 “Sizden önce gelip geçen insanlar içinde İsrailoğulları’na mensup öyle kimseler vardı ki, onlar Peygamber olmadıkları halde kendilerine (Allah tarafından) söz söylenilirdi. Eğer ümmetim içinde de bunlardan bir kimse bulunursa, o da Ömer’dir.( Buhârî, Fedâilü Ashâbi’n-Nebî, 6.) buyurduğu haber verilmektedir.

Burada konumuz, insanların gaybı bilip bilemeyecekleri, hususu değildir. Yukardaki âyetlerde gaybı Allah’tan başkasının bilemeyeceği, Peygamberlerinden dilediğini gayb konusunda bilgilendirdiği açıkça anlatılmaktadır. (Gayb konusunda ciddi bir araştırma için bkz. Halis Albayrak, Kur’ân’da Insan-Gayb ilişkisi, s. 238-248.) Peygamberlerin dışında diğer bazı kimselere de ilhâm yoluyla bazı hususları bildirdiği yine yukardaki hadislerden anlaşılmaktadır. Ancak keşf ve ilham türünden olan bu haberlerin peygamberlerin vahiy yoluyla aldıkları haberlere denk olamayacağı açıktır. Bunlar, dinde hüccet olmadıkları gibi, bunların delil olarak alınıp, hüküm çıkarmada kullanılması, bunlarla amel edilmesi caiz değildir. Bunlar sadece ilgili kişiyi bağlar, başkaları bunların doğruluğunu tasdik etmeye zorlanamaz.

Cinler de gaybı bilme konusunda insanlardan farklı durumda değildir. Onlar da gaybı bilmezler, bilgileri de gördükleri şeylerle sınırlı olup, geleceği ve meydana gelen olaylardan kendilerine gizli kalan şeyleri bilemezler. Cinlerin gök katlarına çıkarak, meleklerin konuşmalarını dinleyip kulak hırsızlığı yapmamaları, çaldıktan haberleri kâhinlere iletmeleri Allah tarafından yasaklanmış, Gökler şihâblarla korunmuştur. Kur’ân-ı Kerim’de yer alan âyetlerden, kulak hırsızlığına teşebbüs eden cinlerin şihâblarla imhâ edildiği anlaşılmaktadır. Bunun hikmetinin, gaybdan haber verdiklerini ileri süren kâhinlerin, peygamberlik taslayarak insanları saptırmalarına engel olmak olduğu açıktır.

Hz. Süleyman’ın vefatında bahseden bir âyet, cinlerin gaybı bilmediklerini açıkça ifade etmektedir:

“Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, ancak değneğini yiyen kurt onun vefâtını cinlere farkettirdi. O, ölü olarak yere düşünce ortaya çıktı ki, şayet cinler görülmeyeni bilmiş olsalardı, alçak düşüren bir azâb içinde kalmazlardı.” (Sebe, 34/14)

el-Âlûsî, bu âyetin tefsiriyle ilgili olarak, gaybın sadece istikbalde meydana gelecek olaylara tahsis edilemeyeceğini, vukua geldiği halde kişinin bilgi sahibi olamadığı şeylerin de gaybın muhtevasına girdiğini söylemektedir.( el-Âlûsî, Rûhu’l-Me’ânî, XI, 124.)

İslâm öncesi çağlardan günümüze kadar bir takım kimseler, cinlerle irtibat kurduklarını, kendilerinin dostu olan ya da emirleri altına girmiş olan cinlerin onlara bir takım gaybî haberleri bildirdiklerini iddia edegelmişlerdir. Ancak Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem, Kâhin denilen bu kimselerin verdikleri haberlere inanılmamasını emrederek, onlara bir şey sorulmasını yasaklamışlardır: “Kim ki bir kâhine, ya da arrâfa gider ve onun sözlerini tasdik ederse, Hz. Muhammed’e indirilene küfretmiş olur.”( Ebu Dâvud, Tıb, 21/3904; Tirmizî, Tahâret, 102/135; Ibn Mâce, Taharet, 122/639.) Bu durumda,” ister yıldızlara bakarak, ister cinle konuşarak, isterse remil yoluyla gaybdan haber verdiğini iddia etsin, kâhine, müneccime, arrâfa bir şey sormak, onların, kaybolan ya da çalınan şeylerin yerleri hakkında söylediklerini tasdik etmek şiddetle yasaklanmış oluyor. Bu yüzden de cinlere, çalman şeyler hakkında soru sormak caiz olmadığı gibi, onlardan alındığı iddia edilen haberlere inanmak da doğru olmaz. Cinlerden alındığı ileri sürülen bu tür haberler şer’î ve hukukî bir delil olamaz. İslâm’ın bu tür konularda delîl/beyyine olarak kabul ettiği husus, âdil kimselerin şahitliğidir. Bu açıdan, günümüzde bir takım şahısların, cinlerle irtibatlı, olduğunu söyleyen kimselere başvurarak, onlardan yitik, kayıp ve çalınan şeyler hakkında bilgi istemeleri apaçık bir hatadır. Sorularına karşılık olarak aldıkları cevapların da şer’î/hukukî bir delil olması da söz konusu olamaz. (Bkz. M. el-Hamîd, Rudûd alâ Ebâtîl, s. 210-212.)

Sh: 252-267

 

Kaynak: KUR’ÂN VE HADİSLERE GÖRE CİNLER-BÜYÜ, Prof. Dr. Ali Osman ATEŞ, Beyan Yay. ,1995, İstanbul

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s