MEVÂRİDÜ ZEVİ’L-İHTİSÂS İLÂ MEKÂSIDI SÛRETİ’L-İHLÂS- İBNÜ’L-MEYLAK

Allah Teâlâ’nın yarattığı eşsiz ve sayısız güzelliklerin örnekleriyle dolu olan kâinatın onca çeşitliliği ve zenginliğinin yanında, aslında en önemli tarafı, vahdet-i vücûd anlayışına göre Yaratıcısının birliğini sürekli dile getirmesidir. Bu durum güneşin ışığının tek olup, bir cama aksettiğinde farklı renklerde görünmesiyle benzerlik arz etmektedir. Bu düşünce kalbinde ve aklında yer edince her şeyin “Hak” olduğunu fark eden sûfîlerden kimisi “Ene’l-Hak”, kimi “Sübhânî…” diyerek bu vahdeti kelimelere dökmüştür. Birçok mutasavvıfın hâl olarak tecrübe ettiği vahdet-i vücûd, eşyâyâ sıradan insani annkinden farklı bir boyutta bakışı yansıtır ki, bu da tasavvufî düşüncenin zirvesidir. Her şeyi Hakk’ın birliğinin tezâhürü olarak kabul eden bu anlayış tevhidin farklı bir ifadesidir. “De ki, O Allah birdir” cümlesiyle başlayıp, Cenâb-ı Hakk’ın birliği ve samediyeti gibi sadece O’na has niteliklerini tanıtan İhlâs Sûresi, tevhidi veciz ve bir o kadar da iddialı ifadelerle anlatan tek sûredir. Nasıl ki, kâinat yalnızca Hak’tır; İhlâs Sûresi de sadece Hak Teâlâ’nın vahdâniyetini anlatmaktadır.

İcâzı ve muhtevâsı yönüyle son derece önemli olan İhlâs Sûresi üzerine gerek mutasavvıflar, gerekse müfessirler tarafından pek çok tefsir yazılmıştır. Vahdet-i Vücûd ekolünün önemli isimlerinden olan Sadreddin Konevî’ye (v. 673/1274) nispet edilen Mevâridü Zevi ’l-lhtisas ilâ Makâsıdı Sûreti ’l-lhlâs adlı eser de bunlardan biridir. Eser, her ne kadar Süleymaniye Kütüphanesi’nde Konevî’ye ait olarak kayıtlara geçmiş olsa da çalışmamız esnasında bu nispetin yanlış olduğunu, kitabın asıl müellifinin VIII/XIV. yy.’da Mısır’da yaşamış olan, Şâziliyye’nin önemli şeyhlerinden Nâsıruddin İbnü’l- Meylak (v. 797/1395) olduğunu tespit ettik.

Mevârid’in tahkikli metnini hazırlarken Kahire’deki Arapça Yazmalar Enstitüsü’nde 4/1, 281 no ile kayıtlı nüshayı asıl metin olarak kabul ettik. Süleymaniye Kütüphanesi, Ayasofya Bölümü 79 numarada olan yazmayı ikinci nüsha ve Almanya’nın Gotha kentinde Universitâtsbibliothek’de yer alan ve eserin yalnızca altı varağından oluşan yazmayı da üçüncü nüsha olarak kullandık. Kahire nüshası için “ق ”, Süleymaniye nüshası için “س ”, Almanya nüshası için de “ م ” harflerini sembol olarak kullandık. Tercüme ederken olduğu gibi tahkik esnasında da metin içerisindeki âyet ve hadislerin yerlerini dipnotta belirttik. Hadislerin kaynaklarını verirken el-Mevsûa eş- Şâmile adlı cd’yi kullandık ve eserlerin program oluşturulurken kullanılan baskılarının künyelerini bibliyografyada belirttik.

Betül GÜÇLÜ
Konya-2009

NÂSIRUDDİN İBNÜ’L-MEYLAK

Mevâridin müellifi konusundaki tartışmalara ikinci bölümde detaylı olarak değinilmiştir. Buna göre Sadreddin Konevî’ye nispet edilen eser, aslında Mısırlı İbnü’l- Meylak’a aittir.

HAYATI

VIII/XIV. asrın sonunda Mısır’da yaşamış sûfîlerden biri olan İbnü’l-Meylak 731/1331 tarihinde doğmuştur. Tam adı Nâsıruddin Muhammed b. Abdüddâim b. Muhammed b. Selâme eş-Şâzilî eş-Şâfıî İbn Binti’l-Meylak’tır. Kısaca İbnü’l-Meylak ismiyle meşhur olmuştur. Yetişmesinde çok fazla emeği olan dedesinin (annesinin babası) vefatının ardından irşat ve terbiye görevini üstlendiği için kendisine İbn Binti’l- Meylak adı verilmiştir. Bazı kaynaklarda İbnü’l-Meylak’ın hayatı hakkında verilen bilgi, dedesi İmam Şahâbeddin Ebû Abbas Ahmed b. İbnü’l-Meylak anlatılırken dile getirilmiştir. Ailesi hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığımız İbnü’l-Meylak’ın oğluna nispet edilen er-Risâle fı’l-Hadis adlı eserde Alaaddin İbnü’l-Meylak’ın İbnü’l- Meylak’ın oğlu olduğunun söylenmesi bize müellifimizin bir oğlu olduğu bilgisini, vermiştir.

İlim öğrenmek için birçok zorlukla mücadele etmiş, Ahmed b. Muhammed el- Hakemî gibi zamanındaki birçok önemli şahsiyetten ders almıştır. Yine ders aldığı hocaları arasında Hadis ilmi tahsil ettiği Ahmet b. Keştefdî, Aişe binti Sanhâcî, sayılmaktadır. Bunların yanında Şahâbeddin Belbîsî, Şahâbeddin el-Ensârî ve Bahâeddin b. Akîl de İbnü’l-Meylak’ın üstadlarından sayılmaktadır. Ayrıca İbnü’l- Meylak da” çok meşhur talebeler yetiştirmiştir. Bunlardan biri Şâziliye tarikatında önemli yeri olan Abdullah b. Esad el-Yafıî (v. 768/1367)’dir   Yâfıî ilimde ve marifette ilerlemek için birçok yere yolculuk etmiş ve Şeyh Ali et-Tâvâşî gibi âlimlerin tedrisinden geçmiş bir süre sonra da Mısır’a gitmiştir. Mısır’da gerek tasavvufta gerekse kadılıkta oldukça önemli bir yere sahip olan İbnü’l-Meylak ile tanışmıştır. Yâfıî ondan Şâzilî tarikatının âdâb ve usûlünü öğrenmiş, onun rehberliğinde seyr u sülûkünü tamamlamıştır.  Yine İbnü’l-Meylak’ın öğrencileri arasında sayılan Seyyid Ebu’l- Hasen eş-Şâzilî el-Yemenî (v. 821/1418) Mısır’da hocası ile karşılaşmış ve onun tedrisinden geçtikten sonra Yemen’e dönmüştür.

Fıkıh ve hadiste oldukça geniş bir ilme sahip olan İbnü’l-Meylak, kaynaklarda zamanının en büyük kadısı olarak anlatılmaktadır. Büyük bir âlim ve güçlü bir hatip olması dönemin yöneticilerinin dikkatini çekmesine sebep olmuştur. Öyle ki 784/1382- 801/1398 yılları arasında idarecilik yapan el-Melik ez-Zâhir, kadı Bedreddin Muhammed b. Ebi’l-Bekâ’nın kadılıktan azledilmesinden sonra İbnü’l-Meylak’tan onun yerine geçmesini istemiş ve kaftanını ona bizzat kendisi giydirmiştir.  İbnü’l- Meylak’ın hayatına yer verilen hemen hemen tüm kaynaklarda onun Mısır’da çok meşhur bir kadı olması ve hitabetinin çok güçlü ve etkileyici olduğu hususları mutlaka zikredilmiştir.  Bununla ilgili olarak en-Nücûmü’z-Zâhira’da edebî bir hitabetin usûlüne dair kuralları ortaya koyduğu ve kalabalık insan topluluklarına vaazlar verdiği belirtilmektedir. Vaazlarında çok etkileyici konuştuğu için o bölgede saygın hale gelmiş ve kadılar arasında diğerlerinden öne çıkmıştır. Veciz bir üslûba sahip olan bir hatip olmasının yanında İbnü’l-Meylak’ı yaşadığı dönemde meşhur yapan bir diğer özelliği de güzel şiirler yazmasıdır.  Zaten eserleri arasında zikredilen Divân’ı şairlik yönünü de ortaya koymaktadır.

Nebhânî ve bir Şâziliye tabakâtı sahibi ve çağdaş yazarlardan biri olan Muhyiddin Tu’ınî, İbnü’l-Meylak’ın yine kendisi gibi meşhur bir âlim olan dedesinin bir kerâmetinden bahsetmektedirler: Nâsıruddin İbnü’l-Meylak’ın dedesi Şihâbüddin İbnü’l-Meylak kalemi bir kere mürekkebe batırdıktan sonra onunla on yaprak yazı yazmaktadır. Halk bunu duyunca onun mümkün olmayacağını düşünerek inanmak istemez. Bunun üzerine, öğrencisi Seyyid Muhammed el-Hanefî ona herkesin gözü önünde mürekkebe bir batırışla yirmi yaprak yazı yazdırmıştır.

ESERLERİ

Anadolu’da fazla bilinmeyen İbnü’l-Meylak’ın tespit edebildiğimiz kadarıyla sekiz tane eseri vardır. Bu eserlerde Şeyhin İslâmî ilimlerde zengin bir birikime sahip olduğu gözlemlenmektedir ve İbnü’l-Meylak hitabetteki başarısından kaynaklanan edebî üslûbunu eserlerine yansıtmıştır. Eserleri arasında bir de Dîvân’ın bulunması bu edebî maharetini kitaplarında da gösterdiğine işaret eder. Kitaplarında bu zengin içeriğin yanı sıra bir Şâzilî sûfî olması hasebiyle tasavvufî unsurlar önemli yer tutmaktadır. Ancak İbnü’l-Meylak eserlerinde yalnızca tasavvufî yorumlan veya işârî hususları belirtmemiş, meselenin klasik İslâmî ilimdeki boyutuna da yer vermiştir. Bu da onun Temel İslâmî İlimlere hâkim bir donanıma sahip olduğunu gösterir. İbnü’l- Meylak’ın bu birikiminin birer meyvesi olan eserlerinden isimlerini bildiklerimiz şunlardır:

A)         Hâdi’l-Kulûb ilâ Likâi’l-Mahbûb: Adı “Kalpleri sevgili ile kavuşmaya yönlendiren” anlamına gelen eser İbnü’l-Meylak’ın Müslüman olarak ölmenin gerekliliği ve keyfiyetinden bahsettiği eseridir. Mevârid de takip ettiği yönteme benzer şekilde burada da düşüncelerini ilgili hadisleri zikretmek sûretiyle delillendirerek açıklamıştır. Süleymaniye Kütüphanesi, Şehid Ali Paşa, 1357 nolu nüsha otuz dokuz varaktan oluşmaktadır. Yine Süleymaniye Kütüphanesi, Veliyyüddin Efendi, 1666 numarada bir başka nüshası bulunmaktadır.

B)         el-Envâru’l-Lâyiha min Esrâri’l-Fâtiha: Bir Fâtiha Sûresi Tefsiri olan eserin 80 varaklık bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi, Ayasofya 79 numarada bulunmaktadır. Müellif bu eserini Mevâridden önce yazmıştır, çünkü orada daha önce bir Fâtiha tefsiri yaptığını ve MevâricT dekine benzer bir takım hususları belirttiğini anlatır.  İbnü’l-Meylak’ın Fâtiha tefsirinde de kendine has tefsir metodunu kullandığını görmekteyiz. Nitekim eser sûrenin fazîleti, isimlerinden bahseden bir girişle başlamakta Besmele tefsirinin akabinde Fâtiha’nın yorumlanmasına geçilmektedir. Kitap tıpkı Mevârid gibi maksatlar halinde yazılmıştır, el-Envâru’l-Lâyiha’nın İbnü’l-Meylak’ın diğer eserlerine göre daha fazla nüshası bulunmaktadır. Bunlardan tespit edebildiklerimiz şunlardır: Kastamonu İl Halk Kütüphanesi, 3148/2; Köprülü Kütüphanesi, 47/1; el-Mektebetü’l-Ezheriye, 215/1.

C)         Cevâbü men Istefheme an Ismillâhi’l-A ’zâm: İbnü’l-Meylak’ın İsm-i A’zâm ile ilgili olarak kaleme aldığı eseridir. Onun hayatından bahseden birçok kaynakta38 bu eserin ismi zikredilmekte ancak kitaba yazma eser kütüphanelerinde rastlayamadığımız gibi herhangi bir yerde baskısını da bulamadık.

D)        el-Meşrebü’l-lhnâ fi Esmâillâhi’l-Hüsnâ: İbnü’l-Meylak’ın Mevârid âz belirttiği39 Esmâ-i Hüsnâ şerhi olan bu eserin ismine ve herhangi bir nüshasına bir kaynak ve kütüphanede rastlayamadık. Ancak her iki kitabın isimlerinden anladığımız kadarıyla Cevâbii men İstefheme an îsmillâhi’l-A’zâm adlı eseriyle bir önceki kitapla aynı olacağı kanaatindeyiz.

D)        Kasîde: İbnü’l-Meylak’ın çok meşhur eserlerinden biridir. Üzerine İbn Allân40 tarafından bir şerh yapılarak basılmıştır.

E)         el-Vücûhu’l-Müsfira an Teysîri Esbâbi’l-Mağfire: Bağdatlı ve Dernîka tarafından eser, İbnü’l-Meylak’ın kitapları arasında zikredilmektedir41, ancak baskı ve yazma hiçbir nüshasına rastlayamadık.

F)         Hâlü’s-Sülûk: Dernîka tarafından İbnü’l-Meylak’ın eserleri arasında zikredilmektedir42 ancak yazma ve baskı herhangi bir nüshası bulunmamaktadır.

G)         Mevâridü Zevi’l-lhtisâs ilâ Makâsıdı Sureti’l-İhlâs: Bizim de üzerinde çalıştığımız bu eser bir İhlâs Sûresi tefsiridir. II. ve III. bölümlerde eserden tafsiliyle söz edileceği için ayrıntılı bilgi vermeye gerek duymadık.

H)        Mektûbât: İbnü’l-Meylak’ın eserlerinden bahsedilen hiçbir kaynakta bu kitaptan söz edilmemektedir, ancak Mehmet Emin Tokadî’nin (v. 1158/1745) Risâle-i Emânetullah’ında İbnü’l-Meylak’tan bir alıntı yapılmış ve kaynak eser olarak da Mektûbât gösterilmiştir. Bu risâleye göre İbnü’l-Meylak, sûfînin tanımını şöyle yapmaktadır: “İnsan deyû sûfıyye indinde tabî’iyyeti Ahmediyye ile tahakkuk edip ve min tarafıllâhi Teâlâ müeyyed ve mukavvâ olan kimesneye derler.”

TASAVVUF TARİHİNDEKİ YERİ

Hayatı hakkında çok sınırlı bilgiye ulaşabildiğimiz İbnü’l-Meylak’ın tasavvufî yönü ile alakalı olarak ilgili hemen hemen her kaynakta zikredilen bir husus onun Şazilî bir âlim olmasıdır. Nitekim biyografisi meşhur tabakât kitaplarının çoğunda yer almazken Şazilî tarikatının tabakât kitaplarında ise İbnü’l-Meylak mutlaka zikredilmiştir. Bu da onun Şâziliyede önemli bir yere sahip olduğunu gösterir. Yine Şâziliyede adından bahsedilen birçok talebe yetiştirmiş kendisinden sonra halîfe olarak Ali b. Ömer b. İbrahim el-Kureşî (v. 821/1419) ve Şemseddin el-Hanefî (v. 847/1444)’yi bırakmıştır . Şâziliyye tarikatinin pîri olan Ebu’l-Hasen Şâzilî’nin halifesi olan İbnü’1-Meylak’ın Silsilesi, Şihâbüddin Ahmet b. İbnü’l-Meylak, Yâkut el- Arşî (v. 787/1385), Ebu’l-Abbas el-Mürsî v. 686/1287), Ebu’l-Hasen eş-Şâzilî’dir 

VEFATI

Etkileyici ve vecîz bir üslûba sahip olan Muhammed Nâsıruddin İbn Binti’l- Meylak, on iki sene kadılık görevini yerine getirdikten sonra “Mıntâş” fitnesinden sonra azledilmiştir. Ölümüne kadar ibadete devam eden İbnü’l-Meylak, 797/1395 yılında

vefat etmiştir.46 Vefat tarihi olarak 790/1382 kaynaklarda yer alsa da yaygın olan kanaat onun 797’de vefat ettiği yönündedir. Müellifin oğlu olan Alaüddin Ali İbnü’l-Meylak’a nispet edilen er-Risâle fi’l-Hadis adlı eserde İbnü’l-Meylak’ın vefat tarihi 807/1405’dir.47 Mısır’da Şâziliyye mezarlığında medfûn bulunan İbnü’l-Meylak birçok öğrenci ve halife yetiştirmiştir.

TARİKATİ: ŞÂZİLİYYE

Tasavvuf tarihinde yer alan ve birçok müridin yetişmesine imkan sağlayan tarikatlerden biri de Şâziliye tarîkatidir. Ebu’l-Hasen Şâzilî tarafından kurulmuştur. Ebu’l-Hasen Ali b. Abdullah eş-Şâzilî 593/1196 yılında Afrika’da Tunus’un Cebel-i Zafran mevkiinde Şâzile denilen yerde doğdu. Bu yüzden Şâzilî diye isimlendirilmiştir. Soyu Hz. Hasan’a ulaştığı için Şerif kabul edilir. Babasının adı birçok kaynakta Abdullah olarak verilir, ancak Şa’rânî Abdülcebbar olduğunu belirtmiştir. Diğer kaynaklarda ise dedesi Abdülcebbar olarak verilmiştir. Böyle bir karışıklığın nedeni Ebu’l-Hasen Şâzilî’nin eğitimiyle büyük ölçüde dedesinin ilgilenmiş olma ihtimalidir. Ebu’l-Hasen Şâzilî ilme düşkün bir zât olarak bilinir. Hatta bundan dolayı gözlerini kaybettiği rivayet edilmektedir. Birçok ülke gezerek tanınmış bilgin ve şeyhlerle görüşen Hasen Şâzilî, Faslı meşhur sûfî Abdüsselâm b. Meşiş’ten tasavvufî eğitim almıştır. Yine Tunus’ta o zamanlar oldukça revaçta olan kimya ilmine merak sarmış, ancak aldığı bir mânevî işâret üzerine bundan vazgeçmiştir.  Tahsil hayatının ilk yıllarında müsbet ilimlerle şer’î ilimler arasında tercihte zorlanan Ebu’l-Hasen Şâzilî daha sonra kararını şer’î ilimleri öğrenme yönünde verdi. Küçük yaştan itibaren tasavvuf çevrelerine yakın olması ve Mağrib’de Ebû Medyen (v. 589/1193)’in de tesiri ile halk arasında tarîkatlerin yaygın olması neticesinde İbn Harâzim (v. 633/1236)’e intisap etti. Ancak onu aktif tasavvuf hayatında yetiştiren asıl şeyhi İbn Meşîş’tir.

Ebu’l-Hasen Şâzilî’nin tasavvuf tarihindeki önemini dile getirmesi açısından şunu belirtmeliyiz ki “Aktâb-ı Erbaa” (dört kutup) tabiri ile genellikle Abdülkâdir-i Geylânî (v. 561/1166), Ahmed Bedevi (v. 675/1276), İbrahim Desûkî (v. 676/1277), Ahmed er-Rufaî (v. 578/1182) , kastedilir. Bazen dördüncü olarak Hasen Şâzilî de sayılmaktadır 49 656/1258’de hacca giderken günümüzde Mısır’ın Hamata sahil kentinin yaklaşık yüz kilometre baüsına düşen Hümeysıra mevkiinde vefat etmiş ve oraya defnedilmiştir.

Şâziliyenin tasavvuf eğitiminde beş esas vardır. Bunlar:

1. Zâhiren ve bâtınen Allah’tan korkma,

2. Söz ve fiillerde sünnete sarılma,

3. İyi ve kötü hallerde insanlardan bir şey beklememe,

4. Büyük-küçük her şeyde Allah’ın iradesine teslimiyet,

5. Sevinç ve kederde Allah’a sığınmadır. 

Silsile itibariyle Cüneydî olmakla beraber, rûhânî eğitime ağırlık veren bir tarikattır. Ebu’l-Hasan eş-Şâzilî tarikat mensuplarına Allah için fâni varlıktan ferâgati, her saat, her yer ve şartta zikri tavsiye eder, riyâzet, halvet, âyin ve toplu zikre fazlaca rağbet göstermezdi. Müridlerine dînî amellerle birlikte kendiişlerini de sürdürmelerini tavsiye etmiştir. Dilenciliği tasvip etmemiş, devletin yardımlarını dergâha kabul etmemiştir.

Ebu’l-Hasen Şâzilî “Bir kimse bizim hizbimizi bizim tarif ettiğimiz şekilde okursa, bize olan şeyler ona da olur. Bizim üzerimize gelenler onun üzerine de gelir. Yani o bizim dediğimizi yapar, bize hürmet ederse, biz de ona şefkat gösteririz.” Buradan Şâzeliye tarikatinin usûlünün evrad ve ezkârdan ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Adab ve erkâna, kılık-kıyafete önem verilmemiş, sağlam bir îtikad, ibadetlere titizlikle riâyet ve iyi bir ahlak esas alınmıştır.  Ebu’l-Hasen Şâzilî tespit ettiği duaları “hizb” adı altında toplamıştır. Bunların yazma nüshaları kütüphanelerimizde mevcuttur.

Şâzeliyye şeyhliğine Ebu’l-Hasen’dan sonra Ebu’l-Abbas el-Mürsî (v. 686/1287), onun yerine de Taceddin İbn Ataullah el-İskenderânî (v. 709/1309) geçti. İki yüz altmış kısa vecizeden oluşan Hikem-i Atâiyye bu âlime aittir. İslâm âleminde oldukça fazla ün kazanan bu eser ve müellifi, Şâzeliye’nin yayılmasında mühim bir rol oynamıştır. Tarikat düşüncesinin yayılmasında önemli rol oynayan bir başka isim de Şeyh Zerruk’tur (v. 899/1493). Şâzeliye Mısır merkez olmak üzere Kuzey Afrika’nın

merkez tarikatıdır. Anadolu’da yaygın değildir. Türkiye’ye Osmanlının son zamanlarında Şeyh Zâfır vasıtasıyla gelmiştir. Sultan II. Abdülhamit Şâzilî bir şeyhe intisap etmişti. Şâzilî’nin düşüncelerini Anadolu’da yayan eserlerden biri de Gümüşhânevî’nin Câmiu ’l-Usûl’üdür.

Günümüzde merkezi Mısır olan tarikaün tarih içerisinde birçok kolu oluşmuştur. Bunlardan bir kısmı kaybolmuş bir kısmı ise hâlâ aktiftir. Şeyh Şemseddin Muhammed el-Hanefî (775-847/1373-1443)’ye nisbet edilen hanefıyye kolunda İbnü’l-Meylak yer almaktadır.55 Tarikatin yaşayan kollarından bazılan şunlardır: Cevheriye, Arûsiye, Kavukciye, Feyziye, Kasımiye, Sâlimiye, Hâşimiye, Muhammediye, Vefâiye, Medeniye, İdrisiye, Afıfıye, Azmiye, Hamidiye. Son zamanlarda Şâzilî mensuplan Avrupa’da büyük nüfuz kazanmışlardır.

 

KİTABIN ADI

Eserin tam adı Mevâridü Zevi’l-lhtisâs ilâ Makâsıdı Sûreti ’l-lhlâs’dır. Türkçeye “Havâs Ehlinin İhlâs Sûresi’nin Maksatları Hususunda Gönlüne Doğan İlhamlar” şeklinde çevirmek mümkündür. Eser Hediyyetü ’l-Ârifîn’ dz Sadreddin Konevî’ye nisbet edilmiştir. Süleymaniye nüshasında müellif adı bulunmazken diğer iki nüshada ise İbnü’l-Meylak’ın ismi zikredilmiştir. Müellif eserine Mevâridü Zevi’l-lhtisâs ilâ Makâsıdı Sûreti ’l-lhlâs ismini verdiğini kitabın ilk sayfasında ifade etmektedir.

YAZILIŞ SEBEBİ

Müellif, Kur’ân-ı Kerîm’deki her sûrenin maksat ve fâideler taşıdığını İhlâs Sûresi’nin de bunlardan biri olduğunu dile getirmiştir. Mevâridü Zevi’l-lhtisâs ilâ Makâsıdı Sûreti’l-lhlâs adlı eserin müellifi de kırk üç varaklık İhlâs Sûresi için oldukça geniş bir çalışma ile bu sûre hakkındaki kanaatlerini ve bunlarla bağlantılı birçok hususu dile getirmiştir. Bunu kendisi “İhlâs Sûresi Kur’ân’dan çıkarılması mümkün olan maksatların tamamını taşımaktadır. Ben meseleyi açıklarken ortaya konacak îmâ ve tafsillerle birlikte bu sûrenin fâide ve maksatlarına kısa bir şekilde dikkat çekmek istedim.” sözleriyle ifade etmiştir.

MUHTEVASI

Bir İhlâs Sûresi tefsiri olan Mevâridü Zevi ’l-lhtisâs ilâ Makâsıdı Sûreti’l-lhlâs adlı eser, İhlâs Sûresi’nin her bir kelime veya âyeti maksatlar halinde ele alınarak yazılmıştır. Eserin birinci varağındaki kısa girişte kitabın yazılış amacı, bölümleri hakkında bilgi verilmiş ve tam adı zikredilmiştir. Sûrenin maksatlardan oluşan tefsirine geçilmeden önce dört fasıl halinde sûre hakkında bilgi verilmiştir. Bu fasılların her biri ayrı konuyu ele almaktadır: Birinci fasıl sûrenin fazileti hakkında, ikinci fasıl okunmasının müstehap olması konusunda, üçüncü fasıl Kur’ân’ın üçte biri olması konusunda, dördüncü fasıl ise nüzül sebebi hakkındadır. Bu fasıllarda İhlâs Sûresi ile ilgili çok sayıda rivâyete yer verilmiştir.

Eserde müellif, İhlâs Sûresi’nin ilk âyetini üç parçaya ayırarak “kul”, “hüvallah” ve “ehad” lafızlarının maksatlarını ayrı ayrı incelemiştir. İkinci âyet olan “Allahu’s- Samed” bütün olarak, “lem yelid velem yûled” ve “velem yekûn lehû küfüven ehad”  âyetini de yine toplu olarak tefsir etmiştir. Bu maksatlar altında ele alman başlıca konular Kur’ân’ın maksatları, vahyin çeşitleri, Allah ismi, samediyet, vahid-ehad farkı, nübüvvet, Esmâ-i hüsnâ, İsmi A’zâm vb. hususlardır.

Mevârid de muhtevâ bakımından asıl dikkati çeken husus müellifin bir âyetin maksatlarını açıklamaya başladıktan sonra konuyu çok değişik mevzûlara bağlamasıdır. Meselâ “O doğurmadı ve doğmadı” âyetinin dokuzuncu maksadı olarak evlat sahibi olmak sûretiyle kulluğun şiarlarını zâhir etmeyi belirtmiştir. Bunun akabinde hangi şartlarda evlenilmesi gerektiğini dile getirmiş, evliliğin yapılmayacağı durumları da açıklamıştır. Burada fitne dönemlerinde çocuk sahibi olmamak gerektiğini vurguladıktan sonra kıyamete yakın zuhûr edecek fitnelerden bahsetmeye başlamış ve kıyamet alametlerine hadislerde zikredildiği şekilde değinmiştir.

Eserde bir husus izah edilirken onunla ilgili âyetlerin hemen hemen tamamı zikredilirken konuyla alakalı hadislere de bol miktarda yer verilmiştir.

SADREDDİN KONEVÎ’YE NİSPET EDİLME SEBEPLERİ

Bağdatlı İsmail Paşa Mevâridü Zevi’l-lhtisas ilâ Makâsıdı Sûreti’l-İhlâs’\ Îzâhu’l-Meknûn’unda10 11 Sadreddin Konevî’ye nisbet etmiştir. Buradan hareketle olsa gerektir ki, Süleymaniye Kütüphanesi Ayasofya, 79 numarada bu eser Konevî’ye ait olarak kayıt altına alınmıştır. Nihat Keklik Sadreddin Konevî Felsefesinde Allah- Kaınat-lnsan  adlı çalışmasında zikredilen kütüphane ve demirbaş numarasını da vererek Mevârid’i Konevî’nin eserleri arasında saymış hatta kitabında, içerisindeki görüşleri Konevî’ye nispet etmek sûretiyle bu esere atıflarda bulunmuştur.

Bilindiği üzere, yazma eserler müelliflerine nispet edilirken, kitapların kapağında veya içerisinde yer alan yazar hakkındaki bilgiler kullanılarak o eserin yazarı tespit edilmeye çalışılır. Ancak bazen her yazma nüshanın üzerinde müellif bilgileri bulunmaz ya da yıpranma, eksik sayfa gibi nedenlerle bu bilgilere ulaşılamayabilir. Kimi zaman da kitaplar kaydedilirken ilgili bilgiler eserin bulunduğu kütüphane görevlilerinin belirlediği şekilde kalmaktadır. Böylece kesin olmayan nispetler eseri inceleyen kişileri yanlış yönlendirmekte ve bu eserleri kullanan araştırmacıların daha dikkatli olmasını gerekli kılmaktadır. Mevârid ’in ilk sayfasında eserin adı ve müellifi Izâhu’l-Meknûn’dan faydalanılarak muhtemelen bir araştırmacı ya da kütüphaneci tarafından not düşülmüştür. Çünkü bu yazının şekli ile eserin metnini oluşturan el yazı şekli arasında fark vardır. Bu da bu nispetin müstensihten farklı bir kişi tarafından yapıldığını göstermektedir.

Yazma eserlerin müelliflerine dair bilgiler, zaman zaman eserin bir kısmının kaybolması ya da yıpranması gibi nedenlerle kaybolabilmektedir. Bunun yanı sıra bazı eserler, meşhur müelliflere özellikle atfedilmiş bu vesile ile çok sayıda kişi tarafından okunacağı düşünülmüştür. Mevârid in Sadreddin Konevî’ye nispet edilmesinde de İbnü’l-Meylak’ın Konevî’ye göre daha az tamnması hususu etkin gözükmektedir.

Izâhu’l-Meknûn ve Hediyyetü ’l-Arifin eser şu hususlar dikkate alınarak Konevî’ye nispet edilmiş olabilir. Müellif Mevârid adlı eserinde bir Fatihâ tefsiri yaptığını orada Kur’ân’ın maksatlarına değindiğini şu cümleleriyle ifade etmiştir. “Fâtihâ’da işâret ettiğim üzere Kur’ân’ın maksatlarının tamamı yedidir.” Bilindiği gibi Sadreddin Konevî’nin de l’câzü’l-Beyân fi Tefsiri Ümmi’l-Kur’ân adlı Fatihâ tefsiri vardır. Bu ifade Bağdatlı İsmâil Paşa’ya bir Fâtiha Sûresi Tefsiri kaleme almış olan Sadreddin Konevî’yi çağrıştırmış, bu şekilde eseri Konevî’ye nispet etmiş olabilir.

Mevârid in içerisinde müellifin atıfta bulunduğu bir başka eseri yine kitabın ona nispet edilmesi konusunda bize yol göstermektedir. İbnü’l-Meylak “Allah” ismi hakkında kanaatlerini belirttiği bölümde “Büyük bir topluluk Allah isminin “İsm-i A’zam” olduğunu ileri sürdü. Ben bu görüşlere Meşrebü l-lhrıâ fi Esmâillâhi’l-Hüsnâ adlı kitabımda birtakım ilaveler de yapmak sûretiyle karşı çıktım.” diyerek bir Esmâ-i Hüsnâ şerhi yaptığını ifade etmektedir. Yine Konevî’nin Esmâ-i Hüsnâ şerhi mevcuttur.

Netice itibariyle hem Konevî hem de İbnü’l-Meylak’ın Fâtiha Sûresi Tefsiri ve Esmâ-i Hüsnâ şerhi gibi aynı konuda eserlere sahip olması ikisinin karıştırılması ihtimalini gündeme getirmektedir.

Geniş Bilgi İçin Kaynak:

Hazırlayan Betül GÜÇLÜ: T.C. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı Sadreddin Konevî’ye Nispet Edilen “Mevâridü Zevi’l-İhtisâs İlâ Mekâsıdı Sûreti’l-İhlâs” Adlı Eserin Tahkik Ve Tahlili (Yüksek Lisans Tezi) 064244061001 – 2009, Konya

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s