TARİKAT EHLİYİM DİYEN MUKALLİDLER OKUSUN

MÜSTAÎD – MÜRİD – SÂLİK VE HAVÂS HAKKINDADIR

Bu dört makâm, bilcümle tarâikte (tarikatlarda) bulunan makâmlardır. Fakat her tarikatın usûl ve ıstılâhına göre tevâfür eder (makamların sayısı artar). Tarîkât-ı Âlîyey-i Nakşibendiyye’nin usûl ve ıstılâhına göre on iki bin kelime-i Tevhîdi, kalbine dünya ve âhiret umûrundan (işlerinden) herhangi bir havâtır gelmeden zikretmeye muktedir olan kimseye “müstaîd” denir. Yanlız iki havâtır müstesnâdır. Birincisi; beş gün boğazından bir lokma geçmemiş ise., rızkını düşünmeye müsâade vardır. İkincisi; Resûl-ü Ekrem Hazretleri’nin mekân-ı muallâ ve dârü’l-kerâmette olan şefâatini düşünmeğe müsâade vardır. Tarîkât-ı Âlîye’de müstaîd derecesine elverişli olan kimselere, cin tâifesinden fitne ve fesadlık gelir. Nitekim “Seridyakîn” nâmındaki tâifey-i cin, müstaîd olan kimlere musallat olur, kalplerine fitne ve vesvese ilkâ ederler (aşılarlar). Ve bunların kalplerine ilkâ etmiş olduğu vesveseden dolayı pek büyük nasiplerinden mahrum kalırlar. Müstaîd olan kimse, bu tâifey-i şeyâtîne karşı koymak ve bunların fitne ve fesâdından kendini korumakla mükellefdir. Bunlara karşı mücâhede etmek küffâra karşı koymak ve onunla harp etmekden daha hayırlıdır. Müstaîdîn (müstaîdler), mürşidin hakiki nazarları altında bulunmazlar. Fakat mürid ve sâlikîn, her dâim mürşidin hakikî nazarları altındadırlar. Müstaîdleri cin tâifesinin şerrinden muhâfaza etmek, mürşidin reyine (isteğine) ve mücâhedesine (çabasına) bırakılmıştır. Müstaîdlere mürşidin hakikî nazarının olması için bir fevkalâdelik olması lâzımdır. Yoksa muhâlif istılahâttandır.

Mürid : Dünya ve âhiretten zühdü tamam olan kimsedir. Mürid’in her iki cihanın umurundan kat’ı alâka ettiği (ilgi ve alâkasını kestiği) gibi küşûfât ve kerâmetten de zühd etmesi lâzımdır. Bu makâmda zühd, tarîkât-ı âliyye’ye mensub bil cümle müridânda bulunması lâzımdır. Başka tarîkatlarda şart değildir. Ubeydullâh-i Ahrâr (kaddesellâhü sırrahu’l azîz) Hazretleri bir gün halifesi olan Mevlânâ Mehmed Zâhidül Buhârî ile mükâleme ve müsâhabe ederken büyurmuştur ki:

-“Oğlum, zâhidliği ile ma’rûf İbrahim İbni Ethem Hazretleri’nin zühdü indimizde makbul değildir. Zirâ o dünya ve mâfihâdan (içindekilerden) vaz geçip zühd ettiyse de, âhiret umûrundan zâhid olmadı. Kalbine Arşu- rahmân-ı A’zam’ın hakâyıkı hakkında dahi bir hâtır gelirse, o kimse hakikî mürid değildir. Neden denilirse, müridi irşâd ve taht-ı terbiyesine alan mürşid, ona herşeyin hakîkatını ve son olarak vâsıl olacağı kendi makâmını göstermiştir. O makâmdan gayri noktaya nazar etmek, ona haramdır; ve mürşide karşı hiyânetlik demektir. Müridlerine kendi makâmlarını göstermek bilcümle meşâyıh-ı Nakşibendiyyûn’a Ebû Bekir Sıddîk Hazretleri’nin ilminden irsen (miras olarak) intikâl etmiştir. Ebû Bekir Sıddîk Radıyallahu Anh dahi Resûl-ü Ekrem Sallallâhu Aleyhi ve Sellem vasıtasıyla (Estaûzübillah, Kul hâzihî sebîlî ed’û ilallâhi alâ basîretin ene ve men ittebeanî, sadakallâhu’l –azîm Yusuf Sûresi (12) :108. Meali: “Ey Muhammed! De ki: ‘Benim yolum budur ben ve bana uyanlar bilerek insanları Allah’a çağırırız…”) âyet-i kerîmesinden almıştır. Arşurrahmân-ı A’zâm’da bir kapı vardır ki, bilcümle mahlûkâtın ervâh-ı maddiyye ve maneviyyeleri o kapıdan çıkar. Mürşid, mürid için aynı o kapı gibidir. Her nimet ancak mürşidin eliyle müride verilir. Mürid başka taraftan kendi hissesini arayacak olursa, nimete ve nimete vasıta olan mürşide karşı şükran vazifesini bilmemiş ve yapmamış olur.

Sâlik : Bilcümle Esmâ-ül Hüsnâ sıfatı kendisinde bulunması gereken kimsedir. Yani, muhakkak surette Esmâ-ül Hüsnâ’yı kendisine mâletmiş olan kimsedir. Bu, tarif ile anlaşılmaz. Bunu ancak Cenâb-ı Hakk’ın esâmisini (isimlerini) kendilerine sıfat olarak mâletmeğe mazhâr olanlar anlar. Sâlik olan zât, Kelâmullâh-i Kadîm’i okurken, okuduğu âyet-i kerîme’nin Resûl-ü Ekrem Hazretleri’nin makâm-ı velâyet, makâm-ı nübüvvet ve makâm-ı risâletine âit olan mânâlarını bilmesi ve tefrik etmesi lâzımdır. Cümle mahlûkât ve kâinâtın tesbihâtına ittilâ etmesi (bilmesi) dahi gerekir. Hatta tuyûrun (kuşların) tesbihâtına da vâkıf olması gerekir. Husûsen aslanın tesbihâtına vâkıf olması gerekir. Sâlik mertebesini ihrâz etmeyen (elde etmeyen) kimse bu mahlûkun tesbihini idrâk edemez. Zirâ her zaman ve her an onun tesbihi değişir.

Havas : Bu mertebeye nâil olan zevâtın (kimselerin) Aynu’ş -Şerîati’l Ûlâ’ya (yüce şeriatın kaynağına) vâkıf ve muttalî olması (tam olarak bilmesi) lâzımdır, ilm-el yakîn ve Hakk-el yakîn menâbiînden her bir umûrun hakâyıkına da vâkıf ve muttalî olması lâzımdır. Reşûl-ü Ekrem Aleyhisselâm ile aralarında asla hicâb (perde) olmaması lâzımdır. Sohbet-i Resûlullâh’î dâim olması lâzımdır.Her iş ve husûsât için bizzat Resûlullâh Aleyhisselâm’dan emir telakkî edecek makâma nâil olmaları lâzımdır.

Tarîkât-ı Nakşibendiyye’nin usûl ve ıstılâhâtına göre, müstaîd, mürid, sâlik ve havâs burada zikrolunan şerâit (şartları) ve evsâfı (özelliği) hâiz olan zevâttır. Bunlardan biri noksan olursa, henüz o makâma nâil olmamış demektir.

Cilt-1, Sh: 50-53

Kaynak: MENÂKIB-I ŞEREFİYYE, Şerâfeddin Hazretleri’nin Lisanından Yayına Hazırlayan- Hasan BURKAY, ANKARA-1995
Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s