VAHDET-İ VÜCUD FELSEFESİNİN SON ZAMALARDA NEDEN MODA OLDUĞUNUN ARKA PLANI

Soru 21 : Bu [vahdet-i vücûd], panteizm olmuyor mu ?

Panteizm, «Vücûdiyye» sözüyle Arapçaya çevrilmiştir. Her şeyi, Allah Teâlâ’yı tanımak, varlığı, ancak ona vermektir. Bunu, sonsuzluk, sonu, olan varlık; Tanrı, tabiat olarak belirmiştir diye tarif edenler olmuştur. Bu vahdet-i vücûd, yâni Varlık birliği değil, Vahdet-i mevcûd, yâni varlıkların, tabîatin birliği inancına varır ve tabîatin Tanrı oluşuna, tabîatten başka bir varlık, bir Tanrı, bir gerçek bulunmayışına inanmaktır ki Atehizm’den, Allah tanımamaktan başka bir şey değildir. Fakat sonsuzluk, Tanrı sonu olan varlıklar âlemini izhar etmiştir; var olanlar, O’nun tecellisidir, fakat bu tecelli, tecelli edenin aynı değildir; güneşin ışığı, güneş olmasa meydana gelmez, ama o ışık, güneşin kendisi olamaz; kendisinden ayrı da değildir denirse o vakit bu inanç, Allah’ı tanımamaktan kurtulur; İspinoza’nın inancı da budur. Ona göre yaratıcı kudret, sonsuzluk, ebedilik, ezelilik vasıflarını hâizdir; bu vasıflar, sonu olan çokluk âlemini meydana çıkarmıştır. Fakat yaratıcı kudret ve o kudretin sahibi, hem sonsuzluktan münezzehtir, hem de sonu olan, ayrı ayrı mütalâa edilirse bir çokluk âlemi olan ve sonu bulunan bu âlemden münezzehtir. Fakat bu doktrin, gerçekten de biraz oynaktır. Çünkü sonsuzluk vasfiyle görünen tek yaratıcı, sonu olan bu çokluk âlemi hâlinde tecelli ediyorsa ya bu âlem gerçektir, o hâlde Tanrı, bu âlemin özüdür, mânasıdır; yahut da o, vardır, bu âlem bir hayalden ibarettir; var olan ancak yaratıcı kudret sahibidir.

Bu düşünüş, Hindistan’da da vardı. Veda mezhebinde tabiat yoktur, var olan, ancak yaratıcı kudrettir. Sanhiya mezhebindeyse var olan, ancak maddedir. Maddeden ilk tecelli eden akıldır, yani Budha’dır. Nitekim deniz sudan ibarettir; dalga, köpük, damla, hep denizin görünüşleridir; güneş birdir; fakat suya vurunca yayılır, çok görünür.

Eski Yunan felsefesinde de eşya, bir tüm olarak mütalâa edilir, fakat daima oluş halinde bulunduğu söylenirdi. Herakiit, insan bir ırmakta iki kere yıkanamaz sözüyle bu değişme, bu oluş inancını belirtmişti. Ona göre kâinatın aslı, hayat ve hayâtiyet kaynağı olan ateşti. Tüm akıl adını verdiği bu esas unsur, kâinatı ve kâinattaki değişmeyi meydana getirmedeydi. Tabiatı esas ittihâz etmekten başka bir şey olmayan bu meslek, Parmenid ve Zenon’la daha hayâli bir tarza girmiş, kâinatı, tabiatı, tüm bir varlık, bütün var olanları da bu varlığın birer uzvu kabul etmişlerdi.

İskenderiye medresesi, vahdetin, yani birliğin, kesrete, yani çokluğa meyli olduğunu, bu meylin aklı, aklın da rûhu meydana getirdiğini, bütün âlemin, bu üç aslın şekillere bürünerek görünüşünden ibaret olduğunu kabul eylemişti. Bu meslek erbâbı, insanı, aklıyla insan biliyor, insanın kendinden geçmesiyle, aşkla, gerçek varlığa ulaşacağına inanıyordu, Avrupa’daki mistik felsefe, bu mesleklerden doğmuştu. Eflatunsa, bu âlemi, İde âleminin bir hayâli kabul etmekte, gerçek varlığı o âleme vermekteydi. Eflâtun’un nazariyesini, her şeyin fikirden doğduğu tarzında izah edenlerin de bulunduğunu söyleyelim.

Mısır ve Suriye’de, İskenderiye mektebinin tesiriyle meydana gelen yeni Eflâtuncular da ide nazariyesini kabul ediyorlar ve insanın gerçeğe, ancak aşkla ulaşacağını söylüyorlardı. Nihayet Hristiyanlıkta, İsa’nın, kelâm sıfatının tecessüdü olarak kabul edildiğini, inananlara, «Allah evlâdı» gibi mecazî bir sözle ilâhî bir vasıf verildiğini, Musevilikte Kabbal felsefesinde de Vücûdiyye kanaatinin izleri bulunduğunu söyledikten sonra tasavvuftaki «Vahdet-i Vücud Varlık birliği» inancına geçebiliriz!

Kur’ân-ı Kerîm’de Allâh’ın adları, «tek, bir, dâimi diri» (Ferd, Vâhid, Ahad, Hayy) gibi zâtına, «duyan, bilen, gören, gücü yeten üstün olan,» (Semî, Alîm, Basîr, Kadîr, Azız) gibi sıfatlarına «dirilten, öldüren, bağışlayan, acıyan, kahreden, lütfeden, rızık veren» (Muhyî, Mümît, Afüvv, Rahmân, Rahim, Kahhâr, Razzaok) gibi fiillerine, yâni yarattıklarına yaptığı işlere ait olmak üzere üçe ayrılır. Bu adlar arasında «Vücûd» adı yoktur. Allah’ın adları, İslâm dininde, tevkıyfiyyedir, yani Kur’an’da hangi adlarla anılmışsa, ancak o adlarla anabiliriz. Sûfîlerse Allâh’a, mutlak, yâni her çeşit kayıttan münezzeh varlık anlamına «Vücûd-ı Mutlak» diyorlar. Oysa Allah, mevcûd, yâni vücud bulmuş olmadığı gibi vücûd, yâni varlık da değildir. Ona varlık demek, onu, var olan şeyler arasına katmaktır. Fakat sûfîler, bunu biz de biliyoruz; her şey ondan zuhur eder, onunla vardır; fakat anlayışa: yaklaştırmak, anlatabilmek için ona vücûd demekten başka bir çare bulamadık; bu yüzden ona «Mutlak Varlık» dedik; vücud, yani varlık, bizce Allah’tan ibarettir ve ondan başka; zâtiyle kaaim olan, kendiliğinden var olan yoktur.Hattâ ona «mutlak» vasfını vermek de câiz olamaz; çünkü o, hiç bir şeyle mukayyed olmadığı gibi mutlak oluştan da münezzehtir. O, ne çoğalır, ne bölünür; her var olan, onunla vardır; varlık, onun sıfatı değildir, zâtıdır; vücut sözüyle, var olan şeylerin, kendisiyle var olduğunu, gerçek ve mutlak varlığıyla varlık âleminde tecelli ettiğini anlatmak istiyoruz diyorlar. Sûfîlere göre âlemin varlığı İzafîdir; yani Allah’ın varlığına nisbetle âlem, yoktan, yokluktan ibarettir; fakat onun sıfatlarının tecellîsi olması, her şeyde onun kudretinin, hikmetinin, sun’unun, eserinin görünmesi dolayısıyla var denebilir. Yoksa kâinat, hiç bir vakit, o değildir, olamaz; buna imkân olmadığı gibi o da kâinat suretinde görünemez.

Mümkin ve hâdis, yani var olması da, yok olması da imkân dahilinde bulunan ve sonradan, yokken var olan şey, vâcib, yani olmamasına imkân bulunmayan bir varlık olamayacağı gibi vâcib de mümkin ve hâdis olamaz. Güneşin’ ışığı, güneş olmasa var olamaz, fakat güneşin ışığı, güneş değildir, güneşin bir tecellisidir.

Mevlâna Celâleddin, bunu anlatırken der ki:

“Ey bizim canımıza can olan, biz kim oluyoruz ki seninle beraber ortaya çıkabilelim?

Biz yoklarız, bizim varlıklarımız, fâni şekiller gösteren (kudretini o fâni şekillerle izhâr eden) sen, mutlak varlıksın. Biz arslanlarız, ama bayraklardaki arslanlarız; soluktan soluğa onların yeldendir saldırısı. Saldırılan görünmektedir de yel görünmemektedir. O görünmeyen yok mu, o yok olmasın bizden. Bizim yelimiz de ihsanındandır, varlığımız da; bütün varlıklarımız, senin icadınla meydana gelmiştir. Yok’a varlık tadını tattırdın; yok’u kendine âşık ettin.

Verdiğin nimetin tadını alma; mezeni, şarabim, kadehini alma. Alırsan kim arayıp tarayabilir? Resim, ressamıyla nasıl savaşabilir? Bize bakma, kendine, kendi keremine, ihsanına, cömertliğine bak. Biz de yoktuk, dileğimiz, isteğimiz de yoktu; fakat lütfun, bizim söylenmemiş Sözlerimizi duyuyordu. Resim ressamın, kalemin önünde, ana karnındaki çocuk gibi âcizdir; bir şey yapamaz, söyleyemez

Kur’an’daki şu âyetin, tefsirini oku; Allak, ‘Attığın vakit sen atmadın’ buyurdu.» (Mesnevi, 1. Nicholson basımı, s. 33-39, beyit 601-615)

Sh:41-44

Kaynak: Abdulbakiy GÖLPINARLI, 100 SORUDA TASAVVUF, İkinci Baskı Ocak 1985, İstanbul

Reklamlar

yorum

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s