SÂLİKİN SEYRİNDE RENKLER ve RÜYALAR

Maneviyat terbiyesinde sâlik yol alırken uğradığı makamları tayin ve tesbitinde rüyalar, yakaza halinde görüntüler [vizyon] haller, renkler, işaretler, uyarılar kabilinden olma özelliği taşır. Bunların tasavvuf literatüründe farklılıklar göstermesi ve birbirine  yakın /birbirinden uzak durumlar arzetmesi müptedi [yeni başlayanlar] için şüpheler doğurmakta, orta yolda olanlar veya sona ulaşanlarda da “bu farklılık neden oluşuyor” sorusu meydana gelmektedir.

Allah Teâlâ sıfatlarının ve isimlerinin hükümlerinin ve eserlerinin açığa çıkması aslâ durma kabûl etmediği gibi tecellî etmediği bir ân da yoktur. Bir anda iki aynı şeyi tecelli ettirmediği gibi, bir kez tecelli ettiğini de bir daha tekrar etmez. Nitekim, âyet-i kerîmede “külle yevmin huve fî şe’n” ya’nî “O her an yeni bir iştedir” (Rahmân, 55/29) buyururken her “şey” in farklı olduğunu belirtilmek istenmiştir. Belki tasavvuf usul kitaplarında beyan edilen mevzular aslında müridin / sâlikin tabi olduğu şeyhin usulüne göre veya meşrebine uygun olanın ifadesidir. Yani; mürşid, benim yetiştirme tarzımda bu haller zuhur eder/ben bu şekilde terbiye edildim, sizi de bu şekilde yetiştirirken bu düstur maneviyesinden götüreceğim ikazıdır. Aşağıda çeşitli kaynaklarda geçen bilgileri parçalamadan ve ekstra yorum katmadan istifadenize sunarak, farkındalık babının nasıl oluştuğunu ve  nasıl düşünebilirsiniz için kaynak olabilir.

Hulasa Allah Teâlâ’ya ulaşan yollar nefesler/nefisler sayısıncadır.

İhramcızâde İsmail Hakkı

İKTİBASLAR

MAHMUD-U ŞEBÜSTERÎ kaddese’llâhü sırrahu’l azizin SAADETNÂME’sinden

205. Kıta:

Cisimlerin çamuru “iki el”dedir,[1] yine gönlün menzili “iki parmak”tır.[2]

Bu sözden gizli sırra (giden bir) yol vardır.

Burada bundan başkasını söyleyemem.

Ruh, fıtrat ile Tanrı’dan agâhtır.

Renksiz levha “Allah’ın boyası”dır.[3]

İyi, hiçbir şekilde kötü olmaz.

Hakk’ın sözünü ara ki “Tebdil yoktur.” [4]

O verilmiş (nasibi) geri alır, heyhat.

Zâtta olan arz ile yok olmaz.

Kaynak: Mehmet TEMELLİ, Mahmud–u Şebüsterî Hayatı, Görüşleri, Üç Risalesi, 130544-Yüksek Lisans Tezi Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlahiyat Anabilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı, 2003-İstanbul., 205. Kıta:             

**

LETÂİFLERDE ZİKİR

Zikir dersleri ilk önce latifeler üzerinde uygulanır. Letâif kelimesi latifenin çoğuludur. İnsanın maddî kalbiyle alakası bulunan, ruh ve nefs gibi manevi varlığının özellikleri için kullanılır.

“Lâtif” Allah Teâlâ’nın esma-i hüsnasındandır. Lütufkâr anlamına geldiği gibi, ince, cismi olmayan, gözle görülmeyen anlamına da gelir. Nitekim: “Gözler O’nu idrak edemez. O gözleri idrak eder. Latif’dir. Habîr’dir.”[5] Âyetindeki “Latif’ bu anlama, yani gözle görülmeyen ama her şeyden haberdar olan anlamındadır. “Latîfe” de aynı kökten olup gözle görülmeyen anlamı taşır.

Letâiflerin Yerleri

Letâifler Âlem-i sagîr ve Âlem-i Kebir olmak üzere iki yerdedir.

—Âlem-i sağîr yani küçük âlem insana denir.

—Âlem-i Kebir insandan başka her şeydir.

Âlem-i sagîr, on parçadan meydana gelmiştir. Bu da ikiye ayrılır.

1-Âlem-i halk beş letâiftir.  Nefs, hava, toprak, su ve ateş.[6] Asılları da Âlem-i kebirdedir. Yerin dibinden arşa kadar, âlemi halkdır. Onun üstü âlem-i emirdir. 

Arşın içindeki mahlûklar maddeden yapılmıştır. Zamanlı ve hacimlidirler. Onun için Âlem-i halk’a ölçü âlemi de denir. Mahlûklar, âdemle (yokluk) vücudun (varlık) birleşmesinden meydâna gelmiştir. Âdemle vücudun birleşmesi, beş aslın sonuna kadardır.

2-Âlem-i emir beş letâiftir. Kalb, rûh, sır, hafî ve ahfâ’dır. Asılları, arşın dışında görülür. Âlem-i emir, maddesiz, hacimsizdir. Bunun için, Âlem-i emre Lâ-mekânî de denilmektedir.

Letâifler

Kalblatîfesinin yeri, sol memenin iki parmak altıdır.

Ruhlatîfesi sağ memenin iki parmak altındadır.

Sır latîfesi sol memenin iki parmak üstü ve göğsün ortasına yakındır.

Hafî latîfesi sağ memenin iki parmak üstü göğsün ortasına yakındır.

Ahfâ latîfesi göğsün ortasındadır.

Nefs latîfesinin yeri alındır.

Beden (ateş, hava, su ve topraktan) meydana gelmektedir. Bu unsurları ayrı ayrı sayarsak, latîfeler on olur. Onun için bunlara letâif-i aşere (on latîfe) denilmiştir.

 

MAKAMI

YERİ

NEBİ’Sİ

NURUNUN RENGİ ve UNSURU

KALP

Sol memenin iki parmak altı

ÂDEM aleyhisselâm

SARI-YEŞİL

Toprak

RUH

Sağ memenin iki parmak altı

NUH aleyhisselâm

İBRAHİM aleyhisselâm

KIRMIZI

Hava

SIR

Sol memenin iki parmak üstü

MUSA aleyhisselâm

SU RENGİ

Su

HAFÎ

Sağ memenin iki parmak üstü

İSA aleyhisselâm

SİYAH

Ateş

AHFÂ

Göğsün ortası

MUHAMMED

sallallâhü aleyhi ve sellem

YEŞİL

Toprak

NEFS-İ NATIKA

İki kaşın arasıdır

VÜCÜD-Ü KÜL

HER RENK VAR

(Yani renksiz)

Bu nurların renklerinde ihtilaf vardır. Mesela “kal­bin nuru kırmızı, ruhun nuru sarı, sırrın nuru beyaz, hafinin nuru yeşil, ahfânın nuru siyah ve bazen beyaz, ümmi dimağda zuhur eden sultan-ı zikir, nefs-i natıkanın nuru mavi olur.” Bu da gösteriyor ki, insanın meşreplerine göre sınıflandırılma ve değişim vardır.

Kaynak: Gavs – ül Âzam İhramcızade Hacı İsmail Hakkı Toprak ( Kuddise Sırruuhul Aziz): Nakşî – Hâki Tarikatı ve İlm – i Ledün Sırları ) 2008, İstanbul

**

Nakşibendi tarikine intisap eden bir kişinin okuması gereken eserlerden biri kabul ettiğim bir kitap olan Şeyh Süleyman Çelebi Kaya tarafından hazırlanan “İhsan Yolu” isimli eserde Şeyh-i Meczûb Muhammed Saîd Seyfüddîn’in, Şeyh Muhammed Kadrî Hazîn’in (Kaddesellâhü sırrahumü’l âlî), keşifler ve bâtınî ictihâdlar, açıkladığı sırlar  kısmında Altı letaifin renklerini şu şekilde beyan kılmıştır.

Kalb latifesi

Sarı

Ruh latifesi

Siyah

Hafî latifesi

Akik kırmızısı

Ahfâ latifesi

Çok beyaz

Sır latifesi

Yeşil

Nefsi natikanın nuru

Bunların birleşimidir.

Bunlar da sâlikin isti’datina, kuvvetine ve basiretine göre görünür. Yani çesitleri ve renkleri basiretinin isti’datina göredir.

Erişim:  İhsan Yolu :www.suleymankaya-kds.com/ihsan/ihsan
http://www.suleymankaya-kds.com/ihsan/fasil11.htm

**

Pirizmadan çıkan ışığın renkleri bize letâiflerin durumunu gösterirken hepsi renksiz ışığın nasıl renkler barındırdığını da ikaz ediyor.

**

NAKŞİ-HÂKİ TARİKİNDE SEYR-Ü SULÛK TE SON DERSLERDEN OLAN 36. DERSİN İZAHINDA VERİELEN İZAHAT

UMUM KEMALAT-I CAMİ ZÂT-I MUHABBETİ ULUHİYYET

Müridin gayretleri ile beraber kavuşacağı Ülûl Azim velayetinin kemâlâtından sonra, sâlikin sülûkü iki tarafa vuku bulur. Bu da mürşidin ihtiyarına bağlıdır. Mürşid ne tarafa isterse sâliki o tarafa sülük ettirir.

Bu iki taraftan bi­risi: Hakaiki İlâhiyye tarafıdır ki; bu taraf Kâbe’nin, Kur’ân-ı Kerim’in ve na­mazın hakikatinden ibarettir.

İkinci taraf da: Hakâiki Enbiyalarından ibarettir.

Mürşid, sâlike Kâbenin hakikatinde yönelince, bu makamda Cenâb-ı Hakk’ın azamet ve büyüklüğüne şahid olunur. Onun heybeti Bâtın üzerini kuşatır. Bu makamda sülük edenler zat’ murakabesini yerine getirirler. Kendisine murakabede bulunulan zat, bütün varlı­ğın secde kıldığı Halik-i kâinattır. Nice kimselere bu kudsî makamda yokluk ve ebedîlik hali ikram edilir de, sâlik nefsini bu ikrama ulaş­mış ve sahib olmuş olarak bulur. Kâinatta var olan her şeyin yöne­lişi O’nun tarafınadır. Bu teveccüh her ne kadar kemâlâtta (olgun­lukta) hâsıl olan bir yöneliş olup renkle ilgisi olan bir teveccüh ise de burada bahsedildiği kadardan ibaret değildir. Batınî nisbetin yü­celiği ve genişliği bu makamlarda daha fazladır, (ziyade üstüne zi­yadedir)

Nebilere âit hakîkatlarda görüntüler renksiz meydana gelip, bu tecellîlerin yücelik ve genişliklerine rağmen, ilâhî hakîkatlerdeki te­cellîye nîsbetle tecellîleri daha azdır.

Bu halin sırrına gelince: Sâlike zat mertebesinde fena ve baka hali ikram edilir. O da, bu mertebenin ahlâkı ile ahlâklanınca, idraki kuvvet kazanır ve üstte olup âlemi emirden bulunan nisbeti idrak eder. Yani, eriştiği yüceliğin idraki kendisine bildirilir. Yine böylece sâlik erdiği bu makamlardaki renkten soyulmuşluğu kendi idraki ile bulamaz. Zîra bilir ki; kemâlâtın, âlemi emirden olan yüceliklere göre nisbeti, ikisinin de letafetleri itibariyledir ve her ikisinde de le­tafet cinsleri aynıdır. İsterse bu benzeyişleri gösterişten ibaret ol­sun. Kemâlât nisbetinde renksizliğin ayırımı sebebine gelince: Mu­hakkak ki sâlik sıfat ve şüûnat (haller) mertebesinden, fenafillâh ve bakabillâh sebebiyle nail olduğu velayetlerde, kendisine ikram edi­len tecellî kadar idrak kuvvetine sahiptir. Bunun için de Zat merte­besindeki hallerin idraki güçtür. Muhakkak ki, velâyete âit kemâlât diğer bir velayet mertebesinden meydana gelmektedir. Nübüvvetin kemalâtı daha başka bir kapıdan girer. Velayetin kemalâtı ile nübüv­vetin kemalâtı arasında —suretin bile olsa— hiç bir benzerlik yoktur.

Bazı tasavvuf ehli diyorlar ki: “Evliyalık makamı, nüvüvvet makamının gölgesidir diyenler hata ediyorlar. Gerçek olan böyle de­ğildir. Her iki kemalâtın birbiri ile katiyyen bir ilgisi yoktur.”

Kemalât mertebesi hususunda, yukarıdan beri ifade edilenlerin dışında, daha nice münasebetleri vardır. Velilerden bazılarının ifade ettiklerine göre; kemalâta nisbet edilen hakikatlar, denizlerin dalga­ları durumundadırlar. Bu demektir ki, kemalât ne zaman fevkani (âlemi emre mahsus tecellîlerden meydana getirse) olursa, o kema­lâtın tecelli kaynağı, tecellînin daimî olduğu zatın makamıdır. Bun­dan: anlaşılmaktadır ki, hangi tecellî fevkani (âlemi emirden gelen bir tecellî) ise, o tecellî Zat mertebesinin dışına çıkamaz. Çünkü te­cellî kaynağı, o mertebenin dışında değildir. Böyle bir duruma, (de­nizin dalgaları) tâbirini kullanmak isabetlidir. Bu hal eşyayı haki­katine nisbet etmede meydana gelmektedir. Yoksa kemalâta nisbetle değil. Meselâ, Kâbe-i Muazzamanın hakikatinde azâmet, kibriya ve mümkünat için secde edilen yer meydana gelmektedir. Buradaki sırrın inceliğini kavramaktan akıl acze düşmüştür. Hattâ bir mür­şidin teveccühü olmadan bu mertebelere erişmek ve anlamak müm­kün değildir.

**

Hafız Hulusi Efendi Mizânnu’n Nüfus isimli eserinde manevi alemde veya rüyada görülen renklerin nefis mertebelerine göre tasnif yaparken yaptığı yorumlar ise daha bir değişik şekil arzeder.

 

Sıcaklık, Soğukluk, Karanlıklar, Siyah Renk,

Nefsânî arzulara tâbi olup âhiret amellerinde ihlâsın olmaması

Nefs-i Emmâre

Sarı Renk

Nefs-i Levvame’nin galebe sıfatıdır.

Nefs-i Levvâme

Beyaz Renk

Nefsi Mülhime’nin galebesine,

Nefs-i Mülhime

Yeşil Renk

Nefs-i Mutmainne’nin galebesine.

Nefs-i Mutmainne

Kaynakça
https://ismailhakkialtuntas.com/2015/05/24/ruya-tabirleri-2/
Hafız Hulusi Efendi hzl: Abdurrahman ACER, Mizanu’n- Nüfus (Rüyalar Işığında Nefis Mertebeleri) [Kitap]. – İstanbul : Sebil, 2006.

**

MEKTÛBAT-I İMAM RABBANİ-

Sonra..  Tarikat-ı Sofiyye’ye sülûkten maksad: suretleri, gaybi olan şekilleri müşahede ve lâkeyfi  olan nurları ve renkleri muayene değildir. Zira, bu gibi şeyler, oyuna ve oyalanmaya  dahildir. Bu hissi olan nurlarda ve suretlerde ne gibi bir noksanlık vardır ki; bir şahıs bunları bırakıp da, gaybî olan suretleri ve nurları temenni ede.. Hem de riyazetleri ve mücahedeleri irtikâb ederek.. Zira, bu suretlerve nurlar, o suretler ve nurlar tümden  Hakkın mahlukudur. O Yüce Zat’ın varlığının delilidir.

266.Mektup

Sofiyeden bazıları, güzel yüzlere ve tatlı nağmelere şu hayale dayanarak dalmışlardır: Bu  güzellik ve cemal, Yüce Mukaddes Hazret-i Vacib’ül-vücud Zat’ın kemalâtından  müsteardır; bu yerlerde zuhura gelmiştir. Bu iptilayı dahi iyi ve güzel zannederler. Hatta,  böyle bir şeyi vusul yolu tasavvur ederler. Ancak, daha önce de anlatıldığı gibi, bu Fakir  katında bu zannın aksi sabit olmuştur.  Asıl şaşılacak durum şu ki, onlardan bazıları:  

«Bilhassa tüysüz delikanlılardan sakının; çünkü onlarda, Allah’ın rengine benzer renk  vardır.»  Cümlesini, gayelerine dayanak yapmışlardır. Onları:  — «Allah’ın rengine benzer..»  Cümlesi, yanıltmıştır. Ama, anlayamazlar ki, bu cümle onların taleplerinin tam aksinedir  ve bu Derviş’in fikrini teyid eder. Çünkü onda tahzir edatı vardır ki; onlara teveccühü  yasak eder..  Bu arada galat menşei de açıklanmış oldu. Şöyle ki: Onların güzelliği. Hakkın cemaline ve  güzelliğine benzer; ama onun güzelliği ve cemali değildir. Bu şekilde, onlara anlatıldıki:  Yanılıp galata düşmeyeler..  Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem efendimiz, bir başka hadis-i şerifinde dünya için şöyle buyurdu:  — «Dünya ve âhiret ancak iki kuma gibidir; birini razıetsen, diğeri darılır.»  

234. Mektup
Kaynak: MEKTÛBAT-I RABBANİ, (Arapçadan çeviren), Abdulkadir Akçiçek 1.Birinci Cilt

**

ŞUAYB ŞERAFEDDİN GÜLŞENÎ- Hayatı, Eserleri, Mektupları (Muraselât) isimli eserde 

Şeyhu’l-Ekber (kaddesellâhü sırrahu’l âlî) Efendimiz hazretleri, (Kitâbu’l-İsrâ ilâ Makâmi’l-Esrâ) nâm eser-i hakîkat rehberinde Mi‘râc-ı manevîyesi ve Rûh-i Kuddüs’le mükâlemesini beyan sadedinde buyurur:

 “Ey latîf sırr! Senin arzunla aranda latîf ve kesîf üç perde vardır. Birincisi kırmızı yâkutla taçlanmıştır ki, bu ehl-i tahkîke göre ilk gelendir. Bir diğeri sarı yakutla taçlanmıştır ki o ise, ehl-i tefrîka göre üçüncü konumdadır. Bir diğeri ise ekheb yakutla taçlanmıştır ki o ikinci konumdadır ve berzah ehli tarîkatte buna dayanmıştır. Kırmızı olan Zât için, ekheb Sıfat için, sarı ise Ef‘âl içindir ve bu sonuncusu infisâl (ayrılık) perdesidir.”

Bu dahî ma‘lûm ola ki, gerçi tertîb-i aksâm-ı envâr, bazı turuk-i aliyyede ihtilâfâta dûçâr olmuş ise de intisâbıyla müftehâr ve mübâhî olduğumuz Tarîkat-i Aliyye-i Gülşenî Sezâî’de beyan-ı envâr-ı etvâr: Ezrak ve asfar ve ahmer ve ebyaz ve ahdar ve esved ve bî-renkten ibârettir. Pîr-i sânî, Hazret-i  eş-Şeyh Hasan Sezâî (mette‘anellâh bi-feyzihi’l-‘âlî) efenidimizin de hulefâsından İbrâhim Nazîr (ks.)’in:

Bilur sâlikleri râh-ı Hüdâ’nın

Bu tertîb üzeredir envâr-ı etvâr

Ki azrak asfar ve ahmerle ebyazı

Dahi ahdarla esved bî-nisân var  

kıt‘a-ı garrâ-yı hakîkat entümâları bu beyâna şâhid-i hâl ve burhân-ı sedâd iştimâldir. Bu beyandan ma‘lûm oldu ki, sâlik seyr-i hakîkatin kalbine mürşid-i kâmil telkîniyle tevhid-i ef‘âl yânî وربك يخلق ما يشاء ويختار ما كان لهم الخيرة (Kasas 28/68) [Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçim hakkı yoktur.] kerimesince Cenâb-ı Hakk’dan gayrı fâil-i hakîki olmadığı ilmini ilka ve sâlikin hazret-i ma‘şûku efâl-i âfâkiyye ve enfüsiyye ve kalbiyye verâsından müşâhedesi nûr-i ezrak ve hevâyı yanî mâîdir. Ba‘dehû tevhîd-i sıfât ya‘nî

 ليس كمثله شئ وهو السميع البصير

(Şûrâ 42/14) [O’nun benzeri hiçbir sey yoktur. O işittendir, görendir.] kerimesince Cenâb-ı Hakk’dan gayrı sıfât-ı kemâl ile mevsûf olmadığı ilmini ilka ve sâlikin Hazret-i ma’şûku kudret, iırâdet, hayât, ilim, sem’, basar, kelâm, tekvîn ve sâir sıfât-ı kemâl ile ve zât-ı âlemin verâsından zevk ve cümle halkta ve kendi zâhir ve bâtınında bâhir olduğunu müşâhede nûr-i asfardır. Ba‘dehû tevhid-i zât ya‘nî

كل شئ هالك إلا وجه

(Kasas 28/88) [O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır.] kerimesince Cenâb-ı Hakk’dan gayrı mevcûd olmadığı ilmini ilka ve sâlikin cemî‘ halkın vucûdu zât-ı Hakk’la olduğunu müşahadesi nur-i ahmerdir. Ba‘dehû makâmu’l-cem‘, ya‘nî

 فلم تقتلوهم ولكن الله قتلهم

(Enfâl 8/17) [Onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü onları…] kerimesince sâlikin vahdeti zâhir ve kesreti bâtın müşâhedesi nûr-i ebyâzdır. Hazretu’l-cem‘ yâ‘ni

كنت له سمعا وبصرا ويدا ورجلا ولسانا

(Buhârî, Rikâk, 38; Ahmed b. Hanbel, VI, 256) [Onun kulağı, gözü, eli, ayağı ve dili olurum.] hadis-i kutsîsince âlem-i bekaya avdette mertebe-i zâttan mertebe-i sıfata

فتدلي (Necm 53/8) [Sonra daha da yaklaştı.] kerimesi işâretiyle tedellî edip, sâlik vahdeti bâtın ve kesreti zâhir müşâhede eyelemesi nûr-i ahdardır.

Ba‘dehu cem‘ul-cem ‘ ya‘ni

هو الأول والآخر والظاهر والباطن

(Hadîd 56/3) [O Evvel’dir, Âhir’dir, Zâhir’dir, Bâtın’dır.] kerimesice mertebe-i ef‘âle tedelli edip sâlikin vahdeti kesretle ve kesreti vahdetle yek-nazarda müşâhedesi beka-yı tâm olduğundan nûr-i esveddir.

Mi‘râc

با لاتر از سياهي رنك ديكر نباشد  

ya‘ni levn-i siyah fevkinde reng-i dîger yoktur. Bu sebepten ahsâ-yı esmâ-i edenler nihâyet suyûrda levn-i sevâd görürler ki, ona inde’s-sûfiyye zıll-i hakîki derler ki, mukabele-i nûrda değildir. Belki nûru’l-envâr olan dav-i hakîkînin aynıdır. Fefhem cidden.

Ba‘dehu makam-ı Muhammedî olan ahadiyyetü’l-cem‘e bi’l-verâseti’l-ekmeliyyete vâsıl olup, ya‘nî

وما رميت إذ رميت ولكن الله رمي

(Enfâl 8/17) [Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı.] kerimesince vahdet-i ‘ayn, kesret; ve kesret-i ‘ayn vahdet müşâhede eylemek nûru’l-envâr olan nûr-i musâffâ makamıdır. Bî-renktir ki, o nûr-i zâttan kinâyedir.

Ehl-i hakîkât indinde zuhûr-i ehadiyyet murâd olunur ve âlem-i vahdete dahî işâret olunur ki, mertebe-i bî-mertebeden ibârettir ki hakîkatü’l-vucûd mecmû-i izâfât ve libâs-ı esmâ ve sıfâttan iskat ile ahz olunur. Rütbe-i mahz ender-mahz’dır.

Mertebe-i nihâyeti’l-kemâl olduğundan bunda nûr-i bî-levn ile televvün etmez, bî-renktir.

كل يوم هو في شأن

(Rahmân 55/29) [O her an yaratma halindedir.] ile mansûstur.

ولله يقول الحق وهو يهدي السبيل

(Ahzâb 33/6) [Allah hakki söyler ve O doğru yola iletir.]

تمت

Kaynak: Şadiye Çimen, ŞUAYB ŞERAFEDDİN GÜLŞENÎ- Hayatı, Eserleri, Mektupları
BUHARA YAYINLARI, 2006, İstanbul

**

FÜTÛHÂT-I MEKKİYYE-Muhyiddin Arâbî kaddesellâhü sırrahu’l âlî

Bütün renklerin aslı, siyah ve beyazdır. Diğer renkler, bu ikisinin arasındaki ve beyaz ile siyahın bileşiminden doğan ara renklerdir. Böy­lelikle kırmızı, kahverengi (toprak rengi), yeşil gibi renkler ortaya çı­kar. Beyaza yakın olan renkte beyaz niceliksel olarak siyahlıktan daha çoktur. Aynı şey diğer tarafta geçerlidir.

Huzeyfe hadisinde, beyazlık değil, kızıllık zikredildi. Şöyle demektedir: ‘Bu vakit gündüzdür, sade­ce güneş henüz doğmamıştır.’ Bu, yoruma açıktır. Kur’an’da geçen be­yazlık ise, yoruma açık değildir. Bu nedenle, iki güçlü yönden beyazlığı kızıllığa yeğledik. Bu iki yön, Kur’an-ı Kerîm’de beyazın geçmesi ve yoruma açık olmayışıdır.

Meselenin bâtınî yorumu şudur:

Beyazlık anlamındaki iman, bir karışım olmaksızın, sadece Allah Teâlâ’ya tahsis edilmiştir. Kızıllık ise, içtihat­la ortaya çıkan araştırmadan kaynaklanır ve o aklın yargısıdır. Aklın araştırması ise, hayal yönünden duyuyla karışmıştır. Çünkü akıl fikir gücünden, fikir gücü hayalden, hayal ise ya duyunun veya musavvire (tasvir eden) gücünün verisine göre duyudan (verileri) alır. Duyu veri­si kesindir, fakat (kesinliğe) zarar veren kuşkuya maruz kalır. Bu ne­denle, kızıl şafağı içtihadın araştırmasına ait saydık. Çünkü kızıllık, be­yazlık ile siyahın karışımından meydana gelmiş bir renktir. Bu, özel bir karışımdır.

[FÜTÛHÂT-I MEKKİYYE’NİN] ELLİ BEŞİNCİ KISMI- YETMİŞ BİRİNCİ BÖLÜM Orucun Sırları Bâtınî Yorum

**

Tirmizi, İbn Abbas’ın şöyle dediğini aktarır: Hz. Peygamber şöyle der: ‘Hacer-i esved cennetten sütten daha beyaz bir halde inmişti. Âdemoğlunun günahları onu karartmıştır.’Ebu İsa şöyle der: Hadis, hasen-sahih hadistir.

Âdem’in hatası olmasaydı, dünyada efendiliği ortaya çıkmayacaktı. Hata Âdem’i efendi yapan ve ona seçilmişliği kazandıran şeydir (İbn Arabi burada siyah anlamındaki sevd ile efendi anlamındaki seyd keli­meleri arasında anlam ilişkisi kurmaktadır.) Öyleyse Âdem’in hatası nedeniyle cennetten çıkması, onun efendiliğini ortaya çıkartmak içindi. Hacer-i esved cennetten çıkarken beyaz idi. Cennete döndüğünde de, sayesinde başkalarından farklılaştığı ve Hakka yakınlık elbisesinin üze­rinde göründüğü bir izin onun üzerinde kalması gerekir. Allah Teâlâ onu ‘Hakkın sağ eli’ konumuna yerleştirmiştir. Söz konusu el Allah Teâlâ’nın ken­disini yaratırken Âdem’in çamurunu yoğurduğu eldir. ‘Âdemoğullarının hataları onu karartmıştır.’ Başka bir ifadeyle, onu öperek kendisini ‘efendi’ haline getirmişlerdir.

Renkler arasında efendiliği gösteren renk, siyahtır. Allah Teâlâ Hacer-i esvede siyah rengi giydirmiştir. Bunun amacı, Âdem’i efendi yaptığı gibi, dünyaya çıkışıyla onu da efendi yaptığını öğretmektir. Âdem’in yeryüzüne inişi -uzaklaşma değilhalife olmak demekti. Hz. Peygam­ber, Hacer-i esved’in siyahlaşmasını Âdemoğullarının hatalarıyla ilişkilendirmiştir. Nitekim Âdem’in efendiliği ve seçilmesi de onun hatasıyla gerçekleşmiştir. Başka bir ifadeyle hataları sebebiyle Âdemoğullarına bu taşa secde edip onu öpmeleri ve kendisiyle teberrük etmeleri emre­dildi. Bütün bunlar, hatalarına karşı insanlar için bir kefarettir. Hacer-i esvedin efendiliği bu nedenle ortaya çıktı. ‘Âdemoğullarının hatası Hacer-i esvedi kararttı’ sözünün anlamı budur. Yani onu efendi yaptı­lar. Siyah renk, bu anlama delil yapıldı. Öyleyse bu, Âdemoğulları hakkında bir kınama değil, övgüdür.

[FÜTÛHÂT-I MEKKİYYE’NÎN] YETMİŞ ÜÇÜNCÜ KISMI- Otuz İkinci Hadis: Hacer-i Esved’in Siyahlığı

**

Bir halden bir hale geçmek

Tembelin aksine, halden kurtulmuş olmaya delil

Nefesleri hakka’l-yakin bilen kimse, onu bilir

Haliyle, hali bildiği gibi

Fiil mazidir, gelecektir, sonra o ikisini olumsuzlar

Şimdiki an diye isimlendirilen fiil kipi

Nahivcilerin halidir o

Hal yok olucu, hal kalıcı

O hal hakkında denilen doğru sözdür

Ehl-i nazarın hali                                                                        .

Bilmelisin ki, sûfilerin çoğunluğuna göre telvin, eksik bir haldir. Telvin, kulun halleriyle renkten renge girmesidir (veya halden hale gir­mesidir). Bu konuda şu dizeyi okumuşlardır:

Her gün renkten renge girer

Bundan başka, seninle daha güzeldir .

Hatta bazıları şöyle demiştir: Hakikat alameti, istikametin ortaya çıkmasıyla, telvinin ortadan kalkmasıdır. İstikametin ortaya çıkmasıyla artış olmazsa, hiç kuşkusuz bu durum, kesin ve kapalı bir bilgiye dikkat çeker. Bu sözü eklediğinde ise, gerçeği bozar ve tanımında eksikliğini söyleyenlere katılır. Bir grup ise şöyle demiştir: ‘(İlk görüşün) Aksine telvin, sahibinin muhakkik ve kâmil olma (makamına) ulaştığının doğ­ruluk alametidir. Benim benimsediğim görüş de budur. Benim görü­şüm bu olduğu gibi ben bunu benimserim. İnsan telvinde ne kadar yer­leşik ve sabit olursa (telvinde temkin), o ölçüde kemal sahibidir. Böyle­likle temkini bulur ve şöyle deriz: ‘Telvinde temkin (değişmede sebat veya sürekli değişme hali), temkin demektir. Binaenaleyh temkini ol­mayanda herhangi bir iş değişmez (telvin). Allah Teâlâ’m ayetinden bunun delili, ‘her gün O bir iştedir’ ayetidir. Burada ‘iş (şe’n)’ kelimesi belirsiz gelmiştir. Bu grup telvine ekleme yapmıştır. Hâlbuki sussalardı, daha yerinde olurdu. Çünkü telvini bu ilaveyle sınırlamanın bir yararı yoktur. Bu ilave onların ‘Çünkü telvinde Kadir’in kudretini izhar vardır, böyle­likle kul bundan başkalaşmayı keşfeder’ sözleridir. Bu ilave, bizim var­dığımız görüşe delalet eden özet bir ifadedir.

Telvin ilahi bir niteliktir. Her ilahi nitelik ise, bir kemaldir. Çünkü bu ilahi mertebede hiçbir yönden ve tarzdan kesinlikle eksiklik düşünü­lemez. Makam ve iş, ancak ilahi niteliklerden olmakla kemale erebilir. Çünkü kemal, kayıtsız anlamda ancak Allah Teâlâ’ya ait olabilir. Bu durum -delil getirmek istersek “Göklerde ve yerdeki herkes O’ndan ister, O her gün bir iştedir” ayetinde belirtilen durumdur. Telvin ise bundan başka bir şey değildir. Öyleyse (sûfı) cemaatin görüşü de bizim görüşümüze katılır. Çünkü o, daha genel ve daha kapsamlıdır. Yoksa bizim görüşü­müz onlarınkine girmez.

Bilmelisin ki, varlıkta bir şeyin tekrarlanmamasının ilahi genişliğin bir gereği olduğunu bilen, oluşta (kevn) doğru ve geçerli olanın telvin olduğunu da anlar. Çünkü telvin, ilahi genişliğin delilidir. Kendinden veya başkasından, her bir nefeste Hakkın eserlerinin farklılaşmasına va­kıf olmayan insanın Allah Teâlâ hakkında bilgisi olmadığı gibi bu makam ehli de değildir. Böyle bir insan, hem kendini hem Allah Teâlâ’yı hem de bilgiyi bilmeyenlerdendir. Bu kişi, oturup kendine ağlasın! Hiç kuşkusuz onun hayatı hüsrandır! Böyle bir bilgisizlik, sahiplerine sadece benzeştirmeyi vermiştir. Çünkü ayırt edici (bilgi), farkına varılmayacak şekilde giz­lenmiştir. Farkına varılmayan bir durumun bilinmesinden daha azı da yoktur. Bu durumda kendiliğinde halden hale girdiğini bilir, fakat han­gi konuda halden hale girdiğini veya kendisine neyin geldiğini bilemez. Allah Teâlâ Teala şöyle buyurur: “Ona müteşabih verildi.”  Yani birbirlerine benzeyen (şeyler verildi). Böylelikle insan, ilkinin İkincinin aynı oldu­ğunu zanneder, hâlbuki öyle değildir. Aksine ikinci ilkinin benzeridir (misi). Hakkı müşahede eden ya da bukalemunun müşahedesini tam olarak öğrenen (tahakkuk) kimselerin dışındakiler için, eşyada iki ben­zeri ayrıştıran özelliğin gözlem yoluyla idraki güçtür. Hayvanlar içeri­sinde Hakkın cher gün bir işte’ olma niteliğine bukalemundan daha iyi delili olan kimse yoktur. Öyleyse âlemde iki anda sürekliliği olan bir ni­telik veya hal olmadığı gibi iki kez ortaya çıkan bir suret de yoktur. Bil­gi ilkine de İkinciye de eşlik eder. Öyleyse O, ilktir, Sondur, Zâhirdir ve Bâtındır. Çoklukta hüviyeti birleyen O’dur. Çokluktaki birliği idrak edemeyen kimse, bu nitelikleri farklı yönlere ait nispet ve izafetler sayar ki, akılcıların yöntemi budur. Sûfıler ise, hüviyeti ve birliği kabul eder­ler. O’nun kendisinden ilk olduğu yönü, kendisinden Son, Zâhir ve Bâtın olduğu yönün aynısı sayarlar. Ebu Said el-Harraz bunu açiklamıştır. Öyleyse Allah Teâlâ adamları, Allah Teâlâ adına ancak kendilerinin sahip ol­dukları şeyi kabul etmişlerdir. Öte yanda oluşta ve bütün yaratıklarda da ancak Hakkın kendinde bulunduğu durum gerçekleşmiştir. Binaena­leyh her şey her şey ile irtibatlanmış, bir ile bir çarpılmış ve artmamış, çarpılanla bir olmuştur. Aynı şekilde bir ile hangi sayı çarpılırsa çarpıl­sın veya bir hangi sayıyla çarpılırsa çarpılsın, sonuç artmaz. Aksine so­nuç, çarpılan sayıyla aynıdır. Gerçek de öyledir. Öyleyse telvin, birin çoklukla çarpımıdır. Bu çarpımdan kendisiyle çarpılan çokluk veya bir­likten başka bir şey meydana gelmez. Hak hiç kuşkusuz ki birdir. Bir şeyin kendisiyle çarpımı, kendisine nispeti demektir. Biz, yüce ve aşkın bir hakikatten (meydana gelmiş) çoklarız. O yaratma yoluyla bizimle ilişkili olmuş, biz ise varlığımız yönünden O’nunla ilişkili olmuşuz. Öy­leyse her kim kendisini yaratılmış ve var edilmiş olarak bilirse, Hakkı yaratan ve var eden olarak bilir. Alemin salt birliğine bakarsan, bir’i bir ile çarpmış olursun. Âleme bakarsan, bir’i çok ile çarpmış olursun. Âlem O’nun isimlerinin eseridir. Daha önce levaih bahsinde belirttiği­miz gibi eser, ismin sureti demektir. Öyleyse bu durumda Hakkın salt birliğini ancak isimlerinin suretleriyle (eserleri) çarpmış olursun. Bunlar ise O’ndan var olmuştur. Bu çarpımda sonuç, O’dur. isimler, çoktur. Nebevi haberde, bu isimlerin sayısı doksan dokuz olarak zikredilmiştir. Bunlardan fazla bilinen ve bilinmeyen isimler vardır. Hakikat bir, renk­ler mertebeler, telvin ise mertebelere nispettir. ‘Birdir’ dersen doğru söylemiş olursun. ‘Çokturlar’ dersen, yine doğru söylemiş olursun. Çünkü Allah Teâlâ’nın isimleri, farklı anlamlara ait olarak, çoktur. Hidayet eden Allah Teâlâ’tır.

Kaynak: İKİ YÜZ ON İKİNCİ BÖLÜM- Telvin (Değişme, Renklenme)

**

Renklerin iki tür olduğunu açıklamış olduk:

Birinci kısmı renkli­nin cisminde bulunurken ikinci tür cisme bakanın gözünde meydana gelir. Bu rengin varlık nedeni, gören ile görülen arasında gerçekleşen geçici bir durumdur ve bakan kişi onu gerçek ve aşina olduğu rengin­den başka bir halde görür.

Bu durum delillerdeki kuşkulara benzer. Öyleyse onlar bir yandan renktir bir yandan renk değillerdir.

Onların ilahi hakikaderden payı “Attığında sen atmadın, fakat Allah Teâlâ attı ayetin­de belirtilen durumdur. O halde sen ‘sensin-sen olmayansın.’ Nitekim bütün âlem hakikat itibarıyla ‘halle ve halle olmayandır’ veya Hak-Hak olmayandır.’

Renklerin bu durumuna başka bir misal hayaldir: Hayal duyudur-duyu olmayandır, duyulur olandır-duyulur olmayandır. Bu­rada tahayyül edileni kastetmekteyim.

Toprak sudan, su havadan mey­dana gelir; çünkü bize göre hava asıl unsurdur ve bu nedenle Rahman’ın nefesi demek olan Amâ’ya daha yakındır. Hava sıcaklık ve yaş­lığı kendinde birleştirmiş, sıcaklığından ateş ortaya çıkmışken yaşlığın­dan su rüknü ortaya çıkmış, suyun donuklaşmasından toprak (yer, arz) meydana gelmiştir. Öyleyse hava nefesin oğludur ki, nefes Amâ’dır. Ateş ve su, havanın iki oğluyken toprak oğlun oğludur/torun. O da suyun donuklaşmasıdır. Su donuklaşmadığında ise aslı üzere su olarak kalırken toprak o suyun üzerindedir. Kuzey şehirlerinde Fırat nehri donduğunda insanların, kervanların ve hayvanların üzerinde yürüyecek şekilde toprağa dönüştüğünü gördük. Su ise buzun altından alaşım sürdürürdü. O su hava üzerindedir ve hava yaşlığıyla ona yardım eder, onun cevherini koruyup o halde kalmasını sağlar. Hava sakinleşip dur­duğunda su da durur ve artık su ona nüfuz etmez. Bu durumu kaval ve benzeri delildi borularda gördük. Su kendisini doldurup borunun üst tarafından deliği tıkadığında, aşağısından su geçmez. Deliği açtığında ise su tekrar geçer. Bu esnada su ancak boruda yerleşik havaya dayana­rak durur. Bu durum bütün âleme yayılan genel bir ilkedir. Hava ha­reketlendiğinde, rüzgâr diye isimlendirilir. Rüzgâr, hoş ve nahoş bü­tün kokuları buruna aktarır. Aynı şekilde eşyanın soğukluğunu ve sı­caklığını harekete geçirir ve bu nedenle rüzgâr ‘nemmame (taşıyan)’ ve haberleri duyanlara ulaştırmak özelliğiyle betimlenmiştir. Rüzgârla tamamlanan ve rüzgârın taşıdığı bu durumları ancak duyma ve kokla­ma duyusu algılar. Cirimlerin hareket eden havayı hareketlendirir ve böylece ona rüzgâr adı verilir. Hava da cirimleri hareketlendirir ye ci­rimler onda harekete geçer. Bu bağlamda yarılmaya, yani harka gelir­sek, o bazı mekânların bazılarından boşaltılıp başka eşyayla doldurul­masıdır. Çünkü âlemde bir boşluk yoktur ve sadece suretlerin başka­laşması söz konusudur. Başkalaşmayla bazı suretler başka şeyleri mey­dana getirir, bazı suretler onları ortadan kaldırır. Boşluğu dolduran cevher sabittir; o herhangi bir şeye dönüşmez ya da herhangi şey ona dönüşmez!

Kaynak: YİRMİ YEDİNCİ SİFİR, ÜÇ YÜZ YETMİŞ ÜÇÜNCÜ BÖLÜM, Üç Sırrın Menzilinin Bilinmesi

**

ÇEŞİTLİ LETAİF ŞEMALARI

**

Rene GUENON, Le Roi Du Monde,  ÂLEMİN HÜKÜMDARI Dinlerde Merkez Sembolizmi isimli eserde renklerin durumu hakkında ise şu noktalara değinir.

‘LUZ’ YA DA ÖLÜMSÜZLÜK İKAMETGÂHI

Yeraltı dünyası’na ilişkin rivayetler, birçok halkta görülmektedir. Burada hepsini toplamaya niyetimiz yok. Kaldı ki, bir kısmının bizim şu anda üzerinde durduğumuz konu ile doğrudan bir ilgisi yok­tur. Bununla beraber, genel olarak bunları ele aldığımızda, bu ‘mağa­ralar kültünün’ şu veya bu şekilde ‘iç mahal’ veya ‘merkezî mahal’ fik­ri ile daima bir bağlantısı vardır; ve bu durumda mağara sembolü ve kalp sembolü, birbirine çok yakındır.[7] Diğer yandan, Orta Asya’da ol­duğu gibi Amerika’da ve belki de daha başka yerlerde, gerçekten de inisyatik merkezlerin içerisinde asırlarca varlıklarını sürdürmüş ol­dukları mağaralar ve yeraltı mağaraları var. Ancak, bunun dışında, bu konu ile alâkalı aktarılan her şeyde, farkedilmesi pek de güç olmayan bir sembolizm tarafı vardır. Hatta, bu inisyatik merkezlerin tesisi için yeraltı mekânlarının seçimi, sadece basit bir korunmadan çok, birta­kım sembolik düzene göre olabileceğini düşünebiliriz. Saint-Yves, bel­ki bu sembolizmi açıklayabilirdi; ancak bunu yapmamıştır. İşte, eseri­nin bazı kısımlarını inanılmaz gösteren de budur.[8] Bay Ossendowski’ye gelince, kesinlikle görünen şeyin ötesine geçmeye gücü yetmez ve kendisine söylenen şeylerin doğrudan anlamlarının ötesinde bir anlam ifade ettiğini düşünemezdi.

Biraz önce atıfta bulunduğumuz gelenekler arasında, bir tanesi var ki özel bir ilgi gerektirmektedir: O, Yahudilik içerisindedir ve Luz adında çok gizemli bir şehir ile ilgilidir.[9] Bu yer, köken itibarıyla Yakub’un, rüya gördükten sonra oranın adını Beyt El yani ‘Tanrı’nın Evi’ koyduğu yerdir.[10] Bu konu üzerine ileride tekrar döneceğiz. Riva­yete göre, ‘Ölüm Meleği’ bu şehre giremez ve burada hiçbir gücü yok­muş. İlginç bir benzerlik olarak, bazıları onu Alborj’un yanında oldu­ğunu belirtirler ki, Persler için bu yer ‘ölümsüzlük ikametgâhı’dır.

Luz’un yakın civarında, bir badem ağacı (İbranice buna da luz denilmektedir) vardır. Bu ağacın kökünde, yeraltına girilebilecek bir delik vardır.[11] Bu yeraltı geçidi, tamamen gizli olan bu şehre götürür. Luz kelimesi, çeşitli kabullere göre, gizlenmiş olan, örtülü olan, zarf­lanmış, sessiz ve sır anlamlarına gelmektedir. Özellikle belirtilmeli­dir ki, gökyüzü anlamına gelen kelimeler de aynı anlama gelmekte­dir. Genellikle coelum kelimesi ile Yunanca’daki koilon yani ‘delik’ arasında bir benzerlik kurarlar (bunun mağara ile de bir ilişkisi var­dır, hatta Varon bu benzerliğe şu şekilde yaklaşmaktadır: a cavo co­elum). Ancak, en eski ve en doğru şekli caelum olabilir; bu kelime açıkça caelare yani ‘gizlemek’ anlamına gelen kelimeyi hatırlatmak­tadır. Diğer yandan, Sanskritçe’de Varuna kelimesi, ‘örtmek’ anlamı­na gelen ‘var* kelimesinden türemektedir (bu aynı zamanda kal kö­künün de anlamıdır ki, Lâtince’deki caelare’nm diğer bir şekli olan celare, ve onun bir eş anlamlısı olan Yunanca’daki kaluptein de onunla irtibatlıdır).[12] Grekçe’deki Ouranos kelimesi de, aynı kelime­nin farklı bir formudur, zira var kelimesi kolayca wr’a şeklini alır. Demek ki bu kelimeler, ‘örten’[13], ‘gizleyen’[14], ve aynı zamanda ‘gizle­nen’ anlamlarına gelir ki bu sonuncu anlamın iki manası vardır: His­lerden gizlenmiş olan, hislerüstü olan. O aynı zamanda, gizlilik (occultation) ve kararma (obscurcissement) çağlarındaki zahir ve görü­nür olması son bulan gelenektir ki, o zaman ‘semavî dünya’ artık ‘yeraltı dünyası’ olmuştur.

Ayrıca, başka bir açıdan, ‘Gökyüzü’ ile de bir benzerlik kurulabi­lir. Luz, ‘mavi şehir’ olarak da isimlendirilir. Safirin rengi olan bu renk, semanın (göğün) rengidir.[15]Hindistan’da, gökyüzünün mavi renginin, Meru’nun yüzlerinden birinden, güneydeki yüzünden ışığın yansıması sonucunda olduğunu rivayet ederler ki, onun bu yüzü Jambudvipa’ya bakmaktadır ve bu da safirdendir. Bunun aynı sembo­lizmle bağlantısı olduğu kolayca anlamşılmaktadır. Jambudvipa, ge­nellikle inanıldığı gibi Hindistan değildir. Aksine o, gerçekte bugün içinde bulunduğumuz haliyle bütün yeryüzünü ifade etmektedir. Bu dünyanın da bütünüyle Meru’nun güneyinde olduğu kabul edilebilir, zira Meru kuzey kutbu ile özdeşleştirilmektedir.[16] Yedi Dvipalar (söz­lük anlamıyla ‘adalar’ veya ‘kıtalar’), peş peşe birtakım çevrimsel çağ­lardan sonra ortaya çıkmaktadır. Öyle ki, bunlardan herbiri tekabül ettikleri çağa nispetle yeryüzü dünyasıdır. Onlar, merkezi Meru olan bir lotus teşkil ederler ve uzaydaki yedi bölgeye doğru yöneliktirler.[17] Demek ki, Meru’nun herbir dvipa’ya dönük bir yüzü vardır. Şayet buyüzlerden herbiri, gökkuşağındaki bir renge sahip iseler,[18] bu yedi rengin sentezi beyaz renktir ki, bu renk her yerde yüce manevî otori­teye nispet edilmektedir.[19] Bu renk, aynı zamanda bizzat Meru’nun da rengidir (ileride onun ‘beyaz dağ’ olarak da isimlendirildiğini gö­receğiz). Oysa diğer renkleri, farklı dvipalara nispetle görünen yönle­ridir. Öyle anlaşılıyor ki, her bir dvipanın tezahür dönemine göre Me­ru’nun farklı bir pozisyonu söz konusudur. Ancak, gerçekte o değiş­mezdir; çünkü o merkezdir; ve, bir çağdan diğerine göre değişen şey, Meru’ya göre yeryüzünün yönelişidir.

Tekrar İbranice bir kelime olan luz’a dönelim. Bu kelimenin fark­lı anlamlan oldukça ilginçtir: Genellikle bu kelimenin anlamı ‘badem’ (aynı zamanda ‘badem ağacı’dır, yani teşmil kuralına göre hem ağaca hem de meyvesine aynı isim kullanılmaktadır) veya ‘çekirdek’ anlamı­na gelmektedir. Oysa çekirdek, en içte olan ve en çok gizli olan şey­dir, ve tamamen kapalı olandır. ‘Tecavüz edilemez’ olması fikri de bu­radan gelmektedir (bu anlamı Agarttha’da da bulmaktayız).[20] Luz ke­limesi, bedendeki yok edilemeyen bir parça için de kullanılmıştır, ve sembolik olarak çok sert bir kemikle temsil edilir ki, ruh öldükten sonra diriliş gününe kadar ona bitişik kalır.[21] Nasıl ki çekirdek tohu­mun özünü içeriyor ve kemik de iliği içeriyorsa, bu luz da varlığın ye­niden inşası için gerekli olan unsurları içerir. Bu inşa faaliyeti ise, ku­rumuş kemikleri yeniden canlandıracak ‘semavî çiğ’in etkisi ile ger­çekleşecektir. Aziz Paulus’un şu sözleri de açıkça buna işaret etmekte­dir: ‘Çürümede ekilir, çürümezlikte [izzette] kıyam eder.’[22] Burada daher zaman olduğu gibi ‘izzet’, üst âlemdeki Şekina ile irtibatlıdır ki, ‘semavî çiğ’in de onunla çok yakın bir ilişkisi vardır. Bunu biraz önce fark etmiş olabiliriz. Luz, çürümediği için, insanda ‘ölümsüzlük çekirdeği’dir[23] ve ‘ölümsüzlük ikametgâhı’ da yine aynı isme sahiptir: Bu­rada, her iki hâlde de ‘Ölüm Meleği’nin gücü etkisizdir. Bu bir bakı­ma, ölümsüz olanın yumurtası veya embriyonudur.[24] Ayrıca bu, kele­beğin içerisinden çıktığı krizalit kabuğuna da benzemektedir.[25] Bu benzetme, onun gerçekte dirilişteki görevini de açıklamaktadır.

Luz’un yeri, omurganın alt kısmı olarak tespit edilir. Bu çok ilginç gelebilir, ancak Hindu geleneğindeki Kundalinî gücü dedikleri şey ile açıklığa kavuşmaktadır.[26] Kundalinî, insan varlığında içkin olduğu ka­bul edilen Şakti’nin bir suretidir.[27] Bu kuvvet, kendi etrafında dolan­mış hâldeki bir yılan ile temsil edilir ki, burada da omurganın en alt kısmına tekabül eden organizmanın bir bölgesi söz konusudur. Bu, en azından normal insanda böyledir. Ancak, hatha Yoga gibi birtakım uy­gulamalarla o, ‘üçüncü göze’ yani Şiva’nın alnındaki göze tekabül eden bölgeye ulaşmak için çeşitli plexuslara tekabül eden ‘tekerler’ (şakralar) veya ‘lotus’e (kamalalar) göre uyanır, açılır ve kalkar. Bu aşama, ‘ilk durumun’ yeniden elde edilmesini temsil etmektedir. Bu­radan ise, ölümsüzlük hâli dediğimiz şeyi elde eder. Buraya kadar, hâ­lâ insanlık durumundayızdır. Daha ileriki bir aşamada, Kundalinî baş­taki taça ulaşır ki,[28] bu son aşama varlığın üst mertebelerinin etkin olarak fethedilmesine işaret etmektedir. Bu benzetmeden ortaya çıkan şey, Luz’un organizmada aşağıya tekabül eden bir mevkide yer alması ancak ‘düşmüş olan insan’ın durumunda söz konusudur. Yeryüzünde­ki bütün insanlar dikkate alındığında ise, yüce manevî merkezin ‘ye­raltı dünyasında’ bulunması aynı nedenledir.[29]

Kaynakça
Rene GUENON, trc İsmail Taşpınar [Kitap].  Le Roi Du Monde,  ÂLEMİN HÜKÜMDARI Dinlerde Merkez Sembolizmi, İstanbul, Şubat 2004.

*********

SEYR U SÜLÛKTA MANEVİ YÜKSELİŞ RÜYA

Konuya uygun geldiği için rüya konusunuda burada arzetmek uygun oldu.

Bazı tarîkatlarda seyr u sülûkta manevi yükseliş rüya yoluyla olur. Bu tür tarîkatlarda sâlikin gördüğü rüyaları mürşidine anlatması gerekir. İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi Hazretlerinin kurduğu Nakşi-Hâki yolunda ise, rüya fazla bir önem taşımaz. [30] Fakat birçok Nakşî meşâyihinin rüyaya önem verdiği bilinmektedir.

Rüyada esas olan İslâm’ı güzel şekilde yaşamak ile özdeştirip salihlerin rüyasına itibar etmek gerekir. Çünkü İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi Hazretleri kendi rüyalarına da itibar etmemiştir. Belki bir başka mana istikametin rüya dümenine bırakılmamasıdır. Yine buradaki mana rüya görmek değil, rüyayı yoranın yanlış yönlendirmesine mânî olmak olsa gerektiğndendir.

Genç Os­man namıyla meşhur II. Osman Avusturya mağlubiyetinden sonra kendisini kızlar ağası ile hocası Ömer Efendi hacca teşvik ediyor. Hacca gitmesini, orada tevbe istiğfar etmesini söylüyorlar. Kendisinin de gönlünde var, ancak mağlubi­yetin akabinde hac tarafına ve özellikle Suriye-Arabistan tarafına gidilesi ordu cenahından padişahın o bölgeden yeni bir asker devşireceği ve yeniçeri ocağını lağv edeceği şeklinde yorumlanıyor. Bu haber İstanbul’da çalkalanmaya başlı­yor. Azîz Mahmud Hüdâyî kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri başta olmak üzere bazı zevat II. Osman’a nasihat ediyorlar:

“Sultanım! Sizin mülkün bekası açısından burayı bırakıp hac­ca gitmeniz iktizâ etmez. Siz devletin başında olun, halkın başında olun, aske­rin başında olun. Azîz Mahmud Hüdâyî kuddise sırruhu’l-azîzin bu telkinleri ve diğer bazı hocala­rın da telkini üzerine II. Osman bir ara bu sevdadan vazgeçiyor. Ama gelin gö­rün ki, kaderin cilvesi, mukadder olan değişmiyor. Padişah bir rüya görüyor. Rü­yasında elinde Kur’ân-ı Kerîm var, Kur’an okuyor. Kur’an okurken bir an Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem zahir oluyor. Elinden mushafı çekip kayboluyor. Sultan deh­şetle uyanıyor ve hocası Ömer Efendi’ye rüyayı anlatıyor. Ömer Efendi zaten hacca gitmesini istediği için:

“Efendim! Rüya açık, siz evvelden hacca gitmek için niyet ettiniz, sonra bundan vazgeçtiniz. Elinizden mushafın Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz tarafından alınması sizin şer’î bir konuda, dinî bir mevzuda verdiği­niz karardan vazgeçmiş olmanıza işarettir. Dolayıyla siz yeniden hacca gitmek üzere kararınızı tashih etmelisiniz” deyince bu sefer II. Osman tekrar hacca git­me sevdasına kapılıyor ve kararından vazgeçmiyor. Tabiî bu arada Halil Paşa ve benzeri bazı paşalar güvenliği sağlamak üzere kaptan-ı derya sıfatıyla Suriye ve Kızıldeniz taraflarına görevlendiriliyor. Ancak askerler, yeniçeri ocağı yapılanın kendilerine komplo olduğunu düşünerek isyan ediyorlar.( Azız Mahmud Hüdâyi Uluslararası Sempozyum Bildiriler, İst-Üsküdar Beld. 2006, c. I, s. 21–22)

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ashabı ile sabahları sohbetlerine başlarken içinizde rüya gören var mı?” ile başlamıştır. Buna göre;

Rüya Cihetiyle İnsanlar Üç Kısımdır

İslâm âlimleri, bu mevzuda vârid olan hadisleri değerlendirerek insanları üç gruba ayırırlar:

1- Nebiler: Bunların rüyalarının hepsi doğrudur. Bazen da tâbir gerektiren şeyler görebilirler.

2- Sâlihler: Bunların rüyaları çoğunluk itibarıyla doğrudur. Bunlar da bazen tâbire muhtaç olmayacak açıklıkta görürler.

3- Diğer insanlar: Bunlar, doğru ve doğru olmayan her ikisini de görürler. Bunlar üç kısımdır.

a) Mestur (hali kapalı) olanlar: Bunların rüyaları halleriyle muvazi gider.

b) Fâsıklar: “Bunların rüyası çoğunlukla edğâs (karışık, mânasız)dır. Doğru kısmı pek azdır.

c) Kâfirler: Bunların rüyasında sıdk iyice azdır. Bu duruma:  “Rüyaca en doğruları, sözce en doğrularıdır”  hadisi işaret eder.

RÜYA ÜÇ KISIMDIR

Bazılarınca mevkuf,  bazılarınca merfu olarak rivâyet edilen bir kısım hadislere göre rüyalar üç kısımdır:

1-Hak rüya: Bu, hadislerde “rüyayı sâliha,” “rüyayı sâdıka,” “rüyayı hasene” gibi, farklı kelimelerle ifade edilmiştir. Bu isimlerle zikredilen rüyalar, edğâs’tan uzak ve halistirler. Bu, kişinin mazhar olacağı yakın bir hayrın habercisidir. Bu sebeple Allah’tan büşra (müjde) kabul edilmiştir.

2-Kişinin nefsine konuştuğu rüya: Bu kişinin uyanık halde zihninden geçen vehimlerin tesiriyle gördüğü rüyadır.

3-Şeytanın üzüntü verdiği rüya: Hoşa gitmeyen, can sıkıcı rüyalar buraya girer.

Bu üç kısma, İbn-u Hâcer dört kısım daha ekleyerek 7’ye çıkarır. Mamafih bunları da yukarıdakilerden birine dâhil ederek üçü asıl kabul etmek mümkündür.

4-Hadisu’n nefs: Nefsin konuşması, yani arzuların te’siriyle görülen rüya.

5-Şeytanın eğlenmesi: Hadiste, “Şeytan birinizle rüyada eğlenirse bunu başkasına anlatmayın” denmiştir.

6-Uyanıkken yapmaya alıştığını rüyada görmek. Belli saatlerde yemeyi itiyad edinen o saatte uyursa, kendini yemek yer görmesi gibi.

7-Edğâs: (Karışık, yalancı rüyalar). [31]

Rüya ve rüya ta’biri hakkında bu kısa açıklamadan sonra konu ile ilgili İmam Rabbâni kuddise sırruhu’l-azîzin 273. Mektubu buraya koymak uygun oldu.

“Sual:Rüyada, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem görülürse, o rüya doğrudur. Şeytanın aldatmasından korunmuştur. Çünkü şeytan, onun şekline giremez. Böyle bildirildi. Onun için, kardeşlerimizin rüyalarının doğru olması lazımdır. Şeytanın aldatması olmaz değil mi?

Cevap:(Fütûhat-i Mekkiyye) kitabının sahibi, yani Muhyiddîn-i Arabî kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri, şeytan, Medîne-i Münevvere’de medfun bulunan Muhammed aleyhisselamın kendi şekline giremez diyor. Başka suretlerde de, Rasûlüllah olarak görünemez diyenleri kabul etmiyor.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kendi şeklini ve hele rüyada tanıyabilmek çok güç olacağı meydandadır.

Bunun için, rüyalara nasıl güvenilebilir?

Âlimlerin çoğunun dediğine uyarak ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yüksek şanına yakışacak üzere, şeytanın hiçbir şekilde o Serverin ismi ile görünemeyeceğini söylersek, o şekilden emirler almak ve onun beğenip beğenmediğini anlamak kolay değildir. Mel’ûn şeytan düşmanlığını burada da gösterebilir. Araya karışarak, olmayan şeyi olmuş gibi gösterebilir. Rüya göreni şaşırtır. Kendi sözlerini ve işaretlerini, o şeklin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sözleri ve işaretleri imiş gibi gösterir.

Çoğumuzun bildiği gibi, bir gün Seyyid-ül-beşer “aleyhi ve ala alihi ve eshabissalatü vesselam” Ashabı ile oturuyordu. Kureyş’in ileri gelenleri ve kafirlerin şefleri orada idiler. Seyyid-ül-beşer “aleyhi ve ala âlihissalatü vesselam” onlara (Ven-necmi) sûresini okudu. Onların putlarını anlatan ayet-i kerimeye gelince, mel’ûn şeytan putları öven birkaç sözü, o Server’in “aleyhi ve ala alihissalatü vesselam” sözüne ekledi. Dinleyenler, bunları da o Server’in sözü sandılar. Şeytanın sözlerini ayet-i kerimeden ayıramadılar. Orada bulunan kâfirler bağırmaya başlayarak, Muhammed “aleyhissalatü vesselam” bizimle sulh yaptı, putlarımızı övdü dediler. Orada bulunan müslümanlar da, okunan sözlere şaşakaldılar. O Server “aleyhissalatü vesselam” şeytanın sözlerini anlamadı. (Ne oluyorsunuz?) diye sordu. Ashab-ı kiram, siz okurken bu sözler de araya karıştı dediler. O Server “aleyhi ve ala alihissalatü vesselam” düşünceye daldı ve çok üzüldü. Hemen Cebraîl-i emîn “ala nebiyyina ve aleyhissalatü vesselam” vahy getirdi. O sözleri şeytanın karıştırdığı, bütün Nebilerin sözlerine de karıştırmış olduğunu bildirdi. Allah Teâlâ, o sözleri ayet-i kerîme arasından çıkardı. Kendi kelamını sapsağlam yaptı.

Görülüyor ki, o Server “aleyhi ve ala alihissalatü vesselam” hayatta iken ve uyanık iken ve Ashab-ı kiram arasında, şeytan-ı laîn o Server’in “aleyhi ve ala alihissalatü vesselam” sözüne kendi bozuk şeylerini karıştırıyor ve hiç kimse bunu ayıramıyor. O Server “aleyhi ve ala alihissalatü vesselam” vefat ettikten sonra bir kimse uykuda hisleri çalışmaz iken ve yalnız iken, nasıl olur da, rüyanın şeytanın karışmasından korunduğunu ve onun değiştirmediğini anlayabilir?

Şunu da söyleyelim ki, mevlid okuyanların ve dinleyenlerin zihinlerinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu işten razı olduğu yerleşmiş bulunmaktadır. Çünkü övülen kimseler, övenleri beğenir. Bu düşünce, hayallerinde yerleşerek, hayallerindeki şekli, sûreti rüyada görebilirler. Bu rüya doğru olmadığı gibi, şeytan da karışmış değildir.

Şunu da bildirelim ki, rüyalar doğru olsa bile, arasıra göründüğü gibi çıkar. Mesela, rüyada birisi görülürse, o kimsenin kendisi anlaşılır. Doğru olan rüyalar, çok olur ki, görüldüğü gibi çıkmaz. Bundan başka bir şey anlamak, yani tabir etmek lazım gelir. Mesela, rüyada Ahmed görülür. Ahmed ile Mehmed arasında sıkı bağlantı olduğundan, bu rüyadan Mehmed anlaşılır. Bu bildirdiklerimiz gösteriyor ki, oradaki sevdiklerimizin gördükleri rüyalara şeytan karışmamış olsa bile, bu rüyaların, görüldüğü gibi, olduğu nereden anlaşılır? Bunları tabir etmek lazım olmadığı ve başka şeyleri göstermedikleri nasıl söylenebilir? Demek ki, rüyalara kıymet vermemelidir. Her şey, insan uyanık iken vardır. Bunları uyanık iken görmeğe çalışmalıdır. Uyanık iken görülen, bulunan şeylere güvenilir. Bunlar, tabir etmek istemez. Rüyada ve hayalde görülen şeyler de, rüya ve hayaldir.

Kaynak: İmam Rabbanî, Mektûbat, trc, H.Hilmi Işık, İstanbul, 1977, s.450–452

**

DUYUMLAR VE ALGI

Çevremiz ile ilgili bilgiler duyularımız yoluyla gelmektedir. Renklerin ayırd ediciliği, müziğin ritimlerinin yorumlanması veya dokunduğumuz bir nesnenin ısısının ne olduğuna karar verişimiz hep duyularımız ile ilgilidir.

Duyum ise duyu organlarının, çevredeki enerji vasıtasıyla uyarılması sonucunda ortaya çıkan nörofizyolojik süreçler olarak tarif edilebilir. Belli başlı duyu sistemleri ise görsel sistem, işitme sistemi, koklama sistemi ve tat sistemidir.

Algı ise duyumdan farklı olarak, “Duyu organlarımızca taşınan duyusal verileri örgütleyip yorumlayarak insanoğlunun çevresindeki nesne ve olaylardan oluşan uyaranlara anlam verme sürecidir.”

Algı süreçleri ile ilgili olarak en önemli konuları şöyle sıralamak mümkündür.

Nesnelerin Ayırdedilmesi: İnsan çevresini gelişigüzel bir düzen içerisinde algılamamaktadır. Duyusal girdileri derler, toparlar, bir düzene sokar ve onlara bir anlam verir. Biz bu sürece nesnelerin ayırdedilmesi diyoruz.

Algısal değişmezlikler: En önemli iki değişmezlik, renk ve parlaklık değişmezliği ile biçim ve büyüklük değişmezliğidir. Nesne üzerine düşen ışığın şiddeti ne olursa olsun az veya fazla, rengi ve parlaklığı değişmez. “Gündüz beyaz algılanan kar, gece siyah görünmez.” Nesneleri, bizden değişik uzaklıktaki mesafelerden algılamamıza rağmen büyüklüklerini aşağı yukarı değişmez bir şekilde aynı görmeye devam ederiz. ”Kapı boyutlarının açılırken algılanan şekli.”

Algısal Yanılmalar: Suya sokulan bir sopayı suya girdiği noktada kırık görmemiz veya lunaparktaki aynalarda seyrettiğimiz çarpık görüntüler fiziksel yanılmalardır. Diğer tip yanılmalar algı sistemimizden kaynaklanan algısal yanılmalardır. Zaten psikolojinin ilgi alanına giren yanılmalar algısal olanlardır.

Bu üç algı süreci dışında, Derinlik Algısı, Hareket Algısı, Sosyal Algı gibi algı türlerinden de bahsetmek mümkündür.

UYKU VE RÜYALAR

Uyku, uyanıklığın zıddı gibi görünmekle birlikte bu iki bilinç halinin ortak yanları çoktur. Uyku tamamı ile bir sükunet ve istirahat hali değildir, bazıları uykuda yürür, konuşur. Uykuda olanlar çevreden tamamı ile kopuk da değildir.

Uyku halinde merkezi sinir sisteminin faaliyetleri EEG’ye (Elektroensafelogram: Sinir sistemindeki faaliyetten doğan beyindeki elektriksel akım faaliyetlerini kaydeden bir araç.) yansıtılmaktadır. Bu sayede biz, normal bir insanın uyku esnasında geçirmiş olduğu safhaları ölçebiliriz.

Normal bir insanın hayatının üçte biri uykuda geçmektedir. Bu oran şahıstan şahısa ve yaşla birlikte değişmektedir. Aşırı derecede uyku veya uykusuzluk belli başlı uyku bozukluklarındandır.

Araştırmacılara göre insanlarda uyku ihtiyacını arttıran en önemli uyarıcılar: sıcaklık, ağır geçen yemek öğünleri, cinsel ilişki, ışıkların yanıp sönmesi ve aynı tonda devam eden yüksek sesler gibi tekrarlayıcı monoton uyaranlardır.

Rüya Görme: Rüyalar çağlar boyu insanların ilgisini çekmiş ancak yeni yeni bilimin dikkatini çekmeye başlamıştır. Buna sebep ise gelişen tekniğin yardımı ile rüya görme olayının bilimsel olarak ancak araştırılabilir hale girmesidir.

Kaynak: Sibel ARKONAÇ- PSİKOLOJİ, (ZİHİN SÜREÇLERİ BİLİMİ) 1993, İstanbul



[1] “Allah, Adem’in hamurunu iki eliyle 40 sabah yoğurdu” Beyhâkî, Esma ve’s-Sıfât, 11/59; Taberî, Tarih, 1/91

[2] “Ademoğullarının kalplerinin tamamı, bir kalp gibi, Rahman’ın parmaklarından iki parmağı arasındadır. Dilediği gibi tasarruf eder.” Müslim, Kitabu’l-Kader 17; Müsned 11/168, 173; Beyhâkî, Şu’abu’l- îmân, 757.

[3] Bakara 2/238

[4] “Allah’ın sözlerinde değişiklik yoktur.” Yunus 10/64 Tin

[5] En’am, 103

[6] Bedeni saymayanlarda vardır. Fakat zikr-i sultan beden ile yapıldığı için bedenin de letâiften sayılması uygundur.

[7]   Mağara ya da in, kalbin içini temsil etmektedir ki, bu varlığın merkezi olarak kabul edilmiştir; ayrıca, ‘Alem Yumurtası’nın içi olarak da kabul edilmektedir.

[8] Burada örnek olarak ‘cehennemlere iniş’in anlatıldığı kısmı hatırlatmak iste­riz; fırsat bulanlar, daha önce L’Esoterisme de Dante’de belirttiklerimizle mukayese edebilirler.

[9] Burada kullandığımız bilgilerin bir kısmı, Jetvish Encyclopedia’dan alınmış­tır (c.7, 219).

[10] Tekvin, 28/19.

[11] Kuzey Amerika halklarının bazı geleneklerinde, ilk zamanlarda yeraltında yaşayan insanlardan bazılarının kendisi vesilesi ile yeryüzüne çıktıkları ve yi­ne aynı ırktan bazılarının ise yeraltında kaldıkları bir ağaçtan bahsedilmek­tedir. Bulvver-Lytton, La Race future (The Corning Race) adlı eserini kaleme alırken bu geleneklerden esinlenmiş olabilir. Eserin yeni yayının adı ise şöy­le: La Race qui nous exterminera (Bizi yok edecek ırk).

[12] Aynı kal kökünden, başka lâtince kelimeler de türemektedir. Meselâ, caligo ve belki de mürekkep bir kelime olan occultus. Diğer yandan, caelare for­munun asıl itibarıyla farklı bir kök olan ve ‘kesmek’ ve ‘bölmek’, veya ‘ayır­mak’ ve ‘gizlemek’ anlamına gelen (aynı şekilde caedere) caed’âen gelmiş ol­ması mümkündür. Ancak, herhalükârda bu köklerle dile getirilen fikirler, fark edildiği gibi, birbirine çok yakındırlar. Bu da, her ne kadar bu iki form da etimolojik açıdan birbirinden bağımsız olsalar da, caelare ile celare’n’ın kolayca asimde edilmesini sağlamıştır.

[13] Orta Asya geleneklerinde ‘Semavî Yeryüzü’ veya ‘Yaşayanların Yeri’ ile aynı kabul edilebilir olan ‘Alemin Çatısı’nın, Avalokiteşvara’nın hükümdar oldu­ğu ‘Batı’daki Gökyüzü’ arasında çok yakın ilişkiler söz konusudur. -‘Örmek’ kelimesinin anlamı konusunda, aynı zamanda Masonik bir ifade olan ‘örtül­müş halde olmak’ ifadesini hatırlamamız gerekmektedir: Loca’nın yıldızlı ta­vanı gök kubbeyi temsil etmektedir.

[14] Bu, Mısırlılar’daki İsis’in veya Neit’in örtüşüdür, Uzak Doğu geleneğinde ise Evrensel Anne’nin ‘mavi örtüsü’dür (Tao-te-king, 6. kısım); şayet bu anlamı gö­rünen gökyüzüne uygulayacak olursak, bu durumda yüksek hakikatleri gizleyen veya ‘ifşa eden’ astronomi sembolizminin rolüne atıfta bulunulduğunu görürüz.

[15] Safir, Kitab-ı Mukaddes sembolizminde önemli bir rolü vardır; özellikle de, peygamberlerin mükaşefelerinde sık sık görülmektedir.

[16] Kuzey’e Sanskritçe’de Uttara denmektedir, yani en yüksek bölge anlamın­da; Güney’e ise, sağdaki bölge anlamında Daksina denir, yani yüzün Do-ğu’ya çevirilmesi ile sağda olan bölge anlamındadır. Uttarayana ise, Gü­neş’in yükselerek Kuzey’e doğru kat ettiği yürüyüş anlamındadır ve bu du­rum kış gündönümü ile başlar ve yaz gündönümü ile bitmektedir; Dakşina-yana ise, Güneş’in Güney’e doğru aşağıya doğru inişi anlamındadır ve yaz gündönümünde başlar ve kış gündönümünde biter.

[17] Hind sembolizmindeki (bizzat Budizm’in ‘yedi adım’ efsanesinde koruduğu gibi) uzaydaki yedi bölge, dört asıl yön ile birlikte Zenit, Nadir ve merkezin kendisi. Burada, bu temsilin üç boyutlu bir çarpı işareti şeklini aldığını belir­tilebilir (merkezden itibaren birbirinin zıddı altı yön). Aynı şekilde, Kabbala sembolizmindeki ‘Kutsal Saray’ veya ‘İç Saray’ da altı yönün merkezinde yer almaktadır ki, kendisi ile birlikte yedi olur. Bir de, ‘İskenderiyeli Clement di­yor ki: ‘Tanımlananmamış boyutlar, ‘Alem’in Kalbi’ olan Tann’dan hareket­le biri yukarı, biri aşağıya, bir diğeri sağa, diğer biri sola, bir diğeri öne ve ni­hayet bir başkası da arkaya doğru yönelirler. Daima aynı olan bir sayıya ba­kar gibi bakışlarını bu altı boyuta yönelterek dünyayı tamamlar; o, her şeyin başlangıcı ve sonudur (alfa ve omega), zamanın altı safhası onda tamamlanır, ve tanımlanamayan boyutlarını yine ondan alırlar; işte, 7 sayısının sırrı bura­dadır’ (alıntı yapılan kaynak için bkz.: P. Vuillaud, la Kabbale juive, c.l, ss.215-216). Bütün bunlar, başlangıçtaki noktanın mekân ve zamandaki ge­lişimi ile bağlantılıdır; uzayın altı yönüne tekabül eden zamanın altı safhası, altı çevrimsel dönemi oluşturur ki, bu da daha genel bir dönemin alt bölü­müdür ki, bazen sembolik olarak altı bin yıl şeklinde temsil edilir. Bunlar, Tekvin’deki (Yaratılış) ilk altı gününe de tekabül etmektedir ki, yedinci gün olan Şabbat günü yeniden İlke’ye yani merkeze dönüş evresidir. Böylece ye­di dönem vardır ki, bunların her birine yedi dvipanın tezahürü nispet edile­bilir. Şayet, bu dönemlerden her biri bir Manvantara ise, Kalpa bütün olarak iki dizi yedili içerir. Anlaşılacağı üzere, farklı boyutlara göre çevrimsel dö­nemler kullanılarak aynı sembolizm farklı mertebelere uygulanabilir.

[18] Gökkuşağına dair daha önce zikredilen bilgilere bakılabilir. -Gerçekte sa­dece altı renk vardır ve her biri ikişer ikişer birbirini tamamlarlar ki, birbi­rine ikişer halinde zıt olan altı yöne tekabül ederler. Nasıl ki yedinci bölge merkeze tekabül etmekte idiyse, yedinci renk de beyazın kendisidir.

[19] Katolik hiyerarşisinde Papa’nın beyaz renkli giyinmesi boşuna değildir.

[20] Badem ağacının Bakire’yi temsilen alınması bu yüzdendir.

[21] Burada, söz konusu Yahudi geleneğinin muhtemelen Leibnitz’in daima bir beden ile varlığını sürdüren ancak öldükten sonra ‘küçülen’ şeklindeki ‘ani-mal’a (yani yaşayan varlığa) dair bazı teorilerine esin kaynağı olduğunu zik­retmek ilginç olacaktır.

[22] I. Korintoslulara Mektup, 15 / 42. -Buradaki sözlerde, analoji kurallarının tam bir uygulanması vardır: ‘Yukarıda olan aşağıdaki ile aynıdır, ancak ters yöndedir’.

[23] Sanskritçe’de aksara kelimesi, ‘bozulmayan’ anlamına gelmektedir, ve bu­radan hareketle de ‘ölmeyen’ veya ‘yok edilemeyen’ anlamlarına gelir; di­lin ilk unsuru ve tohumu olan heceyi temsil eder, ve üçlü Veda’yı kendi için­de barındırdığı için de evleviyetle Om tek hecelisi için kullanılmaktadır.

[24] Farklı bir form altında bunun dengine farklı geleneklerde de rastlanmakta­dır, özellikle de önemli gelişmiş tarzları ile Taoizm’de rastlanmaktadır. -Bu yönüyle, ‘makrokozmik’ düzeydeki Dünyanın Yumurtası’nın ‘mikrokoz-mik’ düzeydeki benzeridir; zira o, ‘gelecek çevrim’in (Katolik Amentü-sü’ndeki vita venturi saeculi’si anlamında) imkânlarını içermektedir.

[25] Burada, büyük oranda bu benzerlik üzerine kurulu olduğu için Psyche’mn yunan sembolizmindeki yerine atıfta bulunabiliriz (bkz. Psyche, F. Pron’un hazırladığı).

[26] Kundali kelimesi (müennes şekli kundalini’dir), halka ya da spiral şeklinde yuvarlanmış anlamına gelmektedir; bu yuvarlanma şekli, embriyon hâlini veya ‘gelişmemişliği’ sembolize etmektedir.

[27] Bu çerçevede, ve belli bir alâka çerçevesinde, onun mekânı da kalbin içi gi­bi kabul edilmiştir; Hindu Şakti ile İbranî Şekina’sı arasında var olan ilişki­ye daha önce atıfta bulunmuştuk.

[28] Burada söz konusu olan Brahma-randhra veya Brahma’nın ağzıdır ki, su-şumna veya ‘ana arter’in ‘güneş ışını’ ile temasta bulunduğu noktadır. Söz konusu sembolizmi bütünüyle L’Homme et son devenir selon le Vedanta ad­lı eserde açıkladık.

[29] Bütün bunların, çok bilinen şu Hermetik cümlenin anlamı ile çok yakın bir ilişkisi vardır: “visita inferiora terrae, rectificando invenies occultum la-pidem, veram medicinatrC\ öyle ki, bu cümledeki kelimelerin ilk harleri bir araya getirildiğinde Vitriolum kelimesi ortaya çıkmaktadır. Başka bir bakış açısına göre ‘felsefe taşı’ aynı zamanda ‘hakiki hekimlik’dir, yani ‘uzun yaşamın iksiri’dir. -Bazen, inferiora yerine interiora yazılmaktadır, ancak genel anlamı değişmemektedir, ve ‘alt dünyaya’ daima açık bir ima yer almaktadır.

[30]   “Rüyaların kıymeti olsaydı, rüyada görülenlere güvenilseydi, müridlerin rehberlere hiç ihtiyaçları olmazdı. Allah Teâlâ’nın marifetlerine kavuşmak için, tarîkatlardan birine bağlanmak lazım olmazdı. Çünkü her mürid, rüyada gördüğüne göre, işini yoluna kordu. Yaşayışını, rüyalarına göre düzenlerdi. Rüyaları, rehberin yoluna uygun olsun, olmasın, rehberi beğensin beğenmesin, onlara uyardı. Böyle olunca, rehberlik müridlik zinciri kopar, her cahil, her ahmak, kendi görüşüne göre hareket ederdi. Sadık olan bir mürid, rehberi varken, binlerce rüyaya on paralık değer vermez. Akıllı, uyanık olan bir talib, pir nimetine kavuşmuş iken, rüyaları hayal sayar, hiçbirini hatırına bile getirmez. Mel’ûn şeytan, güçlü bir düşmandır. Sona varanlar bile, onun aldatmasından korkusuz değildirler. Onun yalanlarından korkmakta, titremektedirler. Sondakiler böyle olunca, yolun başlangıcında ve ortasında olanları artık anlamalı. Hâlbuki Allah Teâlâ, sondakileri korumaktadır. Şeytan bunları aldatamaz. Başlangıçtakiler ve yoldakiler ise, böyle değildir. İşte bunun için, onların rüyalarına güvenilmez. Düşmanın aldatmasından korunmuş değildirler.” (İmam Rabbanî, Mektubat, trc, H.Hilmi Işık, İstanbul, 1977, s.449- (273. Mektub)

[31] Canan İbrahim, Kütüb-ü Sitte, İstanbul, 1995, s.407–411

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s