TASAVVUFÇULARIN KİTAP OKUMA POLEMİĞİ

Soru 53 : ……. tasavvuf bilgiyi nasıl görüyor?

Tasavvuf bilgiye düşman değildir. Hattâ yakıyn derecelerinin ilki, bilgiye dayanır. Ancak bilginin vehmi arttıracağı, şüpheyi uyandıracağı, insana bir varlık, benlik vereceği düşüncesiyle bilgiyi bir gaye değil, bir vasıta olarak kabul eder. Burada, aklımıza gelen bir iki şeyi, konuyu tam aydınlatması bakımından hikâye edeceğiz;

Son zamanın kudretli sûfîlerinden ve Melâmet neş’esinin mümessillerinden Abdülkaadir-i Belhî (1341 H. 1923) «Niyâzî Mısrî’nin boğulduğu denize girdim; suyu, topuğumu aşmadı» buyurmuş. Niyâzî-i Mısrî kaddesellâhü sırrahu’l azîz, Mehdîlik iddia etmiş, İsâ olduğunu söylemiş, peygamberlik dâvâsına kalkışmış, aklî müvâzeneden yoksunluğu, kendisini ölümden kurtarmıştır (Niyâzî hakkında etraflı bir makalemiz çıkacaktır; şimdilik İslâm Ansiklopedisine yazdığımız «Niyazi» maddesine bakınız).

Fâtih türbedarı Ahmed Amiş kaddesellâhü sırrahu’l azîz Efendi (1338 H. 1920), kendisine intisap edenlere, «Bundan böyle tasavvuf kitaplarını okumak yasak. Kur’ân okuyun, hadîs okuyun, Mesnevi okuyun; başka kitapla uğraşmayın; tasavvuf kitapları yazanların çoğu, yoldayken yazdılar; neş’e ve mertebe bakımından birbirini tutmaz sözler olur, şaşırtır sizi; ama Mevlânâ, gitti, dönüp geldi, Mesnevî’sini sonra yazdı.» [Bir başka yerde de Niyazi Mısrî divanını okuyun, demiştir. İhramcızâde İsmail Hakkı] dermiş. Gene bu zatın, «Allah Muhyiddîn’e, benden ne istersin dese Muhyiddîn, beni dünyaya yolla, bütün yazdıklarımı toplayıp yakayım da sonra geleyim derdi» sözü, pek meşhurdur.

Rahmetli Tâhir’ül-Mevlevî (Tâhir Olgun, 1952), Diyânet işleri reisi rahmetli Şerefeddin Yaltkaya’yı (1947) pek sevmez, onun gururunu işaretle, «zannınca sefîne-i vücûd, rükûbuna mahsustur» yâni, varlık gemisi, ancak kendisinin binmesi için yapılmıştır sanır derdi. Yaltkaya bunu duymuş da demişti ki: Evet, ben hocayım, böyle zannederim; fakat o dervişlik dâvâsında; benim hakkımda böyle bir söz söylememesi gerekirdi.

Bilgi, insana bilmediğini, bilemeyeceğini öğrettikçe aczini gösterdikçe işe yarar, müsbet olur. Fakat Yunus Emre’nin,

Işk ile gelen erenler içer ağ uy i nûş ider

Topuğa çıkmayan sular deniz ile savaş ider

dediği (Dîvân, s. 158),

Dostdur bizi okuyan üstümüzde şakıyan

Şîmdi üç buçuk okuyan derin tanışman olur

beytinde söylediği gibi (tıpkı basım, s. 175, metin, «R» harfi, XLVII. şiir, 2. beyit, s. 63) azıcık bilgisine güvenip, «her bilgi sahibinin üstünde bilen var» âyetinden (XII, 76) gaflet ederek, gek gek geğiren kişi, bilgisizden çok daha beterdir. Kendine güvenip doğru diye yapacağı eğri iş, bilgisizin yapacağından çok daha kötü sonuçlar doğurur.

Tasavvuf bu yüzden bilgiyi yerer. Ama bilgiyi bir gaye değil de bir vasıta sayan kişi, sonunda acze, hayrete düşer; bilemediğinin sınırsızlığına karşı, bilmediğini bilir. Bu çeşit bilgiyi yermez tasavvuf. Bir de şu ver;

Bilgide, aşkta olduğu gibi bir üçlü vardır; Bilen, bilinen ve bilgi. Aşkta da seven, sevilen ve sevgi vardır. Âşık, sevdiğinin vasıflarına bürünürse kendisi de, sevdiği de sevgi de yok olur gider. Bilen de, bilinene ulaşır, onda kendini yitirirse bilgi de kalmaz, bilen de. Tasavvuf, birliği amaç edinmiştir; İkiliyi, üçlüğü değil. Bu yöndendir ki bilgi, insana perde olur demişlerdir.

Sh:94-96

Kaynak: Abdulbakiy GÖLPINARLI, 100 SORUDA TASAVVUF, İkinci Baskı Ocak 1985, İstanbul

 

ARİFLER ÖMÜRLERİNİN SONUNDA KİTABİYATLA MEŞGUL OLURLAR

Ve şol ki Şeyh Bedreddîn’in Vâridât nâm kitâbında gelir:  

(Dersle meşgül olduğun müddetçe Hakk’ı idrâkten uzaklaşırsın.]

Bu söz ilm-i hâlden ziyâdesine göredir, lâ-siyyemâ [özellikle] esnâ-i sülükte her yüzden terk-i şuğul [meşguliyet-işler] lâzımdır. Hattâ demişlerdir ki:

[İlâhı keşf, ancak Allah Subhanehû’ya tam teveccüh ve iftikâr ile ve kalbi bütün kevnî alâkalardan, şeklî ilim ve kurallardan boşaltmak ve arıtmakla meydana gelir.)

İmdi, levh-i dilden nakş-ı gayr mutlakan silinmedikçe nakş-ı İlâhî sabit olmaz. Ve “Ârif-i billâha okumak ve yazmak lâzım değildir” dedikleri esnâ-i sülûke ve emr-i zâyide göredir. Ve şunlar ki müntehilerdir. evâhir[de] kitâbet ile mübtelâ olur ve kitabet onlara hicâb olmaz. Zîrâ. mukaddem hicâbı hark etmişlerdir ve hayr-ı müteaddî ehli olup menâfı’-i süllâk için yazarlar, velâkin zamânlarında halkı sırlarından âgâh (459) etmezler, belki şerlerinden havf ederler. Zîrâ, ahâlî-i zamâne insâna kıyarlar, her kim olursa olsun. Zîrâ, enbiyâya taarruz olunduğu sûrette şâirler bi-tarîkı’l-evlâdır. Pes, netîce ilm-i hakikat ehlinin gayrıdan setr etmektir ki râhat ve nccât ve sırr-ı emânet ondadır. Ve demişlerdir ki:  herkes hâmil-i emânet olmaz, belki kâmilü’d-diyâne olan hâmil olur. Pes, ifşâ-i râz edenin diyâneti nâkısdır ve kendi hâindir ve bu makule terk-i muhâfaza-i emânet eşrâtu’s-sâatten ma’dûddur.

Kaynak: İsmail Hakkı Bursevî, hzl: Ali Namlı- İmdat Yavaş, Kitab-ı Netice, cilt:II, Sh: 403

BAŞA DÖN

 

Reklamlar

yorumda sahte e-posta yazanlara cevap verilmez.

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s