KEMÂL ÜMMÎ kaddesellâhü sırrahu’l azîz

Hzl:Hayati YAVUZER

GİRİŞ

XV. YÜZYILIN TARİHİ, SİYASİ ve KÜLTÜREL DURUMUNA GENEL BİR BAKIŞ

XV. yüzyıl, Anadolu Türklüğü açısından oldukça önemli tarihî ve siyâsî hadiselerin yaşandığı bir yüzyıldır.

Bu yüzyıl içerisinde, önceki birkaç yüzyılın hadiselerinin yeniden tekerrür ettiğini görmekteyiz. Asrın başlarında, henüz Anadolu’daki siyasî “Türk Birliği”nin kuruluşu ve Balkanlarda tutunma gerçekleşme aşamasında iken 1402 yılında Ankara Savaşı’nda Yıldırım Bayezid’in Timur Han’a yenilmesi, Moğol istilasından sonraki en büyük istikrarsızlığı doğurmuştur. Özellikle Yıldırım Bayezid’in gayretiyle sağlanmaya çalışılan Anadolu siyasî birliği yeniden siyasî bir kargaşaya dönüşmüş, Ankara Savaşı sonrası meydana gelen bu kargaşa dönemi, yüzyılın ilk çeyreğine damgasını vurmuştur.

Fetret Devri diye isimlendirilen bu dönemin en önemli iç mücadelesi, Yıldırım Bayezid’in oğulları arasında saltanat kavgası biçiminde ortaya çıkmıştır. Daha önce Yıldırım Bayezid tarafından Osmanlı’ya bağlanan bazı Anadolu Beyleri, Timur’un himayesinde beyliklerini yeniden elde etmişlerdir.

Bir yandan her biri kendi başına saltanat iddiasını sürdüren şehzadeler, diğer yandan eski beyliklerini yeniden canlandırma gayreti içinde olan beyler, Anadolu’da aynı taban üzerinde hükümran olma mücadelesini iyice kızıştırmıştır. Şehzadeler arasındaki savaş uzun yıllar devam etmiş, bundan en büyük zararı Anadolu Türklüğü görmüştür.

Aym halk topluluğunun dahil olduğu siyasi sınırlar sık sık değişmiş, sınırlar değiştikçe gelen yeni idarenin ahali üzerinde belli belirsiz baskıları olmuş, böylece bir kısım halk iç-göç diyebileceğimiz bir olguyu yaşamış, tıpkı Moğol istilası sonrasındaki toplum psikolojisine benzer bir içe yönelme hareketi gözlenir olmuştur.

Şehzadeler arasındaki bu saltanat mücadelesini l.Mehmed’in kazanması sonucu, Osmanlı Devleti adeta ikinci kez kurulmuştur. Yıldırım Bayezid’in oğlu I. Mehmed, bir yandan kardeşleriyle saltanat mücadelesi verirken, diğer yandan da Şeyh Bedreddin ayaklanması gibi ülkeyi bir başka açıdan karagaşaya sürükleyen hadiseleri halletmeye gayret göstermiştir. Kardeş mücadelesinden sonra Anadolu Türk Birliğini kurma kavgası I. Mehmed tarafından sürdürülmüş, beyliklerden özellikle Karamanoğlu Beyliği ile uzun süre uğraşan Çelebi Mehmet, bu konuda belli başarılar elde etmiştir.

Çelebi Mehmed’in 1421 ‘de ölümü üzerine yerine geçen oğlu 11. Murat zamanında, bir yandan Anadolu’da siyasi birliği sağlama çabaları sürdürülürken diğer yandan da geçici olarak hükümdarlığı oğlu II. Mehmed’e bırakmasını fırsat bilen haçlı saldırılarına karşı durulmuştur Yine aynı hükümdar zamanında, Safavîliği siyasi bir organizasyona dönüştürme çabalarını başlatan Şeyh Cüneyd’in Anadolu’daki faaliyetleri, büyük bir siyasi kargaşaya meydan verilmeden bertaraf edilmiştir.

II. Murat, 1451 yılında ölünce yerine, daha önce babasının isteği üzerine çocuk denecek yaşta tahta çıkarak tecrübe kazanmış olan oğlu II. Mehmet geçmiş, yüzyılın ikinci yarısının başlarında, Dünya tarihi açısından önemli bir dönüm noktası teşkil eden İstanbul’un fethi bu genç padişah tarafından 1453 yılında gerçekleştirilmiş, bu sebeple kendisine Fatih ünvanı verilmiştir.

Karamanoğlu Beyliği’nin Osmanlı hakimiyetini tanıması, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın Otlukbeli Savaşı’nda yenilmesi, Trabzon Rum İmparatorluğu’nun Osmanlı topraklarına katılması, Avrupa yakasında bugünkü Yunanistan’ın fethedilmesi gibi önemli tarihi fetihler, bu hükümdar zamanında gerçekleştirilmiş, beylikten imparatorluğa geçiş süreci başlamıştır.

1481 ‘de tahta geçen ll.Bayezid dönemi, Osmanlı fütuhatının yavaşladığı, Bayezid ve Cem arasında devletin iç ve dış hayatını etkileyen bir iç mücadelenin yaşandığı, Devletin güney ve bilhassa doğuda yeni siyasi gailelerle karşı karşıya geldiği bir dönem olarak XVI. yüzyılın başına kadar sürmüştür.

Bu yüzyılda da devletin sınırları içerisinde medrese ve tekke faaliyetleri sürmüş, Osmanlı ülkesinde yetişen âlim ve mutasavvıfların yanında, doğudan gelen din ve tasavvuf âlimlerinin de bu faaliyetlere katkıları sürmüştür.

Yine bu yüzyılda Anadolu’da hem Osmanlı sınırlan içinde kalan bölgelerde hem de Beyliklerin hakim olduğu şehirlerde dini ve tasavvufi sahada eserler yazılmaya devam edilmiştir. Bursa, İznik, Edirne ve İstanbul gibi Osmanlı başkentlerinin yanısıra Beyliklerin merkezi durumunda olan diğer şehirlerde de medrese ve tekke faaliyetleri devam etmiştir.

Anadolu ve Rumeli’deki tekkelerde Mevlevîlik, Halvetîlik, Bayramîlik, Nakşibendilik ve bir tarikat hususiyeti kazanmaya başlayan Bektaşîlik gibi tarikatlar hızla genişlemeye başlamışlardır.[1]

BİRİNCİ BÖLÜM

KEMÂL ÜMMÎ’NİN HAYATI

Kemâl Ümmî’nin hayatı hakkında yeterli bilgilere sahip değiliz. Bu konuda Osmanlı kaynaklarının verdiği sınırlı bilgiler de onun hayatını aydınlatmamıza yetmeyecek kadar azdır.

Şâirin hayatını, hakkındaki kaynakların niteliklerine dayanarak “menkabevî” ve “târihî” açıdan ele almayı, metod olarak uygun gördük.”

A. KEMÂL ÜMMÎ’NİN MENKABEVÎ HAYATI

Şâirin hayatı hakkındaki menkabevî bilgiler MKÜ[2] [3], Vilâyet-nâme-i Sultân Şucâuddin[4] [5] adlı eserlerde yer aldığı gibi, ayrıca kendisini şeyh olarak benimsemiş bir kısım şâirlerin eserlerinde’ ve Bolu ve civarındaki halkın hafızasında[6] da canlı bir şekilde yaşamaktadır.

1. MKÜ’ye [Derviş Ahmed,  Menâkıb-ı Kemâl Ümmî,  Millet Ktp., Ali Emiri, manzum: 1323/1] Göre

Kemâl Ümmî’nin menkabevî hayatı hakkında bize en geniş bilgiyi Derviş Ahmed’in MKÜ’si vermektedir.[7] Eser, şâirin uzunca bir süre Bolu’da yaşadığını, tekke ve türbesinin burada bulunduğunu ve menkabelerini ihtiva etmektedir.

 a-MEMLEKETİ, YAŞADIĞI YER

Derviş Ahmed, dinlediği rivayetlere dayanarak Kemâl Ümmî’nin önceki yerinin Horasan olduğunu, oradan Anadolu’ya geldiğini, kendisinin Oğuz boyuna mensup bulunduğunu kaydeder:

Budur esrâr-ı Tşka düşen Oğuz
Budur râh-ı tarîkatun kulaguz[8]
‘Azîz içün didi ba’zılar el’ân
Yiri olmış ıdı evvel Horasan[9] [10]

Horasan’da Safî Sudan’dan el almış, onun teveccüh ve övgüsüne mazhar olmuştur.  Satî Sultan, Kemâl Ümmî’yi Rûm’u (Anadolu’yu) ihya etmesi için göndermiştir:

Varup ihyâ iderse Rûm’ı n’ola
Cihan enfası müşkiyile tola[11]

Anadolu’ya gelen Kemâl Ümmî, Bolu ve çevresinde münzevî bir hayat yaşamıştır Eserin baş kısmında Kemâl Ümmî’nin Bolu yakınlarındaki Aladağ ve çevresindeki yaşayışından kesitler yer almaktadır.

Kemâl Ümmî, şehirden asla lezzet almaz, dağlarda gezerdi. Nazar-gâhı Aladağ olmuş, aşk derdini burada bulmuştu. Yüksek yerlerde gezdiği için insanlar yüzüne hasret kalmıştı. Kendisi Boz Armud Dağları’nı yurt tutmuş, oraları “açarak” ihya etmeyi, deştîlerini (yabanî ağaçlar» aşılamayı kendine iş edinmişti. Bunları yaparken de Bolu’daki insanları, himmetiyle irşad edip mahzun gönüllerini şad eylemiş, bir çok sırları aşikâre hale getirmişti.[12] [13] Boğazdan zikri icad etmiş, bu zikirle yerde ve gökte ne varsa hepsini kendinden geçirmişti.

Gezerdi tagı şehre gelmezidi
Şehirden lezzet aslâ almazıdı
Nazar-gâhı Ala Tag olmış ıdı
O derdi ‘ışkı anda bulmış ıdı
Yiri olmış ıdı kûh u bayan
Yüzin görmege müştak idi insan
Boz Armut Tagların itmişdi me’vâ
Açup ol yirleri eylerdi ihya
Anufi deştîlerini aşlar idi
Döner bir yire girü başlar ıdı
Keramet nûrın anda saçmışıdı
Anı görsen ne yerler açmışıdı
Bolı’nun ademi azmışdı gayet
Bu sultan eyledi anlara himmet
Tanka her birini idüp irşad
Dil-i mahzunlarını eyledi şad
Buları bey’ate da’vet iderdi
Der-i dergâhı Hakk’a el giderdi
Zalâletde düşüp kalanları heb
Günah deryâsına talanları heb
Bu Hızr irüp çıkarmışdur necata
San irdi mürdeler âb-ı hayâta
Boğazdan zikri icâd iden oldur
Tarîka halkı irşad iden oldur
O zikrim istima’ından melekler
Olup hayrân döner çarh-ı felekler[14]

b . AİLESİ VE ÇOCUKLARI

MKÜ, şâirin asıl adı, anne ve babası ile doğum yeri hakkında hiçbir bilgiye yer vermez, sadece çocuklarından söz eder. MKÜ’ye göre Kemâl Ümminin üç oğlu vardır. Eserde, bunlardan yalnız ikisinin ad ve menakıblarına yer verilir:

Cihânda var idi üç oglı anun
Sürûr-ı kalbi idi evliyânun[15]

İlk sözü edilen oğlu Sinan veya Sinan Beğ ismiyle anılmaktadır. Medrese tahsili görmüş âlim bir zat olarak geçmektedir:

Bir oglı varidi anun heıuâna
Kemâl ü ma‘rifet virmişdi Mevlâ
‘Âceb tahsîl-i ‘ilm itmiş idi ol
Arardı bâg-ı ‘irfana velî yol[16]

MKÜ’de, tahsil görmüş bir kimse olarak Sinan Beğ’le, ümmî bir şeyh olan babası arasında geçen şu olay anlatılmaktadır:

Sinan, ümmiden şeyh olmaz görüşündedir. Böyle kimselere, babası bile olsa, itibar etmeyeceğini söyler:

Dir idi kutb-ı “âlem olsa ümmî
Ricâlu’llah makâmın bulsa ümmî
Degüldür ol kişi yanımda makbul
İrürse başı göge olmazam kul
Belî dimem babam olursa dahi
Tekarrub hâlini bulursa dahi[17]

Kemâl Ümmî ona hacca gitmesini, tavaftan sonra Halîlullah makamında iki rekat namaz kılıp selam verince yanında bir Pir göreceğini söyler. O Pir. Sinan’ın müşkillerini halledecektir. Deniz yoluyla hacca giderken gemi fırtınaya tutulup kayalara çarpıp batar Sinan Beğ suya düşenlerden biri olarak Hızır gibi yetişen babası tarafından kurtarılır, fakat Sinan Beğ bunu bilmez:

Sinân Beg’üm dahi varmışdı garka
Babası Hızr irişüp oldı arka[18] [19]

Kara yoluyla devam ederken de bin bir sıkıntı çeker, esir düşer ve yine babasının himmetiyle kurtarılır. Esareti sırasında, çektiklerinin, babasına karşı gelmesi sebebiyle olduğunu anlar:

Babama yogıdı hîç i’tikâdum
Beni bu derde ugratdı inâdum
Babama hergiz indirmez idüm baş
Kaşugından anun yimez idüm aş

Hacca varıp tavaf ettikten sonra Makam-ı İbrahim’de namaz kılar ve yanındaki yaşmaklı Pir’in, babası Ümmî Kemâl olduğunu, yıllardır her zaman namazı orada kıldığını Ka’be hüddâmından duyar ve babasının değerini anlayıp ona bağlanır[20]:

Sinân Beg gördi babasını bildi
Didi derde yine bu çâre kıldı
Elin öpüp ayağına sürer yüz
Görür teslîm olur andan güler yüz
Babasını bilür ol nice erdür
Hudâ yanında nice mu’teberdür[21]

Diğer oğlu ise Cemâl ismini taşımaktadır. Hal ehli, meczûb bir kimsedir:

Mübârek nâmı biri nüh Cemâl’dür
O da hâl ehli bir sâhib-kemâldür
Gören sanur anı dâvâne idi
Yıkılmış hâtırı vîrâne idi
Tamâm cezb ‘âlemine düşmiş idi
Cihân halkı başına üşmiş idi[22]

MKÜ’ye göre Cemâl, zâhiren divane görünümlü, yanında taşıdığı kabağı içkiyle doldurup sürekli içen ve üryan dolaşan bir kimse olarak şikayet edilmiş, devrin padişahı (?) tarafından öldürtülmüştür.[23]

Aslında Cemâl, manevi bakımdan ermiş bir kimsedir:

Gezerdi mest olup dünyâyı her bâr
Velî keşf eyler idi keşfi esrâr
Elin çekmiş idi dünyâdan el-hak
 N’ola olur ise fanı-‘i mutlak[24]

Cemâl’in öldürülüşü Kemâl Ümmî’yi çok üzmüştür. Padişah bir gece rüyasında Kemâl Ümmî’yi görür. Şeyh kendisinden oğlunun hesabını sorar ve Pâdişâh’a bir sille vurur:

Didi Şâh’a Cemâl’üm kanı ıfitdün
Haber virsen bana n’ola Cemâl’im
Ne itmişdür ola sana Cemâl’im
Vücûdını n’içün anun yog itdün
 Cefayı gerçi kim bana çog itdün
Deyince kalkup ayag üzre turdı
O Şâh’un yüzine bir sille urdı

Padişah uyandığında Cemâl’i haksız yere öldürttüğünü anlar ama iş işten geçmiştir Yüzünde sillenin izi kararıp kalır, hastalanır ve bir müddet sonra da ölür:

Döşeğe düşdi yatup kaldı ol Şâh
Tapancanun yiri karardı nâ-gâh
Nidâ-yı lrcı’i işitdi canı
Varıp Uçmag’ı mesken itdi canı[25] [26]

c.Çevresindekiler

MKÜ’de çocuklarından başka. Hacı Bayram Velî. Akçakavak’lı Sarı Müderris, Yağluca’lı ‘Alî Kevkeb Kutbü’ddîn Hâce ile iki padişahtan da söz edilmektedir.

Derviş Ahmed, Kemâl Ünımı ile Hacı Bayram Velî ilişkisine özel olarak temas etmektedir Hacı Bayram Velî ve Kemâl Ümmî “hem-‘asr”dırlar. Aralarında büyük bir muhabbet vardır Hacı Bayram Velî, gün olmazdı ki yüzünü görmesin, hatırım sormasın yahut selam iletmesin [27]

Ulemâdan Akçakavak’lı Sarı Müderris lâkaplı bir zat, ümmiliği yönünden Kemâl Ummi’yi gıyabında sürekli eleştirir, zâhirî ilimleri bilmeyenlerden şeyh olamayacağını söyler[28] [29]:

Dir idi şeyhlin ümmîsi ‘acebdür
Ma‘ârifden dem urur ne sebebdiir
Şu kişide ki vokdur ‘ilm-i zâhir
Tarîkatde o nice ola mâhir

Bu hal malum olunca Şeyh, Sarı Müderris’i davet eder. Bazı sorular sorarak imtihan eder ve asıl maksadın Allah’ı bulmak olduğunu söyler:

İder fevri ana bir kaç su’âli
Cevâba kalmadı lâkin mecali
Senün nedür okımakdân murâdun
Ne içün ehl-i ‘ilm olmışdur adun
Murâd Allah’ı bulmakdur bürâder
Vücûd ‘ışkıla tolmakdur bürâder

Zâhiri ilimlerde de bilgili olduğunu gösterince Sarı Müderris yaptığı hatayı anlar ve kendisine bağlanır:

Bu sözleri işidince ‘azîzden
Didi lutf it ümîdün kesme bizden
Egerçi ‘ilm-i zâhir okıdum ben
Velî bu yolda başumı kodum ben
Deyuben halvetine girdi pîrün
Düşüp ayağına yalvardı pîrüfi[30] [31] [32]

MKÜ’de, Yağluca’lı ‘Alî Kevkeb Kutbü’ddîn Hâce isimli bir Kemâl Ümmî dervişinin bazı hallerinden kısaca bahsedilmekte; onun yüz yaşında olduğu, münzevî yaşayışı bakımından şeyhini örnek aldığı, dağlarda yalnız başına gezip “geyicikler” ile ülfet ettiği dile getirilmektedir:

Husûsâ bir kişi varidi anun
Tamâm dervîşi idi evliyânun
Tamâm varmış idi yüz yaşına ol
Tarîkun çıkmış idi başına ol
Bunun da ‘âdeti olmışdı her dem
Salât-ı subhı kılurdı mukaddem
Geyiciklerle ülfet itmiş idi
O Sultân’un yolunca gitmiş idi

MKÜ’de bahsedilen hükümdarlardan biri, Kemâl Ümmî’nin oğlu Cemâ’i öldürten pâdişâhtır (bkz. Ailesi, Çocukları) Diğeri ise “Şâh-ı Stânbul, Şâh-ı Gâzî” isimleriyle verilmektedir. Derviş Ahmed, bu hükümdarın hastalığının, Kemâl Ümmî tarafından iyileştirilmesi ile ilgili bir menkabe kaydetmektedir.[33] [34] [35]

Ayağında bir rahatsızlığı bulunan zamanın hükümdarının yolu Bolu’ya düşer. Çevresindekiler hükümdara, belki bir şifa bulur düşüncesiyle Şeyhi ziyaret etmesini söylerler:

Zamanında anun Şâh-ı Stânbul
Bolı semtine düşürdi meğer yol
Anılmış nâmı Şâh-ı Gazi idi
Bahâdır erlerin mümtâzı idi
Velî bir derde olmışdı giriftâr
Çekerdi zahmet ol devletlu Hünkâr
Ayağında idi ekser o “illet
İderdi her kim anı görse nefret
Didiler bunda vardur bir pîr
Du’âsın al yüri dergâhına gir

Hükümdar, adamlarını göndererek Ümmî Kemâl’i çağırttırır. Fakat Şeyh, derdi olanın tabibe varmasının daha uygun olacağını söyler. Hükümdar, Boz Armud Dağı’na çıkar ve Taş Kaynadan’da bulunan Şeyh’e tedavi olur. Yalnız Şeyh, vücudunun çeşitli yerlerinde olan hastalıklarının büyük bir kısmını tedavi edip bir kaçını bırakır. Gerekçesini de şöyle açıklar:

Velî bir ikisi tursun yirinde
Belâ olmasa insânun serinde
Unudur Hakk’ı dirler i karındaş
Belâdan hâli olmamak gerek baş33

Bundan sonra Şeyh, hükümdara Allah’ı unutmaması, adil olması, halka zulm etmemesi yönünde telkinlerde bulunur:

Cihânun gerçi sensün pâdişâhı
Hudâ’dur pâdişâhlar pâdişâhı
Unutma sen anı dâyim ahadur
İle zulm itme şâhum hep sahadur
“Adâlet eyle dâyim i cihân-dar
Dir isen sana kabrün olmaya dar[36]

Padişah, hoşuna giden bu sözler üzerine bir çok köyü vakfetmek istediğini söyleyince Şeyh dünya malına ihtiyacı olmadığını söyleyerek güttüğü boyunlarını önüne katarak oradan uzaklaşır.

VİLÂYET-NÂME İ SULTÂN ŞUCÂUDDİN’E GÖRE

Vilâyet-nâme-i Sultân Şucâuddin[37] [38] adlı eserde Kemâl Ümmî ile ilgili şöyle bir menkabe3* anlatılır:

Horasan’dan Seyyid Nesîmî ile birlikte dönen Kemâl Ümmî ve Kaygusuz Sultan Larende’de buluşup, Kaygusuz’un salık vermesiyle Şeyh Şucâuddin Baba’nın bulunduğu Seyitgazi’ye doğru yola çıkarlar. Bunu gönül gözüyle gören Şeyh Şucâuddin Baba müridlerine “Tanrılar, Peygamberler geliyorlar” diye haber vererek Nesîmî ile Kemâl Ümmrnin kendilerini üstün görmelerine işaret eder ve tekkeden ayrılır.

Tekkeye varan bu üç mutasavvıf şâir, Şeyh Şucâuddin Baba’yı bulamazlar. Şeyhin bulunmadığı zamanlarda makamında bir koç oturmaktadır. Bunu öğrenen Nesîmî “Şeyh koçu neyler, bu onun putu olmuştur, boğazlayıp Şeyhi bu puttan kurtaralım” der. Kaygusuz “Er nazarında bu küstahlıktır” diyerek buna yanaşmazsa da koç kesilir. Kemâl Ümmî. derisi yüzülmek üzere kesilen koçu bir ağaca asar. Nesîmî de yüzer ve pişirmek üzere bir kazana koyarlar. Fakat suyunu bile kaynatamazlar.

Yan çıplak bir vaziyette tekkeye dönen Şeyh Şucâuddin Baba, tavrıyla onlara korku salar ve civardaki çamlığa doğru yalın ayak yürümeye başlar. Nesîmî, Kemâl Ümmî ve Kaygusuz da ayaklarındakileri çıkararak onu takip ederler. Ancak ayaklarına çakır dikenlerinin batması sebebiyle ilerleyemezler. Şeyh onlara ” Küçüklerim, Tanrı’lık ve peygamberlik davasında kalırsınız da şol dikenciğe hükmünüz geçmez mi?” diye seslenerek bir çamın dibine oturur Bir müddet sonra yanına yaklaşanlardan Kemâl Ümmî’ye yer göstererek oturtur ve ona güzel sözler söyler. Kemâl Ümmî’nin içinde bir teveccüh peyda olur ve ona mürid olmak ister. Fakat Şeyh’in “Siz üstün bir şeyhsiniz. Size bende olmak yakışmaz” mealindeki sözleri üzerine bundan vaz geçer. Şeyh Şucâuddin Baba Nesîmî’ye de nasihatler ederse de çok mağrur olan Nesîmî aksi cevaplar verir. Öfkelenen Şeyh Şucâuddin Baba kalkarak yakındaki bir başka çam ağacının altına oturur. Kemâl Ümmî “Aşkolsun Sultanım” deyince Şeyh bunlara hayvanlara seslenir gibi seslenir ve tekrar başka bir ağacın dibine gider. Kemâl Ümmî “Sultanım, biz insan donundayız, siz bizi hayvana benzettiniz” deyince de Şeyh “Sahibini bilmeyen hayvandan da kötüdur” diyerek bulunduğu çam ağacının dallarına elini uzatır. Bir elma koparıp bir bıçak ile Nesîmî’nin önüne koyarak onu Halep’ten istediklerini söyler. Elini tekrar ağacın dallarına uzatıp bir armut koparıp, armudun sapına da bükülmüş bir ip bağlayarak bunu da Kemâl Ümmî’nin önüne koyar ve “Var git küçüğüm, seni Manisa’da bir mir’at elinde istiyorlar” der. Son kez elini uzatarak ağaçtan bir gül alıp “Var küçüğüm, ocağın küllensin” diyerek Kaygusuz’a verir.

Şeyhin söylediklerini değerlendiren üç kişi istenilen yerlere giderler. Şeyhin kendilerine verdiği şeyler aslında onların akibetleriyle ilgili birer rümuzdur.

Nesîmî, bir müddet sonra derisi yüzülerek öldürülür. Kemâl Ümmî de Şeyh’in talimatıyla Manisa’ya gider ve orada kısa zamanda büyük şöhrete ulaşır. Fakat diğer şeyhler onu çekemezler, fitne ve fesada baş vurarak padişaha jurnaller gönderirler. Padişahın bu konuda çekimser kalmasına rağmen bir oldu bittiye getirerek şehrin ileri gelenleri ve şeyhleri onu darağcına astırırlar. Şeyh Şucâuddin Baha’nın koçunu ağaca asan ve Şeyh tarafından, sapına bükülü bir ip bağlanmış armut verilen Kemâl Ümmî de böylece Şeyh’in işaret ettiği şekilde öldürülmüş olur. Asılacağı sırada bunu hatırlayan Kemâl Ümmî şunları söyler: “Biz bundan incinmeyiz. Bu bizim geçidimizdir. Erenler göstermişlerdir bunu.” Darağacında canı çıkarken, ağzından üç güvercin çıkar ve üç ayrı yöne doğru uçup giderler.[39]

1.     Sefîne’ye Göre

Kemâl Ümmî hakkında menkabevî bilgi veren önemli bir diğer eser ‘Âşık (Seyyid) Ahmed’in “Sefine”[40] adlı eseridir. Bu eserde de Kemâl Ümmî’nin yine Horasan kökenli bir mutasavvıf olduğu ve oradan Bolu’ya gelip Bolu dağlarını yurt edindiği, aslen Hz. Peygamber neslinden geldiği kaydedilir.[41]

‘Âşık Ahmed’in eserinde Kemâl Ümmî’nin bir kerâmetini anlatan şu menkabeye yer verilmektedir:

“Hem kerâmetin izhâr olmuşdur senün
Padişahlar gelüp bilmişler hâlin
Ocağında olmaz aslâca külün
Bize yardım eyla Sultân Ümmî Kemâl

Kemâl Ümmî Hazretlerinün bir kerâmeti(ni) dahi tevârihde nakl iderler ki bir gün mahdûmı Kostantiniyye canibine gitmek murâd eyledükde Kemâl Ümmî râzı olmayup mahdûmı izinsüz çıkup gitdi. Meğer kim bir büyük sü köbrüsinden geçeyim dirken ber-takrib suya düşüp helak olacağına karîb bir camuş (manda) suda bulunup arkasınca binüp bir hâl-i selâmetle çıkup kurtuldukda nâdim olup rücû‘ idüp ser-encâmı diyü virmeyüp sordukda dahi dimeyüp inkâr eyledükde “kimse arkasıla taşra selâmet çıkarmadı mı?” diyince ol sâ’at mübârek kademini pûs idüp mahdûmı ‘aczini i‘tirâf eyledi”[42] [43]

B. KEMÂL ÜMMÎ’NİN TARİHİ HAYATI

Yaşadığı Dönem, Doğum Tarihi ve Çevresi

Kemâl Ümmî’nin gerçek kimliği ile yaşadığı çevre hakkında bilinenler oldukça sınırlıdır. XV.yüzyılda yaşadığı, 880/1475 tarihinde öldüğü biyografik Osmanlı kaynakları4J ile bunlara dayanılarak yapılan çalışmalarda[44] ifade edilmektedir.

Ölüm tarihini kaydeden Vefayât[45] ve Osmanlı Müellifleri[46] dışındaki diğer tarihi ve menkabevî kaynaklar, doğrudan doğruya şâirin yaşadığı dönemi belirtmeseler bile verdikleri bilgilerle zımnen XV. yüzyılda yaşadığını ortaya koyarlar. Yalnız 1338/1921-22 tarihli Bolu Livası Salnâmesi Kemâl Ümmî’nin yaşadığı dönemle ilgili çelişkili bilgiler verir. Sal-nâme’ye göre mutasavvıf “…Osmanlılardan evvel Bolı Livâsı’ııa hicretle…”[47] [48]Tekke-i Ümmî Kemâl Karyesi’ne yerleşmiştir. Yine aynı Sal-nâme’nin bir başka bölümünde Ümmi Kemal Tekkesi’nin Farsça vakfiyesinin bulunduğuna dair bir rivayetten söz edilmekte ve bu rivayetin, tekkenin Selçuklular dönemine ait olduğuna en mühim delil sayılması gerektiği ifade edilmektedir46 Anlaşılacağı üzere bu meyanda bir vakfiyenin var olduğu bir rivayetten öteye geçmemektedir Sal-nâmedeki bilgiler tarihçi M. Zekai Konrapa’ya aittir ve Konrapa’nın Kemâl Ümmî ve tekkesi ile ilgili verdiği bilgiler çelişkiler ihtiva eder. Bir yandan şâiri ve tekkesini Selçuklular dönemine götürürken, diğer yandan hem aynı Sal-nâmede hem de Bolu Tarihînde şâirin II. Murat’la görüştüğünü ifade eder. 11. Murat Padişah olduktan bir müddet sonra, OsmanlI’ya karşı duran İsfendiyar Bey’le Bolu önünde savaşmış, onu yenmiştir. (1423-1424) Bir müddet Bolu’da istirahat eden Padişah Kemâl Ümmî’yi ziyaret ederek duasını almıştır: “Murâd-ı Sânî’nin Bolu’da ikâmetleri esnasında Sazak Nahiyesi’nde Boz Armud nâm mevkkde inzivâ-nişîıı olan Kibâr-ı Meşâyih-i Halvetiyye’den Ümmî Kemâl Hazretlerinin ziyâretini arzu buyurmuş, Velî-yi müşârün-ileyhin ed‘iyye-i hayriyyesini almış oldukları kuyud-ı resmiyye ile sabittir.”[49]Konrapa bahsettiği resmi kayıtların 11e olduğu hakkında bir bilgi vermemektedir.

Latîfî tezkiresinde, şâirin Nesimi ile arkadaşlığından söz edilir.[50] Aslında Latîfînin bahsettiği, Nesimi ve Kemâl Ümmînin arkadaşlıkları ile birinin derisinin yüzülerek, diğerinin asılarak öldürüleceklerine dair malumat, Şeyh Şucâuddin’in kerametini izhar eden bir hadise olarak daha ayrıntılı bir şekilde XV.yüzyıl vilâyet-nâmelerinden Şeyh Şucauddin Vilâyetnâmesi’nde yer almaktadır. Vilâyet-nâmede Kemâl Ümmî ve Nesimi’nin yanısıra Kaygusuz Abdal da bu arkadaş grubuna dahildir, (bkz. Menkabevî Hayatı) Bu kaynaklardaki bilgiler menkabevî nitelikte olsalar da şâirin yaşadığı yüzyılı, Nesimi ve Kaygusuz Abdal’ın en azından bir müddet yaşayıp öldükleri yüzyıl olarak belirlerler. Nesimi 1404[51] veya 141 S[52], Kaygusuz Abdal da 1444[53] yılında ölmüşlerdir.

Diğer yandan şâirin Dîvân’ı da onun yaşadığı dönemi belirlememize yetecek kadar aydınlatıcıdır. Dîvân’da, yaşadığı dönemle ilgili unsurlara ilk dikkat çeken Köprülü olmuştur Köprülü, “Tarih kaynaklarının ona dair verdikleri birbirini tutmaz bilgiler karşısında nüshalarına pek çok tesadüf edilen Dîvân’ına müracaat mecburiyeti vardır”[54]diyerek şâirin 815m Hicri tarihinde ölen Şeyh Hamideddin Aksarayfye ve 832’de ölen Şeyh ‘Alî Erdebîlî’ye yazdığı mersiyelere[55] temas eder ve XV yüzyılın ilk senelerinden itibaren şiir yazdığını söyler. Gerçekten de bu mersiyelerle birlikte Şeyh Alî Erdebîlî için yazılmış biı de medhiyenin[56] [57] yer aldığı Dîvân, onun XV.yüzyılda yaşadığına dair en kuvvetli delildir

Kemâl Ümmî, Dîvân’ındaki Şeyh Hâmid mersiyesinde 815/1412 yılının Ber’ât gecesinde Şeyhi olan ‘Ubeyduîlah Hâmid’in öldüğünü ve yerini Muzafferü’ddin isimli bir şeyhe bıraktığını söyler. İsmail Ünver’e göre bu şeyh Muzafterü’ddin Lârendî’dir[58]

Kanı ol şeyhümüz Hâmid sa’îd ti nnittekî zâhid
Fenâ ‘âlemden ol âbid bekâ milke giizer kıldı
Ne var tulundısa hurşid bi-lıamdi’llah kim ol murşid
Muzaffer Hazretin tecdîd makamında kamer kıldı.
Nebî’ııün hicretinden bil sekiz yüz on beşinci yıl
Ber’ât düninde ol fâzıl bu menzilden sefer kıldı

(27/6,37,38)’

Hoca ‘Alî medhiyesinde de Erdebîl şehrinde Sevelan Dağı’nda irşad görevini yürüten Hoca ‘Alî’yi övmektedir:

Ma‘nîde makâmına makâl iremez anun
 Sûretde velîkin o veli Erdevîlîdür
Cenriiyyetine hâzır olup gâyib erenler
Her gâh şu tagda ki Sevelân Cebelidür
Üçler Yidiler Kırklar u Üçyüzler ulusı
Ol şeyh-i cihân kutb-ı zamân Hoca ‘Alîdür

(24/7,20,21)

Hoca ‘Alî için yazdığı mersiyede onun Şubat 832/1429 tarihinde öldüğünü bildirmektedir:

Kaçan defıı oldı ol gencî bil it hicretde sağıncı
Sekiz yüz otuz ikinci Cemâzi’l-evvel ayında

(25/30)

Eski kaynaklarda Kemâl Ümmî’nin doğum tarihi ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. İsmail Ünver, şâirin “…en erken 1390’larda doğduğunu…” 59 tahmin eder ve 1418’de[59] [60] ölen Nesimi ile arkadaşlık edebileceğini akla yatkın bulmaz. Oysa Kemâl Ümmî 1412’de Şeyh Hâmid’in ölümü üzerine aruz ölçüsüyle ve musammat tarzda mersiye söyleyebilecek çağdadır. Diğer yandan kaynaklar bize şâirin uzun bir hayat yaşadığını hissettirir. Kemâl Ümmîyi çok yakından tanıdığını[61] ve halifelerinden biri olduğunu[62] bildiğimiz Sarı Müderris, Dîvân’ında[63] şâirden “koca” diye söz etmekte, yüzyıl boyunca aşk ateşine yandığını söylemektedir:

İki kocacıkdan imiş ikisi de Hak’dan imiş
‘İlm-i ledün issileri hem sözleri sıdkdan imiş
Ol birisi ol kocadur sataşdugum hem yolcadur
Remzi anun key incedür hem gelmesi şarkdanımış[64]

Bir varidi bir varidi Ümmî Kemâl derler idi Yüz yılda ‘ışk odına tutuşuben yanar idi95

Sarı Müderris’in verdiği bilgilerin dışında, Kemâl Ümmî Dîvânı’ndaki manzumelerde de onun yaşı hakkında fikir veren beyitlere rastlıyoruz. Bir beytinde kırk yaşını aştığını söylemektedir:

Kırk yaşaduın nefsüm elinden kaçup
Uş dahi kurtulımazam âh u vah

(113/6)

Bazı beyitlerinde de iyice yaşlandığını, saçının sakalının ağardığını dile getirir:

Karardı biti ağardı sakal saç
İlâhî üstümüze rahmetün saç

(1/37)

Gönlünün karasın agardımadun
Gerçi oldı saçun sakalım ak

(77/17)

Şeyh Hâmid’e yazdığı mersiye, Nesimi ve Kaygusuz’la olan ilişkileri, Sarı Müderris’in ifadeleri ile şâirin kendi manzumelerindeki ifadelerden hareketle İsmail Ünver’in tahminini biraz daha eskiye götürerek 1375 tarihinde doğduğunu tahmin ediyoruz.

Kemâl Ümminin nerede doğduğunu ve asıl memleketinin neresi olduğunu kesin olarak bilememekteyiz. Bu konuda çeşitli görüşler ileri sürülmektedir.

MKÜ mutasavvıfın aslen Horasanlı olduğunu, Anadolu’ya irşad maksadıyla gönderildiğini söyler.[65] [66] Bolu Sal-nâmesi ise aslen Buhârâ’lı olduğunu kaydeder.[67]

Latifi[68], ‘Alî[69], Ayvânsarâyî[70] ve Bursalı Mehmet Tahir Bey[71] [72] Karamanlı olduğunu söyleyerek doğum yerinin burası olduğunu zımnen ifade ederler. Latîfî ve ‘Alî ayrıca Karaman’ın Larende kasabasından olduğu detayını kaydederler. Mü’min-zâde de Karaman ülkesinde Lârende’de doğduğunu söyler:

Karaman ülkesinde ııeş’eti Lâreııde’deıı oldı
Seyahat eyleyüp geşt eylemişdi ‘arz-ı İran’ı “

Biyografik Osmanlı kaynaklarında Karamanlı[73] [74] [75] olarak anılması, Dıvân’ında Mevlânâ, Sultan Veled, ‘Âşık Paşa, Gülşehri gibi Orta Anadolu mutasavvıflarından söz etmesi ve Şeyh Hâmid’le olan ilişkisi, şâirin hayatının bir bölümünün Larende, Konya, Aksaray, Kayseri ve Niğde’de geçmiş olabileceğini, hatta bir süre Bursa’da bulunmuş olabileceğini düşündürmektedir.

Yeni çalışmaların bir kısmında onun Niğde7-1 veya Bolu’da[76] yetişmiş olduğu şeklinde bazı bilgiler verilerek doğum yerine de işaret edilmek istenmektedir.

Gerek biyografik Osmanlı kaynaklarından, gerekse Dîvân’ından edindiğimiz bilgilerden onun birikiminin alt yapısını “İç Anadolu Mektebinin (bkz. Dünya Görüşü ve Bilgi Kaynakları) şekillendirdiğini anlıyoruz. Buradan hareketle doğduğu ve ilk yıllarını geçirdiği yer olarak Karaman (Larende)’ı kabul edebiliriz.

2.    Ailesi ve Çocukları

Kemâl Ümmî’nin soyu ve ailesi ile ilgili bilgilerimiz oldukça sınırlıdır. Derviş Ahmed “Oğuz” boyuna mensup bulunduğunu[77], ‘Âşık Ahmed ise onun “seyyid” olduğunun, yani peygamber soyundan geldiğinin nakledildiğini söyler.[78] Yine MKÜ’de üç oğlu’8 olduğundan söz edilerek bunlardan ikisinin Sinân[79] ve Cemâl[80] [81] [82] adlarını taşıdıkları anlatılır. Ancak üçüncü oğlunun ne ismi kaydedilir, ne de kendisi hakkında -menkabevî de olsabir bilgi verilir.141

Diğer yandan Bolu’daki şifahî kaynaklarda, Kemâl Ümmî’nin “Şeyh Şehribân” adında bir kız kardeşinin bulunduğu, Horasan’dan Kemâl Ümmî ile birlikte gelip bugünkü Dörtdivan ilçesinin Çal köyüne yerleştiği ve halen türbesinin burada bulunduğu anlatılmaktadır.87

S. Zeki Kutucuoğlu, Mevlânâ Kemalettin diye bilinen İsmail Danişment adına yazılmış bir Arapça vakfiyeyi[83] esas alarak, bu şahsın Ümmi Kemal olduğunu, Yıldırım Bayezid zamanında öldüğünü, Kemâl Ümminin ise bu zatın oğlu bulunduğunu, çocuklarının da Cemâli ve Halil isimlerim taşıdığım söylemektedir.w Ancak bu görüşlere katılmak hayli zordur. Çünkü hiçbir kaynakta Kemâl Ümmî ile Ümmî Kemâl’in iki ayrı şahıs olduklarına dair bir bilgi bulunmadığı gibi. Yıldırım Bayezid zamanında ölmüş olan İsmail Danişmend’le aynı şahıs olması da tarih bakımından mümkün değildir

Biyografik Osmanlı kaynaklarında Kemâl Ümmfnin evlendiğine ve çocuklarına ilişkin hiçbir bilgiye yer verilmez. Bu konuda Divânındaki bir beyit, onun evlendiğine ve eşinin kendisinden önce vefat ettiğine dair bir delil sayılabilir:

Çün giçdi yâdum bıbşüm Şeyhlimle üstâzum işüm
Âhir benüm dahi işüm n’ola sim çagiayayın

(111/5)

Eğer beyitteki “iş”kelimesinı eş olarak anlarsak, Kemâl Ümmî’nın karısının kendisinden önce ölmüş olduğunu söyleyebiliriz.

Biyografik Osmanlı kaynaklarında bulamadığımız bir kısım bilgileri, Bolu Şer’iyye Sicillerinde bulabilmekteyiz. Sicillere göre, Kemâl Ümmî evlenmiş ve çoluk sahibi olmuş, ölümünden sonra da soyu Tekke Köyü ve civarı ile Dörtdivan’da devam ettirilmiştir. 1117/1705 yılına ait. Bolu ve Dörtdivan kadılarına hitaben yazılmış bir ferman suretinde “… Hazret-i Ümmî Kemâl kaddese sirrehü’-l’azizin evlâdları Ahmed ve Mahmûdi..”*5 dan bahsedilmekte, Sultân Süleyman Hân [Kanun?] zamanından ben, bazı yükümlülüklerden muaf tutulmaları hususunda ellerinde hatt-ı hümâyunları bulunduğu, bu haklardan faydalanmaya devam etmek için pâdişâha arz-ı hâl yazdıkları ve bu dileklerinin kabul edildiği bildirilmektedir.

Yine aynı yıla ait (Zi’l-hicce 1117/ Mart 1706) bir ferman suretinde yer alan “… ma’lum olu ki Muhammed ve Salih ve Bakî ve Hüseyn nâm kimesneler ve sâ’irleri Dîvân-ı Hümâyûn’a ‘arz-ı hâl idüp Balı Sancağı’nda Dört Dîvân Kazası sakinlerinden olup Bolı Kazâsı’na tâbi’ Boz Amrutlu nam türbede medffın Şeyh Kemâl Ümmî kaddese sirrehü’l-‘azîzün evlâdları dervişânlarifadelerinden, ölümünden sonra soyunun Tekke Köyünün yanısıra Dörtdivan İlçesi’nde de devam ettirildiğini anlamaktayız.

Zamanla Kemâl Ümmî soyundan gelenlerin Bolunun Gerede İlçesîne kadar yayıldıkları, içlerinden dinî eserler telif ederek çevrede kuvvetli tesirler bırakan şahısların yetiştiğim görmekteyiz:Bolu’nun Gerede ilçesi eşrafından A Kemaleddin Üstün bir eserinde* ailesinin Ümmî Kemâl neslinden geldiğini kaydediyor ki bu da günümüzde de şâirin soyunun devam ettiğini gösteriyor:

“Aslım: Babam ve dedelerimin rivayetlerine göre kazamız olan Gerede’nin Tekke Köyünde türbesi ziyaret olunan Ümmî Kemâl (kuddıse sırruh) Hazretleri torunlarından gelmeyim [84] [85]

Hediyyetü’l-Kabr, İslamın Nurları, Cennetin Anahtarı adlı eserlerin sahibi olan Hacı Emin Efendinin oğlu Hacı Ahmed Kemaleddin Üstün’üm. Doğumum Hicri 1303 senesidir.1,88

3.    Adı ve Mahlası

Kemâl Ümmî’nin müridi Sarı Müderris[86] [87] [88] ile Derviş Ahmed” ve ‘Aşık Ahmed[89], eserlerinde, mutasavvıfın asıl isminden bahsetmeden, kendisinden Ümmî Kemâl diye söz etmektedirler. MKÜ’de, ayrıca “Ümmî Kemâl, Ümmî Kemâl Sultân, Sultân, Kemâl Beg, Sultân Kemâl Beg” isimleri de kullanılmaktadır ki bu düşündürücüdür. Çünkü bilindiği üzere “beğ”, dinî-tasawufî zümrelere mensup kişilerden ziyade “asker” yahut “yönetici” durumundaki şahsiyetler için kullanılan[90] bir ünvandır:

Bolı’ya nûr-ı malız oldı Kemâl Beg
Tarîk-ı Hakk’a yol buldı Kemâl Beg
Olup her hâlile mahir Kemâl Beg
Çog esrâr eyledi zahir Kemâl Beg[91]
Kemâl Beg dime n’içün anı ıırdı
Bu işi Şâh’a lâyık nice gordi[92] [93]
Didi senden bilür yok hâlimi yeg
Benüm çok sevdügüm Sultân Kemâl Beg”

Şâirin adı İsmail’dir. Bu konuda ciddi bir ihtilaf yoktur. Avvânsarâyî ismini nisbesiyle anar “İsmi İsmâ‘îl Karamanî’dür.”[94]Bursalı Tahir Bey de eserinde şâirin ismini ve mahlasını “Kemâl Ümmî, İsmâ‘îl Kemâl Ümmî”[95] [96] [97]ser-levhası ile vermiştir. Diğer biyografik Osmanlı kaynaklarının bir kısmında da adının İsmail olduğu belirtilmiştir.” Yakın donem araştırmalarında da adının İsmail olduğu, Dîvân’ına dayanılarak ifade edilmiştir ” Murat üraz ise şâirin adının “İsmail Kemâl” olduğunu, şiirlerinde bazen “İsmailoğlu” mahlâsını kullandığını o söylemektedir[98] ki ne eski kaynaklarda ne de yeni yapılan araştırmalarda böyle bir bilgiye rastlayamadık.[99]

Şâir, Dîvân’ında adının İsmail olduğunu bizzat kendisi söylemektedir:

Kullarun kemteridür İsmâ‘îl

 Ne var Ümmî Kemâl ise lakabı

(19/13)

Bir başka beyitte adının Kemâl Ümmî olduğunu belirtmektedir ki burada mahlasını kasdettiği açıktır:

Gerçi adumdur Kemâl Ümmî velî noksan özüm
Ad u kale göre hâl ü bî-gâhum kanı

(137/9)

Yukarıdaki beyitlerden de anlaşılacağı üzere şâirin adı İsmail, mahlâsı ise Kemâl Ümmî veya Ümmî Kemâl’dir. Latîfî[100], ‘Alî[101], Mü’min-zâde[102], Ayvânsarâyî[103] ve Bursalı[104], şâirin mahlâsını “Kemâl Ümmî” olarak alırlar. Köprülü[105] [106] başta olmak üzere bütün yakın dönem araştırmacıları da mahlâsının Kemâl Ümmî olduğunu teyid ederler. Hickman ise gelenekçi101‘ bir yaklaşımla mahlâsının Ümmî Kemâl olduğuna kabul eder.[107]

Manzumelerinde hem Ümmî Kemâl hem de Kemâl Ümmî mahlâslarını kullanan şâirin Dîvân’ı incelendiğinde görülecektir ki mahlâs bakımından ağırlık “Kemâl Ümmî”den yanadır Tertip ettiğimiz Dîvân’daki 147 mahlâstan 106’sı Kemâl Ümmî, 41’i ise Ümmî Kemâl şeklinde kullanılmıştır. Aslında Farsça bir terkip olarak Kemâl-i Ümmî biçiminde kullanılması gereken bu mahlâsın şâir tarafından vezin gereği bile bu biçimde kullanılmaması dikkat çekicidir.

Yazılı kaynaklarda daha çok Kemâl Ümmî olarak bilindiği hususunda en kuvvetli delillerden biri de şeriyye sicilleridir. Bolu Şeriyye Sicil Defterleri’nden birinde, aynı sayfadaki iki kayıttan ilkinde mutasavvıfın ismi Ümmî Kemâl. İkincisi[108] ile diğer Defterlerde[109] ise Kemâl Ümmî olarak geçmektedir.

Bütün bu bilgiler ışığında biz de mutasavvıf-şairin mahlasını Kemâl Ümmi olarak benimsemiş bulunuyoruz.

Tahsili, Ümmîliği, Seyahatleri

MKÜ’de üzerinde en çok durulan yönlerinden biri, mutasavvıfın ümmîliğidir. Esere göre Kemâl Ümmî, tahsil noktasında tam anlamıyla “ümmî”dir. Kur’an okumayı bilmez, ezberinde bir ayet bulunmazdı:

Okumak gerçikim bilmezdi Kur’ân
Bilürdi “ilm-i bâtından kemâkân
Egeıçi okıyamazdı bir âyet
Ma’ârifden haber-darıdı gâyet[110] [111] [112]

Ümmîliği, çevresinde onun için her zaman bir kusur olarak görülmüş, hatta Sinan isimli oğlu bile babasına, ümmiliği sebebiyle itibar etmemiştir, (bkz. Menkabevî Hayatı) Sarı Müderris de Dîvânı’nda, mutasavvıfın ümmiliği üzerinde durmakta, bu yönüyle çevreden çok tenkid edildiğini teyid etmektedir:

“Alim ise dirler aha âlimdürür mürşid degül
 Ümmî ise câhil deyu nefy itdiiler irşâdunı

Ancak değerini bilenleıce daima müdafa edilmiştir.111 Bunların başında Hacı Bayram Yeli gelmektedir.

Hacı Bayram Velî, Kemâl Ümmî’nin ümmîliğini bir kusur olarak görmez, onu bir Tanrı hâzinesi gibi üstün tutar, tarikat ehli içinde müstesna bir yeri olduğunu söyler, marifet sahibi biri olarak değerlendirir:

Diridi bu kişi genc-i Hudâ’dır
N’ola ümmî ise sâhib-edâdır
Anılur ümmîlikle gerçi nâmı
Tarikat ehlinün budur be-nâmı
N’ola ümmı ise nâmı cihanda
Togardı ma’rifetle her zamanda

Aynı şekilde Sarı Müderris de mutasavvıfın ümmiliğini bir eksiklik olarak görmez, Hz Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin de ümmi olduğunu hatırlatarak müdafasını yapar:

Ümmî diyüp yirmen anı Fahr-ı Cihan ümmîdürür
Bu Cehl olan tuymaz idi hep sözleri esrar idi

Sarı Müderris, Kemâl Ümmîyi yakından tanıyan, onunla Bolu’daki hayatı sırasında, ölümüne kadar beraber olan bir mürididir. Dîvân’ı bunu teyid edecek ifadelerle doludur Dîvân’ındaki bazı ifadeler Kemâl Ümmî’nin tefsir ve diğer ilmi konularda allamelerie boy ölçüşebilecek kadar yetişmiş bir şeyh olduğunu göstermektedir:

Bir ümmîye şâkird olup dâ’im ana sorsam direm
Hocam ne var ümmî ise ‘allâme sözin bozdurur
**
Tefsîr libânın sîne-i ümmîden emdüm şek degül
 Ger emmesem ümmî südin kalmışıdım ayranıla

Latifi başta olmak üzere ondan bahseden kaynaklar tahsili hususunda aydınlatıcı bir bilgi vermezler. ‘Alî “Vilâyet-i ‘Acemi seyahat idüp çok ‘azîzler hizmetine yetmiş”  olduğunu söylerken herhalde bu seyahatinde tahsil amacı olduğunu da ifade etmek istemiştir. Mü’minzâde, mahlâsının “Ümmî” olmasına karşılık yüksek bir olgunluğa sahip olduğunu kaydeder:

Egerçi mahlâsı ümmî idi ancak kemâlâtı
Anı Hallâc-âsâ eyledi ber-dâr-ı Hakkânî

Şâirin Dîvân’ındaki

Bu Kemâl Ümmi nesne bilmez kim
Söyleye eyleye sözi tahkik

(78/28)

gibi bazı beyitleri ümmîliğine işaret sayılabilirse de bunların tevazu ile ilgili olduğu açıktır Eserlerinin ve bilhassa Dîvân’ının incelenmesi sonucu Kemâl Ümmî’nin mutlaka bir tahsil yapmış olması kanaati hasıl olmaktadır. Ancak bu tahsil doğrudan doğruya medrese gibi örgün eğitim kurumlarında mı, yoksa tekkelerde mi yapılmıştır. Yahut şâir, kendi kendini mi yetiştirmiştir? Bu konuda kaynaklarda bilgi yoktur.

Bir çok ayet ve hadisin Türkçe meallerinin yer aldığı manzumeler söylemek (bkz. Ayetler ve Hadisler) ve hadis mealleri üzerine mesneviler meydana getirmek (bkz. Eserleri), sadece Arapça bilmekle başarılamıyacak bir iştir. Ayrıca tefsir, hadis, fıkıh gibi ilimleri ve bunların usullerini de bilmeyi gerektirmektedir.

Diğer yandan Kemâl Ümmî’nin Farsçayı da bildiğini, Attâr, Senâyi gibi İranlı simalardan bahsetmesinden (bkz. Bazı Mutasavvıflar) Sa‘dî ile aynı mazmunda beyitler söylemesinden (bkz.San‘atı) anlayabilmekteyiz. Kemâl Ümmî’nin tahsil yapmadığını söylemek, gerçek anlamda “ümmî” olduğunu kabul etmek oldukça zordur.

Dîvân’ı dikkatle incelendiğinde Türkçe’yi de eğitim görmüş bir insan olarak kullandığı, cinas gibi bazı zenginliklere döneminin usta şâirleri gibi önem verdiği, aruza ve nazım şekillerine aşina olduğu görülmektedir.

Bütün bunları göz önünde bulundurarak şâirin eğitimini, tekke ve ilişkide bulunduğu şâirler çevresinden aldığını, kendi kendini yetiştirdiğini kabul etmekteyiz Derviş Ahmed. Kemâl Ümmî’nin tekke çevresinden edindiği birikimi şöyle ifade etmektedir:

Ayâgı bezm-i kesretden götürdi
Velîyu’llah ıla turdı oturdı[113]

Nitekim Dîvân’ında kendisini dervişlerin eğittiğini söylemektedir:

İ ‘aceb ne söyleyeydi kendiiden Ümmî Kemâl
Ger ana öğretmese güftârını dervişler

(62/11)

Ümmîliği ise Hz. Peygamber’e bir saygı[114] ifadesi, zâhirden çok bâtına: ilimden çok irfana verdiği değer itibariyle benimsediğini düşünmekteyiz.[115] [116] [117]

ŞEYHLERİ

Kemâl Ümmî’nin bağlandığı şeyhler hakkında kaynaklarda yeterince aydınlatıcı bilgi yoktur MKÜ’de, onun Şeyh Safîden el aldığı, irşad için Anadolu’ya gönderildiği söylenir:

Oradan Rûm’a anı geldi dirler

Safî Sultân’dan el aldı dirler

İdüp cân u gönülden aha himmet
 Didi Ümmî Kemâl’de var kerâmet
Budur zannum tamâm bu olacakdur
Velîyu’llah makâmın bulacakdur
Varup ihyâ iderse Rûm’ı n’ola
Cihân entası müşkiyile tola

Yine MKÜ ile bazı mecmualardaki[118] manzumeler, Kemâl Ümmi ile Hacı Bayram Velî’nin ilişkisi olduğuna dair bilgiler vermektedirler. Derviş Ahmed, MKÜ’de şunları söylemektedir:

Hususa Hâcı Bayrâm gibi Sultân
Mübârek hâtırın sorardı her an
Gün olmazdı yüzini görmeyeydi
Selâmını yahud irgürmeyeydi
O Sultânda hem-‘asr olmışıdı
Biri birin ‘acâyib bulmışıdı[119]

Latîfî şeyhlerinden bahsetmez.[120] [121] [122] ‘Alî “Vilâyet-i ‘Acem’i seyahat idüp çok ‘azizler hizmetine yetmiş”  diyerek İran’daki şeyhlerden istifade ettiğini ima eder. Bursalı Tahir Bey ise “Efâhim-i Halvetiyyeden Cemâl-i Halvetî’nin pîr-daşlarından ve Muhammed Bahâ‘eddîn-i Erzmcânî müstahlenerindendir”  demektedir

Şeyhleri konusunda bize esaslı bilgiler veren kaynak yine şâirin Dîvân’ıdır.

Dîvân’da şâir, kendinden önce yaşayıp ölmüş olan tasavvuf yolunun büyüklerinden başka önemli iki mürşidinden açıkça söz etmektedir. Bunlardan biri Şeyh Hâmid, diğeri ise Hoca ‘Alî’dir.

ŞeyhHâmid[123] ile Kemâl Ümminin ilişkisine ilk dikkat çeken Köprülü olmuştur.[124] Hareket noktası ise şâirin Şeyh Hâmid için yazdığı mersiyesidir.(bkz. 27 n.m.) Mustafa İsen, bu mersiye ile ilgili olarak verdiği bilgide, Kemâl Ümmînin Şeyh Muhammed Bahaeddin Erzincani’ye bağlı olduğunu, Şeyh Hâmid’in ise şâirin yakınlık duyduğu bir kimse olarak bu mersiyeye konu olduğunu söylüyor.[125] Ancak, 39 beyitlik musammat tarzındaki bu mersiyeden biz, mutasavvıfın Şeyh Hâmid’e bağlandığını ve onun, tahminen, ilk şeyhi olduğunu anlıyoruz:

Kanı ol şeyhümüz Hâmid sa’îd ü müttekî zâhid
 Fenâ ‘âlemden ol ’âbid bekâ milke gıızer kıldı
‘Ubeydu’llah idi ismi bu idi ‘âdet ii resmi
Ki hergiz düzmedi cismi o cânın mu’teber kıldı

(27/6,7)

Köprülü, mersiyede ismi Ubeydu’llah olarak geçen bu şeyhin S15[126] 1412’de ölen Hamideddin Aksarayi olduğunu söylemektedir.[127]

Aslında Dîvân’da bulunan bir başka beyitte de şâir Şeyh Hâmid’i mürşidi olarak övmektedir:

Değme mürşid Hamîd’e öyküne mi
Ya kamu taş olur mı lal ü ‘akik

(78/261

Aslen Kayserili olan Şeyh Hâmid’in önceleri Ebheriyye Tarikatı’na mensup olduğu, bu yolun neşvesini babasından aldığı bilinmektedir. Ancak bu yolla aradığı gönül huzurunu tam elde edemeyen mutasavvıf, seyahatle Şam’a gitmiş ve Bayezid-i Bestâmı hangâhında riyazetler yapmıştır. Orada görüştüğü şeyhler tarafından Erdebîl’deki Hoca ‘Alî Erdebîlî tavsiye edilince oraya gitmiştir.[128] Bu tarih 1.392-93 tarihinden sonra olmalıdır. Çünkü Hoca ‘Alî, 1393 yılında post-nişinliğe geçmiştir. Şeyh Hâmid’in burada ne kadar kaldığı bilinmemektedir. Hoca Alî’nin görevlendirmesiyle[129] Anadolu’ya gelip Kayseri’ye yerleşmiş, burada kendisine intisap eden Hacı Bayram Velî ile birlikte 1400 tarihinden önce Bursa’ya gitmiştir.

Şeyh Hâmid, 1400 yılında Bursa Ulu Cami’nin açılış hutbesini okuduktan sonra kavuştuğu şöhretten kaçınarak oradan ayrılmış[130], yanında bulunan Hacı Bayram Velî ile önce Şam’a, sonra Medine ve Mekke’ye gidip hac görevini yerine getirmiştir. Bu seyahat yaklaşık üç yıl sürmüştür Ankara Savaşı (1402) sırasında Anadolu’da değildir.[131] 1403 senesinde Aksaray’a yerleşmiş. 1412’de öldüğünde buraya defnedilmiştir.[132]

Kemâl Ümmî’nin Şeyh Hâmid’e ne zaman ve nerede intisap ettiğini bilmiyoruz. Derviş Ahmed’in MKÜ, Sarı Müderris’in Dîvân ve “Âşık Ahmed’in Dîvân ve Sefine adlı eserlerinde[133]. Kemâl Ümmînin Şeyh Hâmid’le ilişkisine dair en küçük bir ipucuna rastlıyamıyoruz. Bu konuda diğer kaynaklarda da bilgi yoktur. Dîvân’ında Şeyh Hâmid ve Hoca ‘Alî’den bahsetmesi, bu iki şahsiyete bağlandığını göstermesi bakımından önemli olmakla birlikte, yer ve zaman bakımından aydınlatıcı bir bilgi ihtiva etmemektedir. (Ayrıca bkz. Bazı Mutasavvıflar)

Biz Kemâl Ümmî’nin, Şeyh Hâmid’e bağlandığı yer ve tarih hususunda sadece bir tahminde bulunabilmekteyiz. Tahminimize göre bu bağlanma, Şeyh Hâmid’in hac dönüşü Aksaray’a yerleşme tarihi olan 1403 yılından sonra vuku bulmuştur. Yine Şeyh Hâmid mersiyesinden anladığımız kadarıyla Kemâl Ümmî, 1412’den sonra da Muzafferüddin Lârendeye[134] bağlanmıştır. Ancak bu bağlılığın ne kadar sürdüğü hususunda da bilgimiz yoktur.

MKÜ’deki bilgilere dayanarak Hacı Bayram Veli ve Kemâl Ümmî’nin birbirleriyle ilişki içinde bulunduklarına daha önce temas etmiştik. Latîfî[135] [136], Kemâl Ümmî’den başka Kemâl-i Halvetî adında bir başka mutasavvıf şâirden bahsederek şiirleri olduğunu ve Hacı Bayram Veli’ye bağlı bulunduğunu kaydediyor.

Yakın zamanlarda yapılan bazı araştırmalarda bu şahsın ayrı bir mutasavvıf olmayıp Kemâl Ümmî olduğu ve Hâcı Bayrâm Velî müridi bulunduğu kabul edilmiştir. Fuat Bayramoğlu. bir mutasavvıfın birden ziyade tarikat ve şeyhe bağlanmasının mümkün olduğunu örnekler vererek izah etmekte, böylece Kemâl Ümmî’nin de Hacı Bayram Veli halifeleri arasında bulunduğunu kaydetmektedir.111 Ethem Cebecioğlu da, onu Hacı Bayram halifeleri arasında göstermektedir.[137]

Kemâl Ümmî’nin Dîvân’ından, kendisine bağlanmış olduğunu bildiğimiz ve bize göre mutasavvıf şâir üzerinde asıl etkili olan şahsiyet ise, Derviş Ahmed’in “Şeyh Safi”[138], Müstakimzâde’nin “‘Alî’yü’l-Halvetî”[139] ve Kemâl Ümmî’nin “Hoca ‘Alî” diye andığı Şeyh ‘Alî Erdebîlî’dir.[140]

Hoca ‘Alî, Halvetîliğin büyük temsilcisi Şeyh Zâhid-i Gîlâninin müridi ve damadı olan Safîyüddîn Erdebîlî’nin[141] [142] torunu, Sadreddîn Erdebîlî’nin1511 oğludur.[143] 1392’de babasının hacca gidişi sırasında şeyhliğe vekalet etmiş, bir yıl sonra babasının ölümü üzerine şeyhlik makamına geçmiştir[144] [145] ve bu makamda 1429’da ölümüne kadar kalmıştır.[146]

Döneminde büyük bir nüfuz sahibi olan Hoca ‘Alî’ye154 Timur, bütün köyleri ile birlikte Erdebîl şehrini vermiş, burada her türlü kayıt ve şarttan azade hüküm sürme hakkını tanımıştır Timur’un Ankara Savaşı’ndan (1402) sonra Anadolu’dan getirdiği 30 000 dolayındaki Türkmen, Hoca ‘Alî’nin şefaati ile serbest bırakılmış, bu Türkmenler onun tabii müridleri olmuş, kendilerine mahsus bir mahallede “Rûmlu” adıyla yaşamışlardır.[147]

Bugün, Güney Azerbaycan (İran) sınırları içinde bulunan Erdebîl[148] şehri yakınlarındaki Sevelan Dağı’nda bulunan tekkeye XVyiizyılda binlerce müridin bağlı bulunduğunu ve üst seviyede bir tarikat merkezi olduğunu Kemâl Ümmî’nin Dîvân’ından anlamaktayız:

Cenfiyyetİne hâzır olur gâyib erenler
Her gâh şu tagda ki Sevelân Cebeli’dür

(2-4/20)

Şâirin üzerindeki etkisine bakılırsa Kemâl Ünunî, bizzat Erdebîl’e giderek kendisine bağlanmıştır. Bir beytinde şöyle diyor:

İlişeli o Şâh-ı Erdevîl’e
Ne ‘azm-i Mısr u ne Şîrâz kıldı

(38/18)

‘Alî “Vilâyet-i ‘Acem’i seyahat idüp çok “azîzler hizmetine yetmiş”1‘ olduğunu söylerken herhalde bu şahsen intisabı da kasdetmektedir. Mü’min-zâde de İran’a seyahat ettiğini ifade etmektedir:

Karamân ülkesinde neş eti Darende’den oldı
 Seyahat eyleyüp geşt eylemişdi ‘arz-ı İran’ı18

Diğer Osmanlı kaynaklarında, onun Hoca ‘Alî ile ilişkisine dair bilgi yoktur.

Dîvân’ında Hoca ‘Alî ile ilgili bir medhiye (hkz.24 n.m.) ve bir mersiyesi (bkz. 25 n m ) bulunan şâirin, onu çok yakından tanıdığını anlamaktayız:

Kemâl Ümminin Hoca ‘Alî’ye intisabı ne zaman olmuştur? Hangi vesileyle olmuştur? Bu konuda şimdilik bir bilgimiz yoktur. Üç ihtimal üzerinde durulabilir:

  1. 1)      Kemâl Ümmî, Şeyh Hâmid ile birlikte Erdebîl’e gidip Hoca “Alî’ye intisap etmiştir ki bu tarih 13 92-93 ‘tür.15y
  2. 2)      Kemâl Ümmî, Ankara Savaşı’ndan sonra Timur tarafından Anadolu’dan götürülen Türkmenler arasında bulunmaktadır ve Hoca “Alî’ye 1402’den sonra intisap etmiştir.
  3. 3)      Şeyh Hâmid’in ölümünden (1412) sonra bir müddet Muzafferüddîn Lârendi’ye bağlanan Kemâl Ümmî, daha sonra Erdebîl’e giderek Hoca “Alî’ye bağlanmıştır.

Birinci ihtimal, Şeyh Hâmid’le ilgisi bakımından mantıklı olmakla birlikte doğum tarihi olarak kabul ettiğimiz 1375 tarihi açısından zorlama mahiyeti arz etmektedir. [149] [150] [151]

İkinci ihtimal de kendi içinde önemli bir problemle karşı karşıyadır. Çünkü, Timur’un Anadolu’dan Türkmenleri götürerek Erdebîl’de Hoca ‘Alî’nin şefaatiyle serbest bıraktığı goıuşıı ciddi bir şekilde tartışmalıdır.[152]

Bize göre en mantıklı ihtimal üçüncüsüdür. Yani 1412’de Şeyh Hâmid’in ölümünden sonra bir müddet Muzafferüddin Larendî’yi şeyh olarak benimsemiş, daha sonra da F.rdebîl’e giderek Hoca ‘Alî’ye bağlanmıştır.

Floca ‘Alî’nin Şubat 1429’da ölümünden sonra yerine geçen ve daha çok Şeyh Şah olarak tanınan oğlu İbrahim’le de ilişkisini sürdürdüğü anlaşılan Kemâl Ümmî’nin bu dummuna. Dîvân’mdaki şu beyitleri delil olarak görmekteyiz:

Bu devrân içre ol Hân’ufı harîfi yokdur manun
Meğer Şeyh Şâh ola anuh nazîri kendü tayında

(25/28)

İrmek istersen sen ol mahduma dâyim hizmet it
Kapusunda dün ü gündüz tapusuna yara dur

(53/7)

TARİKATI

Biyografik Osmanlı kaynaklarından Mtistakiın-zâde[153]. Ayvânsarâyî[154] [155] ve Bursalı’nın16J eserlerinde onun Halvetî  olduğu bildirilmektedir. Köprülü, şâirin Şeyh Hâmid ve Hoca ‘Alî’ye yazdığı mersiyelere dayanarak onun bir Halvetî denişi olduğunu kabul eder Kocatürk  ve Ünver de kaynaklardaki Cemâl-i Halvetî ile arkadaşlığına dair bilgiye dayanarak onun Halvetî tarikatına mensup bulunduğum! dolaylı olarak kabul etmiş görünürler

Araştırmaca Hickman, Kemâl Ümmî’nin Safevî tarikatına mensup olduğunu kabul etmektedir. Hickman, mutasavvıfın Dîvân’ını. merkezi Erdebîl’de bulunan tarikatın Anadolu’daki bir şubesinin niteliklerine ışık tutması bakımından oldukça önemli bulur.

Burada Safevîlik üzerinde kısaca durmak gerekiyor. Tarikat, Halvetî olan İbrahim Zâhid Gilani’nin damadı ve halifesi Safiyüddin Erdebîlî tarafından kurulmuştur.  Sunni-Şafii yahut hanbeli bir çizgidedir. Kendi ismini taşıyan Safevîlik tarikatının daha çok babadan oğula geçen bir sistemi esas aldığı ve buna genel olarak riayet edildiği görülmektedir. 1334’te Safıyüddin’in ölümünden sonra yerine oğlu Sadreddin geçmiş, onun 1393’te ölümünden sonra da Hoca ‘Alî irşad makamına oturmuştur. Hoca ‘Alî’nin 1429’da ölümünden sonra yerine geçen oğlu İbrahim (Şeyh Şah) 1447’de öldüğünde yerine kardeşi Haydar geçince. Şeyh Şah’ın oğlu Cüneyd isyan etmiş ve tarikatı, şii temeller üzerinde siyasi bir cereyan haline getirmiştir.

Başlangıçta, Safevîlik tarikatının ne gibi akideler üzerine oturduğu hususunda pek bilgimiz yoktur.  Başlangıçtan Şeyh Cüneyd’e  kadar sünni bir çizgide yalnızca dini bir tarikat olarak gelişen Safevîlik, daha sonra şiilik çizgisine oturmuş ve aynı zamanda siyasi bir hareket niteliğini de kazanmıştır.Tarikatın şiilik çizgisindeki bu seyrini Hickman’de kabul etmekte  netice olarak Kemâl Ümmî’nin Hoca ‘Alî’ye bağlılığını, onun Safevîliğinin delili saymaktadır

Kemâl Ümmî’nin ilk şeyhi Şeyh Hâmid önceleri Ebheriyye tarikatına mensupken, sonradan Hoca ‘Alî’ye bağlanmıştır. Hoca ‘Alî Safevî ocağının kurucusu Safıyüddin’in torunudur ve kendisi de dedesinin yolunda bir kimse olarak aslında Halevetiliğin bir kolu olan Safevîlik tarikatına  mensuptur. Şeyh Hâmid ile birlikte veya onun ölümünden bir müddet sonra Hoca ‘Alî’ye bağlanan Kemâl Ümmî’nin tarikatı da haliyle sünııi bir çizgiye oturan bu şeyhin yolu olmalıdır. Şeyh Hâmid vasıtasıyla Hacı Bayrâm Velî de bu yola bağlıdır

Ancak Osmanlı kaynaklarında, Şeyh Hâmid’in ve Kemâl Ümmî’nin Safevîliği hususunda hiçbir bilgi yoktur. Şeyh Hâmid’in müridi Hacı Bayram Yelı’nin kurduğu Bayramı tarikatının. Seyyid Yahya neşvesinde olduğu, bir manzum tarikat-nâmede ifade edilmektedir

Mutasavvıfın Dîvân’ında, şiilik akidesine dayalı Şeyh Şah sonrası Safevîliğinin izini bulmak mümkün değildir. Hatta Dîvân’ında Ehl-i Beyt’e karşı aşırı bir eğilimi olduğu da görülmez Kendisi, sünnî ve hanefî mezhebinde olduğunu (bkz.Din. Mezhep) ifade etmektedir

Her kişi bir dîn ü bir mezlıeb tutar illâ bize
Şer -i Ahmed dîn-i İslâm Mezheb-i Nu’mân yiter

(47/24)

Öyle anlaşılıyor ki Kemâl Ümmî’nin Erdebîl Ocağı’na bağlılığı, ölümünden sonra, kendisine bağlı bulunan Sarı Müderris ve çevresi üzerinde bir baskı oluşturmaya, bir takım şuçlamalara sebep olmuştur. Bu suçlamalar Erdebîl Ocağı’na bağlı olan Kemâl Ümmî’nin Alevilik-Şiilik ve Bektaşîliği öngörüşüne dayanıyor olmalıdır. Çünkü. Dîvân’ınında Sarı Müderris, hem donemin halka yansıyan Safevî-Osmanlı mücadelelerine temas eder hem de aynı Dîvânın Kutucuoğlu nüshasındaki bir beytinde, şeyhinin Bektaşî’ olmadığını vurgulamak mecburiyetini hisseder

Hak’dan rızâ olmaz ise irşada hakkın kim virür
Ümmî Kemâl’diir mürşidim sanma artı Bekdaş’dürür

Kemâl Ümınî Dîvânı’ndaki hurufatla ilgili telakkiler, şâirin harflere yüklediği anlamlar ve Nesimi ile arkadaşlığına dair kaynaklarda geçen rivayetler, onun hurûfı olabileceğini de düşündürebilir. Ancak, hurufatla ilgili telakkilerinin tamamı ehl-i sünnet çizgisindedir Bu yüzden hurufî olma ihtimalini kesinlikle mümkün görmemekteyiz.

Kemâl Ümmî Dîvânı’nda, birçok tarikat tarafından tasavvuf yolunun büyüklerinden kabul edilen Şıblî, Cüneyd-i Bağdâdî, Kerhî, Attâr ve Sa’dî vb. (bkz. Bazı Mutasavvıflar) mutasavvıfların ismine sık sık telmihlerde bulunulmaktadır. Bunların yanısıra Anadolu sahasındaki birçok mutasavvıfa da yer verilmektedir. Dîvân’ındaki musiki ile ilgili unsurlar ile Mevlânâ’ya yaptığı telmihler, onun hayatının ilk yıllarında yakın bulunduğu Mevlevi muhitinden feyiz aldığına delil sayılabilir. Ancak zamanla musikiye bakışında değişmeler olmuş, olumsuz bir tavır takınmıştır.

Zikri unutdı ekseri halkun
İşleri çeng ü nây u tanbûrdur

(51/19)

Onun, Niğde Mevlevîhânesi’nde gömülü bulunduğu rivayetini de, hiç olmazsa başlangıçta, bu çevre ile yakınlığına bir işaret sayabiliriz. Sonraları mevlevîlikten -musikiye verilen değer yönüyle olsa gerektamamen uzaklaştığını, Sarı Müderris’in şu beyitlerinden anlamak mümkündür:

Monla Celâl ışk derdine çün saz ile kılmış ‘ilâç
Sözümdürür sâz yiriııe hâcet degül ceng ü rebâb
Monlâ Celâl ışk cür’asın içııp içüp dönse ne var
Cânum benüm zikre döner ben çalguya dönemezem

Sarı Müderris ve ‘Âşık Ahmed’ in eserlerinde Kemâl Ümmî’nin tarikat adıyla ilgili herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Tarikatı huşunda en ayrıntılı bilgiyi Derviş Ahmed sermektedir Kemâl Ümmî’nin, Şeyh Safîden el aldığını  kaydeden Derviş Ahmed  eserinde Kemâl Ümmî’nin Halvetî olduğunu da söyler:

Tarîk-i Halvetîde ırıâhir idi
 Kerâmâtı ’acâyib zâhir idi

Yine Derviş Ahmed, Kemâl Ümmî’ye bağlı olanlara -yaygın bir tarikat veya tarikat şubesi olamadığını sandığımız”Kemâlli” zümresi denmesinin doğru olacağını söylemektedir

Kemâlli [Kemâllü] dinse bu cumhura hakdıır
 Cemâluîlaha bunlar müstehakdur
Olanı dirsen Kemâllilerden i yâr
Salavât vir Resûlü’llah’a her bâr

MKÜ’de, Kemâl Ümmî’nin kendini bir mürşid olarak görmediği ve yerine çocuklarından başka halife bırakmadığı kaydedilmektedir:

Velî oğlanlarından gayrı bir kul
Komadı gitdi seccâdesine ol
Halîfe komadı gitdi yirine
Düşer ise n’ola derd-i serine
Dir idi ben nice idem halîfe
Yâ ben mürşidmiyem n’ideın halîfe

Kendisi üzerinde etkili olan şeyhlerinden Şeyh Hâmid’in Hoca ‘Alî’ye bağlı olmakla birlikte Halvetî olduğunu, Şeyh Hâmid’e bağlı bulunan Hacı Bayram Velî’nin de Bayrâmîliğin kurucusu bulunduğunu göz önüne alıp, kaynakların çoğunluğuna uyarak, Kemâl Ümmî’nin, Halvetîlik[156] ile Şeyh Cüneyd öncesi Safevîliği istikametinde, Halvetîliğe daha yakın “Kemâllü” şubesinin kurucusu olduğunu şimdilik kaydıyla kabul etmekteyiz. Bu şubenin, ölümünden sonra Anadolu çapında yaygınlaşamadığını, ancak bir kısım muakkiplerinin yakın zamanlara kadar yaşadıklarını tahmin edebilmekteyiz.

Tâc ve hırka sâhibi olduğunu, kılavuz gibi halkı “yola okumak” istediğini Dîvân’mdan anlamaktayız:

Ümmî Kemâl’e fazl u ‘inâyet kılursa
Hak Azmışları yola okuya kulaguz gibi
Yâ Rab bu tâc u hırka hakıçün ki geymişüz
Pâk eyle içümüzi dahi taşumuz gibi

(132/19, 20)

Ölümünden sonra yerini çocuklarına bırakması. Erdebîl Ocağı’ndaki sistemi benimsediğini göstermektedir. Derviş Ahmed’e göre, Bolu’nun Tekke Köyü’deki hâne-gâhında soyundan bir kimse halkı ırşad etmeye devam etmektedir:

Benim oğlanlarımı yiter yirimde
Ki sevdâ-yı hilâfet yok serimde
Husûsâ her bir evlâdı o Şâh’un
Olupdur mürşidi o hâne-gâhun

MKÜ’de tarikatın zikir ve ayinleri ile ilgili de bir kısım bilgi bulunmaktadır

Bulanın yolları erkânı budur
Sülûk-ı vahdetim seyrânı budur

Derviş Ahmed, Receb ayında, Kemâl Ümmi tekkesine bağlı olan ve olmayan bir çok insanın, özellikle türbeyi ziyaret maksadıyla oraya toplandığını, ibadet ve zikirle meşgul olduklarını kaydeder:

Görün Ümmî Kemâl’i nice erdiir
Velîler içre nice mu’teberdür
Husûsâ kim Receb avı’nda el’ân
Varurmış anda niçe bm müselmân
Yigirmi binden artukdur varanlar
Başın açup Hudâ’ya yalvaranlar
Kimi anda kılur hâcet namâzı
Kim’ eyler yüz sürüp Hakk’a niyâzı
 ‘Azîzün türbesi üzre giderler
Boğazdan şevkıla tevhid iderler

Kemallü kolunun mensuplan, Ramazan ayma özel bir önem verip, tekke ve türbe civarında otuz gün halvet eyleyerek riyâzet çekerlermiş:

Kaçan kim göreler şehr-i siyamı
İderlermiş ziyâde ihtiramı
Otuz gün halvet eylerler tamâmet
Çeker her biri gâyetde riyâzet

Derviş Ahmed, tarikat mensuplarının kendilerine mahsus asıl “üç halvetlerinin bulunduğunu, bu halvetlere erenlerin Vahdet’e erdiklerini, Tanrı’dan hicabettikleri için yüzlerine peçe taktıklarını ve bu şekilde gece gündüz zikr ettiklerini kaydeder:

Yüzünde her kişinüii var nikâbı
İderler dâyimâ Hak’dan hicâbı

Kemâl Ümmî’nin tarikatının en farklı yönü “zikir”le ilgilidir. MKÜ. Kemâl Ümmî’nin boğazdan zikrettiğini vurgular. Bu zikre, koyun zikri, bıçkı zikri148 gibi isimler verildiğini de

biliyoruz. Sarı Müderris, boğazdan zikretmenin faziletini ifade ederken

Derviş Ahmed de bu zikir çeşidini onun icad ettiğini bildirir:

Boğazdan zikri icâd iden oldur
Tanka halkı irşâd iden oldur
Koyun âvâzı aha hoş gelürdi
Nice rûhâni cân lezzet alurdı
Boğazdan zikri icâd itdi andan
Gelür zîrâ o zikrün zevki cândan

Kemâl Ümmî’nin eksiksiz bir tarikat silsilesini çıkarmak, bugünkü bilgilerimizle mümkün değildir. Özellikle, ölümünden sonra tarikatının durumu hususunda kaynaklarda yeterli bilgi yoktur. Tarikat silsilesi hakkında yapılan deneme mahiyetindeki çalışmalar da. konu üzerindeki kaynaklara paralel olarak beraberinde bir çok problem getirmektedir.

Ulaştığımız yeni kaynaklardan birinde de, Kemâl Ümmî’nin tarikat silsilesi ile ilgili, onu daha ziyade Nakşibendîlik yolunun büyükleri ile birlikte anan yeni bir silsile ile karşılaşmaktayız. Kemâl Ümmî’nin, Şeyh Ahmed’in şeyhi olduğunu öğrendiğimiz  bu silsilede. Şeyh ‘Alî Şâh isimli bir şeyhe yer verilmekle birlikte, bunun Hoca ‘Alî (‘Alî Erdebîlî) olup olmadığı belli değildir. Diğer yandan Şeyh Hâmid başta olmak üzere, kaynaklarda zikredilen şeyhlerden hiçbirine de yer verilmemektedir,

VEFATI VE MEZARI

Menkabevî kaynaklarda ölüm tarihi ile ilgili herhangi bir kayda rastlanmaz. Ayvânsarâyîve Bursalı Tahir Bey, onun “şefkat” kelimesinin delalet ettiği Hicri 880 (Miladi 1475) tarihinde vefat ettiğini kaydederler.

Kemâl Ümmî’nin hayatının en karışık yönlerinden biri, onun vefat biçimiyle ilgilidir. Vilâyet nâme-i Sultân Şucâ‘uddin başta olmak üzere bir kısım kaynaklar, mutasavvıf şâirin asılarak öldürüldüğünü söylerler.

Vılâyet-nâme’ye göre, kendilerini beğenmiş şeyhler olarak Nesîmî ve Kemâl Ümmî, yanlarında bulunan Kaygusuz Abdal’la birlikte Şeyh Şucâ‘ Baba tekkesine giderler. Şeyhin tekkede bulunmadığı zamanlarda postuna oturan koçu keserler. Kemâl Ümmî, kesilen koçu ağaca asar, Nesîmî de yüzer. Şeyh buna çok üzülür, hal ve hareketleriyle de kendisine değer vermeyen misafirlerinden Nesîmîye bir elma ve bıçak, Kemâl Ümmîye de çöpüne ip bağlanmış bir armut verir. Bunlar, Nesîmî’nin derisinin yüzülerek, Kemâl Ümmî’nin de asılarak öldürüleceğine işaret sayılan birer armağandırlar, (bkz. Vılâyet-nâme-i Sultân Şucâ’uddîn’e Göre)

Bu rivayetin bir varyantını, dedelerden işittim diyen Latîfî nakleder:

“… Mezkûr Kemâl Ümmî Nesîmî ile Sultân Şucâ‘ Tekyesine varup Baba Sultân’un fuzûlî bir koçını kurbân itmişler. Baba Sultân dahi bunlarun bu filinden münfaril olup ve cemâline celâl ‘ârız olup reniz ile tuhfe yüzinden Nesîmî’nün öninde bir ustura ve ınezbûrun öninde bir kemend-i miyân-bend koyup dâr-ı fenadan tarîk-ı intikâllerine işâret itmişdür. ‘Akıbet Nesînıî’nin postm sellı idüp mezburı selb itdiler”

Kemâl Ümmî’nin asılarak öldürüldüğüne dair bilgiye “Alî ve Mümin-zâde de yer vermektedirler. “Alî, bu asılarak öldürülme hadisesine pek de inanmış görünmemekte, bir tarihçi olarak “… ba’zılar kavlince bu dahi keşf-i esrâr itmekle ber-dâr kılınmış” diyerek bunun bir söylentiden ibaret olduğunu ifade etmektedir. ‘Alî, şâirin Nesîmî ve Şeyh Şucâ” Baba ile olan ilişkisinden hiç söz etmez.

Mü’min-zâde, onun Nesîmî’nin arkadaşı olduğunu, bazı sırları açığa vurduğu ve sözlerinin zâhiren şeriate aykırı olduğu için Hallâc-ı Mansûr gibi asıldığını kaydetmektedir:

Vi’â-i fıtratı ııâ-kâbil olan ba‘zı esrarı
 Açup bîgâne-yâne vahdet-i zâta fuzûlânî
Hudus-i ‘âleme dâ’ir nice hâlât söylerken
Südûr itmekle kendünden nice esrâr-ı Rabbânî
Muhâlif oldugıçün vâridâtı zâhir-i şer‘a
Kılındı mansab-ı Mansûr ile terfî‘-i ‘ünvânı

Kaynakların ifade ettiği bu şeriate uygun olmayan söz söylemek ve gizli sırları açığa vurmak, şâirin Dîvân’ında hiç rastlanmayan bir husustur,

Tarih kaynaklarında bu hususta bizi aydınlatacak herhangi bir net bilgi yoktur. MKÜ’de, Kemâl Ümmî’nin dönemin padişahlarıyla ilgili bir takım ilişkilerine temas edilmekte ise de bunların hiçbirinde, doğrudan doğruya mutasavvıf şâire yönelik olumsuz bir hareket görülmemektedir. Kendisini çok yakından tanıyan Sarı Müderris’in manzumelerinde de doğrudan doğruya ölüm şekliyle ilgili bir bilgiye rastlanmamaktadır.

Kemâl Ümmî’nin mezarı hususunda kaynakların verdiği bilgiler birbirini tutmamaktadır.

Ayvânsarâyî, “… vatanı olan Karanıân’da zaviyesinde medfûndur ‘ derken, Bursalı Tahir Bey “… Karanıân’da irtilıâl itdigi terâcinı-i ahvâl kitâblarmda nıünderic ise de Magnîsâ’da dahi bu zât nâmına bir kabr ziyâret olunmaktadır”  diyerek ikinci bir olum yeri ve mezardan söz etmektedir. Müstakim-zâde ise Kemâl Ümmî’nin bugün Bolu sınırları içinde olan Mudurnu’da medfun bulunduğunu kaydetmektedir.

Mutasavvıfın Karaman’da öldüğüne dair yaygın kanaate rağmen , türbesinin bulunduğuna dair bugün için bir bilgi mevcut değildir. Yakın dönemde yapılan araştırmalarda, şâirin mezarının Manisa, Muğla, Niğde ve Bolu’da bulunduğu hususunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.

Manisa’da bulunan mezarın öncelikle Vilâyet-nâme-i Sultân Şucâ’uddirideki menkabeye dayandığını düşünüyoruz. Vilâyet-nâme’ye göre, Şeyh Şucâ’ Baha’nın kendisine ip bağlı bir armut verdiği Kemâl Ümmî Manisa’ya gitmiş ve kısa sürede büyük bir şöhrete ulaşmış, kendisini çekemeyenlerin iftiraları sebebiyle idam edilmiştir.

Abdulbaki Gölpınarlı, Kemâl Ümmî’nin Karaman’da öldüğüne ve burada medfun bulunduğuna dair tezkirelerdeki malumatı nâklettikten sonra, şâirin Muğla ile bağlantısını kuran bir başka bilgi nakletmektedir:     

“Şâhidi, Gülşen-i esrâr’da babası, mevlevi Hüdâyî Salih Dede’nin, memleketi olan Muğla’da Seyyid Kemâl adlı birisine intisap ettiğini, onun tarafından, tahsil için İran’a gönderildiğini, dönünce Fâtih’in veziri Mahmud Paşa’nın (ölm.1474), Hüdâ’î’yi görüp Fâtih’e söylediğini, kendisine bir dileği varsa söylemesi bildirilince onun da, ölmüş bulunan Seyyid Kemâl’in Muğla’daki tekkesini istediğini anlatıyor.” Böylece Gölpınarlı, bir yandan bize Muğla’da da bir mezarın olabileceğini -pek açık olmamakla birliktesöylerken diğer yandan da “Eğer Kemâl Ümmî, bu Seyyid Kemâl’se 1474’ten önce ölmüş bulunması lazımdır”diyerek kaynakların bildirdiği 880/1475 tarihini de tartışmaya açmaktadır.

Hıckman ve Unver , Manisa ile ilgili rivayetlere temas etmekle birlikte, şâirin türbesinin burada bulunduğu hususunu benimsememişlerdir.

N. Sami Banarlı, şâirin 1475’te Niğde’de öldüğünü kabul etmektedir. Gölpınarlı da, daha sonraki yıllarda Muğla ile ilgili görüşünü tekrar etmemiş, Nihad Sami Banarlı’ya katılarak Niğde Mevlevîhânesi’nde medfun olduğunu söylemiştir. M. Zeki Oral, şâir Hâkiye ait bir manzumeye yer verdiği yazısında, Hâkî’nin;

Kemâli Ümmi ol sahibi kemâl
Burada eylemiş arzı cemâl

beytini naklettikten sonra, Kemâl Ümmî’nin Niğde’nin Yenice Mahallesi’nde yattığını not olarak ilave etmektedir.[157] Abdullah Uçmap da “Kaynaklarda Karaman’da vefat ettiği kaydedilmekte ise de, türbesi Niğde’nin Yenice mahallesindedir”diyerek onun ölüm yeri ve türbesinin bulunduğu şehir hakkında kanaatini belirtmektedir. Niğde İl Yıllığı’nda burada bulunan türbe hakkında bilgiler verilmektedir.

Biyografik Osmanlı kaynaklarında, Kemâl Ümmî’nin türbesinin Bolu’da bulunduğu hususunda ilk bilgi -belirttiği mahal farklı olmasına rağmen Müstakim-zâde’ye aittir Müstakim-zâde, şâirin Mudurnu’da medfun olduğunu kaydetmektedir. 1338 Yılı Bolu Salnâmesi’nde de şehrin tarihi tekke ve türbeleri sayılırken, Ümmî Kemâl Türbesi’nin, şehre altı saat mesafedeki Ümmî Kemâl Tekyesi’nde bulunduğu kaydediliyor.

Bolu’nun Tekke Köyü’ndeki türbeye ve Kemâl Ümmî ile ilgili menkabelere ciddi anlamda İlk dikkat çeken Ali Vahit olmuştur. 1932 yılında Bolu’da bulunduğu sırada, yüzyıllardan beri Temmuz ayında yapılagelen Ümmi Kemâl’i anma törenlerine katılmış, türbeyi ziyaret etmiş ve halktan dinlediği rivayetleri özetle kaydetmiştir.

Son yıllarda -MKÜ gibi yeni kaynaklara dayanılarak yapılan araştırmalarla Kemâl Ümmî’nin türbesinin Bolu’da olduğu ciddi bir şekilde ileri sürülmüştür. Araştırmacı Hickman MKÜ ve Ali Vahit’in verdiği bilgilere dayanarak şâirin türbesinin Bolu’da Tekke Köyü’nde bulunduğunu kabul etmektedir.[158] Ünver, Kemâl Ümmî’nin türbesinin nerede bulunduğu hususunu, kaynaklan bir tenkide tabi tutarak inceledikten sonra “Eldeki deliller, Kemâl Ümmî’nin Bolu’da gömülü olduğunu göstermektedir. Ancak, Yunus Emre’den de bildiğimiz gibi, eskiden halkın sevip saydığı kişiler için, özellikle tarikat şeyhleri için ‘makam’lar kurduğu bilinen bir gerçektir. Bazı kaynaklarda Kemâl Ümmî’nin Karaman’da, Manisa’da ve Niğde’de mezarı bulunduğunun ifade edilmiş olması, adı geçen yerlerde ‘makam’ları bulunmasından kaynaklanmış olabilir.” demektedir. Ünver, ayrıca Hickman gibi, MKÜ’deki bilgileri, Kemâl Ümmî’nin türbesinin Bolu’da bulunduğuna dair kuvvetli deliller olarak değerlendirmektedir.

S. Zeki Kutucuoğlu da, Kemâl Ümmî ile ilgili araştırmalarında şâirin Tekke Köyü’nde yattığını, buradaki tekkeye vakfedilmiş arazi ve değirmenlerin bulunduğunu, özellikle Kemâl Ümmî’nin müridi Sarı Müderris’in çok miktarda arazi vakfettiğini ortaya koymuştur.

Vılâyet-nâme-i Sultân Şucâ’uddin dışındaki menkabevî kaynaklar, Kemâl Ümmî’nin Bolu ile ilişkisine ve türbesinin burada bulunduğuna dair önemli bilgiler vermektedirler. Derviş Ahmed, türbesinin ziyaret edildiğini, yılda bir kez büyük bir cemiyet tertiplendiğini, kurbanlar kesilip tarikat ayinlerinin yapıldığını dile getirmektedir:

Ziyâret-gâh ola her dem mezarı
Ola halk içre anun i’tibârı
Gubâr-ı merkadi ola mübarek
Aha bir hâl vire Hakk-ı Tebârek
Ola cemiiyyet anda [yılda?] bir kez
Görem dirsen var aha sen de bir kez

‘Aşık Ahmed de manzumelerinde sık sık Ümmi Kemâl’den söz etmekte, kendisinin de yaşadığı Tekke Köyü ve civarına ait coğrafî mekânlarda şeyhin varlığını hissettirmektedir. Kemâl Ümmî’nin Bolu’nun Sazak bölgesindeki Boz Armud Dağları’nı mekân tuttuğunu kaydeden Derviş Ahmed’i, ‘Âşık Ahmed de teyid etmekte, muhtemelen, türbesini vesile kılarak ondan yardım istemektedir:

Bozca Armûd erenleri
Bile gelür konşı geri
‘Âşık Ahmed çömezleri
Himmet eyle Ümmî Kemâl

Sarı Müderris, Kemâl Ümmî’yi bizzat görmüş, ona intisap etmiş bir derviştir. Dîvâıı’ında kendisi ile ilgili manzumeleri vardır. Kemâl Ümmî’nin Bolu’nun Sazak bölgesindeki Tekke Köyü ve çevresinde uzun yıllar yaşadığını, burada vefat ettiğini ve türbesinin burada olduğunu mersiyelerinden anlıyoruz:

Şeyh var iken kış günleri vakt-ı bahâr idi bana
Ol Şeyh’sizin yaz günleri vakt-i şitâ oldı bana
Vardum anun yaylasına saldum nazar sahrâsına
Ol gök çiçekler yas tutup vâ-firkatâ dirler bana
Şeyh yolınun bülbülleri zârı kıluben her biri
Ol Şeyh içün yas okıyup yâ hasretâ dirler bana
Vardum anun türbesine virdüm selâm ravzâsına
Dostdan haber virür İken n’olmuş haber virmez bana
Didi namazım kılmadun kılmaklığa kasd kılmadun
Kanı karındaşlık haki diyüben[i] küsmiş bana
Didüm dirisin diriye kılmak namaz şer‘î degül
Diri namazın kılmağa fetva neden geldi bana
Ümmî Kemâl gitmiş deyu ağlar anınçün ay u gün
Ben nicesi aglamıyam andan togardı gün bana

Kemâl Ümmî’nin vefat ettiği ve türbesinin bulunduğu yer hususunda bize en değerli bilgileri Bolu Şer‘iyye Sicilleri vermektedir:

1093/16S7 yılına ait ve “Bolı Kazası karyelerinden Tekye nâm karyede medfûn merhum Şeyh Kemâl Ümmî kaddese sirrehü’l-‘azîz Hazretleri’nün vakf karyelerinden…” ibaresiyle başlayan sicilde; 1097/1685-86 yılına ait ve “Bolı Kazâ’sına tâbi4 merhûm Şeyh Kemâl Ümmî Tekyesi nâm karye[de] sâkin ‘azîz merhumun vakf re‘âyâsından… kaydına yer verilen sicilde ve ayrıca 1117/1705 yılına ait ve “… ma‘lûm ola ki kazâ-i mezbûrda medfûn Hazret-i Ümmî Kemâl kaddese sirrehü’l-‘azîzün… ibarelerine yer verilen sicillerde mutasavvıf şairin Bolu’da gömülü olduğu açıkça ifade edilmektedir

Bütün bu bilgiler ışığında, Kemâl Ümmî’nin mezarının Bolu’nun 39 km. güneydoğusunda Sazak bölgesindeki eski adı Tekke[159], yeni adı Işıklar[160] olan köyde bulunduğunu kabul etmek durumundayız. Bu türbe-mezar yakın zamanlarda, Kemâl Ümmî Tekkesi’nin yerine bina edilen Cami ile birlikte yeniden yapılmıştır.

İKİNCİ BÖLÜM

KEMÂL ÜMMÎ’NİN ESERLERİ, ESERLERİNİN ŞEKİL VE TÜR BAKIMINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ, DİLİ VE SAN’ATI

ESERLERİ

1. RİSÂLE-İ İMAN

Risâle-i îmân, namaz ibadetini konu alan mensur bir eserdir. Namazı vecd ve hüşû içinde kılmanın önemi üzerinde ağırlıklı olarak durulan eserde, namazdan sonra kabul edilip edilmeyeceği üzerinde de tefekkür edilmesi gerektiği bildirilmekte, bu konuda bir kısım hadislere yer verilmektedir.

2. KIRK ARMAĞAN

Kırk Armağan, dini-tasavvufi mahiyette 200 beyitlik bir manzum mesnevidir. Eserde, muhteva olarak ölüm ve ahirete göçüş sırasında insanın dînî ve ahlâkî güzelliklerden “Kırk Armağan” hazırlayıp götürmesi işlenmektedir.

Genellikle birçok Dîvân yazmasında kayıtlı bulunan Kırk Armağan’ı tanıtmak için en eski tarihli nüsha olan MC[161] nüshasındaki metni esas aldık.

Eserin bir kırk hadis tercümesi olduğunu söyleyenler olduğu gibi ölüm konusundaki bir hadisin şerhinden ibaret olduğu görüşünü ileri sürenler  de vardır. İncelemelerimiz bizi ikinci görüşü benimsemeye yöneltti. Nitekim mesnevinin biri baş, diğeri son kısmında bulunan şu beyitler bu görüşü kuvvetlendirmektedir:

Ol Nebî’nün bir hadîsi key sahîh
Râvi kılmışdur rivâyet hoş melîh

(12.a)

Bu hadîs uşda tamâm oldı hemân
Hem bilindi cümle ol Kırk Armağan

(20. a)

Remel Bahri’nin “Fâ ‘i lâ tün / fâ ‘i lâ tün / fâ ‘i lün” vezniyle yazılan mesnevi, dini-tasavvufı didaktik eserlerin girişini çağrıştıran şu beyitlerle başlar:

Bil ki B’ismi’llah dilün misbâhıdur
Hem ma‘ânî gencimin miftâhıdur
Her kim evvel işde B’ismi’llah diye
Cân u gönül birle yâ Allah diye
Her muradı tizirek hâsıl ola
Her neden kim korkansa kurtıla
Tanrı adı birle söze girelüm
Şer1 gül-zânnda güller direlüm

(ll.b-12.a.)

Eserin konusu şöyledir: Bir gün bir adam Hz. Peygamber’e gelerek ölmek istediğini, çabuk ölmesi için kendisine dua etmesini ister. Peygamber de kendisine, ölümün -Tanrı’dan başka herkes için mutlaka geleceğini, ancak ona hazırlıklı olunması gerektiğini söyler. Bu hazırlıkların her birisi birer armağan olarak ifade edilir. Armağanlar 10 menzilde takdim edileceklerdir. Her menzile 4 armağan gerekir. Armağanlar maddi şeyler olmayıp, dini-tasavvufı bir kısım kavramların insan tarafından meziyet olarak benimsenmesi, onlarla donanmış olarak ölüme hazırlık yapmasıdır.

Şâir önce menzilleri saydıktan sonra armağanların neler olduğuna geçer ve yine sırasıyla ifade eder. Mesela Azrail’e sunulacak armağanlar şu şekilde verilmiştir:

Geldük imdi yine ‘Azrâ’îl sözin
Dinle bir bir söyleyelüm şeksüzin
Ana ol demde gerek dörd armağan
Ol ne dörtdür eydeyim bellü beyân
Biri oldur kim kişi her hasınım
Râzı kıla ger yidise kısmını
Hem birisin nedür anun dahi bil
Her ne kim borcun varışa Ödegil
Hem birisi ölümin sanmak durur
Ölüm içün hem yaraklanmak durur
Hem biri oldur ki ‘ışk u zevkıla
Tanrı’ya muştâk ola biri şevkıla

(13.b-14.a)

Menziller ve sunulacak armağanlar şunlardır:

l.               Azrail’e Sunulacak Armağanlar:

1) Hasmı razı kılmak, gaybetini yaptıklarıyla helalleşmek, 2) Borçlarını ödemek, onlardan kurtulmak, 3) Ölümü her an düşünmek ve hazırlık yapmak, 4) Aşk ve zevk ile Tann’ya müştak olmak, yönelmek,

II. Sin (Kabir)’e Sunulacak Armağanlar:

1) Dilini berk, koğuculuğu terk eylemek,2)      Bevl (sidik)den kendini korumak, 3) Kur’ân okumak, 4) Dün namazı kılmak ( Geceleri çokça namaz kılmak),

III.            Münker-Nekir’e Sunulacak Armağanlar: 1) Doğru söylemek, 2) Gaybeti terk etmek, 3) Hak için alçaklık (tevazu) göstermek,

IV.            Mîzân’a Sunulacak Armağanlar:

1) Halis amel kılmak, 2) İnsan incitecek davranışlardan sakınmak, 3) Hoş hulklu (ahlâklı) olmak, 4) Çokça tesbih etmek (Subhanallah demek),

V.              Sırat’a Sunulacak Armağanlar:

1) Kakıdığın yutmak (Kızması gereken yerdi insanı affetmek), 2) Haramdan perhiz etmek, 3) Cemaatle ibadete devam etmek, 4) Çok taat kılmak,

VI.            Malik’e Sunulacak Armağanlar:

1) Tanrı korkusuyla her dem ağlamak, 2) Müflis kullara ve yoksullara gizlice yardım etmek, 3) İsyanı terk ile tevbe etmek, 4) Ataya anaya iyilik etmek,

VII. Rızvan’a Sunulacak Armağanlar:

1) Her zorluğa sabırla dayanmak, 2) Şükretmek, 3)      Allah yolunda mal sarf etmek, 4) Emin olmak, hain olmamak,

VIII.         Cebrail’e Sunulacak Armağanlar:

 1) Az yemek, 2) Az ve öz konuşmak, 3) Az uyumak, 4) İstiğfar etmek,

IX.            Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem’e Sunulacak Armağanlar:

 l)Peygamberi sevmek, 2) Sünnetine uymak, 3)            Ehl-i Beytini sevmek, 4) Ashabını sevmek,

X.              Hak Taala’ya Sunulacak Armağanlar:

1) Emr-i Ma‘ruf eylemek (Allah’ın emirlerini insanlara bildirmek), 2) Nehy-i Münker kılmak, 3) Halka öğüt vermek (Nasihat sahibi olmak), 4)        Şefkat sahibi olmak ( rahmet etmek, esirgemek),

Şâir armağanları saydıktan sonra kendisinin bunlardan hiçbirine sahip olamadığından yakınarak Tanrı’dan bağışlanma diler ve mesneviyi şu beyitlerle bitirir:

Bu cihân fanîdürür her kim buna
Meyi iderse düşer onulmaz buna
O cihân bâkîdürür her kim ona
‘Azm iderse azmaya işi ona
Fâ Li lâ tün tâ ‘i lâ tün tâ Li lât
Virdi olmayanda yokdur varidat 

(20.b-21.a) Bize göre Kırk Armağan, Kemâl Ümmî’nin tarikat anlayışını yansıtan bir eserdir. Bu eser, sülük esnasındaki çeşitli menzilleri ihtiva etmektedir. Burada sayılan kavramların birçoğu Ahmed Yesevî’nin Fakr-nâme’si  ile Hacı Bektaş-ı Velî’nin Makâlât’ında ortaya koydukları “Dört Kapı-Kırk Makâm” esprisinde aynen yer almaktadır.

Kırk Armağan ve Hazîre-i Kuds, Kemâl Ümmî’nin manzum tercüme konusundaki başarısını gösteren iki önemli eserdir. Özellikle yazılış tarihini tesbit edemediğimiz Kırk Armağan’ın, dil ve üslup bakımından Dîvân’ı kadar dikkate değer olduğunu kabul etmek gerekir

3. HİKÂYE-İ HAZÎRE-İ KUDS

Dîvân yazmalarının bir kısmında bulunan Hikâye-i Hazîre-i Kuds’ün tanıtımında, tarihî nüsha olmak bakımından ikinci sırada bulunan MK1 nüshasını  esas aldık. 139 beyit tutarındaki mesnevi Müctes bahrinin “Me fa ‘i lün / fe ‘i lâ tün / me fâ ‘ i lün / fe ‘i lün (fa‘ 1ün)” kalıbıyla yazılmıştır.

Mesnevi, Enes bin Mâlik tarafından rivayet edilen bir hadisin nazma çekilmesiyle meydana gelmiştir. Şâir bunu şu beyitlerle ortaya koymaktadır:

Enes rivâyet ider Mustafa Muhammed’den
Ol enbiyâ vü rüsul pîşevâsı Ahmed’den

(V.b)

Hak’a şükür ki bu görklü hadîs tatlu kelâm
Anun ‘inâyetile nazma geldi oldı tamâm

(11.a)

Eserin konusu kısaca şudur: Ahirette Uçmak ve Tamu ehli birbirinden ayrıldıktan sonra Tanrı, mürseller, nebiler, veliler, şehitler ve kendisine çok ibadet edenler başta olmak üzere bütün Cennet’e girecekleri Aden Uçmağı’nda özel bir kısım olan Hazîre-i Kuds’e yerleştirecek ve orada cemâlini gösterecektir.

Mesnevi şu beyitlerle başlamaktadır:

Çü başladuk söze evvel be-nâm-ı

B’ismi’llah Ki her işümüzi ebter komaya ol Allah
Hezâr hamd ü sipâs ol Celîl ü Cebbâr’a
Dahi salât u selâm ol Resûl-ı Muhtâr’a
İşit Hazîre-i Kuds’i ne hoş hikâyetdür
 Esah rivâyet ü şîrîn ü ter ‘ibâretdür

(7.a-7.b)

Tann, Rızvan’ı Aden Uçmağı’ndaki Hazire-i Kuds’ün kapılarını açtırmak ve bezemek üzere Feytoş adlı hûriye gönderir. Feytoş ve Rızvan’ın bezedikleri Hazîre-i Kuds’e şu tertip ile girilir: Hz. Peygamber’in sağ yanında Âdem Peygamber, Âdem’le Hz. Peygamber arasında Ebu Bekr; sol yanında Halîl Peygamber, Halil’le Hz. Peygamber arasında Ömer; Hz. Peygamber’in arkasında Osman ve önünde de elinde “Livâ-yı Hamd” sancağı bulunan Hz. Ali yer alacaktır. Bu gidiş sırasında Hz. Peygamber sallallâhü aleyhi ve sellem yetmiş nefis hil‘at giyinmiş, başında saltanat tacı, elinde nurdan kamçısıyla, beyaz inciden bir “Burak” üzerinde olacaktır.

Muhammed anda bine bir Burâk’a evvel kim
Yaratmış ola ag incüden anı Hayy u Hakîm
Mübârek eğnine yitmiş nefis hülle giye
Ki değmeye hiç anun gibi hülle kimseye
Hem ura başına tâc adı saltanat tacı
Dahi Habîb ala nûrdan eline bir kamçı
Okamçmun adı melek kamçısıdur hilesiz
Bugün uyarsanuz ana yarın dahi bilesiz

(8 b)

Hazîre-i Kuds’e gelindiğinde ferişteler koşarak inmesine yardımcı olacaklar, onun ardından önce mürseller, nebiler ve daha sonra da diğer Hazîre-i Kuds ehli inecekler, kendilerine ayrılan minber ve kürsülere oturacaklardır.

Tanrı, Cebrail’e perdeleri kaldırmasını emredecek, “kızıl yâkût”tan olan “‘azâmet perdesi” hariç bütün perdeler kalkacaktır. Tanrı, onlara “Merhaba dostlarım” diye hitap ederek “hoşgeldiniz” diyecektir. Meleklere emrederek ziyafet sofraları kurduracak, Uçmak içeceklerinden sunduracak, giysilerle donattırarak hürîler armağan edecektir.

Bundan sonda Davut Peygamber Tanrı emriyle nurdan bir minber üzerine çıkarak güzel sesiyle Zebûr okuyacak, onun ardından da Hz. Peygamber bir ulu minber üzerinde, Tanrı’nın bahşettiği güzel bir sesle Rahman Suresini okumaya başlayacaktır. O ana kadar Uçmakta bir hareketsizlik varken bu okuyuş sırasında Uçmak ehli ile birlikte kuşlar ve ağaçlar da kendilerinden geçecek, üstün hallere ulaşacaklardır. Bu esnada Tanrı emriyle Cebrail, aradaki azamet perdesini de kaldıracak, Tanrı’nın cemalini gördüklerinde takatleri kesilecek ve secdeye kapanacaklardır. İşte o zaman Tanrı onlara başlarını kaldırmalarını, bu günün ibadet günü değil, ebediyyen İlâhî nimetlere gark olma günü olduğunu söyleyecek ve vaadlerini yerine getirdiğini bildirecektir.

Çü va‘de kılmışıdum kim size bu mülki virem
Muhâlefetsüz uş itdüm o va‘dem üzre kerem
Hem eyledüm kamunuzı visâlüme lâyık
Ki gördünüz niteliksüz cemâlümi bayık

(11.a)

Mesnevinin son kısmında şâir Hazîre-i Kuds’teki Uçmak hayatının özellikleri ve güzellikleri üzerinde durur ve dünya ile kıyaslar:

Zihî visâl-i bekâ kim fenâ vü fürkatı yok
Zihî cemâl ü bekâ kil firâk u hasreti yok
Zihî bahâr u çemen kim hazân u kışı yok
Zihî sabâh u zihî gün ki gİce teşvişi yok
Zihî düğün ki anun âhirinde mâtem yok
Zihî şetâret ü şâdî ki gussa vü gam yok
Dahi anun gibi ter-bâg u tâze gül-şen yok
Ki bülbülinde melâl gülinde diken yok

(11.a -11.b)

Eser, şâirin bağışlanma dileğini iletmesinden sonra şu beyitle bitmektedir:

Me fâ ‘i 1ün fe ‘i lâ tün me fa İ 1ün fe ‘i lât
Şefa‘at isterisen vir Muhammed’e salavât

(11.b)

Hazîre-i Kuds mesnevisi, vezin aksaklıkları bir yana bırakılırsa, şâirin, Kırk Armağan’dan sonra, manzum tercüme ve şerh konusunda başarılı olduğunu ortaya koyan güzel eserlerinden biridir. Özellikle Cennet ehlinin Hazire-i Kuds’e kabulü ve oradaki hayatın anlatımı oldukça renklidir. Diğer yandan şâirin tasvirler kadar diyaloglarda da başarılı olduğu görülmektedir. Eserde, kendisini sınırlayan tercüme kısmının bitiminden sonraki beyitlerde şâirin “hikemî” üslubu tekrar kendini hissettirmektedir.

4. RİSÂLE-İ VEFAT

Risâle-i Vefat[162], bildiğimiz kadarıyla tek nüshası bulunan 91 beyitlik bir mesnevidir. Kırk Armağan ve Hazîre-i Kuds mesnevileri bir kısım Dîvân yazamalarında bulunmasına rağmen Risâle-i Vefat hiçbir Dîvân yazmasında yer almamaktadır. Ancak kelime hâzinesi ve söyleyiş bakımından şâire ait olduğunu söyleyebiliriz.

Mesnevi, Remel bahrinin “Fâ ‘i lâ tün / fâ ‘i lâ tün / fa ‘i 1ün” kalıbıyla yazılmış ve ölüm konusunu ihtiva eden bir eserdir.

Mesnevi şu beyitle başlar:

Aharsan bendesin angıl Hudâ’nı
Huda’m hem Muhammed Mustafâ’m

(20.b)

Şâir, diğer mesnevilerinde olduğu gibi son beyitte Risâle-i Vefat’ın veznini kaydeder:

Fâ ‘i lâ tün fa ‘i lâ tün fâ ‘i lât
Tanrı hak bâtıl kamu esnâm ü Lât

(23.a)

5. DÎVÂN

Dîvân, Kemâl Ümmî’nin dünya görüşünü, tasavvuf anlayışını, sanatçı kişiliğini en iyi yansıtan eseridir. Hickman, Kemâl Ümmî Dîvânı’m, merkezi Erdebîl’de bulunan “Safevî Tarîkati”nin (bkz. Tarikatı) Anadolu’daki şubelerinden birinin niteliğine ışık tutan tek edebî delil olarak görmektedir.[163]

Eserin bütünü göz önüne alındığında bir yanda sünni itikada mensup samimi bir dindarın dini vecd ile söylediği manzumeler, bir yanda oldukça yüksek bir tasavvufi cezbeyi terennüm eden manzumeler, bir diğer yanda evrenselleşmiş bir takım ahlâkî telakkileri din ve tasavvuf zemininde seslendiren beyitlerle insan ve insanla ilgili telakkileri hikemî bir tarzda ifade eden beyitler dikkati çeken ilk hususlardır. Buna şâirin, dindar-mutasavvıf kişiliğini ön plâna çıkarmaya çalışmasına rağmen, aruzu kullanması, kafiyeyi sağlam ikame etmesi, cinaslarla oynayışı, dönemine göre yeni sayılabilecek bazı şekil denemelerine girmesi de eklenince, Dîvân’da gözardı edilemiyecek bir san’at endişesinin gözetildiğini de ilave edebiliriz.

Kemâl Ümmî, Dîvân kelimesini kullanmıyor[164] Bunun yerine bir beytinde “defter”, bir başka beytinde de “risâle”sinden bahsediyor ki, bize göre şâir bu beyitlerle, diğer eserlerinin yamsıra 3034 beyti aşan Dîvân’ını da kasdetmektedir:

Kişi dür bu defteri sakla Kemâl Ümmî sözin
Zîra kim söz ehli yüz bin kişide bir kişidür

(55/7)

Çü bir sâlûs-ı pür-zerkam riyâ deryâsına garkam
 Risalem sûretüm hırkam gören sanur ki din-dâram

(12/26)

Şâirin kendi elinden çıkmış, yahut hayatta iken tertiplenmiş bir Dîvân nüshası elimizde mevcut değildir. Bazı şiirlerin seçilerek kaydedildiği en eski kaynak, şâirin ölümünden 10 yıl sonrasının tarihini (890/1485) taşıyan Mecmû‘a-i Resâ’îl ü Eş‘âr’dır.[165] Kemâl Ümmî Dîvânı’nın, Dîvân halinde karşımıza çıkan en eski nüsha MC’den başlayarak XIX. yüzyılın sonuna kadar hemen her yüzyılda -en az birkaç kez istinsah edildiğini görmekteyiz. Bu da eserin özellikle halk arasında ve tekke çevrelerinde yüzyıllar boyu okunduğunu düşündürmektedir.[166] Bu Dîvân, klasik manada bir mürettep Dîvân değildir. Eldeki yazmalara bakarak bunların neye göre tertip edildiklerini söylemek imkansızdır.[167] Mevcut yazmaların bir kısmında rastladığımız tertip, muhtemelen aynı tertibe sahip eski bir nüshadan kopya edilmiş olmalarıyla ilgilidir, (bkz. Nüsha Tavsifleri; Nüsha Şecereleri)

Münferit manzumeler istisna edilirse[168] Kemâl Ümmî Dîvânı’nın günümüze kadar neşri yapılmamıştır.[169] Tesbit, tamir ve tahlil yoluyla ele aldığımız Kemâl Ümmî Dîvânı metni, esas olarak MC, MK1, Dîvân’da, muhtelif nazım şekil ve türlerinde (bkz. Nazım Şekilleri ve Türler) toplam 144 manzume bulunmaktadır.

 

Kaynak: Hayati YAVUZER, Kemâl Ümmî Dîvânı İnceleme-Metin T.C. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili Ve Edebiyatı Bölümü Halk Edebiyatı Eğitimi Anabilim Dalı Doktora Tezi -1997 , Ankara

Kemal Ümmi silsile2 Kemal Ümmi silsile

 

 


[1] Yüzyılın genel hususiyetleri için bkz. Danişmend. İ Haini. İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi. Cilt 1 İst., 1971; Uzunçarşılı, İ.Hakkı. Osmanlı Tarihi. Cilt: 1-2. Aıık.. 1983. Uzunçarşılı. 1. Hakkı. Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu Karakoyunlu Devletleri. Ank.. 1984. Uzunçarşılı. İ.Hakkı. Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilatı. Ank*.. 1965; Adıvar. A. Adnan. Osmanlı Türklerinde İlim. İst., 1943; Gölpınarlı. Abdulbaki, Türk Ansiklopedisi “Hurufilik” Maddesi.

[2] Genellikle Tekke şâirleri üzerinde yapılan çalışmalarda uygulana gelen bu metodla ilgili olarak şu örnek çalışmaları kaydedebiliriz: Köprülü, Fuad. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. 4.bs.. Ank,, 1981; Güzel, Abdurrahman. KA. Ank.. 1981; Tatçı, Mustafa, YED-1, Ank., 1990

[3] Derviş Ahmed, MKÜ (bkz, KISALTMALAR): Mcnûkıb. birbirini takibedeN 4 “Makale” ve 4 “Bâb”dan oluşmakla, her makaleyi bir bab takip etmektedir. Menkıbelerin anlatıldığı kısımlarda “Menâkıb” başlığı kullanılmıştır. Mesnevi tarzında ve aruzun (ine fâ ‘î 1un / me fâ ’î lün / fe ‘û lün) kalıbıyla yazılmış 652 beyitlik bir eserdir. Eserin başı ve sonu kopuktur. Ortadaki kopuk sayfaların (6.a-9.b) yeni kağıtlara farklı bir hatla yazılarak tamamlandığını görüyoruz. Bu durum bize, eserin başka nüshalarının yakın zamana kadar mevcut olduğunu düşündürmektedir. “Evvelki Makilerimi eserde bulunmasına bakarak baştaki kopukluğun fazla olmadığını söyleyebiliriz. Son kısımdaki eksikliğin miktarı hakkında da bir hüküm veremiyoruz. Menâkıb-nâmeden hemen sonra, ‘Âşık Ahmed yahut Ahmed-i Dîvânî mahlâslarını kullanan bir Kemâl Üınmî muhibbinin dörtlükler halindeki manzumeleri gelmektedir ki bunlar Menâkıb-nâme müellifi Den iş Ahmed’in şiirlerinden farklıdır.

[4] Eserin bilinen nüshalarından biri Hacı Bektaş Halk Ktp., 166-168 numara ile ile kayıth mecmuada;

diğeri Orhan Köprülü’nün özel kitaplığında bulunmaktadır. (Bu velayet-nâme için bkz.. Köprülü. Orhan, “Vilâyet-nâme-i Sultân Şucâuddin”, Türkiyat Mecmuası, XVII (1972). ss. 177-184; Ocak. Ahmet Yaşar. Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menâkıb-nâmeler. Ank.. 1992)

[5] Bu konuda Sarı Müderris’in SMD-1, SMD-II. SMD-1I1 kısaltmasıyla verdiğimiz Divân Nüshaları ile ‘Âşık Ahmed’in Divan ve Sefine adlı eserlerinde önemli bilgiler vardır.

[6] Bu konuda bkz. Ali Vahit. “Kemâl Ümitti Hakkında”. Halk Bilgisi Haberleri. Yıl:3. Saykal (15 I.Kânun 1933), s. 212-215; Aksan. Yaşar. “Ümmi Kemal Menkıbesi”, Bolu Üçtepe. Yıl:2. Sayı: 17 (Nisan 1992) s.9; Solmaz. Mehmet. “Ümmi Kemal Hakkında” Bolu Üçtepe. Yıl:4. Sayı:3S:39 (Ocak-Şubat 1994) s.7,8; (Bolu’ııun özellikle Dörtdivan ve Gerede ilçelerinde MKÜ’deki bilgilere yakın zengin sözlü rivayetler bilinmekte ve anlatılmaktadır. Araştırmacı Yazar Salih Zeki Kutucuoğlu bu rivayetlerin büyük bir kısmını derlemiş fakat henüz, yayımlamamıştır.)

Agâh Sırrı Levend ve İsmail Ünver iki menâkıb-nâmeden söz. etmektedirler: 1) Deniş Ahmed. Menâkıb-ı Kemâl Ümmî. Millet Kıp.. Ali Emiri. manzum: 132.’/1: 2) Menâkıb-ı Kemâl Cinini. Millet kt.p Emiri. manzum: 1184. Leveııd. birinci eserin yazarının bilinmediğini, ikinci eserin Deniş Ahıned’e ait olduğunu, Ünver ise S. Nüzhet’e (Türk Şâirleri. Cilt.l. İst.. 1935. Ahmed. ‘ Aşık maddeMi dayanarak her iki eserin de “‘Âşık Ahmed” tarafından yazıldığını kaydetmektedirler (bkz. Le\end. TET, s.438.; Ünver. KÜ. s. 27. 22 nolu dipnot).

Bizim tesbitlerimize göre, eserlerden yalnız birincisi gerçek bir menûkıb-nâme özelliği (Bu konuda bkz. Ocak, Ahmet Yaşar. Kültür Tarihi Kaynağı Olarak Menâkıb-nâmeler. s. 36 \d» taşımakladır ve Derviş Ahmed tarafından yazılmıştır. İkinci eser, bir menâkıb-nâme değil. Aşık Ahmed isimli bir Kemâl Ümmî bağlısının zaman zaman şeyhinden de bahseden ve dörtlüklerle yazılmış basıl manzumelerini toplayan bir eserdir. Deniş Ahmed’in eseri ile ‘Aşık Ahmed’in manzumeleri arasında kelime hâzinesi, nazım tekniği ve şiiriyyet bakımından büyük farklar vardır Deniş Ahmed’in nazını daha sağlam, söyleyişi güçlüdür. Bugün Âşık Ahmed’in eseri. Den iş Ahmed’in eserine eklenmiş vaziyette Ali Emiri kitapları arasında bulunmaktadır. 1184 numarada ise bir “Şehnâme” yer almaktadır.

[8] Derviş Ahmed, MKÜ, 2.a.

[9] Derviş Ahmed, MKÜ, l.b

lu Derviş Ahmed, MKÜ, l.b.

[11] Denaş Ahmed, MKÜ. 2.a.

[12] Deniş Ahmed, MKÜ. I.a.

[13] Derviş Ahmed, MKÜ. l .b.

[14] Derviş Ahmed. MKÜ, l.a-l.b.

[15] Derviş Ahmed, MKÜ. 12.a.

[16] Derviş Ahmed, MKÜ, 7.a.

[17] Derviş Ahmed, MKÜ. 7.a.

[18] Derviş Ahmed, MKÜ, 8.a.

[19] Derviş Ahmed, MKÜ. 9.a.

[20] Derviş Ahmed. MKÜ, 7.a-l l.a.

[21] Derviş Ahmed, MKÜ. 10.b.

[22] Derviş Ahmed. MKÜ. 13.a.

[23] Derviş Ahmed, bu konuyu “İkinci Bâb”da nesirle şöyle ifade etmektedir: “Şeyh Ümmî Kemâl kaddese sirrehunun Cemâl nâmına bir oglı olub zâhiren dîvâne şekülli ve budala mânend her an ‘uryan u dâ’imâ mest ü hayran geziib lâkin yanında bir kabağı olub ve içi bâde-i nâbıla tolub belki anunla harâbât ‘âlemin bulub bir vadide gezerken bu keyfiyyetle visâl-i Zii’l-Celûl’i sezerken nâ-gâh pâdişâh-ı gerdim iştibâhufı elinde kati olundugı. ” MKİJ. 12b

[24] Derviş Ahmed, MKÜ. 12.b.

[25] Derviş Ahmed, MKÜ, 14.b.

[26] Derviş Ahmed, MKÜ, 15.a.

[27] Derviş Ahmed, MKÜ, 2.a.

[28] Kemâl Ümmî ile Sarı Müderris arasında geçen bu menâkıbı. Derviş Ahmed önce nesirle şöyle takdim

eder: ” ‘Ulemâdan Müderris Efendi Hazretleri Rahmetü’llahı ‘Aleyh dâ’imâ vâkıf-ı esrâr-ı zü’l-Celâl olan Ümmî Kemâl Sultân’a ümmîliği cihetinden i’tirâz idüp ba’de teslim olup bî’aı eyledügi beyânındadur” MKÜ, 3.a.

[29] Derviş Ahmed, MKÜ, 3.a.

[30] Derviş Ahmed, MKÜ, 4.a.

[31] Derviş Ahined, MKÜ, 4.b.

[32] Derviş Ahined, MKÜ, 26.a-26.b.

[33] Konunun takdimi, MKÜ’de şu mensur ifadelerle yer almakladır: ” … Pûdişâh-ı Devrân olan bir şahini

ayağına marîz arız olub hiç bir veçhile çâre bulunmayup “akıbet Sultân’un .. derman buldum beyânındadur ” MKÜ. 20.b.

[34] Derviş Ahmed, MKÜ. 20.b-21.a.

[35] Derviş Ahmed, MKÜ, 22,a.

[36] Derviş Ahmed, MKÜ. 22.b.

[37] Eserin bir değerlendirmesi için bkz. Köprülü. Orhan. “Vilâvet-nâme-i Sultân Şucâuddin”. Türkiyat

Mecmuası, XVII (1972). ss. 177-184; Kemâl Ümmî ile ilgili rivayetin geniş bir özetı ıçiıı bkz. Gülcan, D.Ali, Karaman Velilerinden Şeyh Aliyü’s-Semerkandi ve Kemal Ümmi. İsı . 19X7. ss.51-55.

138 Bu menkabenin benzer varyantları Latifi (TL. s.2X6), Müstekim-zâde (SL. 1X8.a) ve İsı. Üniv. Kıp . T.Y: 5677 nolu Nesimi Dîvânı yazmasında da vardır. Hüseyin Ayan’ın naklettiğine göre (Nesimi Dîvânı, Ank.,1990. s.21) Kitapçı Raif Yelkenci’de bulunan Nesimi Dîvânı yazmalarından birinde de yer almaktadır.

[39] Gülcan, Karaman Velilerinden Şeyh Aliyü’s-Semerknndi ve Kemal Ünımi, ss 51-55.

[40] S. Zeki Kutucuoğlu vaktiyle ‘Âşık Ahmed torunlarından Muzaffer Öztürk Bey’dcn, onun bir eserinin Ümmî Kemâl ve Bolu ile ilgili kısımlarının fotokopilerini temin etmiştir. Biz eserin tamamını görme imkanı bulamadık. Sayfaları numaralandırılmış olan eserin ismi, yazmanın son kısınma ait olduğu anlaşılan fotokopilerdeki bir manzumede “Sefine” olarak geçiyor:

Seyyid Ahmed. ‘Âşık Ahıned şâdı handan söylemiş

Himmet-i mürşid ile güftâr-ı büstân söylemiş

Hoş Sefine tesmiye itmiş kitabın nâmını

Kıl nazar başdan başa heb dîni îmân söylemiş (s.206)

Muzaffer Öztürk fotokopileri gönderirken yazdığı mektupta “… sanırım Ümmî Kemâl Hz.leri hakkında gerekli bilgiyi bulabileceksiniz. Şıh Ahmet’in Ümmî Kemâl ile ilgili bütün yazdıkları bu kadardır Bunlar kitabın bir bölümünü kapsamaktadır… Kitaba bir tarih düşürülmüştür. Fakat hangi yüzyılda yazıldığı kesin belli değildir. Tarih olarak sadece (25) sayısı yer almaktadır. ” (Eserin fotokopileri ile Muzaffer Öz türk’ün mektubu Kutucuoğlu’nun özel arşivindedir.)

[41] ‘Âşık Ahıned, Sefine, s.53.

[42] ‘Âşık Ahmed, Sefine, s.97.

[43] Ayvânsarâyî, (VA, 56.a) ve Bursalı Tahir Bey (OM. s. 152) şâirin “şefkat” kelimesinin gösterdiği SSiı

(1475) tarihinde öldüğünü kaydetmektedirler, (bkz. Vefatı ve Mezarı)

[44] Kemâl Ümmî’nin hayatı ile ilgili çalışmalardan iki tanesi bilhassa önemlidir. Bunlardan biri Amerikalı

bilim adamı William C. Hickman’e. diğeri ise İsmail Ömer’e aittir. (Çalışmaların lamamı için bkz. BİBLİYOGRAFYA)

[45] Ayvânsarâyî, VA. 56.a.

[46] Bursah, OM, s. 152.

[47] BLS, s. 455.

4S “Tekye-i Ümmî Kemâl’in mervî olan Fârisîyü’l-‘ibâre vakf-nâmesi bu tekyenin Selçukîlere â’idiyetı hakkındaki rivayeti te’yîd idecek en mühim vesîka-i lârihiyyedir” BLS. s. 2S7

[49] BLS, s. 253; Konrapa. M. Zekai. Bolu Tarihi. Bolu. 1964. s. 157.

[50] Latifi, TL, s. 286.

[51] Ayan, Nesimi Dîvânı, s. 33.

[52] Kürkçüoğlu, Kemal Edip. Seyyid Nesimi Dîvânı’ndan Seçmeler. 2..bs. Aıık.. 1985. s.XIX.

[53] Güzel, KA s. 87 vd.

[54] Köprülü, TET, s.361.

[55] Mersiyeler için bkz. 25 ve 27 n.m..

[56] Medhiye için bkz. 24 n.m.

57-İlk rakam manzumenin Kemâl Ümmî Dîvânı’ndaki sırasını, diğer rakamlar ise beyit numaralarını göstermektedir.

[58] Köprülü’ntin eserinde bu tarih 810 olarak geçiyor ki faydalandığı Dîvân nüshasından kaynaklandığını düşünüyoruz.

[59] Ünver. Kİ), s. 21. 22.

6U Nesimi’nin ölümü konusunda yakın dönem araştırmalarında iki tarih verilmekledir. Kemal Edip Kürkçtioğlu 1418’i (Scyyid Nesimi Dîvânı’ndan Seçmeler, s.XIX). Hüseyin Ayan ise (Nesimi Dîvânı, s.33) 1404’ii esas almaktadır.

[61] Derviş Ahmed. MKÜ, 3.a vd.

[62] SMD-M’iin baş kısmında (102.b) bu yakınlığa şöyle işaret edilmektedir: “Ümmî Kemâl kaddesellâhü sırrahu’l azîzin halîfesi Sarı Müderris Efendi Şeyh Sinân kaddese’llahu sirrehü’l-‘azîz…”

[63] Sarı Müderris Dîvânı’nda Kemâl Ümmî’nin Bolu’dakı yaşayışı ve bir şekli olarak etkilerinin derin izleri vardır. (Dîvân nüshaları için bkz. KISALTMALAR: BİBLİYOGRAFYA)

[64] SMD-I1, 1 l.b.

[65] SMD-II, 7.b.

[66] ‘Azız içün didi ba’zılar efâıı Yiri olmış ıdı evvel Horasan

Derviş Ahmcd, MKÜ. l.b.

[67]BLS, s. 455.

[68] “Vilâyet-i Karaman’da Lârende’dendür” Latîlî. TL. s. 286.

[69] “Vilâyet-i Karaman’da Lârende dimekle meşhur kasabadandır.” ‘Alî. KA. s. 24î.

[70] “…vatanı olaıı Karaman’da…” Avansarâyî. VA. 56.a.

[71] “…Karamanlıdır” Bursah, OM. s. 152.

[72] Mii’min-zâde, SL, 188.a.

Bilindiği üzere Karaman, aynı zamanda bir siyasi organizasyon olan Karaman Beyliğı’nın de adıdır \e bu beylik XV. yüzyılın ikinci yarısına kadar yaşamıştır. Diğer yandan Karaman ismi, bu bey hğın mensup bulunduğu boyun da adıdır. Bolu’da da Karaman isminin varlığı ve etkinliği günümüze kadar sürmüştür. Halen merkezde bir mahallenin adı Karamanlı Mahallesi’dir. Burada aynı isimde bir de cami bulunmaktadır. Şehrin köklü ailelerinden ikisi “Karaman” kelimesinin bulunduğu soyadları taşımakta, emekli dava vekili Muhsin Karamanoglu atalarının. Karamanlı Beyliğı’nin ortadan kaldırılmasıyla Bolu’ya mecburi olarak gönderildiklerini ifade etmektedir Bugün Bolu’da merkeze bağlı bir de Karaman Köyü bulunmakladır

[74] Uçman, Abdullah. “Kemâl Ümmî”. Büyük Türk Klasikleri, Cilt:3. İst. 1986. s 3m. “…XV yyda Niğde’de yetişmiş coşkun bir şâirdir” Oral. M. Zeki. “(Kemali Ümminin Bir Ağıtı” Akpınar Cilt: 1. Sayı: 12. s. 12.

75 “… eski adı Tekke Ümmi Kemal olan Işıklar Köyü’ndendir ” Akyoloğlu. 1. Hakkı. “Lnımı Kemâl’ Bolu. Bolu 1988. s. 162.

[76] Derviş Ahmed. MKÜ, 12.b.

[77] Derviş Ahmed. MKÜ. 2.a.

[78] “Hazret-i ‘Alî kerremallâhü veche evlâdındandur deyu nakl olunan…” ‘Aşık Ahmed. Sefine, s 54

[79] Derviş Ahmed. MKÜ, 7.a.

[80] Derviş Ahmed, MKÜ, 13.a.

[81] MKÜ’nün kopuk olan kısımlarında böyle bir bilginin olacağı düşünülürse de buna ihtimal vermiyoruz

Çünkü Derviş Ahmed’in eserindeki bilgiler hemen hemen birbirine yakın bir tarzda halk arasında da bilinip anlatılmakladır. Bunlar arasında üçüncü oğulla ilgili hiçbir varyant bulunmamaktadır

[82] Solmaz. Mehmet, “Ümmi Kemal Hakkında”. Bolu Üçtepe. Yıl:4. Sayı: 38 (Ocak 1 w4). s.7.

[83] Kutucuoğlu. “Ümmi Kemal’Vakıfları”. Bolu Üçtepe. Yıl:4. Sayı: 39 (Şubat 1994). s.10.

Kutucııoğhı. “Ümmi Kemal Hazreıleri”. Bolu Üçlepe. Yıl: 4.Sayı:4C»(Eylül 1994). s.5. Bohı Şer’iyye Sicilleri. Millî Kip. Defter no: 42/S44. 75.b.

H6 Bolu Şer’iyye Sicilleri. Millî Kip. Defter no: 42/K44. 75.b.

[85] Üstmı. A. Kemaleddin. Elli Dört Far:. Şerhi. İst . 1D D (). “Hal Tercümem” kısmı.

[86] Üstün, Elli Dört Farz Şerhi, aynı yer.

[87] bkz. SMD-II.

bkz. MKÜ.

[89] bkz. Dîvân; Sefine.

[90] “Beğ” Unvanı ile ilgili bilgi için bkz. Pakalın. M. Zeki. Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü. Ciltti. İst., 1983. s.213.

[91] Derviş Ahmed, MKÜ. l.a.

[92] Derviş Ahmed, MKÜ. 15.a.

[93] Derviş Ahmed, MKÜ. 18.a.

[94] Ayvânsarâyî, VA, 56.a.

[95] Bursah, OM. s. 152.

[96] Müstakim-zâde, MN. 371.b; Naili Tuman. Tuhfe-i Nailî. Ciİt:2. s. 1226.

[97] Kocatürk, TET.s. 282; Banarh. RTET. s. 508; Ünver. KÜ. s. 21.

[98] ifraz, Murat, Türk Edip ve Şâirleri. Cilt:2. İsi.. 1939. s. 65.

[99] Muhtemelen bir alevi şâiri olan İsmailoğlu’nun manzumeleri bir yazmada (bkz. İsı. Üniv. Kip.. TY:5677) Kemâl Ümmî’nin manzumeleriyle karışık olarak verilmiştir. Ancak bu manzumeler dil \e söyleyiş bakımından Kemâl Ümmî’nin manzumelerinden çok farkhdır. (Bu konuda ayrıca bkz. Hickman, WWÜK, s. 79. 26 nolu dipnot)

[100] Latîfî, TL. s. 286.

[101] ‘Alî, KA, s. 243.

[102] Mü’min-zâde, SL, 188.a.

[103] Avansarâyî, VA, 56.a.

[104] Bursalı, OM, s. 152.

[105] Köprülü, TET, s. 361.

[106] Bolu’da Kemâl Ümmî’nin türbesinin bulunduğu Tekke Köyü sakinleri mutasavvıftan daima Ümmi Kemâl olarak söz ediyorlar.

l07 Hickman, menkabevî kaynaklara uyarak eserlerinde şâirden hep “Ümmî Kemâl” diye bahseder (Eserleri için bkz. BİBLİYOGRAFYA) Ancak bu mahlâsı benimsemesinin asıl sebebi yukarıdaki beytin (139/7) ilk mısrasındaki mahlâsın BU1 nüshasında (lü2.b) “Ümmî Kemâl” şeklinde geçmesinden kaynaklanmaktadır, bkz. Hickman. YVYVÜK. s. 61.

[108] Bolu Şer’iyye Sicilleri. Millî Ktp. Defter no: 42/844, 75.b.

[109] Bolu Şeriyye Sicilleri. Millî Ktp. Defter no: 42/833. 59.b.: Defler no: 42/834. 53.b.

[110] Derviş Ahmed. MKÜ. 2.b.

[111] SMD-II, 5.b.

[112] Derviş Ahmed. Menâkıb-nâme’de ümmîliği tefrik etmekte gerçek ümmîlerin “Mevlâyı bilenler” olduğunu söylemekte, Tanrı’dan habersiz ümmîleri mu’teber saymamaktadır:

Vilâyetde mu’âdil ola ana

Keramet göstere gilse ne yana

Şol iimmî ki Huda’dan bî-haberdür

Anı ‘âlemde sanma mu’teberdür

Hakîkatde o Mevlâ’sını bilmez

Nicedür ‘arş-ı a lâsını bilmez

MKÜ. (Vb

[113] Derviş Ahmed, MKÜ. 2.b.

[114] “Mefhâr-ı Mevcûdât efendimize vasl olmak cihetiyle mazhar-ı şeref olan ümmî lakabını fi-hadd-ı zât ümmî olmadıkları hâlde meşâyıh-ı sufıyye içinde teberrüken tahallüs edenler olmuştur.” Sadık Vicdanî, Tomâr-ı Turûk-i ‘Âliyye, Kadiıiyye Silsilesi. İsı . 1338-1340. s. 64.

[115] Ümmiliğin mahiyeti ile ilgili olarak bkz. Köprülü. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, ss. 2″’l-274.

[116] Deniş Ahmed. MKÜ. l.b.

[117] Derviş Ahmed. MKÜ. 2.a.

[118] Fuat Bayramoğlu “Merhum sahaf “kitapçı” Raif Yelkenci’de bulunan bir yazmadan” aldığı Kemâl Ümmî mahlâslı bir medhiye kaydediyor. Aşağıya aldığımız medhiye bilinen hiçbir Divân nüshasında yoktur:

İLÂHÎ ZİKİR

Bir evliya eydür bana

Eger gözün görür ise

Tiz gel Hacı Bayram’a sen

Aklın başında var ise

Seni gerek ise sana

Maksud murad Didâr ise

Tiz gel Hacı Bayram’a sen

Tiz gel Hacı Bayram’a sen

Olmasın şekk ü gümânın

Den işleri be-gayette

Oddan âzad ola canın

Dâim zühd ile tâatte

Elin al tevbe kıl anın

Yoktur şakîıı velayette

Tiz gel Hacı Bayram’a sen

Tiz gel Hacı Bayram’a sen

Sırat Köprüsün geçmeğe

Yüzün gören serverimin

Şaraben tahur içmeğe

Mürşid-ı kâmil Pirimin

Cennetle bile uçmağa

Şimdi kutbudurur Rûm’un

Tiz gel Hacı Bayram’a sen

Tiz. gel Hacı Bayram’a sen

Kemâl Ümmili eydür size

Kulak uruıı üşbusöze

Bir avaz geldi ki bize

Tiz gel Hacı Bayram’a sen

 

 

 

 

 

 

Bayramoğlu. Fuat. Hacı Bayram-ı Veli, Yaşamı-Soyu-Vakfı. Ciltth (Belgeler). 2. bs. Ank.. 1989. s. 247-248.

[119] Derviş Ahmed, MKÜ. 2.a.

[120] Latifi. TL. s.286.

[121] ‘Alî. KA, s.243.

[122] Bursalı, OM. s. 152.

[123] Şeyh Hâmid için klasik Osmanlı kaynaklarını da ihtiva eden şu eserlere bkz. Bayramoğlu. Fuat. Hacı

Bayram-ı Veli, Yaşamı-Soyu-Vakfı. Cilt:I. 2. bs. Ank.. 1989: Cebecioğlu. Ethem. Hacı Bayram Veli, Ank 1991; Yılmaz, H. Kâmil. “XV. Asır Anadolu Mutasavvıfları Arasında Somuncu Baba’nın Yeri”, Somuncu Baba [Dergisi|. Yıl: 1. Sayı:l(Haziran 1994). ss. 8-10.

[124] Köprülü, TET. s. 361.

[125] İsen, Mustafa. Türk Edebiyatında Mersiye -Acıyı Bal Eylemek. I. bs.. Ank.. 1993. s CXX1 vd.

[126] Köprülü, bu tarihi 81ü olarak vermektedir ki başvurduğu nüshadan kaynaklandığını düşünüyoruz

bkz. Köprülü, TET, s. 361.

[127] Köprülü, TET, s. 361.

[128] Cebecioğlu. Hacı Bayram Veli, s. 39.

[129] Şeyh Hâmid’in Erdebîl sûfilerinden hangisine bağlandığı konusunda Osmanlı kaynaklarının yerdiği

bilgiler çelişkilidir. Çoğunluk Hoca ‘Alî Erdebîlî’ye bağlandığını söylerken bir kısım kaynaklar Hoca ‘Alî’nin oğlu ve Şeyh Şah diye bilinen İbrahim’e intisap eneğini söylerler ki bu tarih bakımından mümkün değildir. Diğer bir görüş ise Hoca Ali’nin babası Şeyh Sadreddin’e bağlanmış olduğudur (Bu konuda toplu bir değerlendirme için bkz. Yılmaz. H. Kâmil. “XV Asır Anadolu Mutasavvıfları Arasında Somuncu Baba’nın Yeri”. Somuncu Baba |Dergisi. Yıl: 1. Sayı: 1 (Haziran 1994). ss. 8-lo

[130] Cebecioğlu, Hacı Bayram Veli, s. 45.

[131] Cebecioğlu, Hacı Bayram Veli. s. 46.

[132] Cebecioğlu, Hacı Bayram Veli. s. 47: Şeyh Hâmid’in türbesinin nerede bulunduğu konusunda kaynakların verdiği bilgiler çelişkilidir. Evliya Çelebi. (Seyahat-nâme. Cilt:3. İst.. 1314) eserinin bir yerinde (s.187) Kayseri’de medfun bulunduğunu söylerken, bir başka yerde (s.144) Aksaray’da medfun bulunduğunu kaydeder. Son zamanlarda elde edilen bilgilere göre de Darende’de medfundur ve soyu bu ilçede devam ettirilmektedir, bkz. Es-Seyyid Osman Hulusi. “Ceddini Ebu Hâmıd”. Somuncu Baba [Dergisi], Yıl: 1. Sayı: l(Haziran 1994). s. 6.

[133] Eserler için bkz. KISALTMALAR: BİBLİYOGRAFYA.

[134] Muzafferü’ddin-i Lâreııdi hakkında Şakayık’ta kısa bir bilgi mevcuttur. Buradan onun Şeyh Hâmid’in

muhiblerinden olup sohbetlerine devam ettiğini, üstün makamlara erdiğini anhyoruz, bkz. Nlecdi. HŞ s. 95.

[135] ” Kemâl-i Halvetî rahınetü’llahı ‘aleyh..Kudemâdandıır. Şeyh Hâcı Bayrâm’a irişmiş ve müşahede için çok ınücâhedeye luruşmuşdur. Sûfiyâne eşârı ve tasavvufa müteallik güf’târı vurdur:

(Molla)

Dost olmaz nefse düşmen olmayan
Mevlâ ile ’lzz-ı dünyâ cem’ ola ını devlei-i ukbâ ile”

136-    Şeyh Hâmid-i Veli ve Hoca ‘Alî’ye bağlılığını ve intisabını bildiğimiz Kemâl Ümmî’nin. daha sonra Hacı Bayram Veli’ye de ayrıca intisap etliği düşünülebilir. Fuat Bayramoğlu. Hamid-i Veli’nin vefatından sonra oğlu Yusuf-ı Hakîkî gibi Kemâl Ümmî’nin de Hacı Bayram’a bağlandığını kaydediyor, bkz. Hacı Bayram-ı Veli, Yaşamı-Soyu-Vakfı. Cilt:I. s.53

137 Cebecioğlu, Hacı Bayram Veli, s 120.

[138] Derviş Ahmcd, MKÜ, l.b.

[139] Müstakim-zâde, MN. 37l.b.

[140] Şeyh ‘Alî Erdebîlî için şu kaynaklara bkz. Hinz. Walter. Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyd (Çev Tevfık

Bıyıkoğlu), Ank., 1948; Bala. Mirza. “Erdebîl”. İA. Cilt:4. s. 290 vd: Yazıcı. Tahsin. “Safavîler”. İA, Cilt: 10, s. 53 vd; Babinger. Fraıız. “Safıyeddin”. İA. Cilt: 10. s. 64 vd.

[141] Safîyüddîn Erdebîlî, Safevî hanedanının kurucusu olup kendi ifadesine göre ceddi Hz. Alî’ye kadar

çıkmaktadır. Şeyh Zâhid Gilânî’nin damadı ve mürididir. Şeyhinin ölümü üzerine hilafet makamına geçip 1334 yılında ölümüne kadar şeyhlik etmiştir. Babinger. “Safıyeddin”. İA. Cilt: 10. s.64.

[142] Sadreddîn Erdebîlî. Safîyüddîn Erdebîlî’nin oğlu olup babasının ölümü üzerine 1334’te şeyhlik

makamına geçmiş, bu görevde 1392-93 yılında ölümüne kadar kalmıştır. Babinger. “Safıyeddin”. İA. Cilt: 10, s. 65.

[143] Yazıcı, “Safavîler”, İA, Cilt: 10. s. 53; Babinger’e göre ise (“Safıyeddin”, İA. Cilt: 10. s. 65) Alî

Erdebîlî, Safîyüddîn Erdebîlî’nin ikinci karısından olan oğludur ve Sadreddîn Erdebîlî’nin kardeşidir.

[144] Babinger. “Safıyeddin”. İA. Cilt: 10. s. 65. Bu tarih Yazıcı’ya göre (“Safavîler”. İA. Cilt: 10. s. 58)

145-1399. Sümer’e göre (Çepniler. İst . 1992. s. 33) 1377’dir.

[146] Yazıcı, “Safavîler”. İA. Cilt: 10. s. 58

147  Yazıcı, “Safavîler”. İA. Cilt: 10. s. 53.

148 “Erdebîl Şehri, Tebriz’in kuşucuşu 190 km doğu, kuzey-doğusunda. Hazar Denizinin güney-batı kıyısına 40 km, Aras’m bir çayı üzerinde bir Azerî Şehridir. Azerbaycan sınırına 25 knı’dir ‘ (Öztuna, Yılmaz. Abdulkadir Menîgî. KTB Yay.. Aıık.. 1988. s. 10.)

[149] “Alî, KA. s.243.

l50 Mü’min-zâde, SL. 188.a.

[151] Cebecioğlu, Şeyh Hâmid’in “Alî Erdebîlî’nin görevlendirmesiyle Anadolu’ya gelip Kayserime yerleştikten sonra Hacı Bayram Veli ile buluşmasının 1343-1394 yıllarında gerçekleştiğini kaydediyor. Hacı Bayram Veli, s. 40.

152 Faruk Sümer, eski İran kaynaklarında yer alan Timur’un Anadolu’dan giderken 30 000 kadar Türkmeni yanında götürdüğü görüşüne katılmıyor ve Erdebil’deki Türkmen mahallesinin 1447’den sonra Şeyh Cüneyd ve Şeyh Haydar için gelen Türkmenlerden oluştuğunu süslüyor bkz. Safevi Devletinin Kuruluşu. Ank.. 1976. s. 6. 12.

[153] Müstakim-zâde, MN, 371 ,b.

154 ” Ayvansarayı. VA, 56.a.

[155] Bursalı, OM. 152.

[156] Halvetî tarikatı, kırka yakın şubesi ile sünni’ karakterde ve özellikle ara kollarını kııran şahsiyetler

itibariyle çoğunluğu Türk olan bir tarikattır İran’dan gelen şıı etkisine kar-ji. Halveti. Mevlevi. Bayrâmî ve Nakşibendiliğin bir çeşil tepki taşıyan tavrı, bu tarikatla Türkçülüğün ağır bashğı intibaını da uyandırır, bkz. Ccbccioğlu. Hacı Bayram Veli. s. 120.

[157] Oral, M. Zeki, “Niğde Hakkında”, Akpınar, Yıl:5, Sayı:54-61 (Mayıs-1.Kânun 1941),s. 15-16.

[158] Hickman, WWÜK, s. 60: Hickman. daha sonra Bolu’ya giderek Kemâl Ümmî Türbesinin bulunduğu

Tekke Köyü’nde incelemeler yapmış ve bu konuda yeni bir makale yazmıştır, bkz. Hickman. William C., “Ümmi Kemâl İn Anatolian Tradition”. Turcica, XIV, Paris 1982. ss. 155-167.

[159] Kutucuoğlu, Tekke Köyii ve Kemâl Ümmî Türbesi’yle ilgili şunları kaydediyor: “Ümmî Kemâl Türbesinde Yapılan Ziyaret ve Anma günleri; a-Bayram ve Cuma namazlarında yedi divan halkı toplanmaktadır. Bunlar Tekke ümmi kemal, Bozarmut, Dereköy, Devren, Tekke Susuz, Tekke Pelitçik, Furunluk Köyleridir. b-Her yıl Temmuz ayının ilk haftasındaki Cuma günü yapılan ziyarete binlerce erkek ve kadın Bolu içinden ve dışından türbe etrafında toplanır, etraf bayram ve panayır gibi donanır, Kuran, mevlid okunduktan, va’z yapıldıktan, Cuma namazı kılındıktan sonra, Sakal-ı Şerif merasimini müteakip misafirler Ümmi Kemâl Köyü halkı tarafından evlerine davet edilir ve ağırlanır.” Kutucuoğlu, “Ümmi Kemal’in Hayatı ve Eserleri Hakkında Araştırmalar”. Bolu Üçtcpe, Yıl:4, Sayı:37 (Arahk 1993), s. 10.

[160] Şevket Gürel, Bolu evliyâlarından bahsederken Kemâl Ümmî’nin Gerede-Işıklar Köyü’nde medfûn bulunduğunu kaydettikten sonra “Tekke Baba” adlı bir evliyânın da Tekke Köyü’nde yattığını söylemektedir, (bkz. Gürel, Şevket, İstanbul-Auadolu Evliyaları, Özyılmaz Ofset, İst., 1995, s.26) Burada ciddi bir yanhşhk vardır. Zira Işıklar, Tekke Köyü’ne yakın zamanlarda verilen bir isimdir. Diğer yandan Bolu’da Tekke Baba diye bilinen bir veli de yoktur.

[161] bkz. KISALTMALAR; Nüsha Tavsifleri

[162] Tek nüshası Süleymaniye K-tp, Ali Nihat Tarlan Kitapları, 71/2’de (20.b 23.a) kayıth Mesnevinin başında şu ser-levha bulunmaktadır: “Vefât-ı Kemâl Ünımî Rahmetü’llahı ‘Aleyhi ve ‘Alâ Cemî’e’lEvliyâ Ve’sSâlihîn Beyân”

[163] Hickman, WWÜK, s. 82; Bu konu için ayrıca bkz.Tarıkatı

[164] Bursalı Mehmet Tabir Bey eseri Divan-ı Kebir olarak isimlendirir. OM, s. 152.

26= Söz edilen nüshalar için bkz. Nüsha Tavsifleri

[166] Aslında bu tip eserlere bu çevrelerde bir edebî eser olmaktan çok bir ibadet ve irşad hatta âyin eseri

olarak bakıldığını görüyoruz. Birçok tarikat şeyhi de eserlerini bu maksatla kaleme almıştır. Cönk ve mecmularadaki ilahi ve gazellerin bu törensel-dini hayatın her safhasında dini sosyal bir fonksiyonu olduğu, doğum, evlenme, bayram, ölüm gibi bir kısım formellerin tekrarlandığı zamanlarda okundukları göz önüne alındığında bu durum daha iyi anlaşılır, bkz. Güzel, TŞ, s. 251 454; “Dinî ve Tasavvuf! Türk Edebiyatı”, Türk Dünyası El Kitabı, 2.bs., Ank., 1992, ss.234-281. Akyoloğlu, İ.Hakkı, “Bolu ve İlçelerinde XV. Yüzyıldan beri Süregelen Musiki İle Cönkten İlahi Okuma Geleneği, Yunus Emre ve Şiirlerinin Varyantları”, IV. Milletlerarası Türk Halk Kültürü Kongresi Bildirileri, Cilt: 3’ten ayrıbasım, Ank.. 1992, s. 1-6.

[167] Dîvân nüshaları üzerinde çalışanlardan Hickman. MC ve BU1 nüshalarındaki manzumelerin tertibi

konusunda bir karşılaştırma yapmasına rağmen belirli bir sonuca ulaşamamıştır, (bkz. MDÜK. ss. 197-207) Ünver de Hickman’in görüşüne katılarak manzumelerin rastgele sıralandıklarına, Dîvân’m belirli bir tertibe sahip olmadığı düşüncesine varır. Ünver, KÜ. s. 23.

[168] Münferit yayınların sayısı da pek fazla değildir. Bunlar hakkında bir fikir vermek için bkz. Köprülü.

M. Fuad, Eski Şâirlerimiz-Divan Edebiyatı Antolojisi. İst.. 1934, s. 68; Oral. M. Zeki. “(Kemali Ümmijnin Bir Ağıtı”, Akpınar. Cilt: 1, Sayı: 12 (Şubat 1936), ss. 12-14; Uraz. Murad. Türk Edip ve Şâirleri, Cill:2. İst., 1939. s. 65; Gölpınarlı,’ Divan Şiiri, s.35. 36; Ünver. KÜ. s. 25.26; Güzel. TŞ. s. 392-394; Yavuzer. Hayati. “Ümmî Kemâl Divanı’ndan Bir Manzume”. Bolu Üçtepe. Yıl:3. Sayı:.3.3-34 (Ağustos-Eylül 1993) s. 4.

[169] Zeki Velidi Togan, Kemâl Ümmî’nin şiirlerinin 1870 yılında Buhara’da basıldığını yazmakladır, (bkz.

Bugünkü Türk İli Türkistan ve Yakın Tarihi. İst.. 1981, s. 488) Ancak yaptığımız bütün araştırmalara rağmen bu baskı nüshalardan birinin günümüze intikal edip etmediğini öğrenemediğimiz gibi hakkında bir bilgi de edinemedik.

 

 

 

 

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s