DERYADAN DAMLALAR – Ahmed Aydın BOLAK Efendi

kul Mustafa

El Fakir pür Taksir Bendey-i Âli Âbâ Kul Mustafa

ÖNSÖZ

BismillahirRahmanirRahim

Bu risaleyi kaleme almak için, sevenlerimin ısrarı üzerine günlerce düşündükten sonra, bendeki emanetleri Evliyaullahın kelamı kibarlarını, affı şahanelerine sığınarak; bizi sevenlere teberrüken acizane elimden geldiği kadar zikretmek suretiyle aktarmak istedim.

Bu zor ve hayırlı işi başarıyla neticelendirdiğim için, Allah’a sonsuz hamd ve senalar ederim.

Eserde görülecek hata ve eksikliklerim okuyanlar tarafından bağışlanmasını rica ederim.

Saygılarımla arz ederim.

Ben 1925 tarihinde Hatay’da dünyaya geldim, İyi bir köy çocuğu olarak ilk okulumu Şeyh köyünde okudum. Ortaokulumu Antakya Lisesinde, lise tahsilini hariçten Kütahya Lisesi’nde okudum.

1944 senesinde asker olarak İstanbul Davutpaşa kışlasına, ve sonrada Metris tepede üç sene askerlik yaptıktan sonra terhis oldum.

1947 senesinde, Erkek terzilik okuluna giderek başarı ile kadın ve erkek biçki ve dikişini bitirdim.

Beyazıt’ta terzi atölyesi açtım.

Küçüklüğümden beri hep bir veliye mülaki olmak, onun elini öpmek, duaların almak ve İstanbul’da yaşamak bende bir tutku haline gelmişti.

Allah’ta benim bu iyi niyetimin semeresi olarak Ahmet Tahir-i Maraş-i Hz. Elini öpmek, böyle bir zata bende olmak mazhariyetini nasip etti.

Elhamdülillah, bir gece mana aleminde Hoca efendi Hz. beni kucağına aldı, büyük bir salonda yüklük gibi bir yere 5-6 yaşlarında bir çocuk gibi kaldırdı. Salonun diğer tarafında iki zat oturmuş karşılıklı sohbet ediyorlardı. Aramızda ince bir tül perde vardı ve onların kucağına attı. Onlarda beni kucakladılar. (O iki zatlardan biri Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem hazretleri diğeride Hazreti Ali Efendimizdi) o zaman uyandıktan sonra rüyamın manayı münifini anladım. Onun ahrete intikalinden sonra mezun oldum.

Mustafa Muciri Hz.(Özeren) ile Beyazıt’ta karşılaştık, hakipay olduktan sonra buyurdular ki ‘şimdi bir fakülte lazım, sen nereyi istersin’ benimde derecem Tıp Fakültesine girebilir olduğu için “diş doktoru olmayı istedim” Lise bitirme imtihanlarına girdiğim tarihte 1952 Haziran ayında hoca efendi hazretleri hayatta idiler. Ben kendilerine edeben İmtihana gireceğim diyemedim. Kendisi bana “Ben Hukuk Fakültesini istiyorum. Sesinin Meclisten gelmesini istiyorum” buyurdular. Bende hemen İstanbul Hukuk Fakültesine kaydımı yaptırdım.

Tabi ki benim bir taraftan terzilik yapıp geçimimi sağlamak, bir yandan da çok ağır olan tahsilime devam edip biran evvel mezun olmak, yeni bir hayata başlamam icab etmektedir.

Bir gece yine Hoca Efendi Hz. mana aleminde gördüm ‘Bana iki avucunda mütenevvi tahıllar lütfetti’ bende alıp ceketimin cebine koyarken bir iki tanesi yere düştü, alıp cebime koydum. O zaman buyurdular ki ‘oğlum bunları temin etmek çok zahmetli oldu, ben bunlara şu ayeti okudum’ ‘Suphan Allah’u velhemdülillahi feyzil ilmi vahuval alüyül azim’. Hemen uyandım ve bu ayeti yazdım. Kendilerinin huzuruna gittiğimde rüyamı anlattım. Buyurdular ki ‘Senin düşündüğün gibi değil’ benim aklıma gelen Hukuk tahsilimdeki feyz. Şimdi anlıyorum ki, esas ilim ilmi ledün, yani Allah’ın ilmini tahsil etmek, bu yolda feyz ve verimli olmasıdır.

Çocukluğumdan beri içimdeki İstanbul sevdasının meyveleri tahakkuk ettikçe, yanı başımdaki güç yetmez takat çekmez çilelerde beni bırakmıyor, elimden geldiği kadar bu çilelere katlanmaya çalışıyordum. On dokuz yaşımda bir gencin tek başına, ana yok, baba yok, hiçbir hısım, akrabam, arkadaşım yok, aş yok para yok pul yok, velhasılı İstanbul’a asker olarak geldiğimde tutunacak bir kuru dalım dahi yoktu. Kendimden korkuyorum, her türlü kötülüklerden korkuyorum. İçki sigara kahve oyun kumar gibi Allah’ın menettiği şeylerden elimden geldiği, gücümün yettiği kadar her türlü fenalıklardan çekinerek bu vücut denilen Allah’ın emanetini nefsi emmareden korumaya gayret etmekte idim.

Neden sonra anladım ki, bendeki İstanbul aşkı bir teceliyâti İlâhinin tahakkuku için bir tedbirden başka bir şey değil, kader ağlarını bir örümcek ağı gibi sarmış ve bir Kutbu’l-arifin kollarına atmış, oda bir nakkaş marifeti ile beni madden ve manen işleyerek halka ve Hakk’a hadim olarak yetiştirdi elhamdülillah.

Ben İstanbul’u en nadide semtinde Beyazıt Soğanağa’da 35 sene oturdum. Bugünkü beyaz sarayın arkasında, tabi ki beyaz sarayın o günkü yeri Saditek Tiyatrosu’nun bahçesi idi.

Benim evimden üniversitenin kapısının üzerinde bulunan saate bakarak zamanı ayarlardım.

Oturduğum yerin hem evim hem de işyerim

oluşu her iki sultana yakın olmamı sağlıyordu.

Yani hem Hoca efendi hz. hem de 1953’de emekli olduktan sonra Soğanağa’ya gelen Mustafa Muciri hz. yakın olmamı sağlıyordu.

O tarihte ihvanın ekserisi bu semtte ikamet ediyorlardı. Nitekim sonrada Dr. Hamdi Hizalan Bey bana yakın bir yere taşındı. Benim işim bağımsız olduğu için bu zevatı alilerin yanında olmamı ve sohbetlerine katılmamı ve hizmetlerini görebilmemi sağladı. Onlara hizmette asla kusur etmemeye gayret gösteriyordum.

Hoca efendi hz. lerinin devlethanesi Beyazıt hamamının hemen karşısında bulunan dört katlı ahşap bir binaydı. Biz gençleri her hafta Perşembe günleri sohbetine çağırır ve bizlerle sohbet ederdi. Bir gün bana ‘oğlum bu kapı sana her zaman açıktır, kapıyı çal Hatice sana kapıyı açar ‘

Diye buyurdular. Beyazıt kütüphanesinde vazifelerinde iken, mesai saatinden sonra, küllük kahvehanesinde veya meydandaki çınarın dibinde otururlar, etrafında kemale eren birçok zevat toplanır sohbet ederler bu fakirde çok zaman bu sohbetlerde bulunurdu.

Mustafa Muciri hz. de İstanbul’a teşrif edince Hoca efendi hz. yakın olsun diye Derinkuyu sokağında Dr. Cevat beyin Apartmanının zemin katındaki bir dairede ikamet ederken, 1960 da Teşvikiye’deki vakıfların malı olan Ashap oğlu apartmanına taşındılar.

Her iki zevatı âli ile olan maddi ve manevi kurbiyet onların femi saadetlerinden sadır olan hadisleri kelamı kibarları siz okuyanlara hatasız, noksansız ifade etmek üzere bu Risaleyi kaleme alarak arkamda beni yad ettirecek bir hatıra olarak arz etmek istedim. Allah kusurlarımı affetsin amin.

Av. Mustafa Kulağası

 

Ahmed Tahir Maraşi 

AHMET TAHİR-İ MARAŞ-İ HAZRETLERİNDEN SADIR OLAN KELAMI KİBARLAR.

Kutbul Arifin Gavsi Vasilin Fatih ser türbedarı Mürşidi kamilin Tacül ürefa.

Temkinin sahibi olan bu zatı şerif 11-07-1954 de sevenlerini derin bir acıya gark ederek ahrete intikal etti. Halveti Tarikinin Şabaniye kolunun mümtaz mürşidi arifinin Aziz türbesi (Fatih Camii’nin kıblesindeki mezarlıktaki ebedi istirahatgâhına tevdi edilmiştir.) Vefatından dört gün önce kendilerini, çengel köyde Sultan Vahdetinin yazlık köşklerinden birinde hasta yatmakta olduğunda ziyaretlerine gittim. Huzurlarına vardığımda uyuyorlardı, bir süre sonra gözlerini açtılar, hemen haki paylarına yüz sürdüm. Kendilerini yatakta biraz düzeltinek için kendilerine hizmet eden Haççe’yi çağırmamı istediler. Ben o günkü gençliğin verdiği güç ve gayretle kendilerini kucaklayarak kaldırmak istedim. Kendileri yüzüme gülerek baktılar ‘sen hem kaldıracak güçte misin’ buyurdular. O zaman hatamı anladım özür dileyerek kendilerini bıraktım. Bana zimmen kainatım, sen beni kaldıracak güçte misin demek istediler.

Arzu buyurdukları gibi Haççe’yi çağırdım, yine ben o mübarek bedenlerini kucaklayarak düzelttim, Haççe de arkalarına yastık koydular. Benim içimdeki hislerin tahakkuku için benim Ankara’ya gitmemi ve o tarihte Maarif vekili olan Celal Yardımcı ile görüşmemi emrettiler. Bende emirlerini yerine getirdim. Döndüğümde, kendilerinin ağırlaştığını Haydarpaşa Numune hastanesine kaldırıldığını öğrendim. Derin üzüntü içindeydim, karşı konulmaz bir istekle kendilerini Pazar günü ziyarete gittim. Hastaneye vardığımda, bir hasta bakıcıdan kaldığı odayı sorduğumda, O zatın, ebediyete itikal ettiğini öğrendiğim.

O an kainatın üzerime yıkıldığını hissettim, hıçkırıklarla ağlayarak gasil haneye gittim.

Lâkin ben bende değildim, ne anne acısı, ne baba acısı ve diğer tüm acıların üstünde bir acıyla sarsılmış ağlarken Mustafa Muciri Hz.leri bana rastladı, sırtımı okşayarak sakin olmamı telkin ediyordu. Bu sırada kendilerini tanımadığım bir kişi, tepside soğuk ayran dolu bardakları orada bulunan müridlere tevdi ediyorlardı. Bende bir bardak ayran alarak içtim, Temmuz ayının sıcağı bir yana, acıdan kavrulmuş bedenime iyi geldi beni rahatlattı ve kendime geldim.

O tarihlerde mübarek zat, gençleri Perşembe günü akşamlarını tahsis ettiği için birkaç müridanla yine huzurunda bulunuyorduk. Orta yaşlı bir zat elini öptüler ve efendim Allah sizden razı olsun diyerek oradan ayrıldılar. O zat gittikten sonra bizlere hitaben ’oğlum Allah sizden razı, eğer razı olmasa bir saniyede hepinizi yok eder. Siz Allah’tan razı olunuz’ buyurdular.

Bu kelamı kibarın manasını anlamadığım gibi manayı münifınide çözemedim.

Ben kendi kendime diyorum ki, ben Allah tan razı olsam ne olur, olmasam ne olur.

Allah Allah’lığından ne kaybeder, yıllarca bu kelamı kibarı çözmeye uğraştım.

Bu kelamı kibarın neşrinin üzerinden belki 25 sene geçmişti, bir gün elime Şeyhül ekber Muhiddin i Arabi Hz. lerinin bir eseri geçti, Bu kitabı okurken, bir parağrafı sanki bana hitaben açmışlardı, bu paragrafta diyorlardı ki ‘mühim olan kişinin Allah’tan razı olmasıdır, kişinin Allah’tan razı olması demek, Allah’ın kendisi üzerindeki her türlü efal ve tecellisine boyun eğmesi, yani şükretmesiyle mümkündür’ diyerek paragrafı bitirdi, benimde yıllardır içinden çıkamadığım mesele çözüme kavuşmuş oldu.

Ben terzilik okulunu bitirdikten sonra, ihvandan terzi Hüseyin Avni Birkan la iş ortağı olarak çalışmaya başlamıştım, bir gün zatı muhterem bana ‘oğlum; hiç kimseyi rızkına ortak etme, her işin günahı ve sevabı senin olsun’ diye buyurdular. Ben bu kelam üzerine ortaklıktan ayrılarak, kendime ait bir terzi atölyesi açtım.

Yine bir gün, mutad olarak huzurlarındayken ‘oğlum her müridin bir mürşide ihtiyacı vardır, mürşidsiz mürid olmaz.’ Buyurdular. Bir başka gün huzurlarındaydım ‘her mürid dünyada iki kere doğar, biri anasından doğmak, diğeride mürşidi kamile mülaki olmaktır’ buyurdular.

Bir başka zaman o tarihteki gençler, şimdinin emeklileri huzurundayken ‘oğlum her işinizde alıcı ve satıcı kendiniz olunuz’ diye buyurdular. Bir başka gün ‘oğlum bu dünyada işini değil, eşini bulan, rahat eder’ buyurdular.

Bir gece mutad üzere devleti saadetlerinde, bizleri yani üniversite talebelerine hitaben ’Galata köprüsünde yokuş var mı’ diye sual ettiler, hepimiz birbirimizin yüzüne baktık ve cevap veremedik. Kendileri lütfedip ‘var oğlum var, bir gün gelir Galata köprüsünde yokuşu anlarsınız’ buyurdular. İşte şimdi ben fakir acizane o kelamın manayı münifıni ancak idrak edebildim.

Hem bizim yaşlanıp ihtiyarlayacağımızı, bir basamak merdiveni çıkmakta zorlanacağımızı, yokuşları zor tırmanacağımızı ifade etmişler. Yine bir gece mutad üzere huzurundayken ‘biz aileden birini alınca, ailenin diğer fertlerini şefaatimizden mahrum etmeyiz, yedi karın usul, yedi karın firuğa kadar şefaatimiz mutlaktır ve himayemizdedirler.’ Yine ‘Benim ihvanımdan biri mağripte, biri maşrikte olsa, anı vahitte can verseler her ikisine de yetişirim.’ Diye buyurdular.

Bir gece yine huzurundaydık bizlere hitaben ‘iki meslek vardır biri doktorluk, biride Avukatlık, hasta iyileşse de doktor ücretini alır, ölse de doktor ücretini alır. Avukat davayı kazansa da ücretini alır, davayı kaybetse de ücretini alır.’ Buyurdular. Azizan bu kelamı fani saadetlerinde ifade ettiklerinde o topluluktan benden başka avukat olan çıkmadı, hatta o tarihte ben henüz üniversiteye dahi inmemiştim. Yine bir gün ‘oğlum Allah ın misli yok misali vardır, Allah’ın yeryüzündeki zebanilerini görmek isterseniz, polislere bakın.’ Yine ‘tecelliyati ilahi münkirden münafığa, münafıktanda mümine geçer, ben görmem ama sizler görürsünüz’ buyurdular.

Yine buyurdularki ‘hayvanın alacası dışında, insanın alacası içindedir, bunlar içlerini dışa vurdukları zaman hangi renkte olduklarını anlarsınız’ ‘o münkirdir, bu da münafıktır, münafık münkirden eşettir, Allah münafığı rezil eder, ben görmem ama sizler görürsünüz’

Ben bir gece mana aleminde B.M. meclisine girmişim, İnönü ile ikimiz kürsüye geldik, ben İnönü’nün bu millete yaptıklarını, bütün kötülükleri; Lozan muahedesinin bir mağlup muahedesi olduğunu, Musul petrollerinin, 12 adaların nasıl elimizden gittiğini, bütün camileri asker sevkiyat koğuşu olarak kullandığını, genç askerlerin camilerde her türlü işret yaptıklarını, Yunanistan dan 400 milyon altun harp tazminatından feragat ettiğini, ezanı Türkçeleştirip kuran-ı kerimleri toplayıp yaktırmak istediğini 1960 ihtilalinin başlıca müsebbibi olduğunu, kardeşi Rıza Temelli’nin askerin bütün mübayasının ondan geçtiğini, her hububat çuvalının 100 kg’dan işlem gördüğünü, dokuz kurayı birden silah altına alarak, hayvan vagonları ile aç susuz sevk ettiğini, saydım döktüm. Meclis İnönü’nün idamına hükmetti, ellerini bağlayarak idam etmem için bana teslim ettiler. Bu arada meclis boşaldı, bende onu salondan darağacı sehpasına götürürken, baktım ki karşıdan bizim ihvandan Asım hoca geliyor, onun gelmesini bekledim, bana selam verdi ve İnönü yü nereye götürdüğümü sordu, bende asmaya götürüyorum dedim. Oraya götürmeye gerek yoktur zahmet etme dedi. Cebinden küçük bir çakı çıkardı ve İnönü’nün karnına sapladı, yere düştü ve öldü, bunun işi tamam dedi. Aynı günü sabahı Mustafa Muciri Hz. le buluştuk, manayı kendilerine arz ettim. Bana ’seninki gitti’ buyurdular. Bu ifadeden sonra onu tutan meczup Hafız Cemal, Mustafa Hz. ile beraberken geldiler ve önümüzde durdular. Mustafa Beye hitaben ‘ayınla sad [-ع ص ] yerle bir oldu, efendim siz istediğinizi yapınız’ dediler. İşte 1965 yılında başbakanlık ve parti başkanlığından Ecevit’le olan çatışması sonucunda her şeyini kaybederek gittiler.

Müridandan bir sucu Ekrem baba vardı, Çemberlitaşta küçük bir sucu dükkanı işletirdi. Mehmed efendi Hz. leri önünden geçerken bir bardak su içer yüzüne bakar ve gülerlermiş. Ekrem Baba bu harekete kızmışlar bir gün, Mehmed efendi Hz. lerine bir bardak su içiyorum, yüzüme bakıp gülüyorsun yüzümde şeytan tüyümü var demişler. Mübarek zatta kendilerine ‘bir gün gelir neden güldüğümü anlarsın’ demişler. Yıllar sonra huzura gelip diz çökmüş ve el öpmüşler.

Bu Ekrem baba karda kışta kolları sıvalı bir şekilde, göğüs bağır acık gezermiş. Bir kış günü aynı vaziyette tramvaya binmişler, iki hatun babayı görünce aralarında konuşmaya başlamışlar, biri diğerine babayı göstererek, ihtiyara bak, diğeri de değme gence değişmem demişler.

Bu hadise Hoca efendi Hz. lerinin kulağına gidince, ‘Ekrem, Ekrem biliyorum, senin için sıcak soğuk fark etmez. Zahiri ahkâma riayet et, kendini sakla’ buyurmuşlar.

Hoca efendi ‘Tecelli ilahi kolay kolay değişmez, biz onu bazen tağyir, bazen tahfif ederiz, bazen de tebdil ederiz.’

Bu kelamı kibar kendilerinde tecelli etmiştir. Kendileri bizzat bir ikindi namazı kütüphanelerinden ayrılmış, Beyazıt camii şerifinin şadırvanında abdest almışlar ve cebindeki çevre (mendil) ile kurulanmışlar, bu gün hatim dualarının yaptığımız mahsurada namazlarını eda etmişler, ıslak mendili kurusun diye önüne sermişler ve sırtını yasladıkları yerde uyumuşlar, uyandığı zaman gelen geçenin para atmış olduğunu gördüklerinde çevreyi hızla toparlayarak camiden çıkmışlar. İlk rastladıkları bir dilencinin önüne çevreyi bırakarak doğruca Mehmed efendi Hz. huzuruna gitmişler. Mehmed efendi Hz. kendilerine ‘Ahmet, senin kaderinde dilenmek vardı, bihamdillah biz onu uyku aleminde atlattık.’ Buyurmuşlar.

Yine ‘Bir iş yeri açmak, Allah ‘a keşkül açmaktır, Allah kendine uzatılan keşkülü geri çevirmez.’ Buyurdular, yani kendine uzatılan ele bir şeyler ihsan eder, ‘dükkan kapısı Hak kapısıdır, Hakkına yalvar, çeşme gibidir, çeşmeler akmasa da damlar.’ Buyurdular. İstanbul Nuriosmaniye camii şerifinde vaz ederken ‘eğer sizler Allah diye birisini putlaştırır ona taparsanız, Allah size maişet sıkıntısı (maişeten dankâ) verir huzurumuz elden gider’buyurdular. İşte bu gün bu kelamı kibar tahakkuk etmekte, her şeyimiz var ama hiç kimsenin evinde huzur yok. ‘Benim ihvanımı sevenleri sevenlerde dahi bendendir, şefaatimize mazhardır.’ ‘Benim ihvanım, aman diyecek kadar hasta olmaz, teseyyüp derecesine düşmez, bu alemden imanını kurtarmadan ahrete gitmez.’ buyurdular.

Bu Turuku âlinin ricalinden Aziz Mahmud Hüdai Hz. bu üç tebşirata bir ilave ederek ‘Benim ihvanım denizde gark olmaz.’ Buyurmuşlardır.

Benim kendilerine zahiren mülaki olduğum tarihlerde, ‘oğlum okursan Mısri Niyazi divanını oku, tekmil sülükünden sonra yazmıştır.’ Buyurdular. Yani kemâlatının zirvesinde yazılmıştır, yani son basamakta. Bende emirlerine veçhile divanı aldım okumaya başladım, o gün gençtik, cahildik, tecrübesizdik, hiçbirşey anlamadığımı kendilerine arz ettim, ‘sen okumaya devam et, o sana kendini açar.’ Buyurdular.

1954 yılının Haziran ayında Mustafa Mucuri Hz. ‘Mustafa bana davet vaki oldu, gitmem gerek’ buyurmuş. Bunun üzerine Mustafa Bey ‘Sultanım, musade ediniz sizin yerinize ben gideyim.’ Buyurmuş. Bunun üzerine Hoca Efendi Hz. ‘davete icabet etmek gerekir, senin hatırın için birkaç gün tehir edeyim.’ Buyurmuşlar. Bu tehir münasebetini on yedi gün olduğunu belirttiler. ‘Benim Amerika da dahi ihvanım vardır.’ Bir gün ‘Bizim kazanımızda domuz eti dahi kaynar.’ Buyurdular. Bir gün bana ‘oğlum bu kapı her zaman sana açıktır, zaman ve saat mefhumu yoktur, zili çal Haççe sana kapıyı açar.’ Yine ‘Mustafa’nın gözüne bakan, bu alemden imanını kurtarmadan ahrete gitmez, kolları çok kuvvetlidir, her tuttuğunu koparır.’ Buyurdular.

Bir gün yine huzurlarındaydık (Değişik şeyhlerin ellerini öperek kendine mürşid arayan, umumhane kadını gibidir, döl tutmaz biri yapar biri bozar) buyurdular.

Bir başka zaman ev halkı için (bunlar Haziran güneşinde dondular, etini etimize, kanını kanımıza katamadılar) buyurdular.

(Biz birini istediğimiz zaman karaciğerine oltayı takarız, deryaya salarız. O deryada dolaşır, istediğimiz zaman oltayı çekeriz huzura gelirler) buyurdular.

(Oğlum, müritlik demir leblebidir, kolay kolay hazmedilmez) büyürdüler, (kadının en iyisinde üç eğrilik vardır, bir uyku aleminde yaratılmıştır, ehlullah uyku alemine iltifat etmez, Allahtan en uzakta gaflet alemidir. İki sol taraftan yaratılmıştır, sağın şerri solun hayrından yektir. Üç kaburga kemiğinden yaratılmıştır, düzeltemezsiniz hemen kırılır.) buyurdular. Yine (Benim ihvanımın en hamı kan kırmızıdır.) (Bizim mebdeimiz onların müntehasıdır, yani bizim başlangıcımız, onların sonlarıdır.) buyurdular.

(Şayet bu nas beni hakikaten tanısalar, beni paramparça ederler.) Yine (Oğlum tuttuğun yol çok güzel, sakın bu yoldan ayrılma. (oğlum dağın başında da olsan, Allah Teâlâ sana bir muzır gönderir seni bihuzur eder.) buyurdular.

Bir gün yine bana (Oğlum meşe gibi dimdik olma, arada bir selvi gibi eğilmesini bil.) buyurdular. Ben gençliğim istikameti kendime tabu edinmiş for majör, yani büyük mani olmasa verdiğim sözden aleyhime dahi olsa dönmezdim. Yine buyurdularki (Allah bile kararından döner.)

Bir Pazar günü Çengel köydeki sultan Vahdettin’in köşkünde kalabalık bir ihvan topluluğunda bende vardım. Kendime gri bir elbise dikmiştim, asorte olarak huzurunda otururken, bana hitaben (kalk oğlum göreyim) dediler, bende ayağa kalktım manken gibi dönmemi istediler döndüm oturmamı emrettiler, oturdum. İşte o zaman yukarıdaki zikrettiğim kelamı kibarı (oğlum Allah bile kararından döner). Tabi ki o yaşta bu kelamın manasını anlayamıyordum. Sonra Mustafa Bey Hz. arz ettim, (o işin tahakkuku için, on iki imam aşkı için on iki seneyi tamamla.) buyurdular. Bende on iki seneyi tamamladım, (biz bir binanın dört duvarını değiştiririz, çatısına halel gelmez.) (hakiki alevi bizik, her mümin Alevidir, her Alevi mümin değildir.)buyurdular.

1952 yılı ramazan ayında ihvandan Trenci Yusuf koşarak atölyeye geldi, telaşlı telaşlı Mustafa’cığım Hoca Efendi Hz. seni istiyor, mezureni alıp devlet Haneye gelmeni istiyor, o tarihte benim terzi atölyem Soğanağa’da şimdiki Beyazıt’ta Beyaz sarayın arkasına, devlet hanelerine çok yakın. Hemen mezuramı aldım devlet haneye gittim. Huzurlarına girdim, hakipay olup ellerini öptüm. Kendileri (elindeki kumaşı göstererek, bu elbiseliği Fikret Çelikoğlu İtalya’dan getirmiş üç metre kupon, çivide asılı elbiselerini göstererek bunun gibi olsun) buyurdular. Ölçüleri elbiseden aldım edeben efendim kalkın ölçünüzü alayım diyemedim.

Efendi Hz. mülaki olanların malum veçhile kendileri boylu, poslu müşekkel bir zat idi. Aynı zamanda yelekli olmasını arzu ettiler. Kumaşı alıp atölyeye geldim. Mutadın hilafına patron çıkardım ve kumaşa tatbik ettim. Fakat kumaş yetmiyordu, yarım gün beni uğraştırdı. Makası elimden bıraktım ve koltuğa çöktüm. Kendilerinden yardım etmelerini istedim, bir süre sonra tekrar tezgahın başına geçtim. Patronu tekrar kumaşa tatbik ettim, ne göreyim yedek yükü dahil kumaş yetiyordu, elbise çıktı.

Bu hadise benim için büyük bir lütuf, aynı zamanda bir imtihandı. Tabiî ki bir iki provadan sonra elbiseyi bitirdim kendilerine giydirdim ve çok memnun oldular. Çıkarıp bana ücret vermek istediler, ben o günün toyluğu ve bu yoldaki cehaletimle, para almayı reddettim. Kendilerine dedim ki, babama bir elbise dikmek vazifemdir. Bunun üzerine kendileri (Ben sana dikiş ücreti değil, bereket parası veriyorum, diyerek 55 TL ihsan ettiler), bu paranın 20 TL si halen benim portföyümde mahfuzdur.

Bir gece mana aleminde kendilerine Soğan Ağa camiinin önünde rastladım, haki pay olup ellerini öptüm, Baktım arka tarafında Dr. Cevat beyin evi yanıyor, kendilerine arz ettim, (ne görürsün, ama yok yok sen ihvanda bir Mustafa’sın, hem gör hem söyle) buyurdular.

Dr. Cevat bey ihvandan idi, 12 dairelik apartmanı Halide Edip Adıvar’ın binasının arkasında soğan Ağa’da idi. Mustafa Muciri Hz. onun bir dairesinde kira ile oturmaktaydılar, bi-edeben hareket üzerine Nişantaşı’na taşındılar. Cevat bey 7. sene felç oldular, aile dağıldı, o binada harap olup gitti.

Benim orta okula gittiğim tarihte aileden hacı hafız Mustafa amca aynı zamanda bir camiinin imamı idiler, torunlarıyla ders çalışmaya gittiğimde (Mustafa siz 5 erkek kardeşsiniz, hepinizi severim fakat seni başka türlü seviyorum, sende bir şeyler var) dedi. Ben bu kelamı anlayacak yaşta olmadığımdan üzerinde durmadım, kendileri tam kemale ermediğinden bendeki yansımayı izahtan acizdiler.

Bir gece mana aleminde Hoca efendi Hz. ile bir Cuma namazı kılmak için onun camiine gittik, namazı ifa ettik, cübbesi, bastonu ve mesleri elimde olan Hoca efendi Hz. leri avluya çıktı. Etrafımızı bir sürü sarıklı cübbeli şehler sardı, Hoca Efendinin elini öpmek istediler, hiçbirine elini vermedi. Yalnız bana ve Hacı Hafız Mustafa amcaya elini verdi, (bunlara kainatı taksim etsen , bu yalancı şeyhlere az gelir) haydi biz gidelim buyurdular. O zaman Hafız Mustafa amcanın beni ayrı sevdiğini anladım. Hoca Efendi den bana benden ona yansıyan manevi akımın farkında değil.

Bir pazar günü Çengelköy’deki Sultan Vahdettin’in korusundaki kestane ağacının altında kalabalık bir ihvan topluluğunda marangoz Bahattin Bey Hoca Efendi Hz.’ne hitaben lütfediniz piyango bileti aldım biraz dünyalık istiyorum dediler. (Bahattin oğlum hiç dervişe piyangodan para çıkar mı) buyurdular. Yine aynı zat diğer bir sohbette aynı yerde toplanmış Hoca Efendi Hz. femi saadetlerinden çıkacak kelamı kibarlara kulak vermiştik, lâkin ortada ne bir ses, ne bir nefes vardı, aynı kişi dediki efendim konuşsanız da sizi dinleyelim, oturmaya mı geldik. (Bahattin bey oğlum bizim sukutumuzdan anlamayan konuşmamızdan hiçbirşey anlamaz) Buyurdular.

Bir gün evliyaullah kerametlerinden söz ederken (kerameti kevniyeye Ehlullah pek iltifat etmezler, bu havasın işidir, kerameti kevniyye kadının hayzi gibidir kişiyi cünüp eder) buyurdular.


AHMET TAHİRİ MARAŞİ HZ. LERİNİN BAZI KERAMETLERİ

Bir gece biz gençler huzurundayken bir veli hikayesi anlatmaya başladı. İstanbul langa bostanlarında bir veli varmış, bostanım sularken yukarıdan suyun yolunu aşağıya çevirmiş, kendide aşağıya gelmiş, suyun aşağıya gelmesini beklemiş. Su aşağıya gelmeyince yukarıya çıkmış bakmış ki suyun önüne bir topak çamur gelmiş ve suyun yönünü değiştirmiş. Çamuru almış suyu aşağıya çevirmiş, aşağıda ne görsün su yine gelmiyor, tekrar çıkmış bakmış, yine bir topak çamur gelmiş bu defa suyu başka yöne çevirmiş. O zaman o veli nazar etmiş, bakmış ki Erzurum da ki veli arkadaşı kendisi ile şakalaşarak gülüyorlar. O zaman veli yerdeki bir topak çamuru almış ve onların yüzüne atmış ve bu şakaya böylece son vermiş. Bunun üzerine kendileri (Benim de o veli gibi kerametim olsaydı Edibin Mucurda derede söğüt ağacının altında yüzüne böyle çamur atardım.) buyurdular.

O tarihte tıp talebesi olan Dr. Edip Memiş kıpkırmızı oldular ve sesi çıkmadı. Huzurundan ayrıldıktan sonra Edip bizlere rezil oldum dediler. Hadisenin mahiyetini sorduk. Meğer tatilde Mucur’a gitmiş sevdiği kızı alarak dereye inmiş, gözlerden uzakta onunla işret etmekteyken Hoca efendi Hz. hadiseyi görmüş.

Bir gün ben fakir, kendilerini ziyarete gitmek için Eminönü’nden Çengelköy’e gidecek vapura bindim ve yukarıya güverteye çıktım. Hoca efendi Hz. bir kanepede oturuyorlardı. Yanlarına gittim hakipây olup ellerini öptüm, yanlarına oturmamı işaret buyurdular.

Çengel Köyde bizimle 15 veya 20 kişi bizimle indiler. Bir baktım Efendi Hz. yok oldu, sağa baktım, sola baktım, etrafı aradım bulamadım. Ben Sultan Vahdettin’in köşküne çıkan patikayı tırmanarak zor çıktım, ne göreyim Hoca efendi Hz. kestane ağacının dibindeki peykede oturuyor ve bana bakarak gülüyorlardı. O zaman anladım ki tayyi mekan kudretiyle benden evvel gelmişlerdi.

Bir defada kendilerinin üvey kızı olan tabiiye hocası olan Perran Hanım’ın ifadesi ile şimdiki edebiyat fakültesinin yerinde Zeynep Kamil konağı vardı. Bir gün konak yandı, alevlerin ve kızgın çivilerin kendi evlerine geldiğini görünce, sandıkda ki çeyizinin evle beraber yanmaması için Efendi Hz. ağlayarak yalvarmaya başlamış. Ne olursun bizi yangından kurtar demiş. O zaman Efendi Hz. kapının önüne çıkmış ve yangına karşı gelerek vücudu binanın yüksekliği kadar uzamış ve bedeni tüm binayı örtecek şekilde gerilmiş, yangın sönünceye kadar orada durarak binayı yangından koruduğunu bizlere anlattı.

(Oğlum bu zamanda beş vakit namazınızı kılamazsınız, sabah ve yatsı namazını kılınız, iki halkasını tutunuz diğer vakit namazlarını orada (ahrette) size tamamlatırlar) buyurdular.

Yine bir gün fakire (sakın İmam Rabbaninin divanını okuma, müveşviştir, o bir mektubat değil metrukattır.) buyurdular.

Ben bir gün kendi evimde bir fındık faresini maşa ile tuttum, musluğu açarak suyun altında öldürdüm, Hoca Efendi Hz. Nuru Osmaniye Camii şerifinde vaz ederler bütün ihvanda can kulağı ile Onu dinlerdik. Kendileri benim hareketimi kasd ederek (Canlı mahluku eziyetle öldürmenin doğru olmadığını, öldürmek icab ediyorsa, eziyet etmeden öldürülmesini belirttiler.) Kuran-ı Kerimde bir ayette (Sümme vechullah) ibaresinde beyan edildiği Veçhile her neye bakarsan bak, canlı veya cansız onda Allah’ın kudretini müşahede etmeye çalışmalıdır.

Bir gün huzurlarında iken (Baş pezeveng bizik) diye buyurdular. Bu kelamın manası nas tarafından iyi anlaşılmadığından (godoşlukla) karıştırılmaktadır. Esas manayı münif (Kişilerle Allah arasındaki muhabbeti geliştirmek yaymaktır). Bundan galat olarak kadın erkek arasındaki muhabbet tellallığı yapmak olarak benimsenmiş.

Mustafa Mucuri Özeren

MUSTAFA MUCURİ (OZEREN) HZ. FEMİ SAADETLERİNDE
SADROLAN KELAMI KİBARLAR.

Hz. femi saadetlerinden sadrolan bu kelamı kibarları fakire sadrederken onları not etmek istediğimi kendilerine arz ettiğimde (oğlum gönlüne yazılsın) buyurdular.

Mustafa Mucuri Hz. 1913’te Kırşehir’in Mucur kazasında dünyaya teşrif etmiş ve ilk tahsillerini burada ve pederi alileri Eyüp Hocamın nezaretinde ikmal ettikten sonra İstanbul ‘a tahsil etmek için teşrif etmişler.

Bu meyanda fatih Ser Türbedarına bir hemşehrisi tevassuti ile mülaki olmuşlardır. Bu huzurda manevi ve maddi tahsillerine devam etmişlerdir. Mehmet Tevfık efendi Hz. (ben seni evkafa zabit yaptım) buyurmuşlardır.

Bir gün zaptiyeler onu Bayazıt’ta yakalayarak doğruca Bekir Ağa bölüğünde hapse koymuşlar. Hadise o zaman neşredilen gazetede Devlete yapılan bir hakaret yazısının kendisi tarafından kaleme alındığı ifade edilmiş ve kendisine yazı tatbikatı yaptırıldığında () ve () harflerinin kendi yazısına çok benzediğinde o günkü teşkil edilen muhakemede muhakemesi görülmeye başlamış, her duruşmada yazıyı yazmadığını beyan ettiği halde, tutukluluk hali devam etmiş. Bekir Ağa bölüğünün halinin perişan anlatılacak gibi olmadığını, kendisine sunulan çorbayı kapının altından ittiklerini, oturulacak ve yatacak bir peykenin dahi olmadığını anlatırlardı.

Bu meyanda hücresine bir zaptiye gelmiş hemşehrisi olduğunu ve pederi Alilerinin yani Hoca Eyyüp efendi Hz. talebesi olduğunu, korkma seni dövdürmem diye teselli ederek gitmişler.

Bu mefkufıyet hali tam yetmiş iki gün devam etmiş. O hale gelmişki her şeyi göze alarak son duruşmaya çıktığında, yine muhakeme reisi bu yazıyı yazıp yazmadığım sorduğunda (Bana ne sorup duruyorsunuz, siz söylediniz bende yazdım) buyurmuşlar. Muhakeme reisine baktığında Mehmet Tevfik efendi Hz. olduğunu görmüşler ve işte o zaman (bir Hay çekerek yerinden fırlamışlar, başı tavana değerek bayılmışlar.). Bunun üzerine bunu dışarıya atın, yani tahliyesine karar vermişler. Perişan halde çıktıktan sonra, Beyazıd çarşı kapıdaki Çorlu medresesindeki Hoca Efendi hz. ile ikamet ettikleri odaya gelmiş biraz sonra Hoca Efendi Hz. teşrif etmişler. Mehmet Tevfık efendi Hz. Hoca efendi Hz.’ne (Mustafa’yı göreceğim geldi git onu al gel) buyurmuşlar. Hoca efendi Hz. yolda gelirken kendi kendilerine derlermiş, Mustafa Bekir Ağa bölüğünde tutuklu, ben onu nasıl alır gelirim. Bu düşünceyle odaya girmiş, Mustafa Hz. karşısında görünce sonsuz bir sevgi ile birbirlerine sarılmışlar ve alıp Hz. huzuruna gitmişler. Bu hadise Mustafa Mucuri Hz, erbainin dolmasını sağlamışlar.

Bir gün akşama yakın Mustafa Muciri Hz. çayını kahvesini verdikten sonra, Mehmed Efendi Hz. kendilerine (oğlum git o kızı yatsı ezanından evvel boşa da bana gel) buyurmuşlar.

Mustafa Mucuri Hz. bir kızla nişanlanmış, çeyizleri kesilmiş, dini nikahları kıyılmış, yalnız gerdeğe girilmemiş. Şimdiki Soğanağa incir dibinde bir konağın tek kızı. O akşam nişanlısının evine akşam yemeğine davetliler. Ortada bir hadise yokken ben alemin kızını nasıl boşarım diyerek Beyazıt’a gelmişler. Kendilerini kaim peder, kaim valideleri güler yüzle karşılamışlar, akşam yemeğini afiyetle yemişler. Kaim valide kızlarına git nişanlına bir orta kahve yap getir demiş. Kızda yukarıdan üçünçü kattan merdiven boşluğundan hizmetçiye bir orta kahve yap getir diye emretmiş. Bu hareket İstanbul hanımefendisi olan anneye çok ayıp gelmiş, kızını tekdir etmişsede kız hizmetçinin yaptığı kahveyi oda kapısında elinden almış ve nişanlısına buyur diyerek uzatmış. Bunun üzerine kız, Mustafa Bey Hz. (Biz evlendikten sonra evimizde benim dediğim olacak) demişler, o zaman Mustafa Bey Hz. gayet sakin kıza (sor bakalım annene bu evde annenin dediğimi babanın dediğimi oluyor) buyurmuşlar. Kız burası beni enterese etmez, benim evimde benim dediğim olmalı. Mustafa Bey Hz. sen bunu iyi düşündün mü, kız cevaben, ben bir haftadır bunu düşünüyorum demiş. Mustafa Bey Hz. bunun üzerine (Annen baban Allah rızası için şahit olsunlar, bende seni talaki selâse ile boşadım.) buyurduktan sonra kıza dönerek bundan sonra sen benim kardeşimsin, başın sıkıldığı zaman yardıma hazırım, bütün çeyizinde senin olsun, ben birşey istemiyorum demiş. Anne baba kızlarına çıkışmışlar ve anne bayılmış. Kendileride Allah’ha ısmarladık deyip konağı terk etmişler.

Doğruca Fatih camiine geldiğinde, yatsı ezanı okunduğunda Mehmet Efendi Hz. huzuruna geldiğinde (Oğlum sana kıyamıyorum, üçü bir olup ensene bineceklerinden korkuyorum, ha şöyle yanıma gel) buyurmuşlar. Lâkin kişilerin kaderleri kolay kolay değişmediğinden Tecalliyatı ilahi tahakkuk etmiş, bunun tebdil, tağyir ve tahfifine yetkili oldukları halde, edeben bu tecelliye rıza göstermişler.

Mustafa Mucuri Hz. ile otuz seneye yakın çok sıkı temasım ve hizmetlerimde bu hadiseyi yakinen yaşadığım halde bir hadise üzerine fakire (Oğlum sen karışma, Hakk’ın bizim üzerimizdeki her türlü tecellisine rıza göstermek şanımızdandır.) buyurdular.

Yine bir gün kendilerini çok üzgün olarak gördüm, Efendim ne oldu diye sorduğumda, hadiseyi anlattıktan sonra (Oğlum bugün herkesin çilesi evindedir, bize eğer evde çile gelmezse, devletle uğraşırız, bu çilede çok ağır olarak tecelli eder.)buyurdular.

Benim kendileri ile olan yakın temasım 1953’te başlayarak, ahrete intikaline kadar, sabah, öğle, akşam, günün her anını maddi ve manevi beraber geçiriyor, her türlü ihtiyaç ve hizmetlerini, gücümün yettiği kadar ifaya gayret gösteriyordum. Kendileri ile olan ev yakınlığımın yanında, benim evin ikmal merkezi olup kendilerine müridan tarafından getirilen her türlü hediyeler bana gelir, talep ettikleri zaman, ben istediklerini güzel bir paket yapar, çarşıdan alınmış gibi götürürdüm. Çünkü Valide hanım hiç kimseyi kabul etmediği gibi getirilen hediyeleri de kabul etmeyerek (Burada Efendi falan diye bir kimse yok) diye kapıdan döndürürdü. Benim ise devlethaneye serbest olarak girmekliğim, kendilerine manto ve tayyör dikmekliğim, Efendi Hz. elbise ayakkabı gibi şeylerin dikilmesi, yaptırılması ve çok gece birlikte yemek pişirmekliğim, istedikleri takdirde lahmacun yapıp götürmekliğim, manevi yakınlığımın yanında büyük bir etken olmuştur. Çok gece Efendi Hz. fakire telefon ederek (Oğlum kıyma makinesini al hemen gel) Bunun üzerine hemen huzurlarına gelirdim. Biraz sonra mutfağa girer köfteliği et makinasından geçirir, et köftesinin malzemelerini şekerine varıncaya kadar kor ve yoğururdum. Ondan sonra köfteleri ve hurma gibi yaptığımız patatesleri sade yağda kızartırdık. Mutfakta işimiz bitince çayımızı demler, balkonda karşılıklı yudumlarken, kendilerine ait olan hatıralarını fakire anlatırlar, vakit gecenin 01, 02 si olur eve gitmekliğime müsaade ederlerdi. Yukarıda zikrettiğim gibi,

Ahmed Amiş efendi Hz. ahrete intikalinden sonra, damatları olan İstanbul Üniversitesi rektörü olan Baban zâde Naim Bey, Mehmed Tevfık efendi Hz. intisab etmemişler. Mehmed Efendi Hz. ümmi oluşu, kendisinin alim fazıl oluşu her nedense önünde eğilmeye mani olmuş ve bu arada elini öpeceği ve intisab edeceği bir mürşid aramaya başlamış. Edirnekapı daki Kör Said Efendiyi bulmuş. Bunun üzerine o tarihte Tekirdağ’da Efkaf Müd. Olan Mustafa Mucuri Hz. bir mürşid bulduğunu gelmesini, ona gitmek istediğini istemişler. Mustafa Bey Hz. teşriflerinde Malkara dan bir teneke sade yağ hediye almışlar. Naim Bey Hz. buluşarak huzurlarına giderken, kapı önüne geldiklerinde, (Akşamdan beri ev de yağ yok diye başımın etini yedin, kapıyı aç misafirlerin elindeki yağı al) diye yüksek sesle gelenlere kerametini de duyurmak istemişler.

Huzurlarına girdiklerinde Mustafa Bey Hz. postun altına bir miktar para bırakmış, kendileri ceplerinde bulunan diğer parayı göstererek (miye diye) onu da istemişler, onu da postun altına koymuşlar. (Naim’i mutmain mertebesine getirdik sende o mertebeye gelirsin, senin tuttuğun notu Naim’e ver, Naim’in tutuğu notu da sen al) buyurmuşlar. Bir müddet sohbet ettiklerinde söz dönmüş dolaşmış

Atatürk’e gelmiş, (onu ben tutarım, bu can bu tende iken fert ve devlet önünde eğilmeye mahkumdur) diye buyurmuşlar. Onun sizin tuttuğunuzdan haberi var mı, haberi olmasını ister misiniz demişler. (Haberi olmasını istemem) buyurmuşlar. Bunun üzerine Mustafa Bey Hz.(Allah’ın ve Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin ahkamını tağyir, tahrif ve tebdil ediyor, buna nasıl rıza oluyorsunuz) buyurduklarında (tecelli böyledir) buyurmuşlar. Bu tecelli değişmez mi dediklerinde (Hamili olan veli ahrete intikal etmeden bu tecelli değişmez) buyurmuşlar.

Bunun üzerine Mustafa Bey Hz. kendilerine (Allah’ın ve Resulululah’ın hatırı şerifi için, bir can değil bin can feda olsun, yani çekip ahrete gidin demek istemişler.) bunun üzerine kızarak Naim Bey’e (bunu bana hakaret etsin diye mi getirdin, seni vazifenden azlediyorum, defolun çıkın gidin) diyerek huzurdan kovmuşlar.

Huzurdan çıkmışlar, Naim Bey Hz. Mustafa Bey Hz. yaptığını beğendin mi diyerek Beyazıt’a gelinceye kadar başının etini yediğini anlattılar. Beyazıt’a geldiklerinde ceplerindeki bozuk paraları Nuriosmaniye hatibi Osman efendiye vermek istemişlerdi (biz mazulun parasını almayız, sonra verirsiniz diye reddetmiş) Ama Said efendi oradan azlediyor o da burada mazülden para almıyor. Mustafa Bey Hz. bu hadiseyi bana belki yirmi defa anlattılar. Kendi kendime diyordum ki bu olayı bana neden defalarca anlatıyor. Şimdi anlıyorum ki buza değil, mermere yazı yazıyorlar.

Tekirdağ’a vazifeye döndükten sonra vakıflara ait olan bir değirmeni C.H.P. partisi mensuplarına açık artırma yapmadan kiralanmasını talep etmişler, kendileri de bu talebi reddederek işi hukuken halletmek istemişler, bu hadiseden onbeş gün sonra Tekirdağ Valisi kendilerine telefon ettiklerinde Valiye (Bana azilnâmemi tebliğ edeceksiniz) buyurduklarında, vali ben daha şifreyi çözemedim, siz nereden biliyorsunuz demişlerdir, (bilen vardır) diye cevap verdikten sonra, Valinin huzuruna çıktıklarında kendilerine (azilnameyi tebliğ etmişler)

Vilayet konağında İplikçi Ali Baba önüne çıkmış (kızanım ben bir şey duydum doğru mu) evet doğru buyurmuşlar. Bunun üzerine Ali Baba (valinin anasını çorlu kırında belledim diyerek 250 krş. Kağıt para çıkararak takdim ederek al paran bitmesin demişler)

Tekirdağ Evkaf Müd. gittiklerinde bir gün camide mevludu şerif okunurken kendileri de dinlemeye gitmişler. İçinden (bu mevlit indallah makbulmüdür diyerek. Kemali edeple dinlemeye devam etmişler) Bu meyanda önlerinde bir pirifani de mevlüdü şerifi dinlemekte iken arkaya dönerek (senin ve benim yüzümüz hürmetine indallah bu mevlüt makbul) buyurmuşlar. Bunun üzerine Mustafa Bey Hz. pirifaniyi tanımak isteyerek onu arkadan takip etmeye başlamışlar. Biraz gittikten sonra o zat arkaya dönerek (memur musun nesin beni takip etme, beni takip eden bir sürü sivil polis var) demişler. O zaman Mustafa Bey Hz. (sırrı faş ettiğini, kim olduğunu söylemesini istemiş, aksi halde seni babama şikayet ederim) buyurduklarında, (senin baban kimdir) demişler. Benim babam (Fatih ser-türbedarı Mehmet Tevfik Hz.) buyurduklarında, elini öptürdükten sonra (hepimizin başı odur, hepimiz ona bağlıyız) buyurmuşlar ve bu hadise ile Tekirdağ’lı iplikçi Ali Baba’yı tanımış ve onunla birlikte bir müddet hayat yaşamışlar. Yeri gelmişken İplikçi Ali Baba’nın kerametlerinden sözedelim.

Bir kış gecesi kar, soğuk, fırtına kapı tokmağına elin yapışacak durum, Mustafa Bey Hz. kapısı çalınır, kalkar kapıyı açarlar Ali Baba kapıda (Kızanım ehlullah Beyazıt camiinde toplandık, herkesin payitahtına çekilmesine, galip mağlup belli değil, bir kısım İngilizlere biraz ganimet verilmesini istediyse de ekseriyet redetti. Almanların Türkiye topraklarına ayak basmamalarına karar verildi, toplantıdan geliyorum, yıkanmam iktiza etti, gusülhaneyi hazırla) buyurmuşlar. Veli keramet serdedince cünüp olur, yıkanmak iktiza eder. Ben hemen gusülhanedeki buz tutmuş su tenekesini gaz ocağına koydum, ocağı pompalayıp yakmak isterken, kendileri bana sen oradan çekil ocağı yakmana gerek yok, (bizim için soğuk sıcak fark etmez deyüp soğuk suyla köpüre köpüre yıkanmışlar)

Bir defasında zengin bir hanım arabası ve şoförü ile geldi, beraber kahvede otururken, hanım derdini anlatmak istediğinde, biliyorum anlatma onu (senin karnında sıpa durmuyor, iki, üç aylıkken onu düşürüyorsun) dediler. Bir küçük şişeye su doldurdu bir bardak alıp içti ve yarısını da tekrar şişeye koydular. Eline bir ip alıp yedi düğüm attılar, hanıma (Bu ipi karnına bağla, karnın şiştikçe biraz gevşet, çoçuk doğana kadar sakın çıkarıp atma, bu su ile her yıkandığında bir bardak alıp yıkandığın suya koy, şişeye de aldığın su kadar koyarsın, bebek doğunca gelip şu yatıra bir koç kurban edersin.) diyerek ipliği ve suyu eline vermiş. Hanım para vermek isteseler de reddetmiş. O zaman Mustafa Bey Hz. hanıma dikkatli ol kamındaki çocuk erkek, ona göre.

Görmedin mi sana bir koç kurban edersin buyurdular. Hanım dokuz ay sonra oğlu ve bir koçla birlikte geldi ve ziyaretini yaptı. Bir gün de meşhur Hafız Sami Bey efendi Hz. Tekirdağ’a ziyarete gelmişler, kendilerine Hafız Sami Beyi takdim etmişler. Akşam yemekten sonra Ali Baba Sami beye (şu benim Yasin imi bana oku) buyurmuşlar. Sami Beyde, ben sesimi seneler evvel kaybettim, kuran okuyamıyorum demiş. O zaman Ali Baba ona gözünü dikerek (okumazsın da ne yaparsın) demişler. Sami bey besmeleyi çekerek okumaya başlamış. Ali Baba buyurmuşlar, buna bir kusurundan dolayı (hayvan perileri musallat olmuş, boğazını sıkıyorlar, sesi çıkmıyor, ben nazar ettiğimde onu bırakıyorlar) O zaman Sami Efendi kendilerine yalvararak, bana bir müddet nazar edin, bir iki plak doldurarak biraz dünyalık elde edeyim, demişse de onu reddetmişler.

İplikçi Ali Baba Mustafa Bey Hz. kalırlar ve hiç yatağa girmezlermiş. Bir gece seccade üzerinde birine yüksek sesle seslenmişler, bu kadarına rızam yoktur, seni orada burarım, orada kalırsın, çek git demişler. Sabah olunca Efendi Hz. (kızanım akşam benim yeğenimin evine hırsız girdi, onların yiyeceklerini aldı, sesimi çıkarmadım, baktım ki hayvanların yiyeceklerini de almak istediler, işte buna razı olmadım. Bağırdım, seni orada burarım ona rızam yok dedim. Şimdi yeğenime iki kile buğday alıverirsin) diye buyurmuşlar.

Hakikaten evden beraber çıktık baktım biraz ileride yeğeni dayı, dayı akşam eve hırsız girdi demeden biliyorum, biliyorum diyerek onu susturdu, ona (Müdür bey kızanım sana iki kile buğday alır) dediler ve hadiseyi ayan beyan gördükleri için yeğenine anlattırmadılar. Bendeniz Mustafa Mucuri (Özeren) Hz. 1953 de emekli olup İstanbul’a teşriflerinden sonra tanıma şerefine erişebildim. Bir Pazar günü Hoca Efendi Hz. ziyaret için Çengel köydeki sultan Vahdeddin’in köşkündeki kalabalık ihvan topluluğu vardı. Bu arada yaşlı olarak Ali Ali Bey, Mehmed Ali Bey, Osman Okutan, Maksut bey, orada birçok yaşlı ve gençler vardı. Çayları Ali Bey dağıttılar. Zaman dolup ayrılma zamanı geldiğinde, Hoca Efendi Hz. yaşlılarla musafaha ediyor, gençlere ellerini öptürüyordu, bende pürdikkatle herkese olan sevgilerini anlamaya çalışıyordum.

En son o tarihe kadar huzurlarında hiç rastlamadığım orta yaşlı bir zatla kucaklayarak sarmaş dolaş oldular, o zaman anladım ki ihvanda en önde gelen bir zat.

Herkes kendi semtine giderken, ben o zatla beraber kaldım, yanlarında valide hanım ve iki oğlu Nur, Tevfık ile vapurla Eminönü’ne gelecektik. İskelede beklerken, adımı, işimi ve nerede ikamet ettiğimi sordular. İşte ilk olarak o zaman bana (Hoca efendinin ayak bastığı bir iş yeri abad olur, berbat olmaz) buyurdular. Ben o tarihe kadar gerek hoca Efendi Hz. gerekse Mustafa Bey Hz. zahiren terzihaneye geldiklerini görmedim, anlaşılıyordu ki bana teşrif etmişler.

Ben 1950 tarihinde terzi atölyemin yerini değiştirmek istedim, kendime münasip bir yer buldum, hoca efendi Hz. arz ettiğimde (orayı kirala, kiranı verdiğin müddetçe kimse seni oradan çıkaramaz) buyurdular. Hakikaten orada 1975 yılına kadar yani 35 sene faaliyet ettim.

Terzihaneyi kapatınca Avukatlık bürosu yaptım. Bir akşam Mustafa Bey Hz. ile devlethaneye giderken Halide edip Adıvar’ın evinin önünde durdular bana (Velinin gönlü kolay kolay bulanmaz, bulanırsa da kolay kolay durulmaz) buyurdular. Ben Hukuk fakültesinde okurken Ayvalık Kavala’lı bir kızı sevdim, evde yalnızım bekarım, annem kışın geliyor yazın Hatay’a gidiyordu. Bir gün bu kızla mısır çarşısında kendileriyle karşılaştık. Evlenmeme müsaade etmediler. Kız benimle evlenmezsen ben intihar ederim diyor ve anne babası onun tahsilini yarıda bıraktırarak Ayvalığa götüreceklerdi. Kendilerinden müsaade etmelerini istedim ise de (nişanını yap, fakülte bitsin sonra evlenirsiniz) buyurdular. Ben ve beni sevenler benim evlenmekliğime ısrar etseler de bir gün (çok sıkıntı çekersin, sen bilirsin) buyurdular. Bana çok kırıldıklarını kelamlarını dinlemediğimden çok üzüldüler. Ben Allah’ı darıltmıştım, lâkin hizmetlerinde kusur etmemeye gayret ediyor, elimden geldiği kadar huzurlarında boyun büküyordum. Bendede ruhen bir yıkıntı bir çöküntü vardı. Bir yandan derslerimin ağırlığı, bir yanda geçim sıkıntısı, balayı değil adeta benim için bir azap başladı. Söz dinlememenin bütün acısını, bütün ağırlığı ile yaşamaya devam ediyordum. Bir gün yine huzurlarına geldiğimde (oğlum kapıdan kovduğumuz pencereden girerse bizdendir) buyurdular. Benim için bu azap yılları iki üç sene devam etti, (oğlum dünyada işini bulan değil, eşini bulan rahat eder) buyurdular. (oğlum kadının iyisi pek azdır, hepsi Ayşe tabiyatlıdır, Fatma tabiyatlısı çok azdır) buyurdular. Bir gün yine fakire her müsalli her gün beş vakit namaz eda eder (Ehlibeytin kim olduğunu bilmeden selatı selam verir) (Ehlibeyti çok seviniz, Allah’a giden yol onlardan geçer) buyurdular.

Malumlarınız veçhile bütün din adamları profundan müezzinine kadar hep Hz. Ayşe’den hadisleri zikrederler. Hiçbiri ehlibeytten mervi hadis anmadığı gibi ehlibeytle muhabbetinden dahi bir kelam etmezler.

(Oğlum ehlibeytten mervi olmayan Hadisleri, kaydı itirazı ile dinle, işine gelmeyeni bırak gitsin) buyurdular.

Bir gün İstanbul adliyesinden yazıhaneye Cağaloğlu Nuriosmaniye kapısını takiben gelmek istedim, tam Nuriosmaniye camiinin Cağaloğlu kapısısın da Mustafa Bey Hz. ile karşılaştık, hakipay olunca (oğlum bedestende bir tablo var onu gördün mü) hayır görmedim dedim.

Haydi gel beraber görelim, bedestene girdik, satış salonunda 50-60 cm. ebadında bir levha üzerine sülüs ile yazılı bir ibareler aynen şöyle, (müride bir ilahi emir vaki olsa, birde mürşidin emri vaki olsa, müreceh olan emir mürşidin emridir) diye yazıyı beraber okuduk, mübarek ağlamaya başladı (işte oğlum mürid budur) buyurdular. Oradan ayrılıp buluştuğumuz kapıyı geçerken fakir kendilerine (müridin hücceti nedir) dedim, o zaman durdular ve ellerinin üzerine iğne batırır gibi bir hareket yaparak (işte böyle oğlum, buraya iğneyi batırsam bütün vücudum duyar mı?

duyar işte mürid budur, malı mal, neşesi neşe, kederi keder, her bir hal ile mürşidin bedeninin bir uzvudur) buyurdular. Başka bir gün anne baba hak ve vazifelerinden bahsederek beraberce Beyazıt Marmara sinemasının arkasından devlethaneye giderken (oğlum anne babanızın inkisarı yani bedduası dahi önce bu sineye çarpar onu delerse sonra sizlere intikal eder) buyurdular. Bir defasında (sizler dört tarafı kale duvarları ile çevrili bir kale içindesiniz, bu duvarlar yıkılmadan size zarar gelmez) buyurdular. Ben malumunuz veçhile hariçten lise bitirmelere girdim, 4. hakta hepsini verdim, son hakta ve son derste Vefa Lisesi’nin cebir hocası bana kancayı takarak, mümeyyiz heyetine bunu geçirmem, bu kimin adamı diyerek beni belgelik etti, mümeyyiz heyeti de kendisine demişler ki, bütün fen dersleri pekiyi, fizik 8, kimya 8, astronomi 8, geometri 7, bu öğrencinin geçmesi lazım. 4. dereceden bir fonksiyonuda çözdü daha ne istersin ve beni mezun etmedi, (oğlum bir şeyin olması için çok ısrar etmeyin, gönlünüzü ona takmayın, siz olmasını arzu ettikçe, o sizden uzaklaşır) buyurdular. Yine bir gün fakire (oğlum sana zararı dokunan iyilik başkasına iyilik olmaz) buyurdular, çünkü her şeyden evvel senin sağlık ve sıhhatte olmaklığın gerek, aksi halde ne Allah’a nede halka yararın dokunmaz, doğru dürüst ibadetini bile yapamazsın.

Bir defasında (oğlum aklınıza ani olarak gelen işi hemen yerine getiriniz, sonraya bırakmayınız) buyurdular. Bu kelam nefsi mülhime halinde iken Allah o kişinin gönlüne ilham ettiği ve hayrına tahakkuku mutlaktır. Kişi kendisine Allah tarafından ilham edilen o işi savsaklar veya tehir eder, kendi aklına uygun olmadığını fehmederek ihmal halinde o fırsatı kaçırmış demektir. Bir defasında da beraber yürürken (fehameti Rasulullâhı bilen aşıklar, sineyi Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemi saran aşıklar) hu diyerek, ellerini sinelerini saracak şekilde kavuşturdular. Ben o zaman tecellinin zuhurunu bakarak beklerdim. Hoca Efendi Hz. ahrete intikalinden sonra, bütün ihvan tereddütsüz olarak Mustafa Mucuri Hz.’ne biat ettiler, Mehmed Ali Bey dahil. Bir gece mana aleminde, Beyazıd meydanında eve gelirken ilahi bir ses (Biz Ahmed’in yerine Mustafa’yı kabul ettik, onun mazhariyeti Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in mazhariyetidir) diyerek bana beyan ettiler. Müridandan bazıları Muharrem ayında gezmeye gitmişlerdi, ben huzurlarına geldiğimde, onların nerede olduklarını sordular, Avrupa’ya seyahate çıktıklarım söyledim, o zaman çok celallenerek (oğlum bunlar delimi, bu Muharremde Avrupa ya eğlenmeye gidilir mi) buyurdular. Onların bu hareketlerini tasvip etmediklerinden, gidenlerde birbirleriyle anlaşamayarak huzursuz olmuşlar.

09-09-1974 tarihinde cumartesi günü sabah sekizde, Beyazıt’taki çınarın altında bazı müridanlarla beraber huzurlarında çaylarımızı içip sohbet ettikten sonra, herkes işlerine gittiklerinde yanlarında sadece ben ve Dilara Uçansu Hanım huzurlarında kaldık, kendileri Fethiye Sümen’nin hasta olduğunu onu ziyarete gideceklerini söyleyerek dolmuş durağına doğru yürümeye başladılar, ben kendilerine efendim karşıya geçelim araba karşıda, kapının önünde sizi ben götüreyim dedimse de (hayır ben kendim gideceğim dediler) ben ısrar ettimse de kabul etmediler, dolmuşa binip gittiler. Bende evime geldim. Bir müddet sonra TRT den beni aradılar, o tarihte TRT de Hukuk Müşaviri olarak görev yapıyordum, hastanedeki polise benim kartvizitimi vererek (oğluma telefon et buyurmuşlar) poliste eve telefon etmeyip, Radyo evine haber vermiş. Radyo evindeki nöbetçi de beni arayarak trafik kazasını haber verdiler ve bir telefon nosu yazdırdılar. Bu numarayı defalarca aramama rağmen bir türlü haber alamadım. Israrla aramamla telefona çıkan bir polis hadiseyi anlattı ve Mustafa Bey Hz. Çapa Hastanesinde olduklarını söyledi. Hemen arabaya binerek hastaneye vardığımda mübarek sedyede bahçedeydiler. Dr. Gelerek bana reçeteyi vererek ilaçları almamı istediler. Eczaneden ilaçları aldıktan sonra, telefon açmak için izin alarak ihvana haber verdim, ilk olarak Dr. Naime Yanlıoğlu geldiler, ben o zaman rahatladım, Bu arada mübarek sedye üze-rindeyken benim üzüntümü görerek (üç defa sen Allah’tan merhametlimisin) diye tekrarladılar. Her zaman ziyaretlere beni de götürürlerdi, bu defa ısrarıma rağmen kabul etmeyerek hakkın tecellisine razı oldular. Çapa hastanesinden Amerikan hastanesine nakledilerek (kalça kırığı) ameliyatı görerek uzun bir müddet tedavi edildikten sonra devlethanede istirahate devam ettiler. Bu hadise ayağında arıza bıraktığından baston kullanmaya başladılar, (o baston, gözlük ve şapkaları) teberrüken hala bendedirler. Hastane onları fakire emanet ettiler. Bir gün bana (oğlum hastanenin tüm masraflarını Ahmet Aydın Bolak ödediler, masrafların o tarihte altmış milyonun üzerinde olduğunu) fakire buyurdular.

Bir gün yine Mustafa Bey Hz. ile Sirkecideki Konya Lezzet lokantasında öğlen yemeği yemeye gittik, yemeyken sonra kahvelerimizi içmek için troleybüse bindik, o gün benim içimde muazzam fırtınalar kopuyor, allak bullak perişan bir ruh halindeyken, kendilerine “efendim ben sizin huzurunuza gelebilecek bir adam değilim, bende madde mana hiçbir şey yoktur, beni affedin dedim” o zaman mübareğin kaşları çatılarak kızgın bir halde (o ne demek, sen Hoca Efendi Hz.’nin elini öpmedin mi, sen kendini ne zannediyorsun, kendini bilmiyor daha ne istiyorsun, biz birini kabul etmek istediğimizde, elestü-birabbikeden mahşer alemine kadar seyri sülüküne bakar öyle kabul ederiz anladın mı) buyurdular.

Bu arada Gülhane parkına geldik, benim içimdeki fırtınalar gitmiş, o isyankar halim zail olmuş olarak ikimiz havuzun başında kahvelerimizi içerek bir müddet sohbet ettik. Arifi billahi ve mürşidi kamili anlamak çok zor. Şimdi her kelamı kibarlarını anlamaya gayret ediyoruz. Bizler hep zahiri görüyor ve ona göre fikir yürütüyor, gönül kitabını açıp okumuyoruz.

Sene 1956 Mustafa Bey Hz. ikimiz sabah Fatihe ziyarete gittik, Yavuz Selim durağın da otobüsten indik, Fatih Fevzi Paşa caddesindeki bütün çınar ağaçları kesilmiş koyun gibi yerlerde. Fakirden çınar ağaçlarını saymamı istediler, 63 adet dedim, (mübarek ellerini açarak Allah’a hitaben, her biri için bir baş istiyorum diye) buyurdular. Amele başını isteyerek ne zaman kesildiklerini sordular, gece saat 24.00’den sonra kestiklerini söylediler. Bu olaydan sonra 60 ihtilali oldu, yassı ada muhakemesinden 63 adet idam kararı çıktı, sonra bu tecelli değişerek 3 idama düştü.

Bu tarihlerde bir ikindi vakti Beyazıt Bahar pastanesinde Fikret Çelikoğlu da vardı, çaylarımızı içerken ben efendim Beyazıt meydanını kazıyorlar dedim, bana dönerek (oğlum mezarlarını kazıyorlar) buyurdular. Sonra kendileri eczacılık fakültesinin önündeki büyük bir çınar ağacını göstererek (oğlum bu çınar, sabah semavatı yani yedi kat göğü temsil eder, buna nasıl kıyarlar) buyurdular.

Yine 1957 yılında, o dönemin Başbakanı Paris te bir uçak kazası geçirdi ve başbakan Menderes bu kazadan sağ olarak kurtuldular. Ben durumu kendilerine arz edince (oğlum akibetine bakın, durumun nasıl olacağını görürsünüz) buyurdular.

Aynı yıl bana bir sabah Kurmay Albay Samed Kuşçu’yu sordular, efendim İki gün evvel beni aradılar Hatay’a gideceğini söylediler, herkese selamları olduğunu ilettim.

İkindi zamanı Beyazıt’ta buluştuğumuzda, 9 subayın darbeyi hükümet yapmak istediğini ve Samed Kuşçu’nun ihbarı ile tutuklandıklarının ortaya çıktı. Tutuklanan 9 subayın yine İnönü nün C.H.P. nin maşası olarak darbeyi hükümete teşebbüsü akim bırakıldı. Hakim 9 subayın sorgusunda, fikir birliği yaparak bizi bu işe Samed Kuşçu teşvik etti diye ifade verdiklerinden, Samed Kuşçu’da gözaltına alındı. (Oğlum git Samed’e söyle korkmasın, biz adamı ipten alırız) buyurdular. Bende Kasımpaşa’daki hapishaneye giderek söyledim. Muhakeme devam ederken onun tutuksuz olarak yargılanmasına karar verildi ve tahliye oldu. Efendi Hz. bana (Oğlum Samed sana geldi mi) buyurdular. Bende hayır dedim o zaman (oğlum öpecek eli, çalacak kapıyı bilemedi yazık oldu) buyurdular. Daha sonraki duruşmada iki sene mahkûmiyetine ve askerlikten ihracına karar verildi. Bugünkü ergenekonun ilk nüvesi C.H.P. yani İnönü tarafından atılmış oldu.

Mustafa Bey Hz. Samed Kuşçu ile olan karabetimizi biliyorlardı. Mahdumları Nur askerliğini onun yanında yaparken, kendisine azami müsamahayı göstermesi için Samed abiden rica ettim, Nur’u ben kabul et dedim, oda askerliğini hatrı şerifi için evinde yaptı.

Samed Kuşçu Kenan Evren’in sınıf arkadaşı olup, birkaç lisan bilen, efendi Hz. elini öpen gerek Harbiyeyi gerekse Kurmaylığı birincilikle bitiren değerli bir Kurmay Albaydı. Allah rahmet eylesin.

Yine bir ikindi çayını birlikte Beyazıt’a Bahar pasta salonunda içerken, 1957 seçimleri arefesinde, kendilerine hangi partiyi tasvip ettiklerini, daha doğrusu hangi partiye oy kullanmamızı istediklerini arz ettim. (Oğlum partisiz hükümet olmaz mı, bu defa partisiz olsun) Buyurdular. Hakikaten 27 Mayıs hareketleri başladı, her şey alt üst oldu, altmış ihtilalinde talebe hareketlerinde, talebelere H. Partisinin komplosuna geliyorsunuz diye söyledimse de, o İstanbul Ünv. Rektörü Sıdık Sami, H. Nail Kubalı, Tarık Zafer Tunalı ön ayak oldu ve milli yüzkarası, bir muhakeme ve ihtilal oldu. Ben hadisenin çok içinde yaşadığım için siz gençlere tarihinizi iyi öğrenin, hep bize dolma yutturdular. Sağ görüşlü iktidarı karşı bu anti demokratik zihniyet karşı çıkmıştır.

Ben hiç içki içmediğim halde, bir çok protokollerde vazifem icabı katıldığımda (oğlum mecbur olmadığın takdirde, içkili sofraya oturmanı dahi istemem) buyurdular. Allah’ın Kuran-ı kerimde mutlak olarak men ettiği müskiratları sofralarda dahi bulundurmayı, ihvanına yasaklamış oldular.

Bir gün İstanbul Beyazıt’taki kapalı çarşıdaki şark kahvesinden ayrılırken, kendileri önde ben ve Osman Okutan arkalarında yürürken, Osman Bey sevdiklerinden benim omzumu yumrulayarak Kolağası diyerek takılıyordu. Mustafa Bey Hz. geriye dönerek (Bize hitaben, o Kolağası değil Kulağası’dır) buyurdular. Kulluk mertabesi zatuyyün mertebesi yani ekmeliyet mertebesidir. Her müsalli elini Allah’a açarak, (Yarabbi beni kendine kul, habibime ümmet eyle) diyerek dua ederler. Demek ki her insan kulluk mertebesinde değildir.

Bütün din adamları, bütün Müslümanların kardeş olduğunu nasa tebliğ ederler, halbuki Kuran-ı kerimde bu ibare (Kul inneme’lmü’minune ihvetun) diye Allah buyurmuştur yani (müminler kardeştir) mümin kimdir? (Allah ın her türlü emir ve neyhlerini yerine getiren mümini muvahittir) o zaman müslimle mümini birbirinden çok farklı olarak düşünmemiz lazım.

Bir gün fakire (oğlum herkes gelip derdini anlatıyor ve rahatlıyor, ben kime anlatayım) yine bir gün bir zat devlethanede derdini anlatıp çıkarken, efendim Allah’a ısmarladık diyerek çıkıp gittiler, o gittikten sonra (kimi kime ısmarlıyorsun) diyerek her an Hakla beraber olduklarını, ondan bir saniye ayrı olmadığını ihsas ettirdiler, (oğlum Allah Allah’lığını kimseye vermez, bazı bazı bu fakirde zuhureder) buyurdular.

Bir gün ihvandan merhum Rıza Tüzer in eşi Nermin hanım hastalanmış, sırtını Hızır aleyhisselam sıvazlarken bakmış ki, Mustafa Bey Hz. sırtını okşuyor. Bende kendileri bu mana alemini anlatınca bana (oğlum Hızır Aleyhisselam, zamanın kutbu kimse Hızır da odur) buyurdular. Nas Hızır Aleyhisselam olarak ayrı biri olduğunu sanıyor.

Bir gün fakire (oğlum açık arabada gitmek çok zordur, her türlü fırtına, taş, toprak, çamur, kapalı arabada gitmek daha rahattır) buyurdular. Tabii ki mürşidin çilesi herkesten fazla olup kainatın bütün yükü onlara yüklenmiştir. En büyük çilelerde ev halkından zuhur eder.

Mustafa Bey Hz. posta kutusu anahtarı, banka emekli çekleri, ikmal merkezi benim evimdi. Bir gün Beyazıt posta hanesi önünde karşılaştık, ben pazardan bir iki sebze alıp eve gidiyordum, bütün kesekağıtlarını açarak baktılar ve bana (oğlum her şeyin güzelini ye, en güzelini al, en güzelini giy) buyurdular. O tarihlerde cebimizdeki mahdut parayla geçinmeye kimseye muhtaç olmamaya gayret gösteriyordum. Elimdeki parayla kıt kanaat idare ederken bu kelam bana nasıl en güzelini, en iyisini ne ile elde edeceğim. (Alimin önünde dilini, Arifin önünde gönlünü tut) kelamı kibarı aklıma getirdi, dili tutmak kolay, gönlü tutmak ve gönül kitabını okumak çok zor oluyor. Kuran-ı Kerimde (ıkra bi kitabike kefâ bi nefsike) kendi nefsini okuyan Allah’ıda bilir, Yunus Emre Hz. buyuruyorlar (ilim ilim ilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmesin bu nice okumaktır) Demek ki ilmi Ledun her şeyden evvel kişinin kendi gönlünü bilmesi, gönül kitabını okuması, Allah m mekanı yani evi olan. O yeri çok iyi bilmesidir.

Mevlana Hz.(öyle bir gönül yap ki Kabe orası olsun) buyurmuşlar. Mükevvenata sığmayan Allah, müminin gönlüne sığar.

Mustafa Bey Hz. Muğla’da evkaf müd. ifa ederken orada kabri şerifi bulunan evladı Resülden Seyyid Kemalettin hz. ve Hazreti Şahidi Hz. ziyaretlerinde, (orada gördüğü hacca gitmek isteyen bir şahsa sen gel (ben Seyid Kemaleddin Hz. üzerine sırt üstü yatayım sende beni yedi defa tevaf et, bir Hac sevabı kazanırsın. O paralarını da mahallende fakir fukaraya tasadduk et) buyurmuşlar. Kişi hac farizesi benden sakıt olur mu diye sormuşlar. (Hayır Hac sakıt olmaz, haccın diğer Rükünlerininde ifası lazım) buyurmuşlar. Demek ki Arifi billahın ve Mürşidi Kamilin gönlü bir kabetullah bir haceri Esvet yani Allah ın tecelligahıdır. (oğlum bana bir işi sorduğunuzda, benim dediğimi Aleyhinize de olsa dahi onu yapın, veyahut hiç sormayın).

Daha önce zikrettiğim bedestedeki Levhadaki beyan Mürşidi Kamilin emri ilahi emirden müreccehtir ibaresinin açıkça ifadesidir. Allah tan vasıtasız olarak aldığı emri ilahiye bu tarafa aktarmaktadır. Allah’la Mürşidi kamil arasında vahi melekleri dahi yoktur. Kişilerin Arifıbillahı veya Mürşidi Kamili anlaması için Mısrı Niyazi Hz. buyurdukları gibi (Katre bizi anlamaz, Derya olan bizi anlar).

Benim başımdan geçen ve yaşadığım bir vakayı siz okuyuculara anlatmak isterim. Bir pazartesi sabahı saat sekiz Eminönü yeni cami avlusunda bir çok Müridanla birlikte huzurlarında çay içerken ben kendilerine yakın oturuyordum (dün adada ne haltettin) diye yavaşça dediler. Tabiî ki çok utanarak kızardım ve yanımda oturan Kürkçü Abdullah Beye yavaş bir sesle siz dün Efendi Hz. beraber bana uğradınız mı diye sordum, oda hayır dedi. Herkes işine dağıldıktan sonra Efendi Hz. ikimiz yalnız kalınca bana (oğlum dün ada’ya götürdüğün o kadın evlidir, evli kadına ve kıza el sürmeyin, evli kadının sana vereceği şey kocanın malıdır, ondan nasıl helallik isteyebilirsin) buyurdular, zaten kendileri beni o günahtan koruyarak evlerimize döndük, (oğlum zina kısmet darlığına yol açar, yapmamak en iyisi, mecbur kaldığınız takdirde seyyibeyi tercih ediniz ve bedelini ödeyiniz.) buyurdular. Adaya birlikte gittiğimiz hanım beni bir iki gün sonra beni arayarak (sende manevi bir hal var, sana ne zaman gelmek istesem Allah önüme bir mani çıkarıyor sana gelemiyorum) dediler. Ben kendilerine bana neden evli olduğunu söylemedin, sen evlisin seninle arkadaşlığımız olmaz dedim, hanım çok şaşırdı, size kim söyledi dediler, bilenler var bu iş burada biter dedim.

Bir gün fakire (oğlum çobanın kuzuyu güttüğü gibi güdüldüğünden haberin yok mu) buyurdular. O zaman müridin bedenin bir uzvu olduğunu idrak etmeye ve hareketlerimizden Mürşidi Kamilin haberdar olduğunu bilmek gerekir. Allah tan hiçbir hareketimi gizli ifa edemediğim gibi Mürşidin de gizli hiç bir şey hatta gönlünden geçirilen niyetlerin dahi onlar için bir sır olmaktan uzaktır.

Bir tarihte Mehmed Tevfık Hz. Eminönü’ndeki Celal Bey hanına, Hislon saatleri satış acentesine giderken Mustafa Bey Hz. gönlünden benimde böyle bir hanın olsa da şeyhime hizmette bulunabilsem (Mehmed Efendi Hz. hemen dönmüş ve kendilerine, şu anda seni onun yerine, onu da senin yerine tebdile muktedirim, razı mısın) buyurmuşlar. O zaman Efendi Hz.’den özür dilemişler, üçüncü kattaki saat acentesine giderek, en güzelinden bir saat istemişler. Satıcı Bey böyle Anadolu kılıklı, poturlu yaşlı birinin gösterdiklerinden hiç birini beğenmeyerek (som altun olsun) diyerek en güzel saati istemesi şaşırmış. Som altun olan bir köstekli saat ve zincirini yeleğine takarak bedelini sorarak ödemişler. Satıcı büsbütün hayret içinde sormuşlar, efendim siz ne iş yaparsınız? O zaman Mehmed Efendi Hz. (biz adamı insan ederiz) diyerek handan çıkmışlar. Bu kelamı kibardan anlıyoruz ki, bu huzura gelinmeden insan olunmuyur.

Sonuçta Kuran-ı Kerimdeki ayette (Le ked halekel insani bi ahseni takvim) ben insanı ekmeliyette yarattım. Kişide insani sıfatlar varsa, o insanı Allah ekmeliyette yaratmıştır. Demek ki insan olmak için bazı sıfatlara mücehhez olmak gerekiyor. Aksi takdirde ayetin devamında (Sümme Redednâhü esfele safilin). Ama ben o mahlukatı esfeli safilinde yarattım, o kişiyi hayvanın çok çok altında yarattım. İşte insan olmak için böyle Mürşidi Kamillerin Rahleyi tedrislerinden geçmek icap etmektedir. Aksi taktirde Allah muhafaza etsin, mahlukattan ibarettir.

Bir gün (oğlum üç beldenin halkından hayır gelmez, adalılardan, yanyalılardan, Selaniklilerden. İçlerinde nadirleri varsa da nadir gibidir) buyurdular.

Bir yazarın BEYAZ MÜSLÜMANLAR diye bir kitabını okuduğunuz takdirde, bu kelamı kibarın manayı münüfıni o zaman kolayca anlarsınız, (oğlum Anadolu halkı zata mazhar, Rumeli halkı efale mazhardır, çıkarı için seni beş paraya satar) yani menfaatperest, egoisttirler. Bu kelamın tahakkuku cenazelerinde ayan olarak belirdi. Kendilerini Fatihin haziresine defnine valilik mani oldu. Bakanlar kurulundan karar alınması gerektiği gerekçesiyle beklettiler. Bu diş hareketin birde diğer yüzü, Anadolu toprağına tevdiini talep etmesidir. Nitekim Sahrayı Cedid Mezarlığına anası da, babası da benim diyen zatı muhteremin yanına defnedilmesi ile arzuları yerine gelmiş oldu.

Hayatlarında (oğlum sağın şerri, solun hayrından yektir) buyurdukları gibi bütün İslam aleminde her işe sağ eliyle, yürüyüşe sağ ayağıyla, yatarken sağ tarafına yatması, velhasıl siyaset aleminde dahi sağ partilerin muvafakiyetlerini istemişler.

Vakti saadetlerinde (alimin uykusu, cahilin ibadetinden üstündür) buyurdular. Kuran-ı Kerim dede bilenle bilmeyenin mucazatı ile mükafatı, yani ecir ve sevabı faklıdır, buyuruluyor.

Herkesin Allah’ı idrak ettiği nisbetle mükafat veya mücazata müstahak olurlar. Nitekim pozitif hukukta da, idraksıza yani deli ile çocuklara ceza vermiyoruz.

Yine bir gün (oğlum bu iş namazla da, namazsız da olmaz. İbadetler hasbi ve fahri ifade edilmelidir, ivazlı ve maksatlı ibadetten hayır gelmez) buyurdular. Bu namaz kılanların hemen hepsi cennete girmek için ibadet ederler, bu bir neticedir, gaye olmamalıdır. Yapılacak her türlü ibadet, Allah’ın rızasını tahsil için yapılmalıdır. Yoksa ben sana namaz kıldım, sende bana cennetinden bir hasırlık yer ver diyerek olmaz. Yunus Emre Hz. (cennetini sofuya ver, bana seni gerek seni) buyurmuşlardır.

Bir gün müridandan Rıza Tüzer hayatta iken, Karaköy Arap camiine Cuma namazında, camii vazii kürsüsüne çıkınca cemaate seslenmişler, (cennete girmek için namaza gelenler, camiyi terk etsin) demişler. Tabiî ki cemaat içinde bir gulgula kopmuş. Kendileri akşam geldiklerinde fakire anlattılar, ben kendilerine bu kelamın doğru olduğunu, lâkin ifade tarzının hatalı olduğunu söyleyerek, hali izaha çalıştım.

Bir çok sabahları Efendi Hz. buluşur, müsait bir yerde oturur günlük gazeteyi A-Z ye kadar okurlardı, (oğlum bakın bakalım, Rusya’dan bir haber varmı? Gönlüm Rusya’yı parçalasınlar, öyle küçülsünler ki, Moskova ve civarı münhasır kalsın) buyurdular. Hakikaten bir müddet sonra Rusya hakimiyeti altındaki bütün küçük devletler ayrılarak o Rus hegemonyası yıkıldı. İktisaden büyük çöküntü geçirdiği gibi, askeri otoritesi de büyük kayba uğradı. Artık Rusya eski saltanatını yitirdi.

(oğlum bir gün gelecek İngiltere o kadar küçülecek ki, sadece adaya münhasır kalacak. İngiliz halkı uzaktan bir gemi gördüklerinde, bizimde ecdadımızın böyle gemileri vardı diyecekler.) buyurdular. Hakikaten şu anda İngiltere’nin hükümranlığı altındaki Dominyonlarla iltisakı kesilmiş olup yalnız iki adaya münhasır kalmışlarsa da teseyyüp derecesinde fakirleşmediler. Yine bir gün fakire (oğlum bir gün gelecek Avrupa ya giden turistler, Paris şehrinin yerini bulamayacaklar) buyurdular. Şu anda Fransa da eski saltanatını kaybetmiş bulunmaktadır. Bir gün yine bana (oğlum maddeden geçmeyen manayı bulamaz) buyurdular, bu gün bu kelamı kibarı daha iyi anlıyorum. Hadisi şerifte şöyle (El sahi hubbullahi velevkene fasikin, El pahi Aduvullah velevkene zâhidin) yani cömertdi, sehavet sahibini Allah çok sever, bu kişi fasık, müsrif dahi olsa. Cimriyi yani pahili Allah sevmez, namazlı niyazlıda olsa, hatta Resulullah efendim Hz. (Hatemi Tayi gibi bir şahinin, Ruşi revan gibi bir Adilin zamanında dünyaya geldiğim için müftehirim) buyurmuşlardır. (ya şeyim şeyim ağlamalı, ya çil çil saymalı veya haline acındırmalıdır) diye buyurdular. Bu hal Allah ın merhamet kapılarını yani Hakkın hâzinesinin üç anahtarıdır. Bir gün Şark kahvesinde otururken, huzurları Monsiyo Batyo diye bir Fransız geldi ve dedi ki Allah’ın hâzinesinin anahtarı Efendi Hz. lerindedir, kimseye o anahtarı göstermiyor. (Oğlum bir mürşidi kamilin gönlüne gir de, nasıl girersen gir yeter ki gir. Beni sev de nasıl seversen sev, beni anda nasıl anarsan an, yeterki Allah’ı an) buyurdular. Mürşidi Kamilin gönlü bir ummandır, o deryayı rahmeti ilahidir, her kula nasip değil, meğerki oraya nasip olsun. İnsan sevdikleri ile haşrolur, yani dünyada ahretle beraber bir bütündür. Allah kuran-ı keriminde (benim ipime yapışın) buyuruyor. Allah yukarıdan ip sallamıyor, beni seven Mürşidi Kamillerin, Evliyaullahın ellerini öpün, onların kelamlarını dinleyin, onların yanlarından ayrılmamaya çalışın, (el ülema veresitül enbiya) bu gibi zavat peygamberin varisidirler.

(oğlum aslan şikar etmiş, çakal çalamaz) buyurdular. Mürşide Kamile mürid olarak giren bir ferdin, diğer bir veli tarafından elde edilmesinin mümkün olmadığını menbai feyzi ilahiyi aslından alanın dereden bulanık suyu içmesi mümkün değildir.

(oğlum zahiri zikrullâh morfin gibidir, zikreden o an için bir zevk alır, o hal bitince eski hale gelir. Asıl olan gönül muhabbetidir. Muhabbeti ilahiyi gönle nakşeden bu muhabbet gün be gün artar, eksilmez. Kendisini tanımadığınız bir kişinin ismini bin defa çağırsan, sana cevap vermez. Onu kemal ile tanımak ve sevmek gerek.) buyurdular. İbrahim Kuşadalı Hz. (en güzel zikir, bir hizip kuran okumaktır) buyurmuşlar. Bir gün efendi Hz. ile Fatih’e ziyarete gidiyorduk, tramvay dan indik, okulun yanına çıkarken fakire (oğlum sen kuran okumayı biliyor musun) buyurdular, evet dedim. Anladım ki benim bir hizip kuran okumamı arzu ettiler. O tarihten bu güne kadar, şayet büyük bir mani yoksa her sabah namazından sonra bir cüz kuran okuyorum (oğlum her mümin Alevidir, her Alevi mümin değildir) buyurdular. Resulullah efendimiz bir hadislerinde (Ali ve Ben aynı nurdanız, bende nübüvvet, Ali de velayet zuhur etti.) buyurmuşlardır. İlk veli Hz. Ali dir, yani mahrutun tepesi bütün Turuku Ali lerin başı Hz. Ali ile başlar. Ali siz Muhammed, Muhammed siz Ali olmaz. Her musalli beş vakit namazında Ehlibeyte salat ve selam verir, namazın rükünüdür, lakin Ehlibeytin kim olduğunu bilmez. Hoca Efendi Hz. (Hakiki Alevi bizik diye sinelerine vururlardı)

( Allah’ı anda nasıl anarsan an, yeter ki an) (yalan yere yemin eden günah işler, Allah’ı andığı için sevap kazanır) buyurdular. Demek oluyor ki her vesile ile Allah’ı anmalı, onu hiçbir zaman hatırdan çıkarmamalı, nereye bakarsa baksın Allah’ın kendisini gözetlediğini ve ona şah damarından daha yakın olduğunu hiçbir zaman hatırdan çıkarmamalı, hâle şükredilmeli.

İstanbul’un dışında olan müridana mektuplarını fakire dikte ettirirlerdi, mektubun başına besmelenin rumuzunu bir defa unuttum beni tekdir ederek (besmelesiz mektup olmaz) rumuzun şekli böyledir. Bunlardan birisi bana çıkışarak, niye böyle mektup yazıyorsun dediler. Ben emredileni yaptım bana çıkışmaya hakkın yoktur dedim, bunun cezasını çok ağır ödediler. Bunun üzerine bana (oğlum biz bir bardak suyu dahi karşılıksız içmeyiz, onun verdiği bir bardak su görülür, bizim verdiğimiz görülmez) buyurdular. Mürşide hizmet gerekmektedir, hizmetsiz himmet olmaz, tabii ki mürşidi kamilde o hizmetlerin karşılığını, himmet olarak verirler. Bir gün fakire (evde soğan yok bir kilo soğan lazım) buyurdular. Aksilik buya, benim evimde de yoktu. Bakkallarda aradım çarşıyı alt üst ettim, devlethanenin yakınında ki bakkal Sabri ye sordum oda yok dedi soğan bulamadım. Aynı gece bakkal Sabri evinden bir kilo kadar soğanı Efendi Hz. getirip vermişler. O bakkal Sabri mahallenin muhtarı oldu, bir dükkanken iki oldu, Laleli de daire aldılar, zengin oldu ve Sabri Bey oldular, bu gün orada icrayı meslek ifa ediyorlar. Bir gün fakire (oğlum senin bir hareketin seni arka saftan ön safa getirdi) buyurdular. Ben kendilerine yüzlerce harekette ve hizmetlerde bulundum, bunlardan birisinin kendilerince makbul ve muteber kabul etmişler. İşte bu misalden anlaşılıyor ki, nâsın hangi ibadetlerinin indallah makbul ve mutaber olduğunu bilemediği için ölünceye kadar ibadet ve taatına devam etmesi gerekir, hizmetlerden birisi ilkah haline denk gelince, işte o zaman düdüğü çalar.

Müteaddit defalar (sen bana Hoca Efendi Hz.’nin emanetisin, o kara kaşlı kara gözlü uzun boylu Hataylı genç var ya, onu sana emanet ediyorum, ona dikkat et) buyurmuşlar. Aynı şekilde Ahmed Aydın Bolak Bey Hz. bana (siz bana amcamın (Mustafa Mucuri Hz.) emanetisiniz, sizi bana emanet ettiler) buyurdular. Böylece emanetler devri teslimle olmaktadırlar, (biz evladı sülbiyeye değil, evladı maneviye ye itibar ederiz) buyurdular. Devir teslimler böylece bu güne kadar geldiler, benimde bendeki Hakkın tecellisini asıl teslim vakti yaklaştığı için sizlere beyanda bulunma cesaretimi bağışlayın.

Bir gün efendi Hz. ile Beyazıt’tan Laleli ye doğru giderken, kendilerine efendim kayın pederimin 80-100 teneke zeytin yağını satıyorum ev ardiyeye döndü, lâkin ben bir teneke zeytin yağını kendi paramla yiyorum, bu bana çok ağır geliyor, (oğlum sana yapılan her hizmet veya sana verilen her hediye bize yapılmış veya verilmiş gibidir. Bizde ona onun karşılığını vermemiz icap eder, onun nasibi yoktur, onun için yapamaz) buyurdular. Yukarıda zikrettiğim gibi mürid mürşidle bir beden gibidir, müride yapılan her hizmet ve iyilik mürşidin zatına yapılmış gibidir. Mürşid de manen o hizmet edene karşılığını ihsan ederler, lâkin o farkına dahi varmaz. Bir gün yine fakire (oğlum sokaklar evliya dolu hepsi Celal’e hizmet ediyorlar, kümbetleri başlarına, Cemal’e hizmet eden Veli çok azdır, Cemal’e hizmet etseler bu tecelli değişir) buyurdular. Bütün gadabı ilahi, Allah’ın Celal sıfatının tecellisi yani bu isyan, tuğyan, afetler, musibetler, her türlü fuhşiyat, zelzeleler ondan neşet etmektedir. Lâkin bütün din adamları her kelamında Celle Celaluhu diye zikrettiği gibi kametlerini ve teşbihlerini Celal sıfatını anarak, hatta el açıp dua ederken (ya Zel Celali vel ikram) diyerek niyaz ederler. Ben desem ki Allah sizi celali ile terbiye etsin, hiçbiri kabul etmez.

Şemsi Tebrizi Hz. bir eserinde (Allah olmak kolay, peygamber olmak zor, Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem efendimiz de Allah’ın celal sıfatı tecelli etmemiştir. Kendisine eziyet edenlere dahi hilimle muamele etmiştir. Herkeste hem Celal, hem de Cemal sıfatı vardır). Bizim hoca taifemiz her nedense Allah’ı hep Celal sıfatı ile anarlar, hiç biri Celle Cemaluhu veya Celle Şanuhu diyemezlar. Hakk’ı Celal sıfatı ile anıp onun geniş rahmetinden, yani Cemalinden talepte bulunsalar bu tecellinin bir an evvel tebdiline vesile olur.

Bir defasında (oğlum taşlanan siz olun, taşlayan siz olmayın) buyurdular.Müridin attığı her taş, Hakkın taşı gibidir, değdiği yerde geniş iz bırakır, onun için siz taş atmamaya bakın. Birinci cihan harbinden sonra müridan dan Süleyman Efendi, Mahmut Paşa camii avlusunda ki kulubesinda yaşarken, ekmek aldığı fırından çıkarken, bir albay gelip fırıncıdan bir ekmek istemiş, fırıncıda son ekmeği bu ihtiyara verdik deyince, albay Süleyman Efendinin elinden ekmeği almış ve yüzüne bir tokat vurmuş. Süleyman Efendi gönlünü Azizana bağlayarak

-Sultanım, Süleyman’a bunu neden reva gördün der demez,

Albay kaldırıma boylu boyunca uzanarak ölmüş, Süleyman Efendi de yere düşen ekmeği alarak kulübesine dönmüş. Ahmed Amiş Efendi Hz. huzuruna geldiklerinde onu tekdir ederek, (yaptığını beğendin mi? Bana onu niye havale ettin? Cinayet ne ise o oldu, bir çift laf etseydin bunu önlerdin) buyurmuşlar.

Kendilerinden izin alarak seyahate giderken, gidip hakipay olduğumuzda (güle güle gidin, memnuniyetle dönün, gittiğiniz yerlere benden selam söyleyin) buyururlardı. (Arif ona derler ki, Hakk’ı her zerrede görür ayan, Ekmel ona derler ki, onun gönlüdür küfyekan) buyurdular.

Arifi Billah, Aynel yakin, ilmen yakin ve Hakkel yakin sıfatının tecellisi olup, onun gönlü Hakkın ikametgahıdır. Her an huzuru ilahidedir, bir saniye dahi Allah’tan ayrı değildir.

Bir gün fakire (oğlum bir şeyin olması için ısrar etmeyin, siz gönül koydukça o sizden uzaklaşır) buyurdular, yani ısrarcı olmayın, her şeyden önce Allah’tan hayırlısını dileyin.

Yine fakire (oğlum kendini başkasıyla kıyaslama aldanırsın) buyurdular. Bizim özümüz sözümüz birdir, bizde yalan, hile, dolan olmaz. Benim imzamdan fazla sözümün bir değeri vardır.

Bu gün adam yüzüne gülüyor ve daha arkanı dönmeden seni nasıl kandıracağını düşünüyor.

Bir gün (oğlum her mazhar karını icra eder, hepsi de iyi yaptığı kanaatindedir)

buyurdular.

Akrep akrepliğini, yılan yılanlığını yapacak, kişi kendisine verilen Esmayı tecelli ettirmeye çalışır. Hayır ve Şer Allah’tan dır. Allah bu esmasının sizlerden huzur etmemesine bu fiillere de alet olmamaya dikkat etmek gerekir. Efal Hakkın, ya Rabbim beni şerrine alet etme, hayrında kullanmasına niyaz etmelidir.

Bir hadise üzerine (oğlum mirasta kaybeden kazanır) buyurdular. Hakikaten ölüm hak, miras helaldir. Lâkin kişilerin çoğu anne ve babasından kendisine intikal eden mirası çok zaman fiili tasarrufta bulunmanın elinde olması mümkün değildir diye aralarında cinayete kadar giden haller vardır.

Efendi Hz. (aleviz ve çerakizden veli zuhur etmez) buyurdular. Yani Lazlardan ve Çerkezlerden veli zuhur etmez. Dikkat ederseniz, bu mıntıkalarda yani Lazların ve Çerkezlerin meskun olduğu muhitlerde Mürşidi Kamil bulunmamaktadır. Er mertebesinde veli, Genel kurmay mertebesinde veli vardır. Gavsiyet mertebesinde ki veli genel kurmay mertebesinde olup, diğerleri ona bağlıdır.

Yine (cemi efalde Hakkın tecellisine rıza göstermek şiarımızdır) buyurdular. Allah’ın bütün tecellisi önce mürşidi kamilin sinesine patlar, onun izni ile bize intikal eder. Mürşidi kamilde edeben tecelliye rıza göstererek, tecellinin zuhuru meydana gelir. Enderde olsa o tecelliyi bazen tebdil, bazen tahfif, bazen de tağyir ederler.

(Mustafa’dır Nuru Azam, Nuru Nuru kainat, Mustafa’dır vechi Ekrem, seyyidi sırrı ayniyad) buyurdular. Tabii ki canlı ve cansız bütün mahlukat onun yani Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin Nuru pakinden yaratılmıştır. Hz. Ali Kerem Allah’ı veçhe (nereye baktımsa Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin Nurundan başka bir şey göremedim) buyurmuşlardır. Demek ki kainat Rasulullah’ın nurundan ibarettir. Allah (Habibim seni benim için, kainatı da senin nurundan tarattım) yine buyurmuşlar ki (Levlake Levlek vema Halekal Eflak) Habibim sen olmasaydın ben kainatı yaratmazdım. Kainatın bütün sırrının tecelligahı Resulullahtır. Bunu idrak etmeyenler kör ve sağır olarak yaratılmıştır. Bu vasfı bilip kendilerini sevip görenler, dünya ve ahrette bahtiyardır. Hiç azap çekmezler (innel evliyahu lahafvun vela yahzenun) ayeti kerimesi, benim velilerim korku çekmez ve mahzun olmazlar.

(Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin methine mazhar olmuş iki şehir vardır, biri Medine diğeri İstanbul dur. Bu iki şehirde yaşayanlar manen iltimaslıdırlar. Bu iki şehirden manen kovulmadan gidilmez. İstanbul’da sabahtan akşama kadar lanet, akşamdan sabaha kadarsa Rahmet yağar) buyurdular. Medine bu gün Suudi Arabistan’ın en güzel ve mütedil şehri olup Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemi sinesinde barındırmak yani Ravzayı Mutaharranın varlığı onu bu güzelliği ve orada yaşama bahtiyarlığını vermiştir. Bu gibi yerlere gönül gözü ile seyredildiğinde, insanın bu yerlerde ebediyen kalmasını arzulatmaktadır.

İstanbul’a gelince, bu gün dünyada tek şehir olup bütün devletlerin gözü üzerindedir. Mana alemine gelince, Mürşidi Kamillerin mekanı ve ilmin menbaıdır. Seher vaktinde kalkıp Fatih semtine doğru yürüdüğümde, bir yandan Ezanı Muhammediyi dinler bir yanda da Rahmeti ilahinin yağmur gibi sineye aktığını yakinen müşahadesi mümkündür. Bunu gören göz, duyan kulak, Hak’la meşbu gönül gereklidir.

Bir gün fakire (oğlum Kürtler yol alır, Türkün yiğidine kürt derler) buyurdular. Kürt Türk hadisesinin başlangıcı 1936’da Dersim isyanı, yani Kürt Sait isyanı ile Dersim de başladı. O tarihte isyan bastırıldı ise de, onu bilen ve yaşayanlarda acı bir hatıra bırakmıştır.

O tarihte doğan çocuklar 73 yaşındadırlar, dedeler o günkü hadiseyi dilden dile, gönülden gönüle aktararak bu gün önümüze bir çığ gibi geldi. Bu gün Arapların Türkleri sevmediklerinin birinci sebebi, 1. cihan harbinde Cemal Paşanın Suudilerin dedelerini, Şam da astırması ile başlar, liderlerinin asılması, silah altındaki askerlerin Fransız ve İngiliz birliklerine iltihakına sebep olmuştur.

Bir tarihte 1960 dan evvel, Fatih’te Mürşidlerin kabri şeriflerini ziyaretinden çıkarken Mehmed Ali Bey benim yanımda yürürken bana (seni bizim bahçede göremedim) dediler. Ben o tarihte kendilerinin ayrı bir baş çekeceklerini, aklımın köşesinden dahi geçirmezdim. O sözü ile beni Azizanın bahçesinde görmediği için çok üzüldüm.

Sonradan 1960 ta Vekaletin kendinde olduğu zehabına kapılarak, bir çok müridi kendilerine çektiler. Bana da haber gönderdiler, ben onlara efendi Hz. aleyhinde bir kelamı dinlemeyeceğimi, bunun için bana gelecekseniz hiç gelmeyin, kapım size kapalıdır dedim. Meğer kendileri ayrı bir bahçe yapmak istiyorlarmış, beni de orada görmemişler. O zaman o murtadlardan olmadığıma çok sevindim.

Mustafa Bey Hz. çok yalvardım, onu affetmelerini yaş itibarı ile sini rüşte olduğundan bağışlamalarını istedim. (Oğlum onu affedeyim lâkin o yoldan ayrılanlar ne olacak, onlar huzura gelmedikçe bir şey ifade etmez) buyurdular, ayrılıp gidenlerinde huzura gelip, diz çöküp, af dilemelerini beklediler. Ayrılanların hiç biri geri dönüpte intisab etmediler.

Bir gün fakire (Oğlum Ali Osman sultanlarından üçü imameyn silkine dahildir, Fatih, Yavuz Sultan Selim ve Abdulhamid) buyurdular. Yavuz Sultan selim bir gün Zembilli Ali Efendiye (Tuna nehrinden bu tarafta gayri Müslim görmeye tahammül edemiyorum, bir fetva ver, bunlar bir ay içinde ya Müslüman olsunlar, yahut çekip gitsinler) buyurmuşlardır. Buna cevaben Zembilli Ali Efendi (Siz halifeyi Ruizeminsiniz, her türlü zulümden muberrasınız, talebiniz tebanıza zulum demektir, ben hallinize fetva veririm)

Bu açık emir varken, bu emri örnek almadığından kızarlardı.

Ben avukatlığa başladıktan sonra İstanbul Vakıflar Baş müd. mukaveleli olarak çalışmamı istediler. Uzun bir mücadeleden sonra işe başladım. Muhakemat müd. benim çalışmamı takdir ediyor, toplantılarda Mustafa Bey gibi üç avukat olsun topunuza bedel diyor.

Vakıflarda efendi Hz. aleyhine haylice dedikodu var, benim onun bendesi olduğumu bilen yok. Bir gün odamda çalışırken, yaşlı bir Avukat hanım geldi, kapıyı kapattı, bana Mustafa Bey burada 30 Avukatız, lâkin siz bizim gibi değilsiniz, (sizde manevi bir haslet var, bana doğruyu söylermisiniz) dediler. Ben her şeyi inkar ederek onu atlatmaya çalıştım. Yine bir gün odamda yalnızken, benden yaşlı bir avukat arkadaş kapıyı kapatarak fakire ver elini öpeceğim dediler, bende kendisini savmak istedimse de hayır dedi akşam ben rüya gördüm (siz geniş bir çimenlik içinde ulu bir ağacın altında Mevlana Hz. gibi bağdaş kurmuş, kavuğunuz ve cüppenizle oturuyorsunuz. Bütün bir cematte sizin elinizi öpmek için sıraya girmiş, elinizi öpen çekiliyor) sen ne yaptın dedim. Ben seyrettim o zaman öpemedim ver elini öpeyim dediler, ben de üstün açık kalmış diye atlattım.

Yine bir tarihte Bursa adliyesinde bir duruşma sonrası Yalova’dan arabalı vapur ile Kartala geçerken, yukarı güverteye müşekkel biri geldi. Oturduktan sonra çaycıdan iki çay istediler ve birini bana gönderdiler, çay içmediğimi söyleyerek kibarca geri çevirdim. Sonra geri çevirdiğim için huzursuz oldum, yanına giderek özür diledim, kendileri bana (ben Kadiri tarikatındanım, benim keşfim çok acık, sizin kim olduğunuzu biliyorum, onun için çay ikram ettim. Akşam Bursa da otelde yatarken bir hal zuhur etti, sizi görmem iktiza etti ve ben vapura sizi görmek için bindim dediler. Ben Pendik Dolayobada oturuyorum, bu yol bana ters gelir körfezi dolaşarak evime giderim) buyurdular. Sonradan anladım Kadiri şeyhi Ali efendi Hz. imiş, benimle iki saat sohbet ettiler. Ben kendilerine Avukat olduğumu ve manevi bir sıfat olmadığını söyledimse de inandıramadım. Bu hadiseleri efendi hz. anlattığımda (oğlum balı görmek marifet değil, bal yapmak marifettir) buyurdular. Bütün bu hadiseleri anlatmamın gayesi kendimi değil, ellerini öpen müridana verdikleri manevi hasletleri tebarüz ettirmektir.

Bu kapının bir hidayet kapısı olduğunu, kelamı kibarların herkese ayrı ayrı zuhur ettiğini izahattan ibarettir. Bir gece mana aleminde ben, çıplak bir taya binmişim yalnız elimde yuları vardı. At çimenlikte dört nala alabildiğine koşmaya başladı ve doğru Fatih camiinin mihrabının önüne geldi, baktım Hoca efendi Hz. ayakta, hemen attan atladım hakipay oldum, at gitti yanımda babam zuhur etti, kendilerine babamı takdim ettim. Babama ellerini vermediler, gözlerine baktılar oğlum (babanın gözleri kör, kulakları sağır) buyurdular. Ben bu kelamın manasını bildiğimden çok üzüldüm, nerde ise fenalık geçirip bayılacaktım, bana (üzülme, üzülme zamanı gelir, hem görür hem işitir) buyurdular. Sabah Mustafa Bey Hz. ile buluştuk, kendilerine rüyamı anlattım (oğlum babana yaz ibadet şeklini değiştirsin, şöyle şöyle ibadet etsinler) buyurdular. O tarihte babam 85 yaşında pirifani, yalnız camisi, namazı ve kuranı kerim okumaktan başka bir işi yoktu. Buna rağmen ben kendilerine rüyamı ve ibadet şeklini değiştirerek ibadet etmesini özür dileyerek yazdım. Ben babamın 5 oğlundan en küçüğü idim. Faili muhtarsın dedim, istediğin gibi yapabilirsin dedim. Babam mektubuma çok menmun olduğunu, şeyh Hz. selamlarını ve hürmetlerini bildirdiler. Efendi Hz. (biz aileden bir ferdini alınca, diğerlerini şefaatimizden mahrum etmeyiz) kelamlarının aynen tahakkuk ettiğini belirtmek için başımdan geçeni muhtasaran siz okuyucularıma izah etmek istedim.

Bir gün fakir, merhum Ahmed Erdem ve Dr. Hamdi Beyle huzurunda iken, benim annem hasta, Ahmed Beyin annesi hasta ve Dr. Hamdi Beyin kayın valideleri hasta idi. Onların her ikisinin de valideleri ahrete gitti, benim annemse komadan ayağa kalktı.(Mustafa annesini kurtardı, siz onları ahrete gönderdiniz diye şaka olarak onlara takıldılar). Bu hadiseler hepimiz için bir lütuf ve ihsan olup huzurlarında edebe çok dikkat etmek gerekir.

Bir gece mana aleminde benim evimde (Hacı Bektaşi veli Hz., Mevlana Celalettini Rumi Hz., Hacı bayram Veli Hz., Şeh Şabani Veli Hz., Yunus emre Hz., Hoca Efendi Hz., Mustafa Mucuri Hz. ve fakir, Ahmed Erdem’i çağırmaklığımı istediler. Gittim onu da çağırdım sohbet ettik, sema ettik, Yunus Emre’den şiirler dinledik.) Bu gibi hadiselerin zuhuru müridanın gönlünün kemale doğru yol alması için nurlu bir ışığın yolunu aydınlatmasına vesile olup, mühim olan gönlün kemale ermesini sağlamaktır. Bedenin kemal, 20 yaşına kadar ne olduysa oldu. Bundan sonra değişmez, Allah’ın mekanı olan gönlün kemalatı esfelden ekmeliyete zatuyun makamına kadar ilmi ledunla yükselir. İşte aydın kişi Allah’ın ve Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin Nuru Muhamediyle nurlanırsa o zaman hakiki aydın ona derler. Yoksa bu zahiri ilim kişinin dünya işlerini tedvire mahsus olup, buradan aldığınız icazetlerin huzuru ilahiye gitmekte bir işe yaramamaktadır. Asıl olan kişinin gönlünün nuru Muhammediyle aydınlanması işte aydın demektir.

Mustafa Muciri ( Özeren ) Hz. kendisine davet vaki olunca, Ahmed Aydın Bolak Hz. çağırtarak yanına almış ve sinesine çekerek (Aydın benim gitme zamanım geldi, bendeki manevi memuriyetimi sana bırakıyorum diyerek onu son defa kucaklamışlar). Aydın Bey Hz. (Amca bana dünyadaki işleri bırakınız, diğer manevi vazifeyi yapamam) buyurmuşlar. Bunun üzerine Efendi Hz. üç defa (yaparsın, yaparsın, yaparsın) buyurduktan sonra suküte girerler. Bu hadisenin vukuunda orada hazır bulunan merhum müridandan Diş Doktoru Alb. Ömer Toygar, merhum Alb. Cevdet Tezcan’ın eşi merhume Ayten Tezcan, kızları Serpil Tezcan ve Sesil Tezcan da bulunmuşlar, aynı ifadeyi bana kendileri de tekrarladılar. Bendeniz Aydın Bey Hz. ile buluştuğumuzda kendileride bizatihi aynını ifade buyurdular. Bu şekilde Tacı şerif Aydın Bolak Hz. lerine 20 ocak 1982 de intikal etmiştir. Benim Aydın Bolak Hz. ile olan yakınlığımı bu gün hayatta olan herkes bilir ve ona yetki verildiğine olan imanımda herhangi bir şaibe bulunmamaktadır. Bir gün devlet hanesine yılanlı yalıya gittiğimde, binayı restore ettirdikten sonra bize binayı gezdirirken, bahçeye bakan birkaç odayı göstererek (bu odalar Ramazanda müridanla burada teravih namazını eda ederiz, uzaktan gelenleri de burada misafir ederiz) buyurdular.

Bana kendileri de bizatihi bu devir ve teslim hadisesini anlattılar. Aydın Bey Hz. gerek iştima gerek sosyal ve gerekse ticari itibarı, bu gibi manevi bir vazifeyi alenen ifasına imkan vermediği için elinden geldiğince kendilerini meydanda saklamaya mecbur etmiştir.

Bir gün ikimiz Efendi Hz. huzurlarında iken bize (oğlum ikiniz bir olun, vakıfları idare edin) buyurdular. Bir gün Aydın Bey Hz. bana TRT ye telefon ederek (Mustafa Bey, ben mi sana geleyim, sen mi bana gelirsin) buyurdular. Ben size gelirim dedim. Huzurlarına gittiğimde, ben o tarihte TRT de Hukuk Müşavirliğini ifa ediyordum. Bana (sen yerinden memnun değil misin) buyurdular. Bir sıkıntımın olmadığını arz ettim. Bana Fethi Gemuhluoğlu’nun yerine Uğur Derman’a söz verdim) buyurdular. Meğer Efendi Hz. kendilerine (Fethi’nin yerine Mustafa’yı al buyurmuşlar) Ben efendi Hz. isteği üzerine geldim, siz faili muhtarsınız, benim bir sıkıntım yok dedim. TRT’de bir müddet vazife ifa ettikten sonra Ankara’ya Yem Sanayi Genel Müd. gittim. Bu benim İstanbul’dan daha doğrusu efendi Hz. den ayrılmak çok zor geldi. Hep İstanbul’da kendime göre bir kadro arıyorum, Aydın Bey Hz. Ankara’ya teşriflerinde buluşuyor bazı bakanlıklara ve genel müd. müracaat yapıyorduk. Bu tarihlerde Mustafa Mucuri Hz. ahrete intikal etmişlerdi. Bir gün bana (sizi amcam bana emanet etti) buyurdular. Anlıyorum ki hep devir teslim hadiseleri aynen tahakkuk etmektedir. Ankara’da ki kendi bürolarında buluşuyor, bir çok zavatla tanışmaya vesile oluyor. Bir defasında Vakıflar Genel Müd. beş paşa ile bir araya geldik. Onlara (size açık çek veriyorum, camimi yaptıracak medresemi tamir ettirecek, talebemi okutacak, bunun karşılığında Mustafa Bey’i İstanbul Muhakamat Müd. naklen atayacaksınız)

Paşalar söz verdikleri halde dindar ve milliyetçi olduğum dolayısı ile tayin etmediler. Bu hadise üzerine (senin emekliliğin gelmedi mi, emekli ol İstanbul’a gel) buyurdular. Ben onların arzusu üzerine, yaş haddim gelmeden emekli olup, tekrar asli vatanıma döndüm.

Her Mürşidi Kamilin ahrete intikalinden sonra müridan arasında manevi yetkinin kendilerinde olduğu zehabına kapılırlar. Lâkin hakiki varis yetki bendedir diye edeben ortaya çıkmaz. Sırrı ilahiyi saklamak mecburiyetindedir. Ona iman eden kazanır, etmeyenler de terfi edemez olduğu yerde sayar, verilen geri alınmaz

Ahmed Aydın BeyAhmed Aydın BOLAK Efendi

Ahmed Aydın Efendi Hz. aslen Balıkesir (Karasili) olup pederleri ilk maarif vekili Vehbi Bolak Hz.nin oğludur. 1925 tevellütlü olup ilk ve lise tahsilini Balıkesir’de yapmıştır. Hukuk tahsilini İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni ikmalinden sonra mülki amirliğine müracatla Osmaniye Kaymakamlığı’na bir süre devam etmiştir. Bir devre C.H.P Balıkesir Millet Vekili olarak meclise girmiş, 903 sayılı Vakıflar Kanunu’nun zuhuruna çalışarak meriyetini sağlamıştır. Hukuk Fakültesi’nde tahsildeyken sınıf arkadaşı ve sonra hayat arkadaşı olan Selma Hanımefendi ile bugün onun sülbünden Doğan Bolak meydana gelmiştir.

Kendileri daha orta okul talebesi iken o tarihte Mustafa Bey Hz. Balıkesir evkaf müd. iken bir ikindi vakti birçok yaşlı zavatla otururken, Aydın Bey’i göstererek bir meczup bunu mebus yapalım diye Efendi Hz.lerine demişler. O da (böyle mebus olmasını mı istiyorsun, peki olsun) buyurmuşlar.

Meczup el çırparak bunu mebus yaptık diye naralar atmaya başlamış. Ben bu hadiseyi Aydın Bey’den bir iki defa dinledim. Birgün Hasan Basri Çantay Hz.nin ziyaretlerine gitmişler, “hayrola Aydın ne var?” buyurmuşlar. İmtihanım var, ben bu derse hiç çalışmadım bu imtihana girmek istemiyorum. Bunun üzerine Haşan Basri Hz. kendilerine ‘fhiçbir yeri bilmiyor musun?” demiş, Aydın Bey hayır kitabı bile açmadım demişler. Senin gibi bir çocuk imtihandan kaçar mı, git imtihana gir suali çek yapabildinse yap, yapamadınsa beni karşına al yazmaya başla, yazabildiğin kadar yaz buyurmuşlar. Ben aynen yaptım, aklıma geleni yazdım imtihanın neticesi belli oldu, ben 9 almışım buyurdular.

Evliyaullahtan olan Hasan Basri Hz.nin bu bir kerametidir, kendisinin Kur’ân-ı Kerim tefsiri de vardır. Beyazıt’ta Mustafa Bey Hz. ile Dr. Cevat Bey’in apartmanında oturuyorlardı. Ahmet Aydın Bey Hz. kendileri tevdi edilen Tacı Şerifi 22 sene dışarıya hiç sızdırmadan yürüttüler. Allah hepimizi onların şefaatine nail eylesin. Ben kendileriyle olan yakın temasım hem vakıf hukuku açısından ve hem T.E.V. vakfındaki mesaim onun beni her yerde her zaman yakinen takibi, amcamın emanetisiniz diyerek sahiplenmesi, birbirimize olan saygı ve sevginin sonsuzluğu…

Ben bir TEV Genel Müdürlüğü’ne yeni atanan merhum Doğan Kasaroğlu’nu tanışmak için götürdüğümde ona (Mustafa Bey’in bana ne kadar yakın olduğunu biliyor musunuz?). O da hayır efendim dedi. Kendileri bunun üzerine (Mustafa Bey damarımdaki kan kadar bana yakındır) buyurdular. Bu ifadenin manayı münifıni onun ahrete intikalinden sonra anlıyorum. Hayatında ona yakın olanlar bugün onu hatırlamadıkları gibi bir gün dahi rahmetle anmıyorlar. Birkaç müridin dışında kabri şeriflerinin nerede olduğunu bilmiyorlar. Bilinmesi için yazıyorum İstanbul Bebekteki Aşiyan Kabristanı’nda metfundur. Onu sevenler, onu bilenler zaman zaman kabri şerifini ziyaret ederek, Ruhu Şerifine Fatihalar hediye etmektedirler.

Bir telefon sohbetinde (Mustafa Bey, çocukla yatanın eteği sidikle kalkar) buyurdular. Bu kelamı kibarı elinize alırsanız, rahatlıkla bir kitap yazarsınız. Öyle geniş bir mana ifade etmektedir ki son zamanlarda Türk Petrol Holdinginin geçirdiği büyük mali krizi sarsıntıları işte fakire bir cümle ile ifade buyurdular. Düşenin dostu olmuyor.

Bu hadisenin zuhurundan önce bana Mustafa Bey sen vakıftan ayrıl, benim şirketlerimden birinde yönetimimi al bende Fahri başkan olarak kalayım (her cumartesi günü ihvan kardeşleri şirketin yemekhanesinde öğleden sonra toplayalım, sohbetlerimizi burada yani Ortaköyde ki şirketler merkezinde yapalım) buyurdular.

Ben 1997 yılı ocak ayında arzuları üzerine ayrıldım, bu arzularının tahakkukuna gayret gösterdim. Lâkin ne yazık ki yukarıda kısaca izahına çalıştığım mali çöküntü bizim arzularımızın yerine gelmesine büyük mani teşkil etti. İhvanı orada toplayıp sohbetleri gerçekleştiremediklerine çok üzüldüler. Tabi ki şirketlerin mali çöküntüleri, bir birini takip eden hacizler ve haberlerin gazetelerde neşri kendilerini çok üzdüğü gibi tedavisi imkansız hastalıklara düşmesine sebep oldu. Tedavisi için Amerikalara kadar gidip derdine derman arayarak zahiri ahkamın tecellisini önlemek istedilerse de takdiri ilahi hükmünü icara etti.

Kendilerini her ziyaretimde (iyi olacağım, bende bir şey yok iyi olacağım) diyerek beni teselliye gayret ederlerdi. Tabii ki her mürşidi kamilin hakkın kendisi üzerinde tecellisine rıza göstermek bizim şiarımızdır.

Mustafa Muciri Hz. bir kelamı kibarında arz ettiğim gibi (Oğlum Allah Allah’lığını ne nebisine nede velisine kolay kolay vermiyor, bazı bazı bu fakirde tecelli eder) buyurdular. Ehli tarik bu mana yoluna baş koyunca çilesiz menzil alması mümkün değil. En yakın arkadaşları bile onun manevi hasletlerini tanımaz, herkes zahirde zarfı okumaya gayret eder. Mazrufa bir nazar dahi atfetmezler, halbuki asıl olan zarfın içinde mazruf, onu okumak gerekmektedir. Dikkat buyurun bütün din adamları Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin beşer tarafını aksettirmeye çalışırlar. Eli, ayağı, kaşı, gözü, boyu, posu, vel hasıl zahirde hep zarfa bakarlar. Lâkin onun hiç Hak tarafını görmezler. Allah onları kör ve sağır yaratmıştır, onun için köre renk tarif edemezsiniz. Herkes bu alemde idraki nispetinde ya mükafata veya mücazata müstehak olur.

Mısrı Niyazi Hz. buyurdukları gibi (derya olan bizi anlar, katre bizi anlamaz). Demek ki bu gibi kamilleri anlamak için derya gibi bir gönüle sahip olmak gerekir. Allah bizi o kör ve sağırlardan yapmasın, bu gibi zevatında şefaatlerinden mahrum bırakmasın.

Eğer bilmeyerek bir kusur işledikse, bizleri rahmetleriyle bağışlasınlar. Amin.

TARİKİ HALVETİYENİN SİLSİLEYİ PAKİ ALİYESİ

Ya Ali bana dediğin nesne oldurki, gayri halleri terk ve hatırayı terkedüp dil ve can aleminden ALLAHÜTEALA HAZRETLERİNE sıtkı niyaz ile zikretmek, gözlerini yum epsem olup dur, uluhuyeti gayriden nef ile HAK’ta isbat ile sağ ve sola LAİLAHEİLLAHU diye zikret.

SİLSİLEYİ MERATİP ESAMESİ:

HZ.MUHAMMED            sallallâhü aleyhi ve sellem

Hz. ALİ                         kerremallâhü veche

Hz. HASAN                   aleyhisselâm

Hz. HÜSEYN                  aleyhisselâm

Hz. HASAN                   BASRİ

Hz. HABİBİ                    ACEMİ

Hz. DAVUDİ                  TAHİ

Hz. MARUFUL               KERHİ

Hz. SIRRIL                     SAKATİ

Hz. CÜNEYDΠ               BAĞDADİ

HZ. MÜMŞAD                DİNNURİ

Hz. MUHAMMED           DİNNURİ

Hz. MUHAMMED           BEKRİ

Hz. VAHYUDDUN         KADİ

Hz. ÖMERİL                   BEKRİ

Hz. EBUL NECİBİ SUREVİ

Hz. KUDBEDDİN İ EKBERİ

Hz. RUKNEDDUNİ MUHAMMED NASUHİ

Hz. ŞAHABEDDİNİ MUHAMMED TEBRİZİ

Hz. ŞEMSİ TEBRİZİ

Hz. MEVLANA CELALEDDİNİ RUMİ

Hz. SEYYİD CEMALEDDİNİ TEBRİZİ

Hz. AHİ MUHAMMED

Hz. PİRİ ÖMERÜL HALVETİ

Hz. AHİ MARMARİ

Hz. PİRİ HACI İZZEDDİN

Hz. PİRİ SADREDDİN

Hz. SEYYİD YAHYA ŞİRVANİ

Hz. PİRİ MUHAMMED ERZİNCANİ

Hz. ŞEH CEMALİ HALVETİ

ŞEYH SADREDDİNİ TOKADİ

ŞEYH HACI ŞABANİ VELİ

ŞEYH MUHAMMED MUHİDDİNİ KASTAMONİ

ŞEYH ÖMERÜL FUADİ

ŞEYH İSMAİL ÇORUHİ

ŞEYH MUSTAFA MUSLUHİDDİNİ

ŞEYH KARBAŞI VELİ

ŞEYH MUHAMMED NASUHİ

ŞEYH ABDULLAH RÜŞTİ

ŞEYH MUHAMMED ZORAVİ

ŞEYH MUSTAFA ÇERKEŞİ

ŞEYH ALİ BEYPAZARİ

ŞEYH İBRAHİM KUŞADALİ

ŞEYH HAMMAMİZADE TEVFİK EFENDİ

ŞEYH BEKİR EFENDİ TÜRBEDAR

ŞEYH ÖMERÜL HALVETİ ŞEYH AHMED AMİŞ EFENDİ.( AZİZSULTAN.)

ŞEYH MUHAMMED TEYFİK EFENDİ (KAYSERİ)

ŞEYH AHMET TAHİRİ MARAŞİ

ŞEYH MUSTAFA ÖZEREN

ŞEYH AHMET AYDIN BOLAK.

NOT:Bu silsileyi paki Halvetiyeyi AHMED TAHİRİ MARAŞİ HZ. lerinin bizzat Dr.Hamdi Hızalan’a kendi femi saadetleri ile yazdırmış olup ben fakir pür-taksir Av. Mustafa Kulağası ‘da oradan aldım. Mevlam cümlemizi Tariki Garrayı Muhammedi ‘den ayırmasın ve onların şefaatlerine nail eylesin, AMİN.

KULAĞASI

Kaynak: Deryadan Damlalar, hzl: Av. Mustafa KULAĞASI, Baskı: Seçil Ofset, Tarihsiz. İstanbul