“Dr. MARKUS (1870-1944)- Osmanlıdan Cumhuriyete Geçişte Türk Yahudilerinden Görünümler”

 

… Arogon’lu Ferdinand’a nasıl akıllı bir kral denebilir? Evet, o Ferdinand ki, Yahudileri ülkesinden sürmekle, kendi ülkesini yoksul, bizimkini ise zengin kıldı…
SULTAN BAYEZİD II – 1492
… (Hahambaşı Hayim Nahum Efendi’ye) Bugün görüyorum ki, yetenek ve zekânız hakkında çok doğru bilgiler edindim. Memnuniyetimi size açıklamak istiyorum. Vatandaşlarımın sözünü ettiğiniz sadakat duygularına inanıyorum. Toplumunuzun bu konudaki duygularını daha da geliştirmeğe çalışma isteğiniz beni duygulandırıyor… Türkçeye kusursuz bir biçimde vakıf olduğunuzu görüyorum. Zira derin bir belagatle konuşuyorsunuz. Uzun yıllar bu makamınızda kalmanızı dilerim.
SULTAN ABDÜLHAMİD II – 1909
… (Hahambaşı Hayim Nahum Efendi’ye) Hepimiz Yahudilerin Osmanlı İmparatorluğuna kesinlikle sadık olduklarına inanıyoruz. Çok yeteneklidirler. Bütün dünyada ilerleme sağladıklarını ve uygarlığın gelişmesinde büyük katkıları olduğunu biliyorum. Yahudilerin, ülkemizin refahı için çalışmaya karar verip onu gerçekleştirmeleri yeterlidir. Başka ülkelerde yaşayan Yahudilerin de faziletleriyle ülkemize gelmelerini çok arzu ediyoruz. Tutumumuzu, Avrupa’daki dindaşlarınıza, Yahudi Birliği ve diğer Yahudi topluluklarına bildirin.
MECLİS-İ MEBUSAN VE ÂYAN REİSİ
AHMED RIZA BEY – 1909
… Unsuru hâkim olan Türklere tevhid-i mukadderat etmiş sadık unsurlarımız vardır ki, bilhassa Museviler, millete ve vatana sadakatlerini ispat ettiklerinden şimdiye kadar müreffehen imrar-ı hayat etmişler ve bundan böyle refah ve saadet içinde yaşayacaklardır.
ATATÜRK – 1923
 

BİR GÖÇ SERÜVENİ

Kayıpların hüzünle anıldığı matem gününden, günün batışı ile bağımsızlık sevincine ve etkinliklerine geçmek İsrail’de yıllardır tekrarlanan bir uygulamadır. Kutlama törenine 12 kabileyi temsilen 12 meşalenin yakılması ile başlanır. Bu meşalelerden birini Türkiye’den göç etmiş insan hakları savunucusu üst düzey bir yargıcın yakması gurur vericidir.

1992 yılında gazetemizin kurucusu Avram Leyon’un manevi oğlu Moşe Grosman, 700 sayfayı aşan, oldukça kalın bir araştırma kitabını; Dr. MARKUS- Osmanlıdan Cumhuriyete Geçişte Türk Yahudilerinden Görünümleri imzalayarak bana vermek nezaketinde bulundu. 

Daha çok belgesel bir önem taşıyan bu yapıtın bir bölümünde ODTÜ Felsefe Bölüm Başkanı olarak görev yapmış olan Prof. Dr. Teo Grünberg, Aşkenaz Cemaati Hahambaşısı ve Musevi Lisesi’nin kurucusu, dedesi Rav David Markus’u ve çocuklarının yaşamlarını anlatır.

Markus’un çocuklarından Edward Gedalya, 20 yaşında Türkiye’den Almanya’ya göç etti. 1933’de Naziler iktidara gelince İngiltere’ye sığındı.

Prof. Teo Grünberg’in annesi Rifka 1985 yılında Ankara’da vefat etti.

Benami Markus, sağır ve dilsiz olarak doğdu, 1980 yılında İstanbul’da bir kalp krizi sonucunda yaşamını yitirdi.

Hemda Hakim, evlendikten sonra İsrail’e göç etti ve yaşamını orada geçirdi.

Ruhama Mayer de Benami Markus gibi sağır ve dilsizdi; Almanya’ya göç etti ve kendi gibi bir sağır dilsizle evlendi. İkinci Dünya Savaşı’nda Auschwitz’de can verdi.

 Hayman Markus, 20 yaşında şeker hastalığından öldü; karısı ve kızı Naziler tarafından katledildiler.

Minna Yudith Grünberg’in üç çocuğu oldu: Tamara, Dolly ve Eddy. Minna’nın eşi Levi Grünberg yakalandığı gırtlak kanserinin tedavisi için 1944 yılında ailesi ile birlikte Kutsal Topraklara göç etti. Ancak ameliyat olmasına rağmen kısa bir süre sonra vefat etti. Kızı Dolly ise Kudüs Üniversitesi’nde hukuk tahsili gördü ve Shmuel Dorner adlı bir avukat ile evlendi.

Rav David Markus’un aile ağacından bu kısa kesit, 20. yüzyılın ilk yarısında Yahudilerin acılarla dolu serüvenlerini gözler önüne sermektedir; zoraki göçler, kaçışlar, başarılar ve başarısızlıklar, Holokost’ta yitirilen yaşamlar.

Şalom Gazatesi
Yakup BAROKAS

DEDEMİN YAŞAM FELSEFESİProf. Dr. TEO GRÜNBERG ANLATIYOR

Geçen, mektubumda karakterini anlatmıştım. Din adamı olmasına karşın her türlü yobazlıktan uzak, son derece aydın, hoşgörülü ve insancıl bir yaşam felsefesi vardı. En yüksek değeri, geniş anlamda ilim ve irfan idi. İşte bana öğütlediği, bir yandan insanperver olmak, öte yandan İLİM ve İRFAN yolunda ilerlemekti. Aslında doğrudan doğruya öğüt vermekten kaçınırdı. Kimseye «Şunu, bunu yap.» demezdi. Hep dolaylı olarak telkinlerde bulunurdu ki bu türlü telkinler direkt öğütlerden çok daha etkili olurdu. Ben dedemin etkisinde daha ilkokul çağında onun yolunda yürümeyi istedim. Onu hep ideal bir model olarak gördüm. Babasına tapan annem Rifka Berta Grünberg, beni bu yola sevketmekte çok etkili olmuştur, ilim ve irfana bu denli önem veren dedem, «hazır bilgiyi» küçümserdi. Nitekim ben küçük yaşlarımda tarih ve coğrafya konuşunda çok bilgiliydim. Bir sürü ayrıntıyı (Bugünkü bilgi yarışmalarında şampiyon olmayı sağlayacak derecede) bilirdim. Oysa ki dedem, bu bilgilerimi takdir edeceği yerde benimle alay eder, bu türlü bilgilerin değersiz olduğunu ima ederdi. Demek ki, kendisi hazır bilgiye değil araştırmaya değer verirdi… Başım ağrıyıp şikâyet ettiğim zaman «Başın ağrıyorsa, Talmud oku, geçer.» diye bir sözü çok yinelerdi. Ben de gerçekten çocukluğumdan beri, hastalanınca okuyup çalışarak moralimi düzeltmişimdir. Dedemin açık olarak öğütlediği tek nokta, dil öğrenmekti. «Kaç dil öğrenirsen o kadar insan olursun» der, birçok dil öğrenmenin yararları ile ilgili örnekler verir masallar anlatırdı.

Hiçbir zaman bir şeyden şikâyet ettiğini anımsamıyorum. Tam tersine çok sofu olan eşi Sara Hinda Markus’un, çocuklarının ve torunlarının dine uymayan davranışlarından durmadan şikâyet etmesinden çok tedirgin olurdu. Dedemin bu konuda Stoik ahlâk veya Spinoza’nın ahlâkını izlediği söylenebilir. Bana, Talmud’ta adları geçen «Hillel» iie «Şamay» adlı iki ünlü hahamdan sözederdi. Musevi olmayan biri, Museviliğin ne demek olduğunu «öğrenmek için Şamay ile Hillel’e ayrı ayrı gitmiş. Kendilerinden Musevi dinini tek bir cümleyle anlatmasını istemiş. Sabırsızlık ve çabuk kızma özelliği ile ün yapan Şarpay, adama bağırarak onu kovmuş. Sabır ve hoşgörüsü ile ün yapmış Hillel ise: «Sana yapılmasını istediğini başkasına yap» tümcesiyle yanıt vermiş.

‘İşte dedemin yaşam felsefesi, Şamay’ın tersi olan Hillel’inkidir. Dedem; dini,, birtakım ibadetlerden çok, Hillel gibi insancıllık olarak anlıyordu,

Daha önce de söylediğim gibi dedemin iki yönü beni etkilemiştir

1— Ahlâki yönü : Mutlak dürüstlük ve insanperverlik (Çocukken «Teo gibi doğruyu söyler» derlerdi yakın çevremde).

2 — En yüksek değer olarak ilim ve irfanı saymak: Ben gerçekten bu yolda ilerledim. (Ankara’dan Mektuplar. 19.5,1987).

Yıl 1900…, Aylardan Aralık… Uzaklardan gelen bir gemi hızını yavaşlatarak Constantinople’a yaklaşıyor. Burası, Sultan II. Abdülhamid’in ülkesi… Galata Köprüsünün çevresindeki irisi ufaklı vapurların bacalarından çıkan dumanlar, gri gökleri daha da koyulaştırıyor… Yeni bir yüzyılın ilk yılının san günleri… Otuz yaşındaki- DAVİD FEİVEL ŞRAGI MARKUS bilmediği, tanımadığı insanların çağrısıyla bu ülkeye gelirken büyük işler başaracağını Türk Yahudi toplumunun ilerlemesine kültürel Bilinçlenmesine ve de 1492’den beri süregelen Aşkenaz Sefârat sürtüşmesini yok edecek tohumları atacağını mutlaka bilmiyordu.

Yoel adli yoksul bir terzinin üç oğlundan biriydi David… Çocukluğundan beri görüştüğü teyzesinin kızı Sarah Hindd ile evlendiğinde kendisi on dokuz, teyzesinin kızı on beş yaşındaydı… İşte böyle, her şeye çok erken başlamıştı. Otuz yaşında Coristantinople’un ”yolunu tutarken «Rabbi» sıfatını taşıyordu…

Acaba burada kendisini neler bekliyordu? Kendisinden önemli görevler beklendiği kesindi. 30 Aralık 1900 tarihli gün Constantinople’a vardığında, kendisinden beklenenlerin çok daha fazlasını vereceğini

O bilemiyor, düşünemiyordu.

Sh:24-26

 

Kaynak: “Dr. MARKUS (1870-1944)- Osmanlıdan Cumhuriyete Geçişte Türk Yahudilerinden Görünümler” Moşe Grosman, As Matbaacılık A.Ş. – 1992, İstanbul

KARAMSARLIK KORKAKLIKTIR: TEO GRÜNBERG

ODTÜ’den dışarı çıkmayan felsefeci Teo Grünberg hoca Felsefe profesörü Teo Grünberg, Prof. Dr. İonna Kuçuradi ile birlikte felsefenin önemli isimlerinden biri. Türkiye’de modern mantık derslerini başlatan, kurumsallaşmasını sağlayan, bu nedenle TÜBA Hizmet Ödülü alan Grünberg, kendine özgü biri. Alman kökenli, Musevi bir ailenin çocuğu olan Grünberg, ODTÜ’nün simgesi durumunda. En son dokuz yıl önce oğlunun nikâhı için İstanbul’a giden Grünberg, ODTÜ’den hemen hiç çıkmıyor, seyahati sevmiyor. Eşi Raşel de, derslerine bile giren en büyük yardımcısı. 74 yaşında yaşındaki Grünberg üç ciltlik ‘‘Sembolik Mantık El Kitabı’’nı yeni yayımladı.

Hatada ısrar eden dinOzordur

Bir söyleşinizde, ‘İnsan bir düşünceye ne kadar inanırsa inansın yanlış olabileceğini aklından çıkarmamalı’ diyorsunuz. Bu yaklaşımınız Türkiye’deki genel eğilimlere epeyce ters değil mi?

– İşte herkes felsefeyi böyle anlamıyor. Felsefeyi eleştirel düşünce ile adeta özdeşleştiriyorlar. Dogmatik felsefeden yana olanlar benden uzaktırlar, onlarla alışverişim yoktur. Felsefe, insanın devamlı hatalar yapabileceğini, yanılgılara düşebileceğini gözönünde tutarak bunlardan kurtulmanın yolunu araştıran bir çabadır. Üstelik insanlar aslında hatalarından öğrenirler. Hata yapmazsak ilerleme olmaz. Hatalardan korkmamak lazım. Ama hatalarda ısrar edersek kötü tabii. Kötü olan hataya düşmek değil hatada ısrar etmek.

BEN DEĞİŞİMİ SAVUNUYORUM

Her olaya böylesine geniş bir hoşgörüyle bakabiliyor musunuz?

– Ben günlük yaşamımda bunu uyguladım. Muhakkak hatalarım oluyor ama farkına vardığım anda düzeltiyorum. Felsefenin bir nevi ana görevi budur. Felsefe bütün insan uğraşılarında hata öğelerini araştırıp bu disiplinleri bu hata ögelerinden arındırma çabasıdır. İşte bu da eleştirel düşünmedir; yapıcı eleştiridir.

İnsan, fikirlerini değiştirmeli mi? Yoksa istikrarlı biçimde aynı fikirleri mi savunmalı? Ne dersiniz?

– Ben değişimi savunuyorum. Dünyanın en büyük bilim adamlarının, düşünür ve felsefecilerin ömürlerinde çalışma yaşamlarında ayrı ayrı dönemler olduğunu, sürekli olarak değiştiklerini görüyorum.

EINSTEIN BİLE HATA YAPTI

Türkiye’de iki kavram var; dinozorluk ve döneklik. Her iki kavramı da farklı kesimler yüceltiyor. Sizce bu kavramlar doğru kullanılıyor mu?

– Değiştirmek zorunluluğu yoktur. Sırf değiştirmek için değiştirmek anlamsızdır. Ama niye değiştiriyor? İşte hatadan dolayı. En büyük dahiler bile hata işliyor. Einstein son döneminde başarısız çalışmalar yapmış. En büyük dahilerin de hataları olabiliyor. Ama bu hatalar ortaya çıktığında ‘Ben yaptım öyle kalacak’ derse işte o kötü. O zaman dinozorlaşmış olur. Ben bu yaşta bile hálá hatalarımı görünce kendimi değiştiriyorum.

Kendinizden, bu değiştirme uğraşından hoşnut musunuz?

– Çok. Ama moda diye sırf vitrin değiştirir gibi değiştirmek de hatadır. Önemli olan vitrini değil özünü değiştirmektir.

Felsefeye ilginiz nasıl başladı?

– 1950’de kimya mühendisliğinden mezun oldum. Ondan sonra babamın işlerinde ona yardımcı oldum ama istemeye istemeye. Bu arada çeşitli bilim dallarında kendi kendimi yetiştirdim, onların arasında felsefe ve mantık da vardı. Dedem Marcus da Bonn Üniversitesi’nde felsefe profesörüydü. Şimdi oğlum da felsefeci.

Peki babanız?

-Babam felsefeci değildi, ticaretle uğraşıyordu. Türkiye’de doğmuştu.

Nasıl oldu da felsefe dersleri vermeye başladınız?

– 10 sene benim için boşa geçti. Nihayet hayatıma yeni yön veren İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nden Doçent Hüseyin Batuhan ile tanışmam oldu. ‘Sizin gibi kendi kendini bu alanda yetiştiren bir kimse bizim bölümde ders vermeli’ dedi. Ben de sevindim ticaret ile ilgimi kestim. Uzman olarak ders vermeye başladım.

ODTÜ FİLDİŞİ KULE DEĞİL

Sizden önce modern mantık dersleri veriliyor muydu?

– Daha önce Atatürk’ün Almanya’dan getirdiği 50 bilim adamından biri olan Prof. Hans Reichenbach, bu dersi okutmuş. Ben bu dersi aynı bölümde 1960’da tekrar vermeye başladım.

Ders kitaplarını da siz mi hazırladınız?

– Evet. Bütün liselerde, üniversitelerde benim yazdığım kitaplar okutuluyor. 10 sene boyunca lise öğretmenlerine özel yaz kursları verdim.

Size modern mantık derslerinin kurucusu diyebilir miyiz?

– TÜBA’dan ‘‘modern mantık dalının kurumsallaşması’’na katkılarım nedeniyle hizmet ödülü aldım. Şimdi Türkiye’nin her köşesinde benim yetiştirdiğim onlarca yüzlerce insan bu dersi okutuyor.

İstanbul Üniversitesi’nden ne zaman ayrılıp ODTÜ’ye geldiniz?

– 1960-66’da İstanbul’da çalıştım. Ondan sonra ODTÜ’ye geldim, geliş o geliş, bir daha dönmedim. Bilkent’te, en çok Ankara Üniversitesi DCTF’de ders verdim. Ama asıl üniversitem ODTÜ’ydü. ODTÜ Felsefe Bölümü’nü ben kurdum, kurucu başkanı oldum. 1994’te yaş haddinden emekli oldum. Ama Allah’a çok şükür sevgili üniversitem ODTÜ’de hálá ders veriyorum.

ODTÜ’nün simge isimlerinden biri olmuşsunuz. ODTÜ dışında özel yaşamınızın renklerini sorabilir miyim?

– Özel yaşamım, özel olmayan kamusal yaşamımdan ayrılmaz. Ayırmam ben iki hayatımı. Eşim Raşel de yardımcımdır, kitaplarımın provalarını okur, tashihlerini yapar. İmtihan kağıtlarını okumama yardım eder. Bazen dinleyici olarak derslerime gelirdi. Hatta bölümü yeni kurduğumuz zaman sekreterimiz yoktu, eşim fahri sekreter oldu.

Sürekli kampüste mi yaşıyorsunuz?

– Ancak mecbur olunca doktor kontrolü için. Çok şükür şimdi ODTÜ’de güzel bir sağlık merkezi var. Artık oraya gidiyoruz. Beş yıl ODTÜ lojmanlarında oturdum. 25 yıldan beri de ODTÜ’nün bitişiğinde ODTÜ sitesinde oturuyorum. Bütün alışverişimi burada yapıyorum.

Bu kadar steril bir ortamda yaşamak sizi Türkiye’den koparmıyor mu?

– Burası bir fildişi kule değil. ODTÜ’yü bir nevi Türkiye’nin özeti gibi görüyorum. Anadolu’nun her köşesinden gençler ODTÜ’ye geliyor, burada kalmakla yurdu dolaşmış olduğuma inanıyorum. Pek seyahat sevmem. İstanbul’a oğlumun nikahına gitmiştim. Demek ki dokuz sene olmuş. Uçağa bindim ama pek sevmem, fobim var.

İonna Kuçuradi, dünyanın çeşitli ülkelerinde düzenlenen felsefe kongrelerine katılıyor. Siz uçak korkusundan mı gidemiyorsunuz?

– Evet o gidiyor. İonna Hanım’la aynı dönemde İstanbul Üniversitesi’nde kariyere başladık. O, Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü kurdu, ben de ODTÜ felsefeyi kurdum.

İonna Kuçuradi ile Türkiye’de felsefenin iki önemli ismisiniz. Ancak farklı alanlarda yoğunlaşmışsınız.

– Evet o insan hakları konusunda yoğunlaştı. Benim alanım fen bilimlerinin felsefesi ve mantık. Felsefenin iki ayrı, hatta zıt kutbundayız.

Felsefe, son 40 yıl içinde Türkiye’de nasıl bir noktaya geldi?

– Çok büyük ilerleme oldu. Kaldı ki Türkiye’de felsefe hiçbir zaman ihmal edilmemiş. Osmanlı zamanı da felsefeye önem veriliyordu, mantık okutuluyordu. Türkiye’de felsefenin temeli güçlü.

Türkiye’nin geleceğinden umutlu musunuz?

– Genel bir umutsuzluk, karamsarlık ile karşılaşıyorum. Bunu kınıyorum, yanlıştır, bozgunculuktur. Umutsuzluğa kapılmak insanlığa sığmaz. Karamsarlık korkaklıktır. Gemi nasıl olsa batacak diye kendimizi bırakırsak gemi mutlaka batar ve biz de ölürüz. Ama tehlike karşısında çaba sarfadersek gemiyi de, kendimizi de kurtarabiliriz.

Aynı karamsarlığı öğrencilerde de gözlüyor musunuz?

– Hiç olmazsa benim gördüğüm gençlerde karamsarlık yok. Eyvahhh yandık bittik diye karamsarlık edebiyatı yaparsak hakikaten batarız.

Bir yandan da herşeyin kötü gittiğini kabul ediyorsunuz…

-Ama göreli. Yani ben daha kötüsünü de gördüm.

FELSEFE HAYATIN PUSULASIDIR

Daha kötü ne olabilir ki?

– Savaş yıllarını gördüm. Bir yerde duydum, İsmet Paşa’nın cebinde küçük ajanda varmış. Ünivesite mezunlarının komple listesini gerektiğinde görevlendirmek için cebinde tutuyormuş. Şimdi binlerce mezunumuz var. Bir ilerleme yok dersek kendimize haksızlık etmiş oluruz. Her şey güllük gülistanlık dersek de yanlış olur. İkisi de aynı derecede sonumuzu getirir.

Gençlere felsefeyi sevdirmek için ne yapmak gerekli?

– Felsefeyi sevdirmek hocasına bağlı. Ben sevdirdim. Atatürk, ‘Akıl ve mantıkla çözülmeyecek mesele yoktur’ der, felsefenin bir tanımı da akıl ve mantığa dayanarak her türlü sorunu çözmenin yollarını araştırmak. Onun için felsefenin belli bir konusu yoktur. Felsefeyi yaşamın bütün alanlarına uygulama olanağı vardır.

Felsefeyi, yaşam rehberi ya da bir yaşam boyu yol gösterecek bir pusula olarak görüyorsunuz anlaşılan.

– Sürekli yolumuzu yitirme tehlikesi karşısında bir pusulaya gereksinmemiz vardır, bu pusula mantık ve felsefedir.

Okullarda felsefeye önem verilmesinin ne gibi yararları olur?

– Kusurlarımızdan biri yüzeyde kalmak, derinliğe inmemek. Felsefede, eleştirel düşünme dışında bir de temellendirmek önemlidir. Felsefe herşeyin temeline inmeyi gerektirir, işi budur. Lise ve üniversitelerde felsefe ve mantığa önem verilmesi, bütün dalları olumlu etkiler, yüzeyselliğin aşılmasına katkıda bulunur.

TÜKÜRDÜĞÜMÜ YALAMASINI BİLİRİM

Bir meziyetim varsa eleştiriye açık olmaktır. Yani tükürdüğümü yalamasını bilirim. Ben böyle inatçı değilim. Öğrenciler hata bulunca bazı hocalar üzülür. Ben ise coşarım, çok sevinirim, ‘Demek ki öğrencilerimi iyi işledim’ derim. Hatamı bulan öğrencimi kutlarım. Devamlı olarak uyarırırım, beni denetlemelerini isterim.

ODTÜ’DEKİ MC DONALD’S EYLEMİ

Eylemi sigara üreticilerine karşı yapsalardı daha yararlı olurdu. Peki neden kolaya karşı eylem yapmadılar? Halbuki o da zararlı. Bu gibi eylemler objektif olarak sağlığa zararlıysa yapılmalı. Ayrıca bir eylemin çok iyi gerekçelendirilmesi lazım…

Ben Türkiye’de doğdum. Almanca benim için İngilizce ve Fransızca öğrenmek gibiydi. Annem, babam da Türkiye vatandaşıydı. Düzenli yaşarım. Her sabah yedide kalkar, kahvaltımı yaparım. Yemeklerimi sabit saatlerde alırım. 12.30’da öğle yemeği, 16.00’da ikindi kahvaltısı, 19.30’de akşam yemeği yerim. 22.30’da da yatarım.

Faruk BİLDİRİCİ

http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2001/07/01/307350.asp

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s